| |||||||||
| |||||||||
|
Hz. Muhammed (s.a.a) Hicret'ten elli üç yıl önce, miladi beş yüz yetmiş bir yılının Rebi-ül Evvel ayının on yedisinde Arabistan'ın Mekke şehrinde dünyaya teşrif ettiler. Babasının adı Abdullah, annesinin adı Amine'dir. Hz. Muhammed (s.a.a)'in dünyaya gelmesiyle, Kisra'nın sarayının hasar görmesi, ateşperestlerin tapınaklarındaki yüz yıllardan beri sönmemiş olan ateşin sönmesi gibi bir takım olağan dışı olaylar vuku buldu. Hazret, anne karnındayken babasını, altı yaşına bastığında da annesini kaybetti. Çocukluk dönemi süt annesi olan Halime'nin yanında geçti. Daha sonra dedesi Abdulmuttalib'in himayesine girdi. Dedesinin vefatından sonra amcası Ebu Talib, en büyük himaye edicisi ve destekçisi oldu. Hazret, çocukluk döneminden itibaren Allah'ın inayet ve lütfü altında daima melekler ve ilham yardımıyla doğru yola hidayet ediliyordu. Hazret, çocukluk döneminde bile, en olgun insanın terbiye ve ahlakını ortaya koyuyor ve kendi yaşıtlarından çok farklı olduğunu gösteriyordu.
Ebu Talib bir gün, Hazret'ten çocukluk döneminde elbisesini değiştirip istirahata çekilmesini ister.
Bu iş amcasının gözleri önünde olacağından, Hazret: "Amca, yüzünü başka yöne çevir, sonra elbisemi değiştireyim" deyince; Ebu Talib, o günde büyüklerin bile, pek tesettürlü dolaşmadığı bir toplumda küçücük yaşta olan Hazret'in böyle yüksek bir edep göstererek, bu sözü söylemesine hayret eder.
Ebu Talib diyor: "Ben ondan asla bir yalan duymadım. O, çocuklarla oynamayı pek sevmezdi, yersiz herhangi bir hareketi görülmezdi. Gençliğinde de o toplumda işlenen her türlü kötülüklerden ve çirkefliklerden uzaktı."
Peygamberliğe erişmeden önce Hazret, Mekke büyüklerinden Abdullah bin Cuda'nın evinde bir grup özgürlük yanlısı kişilerin, mazlumları savunmak amacıyla oluşturdukları "Hılf-ul Fudul" ittifakının üyelerinden idi. Risalete eriştikten sonra da mezkur ittifakı hatırlar ve: "Ben, o ittifak yapıldığında Abdullah bin Cuda'nın evinde idim. Bu gün de beni böyle bir ittifaka davet ederlerse, gönülden kabul ederim" [1] buyururdu.
Gençlik dönemlerinden beri güvenilir biri olduğundan halk emanetlerini ona teslim ederdi. Hazret ortaya koyduğu dürüstlüğüyle halkın güvenini öyle kazanmıştı ki, halk ona Emin lakabını vermişti.
Her yıl bir ay Nur dağındaki Hıra mağarasına gider, Allah'ıyla irtibat kurar, ibadet ederdi. Eve döndüğünde önce Kabe'yi tavaf eder sonra evine giderdi.
Yirmi beş yaşında Hz. Hatice ile evlendi. Kırk yaşında Hıra mağarasında ibadetle meşgul iken peygamberliğe seçildi.
Hz. Muhammed (s.a.a) peygamberlik görevine başladıktan sonra, üç yıl boyunca halkı açıkça İslam'a davetle görevlendirilmediği için, sadece yakınlarına çağrıda bulundu. Bu süre zarfında erkeklerden ilk iman eden Hz. Ali (a.s), kadınlardan ise Hz. Hatice oldu.
Daha sonra Allah Teala "Artık emredileni açıkça ortaya koy, puta tapanlara aldırış etme" [2] emrini indirerek, Hazret'i halkı açıkça İslam'a davet etmekle görevlendirdi. Bu emir indikten sonra Hazret, hedefi uğrunda bütün kötülük ve zorluklara tahammül ederek, halkı açıktan İslam dinine davet etmeye başladı. Hazret, bu müddet zarfında seçkin ve şahsiyetli insanlar yetiştirdikten sonra, Medine'ye hicret ederek orayı kendisine İslam hükümetinin merkezi olarak seçti. Daha sonraları Hazret'in hicreti İslam tarihinin başlangıcı olarak kabul edildi.
Hazret hicret ettikten sonra 10 yıl süresince, Medine'de özgürce insanları İslam'a davet etti. Bu müddet zarfında davetiyle birlikte, Arab'ın azgın müşrikleriyle mübâreze ve cihad ederek; onları, kendi emrine boyun eğmeye mecbur etti. 10 yıldan sonra Arap yarımadasının hepsi Müslüman oldu. Bu yıllar içerisinde Allah'ın ayetleri Peygamber'e, yeri ve zamanı geldikçe, nazil oluyordu. O, bu ayetleri halka okuyup, İslam'ın hükümlerini onlara öğretiyordu.
Bu yıllar ve peygamberlik yıllarından önce Hazret'in başından geçen olaylar hayret verici, ruhlara hitap edici ve öğreticidir. Bu konularda geniş kitaplar yazılmıştır. Konu hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyen kimselerin, ilgili geniş kitaplara müracaat etmeleri gerekir.
Bahsimizin "Peygamberleri Tanıma Yolları" bölümünde hak peygamberin iddiasının doğruluğunu ispatlamak için mucize göstermesi gerektiğine işaret etmiştik. Ancak şunu belirtmeliyiz ki, her ne kadar mucize, peygamberlik iddiasında bulunan kimsenin doğruluğunu ispatlamakta en zorunlu ve kesin yoldursa da, hak peygamberi tanıma yolları sadece mucize ile sınırlı değildir. Hak peygamber olduğu ispatlanan peygamberin kendinden sonraki peygamberi belirtmesi ve peygamberlik iddiasında bulunan kişinin kendi kişiliği ve içerisinde bulunduğu şartlardan elde edilen belirtiler de onun hak peygamber olduğunu ispatlayan delillerdendir.
Hz. Hatem-ül Enbiya Muhammed-i Mustafa (s.a.a)'in peygamberliği konusuna gelince; Hazret'in kendinden önceki ilahi peygamberler gibi ikame ettiği mucizeler, o Hazret'in peygamberliğini ispatlamakla birlikte; dost, düşman herkesin tasdik ettiği büyük şahsiyetinden ve içinde bulunduğu şartlardan elde edilen belirtilerle, kendinden önceki ilahi peygamberlerin beyanları da Hazret'in peygamberliğini ispatlamaktadır. Bizim bütün bu konuları detaylı olarak ele alıp incelememiz, ciltlerce kitap yazmamızı icap ettirir. Ama kitabımızı bu nüktelerden yoksun da bırakamayız. Dolayısıyla işaret mahiyetinde de olsa bu konulara değinmek zorundayız.
Bir insanın iddialarının doğruluğu veya yanlışlığını tespit etmede o insanın geçmişine bakmak, en büyük yardımcıdır. Peygamber-i Ekrem'in peygamberlik iddiasında bulunmadan halk içinde geçmiş olan 40 yıllık bir ömrü vardır. Hazret'in bu yaşamı, bütün boyutlarıyla O'nun doğruluğunun, dürüstlüğünün, eminliğinin, sadakatinin en güzel açıklayıcısıdır. Halkın O'na olan güveni, kendisine (Emin) lakabını vermelerine sebep olmuştu. Peygamberliğe seçildikten sonra da düşmanları, asla O'nu; güvensizlik, ihanet, yalan, zulüm gibi kötü sıfatlarla suçlama cesaretini göstermediler.
Tarih; güzel ahlakın, affediciliğin, şefkatin, dürüstlüğün, düşmanlar karşısında kahramanlığın ve bilahare bir ilahi rehberde olması gereken bütün güzel sıfatların, en üstün derecede o Hazret'te bulunduğuna şahitlik etmektedir.
Diğer taraftan; Hazret'in içinde bulunduğu topluma bakınca, tasavvur edilebilen en çirkef toplum tablosunu görmekteyiz. Cehalet, en doruk noktada; vahşet, zirveye ulaşmış; batıl inançlar, Kur'an-ı Kerim'in tabiriyle toplumu helaket uçurumunun ağzına dikmiş; [3] ahlaksızlık ve sefalet, toplumun bütün değerlerini yok etmiş; düşmanlık ve nefret, bütün kalpleri istila etmiş, zulüm Arşı A'la'ya ulaşmıştı. Hz. İmam Ali (a.s)'ın tabiriyle o toplum tasavvur edilebilen en kötü toplum örneği idi.
Hz. Ali (a.s) o toplumun portresini şöyle çiziyor: "Allah Teala Muhammed'i bütün aleme bir uyarıcı ve vahyine emin olarak gönderdi. Oysa, ey Arap topluluğu! Siz o zaman en kötü din üzere idiniz. En kötü evde yaşıyordunuz. Sert kayalıklar içerisinde sağır yılanlar arasında ikamet ediyor, bulanık su içiyor, iri undan yapılmış sert kuru ekmek yiyordunuz. Birbirinizin kanını döküyor, akrabalık bağını kesiyordunuz. Putlar aranızda dikili olup, ahlaksızlık ve çirkin işlerden kaçınmıyordunuz." [4]
Hz. Ali, başka bir hutbesinde de o toplumun acınacak durumunu şöyle açıklıyor: "Allah Hz. Muhammed'i peygamber olarak gönderdiğinde, insanlar sapıklık ve şaşkınlık içindeydiler. Fitneler içinde önlerini görmeden hareket ederlerdi. Heva ve heves onları sarmış, boş böbürlenmeler onları saptırmıştı. Kara cahillik onların akıllarını büsbütün hafifletmişti. İşlerinin akıbeti açısından hayret ve şaşkınlığa kapılmış, cehalet belasına müptela olmuşlardı." [5]
İşte cehalet ve aşağılık deryasında boğulmak üzere olan bir toplumdan, mektep ve eğitim görmemiş olan Muhammed denen bir nur topu ortaya çıkıyor. [6] O, öyle bir nur topu ki, onun nuru bütün aleme aydınlık saçıyor, kara bir bulut gibi o toplumun üzerine çöken zulmet perdelerini birbiri ardınca ortadan kaldırıyor. Onlara ilim ve hikmet öğretiyor, kötülüklerle paslanan kalplerini yıkayıp güzelliklerle süslüyor. O vahşi toplumdan dünyanın en medeni, en aydın, en mantıklı en uygar toplumunu yaratıyor.
Allah Teala şöyle buyuruyor: "Toptan Allah'ın ipine sarılın, ayrılmayın. Allah'ın size olan nimetini anın: Düşmandınız, kalplerinizin arasını uzlaştırdı da, O'nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Bir ateş çukurunun kenarında idiniz, sizi oradan kurtardı. Allah, doğru yola erişesiniz diye size böylece ayetlerini açıklar." [7]
Yine Allah Teala şöyle buyuruyor: "Okur yazar olmayan kimseler arasından, kendilerine ayetlerini okuyan, onları arıtan, onlara Kitabı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderen O'dur. Onlar, daha önce, şüphesiz apaçık bir sapıklık içinde idiler." [8]
İşte okul ve ders görmeyen cahil halkın içerisinden çıkmış olan bu nur, bütün olumsuz şartlara rağmen, ilahi maarifte, çeşitli ilim dallarında ve doğru yaşam tarzında öyle bir mektep ortaya koyuyor ki; ilim, irfan deryasında yoğrulmuş olan insanların en dahileri bile, onun karşısında hayranlıklarını ortaya koyup, benzerini getirmekten aciz olduklarını itiraf etmekten başka bir çıkar yol göremiyor ve görmemektedirler. Öyle bir kitap getirir ki; insanlık tarihinde onun eşi ve benzerine rastlanması mümkün değildir.
Acaba bütün bu gerçekler, Muhammed-i Mustafa (s.a.a)'in, Allah'ın insanları hidayet için, gönderdiği peygamberi olduğunu kanıtlamıyor mu?
Kısacası, Hz. Muhammed-i Mustafa (s.a.a)'in ahlakı, davranışları, durumu, adabı, sünnetleri, seciyesi, siyaseti, birbirinin kanına susamış vahşi insanlardan kardeşlik ve beraberlik esası üzere kurulu en medeni toplumu icat etmesi, insanları Allah'a itaate sevk edip, en derin tevhid inancını ortaya koyması, en zor sorulara en sağlam cevaplar vermesi, insan severliği, alim ve fakihlerin ömürleri boyunca çalışmalarına rağmen, inceliklerini idrak etmekten aciz kaldıkları en güzel hukuk sistemini işaretle beyan etmesi ve saymakla bitiremeyeceğimiz daha nice yüce üstünlükleri, O'nun ilahi güç tarafından teyit edildiğinin en bariz delilidir. Yoksa, ilim okumamış, mektep görmemiş, kitap mütalaa etmemiş, üstelik de en cahil ve vahşi bir toplumda zayıf, fakir ve öksüz olarak büyümüş bir kişinin bilginleri, dahileri ve bütün insanlık alemini hayrete sevk eden böyle bir mektebi ortaya koyması imkansızdır.
Tarihi araştırdığımızda, önceki peygamberlerin İslam Peygamberi'nin geleceğini müjdelediklerini görmekteyiz.
Allah Teala bu gerçeğe işaret ederek şöyle buyuruyor: "Beni İsrail bilginlerinin onu tanıyıp bilmesi, onlar için bir delil değil midir?"[9]
Yine Allah Teala şöyle buyuruyor: "Hatırla ki, Meryem oğlu İsa: Ey İsrailoğulları! Ben size Allah'ın elçisiyim, benden önce gelen Tevrat'ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek Ahmed ismindeki peygamberi müjdeleyici olarak geldim. Fakat o, kendilerine açık deliller getirilince; bu apaçık bir büyüdür, dediler." [10]
İslam öncesi Kitap Ehlinden (Hıristiyan ve Yahudiler'den) bir kısmı kendi ellerinde bulunan açık belirtilerle onun geliş vaktini beklemekte idiler.
Hatta onlar, kendilerine zulmeden Arab'ın müşriklerine; Arap boylarından birini oluşturan, Hz. İsmail'in neslinden bir kişinin, peygamber olarak gönderileceğini, o peygamberin geçmiş ilahi dinleri tasdik edip onaylayacağını ve işte o zaman o peygamberin yardımıyla kendilerinin müşriklere zafer kazanacağını söylüyorlardı.
Allah Teala şöyle buyuruyor: "Allah katından onlara, kendilerinde olanı tasdik eden Kitab geldiğinde; oysa onlar, bundan önceleri, inkar edenlere karşı kendilerine yardım gelmesini beklerlerdi, bildikleri gelince, onu inkar ettiler. Allah'ın lâneti, inkar edenlerin üzerine olsun." [11]
Ama bütün bunlara rağmen, Hıristiyan ve Yahudi bilginlerinden bazıları, özellikle de Hıristiyan alimleri, ellerinde bulunan belirtilere dayanarak o Hazret'e iman ettiler.
Allah Teala şöyle buyuruyor: "İnananlara en şiddetli düşman olarak, insanlardan Yahûdileri ve Allah'a şirk koşanları bulursun. Onlardan, inananlara sevgice en yakın "Biz Hıristiyan'ız" diyenleri bulursun. Bu, onların içinde bilginler ve rahipler bulunmasından ve büyüklük taslamamalarındandır. Peygambere indirilen Kur'an'ı işittiklerinde, gerçeği öğrenmelerinden gözlerinin yaşla dolarak, "Rabbimiz! İnandık, bizi de şahidlerden yaz. Rabbimizin bizi iyi milletle birlikte bulundurmasını umarken niçin Allah'a ve bize gelen gerçeğe inanmayalım?" dediklerini görürsün." [12]
Yine Allah Teala şöyle buyuruyor: "Yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları o elçiye, o ümmi peygambere uyanlar (var ya), işte o peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten men eder, onlara temiz şeyler helal, pis şeyleri haram kılar." [13]
Ama yukarıda zikrettiğimiz ayetlerde işaret edildiği üzere, bir kısmı da heva heveslerine uyarak, İslam dinini kabullenmeye yanaşmadılar.
Allah Teala şöyle buyuruyor: "Kendilerine Kitab verdiklerimiz, onu (peygamberi) oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Doğrusu onlardan bir takımı, bile bile hakkı gizlerler." [14]
Dikkate şayan konu şu ki; hakikat arayan kimselerin, şimdi elimizde bulunan bu tahrif edilmiş mevcut Tevrat ve İncil'de bile, -bu kadar tahrif edilmiş olmalarına rağmen- Hz. Resulullah'ın geleceğini müjdeleyen delil ve işaretleri bulmaları mümkündür. Bu alamet ve işaretler, Yahudi ve Hıristiyan alimlerinden gerçek hakkı hakkıyla aramak isteyenlerine bir ışık olmuş ve onların bir çoğunun mukaddes İslam dinini kabul etmelerine vesile olmuştur.[15]
Peygamberi tanımanın, en sağlam yolunun, iddia sahibinin mucize göstermesi olduğunu açıklamış idik. Peygamber bu yolla Allah'la olan özel irtibatını halka aydınlatmış olur.
Tarih kitapları Peygamber efendimizden (s.a.a) bir çok mucize nakletmişlerdir. Hazret'in işaretiyle çakıl taşlarının, o Hazret'in elinde konuşması,[16] kurdun O'nun peygamberliğine şehadet getirmesi, ayın ikiye bölünmesi, ağacın yerinden koparak kendisine taraf hareket ederek Hazret'in peygamberliğine tanıklık ettikten sonra, tekrar eski yerine dönmesi, gelecekte gerçekleşeceğini bildirdiği konuların Hazret'in bildirdiği gibi vuku bulması ve tevatür haddine yetişen daha birçok mucizeler tarihte kesinlik kazanmış olaylar içerisinde yer almıştır. [17]
Ama bütün bu mucizelerin içerisinde, en açık ve kalıcı, en değerli ve en faydalısı Kur'an-ı Kerim'dir. O, Peygamber efendimizin kalıcı mucizesidir.
Peygamberlerin bir çoğu kitap sahibi olmalarına rağmen, kitabını mucize olarak tanıtan sadece İslam Peygamberi'dir. Kur'an-ı Kerim, hem Peygamber efendimizin elinde olan hidayet kitabı, hem de risaletinin kesin delilidir.
Bunun sır ve nedenlerinden biri, İslam dinin belli bir zaman ve mekan veya belli bir kavim için değil, bütün zaman, mekan ve bütün insanlık için gönderilen son ilahi din oluşudur. Bu yüzden onun doğruluğunu kanıtlayan delil de kalıcı olmalıdır ki, her hakikat arayan, her zaman ve mekanda o delile müracaat ederek hakkı bulabilsin.
Hz. Musa'nın hiçbir araç olmaksızın denizden geçişi, Hz. İsa'nın yeni dünyaya geldiğinde büyük bilginleri hayrete düşürecek şekilde ilim ve hikmetle konuşması ve Hz. Resulullah'ın ikame ettiği ayın ikiye bölünmesi veya ağacın yerinden koparak Hazret'in huzuruna gelip peygamberliğine tanıklık ettikten sonra tekrar eski yerine dönmesi gibi olaylar, belli zaman ve mekanla sınırlıdır. O mekan ve zamanda olmayanlar onu müşahede etmiyor ve bu tür mucizeler zaman süreci içerisinde eskiyip gidiyor. Hatta sonraki zamanlarda gelenler veya o mekanda olmayanlar onun doğruluğundan bile şüphe etme durumuna düşebiliyorlar. Oysa Kur'an-ı Kerim, zaman ve mekan sınırını aşmıştır. Peygamber efendimizin yanında olanlar, ona bizden daha yakın değillerdir. O, Peygamber efendimizin yanında olanlar için mucize olduğu gibi, bizler için de mucizedir. Hatta bizler, Kur'an'ın mucize oluşunu anlamakta onlardan daha şanslıyız. Zira bizim zamanımızda ilim ve medeniyet daha fazla ilerlemiştir. Dolayısıyla da biz gelişen ilmin yardımıyla Kur'an'ın mucize oluş yönlerini daha iyi idrak edebiliriz.
Bir diğer husus da şudur ki, diğer mucizelerin cisimsel yönü vardır. Yani onlar insanın göz ve kulağına hitap ediyor. Oysa, Kur'an'ın muhatabı insanın aklıdır. O, içerdiği yüksek manaları, ortaya koyduğu üstün değerleri ile akılları hayran bırakıp etkisi altına alıyor. Kur'an'ın önünde bilginler diz çöküyor; diğer mucizeler ise, daha çok avam halkı etkisi altına alıyor.
Sonra diğer mucizelerin mucize olması için, bizzat o mucizeyi ikame eden peygamberin kendi huzuru olması şarttır. Ama Kur'an'ın mucize olması için peygamberin kendi huzuru şart değildir. Kur'an'ın kendisi konuşan bir mucizedir. Kur'an; "Eğer benim mucize oluşumdan şüpheniz varsa, insanıyla cinniyle, bilginiyle cahiliyle siz de hep birlikte el ele verip benim benzerimi ortaya koyun" diyor.
Kur'an-ı Kerim'in İslam Peygamberi'nin mucizesi olduğuna değinmiştik. Biz burada Kur'an-ı Kerim'in mucize oluş yönlerini inceleme imkanına sahip değiliz. Çünkü bu konu ciltlerce kitap yazmayı gerektirir. Ancak burada birkaç hususa işaret etmek zorundayız:
Kur'an-ı Kerim, açıkça bütün aleme meydan okuyarak, hiç kimsenin böyle bir kitabı getirme gücünün olmadığını, hatta bütün insanlar ve cinler el-ele verseler dahi, böyle bir şeyi başaramayacaklarını iddia etmektedir. Hatta değil Kur'an gibi bir kitap; onun sûrelerine benzer on sûre, daha ötesi, onun birkaç ayetlik küçük sûrelerine benzer bir küçük sûreyi dahi getiremezler buyuruyor.
Allah Teala şöyle buyuruyor: "De ki: Andolsun, bu Kur'an'ın bir benzerini ortaya koymak üzere, ins-ü cin bir araya da gelseler, birbirlerine destek de olsalar, onun benzerini ortaya getiremezler." [18]
Yine Allah Teala şöyle buyuruyor: "Yoksa, "Onu (Kur'an'ı) kendisi uydurdu" mu diyorlar? De ki: Eğer doğru iseniz, Allah'tan başka çağırabildiklerinizi (yardıma) çağırın da siz de onun gibi uydurulmuş on sûre getirin." [19]
Yine Allah Teala şöyle buyuruyor: "Yoksa onu (Kur'an'ı) Muhammed uydurdu mu diyorlar? De ki: Eğer siz doğru iseniz Allah'tan başka gücünüzün yettiklerini çağırın da (hep beraber) onun benzeri bir sûre getirin." [20]
2- Kur'an-ı Kerim ilk baştan kendisine muhalefet edenleri mübarezeye davet etmiştir. Dolayısıyla onların böyle bir kitap veya bir kısmını getirememeleri ve ondan aciz olmaları bu kitabın, Hak Teala tarafından olduğunun en güçlü delilidir.
Allah Teala şöyle buyuruyor: "Eğer kulumuza indirdiklerimizden herhangi bir şüphe duyuyorsanız, haydi onun benzeri bir sûre getirin, eğer iddianızda doğru iseniz, Allah'tan gayri şahidlerinizi (yardımcılarınızı) da çağırın. Bunu yapamazsınız. -ki elbette yapamazsanız- yakıtı, insan ve taş olan cehennem ateşinden sakının. Çünkü o ateş kafirler için hazırlanmıştır." [21]
3- İslam tarihi şunu göstermektedir ki; Hz. Peygamber (s.a.a)'in peygamberliğinin başından bu yana iç ve dış düşmanlar her an için, İslam dinini yok etmek ve bu ilahi nuru söndürmek için, bir an olsun boş kalmamış ve ellerinden gelen tüm çabaları sarf etmişlerdir. Hatta günümüzde dahi İslam'ı kendileri için, en büyük tehlike olarak gören dünyanın büyük güçleri bütün ciddiyetle, bu dini ortadan kaldırabilmek yolunda, ellerinden gelen sinsi planları yapmaktan geri kalmamaktadırlar. Düşmanlarının bütün bu çabalarına rağmen, onların Kur'an-ı Kerim'in karşısında aciz kalmaları, bu kitabın ilahi kaynağa dayandığını kanıtlamaktadır.
4- Kur'an'ın muhaliflerini aşağılaması ve onları mücadeleye davet etmesine bakılacak olursa, onunla mücadele etmenin en kolay, en az masraflı ve en etkili yolunun, onun benzerinin getirilemeyeceği iddiasını, onun ayarında benzeri bir kitap ortaya koyarak yere sürmek olduğu açıktır. Oysa, Kur'an'ın bu çağrısından bin dört yüz yıldan fazla bir zaman geçmesine, Arap ve gayri Arap milletleri içerisinde Kur'an'a muhalif, bunca dahi insanların ortaya çıkmasına rağmen, onların bu iddiaya cevap vermekten aciz kalmaları, Kur'an'ın Allah tarafından olduğunu kanıtlamaktadır.
5- Din ve dil uzmanları, şimdiye kadar hiçbir kimsenin Kur'an'la ölçüşebilecek bir kelamı veya kitabı ortaya koyamadıklarını ve bu işe teşebbüs eden herkesin ise, rezil olmaktan başka bir şey elde edemediğini belirtiyorlar.[22]
Bütün bunlar, Kur'an-ı Kerim'in Allah Teala tarafından peygamberine gönderilmiş olan, ilahi bir mucize olduğunu kanıtlamaktadır. Demek ki, Resulullah'ın (s.a.a) getirmiş olduğu Allah'ın bu vahyi, karşı koyulması imkansız olan, kıyamete kadar baki kalacak en büyük mucizedir.
Dini konuların araştırıldığında genelde din ve dinlerden bahsedilir. Musevilik dini (Yahudilik), Hıristiyanlık dini, İslam dini gibi, her peygamber için, özel bir din ortaya konur. Ama, Kur'an-ı Kerim Âdem'den Hatem'e (Resulullah'a) kadar Allah'ın dininin tek bir din olduğunu vurgulayarak, bütün peygamberlerin bu tek dine davet eden ilahi elçiler olduklarını ortaya koyuyor. "Allah nezdinde hak din İslam'dır." [23]
Bunun nedeni şudur ki; peygamberlerin dinlerindeki esasların hepsi aynı olup, sadece iki noktada farklılık göstermektedir:
a) Zaman, mekan ve insanların özelliklerine göre değişim gösteren bir takım teferruatlar.
b) Eğitim ve öğretimdeki incelikler.
Her peygamber, kendisinden önceki peygamberlerden daha derinlemesine ve genişçe halkı eğitmişlerdir. Örneğin, İslam dininde tevhid ve mead hakkında olan bilgiler, geçmiş peygamberlerin öğrettiklerinden daha geniş ve derindir. Bunun sebebi, bu öğretilenlerin insan tekâmülü ile orantılı olmasıdır.
Peygamberin eğitim sistemi, normal bir eğitim sistemine benzer. Nasıl ki, bir çocuk ilkokuldan alınır ve çocuğun eğitim gücü geliştikçe, ona verilen bilgiler, biraz daha derinleştirilip, çoğaltılırsa; aynı şekilde peygamberler de insanlardaki gelişme safhasına göre aynı inancı biraz daha derinleştirip, etraflıca insanlara öğretirler.
Bu yüzden, dinlerin değişmesi hususundaki en güzel tabir, bir dinin insanların gelişmesine orantılı olarak tekâmüle erişmesidir. Dolayısıyla dinlerdeki farklılığı, dinlerin ihtilâfı olarak algılamak doğru değildir.
Kur'an-ı Kerim, din terimini hiçbir zaman çoğul halinde "Edyan olarak" kullanmamıştır. Aksine, devamlı olarak din terimini tekil olarak kullanmış ve ilahi peygamberleri, birbirlerinin onaylayıcıları olarak tanıtmıştır. Buna göre şunu söyleyebiliriz ki; eğer peygamberlerden herhangi biri, bir diğer peygamberin zamanında ve onun bölgesinde olsaydı, aynen o peygamberin getirdiği emir ve kanunları getirir, onun öğretisinden farklı bir öğreti ortaya koymazdı.
Kur'an-ı Kerim, peygamberlerin bir tek branşı oluşturduklarını beyan etmektedir. Önceki peygamberler sonrakileri müjdeler, sonrakiler de öncekileri tasdik ederlerdi. Hatta Kur'an-ı Kerim, bütün peygamberlerden bu hususta kesin söz alındığını belirtmektedir.
Allah Teala şöyle buyuruyor: "Hani Allah, peygamberlerden: "Ben size kitap ve hikmet verdikten sonra, nezdinizdekileri tasdik eden bir peygamber geldiğinde, ona mutlaka inanıp yardım edeceksiniz" diye söz almış, "Kabul ettiniz ve bu ahdimi yüklendiniz mi?" dediğinde de, onlar:"Kabul ettik" cevabını vermişler, bunun üzerine Allah: "O halde, şahid olun; bende sizinle birlikte şahitlik edenlerdenim, buyurmuştu." [24]
Biz, Hatem-ül Enbiya Hz. Muhammed-i Mustafa (s.a.a)'in Allah Teala'nın son peygamberi olduğuna inanıyoruz. O Hazret'ten sonra kıyamete kadar hiçbir peygamber gelmeyecektir. İslam Peygamberi'nin peygamberlerin sonuncusu olduğu gerçeği İslam dininin zaruriyatındandır. Bir insanın bu inancı reddedip de İslam dininde kalması imkansızdır; kim, bunu inkar ederse, İslam dininden çıkar.
Allah Teala Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyuruyor: "Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat O, Allah'ın Resulü ve peygamberlerin sonuncusudur. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilendir."[25]
Allah Teala bu ayette Hz. Resulullah (s.a.a)'in son peygamber olduğunu açıkça belirtmiştir.
Yine Allah Teala şöyle buyuruyor: "...Bu Kur'an bana, sizi ve ulaştığı kimseleri uyarmam için vahyedildi..." [26]
Bu ayet-i kerime, Kur'an-ı Kerim'in ulaştığı herkese bir ilahi hüccet olduğunu beyan etmek hasebiyle, Hz. Resulullah (s.a.a)'in dininin cihanşümul olduğunu belirttiği gibi, İslam dininin kıyamete kadar devam edeceğini, dolayısıyla da ondan sonra hiçbir dinin gelmeyeceğini ortaya koymaktadır.
Hz. Resulullah (s.a.a)'in son ilahi peygamber olduğunu belirten bir çok diğer ayetler de vardır. Fakat bizim maksadımız ihtisar olduğundan onlara değinmiyoruz. İsteyenler, konu hakkında yazılmış olan geniş kitaplara müracaat edebilirler.
Hadislere gelince; Hz. Resulullah (s.a.a) ve Ehl-i Beyt İmamları'ndan gelen yüzlerce hadis, Hz. Resulullah (s.a.a)'in son ilahi peygamber olduğunu ve İslam dininin kıyamete kadar baki kalacak son ilahi din olduğunu daha açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Biz burada onlardan sadece bir kaçına işaret edeceğiz.
Bu hadislerden biri, hem Ehl-i Beyt, hem de Ehl-i Sünnet kaynaklarında mütevatir olarak nakledilen Menzilet hadisidir. Bu hadis gereğince, Hz. Resulullah (s.a.a), Tebük savaşına giderken, Hz. Ali'den Medine'de kendi yerinde kalmasını ister. Hz. Ali (a.s)'ın ise, bazı istemezlerin dedikodularından üzülmesi üzerine, ona: "Sen bana nispet, Harun'un Musa'ya nispet olan mevkiinde olmak istemez misin? Ancak benden sonra peygamber gelmeyecektir" buyuruyor.
Bu hadis-i şerifte Hz. Resulullah (s.a.a), açıkça kendisinin son ilahi peygamber olduğunu ve artık kendinden sonra peygamber gelmeyeceğini belirtmiştir. Bu hadisin, aynı zamanda biz Ehl-i Beyt dostlarının inancı olan, Hz. Ali (a.s)'ın imametinin de delili olduğundan, bu hadisin senedi ve çeşitli nakilleriyle ilgili olarak kitabımızın "İmamet" bölümünde geniş olarak bahsedeceğiz. İsteyenler oraya müracaat edebilir.
Yine Hz. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Benim helalım kıyamet gününe kadar helaldir, haramım da kıyamet gününe kadar haramdır." [27]
Görüldüğü üzere; bu hadis de, Hz. Resulullah (s.a.a)'in şeriatını neshedecek bir şeriatın kıyamet gününe kadar gelmeyeceğini belirtmektedir.
Yine Hazret şöyle buyurmuştur: "Benim benden önceki peygamberlere olan misalim, aynen güzel bir ev yapıp da sadece bir köşesinden bir kerpiç eksik bırakan kişinin binasına benzer ki, insanlar o evin etrafını dolaşır, güzelliğinden hayret ederek; "Keşke o kerpici de koysaydı" derler. İşte ben peygamberler binasının o kerpiciyim, ben peygamberlerin sonuncusuyum." [28]
Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Allah Teala Hz. Muhammed'i peygamberlerin boşluğu yaşandığı, kargaşaların ve ihtilafların yükseldiği bir dönemde peygamber olarak gönderdi. Onunla peygamberlerine son verdi ve vahiy kapısını kilitledi." [29]
Hz. Ali (a.s) Hazret'e gusül verirken de şöyle buyuruyordu: "Babam, anam sana feda olsun. Senin vefatınla öyle bir şey kesildi ki, senden önce hiçbir kimsenin ölümü ile o kesilmemişti. Senin vefatınla nübüvvet ve semavi haber kapısı kapandı." [30]
Hz. İmam Rıza (a.s) şöyle buyurmuştur: "Muhammed (s.a.a)'in şeriatı, kıyamet gününe kadar neshedilmeyecek ve O'ndan sonra kıyamet gününe kadar bir peygamber gelmeyecektir." [31]
Yüzlerce bu gibi hadisler mütevatir olarak nakledilmiştir. Bütün bu hadisler, Hz. Resulullah (s.a.a)'tan sonra bir ilahi peygamberin gelmeyeceğini açıkça ortaya koymaktadırlar. O halde Hz. Resulullah (s.a.a)'tan sonra kim peygamberlik iddiasında bulunursa, kesinlikle en büyük yalancı, Allah'a iftira eden ve Allah'ın lanet ettiği kişidir.
Söz buraya gelmişken, Hz. Hatem-ül Enbiya Muhammed-i Mustafa (s.a.a)'in yüce makam ve güzel ahlakına kısaca bir göz atmanın biz aciz insanlara yararlı olacağına inanıyoruz.
Biz, Hz. Muhammed-i Mustafa (s.a.a)'in Allah Teala'nın yarattığı en şerefli, en yüce varlık ve ilahi peygamberlerin en üstünü olduğuna inanıyoruz.
Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Allah Teala Muhammed (s.a.a)'den daha üstün ve hayırlı bir varlık yaratmamıştır." [32]
Hüseyin bin Abdullah diyor ki; Hz. İmam Sadık (a.s)'a: "Hz. Resulullah (s.a.a) Adem oğullarının efendisi mi idi?" dedim. Hazret: "Andolsun Allah'a ki, o Allah'ın yarattığı bütün yaratıkların efendisi idi. Allah ondan üstün bir yaratık yaratmamıştır" buyurdu." [33]
Hz. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Allah Teala, Peygamberlere bağışladığı her şeyin tamamını Hz. Muhammed'e bağışlamıştır." [34]
Hz. İmam Musa Kazım (a.s) şöyle buyurmuştur: "Hz. Muhammed (s.a.a), Allah Teala'nın mebus kıldığı bütün peygamberin en bilgilisi idi." [35]
Yine Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Allah O'nu apaydın ışıkla, şüpheleri gideren delille, insanları sapıklıktan kurtaran ve doğru yola sevk eden kitapla gönderdi. Mensup olduğu boy, en hayırlı boy, ağacı en hayırlı ağaç dalları-budakları güzel ve doğrudur. Dileyenler meyvelerinden kolayca yiyebilirler. Doğduğu yer Mekke, hicret ettiği yer tertemiz şehir Medine, Anılışı orada yüceldi; ünü oradan duyuldu. Allah O'nu yeterli bir delille, şifa veren öğütle, halkı düzene sokacak bir davetle gönderdi. Bilinmeyen ilahi hükümleri O'nunla belirtti, bildirdi. Noksan ve ayıplanacak adetleri, bidatleri O'nunla söküp attı, uyulması gereken şeyleri O'nunla tebliğ eti.[36]
Allah Teala, O Hazret hakkında şöyle buyurmuştur:"Şüphesiz sen, pek büyük bir ahlak üzerindesin." [37]
Yine Allah Teala şöyle buyurmuştur: "Allah'tan bir rahmet dolayısıyla, onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın onlar çevrenden dağılır giderlerdi." [38]
Hz. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Resulullah (s.a.a) konuştuğunda bakışlarını ashabı arasında bölüyordu; ona, buna (herkese) eşit olarak bakıyordu." [39]
Yine Hz. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Resulullah (s.a.a), asla ayaklarını ashabının önünde uzatmazdı." [40]
Hz. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Resulullah (s.a.a), daima güler yüzlü, yumuşak huylu ve mütevazı idi; kaba, sert, bağıran, sövüp sayan, ayıp arayan ve boş yere çok öven birisi değildi." [41]
Halkla güler yüz ve sevgiyle karşılaşırdı. Herkese hatta çocuklara bile selam vermede öncülük ederdi. Devamlı ashabını yoklar, eğer üç gün birini görmezse, derhal sorup soruşturur, hasta olanın ziyaretine giderdi. Ashabıyla oluşturduğu mecliste bakışlarını onların arasında eşit olarak bölerdi. Kendisi oturduğu halde başkalarının ona hizmet etmesini kabul etmezdi; yerinden kalkar onlarla beraber gerekeni yapar ve: "Allah, kendini başkalarından üstün gören kulunu hoş görmez" buyururdu.
Enes bin Malik şöyle diyor: "Resulullah (s.a.a), ashaptan birini üç gün görmediğinde, onu sorup araştırırdı, eğer sefere gitmiş olsaydı, onun hakkında dua ederdi, eğer hazır olsaydı, onu ziyaret ederdi ve eğer hasta olmuş olsaydı, ziyaretine gidip halini sorardı." [42]
İbn-i Abbas şöyle diyor: "Resulullah (s.a.a) konuştuğunda veya O'ndan bir şey sorduklarında, iyice kavramaları için sözünü üç defa tekrarlardı." [43]
Cerir bin Abdullah da şöyle diyor: "Resulullah (s.a.a), evlerinden birine girdi, derken o ev (ashapla) dolup taştı, ben de evin dışarısında oturdum. Resulullah (s.a.a) beni görünce, elbisesini büküp bana atarak; "Onun üzerinde otur" buyurdular. Ben de onu yüzüme sürüp öptüm." [44]
Salman-i Farisî de şöyle diyor: "Bir gün Resulullah (s.a.a)'in evine gittim, Hazret bir yastığa dayanmıştı, derken onu yaslanmam için bana atarak şöyle buyurdular: "Ey Selman! Kim, bir Müslüman kardeşinin yanına gittiğinde, kardeşi ona ikramda bulunur ve rahat etmesi için ona yastık verirse, Allah Teala onun günahlarını bağışlar." [45]
Cabir bin Abdullah da şöyle diyor: "Resulullah (s.a.a) yirmi bir savaşa katıldı, ben o savaşlardan on dokuzuna bizzat kendim şahid oldum, ama ikisine katılamadım. Hazret'le beraber olduğum savaşların birinde geceleyin altımdaki devem çöktü ve artık hareket etmedi. Resulullah (s.a.a) insanların en arkasında hareket eder, güçsüz insanları arkasına bindirip onlar için dua ediyordu. Bana yetiştiğinde, benim ah vah ettiğimi görünce; "Bu adam kimdir?" diye sordu. Ben; "Anam babam sana feda olsun. Ey Resulullah! Ben Cabir bin Abdullah'ım" dedim. "Ne olmuş?" diye sordu. Cevaben; "Devem yorulmuştur, artık hareket etmiyor dedim." Resulullah (s.a.a); "Asan var mı?"diye sordu. "Evet vardır" dedim. Hazret o asayla deveyi kaldırdı, onu sürdü ve daha sora onu yatırıp; "Bin" dedi. Ben de ona binip o deveyle hareket ettim, benim devem ondan ileri geçiyordu. O gece Resulullah (s.a.a) yirmi beş defa bana mağfiret diledi. Daha sonra; "Baban Abdullah'ın ne kadar evladı vardır, acaba borcu da var mıdır?" diye sordu..."[46]
Zeyd bin Sabit şöyle diyor: "Biz Hz. Resulullah (s.a.a) ile birlikte oturduğumuzda, eğer biz ahiret konusundan söz açsaydık, o da bizimle o konuda sohbet ederdi, eğer biz dünya konusundan söz açsaydık, o da bizimle o konuda sohbet ederdi, eğer biz yiyecek ve içecek konusundan söz açsaydık, o da bizimle o konuda sohbet ederdi. İşte Hz. Resulullah böyle biri idi." [47]
Peygamber-i Ekrem (s.a.a)'in emrinin ashabı arasında anında uygulanmasına ve onların: "Sana inanıyoruz, eğer kendimizi ateşe bile atmamızı emir buyurursan hazırız" demelerine rağmen, yine de Hazret, Allah katından hakkında emir gelmeyen konularda, ashabıyla istişare eder ve onların görüşlerini alır, onlara şahsiyet verirdi.
Tüm işlerine düzen hakimdi. Vakitlerini taksim ederek değerlendirir ve bu hususta ashabına tavsiyede bulunurdu.
Savaşta taktik uygulardı. İslam düşmanlarının casuslarını gafil avlamak için bir takım konuları açığa vurmadan ashabına uygulatır ve sonuçta başarılı olurdu.
Bir işin sağlam temel üzerine oturtulmasına önem verirdi. Ashaptan bazılarının herhangi bir konudaki eleştirilerini dinler ve onları kendi kararının doğruluğuna güzellikle ikna ederdi.
Yersiz övgüleri duymak istemezdi. Halkın cehaletten kaynaklanan yanlış algılamalarının gerçeğini onlara açıklardı. Peygamberimizin on sekiz aylık oğlu Hz. İbrahim vefat ettiği gün güneş tutuldu. Halk güneş tutulmasını İbrahim'in vefatıyla ilgili bir olay zannettiler. Resulullah halkın bu yanlış tasavvuru karşısında zaman kaybetmeden mescitte minbere çıktı ve: "Ey insanlar! Ay ve güneş iki büyük ilahi ayet ve nişanedirler ve birinin ölümü için tutulmazlar" [48] buyurarak halkı aydınlattı.
İnsani güçlerin bir yerde toplanıp düzene sokulmasını isterdi ve: "Üç kişilik bir yolculuk yapsanız bile birinizi aranızdan grup başkanı seçiniz" buyururdu.
Hazret'in tebliğ üslubu nasihat, hikmet ve güzel cidal esasları üzerine kurulu idi. İslam'a tebliğ konusunda kolaylıktan yanaydı. Tebliğinde asla şiddete baş vurmazdı. Sözleri hep ümit ve müjde verici idi. Onun bu yumuşak tavrı karşısında ona karşı şiddet uygulayan veya saygısızlık edenlere kızmaz, onların hidayeti ve bağışlanması için Allah'a dua ederdi. Onların hak ve hakikatten uzak kalmalarına son derece üzülürdü. Öyle ki, Cenab-ı Hak "Bu söze inanmayanların ardından üzülerek neredeyse kendini mahvedeceksin!"[49] buyurarak, bu kadar üzülmemesi gerektiğini hatırlatır. Hazret ashabına da aynı yöntemi tavsiye ederdi. Ashabından birini Yemen'e İslam'ı tebliği etmek için gönderdiği zaman ona şöyle tavsiyede bulundular: "Kolaylık sağla, zorlaştırma. Müjdeci ol, halkın nefret ve dağılmasına sebep olan şeylerden kaçın."[50]
İlim ehline değer verir, bütün ashabını ilim öğrenmeye teşvik ederdi. Bu hususta bu kadarı yeter ki; Hazret: "İlim öğrenmek her Müslüman'a farzdır" [51] buyurarak, ilim öğrenmeyi erkek kadın herkese farz kılmış, "Beşikten mezara kadar ilim talep edin" buyurmakla da, ilmin yaşı olmadığını vurgulamış, "Çine gitmeniz gerekse de ilmi talep ediniz" [52] buyurmakla da, Müslümanlar'a ilmin tek kurtuluş yolu olduğunu belirtmiştir.
Hazret gecelerini az bir istirahattan sonra hep ibadetle geçirirdi. Bir gün hanımlarından birisi ona: "Ey Allah'ın Habibi! Sen ki bağışlanmışsın. Neden bu kadar ibadet ediyorsun?" deyince cevabında buyurdular: "Neden Allah'ın şükür eden bir kulu olmayayım!"[53]
Başkalarına ibadette orta yollu olmayı tavsiye ederdi. İnzivaya çekilen, ailesini terk ederek ibadetle meşgul olanları eleştirirdi. Ashaptan bazıları böyle yaptıkları için onlara buyurdular: "Sizin vücudunuzun ve ailenizin üzerinizde hakları vardır; onlarla ilgilenmekle vazifenizi yerine getiriniz."
Cemaatle namaz kıldıklarında yaşlıların, zayıfların durumunu gözeterek, çabuk bitirmeye çalışırdı. Tembelliği sevmezdi, ümmetini çalışmaya teşvik ederdi ve buyururdu: " İbadet yetmiş kısımdır. En iyi ve makbul olanı ise helal yoldan elde edilen kazançtır."
Hazret çok oruç tutardı. Ramazan ayının sonlarında da mescitte itikafa çekilirdi.
Hz. İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Resulullah (s.a.a) peygamberliğe seçildiğinde o kadar oruç tutuyordu ki, halk; "Peygamber iftar etmiyor" diyorlardı. Sonra bir gün oruç tutup bir gün iftar etmeye başladı. Daha sonra Pazartesi ve Perşembe günlerini oruç tutmaya başladı. Sonra da ayın ilk başında Perşembe günü, ortasında Çarşamba günü ve sonunda ise Perşembe günü olmak üzere, ayda üç gün oruç tutmaya başladı ve şöyle buyuruyordu: "Bu şekil oruç tutmak, bütün günleri oruç tutmakla eşittir." [54]
Anbeset-ul Abid şöyle diyor: "Resulullah (s.a.a) ömrünün sonuna dek Şaban ve Ramazan ayının oruçlarını tutardı ve her ayda üç gün oruç tutmayı ise ihmal etmezdi; şöyle ki ayın ilk Perşembesini, ortasındaki ilk Çarşambayı ve sonundaki Perşembeyi oruç tutmakla geçirirdi." [55]
Hazret dünyaya karşı hiç ilgi duymazdı. Kalbinde dünya muhabbeti diye bir şey yoktu.
Hz. İmam Ali (a.s) Hz. Peygamber (s.a.a)'i şöyle anlatıyor: " O yerde yemek yerdi, kul gibi otururdu, ayakkabısını kendisi tamir ederdi, elbisesini kendisi yamardı. Eğersiz merkebe biner, biri daha varsa ardına bindirirdi. Evinin kapısına üstünde resimler bulunan bir perde asılmıştı. Zevcelerinden birine: "Şunu kaldır, ona baktıkça dünya ziynetlerini hatırlıyorum" buyurdular. Dünyayı gönlünden çıkarmıştı, onu anmayı hatırından geçirmezdi, dünyayı o kadar gözden çıkarmıştı ki, ne gönül bağlayacağı güzel bir elbisesi vardı, ne de üstünde oturacağı beğenilecek bir yaygısı. Gerçekten de Allah (c.c) Muhammed'i (Allah'ın selatı ona ve soyuna olsun), kıyamete bir delil, cennete müjdeleyici, azaptan korkutucu olarak gönderdi. Oysa dünyadan karnı boş olarak çıkıp gitti, ahirete ayıplardan, suçlardan esen olarak vardı. Kendi namına bir taşı taş üstüne koymadan yolunu tuttu. Rabbinin davetine icabet etti. Allah bize ne de büyük bir lütufta bulunmuştur ki, onu bize örnek olarak göndermiştir. Onun izini izlemekteyiz, yoluna gitmekteyiz." [56]
İbn-i Abbas şöyle diyor: "Bir gün Ömer Hz. Resulullah (s.a.a)'in yanına geldiğinde, Hazret'in bir hasır üzerinde uzanmış olduğunu ve hasırın Hazret'in bedeninde iz bıraktığını görünce; "Ey Allah'ın Peygamberi! Altınıza bir yaygı alsaydınız" dedi. Bunun üzerine, Hazret ona şöyle buyurdu: "Dünya benim neyime, benim ile dünyanın misali, sıcak bir günde yolculuk yapan bir biniciye benzer ki, bir saat ağacın gölgesinde dinlenir, sonra da orayı terk edip gider." [57]
Yine İbn-i Abbas şöyle diyor: "Hz. Resulullah (s.a.a) vefat ettiğinde zırhı, ailesine yiyecek olarak aldığı otuz sâ (doksan kilo) arpa karşılığında bir Yahudi'nin yanında rehin idi." [58]
Hz. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Resulullah (s.a.a) bir eve girdiğinde, meclisin girişten en aşağı kısmında otururdu." [59]
Enes bin Malik şöyle diyor: "Resulullah (s.a.a) hastaların ziyaretine giderdi, cenazeleri teşyi ederdi, kölenin davetini kabul ederdi, merkebe binerdi, Hayber, Beni Kureyza ve Beni Nazir günü (onlarla savaştığı günler) yularlı bir merkebe binmişti, altında liften bir palan vardı." [60]
Hz. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur:"Resulullah (s.a.a) mebus olduğu günden, dünyadan göçene dek bir yere dayanarak yemek yemedi, köleler gibi yemek yerdi, onlar gibi otururdu." Hadisi nakleden diyor; "Ben neden böyle yapıyordu?" dedim. İmam (a.s): "Allah Teala'ya tevazu etmek için" buyurdular. [61]
Ebuzer şöyle diyor: "Hazret ashabının arasında otururdu. Bu yüzden yabancı biri geldiğinde Hazret'i tanımıyor ve "Hanginiz peygambersiniz?" diye sorardı. Bunun üzerine biz, Nebiyy-i Ekrem'den yabancı biri geldiğinde onu tanıyabilecek bir yerde oturmasını istedik ve böylece çamurdan yüksek bir oturak yaptık. Hazret onun üzerinde otururdu, biz de Hazret'in etrafında otururduk." [62]
Hz. İmam Sadık (a.s) Resulullah (s.a.a)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Ben ölene kadar beş şeyi benden sonra sünnet olması için terk etmem: "Kölelerle yerde yemek yemeyi, semerli merkebe binmeyi, keçiyi elimle sağmayı, yünlü elbise giymeyi ve çocuklara selam vermeyi." [63]
Hazret'in emanettarlığı dost düşman tarafından kabul edilen en bariz sıfatlarındandı. Öyle ki, Hazret bu yönüyle herkesin güvenini kazanmış ve bu özelliği sebebiyle kendine Emin lakabı verilmişti.
Hz. İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: "Emanetleri sahiplerine geri verin. Çünkü Resulullah (s.a.a) iğne ve ipliği bile sahibine geri verirdi." [64]
Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Hz. Resulullah (s.a.a) insanların en cömerdi, en şecaatlisi, en doğru konuşanı, en vefakarı, en yumuşak huylusu, en uyumlusu idi. Kim onu ilk gördüğünde heybeti altında kalırdı, ama onunla arkadaşlık edip tanıyınca ona aşık olurdu. Ben onun benzerini ne öncelerinden ne de sonrakilerden görmedim." [65]
Abdullah bin Ömer şöyle diyor: "Ben Hz. Resulullah (s.a.a)'dan daha cömert, daha yardım sever, daha şecaatli ve daha temiz bir kimseyi görmedim." [66]
Cabir bin Abdullah şöyle diyor: "Hz. Resulullah (s.a.a) kendinden bir şey talep eden hiçbir kimseye hayır demedi." [67]
İbn-i Abbas Hz. Resulullah (s.a.a)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Ben Allah'ın terbiye ettiği kimseyim. Ali de benim terbiyemle terbiye edilmiştir. Rabbim bana cömertliği ve ihsanı emretmiş, cimrilik ve sertlikten de nehyetmiştir. Allah'a cimrilikten ve kötü huyluluktan daha mebğuz hiçbir şey yoktur. Bu ikisi, sirkenin balı bozduğu gibi hayır ameli bozar." [68]
Emir-ül Mü'minin Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Bir Yahudi'nin Resulullah (s.a.a)'den bir kaç dinar alacağı vardı, Hazret'ten o parayı istedi. Resulullah (s.a.a); "Ey Yahudi! Şimdi yanımda sana verecek bir param yoktur." buyurdu. Yahudi; "Ey Muhammed! Paramı vermedikçe senden ayrılmayacağım!" dedi. Resulullah (s.a.a) cevaben; "Bu durumda ben de seninle birlikte otururum!" buyurdular.
Resulullah (s.a.a) onunla birlikte oturdu; öyle ki öğle, ikindi, akşam, yatsı ve sabah namazlarını da orada kıldı. Resulullah (s.a.a)'in ashabı o Yahudi'yi tehdit etmeye başladılar. Resulullah (s.a.a) onlara bakıp şöyle buyurdu: "Onunla ne işiniz vardır?" Ashap: "Ey Resulullah! Bu Yahudi seni hapsetmiştir!" Resulullah (s.a.a) onların cevabında; "Allah Teala beni, bir zimmi veya başka birisine zulüm yapmak için mebus etmemiştir." buyurdular.
Gün yükseldiğinde o Yahudi adam şöyle dedi: "Allah'tan başka bir ilah olmadığına ve Muhammed'in de O'nun kulu ve elçisi olduğuna şehadet ediyorum; malımın bir şatrı (yarısı) Allah yolu içindir. Allah'a andolsun ki, sana karşı böyle davranmam, sırf senin Tevrat'taki vasfını sende görmem içindi. Ben senin Tevrat'taki vasfını okumuştum. Onda şöyle yazılmıştı: "Abdullah oğlu Muhammed Mekke'de dünyaya gelecektir, Teybe'ye (Medine'ye) hicret edecektir, sert ve katı kalpli değildir, sövüş etmez ve çirkin söz ağzına almaz." Ben Allah'tan başka bir ilahın olmadığına, senin de O'nun elçisi olduğuna şehadet ediyorum. Bu benim malımdır, Allah nerede emretmişse, onu orada harca." [69]
Hz. Ali (a.s)'dan şöyle buyurduğu nakledilmiştir: "Bedir savaşında biz (sıkıya düştüğümüzde) Resulullah'a sığınıyorduk; O, düşmana hepimizden daha yakındı; Hazret o gün herkesten daha güçlü idi." [70]
Enes bin Malik şöyle rivayet etmiştir: "Resulullah (s.a.a), insanların en şecaatlisi, en güzeli ve en cömerdi idi. Bir gece Medine halkı bir vahşete kapıldı, derken sese doğru hareket ettiler. Resulullah (s.a.a) de onlarla karşılaşıp Ebu Talha'nın atına binmiş ve kılıcını boynuna asmış olduğu halde şöyle buyuruyordu: "Korkmayınız! O ses, denizin (dalgalarının) sesidir!" [71]
Hazret genellikle bir şeye dayanmadan iki dizi üzerine oturur, ayağının birini diğerinin üstüne atardı. Asla Hazret'in bağdaş kurarak oturduğu görülmedi. [72]
İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Resulullah (s.a.a) oturduğunda genellikle kıbleye doğru oturuyordu."[73]
Bir gün adamın birisi camiye girdi, Resulullah (s.a.a) ise yalnız oturmuştu. Hazret o adam için yer açtı. O adam Resulullah'ın bu hareketini görünce; "Ya Resulullah! Yer geniştir" dedi. Bunun üzerine, Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdular: "Müslüman'ın, Müslüman kardeşinin üzerindeki olan bir hakkı da, onun kendi yanında oturmak istediğini gördüğünde, onun için yer açmasıdır." [74]
Hz. Resulullah şöyle buyurmuştur: "Biriniz gitmek üzere meclisten ayrıldığında selam vererek ayrılsın. Bir yerde önce oturmuş olup da oradan ayrılan sonra gelip orada oturandan orada oturmaya daha evla değildir." [75]
"Mevaliyd-us Sadikeyn" kitabında şöyle yazılmıştır: "Resulullah (s.a.a) Allah'ın helal kıldığı her yemekten yerdi. Yemek yerken ailesi ve hizmetçisiyle birlikte yerde yerdi, onu davet eden bir kimseyle yemek yediğinde de onların yediğinden yerdi. Bir misafir geldiğinde de misafiriyle birlikte yemek yerdi. Hazret'in en çok sevdiği yemek aç karnına yediği yemekti. Önüne sofra açıldığında da şöyle diyordu: "Bismillah, Allahumme ic'alha ni'meten meşkureten tesilu biha ni'met'el- cenneti." (Allah'ın adıyla, Allah'ım! onu (o yemeği) şükredilmiş nimet kıl ve bizi onunla cennet nimetine kavuştur) Yine yemek yediğinde kendi önünden yerdi, namaz kılanın namazda oturduğu gibi, dizlerini ve ayaklarını toparlayarak otururdu; fakat bir dizi diğerinden yüksekte olurdu ve buyuruyordu ki: "Ben bir kulum, kullar gibi yemek yiyorum ve onlar gibi oturuyorum." [76]
Sıcak yemek yemezdi, soğuduktan sonra yerdi ve şöyle buyururdu: "Allah Teala bize sıcak yiyecek vermemiştir, sıcak yemeğin bereketi yoktur. Öyleyse onu soğutun." [77]
Resulullah (s.a.a) üç parmakla yemek yiyordu, kendi önündekinden yerdi, başkalarının önündekilerden yemezdi, sağ eliyle yerdi, yemek önüne koyulduğunda ashabından önce yemeye başlar onlardan sonra sofradan çekilirdi. Yemeklerden etli yemeği daha çok severdi; "Et duyu ve görü gücünü artırır; et, dünya ve ahirette yiyeceklerin en üstünüdür" buyururdu. Kabağı da severdi; "Kabak kardeşim Yunus'un ağacıdır" diyordu. Tavuk, avlanan av hayvanı ve kuşun da etini yerdi, ama kendisi avlamazdı. Avlanıp pişirilerek getirileni yer, çiy getirileni de pişirtip yerdi. Ama sarımsak, soğan, pırasa ve ağızda koku bırakan bir yemeği yemezdi. Sevmediği bir yemeği başkasına yasaklamaz ve nefret ettirmezdi. Karpuz ve özellikle et yediği zaman ellerini güzel bir şekilde yıkardı, sonra elindeki kalan suyu yüzüne çekerdi. Mümkün olduğu kadar yalnız yemek yemezdi. Bir gün ashaba; "Sizin en kötü olanınızı size bildireyim mi?"diye sordu. Ashap evet dediklerinde şöyle buyurdular: "Sizin en kötünüz; yalnız yemek yiyen, kölesini döven ve yardımını esirgeyendir."[78]
Resulullah (s.a.a) su içmek istediğinde "Bismillah" derdi, suyu yudum-yudum içerdi, bir iki yudum içtikten sonra durup Allah'a hamt ederdi; her su içmesinde üç defa "Bismillah", üç defa da "Elhamdülillah" derdi. Suyu emerek içerdi, bir solukta içmezdi. Bir şey içtiğinde soluk alıp vermezdi, soluk almak istediğinde kabı uzaklaştırırdı, sonra soluk alırdı. Şam'dan getirilen şişe bardaklarda su içer; "Bu en temiz bardağınızdır" derdi. Tahtadan veya çamurdan yapılmış bardaklarda da su içerdi. Avucuyla da su içerdi, "Avuçtan daha güzel kap yoktur" buyururdu. En çok sevdiği içecek soğuk şerbet idi. Bir gün, sütle bal karıştırılmış bir şerbet getirdiklerinde onu içmekten sakındı. Daha sonra şöyle buyurdu: "Ben onu haram etmiyorum, ama yarın dünya artığıyla iftihar etmeyi de sevmiyorum; tevazu etmeyi seviyorum; Kim Allah için tevazu ederse Allah onu yüceltir." [79]
Resulullah (s.a.a) kendisine misk ve amber sürüyordu; öyle ki, onun yağı başında parlıyordu. Karanlık gecede kendisi görülmeden kokusuyla tanınırdı ve insanlar: "Bu Peygamber (s.a.a)'dir" diyorlardı. [80]
Hz. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Resulullah (s.a.a), yemeğe harcadığından daha çok, güzel kokuya harcardı." [81]
Hz. İmam Bakır (a.s) da buyurmuştur ki: "Resulullah (s.a.a) kendisine sunulan her güzel kokuyu kullanır ve şöyle buyururdu: "Onun kokusu güzel, mahmili ise, hafiftir (taşınması kolaydır); Benim lezzetim kadın ve güzel kokudadır; gözümün ışığı ise, namaz ve oruçtadır." [82]
Temizliğe en başta kendisi riayet eder ve ümmetine kendilerini ve evlerini temiz ve güzel kokulu saklamalarını tavsiye ederdi. Özelikle Cuma günleri halkın Cuma guslü yapıp temiz elbiseleriyle camide hazır olmalarını isterdi.
Resulullah (s.a.a), aynaya bakarak saçını tarayıp düzeltiyordu, bazen de suya bakarak düzeltiyordu; ailesine süslenmekten daha çok ashabı için kendisine çeki-düzen veriyordu. [83]
Bir gün Aişe Resulullah (s.a.a)'in kovadaki suya bakarak saçını tarayıp düzelttiğini görünce şöyle dedi: "Babam anam sana feda olsun ya Resulullah! Kovadaki suya bakıp da saçını mı tarayıp düzeltiyorsun; oysa sen peygamber ve yaratıkların en üstünüsün?" Resulullah (s.a.a) cevabında şöyle buyurdular: "Allah Teala kulunun, kardeşlerinin yanına gittiğinde onlar için hazırlanıp süslenmesini seviyor." [84]
Resulullah (s.a.a) yeni bir elbise giydiğinde Allah'a hamt ediyordu, çıkardığında ise, önce sol kolundan çıkarıyordu. Daha sonra bir fakir sesleyerek eski elbiselerini ona veriyordu. Resulullah (s.a.a)'in iki elbisesi vardı, biri Cuma gününe mahsustu, diğeri ise başka günler içindi. Resulullah (s.a.a)'in bir bezi ve bir de mendili vardı, abdestten sonra o mendille yüzünü kuruluyordu; mendil olmadığında ise, üzerindeki ridasının bir tarafıyla bu işi yapıyordu. [85]
Bazı hadislerde ise abdestten sonra yüz ve ellerin havlu veya mendille kurulanmamasının müstehap olduğu zikredilmiştir; hatta İmam Sadık'tan nakledilen hadise göre, böyle bir abdestin sevabının diğerine nispet otuz kat daha fazla olduğu da vurgulanmıştır.
Hazret her gece dişini üç defa misvaklardı. Bir defa yatmadan önce, bir defa gece teheccüdüne kalkarken, bir defa da sabah namazına gitmeden önce. [86]
Hanımlarına karşı çok yumuşaktı, hatta hanımlarının bazısının incitici sözlerini hoş karşılardı. Kadınlarla iyi geçinmeyi tavsiye eder ve: "İnsanlar değişik özelliklere sahiptirler. Erkek, hanımının sadece beğenmediği yönünü göz önüne almamalıdır. Çünkü onun muhakkak iyi ve beğenilen yönleri de vardır" buyururdu.
Çocukları çok severdi. Bir gün İmam Hasan (a.s)'ı bağrına basıp öptüğünde, bir kişi şöyle dedi: "Ey Resulullah! (s.a.a) iki çocuğum var ama şimdiye kadar hiç birini öpmedim." Hazret ona: "Sevgi ve merhameti olmayana ilahi rahmet ulaşmaz" buyurdular. [87]
Yerinde affedici olup, üstün ve yüksek ahlaka sahip olması Hazret'in her alanda muvaffak olmasına sebep olmuştur.
Şahsına ait konularda hoş görülüydü, ama halka, yahut dine ait konularda ilahi konunlar çerçevesinde taviz vermeden gerekeni uygulardı.
Mekke'nin fethinden sonra Kureyş tarafından onca çektiği eziyetlere rağmen, hepsini affetti. Ama Mekke'nin fethi sonrası çok geçmeden, Beni Mazum kabilesinden bir kadının, hırsızlık yaptığı için cezalandırılması gerekiyordu. Kadının taraftarları verilecek cezayı kendilerine aşağılayıcı bir husus görerek ashaptan bazılarını, Peygamber-i Ekrem'in huzuruna cezadan vazgeçmeleri için şefaatçi ve ara bulucu olarak gönderdiler. Peygamber-i Ekrem (s.a.a) o gün öğleden sonra ashabına şöyle bir konuşma yaptı: "Geçmiş millet ve kavimler ilahi kanunları uygulamada taviz verdikleri için helakete uğradılar. Onlar, zenginlerden biri suç işlediği zaman onu bağışlar, aşağı tabaka sayılanlardan biri suç işlediğinde ise cezalandırırlardı. Andolsun Allah'a ki, -canım O'nun kudret elindedir- adaleti uygulamada, yakınlarımdan olsa bile, hiç kimseye asla müsamaha göstermeyeceğim." [88]
Kölelere karşı fevkalade şefkatliydi. Halka: "Bunlar, sizlerin kardeşlerinizdirler; giydiğiniz ve yediğiniz şeylerden onlara da veriniz. Onlara, güçlerinin yettiğinden fazla iş yaptırmayınız. Onlara, köleliklerini hatırlatan sözlerle hitap etmeyiniz. Zira hepimiz Allah'ın kullarıyız ve hakiki malik ve sahibimiz sadece Allah Teala'dır" buyururdu. Hazret, onları genç delikanlı ve genç kız tabiriyle çağırırdı. Nihayet, Hazret'in kölelerin hakkını korumaya dair getirdiği kanunlar ve toplumu onları azat etmeye teşvik etmesi neticesinde kölelik yavaş-yavaş aradan kalktı.
Hz. İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Bir gün bir Yahudi, Resulullah (s.a.a)'in yanına gelerek: "Selamun aleykum" yerine "Sam'un aleykum" (ölüm sana) dedi. Aişe de Resulullah'ın yanında idi. Resulullah (s.a.a) ona: "Aleyke" (Sana da) diye cevap verdiler. Daha sonra başka birisi gelip aynı sözü söyledi. Resulullah (s.a.a) ona da onun arkadaşına verdiği cevabın aynısını verdi. Daha sonra başka birisi geldi, o da aynı sözü söyledi ve arkadaşlarına verilen cevabı aldı. Bu sırada Aişe sinirlenip şöyle dedi: "Ölüm, gazap ve lanet size olsun ey Yahudi topluluğu, ey maymun ve domuz kardeşleri!"
Bunun üzerine, Resulullah (s.a.a) Aişe'ye: "Ey Aişe! Eğer sövüş mücesseme olsaydı, muhakkak kötü bir mücesseme olurdu; yumuşaklık neye bırakıldıysa, onu süsledi ve makamını yüceltti" buyurdu.
Aişe: "Ey Resulullah! Onların sana: "es-sam'u aleykum" (ölüm size) dediğini duymadınız mı?" dediğinde de, Hz. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdular: "Evet duydum, ama onlara verdiğim cevabı da sen duymadın mı? "Aleykum" (size de) diye cevap verdim. Eğer bir Müslüman size selam verirse, ona "Es selamu aleykum" diye cevabını verin, ama eğer bir kafir selam verirse, sadece "Aleykum" söyleyin." [89]
Bahr-us Sakka şöyle diyor: "Bir gün Hz. İmam Sadık (a.s) bana şöyle buyurdu: "Ey Bahr! Güzel ahlak insanı mesrur eder (neşelendirir)." Daha sonra İmam: "Medine halkından hiç birinin elinde olmayan bir hadisi sana nakledeyim mi?" buyurdu. Ben: "Evet buyurun" dedim. Bunun üzerine, İmam (a.s) şöyle buyurdular: "Bir gün Resulullah (s.a.a) camide oturmuştu, Ensar'dan birisinin cariyesi gelip Resulullah'ın elbisesinin bir kenarından tuttu, Resulullah da onun için ayağa kalktı, ama bir şey demedi, o cariye de bir şey demedi. Bu amel üç defa tekrarlandı, dördüncü defasında yine Resulullah (s.a.a) onun için yerinden kalktı, o cariye bu defasında Hazret'in arkasında yer almıştı, derken Resulullah'ın elbisesinden biraz kesti ve dönmek istedi.
Halk o cariyeye: "Allah belanı versin, bu yaptığın iş ne idi? Resulullah'ı üç defa yerinden kaldırdın, hiçbir şey de O'na söylemedin, O da sana bir şey söylemedi, ihtiyacın ne idi?!" dediler.
Cariye cevaben şöyle dedi: "Bizim bir hastamız vardır, hastanın şifa bulması için ailem, Resulullah'ın elbisesinden biraz kesip onlara götürmemi benden istediler. Ben de Resulullah'ın elbisesinden tutup ondan biraz kesmek istediğimde beni görüp ayağa kalktılar, ben de, O beni gördüğü halde O'nun elbisesinden bir şey kesmekten utandım ve O'nunla konuşmak da istemiyordum! Bundan dolayı öyle yaptım." [90]
Resulullah (s.a.a) bir kimseyle musafaha ettiğinde (tokalaştığında), o elini bırakmadıkça Hazret elini bırakmazdı; insanlar bunun farkına vardıklarından, Hazret'in rahat etmesi için, kendileri önce ellerini çekerlerdi. [91]
Hz. İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: "Bir gün Resulullah (s.a.a) Huzeyfe ile karşılaştı, Hazret ona elini uzattı, o da elini geri çekti. Resulullah (s.a.a) bu durumu görünce; "Ey Huzeyfe! Ben elimi sana uzattım, sen ise elini geri çektin!" buyurdular. Huzeyfe cevaben: "Ya Resulullah! Benim senin eline rağbetim vardır (onu tutmak istiyorum), ama ben cenabetliyim, cenabetli olduğum halde elimin senin eline dokunmasını sevmiyorum" dedi. Resulullah (s.a.a) onun bu sözüne karşılık şöyle buyurdular: "Müslümanlar birbirleriyle karşılaşırken musafaha ettiklerinde günahlarının, ağacın yapraklarının dökülmesi gibi döküldüğünü bilmiyor musun?" [92]
Hz. Resulullah (s.a.a) buyurmuştur ki: "Birbirinizle karşılaştığınızda, selam verin ve musafaha edin, ayrıldığınızda ise birbirinize mağfiret dileyerek ayrılın." [93]
Yine Hz. Resulullah (s.a.a) buyurmuştur ki: "Musafaha edin; çünkü musafaha kinleri giderir." [94]
Yine Hz. Resulullah (s.a.a) buyurmuşlardır ki: "Kadının, mahrem olmayan bir kimseyle musafaha yapması (tokalaşması) câiz değildir; bir elbisenin arkasından olursa (sıkmamak şartıyla) o başka." [95]
Hz. İmam Sadık (a.s) buyurmuştur ki: "Peygamber (s.a.a) insanları mesrur etmek için onlarla şaka ve mizah yapardı." [96]
Hz. Resulullah (s.a.a) şöyle buyuruyordu: "Ben şaka yapıyorum, ama hakkın dışında bir şey söylemiyorum." [97]
Muammer bin Hallad şöyle diyor: "Bir gün Hz. Ali (a.s)'a; "Canım sana feda olsun, insan akrabalarıyla birlikte olduğu zaman aralarında bazı sözler geçiyor, mizah edip gülüyorlar" dedim. İmam (a.s); "Eğer olmazsa sakıncası yoktur!" buyurdular. İmam'ın "Eğer olmazsa" sözünden sövüş ve yalanın olmamasının gerektiğini düşündüm. (Yani incitici sözler olmazsa sakıncası yoktur.) Daha sonra buyurdular ki: "Resulullah (s.a.a)'in yanına bazen bir göçebe Arap gelip hediye veriyordu, yerinden hareket etmeden; "Hediyemin değerini ver" diyordu. Resulullah (s.a.a) ise, gülüyordu. Resulullah (s.a.a) gamlı ve kederli olduğunda da: "Göçebe Arap nerede kaldı? Keşke yine yanımıza gelse" buyuruyordu." [98]
İhtiyar bir kadın, Resulullah'a; "Cennete gitmem için bana dua ediniz" dediğinde, Hz. Resulullah (s.a.a): "Yaşlı kadınlar cennete gitmeyecektir" buyurdular. Kadın bu sözü duyunca, ağlamaya başladı. Bunun üzerine, Hz. Resulullah (s.a.a) gülüp şöyle buyurdu: "Allah Teala'nın: "Gerçek şu ki, biz onları (cennetteki kadınları) yeni bir inşa (yaratma) ile inşa edip yarattık. Onları hep bakireler olarak kıldık" [99] sözünü duymamış mısın? Yani Allah Teala onları gençleştirir." [100]
Yine bir gün Hz. Resulullah (s.a.a) yaşlı olan Eşceî bir kadına: "Ya Eşcei! Yaşlı kadın cennete girmeyecektir." buyurdular. Bilal onun ağladığını görünce, onun durumunu Resulullah'a iletti. Bunun üzerine Hz. Resulullah; "Zenci de öyledir; o da cennete girmeyecektir." buyurdular. Hazret'in bu sözünden dolayı ikisi de oturup ağlamaya başladılar. Abbas da onların ağlamalarını görünce, onların durumunu Resulullah'a anlattı. Resulullah (s.a.a) Abbas'a da; "Yaşlı erkek de öyledir, o da cennete girmeyecektir" buyurdular. Hz. Resulullah (s.a.a) daha sonra onlara dua edip kalplerini hoş etti ve şöyle buyurdular: "Allah Teala onları daha güzel bir şekilde yaratacaktır, onlar nurlu gençler olarak cennete gireceklerdir." [101]
Bir gün bir kadın Hz. Resulullah (s.a.a)'in yanına gelerek kocasından söz etti. Hz. Resulullah (s.a.a); "Senin kocan, gözlerinde beyazlık olan mıdır?" diye sordu. Kadın; "Hayır, gözlerinde beyazlık yoktur" dedi. Kadın Resulullah'ın bu sözünü kocasına anlattı, kocası da; "Resulullah mizah etmiş, doğru söylemiştir; acaba gözümün beyazlığının siyahından daha çok olduğunu görmüyor musun?" dedi. [102]
Halid-i Kasrî'nin dedesi bir kadını öptü, o kadın da gelip onu Resulullah'a şikayet etti, o adamı çağırdıklarında o da o kadının sözünü teyit ederek şöyle dedi: "Eğer o kadın kısas yapmak istiyorsa (ben hazırım) kısas yapsın!" Resulullah (s.a.a) ve ashabı onun bu sözünden dolayı güldüler. Resulullah (s.a.a) o adama; "Sakın bir de bu işi yapma" buyurdular. O adam da; "Vallahi yapmayacağım" dedi. Bunun üzerine, Hz. Resulullah (s.a.a) onun suçundan geçti. [103]
Resulullah (s.a.a) Suheyb'in hurma yediğini gördüğünde ona; "Gözün ağrı yaptığı halde hurma mı yiyorsun?" dedi. Suheyb cevaben; "Ya Resulullah! Ben onu bu tarafından çiğniyorum, oysa gözüm o taraftan ağrı yapıyor!" dedi. Onun bu sözü üzerine, Hz. Resulullah (s.a.a) güldüler. [104]
Yunus-u Şeybani şöyle diyor: "Hz. İmam Cafer-i Sadık (a.s) bana; "Birbirinizle mizah ve latife yapıyor musunuz?" diye sordu. Ben de; "Çok az" dedim. Bunun üzerine, İmam (a.s) şöyle buyurdular: "Mizah ve latife yapın; çünkü bu iş güzel ahlakın nişanesidir, sen bununla kardeşini mesrur etmiş olursun. Resulullah (s.a.a) da birini mesrur ve neşelendirmek için onunla mizah ve lâtife yapardı." [105]
İmamlar bir çok hadislerde de halkı şaka yapmaktan sakındırmışlardır. Hatta "Şaka küçük bir sövüştür" buyurmuşlardır. Eğer şaka tahkir, alay etme, başkalarını incitme, onlara gülme ve saçma-sapan sözlerle olursa, kesinlikle böyle bir şaka doğru değildir ve yapılmamalıdır. Ama eğer diğerlerinin kalbini hoş etmek, onları üzüntüden çıkarmak, dertlerini unutturmak için mizah ve lâtife yoluyla yapılmış olursa, bunun sevabı bile vardır.
İbn-i Şehraşub "Menakıb" kitabında şöyle yazıyor: "Bazı alimler, Resulullah (s.a.a)'in adap ve ahlakını hadislerden derleyerek bir araya toplamışlardır; onlar şunlardır: "Resulullah (s.a.a) herkesten daha hekim, daha halim, daha şecaatli, daha adil ve daha şefkatli idi. Eli, kendisine helal olmayan kadına kesinlikle dokunmamıştır. İnsanların en cömerdi idi; bir dirhem ve dinar bile onun yanında birikip kalmazdı; eğer bir şey artmış olsaydı ve onu da verecek bir kimse bulamasaydı, onu muhtaçlara ulaştırmadıkça gece rahat edemezdi. Allah'ın verdiği rızktan, bir yılın azığından çok götürmezdi; hurma ve arpanın en düşüğünü kendisi için alırdı, geri kalanını Allah yolunda verirdi. Kim ondan bir şey isteseydi ona bağışta bulunurdu. Yerde otururdu; yerde yatardı, yerde yemek yerdi; ayakkabı ve elbisesini kendisi yamardı; evinin kapısını kendisi açardı; kendisi koyun sağardı; devenin sütünü sağmak için kendisi onun ayağını bağlardı; hizmetçisi el değirmenini çevirmekten yorulduğunda onunla el değirmeni çevirirdi; abdest suyunu geceleri kendisi hazırlardı; sürekli başını aşağı eğip susardı; halkın huzurunda dayanarak oturmazdı; ailesinin işlerinde onlara yardım ederdi; eti kendisi doğrardı; yemeğe oturduğunda köleler gibi otururdu; yemekten sonra parmaklarını yalardı; kesinlikle geğirmezdi; hür ve kölenin davetini kabul ederdi; bir yudum süt olsa bile, hediyeyi kabul ederdi ve onu yerdi; ama sadaka yemezdi; gözünü bir adamın yüzüne dikmezdi; Allah için sinirlenirdi, kendisi için sinirlenmezdi; açlıktan karnına taş bağlardı; evde her ne hazırlansaydı, onu yerdi; hiçbir şeyi geri çevirmezdi; iki elbise (üst üste) giymezdi; Yemen malı aba, yünden olan geniş cübbe, pamuk ve keten olan elbiseler giyerdi; elbiselerinin çoğu beyazdı; başına imame bırakırdı; gömleği sağ taraftan giyerdi; Cuma günü için özel elbisesi vardı; yeni bir elbise giydiğinde eskisini fakirlere verirdi; bir abası vardı, nereye gitse onu ikiye katlayıp üzerinde otururdu; sağ elinin küçük parmağına gümüş yüzük takardı; kavunu severdi; kötü kokulardan hoşlanmazdı; abdest alırken dişlerini misvakla temizlerdi; bir hayvana bindiğinde hizmetçisi veya başkalarını da kendi arkasına alırdı; at, katır veya merkepten mümkün olan her ne varsa ona binerdi; merkebe eğersiz binerdi; (bazen) ayak yalın, abasız ve imamesiz yürürdü; cenazeleri teşyi ederdi; şehrin en uzak yerinde olsa bile, hastanın ziyaretine giderdi; fakir ve yoksullarla beraber otururdu; onlarla yemek yerdi; kendi eliyle onlara yedirirdi; ilim ehli ve güzel ahlaklı kimselere ikramda bulunurdu; her kavmin büyüğüne iyilik ederek kalplerini ısındırıyordu; akrabalarına ihsan ederdi, Allah'ın emrettiği hususlar hariç onların bazılarını bazılarına tercih etmezdi; kimseye zorluk çıkarmazdı; özür dileyenin özrünü kabul ederdi; Kur'an'ın nazil olduğu ve öğüt verme zamanı hariç, sürekli tebessüm ederdi; kahkahasız gülerdi; hizmetçilerinin yeme, içme ve giyimlerinde başlarına dikilmezdi; kimseye sövmezdi; hiçbir kadın veya hizmetçiye lanet etmezdi; kimseyi kınamazdı; ancak, o işi terk et derdi; bir ihtiyaçtan dolayı yanına gelen her hür, köle ve cariyenin ihtiyacını karşılamak için kalkıp onlarla giderdi; sert ve katı kalpli değildi; çarşıda (tartışınca) sesini çok yükseltmezdi; kötülüğe, kötülükle karşılık vermezdi; aksine bağışlayıp affederdi; karşılaştığı herkese selam verirdi; kim bir iş için O'nun yanına gelmiş olsaydı, o çıkıp gidinceye kadar sabrederdi; bir kimsenin elinden tuttuğunda (merhabalaştığında) o elini çekmedikçe elini çekmezdi; bir Müslüman'la karşılaştığında musafaha ederdi; oturup kalktığında Allah'ın zikriyle kalkardı; namaz kılarken bir adam onun yanına geldiğinde namazını kısa keserek ona yönelip; "Bir ihtiyacın mı vardır?" diye sorardı; (tevazu veya yoksulların ona kolayca ulaşabilmesi için) meclisin baş tarafında değil sonunda (yani kapı önünde) otururdu; genellikle kıbleye doğru otururdu; onun yanına gelen kimseye ikram ederdi; hatta bazen elbisesini bile onun altına sererdi; arkasındaki yastığı onun arkasına bırakarak onu kendisine tercih ederdi; neşe ve gazap halinde hakkın dışında bir şey söylemezdi; av etinden yerdi, ama av avlamazdı..." [106]
Resulullah (s.a.a) şöyle buyuruyor: "Evladınızın ismini Muhammed koyduğunuzda ona ihtiram edin, meclislerde ona yer açın, ona surat asmayın." [107]
Hz. İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: "Bizim bir evladımız olduğunda onun ismini mutlaka Muhammed koyarız; yedi gün geçtiğinde istesek değiştiririz, istemesek aynen öyle kalır." [108]
Allah-u Teala şöyle buyuruyor: "Hiç şüphesiz, Allah ve melekleri peygambere selat etmektedirler. Ey iman edenler siz de ona selat edin ve tam bir teslimiyetle ona selam verin" [109]
Hz. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Peygamber anıldığında, ona çok selat edin. Çünkü kim ona bir defa selat ederse, Allah-u Teala ona bin selat eder..." [110]
Resulullah (s.a.a) buyurmuştur ki: "Kim bana bir yazıda selat yazarsa, ismim o yazıda olduğu müddetçe melekler sürekli olarak ona mağfiret dilerler." [111]
Salavat çeşitli şekillerde söylenebilir, ama en meşhur olanı, teşehhüdde de sürekli söylediğimiz şu cümledir: "Allahumme salli ala Muhammed'in ve al-i Muhammed."
Şunu da hatırlatalım ki, Peygamber'in âli'ni söylemeksizin O'na selat etmek yani "Sallallahu aleyhi ve sellem" demek doğru değildir. Hazret'in kendisi böyle bir salavatı nehyetmiş ve onu doğru bilmemiştir. Doğrusu şudur: "Sallallahu aleyhi ve âlihi ve sellem"
Biz O Sultan-ı Kavneyn'in şahsiyetini ve fazlını ne kavrayabilir ne de anlatabiliriz. Biz nasıl O'nu anlayabiliriz? Oysa bütün alem O'nun şan ve hürmetine yaratılmıştır. En iyisi sözümüzü kısa kesip, bu konudaki bahsimizi Hilmi Dede'nin şu beytiyle sona erdirelim:
Sensin ol sultan-ı Kavneyn-i risalet kim müdam
Astan-ı dergahında Cebrail olmuş nedim
Gelmesen bu kevne, gelmezdi vücuda kün fekân
Nuru vechiz çün vücuda geldi eşyayı adim
Zahir-u batında kurb-i barigah-i izzete
Şer'i pakın de cihan içre sırat-el müstakim.
Enver-i arşı guzinsin ya Muhammed Mustafa!
Nuri çerh-i hef-ü minsin yâ Muhammed Mustafa!
Şanına Levlake levlak nazil oldu şüphesiz
Rahmeten lil aleminsin yâ Muhammed Mustafa!
Hilmi Dede
[1]- Sire-i İbn-i Hişam c. 1 s. 141
[2]- Hicr: 94
[3]- Al-i İmran: 103
[4]- Nehc-ül Belağa: 26. hutbe
[5]- Nehc-ül Belağa: 94. hutbe
[6]-Tarih kitaplarında gelen bilgilere göre, o zaman Hicaz'ın en gelişmiş şehri sayılan Mekke'de sadece 17 erkek ve 1 kadın okuma yazma biliyorlardı.
[7]- Al-i İmran: 103
[8]- Cuma: 2
[9]- Şuara: 197
[10]- Saf: 6
[11]- Bakara: 89
[12]- Maide: 82, 83 Yine bakınız: Ahkaf: 10
[13]- A'raf: 157 Yine bakınız: Bakara: 146, Enam: 20
[14]- Bakara: 146
[15]- Bkz. Mirza Muhammed Rıza (Yahudi bilgini), İkamet-üş Şühud fi Reddi-l Yahud; Hacı Baba Kazvini Yezdi (Yahudi bilgini) Mahzer-uş Şühud fi Reddi-l Yahud; Profesör Abd-ül-Ehed Davud (Eski Hıristiyan Keşişi) Tevrat ve İncil'de Muhammed
[16]- Bkz. Bihar-ül Envar Delail-un-Nübüvvet c. 6 s. 64, c. 17 s. 373
[17]- Bihar-ül Envar Delail-un-Nübüvvet c. 6 s. 13, 41, 261, c. 2 Ve bakınız c. 17 ve 18 s. 13, 17, Nasiruddin Tusi, Keşf-ül Murad, 4. Maksat, 7. Konu
[18]- İsra: 88
[19]- Hud: 13
[20]- Yunus: 38
[21]- Bakara: 23, 24
[22]- Bu konu hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyen şu kitaplara bakabilir: Tebersi El-Beyan fi-Tefsir-il Kur'an, Ayetullah Hoi Nefehat-ül A'caz
[23]- Al-i İmran: 19
[24]- Al-i İmran: 81
[25]- Ahzâb: 40; "Hatem" bitirme ve sonuçlandırma vesilesine denir. Yüzüğe de "Hatem" denilmesinin sebebi, eskiden mektup ve benzeri şeylerin sonunun onunla mühürlenmesidir.
[26]- En'am: 19
[27]- Bihar-ül Envar c. 2 s. 260
[28]- Sahih-i Buhari c. 4 s. 226, Müsned-i Ahmet c. s. 398 vs.
[29]- Nehc-ül Belağa 129. hutbe
[30]- Nehc-ül Belağa: 130. hutbe
[31]- Uyun-u Ahbar-ur Rıza c. 2 s. 80
[32]- Usul-u Kafi c. 1 s. 440
[33]- Usul-u Kafi c. 1 s. 440
[34]- Usul-u Kafi c. 1 s. 225
[35]- Usul-u Kafi c. 1 s. 226
[36]- Nehc-ül Belağa Hutbe: 161 Merhum Gölpınarlı'nın tercümesi s. 51
[37]- Kalem: 4
[38]- Al-i İmran Sûresi: 159
[39]- Usul-u Kafi c. 2 s. 671
[40]- Usul- Kafi c. 2 s. 671
[41]- Mekarim-ül Ahlak c. 1 s. 45
[42]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 233
[43]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 234
[44]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 235
[45]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 235
[46]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 233
[47]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 135
[48]- Bihar-ül Envar c. 21 s. 409
[49]- Kehf: 6
[50]- Sahih-i Buhari c.5 s.204
[51]- Bihar- ül Envar c. 1 s. 177
[52]- Bihar-ül Envar c. 1 s. 177
[53]- Nur-us Sakaleyn c. 3 s. 367, Bihar-ül Envar c. 16 s. 294
[54]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 270
[55]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 271
[56]- Nehc-ül Belağa 159. hutbe
[57]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 239
[58]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 239
[59]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 240
[60]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 229
[61]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 242, 261
[62]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 229
[63]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 215
[64]- Mecmuât-ül Verran c. 1 s. 20
[65]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 231
[66]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 231
[67]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 231
[68]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 231
[69]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 216
[70]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 232
[71]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 232
[72]- Bihar-ül Envar c. 16. S. 241
[73]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 240
[74]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 240
[75]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 241
[76]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 241, 242
[77]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 242
[78]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 243, 244 245, 246
[79]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 246, 247, 268
[80]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 148
[81]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 248
[82]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 248, 249
[83]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 249
[84]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 249
[85]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 251
[86]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 254
[87]- Musned-i Ahmet c. 2 s. 228
[88]- Sahih-i Müslim c. 5 s. 114
[89]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 258
[90]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 264
[91]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 260, 269
[92]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 269
[93]- Mizan-ül Hikme c. 5 s. 354
[94]- Bihar-ül Envar c. 78 s. 243
[95]- Kenz-ül Ümmal: 25346. hadis
[96]- Mekarim-ül Ahlak c. 1 s. 59
[97]- Mekarim-ül Ahlak c. 1 s. 58
[98]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 259
[99]- Vâkıa: 35, 36
[100]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 295
[101]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 295
[102]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 294
[103]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 295
[104]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 296
[105]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 298
[106]- Bihar-ül Envar c. 16 s. 226, 228
[107]- Sahifet-ur Rıza s. 88
[108]- Kafi c. 6 s. 18
[109]- Ahzab: 56
[110]- Kafi c. 2 s. 492
[111]- Munyet-ül Murid s. 347