| |||||||||
| |||||||||
|
Ebu Belec şöyle der: "Amr bin Meymun dedi ki; ben İbn-i Abbas'ın yanında oturuyordum. Bu sırada dokuz kişi geldi ve ona şöyle dediler: "Ya bizimle gelirsin ya da meclisi boşaltır bizimle yalnız konuşursun." İbn-i Abbas onlara: "Hayır ben sizinle gelirim" dedi ve onlarla birlikte bizden uzaklaşıp, biraz konuştular. O zamanlar henüz Abbas'ın gözleri kör olmamıştı. Onların konuşması bir süre çekti ve biz onların ne konuştuklarını bilmiyorduk. Ancak İbn-i Abbas onlardan ayrılıp bize dönünce yakasını silkerek ufluyor ve şöyle konuşuyordu:
"Onlar öyle bir kişi aleyhinde konuşuyorlardı ki, o hiçbir kimseye nasip olmayan ondan fazla fazilet sahibidir.
Onlar öyle bir kişinin aleyhinde konuşuyorlardı ki, Hz. Resulullah (Hayber savaşında) onun hakkında: "Öyle bir kişiyi göndereceğim ki, Allah onu hiçbir zaman mağlup etmez. Allah ve Resulü'nü sever, Allah ve Resulü de onu severler" buyurdu. O zaman herkes o kişinin kendisi olmasını arzuladı. Ama Resulullah: "Ali nerededir?" dedi. Bunun üzerine Ali geldi, fakat gözlerinin ağrımasından dolayı göremez durumdaydı. Resulullah onu böyle görünce, ağzının suyuyla Ali'nin gözüne sürdü ve sancağı üç kere sallayarak ona verdi. Böylece Ali (Hayber kalesini fethetti ve esirlerle birlikte sonradan Hz. Resulullah'ın zevcelerinden olan) Safiye bint-i Huyey'i de alarak geri döndü.
Yine Hz. Resulullah (Mekke'de okunmak üzere) Tevbe Sûresi'ni falanla (Ebu Bekir'le) gönderdi sonra da Ali'yi onun peşinden göndererek ondan almasını emretti. Ali de Tevbe Sûresi'ni ondan aldı. Hz. Resulullah bu konuda şöyle buyurdu: "Bu sûreyi ancak benden olan ve benim de ondan olduğum bir kimse götürebilir."
Yine Hz. Resulullah (s.a.a) (İnzar ayeti indiği zaman) kendi amca çocuklarına: "Hanginiz dünyada ve ahirette benim yardımcım olmaya hazırsınız?" buyurdu. Bu sırada Ali de onunla beraber oturmaktaydı. Onların hepsi bunu reddettiler ve yalnızca Ali: "Ben dünya ve ahirette senin yardımcınım" dedi. Hz. Resulullah da ona: "Sen dünya ve ahirette benim velimsin" dedi. Hz. Resulullah yine onlara: "Hanginiz dünya ve ahirette benim yardımcım olmaya hazırsınız?" buyurdu. Onlar yine bunu reddettiler ve yalnızca Ali: "Ben dünya ve ahirette sana yardım etmeye hazırım" dedi. Hz. Resulullah da ona: "Sen dünya ve ahirette benim velimsin" dedi.
Yine Ali, Hatice'den sonra ilk iman eden şahıstır.
Yine Hz. Resulullah (s.a.a) abasını alıp Hz. Ali, Fatime, Hasan ve Hüseyin'in üzerine atarak: "Ey Ehl-i Beyt'im Allah sizden her türlü ricsi (kirliliği) giderip tertemiz kılmak ister" buyurmuştur.
Yine Ali, Hz. Peygamber (s.a.a)'in elbisesini giyerek, müşriklerin kendini taşladığı bir durumda onun yatağında yatarak kendi canını feda eden bir kimsedir."
Yine İbn-i Abbas devam ederek şöyle dedi: "Hz. Resulullah (s.a.a) "Tebük" savaşına gittiğinde insanlar da Hazret'le birlikte hareket ettiler. Ali Hazret'e: "Ben de sizinle beraber gelmek istiyorum" dedi. Hz. Resulullah (s.a.a): "Hayır" dedi. Bunun üzerine Ali ağladı. Bunu gören Hz. Resulullah ona: "Mevki açısından bana oranla Harun'un Musa'ya olan mevkisine sahip olmak istemiyor musun? Ancak benden sonra peygamber olmayacaktır. Seni kendi yerime halife kılmadan gitmem doğru olmaz" buyurdu.
Yine Hz. Resulullah (s.a.a) ona: "Sen benden sonra her mü'min erkek ve kadının velisisin" buyurmuştur.
Yine İbn-i Abbas şöyle dedi: "Hz. Resulullah (s.a.a) Ali'nin evinden mescide açılan kapı dışında bütün ashabın evlerinden mescide açılan kapıları kapattırdı ve böylece yalnızca Ali cünüp olarak bile mescide girebiliyor ve Ali'nin ondan başka yolu yoktu.
Yine Hz. Resulullah (s.a.a) onun hakkında: "Ben kimin mevlası -efendisi- isem Ali de onun mevlasıdır..." buyurmuştur. [1]
Hakim bu hadisi, "Müstedrek-üs Sahiheyn" kitabında naklettikten sonra şöyle yazmıştır: "Bu hadis sahih senetle bize ulaşan bir hadistir. Ancak Buhari ve Müslim bu hadisi naklettiğimiz ibare ile nakletmemişlerdir. Bu hadisi Zehebi de "Et-Talhis" adlı kitabında nakletmiş ve sonra da onun sahih bir hadis olduğunu kaydetmiştir.
Şimdi bu hadisi nakleden Ehl-i Sünnet kaynaklarından bazılarını zikredelim:
Hakim, "Müstedrek-üs Sahiheyn" adlı kitabının 3. cildinin 132. sayfasında, Ahmed bin Hanbel, "Müsned" adlı kitabının 5. cildinin 25. sayfasında, Nesai Şafii, "Hasaisi Emir-ül Mü'minin" adlı kitabının 61 ve 64. sayfalarında, Genci Şafii, "Kifayet-üt Talibin" kitabının 240. sayfasında, Harezmi Hanefi, "El-Menakıb" adlı kitabının 72. sayfasında, İbn-i Hacer, "El-İsabe" adlı kitabının 2. cildinin 509. sayfasında, Kunduzi Hanefi, "Yenabi-ül Meveddet" adlı kitabının 34. sayfasında, İbn-i Asakir, "Tarihi Dimeşk" adlı kitabının Hz. Ali'ye ait bölümünün 1. cildinin 183, 243, 250 ve 251. sayfalarında, Muhibbiddin Taberi Şafii, "Riyaz-ün Nazre" adlı kitabının 2. cildinin 269 ve 270. sayfalarında, Belazuri, "Ensab-ül Eşraf" adlı kitabının 2. cildinin 106. sayfasında vs.
Bu hadis, Hz. Ali (a.s)'ın Hz. Resulullah'ın veliahdı ve halifesi olduğunu gösteren kesin kanıtlardan bir diğeridir. Sizce Hz. Resulullah'ın Hz. Ali'ye hitaben buyurduğu: "Sen dünya ve ahirette benim velimsin" sözünü o Hazret'in veliahdı ve hilafetinden başka bir anlama yorumlamak mümkün müdür? Doğrusu biz başka bir anlam veremiyoruz.
Yine Hz. Resulullah Hz. Ali'nin kendine oranla Hz. Harun'un Hz. Musa (a.s)'a oranla taşıdığı mevkie sahip olduğunu belirtmiş ve bundan sadece nübüvvet makamını istisna etmiştir. Demek ki, nübüvvet makamı hariç, Hz. Ali Hz. Harun'un Hz. Musa'ya nispet taşıdığı mevkiin tamamına sahiptir.
Şimdi Hz. Harun'un hangi mevkie sahip olduğunu görelim. Kur'an-ı Kerim Hz. Harun'un Hz. Musa'nın veziri, yardımcısı, işlerinin ortağı ve halifesi olduğunu belirterek, Hz. Musa'nın ümmetine Hz. Musa'ya itaat etmenin farz olduğu gibi, Hz. Harun'a da itaat etmenin farz olduğunu açıklamış ve her ikisinin de itaatlerinin farz olması açısından aynı konuma sahip olduklarını vurgulamıştır.
Bakınız; Allah Teala Tur-i Sina'da Hz. Musa (a.s)'a: "Firavun'a git, doğrusu o azmıştır" [2] diye emir verdiğinde, o Hazret Hak Teala'dan: "Rabbim! Göğsümü genişlet, işimi kolaylaştır, dilimin düğümünü çöz ki, sözümü iyi anlasınlar. Ailemden kardeşim Harun'u bana vezir yap, beni onunla destekle, onu görevimde ortak kıl ki, Seni daha çok tesbih edelim ve çokça analım. Şüphesiz Sen bizi görmektesin" [3] isteğinde bulunuyor. Hak Teala da: "Ey Musa! İstediğin sana verildi" [4] buyurarak Hz. Musa (a.s)'ın duasına icabet ettiğini belirtmiştir. O halde Hz. Harun Hz. Musa (a.s)'ın veziri, görev arkadaşı ve yardımcısıdır. Hz. Resulullah da peygamberlik hariç Hz. Ali (a.s)'ın aynı mevkie sahip olduğunu beyan buyurduğuna göre, Hz. Ali de o Hazret'in veziri, görev arkadaşı, halifesi ve yardımcısı olur.
Bu durumda acaba bu hadisten, Hz. Ali'nin Hz. Nebiyy-i Ekrem'e oranla ümmetinin en hayırlısı, hayatında ve ölümünde ona en layık olanı, onun işlerini yürüten veziri ve sağlığında bile itaatinin farz olduğu vezir ve halifesi olduğu ortaya çıkmıyor mu? Özellikle de Hz. Resulullah kimseye bir şüphe yeri bırakmamak için Hz. Ali (a.s)'a hitaben: "Seni kendi yerimde halifem olarak bırakmadan gitmem doğru olmaz" buyurmuştur.
O halde Hz. Ali, Hz. Resulullah'ın hayatında bile o Hazret'in halifesi ve veziri olup, Cenab-ı Nebi'nin hayatında bile o Hazret'e itaat etmek farzdı.
Hatta daha ötesi, bu hadisten anlaşılıyor ki, eğer Hz. Resulullah Hz. Ali'yi kendi yerinde halife olarak tayin etmeden gitmiş olsaydı, doğru olmayan bir davranışta bulunmuş olurdu. Hazret'in "Seni kendi yerime halife kılmadan gitmem doğru olmaz" buyruğu bunu göstermektedir. Bu ise, Ali'yi halife tayin etme emrinin, Allah Teala tarafından gelmiş olduğunu göstermektedir. Çünkü aksi taktirde, Hazret doğru olmaz tabirini kullanmazdı.
Yine hadiste geçen: "Sen benden sonra bütün mü'min erkek ve kadınların velisisin" ibaresini başka bir anlama yorumlamak mümkün müdür? Biz ona hilafet makamından başka bir anlam veremiyoruz. Ey akıl sahibi kardeşler, siz söyleyin, başka bir anlama yorumlamak mümkün müdür?
Ancak burada üzerinde duracağımız husus, İbn-i Abbas'ın işbu hadisinde geçen, Menzilet hadisi olarak meşhur olan, Hz. Resulullah (s.a.a)'in Hz. Ali'ye hitaben buyurduğu: "Sen bana oranla Harun'un Musa'ya oranla olan mevkiine sahipsin. Ancak benden sonra peygamber olmayacaktır" sözüdür.
Bu hadis Ehl-i Sünnet'in Tebük savaşına değinen bütün hadis, tarih ve tefsir kitaplarında çeşitli tariklerle nakledilmiş olan en güvenilir ve sağlam hadislerden biridir.
Hatta bu hadisin sahih bir hadis oluşunda bütün Müslümanlar'ın ittifak ettiğini bile söyleyebiliriz. Bu hadisi Buhari de dahil olmak üzere, Ehl-i Sünnet'in bütün muteber hadis yazarları kendi hadis kitaplarında zikretmişlerdir.
İbn-i Hacer El Haysemi, "Sevaik-ül Muhrika" adlı kitabının 12. şüphesinde bu hadisi naklettikten sonra, hadis konusunda merci olan imamların bu hadisin sahih olduğunu kaydettiklerini nakletmiştir. [5]
Hatta Hz. Ali (a.s)'a düşmanlığında şüphe edilmeyen isyan taifesinin imamı Muaviye, o Hazret'le savaşmasına ve minberlerde o Hazret'e sövüp ve sövdürme küstahlığını göstermesine rağmen, bu hadisi inkar etmemiş ve Sa'd bin Ebu Vakkas'ı Hz. Ali'ye sövmeye emrettiğinde Sa'd'in Muaviye'nin bu teklifini yerine getiremeyeceğine gerekçe olarak bu hadisi gösterince, onunla bu konuda tartışmaya girmeyerek Sa'd'i, Hazret'e sövmekten muaf tutmuştur.
Bakınız, bu olayı Sahih-i Müslim nasıl naklediyor: "Muaviye bin Ebu Süfyan Sa'd'a: "Seni Ebu Turab'a (Ali'ye) sövmekten alıkoyan nedir?" dedi.
Bunun üzerine Sa'd şu cevabı verdi: "Resulullah'ın onun hakkında söylediği üç şeyi hatırlıyorum ve asla ona sövemem. Ben kırmızı develer yerine, onlardan birinin benim için olmasını daha çok severdim. Ben, Hz. Resulullah'ın savaşlarının birinde onu kendi yerinde bıraktığında Ali'nin O'na: "Ey Resulullah! Beni kadın ve çocuklara mı terk ediyorsun?" demesi üzerine Resulullah'ın ona: "Bana oranla Harun'un Musa'ya oranla olan mevkiinde olmak istemez misin? Ancak benden sonra peygamberlik yoktur" dediğini duydum.
Yine Hayber günü Resulullah: "Yarın bayrağı öyle bir kişiye vereceğim ki, o Allah'ı ve Resulü'nü sever, Allah ve Resulü de onu sever" buyurdu. Bunun üzerine hepimiz o kişi olmayı arzuladık. Ama Resulullah: "Bana Ali'yi çağırın" dedi ve Ali'yi ona getirdiler. Ali'nin gözleri ağrıyordu. Resulullah ağzının suyuyla onun gözüne sürüp bayrağı onun eline verdi. Böylece Allah, zaferi onun eliyle kazandırdı.
Yine: "Sana ilim geldikten sonra, bu hususta seninle kim tartışacak olursa, de ki: "Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra lânetleşelim de, Allah'ın lânetinin yalancılara olmasını dileyelim" [6] ayeti nazil olduğu sırada, Resulullah Ali'yi, Fatime'yi, Hasan ve Hüseyin'i çağırdı ve: "Allah'ım! Benim Ehl-i Beyt'im bunlardır" buyurdu." [7]
Sa'd'in bu sözlerini duyan Muaviye, artık onunla tartışmaya girmedi ve Sa'd'i bu tekliften muaf tuttu.
Bundan daha önemlisi, Muaviye'nin kendisi bile Menzilet hadisini nakledenlerden biridir.
İbn-i Hacer, "Sevaik-ül Muhrika" adlı kitabının 107. sayfasında şöyle yazıyor: "Ahmet tahriç etmiştir ki; adamın biri Muaviye'den bir soru sordu. Muaviye: "Bunu Ali'ye sor, o daha bilgilidir" dedi. O adam: "Senin bu konuda vereceğin cevap bana Ali'nin cevabından daha sevimlidir" dedi.
Bunun üzerine Muaviye ona: "Ne kötü konuştun. Sen öyle bir kişiyi istemedin ki, Resulullah onu ilimle dolduruyordu. Gerçekten Resulullah ona: "Sen bana oranla Harun'un Musa'ya oranla olan mevkiine sahipsin. Ancak benden sonra peygamber gelmeyecektir" buyurmuştur. Ömer de bir zor meseleyle karşılaştığında onun çözümünü ondan alırdı..." dedi. [8]
İkinci halife Ömer bin Hattab da bu hadisi rivayet edenlerden biridir. Ebu Bekir Bağdadî "Tarih-i Bağdat" adlı kitabında İkinci halife Ömer bin Hattab'dan şöyle naklediyor: Bir gün Ömer, birinin Hz. Ali'ye küfrettiğini görünce, ona: "Zannedersem sen münafık birisin" dedi. Zira ben Peygamber (s.a.a)'in Hz. Ali hakkında şöyle buyurduğunu işittim: "Ali bana nispet Harun'un Musa'ya nispet sahip olduğu mevkie sahiptir. Ancak benden sonra peygamber gelmeyecektir." [9]
Evet Menzilet hadisi o kadar meşhur bir hadistir ki, Ehl-i Beyt tarikinden gelen rivayetleri bir yana bıraksak bile, Ehl-i Sünnet ulemasının hemen-hemen tamamı onu nakletmiş ve sahih bir hadis olduğunda ittifak etmişlerdir.
Biz, aziz okurların araştırmalarına kolaylık olması gayesiyle bu hadisi nakleden Ehl-i Sünnet hadis yazarlarının bazılarının kitap ve hadis numaralarını aşağıda zikretmeyi uygun görüyoruz:
Sahih-i Buhari'nin 3430 ve 4066 numaralı hadisleri, Sahih-i Müslim'in 4418, 4419, 4420 ve 4421 numaralı hadisleri, Sahih-i Tirmizi'nin 2658 ve 2666 numaralı hadisleri, Sünen-i İbn-i Mace'nin 112 ve 118 numaralı hadisleri, Müsned-i Ahmet bin Hanbel'in 1384, 1408, 1423, 1427, 1450, 1465, 1498, 1514, 1522, 10842, 14111, 25834 ve 26195 numaralı hadisleri.
Ayrıca bu hadisi Hakim, "Müstedrek-us Sahiheyn" adlı kitabının 2. cildinin 337 ve 3. cildinin 109. sayfalarında, Taberi, "Tarih-ut Taberi"nin 3. cildinin 104. sayfasında nakletmişlerdir.
Yine İbn-i Asakir, "Tarih-i Dimeşk" adlı kitabının Hz. Ali'ye ait bölümünde bu konuda yüzü aşkın hadis nakletmiştir. Bu cümleden 30, 125, 148, 149, 150, 251, 272, 273, 274, 276, 277, 278, 279 vs. numaralı hadisleri zikredebiliriz.
Yine Belazuri, "Ensab-ül Eşraf" adlı kitabının 2. cildinin 106. sayfasında, İbn-i Hacer, "El-İsabe" adlı kitabının 2. cildinin 507 ve 509. sayfalarında, Nesai, "Hasais-i Emir-ül Mü'minin" adlı kitabının 76,77, 78, 79, 80, 81, 82, 83, 84 ve 85. sayfalarında, İbn-i Meğazili, "Menakıb-i Ali bin Ebu Talib" adlı kitabının 27. sayfasında, Harezmi Hanefi, "El-Menakıb" adlı kitabının 60, 74, 83, 84 ve... sayfalarında, Suyuti, "Tarih-ül Hülefa" adlı kitabının 168. sayfasında, Kunduzi El-Hanefi, "Yenabi-ül Meveddet" adlı kitabının 35, 44, 49, 50 vs. sayfalarında, Genci Şafii, "Kifayet-üt Talib" adlı kitabının 281, 282, 283 vs.. sayfalarında, Teberani, "Mucem-us Sağır" adlı kitabının 2. cildinin 22 ve 54. sayfalarında, Bağavi, "Mesabih-üs Sünnet" adlı kitabının 2. cildinin 275. sayfasında, İbn-i Esir, "Cami-ül Usul" adlı kitabının 9. cildinin 468 ve 469. sayfalarında, Suyuti, "Cami-üs Sağır" adlı kitabının 2. cildinin 56. sayfasında bu hadisi nakletmişlerdir.
Ayrıca "Kenz-ül Ümmal" kitabı c. 15 s. 139, "Riyaz-ün Nezre" kitabı c. 2 s. 214, 215, 216 ve 248, "Mişkat-ül Mesabih" kitabı c. 3. s. 242, "Feraid-üs Simteyn" c. 1 s. 122, 123, 124 ve bunlar gibi onlarca Ehl-i Sünnet'in temel hadis, tarih ve tefsir kaynak kitaplarını örnek olarak zikredebiliriz.
O halde bu hadisin sahih bir hadis oluşunda ve hatta mütevatiren nakledilen bir hadis oluşunda kimse şüphe edemez.
Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi bu hadis, Hz. Ali (a.s)'ı Nebiyy-i Ekrem (s.a.a)'e oranla Hz. Harun'un Hz. Musa (a.s)'a nispet olan mevkiinde gördüğüne göre, bundan Hz. Ali'nin Hz. Resulullah'ın veziri, görev arkadaşı, yardımcı ve halifesi olduğu ortaya çıkar. Çünkü Hz. Harun da aynı konuma sahipti. Zaten biz Ehl-i Beyt dostlarının söylediği ve inancı da budur.
Hadiste Hz. Harun'un sahip olduğu konumlardan sadece peygamberlik makamı istisna edilmiştir. Yani, Cenab-ı Nebiyy-i Ekrem: "Ancak benden sonra peygamber olmayacaktır" kaydıyla Hz. Ali'nin kendinden sonra peygamberlik makamına sahip olamayacağını belirtmiştir. Oysa Hz. Harun Hz. Musa'nın halifesi, yardımcısı ve görev arkadaşı olması yanı sıra peygamberlik makamına da sahipti.
Biz Ehl-i Beyt dostlarının inancı da budur. Biz Hz. Ali (a.s)'ın sadece Peygamber'in vasisi, halifesi, yardımcısı ve görev arkadaşı olduğuna inanıyoruz.
Bu hadisten istifade edeceğimiz diğer bir husus da, Hz. Ali'ye itaatin hatta Hz. Resulullah'ın kendi hayatında bile bütün İslam ümmetine farz olduğu konusudur. Çünkü Hz. Harun da aynı konuma sahipti. Elbette ki Hz. Ali'ye itaat etmek, ancak Hz. Resulullah'ın kendilerinin huzur şerefi olmadığı konumlarda söz konusudur. Nitekim Hz. Harun da aynı durumda idi. Yani Hz. Musa olduğu yerde Hz. Harun'a itaat söz konusu değildi ve Hz. Musa'nın bulunmadığı konumlarda Hz. Harun'a itaat etmek gerekiyordu.
Bu hadisten istifade edeceğimiz bir başka husus da Hz. Ali (a.s)'ın bu konumunun sadece Hz. Resulullah'ın hayatı dönemi veya bizimle aynı inanca sahip olmayanların Hz. Resulullah'ın bu buyruğuna muhalefet etmelerinde kendilerine bir mazeret bulmak gayesiyle yorumladıkları gibi, sadece Tebük savaşı dönemiyle sınırlı olmadığıdır.
Çünkü, Hz. Resulullah'ın "Ancak benden sonra peygamber olmayacak" tabiri, peygamberlik hariç Hz. Ali için beyan buyurduğu mevkiin kendinden sonra da devam ettiğini göstermektedir. Zira "Benden sonra" tabiri özellikle kendi vücud-i şeriflerinin hayatta bulunmadığı duruma işaret etmektedir. O halde Nebiyy-i Ekrem'in hayata veda etmesinden sonra Hz. Ali, Cenab-ı Nebi'nin istisna ettiği peygamberlik makamı hariç, Resulullah'ın buyurduğu makamların tamamına haiz idi. Biz Ehl-i Beyt dostlarının inancı da budur.
Ancak buna rağmen, bu hadisin kendilerinin önceden şartlandıkları inançlarıyla çeliştiğini gören bazıları, bu hadise ayrı yorumlar getirmek çabasına girmişlerdir.
Örneğin, bazıları bu hadisin genel olmadığını ve sadece varit olduğu zaman olan Tebük savaşı dönemine has olduğunu iddia ederek, bunun hadisteki söz gelişinden anlaşıldığını ortaya atmışlardır.
Şöyle ki; Hz. Resulullah, Tebük savaşına giderken Medine'de kendi yerinde halifesi olarak Hz. Ali'yi bıraktığında, Hz. Ali üzülerek Hazret'e: "Beni kadın ve çocuklarla beraber mi terk edip gidiyorsun?" demiş. Hz. Resulullah da ona: "Sen bana oranla Harun'un Musa'ya oranla olan mevkiine sahip olmak istemiyor musun?" buyurmuştur.
Bundan ancak şu çıkıyor ki; nasıl ki, Hz. Harun, Hz. Musa'nın sadece Tur dağına gittiğinde halifesi idi, Hz. Ali de Hz. Resulullah'ın Tebük savaşına gittiği zamanda onun halifesi idi. Artık bunu genelleştirmek mümkün değildir. Oysa siz bundan genel anlamda hilafet manasını çıkarmak istiyorsunuz.
Bunlara cevabımız şudur ki; evvela, Hz. Harun Hz. Musa'nın sadece Tur dağına gittiğinde veziri, yardımcısı ve görev arkadaşı değildi. Yukarıda zikrettiğimiz ayetten de anlaşılacağı üzere, Hz. Harun her halükarda Hz. Musa'nın veziri, yardımcısı ve görev arkadaşı idi. Hz. Resulullah da Hz. Ali'yi aynı konumda gördüğüne göre, bundan Hz. Ali'nin peygamberlik hariç, her halükarda o Hazret'in yardımcısı, görev arkadaşı ve veziri, yani halifesi olduğu ortaya çıkıyor.
Buna göre, Hz. Ali'nin hilafetini sadece Hz. Resulullah'ın Tebük savaşına gittiği zamanla sınırlandırmak hadisin ifade ettiği anlamla çelişmektedir. Yani her ne kadar, Hz. Resulullah Hz. Ali'nin bu makamını Tebük savaşına giderken açıklamışsa da bu, o Hazret'in sadece Tebük savaşı esnasında bu makama sahip olduğunu göstermez.
Çünkü Hz. Resulullah bu makamı açıklarken bir benzetme yapmıştır. Yani, Hz. Ali ile Hz. Harun arasında bir benzerlik kurmuştur. Hz. Harun da Hz. Musa'nın her halükarda yardımcı, görev arkadaşı ve veziri olduğuna göre, Hz. Ali de aynı konumda olur. O halde Hz. Ali de her halükarda Hz. Resulullah'ın yardımcısı, görev arkadaşı ve veziridir.
Evet, Hz. Resulullah bu benzetmeyi yapmadan, sadece Hz. Ali'ye: "Seni Medine'de kendi yerimde bırakıyorum" demiş olsaydı, o zaman böyle bir şey söylemek mümkün olurdu. Ama bu benzetmeyi yaptığına göre, Hz. Ali benzetilen şahsın -Hz. Harun'un- sahip olduğu bütün mevkie, onun sahip olduğu şekilde sahip olur. Hz. Harun'un mevkii ise genel olduğuna göre, Hz. Ali'nin de mevkii genel olur.
Nitekim Hz. Resulullah bir çok ashabı da Medine'de kendi yerinde bırakmıştır. Ama onlar hakkında böyle bir benzetme yapmamış veya böyle bir anlamı akla getirecek bir şey söylememiş ve sadece Hz. Ali hakkında böyle bir benzetme yapmıştır.
Acaba bu, Hz. Ali'nin hilafetinin normal anlamda bir kişiyi kendi yerinde bırakıp gitmek olmadığını göstermiyor mu? Özellikle de Hz. Resulullah'ın sadece peygamberlik makamını istisna etmesi, Hz. Ali'nin peygamberlik makamı dışında Hz. Harun'un sahip olduğu bütün makamlara sahip olduğunu açıkça ortaya koymakta ve pekiştirmektedir.
Hatta yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, Hz. Resulullah'ın: "Ancak benden sonra peygamber gelmeyecektir" tabirini kullanması, Hz. Ali'nin bu makamının o Hazret'ten sonra devam ettiğini açıkça gözler önüne sermektedir. Bu durumda hadisin özel bir zaman ve yerde açıklanmış olmasını bahane ederek, onun yalnızca belli zaman ve mekana has olduğunu iddia etmek açıkça bir yanılgıdan başka bir şey değildir.
Bundan başka, bütün usul alimlerinin de beyan ettikleri gibi, genel bir anlam ifade eden bir hadisin has bir konumda beyan edilmesi onu genellikten çıkarmaz.
Örneğin, eğer siz bir kimsenin cünüplü iken Ayet-el Kürsi'ye dokunduğunu gördüğünüzde ona: "Cünüplü insanın Kur'an ayetlerine dokunması caiz değildir" derseniz, hiçbir kimse bu hükmün has bir konumda beyan edilmiş olduğunu bahane ederek, bu hükmü sadece beyan edildiği duruma, yani Ayet-el Kürsi'ye tahsis edemez.
Yahut bir doktor, hastasının meselâ hurma yediğini gördüğünde: "Sana tatlı şeyleri yemek zararlıdır" derse, kimse sözün söylendiği özel durumu bahane ederek, sadece bunun hurmaya ait olduğunu iddia edemez. Aksine, bu sözden ona bütün tatlı şeylerin zararlı olduğunu anlar. İşte bizim bahis konusu yaptığımız hadis de bu türdendir. Yani her ne kadar bu hadis, özel bir durumda açıklanmışsa da, anlamı genel olduğu için bütün durumlara şamildir.
Daha ötesi, bahis konusu hadis, meşhur olduğu gibi sadece Tebük savaşı esnasında açıklanmamıştır. Aksine, Hz. Resulullah mükerrer olarak Hz. Ali'nin kendine oranla Hz. Harun'un Hz. Musa'ya oranla olan mevkiine sahip olduğunu beyan buyurmuştur. O halde hadisin ifade ettiği anlamı sadece Tebük savaşı dönemine tahsis etmek mümkün değildir.
İşaret ettiğimiz üzere Hz. Resulullah menzilet hadisini çeşitli yerlerde çeşitli münasebetlerle buyurmuştur. O halde bu hadisin ispat ettiği mevkii sadece Tebük savaşı dönemiyle sınırlandırmak mümkün değildir. Bu hadisin Tebük savaşı dışındaki bazı nakilleri şunlardan ibarettir:
Ümmü Selim,[10] İslam dininin öncülerinden olup akıllı ve Hz. Resulullah'ın yanında yüksek bir makama sahip olan bir kadındı. Cenab-ı Nebi ara sıra onu ziyaret eder ve onunla sohbet ederdi.
Bir gün, Hz. Resulullah ona şöyle buyurdu: "Ey Ümmü Selim! Ali'nin eti benim etim, kanı da benim kanımdır; onun benim yanımdaki mevkii, Harun'un Musa'ya olan mevkii gibidir." [11]
Görüldüğü üzere bu hadis, herhangi bir sebep dolayısıyla değil, bizzat Hz. Ali (a.s)'ın makamını beyan etmek maksadıyla söylenmiştir. O halde bu hadisi yalnızca Tebük savaşına mahsus kılmak mümkün değildir.
Hamza'nın kızının velayeti olayında Berra bin Azib'in naklettiği hadiste geçtiğine göre; Hz. Ali, Cafer ve Zeyd arasında onun velayeti hususunda ihtilaf ortaya çıkınca, Hz. Resulullah, Hz. Ali'ye hitaben şöyle buyurmuştur: "Ey Ali! Senin benim yanımdaki makamın, Harun'un Musa'nın yanındaki makamı derecesindedir..." [12]
Bu olaya, Buhari'nin, 2501 numaralı hadisi ile 3920 numaralı hadisinde ve Ahmet bin Hanbel'in 887 numaralı hadisinde de işaret edilmiş, ancak onlarda, Hazret'in Hz. Ali'ye: "Sen bendensin, ben de sendenim" buyurduğu kaydedilmiştir.
Hz. Resulullah'ın Hz. Ali'ye yaslanması olayını açıklayan hadiste de aynı tabir geçmektedir. Bu hadise göre; Ebu Bekir, Ömer ve Ebu Ubeyde bin Cerrah'ın da Hz. Resulullah'ın nezdinde bulunduğu bir günde Cenab-ı Nebi Hz. Ali'ye yaslanarak duruyordu. Bu arada eliyle Hz. Ali'nin omzuna vurarak şöyle der: "Ey Ali! Sen mü'minlerin ilk iman edeni ve ilk Müslüman olanısın. Sen bana oranla Harun'un Musa'ya oranla sahip olduğu mevkie sahipsin..." [13]
Birinci kardeşlik olarak bilinen, Hz. Resulullah'ın hicretten önce Mekke'de yalnızca muhacirleri birbirlerine kardeş yaptığı olayı anlatan hadisler ile, ikinci kardeşlik olarak maruf olan Hz. Resulullah'ın takriben hicretten beş ay sonra muhacirler ile ensâr arasında düzenlediği kardeşlik olayını anlatan hadislerde de Cenab-ı Nebi'nin Hz. Ali'ye hitaben; "Sen bana oranla Harun'un Musa'ya oranla sahip olduğu mevkie sahipsin. Ancak benden sonra peygamber yoktur" [14] buyurduğu görülmektedir.
Bu kardeşlik olaylarıyla ilgili olarak sadece bir hadisi burada nakledeceğim. Teberani, "El-Kebir" adlı kitabında İbn-i Abbas'tan tahriç ettiği bir hadiste şöyle yazıyor: Hz. Resulullah ikinci kardeşlik gününde muhacirlerle ensâr arasında kardeşlik ilan ettiğinde Hz. Ali'yi kimseyle kardeş etmemişti. Bu arada Hazret ona yönelerek: "Acaba muhacirlerle ensârı birbirine kardeş ettiğimde seni onlardan hiçbir kimseyle kardeş kılmadığımdan dolayı bana kızdın mı? Sen bana oranla Harun'un Musa'ya oranla sahip olduğu mevkie sahip olmaya razı olmaz mısın? Ancak benden sonra peygamber yoktur" [15] buyurdu.
Hz. Ali (a.s)'ın kapısı hariç, Mescid-un Nebi'ye açılan bütün ashabın kapılarının kapatıldığını anlatan hadislerde de Hz. Resulullah'ın aynı tabiri kullandığını görmekteyiz. Kunduzi Hanefi, "Yenabi-ül Meveddet" adlı kitabının 17. bölümünün sonlarında Cabir bin Abdullah'tan naklettiği bir hadiste Hz. Resulullah'ın Hz. Ali'ye hitaben şöyle buyurduğunu yazıyor: "Ey Ali! Bu mescitte bana helâl olan her şey sana da helâldir. Sen bana oranla Harun'un Musa'ya oranla sahip olduğu mevkie sahipsin. Fakat benden sonra peygamber yoktur." [16]
Yine Huzeyfe bin Üseyd El-Gaffari'nin hadisinde yazıyor ki: Hz. Resulullah mescide açılan kapıları kapattığı gün hutbe okuyarak şöyle konuştu: "Bazıları Ali'yi mescitte bırakıp da onları dışarı çıkardığım için rahatsız olmuşlar. Andolsun Allah'a ki, onları çıkaran ve onu bırakan ben değil, Allah'tır. Allah Azze ve Celle Musa ve kardeşine: "Mısır'da milletinize evler hazırlayın; evlerinizi namazgah edinin, namaz kılın" [17] diye vahyettik, buyuruyor." Sonra Hazret devam ederek şöyle buyurdu: "Ali bana oranla Harun'un Musa'ya oranla sahip olduğu mevkie sahiptir. O, benim kardeşimdir. Onun dışında kimseye orada cünüp olmak caiz değildir." [18]
Evet bunlar gibi daha nice hadisler vardır. Bütün bu hadisler, Hz. Resulullah'ın defalarca Menzilet hadisini buyurduğunu göstermektedir. O halde bu hadisin sadece Tebük savaşı esnasında söylenmiş olduğu iddiası doğru değildir ve dolayısıyla bu doğru olmayan iddiaya dayanılarak Hz. Ali'nin yalnızca Tebük savaşı esnasında Hz. Resulullah'ın halifesi olduğu iddiasının da doğru olmadığı ortaya çıkmaktadır.
Bundan öte Hz. Resulullah'ın tarihini incelediğimizde Cenab-ı Nebi'nin Hz. Ali ile Hz. Harun arasında hayatın her alanında tam bir benzerlik kurduğunu görmekteyiz. Bunun ise, bu iki hazretin arasında mevki, yaşantı tarzı ve ümmetleri tarafından çektikleri çileler açısından olan tam bir benzerliği göstermek ve İslam Ümmeti'nin dikkatini bu hususa çekmek için olduğu açıktır.
Hz. Resulullah (s.a.a)'in Hz. Ali ile Hz. Harun arasında tam bir benzerlik kurduğuna işaret etmiştik. Bunlardan biri; Hz. Ali (a.s)'ın çocuklarına isim koyma olayıdır. Hz. Resulullah Hz. Ali'nin çocuklarının ismini Hasan, Hüseyin ve Muhsin koyuyor ve bunlar, Harun'un çocuklarının isimleridir, ben Ali'nin çocuklarına Harun'un çocuklarının ismini verdim buyuruyor.
Ahmet bin Hanbel'in "El-Müsned" adlı kitabında Hani bin Hani aracılığıyla Hz. Ali'den naklettiği bir hadiste şöyle yazıyor: "Hasan dünyaya gelince ben ona Harb ismini verdim. Hz. Resulullah geldi ve: "Çocuğumu bana gösterin, ismini ne koymuşsunuz?" dedi. Ben: "İsmini Harb koymuşuz" dedim. Hz. Resulullah: "Hayır onun ismi Hasan'dır" buyurdu. Sonra Hüseyin dünyaya gelince, ben ona Harb ismini verdim. Bu arada Hz. Resulullah geldi ve: "Çocuğumu bana gösterin, ismini ne koymuşsunuz?" dedi. Ben: "İsmini Harb koymuşuz" dedim. Hz. Resulullah: "Hayır onun ismi Hüseyin'dir" buyurdu. Üçüncü çocuğum dünyaya gelince, yine ben ona Harb ismini verdim. Bu arada Hz. Resulullah geldi ve: "Çocuğumu bana gösterin, ismini ne koymuşsunuz" dedi. Ben; "Harb koymuşuz" dedim. Hz. Resulullah: "Hayır onun ismi Muhsin'dir" buyurdu. Sonra da ben onlara Harun'un çocuklarının isimlerini verdim. Onların isimleri Şaber, Şubeyr ve Muşbir idi" buyurdu." [19]
Görüldüğü üzere, Hz. Resulullah, Hz. Ali ile Hz. Harun arasındaki makam ve diğer özellikler açısından benzerliği ifade etmek gayesiyle, hatta onların çocuklarının arasında isim açısından bile benzerlik kuruyor ve bu açıdan bile bir ayrılığa razı olmuyor.
Gerçekten Kur'an-ı Kerim'de Hz. Harun ile ilgili olarak verilen bilgilere bakıldığında bu iki hazret arasında yaşantı ve kendi ümmetlerinden çektikleri çile açısından da tam bir benzerlik olduğunu görmekteyiz.
Nitekim Hz. Resulullah'ın: "Geçmiş ümmetlerin (Beni İsrail'in) başına ne gelmişse, benim ümmetimin başına da aynı şeyler gelecek ve onlar hangi süreçten geçmişse, benim ümmetim de aynı süreçten geçecek" [20] mealindeki hadis-i şerifi de bu gerçekleri ne anlamlı bir tarzda ifade etmektedir.
Bu benzerliğe diğer bir örnek de, Hz. Resulullah'ın Hz. Ali'yi kendi kardeşi olarak ilan etmesi olayıdır.
Bilindiği üzere, Hz. Harun Hz. Musa'nın kardeşi idi. Hz. Ali'yi Hz. Harun'un mevkiine koyan Hz. Resulullah, bu açıdan da Hz. Ali ile Hz. Harun arasında bir farklılık olmasına razı olmamış ve o Hazret'i kendine kardeş ilan etmiş, hatta yukarıda da işaret ettiğimiz üzere, bizzat kardeş kılma olayında bile Hz. Ali'nin Hz. Harun'un mevkiinde olduğuna işaret buyurmuştur.
Yukarıda da değindiğimiz gibi, Hz. Resulullah, biri Mekke'de ve diğeri hicretten sonra Medine'de olmak üzere, ashabı arasında iki defa kardeşlik ilan etmiştir.
İlk defasındaki kardeşlik, sadece sonraları muhacirler olarak isimlenen ilk Müslümanlar arasında olmuş, ikinci kardeşlik ise, muhacirlerle ensâr arasında gerçekleşmiştir.
Birinci defasında Ebu Bekir ile Ömer ve Osman ile Abdurrahman bin Avf kardeş ilan edilirken, ikinci defasında Ebu Bekir ile Harice bin Zeyd ve Ömer ile Utban bin Malik arasında kardeşlik kurulmuştur. Ama her iki defasında da Hz. Resulullah Ali'yi kendine kardeş ilan etmiş ve: "Ey Ali! sen dünya ve ahirette benim kardeşimsin" [21] buyurmuştur.
Hz. Resulullah'ın Hz. Ali'ye karşı kardeş tabirini kullanması defalarca olmuştur. Henüz risaletin ilk ilan edilişinde Cenab-ı Nebi'nin akrabalarından Hz. Ali dışında kimse Hazret'in davetini kabul etmeyince; "İşte bu benim kardeşim, vasim ve halifemdir. Onu dinleyin ve ona itaat edin" buyurmuştu. [22]
Yine bir hadiste şöyle geçmektedir: "Bir gün Hz. Resulullah sevinçli bir yüzle evinden çıkıp ashabının yanına geldi. Abdurrahman bin Avf, Hazret'in bu sevincinin nedenini sordu. Bunun üzerine Hazret ona şöyle buyurdu: "Rabbimden bana kardeşim ve amca oğlum ile kızım hakkında bir müjde geldi; Allah Teala Fatime'yi Ali'ye tezvic etmiştir, sevincim bu yüzdendir." [23]
Hz. Fatime gelin gidince de Ümmü Eymen'e: "Ey Ümmü Eymen, bana kardeşimi çağır" der ve Ümmü Eymen: "Hem kardeşim diyorsun, hem de kızını ona verirsin" deyince, Hazret: "Evet, ey Ümmü Eymen" buyurur. [24]
Yine, Hz. Resulullah defalarca Hz. Ali (a.s)'a işaret ederek: "Bu benim kardeşim, amcam oğlu, eniştem ve çocuklarımın babasıdır" buyurmuştur. [25]
Yine, Hz. Resulullah Hz. Ali'ye vasiyet ederek: "Ey Ali! Sen benim kardeşim ve vezirimsin. Sen benim borçlarımı ödeyeceksin ve va'dlerimi yerine getirerek boynumdaki yükümlülüğü kaldıracaksın..." buyurmuştur. [26]
Yine, hadis yazarlarının kendi hadis kitaplarında naklettiğine göre; Hz. Ali'nin Hz. Resulullah'ın yatağında yattığı gecede Hak Teala Cebrail ile Mikail'e; "Ben sizin ikinizi kardeş kıldım ve birinizin ömrünü diğerinden daha uzun yaptım, hanginiz kendi ömrünü arkadaşına bağışlamaya hazırdır" diye vahyeder. Fakat onların her ikisi de yaşamayı tercih eder ve ömrünü arkadaşına bağışlamaz.
Bunun üzerine, Hak Teala onlara: "Neden siz Ali gibi olamadınız! Ben onunla resulüm Muhammed'i kardeş kıldım. Ali onun yaşamasını sağlamak için kendi canını ona feda ederek onun yatağında yatmıştır. Öyleyse inin yere ve onu düşmanlarından koruyun" diye vahyeder.
Cebrail ile Mikail yere inerler ve Cebrail Hazret'in baş tarafında Mikail de ayak tarafında yer alır ve Cebrail Hazret'e seslenerek: "Ne mutlu sana, ne mutlu sana ey Ali bin Ebu Talib! Allah seninle meleklerine iftihar ediyor" der. İşte bu sırada Allah Teala "İnsanlardan öyleleri var ki, Allah rızası uğrunda canlarını satarlar..." [27] ayetini nazil eder. [28]
Yine Hz. Resulullah'ın vefat anı gelince; "Kardeşimi bana çağırın" buyurdu. Onlar da Hz. Ali'yi çağırdılar. Hazret Ali'ye: "Yaklaş bana" buyurdu. Hz. Ali Hz. Resulullah'ın yanına yaklaşıp kulağını Hazret'in mübarek ağzına yaklaştırdı. Böylece Hz. Resulullah'ın mübarek ruhu bedeninden ayrılıncaya kadar Hz. Ali'yle konuşmaya devam etti. Öyle ki, Hz. Resulullah'ın ağız suyu Hz. Ali'nin yüzüne sürüldü." [29]
İşte bunun içindir ki, Hz. Ali defalarca; "Ben Allah'ın kulu, resulünün kardeşiyim ve en büyük sıddık benim. Benden gayri her kim bu iddiada bulunursa yalancıdır. Ben bütün insanlardan önce yedi yaşındayken namaz kıldım." buyurmuştur. [30]
Yine Hazret: "Andolsun Allah'a ki, ben O'nun kardeşi, vasisi, amca oğlu ve ilminin varisiyim. O halde kim O'na benden daha evla olabilir?" buyurmuştur. [31]
Hz. Ali ile Hz. Resulullah'ın kardeşliğine değinen hadisler çoktur. Hakikat erleri için bu kadarı yeterlidir.
Burada Hz. Ali'nin kapısı dışında Mescid-un Nebi'ye açılan bütün ashabın kapılarının kapanmasıyla ilgili birkaç hadisi de naklettikten sonra yazımızı sona erdirelim.
Zeyd bin Erkam'den nakledilen bir hadiste şöyle yazıyor: "Resulullah'ın ashabına ait mescide açılan kapıları vardı. Bu arada Hz. Resulullah "Ali'nin kapısı hariç şu kapıları kapatın" buyurdu. Bundan dolayı insanlar dedikodu yapmaya başladılar.
Bunun üzerine, Hz. Resulullah bir hutbe okuyarak Allah'a hamd-u senadan sonra şöyle buyurdu: "Bana Ali'nin kapısı dışında bütün bu kapıların kapatılması emredildi. Bu ise sizlerden bazılarının dedikodu yapmasına yol açmış, andolsun Allah'a ki, ben kendi yanımdan bir şeyi kapatıp bir şeyi açmamışım. Bana emredilmiş ben de ona uymuşumdur." [32]
Bu konuda İbn-i Abbas'tan nakledilen hadiste de şöyle geçmektedir: "Hz. Resulullah bir gün hutbe okudu ve şöyle buyurdu: "Ben kendi yanımdan sizi çıkarıp onu mescitte bırakmadım. Allah sizi çıkarıp onu mescitte bıraktı. Ben ancak emredilen bir kulum. Ben emredileni yaptım, ben ancak bana vahyedilene uyarım" buyurdu." [33]
Yine İbn-i Ömer, Huzeyfe, Sa'd bin Ebu Vakkas, Berra bin Azib ve İbn-i Abbas'tan nakledilen bir hadiste şöyle yazıyor: " Bir gün Hz. Resulullah mescide gelerek: "Allah Musa'ya vahyedip: "Benim için temiz bir mescit yap ve onda ancak sen ve kardeşin Harun yaşayabilirsiniz" buyurdu. Allah Tela bana da temiz bir mescit yapmamı ve onda ancak ben ve kardeşim Ali'nin yaşayabileceğini emretmiştir" buyurdu." [34]
Yine bir hadiste Hz. Resulullah'ın Hz. Ali'ye hitap ederek: "Ey Ali! mescitte ben ve senin dışında kimsenin cünüp olma hakkı yoktur" buyurmuştur. [35]
Şimdi size soruyorum: Ey aziz dostlar! Bütün bu hadisler ve Hz. Ali ile Hz. Harun arasında kurulan benzerlikler acaba niçindir? Acaba bu hadislerden ve bu benzerlik kurmalar her ikisinin de aynı mevki ve makama sahip olduklarını açıkça gözler önüne sermiyor mu? Bütün bunlara rağmen, Hz. Ali'nin hilafet mevkiini yalnızca Tebük savaşı dönemiyle sınırlamak mümkün müdür? Faraza bu hadislerden birkaç tanesinin senedinin sahih olduğu ispatlanamasa bile, bunca fazla hadisin geldiği bir konuda artık teker-teker hadislerin senedi üzerinde durulur mu? Kararı sizin kendinize bırakıyorum.
Hz. İmam Ali (a.s)'ın imametini ispatlayan naslardan bir diğeri de, Hz. Resulullah'tan mükerrer olarak nakledilen: "Ali benden sonra bütün mü'minlerin velisidir" buyruğudur. Bu ifadeyi içeren bir çok sahih hadis mevcuttur. Bu hadis Ehl-i Beyt mezhebine bağlı kaynaklarda mütevatir olarak nakledilmiş olmasına rağmen, biz Ehl-i Beyt mezhebine bağlı olan kaynaklardan istifade etmeyeceğiz ve yalnızca Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin muteber kaynaklarında yer alan bu sahih hadislerden sadece birkaç tanesine değineceğiz.
Kısacası, Hz. Resulullah'ın mükerrer olarak Hz. Ali'nin kendisinden sonra bütün mü'minlerin velisi olduğunu vurgulamıştır. Hz. Resulullah (s.a.a)'in bu ifadesi o Hazret'i kendinden sonra mü'minlerin önderi ve yöneticisi olarak tayin ettiğini ve bunu her fırsatta mü'minlere bildirdiğini göstermektedir. Çünkü daha sonra üzerinde duracağımız üzere; "Veli" kelimesinden ilk akla gelen anlam budur. Nasıl ki, "Çocuğun velisi babasıdır" denildiğinde bundan; "çocuğun işlerini yöneten ve ondan sorumlu olan babasıdır" anlamı anlaşılıyorsa, "Mü'minlerin velisi falandır" denildiğinde de bundan onların yöneticisi ve sorumlusu, o kimsedir anlamı anlaşılır.
Demek ki, bir şeyin velisi onun sorumlusu ve idarecisi anlamını ifade eder. O halde Hz. Resulullah da: "Benden sonra mü'minlerin velisi Ali'dir" dediğine göre, Hz. Resulullah'tan sonra mü'minlerin sorumlusu, idarecisi ve önderi Hz. Ali olduğu anlaşılır. İşte bizim inancımız da budur. Biz Hz. Resulullah'tan sonra mü'minlerin sorumlusu, idarecisi ve yöneticisinin Hz. Ali olduğuna inanıyoruz ve delilimiz de Hz. Resulullah'tan bize ulaşan bu ve benzeri hadislerle konuyla ilgili olduğuna inandığımız ayetlerdir.
Şimdi Hz. Resulullah'ın bu tabirinin geçtiği hadisleri görelim:
Ebu Davut Teyalisi'nin İbn-i Abbas'tan naklettiği hadiste şöyle geçer: "Hz. Resulullah Hz. Ali'ye şöyle buyurdu: "Sen benden sonra her mü'minin velisisin."
Bu hadisi, Ahmet bin Hanbel "Müsned" adlı kitabının 2903 numaralı hadisinde nakletmiştir. Yine bu hadis, "El-İsabe"nin hamişinde basılmış olan "El-İstiab" kitabının c. 3 s. 28, İbn-i Hacer'in "El-İsabe" adlı kitabının c. 2 s. 509, Kunduzi Hanefi'nin "Yenabi-ül Meveddet" adlı kitabının s. 55 ve s. 182, Hakim'in "El-Müstedrek" adlı kitabının c. 3 s. 134, İbn-i Asakir'in "Tarih-i Dimeşk" adlı kitabının Hz. Ali'nin hayatı bölümünün c. 1 s. 384 ve benzeri bir çok muteber hadis kaynaklarında yer almıştır.
Sahih tarikle nakledilen İmran bin Hüsâyn'in hadisidir. Bu hadis, Müsned-i Ahmet bin Hanbel'in 19081 numaralı hadisi ve Sünen-i Tirmizi'nin 3645 numaralı hadisidir.
İmran bin Husâyn der ki: "Hz. Resulullah (s.a.a) bir grup savaşçı gönderdi ve başlarına Ali bin Ebu Talibi verdi. Ali, elde edilen ganimetinin humusundan (beşte birinden) kendine bir cariye seçti. Bunu, maiyetindekilerin bazıları hazmedemedi; onlardan dört kişi anlaşıp Peygamber'e şikayet etmeyi kararlaştırdılar. Döndüklerinde biri Peygamber'in yanına yaklaşıp: "Ey Resulullah! Görüyor musun? Ali böyle-böyle yaptı" dedi. Peygamber onu duymazlıktan geldi. Bu sefer ikincisi yaklaşıp aynı sözleri tekrarladı. Hazret yine duymazlıktan geldi. Üçüncü ve dördüncü kişi de aynı şeyi tekrarlayınca, Hz. Resulullah (s.a.a)'in kızdığı yüzünden belli olurcasına onlara dönerek: "Ali'den ne istiyorsunuz?! Ali'den ne istiyorsunuz?! Ali'den ne istiyorsunuz?! Ali benden, ben de Ali'denim. O benden sonra her mü'minin velisidir" buyurdu.
Bu hadisi aynı zamanda Nesai, "Hasais-i Emir-ül Mü'minin" adlı kitabının 97. sayfasında, Harezmi Hanefi, "El-Menakıb" adlı kitabının 92. sayfasında, İbn-i Hacer, "El-İsabe" adlı kitabının 2. cildinin 509. sayfasında, Şeblenci, "Nûr-ül Ebsar" adlı kitabının 158. sayfasında, İbn-i Asakir, "Tarih-i Dimeşk" adlı kitabının Hz. Ali'ye ait bölümünün 1. cildinin 381. sayfasında, Bağavi, "Mesabih-us Sünnet" adlı kitabının 2. cildinin 275. sayfasında, İbn-i Esir, "Cami-ül Usul" adlı kitabının 9. cildinin 470. sayfasında, Kunduzi Hanefi, "Yenabi-ül Meveddet" adlı kitabının 53. sayfasında, Sibt bin Cevzi, "Tezkiret-ül Havvas" adlı kitabının 36. sayfasında, İbn-i Talha Şafii, "Metalib-us Sual" adlı kitabının 1. cildinin 48. sayfasında nakletmişlerdir.
Ayrıca bakınız; "Kenz-ül Ümmal kitabı" c. 15 s. 124, Riyaz-un Nezre c. 2 s. 225 vs.
Yukarıda adreslerini verdiğimiz bütün bu kitaplar Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin muteber kitaplarındandırlar, isteyen kardeşlerimiz bu kitaplara başvurabilir. Elbette kitapların baskı farklılıkları olabilir. Eğer mezkur hadisi verilen adreste bulamazlarsa, araştırdıkları taktirde elbette ki adı geçen kitaplarda farklı sayfalarda bile olsa bulacaklardır.
Yine sahih senetlerle nakledilen Bureyde'nin hadisinde Hz. Resulullah'ın aynı tabiri kullandığını görmekteyiz. Ahmet bin Hanbel Müsned'inin 21934 numaralı hadisinde şöyle yazıyor: "Bureyde dedi ki: "Resulullah (s.a.a) Yemen'e iki birlik gönderdi, birinin başına Ali bin Ebu Talib'i diğerine ise Halid bin Velid'i tayin etti ve onlara dedi ki: "Eğer birleşirseniz kumanda Ali'nindir ve eğer tekrar ayrılırsanız, yine her biriniz kendi birliğinin kumandanıdır."
Bureyde der ki: "Yolumuza devam ederken önümüze Yemen halkından "Zübeyde oğulları" çıktı. Onlarla savaştık, onlara zafer kazanıp bizimle savaşanları katlettikten sonra, esir alınan kadınlardan Ali kendine birini seçti. Bunun üzerine Halid, benimle Peygamber (s.a.a)'e olayı bildiren bir mektup gönderdi.
Ben Peygamber'in huzuruna varıp mektubu verdim ve Hazret mektubu okutunca, yüzünden çok sinirlenmiş olduğunu gördüm.
Ben: "Ey Resulullah! Ben sana sığınırım. Beni bir adamın emrine verdin ve onun sözünü dinlememi emrettin. Ben de görevimi yerine getirdim" dedim.
Bunun üzerine, Hz. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: "Ali'nin aleyhinde bulunma. O bendendir, ben de ondanım ve o benden sonra sizin velinizdir. O bendendir, ben de ondanım. O benden sonra sizin velinizdir."
Bu hadisi yine Ahmet bin Hanbel "Müsned" adlı kitabının 21883, 21889, 21958, 21979 ve 21950 numaralı hadislerinde ve Buhari "Sahih-i Buhari" ismini alan hadis kitabının 4003 numaralı hadisinde farklı ibarelerle nakletmiştir.
Onların bazısında Hz. Resulullah sinirlenerek: "Ben kimin velisi isem, Ali de onun velisidir" buyurmuş, bazısında da Ali'ye karşı bir kin beslenilmemesi gerektiğini ve Ali'nin humustan hakkının bundan da fazla olduğunu vurgulamıştır.
Nesai de bu hadisi "Hasais-i Aleviyye" kitabında nakletmiştir. Onun nakline göre, Hz. Resulullah şöyle buyurmuştur: "Ey Bureyde! Ali'ye karşı kin besleme... Çünkü Ali bendendir, ben de Ali'denim; o benden sonra sizin velinizdir." [36]
İbn-i Cerir ise, bu hadisi şöyle naklediyor: "Bureyde dedi ki: Hz. Resulullah'ın sinirden yüzü kızarmıştı ve şöyle buyurdu: "Ben kimin velisi isem, Ali de onun velisidir."
Bureyde diyor: "Bunun üzerine, Ali'ye karşı nefsimde her ne yanlış duygu vardıysa hepsi gitti ve kendi kendime: "Hayatta bir daha asla onu kötülükle anmam" dedim. [37]
Teberani ise, bu olayı daha detaylı şekilde nakletmiştir. O şöyle yazıyor: "Bureyde Yemen'den döndüğü gün Mescid'e girer, Peygamber'in kapısı önünde birkaç kişi görür. Onlar Bureyde'yi karşılayıp selamlarlar ve: "Ne haber var?" diye sorarlar. O: "Hayırdır, Allah Müslümanlar'a fetih ihsan etti" der.
Onlar öyleyse niye geldin?" deyince, Bureyde şöyle der: "Bir cariyeyi humus hissesi gereğince Ali aldı, ben bunu Peygamber'e haber vermeye geldim."
Onlar: "Bunu Peygamber'e haber ver, haber ver, Ali'yi Peygamber'in gözünden düşüreceksin" derler.
Onlar böyle konuşurken, Hz. Resulullah (s.a.a) onların bu konuşmasını kapının arkasından işitiyormuş.
Bu arada Hz. Resulullah dışarı çıkar ve onlara şöyle der: "Ali'nin aleyhinde konuşan kimselere ne oluyor? Ali'ye kim buğzederse, bana da buğzetmiş olur. Kim Ali'den ayrılırsa, benden de ayrılmış olur. Ali bendendir, ben de Ali'denim. Ali benim tıynetimden yaratılmıştır, ben de İbrahim'in tıynetinden yaratılmışım ve ben İbrahim'den daha efdalim "Öyle bir zürriyet ki, bir birinin parçasıdır ve Allah işiten ve bilendir." [38] Ey Bureyde! Meğer bilmiyor musun ki Ali, aldığı cariyeden daha fazla hak sahibidir ve o benden sonra sizin velinizdir?" [39]
Görüldüğü üzere bu hadis bir çok tarikle Bureyde'den nakledilmiştir ve bu tariklerin hepsi de muteber tariktir, böylece bu hadisin sahih hadis oluşunda bir kuşku söz konusu değildir.
Yine Hz. Resulullah'tan nakledilen bir hadiste, Hazret'in Hz. Ali'ye hitaben şöyle buyurmuş olduğu rivayet edilmektedir: "Ey Ali! Cenab-ı Allah'tan senin için beş dilek diledim. Bunlardan dördünü bana ihsan etti, birini ise benden esirgedi. Bana ihsan ettiklerinden birisi, senin benden sonra mü'minlerin velisi olmandır." [40]
Yine İbn-i Seken'in Vaheb bin Hamza'dan naklettiği hadiste de aynı tabirin geçtiğini görmekteyiz. İbn-i Hacer'in "El-İsabe" kitabında Vaheb'in hayatı bölümünde de yer aldığı üzere, Vaheb şöyle der: "Ali ile sefere çıktım ve kendisinden sertlik gördüm, içimde dedim ki; dönünce onu şikayet edeceğim. Döndüm ve Peygamber'e Ali'den bahsettim ve aleyhinde şikayette bulundum. Bunun üzerine, Hz. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: "Bana Ali'nin hakkında böyle şeyler söyleme, o benden sonra sizin velinizdir." [41]
Bu hadisi Teberani de "El-Kebir" adlı kitabında nakletmiştir. Ancak onun naklinde: "Ali hakkında böyle konuşma , o benden sonra sizin durumunuzla ilgili insanların en evlâsıdır" tabiri yer almıştır.
Yine İbn-i Ebu Asim'in Hz. Ali'den naklen Hz. Resulullah'ın: "Ben mü'minlere kendi nefislerinden daha evlâ değil miyim?" Onlar da "Evet sen daha evlâsın" dedikleri zaman; "Ben kimin velisi isem o (Ali) da onun velisidir" buyurduğunu nakletmektedir. [42]
Aziz okurlar, bu hadislerin benzerlerini daha da fazlalaştırmak mümkündür. Şimdi siz aziz okurların vicdanına sesleniyorum. Acaba sizce bu hadislerde Hz. Resulullah neyi vurgulamaktadır? Acaba Hz. Resulullah: "Ali benden sonra sizin velinizdir" buyurmakla neyi ifade etmektedir? Siz bu hadislere nasıl bir anlam veriyorsunuz? Acaba Türkçe'mizde de aynen kullanılmakta olan "veli" kelimesinden siz ne anlıyorsunuz? Acaba Arapça'da "veli" kelimesinin aynı zamanda yardımcı, dost, muhip, akraba, tabi, arkadaş ve komşu anlamlarında kullanıldığını bahane ederek, bu kelimeyi duyulduğunda ilk akla gelen (yetkili ve sorumlu) anlamından çıkarıp da öteki anlamlarda kullanıldığını iddia etmek mümkün müdür?
Böyle şey olamaz demeyin. Bazıları, kendi ön varsayımlarını tevcih etmek için bu hadisi Ali sizin yardımcınızdır, dostunuzdur, arkadaşınızdır veya muhibbinizdir şeklinde yorumlamış ve böyle bir basit cümleyi söylemeyi Hz. Resulullah'a yakıştırmışlardır.
Oysa Hz. Resulullah'ın: "Ali benden sonra sizin velinizdir" buyruğu Hazret'in Hz. Ali'yi diğer mü'minlerde bulunmayan bir özelliğe getirmek istediğini göstermektedir. Bu özelliğin yalnızca Hz. Ali'de bulunduğunu ve diğer mü'minlerin bu özellikte onunla ortak olmadığını vurgulamaktadır. Hadisten anlaşılan budur.
Şimdi soruyorum. Acaba bu ayrı özellik onun diğer mü'minlerin dostu, yardımcısı ve yukarıda işaret ettiğimiz konulardan biri olabilir mi? Elbette ki, olamaz. Çünkü mü'minlerin tümü yekdiğerinin dostu, yardımcısı ve muhibbidir. Bunu bilmeyen yoktur ki, Hz. Resulullah bunu bizzat Hz. Ali hakkında açıklama ihtiyacı duymuş olsun. Hz. Resulullah'ı en basit insanın bile şüphe etmediği böyle bir açık şeyi izah etmekten tenzih ederiz. Bu onun beliğ hikmetine, ismet ve yüce peygamberlik şanına yakışmaz.
O halde Hz. Resulullah bu buyruğunda kendi kardeşi olarak nitelediği Hz. Ali için mü'minlere gizli olabilecek bir meziyeti açıklamaya çalışıyor. Bu ise böyle bir tabirin duyulduğunda ilk akla gelen sorumluluk ve önderlik meziyetinden gayri bir şey olamaz.
Sonra Hz. Resulullah'ın Hz. Ali için ispatladığı bu meziyetin kendinden sonraya tahsis kılması bunun ayrı bir kanıtıdır. Zira Ali'nin mü'minlere olan dostluğunu, yardımını ve muhipliğini Hz. Resulullah'ın hayatından sonrasıyla sınırlandırılması düşünülemez. Çünkü o, risalet evinde büyümeye başladığı günden itibaren mü'minlere dost, yardımcı ve muhip ola gelmiş ve mübarek ömrünün sonuna kadar, bir an bile bu vazifesinde bir kusur göstermemiştir.
O halde böyle bir özelliği Peygamber'in hayatından sonrasıyla sınırlandırmak anlamsızdır. Demek ki, bu hadiste ispatlanan meziyet, öyle bir meziyettir ki, bu Hz. Peygamber'in hayatından sonra başlar. Onun ise yukarıda işaret ettiğimiz mü'minlerin sorumlusu, yetkilisi ve önderi anlamından başka bir şey olması mümkün değildir.
Bundan başka, bu hadislerin kendi metinlerinde bizzat bu anlam dışında başka bir anlama yorumlanması asla mümkün olmayan açıklama mevcuttur. Buna örnek olarak yukarıda naklettiğimiz İbn-i Ebu Asim'in hadisiyle Ahmet bin Hanbel'in "El-Müsned" adlı kitabının 21867 numaralı hadisinde Bureyde'den nakletmiş olduğu hadisi zikredebiliriz.
Çünkü İbn-i Ebu Asim'in hadisinde Hz. Resulullah: "Ali benden sonra sizin velinizdir" buyurmadan önce onlara kendi konumunu hatırlatarak: "Ben mü'minlere kendi nefislerden daha evlâ değil miyim" buyurmuş ve ilk önce kendi makamını belirtmiştir.
Sanki Hazret, kullanacağı veli kelimesinin anlamında bazı fırsatçıların sonra birtakım oyunlar oynayacağını biliyordu ve böylece onların oynayacakları bu oyunu bozmak istiyordu.
Ahmet bin Hanbel'in naklettiği, 21867 numaralı hadiste de durum aynıdır. Ahmet bin Hanbel'in Bureyde'den nakletmiş olduğu hadis aynen şöyledir: "Ali ile Yemen'e gazveye gittim, kendisinden sertlik gördüm ve geri döndüğümde Peygamber'e gidip Ali'nin aleyhinde şikayette bulundum. Baktım ki, Peygamber'in yüzü değişti ve bana şöyle buyurdu: "Ey Bureyde! Ben mü'minlere, onların kendi nefislerinden daha evlâ değil miyim?"
Ben: "Evet, ey Resulullah! Sen daha evlâsın" dedim. O zaman Hz. Resulullah dedi ki: "Ben kimin mevlâsı isem Ali de onun mevlâsıdır." [43]
Bu hadisi aynı zamanda Hakim, "El-Müstedrek" adlı kitabının 3. cildinin 110. sayfasında nakletmiş ve Müslim'in sahih saydığı tarikle nakledildiğini belirtmiştir. Yine bu hadisi Zehebi, "Telhis" adlı kitabında nakletmiş ve muteber olduğunu belirtmiştir.
Şimdi soruyorum; aziz dostlar, bu hadisleri başka bir anlama yorumlamak mümkün müdür? Hz. Resulullah'ın mü'minlere, onların kendi nefislerinden daha evlâ olması mü'minlere ait işlerde Hz. Resulullah'ın daha yetkili olduğu ve tasarruf yetkisinin onlardan önce olduğu anlamını ifade etmiyor mu? Hz. Resulullah bizzat kendi makamına işaret ederek Ali'yi de kendi konumuna getirdiğine göre, Hz. Ali'nin de aynı yetki ve konumda olduğu ortaya çıkmıyor mu?
Bu hadislerin anlamının yönetici, önder ve sorumlu olduğu kimsenin şüphe edemeyeceği kadar açıktır. Ancak yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, birileri birtakım ön yargılara sahip olduğundan ve bu anlamın onların bu ön yargılarıyla bağdaşmadığını gördüklerinden, gülünç sayılacak zorlamalarla bile olsa, bu hadisleri kendi ön yargılarına uygun olarak yorumlamak zorundadırlar. Aksi taktirde kendi ön yargılarıyla çelişecekler ve bunu da kendilerine sığdıramıyorlar.
Ancak böyle düşünenlere sorulmalı ki, acaba sizler aynı kelimenin kullanılmış olduğu aşağıda örnek vereceğimiz hadisleri nasıl yorumluyorsunuz? Acaba şu aşağıda nakledeceğimiz hadislerde de aynı yorumu ortaya atabilir misiniz?
Müslim'in 5340 ve Buhari'nin 2060 numaralı hadisinde Ümm-ül Mü'minin Aişe'nin, Hak Teala'nın: "Yetimleri, evlenme çağına gelene kadar deneyin; onlarda olgunlaşma görürseniz, mallarını kendilerine verin; büyüyecekler de geri alacaklar diye onları, isrâf ederek ve tez elden yemeyin. Zengin olan, iffetli olmaya çalışsın, yoksul olan uygun bir şekilde yesin. Mallarını kendilerine verdiğiniz zaman, yanlarında şahid bulundurun. Hesap sormak için Allah yeter" [44] ayeti hususunda şöyle dediğini naklediyor: "Bu ayet yetimlerin velisi hakkında nazil olmuştur. Fakir olduğu taktirde onun malından maruf ölçüler dahilinde yiyebilir."
Bu hadisteki veli kelimesini sorumlu ve yetkili anlamını ifade etmediğini ve dost, arkadaş ve muhip anlamını ifade ettiğini söylemek doğru olur mu?
Yine Müslim'in 2545, Tirmizi'nin 1026, Nesai'nin 2208, Ebu Davud'un 1795 numaralarla Hz. Resulullah'tan naklettikleri: "Dul kadın evlenmesi konusunda velisinden daha öndedir. Bekar olan ise velisinden izin almalıdır" hadisinde geçen veli kelimesini başka bir anlama yorumlamak mümkün müdür?
Yine Tirmizi'nin 1021, İbn-i Mace'nin 1875, Ebu Davud'un 1784 ve Ahmet bin Hanbel'in 2148 numaralı hadislerle İbn-i Abbas ve Ümmü-l Mü'minin Aişe aracılığıyla Hz. Resulullah'tan naklettikleri "Velinin izni olmadan nikah olamaz ve velisi bulunmayan kimsenin velisi ise ülkenin yöneticisidir" hadisinde geçen, veli kelimesinin anlamının; dost, arkadaş, muhip gibi anlamlar olduğunu söylemek gülünç olmaz mı? Acaba bu gibi yerlerde kullanılan veli kelimesiyle mezkur hadislerde geçen veli kelimesinin ne farkı vardır?
Gerçek şu ki, hiçbir farkı yoktur ve her iki yerde de aynı anlamda kullanılmıştır. Ancak bir yerdeki veli kelimesinin ifade ettiği anlam birilerinin ön yargılarıyla çeliştiği için, onu ayrı anlama yorumlamak ihtiyacını duymuşlar ve öteki yerde ise böyle bir zorunluluk hissetmemişlerdir.
Çeşitli tariklerle hem Ehl-i Beyt, hem de Ehl-i Sünnet kaynaklarında nakledilen Sakaleyn hadisi başta Hz. Ali (a.s) olmak üzere, Ehl-i Beyt İmamları'nın imametini açıkça kanıtlamaktadır.
Bu hadis gereğince, Hz. Resulullah kendinden sonra ümmeti içerisinde merci olarak iki paha biçilmez emanet bırakmış ve ümmetine onlardan ayrılmamasını tavsiye etmiştir. O iki emanet Kur'an-ı Kerim ve Peygamber-i Ekrem'in Ehl-i Beyt'idir. Hz. Resulullah'ın bu hadisinden, Kur'an-ı Kerim'in İslam'ın anayasası, Ehl-i Beyt'in de onun müfessir ve uygulayıcısı olarak, Müslümanlar'ın önderleri olması gerektiği açık ve net olarak anlaşılmaktadır.
Hz. Ali (a.s) da Ehl-i Beyt'in başında geldiğine göre, Hz. Resulullah'tan sonra Hz. Ali İslam Ümmeti'nin her konuda mercii ve önderi konumuna gelmektedir. Ve bütün İslam ümmetine, o Hazret'e tabi olup emirlerine itaat etmek farz olur. Zaten imametin manası da bundan gayri bir şey değildir.
Gerçi burada Hz. Resulullah'ın bu açıklamasını nakleden bütün hadislere yer vermemiz imkansızdır. Ama araştırmacı insanların araştırmalarına kolaylık olsun diye bu hadisin bazı nakillerine değineceğiz.
Bu hadislerden birinde (Cabir bin Abdullah'ın hadisi) Hz. Resulullah şöyle buyuruyor: "Ey insanlar! Aranızda öyle bir şey bırakıyorum ki, ona sarıldığınız taktirde sapmazsınız; o, Allah'ın kitabı ve soyum olan Ehl-i Beyt'imdir." [45]
Başka bir hadiste de (Zeyd bin Erkam'ın hadisi) şöyle buyurmuştur: "Sizin aranızda öyle bir şey bırakıyorum ki, ona sarıldığınız müddetçe sapmazsınız: Allah'ın kitabını, o Allah'ın gökten yere uzanan bir ipidir ve soyum olan Ehl-i Beyt'imi. Havuz başında bana dönünceye kadar onlar birbirlerinden ayrılmazlar. Bakın benden sonra onlara nasıl davranacaksınız." [46]
Yine Hazret, Ebu Said-i Hudri'nin naklettiği hadiste şöyle buyurmuştur: "Kendimi, çağrılıp icabet etmiş gibi görüyorum; ben sizin aranızda iki paha biçilmez emanet bırakıyorum. Onlar Allah'ın kitabı ve benim soyumdur. Allah'ın kitabı gökle yer arasında çekilmiş olan bir iptir. Soyum da benim Ehl-i Beyt'imdir. Latif ve her şeyden haberdar olan Allah bana onların Havz-u Kevser başında tekrar bana dönünceye kadar birbirlerinden ayrılmayacaklarını haber vermiştir. Bakın benden sonra onlara nasıl davranacaksınız." [47]
Yine Hazret, Vedâ Haccı'ndan döndüklerinde Gadirihum denilen yerde şöyle buyurmuştur: "Kendimi çağrılıp icabet etmiş gibi hissediyorum. Ben sizin aranızda iki paha biçilmez emanet bırakıyorum. Onların biri diğerinden daha büyüktür. Allah'ın kitabını ve soyumu. Bakın benden sonra onlara nasıl davranacaksınız. Çünkü onlar, havuz (Havz-i Kevser) başında bana dönünceye kadar birbirlerinden ayrılmayacaklardır."
Sonra da şöyle devam eder: "Allah benim mevlamdır. Ben de her mü'minin mevlasıyım." Sonra da Ali'nin elinden tutarak: "Ben kimin mevlası isem, bu Ali de onun mevlasıdır. Allah'ım! Ona dost olana dost ol ve ona düşman olana düşman ol...." [48]
Yine Abdullah bin Hanteb şöyle diyor: Hz. Resulullah Cuhfe'de bize hitap ederek şöyle buyurdu: "Ben size kendi canınızdan daha evla değil miyim?" Ashap: "Evet, ey Resulullah, evlasın" dediler. Bunun üzerine, Hazret: "Ben iki şey hakkında sizi sorgulayacağım: Kur'an ve Ehl-i Beyt'im" buyurdu. [49] Benzeri başka rivayetler de mevcuttur.
Velhasıl Hz. Resulullah'ın Kur'an ve Ehl-i Beyt ikilisine sarılmayı ve onlardan ayrılmamayı emrettiği hadisler mütevatir olarak, hem Ehl-i Sünnet, hem de Ehl-i Beyt kaynaklarında nakledilmiştir.
Bu hadisi yirmiden fazla sahabi nakletmiştir. Hazret, muhtelif vakit ve yerlerde ashabına bunu vurgulamıştır. Bir defa Gadirihum'da, bir defa Vedâ Haccı sırasında Arafat'ta, bir defa Taif'ten dönüşünde, bir defa Medine'de minberi üzerinde ve bir defa da mübarek odasında hasta yatağında iken; odanın sahabelerle dolup taştığı bir sırada konuşur ve: "Ey insanlar! Ben aniden kabzolup gidebilirim. Hüccet olsun diye size daha önce de söylemiştim. Bilin ki, ben sizin aranızda Allah'ın kitabını ve soyum olan Ehl-i Beyt'imi bırakıyorum" buyurur.
Sonra da Ali'nin elinden tutup yukarı kaldırarak: "Bu Ali Kur'an'ladır. Kur'an da Ali iledir; havuzun (Havz-i Kevser'in) başında bana dönünceye kadar birbirlerinden ayrılmayacaklardır..." buyuruyor. [50]
Ehl-i Sünnet ulemasının hemen tamamı Sakaleyn hadisinin doğruluğunu tasdik etmektedir.
Ehl-i Sünnet'in önde gelen alimlerinden olan İbn-i Hacer bu hadise değinirken şöyle der: "Bil ki, Sakaleyn hadisi çeşitli yollarla nakledilmiştir. Yirmiden fazla sahabi bu hadisi nakletmişlerdir. Bu hadisin tariki ile ilgili olarak on birinci şüphede genişçe bahsettik. Bu tariklerin bazısında bu hadisin Vedâ Haccı sırasında Arafe'de buyrulduğu, bazısında Medine'de Hazret'in hasta iken odanın sahabelerle dolu olduğu bir sırada buyurduğu, bazısında Gadirihum'da buyurduğu ve bazısında da Taif'ten dönüşü sırasında okumuş olduğu hutbede buyurduğu geçmektedir. Ancak bunlar arasında hiçbir çelişki yoktur. Zira Hazret'in bu hadisi, Kur'an ve Ehl-i Beyt'in şanına ihtimam açısından bu ve diğer yerlerde defalarca buyurmuş olmasında hiçbir mahzur görülmemektedir..." [51]
Acaba, Hz. Resulullah (s.a.a)'in işbu hadislerinde Ehl-i Beyt'i Kur'an'a bir eş kabul edilip kıyamete kadar Kur'an'dan ayrılmayacaklarının açıklanması, onların Kur'an gibi masum olup ümmetin her konuda mercii olduğunu belirtmekte yeterli değil mi?
Acaba, Hazret'in: "Onlara sarıldığınız sürece asla sapmazsınız" sözü, İslam ümmetinin onlardan ayrıldıkları her hususta sapıklığa düştüklerini göstermiyor mu?
Acaba, birilerinin onların önüne geçip, onların emir ve onayı olmadan, yaptıkları her işin, İslam'a aykırı olduğunu anlatmıyor mu?
Acaba, Teberani'nin Sakaleyn hadisinin devamında naklettiği Hazret'in: "Onlardan ileri geçmeyin, yoksa helak olursunuz, onlardan geri de kalmayın yine helak olursunuz. Onlara bir şey öğretmeye de yeltenmeyin. Çünkü, onlar sizden daha bilgilidirler" sözü bu hakikati en iyi şekilde ortaya koymuyor mu?
Evet biz Resulullah'ın emrine itaat ederek onlardan öne geçmeyiz. Çünkü onların Kur'an gibi masum olduğuna inanıyoruz. Biz her konuda İslam ümmetinin önderliğinin onlara ait olduğunu kabul ediyoruz.
Hz. Resulullah'ın, hem Ehl-i Beyt hem de Ehl-i Sünnet kaynaklarında mütevatir olarak nakledilen: "Benim Ehl-i Beyt'imin aranızdaki misali, Nuh'un gemisi gibidir, ona binen kurtuldu, binmeyen ise boğulup gitti"[52].
"Ehl-i Beyt'imin aranızdaki misali, İsrailoğulları'nın Hitte kapısı gibidir. O kapıdan geçen affedilir." [53]
Ve: "Yıldızlar yeryüzündeki insanların gark olmaması için bir güvencedir. Benim Ehl-i Beyt'im de ümmetimin ihtilafa düşmemesinin güvencesidir. Herhangi bir Arap kabilesi onlara muhalefet ederse, İblis'in hizbinden olur" [54] mealindeki hadisleri, başta Hz. Ali (a.s) olmak üzere, Ehl-i Beyt'in İslam ümmetinin her hususta önder ve mercileri olduğunu en güzel ve açık şekilde ortaya koyup, bizlerin Ehl-i Beyt'in imametine dair inancımızı doğrulamaktadır.
Nasıl ki, Nuh'un kavminden birinin, o Hazret'in gemisinden ayrılarak başka sığınaklara gitmesi, onu helak olmaktan kurtarmadıysa, bu ümmet de Ehl-i Beyt gemisinden ayrıldığı sürece, kurtuluşa eremez ve helak olmaktan başka bir akıbeti bekleyemez.
Nasıl ki, İsrailoğulları, Allah Teala'nın tevazu alameti olarak tayin buyurduğu Hitte kapısından gayrı kapılara gittiklerinde, Allah'tan mağfiret bekleyemezlerse, bu ümmet de Ehl-i Beyt'ten koptuğu sürece, ilahi mağfiret ve affı bekleyemez.
Nasıl ki, denizde yolculuk yapan insanlar, gökteki yıldızların sayesinde doğru yollarını buluyorlarsa, bu ümmet de ancak Ehl-i Beyt'in önderliğini kabul ettiği taktirde, doğru yolu bulabilir.
Zaten bizler, başta Hz. İmam Ali olmak üzere Ehl-i Beyt İmamları'nın önderliği ve imametinden, bundan başka bir şeyi kastetmiyoruz.
Hz. Ali (a.s) ve on bir evladının imametini doğrudan ve dolaylı olarak ispatlayan ayet ve hadislerin tamamını teker-teker ele almamız ciltleri içeren kitaplar yazılmasını gerektirir. Bizim burada onların tamamını teker-teker ele almamız olanaksızdır. Hakikat arayanlar için bu kadarı da kifayet eder. Dolayısıyla Ehl-i Beyt ve Ehl-i Sünnet kaynaklarında yer alan bu hadislerin bazılarına da işaret ederek bu konudaki bahsimize son vereceğiz.
1- Hz. Resulullah Hz. Ali'nin kolundan tutarak şöyle buyurmuştur: "Bu sadıkların imamı, kafirlerin katilidir. Ona yardımcı olana yardım olunur, ondan yardımı esirgeyenden yardım esirgenir." [55]
2- Hz. Resulullah şöyle buyurmuştur: "Ali hakkında bana üç şey vahiy olundu; Ali, Müslümanlar'ın efendisi, muttakilerin imamı ve beyaz yüzlülerin komutanıdır." [56]
3- Hz. Resulullah Hz. Ali'ye hitaben şöyle buyurmuştur: "Müslümanlar'ın efendisi, muttakilerin imamı hoş geldin." [57]
4- Hz. Resulullah şöyle buyurmuştur: "Bu kapıdan ilk girecek kişi, muttakilerin imamı, Müslümanlar'ın efendisi, dinin önderi, vasilerin sonuncusu ve beyaz yüzlülerin komutanıdır." Hazret sözünü bitirir bitirmez kapıdan Hz. Ali içeri girer. Bunun üzerine, Hazret sevinçle ayağa kalkarak, Hz. Ali'nin boynuna sarılır ve şöyle der: "Benim tarafımdan sen emanetleri vereceksin, benim sesimi sen onlara duyuracaksın ve benden sonra ihtilafa düştükleri konularda hakikati sen onlara izah edeceksin." [58]
5- Hz. Resulullah Hz. Ali'ye işaret ederek şöyle buyurmuştur: "Bu, bana ilk iman eden ve kıyamet günü ilk benimle tokalaşacak olandır. Bu, en büyük sıddıktır. Bu, ümmetin Faruk'udur. Hak ile batılı birbirinden ayırır ve bu mü'minlerin önderidir." [59]
6- Hz. Resulullah ensâra şöyle buyurmuştur: "Ey ensâr cemaatı! Size, kendisine tutunduğunuz taktirde, hiçbir zaman yolunuzu şaşırmayacağınız birini tavsiye edeyim mi? O Ali'dir. Onu beni sevdiğiniz gibi sevin. Bana verdiğiniz değeri ona da verin. Benim size dediğimi, Cebrail, Allah Azze ve Celle tarafından bana emretmiştir." [60]
7- Hz. Resulullah şöyle buyurmuştur: "İlmin şehri benim, kapısı ise Ali'dir. İlmi arzulayan varsa kapıya gitsin." [61]
8- Hz. Resulullah şöyle buyurmuştur: "Ali, ilmimin kapısıdır, risaletimin içeriğini o benden sonra ümmetime açıklayacaktır. Onu sevmek iman, ona kin bağlamak ise nifaktır." [62]
9- Hz. Resulullah şöyle buyurmuştur: "Ali bin Ebu Talib Hitte kapısıdır, o kapıdan giren mü'min, çıkan ise kafir olur."[63]
10- Hz. Resulullah şöyle buyurmuştur: "Ali'nin bana olan menzileti, benim Allah'a olan menziletim gibidir." [64]
11- Hz. Resulullah Vedâ Haccı sırasında Arafe günü şöyle buyurmuştur: "Ali benden, ben de Ali'denim, benim tarafımdan ancak ben veya Ali mesaj ulaştırabilir..." [65]
12- Hz. Resulullah şöyle buyurmuştur: "Bana itaat eden Allah'a itaat etmiş olur, bana isyan eden ise Allah'a isyan etmiş olur. Ali'ye itaat eden ise bana itaat etmiş olur, ona isyan eden ise bana isyan etmiş olur." [66]
13- Hz. Resulullah şöyle buyurmuştur: "Ey Ali! Sen dünyada da efendisin, ahirette de. Senin dostun benim dostumdur, benim dostum ise Allah'ın dostudur. Senin düşmanın benim düşmanımdır, benim düşmanım ise Allah'ın düşmanıdır. Benden sonra sana düşman olana yazıklar olsun." [67]
14- Hz. Resulullah şöyle buyurmuştur: "Bana iman edip inananlara, Ali bin Ebu Talibin velayetini kabul etmesini tavsiye ederim. Onun velayetini kabul eden, benim velayetimi kabul etmiş olur. Onu seven beni, beni seven de Allah'ı sevmiş olur. Ona buğzeden bana, bana buğzeden ise Allah'a buğzetmiş olur." [68]
15- Hz. Resulullah şöyle buyurmuştur: "Kim benim gibi yaşayıp, benim gibi ölmeyi ve bana Allah'ın va'dettiği ebedi cennete gitmeyi istiyorsa, Ali ve ondan sonraki zürriyetini kendine veli edinsin. Çünkü hiçbir zaman onlar sizi hidayet kapısından çıkarıp dalalet kapısına yöneltmezler." [69]
16- Hz. Resulullah şöyle buyurmuştur: "Kim benim hayatımı yaşayıp, benim ölümüm gibi ölmeyi istiyor ve Rabbimin diktiği cennette mesken edinmeyi arzu ediyorsa, benden sonra kendine veli olarak Ali'yi seçsin, ona sadık kalanlara sadık kalsın. Benden sonra Ehl-i Beyt'ime uysun, onları kendine örnek alsın. Çünkü onlar benim soyumdurlar, benim tıynetimden yaratılmışlar ve benim ilim ve kavrayışımı kazanmışlardır. Ümmetimden onların faziletini yalanlayanlara, onlarla bağımı kesenlere yazıklar olsun. Allah onlara şefaatimi nasip etmesin." [70]
17- Hz. Resulullah Ammar bin Yasir'e hitaben şöyle buyurmuştur: "Ey Ammar! Eğer Ali'nin bir vadiye, diğer insanların ise başka bir vadiye girdiğini görürsen, Ali'nin girdiği vadiye gir. Çünkü o seni sapıklığa sevk etmez ve hidayetten de çıkarmaz." [71]
18- Hz. Resulullah şöyle buyurmuştur: "Ben uyarıcıyım, Ali ise hidayetçidir. Ey Ali! Benden sonra seninle hidayet arayanlar hidayet bulacaklardır." [72]
19- Hz. Resulullah şöyle buyurmuştur: "Kim Nuh'un azmini, Adem'in ilmini, İbrahim'in hilmini, Musa'nın zekasını ve İsa'nın zühdünü görmek isterse, Ali bin Ebu Talib'e baksın." [73]
20- Hz. Resulullah Hz. Ali'ye şöyle buyurmuştur: "Benden sonra ümmetin kahrına uğrayacaksın, ancak sen benim şeriatım üzere yaşayacaksın ve sünnetim üzere öldürüleceksin. Seni seven beni sevmiştir, sana buğzeden bana buğzetmiştir. Bir gün gelecek ki, şu sakalın başının kanıyla boyanacaktır." [74]
21- Hz. Resulullah şöyle buyurmuştur: "Ey Ali! Senin yedi tane özelliğin var ki, bunlarda hiçbir kimse sana yetişemez. Sen insanların Allah'a ilk iman edensin, Allah'ın ahdine en vefalısısın, Allah'ın emirlerine riayet hususunda en istikametlisisin. Sen tebaa karşı insanların en şefkatlisisin, insanlar arasında hakkı en eşit şekilde taksim edenisin. Sen insanların hakikati en çok bilenisin ve sen insanlar arasında en üstün fazilet sahibisin." [75]
22- Hz. Resulullah şöyle buyurmuştur: "Ey insanlar! Fazilet, şeref ve velayet Resulullah ve zürriyetine mahsustur, sakın batıl yollara sapmayın." [76]
23- Hz. Resulullah şöyle buyurmuştur: "Ümmetimin her nesli içerisinde Ehl-i Beyt'imden bu dinden sapıkların tahriflerini, batıl şeyler peşinde koşanların uydurmalarını ve cahillerin te'villerini önleyen bir grup adil kimseler buluna gelecektir. Bilin ki, önderleriniz sizin tarafınızdan Allah'a gönderilen elçilerinizdir. Bakınız, kimleri elçi olarak gönderiyorsunuz."[77]
24- Hz. Resulullah şöyle buyurmuştur: "Ehl-i Beyt'imin yeri, vücudunuzdaki baş, başınızdaki gözlerin yeri olsun. Elbetti ki baş, gözlerin yardımıyla yolunu tayin edebilir." [78]
25- Hz. Resulullah şöyle buyurmuştur: "Biz Ehl-i Beyt'in sevgisine sarılın. Çünkü Allah'ın huzuruna bizi severek çıkan kimse, bizim şefaatimizle cennete gider. Nefsimin elinde olduğu Allah'a yemin ederim ki, bizim hakkımızı tanımadıktan sonra hiçbir kulun ameli kendine bir fayda sağlamayacaktır."[79]
26- Hz. Resulullah şöyle buyurmuştur: "Al-i Muhammed'i tanımak cehennemden kurtuluştur; Al-i Muhammed'i sevmek sırat köprüsünden geçiştir; Al-i Muhammed'in velayetini kabul etmek azaptan emanda olmaktır." [80]
27- Hz. Resulullah şöyle buyurmuştur: "Kıyamet günü olunca, kul bir adım atmadan dört şeyden sorgulanacaktır. Ömrünü nasıl tükettiğinden, bedenini nerede eksilttiğinden, malını nereden kazanıp nerede harcadığından ve biz Ehl-i Beyt'in muhabbetinden." [81]
28- Hz. Resulullah şöyle buyurmuştur: "Bir kişi, Beyt-ül Haram'da Rükun ile Makam arasında devamlı namaz kılıp oruç tutsa dahi, Al-i Muhammed'e kin duyduğu taktirde mutlaka cehenneme gidecektir." [82]
29- Hz. Resulullah şöyle buyurmuştur: "Kim Al-i Muhammed'in sevgisi üzere ölürse, şehid sayılır. Kim Al-i Muhammed'in sevgisi üzere ölürse, günahı bağışlanır. Kim Al-i Muhammed'in sevgisi üzere ölürse, tevbekar olarak ölmüş olur. Kim Al-i Muhammed'in sevgisi üzere ölürse, imanı kamil mü'min olarak ölmüş olur. Kim Al-i Muhammed'in sevgisi üzere ölmüş olursa, ölüm meleği ve sonra da Nekir ve Münkir onu cennetle müjdeler. Kim Al-i Muhammed'in sevgisi üzere ölmüş olursa, gelinin törenle kocasının evine götürüldüğü gibi cennete törenle götürülür. Kim Al-i Muhammed'in sevgisi üzere ölmüş olursa, mezarından cennete iki kapı açılır. Kim Al-i Muhammed'in sevgisi üzere ölmüş olursa, Allah onun mezarını rahmet meleklerinin ziyaretgahı kılar. Kim Al-i Muhammed'in sevgisi üzere ölmüş olursa, sünnet ve cemaat üzere ölmüş olur. Kim de Al-i Muhammed'in buğzu üzere ölmüş olursa, kıyamet günü alnına Allah'ın rahmetinden ümit kesmiş yazılmış olarak gelir...." [83]
30- Hz. Resulullah şöyle buyurmuştur: "Biz Ehl-i Beyt'i ancak mü'min ve muttaki olan sever; ve bize ancak münafık ve şaki olan kin besler." [84]
Bu hadisleri daha da çoğaltmak mümkündür. Biz onların tamamını Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin kaynaklarından naklettik. Dolayısıyla, "bu hadisler sizlerin kaynaklarında bulunan hadislerdir" biz onlara itibar etmeyiz demeleri de mümkün değildir.
İşte bu hadislerdir ki, İslam tarihinin büyük şairlerini de Ehl-i Beyt hakkında şiirler ve beyitler yazmaya itmiştir.
Ünlü şair Farazdak Hz. İmam Zeyn-ül Abidin (a.s)'ı methederken bir şiirinde şöyle diyor: "O öyle bir ailedendir ki, sevgileri din ve buğzedilmeleri ise kafirliktir. Onlara yakın olmak ise, kurtarıcı ve koruyucudur. Eğer takva ehli sayılırsa, onlar onların imamları sayılır. Yahut "Yer ehlinin en hayırlıları kimdir?" denilirse, "Onlardır" denilir." [85]
Şimdi soruyorum: Acaba bütün bu hadisleri Hz. Resulullah'ın kendi duygusallığına dayanarak başta Hz. Ali olmak üzere, en yakın akrabaları olan Ehl-i Beyti'ni kayırmak ve onlara hak etmedikleri bir özellikleri yakıştırarak, onların çıkarlarını korumak için buyurduğu söylenebilir mi?! Böyle bir şeyi Hz. Resulullah'a isnat etmek insanı imandan çıkarmaz mı? Allah Teala, Hz. Resulullah'ın kendi yanından hiçbir şey söylemediğini ve ne buyurduysa, ona vahiy olunduğunu bildirmiyor mu? [86]
Acaba, Hz. Resulullah Hz. Ali ve Ehl-i Beyt'ini kendi konumuna koyması ve her açıdan onları kendisiyle birlikte değerlendirmesi, ümmete Hz. Ali ve Ehl-i Beyt'inin özel bir mevkie sahip olduklarını ve kendinden sonra Ehl-i Beyt'ine itaat edilmesi gerektiğini anlatmakta yeterli değil mi?
Farz-ı muhal, haşa Hz. Resulullah'ın böyle bir duygusallık yaptığı farz edilse bile, Allah Teala hakkında böyle bir şey söylemek doğru olur mu?! Allah Teala Kur'an-ı Kerim'de Peygamber'ine risalet ücreti olarak Ehl-i Beyt'in sevgisini açıklamasını farz kılmıyor mu? [87] Allah da mı birilerinin yandaşlığını yapar?!
Bütün bu üzerinde durmalar, onların özel mevkie sahip olduklarını ve kimsenin onlardan öne geçmeye hakkı olmadığını göstermiyor mu?
İşte bunun içindir ki, haklı olarak Hz. Ali (a.s) kendileri haklarında şöyle buyuruyorlar: "Ben ve soyumun pak ve hayırlı kişileri, küçük yaşta iken insanların en uysalı, büyüdükten sonra da en alimleriyiz. Bizimle Allah yalanı defeder. Bizimle kuduz köpeğin dişlerini kırar. Bizimle sizlerin zorluklarını giderir. Bizimle boynunuzdaki düğümü çözür. Cenab-ı Allah bizimle başlatır ve bizimle sona erdirir." [88]
Biz kendi yanımızdan Ehl-i Beyt'i seçmiyoruz. Biz Allah ve Resulü Ehl-i Beyt'i seçip diğerlerinden üstün kıldığı için, onları seçip diğerlerinden üstün tutuyoruz.
Ehl-i Beyt'in fazlı ve üstünlüğü için bu kadarı yeter ki, bizzat Kur'an-ı Kerim'de bütün ümmet, kim olursa olsun, ister bir, ister on nur sahibi olsun namazda Ehl-i Beyt'e salavat getirmekle yükümlü kılınmış ve Ehl-i Beyt'e salavat getirilmeden kıldığı namazının dahi, batıl olduğu belirtilmiştir.
İşte bunun içindir ki, Şafii mezhebinin imamı İbn-i İdris şöyle demiştir: "Ey Resulullah'ın Ehl-i Beyt'i! Sizi sevmek farzdır. Allah bunu Kur'an'da nazil etmiştir. Sizin şanınızın büyüklüğü için bu kadarı yeter ki, kim size salavat getirmezse, onun namazı yoktur." [89]
Evet bizler bu işaret ettiğimiz ayet ve hadisler ve benzerleri gereği Ehl-i Beyt'in imamet ve velayetine inanıyoruz.
Biz, Ehl-i Beyt'e itaatin, bütün ümmete, kim olursa olsun farz olduğuna inanıyoruz.
Biz, Allah'ın emri gereği Hz. Resulullah'ın emirleri karşısında teslim olup başımız üstüne deriz.
Biz, Hz. Resulullah'ın ümmetine en son sözünü söylemek üzere hasta yatağında: "Bana bir kalem ve levha verin size öyle bir şey yazdırayım ki, benden sonra asla sapmayasınız" buyurduğunda; "Bırakın bu kişiyi, ona hastalığı galebe çalmış, sayıklıyor. Allah'ın kitabı bizim aramızdadır o bize yeter" [90] diyecek kadar ona karşı cüretkar olmadık ve olmayız da. [91]
Biz onları kendi hallerine bırakıp; hem Allah'ın kitabına hem de Resulü'ne: "Siz ne buyuruyorsanız, onun Allah'tan olduğuna inanıyoruz ve siz ne buyuruyorsanız, başımız gözümüz üzerine itaat ederiz" diyoruz.
Sonra, Hz. Ali (a.s)'ın velayet ve hilafeti hakkında inen ayetler ve İslam Peygamberi'nin buyrukları söz konusu olmazsa bile, acaba ümmet arasında hilafet makamına seçilecek birinin, ilim, takva, cesaret, mertlik ve diğer imtiyazlar üstünlüğü esasına tabi tutulması gerekmez miydi?! Dost ve düşmanı tarafından, ashap içerisinde her yönden üstün olduğu itiraf edilen, Hz. Ali gibi bir ilim kapısına gidilmeyip de diğer kapıların çalınmasındaki gaye neydi?!
Şu bir gerçektir ki, Hz. Ali (a.s)'ın her yöndeki üstünlüğü, Hazret'in hilafet ve önderliğine apaçık ayrı bir delildir.
Hz. Ali (a.s)'ın peygamberimizden sonra ashabın en üstünü olmasına dair haddinden fazla hadisler nakledilmiştir. O Hazret'in üstünlüğünü ve faziletini anlatmak bizlerin gücünün dışında olan bir husustur.
Ancak önce naklettiğimiz ayet ve hadislere ilaveten şu hadisler de bu konuyu gözler önüne sermektedir: "Ey Ümmü Seleme! Bil ve şahid ol ki, Ali mü'minlerin efendisidir." [92]
"Ali Kur'an'la, Kur'an da Ali iledir. Bu ikisi Kevser'in yanında bana varıncaya kadar bir birinden ayrılmazlar.[93]
"Ali hakla ve hak da Ali'yledir"[94]
"Çok geçmeden benden sonra bir fitne kopacaktır. İşte o zaman Ali'den ayrılmayınız. Çünkü bana ilk iman eden odur ve kıyamette de benimle ilk görüşenlerden olacaktır. O ümmet arasında Faruk'tur. (hakla batılı bir birinden ayırandır) ve O en büyük sıddıktır."[95]
Ahmet bin Hanbel şöyle diyor: "Peygamber (s.a.a)'in ashabı içerisinde hiç birinin fazileti, Hz. Ali'nin faziletine ulaşamaz." [96]
İbn-i Ebu-l Hadid şöyle diyor: "Hz. Ali'nin hilafete evla ve layık olması onun efdaliyyeti hasebiyledir. Çünkü Hz. Ali (a.s) Hz. Resul (s.a.a)'den sonra insanların en üstünü ve hilafet makamına en layık olanı idi." [97]
Ammar bin Yasir Peygamber-i Ekrem (s.a.a)'den naklen şöyle diyor: "Hz. Resul (s.a.a) şöyle buyurdu: "Ali'nin yüzüne bakmak ve onu anlamak ibadettir. İmanın geçerliliği onun velayetini kabul etmek ve düşmanlarından uzak olmakla sağlanır."
İbn-i Ebu-l Hadid, "Şerh-i Nehc-ül Belağa" kitabında imam Şafii'den naklen şöyle yazıyor: "İmam Şafii'ye Hz. Ali'nin faziletinden sorulduğunda şöyle cevap verdi: "Ne diyebilirim, öyle birinin hakkında ki, düşmanları haset ve düşmanlıkları yüzünden faziletlerini hasır altı ettiler, dostları ise, takiyye ve (Ehl-i Beyt) düşmanlarının korkusundan faziletlerini açığa vuramadılar. Her iki hususa rağmen, yine de o Hazret'in doğu ve batı arasını dolduracak kadar faziletleri ortaya çıktı."
Hz. Ali'nin İslam Peygamberi'nden (s.a.a) sonra hilafet makamına herkesten evla ve layık olmasının bir diğer delili de birinci ve ikinci halifenin ilmi ve siyasi müşküllerinde Hz. Ali'ye baş vurmalarıdır.
İkinci halife Ömer bin Hattab'ın, ilmi ve siyasi çıkmazlarından dolayı, defalarca; "Ali olmasaydı, Ömer helak olurdu" dediği, Ehl-i Beyt ve Ehl-i Sünnet kitaplarında kaydedilmiştir.
Birinci halife de minberin üzerindeyken halka hitaben: "Benim peşimi bırakın, Ali sizin içerinizdeyken, sizin üstününüz değilim" demekle Hz. Ali'nin üstünlüğünü ve hilafete layıklığını itiraf etmiştir.
Büyük Ehl-i Sünnet alimlerinden Halil bin Ahmet El-Basri şöyle diyor: "Herkesin ona (Ali'ye) muhtaç olması ve onun, hiç kimseye muhtaç olmaması, o Hazret'in herkesin önder ve imamı olmasının delilidir."
[1]- Müsned-i Ahmet bin Hanbel 2903 numaralı hadis
[2]- Tâhâ: 24
[3]- Tâhâ: 24. ayetten 35. ayete kadar
[4]- Tâhâ: 36
[5]- Sevaik-ül Muhrika s. 47
[6]- Al-i İmran sûresi: 61
[7]- Sahih-i Müslim 4420 numaralı hadis, Sahih-i Tirmizi 2658 numaralı hadis, Sünen-i İbn-i Mace 118 numaralı hadis, Müstedrek-us Sahiheyn c. 2 s. 109
[8]- Ayrıca bakınız: Haskani El Hanefi'nin Şevahit-ut Tenzil adlı kitabı c. 2 s. 21, İbn-i Meğazili Eş-Şafii'nin Menakıb-i Ali bin Ebu Talib adlı kitabı s. 34, İbn-i Ebu-l Hadid'in Şerh-i Nehc-ül Belağa adlı kitabı c. 18 s. 24, İbn-i Hacer'in Sevaik-ül Muhrika adlı kitabı s. 177, İbn-i Asakir'in Tarih-i Dimeşk adlı kitabı c. 1 s. 339, 369 ve Feraid-us Simteyn kitabı c. 1 s. 371
[9]- Tarih-i Bağdat c. 7 s. 452
[10]- Ümmü Selim, Melhan bin Halid El-Ensari'nin kızı ve Haram bin Melhan'ın kız kardeşidir. Babası ve kardeşi Hz. Resulullah'ın uğrunda şehid olmuşlardır. Üstün fazilet ve akıl sahibi bir kadın idi. Hz. Resulullah (s.a.a)'dan bir çok hadis nakletmiştir. Oğlu Enes, İbn-i Abbas, Zeyd bin Sabit, Ebu Seleme bin Abdurrahman vs. ondan hadis nakletmişlerdir. Bu kadın, İslam ile şeref bulan ilk Müslümanlar'dan biri olup, İslam dinini tebliğ eden büyük insanlardan sayılırdı. Cahiliye döneminde Malik bin Nezre ile evlenmişti. Meşhur hadis nakilcisi Enes bin Malik bu evlilikten mütevellit olmuştur. Hz. Resul-i Ekrem İslam dinini ilan edince, kendisi hemen İslam diniyle şereflendi ve kocası Maliki de Allah ve Resulüne icabet etmeğe davet etti. Ancak kocası İslam dinine girmeği reddedip kızarak onu terk edip Şam şehrine gitti ve kafir olarak öldü. O zamanlar on yaşlarında olan oğlu Enes bin Malik'e Cenab-ı Nebi'ye hizmet etmesini emretti, Hz. Resulullah (s.a.a) da ona duyduğu saygıdan dolayı oğlu Enes bin Malik'e kendine hizmet etme şerefini verdi. Bir çok Arap büyükleri ona evlenme teklifi götürdüyse de o kabul etmeyip; "Enes büyüyüp erkekler meclisinde oturmadıkça, ben kimseyle evlenmem" diyordu. Enes bin Malik "Allah anneme iyi mükafat versin, o bana güzel velilik yaptı"diyordu. Ebu Talha el- Ensari onun eliyle İslam şerefine nail oldu. Çünkü henüz kafir olan Ebu Talha ona evlenme teklifini götürünce, İslam dinini kabul etmedikçe, onunla evlenemeyeceğini söyledi ve böylece onun İslam dinine girmesine vesile oldu. böylece onun İslam dinine girmesi bu evliliğin mihriyesi oldu. Ümmü Selim Hz. Resulullah ile birlikte savaşlara katılıyordu. Uhud savaşında da o Hazret'le birlikteydi ve elinde bulundurduğu hançerle o Hazret-i müşriklere karşı koruyordu. Hz. Resulullah,İslam kadınlarından sadece onu evinde ziyaret eder ve iltifat gösterirdi. Bu mukaddes kadın Ehl-i Beyt'in de özel mevkiini bilen ve onların makamına arif olan kadınlardan biriydi.
[11]- Bakınız; Kenz-ül Ümmal c. 6 s. 154 2554 numaralı hadis, Tarih-i Dimeşk İbn-i Asakir'in Hz. İmam Ali bölümü c. 1 s. 78 125 ve 406 numaralı hadisler, El-Menakıb Harezmi Hanefi'nin s. 86 Yenabi-ül Meveddet Kunduzi Hanefi'nin s. 50, 55, 129 İstanbul baskısı, Mecme-üz Zevaid c. 9 s. 111, Kifayet-üt Talib Genci Şafii'nin s. 168, Mizan-ül İtidal c. 2 s. 3, Feraid-üs Simteyn c. 1 s. 150
[12]- Bakınız; İmam Nesai'nin Hasais-ül Aleviyye adlı kitabı s. 19, İbn-i Asakir'in Tarih-i Dimeşk adlı kitabının Hz. Ali'ye ait bölümü c. 1 s. 338: 409 numaralı hadis
[13]- Kenz-ül Ümmal c. 15 s. 108, Tarih-i Dimeşk c. 1 s. 321, El-Menakıb, s. 19 Harezmi Hanefi'nin, el Fusûl-ül Mühimme s. 110, Yenabi-ül Meveddet s. 202, Riyaz-ün Nezre c. 2 s. 207, 215, ayrıca bakınız; Kenz-ül Ümmal Kitabı c. 6 6029 ve 6032 numaralı hadisleri, bu hadisi Hakim el Küna adlı kitabında, Şirazi El-Elkab adlı kitabında da nakletmişlerdir.
[14]- Birinci kardeşlik olayı ile ilgili olarak, bakınız; İbn-i Cevzi Hanefi'nin Tezkiret-ül Havvas adlı kitabı s. 23, İbn-i Asakir Şafii'nin Tarih-i Dimeşk adlı tarih kitabının Hz. Ali'ye ait bölümü c. 1 s. 107, Kunduzi Hanefi'nin Yenabi-ül Meveddet adlı kitabı s. 56, 57 İstanbul baskısı, Hamvi'nin Feraid-üs Simteyn adlı kitabı c. 1 s. 115, 121 ve Kenz-ül Ümmal c. 6 s. 290 H. 5972 ve c. 15 s. 92 H. 260, c. 5 s. 41 H. 919, ayrıca bu hadisleri Ahmet bin Hanbel Menakıb-i Ali adlı kitabında, Barudi El-Marifet adlı kitabında ve Bağavi ve Teberani El-Mecme adlı kitaplarında nakletmişlerdir. İkinci kardeşlik olayı ile ilgili hadisler için de bakınız; Harezmi Hanefi'nin El-Menakıb adlı kitabı s. 7, İbn-i Cevzi'nin Tezkiret-ül Havvas adlı kitabı s. 20, İbn-i Sabbağ El-Maliki'nin El-Fusûl-ül Mühimme adlı kitabı s. 21 ve Müsned-i Ahmet bin Hanbel'in haşiyesinde basılmış olan Müntehab-ı Kenz-ül Ümmal kitabı c. 5 s. 31
[15]- Bkz. Menakıb-i Harezmi s. 7, Tezkiret-ül Hüffaz Cevzi'nin s. 20, Fusûl-ül Mühimme İbn-i Sabbağ Maliki'nin s. 21, Müntehab-i Kenz-ül Ümmal Müsned-i Ahmed'in hamişinde basılan c. 5 s. 31
[16]- Bkz. Yenabi-ül Meveddet kitabı 17. bölümün sonları
[17]- Yunus: 87
[18]- Bakınız; İbn-i Meğazili Şafii'nin Menakıb-i Ali bin Ebu Talib adlı kitabı s. 255, 303 numaralı hadis, İbn-i Asakir'in Tarih-i Dimeşk adlı kitabının Ali (as.)a ait bölümü c. 1 s. 266 329 ve 330 numaralı hadisler ve Kunduzi Hanefi'nin Yenabi-ül Meveddet adlı kitabı s. 88 İstanbul baskısı
[19]- Müsned-i Ahmet bin Hanbel 730 ve 907 numaralı hadisler. Ayrıca bakınız; Mecme uz Zevaid c. 8 s. 52, Feth-ül Kebir Nebhani'nin c. 2 s. 161, Sevaik-ül Muhrika İbn-i Hacer'in s. 190 Tezkiret-ül Havvas İbn-i Cevzi Hanefi'nin s. 193, El-İstiab Abdulbirr'in c. 3 s. 100
[20]- Sünen-i ibn-i Mace hadis no: 3984, Müsned-i Ahmet bin Hanbel hadis no: 9443, 10403
[21]- Müstedrek c. 3 s. 14, Sevaik-ül Muhrika s. 73
[22]- Bakınız; Tarih-i Taberi c. 319, İbn-i Esir'in El-Kamil fit-Tarih adlı kitabı c. 2 s. 63 Bu hadis konusunda daha önce bahsetmiş ve kaynaklarına işaret etmiştik.
[23]- Sevaik-ül Muhrika s. 103, 171, Menakıb-i Harezmi Hanefi s. 246, Yenabi-ül Meveddet S. 304, Üsd-ül Ğabe İbn-i Esir'in c. 1 s. 206
[24]- Bakınız, Müstedrek-us Sahiheyn c. 3 s. 159, Sevaik-ül Muhrika 11. bölüm vs.
[25]- Bakınız; El Ğadir c. 3 s. 19
[26]- Bakınız; Mecme-uz Zevaid c. 9 s. 121, Şerh-i Nehc-ül Belağa İbn-i Ebu-l Hadid'in c. 13 s. 257
[27]- Bakara Sûresi: 189
[28]- Bakınız; Şevahit-ut Tenzil Haskani El-Hanefi'nin c. 1 s. 96, El-Müstedrek c. 3 s. 4 ve 133, Tarih-i Teberi c. 2 s. 99, Tarih-i Yakubi c. 2 s. 29, El-Kamil fit Tarih c. 2 s. 103, Zehair-ül Ukba s. 87, Mecme-üz Zevaid c. 6 s. 51 ve c. 7 s. 27 ve c. 9 s. 120, Tarih-i Dimeşk Hz. Ali''e ait bölümü c. 1 s. 184, Kifayet-üt Talib s. 239 ve 242, Yenabi-ül Meveddet s. 38 vs.
[29]- Tebakat-i İbn-i Sa'd c. 2 s. 51, 263, Menakıb-i Harezmi s. 29
[30]- Bakınız; Hasais-ül Aleviyye Nesai'nin, Müstedrek-ül Hakim c. 3 s. 112, Sünen-i İbn-i Mace c. 1 s. 44, hadis no: 117, Tarih-i Teberi c. 2 s. 310 vs.
[31]- Bakınız; Hasais-ül Emir-ül Mü'minin Nesai'nin S. 86, Mecme-uz Zevaid c. 9 s. 134, Er-Riyaz-un Nezre c. 2 s. 300 vs.
[32]- Bakınız Müstedrek-us Sahiheyn c. 3 s. 125, Kifayet-ut Talib s. 203 , Yenabi-ül Meveddet s. 87. Müsned-i Ahmet bin Hanbel hadis no: 18484, 1429, Müsned'in hamişinde basılmış olan Müntehab-ül Kenz-ül Ümmal c. 5 s. 29 vs.
[33]- Bakınız; Tarih-ül Hülefa Suyuti'nin s. 172, Mecme-uz Zevaid c. 9 s. 115, İhkak-ül Hak c. 5 s. 549 Mişkat-ül Mesabih c. 3 s. 245, Mesabih-us Sünnet s. 2 s. 276, Müntehab-ül Kenz-ül Ümmal c. 5 s. 29 Müsned'in hamişinde basılmıştır, vs.
[34]- Menakıb-i Ali bin Ebu Talib İbn-i Meğazili Eş-Şafii'nin s. 252 ve Yenabi-ül Meveddet Kunduzi Hanefi'nin s. 87
[35]- Bakınız; Sahih-i Tirmizi c. 5 s. 303, hadis no: 3661, Mecme-uz Zevaid c. 9 s. 115 vs.
[36]- Hasais-i Aleviyye S. 17
[37]- Kenz-ül Ümmal C. 15 118
[38]- Al-i İmran: 34
[39]- Yenabi-ül Meveddet Kunduzi Hanefi'nin s. 272 İstanbul baskısı, Mecme-uz Zevaid c. 9 s. 128, Sevaik-ül Muhrika İbn-i Hacer'in s. 103 vs.
[40]- Kenz-ül Ümmal c. 6 s. 394, Nezmi Dürer-is Simteyn Zerendi Hanefi'nin s. 119 ve Tarih-i Bağdat Hatib-i Bağdadi'nin c. 4 S. 329
[41]- Kenz-ül Ümmal c. 6. s. 397, Mecme-uz Zevaid c. 9 s. 109
[42]- Kenz-ül Ümmal c. 6. s. 397
[43]- Bakınız, Nesai'nin Hasais-i Emir-ül Mü'minin s. 22, Dürr-ül Mensur c. 5 s. 182, İni Meğazili Şafii'nin Menakıb-i Ali bin Ebu Talib adlı kitabı s. 24, İbn-i Asakir'in Tarihi-i Dimeşk adlı kitabının Ali (as.)'a ait bölümü c. 1 s. 365, Harezmi Hanefi'nin El-Menakıb adlı kitabı s. 79, Kunduzi Hanefi'nin Yenabi-ül Meveddet adlı kitabı s. 33 ve 36, Şevkani'nin Feth-ül Kadir adlı kitabı c. 4 s. 263 ve Riyaz-un Nezre c. 2 s. 224 vs.
[44]- Nisa: 6
[45]- Sahih-i Tirmizi c.5 s. 328, hadis no: 2718, Yenabi-ül Meveddet s. 30, 41, 370, Kenz-ül Ümmal c.1 s. 44, Tefsir-i İbn-i Kesir c. 4 s. 113, Mesabih-üs Sünnet Bağavi'nin s. 206, Cami-ül Usul İbn-i Esir'in c.1 s. 187, Mucem-ül Kebir Teberani'nin s. 137, Mişkat-ül Mesabih c. 3 s. 258 vs.
[46]- Sahih-i Tirmizi c. 5 s. 329, hadis no: 3721, Müsned-i Ahmet bin Hanbel hadis no: 10681, 10707, 1779, 11135, Dürr-ül Mensur Suyuti'nin c. 6 s. 7, 306, Zehar-ül Ukba s. 16, Sevaik-ül Muhrika s. 149, Yenabi-ül Meveddet s. 30, 36, Üsd-ül Ğabe İbn-i Esir Şafii'nin c. 2 s. 12, Tefsir-i İbn-i Kesir c. 4 s. 113, Kenz-ül Ümmal c. S. 154, Feth-ül Kebir Nebhani'nin c. s. 451, Mesabih-üs Sünnet Bağavi'nin s. 206, Cami-ül Usul İbn-i Esir'in c. 1 s. 187, Mişkat-ül Mesabih Amri'nin c. 3 s. 257, vs.
[47]- Kenz-ül Ümmal c. 1 s. 165, Menakıb-i Ali bin Ebu Talib İbn-i Meğazili Şafii'nin s. 235, Zehair-ül Ukba s. 16, Yenabi-ül Meveddet s. 31, 36, 191, Mucem-üs Sağir Teberani'nin c. 1 s. 131, Mecme-üz Zevaid c. 9 s. 163, Tebakat-ül Kübra İbn-i Sa'd'in c. 2 s. 194, Cami-ül Usul İbn-i Esir'in c. 1 s. 187, Müsned-i Ahmet bin Hanbel c. 3 s. 17, 26 hadis no: 10707, Sünen-i Tirmizi hadis no: 3720
[48]- Hasais-ül Emir-ül Mü'minin Nesai Şafii'nin s. 21, El-Menakıb Harezmi Hanefi'nin s. 93, Sevaik-ül Muhrika İbn-i Hacer'in s. 136, Yenabi-ül Meveddet Kunduzi Hanefi'nin s. 36, Kenz-ül Ümmal c. 1 s. 167, Mecme-üz Zevaid Haysemi Şafii'nin c. 5 s. 195, Müstedrek-üs Sahiheyn Hakim'in c. 3 s. 109, 533 vs.
[49]- Mecme-üz Zevaid c. 5 s. 195, Üsd-ül Ğabe İbn-i Esir'in c. 3 s. 147 ve...
[50]- Sevaik-ül Muhrika s. 124, Yenabi-ül Meveddet s. 285
[51]- Sevaik-ül Muhrika s. 89, 148
[52]- Müstedrek-üs Sahiheyn c. 3 s. 151, Nezm-i Dürer-üs Simteyn Zendi'nin s. 235, Yenabi-ül Meveddet s. 27, 208, Sevaik-ül Muhrika s. 184, 234, Tarih-ül Hülefa Suyuti'nin, İs'af-ür Rağibin Sabban Şafii'nin s. 109, Feraid-üs Simteyn c. 2 s. 146, 519, Mecme-üz Zevaid Haysemi Şafii'nin c. 9 s. 168, Mucem-üs Sağir Teberani'nin c. 2 s. 22, Zehair-ül Ukba Taberi Şafii'nin s. 20, Hilyet-ül Evliya c. 4 s. 306, Cami-üs Sağir Suyuti'nin c. 2 s. 132, Müstedrek-üs Sahiheyn c. 2 s. 343, Nur-ül Ebsar Şeblenci'nin s. 104 vs.
[53]- Teberani bu hadisi El-Avset adlı kitabında nakletmiştir. Yine Nebhani'nin Erbain adlı kitabı s. 216
[54]- Müstedrek-üs Sahiheyn c. 3 s. 149, Sevaik-ül Muhrika s. 91, 140, Yenabi-ül Meveddet s. 298, Feth-ül Kebir Nebhani'nin c. 3 s. 267, Müstedrek-üs Sahiheyn c. 2 s. 448, Mecme-üz Zevaid c. 9 s. 174 vs.
[55]- Müstedrek-üs Sahiheyn c. 3 s. 129, Kenz-ül Ümmal c. 6 s. 153 hadis no: 2527, Menakıb-i Ali bin Ebu Talib İbn-i Meğazili Şafii'nin s. 84, Menakıb-i Harezmi Hanefi'nin s. 111, Tarih-i Dimeşk Ali bin Ebu Talib bölümü c. 2 s. 476 hadis no: 996, 997, Yenabi-ül Meveddet s. 72, 185, 234, 250, Mizan-ül İtidal c. 1 s. 110 vs.
[56]- Müstedrek-üs Sahiheyn c. 3 s. 138, Kenz-ül Ümmal c. 6 s. 157 hadis no: 2628, Mucem-üs Sağir Teberani'nin c. 2 s. 88, Menakıb-i Ali bin Ebu Talib İbn-i Meğazili Şafii'nin s. 65 Mecme-üz Zevaid c. 9 s. 121, Üsd-ül Ğabe c. 1 s. 69, c. 3 s. 116, Tarih-i Dimeşk Ali bin Ebu Talib bölümü c. 2 s. 257 vs.
[57]- Kenz-ül Ümmal c. 6 s. 157 hadis no: 2627, Şerh-i Nehc-ül Belağa İbn-i Hadid'in c. 2 s. 450, Hilyet-ül Evliya İbn-i Naim c. 1 s. 66, Yenabi-ül Meveddet Kunduzi Hanefi'nin s. 181, 313, vs.
[58]- Şerh-i Nehc-ül Belağa c. 2 s. 450, Hilyet-ül Evliya c. 1 s. 63, Menakıb-i Harezmi s. 42, Metalib-üs Sual İbn-i Talha Şafii'nin c. 1 s. 60, El-Mizan Zehebi'nin c. 1 s. 64, Tarih-i Dimeşk İbn-i Asakir Şafii'nin Ali bin Ebu Talib bölümü c. 2 s. 487 vs.
[59]- Kenz-ül Ümmal c. 6 s. 156 hadis no: 2608, Mecme-üz Zevaid c. 9 s. 102, Kifayet-üt Talib Genci Şafii'nin s. 187, Tarih-i Dimeşk c. 1 s. 87, Ali bin Ebu Talib bölümü, Üsd-ül Ğabe c. 5 s. 287 vs.
[60]- Kenz-ül Ümmal c. 6 s. 157 hadis no: 2625, Şerh-i Nehc-ül Belağa İbn-i Ebu-l Hadid'in c. 2 s. 450, Hilyet-ül Evliya Ebu Naim'in c. 1 s. 63, Mecme-üz Zevaid c. 9 s. 132, Kifayet-üt Talib Genci Şafii'nin s. 210, Yenabi-ül Meveddet Kunduzi Hanefi'nin s. 313 vs.
[61]- Cami-üs Sağir Suyuti'nin s. 107, Müstedrek-üs Sahiheyn c. 3 s. 226, Tarih-i Dimeşk Ali bin Ebu Talib bölümü c. 2 s. 464, Şevahit-üt Tenzil Haskani Hanefi'nin c. 1 s. 334, Üsd-ül Ğabe c. 4 s. 22, vs.
[62]- Kenz-ül Ümmal c. 6 s. 156
[63]- Kenz-ül Ümmal c. 6 s. 153, Yenabi-ül Meveddet s. 185, 247, Cami-üs Sağir Suyuti'nin c. 2 s. 56 vs.
[64]- Sevaik-ül Muhrika s. 106, Zehair-ül Ukba s. 64, Riyaz-ün Nezre c. 2 s. 215
[65]- Hz. Resulullah bu tabiri Beraat Sûresi'nin nazil olup Ebu Bekri onu Mekke müşriklerine iblağ etmekle görevlendirdiği sırada buyurmuştur. Hazret'in bu görevlendirmesinden sonra Allah Teala tarafından Ebu Bekri geri çağırması ve bu