SİTE HAKKINDA BİZE YAZIN İRTİBAT YARDIM
   DOWNLOAD LİNKLER SORU-CEVAP ARŞİVİ SİTE HARİTASI
     NÜBÜVVET
        Yaratılış ve Hedefi
        İnsanın Farklı Yönü
        Akıl Tek Başına Yeterli Değildir
     İnsan ve İbadet
     Toplumsal Yaşam ve Kanun
        1- Beşerin Kemale Ermesinde Gerekli Olan Doğru Bilgilere Ulaşması
        2- Beşerin Gerekli Güzel Terbiye ve Eğitimi Alması
        3- Toplumsal Adalet ve Saadetin Temini İçin Kamil Kanunlara Sahip Olmak
     İnsan Toplumsal Bir Varlıktır
        Toplumsal Yaşam Kanunsuz Olamaz
        Nasıl Bir Kanun İnsanın Saadetini Temin Edebilir?
     PEYGAMBERLERİN HEDEFLERİ
        1-Tevhid ve İbadet
        2- İlim ve Ahlaki Değerler
        3- İnsanları Her Türlü Esaretten Kurtarmak
        4- Tağut ve Müstekbirlere Karşı Mücadele
        5- İhtilaf ve Bölünmeleri Ortadan Kaldırmak
        6- Aklı Teyit Etmek
        7- Ruhsal Hastalıkları Tedavi Etmek
        8- Ölen Ruhları Tekrar Diriltmek
        9- Güzel Bir Örnek Oluşturmak
     PEYGAMBERLERİ TANIMA YOLLARI
        Mucizenin Gerekliliği
        Mucizenin Şartları ve Diğer Harik-ül Ade Olaylardan Farkı
     VAHİY NEDİR?
        Gayb Alemiyle İrtibat
        Peygamberlerin Gaybı Bilmeleri
     PEYGAMBERLERİN SIFATLARI
     Peygamberlerin Masumiyeti
        Peygamberlerin Masumiyetini İspatlayan Akli Deliller
        Peygamberlerin Masumiyetini İspatlayan Nakli Deliller
     Masumlukla İlgili Şüpheler
     PEYGAMBERLERİN MAKAMLARI
     PEYGAMBERLERİN SAYISI
     KUTSAL KİTAPLAR
        Resul ve Nebinin Farkı
     KUR'AN'DA İSMİ GEÇEN PEYGAMBERLER
     ULÜ'L AZM PEYGAMBERLER
        Hz. Nuh (Aleyhisselam)
        Hz. İbrahim (Aleyhisselam)
        Hz. İbrahim'in Veladeti
        Hz. İbrahim'in Putlara Karşı Mücadelesi
        Hz. İbrahim'in Ateşe Atılışı
        Hz. İbrahim'in Hicreti
        Hz. Musa (Aleyhisselam)
        Hz. Musa'nın Veladeti
        Hz. Musa'nın Firavun'un Sarayında Büyümesi
        Hz. Musa'nın Hicreti
        Hz. Musa'nın Çobanlığı
        Hz. Musa'nın Peygamberlikle Görevlendirilmesi
        Hz. İsa (Aleyhisselam)
        Hz. İsa'nın Veladeti
        Hz. İsa'nın Peygamberliği
        Hz. Muhammed (s.a.a)
        HZ. HATEM-ÜL ENBİYA MUHAMMED-İ MUSTAFA (s.a.a)'İNPEYGAMBERLİĞİNİN İSPAT YOLLARI
           a) Hazret'in Kişiliği ve İçinde Bulunduğu Şartlar Hazret'in Peygamberliğini İspat Ediyor
           b) Önceki Peygamberlerin Tanıtımı Hazret'in Peygamberliğini İspat Ediyor
           c) Mucize
     KUR'AN'IN MUCİZE OLUŞU
     İLAHİ DİNLERİN BİRLİĞİ
     SON PEYGAMBER
     Hazret'in Makamı
        Ümmetine Şefkati
        Kararlılığı ve İstişaresi
        Tebliğ Yöntemi
        İlmi Önemsemesi
        İbadeti
        Oruç Tutuşu
        Zühdü
        Tevazusu
        Emanettarlığı
        Cömertliği
        Sabrı
        Şecaati
        Oturuşu
        Yemek Yiyişi
        Su İçişi
        Güzel Koku Kullanması
        Temizliği
        Aynaya Bakışı
        Elbise Giyişi
        Dişini Misvaklaması
        Aile Ahlakı
        Affı
        Kölelere Davranışı
        Halka Davranışı
        Musafahası
        Mizahı ve Gülüşü
        Genel Adap ve Ahlakı
        İsmi
        Hz. Peygamber (s.a.a)'e Salavat

PEYGAMBERLERİN SIFATLARI

İnsanları hidayet etmek, eğitim ve öğretimlerini sağlamak, toplumsal adaleti gerçekleştirmek ve insanları her türlü esaretten kurtarmak gibi ağır görev ve sorumluluğu üstlenen peygamberlerin, memuriyetlerine oranla fiziksel ve ruhsal bakımdan gerekli sıfatlara sahip olmaları muhakkaktır.

Büyük filozof Sadruddin Şirazi, insanların efendileri ve önderleri olan peygamberlerde aranan sıfatları şöyle sıralıyor:

1- İşittiği her sözün gerçek anlamını ve söyleyenin neyi kastettiğini tam manasıyla anlayabilecek kadar zeki olmalıdır. Nasıl anlayamaz? Oysa o, en son derece akli ve nefsi nurâniyete sahiptir.

2- Anladığı ve hissettiği her şeyi asla unutmayacak şekilde güçlü hafıza sahibi olmalıdır. O nasıl unutabilir? Oysa onun ruhu Levh-i Mahfuz'la bağlantılıdır.

3- Fıtrat ve tabiat açısından sahih olup, mutedil mizaç ve sağlam ve tam bünyeye sahip olmasının yanı sıra, yapmakla mükellef olduğu görevlerini tam manasıyla yerine getirebilecek güçlü ve kusursuz organ sahibi olmalıdır. Nasıl böyle olmayabilir? Oysa, üstün kemal ancak en üstün mizaca ifaza olur (bahşedilir).

4- Anlatmak istediği her şeyi kolaylıkla karşı tarafa anlatabilecek konuşma kabiliyetine sahip olmalıdır. Nasıl böyle olmaz? Oysa, onun görevi, kulları öğretmek, eğitmek, en doğru ve hayırlı yola irşat etmektir.

5- İlim ve hikmete karşı muhip olup, akli konularda derinleşmek ve bu uğurda karşılaşılacak zahmetler ona ağır gelmemelidir. Nasıl böyle olmaz? Oysa onun kendisi, ilim ve hikmetin kaynağıdır. İnsanın en zevk duyduğu şey ise, onun kendisiyle uyumlu olan şeyi idrak etmesidir.

6- Yaratılış itibariyle şehvani şeylere karşı aşırı düşkünlüğü olmayıp, boş işlerden ve nefsi lezzetlerden uzak olup nefret duymalıdır. Nasıl böyle olmaz? Oysa; bu sıfatlar, insanı nur aleminden alıkoyup, aldatıcı aleme bağlar. Bu ise, takdis aleminde bulunan ilahi şahsiyetlerin nefret duyduğu şeydir.

7- Hem onun kendisi yüce erdem sahibi olmalı, hem de yüce erdemliliği sevmeli; ruhu, aşağılık sayılan şeylerden uzak olmalıdır. Yaratılışı itibarıyla aşağılık işlerden kaçınmalı, her şeyin en erdemlisini, en akla uygun olanını seçmelidir.

8- Allah'ın bütün yaratıklarına karşı şefkat, sevgi ve merhamet beslemeli, onlarda bir eksiklik gördüğünde gazaplanmamalıdır. Ama; onlarda bir suç bulayım diye tecessüs etmeden, tespit edilen suçlarda da Allah'ın hükmünü uygulamaktan geri durmamalıdır.

9- Şecaatli olmalı, ölümden korkmamalıdır. Nasıl ölümden korkabilir? Oysa o, ahiretin kendine dünyadan daha hayırlı olduğunu bilmektedir. Yapması gereken işlerde kararlı, cesaretli olup, ürkek olmamalıdır.

10- Cömert olmalıdır. Zira o Allah'ın hazinesinin bahşişle bitip tükenmeyeceğini herkesten daha iyi bilir.

11- Rabbi ile baş başa kaldığında, Allah'ın en sevinçli ve neşeli kulu olmalıdır. Zira o, herkesten daha fazla Allah'ı tanımaktadır ve Cenab-ı Hakk'ın varlıkların en üstünü ve güzeli olduğunu bilmektedir.

12- Adalete davet edildiğinde kulların en itaatkarı, zülüm ve tecavüze davet edildiğinde de en karşı çıkanı olmalıdır." [1]

Kısacası, ilahi peygamberler ve önderler hem ruhsal, hem fiziksel hem de soy açısından insanların en üstünü olmalı, en üstün ahlak ve karaktere sahip olup, hiçbir yönden kendilerinde makamlarına yakışmayacak bir kusur olmamalıdır. Aksi taktirde onlar, kendilerinden amaçlanan hedef ve gayeye ulaşamaz ve insanlara güzel örnek ve önder olamazlar.

 Hz. Ali (a.s), peygamberleri şöyle tanıtıyor: "Allah onları en üstün emanetçilere emanet olarak vermiştir, en hayırlı karargahlarda karar kılmıştır. Onları en yüce belden, en temiz rahimlere aktarmıştır. Onlardan her biri göçüp gidince, yerine bir diğeri Allah'ın dinini korumak için kıyam etmiştir. Nihayet Allah'ın kerameti Muhammed (s.a.a)'a ulaşmıştır. Allah onu en üstün verimli madenden çıkarmış, en değerli tarlada yeşertmiştir. Onu peygamberleri çıkardığı ve eminlerini seçtiği ağaçtan çıkartıp seçmiştir. Onun nesli nesillerin, ailesi ailelerin ve kökü de köklerin en hayırlısıdır. O, Harem'de yeşermiş ve kerem içerisinde boy atmıştır. Onun uzun budakları ve erişilemez meyveleri vardır. O, takva ehlinin imamıdır. Hidayet arayanların gören gözüdür. O, ışık saçan bir lamba ve nur yayan bir yıldızdır. O, kıvılcım saçan bir ateş küresidir. Gidişatı doğruluk, sünneti hidayet, sözü kesin hak ve hükmü adalettir." [2]

 Evet gerçi bağışlama, rahmet, şefkat, şehamet, ihsan, tevazu, şecaat ve sadakat gibi güzel sıfatlar, sadece peygamberlere özgü sıfatlar değildir. Fakat şüphesiz peygamberler, bu açıdan insanların en üstünüdürler.

Yine; kabalık, katılık, kıskançlık ve cimrilik gibi aşağılık sıfatlar, diğer erdemli insanlarda da bulunmaz. Ancak peygamberler, bu açıdan da bütün diğer insanlardan üstündürler.

Peygamberlerin hayatını inceleyen dost, düşman her insan, onların çocukluk döneminden hayatlarının sonuna kadar insanların en erdemlileri olduğunda ittifak etmişlerdir. Zaten insanlara güven verip onların etrafında toplanmalarına sebep olan en önemli unsur, onların bu özellikleri olagelmiştir. Biz, o sıfatlardan bazılarına burada özet olarak işaret edeceğiz.

Bu sıfatlardan biri doğruluktur. Doğruluk sıfatı hayatın her alanında en gerekli ve önemli bir sıfat olmakla birlikte, özellikle de gayb aleminden haber getirecek olan bir peygamber için, toplumun itimat ve güvenini kazanmak açısından daha da çok önem taşımaktadır.

Kur'an-ı Kerim peygamberlerden bahsederken, onlara sıddık (çok doğru konuşan) ismini vermektedir.

Allah Teala Hz. İbrahim (a.s) hakkında şöyle buyurmuştur: "Ve kitapta İbrahim'i de an. Şüphesiz o sıddık (çok doğru konuşan) ve peygamber idi."[3]

Hz. Nuh (a.s) hakkında da şöyle buyuruyor: "Nuh kavmi de elçileri yalanladı. Hani, kardeşleri Nuh onlara şöyle demişti: Siz sakınmayacak mısınız? Doğrusu ben, size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim." [4]

Hz. Muhammet (s.a.a) de peygamberliğe erişmeden önce bile, her hususta doğru olduğundan halk arasında emin lakabını almıştı.

Bu sıfatlardan birisi de halka karşı şefkat ve rahmet duygusudur.

Allah Teala Hz. Resulullah (s.a.a) hakkında şöyle buyuruyor: "Andolsun! Sizden olan öyle bir elçi size gelmiştir ki, sıkıntıya düşmeniz ona ağır gelir, üzerinize düşkün, mü'minler için şefkat ve rahmetle doludur." [5]

Yine, o Hazret hakkında şöyle buyurmuştur: "Allah'ın rahmetinden dolayı, sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalpli olsaydın, şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi. Onları affet, on­lara mağfiret dile, iş hakkında onlara danış, fakat karar verdin mi artık Allah'a güven, doğrusu Allah güvenenleri sever." [6]

Peygamberler kavimlerinin hidayeti uğruna her türlü işkence ve acılara maruz kalmalarına rağmen, onların iman etmediği için üzülüyor ve nankörlüklerine karşı onlara nefret ve kin duymuyorlardı.

Hz. Nuh (a.s) kendi kavmi tarafından defalarca cismi işkenceye maruz kaldığı halde, yılmadan dokuz yüz elli sene hidayete davet etmiştir.

İslam Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.a) için de aynı şey söz konusudur. Halkın onca hakareti, onca saygısızlığı, onca çeşitli işkencelerine rağmen, ümmetinin hidayetinden başka bir şey düşünmüyor ve onların sapıklık ve felaket yolunu seçmelerinden dolayı üzülüyordu. Hatta Cenab-ı Hak sevgili Peygamberi'ni uyarmak zorunda kalıyor ve: "Neredeyse, onlar inanmadılar diye, onlara üzülerek ve peşlerine düşerek kendini helak edeceksin"[7] buyuruyor.

Bu sıfatlardan bir diğeri de herhangi dünyevi bir amaç peşinde olmayıp sırf Allah'ın rızasını gütmektir. Nitekim, ilahi peygamberler amaçlarının Allah'ın rızasından başka şey olmadığını açıkça ilan ederek hepsi: "Ben bu görevime karşı sizden bir ücret istemiyorum. Benim mükafatım ancak alemlerin Rabbine aittir" [8] demişlerdir.

Peygamberlerin Masumiyeti

Peygamberlerin en önemli sıfatlarından bir diğeri de masumiyet sıfatıdır. Peygamberlerin masum olup olmadıkları ve masumiyetin sınırları konusunda İslam ümmeti arasında çeşitli görüşler ortaya çıkmıştır. Biz Ehl-i Beyt dostlarının Ehl-i Beyt öğretilerinden elde ettiğimiz inancımız şudur ki; peygamberler hayatlarının başlangıcından sonuna kadar her türlü günah ve hata işlemekten masumdurlar. Biz burada konuyu tafsilatlı olarak ele alıp inceleme imkanına sahip değiliz. Ancak özet niteliğinde de olsa bu hususa işaret etmeden de geçemeyiz.

Masumiyet konusunda iki alanda ihtilaf olmuştur:

1- Masumiyet kapsamına girmesi gereken konular hususunda

2- Masumiyetin şart olduğu zaman hususunda

Masumiyetin kapsamına girmesi gereken konular kendi aralarında dört bölüme ayrılmaktadırlar:

1- İnanca ait konular; Havariç'ten bir fırka olan Ezarika grubu hariç, bütün İslam ümmeti peygamberlerin inanç bakımından, hem peygamberliğe seçilmelerinden önce, hem de sonra masum olmaları gerektiği hususunda ittifak etmişlerdir.

Ancak Havaric'in Ezarika grubu peygamberlerin günah işlemelerini tecviz ediyorlar. Onlara göre, günah işlemek kafirlik sayıldığından, onların peygamberlerin kafir olmalarına cevaz vermeleri gerekir. Hatta onların; "Allah Teala'nın, peygamber olduktan sonra kafir olacağını bildiği bir kimseyi peygamber kılması caizdir" dedikleri nakledilmektedir.

2- Tebliğ konusu; bütün İslam ümmeti, hatta bütün diğer din mensupları bile, peygamberlerin tebliğ etmekle mükellef oldukları konularda, kasten veya sehven yalan konuşmak veya aldıkları mesajı tahrif etmekten masum olduklarında ittifak etmişlerdir. Bu konuda farklı görüş ortaya koyan sadece Kadı Ebu Bekir'dir. O, peygamberlerin sehven veya dil sürçmesi sonucu bu konuda hataya düşebileceklerini ileri sürmüştür.

3- Hüküm ve fetva vermek konusu; Ehl-i Sünnet'ten azınlık bir grup hariç, bütün İslam ümmeti peygamberlerin bu konuda da, ister kasten, ister sehven olsun masum oldukları görüşünü benimsemişlerdir.

4- Peygamberlerin fiil ve davranışları konusu; İslam ümmeti bu konuda muhtelif görüşler ortaya atmışlardır:

a) Biz Ehl-i Beyt dostlarının görüşü: Biz Ehl-i Beyt dostları, ister büyük, ister küçük peygamberlerin, her türlü günahtan masum olduklarına inanıyoruz. Biz Ehl-i Beyt dostları, peygamberlerin ne kasten, ne de sehven, ne unutkanlık, ne de te'vilde hata etme veya Allah Teala'nın te'vilde yanıltması sonucu küçük veya büyük bir günah işleyeceğine inanmıyoruz. Bütün Ehl-i Beyt uleması bu konuda ittifak etmişlerdir. Sadece Şeyh Saduk ve hocası Muhammed bin Hasan bin Velid peygamberlerin sehven değil de, Allah'ın yanıltması sonucu hata yapmalarını caiz görmüşlerdir.

b) Ehl-i Sünnet'ten Mutezile mezhebine ait görüş: Bu görüşe göre, peygamberler büyük günah işlemekten masumdurlar. Küçük günahlara gelince, bir lokma ekmek veya bir buğday tanesi çalmak gibi, aşağılık karakteri ifade edip, halkın nefretine beis olan günahlar dışındaki küçük günahları kasten işleyebilirler. Mutezile mezhebinin genelinde bu görüş hakimdir.

c) Peygamberler kasten ne büyük ne de küçük günahlar işlemezler. Ancak sehven veya te'vil hatası olarak her iki çeşit günahı da işleyebilirler. Bu görüş Ebu Ali Cübai'nin görüşüdür.

d) Peygamberler kasten veya te'vil hatası olarak ne büyük ne de küçük günah işlemezler. Ancak onlar sehven veya unutkanlık eseri her iki türden günaha da düşebilirler. Fakat, peygamberler kendi ümmetlerinin muaf olduğu bu tür günahlardan muaf olmayıp sorumludurlar. Zira, onların ilim ve marifeti kamil, dereceleri yüksek ve korunma güçleri daha fazladır. Dolayısıyla daha fazla dikkatli olmaları gerekirdi. Bunu yapmadıkları için, bu gibi günahlardan bile sorumlu olup ceza görürler. Bu görüşü Nezzam ve Cafer bin Mübeşşir ile onlara tabi olanlar ortaya atmışlardır.

e) Peygamberlerin kasten ve sehven büyük ve küçük günah işlemeleri mümkündür. Bu görüşü Haşviye mezhebine mensup kişilerle Ehl-i Sünnet'ten Ehl-i Hadis olanlarının çoğunluğu benimsemiştir.

f) Peygamberler te'vilde hata etmek suretiyle günah işleyebilirler. Bu görüşü Hanbeli mezhebi savunmaktadır.

g) Ehl-i Sünnet'in çoğunluğunu teşkil eden Eşaire mezhebinin görüşü; bu görüşe göre, peygamberler kasten ne büyük, ne de küçük günah işlemezler. Ancak sehven işleyebilirler. ("Erbain" kitabında yazılı olduğuna göre) Veya peygamberler büyük günahları, ne kasten, ne de sehven işlemezler, ama küçük günahları sehven işleyebilirler [9]

İkinci konu olan masumiyetin gerektiği zaman hususuna gelince; İslam ümmeti içerisinde üç görüş ortaya çıkmıştır:

a) Biz Ehl-i Beyt dostlarının görüşü; bu görüşe göre peygamberler, doğuştan vefat edinceye kadar her türlü günah ve hatadan masumdurlar.

b) Mutezile mezhebi mensuplarının görüşü; bu görüşe göre peygamberler, buluğ çağına erdikten sonra peygamber olmasalar bile, inanç ve büyük günah işlemek açısından masumdurlar.

c) Ehl-i Sünnet'in Eşaire mezhebine mensup olanlarının çoğunluğunun görüşü; bu görüşe göre peygamberler, peygamber olduktan sonra günah işlemekten masumdurlar. Fakat peygamber olmadan önce günah işleyebilirler. Fahri Razı, Ebu Hüzeyl ve Mutezile mezhebinden Ebu Ali Cübai de bu görüşü savunanlar arasındadır. [10]

Görüldüğü üzere, biz Ehl-i Beyt dostlarının inancı, peygamberlerin her dört alanda ve ömürlerinin başından sonuna kadar masum olduklarıdır. Bize göre, hak görüş budur. Peygamberlerin masumiyetini savunanlar, hem akli, hem de nakli delillerle bu görüşlerini ispatlamışlardır. Şimdi bu delillere kısaca bir göz atalım:

Peygamberlerin Masumiyetini İspatlayan Akli Deliller

a) Allah Teala, peygamberleri kullarını kendi doğru yoluna hidayet etmek, onlara dünya ve ahiretteki saadetlerini doğrudan etkileyen doğru inanç ve amelleri göstermek ve onları kötü şeylerden sakındırmak için göndermiştir. Onlar gerçekte yeryüzünde Allah Teala'nın insanlar arasında olan temsilcileridirler. İnsanlara, her şeyin gerçeğini ve doğrusunu öğretmekle mükelleftirler. Bu durumda eğer, onların kendileri getirdikleri şeylere riayet etmez ve kendi öğretilerine aykırı hareket ederlerse, insanlar onların eylemleriyle sözleri arasında çelişki olduğunu görüp, onlara karşı olan itimat ve güvenleri sarsılır. Neticede, onların sözlerine itimat etmezler. Bu ise, onların gönderilme ve görevlendirilme hedefinin tahakkuk etmemesine yol açar ve gönderilmeleri gereksiz ve abes olur. Böyle bir şey ilahi lütuf ve hikmete aykırıdır. Dolayısıyla sonsuz ilahi hikmet ve lütuf onların masum olmalarını gerektirir ki, onların gönderilmesinden amaçlanan hedef gerçekleşebilsin.

Bu gerekçe, peygamberlerin hayatlarının başından sonuna kadar masum olup, hatta sehven bile bir hata ve günah yapmamalarını gerektirir. Zira ancak bu taktirde, halkın tam güvenine mazhar olup, amaçlanan hedefe ulaşabilirler. Eğer onların sehven bile hata ve günah yapmaları mümkün olursa, birileri; onların "sehven günah işledik ve sehven hata ettik" gibi sözlerinin bir bahane olduğunu zanneder ve onlara olan güven ve itimatları sarsılabilir. Sonuçta risalet hedefi gerçekleşmez. O halde peygamberler her yönden ve her zaman için tam anlamıyla masum olmalıdırlar ki, kimse onlar hakkında herhangi bir şüpheye kapılmasın.

b) Peygamberlerin görevi sadece ilahi mesajı insanlara ulaştırmakla sınırlı değildir. Onlar, bununla birlikte insanları tezkiye ve terbiye etmekle görevlidir. Peygamberlerin başta gelen görevlerinden biri de, insanları terbiye ederek kemalin en duruk noktasına ulaştırmak ve liyakati olan kimselere önderlik yaparak onları en güzel sıfatlarla donatmaktır. Ayrı bir deyimle onlar, talim ve öğretim görevlerinin yanı sıra, eğitim ve terbiye görevine de sahiptirler. Peygamberlerin, topluma önderlik edecekleri bu yönleri, toplumdaki en istidatlı kişileri de kapsamı altına almaktadır. Açıktır ki, bu görevle mükellef olan kimsenin kendisi, insani kemal ve karakter açısından en üstün derecede olup, en üstün nefsi olgunluğa sahip olması gerekir. Zira, kendinde kemal olmayan bir kimse, diğerlerine kemal yolunda örnek ve önder olamaz.

Bu konuda üstün bilgiye sahip olmak, tek başına yeterli değildir. İnsanın kendisinin bizzat bu sıfatlarla donanmış olması gerekir. Bir önder ve terbiyecinin sözlerinden ve öğretilerinden daha çok, onun hareket, davranış, ahlak ve sıfatları terbiyesi altında olan kimselerde etkin olur. Çünkü mürebbi, terbiyesi altında olan kimselerin kalbinde ve ruhlarının derinliğinde kendine yer bulmalıdır. Bu konuda sadece bilimsel öğretiler ve mantıksal deliller yeterli değildir. Terbiyenin temel ilkesi, mürebbinin hareket, davranış, ahlak ve karakter yapısıdır, onun konuşma yeteneği değil. Gerçi bu da kendi yerinde önemlidir. Ama terbiyede asıl önemli olan ameldir, söz değil. Hareket, davranış, ahlak ve karakter açısından eksikliği olan bir kimsenin sözleri de etkili olamaz. O halde risaletin hedefine ulaşılması için, peygamberin iman ve amel açısından hiçbir eksikliği olmaması, yaşantısında hiçbir kör nokta bulunmaması şarttır. Onun öğretilerinin; amel, davranış ve sıfatlarında tam anlamıyla tecelli edip kendini göstermesi gerekir. Aksi taktirde o, topluma önder ve örnek olmaz. Onları kurtuluş sahiline götüremez. Demek ki, peygamberlerin her yönden ve hayatlarının bütün dönemlerinde masum olmaları gerekir ki, bu görevlerini de başarıyla ifa edebilsinler. Peygamberlerin gönderilmesini gerekli kılan ilahi hikmet, onların bu sıfatlara haiz olmalarını da gerekli kılıyor. Evet "Sizden Allah'a ve Ahiret gününe kavuşmayı arzulayanlar ve Allah'ı çokça ananlar için Allah'ın Resulü'nde uyulacak pek güzel bir örnek vardır."[11] Açıktır ki, takva sahiplerine, Ahiret gününü düşünenlere ancak gerçek anlamda günahtan masum olan bir şahsiyet örnek olabilir.

c) İnsanı günaha götüren başlıca sebepler dört şeydir:

1- Hırs (dünya düşkünlüğü); insanları bir çok günahlara sevk eden bu duygudur. Peygamberin dünyaya düşkün olmaları mümkün değildir. Çünkü her şey onun emrine verilmiştir. 

2-Kıskançlık; insanları bir çok iğrenç işlere iten sebeplerin başında kıskançlık duygusu gelir. Peygamberin makamı makamların en üstünü olduğu için, kıskanç olmaları olanaksızdır. Çünkü kıskançlık genelde kendinden üstün olan birine karşı olabilir. Onların üstünde olan bir makam yok ki, onlar kıskançlık duygusuna kapılsın.         

3- Gazap; insanları yanlış hareket ve akıl dışı davranışlara zorlayan sebeplerden bir diğeri de, gazap duygusudur. İnsanlar ancak akıl ve iman sayesinde bu duygunun kontrolünü ele alabilirler. Peygamberler akıl ve iman açısından en doruk noktada olan insanlar olduğundan, onların bu duyguya yenilmeleri imkansızdır. Dolayısıyla onlar dünya işlerinde gazaba gelmez ve sadece ilahi kanunların icrası gibi hususlarda öfkelenebilirler ki, bu da günah değildir.        

4- Nefsanî istekler; peygamberlerin ahiret ve dünyaya bakışları, bizimle mukayese olunmayacak kadar farklıdır. Onların, günahın bütün tesirlerine derin ve tam bilgileri olduğundan ve günahın ahiret aleminde doğuracağı eserleri batini müşahedeleriyle gördüklerinden, kendilerini nefsanî isteklere teslim ederek, günaha bulaşmalarının imkansızlığı bir yana, onu kalplerinden bile geçirmezler. Onlar günahın insanın saadetini yok etmekte zehirden daha etkin olduğunu görmekteler. Nitekim, hiçbirimiz hayatımıza kıymak istemediğimiz taktirde, asla zehir içmeye heves etmeyiz. Onlar da günaha karşı aynı durmadalar. Onların nezdinde günah, zehirden daha tehlikeli ve pislikten daha iğrençtir. Biz insanların bu gibi şeylere karşı masumiyetimiz olduğu gibi, onların da günaha karşı böyle bir masumiyeti vardır. Nitekim, bizim bu gibi şeylere karşı masumiyetimiz, kendi bilinç ve irademizden kaynaklanmaktadır. Onların da günahlara karşı olan masumiyeti kendi üstün bilinç, iman ve iradelerinden kaynaklanmaktadır. Yani, peygamberlerde olan masumiyet onların günah işlemek hususunda irade ve ihtiyarları olmadığını göstermiyor. Onlar kendi irade ve ihtiyarlarıyla masumdurlar. Hz. Yusuf peygamber ile Mısır hükümdarının karısı olan Züleyha arasında geçen olay, bunun en bariz örneklerindendir. Bakınız; Hz. Yusuf, onların gayrı meşru ilişki ve günaha çağrıları ve hatta zorlayıp tehdit etmeleri karşısında; "Ey Rabbim! Benim için hapis, onların beni çağırdıkları şeyden daha sevimlidir. Eğer onların tuzağını benden alıkoymazsan, ben onlara meyleder ve cahillerden olurum" [12] diyerek, günah işlemektense, ölüm ve işkence de içinde olan hapsi seçiyor. Veya onu elde etmek için her türlü hile ve tuzakları Kur'an, yeni olgunluk çağına yetişmiş bir genci cezp edecek her şeyi hazırlamış ve kapıları kapatarak ona kendini sunarak "Haydi gel" diyen bir kadına; "Ben Allah'a sığınırım... zulmeden kimseler iflah bulmaz" cevabını veriyor.

Evet o da gençti. O da, ergin bir gencin sahip olduğu bütün duygulara sahipti. İşte bunun için, onun da kadına karşı isteği vardı, kadının da ona karşı aşırı isteği söz konusuydu. Fakat, Yusuf'un bir özeliği vardı ki, bu özellik o kadında yoktu. Bu özellik, Rabbinin burhanını görmek, O'nun eğitim ve öğretisini almaktı. "Yusuf, erginlik çağına erişince, ona hüküm ve ilim verdik. Biz ihsan edenleri böyle mükafatlandırırız." [13] İşte bu özellik, Yusuf'u günah işlemekten alıkoyuyordu. Çünkü o, günahın ne demek olduğunu, ne kadar tehlikeli bir zehir olduğunu, insanın ebedi saadetini yok edecek en tehlikeli şey olduğunu biliyordu. Onun için, bu günaha düşmek, ebedi saadetini yok edecek, ebedi hayatına son verecek bir zehri içmek demekti. Bu yüzden içinde olan nefsi isteğine rağmen, onu yapmaya meyletmiyordu. Ama böyle bir ilme sahip olmayan Züleyha için, o anki isteği söz konusuydu. Onun karşısında durabilecek bir gücü yoktu. Evet peygamberler, sahip oldukları ilahi burhan, ilim ve hikmet sayesinde kendi irade ve ihtiyarlarıyla masum insanlardır.

Peygamberlerin Masumiyetini İspatlayan Nakli Deliller

Peygamberlerin masumiyetini savunan kimseler, bu konuda bir çok ayetleri de delil olarak zikretmişlerdir. Biz onlardan bir kaçına kısaca değineceğiz.

1- Cenab-ı Hak Kur'an-ı Kerim'de bazı insanların Muhles (Allah için halis kılınan) olduğunu belirtmiştir. Öyle ki, şeytanın bile onları saptırmaktan meyus olduğunu açıklamıştır.

Nitekim; Cenab-ı Hak Sâd Sûresi'nde şöyle buyuruyor: "İblis: "İzzetin hakkı için onlardan (insanlardan) muhles (ihlasa muvaffak olmuş) kulların müstesna, hepsini saptıracağım" dedi." [14]

Görüldüğü üzere; bu ayette şeytan muhles kullar dışında herkesi saptıracağına yemin ediyor. Muhles kulları ise istisna ediyor. Açıktır ki, şeytanın onları istisna etmesi, onları saptırma imkanı olmadığından ve başka bir deyimle de, onların masum olduklarından kaynaklanmaktadır. Yoksa, şeytanın düşmanlığı, onları da kapsamakta ve hatta onlara olan düşmanlığı diğer insanlardan daha fazladır. Eğer onları da saptırma imkanı olsaydı, asla bunu ihmal etmezdi. O halde muhles kavramı masum kavramıyla eş anlamlıdır ve Kur'an-ı Kerim'in bu ayeti gereğince, Allah'ın bir grup kulları muhles ve masumdurlar.

Gerçi, muhles kavramının sadece peygamberleri içerdiğine dair delilimiz yoktur. Ama; şu kesindir ki, peygamberler muhles kulların başında gelenlerdendir. Zira, Cenab-ı Hak Kur'an-ı Kerim'de peygamberlerin muhles kullar olduğunu açıkça belirtmiştir.

Allah Teala şöyle buyuruyor: "Kuvvet ve murakabe imkanlarına sahip kullarımız olan İbrahim, İshak ve Yakub'u da an! Onları, ahireti sürekli hatırlama özelliğiyle, samimi halis kullar yaptık." [15]

Yine, Hz. Musa hakkında şöyle buyuruyor: "Kitapta Musa'yı da an. O, muhles (halis kılınmış), peygamber ve resul idi." [16]

Yine, Hz. Yusuf'un o zor imtihandan çıkışını onun muhles oluşuna bağlayarak şöyle buyuruyor: ".... Biz böylece ondan kötülük ve pisliği caydırdık. Şüphesiz o, muhles(halis kılınmış) kullarımızdandı." [17]

Evet Allah'ın halis kılınmış kulları olan peygamberler, her türlü kötülük ve pislikten (günahtan) uzak kalıyorlar ve hatta şeytan bile onları saptırma hevesine kapılamıyor. Bizim, peygamberler hakkındaki inancımız, işte budur. Onlar, ilahi teyit ve öğreti sayesinde, her türlü kötülük ve çirkinliklerden uzak olup, aralarındaki fazilet farklılığıyla birlikte, en yüce kemal ve üstünlük sahibidirler.

2- Cenab-ı Hak Kur'an-ı Kerim'in bir çok yerinde kendi itaatiyle Resulü'ne itaati aynı konumda kabul ederek kendisine mutlak itaati farz kıldığı gibi, Resulü'ne itaati de mutlak olarak farz kılmış, Resul'e itaat etmeyi kendine itaat saymıştır.

Nitekim, Nisa Sûresi'nde şöyle buyuruyor: "Ey iman edenler! Allah'a, elçisine ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin. Eğer bir konuda ihtilafa düşerseniz, onu Allah'a ve elçisine götürün; eğer Allah'a ve ahiret gününe imanınız varsa..."[18]

Yine Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: "De ki: "Allah'a ve elçisine itaat edin. Eğer sırt çevirirlerse, bilin ki, Allah kafirleri sevmez" [19]

Yine şöyle buyuruyor: "Allah'a ve Resulü'ne itaat edin. Çekişmeyin, zayıflar kaybolup gidersiniz. Ve sabredin, Allah sabredenleri sever." [20]

Yine şöyle buyuruyor: "Kim, Resul'e itaat ederse, muhakkak Allah'a itaat etmiştir. Kim, sırt çevirirse, biz seni insanlar için koruyucu olarak göndermedik." [21]

Ehl-i Sünnet alimlerinin önde gelenlerinden olan Fahri Razi kendi tefsirinde şöyle diyor: "Adı geçen ayet, Peygamber-i Ekrem'in (s.a.a) masumluğuna en kuvvetli delildir. Çünkü Allah Teala, ona olunan itaati, kayıtsız şartsız olarak kendisine itaat olarak vacip kılmıştır. Kayıtsız şartsız itaat ise, ancak peygamberin her hususta masumiyeti ile mümkün olabilir." [22]

 Yine Allah Teala şöyle buyurmuştur: "Biz gönderdiğimiz her peygamberi Allah'ın izniyle itaat edilsin diye gönderdik..."[23]

Görüldüğü üzere; bu ayetler ve benzeri bir çok ayetlerde Allah Teala, kendisine mutlak itaati farz kıldığı gibi, elçisine de mutlak itaati farz kılmış ve elçisine olan itaati kendisine itaat etmek kabul etmiştir. Bu durumda eğer, mutlak itaat edilmesi gereken kişi masum olmazsa, pekala bir takım konularda Allah'ın emir ve isteklerine aykırı emir ve isteklerinin olması mümkündür. Bu durumda, hem Allah'a hem de elçisine mutlak itaat etmek farz olduğundan, Allah'ın insana, çelişkiye düşmeyi emretmesi gibi, mantıksız bir sonuç ortaya çıkar. Çünkü bir taraftan, Allah Teala'nın mutlak olarak itaati farz olduğundan, kulun Allah'ın bütün emirlerini yerine getirmesi ve hiçbir konuda ona isyan etmemesi gerekir. Diğer taraftan da, Allah Teala'nın resulünün itaatini de mutlak olarak farz kıldığından, aynı şekilde ona da itaat edip, hiçbir konuda ona isyan etmemesi gerekir. Bu durumda eğer, peygamber masum olmaz ve bir konuda Allah'ın emrinin tersine emir verirse, hem Allah'a, hem de resule mutlak itaat etmek farz olduğundan kul, bu gibi yerlerde çelişkiye düşecektir. Allah'a itaat etse, peygamberin emrine muhalefet etmiş olacak, resulün emrine itaat etse, Allah'ın emrine isyan etmiş olacaktır. Sonsuz hikmet sahibi Cenab-ı Hakk'ın böyle bir çelişkiyi emretmesi muhaldir. O halde peygamberler masumdurlar.

Nitekim Fahri Razi Nisa Sûresi'nin 59. ayetini tefsir ederken bu ayetin peygamberlerin ve hatta İslam yöneticilerinin masum olması gerektiğine delalet ettiğini belirtmiştir. Biz Ehl-i Beyt dostlarının inancı da bu doğrultudadır. Biz, imamların da masum olduğuna ve Allah Teala tarafından tayin edilmesi gerektiğine inanmaktayız. Çünkü kimin masum olduğunu ancak Allah Teala bilebilir. Dolayısıyla, nasıl ki, ilahi elçileri ancak Cenab-ı Hak tayin edebilir; öylece, ilahi toplum önderlerini de ancak O belirleyebilir. "Onlara bir ayet geldiği zaman, "Allah'ın peygamberlerine verilen şeylerin aynısı bize de verilmedikçe inanmayız" derler. Allah elçiliğini kime vereceğini çok daha iyi bilir. Yakında suç işleyenlere yaptıkları hilelerden dolayı Allah katından son derece aşağılanma ve şiddetli bir azap isabet edecektir." [24]

3- Kur'an-ı Kerim, ilahi makamların, zulme bulaşmamış kimselere mahsus olduğunu belirterek, hayatlarında zulme bulaşmış kişilerin böyle makamlara ulaşamayacağını belirtmiştir.

Nitekim Cenab-ı Hak, imamet makamına seçtiği Hz. İbrahim, aynı makamı kendi zürriyeti için de isteyince, ona: "Benim ahdim zalimlere ulaşmaz" cevabını vererek, Hazret'in neslinden ancak hiç zulüm işlememiş olanların böyle bir makama gelebileceğini belirtmiştir.

Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: "Rabbi İbrahim'i bir takım emirlerle denemiş, o da onları yerine getirmişti. Allah, "seni insanlara önder kılacağım" demişti. O "soyumdan da" deyince, "zalim­ler benim ahdime erişemez" buyurmuştu." [25]

Görüldüğü üzere; Cenab-ı Hak, zalim olan kimsenin böyle bir makama liyakati olmadığını belirtmektedir. Her günah işleyen kimse de, Kur'an'ın nazarında zalim sayıldığından, ilahi makamlar olan peygamberlik ve imamlık makamına, ancak hayatında hiç zulüm işlemeyen kimse gelebilir.

Öte yandan; Hz. İbrahim'in (s.a), bil fiil (o an için) zalim ve günahkar olan zürriyeti için Allah'tan imamet makamı temenni etmesi uygun ve mümkün değildir. Dolayısıyla, ayet-i kerimede sözü geçen imamet makamına erişemeyecek olanlar, geçmişinde ve ömrünün bir kısmında zulüm ve günaha duçar olanlardır. Demek ki, ilahi bir makam olan risalet ve imamet makamına, ancak her halükârda günahtan uzak olanlar erişebilirler. O halde peygamberler ve imamlar masumdurlar.

İmam Rıza (a.s) Abbasi halifesi Me'mun'a hitaben şöyle buyurdular: "Şia'nın inancı şudur ki, Allah inkarcıları, günahtan uzak olmayanları ve şeytana dost olanları kendi nübüvveti ve risaletine seçmediği gibi, halkı dalalete (sapıklığa) götürenlerin itaatini de vacip kılmamıştır."[26]

Peygamberlerin masumluluklarını ispatlayan bir çok diğer akli ve nakli deliller de vardır. Ancak biz, bu kadarıyla yetiniyor ve bu hususta daha geniş bilgi edinmek isteyenlerin ilgili geniş kitaplara müracaat etmelerini tavsiye ediyoruz.

Masumlukla İlgili Şüpheler

Peygamberlerin masumiyetini kabul etmeyenler, masumluk konusunda bir takım şüpheler ortaya atmışlardır. Şimdi bu şüphelerden bazılarına kısaca bir göz atalım:

1- Siz peygamberlerin ilahi inayet sayesinde masum olduklarını savunuyorsunuz. Bu, onlar için bir imtiyaz, bir üstünlük ve fazilet sayılmaz. Allah kime böyle bir imtiyaz ve ayrıcalık verirse, o muhakkak böyle olur.

Sonra; onlar, ilahi inayet sayesinde günahlardan sakındıkları ve devamlı hayır işler yaptıkları için bir mükafat da hak edemezler. Çünkü mükafat ve ceza insanın kendi çaba ve iradesiyle gerçekleştirdiği işler içindir. Sizin dediğinize göre peygamberler bu konumda değillerdir.

Cevap: Bu itirazda bulunanlar, peygamberlerin masumiyetinin gayri iradi veya bir hastalığa karşı yapılan aşı sonucu insanda meydana gelen bağışlılık hali gibi, ister istesin, ister istemesin günaha karşı bir çeşit bağışlılık hali olduğunu sanmaktalar. Oysa, yukarıdaki açıklamalarımızdan anlaşıldığı üzere, peygamberlerin masumiyeti onların kendi irade ve ihtiyarlarına dayanmaktadır. Yani, peygamberler kendi irade ve ihtiyarlarıyla her türlü günahtan sakınır ve her türlü görevlerini de ihmal göstermeden yerine getirirler. Dolayısıyla onların bu hali, onlar için en üstün bir fazilet sayıldığı gibi, en üstün mükafata da müstahak olurlar. Allah'ın onlara olan özel inayeti, onların bu yönüne hiçbir halel getirmez. Aksine, her özel imkan ve şartlara haiz olan kimselerde olduğu gibi, onların sorumluluğunu daha da arttırır ve onların mükafat ve cezalarını kat-kat çoğaltır. Böylece de mükafat ve ceza arasındaki denge sağlanır.

Nitekim; Cenab-ı Hak, özel imkan ve şartlara haiz olan Hz. Resulullah'ın hanımlarına hitaben: "Ey Peygamber'in hanımları! Siz, eğer sakınırsanız, başka kadınlardan herhangi bir kadın gibi değilsiniz. Öyleyse, ince yumuşak konuşmayın ki, kalbinde hastalık olan biri kötü ümide kapılsın. Siz örfe uygun bir şekilde konuşun" [27] buyuruyor.

 Yine Cenab-ı Hak Hazret'in hanımları hakkında şöyle buyuruyor: "Ey Peygamber'in hanımları! Sizden kim, apaçık fahiş bir suç işlerse, ona iki kat fazla azap verilecektir. Bu Allah'a çok kolaydır. Ve sizden kim, Allah ve Resulüne boyun eğerse, salih amel yaparsa, ona iki kat fazla mükafat veririz. Ona güzel bir rızk da hazırlamışız." [28]

Bu ayrıcalık ve fark onların sahip olduğu özel imkan ve şartlardan kaynaklanmaktadır. Bu özel imkan ve şart onların şahid olduğu ilahi öğretinin fazlalığıdır. İşte bunun için onlara; "Evlerinizde okunan Allah'ın ayetlerini ve ilmi hatırlayın. Şüphesiz Allah latiftir, her şeyden haberdardır" buyuruyor.

Diğer Müslümanlar bu imkana daha az sahip oldukları için, onların sorumluğu da Peygamber hanımlarının sorumluluğu kadar olmuyor. Onların mükafatları da cezaları da sahip oldukları imkan oranında azalıyor.

Yine, alimler için de aynı şey söz konusudur. Alimler ilahi öğretiden daha fazla pay aldıkları için, onların sorumluluğu daha ağır oluyor. Onların mükafat ve cezaları da aynı oranda fazlalaşıyor.

Nitekim bir hadiste şöyle geçmektedir: "Alimin bir günahı bağışlanmadan önce cahilin yetmiş günahı bağışlanır."[29] Alimlerin mükafatları da aynı konuma sahiptir. Bütün bunlar onların sahip olduğu özel imkan ve şarttan dolayıdır.

Peygamberlere gelince; bu farklılık ve imtiyaz daha da fazlalaştığı için, onların sorumlulukları da aynı oranda artmaktadır. Hatta diğer insanlar için günah sayılmayan ve hatta hayır sayılan bir iş peygamber için günah sayılabilir. İşte "Ebrarın hayır amelleri mukarrep insanların kötü amelleridir" şeklindeki sözün anlamı budur.

Evet peygamberlerin sorumluluğu ve imtihanları daha ağırdır. Onları diğer insanlarla mukayese etmek doğru değildir. Peygamberler, sahip oldukları özel ilahi eğitim ve öğretim sayesinde şeriatta günah sayılan şeylerin tamamına karşı masumdurlar. Onların imtihanı ve yarışı hayır ameller üzerinde olur. Her biri hayırda daha ileri giderse, onun makamı ve derecesi daha üstün olur. İşte bunun içindir ki, Cenab-ı Hak:"Rabbin göklerde ve yerde olanları en iyi bilendir. Ve muhakkak ki, biz peygamberlerin bazısını (faziletçe) bazısına üstün kıldık..."[30] buyurmaktadır.

2- Peygamberlerden ve diğer masumlardan nakledilen dua ve münacatlarda onların günahkar olduklarını itiraf ettiklerini ve günahlarından tevbe edip, Allah'tan af dilediklerini görmekteyiz. Bu durumda, siz nasıl onların masum olduklarını iddia edebilirsiniz?

Cevap: Akli ve nakli deliller, peygamberlerin masum olduklarını gerektirdiğine göre, bu gibi yerlerde geçen günah ve tevbe kavramlarının bizlerin anladığımız şeriat ve fıkıh açısından günahlar ve onlardan tevbe etmek anlamını ifade etmediği anlaşılmaktadır. Zaten bizler peygamberler masumdur derken, sadece şeriat ve fıkıh açısından günah sayılan konulara karşı masum olduklarını kastetmekteyiz. Yoksa, onların terk-i evla da yapmayacaklarını iddia etmiyoruz.

İşte bunun içindir ki; peygamberler, aralarında derece farkı olmasıyla birlikte, en yüksek kemal sahibi olup, kurb-i ilahiye en yakın insanlar olduklarından, kendilerini daha sorumlu hissediyor ve görevlerinin diğer insanlardan daha ağır olduğunu biliyorlar. Dolayısıyla şeriat açısından günah sayılmasa bile, beşer olmaları gereği Cenab-ı Hak'tan gayrisine olan en ufak bir teveccühlerini kendileri için tevbe ve istiğfarı gerektiren en büyük bir günah sayıyorlar.

Keza; kendilerinden bir terk-i evla vuku bulsa, bunu da kendileri için yakarış ve tevbeyi gerektiren bir günah kabul ediyorlar. İşte peygamberlerin bu tür yakarışları ve günah itirafları bu anlamı ifade etmektedir.

Kısacası, peygamberler sahip oldukları ulvi makamdan dolayı kendilerini, hatta muhalefeti günah sayılmayan müstehap ibadetler ve şeriatta mekruh sayılan işler karşısında da sorumlu hissediyorlar. Dolayısıyla bu konuda kendilerinde bir kusur gördükleri zaman, Allah'a yakarmak ve bu kusurlarından dolayı tevbe etmek ihtiyacını duyuyorlar.

Yoksa; yukarıda işaret ettiğimiz deliller gereğince peygamberlerin, bütün haramlara karşı masum olduklarından, şeriatta farz kabul edilen vazifeler karşısında ihmalkarlık göstermeleri, yahut şeriatta haram kılınan bir günahı işlemeleri asla mümkün değildir. Zaten bizler, peygamberlerin masumiyetinin bu anlama geldiğini daha önce belirtmiştik.

3- Siz, peygamberlerin masumiyetine getirdiğiniz birinci delilinizde, Kur'an-ı Kerim ayetlerine dayanarak peygamberlerin muhles (halis kılınmış) insanlar olduğunu ve bu yüzden şeytanın bile onları saptırma ümidi olmadığını belirttiniz. Oysa, Kur'an-ı Kerim'in kendisi; bazı ayetlerinde şeytanın peygamberler üzerinde bir takım etki ve tasarrufları olduğunu belirtmektedir. Bu ikisi nasıl birbirleriyle bağdaşır? Örneğin, Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: "Ey Adem oğulları! Şeytan, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak ananızı, babanızı cennetten çıkardığı gibi, sizi de şaşırtmasın. Sizin onları görmediğiniz yerlerden o ve taraftarları sizi görürler. Biz şeytanları inanmayanlara dost kılarız." [31]

Görüldüğü üzere, bu ayette şeytanın Adem babamız ve Havva annemizi aldatarak cennetten çıkardığından söz edilmektedir. Oysa siz, şeytanın peygamberi saptıramayacağını söylemiştiniz.

Yine, Cenab-ı Hak Eyüp Peygamber'in dilinden şöyle nakleder: "Kulumuz Eyüb'ü de hatırla! "Şeytan bana zorluk ve azap bulaştırdı" dedi." [32]

Yine Cenab-ı Hak, şeytanın bütün peygamberler üzerinde bir çeşit tasarrufu olduğunu şöyle açıklamaktadır: "Senden önce gönderdiğimiz hiçbir elçi ve peygamber yoktur ki, bir şeyi arzu­ladığı zaman, şeytan onun arzusuna vesvese karıştırmamış olsun." [33]

Görüldüğü üzere; bu ayetlerde şeytanın peygamberler üzerinde olan tasarruflarından söz edilmektedir. O halde peygamberlerin masumiyeti doğru değildir.

Cevap: Bu ayetlerde şeytana nispet verilen peygamberlere ait tasarruflarında, bu tasarrufların peygamberlerin zorunlu bir ilahi teklife muhalefet etmelerine yol açtığından söz edilmemektedir. A'râf Sûresi'ndeki ayette şeytanın yasaklanan ağaç konusunda Adem ve Havva'yı vesvese ederek aldattığından söz edilmektedir. Açıktır ki, mezkur ağaç konusundaki yasaklama, şeriatta haram olarak nitelenen bir yasaklama değildi. Allah Teala'nın, Adem ve Havva'ya yönelik olan "bu ağaca yaklaşmayın" şeklindeki emri, sadece o ağaçtan yemelerinin, cennet denilen o mekanda kalmalarının kesilmesine ve zorluklarla dolu dünya yaşantısının başlamasına sebebiyet vereceğine dair irşat niteliğinde olan bir emirdi.

Aslında o mekan, şeriat ve ilzami emir ve nehiy yeri değildi. Yani, o alem teklif alemi değildi ki, peygamber için o alemde bir teklif ve görev söz konusu olsun ve peygamber de bu teklif karşısında sorumlu tutulsun. Dolayısıyla orada olan bütün emir ve nehiyler irşat niteliğini taşırlar. Biz, peygamberlerin ilzami emir ve nehiyler karşısında masum olduklarını söylüyoruz. İrşadi nitelikteki emir ve nehiylere karşı da masum olduklarını iddia etmiyoruz.

4- Kur'an-ı Kerim'de bazı peygamberlere zahirde masumluk sıfatıyla bağdaşmayacak şeyler isnat edilmiştir. Örneğin, Tâhâ Sûresi'nin 121. ayetinde Hz. Adem (a.s)'a isyan ve 115. ayetinde de unutmak nispeti verilmiştir. Yine, A'raf Sûresi'nin 19. ayetinde Hz. Adem ve zevcesinin nehiy olunmuş ağaca yaklaştıkları taktirde zalimlerden sayılacakları belirtilmiştir. Bu gibi isnatlar nasıl masumlukla bağdaşabilir?

Cevap: Üçüncü şüpheye verilen cevap, aynen bu şüphenin de cevabıdır. Kısacası, cennet alemi teklif alemi olmadığından, Hz. Adem'in ilzami olan ilahi bir teklif ve vazifeye aykırı davrandığı iddia edilemez. O halde Hz. Adem'e isnat edilen isyan ve günah eylemi şer'i anlamda bir günah ve isyan olmayıp, evla olanı (iyi olanı) terk etmedir. Ayrı bir tabirle, Allah Teala Hz. Adem ve Hz. Havva'yı o ağaca yaklaştıklarında zahmete düşecekleri konusunda ikaz etmişti. Onlar da irşadi olan bu emre uymamakla cennetin nimetlerini kaybettiler. Bu husus, Allah Teala'nın Tâhâ Sûresi'nin yüz on sekizinci ayetindeki "Senin acıkmaman ve çıplak kalmaman ancak cennettedir" buyurduğundan anlaşılmaktadır. Daha açıkçası, Cenab-ı Hak Hz. Adem ve Hz. Havva'ya yasaklanan ağaçtan yemeksizin cennete kaldıkları sürece hiçbir zorlukla karşılaşmayacaklarını, yasaklanan ağaçtan yedikleri taktirde ise, cennetten ayrılıp dünya hayatına başlayacaklarını, dünya hayatının da zorluklarla dolu olacağını bildirmişti. Hz. Adem ve Hz. Havva irşadi olan bu emre muhalefet ederek kendilerinin zahmete düşmelerine sebebiyet verdiler. Yoksa, orada ilzami türden ne bir emir, ne de bir yasak söz konusu değildi. Zaten biz, peygamberlerin irşadi olan bir emre de muhalefet etmeyeceklerini iddia etmiyoruz.

Peygamberlerin masumiyetini kabul etmeyenler, bu hususta bazı diğer ayetlerle de istidlal etmişlerdir. Bizim bu beyanla onların da cevabı malum olmakla birlikte, ilgili geniş kitaplarda bu gibi şüphelerin tamamı cevaplandırılmıştır. İsteyenler ilgili geniş kitaplara müracaat edebilirler.

 Biz bu konudaki sözümüzü Hz. İmam Rıza (a.s)'dan konu hakkında nakledilen bir hadisle bitirmek istiyoruz.

Ebu Salt Harevi dedi ki: "Halife Me'mun İslam, Yahudi, Hıristiyan, Mecusi, Sabii ve diğer mekteplere ait görüş sahibi alimleri Hz. Ali bin Musa el-Rıza (a.s) ile tartışmak için topladığında, Hazret onların her biriyle konuşup, teker-teker hepsini, ağızlarına taş tıkamışçasına susturdu.

 Bu arada Ali bin Muhammed bin Cahm ayağa kalkarak; "Ey Resulullah'ın oğlu! Peygamberlerin masum olduklarını mı savunuyorsun?" dedi.

Hazret: "Evet" buyurdu.

Ali bin Muhammed bin Cahm: "Öyleyse, Allah Azze ve Celle'nin "... Adem Rabbine isyan etti de yanlış bir işe düştü" [34], "Zünnun'u (Yunus'u) da an. O, öfkelenerek giderken, kendisini sı­kıntıya sokmayacağımızı sanmıştı..." [35], Yusuf hakkındaki "Andolsun o kadın onu kastetti, o da onu kastetti...." [36], "... Davut, kendisini denediğimizi sanmıştı da, Rabbinden mağfi­ret dileyerek eğilip secdeye kapanmış, tevbe etmiş Allah'a yönelmişti." [37] ve Peygamberi Muhammed hakkındaki "...Allah'ın açığa vuracağı şeyi içinde saklıyordun. İnsanlardan çekiniyordun; oysa Allah'tan çekinmen daha uygundu." [38] ayetleri hakkında ne diyorsun?" dedi.

Bunun üzerine, İmam (a.s) ona: "Ey Ali! Yazıklar olsun sana! Allah'tan sakın, Allah'ın peygamberlerine çirkin işleri nispet verme. Allah'ın kitabını kendi görüşüne göre te'vil etme. Çünkü Allah Azze ve Celle "... Onun te'vilini ancak Allah ve ilimde kök salmış kimseler bilir..." [39] buyurmaktadır.

Allah Azze ve Celle'nin "Adem Rabbine isyan etti de yanlış bir işe düştü" ayetine gelince; Allah Azze ve Celle Adem'i cennet için değil, yer yüzündeki hücceti ve beldelerdeki halifesi olarak yaratmıştı. Adem'in isyanı ise, Allah'ın taktiri yerine gelmesi için cennete vuku bulmuştur, yeryüzünde değil. Allah onu yeryüzüne indirip hüccet ve halife kılınca; "Allah, Adem'i, Nuh'u, İbrahim ailesini, İmran ailesini birbirinin soyundan olarak alemlere tercih etti. Allah işitendir, bilendir." [40] ayeti gereği onu masum kılmıştır.

Allah Azze ve Celle'nin "Zünnun'u (Yunus'u) da an. O, öfkelenerek giderken, kendisini sı­kıntıya sokmayacağımızı sanmıştı..." ayetine gelince; Hz. Yunus, Allah Azze ve Celle'nin ona rızkını daraltmayacağını sanmıştı. Allah Azze ve Celle'nin "Ama onu imtihan etmek için rızkını daraltınca: "Rabbim beni alçalttı" der." [41] ayetini duymamış mısın? Eğer Allah'ın ona kudreti olmayacağını sansaydı, kafir olurdu. Peygamber böyle şeyden münezzehtir.

Allah Azze ve Celle'nin Yusuf peygamber hakkındaki "Andolsun o kadın onu kastetti, o da onu kastetti...." ayetine gelince; o kadın günah işlemeyi kastetmiş, Hz. Yusuf ise, kadının onu günah yapmaya mecbur kıldığı taktirde onu öldürmeyi kastetmişti. Allah Teala ise ondan hem katletmeyi, hem de çirkin günah işlemeyi defetti. İşte Allah Azze ve Celle'nin "... Böylece biz ondan kötülük ve çirkin işi defedelim diye onu koruduk. Şüphesiz o halis kılınmış kullarımızdandı" [42] ayetinin anlamı budur. Kötülükten maksat, katletmek ve çirkin işten maksat da zina yapmaktır.

Davut peygambere gelince; sizin bu konudaki sözünüz nedir?"

O: "Bizimkiler diyorlar ki, Davut mihrabında namaz kıldığı esnada İblis en güzel bir kuş şeklinde ona göründü. Bunu gören Davut, namazını keserek, o kuşun peşine düştü. Kuş evden dışarı kaçtı, Davut onun peşinden gitti. Kuş uçarak evin çatısına kondu. Davut onun peşinden çatıya çıktı. Kuş Urya bin Hannan'ın evine düştü. Davut kuşun peşinden eve girdi ve yıkanmakta olan Urya'nın karısını görüp ona aşık oldu. Urya'yı savaşa göndermişti. Davut arkadaşına mektup yazarak Urya'yı cephenin ön safına göndermesini emretti. O da gereğini yaptı ama Urya müşriklere karşı zafer kazandı. Davut buna üzüldü ve ikinci bir ferman yazarak onu Tabut'un (ordunun) önüne göndermesini emretti. Bu defasında Urya şehid düştü. Davut ise onun karısıyla evlendi" dedi.

Hz. İmam Rıza bunları duyunca, eliyle anlına vurarak Terci ayetini okudu ve ekledi: "Siz nasıl Allah'ın peygamberlerinden birine, namazını hafife alarak kuş peşine düşmesini, sonra çirkin günah işlemesini, sonra da bir insanı katletmesini isnat edebilirsiniz?"

O: "Ey Resulullah'ın oğlu! Peki, Davud'un hatası neydi?" dedi.

 Hazret cevaben şöyle buyurdu: "Yazıklar olsun size, Hz. Davut Allah Teala'nın ondan daha bilgili bir yaratık yaratmadığını sanmıştı. Bunun üzerine; Allah, ona iki melek göndererek mihraba çıkıp münakaşa etmelerini istedi. Onlar: "...Korkma, biz birbirinin hakkına tecavüz etmiş iki davacıyız; aramızda adaletle hükmet, ondan ayrılma, bizi doğru yola çıkar" dediler. Sonra onlardan biri: "Bu kardeşimdir; onun doksan dokuz koyunu, benim de bir tek koyunum vardır; O'nu da bana ver dedi ve tartışmada beni yendi" [43] diyerek kardeşinden davacı oldu.

Bunun üzerine; Davut, davalı kişi hakkında acele ederek, davacıdan bir beyyine istemeden ve davalı kimsenin sözlerini dinlemeden: "O, senin koyununu kendi koyunlarına katmak istemekle sana zulmetmiştir. Ortakların çoğu birbirlerine zulmeder..." [44] dedi.

İşte Davud'un hatası bu idi, sizin dedikleriniz değil. Allah Teala'nın "Ey Davut! Biz seni yeryüzünde halife kıldık. Sen insanlar arasında hak ve adalet ile hükmet, arzuna uyma!..." ayetini duymamış mısın?

O, Hazret'e: "Ey Resulullah'ın oğlu! öyleyse, Urya'nın kıssası nedir?" dedi.

Hazret: "Davut (a.s)'ın zamanında bir kadının kocası ölür veya öldürülürdüyse, artık hiç evlenmezdi. İşte Allah Teala ilk olarak kocası öldürülen kadınla evlenmeyi Hz. Davud'a mubah kıldı. Böyle Hz. Davut, Urya savaşta şehid edilince, onun karısıyla iddet süresinden sonra evlendi. İşte insanlara ağır gelen bu oldu." buyurdu.

Sonra İmam (a.s) şöyle devam etti: "Allah Azze ve Celle'nin Hz. Muhammed hakkındaki "...Allah'ın açığa vuracağı şeyi içinde saklıyordun. İnsanlardan çekiniyordun; oysa Allah'tan çekinmen daha uygundu" ayetine gelince; Allah Teala, Peygamberi'ne dünya ve ahiretteki bütün hanımlarının isimlerini ve onların mü'minlerin anneleri olduğunu bildirmişti. Peygamber'in zevceleri arasında Zeynep binti Cahş'in de ismi vardı. Fakat o sırda o, Zeyd bin Haris'in karısıydı. Bunun üzerine; Hazret, onların isimlerini kendi nefsinde gizledi ve münafıklardan birinin: "Başka bir kişinin karısını da kendi hanımı ve mü'minlerin annesi olarak sunuyor" demesinden çekinerek, onu izhar etmedi. Bunun üzerine; Allah Azze ve Celle: "Allah'tan sakınman daha uygundur" buyurdu. Allah Teala, Havva'nın Ademle, Zeyneb'in Muhammed (a.s) ile ve Fatime'nin Hz. Ali ile evlenmesi dışında hiçbir yaratığın evlenmesinde bizzat müdahale etmemiştir."

Ravi diyor; bu arada Ali bin Muhammed bin Cahm ağlamaya başladı ve: "Ey Resulullah'ın oğlu! Allah'a tevbe ediyorum. Artık bundan sonra Allah'ın peygamberleri hakkında senin sözlerinden gayrisini demeyeceğim" dedi." [45]

PEYGAMBERLERİN MAKAMLARI

Biz, peygamberlerin aralarında makam ve fazilet açısından farklılık olduğuna inanıyoruz. Elbette ki, Allah Teala'nın Ulü'l Azm peygamberleri diğerlerinden üstündürler. Ulü'l Azm peygamberlerin kendi aralarında da derece farkı vardır.

Allah Teala Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyuruyor: "Rabbin göklerde ve yerde olanları en iyi bilendir. Ve andolsun! biz peygamberlerin bazısını (fazilet açısından) bazısına üstün kıldık..."[46]

Bu ayet-i kerime, peygamberlerin makam ve fazilet açısından bir birinden farklı olduklarını açıkça ortaya koymaktadır.

Ayrıca biz, peygamberlerin meleklerden de üstün olduklarına inanıyoruz. Allah Teala'nın; melekleri, tazim ve ikram amacıyla Hz. Adem (a.s)'a secde etmeye memur kılması, Adem (a.s)'ın bütün isimleri bilmesi karşısında, meleklerin kendi acizliklerini itiraf etmeleri vs. peygamberlerin meleklerden daha üstün olduklarını göstermektedir.

Hz. Ali (a.s) dedi ki: "Hz. Resulullah (s.a.a): "Allah Azze ve Celle benden daha üstün ve O'na daha mükrem bir yaratık yaratmamıştır" buyurdu. Bu arada ben: "Ey Resulullah! Sen mi daha üstünsün yoksa Cebrail mi?" dedim. Bunun üzerine, Hazret: "Ey Ali! Allah Tebareke ve Teala mürsel peygamberleri mukarrep meleklerden, beni de tüm resul ve peygamberlerden üstün kılmıştır. Ey Ali! Benden sonra üstünlük sana ve senden sonra gelecek imamlara aittir. Melekler bizim ve bizim dostların hizmetkarlarıdır. Ey Ali! Arş'ı taşıyanlar ve Arş'ın kenarlarında bulunan melekler Rablerini tespih ve tahmit edip, bizim velayetimize inanlar için istiğfar diliyorlar...." buyurdu."[47]

PEYGAMBERLERİN SAYISI

Açıktır ki, ilahi elçilerin gönderilmesini zorunlu kılan akli deliller, sadece insan toplumunun ilahi önderden yoksun olmaması gerektiğine hükmeder. Ama kaç ilahi elçi gönderilmesi gerektiği hususu aklın idrak edemeyeceği bir konudur. Aklın hükmü, sadece ilahi hidayet ve hüccetin tamamlanması gereken zaman ve mekanda mutlaka bir ilahi elçi ve hüccetin olması gerektiğidir. İlahi elçi ve hüccetin kaç kişi olması gerektiği hususu, Cenab-ı Hak tarafından belirlenmesi gerekir. Zira ancak O, hangi zaman ve mekanda insan için hidayetçi gönderilmesi gerektiğini bilir.

Fakat bir taraftan; ilahi elçi ve önderler de dahil olmak üzere, insan ömrünün mahdut olması ve bir veya birkaç belirli kişinin insan türünün ömrünün evvelinden sonuna kadar hayatta kalıp, onları hidayet etmesinin yaratılış hikmetiyle çelişmesi; diğer taraftan da insan yaşamının zaman ve mekan farklılıklarında değişime uğrayıp, değişik kanunları gerektirmesi; öte yandan geçmiş zamanların yaşam biçiminin iktizası gereği bir veya birkaç belirli kişinin bütün insanlara ulaşma imkanlarının olmaması ve önce gönderilen ilahi kanun ve hidayetlerin zaman süreci içerisinde tahrife uğraması ve kaybolması, ilahi elçi ve hüccetlerin sayılarının çok olmasını gerektirir. Ama yeni bir ilahi elçinin gelmesini gerektirecek şartların oluşup, oluşmadığı hususunu akıl idrak edemez. O halde peygamberlerin ve ilahi önderlerin sayısı konusunda nakli delillere müracaat etmemiz gerekir.

Bu arada İslam ümmeti arasıda meşhur olan görüş, Allah Teala'nın insanların hidayeti için yüz yirmi dört bin peygamber gönderdiğidir.

Bu hususta Kur'an-ı Kerim'de bir açıklama yoktur. Kur'an-ı Kerim'de sadece her topluma mutlaka bir peygamber gönderildiğinden bahsedilmiş [48] ve sayıları açıklanmamıştır. Peygamberlerin sayısı Hz. Resulullah ve Ehl-i Beyt İmamları'ndan nakledilen hadislerde yüz yirmi dört bin olarak açıklanmıştır.

İmam Rıza (a.s)'dan gelen bir rivayete göre, Hz. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuşlardır: "Allah yüz yirmi dört bin peygamber göndermiştir. Onların en üstünü benim. Her peygambere bir vasi ve vekil de tayin etmiştir. O vasilerin en üstünü de Ali'dir." [49]

KUTSAL KİTAPLAR

Resul-i Ekrem (s.a.a), Hz. Ebuzer'in (r.) peygamberlerin sayıları ve kitaplarıyla ilgili sorusuna cevaben şöyle buyurdular: "Allah Teala yüz yirmi dört bin peygamber göndermiştir. Onlardan resul olanların sayısı üç yüz on üçtür. Ve Allah katından yüz dört kitap gönderilmiştir. Zebur Hz. Davud'a, Tevrat Hz. Musa'ya, İncil Hz. İsa'ya, Kur'an Hz. Muhammed'e, on sayfa Hz. Adem'e, elli sayfa Hz. Şid'e, otuz sayfa Hz. İdris'e ve on sayfa Hz. İbrahim'e verilmiştir. Toplam yüz dört kitap eder." [50]

Resul ve Nebinin Farkı

Yukarıda işaret ettiğimiz hadiste ve bir çok diğer hadislerde resul olan peygamberlerin sayısı üç yüz on üç olarak belirtilmiştir. Buna göre geri kalan peygamberler sadece nebidirler, resul değillerdir. Resul ve nebinin farkı hususu da İslam ümmeti arasında tam olarak netlik kazanmış bir konu değildir.

Ehl-i Beyt mektebinin büyük fakihlerinden olan Şeyh Mufid (r.), "Ennüket-ül İtikadiye" kitabında resul ve nebinin farkını şöyle açıklıyor: "Resul, Allah katından haber veren ve bizzat ilahi emirler ve yasakları halka iletmeye memur kılınandır. Nebi ise Allah katından haber getirir, fakat ilahi emirler ve yasakları halka iletmede memur olabildiği gibi olmayabilir de."

Buna göre, nebi kavramı resul kavramından daha geniş ve genel bir kavramdır. Ancak bu görüşü kabul etmek zordur. Çünkü Kur'an-ı Kerim'in bazı ayetlerinde bazı peygamberler hakkında nebi sıfatı resul sıfatından sonra zikredilmiştir. [51] Oysa, nebi kavramının daha genel olduğunu kabul etsek, nebi sıfatının resul sıfatından önce zikredilmesi gerekirdi.

Ehl-i Beyt İmamları'ndan gelen hadislerin bazısında resulün vahiy getiren meleği uyanık halinde açıkça görüp konuştuğu, nebinin ise meleği rüyasında görüp, uyanık halinde sadece sesini işittiği ve resul ile nebi arasındaki farkın bu olduğu belirtilmiştir.

Ahval dedi ki: "Ben, Ebu Cafer İmam Muhammet Bakır (a.s)'dan resul, nebi ve muhaddesin farkını sordum. İmam (a.s) şöyle buyurdu: "Resulün huzuruna Cebrail gelir ve onunla konuşur. İşte bu resuldür. Nebi ise, Hz. İbrahim'in rüya görmesi ve Cebrail'in Allah katından risaleti getirmesine kadar, Hz. Resulullah'ın nübüvvet sebepleriyle ilgili vahiyden önce rüya görmesi gibi, rüyasında görür. Hz. Muhammet (s.a.a) nübüvvet makamına erip kendisine Allah katından risalet de gelince, Cebrail (a.s) risalet hususunda onun huzuruna gelir ve bu konuda onunla konuşurdu. Nebilerden bazıları da var ki, nübüvvet makamına erişince, rüyasında görür ve uyanıkken görmeksizin ona Ruh (Cebrail) gelir ve onunla konuşup açıklama yapar. Muhaddese gelince, o kendisine açıklama yapılır ve ses işitir ama ne açıkta, ne de  rüyasında  görmez." [52]

Açıktır ki, bu farkı da kavramsal bir fark olarak göremeyiz. Ancak şunu kabul etmeliyiz ki, her resul, resul olmadan önce nübüvvet makamına ulaşır ve resul nebiden makam açısından üstündür. Nitekim resullerin kendi aralarında da makam açısından farklılıkları vardır ve onların bazıları, Hz. İbrahim gibi resul olmakla birlikte, imamet makamına da haiz idiler. Ama bazıları sadece resul olup imam değildi.

KUR'AN'DA İSMİ GEÇEN PEYGAMBERLER

Kur'an-ı Kerim'de yirmi yedi peygamberin ismi geçmiştir. O peygamberler şunlardır: Hz. Adem, Nuh, İdris, Salih, İbrahim, İsmail, İshak, Yusuf, Lut Yakup, Musa, Harun, Şuayb, Zekeriya, Yahya, İsa, Davut, İlyas, Elyasa, Süleyman, Eyyub, Zülkifl, Hud, Uzeyr, Yunus, Lokman ve Hz. Muhammed (salavatullahi aleyhim ecmain). Peygamber olup da Kur'an'da ismi geçmeyenlerden bazılarının isimleri ise şöyledir: Hz. Hizkil, Danyal, Hızır, İşmuil ve Sadik-ül Vâ'd. (Selamullahi Aleyhim)

ULÜ'L AZM PEYGAMBERLER

Kur'an-ı Kerim'de bazı peygamberler Ulü'l Azm peygamber olarak tanıtılmış, ancak özellikleri belirtilmemiştir.

Allah Teala Peygamberimize hitaben şöyle buyuruyor: "Azim sahibi olan peygamberlerin sabrettiği gibi sabret."[53]

Ulü'l Azm peygamberlerin sayıları ve özellikleri yine hadislerde açıklanmıştır.

Hadislerde, Ulü'l Azm peygamberlerin sayısının beş kişi olduğu ve bunlara, Ulü'l Azm denmesinin sebebi olarak sahip oldukları üstün azim ve iradeye ilaveten, kendilerinin bizzat şeriat sahibi olup, başka bir peygamberin şeriatına tabi olmamaları olduğu kaydedilmiştir.

İmam Muhammed Bakır (a.s) şöyle buyurmuştur: "Ulü'l Azm peygamberlerin sayıları beştir: "Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsâ ve Hz. Muhammet (salavatullahi aleyhim ecmain)[54]

Hz. Ebu Abdullah İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Nebilerin ve resullerin efendileri beş kişidir. Onlar resullerden Ulu-l Azm olanlarıdır. Vahiy değirmeni onların ekseni etrafında dönmektedir. Onlar: Nuh, İbrahim, Musa, İsa ve Muhammed (Allah'ın selat ve selamı onlara ve bütün peygamberlere olsun) dir." [55]

Yine Sümea'nın Hz. İmam Sadık (a.s)'dan naklettiği bir hadiste, İmam (a.s) yukarıda geçen ayetin tefsirinde azim sahibi peygamberlerin beş kişi olduğunu isimleriyle birlikte sayınca, rivayeti nakleden şahıs İmam'a bu peygamberlerin niçin azim sahibi peygamberler olduğunu sorar. İmam (a.s) ise ona şu cevabı verir: "Çünkü Nuh (a.s) kitap ve şeriatla gönderildi. Hz. Nuh (a.s)'dan sonra gelen her peygamber onun kitap, şeriat ve yolu üzere hareket ederdi. Sonra İbrahim (a.s) Suhuf ve Nuh (a.s)'ın kitabını –onu inkar etmeden- terk etmek desturu ile geldi. Hz. İbrahim'den sonra gelen her peygamber İbrahim (a.s)'ın şeriat, yol ve Suhuf'u ile hareket ederdi. Sonra Musa (a.s) Tevrat, kendi şeriatı, yolu ve Suhuf'u -onu inkar etmeksizin- terk etme desturu ile geldi. Musa (a.s)'dan sonra gelen her peygamber Musa (a.s)'ın Tevrat'ı, şeriatı ve yolu üzere hareket ederdi. Sonra Mesih (a.s) İncil ve Musa'nın şeriat ve yolunun -onu inkar etmeksizin- terki desturu ile geldi. Mesih'ten sonra gelen her peygamber onun şeriat ve yolu üzere hareket ederdi. Nihayet Hz. Muhammed (s.a.a) -önceki şeriatları inkar etmeksizin- Kur'an, kendi şeriatı ve yolu ile geldi. Hz. Muhammed'in helalı kıyamet gününe kadar helaldir, haramı da kıyamet gününe kadar haramdır. İşte Ulü'l Azm peygamberler bunlardır." [56]

Ulü'l Azm olmayan peygamberler ise, kendi şeriat ve kanunları olmayan, ancak mevcut şeriat ve hükümleri iletmekle görevli olan peygamberlerdir. Peygamberlerin çoğunluğu bu gruptandırlar.

Bahsimizin bu bölümünde ilahi elçilerin önderleri olan, bu beş mübarek zatın hayatına özet olarak işaret ederken, efendimiz Hz. Hatem-ül Enbiya Muhammed-i Mustafa (s.a.a)'in peygamberliği konusuna da kısaca değinmeyi uygun görüyoruz.

Hz. Nuh (Aleyhisselam)

Ulu-l Azm ve şeriat sahibi olan peygamberlerin ilki Hz. Nuh'tur. Uzun müddet halkı tevhid inancına davet eden ve bu yolda çok eziyetler gören, ama yılmadan küfür ve putperestliğe karşı mücadele veren bir peygamberdir. Peygamberler içerisinde en çok yaşayan Hz. Nuh olduğu için ona Şeyh-ül Enbiya denilmektedir. Hz. Nuh'un iki bin üç yüz sene yaşadığı nakledilmektedir. Dokuz yüz elli sene halkı tevhid inancına davet etmesine rağmen, çok az iman eden olmuştur. Kavmi içerisinde Hz. Nuh'a en fazla eziyet edenler ve halkın iman etmesine en fazla engel olanlar, toplumun refah düşkünleri ve kendilerini üstün gören müstekbirler olmuştur. Onlar, Hz. Nuh'a: "Sana uyanların basit görüşlü aşağı tabakadan olduğunu gördüğümüz halde, sana nasıl iman edelim"[57] diyerek istihza etmeye kalkıştılar. Hatta o azgın insanlar daha da ileri giderek o şanlı peygambere cinnet geçirmiş dediler.

Allah Teala Kur'an-ı Kerim'de bizzat o Hazret'in ismiyle indirdiği bir sûrede Hazret'in tebliğini ve halkın ona davranışlarını beyan etmiştir.

"Gerçekten biz, acıklı bir azap gelmeden önce onları uyar diye, Nuh'u kavmine gönderdik. Nuh "Ey kavmim! dedi: Muhakkak ki, ben sizin için açık bir uyarıcıyım. Allah'a ibadet edin, O'ndan korkun ve bana da itaat edin! Allah günahlarınızdan bir kısmını bağışlar, sizi belli bir süreye kadar erteler. Şüphesiz Allah'ın tayin ettiği ecel geldiği zaman, artık ertelenmez. Keşke bilmiş olsanız." Nuh dedi ki: "Ey Rabbim! Ben kavmimi gece gündüz imana davet ettim. Fakat benim davet etmemin kaçıştan başka onlara hiçbir katkısı olmadı. Doğrusu ben, ne zaman onları bağışlaman için davet ettimse, onlar parmaklarını kulaklarına tıkadılar ve elbiselerine büründüler. Küfürde ısrar ettiler, kibirlendikçe kibirlendiler. Sonra ben onları, yüksek sesle davet ettim. Sonra ben, hem açıkça, hem gizlice onlara anlattım. "Rabbinizden bağışlanma dileyin, O çok bağışlayandır" dedim. O, gökten size bol su yağdırır. Size mallar ve evlatlarla yardım eder, sizler için bahçeler ve nehirler yaratır. Ne oluyor size, Allah'ın büyüklüğünden korkmuyorsunuz? Halbuki O, sizi aşama-aşama yarattı.... onlar çok büyük bir tuzak kurdular. Ve: "Sakın ilahlarınızı (tapındığınız putları) bırakmayın. Hele en büyükleri olan Ved'i, Suva'ı, Yeğus'u, Yeuk'ü ve Nesri asla bırakmayın" dediler. Gerçekten bunlar çok kimseleri yoldan çıkardılar. Ey Rabbim! Artık Sen de o zalimler için sapıklıktan başka bir şey artırma. İşte onlar günahlarından dolayı boğulup ateşe sokuldular. Allah'a karşı kendilerine hiçbir yardımcı bulunamadılar." [58] Böylece, Kur'an-ı Kerim'de ayrıntılı ve ibret verici bir şekilde Hz. Nuh'un kavminin başına gelenler beyan edilmiştir.

Hz. Nuh'un kavmi ıslah olmadı. Aksine, daha da hırçınlaşarak, Hazret'e cismi işkence yapmaya başladılar. Hazret'in onlara bela gelmesi için beddua etmekten başka çaresi kalmamıştı. Allah katından bela gelmesi haberini alınca, gemi yapmak için de emir aldı. Allah'ın gönderdiği meleklerin yardımıyla gemi yapmaya başladı. Yanından geçenler: "Ey Nuh! Peygamberliği bırakıp da marangozluğa mı başladın?!" diyerek onunla alay etmeye başladılar.

Hz. Nuh, onlara cevaben: "Gün gelir biz de sizinle alay ederiz ve acıklı azabın kime geleceğini göreceğiz" buyurdu.

Allah Teala bu olaya işaret ederek şöyle buyurmuştur: "Nuh'a, "Senin milletinden, inanmış olanlardan başkası inanmayacaktır; on­ların yapa geldiklerine üzülme; nezaretimiz altında, sana bildirdiğimiz gibi gemiyi yap. Haksızlık yapanlar için Bana baş vurma, çünkü onlar suda boğulacaklardır" diye, Allah tarafından vahyedildi. Gemiyi yaparken, milletinin inkarcı ileri gelenleri yanına uğradıkça onunla alay ederlerdi. O da: "Bizimle alay ediyorsunuz ama, alay ettiğiniz gibi biz de sizinle alay edeceğiz; rezil edecek olan azabın kime geleceğini ve kime sürekli azabın ine­ceğini göreceksiniz" dedi." [59]

Nihayet üç katlı büyük bir gemi yapıldı. Birinci kata insanlardan iman edenler, ikinci kata büyük baş, alt kata ise küçük baş hayvanlar yerleştirilecekti.

Belanın nişaneleri, Kufe'de bulunan fırından su çıkmasıyla kendini göstermeye başladı. Yağan yağmur ve nehirlerin coşmasıyla her tarafı su aldı. İman edenler gemiye binerek kurtuldular. Kafirler ise suda boğularak cezalarını buldular.

Allah Teala bu olayı şöyle anlatıyor: "Buyruğumuz gelip tandırdan sular kaynamaya başlayınca, "Her cinsten birer çifti ve aleyhine hüküm verilmiş olanın dışında kalan çoluk çocuğunu ve inananları gemiye bindir" dedik. Pek az kimse onunla beraber inanmıştı. Allah "Oraya binin; yürümesi ve durması Allah'ın ismiyledir, Rabbin bağışlar ve merhamet eder" dedi. Gemi, dağlar gibi dalgalar içinde onları götürürken; Nuh, bir kenarda ayrı kalmış olan oğluna "Ey oğulcuğum! Bizimle beraber gel, kâfirlerle birlik olma" diye seslendi.

Oğlu: "Dağa sığınırım, beni sudan kurtarır" deyince, Nuh: "Bugün Allah'ın buyruğundan O'nun acıdıkları dışında kurtulacak yoktur" dedi. Aralarına dalga girdi, oğlu da boğulanlara karıştı. Yere, "Suyunu çek!", göğe, "Ey gök sen de tut!" denildi. Su çekildi, iş de bitti; gemi Cudi'ye oturdu. "Haksızlık yapan millet Allah'ın rahmetinden uzak olsun" denildi.

Nuh Rabbine seslendi: "Rabbim! Oğlum benim ailemdendi. Doğrusu Senin vadin haktır. Sen hükmedenlerin en iyi hükmedenisin" dedi.

Allah: "Ey Nuh! O senin ailenden sayılmaz; çünkü kötü bir iş işlemiştir; öy­leyse bilmediğin şeyi Benden isteme. İşte sana öğüt, bilgisizlerden olma" dedi.

Nuh: "Rabbim! Bilmediğim şeyi Senden istemekten Sana sığınırım. Beni bağışla­maz ve bana merhamet etmezsen kaybedenlerden olurum" dedi.

Nuh'a: "Ey Nuh! Sana ve Seninle beraber olan topluluklara bizden bir selamet ve be­reketle gemiden in. Ama bir çok toplulukları da geçindireceğiz, sonra onlara can yakıcı bir azab vereceğiz" denildi." [60]

Hz. Nuh'un oğullarından Sam, Ham ve Yafes kurtulanlardan, Kenan ise boğulanlardan oldu. Kurtuluşa erenlerin sayılarını yüz kişiden az olarak nakledilmiştir.

Böylece, Allah Teala'nın bildirdiği gibi, Hz. Nuh ve ona tabi olanlar gemide bir müddet kaldıktan sonra Allah'ın emriyle tufan durdu, su çekildi ve gemi Musul'da Cudi dağı üzerine demirledi.

 Hz. Nuh'un tufanının cihan şümul olup, dünyanın her yerini kapsadığı söylenmektedir. Buna göre sonraki zürriyet Hz. Nuh ve evlatlarından başlamıştır.  

Hz. Nuh vefat ettiğinde iki bin üç yüz ve bazı görüşlere göre de, bin sekiz yüz yaşındaydı. Onun yerine oğlu Sam vasi ve vekil oldu. Hz. Nuh'un kabri Hz. Ali'nin kabrinin yanında Necef şehrindedir. (Selamun Alâ Nuh'in fil Alemin.)

Hz. İbrahim (Aleyhisselam)

Hz. İbrahim Ulü'l Azm ve şeriat sahibi peygamberlerin ikincisidir. Allah Teala Kur'an'da onu Müslim, halim, Halil ve sıddık gibi vasıflarla övmüştür. Nemrut ve Nemrudiler diyarında canlı ve cansız putlara karşı tevhid mücadelesi veren bir peygamberdir. Dolayısıyla Allah: "İbrahim tek bir ümmet idi" [61] buyurarak, onu övgüsüne mazhar eylemiştir.

Hz. İbrahim'in Veladeti

Babil hükümdarı olan Nemrut'a yıldız ilminden anlayanlar veya bazı rivayetlere göre, geçmiş peygamberlere ait olan kitaplardan haberdar olanlar: "Yakın bir zamanda bir çocuk dünyaya gelecek ve senin saltanatın onun eliyle yıkılacaktır" haberini iletirler. Bunun üzerine; Nemrut, dünyaya gelen her erkek çocuğun öldürülmesini emreder. Böylece yüzlerce belki de binlerce yeni doğan erkek çocuk öldürülür. Nemrud'un bu mezalimini gören Hz. İbrahim'in annesi, Allah'ın inayetiyle Nemrud'un kontrolünden gizli kalan çocuğunu dünyaya getirdikten sonra, şehrin dışında bir mağarada büyütmeye karar başlar. Hz. İbrahim büyüdükten sonra eve gelir ve topluma karışır. Babası Tarıh'ı kaybettiği için, amcası Azer'in himayesine girer. Azer'in mesleği marangozluk olduğundan devamlı put yapardı. Hz. İbrahim Azer'in himayesinde olduğu için ona baba diye hitap ederdi.

Hz. İbrahim'in Putlara Karşı Mücadelesi

Kur'an-ı Kerim; Hz. İbrahim'in, önce baba diye hitap ettiği Azer'den başlayarak putperestlere karşı verdiği mantıklı mücadelesini şöyle beyan etmektedir: "Bir vakit İbrahim: "Ey babam! İşitmeyen görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere niçin tapıyorsun? Ey babam! Gerçekten bana, sana gelmeyen ilim gelmiştir. O halde bana uy da seni doğru yola ileteyim. Ey babam! Şeytana ibadet etme. Çünkü şeytan, Rahman olan Allah'a karşı isyan etti. Ey babam! Rahman olan Allah'tan sana bir azap dokunup, şeytana dost olmandan korkarım" dedi.

Babası: "Ey İbrahim! Sen benim ilahlarımdan (taptığım putlardan) yüz mü çeviriyorsun? Yemin ederim ki, eğer (onlara sövmekten) vazgeçmezsen, seni muhakkak taşa tutarım. Uzun bir müddet benden ayrı dur" dedi.

İbrahim: "Ben sizden ve Allah'tan başka taptıklarınızdan (putlardan) çekilip ayrılırım da Rabbime dua ederim. Umulur ki, Rabbime dua etmekle bedbaht olmam" dedi." [62]

Hz. İbrahim'in Ateşe Atılışı

 Halk, bir bayram günü şenlik yapmak amacıyla şehrin dışına çıkmışlardı. Şehir boşaldıktan sonra İbrahim put haneye gelir, büyük put hariç, diğerlerini baltayla paramparça eder. Baltayı da büyük putun üzerine asır. Bayram şenliğinden dönen halkın bazıları put haneye gittiklerinde, putların yere serildiğini görürler. Ve birbirlerine: "Bu işi ancak bizim ilahlarımıza (putlarımıza) hakaret eden İbrahim yapabilir" [63] derler. Böylece galeyana gelen bu cahil toplum, o Hazret'i bulup, en ağır şekilde cezalandırmak için hareket ederler.

 Gelin bu ibret dolu olayı Kur'an'dan dinleyelim: "Nemrut ve kavminin ileri gelenleri: "Öyleyse onu insanların gözleri önüne getirin belki (yaptığı işe) şahitlik ederler" dediler.

Hz. İbrahim'i toplumun huzuruna getirdikleri zaman ona şöyle dediler: "Ey İbrahim! Sen mi bunu ilahlarımıza yaptın?!"

İbrahim dedi ki: "Belki onların şu büyüğü yapmıştır. Sorun bakalım onlara eğer söylerlerse." Bunun üzerine vicdanlarına müracaat ettiler de: "Doğrusu siz haksızsınız" dediler."

Sonra yine eski kafalarına döndüler. İbrahim'e: "Sen gerçekten biliyorsun ki, bu putlar konuşmazlar" dediler.

İbrahim: "O halde Allah'ı bırakıp ta size hiç fayda ve zarar vermeyecek şeylere mi tapıyorsunuz! Yazıklar olsun size ve Allah'tan başka taptıklarınıza. Hala akıllanmayacak mısınız" dedi.

Nemrut ve kavmi: "İbrahim'i yakın da ilahlarınızın öcünü alın, eğer bir iş yapacaksınız" dediler.

İbrahim'i ateşe atınca, biz de: "Ey ateş! İbrahim'e karşı serin ve selamet ol" dedik. Onlar ona kötülük etmek istediler. Biz onları daha zararlı çıkardık. Böylece Onu da, Lut'u da, âlemler için mübarek kıldığımız yere (Şam'a) ulaştırıp kurtardık. İbrahim'e, buna ilaveten İshak ve Yakub'u da verdik, her birini iyi kimseler kıldık. Onları, buyruğumuz altında insanları doğru yola götüren önderler yaptık; on­lara, iyi işler yapmayı, namaz kılmayı, zekat vermeyi vahyettik. Onlar, bize kulluk eden kimselerdi." [64]

Nakledilen bazı rivayetlere göre, Hz. İbrahim ateşe atıldıktan sonra Cebrail yanına varır ve ona: "Ey İbrahim, benden herhangi bir isteğin var mı?" diye sorar.

İbrahim: "Ey Cebrail, senden bir şey istemiyorum. Ben Allah'a tevekkül ediyorum" diyerek cevap verir.

Böylece o tevhid kahramanı, teslim ve sebatını Allah'ın huzurunda açığa vurarak büyük bir imtihandan çıkar ve melekleri kendine hayran bırakır.

Yine bazı rivayetlere göre, Nemrut, Hz. İbrahim'i ateşe attıklarında yüksek bir yerden seyretmeye başlar. Hz. İbrahim'i yeşillik bir yerde oturmuş görünce elinde olmadan: "Kendine ilah edinmek isteyen İbrahim'in Allah'ı gibi bir ilah edinsin" der.

Hz. İbrahim'in Hicreti

Hz. İbrahim Babil'den hicret edip Şam'a gider. O ana kadar hanımı Sara'dan çocuğu olmamıştı. Sonra Mısır hükümdarı tarafından Sara'nın hizmetine Hacer isminde bir cariye takdim olunur. Hz. İbrahim Sara'nın rızasıyla Hacer'le evlenince, bir erkek çocuk sahibi olur. İsmini İsmail koyarlar.

Hz. İbrahim Allah'ın emriyle bir hikmet üzere, Hacer'le İsmail'i Mekke'ye getirir. Anne ve oğlu Kâbe'nin yanında yalnız başlarına bırakıp dönmek isteyince Hacer: "Bizi bu ıssız ve susuz çölde kime bırakıp gidiyorsun" der.

İbrahim: "Sizi buraya getirmemi emreden Cenab-ı Hakk'a emanet ediyorum" diye cevap verir. Ve Kâbe'nin etrafının şenlenmesi ve Ehl-i Beyti için dua edip oradan ayrılır.

Allah Teala bu olaya ve Hz. İbrahim'in duasına işaretle şöyle buyuruyor: "Hani bir zaman, İbrahim şöyle demişti: "Rabbim! Bu şehri güvenli kıl; beni ve oğullarımı put­lara tapmaktan uzak tut. Rabbim! O putlar çok insanları saptırdı; artık bana uyan bendendir, kim de bana karşı gelirse, şüphesiz Sen, çok bağışlayan, çok merhamet edensin. Rabbimiz! Ben zürriyetimden bir kısmını, kutsal evinin yanında, ekinsiz bir vadiye yerleştirdim. Rabbimiz! Onları orada iskan ettim ki, namaz kılsınlar. Rabbimiz! İnsanların gö­nüllerini onlara meylettir, şükretmeleri için onları ürünlerle rızklandır. Rabbimiz! Doğrusu Sen gizlediğimizi de, açığa vurduğumuzu da bilirsin." [65]

Bu arada henüz çocukken annesiyle birlikte kuru bir çölde terk edilen Hz. İsmail annesi Hz. Hacer'den su ister. Hz. Hacer, Safa ve Merve dağı arasında oğluna su bulmak için yedi defa dolaşır. Bir de gelir bakar ki, İsmail'in ayaklarının altından su çıkıp akıyor. Bugün o su, zemzem suyu ismiyle bilinmektedir. Zemzem suyunun bereketiyle oralar şenlenir. Carhem isminde bir kabile yanlarına yerleşir. Hacer ve İsmail'le yaşamaya karar verirler.

Ara sıra Hz. İbrahim onlara baş vurur, durumlarını öğrenirdi. Hz. İsmail delikanlılık çağına ulaşınca, Hz. İbrahim, rüyasında oğlu İsmail'i kurban kesmeye memur kılınır. Peygamberin rüyası bir nevi vahiy olduğu için, kesin ilahi emir olduğundan durumu oğluna açar. O da ilahi emre rıza ve teslimiyet gösterir. Mina'da oğlunu kurban kesmek isteyince, Allah: "Ey İbrahim! Rüyanı doğruladın" diye hitap edip, İsmail'in fidyesi olarak büyük bir kurban gönderir. Böylece Hz. İbrahim; kalbindeki ilahi sevginin evlat sevgisiyle kıyaslanmayacak derecede fazla olduğunu göstererek, ilahi imtihandan çıkar ve Allah katından gönderilen koçu kurban keser. Biz Müslümanlar'ın kurban kesmeleri işte bundan dolayıdır.

Allah Teala bu olayı da şöyle anlatıyor: "İbrahim: "Rabbim! Bana iyilerden olacak bir zürriyet ver" dedi. Biz de ona yumuşak huylu bir oğlan müjdeledik. Çocuk, babasıyla beraber çalışma çağına erişince, İbrahim: "Ey oğulcuğum! Ben rüyamda seni boğazladığımı görüyorum, bir düşün, ne dersin?" dedi. O: "Ey babacığım! Emredildiğini yap, inşaallah beni sabredenlerden bulacaksın" dedi. Böylece ikisi de Allah' a teslim olup, babası oğlunu alnı üzerine ya­tırınca, Biz: "Ey İbrahim! Gerçekten sen, rüyayı doğruladın; işte biz iyi davrananları böylece mükâfatlandırırız" diye seslendik. Doğrusu bu apaçık bir deneme idi. (O, imtihandan çıkınca) Ona fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik." [66]

Nihayet Hz. İsmail büyür ve Carhem kabilesinden bir kızla evlenir. Bu arada Allah'ın emriyle baba oğul Kâbe'yi inşa ederler ve ilahi emir üzere hem kendileri hac merasimini yerine getirir, hem de diğer iman edenlerin hacca gitmelerini emrederler.

Allah Teala bu olaya işaretle de şöyle buyurmuştur: "Hani, İbrahim ve İsmail, Kâbe'nin temellerini yükseltiyor ve: "Rabbimiz! Bunu bizden kabul buyur. Şüphesiz ki, Sen işiten ve bilensin. Rabbimiz! İkimizi de Sana teslim olanlardan kıl, soyumuzdan da Sana teslim olmuş bir ümmet yetiştir. Bize ibadet yollarımızı göster, tevbemizi kabul buyur, çünkü tevbeleri daima kabul eden, merhametli olan ancak Sensin" diyorlardı" [67]

Yine Allah Teala şöyle buyurmuştur: "Yine hatırla ki, biz İbrahim'i: "Bana hiçbir şeyi ortak koşma; tavaf edenler, orada kıyama duranlar, rüku edenler ve secdeye varanlar için Evimi temiz tut" diye Kâbe'nin yerine yerleştirdik ve insanları hacca çağır; yürüyerek veya binekler üstünde uzak yollardan sana gelsinler" diye ona emrettik."[68]

 Sonra İsmail'in annesi Hacer vefat eder ve Kâbe'nin kenarında defnedilir.

Allah Teala, Hz. İbrahim ve Sara'ya, her ikisinin de tamamıyla ihtiyarladıkları bir dönemde bir erkek çocuk daha verir. İsmini İshak koyarlar.

Allah Teala şöyle buyuruyor: "Andolsun ki, elçilerimiz müjde ile İbrahim'e geldiler, "Selam sana" dediler. İbrahim: "Size de selam" dedi ve hemen kızartılmış bir buzağı getirdi. Ellerini ona uzatmadıklarını görünce, onları yadırgadı ve içine korku düştü. Onlar: "Korkma, biz Lut milletine gönderildik" dediler. Bu arada, İbrahim'in karısı ayakta idi ve o gülünce; "Ona, İshak'ı ardından da Yakub'u müjdeleriz" dediler. İbrahim'in karısı: "Vay başıma gelenler! Ben bir kocakarı, kocam da ihtiyar olmuşken nasıl do­ğurabilirim? Doğrusu bu şaşılacak bir şey" dedi. Onlar: "Allah'ın işi mi sana acayip geliyor? Bu, Allah'ın siz Ehl-i Beyt'e olan rahmet ve bereketidir. Şüphesiz O, övülmeye layıktır, yücelerin yücesidir" dediler. [69]

Allah Teala'nın bir bahşiş olarak Hz. İbrahim'e ata ettiği Hz. İshak ve Yakup da Hz. İsmail gibi Allah Teala'nın seçkin peygamberlerindendiler.

Allah Teala şöyle buyuruyor: "İbrahim'e, buna ilaveten İshak ve Yakub'u da verdik, hepsini de iyilerden kıldık. Onları, buyruğumuz altında insanları doğru yola götüren önderler yaptık; on­lara, iyi işler yapmayı, namaz kılmayı, zekat vermeyi vahyettik. Onlar, bize kulluk eden kimselerdi." [70]

Bilahare Tevhid ilkesinin bu şanlı kahramanı, zamanının müstekbirleriyle savaş etmekle geçirdiği yüce hayatının sonuna ulaşır ve canını tek maşuku olan Rabbinin rahmetine teslim eder. Hz. İbrahim'in vefat ettiğinde yüz yetmiş beş yaşında olduğu nakledilmektedir. Kabri, hanımı Sara ve oğlu İshak'la beraber Filistin'in Halil-ur Rahman Şehrindedir. Allah'ın selat ve selamı üzerlerine olsun.

Hz. Musa (Aleyhisselam)

Hz. Musa Kelimullah Ulü'l Azm peygamberlerin üçüncüsüdür. Allah Teala Kur'an-ı Kerim'in bir çok ayetinde o Hazret'ten övgü ile bahsetmiştir.

Allah Teala şöyle buyuruyor: "Ey Musa! Ben mesajlarımla ve seninle konuşmamla seni insanlar arasından seçtim; sana verdiğimi al ve şükredenlerden ol" [71]

Yine Allah Teala şöyle buyuruyor: "Kitapta Musa'yı da an. O seçkin kılınmış bir insan, tara­fımızdan gönderilmiş bir peygamberdi."[72]

Hz. Musa'nın Veladeti

Mısır hükümdarı olan Firavun, devamlı Yakup evlatlarına (İsrailoğulları'na) işkence edip katlederdi. Firavun kendisini, aşırı tekebbüründen dolayı ilah sanırdı. Bir gün kahinlerden biri; ona, İsrailoğulları'ndan bir çocuğun yakında dünyaya geleceğini ve onun saltanatının yıkılmasına sebep olacağı haberini verir. Bu haberi alan Firavun, böyle bir çocuğun dünyaya gelmesini önlemek için, Beni İsrail kabilesinden doğan erkek çocukların öldürülmesini emreder. Ama, ilahi gücün karşısında bir gün diz çöküp aczini itiraf edeceğini aklından bile geçirmeyen Firavun'un onca çabalarına rağmen, Hz. Musa dünyaya gelir ve Allah'ın annesine verdiği ilhamla bir sepete koyulup Nil nehrine bırakılır.

Hz. Musa'nın Firavun'un Sarayında Büyümesi

Firavun ve karısı saraylarının bahçesinden akan Nil nehrini seyrederken, insanı okşarcasına esen nesimin sağladığı nehrin hafif dalgaları üzerinde yaylana yaylana aka gelen bir sepet görürler. Hemen askerlerine, o sepetin yakalanıp kendilerine getirilmesini emrederler. Onu açtıklarında mışıl mışıl uyuyan son derece güzel, nur topu bir erkek çocuğuyla karşılaşırlar. Neye uğradıklarının ve Firavun'un saltanatını yıkacağı va'dedilen çocuğun bu çocuk olabileceğinin farkında olmadan; Allah Teala'nın, kalplerinde o nur topu çocuğa karşı uyandırdığı muhabbet sonucu onu saraya götürüp kendilerine evlat edinmeye karar verdiler.

Hz. Musa için dadı aranmaya başlanır. Bu çocuk gelen hiçbir dadının göğsünü ağzına almayınca, nihayet öz annesi dadı olarak saraya gelir ve yavrusunu, bağrına basıp süt verir. Aslında Allah Teala, Firavun'u kendi düşmanını kendi evinde beslemeye memur kılar.

Gelin bu muhteşem olayı Kur'an'dan dinleyelim: "Firavun yeryüzünde ululanmış ve halkını fırkalara ayırmıştı. İçlerinden bir toplu­luğu güçsüz kılıp, oğullarını boğazlıyor, kadınları sağ bırakıyordu; çünkü o, bozgunculardandı. Biz ise, yeryüzünde güçsüz kılınanlara iyilikte bulunmak, onları önderler kılmak, onları varis yapmak, memlekete yerleştirmek; Firavun, Haman ve her ikisinin asker­lerine, çekinmekte oldukları şeyleri göstermek istiyorduk. Musa'nın annesine: "Çocuğu emzir, başına gelecekten korktuğun zaman, onu suya bırak; korkma, üzülme; Biz şüphesiz onu sana döndüreceğiz ve peygamber yapacağız" diye vahyettik. Firavun'un adamları onu almışlardı. Firavun, Haman ve askerleri, suçlu oldukla­rından, o, onlara düşman ve başlarına da dert olacaktı. Firavun'un karısı: "Benim de, senin de gözün aydın olsun! Onu öldürmeyiniz, belki bize faydalı olur yahut onu oğul ediniriz" dedi. Aslında işin farkında değillerdi. Musa'nın annesi, gönlü bomboş sabahladı, oğlundan başka bir şey düşüne­miyordu. Allah'ın vadine iyice inanması için kalbini pekiştirmeseydik, neredeyse saraya alınan çocuğun kendi oğlu olduğunu açığa vuracaktı. Musa'nın ablasına: "Onu izle" dedi. O da, kimse farkına varmadan, Musa'yı uzaktan gözetledi. Önceden, süt annelerin memesini kabul etmemesini sağladık. Musa'nın ab­lası: "Size, sizin adınıza ona bakacak, iyi davranacak bir ev halkını tavsiye edeyim mi?" dedi. Böylece onu, annesinin gözü aydın olsun, üzülmesin, Allah'ın verdiği sözün gerçek olduğunu bilsin diye, ona geri çevirdik. Fakat çoğu bilmezler." [73]

Hz. Musa'nın Hicreti

Hz. Musa artık büyümüştü. Bir gün, şehirde gezinirken İsrailoğulları'ndan olan bir adamla Firavun taraftarlarından birisinin kavga ettiğini görür. İsrailoğulları'ndan olan adam Hz. Musa'yı yardımına çağırır. Hz. Musa onun yardımına koşar, ama Hz. Musa'nın müdahalesi Firavun taraftarının ölümüne yol açar.

Allah Teala bu olayı şöyle anlatıyor: "Musa erginlik çağına gelip olgunlaşınca, ona hikmet ve ilim verdik. İyi davra­nanları böyle mükâfatlandırırız. Musa, halkının haberi olmadığı bir zamanda, şehre girdi. Biri kendi adamların­dan, diğeri de düşmanı olan iki adamı dövüşür buldu. Kendi tarafından olan kimse, düşmanına karşı ondan yardım istedi. Musa, onun düşmanına bir yumruk vurdu; ölümüne sebep oldu. "Bu şeytanın işidir; çünkü o apaçık, saptıran bir düşmandır" dedi. Musa: "Rabbim! Doğrusu kendime yazık ettim, beni bağışla" dedi. Allah da onu bağışladı. O, şüphesiz bağışlayandır, merhamet edendir. Musa: "Rabbim! Bana verdiğin nimete andolsun ki, suçlulara asla yardımcı olmayacağım" dedi." [74]

 Artık emniyeti kalmayan Hz. Musa korku içinde şehri gözetlemeye başlayınca başka bir gün yine, yardımına koştuğu adamın başka bir Firavun taraftarı ile dövüştüğünü görür. Yine o adamın yardım talep etmesi üzerine, yanlarına yaklaşır ve aralamak ister. Hz. Musa'nın kendisine vuracağını sanan Kıptî (Firavun taraftarı): "Dün bir adam öldürdüğün gibi beni de mi öldürmek istiyorsun?" [75] der.

Bu olaydan sonra Kıptîler ve Firavun Hz. Musa'yı öldürmek kararı alırlar. Durumu sarayda bulunan bir mü'min kişi Hazret'e haber verir: "Ey Musa! Bu kavim seni öldürmek için görüşüyorlar; sen hemen çık. Şüphesiz ben senin iyiliğini istiyorum" [76] der.

Hz. Musa endişeli bir şekilde "Rabbim! Beni bu zalim toplumdan kurtar" [77] diyerek Medyen'e doğru şehri (Mısır'ı) terk eder. Medyen'e gelerek dinlenmek için bir su kuyusunun yanına varır. Orada herkesin, koyunlarına su vermek için kuyudan su çekmeye çalıştığını ve az ötede iki genç kızın koyunlarını sulamak için ortalığın sakinleşmesini beklediğini görür.

Gelin bu olayı da Kur'an'dan dinleyelim: "Musa Medyen'e doğru yöneldiğinde: "Rabbimin bana doğru yolu göstereceğini umarım" dedi. Medyen suyuna geldiğinde, davarlarını sulayan bir insan topluluğu buldu. Onlardan başka, hayvanlarını sudan alıkoyan iki hanım gördü. Onlara: "Nedir bu haliniz?" dedi. Onlar: "Çobanlar ayrılana kadar biz sulamayız. Babamız da çok yaşlıdır onun için bu işi biz yapıyoruz" dediler." [78] Bunun üzerine, Hz. Musa son derece yorgun ve bitkin olmasına rağmen; onların hayvanlarını sular, sonra gölgeye çekilip: "Rabbim! Doğrusu bana indireceğin her hayra çok muhtacım" der.[79]

Hz. Musa'nın Çobanlığı

Sonra o iki kızdan biri, haya içerisinde Hz. Musa'ya gelerek: "Babam, hayvanlarımızı sulamanın ücretini vermek için seni çağırıyor" der. [80]

Kızların babası Hz. Şuayb peygamber idi. Hz. Musa yolda Şuayb'in evine gelirken kızın kendisinden öne geçmemesini ister ve: "Arkadan yolu bana göster. Çünkü ben kadınların vücuduna arkadan dahi bakmayan bir soydanım (peygamber soyundan)" der." [81]

Hz. Şuayb onu güzel karşılar. Hz. Musa başından geçenleri anlatınca Hz. Şuayb, ona teselli verip: "Korkma artık zalim toplumdan kurtulmuşsun" [82] der.

Hz. Musa Şuayb'in kızlarından biriyle evlenir ve yaptıkları anlaşma gereği, on yıl Hz. Şuayb'in yanında kalıp, ona çobanlık eder.

Allah Teala Hz. Musa'nın Hz. Şuayb peygamberin kızıyla evlenmesi ve bu iki Hazret arasında olan anlaşmaya işaretle şöyle buyuruyor: "İki kızlardan biri: "Babacığım! Onu ücretli olarak tut; ücretle tuttuklarının en iyisi bu güçlü ve güvenilir adamdır" dedi. Kızların babası: "Bana sekiz yıl çalışmana karşılık bu iki kızımdan birini sana nikahlamak istiyorum. Eğer on yıla tamamlarsan o, senden bir lütuf olur. Ama sana ağırlık vermek istemem. İnşaallah beni iyi kimselerden bulacaksın" dedi. Musa: "Bu seninle benim aramdadır. Bu iki süreden hangisini doldurursam doldurayım bir kötülüğe uğramayacağım. Söylediklerimize Allah vekildir" dedi." [83]

Hz. Musa, bu süreyi Hz. Şuayb'e çobanlık yaparak tamamladıktan sonra Medyen'i Mısır'a doğru terk eder. Mısır'a doğru hanımıyla beraber geldiklerinde soğuk bir gecede yollarını kaybederler ve Hz. Musa'nın gözü aniden parlayan bir ateşe takılır. Kendisiyle beraber olan ailesine: "Bekleyin; ben bir ateş gördüm. Ya size bir haber getiririm veya ısınasınız diye kor bir parça ateş getiririm" [84] der.

Hz. Musa'nın Peygamberlikle Görevlendirilmesi

Musa ateşe gelince, o mübarek bölgenin vadisinin sağ tarafında ağacın içinden ona: "Ey Musa! Şüphesiz Ben alemlerin Rabbi olan Allah'ım" [85] diye seslenilir.

Tâhâ Sûresi'nde de bu olay şöyle anlatılıyor: "Musa ateşe yaklaşınca: "Ey Musa! diye ona seslenildi. Şüphesiz ben, senin Rabbinim. Artık ayakkabılarını çıkar. Çünkü sen, mukaddes bir vadi olan Tuva'dasın. Ben, seni peygamberliğe seçtim. O halde sana olan vahyi dinle: Bir tek Allah benim ve benden başka ilah yoktur. Sadece bana ibadet et ve beni hatırlaman için namaz kıl. Herkesin işlerinin karşılığını görmesi için kuşkusuz kıyamet gelecek." [86]

Artık Hz. Musa peygamberliğe seçilmişti. Allah ona nübüvvetinin ispatı için, elindeki asasını ejderhaya döndürme ve elini koynuna soktuğunda parlak olup nur saçma mucizesini vermişti.

Allah'ın emriyle Firavun'a geldi. Önce mantıklı yollarla hidayete davet etti. Firavun tekebbürünü ve inadını sürdürerek mantıktan anlamayınca, Hz. Musa şöyle dedi: "Eğer ben Allah'ım tarafından sana ayet ve mucizeler göstersem ne dersin?"

Firavun: "Hani nerede ayetin doğru söylüyorsan göster" [87]dedi.

Hz. Musa asasını yere atınca asa ejderha oldu. Elini yakasına götürüp çıkarınca, o beyaz nuru Firavun'un gözleri önüne serdi. [88]

Firavun hayretler içinde kaldı. Kendi etrafına Hz. Musa hakkında danıştı. Onlar: "Onu tut, galip gelmeleri ve büyüsünü çözmeleri için tüm büyücüleri getirt" [89]dediler.

Firavun her taraftan büyücüleri toplattı ve hepsi marifetlerini ortaya koydular (yere attıkları ipler yılanlara dönüşmüştü). Sıra Hz. Musa'ya gelince asayı yere attı büyük bir ejderha oldu ve onların yaptıklarını (yılanları) yuttu.

Herkesten önce büyücüler Hz. Musa'ya iman ettiler. Firavun'un tehdidini dinlemediler ve: "Biz artık bizi yaratan Rabbimize yöneldik, ne yaparsan yap"[90] dediler.

Hz. Musa'ya iman edenler çoğaldı, ama Firavun ve etrafı öylece küfürde kalmaya devam ettiler.

Allah Teala Musa'ya, o mazlum halkı geceleyin Mısır'dan çıkarmasını emretti. [91]

Hz. Musa (a.s) İsrailoğulları'yla Nil nehrine doğru yol aldılar. Firavun'un haberi olunca askerleriyle onları takip ederek Nil nehrine (Hz. Musa'ya) yaklaştı. Hz. Musa Allah'a sığındı. Ona: "Asanı vur ve sudan geç" diye vahyedildi. Asasını vurunca, ona ve kavmine yol açıldı denizden geçtiler.

Firavun yaklaştı, ilahi mucizeyi gördüğü halde yine inanmadı ve askerlerine: "Siz de onlar gibi sudan geçin" emrini verdi. Onlar da suda hareket etmeye başlayınca su her taraftan yolları bir birine bitiştirdi. Artık Firavun ve taraftarları zavallı olmuşlardı.

Gelin bu ibret verici öyküyü Kur'an'dan dinleyelim: "Rabbin Musa'ya: "Haksızlık eden millete, Firavun'un milletine git" diye nida etmişti. "Haksızlıktan sakınmazlar mı?" Musa: "Rabbim! Doğrusu beni yalanlamalarından korkuyorum; göğsüm daralıyor, dilim açılmıyor. Onun için Harun'a da elçilik ver. Onların bana isnat ettik­leri bir suç da vardır. Beni öldürmelerinden korkuyorum" demişti. Allah: "Hayır; ikiniz mucizelerimizle gidiniz. Doğrusu Biz sizinle beraber dinlemekteyiz. Firavun'a varınız: "Biz şüphesiz alemlerin Rabbinin elçisiyiz; İsrailoğulları'nı bizimle beraber gönder, deyiniz" demişti. Firavun Musa'ya: "Biz seni çocukken yanımıza alıp büyütmedik mi? Hayatının bir çok yıllarını aramızda geçirmedin mi? Sonunda yapacağını da yaptın. Sen nankörün birisin" dedi. Musa: "O işi kasten yaptımsa sapıklardan biri sayılırım. Bu yüzden sizden korkunca aranızdan kaçtım. Sonra, Rabbim bana hikmet verip, beni peygamber yaptı. Başıma kaktığın bu nimet, İsrâiloğulları'nı kendine köle ettiğinden ötürüdür" dedi. Firavun: "Âlemlerin Rabbi de nedir?" dedi. Musa: Kesin olarak inanacaksanız, bilin ki O göklerin, yerin ve ikisinin ara­sında bulunanların Rabbidir" dedi. Yanında bulunanlara: "İşitmiyor musunuz?" dedi. Masa:"O sizin de Rabbiniz, önce geçmiş atalarınızın da Rabbidir" dedi. Firavun, çevresindekilere: "Size gönderilen peygamberiniz şüphesiz delidir" dedi. Musa: "Eğer akıl edebilen kimselerseniz bilin ki O, doğunun, batının ve ikisinin arasında bulananların Rabbidir" dedi. Firavun: "Benden başkasını ilah edinirsen, Andolsun ki seni zindanlık ederim" dedi. Musa: "Sana apaçık bir şey getirmiş isem de mi?" dedi. Firavun: "Doğru sözlülerden isen haydi getir" dedi. Bunun üzerine Musa değneğini attı, besbelli bir yılan oluverdi. Elini çıkardı, bakanlara bembeyaz göründü. Firavun çevresinde bulunan ileri gelenlere: "Doğrusu bu bilgin bir sihirbaz; sizi sihirle yurdunuzdan çıkarmak istiyor; ne buyurursunuz? dedi. Onlar: "Onu ve kardeşini alıkoy, şehirlere, sana bütün bilgin sihirbazları getirecek toplayıcılar gönder" dediler. Sihirbazlar, belirli bir günün bildirilen vaktinde toplandılar. İnsanlara: "Siz de toplanır mısınız?" denildi. "Sihirbazlar üstün gelirlerse biz de onlara uyarız" dediler. Sihirbazlar geldiklerinde, Firavun'a; "Biz üstün gelirsek, şüphesiz bize bir ücret vardır değil mi?" dediler. Firavun: "Evet; o takdirde siz gözde kimselerden olacaksınız" dedi. Musa onlara: "Ne atacaksanız atın" dedi. Onlar da iplerini ve değneklerini attılar ve: "Firavun hakkı için, şüphesiz, biz üstün geleceğiz" dediler. Bunun üzerine Musa değneğini attı; onların uydurduklarını yutmaya başlayı­verdi. Bunu gören sihirbazlar secdeye kapanarak: "Âlemlerin Rabbine, Musa ve Harun'un Rabbine inandık" dediler. Firavun: "Ben size izin vermeden ona iman mı ettiniz? Muhakkak ki o, size sihri öğreten büyüğünüzdür. Şimdi bileceksiniz; ellerinizi ayaklarınızı, Andolsun, çaprazlama kestireceğim, hepinizi astıracağım" dedi. İman eden sihirbazlar: "Zararı yok, biz şüphesiz Rabbimize döneceğiz; inanların ilki olmamızdan ötürü, Rabbimizin kusurlarımızı bize bağışlayacağını uma­rız" dediler. Biz Musa'ya: "Kullarımı geceleyin yola çıkar; şüphesiz takip edileceksiniz" diye vahyettik. Bu arada Firavun şehirlere, "Doğrusu bunlar bizi öfkelendiren döküntü azın­lıklardır; hepimiz tedbirli olmalıyız" diyen münâdiler gönderdi. Ama biz Firavun ve adamlarını bahçelerden, pınar başlarından, hazineler­den ve şerefli makamlardan çıkardık. Böylece oralara İsrâiloğulları'nı mirasçı kıldık. Firavun ve adamları güneş üzerlerine doğarken onların ardına düştüler. İki topluluk birbirini gördüğünde, Musa'nın adamları: "İşte yakalandık" dedi­ler. Musa: "Hayır; Rabbim benimle beraberdir, bana elbette yol gösterecektir" dedi. Bunun üzerine Biz Musa'ya: "Değneğinle denize vur" diye vahyettik. Hemen deniz ikiye ayrıldı, her parçası yüce bir dağ gibiydi. İşte oraya, geridekileri de yaklaştırdık. Musa ve beraberinde bulunanların hepsini kurtardık. Öbürlerini suda boğduk. Bunda şüphesiz ders vardır, ama çoğu inanmamıştır. Doğrusu Rabbin, güçlü olandır, merhamet edendir." [92]

İşin ilginç tarafı şu ki, ilahlık taslayan firavun da sonunda ilahi kudret karşısında teslim olur, ama iş işten geçtikten sonra gelen teslim ne işe yarar ki, mühim olan genişlikte Allah'a inanıp teslim olmaktır. Kur'an-ı Kerim şöyle buyuruyor: "Firavun boğulacak duruma gelince: "İsrailoğulları'nın taptığı Allah'tan başka bir ilahın olmadığına inandım ve teslim olanlardanım" dedi. Ama şu cevap geldi: "Şimdi mi? Oysaki, daha önce isyan edip bozgunculardan olmuştun. Bu gün seni bedeninle kurtaracağız ki, senden sonra gelenlere bir belge olsun. Doğrusu insanların çoğu ayetlerimizden habersizdir."[93]

Firavun'un zulmünden kurtulan İsrailoğulları, denizin öbür tarafında putperest milletler görünce, Hz. Musa'dan kendileri için put yapmasını istediler ve çeşitli bahanelerle peygamberlerine eziyete kalkıştılar. Hz. Musa: "Ne kadar cahilsiniz! Bunların yaptıkları batıldır. Sizi Firavun'un pençesinden kurtaran Allah'tan başka bir ilah aramamı mı bekliyorsunuz!" diyerek üzüntüsünü dile getirdi. [94]

Hz. Musa, kardeşi Harun'u kavmi içerisinde vekil bırakarak, Allah'ın emri gereği otuz günlük ibadete çekildi. Sonra on gün daha eklendi. O, böylece kırk günlük münacattan sonra kavmine döndü. Tevrat, o zaman Hz. Musa'ya verildi.

Kavmine varit olunca, kavminin Samiri isminde biri tarafından altından yapılan, bir buzağıya taptıklarını gördü. Hazret kavminin sapıklıklarını görünce, çok üzüldü ve onları kınayıp putu (buzağıyı) kırıp yok etti. [95]

Her zaman bahane peşinde koşan Yahudi kavmi hiç ıslah olmadı. Hz. Musa'dan sonra gelen bazı peygamberleri de öldürmeye kalkıştılar ve kendi kutsal kitapları olan Tevrat'ta değişiklikler yaparak tahrif ettiler.

Hz. İsa(Aleyhisselam)

Hz. İsa (a.s)'ın annesi Meryem'in, babasının ismi İmran annesinin ismi ise Hanne'dir. Hanne uzun müddet çocuk sahibi olamıyordu. Allah'a çocuğu olması için dua etti. Allah onun duasını kabul edip hamile kalınca, bu büyük nimetin şükrü için çocuğunu Allah'ın evine (Bey-tül Mukaddes'e) hizmetçi olarak adadı.

Bu hususu Kur'an-ı Kerim şöyle beyan ediyor: "İmran'ın zevcesi şöyle demişti: "Ey Rabbim! Karnımdaki bu bebeği hür olarak sana adadım. Sen onu benden kabul buyur. Muhakkak ki, sen her şeyi işiten ve bilensin. (İmran'ın zevcesi) çocuğu doğurunca Allah onun ne doğurduğunu daha iyi bildiği halde: "Ey Rabbim! Onu kız doğurdum. (Mabede hizmet için) erkek kız gibi değildir. Ben onun adını Meryem (Allah kulu) koydum. Ben onu ve zürriyetini kovulmuş şeytanın şerrinden sana sığındırıyorum" dedi.

Bunu üzerine; "Rabbi onu güzel bir kabul ile kabul buyurdu ve onu iyi bir şekilde yetiştirdi ve (eniştesi) Zekeriya peygamberi de ona kefil (himayesine memur)kıldı.

Zekeriya ne zaman onun bulunduğu mihraba girdiyse, yanında yiyecek buldu: "Ey Meryem! Bu sana nereden geliyor?" dedi. O da: "Bu Allah tarafındandır. Şüphe yok ki Allah dilediğini hesapsız olarak rızklandırır" dedi.

"Hatırla ki, bir vakit melekler şöyle demişti: "Ey Meryem! Allah hakikaten seni seçti, seni pak ve tertemiz kıldı. Ve seni alemlerin (o zamanın) kadınlarına üstün kıldı." [96]

Hz. İsa'nın Veladeti

Artık bu mukaddes hanımefendi erginlik çağına ulaşmış ve Allah yolunda gösterdiği halis sadakatten dolayı zamanının en seçkin ilahi kadını olmuştu. Ama bir gün hiç beklemediği bir anda Allah Teala'nın en kutsal meleklerinden olan Hz. Cebrail, güzel yüzlü bir delikanlı suretinde karşısına dikilecek ve kendisine, Allah Teala'nın Hz. İsa (a.s)'ı ondan dünyaya getirmeyi irade ettiğini müjdeleyecekti.

Allah Teala şöyle buyuruyor: "Ey Resulüm! Kitapta Meryem'i de an. Hani o (ibadet için) ailesinden ayrılıp doğuda bir yere çekilmiş, sonra onlara karşı kendine bir perde edinmişti. Nihayet biz ona Cebrail'i gönderdik de kendisine bir düzgün insan şeklinde göründü.

Meryem ona: "Doğrusu ben senden Rahman'a sığınırım. Eğer sakınan bir kimse isen" dedi.

Cebrail: "Ben sana temiz bir oğlan hibe etmek için, Rabbinin gönderdiği bir elçiyim" dedi.

Meryem: "Benim nasıl oğlum olur? Bana bir insan dokunmamıştır, ben iffetsiz de değilim" dedi.

Cebrail: "Evet işte dediğin gibidir. Ancak Rabbin buyurdu ki; "Bu (baba olmaksızın çocuk vermek), bana çok kolaydır. Hem bunu insanlara kudretimize delalet eden bir âlâmet ve tarafımızdan bir rahmet yapacağız. Zaten (ezeldeki takdirimiz de) bu iş olup bitmiştir."

Nihayet (Cebrail'in üfürmesiyle) Meryem ona (İsa'ya) hamile kaldı ve onunla uzak bir yere çekildi.

Doğum zamanı gelince, "doğum sancısı onu bir hurma dalının yanına götürdü. (Halkın dedikodularını nazara alarak) "Keşke, bundan önce ölseydim de unutulup gitmiş olsaydım" dedi.

Bu esnada "Çocuk Meryem'in altından ona şöyle seslendi: "Sakın üzülme Rabbin senin alt yanında bir su arkı yarattı. Hurmanın da dalını kendine doğru silkele. Devrilmiş taze hurmalar üzerine dökülsün. Artık ye, iç gözün aydın olsun. Eğer insanlardan birini görürsen: "Ben Rahman Allah'a oruç (susmak) adadım. Artık hiçbir insanla konuşmayacağım" de."

Sonra İsa'yı taşıyarak kavmine getirdi. Onlar: "Ey Meryem! Doğrusu sen acayip bir şey (babasız çocuk) getirdin. Ey Harun'un kız kardeşi! Ne baban kötü bir insandı, ne de annen iffetsizdi" dediler.

Bunun üzerine, Meryem (kendilerine cevap vermek için) çocuğa işaret etti.

Onlar: "Biz beşikteki çocukla nasıl konuşuruz?" dediler.

Allah'ın bir mucizesi olarak o çocuk: "Ben gerçekten Allah'ın kuluyum. Bana kitap verdi ve beni peygamber