| |||||||||
| |||||||||
|
Şundan kuşku duymuyoruz: İnsan hayatı, düşünsel
bir hayattır; düşünce ve fikir dediğimiz bu olgu olmadıkça, insan hayatı
tamamlanmış olmaz. Düşünceye dayalı bir hayatın kaçınılmaz bir gereği de şudur
ki: Hayatın dayandığı düşünce doğru ve eksiksiz olduğu oranda hayat da sağlam
ve eksiksiz olarak seyrine devam eder. Sağlam hayat -hangi yasalar esas
alınırsa alınsın, önceden izlenilen veya izlenilmeyen hangi yol izlenirse
izlensin- kesinlikle sağlam bir düşünceyle ilintili ve ona dayanıyordur. Hayat,
düşünceye dayalı olduğu oranda, sağlam ve doğru olur.
Ulu Allah, kitabının değişik yerlerinde
farklı ifade tarzlarıyla bu gerçeği açıklamıştır. "Ölü iken kendisini dirilttiğimiz ve kendisine insanlar arasında
yürüyebileceği bir ışık verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalıp ondan hiç
çıkamayan kimse gibi olur mu?" (En'âm, 122), "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir
olur mu?" (Zümer,
9), "Allah sizden inananları bir derece ve kendilerine ilim verilenleri
ise derecelerle yükseltir." (Mücâdele,
11), "Müjdele kullarımı: Onlar ki, sözü dinlerler
ve onun en güzeline uyarlar. İşte onlar Allah'ın kendilerini doğru yola
ilettiği kimselerdir ve onlar gerçek akıl sahipleridir." (Zümer, 17-18) Bunun gibi, tek tek
zikretme gereğini duymadığımız daha birçok ayet vardır. Dolayısıyla Kur'ân'ın insanları sahih bir düşünce sistemine davet
ettiği, düşünce yönteminin esas alınmasını teşvik ettiği kuşku götürmez bir
gerçektir.
Bunun yanı sıra, Kur'ân-ı
Kerim, insanları kendisine yönelttiği yo-lun,
fikirsel yollardan biri olduğunu hatırlatıyor ve şöyle buyuruyor: "Gerçekten bu Kur'ân
en doğruya iletir." (İsrâ,
9) Yani, Kur'ân
en doğru hayat sistemine, en doğru yasal sisteme veya en doğru yönteme
yöneltir. Her hâlukârda Kur'ân'ın
öngördüğü yol, dinamik bir yoldur; bunun en doğru olması, izlenilen düşünce
yönteminin en doğru olmasına bağlıdır.
Bir diğer ayette de şöyle buyruluyor: "Gerçekten
size Allah'tan bir nur ve açık bir kitap gelmiştir. Allah onunla, rızasına
uyanları esenlik yollarına iletir, onları kendi ilmiyle karanlıklardan
aydınlığa çıkarır ve dosdoğru yola iletir." (Mâide, 15-16) Ayette geçen "dosdoğru yol"dan maksat,
kendisinde ihtilaf olmayan, istenilen gerçekle çelişmeyen ve kendi içinde
tutarlı olup bazı parçaları diğeriyle çelişki içinde olmayan açık, amaca
ulaştırıcı yoldur.
Kur'ân-ı Kerim'de, insanların davet edildiği bu
dosdoğru, bu sahih ve sağlam düşünce belirgin olarak zikredilmiyor; bunun
tanınması insanların fıtrî akıllarına, öz doğalarının odağını oluşturan kavrama
yeteneklerine bırakılıyor. İlâhî kitabı bir bütün olarak ele alıp ayetlerini
incelemeye tâbi tutacak olursak, üç yüzü aşkın ayette insanların düşünmeye,
öğüt almaya, akletmeye davet edildiklerini görürüz.
Hakkı kanıtlamak ya da batılı çürütmek için Hz. Peygambere (s.a.a) çeşitli delillerin empoze edildiğini
gözlemleriz: "De ki: Öyle ise Allah,
Meryem Oğlu Mesih'i ve annesini... helâk etmek isterse, Allah'a karşı kimin
elinde bir şey var?..."
Ya da yüce Allah Nuh, İbrahim, Musa ve diğer
büyük peygamberlerin, Lokman, Firavun hanedanına mensup mümin kişi gibi
velilerden (hepsine selam olsun) kanıt nitelikli kesitler sunar: "Elçileri, 'Gökleri ve yeri yaratan Allah
hakkında şüphe edilir mi?' dediler." (İbrâhim,
10), "Lokman oğluna öğüt vererek demişti ki:
Yavrum, Allah'a ortak koşma; çünkü ortak koşmak, büyük bir zulümdür." (Lokmân, 13), Firavun ailesinden imanını gizleyen mümin bir adam
şöyle dedi: Rabbim Allah'tır, dediği için bir adamı öldürüyor musunuz? Oysa o
size Rabbinizden kanıtlar getirmiştir..." (Mü'min, 28) Firavunun büyücülerinden aktarılan şu ifadeler de buna örnek
oluşturmaktadır: "Dediler ki: Biz,
seni bize gelen açık delillere ve bizi yaratana tercih edemeyiz. Yapacağını
yap, sen ancak bu dünya hayatında istediğini yapabilirsin..." (Tâhâ, 72)
Yüce Allah, kitabında, indirdiği hiçbir
ayette, insanların kendisine veya katındaki herhangi bir şeye körü körüne,
bilinçsizce inanmalarını, düşünmeden herhangi bir yolu izlemelerini emretmiş
değildir. Hatta yüce Allah, kulları için aklın ölçütlerini ayrıntılı olarak
kavramaktan aciz kaldığı bazı yasalar ve farzlar koyarken bile, onların özünü
kanıt yerine geçebilecek çeşitli olgularla ayrıntılı
biçimde izah eder. Söz gelimi namaz ibadetiyle ilgili
olarak şöyle der: "Namaz, kötü ve
iğrenç şeylerden alıkor. Elbette Allah'ı anmak daha
büyüktür." (Ankebût,
45) Oruç ibadetine ilişkin
olarak da şu açıklamaya yer verilir: "Sizden
öncekilere yazıldığı gibi korunmanız için sizin üzerinize de oruç
yazıldı." (Bakara, 183) Abdest ayetinde
de şöyle buyruluyor: "Allah size herhangi bir güçlük çıkarmak istemiyor, fakat sizi
tertemiz kılmak ve size olan nimetini tamamlamak istiyor. Umulur ki
şükredersiniz." (Mâide,
6) Bu konuda örnek
verilebilecek birçok ayet vardır.
Sözünü ettiğimiz bu aklî kavrayışı, yani Kur'ân'ın teşvik ettiği, hakka, hayra ve yarara ilişkin
çağrısının doğruluğunun kanıtı olarak gösterdiği; batılı, kötülüğü ve zararı
eleştirirken dayandığı sahih düşünme metodunu öz yaratılışın ve fıtratımız
aracılığı ile biliriz, tanırız. Bu fıtrat ki insandan insana değişkenlik,
farklılık, başkalık göstermez. İki insanın farklı fıtratlara sahip olması
düşünülemez. Bir ayrılık veya çatışma varsayılsa bile bu, apaçık gerçekler
üzerinde çekişme şeklinde olur. Ki taraflardan birinin veya her ikisinin sahih
bir anlayıştan yoksun oldukları için hedeflenen gerçeği olduğu gibi tasavvur
edememelerinden kaynaklanır.
Şimdi, beşerî öz doğamızın yol
göstericiliğiyle bilip algıladığımız bu yolun ne olduğuna gelelim. Her şeyden
şüphe edebiliriz ama dünya ve ahiret olguları gibi
bizim eylemlerimizden ayrı, bağımsız, pratik, objeler dünyasında yer alan
birtakım gerçeklerin olduğundan kuşku duymayız. Matematiksel veya doğal
olguları da bu kapsama alabiliriz. Bunlara ilişkin kesin bir sonuca ulaşmak
istediğimiz zaman, öncelikle kuşkuya yer bırakmayan apaçık öncelikli önermelere
ve ikinci merhalede bu önermelerin aynı kesinlikle gerektirdiği başka
önermelere yöneliriz. Bunları kendine özgü düşünsel bir tertibe tâbi tutarız ve
buradan hareketle istediğimiz sonuca varırız: A, B'dir.
Her B, C'dir. Şu hâl-de A, C'dir,
gibi. Ya da: A, B ise, C de D'dir.
Şayet C, D ise, H de Z'dir. Bu durumda A, B ise, H de
Z dir, gibi. Veya: Eğer A, B ise, C, D'dir. C, D olduğuna göre H, Z'dir.
Fakat A, B değildir. Buna göre H de Z değildir.
Sözünü ettiğimiz bu şekiller ve işaret
ettiğimiz bu tartışılmaz olgular hakkında fıtratı bozulmamış normal bir insanın
kuşku duyması mümkün değildir. Akıl açısından bir musibete uğramış olması ya da bu bedihî olguları düşünmesini engelleyecek bir
zihinsel karışıklığın mey-dana gelmiş olması başka. Çünkü kafası karışık
insanlar bedihî tartışılmaz tasavvurun ve tasdîkin yerine başka bir tasavvur ve
tasdîki can-landırırlar zihinlerinde. Bedihî
gerçeklerde kuşku duyan insanların büyük çoğunluğu için aynı durum geçerlidir.
Sözünü ettiğimiz bu mantıksal yönteme
ilişkin olarak ileri sürülen kuşkuları gözden geçirdiğimizde, bu kuşkuları dile
getirenlerin bu iddialarını ve amaçlarını kanıtlamak için heyet ve maddeye
ilişkin mantıkta belirlenen kanunlara dayandıklarını görürüz. Öyle ki bu
sözlerini, bu hususta benimsenen öncelikli önermeler ışığında analiz edersek,
mantıksal biçimlere ve maddelere dönmüş olurlar. Şayet bu öncüllerin veya
formların bazısını mantığın sonuçsuzluğunu öngördüğü önermelere değiştirirsek,
artık bunların sözlerini sonuç vermez ve bunların bu işe razı olmadığını
görürsün.
Bu durum, bizzat onların insanî fıtratları
aracılığı ile bu mantıksal ilkelerin doğruluğunu itiraf ettiklerinin, bu
ilkeleri kullandıklarının en açık tanığıdır. Nefisleri doğruluğunu onaylıyor,
ama kendileri karşı çıkıyorlar. Örneğin:
1- Bazı kelâmcılar diyorlar ki: "Mantık amaca
ulaştırıcı bir yol olsaydı, mantıkçılar arasında ihtilaf olmazdı. Fakat
mantıkçıların değişik görüşler ileri sürdüklerini görüyoruz."
Bunlar, farkında olmadan istisnaî kıyas
yöntemine baş vuruyorlar. Bunlar şunu bilmiyorlar: Mantığın koruyucu bir alet
olmasının anlamı, gereği gibi kullanılması durumunda insanı hataya düşmekten
korur olmasıdır. Her mantığı kullananın onu doğru kullandığını kimse iddia
edemez. Nitekim kılıç kesici bir alettir, fakat doğru kullanılmadıkça bir şeyi
kesmez.
2- Diğer bazısının görüşü de şöyledir. "Bu
kanunlar önce düzenlendi, sonra tedricî olarak olgunlaştırıldı. Sabit pratik
gerçeklerin sabit olması bunlara dayandırılır mı? Realiteyi bilmeyen ya da onu kullanmayan kimsenin onu bulması beklenebilir mi?
Bu değerlendirme de önceki gibi istisnaî
bir kıyastır. Hem de çok seviyesiz bir mugalâta örneğidir. Her şeyden önce, bu
iddianın sahibi kanunların belirlenmesine ilişkin yorumunda yanılmıştır. Çünkü
bu tür kanunların belirlenmesi, fıtrat tarafından icmalen
bilinen temel prensiplerin ayrıntılı şekilde ortaya çıkarılmasıdır. Yoksa
belirlemenin anlamı, ilk defa icat etmek değildir.
3- Bazısının da iddiası şöyledir: Bu tür mantıksal
prensipler, Ehli-beyt'in yolunu kapatmak veya
insanları kitap [Kur'ân-ı Kerim] ve sün-netten
[hadislerden] alıkoymak için yaygınlaştırılmıştır. Dolayısıyla Müslümanların
bunlardan kaçınması gerekir."
Bu tür sözler, birtakım kesin [koşulsuz]
ve istisnaî [koşuklu] tasımlara analiz edilir. Bu mantıksal önermeden hareket
eden şahıssa gerçeği göz ardı etmiştir ki, doğru düzgün bir yolun bozguncu bir
amaç için kullanılması veya yerilmeyi hakkeden bir amaç için izlenmesi, yolun
özü itibariyle düz oluşuna zarar vermez. Örneğin kılıçla bazen mazlum insanlar
da öldürülür. Din de Allah'ın rızası doğrultusunda ol-mayan amaçlar için
kullanılır.
4- Bir diğer grubun görüşü de şöyledir: "Aklî
bir yol izlemek, çoğu zaman insanı kitap ve sünnetin açık hükümleriyle çelişen
sonuçlara gö-türür. Nitekim
felsefeci görünenlerin çoğu görüşleri bu yönde tezahür etmiştir."
Bu da düzenlemiş bir koşuklu tasımdır.
Kendisinde yanılgı barındırmaktadır. Şöyle ki insanı kitap ve sünnetle çekişen
sonuçlara götüren şey, kıyasın şekli ve bedihî-tartışılmaz bir madde değil,
sahih maddelerin arasına sızmış yabancı ve bozguncu bir unsurdur.
5- Bir de şöyle diyenler vardır: "Mantık,
burhanla ilgili olarak sonuç veren şeklin ve formun, bozguncu formdan ayırt
edilmesini garanti eder; ancak maddelere gelince, bu konuda mantıkta insanı
hatadan koruyacak kanunların varlığından söz edilemez. Dolayısıyla masum
olmayan insanlara baş vurmamız durumunda, bizi yanılgıya düşürmeyeceklerinden
emin olamayız. Şu hâlde asıl olan, bu bağlamda masum insanlara baş
vurmaktır."
Bu değerlendirme açısından da bir tür
mugalâta söz konusudur. Çünkü bu iddia, tek kanallı haberlerin ya da tek kanallı rivayetlerin tümünün veya kitabın zahiri
olduğu sanılan algılamaların kanıtsallığı amacıyla ileri sürülmüştür. Bilindiği
gibi, masumların (onlara selâm olsun) masum oluşunu kanıt edinip delil
göstermemiz, onlardan sâdır olduğuna kesin olarak kani olduğumuz ve anlamını
pürüzsüz bir şekilde anladığımız, doğruluğundan kuşku duymadığımız açıklamaları
için geçerlidir. Onlar tarafından söylendikleri ve delâletleri zannî olan tek kanallı (âhâd)
haberler için bunu söyleyebilir miyiz? Aynı durum delâ-leti zannî olan her şey için
geçerlidir. Masumların (onlara selâm olsun) masum oluşunu kanıt edinip delil
göstermemiz bağlamında asıl olan yakinî madde
olduğuna göre, masumların sözlerinden algılanan yakinî
madde ile aklî önermelerle çıkarsanan yakinî madde arasında ne fark var? Bununla beraber formun
doğru alması da geçerliliğini sürdürür.
"Bunca
yanlışlıktan sonra, aklî maddelere yakin
edemeyiz." sözlerine gelince; bu her şeyden önce, delilsiz bir iddiadır.
İkincisi: Bu söz de aklî bir önermedir ve kesin bir realite olarak
kullanılmaktadır. Dolayısıyla bu söz de bir sûret içermektedir.
6- Bir diğer grubun yaklaşımı şudur: "İnsan
ruhunun ihtiyaç duyduğu her şey Kur'ân-ı Kerim'de
gizlidir. Masumların (a.s) sözlerinin derinliklerine serpiştirilmiştir.
Dolayısıyla kâfirlerin ve dinsizlerin artıklarına ihtiyaç yoktur."
Buna cevabımız şudur: Buna yönelik ihtiyaç tıpkı bu
değerlendirmede gözlemlenen ihtiyaç gibidir. Çünkü bu değerlendirme mantıksal
bir koşulsuz tasımın ürünüdür. Burada kesin maddelere baş vurulmuştur, fakat
mugalâta yapılarak. Her şeyden önce, bu mantıksal prensipler kitap ve sünnette
gizli olan ve derinliklerine serpiştirilmiş olan ilimlerden biridir ki, bunları
elde etmek için bağımsız bir araştırma kaçınılmaz olur.
İkincisi: Kitap ve sünnetin kendilerini tamamlayacak
eklentilere muhtaç olmaması, onlardan müstağni olması, kitap ve sünnete bağlı
kimselerin bu tür ek bilgilere muhtaç olmamasından, onlardan müstağni
olmasından farklı bir şeydir. Dolayısıyla bu iddia da bir tür mugalâta olmaktan
öte bir şey değildir. Bunlar, insan bedenini incelediği hâlde, insanla ilintili
olan doğal, sosyal ve edebi bilimleri öğrenmeye gerek olmadığını iddia eden bir
doktora benzerler. Ya da bütün bilimler insan
fıtratında mevcuttur, bahanesiyle ilim öğrenmekten kaçınan cahil bir insanın
tavrını andırmaktadırlar.
Üçüncüsü: Kitap ve sünnet, sahih aklî yöntemin daha geniş
boyut-larda kullanılmasına ilişkin çağrılarla
doludur. (Bunlar da ya tartışılmaz-bedihî öncüller ya da onlara dayanmaktadır.) "Müjdele kullarımı: Onlar ki, sözü dinlerler ve onun en güzeline
uyarlar. İşte onlar Allah'ın kendilerini doğru yola ilettiği kimselerdir ve
onlar gerçek akıl sahipleridir." (Zümer, 18) Bunun gibi daha birçok ayet ve rivayet vardır.
Kur'ân ve sünnetin, kendilerine kesin ve açık
olarak muhalif olan şeylere uyulmasını yasakladıkları doğrudur. Çünkü kitap ve
sünnet kesin, kat'i, aklın kesin olarak hak ve doğru
olduğunu onayladığı şeylerdendirler. Aklın başta hak olduğunu kanıtladığı bir
şeyi, ikinci kez dönüp çürütmesi imkânsızdır. Bu bakımdan tıpkı aklın doğru
öncülleriyle batıl öncüllerini de birbirinden ayırıp
daha sonra doğru öncülleri esas alma gerekliliği, muhkem ve müteşabih
ayetleri birbirinden ayırıp değerlendirmelerde muhkem
ayetleri esas alma gerekliliği gibidir ve yine doğru rivayetleri, epey bir
yekûnu tutan uydurma ve yalan rivayetlerden ayırmaya
ihtiyaç olmasına benzer.
Dördüncüsü: Nasıl olursa olsun, nerede karşılaşılırsa
karşılaşılsın ve nereden alınırsa alınsın, hak haktır. Taşıyıcısının imanına ve
küfrüne bakılmaz. Muttakiliği veya fasıklığı göz önünde bulundurulmaz. Taşıyıcısına kızıp
haktan yüz çevirmek, cahiliye bağnazlığından başka
bir şey değildir. Ki yüce Allah kitabında ve elçilerinin dilinde cahiliye taassubunu ve fanatik taraftarlarını yermiştir.
7- Bazıları da şu şekilde görüşlerini dile
getirmişlerdir: "Üzerinde kitap ve sünnette teşvik edilen dinde ihtiyatlı
bir tavır takınmak, kitap ve sünnetin zahiriyle yetinmek, mantıksal ve aklî
prensipleri esas alan bir tutumdan da kaçınmakla olur. Çünkü bu noktada daimi
helâkle, ebedi mutsuzlukla burun buruna kalma tehlikesi söz konusudur."
Bir kere, bu değerlendirmenin kendisi de
mantıksal ve rasyonel ilkeleri esas almaktadır. İstisnaî kıyas yöntemini
içermektedir, ki kitap ve sünnet olmasa bile, akıl bağlamında açıklanan aklî
önermeler kullanılmıştır. Kaldı ki, açıklamanın esasını oluşturan endişe, ince
aklî sorunları algılayamayan kimseler için geçerlidir. Buna güç yetiren
yetenekli kimseler açısından kitap ve sünnetten karşıt bir kanıt bulmak mümkün
değildir. Akıl da böyle bir kimsenin gerçek bilgilere ulaşma şansından yoksun
bırakılmasını onaylamaz. Çünkü insanlığın onur ve saygınlığı bu tür bilgilerin
elde edilmesine bağlıdır. Buna hem kitap, hem sünnet, hem de akıl delâlet eder.
8- Bir başkası da görüşünü açıklarken şu sözleri de
ileri sürmüştür: "Salih ilk kuşak Müslümanların yöntemi, felsefe ve irfan
(mistisizm) yöntemlerinden farklıydı. Onlar kitap ve sünnetle yetiniyorlardı ve
filozoflarınki gibi mantıksal ve aklî (rasyonel) ilkelere ihtiyaç
duymuyorlardı. Ârifler (mistikler) gibi riyazet yöntemlerine başvurmazlardı."
"Sonra halifeler çağında Grek [Yunan]
felsefesi Arapça'ya aktarıldı, Kur'ân'ın
izleyicilerinden olan Müslüman kelâmcılar felsefî konuları Kur'ânî
bilgilere uyarlamaya kalktılar. Bu yüzden Eş'arî ve Mu'tezilî gibi gruplara bölündüler. Sonra halifeler
döneminde bir diğer grup ortaya çıkarak kendilerini sufîler
ve irfan ehli olarak adlandırdılar. Sırları keşfettiklerini, Kur'ânî hakikatleri kendi yöntemleriyle ortaya çıkardıklarını
iddia ettiler. Masumlara ve pak Ehlibeyt'e ihtiyaçlarının olmadığını sandılar.
Bu şekilde fakihler ve Şiîler -onlar hiçbir zaman
Ehlibeyt'i (a.s) izlemekten vazgeçmediler- diğer gruplardan ayrıldılar.
Bu durum yaklaşık olarak hicrî on üçüncü
yüz yılın ortalarına kadar (yaklaşık olarak yüz yıl önce) devam etti. Bu
süreçte filozoflar ve arifler hileye ve zihinleri bulandırmaya başladılar. Kur'ân ve hadisin öngördüğü hedefleri felsefî ve irfanî hedeflere uyarlanacak şekilde yorumladılar. Neticede
birçok insanın zihni bulandı."
Bu görüşü savunan bu sözlerden şu sonucu
çıkarıyor: "Söz konusu ilkeler, Kur'ân ve
sünnetin gösterdiği hak metotla çelişmektedir."
Sonra, daha önce işaret ettiğimiz,
mantıkla ilgili bazı problemlere yer veriyor. Mantıkçıların görüş birliği
içinde olmamaları, mantığın kullanılmasıyla birlikte yanılgıya düşülmesi,
gerçek olgulara ilişkin yeterli oranda bedihî ve yakinî
[açık ve tartışılmaz] önermelerin mevcut olmaması gibi. Peşi sıra felsefenin
ele aldığı birçok konulara dikkat çekiyor ve bunların Kur'ân
ve sünnetten algılanan apaçık gerçeklerle çeliştiğini ifade ediyor. Bu iddia
sahibinin sözünün özü bundan ibaretti; biz bu görüşü bu şekilde özetledik.
Bu uzun değerlendirmenin neresini
düzelteceğimi bilemiyorum. Hastalık tedavi kabul edecek gibi değil.
Kelâmcıların tarihi, Ehlibeyt İmamlarının
çizgisinden sapmaları, Kur'ân'ı felsefeye uyarlamaya
yeltenmeleri sonucu Eş'arîlik ve Mutezi-lîlik şeklinde iki gruba ayrılmaları, bu esnada sufîlerin ortaya çıkıp Kur'ân ve
sünnete uymaya gerek duymadıklarını iddia etmeleri, bu durumun uzun süre devam
edip sonra hicrî on üçüncü asırda irfanî felsefenin
ortaya çıkması gibi sıralanan hususların hiçbiri kesin tarihsel ger-çeklerle
uyuşmamaktadır. Bunların tümüne ileride kısaca değineceğiz.
Kaldı ki, kelâm ve felsefe birbirine
karıştırılmak suretiyle fahiş bir hata işleniyor. Çünkü felsefe, gerçek bir
araştırma yapar, kesin ve yakinî öncüller
aracılığıyla tartışılmaz meselelere ilişkin kanıtlar ileri sürer. Kelâm ise,
gerçek ve itibarî yani göreceliden daha genel bir araştırmayı konu edinir,
kesin ve tartışılmaz öncüllerden daha genel öncüllerle tartışılmaz meselelere
ilişkin kanıtlar bulmanın peşindedir. Dolayısıyla bu iki ilim dalı arasında
gökle yer arası kadar fark vardır.
Hâl böyleyken kelâmcıların, kendi
disiplinleri çerçevesinde zihinsel faaliyetlerde bulunurlarken felsefî konuları
Kur'ânî hedeflere uyarladıkları nasıl söylenebilir?
Kaldı ki, kelâmcılar ilk kez ortaya çıktıkları günden zamanımıza kadar felsefecilerle
ve ariflerle mücadele etmişlerdir. Kitaplarında ve risalelerinde yazılanlar,
aralarındaki tartışmalara ilişkin olarak nakledilen olaylar bunun en somut
kanıtıdır.
Aslında bu değerlendirmenin dayanağı, bazı
oryantalistlerin; "Felsefenin İslâm dünyasına tercüme edilmesi,
Müslümanlar arasında kelâm biliminin doğmasına yol açtı." şeklindeki
savlarıdır. Bunu söyleyen kişi kelâmın ve felsefenin anlamını, iki bilim
dalının amacını, kelâm biliminin ortaya çıkışını gerektiren objektif koşulları
bilmeden konuşmaktadır. Bu, karanlığa taş atmaktır.
Bütün bunlardan daha tuhaf olanı, bunları
söyledikten sonra şunları söylemesidir: "Kelâm ve felsefe arasında temel
fark şudur: Kelâmî araştırma, dinsel yönü de
gözeterek Allah ve meatla ilgili meseleleri
kanıtlamayı amaçlayan bir araştırma türüdür. Buna karşılık felsefî
araştırmalar, dinsel boyuta önem vermeksizin bu tür bir hedefe
yöneliktir." İddia sahibi, bunu bir kanıt gibi ele alarak mantıksal ve
akılsal ilkelerin esas alındığı bir zihinsel eylemin dinsel eylemle, dinin
onayladığı meşru yöntemle bağdaşmadığını söylemektedir.
Bu şahıs, böylece gittikçe bozuk
anlayışlarına derinlik kazandırmıştır. Çünkü bu alanda bilgi sahibi olan herkes
bilir ki, iki bilim dalı arasında bu tür farktan söz eden kimse, şu hakikata işaret etme amacındadır ki, kelâmî
araştırmalarda esas alınan kıyaslar, cedel amaçlıdır.
Kabul edilen öncüllerden (meşhur ve muhatap yanında varlığı kabul edilen
öncüllerden) uluşur. Çünkü kelâm bilgisinde bu tür
önermelerin amacı, tartışılmaz ve kesin gözüyle bakılan meselelere ilişkin
kanıtlar sunmaktır. Ama felsefî araştırmalarda esas alınan kıyaslar, burhan
amaçlıdır ve bunlarla güdülen amaç hak olanı kanıtlamaktır, varlığı kabul
edilen bir tasımı ispatlamak değil. Bu ise, iki yöntemden biri (kelâm yöntemi)
dinsel bir yöntemdir; diğeri ise (felsefe), dinsel yöntemle çelişki içindedir;
hak bile olsa dine itibar etmez, demekten ayrıdır.
Mantık,
felsefe ve irfan bağlamında sözünü ettiği problemlere gelince; daha önce mantık
bilimine yöneltilen eleştiriler üzerinde durduk. Felsefe ve irfanın konusu ile
ilgili olarak söylenenler, eğer onlarda mevcut olan, yapılan açıklama ve bu
şahsın anlayışı tarzında bir şeyse ve bunların hak dinle açıkça çeliştiğini
ortaya koymuşsa, bunların batıl olduğundan kimse kuşku duymaz. Bunlar felsefî
araştırma yapanların ve irfan mesleğini izleyenlerin hezeyanları ve
yanılgılarıdır. Ancak bir disiplinin izleyicilerinin hezeyanları, sürçmeleri ve
doğru yoldan sapmaları, o disipline fatura edilmez. Bir kusur varsa,
araştırmayı yapan kimselerindir.
Bunu söyleyenin kelâmcılar arasında
yaşanan ihtilaflara bakması gerekir. Eş'arîsi, Mutezilîsi ve İmamiyesiyle her
biri farklı bir görüşü savunmaktadır. Bu ihtilaflar tek kelime olan İslâm
dininin çeşitli bölümlere bölünmesine yol açmıştır. Daha ilk dönemlerden
itibaren yetmiş üç fırka ortaya çıkardı. Sonra her fırka kendi içinde bölündü. Belki de her bir temelin ayrıntıları sayı
bakımından temellerden eksik değildir.
Şimdi
bunu göz önünde tutarak söyleyin bakalım; bu ihtilafları, din yolundan ayrı bir
yol mu meydana getirmiştir? Bir araştırmacı buna dayanarak dinin ve yönteminin
batıl olduğunu söyleyebilir mi?
Ya da öbürleri (mantık vs.) açısından
geçerli olmayan, ama berikiler (kelâmcı gruplar) için geçerli olan bir
mazeretten ya da öbürlerin aşağılık oluşlarını
gerektiren, ama berikiler için böyle bir nitelemeyi gerektirmeyen bir
gerekçeden mi söz edilecektir? [Kelâmcılarla ilgili ileri sürülen cevaplar,
aynen mantık ve felsefe için de geçerlidir.] Bu bağlamda kelâm bilimi fıkıh
bilimine benzer. O da çeşitli gruplara ve taifelere bölünmüştür. Sonra her grup
bizzat kendi içinde bölünmeler yaşamıştır. Birçok bilim ve disiplini buna örnek
gösterebiliriz.
Yukarıdaki iddiayı seslendiren şahsın
bütün sözlerinin sonucu olarak ortaya koyduğu "kullanıla gelen tüm
yöntemler batıldır. Yalnızca kitap ve sünnet esaslı yöntem doğrudur.
Dolayısıyla bu, dinî yöntemdir" gibi sözlerine gelince; bunu savunan
kişinin anımsama, tezekkür yöntemini benimsemekten başka seçeneği kalmıyor. Bu
da Yunan filozofu Platon'un [İslâm felsefesinde Eflâtun diye anılır]
felsefesidir. Bu anlayışın özü şudur: İnsan eğer nefsanî
tutkulardan soyutladıktan, takva süsünü takıp ruhsal erdemlerle bezendikten
sonra bir hususla ilgili olarak nefsine müracaat ettiğinde, o hususla ilgili
gerçekliği bütün çıplaklığıyla görür.
Tezekkür yöntemiyle ilgili olarak söylenen
budur. Yunan'da ve başka yerlerde önceki kuşak filozoflardan bu kanaatte
olanlar vardı. Bazı Müslümanlar ve batılı kimi filozoflar da bu görüş etrafında
birleşmişlerdir. Ne var ki, bu düşünceyi savunanların farklı açıklamaları
olmuştur.
Bazılarına göre açıklaması şudur: İnsanî
bilgiler fıtrîdir. İnsan için bu ilimler hazır hâldedir. Fiilen onunla
beraberdir ve bu durum ilk varoluş anından itibaren böyledir. Dolayısıyla insan
için yeni bir bilginin meydana gelmesi, insanın onu anması anlamına gelir.
Bu felsefî düşünceyi benimseyenlerden
bazıları bunu şu şekilde yorumlamışlardır: Maddî uğraşılardan sıyrılarak nefsin
özüne yönelmek, gerçeklerin gün yüzüne çıkmasına yol açar; ama bu, bilginin
bundan önce fiilen edimsel olarak insanla beraber var olduğu anlamına gelmez.
Aksine bilgi, güç ve bilkuvve olarak mevcuttu. Bu
bilginin edimsel hâle gelişi durumu, gaflet hâlinde insandan ayrılan, anımsama
anında insanla bütünleşen, insan nefsinin derinliklerinde ve batınındadır.
İrfan ve işrak ehli dediğimiz grupların ve çeşitli
dinlerden olup da onların görüşlerini paylaşan toplulukların görüşleri bundan
ibarettir.
Diğer bir grubun bu anlayışa getirdiği
yorum ise, irfan ehli dediğimiz akımın yaklaşımını andırmaktadır; ancak
bunlarda takva duygusuna sahip olmak ve teoride ve pratikte şeriata uymak
şarttır. Önceki dönemlerde ve günümüzde yaşayan bazı İslâmî
grupları buna örnek gösterebiliriz. Bunlara göre şeriata tâbi olmayı şart
koşmuş olmaları, kendilerini âriflerden ve tasavvufçulardan ayıran
bir kriterdir. Ama bu şartı koşma noktasında âriflerin kendilerinden çok önce
olduklarının farkında değildirler. Bu gün elde bulunan ve itibar edilen
kitapları bunun tanığıdır.
Şu hâlde bunların söylediği tasavvufçuların
söylediklerinin aynısıdır. Aradaki tek fark, şeriata tâbi oluşun niceliği ve
tâbi olmanın anlamının somut ifadesi üzerinde odaklaşmaktadır. Söz gelişi
bunlar, şeriata tâbi oluş bağlamında salt nassın
zahirini esas alan bir aşamayı öngörürler. Bu da gösteriyor ki yöntemleri,
tasavvuf yöntemi ile ahba-rîlik
yönteminin izdivacının ürünüdür. Tezekkür yöntemine ilişkin yorumlar bu
söylediklerimizle sınırlı değildir.
Tezekkür=anma teorisi, eğer mantıksal ve aklî
ilkelere dönüşü geçersiz kılma eğilimine dönüşmüyorsa, genel olarak doğru bir
teori değildir diyemeyiz. Çünkü insan kimliğiyle var edildiğinde kendi zatının,
güçlerinin ve illetlerinin bilincinde olarak var edilir. Bunlara ilişkin ilmi, ilm-i huzurî [sezgisel bilgi]dir. Bununla beraber, insan sezgisel bilgiyi husulî bilgiye [duyularla elde edilen bilgiye] dönüştürme
gücüne de sahiptir. Fiilin kaynağı olan hiçbir güç yoktur ki, fonksiyonunu icra
etmesin. Bu bakımdan insan, varlığının ilk evrelerinde birtakım bilgiler
barındırır özünde. Bunlar zât açısından ondan geri olmakla beraber, zaman
açısından onunla beraberdir. Bunu iyice kavramalısın. Aynı şekilde bir insanın
maddî ilgilerden bir parça soyutlandığı zaman birtakım bilgiler elde edeceğini
de kimse inkâr edemez.
Şayet tezekkür=anma teorisi ile, mantıksal ve aklî
ilkelere dönüşün beraberinde taşıdığı sonuç geçersiz kılınmak isteniyorsa;
şöyle ki, birbirleriyle uyumlu açık seçik öncüllerin bunların sonucu sayılan
şeye bilgi açısından insanı, güç ve bilkuvve
durumundan bilfiil ve edimsel düzeyine çıkarması olumsuzlanıyorsa veyahut maddî
uğraşılardan sıyrılarak nefse dönüş anlamına gelen tezekkür=anma birtakım sonuçlar
elde etmek için bilimsel öncüllere ihtiyaç gerektirmeyen bir durumdur,
şeklindeki bir çıkarsama kastediliyorsa, bu, hiçbir makul anlamı olmayan bayağı
bir görüştür. Mantıksal ve aklî ilkelere başvurmayı iptal etme anlamında
tezekkür=anma
teorisi birçok açıdan yanlıştır:
Birincisi: İlimler ve beşerî bilimler üzerinde yapılacak
derin bir etüt, şu sonucu ortaya çıkarmıştır ki, beşerî bilimlerin tasdikî
[yargı nitelikli, yani herhangi bir şeyi olumlayan ya
da yadsıyan düşünsel edim] olanları, tasavvurî
[tasarım nitelikli] olan bilgilere dayanır. Tasarım nitelikli bilgilerse, ya duyulara dayalı bilimlere münhasırdırlar ya da bir şekilde duyulardan soyutlanmışlardır.[1]
Öte yandan tasım ve deney şunu kesin
olarak ortaya koymuştur ki, bir duyudan yoksun olan kimse, ister yargı
nitelikli, ister tasarım nitelikli, ister bedihî [açık], ister nazarî olsun bu
duyuya dayanan bütün bilimlerden yoksun olur. Şayet bilimler bilfiil olarak
insan kimliği ile varolmuş olsa idi, varsayılan yoksunluğun bunun üzerinde bir
etkinliği olmaması gerekirdi. Kuşkusuz, körlük ve sağırlık gibi durumlar anmaya
engel olgulardır, demek de, bu görüşten yani, maddî ilgilerden sıyrılmak
suretiyle nefse başvurmak, unutmanın bertaraf edilmesi suretiyle anmanın
gerçekleşeceği yönündeki söylemden dönmenin değişik bir ifadesidir.
İkincisi: Tezekkür=anma teorisini ancak bu türün bazı bireyleri
başarabilirler. Geride kalanları ise, yaşamsal amaçları bazında bileşim ve buna
bağlı sonuçlandırma yasasına göre hareket ediyorlar. Bu yasayı izleyerek
binlerce doğru sonuçlara varırlar. Bütün bilim ve sanat dallarında süreç bu
şekilde işler. Bu realiteyi inkâr etmek, tek kelimeyle büyüklenmedir. Bu
realiteyi rastlantıyla yorumlamak ölçüsüzlüğün ta kendisidir. Dolayısıyla bu
kurala göre hareket etmek, insanın fıtratının bir buyruğudur, insan buna bigane
kalamaz. Canlı türlerinden herhangi birinin bir fitrî
ve tekvinî=varoluşsal
özellikle donatılması, sonra da bunun gereği olan eylemlerinde sonuçsuz kalması
ve bu yöndeki çalışmalarında başarısızlığa uğraması imkânsızdır.
Üçüncüsü: Bunların anma adı altında ulaştıkları her
bilginin, analize tâbi tutulması durumunda, mantıksal bir sıralamayla işlevsel
olan öncüllere dayanmakta olduğu görülecektir. Öyle ki, biçim veya maddesi için
öngörülen ilkelerden biri ihlal edilecek olursa, sonuç da kaçınılmaz olarak
bozulur. Şu hâlde onlar, farkında olmadan mantıksal prensipleri kullanıyorlar.
Sürekli tesadüf ve beraberlik iddialarıyla bir yere varılmaz. Dolayısıyla bu
görüşü savunanların mantıksal prensiplere uymayan doğru ve anmasal bir bilimsel
formül bulmaları gerekir.
Anma
yöntemini, mantıksal ilkelere başvurmayı gerektirmeme an-lamında algılamaya
gelince, -ki bunun özü şudur: Ortada iki yol vardır. Biri mantık yolu, biri de
örneğin şeriata tâbi olma şeklinde belirginleşen anma yolu. Her iki yol da
doğruya ulaştırma açısından eşittir. Ya da anma yolu
daha iyi ve daha üstündür. Çünkü bu yol Masum'un sözlerine uygundur. Akıl ve
mantık yolu açısından ise durum farklıdır- bu yolda her zaman veya çoğu zaman
yanlışa düşme tehlikesi söz konusudur.
Bundan önceki yaklaşıma ilişkin ikinci
problem, bunun için de geçerlidir. Çünkü kitap ve sünneti, geniş ve olağanüstü
boyutlarıyla tüm amaçlarını, sembollerini ve sırlarını kuşatıp özümsemek çok az
insana bahşedilmiş bir derecedir. Bunlar da aralarında ilginç irtibatlar
bulunan, temel ilkesi ve ayrıntı nitelikli prensibi, inançla, bireysel ve
sosyal eylemle ilgili prensipleri girift bir şekilde iç içe girmiş dinsel
bilgiler üzerinde derin ve kapsamlı
araştırmalar yapabilen az sayıda şahsiyetler-dir.
Bir insanın varoluşu itibariyle, varoluşsal
donanım aracılığıyla gücünün ve yapabilirliğinin ötesinde bir yükümlülükle
sorumlu tutulması veya yasal olarak böyle bir şeyden sorumlu kılınması mümkün
değildir.
O hâlde insanlar, dinî maksatları sadece
bireysel ve toplumsal hayatlarına ilişkin aktivitelerde alışık oldukları bir
yöntemle akletmekle yükümlüdürler. Bilinmeyenleri
ortaya çıkarmak için bilinenleri mantıksal bir sıralamaya tâbi tutmak yani.
Nitekim doğruluğu burhan aracı-lığıyla ispatlanan bilgiler, şeriatla ilgili
sadece bazı hükümlerdir [böylece şeriatın kesin olarak bilinen hükümleri,
bilinmeyenlerin belirlenip doğrulanmasına yönelik kanıt ve öncüller olarak
değerlendirilirler].
Bundan daha da ilginç olanı, bazılarının
bizim anma teorisi aleyhine kullandığımız bu kanıtı, anma teorisi lehine ve
mantığın aleyhine kullanmalarıdır. Diyorlar ki: Eğer pratik gerçeklere ulaşmak
mantık ve felsefe yöntemiyle mümkün olsa -ki mümkün değildir- bu, ancak Aristo
ve İbn-i Sina gibi felsefenin sembol isimleri için
geçerli olabilir, insanların geneli için değil. Yasa koyucunun pratik
gerçeklere ulaşmak için mantık ve felsefî yöntemleri bir yol olarak emretmesi,
bu durumda mümkün olabilir mi?
Ama bunu diyenler, aynı problemin
aleyhlerine döndüğünün farkında değildirler. Bunlar deseler ki: "Anma
yöntemi herkes açısından kolayca kullanılabilir bir yöntemdir. Herkes,
kapasitesi ve bu yönteme uyması oranında bu yöntemden yararlanabilir."
Buna cevaben deriz ki: Az veya çok herkes de kendi kapasitesi oranında,
gerçeklere ulaşmak için mantıksal kurallardan yararlanma imkânına sahiptir.
Herkes gerçekleri bütünüyle kavramak ve kapasitesinin üstünde bir yükün altına
girmek zorunda değildir ki!
Bunlara yönelik ikinci bir cevap da,
yukarıda işaret edilen üçüncü problemde belirginleşmektedir. Şöyle ki: Bunlar,
daha önce de vurguladığımız gibi, anma teorisi adına açıkladıkları bütün
amaçları çerçevesinde mantık yöntemini kullanıyorlar. Hatta bunu, mantık
yöntemini çürütmek ve anma yöntemini kanıtlamak için serdettikleri
açıklamalarında bile uygulamaktan geri kalmıyorlar. Bu bile, yaklaşımlarının
yanlışlığını kanıtlamak bakımından yeterli bir veridir.
Üçüncü bir karşı cevap da şudur: Sözünü
ettikleri anma yöntemi bazında yanılgıya düşmek normalde karşılaşılan, hatta
çoğu zaman karşılaşılan bir olgudur. Çünkü anma yöntemi, onların iddia
ettikleri gibi, selef kuşağının mantık yöntemi dışında izledikleri bir yoldur.
Buna karşın onlarla ilintili olarak hiç de azımsanmayacak ihtilaflar ve
yanılgılar nakledilmiştir. Bunların çoğu da, Müslümanların ilim sahibi, kitap
ve sünnete tâbi kimseler oldukları hususunda ittifak ettiği sahabe
şahsiyetlerdir.
Bir kısmı da, ümmetin çoğunluğunun
fıkhında ve adalet sahibi olduklarında birleştikleri kimselerdir. Ebu Hamza, Zürare,
Eban, Ebu Halid, iki Hişam [Hişam b. Hekem ve Hişam b. Salim], Mümin-i Tak ve İki Safvan
[Safvan b. Ya'la ve Safvan-i Cemmal] gibi bu
niteliklere sahip Ehlibeyt İmamlarının ashabını buna örnek gösterebiliriz.
Bunlar arasındaki temel ihtilaflar herkesçe bilinen ünlü ihtilâflardır. Şurası
açıktır ki, ihtilaf eden iki kişiden sadece biri hak üzere olur. Yine Kü-leynî, Şeyh Saduk, Şeyh-ut Taife (Şeyh Tûsî),
Şeyh Müfid ve Seyit Murtaza
(Allah'ın rahmeti onlara olsun) gibi ilk kuşak fıkıhçı ve hadisçiler de ihtilaf
etmişlerdir.
Şu hâlde anma yönteminin mantıksal yönteme
karşı ayrıcalığı nerede kaldı? Dolayısıyla anma teorisinden başka, hak ile
batılı birbirinden ayıracak başka bir kıstas bulmak
gerekir. Bu da mantıksal düşünce yönteminden başkası değildir. Başvuru mercii
ve temel dayanak bu olmalıdır.
Dördüncü karşı cevap: Yaklaşımın özü şu
nokta üzerinde yoğunlaşmaktadır: İnsan ismet ve temizlik ehlinin (masumların)
peşinden gitti mi, hataya düşmez. Ancak daha önce de dikkat çekildiği gibi,
bunun bir şartı vardır. Eğer masumdan aktarılan söz kesin olarak işitilmiş ve
maksadı doğru biçimde algılanmışsa, hataya düşürmez. Buna hiç kimsenin bir
diyeceği yoktur.
Gerçekte, masum zattan işitilen veya ondan
algılanan şey bir maddedir. O, anmanın ve mantıksal düşünmenin aynısı değildir.
Böyle bir söz işitildiğinde de şöyle bir yargı onu izler: Bu, masum zatın
görüşüdür. Onun her görüşü haktır. Şu hâlde bu görüşü de haktır. Bu, sonucu
kesin bir kanıttır. Bunun dışında tek kanallı (âhâd)
haberlerin çıkarsamalarından ibaret olan hususlarda veya sadece insanda zannı
gerçekleştiren buna benzer hususlarda bu kanıt bir şey ifade etmez. Tek kanallı
haberlerin, ahkâm dışında hüccet olduğuna dair herhangi bir kanıt yoktur.
Kitapla uyuşursa o başka. Aynı şekilde, zannın karşıtı yönde bilimsel bir
kanıta dayalı bilginin olduğu yerde o şeye ilişkin bir zan düşünülemez.
9- Bazıları da diyorlar ki: "Yüce Allah bize,
aramızda kullana-geldiğimiz ve alışık olduğumuz ifade biçimiyle hitap etmiştir.
Dil ehlinin bildikleri düzen ve telif esas alınmıştır bu hitapta. Bize emir,
yasak, ödül vaadi, azap tehdidi, kıssalar, hikmet, öğüt ve en güzel şekilde
tartışma gibi hususları içeren açıklamalarla hitap etmiştir. Bunları anlayıp
yorumlamak için de mantık, felsefe; kâfir ve müşriklerin mirası ve zalimlerin
yolu olan disiplinleri öğrenmeye gerek yoktur. Onları dost edinmek, onlara
eğilim göstermek, tarzlarını benimsemek, yollarını izlemek bize yasaklanmıştır.
Dolayısıyla Allah'a ve Resulüne iman eden bir kimse, ancak dinsel açıklamaların
zahirlerini ve normal bir zihnin bu metinlerden algıladığını esas almalıdır.
Bunları yorumlamaya ya da bu çizilen çerçeveyi aşmaya
yeltenmemelidir."
Haşviye ve müşebbihe
denen grupların yaklaşımı böyledir. Hadis ehli dediğimiz bazı kimseler de bu
tarz bir yaklaşımı benimsemişlerdir.
Bu görüş, öncelikle biçim açısından
yanlıştır. Çünkü kullanılmaması için serdedilen bir
açıklamada bizzat mantıksal yöntem esas alınmıştır. Kur'ân
mantık kurallarını kullanmaya yöneltiyor insanı, diyen kimse, "Her
Müslüman mantık öğrenmek zorundadır." demiyor. Ancak mantık kurallarını
kullanmak da kaçınılmazdır. Bu bakımdan, yukarıdaki savı seslendirenler şu
örnekteki kadar tuhaf bir tutum içindedirler. Söz gelimi
biri desin ki: "Kur'ân bizi dinî hedeflere
yöneltmeyi istiyor. Dolayısıyla cahiliye ehlinin
kültürü olan dili öğrenmemize gerek yoktur."
Dil, doğal olarak insanlar arası
karşılıklı konuşma sürecinin bir aşaması olarak kaçınılmaz bir gereksinim
olduktan ve Allah kendi kitabında, Peygamber (s.a.a) de sünnetinde bu doğal
aracı kullandıktan sonra, böyle bir açıklamanın değerden yoksun olduğu gibi
insanın doğası gereği akletme aşamasında gereksinim
duyduğu bir manevî araç olan ve Allah'ın kitabında, Peygamber'in (s.a.a) de
sünnetinde bir araç olarak kullanılan mantığa karşı çıkmanın bir anlamı yoktur.
Madde [öz ve içerik] açısından ise, aklî
materyaller esas alınmış olmakla beraber, safsata yapılmıştır. Çünkü sözün
zahirî anlamı ile anlam ve algılayışların örtüştüğü objektif karşılıkları eşit
ve bir görülmüştür. Söz gelimi Allah'ın kitabına
inanan bir Müslüman'ın, Allah'ın sıfatları olarak "ilim, kudret, hayat,
işitme, görme, konuşma, dileme ve ifade" gibi kavramlardan anlaması
gereken şey, "bilgisizlik, acizlik, ö-lüm,
sağırlık, körlük" gibi anlamların zıddıdır.
Ama yüce Allah için bizim ilmimiz gibi bir
ilim, bizim gücümüz gibi bir kudret, bizim hayatımız gibi bir hayat, bizim
işitmemiz, görmemiz, konuşmamız, dilememiz ve irademiz gibi bir işitme, bir
görme, bir konuşma, bir dileme ve bir irade öngörmek, ne kitap, ne sünnet ve ne
de akıl açısından doğrudur. Tefsirimizin 3. cildinde muhkem ve müteşabih meselesini irdelerken, bu konuya ilişkin bazı
açıklamalarda bulunduk.
10- Diğer bir grubun değerlendirmesi ise şöyledir:
"Aklî kanıtlarla kanıtsallığı ispatlanmak istenen öncüllerin hüccet
olmasının tek delili, aklın yargısına tâbi olmanın zorunlu olduğunu öngören
aklî öncüldür. Diğer bir ifadeyle: Aklın yargısının kanıtı, aklın kendisinden başka
bir şey değildir. Bu, açık bir döngüdür, bu bakımdan ihtilaflı meselelerde
taklit etme yerine peygamber veya imam olarak bir masumun sözüne başvurmaktan
başka seçenek yoktur."
Bu konuda ileri sürülen en düzeysiz
değerlendirmedir bu. Bununla binanın sağlamlaşması isteniyor, ama yıkılışına
yol açıyor. Çünkü bu iddiayı ileri sürenler, açık döngü ifadesiyle aklın
yargısını geçersiz kılıyorlar. Şeriatın hükmüne gelince, ya
aklın yargısıyla -ki bir döngüdür- kanıtsamada
bulunacaklar ya da kendisinde bir döngü olan şeriatın
kendi hükmüyle. İki döngü arasındaki şaşkınlar gibidirler. Ya
da taklit etmek durumunda kalacaklar. Bu da ikinci bir şaşkınlık.
Aslında bu değerlendirmeyi yapanlar,
"aklın hükmüne tâbi olmanın zorunluluğu"nun anlamını algılamada bir
yanılgı içine düşmüşlerdir. Şayet "aklın hükmüne tâbi olma
zorunluluğu" ile sakınca ve mubah akışa tekabül eden ve şefkatli bir
öğütçüye veya adil bir hükme uymanın zorunluluğu gibi uyulmaması durumunda
yerilmeyi veya cezayı gerektiren bir durum kastediliyorsa, bu, pratik aklın
hükmüdür ve bu konu, bahsimizin dışındadır.
Şayet uyma [aklın hükmüne tâbi olma]
zorunluluğuyla "insan, önermenin tüm yönleri iyice gözden geçirilerek,
sahih bilimsel bir biçim içinde, bilimsel öncüllerle kanıtlanan sonuçları
benimsemek zorundadır." demek isteniyorsa, bu, insanın vicdanıyla
algıladığı bir olgudur; böyle bir durumda aklın kanıt istemesinin anlamı
yoktur. Çünkü böyle bir olgunun kanıtı kendi kanıtsallığı ve kanıtsallığının
apaçıklığıdır. Tıpkı diğer apaçık, kanıt gerektirmeyen olgular gibi. Çünkü
apaçık olguların kanıtı, bizzat kendileridir. Yani, kanıta ihtiyaçları yoktur.
11- Bir diğer grup da diyor ki: "Mantığın amacı,
eşyanın değişmeyen mahiyetlerini, belirlemek, sürekli, değişmez ve bütünsel
öncüller aracılığıyla sonuçlara ulaşmaktır. Günümüz bilimsel araştırmaları şunu
kesin olarak ortaya koymuştur ki, ne objeler dünyasında, ne de zihin içi
tasavvur âleminde tümel, sürekli ve değişmez bir şey yoktur. Olan şudur:
Varlıklar evrensel dönüşüm yasasının egemenliği altındadırlar. Bir şeyin
değişmez, sürekli veya tümel bir hâl üzere olması söz konusu değildir."
Bu görüş, üzerinde düşünen herkesin
rahatlıkla fark edebileceği gibi, biçim ve içerik olarak mantıksal prensipleri
kullanması açısından çelişki arz etmektedir. Kaldı ki, bu itirazda bulunan
kişiler, bununla eski mantığın kesinlikle doğru olmadığını kanatılamaya
çalışıyorlar. Oysa bu, değişmez kavramları kapsayan değişmez, sürekli, tümel
bir sonuçtur. Aksi takdirde bu itiraz bir anlam ifade etmeyecektir. Dolayısıyla
itiraz, kendi kendisini çürütmektedir.
Bu uzun açıklamalarla, kitabımız için
öngördüğümüz, elden geldiğince özetleme ilkesini aştığımızı düşünüyoruz.
Dolayısıyla yeniden baştaki konumuza dönüyoruz ve diyoruz ki:
Kur'ân-ı Kerim, aklı öz doğası gereği
kullanımına sunulan olguları kullanmaya, doğası gereği alıştığı ve tanıdığı
yöntemleri izlemeye yöneltir. Bilinmeyen sonuçlara ulaşmak için bilinen
olguları belli bir düzen içinde veri olarak kullanmak yani. Aklın öz doğası,
gerçek yargı nitelikli bilgiler çıkarsamak için gerçek ve yakinî
öncülleri kullanmayı öngörür. Ki biz buna burhan, yani kanıt diyoruz. Mutluluk,
mutsuzluk, hayır, şer, yarar ve zarar, seçilmesi ve tercih edilmesi gereken ya da gerekmeyen itibarî=göreceli olgular gibi eylemle ilintili
olgular bağlamında ise, ünlü veya karşı tarafa göre tartışılmaz öncülleri esas
almayı öngörür. Ki buna cedel deniyor.
Yine sanıya dayanan hayır ve şer
noktasında sanının ürünü öncülleri esas alarak sanılan hayra iletilmeyi,
yöneltilmeyi ya da sanılan şerden korunmayı öngörür.
Ki biz buna öğüt diyoruz. Yüce Allah bir ayette şöyle buyuruyor: "Hikmetle ve güzel öğütle Rabbinin yoluna
çağır ve onlarla en güzel biçimde mücadele et." (Nahl, 125) Öyle anlaşılıyor ki, bu ayette geçen "hikmet"ten maksat,
kanıttır. Buna tekabül eden ikinci safhada güzel öğüt ve tartışmadan söz
edilmiş olmasından da bunu anlıyoruz.
Bu noktada okuyucunun aklına şöyle bir
soru gelebilir: Mantıksal
düşünce yöntemi, hem kâfirin, hem de müminin dayandığı bir olgu ise, hem fasık, hem de muttaki bir insan tarafından
sergilenebiliyorsa, yüce Allah'ın takva ehli olmayan, takvaya göre hareket
etmeyen insanlar açısından hoşnut olunan bilgiyi ve sahih düşünmeyi
olumsuzlamasının anlamı nedir? Nitekim yüce Allah söyle buyurmuştur: "Ancak O'na yönelen (tezekküre ulaşır) öğüt
alır." (Mü'min, 13) "Kim
Allah'tan sakınırsa, Allah ona bir çıkış yolu yaratır." (Talâk,
2) "Bizi anmaktan yüz çeviren ve dünya hayatından başka bir şey
istemeyen kimseden yüz çevir. İşte onların erişebilecekleri bilgi budur.
Şüphesiz Rabbin, yolundan sapanı da iyi bilir ve O, yola geleni de iyi bilir." (Necm, 29-30) Yararlı bilginin ancak sahih amelle elde edileceğini ifade eden
rivayetlerin sayısı ise oldukça fazladır.
Buna şu cevabı veririz: Kitap ve sünnetin bilginin yanı sıra
takvayı da göz önünde bulundurdukları kuşku götürmeyen bir gerçektir; ancak bu
demek değildir ki takva veya takva destekli öğüt alma, insanın öz doğası gereği
kaçınılmaz olarak icra ettiği fıtrî düşünce yönteminden öte, gerçeklere ulaşma
hususunda bağımsız olarak izlenebilecek bir yöntemdir. Eğer durum böyle
olsaydı, Kur'ân'da hakka uymayan, takva nedir,
tezekkür nedir bilmeyen kâfirlerin, müşriklerin, fasık-ların ve günahkârların aleyhine sunulan tüm kanıtlar
geçersiz olurdu. Çünkü durum bu merkezde olursa, kastedilen grupların istenen
kavrayış düzeyine erişmeleri beklenemez. Kaldı ki, durumun değişmesinin
varsayılmasıyla onlarla girişilen tartışmanın da bir anlamı kalmaz. Aynı durum,
hadisler çerçevesinde çeşitli sapık gruplar ve fırkalarla girişilen tartışmalar
için de geçerlidir.
Oysa takvanın göz önünde bulundurulmuş
olması, kavrama yeteneğine sahip insan nefsini fıtrî doğrultusuna döndürme
amacına yöneliktir. Biraz daha açacak olursak: İnsan, fizyolojik yapısı
itibariyle birbirine karşıt hayvansal ve yırtıcı güçlerden meydana gelir ve
bunlar maddî elementlerden meydana gelen bedence kuşatılmışlardır. Her güç
kendine özgü bir bilinçle işlerini görür. Bu arada diğer güçlerle aralarında,
işlevini görürken onların konumunu gözetecek bir bağlantı söz konusu değildir.
Yalnızca zıtlaşma, birbirini itme şeklindeki bir ilişkiden söz edilebilir.
Örneğin, beslenme arzusu insanı yemeye ve
içmeye yöneltir. Bu yönelişte, beslenme gücünün kendisinden kaynaklanan
herhangi bir sınır ya da bir ölçü yoktur; ancak
sınırlı bir kapasiteye sahip olan midenin engellemesi başka. Ya da çok çiğnemekten, çok yemekten dolayı ağzın yorulmuş
olması da bir engel olabilir. Bu olguları her zaman için kendimizde
gözlemleyebiliriz.
Durum böyle olunca, insanın bu güçlerden
birine büsbütün eğilim göstermesi, her istediğini yerine getirmesi ve her
etkisine tepki vermesi, her dediği yapılan bu gücün azmasına, karşıt gücün de
bütünüyle geçersiz kılınacak ya da en azından pasivize edilecek şekilde baskı altına alınmasına neden
olur. Söz gelimi yemek ve çiftleşme arzusunun hiçbir
sınır tanımayacak şekilde, tüm gerekleri yerine getirilerek serbest bırakılması
insanı çalışmak, toplumsal fonksiyonlar icra etmek, ev işlerini düzenlemek ve
çocuk yetiştirmek gibi yerine getirilmesi zorunlu bireysel ve toplumsal
görevlerin şahsında somutlaşan hayatî görevleri ihmal etmek durumunda bırakır.
Şehevî (çekici) ve öfkesel (itici) diğer güçlerin kontrolsüz bir şekilde
işlevselleştirilmesi için de aynı durum geçerlidir. Yaşadığımız sürece, bunun
da çeşitli örneklerini hem kendimizde, hem de başkalarında gözlemleyebiliriz.
Hiç kuşkusuz bu ifrat ve tefrit insanlığın
helâki demektir. Çünkü insan, bu farklı güçleri kendi sultası altında
bulunduran nefisten başka bir şey değildir. İnsanın, bu güçleri kendi
amelleriyle dünya ve ahiret mutluluğu yolunda
yönlendirmekten başka bir işlevi yoktur. Mutluluk yolu ise, tekâmüle doğru
bilgisel bir hayattan başka bir şey değildir. Bu yüzden her güce, diğer
güçlerle çatışmayacak veya onları baştan geçersiz kılmayacak bir pay ve bir
etkinlik alanı ayırması, insan için kaçınılmazdır.
Bu demektir ki, insanın insanlık anlamını
kendi şahsında somut olarak gerçekleştirmesi, bütün güçleri arasında denge
oluşturmasına ve her birinin orta yolda, kendisi için öngörülen çizgide
etkinlik göstermesini sağlamasına bağlıdır. İnsanın varoluşsal olarak sahip
olduğu bu güçler arasında olması öngörülen denge olgusunu hikmet, cesaret ve
iffet gibi üstün ahlâkı temsil eden niteliklerle isimlendiririz. Adalet ise,
bunların tümünü içeren bir kavramdır.
Hiç kuşkusuz insanın varoluşsal olarak
bünyesinde barındırdığı bu düşünceleri algılaması, insanî bilgi ve ilim
noktasında derinlik kazanması, adı geçen bu şuursal güçlerin etkinliklerini ve
gereksinimlerini sergilemeye başlamaları ile birlikte gündeme gelir. Bu
demektir ki insan, oluşunun ilk demlerinde bu derin bilgiler ve geniş
kavrayışlar açısından eli boş durumdadır. Bu durum içsel güçlerin ihtiyaçlarını
algılayıp, isteklerini ve arzularını kendilerince önermeye başlamalarına kadar
devam eder. İşte bu basit, ilkel algılayışlar insan bilgilerinin kay-nağını oluşturmaktadır. Daha sonra insan, bunları yerine
göre genelleştirir, yerine göre özelleştirir; kimileri arasında bileşimler
yapar, kimilerini ayırır ve sonuçta insanî düşünceler
tamamlanmış olur.
Bu noktada basiret sahibi insan, karşıt
güçler arasında birine aşırı derecede uymanın, bu gücün taleplerini karşılama
noktasında savurganca davranmanın düşünce ve bilgi açısından bir sapıklığa yol
açacağını tahmin eder. Çünkü bu durumda boyunduruğu altına girilen gücün
onayladıkları, diğer güçlerin onayladıkları olguları ve düşünceleri boğacaktır.
Diğer güçlerin gerekleri görmezlikten gelinecektir.
Deneyimler bu gerçeği somut bir şekilde
gözler önüne sermektedir. Çünkü şehvet düşkünü, varlık içinde şımaran aşırı
bireylerin ve beşerî toplumların sosyal hayatlarını ifsat eden zalim, azgın tağutların tavırlarında gözlemlediğimiz şey, işte bu
sapıklıktır. Böyle insanlar şehvetin girdabına girmişlerdir; içki, müzik ve
kadın motifleriyle süslü, zevkten akılları buğulanmış bu insanlar, insanî
yükümlülükleri ve önemli işleri düşünecek durumda değildirler. İnsanî değerler
noktasında ancak yiğit insanlar yarışırlar. Zevk içinde yüzen insanlarınsa
oturuşlarına, kalkışlarına, toplanışlarına ve dağılışlarına şehvet ruhu egemen
olur.
Aynı şekilde, Allah'ın kulları üzerinde
egemenlik kuran müstekbir tağutlar
taş yürekli olurlar; yumuşaklığı, şefkati, tevazuyu
ve alçak gönüllülüğü, zorunlu olan hâllerde bile akıllarına getirmeleri
tasavvur edilemez. Bunların hayatları, iğrenç hâllerinin somut bir
göstergesidir. Bu hâllerini konuşmalarından, susuşlarından, bakışlarından,
gözlerini kibirle kapayışlarından, bir şeye yönelmelerinden ya
da bir şeye sırtlarını çevirişlerinden gözlemlemek mümkündür. Bunların tümü,
bilgilenme bağlamında yanlış bir yol tutmuşlardır; bunların her bir grubu
sapık, muharref ve subjektif
bilgilerinin üzerine kapanır, bundan ötesini asla görmez. Yararlı bilgileri ve
gerçek insanî değerleri görmezlikten gelir. Çünkü bir insanın gerçek değerlere
ve yararlı bilgilere sahip olması, güzel bir ahlâka sahip olmasına; insanî
faziletlerle bezenmiş olmasına, diğer bir ifadeyle takva sahibi olmasına
bağlıdır.
Değerlendirmelerimiz sonucu gördük ki, salih ameller güzel ahlâ-kı,
güzel ahlâk gerçek bilgileri, yararlı ilimleri ve doğru düşünceleri korur.
Amelini beraberinde taşımayan ilimde hayır yoktur.
Bu konuyu, açıklamayı gerektirdiği için
ilmi ve ahlâkı bir perspek-tiften
ele aldık. Fakat yüce Allah, bu meseleyi son derece çarpıcı bir şekilde bir tek
cümlede ifade etmiştir: "Yürüyüşünde
tutumlu ol." (Lokmân, 19) Bu ifade, hayat yolculuğunda mutedil,
dengeli olmaktan, orta bir yol izlemekten kinayedir.
Başka ayetlerde de şöyle buyrulmuştur: "Allah'tan
korkarsanız, O size iyi ile kötüyü ayırt edici bir anlayış verir." (Enfâl, 29), "Kendinize azık alın, çünkü
azığın en iyisi takvadır. Ey akıl sahipleri! Benden korkup-sakının." (Bakara, 197) Demek
isteniyor ki siz, basiretli, akıl sahipleri, aklınızı kullanabilmeniz için
takvaya muhtaçsınız. Yine de neyi kastettiğini Allah herkesten daha iyi bilir.
Yine yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Nefse ve onu şekillendirene, ona bozukluğunu
ve korunmasını ilham edene andolsun ki, nefsini
temizleyen iflâh olmuş, onu kirletip örten, ziyana uğramıştır." (Şems, 7-10), "Allah'tan korkun ki, kurtuluşa
eresiniz." (Âl-i İmrân,
130)
Bir de ters açıdan meseleye yaklaşalım:
Yüce Allah bir ayette şöy-le
buyuruyor: "Onlardan sonra yerlerine
öyle bir nesil geldi ki, namazı zayi ettiler, şehvetlerine uydular. Bunlar da
azgınlıklarının cezasına uğrayacaklardır. Ancak tövbe eden, inanan ve iyi işler
yapan-lar başka." (Meryem, 59-60) Burada,
şehvete uymanın insanı azgınlığa yönelteceği vurgulanıyor. Diğer bir ayette ise
şöyle buyruluyor: "Yeryüzünde haksız yere büyüklenenleri ayetlerimden
uzaklaştıracağım. Onlar her ayeti görseler de yine ona inanmazlar. Doğru yolu
görseler, onu yol edinmezler; ama azgınlık yolunu görseler, onu yol edinirler.
Çünkü onlar, ayetlerimizi yalanladılar ve onları umursamaz oldular." (A'râf, 146) Bu ayette, gazap (öfke) gücünün tutsaklarının
hak-ka tâbi olmaktan alıkondukları,
azgınlık yoluna itildikleri vurgulanıyor. Sonra bunun nedeninin hakkı
umursamamaları olduğu belirtiliyor.
Bir diğer ayette şöyle buyruluyor:
"Andolsun,
cehennem için de birçok cin ve insan yarattık ki, kalpleri var, fakat onlarla
anlamazlar; gözleri var, fakat onlarla görmezler; kulakları var, fakat onlarla
işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidirler, hatta daha da sapık. İşte onlar
gafillerdir." (A'râf,
179) Bu ayette, adı geçen
umursamazların, insana özgü gerçek bilgileri umursamadıkları belirtiliyor.
Kalpleri, gözleri ve kulakları mutlu insanın insanî erdemler bağlamında
ulaştığı sonuçları algılamaktan alıkonmuşlardır.
Onlar yalnızca hayvanların aldıkları hazzı alırlar ya
da onlardan bile daha sapık bir durumla karşı karşıya olurlar. Yani evcil
hayvanların, yırtıcı hayvanların eğilimlerine, alışkanlıklarına benzer
düşüncelere sahip olurlar.
Buraya kadar yaptığımız açıklamalardan şu
husus belirginleşiyor: Kur'ân-ı Kerim'in düşünme,
tezekkür ve akletme eylemleri bağlamında takva
sıfatına sahip olmayı şart koşması ve ilmi amelle birlikte zikretmesi,
düşüncenin doğrulması, ilmin doğru olması, hayvanî vehimlerden ve şeytanî
empozelerden arınması amacına yöneliktir.
Bir de inkârı mümkün olmayan Kur'ânî bir gerçek var bu hususta. Şöyle ki: İnsan ilâhî
velayet sahasına girip kutsal ve kibriyaî huzura
yaklaşınca, göklerin ve yerin melekûtunu gösteren bir
kapı açılır önünde. Bu kapıdan bakınca başkalarının göremediği Allah'ın büyük
ayetlerini, karşı konulmaz azametinin, üstünlüğünün ve egemenliğinin sönmez
nurlarını gözlemler. İmam Sadık (a.s) şöyle der: "Eğer Âdem Oğullarının
kalplerinin etrafında şeytanlar dönüp dolaşmasalardı, göklerin ve yerin melekûtunu görürlerdi."[2]
Ehlisünnet'in rivayetine göre
Peygamberimiz (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Eğer çok konuşmanız ve
kalplerinizin bozulması olmasaydı, benim gördüklerimi görür, işittiklerimi
işitirdiniz."
Bir ayette şöyle buyrulmuştur:
"Bizim uğrumuzda cihat edenleri biz,
elbette yollarımıza iletiriz. Allah iyilik edenlerle beraberdir." (Ankebût, 69) Şu ayet de, belirgin bir şekilde bu hususa işaret
etmektedir: "Ve sana yakin gelinceye kadar Rabbine kulluk et." (Hicr, 99) Dikkat edilirse bu ayette yakin (kesin bilgi)
ibadetin bir sonucu olarak gösterilmektedir. Şu ayette de aynı hususa yönelik
bir işaret vardır: "Böylece biz
İbrahim'e göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk
ki... kesin inananlardan olsun." (En'âm, 75) Burada da kesin inanç (yakin) niteliği melekûtun gözlemlenmesiyle irtibatlandırılmıştır.
Aşağıdaki ayetlerde de aynı noktaya temas
edilmiştir: "Hayır, kesin bilgi ile
bilseydiniz, elbette cehennemi görürdünüz. Sonra onu yakin
gözlerinizle göreceksiniz." (Tekasür, 5-7), "Muhakkak ki, iyilerin yazısı İlliyyin'dedir. İlliyyin'in ne
olduğunu sen nereden bileceksin? Yazılmış bir kitaptır. Yaklaştırılmış olanlar
onu görürler." (Mutaffifîn,
18-21) Konuyla ilgili daha
doyurucu açıklamalar, "Sizin dostunuz
ancak Allah ve O'nun elçisidir..." (Mâide, 55) ayeti ve "Ey inananlar, siz
kendinize bakın..." (Mâide,
105) ayeti incelenirken
yapılacaktır.
Şimdi bu gerçeğin tartışılmazlığı ile,
bizim yukarıda vurguladığımız, "Kur'ân insanın
yaratılışına esas oluşturan ve insan hayatının temel dayanağı konumundaki
fıtratın öngördüğü düşünce yöntemini des-tekler"
gerçeği arasında bir çelişki yoktur. Çünkü bu husus düşünsel yöntemden ayrıdır,
ilâhî bir bağıştır. Allah bunu kullarından dilediği kimselere özgü kılar. Sonuç
muttakilerindir.
Bu incelemede genel bir yaklaşımla, İslâmî düşünce tarihi ve bu hususta farklı mezheplere ve
akımlara mensup İslâm ümmetinin izlediği yöntem üzerinde duracağız. Bunu
yaparken mezheplerden birini haklı çıkarmak ya da
çürütmek gibi bir amaç gütmeyeceğiz. Olayları Kur'ân
mantığı doğrultusunda sunacak, bu bağlamda Kur'ân'a
uyanı ve uymayanı tespit etmeye çalışacağız. Bu arada muvafıkların övündükleri
ve muhalif olanların mazeret olarak sundukları şeylerin ne köklerine, ne de
dallarına inmeyeceğiz. Bu bizim işimiz değil. Mezhebî olsun olmasın, bu farklı
bir araştırma yöntemidir.
Kur'ân-ı Kerim,
yasal sisteminin mantığı çerçevesinde insan hayatının tüm alanlarıyla
ilgilidir. Bu bağlamda hiçbir kayıt ya da şartla
sınırlı değildir. Bireyiyle, toplumuyla; küçüğüyle, büyüğüyle; erkeğiyle,
dişisiyle; beyazıyla, siyahıyla; Arabıyla, Acemiyle;
kentlisiyle, köylüsüyle; âlimiyle, cahiliyle; hazır olanıyla, hazır olmayanıyla
her zaman ve her mekandaki insan türüne hükmeder. İnsanın inanç, ahlâk ve
pratik hayatla ilgili her meselesine müdahale eder.
Kur'ân, insan hayatının her alanında
belirginleşen tüm bilimlerle ve sanatlarla ilgilidir. Derin düşünmeyi, tefekkür
etmeyi, öğüt almayı ve akletmeyi teşvik eden ayetleri
üzerinde düşünüldüğü zaman, Kur'â-n'ın göksel,
yersel, bitkisel, hayvansal ve insanî meseleler gibi evrenimizin unsurları,
aynı şekilde fizik âleminin ötesindeki melekler, şeytanlar, levh
ve kalem gibi konular hakkında bilgi edinmeyi, cehaleti or-tadan
kaldırmayı istediği görülecektir. Kur'ân'ın bu
teşviklerinin amacı, bu alandaki bilgiyi, Allah'ı tanıma ve yine herhangi bir
biçimde insanın sosyal mutluluğuyla ilintili olan ahlâk kurallarını, yasaları,
hakları ve sosyal hükümleri tanımaya ulaştıran bir araç hâline getirmektir.
Artık biliyoruz ki Kur'ân,
fıtratın kaçınılmaz olarak öngördüğü fıtrî düşünce yöntemini destekler. Ki
insanın, mantıksal bir süreçle fıtratın öngördüğünü göz önünde bulundurarak bu
çağrıdan kaçışı mümkün değildir.
Bizzat Kur'ân
kanıt, cedel (tartışma) ve öğüt gibi mantıksal
teknikleri kullanır. Yol göstericiliğini yaptığı ümmeti bu konuda kendisine uymaya
çağırır, amel kapsamına girmeyen gerçekler bazında [nazarî konularda] kanıta
dayanarak hareket etmelerini; bunun dışındaki hususlarda [amelî konularda] ise,
genel kabulleri, tartışılmaz önermeleri veya ibret verici olguları esas
almalarını ister.
Kur'ân-ı Kerim, amaçlarının açıklanması
açısından Hz. Peygamber efendimizin (s.a.a) sünnetini
dikkate alır ve muhataplarına Allah Elçi-sinin (s.a.a) bir model olduğunu
belirtir. Nitekim bu mesajı algılayan ilk Müslümanlar Peygamberin söz ve
davranışlarını özenle takip ederek ezberliyorlardı. Hz.
Peygamberin (s.a.a) ilmî yöntemini bir talebenin öğretmenini taklit etmesi gibi
taklit ediyorlardı.
Halk, Peygamber zamanında (Medine'ye
yerleştiği dönemi kastedi-yoruz)
İslâmî eğitim açısından henüz yolun başındaydı. Durumları,
ilim ve sanatın sistematize edilişi açısından, ilk
insanların durumunu andırıyordu. İlmî araştırmaları önemsemelerine rağmen buna
ilişkin faaliyetleri basitti ve teknik bir çalışmadan söz edilemezdi. Öncelikle
Kur'ân'ı ezberlemeye ve okumaya gayret gösterdiler.
Yazıya geçirmeksizin Hz. Peygamberin (s.a.a)
hadislerini ezberleyip başkalarına naklediyorlardı.
Zaman zaman
kendi aralarında kelâmî konular üzerinde tartışmalara
girdikleri de oluyordu. Diğer dinlerin mensuplarıyla, özellikle Yahudi ve Hıristiyanlarla
tartışırlardı. Çünkü Arap yarımadasında, Habeşistan ve Şam civarında Yahudi ve
Hıristiyan topluluklar bulunuyordu. Bu realite, kelâm ilminin ortaya çıkışını
hazırladı. Bu arada cahiliye şiirini rivayet etmekle
de meşgul oluyorlardı. Şiir rivayeti, Arap ulusuna özgü bir gelenekti. İslâm,
bu konuyla ilgilenmemiştir. Kitapta bir kelimeyle bile olsa şiirin ve şairlerin
övüldüğüne, sünnette fazla bir övgüyle söz edildiğine rastlanmaz.
Sonra Resulullah'ın
(s.a.a) vefat etmesinin ardından bilinen hilafet olayı ortaya çıktı. Hilafetle
ilgili olarak ortaya çıkan ihtilaf, mevcut ihtilaf kapılarına bir kapı daha
ekledi.
Birinci halifenin döneminde, Yemame Savaşında çok sayıda Kur'-ân hafızının şehit olması
üzerine Kur'ân bir mushaf
hâline getirildi.
Onun halifeliği zamanından sonra -ki
yaklaşık iki yıl sürdü- ikinci halife döneminde durum bu minval üzere devam
etti.
İkinci halife zamanında, Müslümanların
elde ettikleri büyük fetihler sayesinde İslâm'ın sesi yayıldı, etkinlik alanı
genişledi. Fakat bu alana yönelik ilgi, Müslümanları ilmî bağlantılar bazında
derinlik kazanmaktan, ilim alanında ilerleme kaydetmekten alıkoyuyordu. Ya da Müslümanlar sahip oldukları ilmî düzey açısından
genişleme ve yayıl-ma gereğini duymuyorlardı.
İlim ve onunla elde edilen erdem, somut
bir olgu değildir ki, bir millet onu bir başkasında tanısın. Tersine ilmi elde
etmenin yolu, bir sanatla bağlantı içinde olmasıdır. Bunu izleyen aşamada ilmin
etkileri somut olgulara yansır ve herkes bunu somut olarak gözlemler.
Peş peşe gelen bu fetihler bir karakteri
de depreştirdi. Nebevî terbiye sonucu bastırılan Arap cahiliye
karakterini, yani gurur ve büyüklük kompleksini. Artık Araplarda da zorba ve
egemen uluslarda rastlanan ceberut ruh dolaşmaya başladı. Yavaş yavaş onların karakteristik özelliği hâline geldi. Bunun en
somut kanıtı, o günkü İslâm ümmetini Araplar
ve Mevalîler=köleler şeklinde ikiye bölmenin yaygınlaşmasıdır.
Dönemin
Şam valisi Muaviye, Müslümanlar arasında Kayser kralı
ve bir imparator gibi davranıyordu. Bunun gibi, tarihin İslâm ordularıyla
ilgili olarak anlattığı daha birçok yozlaşmaların somut örnekleri
gösterilebilir. Kuşkusuz bu tutkulara dalınarak yapılan hareketlerin, ilmî
çalışmalar ve özellikle Kur'ân eğitimi üzerinde
etkisi vardı. İlim olarak yaptıkları şey Kur'ân
okumaktan ibaretti. Kur'ân üzerinde çalışmalar
ilerleme kaydetmeden olduğu yerde sayıyordu. Ortada Zeyd,
Ubeyy ve İbn-i Mesud gibi sahabelere nispet edilen Mushaflar vardı.
Hadis ise, belirgin bir yaygınlık
kazanmıştı. Hadis nakletme ve ezberleme işi birçok kişinin uğraşı hâline
gelmişti. Öyle ki Ömer, çok ha-dis rivayet eden bazı
sahabeleri bu işten men etmişti. Ehlikitab'a mensup
bazı kimseler de İslâm'a girmişlerdi. Hadisçiler, kitaplarında geçen birçok haberi,
peygamberleri ve ümmetleriyle ilgili kıssaları onlardan öğrenmişlerdi. Bunları,
ezberledikleri Peygamber (s.a.a) hadisleriyle karıştırdıkları oluyordu. Bu
sırada hadis uydurma, rivayetleri tahrif etme işi de yoğun bir etkinlik
gösteriyordu. Bugün elimizde bulunan, İslâm'ın ilk döneminde sahabeden ve
onların ravilerinden nakledilen birçok kesin hadisler
içinde, açıkça Kur'ân'la çelişen hadislere çok
rastlanabilir.
Bunun nedenlerinin başlıcalarını, üç
başlık hâlinde değerlendirme-miz mümkün olabilir:
1- Halkın
Peygamberin (s.a.a) ashabına ve ondan hadis aktarmaya verdikleri yüksek değer,
sahabeye ve sahabeden nakilde bulunanlara gösterilen saygı ve yücelik, ashaptan
hadis almaya yöneltti. Bu konuda o denli aşırı gittiler ki, Ehlikitap'tan
Müslüman olanların eski dinlerinin kaynaklarından aktardıkları hikayeleri de
alıp naklettiler. Bu arada hadis nakledicileri arasında şiddetli bir rekabet
ortamı oluştu. Öne geçme ve övünme hususunda
birbirleriyle yarış hâlindeydiler.
2- Hadis ezberleme
ve nakletme hususunda aşırı bir hırs içinde ol-maları,
hadisleri ayıklamalarını, anlamları üzerinde düşünmelerini, özellikle onları Kur'ân'la test etmelerini engelliyordu. Oysa Kur'ân, dinin dayandığı temeldir, ayrıntıların doğduğu
köktür. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.a) de sahih bir
rivayette belirtildiği gibi onlara bunu tavsiye etmişti: "Yakın bir
zamanda benim adıma konuşanlar çoğalacaktır..." vs.
Böylece Müslümanlar arasında Allah'ın
sıfatları, isimleri ve fiilleriyle ilgili uydurma hadislerin yayılmasına fırsat
doğdu. Peygamberlere küçük düşürücü sürçmeler nispet edildi. Yaratılış ve
varoluşla ilgili asılsız hurafeler uyduruldu. Geçmiş milletlere ilişkin
kıssalar her yerde aktarılır oldu. Kur'ân'ın tahrif
olmasına ilişkin hadisler uyduruldu. Bu bakımdan Tevrat ve İncil'in
içeriklerinin neredeyse benzerlerine Kur'ân maruz
kaldı.
Bu süreçte, öncelik ve uygulanabilirlik
bakımından Kur'ân ve sünnet arasında bir ayırıma
gidildi. Şeklî öncelik Kur'ân'a verilirken, amelde
hadis esas alındı. Çok geçmeden Kur'ân,
amel bazında terkedil-miş
oldu. Hadisin Kur'ân'la test edilmemesi tavrı, sözlü
olarak reddedilse bile, bugün hâlâ devam eden bir uygulamadır. Kur'ân bu olguyu şöyle dile getirir: "Elçi der ki: Ya
Rabbi! Kavmim, bu Kur'ân'ı terk edilmiş
bıraktılar." (Furkân,
30) Yalnızca nebevî mirası
birbirlerinden devralan bireyleri bu genellemenin dışında tutabiliriz.
Bu gösterilen müsamaha ve ihmalkârlıktan
dolayıdır ki, İslâm'a giren birçok ulus, eski dinlerinden kaynaklanan
hurafeleri İslâm'a girdikten sonra muhafaza edebilmişlerdir. "Hastalık,
hastalık doğurur."
3- Resulullah'tan (s.a.a) sonra hilafetle ilgili olarak
yaşanan gelişmeler, Müslümanların genelinin Peygamberin Ehlibeyti hakkında
fark-lı görüşlere sahip olmalarına yol açtı. Bir
kısım Müslüman onlara sıkı sıkıya sarıldı, onlara yöneldiler. Diğer bir kısım,
Ehlibeyt'i görmezlikten geldi, onları ve Kur'ânî
bilgiler bazındaki seçkin konumlarını önemsemez bir tutum sergiledi. Bazıları
onlara öfke duydu, onlara sövmeyi şiar edindi. Oysa Hz.
Peygamber (s.a.a), hiçbir Müslüman'ın sıhhatinden ve kanıtsallığından kuşku
duymayacağı bir hadiste, Ehlibey-ti'ni
tavsiye etmişti, onlardan öğrenmelerini, onlara bir şey öğretmeye
kalkışmamalarını, onların Allah'ın kitabını başkalarından daha iyi bildiklerini
vurgulamıştı.
Hz. Peygamber,
Ehlibeyt'in kitabı tefsir ederken yanlış yapmadığını, onu anlamada
yanılmadığını da dile getirmiştir. Mütevatir
düzeyindeki Sekaleyn hadisinde şöyle buyuruyor:
"Sizin içinizde iki değerli şey bırakıyorum: Allah'ın kitabı ve
Ehlibeyt'im. Bunlar havuz başında benimle buluşuncaya kadar birbirlerinden
ayrılmazlar."
Bu hadisin diğer bazı
kanallardan aktarılan bir versiyonunda ise, şu ifadeye yer verilir:
"Onlara öğretmeye kalkışmayın, çünkü onlar siz-den daha iyi bilirler."
Peygamberimizin (s.a.a)
birçok kanaldan rivayet edilen bir hadisi de şöyledir: "Kur'ân'ı kişisel görüşü doğrultusunda tefsir eden kimse,
ateşteki oturağına şimdiden hazırlansın." Tefsirimizin 3. cildinde muh-kem ve müteşabih konusunu
işlerken bu hadis üzerinde durduk.
İşte Kur'ân
bilimleri ve teşvik edilen düşünce yöntemi bazında meydana gelen en büyük
felâket ve gedikti bu. Ehlibeyt'i görmezlikten gelmenin en somut tanığı,
onlardan (Allah'ın selâmı onlara olsun) rivayet edilen hadislerin azlığıdır.
Halifeler zamanında hadis ilminin gördüğü itibarı, saygınlığı, popülariteyi,
bunun yanında halkın hadis öğrenme hususundaki hırsını, istekliliğini, bir de
Ali'den, Hasan'dan ve Hüseyin'den, özellikle tefsir alanında yapılan
rivayetleri göz önünde bulundurduğunuz zaman şaşırmamanız mümkün değildir.
Örneğin, sahabeler Hz.
Ali'den (a.s) kayda değer bir rivayet etmemişlerdir. Tâbiîlerinse, Kur'ân'ın tümüyle ilgili olarak ondan aktardıkları
rivayetlerin sayısı -bir sayıma tâbi tutulursa- yüzü bulmaz. Hz. Hasan'dan (a.s) nakledilen rivayetlerin sayısı on bile
değildir. Hz. Hüseyin'den (a.s) aktarılan
rivayetlerse, o kadar az ki, burada sözünü etmeye bile değmez. Hâlbuki bazıları
sırf Sünnî kanallardan aktarılan tefsirle ilgili rivayetlerin sayısının yetmiş
bin olduğunu belirtir.[3] Aynı oran fıkıhla ilgili rivayetler için de geçerlidir.[4]
Bu, onların Ehlibeyt'i (a.s) terk
ettiklerini ve hadislerini görmezlikten geldiklerini mi, yoksa onlardan hadis
aldıklarını, hem de çok rivayet edindiklerini; ancak Emevî
devleti zamanında, Emevîlerin Ehlibeyt'e karşı tavır
almalarından dolayı bunları gizlemek, dolayısıyla unutmak zorunda kaldıklarını
mı gösterir? Bilemiyoruz!
Ne var ki, birinci ve ikinci Kur'ân'ı toplama, Mushaf hâline getirme girişimlerinde Hz. Ali'nin (a.s) bir kenarda tutulması, bu girişime
katılmasının önlenmesi, ayrıca Hasan ve Hüseyin'in (a.s) yaşam hikayeleri
birinci ihtimali güçlendirmektedir.
Hz. Ali'nin sözlerini görmezlikten gelme,
hadislerini inkâr etme eğilimi o düzeye varmıştı ki, çarpıcı açıklamalar içeren
göz kamaştırıcı hutbelerinden ve derin etkiye sahip olağan üstün sözlerinden
oluşan Nehc-ül Belâğa'nın onun sözü olmasını dahi inkâr ettiler. Buna
karşın Ziyad b. Ebih'in
"el-Hutbet-ul Betra"sını ve Yezid'in
şaraba övgüler düzdüğü şiirlerini tereddütsüz, tartışmasız alıp rivayet
ettiler. İki kişinin bu konuda ihtilaf ettiklerini göremezsiniz!
Ehlibeyt bu şekilde baskı altında tutuldu
ve hadisleri, sözleri, açıklamaları görmezlikten gelindi. Ta ki, İmam Muhammed
Bâkır (a.s) ve İmam Cafer Sadık (a.s) Emevî
devletiyle Abbasî devleti arasındaki rekabetin sağladığı bir sükûnet ve barış
ortamında ortaya çıkıp, atalarının yitik hadislerini yeniden gün yüzüne
çıkardırlar; unutulmaya terk edilen, silinen izlerini yeniden canlandırdılar.
Ne yazık ki onların, atalarının ve
oğullarının ve sair Ehlibeyt İmamlarının (a.s) hadisleri de dış müdahalelerden
kurtulamadı; tıpkı Resulullah'ın (s.a.a) hadisleri
gibi onların sözlerinin arasına uydurma sözler, art niyetli katkılar
serpiştirildi. Adı geçen her iki İmam (a.s) bu girişimlere açıkça dikkat
çekmişler ve Muğire b. Said,
İbn-i Ebi'l Hat-tab vb. birtakım uydurmacıların adlarını vermişlerdir.
Ehlibeyt İmamları (a.s) hem kendilerinden,
hem de Resulullah'tan (s.a.a) rivayet edilen birçok
hadisi reddetmişlerdir ve ashabına, taraftarlarına (Şiîlerine) kendilerinden
aktarılan rivayetleri Kur'ân'la test etmelerini, Kur'ân'a uyanı alıp, Kur'ân'la
bağdaşmayanı terk etmelerini emretmişlerdir.
Ne var ki, -çok azı müstesna- Şiîler bu
uyarıları dikkate almamış, özellikle fıkıh alanının dışındaki hususlarda bu
doğrultuda bir pratik geliştirmemişlerdir. Sünnîler Peygamberin (s.a.a)
hadisleri konusunda nasıl duyarsız ve özensiz davranmışlarsa, onlar da Ehlibeyt
hadisleri hususunda benzeri bir duyarsızlık, özensizlik içinde olmuşlardır.
Bu konuda öyle bir aşırılık içinde
olmuşlardır ki bir grup, "Kitabın zahiri kanıt olmaz, buna karşılık 'Misbah-uş Şeria',
'Fıkh-ur Rızâ' ve 'Cami-ul Ahbar' kanıt olur" demişlerdir.
Bu aşırılığın, bu ölçüsüzlüğün bir diğer
örneği de bazı Şiî grupların, "Kur'ân'ın açık
anlamına muhalif olsa bile hadis Kur'ân'ı tefsir
eder" demeleridir. Bu, bazı Sünnî grupların, "Hadis kitabı nesheder" demelerinin Şiî dünyadaki yansımasından
başka bir şey değildir.
Bu nedenledir ki, ümmetin manzarasını
dışarıdan gözlemleyen biri şunu söylemekten kendini alamaz: "Sünniler kitabı
aldılar, Ehlibeyt'i terk ettiler." Bu, sonuçta kitabı da terk etmeleri
anlamına geliyordu. Çünkü Hz. Peygamber, "O
ikisi birbirinden ayrılmazlar." buyurmuştur. Şiîler de Ehlibeyt'i alıp
kitabı terk ettiler. Bu, Ehlibeyt'i de terk etmeleri anlamına geliyordu. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.a.): "O ikisi birbirlerinden
ayrılmazlar." buyurmuştur. Bu da, bütün ümmetin hem kitabı, hem de
Ehlibeyt'i (kitabı ve sünneti) birlikte terk ettiklerini gösterir.
Hadis alanında izlenen bu yöntem, İslâmî bilimler genel başlığı altında incelediğimiz dinî ve
edebi bilimlerin Kur'ân'la bağlantılarının
kesilmesine neden olan faktörlerden biridir. Oysa bu bilimlerin tümü kökü
sağlam, dalları göğe doğru yükselmiş ve Rabbinin izniyle her an meyvelerini sunan
bu temiz ve güzel ağacın dalları ve meyveleri konumundadır. Buna karşın pratik
durumu gözlemlediğimizde, bu bilim-lerin tümünün Kur'ân'a hiçbir şekilde ihtiyaç duymayacak tarzda
siste-matize edildiklerini görürüz.
Söz gelimi bir
öğrenci bunların tamamını, sarf, nahiv, beyan, gramer, hadis, rical, dirayet,
fıkıh ve usul bilimlerini sonuna kadar öğrendiği, iyice pekiştiği, sonra
içtihat düzeyine ulaştığı, bu bilimlerin uzmanı hâline geldiği hâlde Kur'ân'ı okumamış, Mustafa hiç el sürmemiş olabiliyor. Kur'ân'a ait bir fonksiyon olarak, sevap kazanmak ve çocuk-ları kötülüklerden koruması için muska yazmaktan başka bir
şey kalmıyor! Eğer bu tip insanlardan isen, ibret almalısın. Şimdi asıl
konumuza dönelim:
Kur'ân ve hadisle ilgili araştırmaların Ömer
zamanındaki durumunu açıkladık. Bu dönemde daha çok kelâmî
araştırmaların alanı genişliyordu. Bunun gerisindeki faktörde, geniş toprak
parçalarının fethedilmesiyle birlikte, Müslümanların doğal olarak başka
uluslarla, dinlerle ve mezheplerle karşılaşıp karışmalarıydı. Bunların içinde
de dinler ve mezhepler alanında araştırmalarıyla bilinen bilginler, hahamlar,
papazlar ve patrikler vardı. Bunun sonucu, kelâmın meşalesi yükseldi; ancak bu
bilim henüz kendine özgü bir sistematiğe kavuşmamıştı. Çünkü kelâmla ilgili eserler,
daha çok bu dönemden sonraki kuşaklar tarafından kaleme alınmışlardır.
Osman zamanında da durum bu minval üzere
devam etti. Ayrıca hilafete karşı bir halk ayaklanması meydana da geldi. Bu
sırada sadece Kur'ân'ın cemi ve bir mushaf üzerinde görüş birliği sağlanabilmişti.
Ali'nin (a.s) halifeliği döneminde de aynı
süreç işledi. O daha çok iç çalkantılar sonucu bozulan İslâm toplumunu yeniden
ıslah etmekle ve buna bağlı olarak patlak veren savaşlarla uğraştı.
Bununla beraber, Hz.
Ali (a.s) nahiv ilminin temellerini attı, ashabından biri olan Ebu'l Esved ed-Dueli'ye nahiv ilminin kurallarını dikte ettirdi. Bu
kuralların parçalarını, ayrıntılarını bu sistem ışığında bir araya getirmesini
emretti. Bundan başka birtakım açıklamalar yaptı, hutbeler okudu, hadisler irat
etti. Bunlar da dinî bilgilerin özünü, göz alıcı Kur'ân
sırlarını içeriyorlardı. Ayrıca Hz. Ali'nin kelâmî meselelere ilişkin birtakım açıklamalarının hadis
kaynaklarında kayda geçirildiğini biliyoruz.
Kur'ân ve hadis özelinde aynı hâl Muaviye zamanında, ondan sonra yönetime gelen Emevî ve Abbasî halifeleri döneminde takriben hicrî
dördüncü yüz yılın başlarına kadar sürdü. Bu tarih, Şiîlerin on ikinci
imamlarının son dönemlerine tekabül ediyordu. Bu süre içerisinde Kur'ân ve hadis araştırmaları yöntemiyle ilgili önemli bir
çalışma gerçekleştirilemedi. Yalnızca Muaviye
döneminde Ehlibeyt'in unutturulması, izlerinin silinmesi ve hadis uydurulması
yönünde yoğun bir faaliyet içerisine girildi. Dinî yönetim biçimi, diktatör bir
saltanata dönüşmüştü. İslâmî gelenek, yerini
egemenlik peşinde koşan bir imparatorluğa bırakmıştı. Bir de Ömer b. Abdulaziz zamanında hadislerin yazıya geçirilmesi
emredildi. O güne kadar hadisçiler, hadisleri dilden dile naklederek,
ezberleyerek ve yazıya geçirmeksizin bu alandaki faaliyetlerini sürdürüyorlardı.
Bu dönemde Arap edebiyatı yaygınlık
bakımından en doruk noktasına ulaştı. Bu yönelişe ilişkin ilk adımlar Muaviye zamanında atıldı. Şiirin yaygınlık kazanması için
özel bir çaba harcıyordu. Ondan sonra başa geçen Emevî
ve Abbasî halifeleri de bu politikayı izlediler. Bir şiir beyti için veya bir
edebî nükte için yüzlerce, binlerce dinar bahşiş verildiği olurdu. Halifelerin
bu cömertçe bahşişlerinin teşvikiyle insanlar, deyim yerindeyse şiire, şiir
rivayetlerine, Arap kavimlerin haberlerine, "Eyyam-ul
Arab"a (Arap Günleri=Arap Tarihi) çullandılar. Bu yolla çok
servetler kazanmaları mümkündü.
Bu eğilimin yaygınlaşması Emevîlerin işine geliyordu. Bu yüzden kesenin ağzını açmış,
cömertçe harcıyorlardı. Böylece Haşim Oğullarına
karşı konumlarını pekiştirmiş oluyorlardı. Sonra Abbasîler Fatıma
Oğullarına üstünlük sağlamak amacıyla aynı yöntemi benimsediler. Bu arada halka
karşı gösteriş için âlimlere de saygı gösteriliyordu. Böylece âlimleri
diledikleri gibi yönlendiriyor, hükümlerini yürütüyorlardı.
Şiir ve edebiyat, ilmî mahfillerde o denli
etkin olmuştu ki birçok âlim, aklî meselelerde veya ilmî araştırmalarda bir
şairin şiirini veya örneğini kanıt gösteriyor, sonra da buna dayanarak hüküm
veriyordu. Âlimler tartışma konusu olan birçok meseleyi gramer meseleleriyle
ilintili olarak açıklamaya çalışırlardı. En azından konuyla ilgili grama-tik
incelemeden sonra ilmî araştırmaya geçilirdi. Bütün
bunlar araştırmacıların mantıkları ve bilimsel tarzları üzerinde derin etkiler
bırakan olgulardır.
Bu dönemde kelâmî
araştırmalar da yaygınlık kazandı. Kelâm üzerine kitaplar ve risaleler yazıldı.
Çok geçmeden Eş'arî ve Mu'tezile adında iki büyük kelâm ekolü belirdi. İki ekolün
temel görüşleri halifeler zamanına, hatta Resulullah
efendimizin(s.a.a) zamanına dayanıyordu. Cebir=zorlama, tefviz=sınırsız özgürlük, kader ve yapabilirlikle
ilgili olarak Ali'den (a.s) rivayet edilen tartışmalar ve Peygamberimizden
(s.a.a) aktarılan hadisler bunun kanıtıdır.[5]
Adı geçen iki ekol, farklı araştırma yöntemlerini
benimsemeleriyle belirginleştiler. Mutezile, dinsel olgular karşısında aklın
bağımsızlığını savunuyor, aklın kendi başına bir şeyin güzel veya çirkin
oluşuna hük-medebileceğini
öngörüyordu. Onlara göre, tercihe sebep olacak bir etken olmaksızın tercih
çirkin olabilir. Yine güç yetirilemeyen bir yükümlülük (teklif-u ma la yutak) getirmek de çirkindir. Onlara göre insan,
yapabilirlik gücüne sahiptir, fiillerinde tam serbestlik sahibidir vs.
Eş'arîler ise, dinsel metinleri aklın yargısının
üstünde tuttular. Aklın kendi başına bir şeyin güzelliğine veya çirkinliğine
hükmetmesini olumsuzladılar. Tercihe sebep olacak bir etken olmaksızın tercihin
olabileceğini savundular. İnsanın yapabilirliğini olumsuzladılar. Cebir
düşüncesini savundular. Allah'ın kelâmının kadim olduğunu ileri sürdüler.
Kitaplarında yer alan daha birçok konuyla temayüz ettiler.
Bunu izleyen süreçte kelâm disiplinine
özgü bir terminoloji geliştirildi, ilgi alanına giren meselelerde bir artış
gözlendi. Umur-i âmme=genel olgular diye tanımlanan hususlarla ilgili görüşler serdederek filozoflara alternatif değerlendirmelerde
bulundular. Özellikle felsefeyle ilgili kitapların Arapça'ya tercüme
edilmesinden ve felsefe eğitiminin Müslümanlar arasında yaygınlaşmasından sonra
bu eğilim belirginlik kazandı.
Bazılarının ileri sürdüğü, "Kelâm
ilmi, felsefî eserlerin Arapça'ya tercüme edilmesinden sonra Mutezilîlik ve Eş'arîlik diye iki
ayrı ekol şeklinde Müslümanlar arasında yayıldı" şeklindeki görüş doğru
değildir. Bunun doğru olmadığının kanıtı, felsefî eserlerin tercüme
edilmesinden çok önceleri, kelâmî meselelere ilişkin
görüş ve rivayetlerin önemli bir kısmının gerek Eş'arîlerin,
gerekse Mutezilenin eserlerinde yer almış olmasıdır.
Ortaya çıktığı günden Abbasî döneminin
(Hicrî üçüncü asrın) baş-larına kadar Mutezile
ekolünün taraftarlarının sayısı, sosyal etkinlikleri ve egemenlikleri sürekli
arttı. Sonra çöküş ve gerileme sürecine girdiler. Nihayet Eyyübîler
bu mezhebin kökünü kuruttular. Bunun sonucunda mezhep bütünüyle çöktü. Eyyübîler zamanında ve onlardan sonraki dönemlerde Mutezile
olmak suçundan o kadar çok insan öldürüldü ki, sayısını ancak Allah bilir. Bu
sayede meydan Eş'arîlere kaldı. Karşılarına çıkacak
bir rakip yoktu. Artık Eş'arîler bu alanda aşırılık
denebilecek bir tutum sergilediler. Daha önce bu ekolün fıkıhçılarının günah
saydığı meseleler üzerinde yoğunlaşmaktan kaçınmadılar. Ki bugüne dek Eş'arîliğe bağlılıklarını sürdürmektedirler.
Kelâm ilmiyle uğraşmak hususunda diğer
ekollere oranla Şia'nın bir önceliği vardır. Şiîlerin kelâmî
konularda ilk kez kendilerini göstermeleri Resulullah'ın
(s.a.a) vefatının hemen sonrasında olmuştur. Büyük kısmı Selman,
Ebuzer, Mikdat, Ammar, Amr b. Hamik
gibi sahabelerden ve Reşid, Kumeyl,
Meysem ve başka aleviler gibi tâbiînden oluşuyordu ki, bunlar Emevîler tarafından katliama uğratıldı.
Sonra İmam Bâkır ve İmam Sadık (a.s)
zamanında ikinci kez bu alanda kök salıp güçlendiler. Araştırmalara, kitap ve
risaleler yazmaya başladılar. Ancak hâlâ iktidarların yoğun baskısına maruz
kalıyorlardı. Bu durum Büveyh Oğulları devleti
zamanında
[6] bir parça can güvenliğine kavuşuncaya kadar devam etti. Sonra ikinci kez
sesleri bastırıldı. Nihayet İran'da Safevî devletinin
kurulmasıyla birlikte[7] rahat ve güvenli bir atmosfere kavuştular. O gün bugündür aynı minval
üzere devam ediyorlar.
Şiîlerin kelâm alanındaki çalışma
tarzları, Eş'arîlerden çok Mute-
zilîyi andırıyor. Bu nedenledir ki, bazı görüşler
birbirine karışmıştır. Aklen güzel ve çirkin şeylerin
olabileceğini savunmak, tercih etmeyi gerektiren bir faktör olmaksızın tercih
etme meselesi, kader ve tam serbestlik gibi.
Bu durum, bazılarının iki ekolü
değerlendirirken yanılgıya düşmelerine neden olmuştur. Şia ve Mutezilenin kelâmî araştırmalar bazında aynı yöntemi esas aldıklarını,
iki yarış atı gibi omuz omuza koş-tuklarını
sanmışlardır. Ve bu sanılarında yanılmışlardır. Çünkü Şiîlerce kesinliği kabul
edilen ve Ehlibeyt İmamlarından (hepsine selâm olsun) rivayet edilen temel
prensipler hiçbir hususta Mutezilenin eğilimiyle örtüşmemektedir.
Genel olarak kelâm ilmi, değerli bir
disiplindir; dinin gerçek nitelikli bilgilerini, ilkelerini savunmaya
yöneliktir. Ne yazık ki Müslüman kelâmcılar, araştırma yöntemi açısından
yanılmışlardır. Aklî yargıları, bu bağlamda ayırt etme becerisini
gösterememişlerdir. İleride bir parça açıklayacağımız gibi, hak olan ile kendi
katlarında makbul olanı birbirine karıştırmışlardır.
Bu dönemde mantık, riyaziyat (matematik),
pozitif bilimler, ilâhiyat (teoloji), tıp, pratik hikmet gibi kadim bilimler
Arapça'ya tercüme edildi. Bu bilimlere ilişkin eserlerin bir bölümü Emevîler zamanında tercüme edildi, bu süreç Abbasîlerin ilk
dönemlerinde zirveye ulaştı. Yunanca'dan, Rumca'dan, Hintçe'den, Farsça'dan ve
Süryanice'den yüzlerce kitap Arapça'ya çevrildi. İnsanlar değişik bilimleri
öğrenmeye başladılar. Çok geçmeden kendi görüşlerini
geliştirdiler. Bu alanda kitaplar, risaleler kaleme aldılar.
Bu durum dönemin klasik ulemasının
tepkisini çekiyordu. Özellikle dinin kesin prensipleriyle ilgili olarak Dehrîler, Natüralistler, Ma-niciler gibi inkârcılara özgü tavırları gözlemledikçe
ulemanın öfkesi bir kat daha artıyordu. Bunun yanında filozof görünümündeki
bazı Müslüman kökenli kişilerin dinin ve dindarların aleyhine yönelik sözleri
de tepki çekiciydi. Bu filozof kılıklı insanlar İslâm'ın temel prensiplerini,
şeriatın pak sembollerini küçümsüyor, ayıplıyorlardı. (Cehalet gibi hastalık
yoktur.)
Ulemanın en sert tepkisini çeken husus
ise, bu sözde filozofların Astroloji ve Natüralizmden aşırma ve henüz
ispatlanmamış ilkelere dayalı meselelere ilişkin ipe sapa gelmez sözler sarf
etmeleriydi. Örneğin, Batlamyus feleklerinin durumu.
Buna beşinci tabiat adını veriyorlardı. Bu tabiatın yırtılmaz ve kaynamaz
olduğunu iddia ediyorlardı. Onlara göre felekler ve göksel varlıklar şahsen,
unsurlar da tür olarak kadimdir. Aynı şekilde türlerin de öncesiz (kadim)
olduklarına inanıyorlardı. Bunun gibi, ispatlanmamış temellere dayalı birçok
fikir beyan ediyorlardı ki, felsefede bunların varlığına ilişkin en ufak bir kanıt
yoktu. Fakat filozof kılıklı cahiller, bunları kanıtlanmış meseleler kalıbında
sunarlardı.
O dönemde sözde filozofların mensubu
oldukları Dehrîler ve benzeri gruplar, bu asılsız
görüşlerine başka mesnetsiz fikirler de ekliyorlardı. Örneğin, tenasuh (reenkarnasyon)
düşüncesini savunuyorlardı. Ahiretin olmadığına,
özellikle bedensel bir dirilişin olmayacağına inanırlardı. Bütün bunları, dinin
açık prensiplerini eleştirme çabasının malzemeleri olarak kullanıyorlardı.
Söz gelimi
içlerinden birisi çıkıp şöyle diyebiliyordu: Din, taklidî yükümlülükler
sisteminden ibarettir. Peygamberler sade ve basit akılları eğitip
olgunlaştırmak için bu sistemi geliştirmişlerdir. Gerçek bilim-lerle uğraşan filozoflarınsa, peygamberlere ve onların
geliştirdiği sisteme ihtiyacı yoktur. Çünkü filozoflar olguları kanıtlama
açısından önemli ve etkin bir konuma sahiptirler.
Bu tavır fıkıh bilginlerinin ve
kelâmcıların tepkisini çekti. Karşılarında bir cephe oluşturarak düşüncelerini
reddetmek ve mümkün olan her yolu kullanarak köklerini kurutmak için yoğun bir
çaba içine girdiler. Karşı kanıtlar sundular, aleyhlerinde propaganda yaptılar,
onlarla sosyal ilişkilerini keserek onları tekfir ettiler. Nihayet halife
Mütevekkil zamanında birlik görüntülerini parçaladılar, topluluklarını dağıttılar,
kitaplarını yok ettiler.
Fıkıhçıların ve kelâmcıların bu atağı
karşısında felsefe İslâm diyarından sökülüp atılacaktı ki, Muallim-i sani (ikinci öğretmen) Ebu Nasr Farabî (öl. H. 339) ,
ardından Şeyh Reis Ebu Ali Hüseyin b. Abdullah İbn-i Sina (öl. H. 428) ikinci kez felsefeyi
canlandırdılar. Daha sonra İbn-i Miskeveyh
ve Endülüslü İbn-i Rüşd
gibi tanınmış filozoflar ortaya çıkıp felsefî akımı güçlendirdiler. Felsefe, az
sayıdaki bağlıları arasında hep yaşadı; kimi zaman güçlü, kimi zamanda zayıf
bir görüntü sergiledi.
Gerçi felsefî eserler başlangıçta
Arapça'ya tercüme edildi ve Araplar arasında yayıldı, ancak el-Kindi ve İbn-i Rüşd dışında filozoflar
çıkmadı Araplar arasında. Son zamanlarda felsefe İran'da yerleşti. Müslüman
kelâmcılar felsefeye karşı çıkıp felsefeyle uğraşanlara sert tepki
gösterdilerse de, çoğunluğu mantık bilimini olumlu karşıladı. Bu bilimle ilgili
olarak risaleler ve kitaplar kaleme aldılar. Çünkü Müslüman kelâmcılar mantığı,
fıtrî kanıtsama yöntemiyle örtüşen bir disiplin
olarak algılıyorlardı.
Ne var ki, -önceden açıkladığımız gibi-
mantık bilimini yanlış kul-landılar. Gerçek
tanımların ve bu tanımların parçalarının sınırlarına ilişkin yargıları rölatif
(nispî) kavramlarla ilintili olarak da kullanmaya başladılar. Kıyasın cedel tekniğinden başka bir şeyin geçerli olmadığı nispî
önermeler bazında burhan tekniğini esas alan bir tavır içinde oldular. Bir de bakarsın ki, kelâmcılar güzellik,
çirkinlik, sevap, azap, a-mellerin boşa gitmesi ve
fazilet gibi kelâmî objelerin cinslerinden,
fasıllarından ve arazlarından söz ediyorlar! Oysa bu nere, gerçek tanım nere?
Bir bakarsın Füru-ü Dinden metodolojik ve kelâmî meseleler bağlamında zorunluluk ve imkânsızlık gibi
şeyler kanıt olarak ileri sürülür. Kuşkusuz bunun adı, nispî olgular bazında
gerçek olguları kullanmaktır. Yine, varlığı zorunlu zât (yüce Allah) ile ilgili
olarak bazı olguları kanıtlamaya çalışırlarken, "Onun için şöyle yapmak
zorunlu, şunu yapmak da çirkindir" gibi değerlendirmelerde bulunmuşlardır.
Böy-lece göreceli olgulara
ilişkin yargıları gerçeklere uyarlamak durumunda kalmışlardır. Buna da burhan
demişlerdir. Oysa, gerçekte kıyasın şiir tekniğinden başka bir şey değildir.
Bu konuda aşırılıklar o düzeye vardı ki
birileri çıkıp: "Yüce Allah, hükmünde ve fiilinde vehimden başka bir şey
olmayan göreceliğin etkin olmasından münezzehtir. Dolayısıyla O'nun bir şekilde
var ettiği veya yasalaştırdığı şeyler pratik gerçeklerdir" diyebilmiştir.
Bir başkası da, "Yüce Allah, bir hüküm koyup da, ona ilişkin kanıt
göstermeyecek durumda değildir. O her şeye güç yetirir. Dolayısıyla burhan=somut kanıt hem tekvinî,
hem de teşriî şeyleri kapsar" deme cür'etini
göstermiştir. Bunun gibi daha birçok söylenceyi gösterebiliriz. Ömrüme and olsun ki bu, bilimin ve bilim ehlinin uğrayabileceği
musibetlerden biridir. Sonra böyle şeyler uydurup bilimsel kitaplarda bunları
yazıp söz konusu etmek zorunda kalmak en büyük musibettir.
Bu dönemde Müslümanlar arasında tasavvuf
ekolü ortaya çıktı. Aslında bunun temelleri tâ halifeler dönemine dayanıyordu.
O zamanlar züht adı altında kendini gösteriyordu daha çok. Sonra Abbasîlerin
ilk dönemlerinde tasavvuf bir disiplin olarak belirginlik kazandı. Baye-zid, Cüneyd,
Şiblî ve Maruf gibi sembol mutasavvıflar ortaya çıktı.
Bunlara göre, insanın gerçek anlamda
kemale ermesinin, gerçek bilgilere ulaşmasının yolu yalnız tarikata girmektir.
Buna, "Gerçeğe ulaşmak için şeriat aracılığıyla bir tür riyazet
yapma" da diyebiliriz. Bu anlayışa sahip Şiî ve Sünnî mutasavvıfların büyük
çoğunluğu kendilerini Hz. Ali'ye (a.s) nispet
ediyorlar.
Sonra mutasavvıflar, keramet kabilinden
birtakım iddialarda bulundular, dinin zahiri ve aklın hükmüyle çelişen birtakım
görüşler savundular. Dinsel nasların dış görünüşü
esas alan zahir ehlinin anlayamadığı gerçek anlamlarının bulunduğunu ileri
sürdüler.
Bu tür sözler fıkıh bilginlerine ve
Müslümanların geneline ağır geldi. Dolayısıyla buna tepki gösterdiler.
İddiaları reddederek bunların kabul edilemeyeceğini söyleyip, kendilerini iddia
sahiplerinden ayıkladılar. Bu tür ipe sapa gelmez iddialarla ortaya çıkanları
tekfir ettiler. Sonuçta tasavvuf ekolüne mensup kimileri zindana atıldı,
kimileri dövüldü, kimileri ölüm cezasına çarptırıldı, kimisi asıldı, kovuldu
veya sürgün edildi.
Bütün bunların nedeni, ölçüsüzlükleri ve
şeriatın sırları diye adlandırdıkları yorumları dile getirmeleriydi. Eğer
mesele iddia ettikleri gibi olsaydı, bu söyledikleri hakikatin özü ve dinsel
görüntü de bir tür kabuk konumunda olsaydı, bunların ortaya konulması ve açıkça
ifade edilmesi gerekli olsaydı, hiç kuşkusuz kendilerinin de vurguladıkları
gibi, şeriatı bir yasa olarak indiren Allah, bunu gözetmek ve özünü insanlara
ilân etmek hususunda herkesten daha çok hak sahibidir. Eğer bu iş hak değilse,
haktan sonra sapıklıktan başka ne vardır?
Bunlar başlangıçta tarikatla ilgili
görüşlerini sözlü olarak ifade ediyorlardı. İnsanların gönüllerinde peyderpey
yer edindikten sonra, daha da ileri giderek hicrî üçüncü asırdan sonra
görüşlerini içeren kitaplar ve risaleler kaleme aldılar. Gitgide hakikat ve
tarikat kavramlarına ilişkin tüm görüşlerini açıkça ifade edecek bir konuma
geldiler. Şiir ve nesir türünde ortaya koydukları eserler dünyanın dört bir
yanına yayılmaya başladı.
Sayı ve nicelik olarak gün geçtikçe çoğalıyorlardı. Halkın nezdin-de
etkin ve saygın bir konuma geldiler. Altıncı ve yedinci yüzyıllarda
etkinliklerinin doruklarına ulaştılar. Sonra süreç tersine işlemeye başladı;
zayıfladılar, halkın geneli onlara sırt çevirdi.
Tasavvufun gerilemesinin birinci nedeni
şuydu: İnsan hayatının te-mel özelliklerinden ve
halkın genel eğilimiyle doğrudan ilintili hususlardan biri şudur ki, bir şeye
halkın çoğu yönelir ve kalplerde ona yönelik güçlü bir eğilim oluşursa, kişisel
çıkarlarını önceleyen kimi grup-lar bu eğilimlerden
yararlanmaya çalışırlar. Bu amaçla birtakım insanlar tasavvufçuların kılığına
bürünerek onlardan göründüler, özel mutasavvıflardan olma görünümüne büründüler
ve tasavvuf disiplinini içerden ifsat ederek halkın ondan kaçmasına neden
oldular.
İkincisi: Tasavvuf şeyhlerinden bir grubun
iddiasına göre, nefsi tanıma yolu, sonradan icat edilmiş bidat nitelikli bir
tarikattır. Şeriat koyucu, yasa sisteminde bundan söz etmemiştir. Ancak yine de
tarikat Allah'ın razı olduğu bir şeydir. Tıpkı, Hıristiyanlar arasında icat
edilen ruhbanlıktan razı olduğu gibi: "İcat
ettikleri ruhbanlığı, biz onlara yazmamıştık; yalnız Allah'ın rızasını kazanmak
için kendilerinden uyguladılar; ama ona gereği gibi uymadılar." (Hadîd, 27)
Tasavvufçuların büyük çoğunluğu sonradan
icat edilen bu bidati kabul etti. Bu durum, tarikat yolculuğunda şeriatın
öngörmediği ayinler ve davranışlar oluşturmanın yolunu açtı. Her gün yeni bir
kural geliştiriliyor, şeriatın öngördüğü sünnetler bir kenara bırakılıyordu.
Gün geldi şeriat bir tarafa, tarikat da bir tarafa bırakıldı. Doğal olarak
haramların işlenmesinde, dinin şiarları konumundaki ibadetlerin terk
edilmesinde, kulluk yükümlülüğünün kaldırılmasında bir sakınca görülmedi. Bu
sürecin doğal bir sonucu olarak Kalenderîlik gibi
gruplar oluştu. Tasavvuf denince de akla dilencilik, afyon çekmek, ban otu
içmek gelmeye başladı. Bunun adı da fenafillah, yani
kendinden geçip tanrının varlığında yok olmaydı.(!)
Bu konuda -neticede evrensel aklın
hükmüyle örtüşen- kitap ve sünnet, "Şeriatın dış görünüşünün altında
birtakım hakikatler var ve bunlar şeriatın batınını oluşturur."
değerlendirmesinin hak oluşuna hükmeder. Yine, bu batinî gerçeklere ulaşmanın
bir yolunun da olduğu gerçektir. Ancak bu yol, dinin zahirî hükümlerini,
gerektiği gibi pratik hayatta uygulamaktır, başka değil. Haşa şeriatın zahiri
aracılığıyla ulaşılamayan bir batından söz edilemez. Şeriatın zahiri, batınının
adresi ve yoludur.
Şeriatı bir hayat sistemi olarak indiren
zatın gösterdiğinden daha çok hakka yakın bir yolun bir başkası tarafından
gösterilmiş olması, şeriatı koyan zatın bundan habersiz olması, işini gevşek
tutmuş olması ya da hangi yolun hakka yakın olduğunu
göstermeyi ihmal etmiş olması düşünülemez. Allah bundan münezzehtir. O şöyle
buyurmuştur: "Sana bu kitabı, her
şeyi açıklayan olarak indirdik." (Nahl, 89)
Kısacası, hakikatleri araştırmaya ve gün
yüzüne çıkarmaya ilişkin bu üç yolun, yani dinin zahiri, aklî araştırma yöntemi
ve nefsi arındırma metodundan her birini Müslüman gruplardan biri izlemiş ve
bunlar arasında sürekli bir sürtüşme ve tartışma olmuştur. Bu grupların üçü bir
arada düşünüldüğünde bir üçgenin üç açısını andırırlar. Açılardan birinin alanı
genişledikçe diğer ikisinin alanında daralma kaçınılmaz olur. Tersi de öyledir;
yani iki açının alanı ne kadar genişlerse, diğerinin alanında bir o kadar
daralma olur.
Dolayısıyla tefsir alanında ileri sürülen
görüşler arasında, müfessirlerin mensup oldukları ekollerin anlayışlarının
farklılığı oranında korkunç farklılıklar olmuştur. Şunu demek istiyoruz: Her
müfessir kendi ilmî perspektifini Kur'ân'a
dayatmıştır. Bunun tersini gösteren örneklerin sayısı o kadar az ki!
Şunu biliyoruz ki, Kur'ân
bu yolların her birinin hak olan yönlerini onaylar. Batıni bir hak olup da Kur'ân'ın zahirinin onunla bağdaşmaması düşünülemez. Zahir ya da batın bir hak olup da hak kanıtın bunu reddetmesi
veya çelişmesi mümkün değildir. Kur'ân'ı böyle bir
kusurdan tenzih ederiz.
Nitekim bu açmazı aşmak için bazı âlimler
ilmî birikimleri ve mensup oldukları ilmî disiplinin farklılığı oranında dinî
metinlerin zahirleri ile irfan arasında bir uzlaşma, bir uyuşma sağlamaya
çalışmışlardır. İbn-i Arabi, Abdurrezzak
Kaşanî, İbn-i Fehd, Şehid-i Sanî
ve Feyz Kaşanî gibi.
Bir diğer grup da, felsefe ile irfanı
bağdaştırma yönünde bir çaba içinde olmuştur. Ebu Nasr Farabî, İşrak
felsefesinin kurucusu Şeyh Sühreverdî ve Şeyh Sainuddin Muhammed Türke'yi buna
örnek gösterebiliriz.
Kadı Said vb.
gibi bazı âlimler de, dinin zahirî uygulamalarıyla felsefeyi bir noktada
buluşturmaya çalışmışlardır.
Bir grup da bunların tümünü buluşturmak istemiştir.
İbn-i Sina yorumlarında ve kitaplarında bunu yapmaya
çalışmıştır. Sadr-ül Mütealli-hin Şirazî'nin kitapları
ve risaleleri de bu çabanın bir örneğidir. Sonraki kuşaklar arasında da bu tür
bir çaba içine girenler olmuştur.
Buna rağmen, onca çaba bu derin ihtilafı
daha da derinleştirmekten, ateşini söndürmek şöyle dursun, daha da
alevlendirmekten başka bir işe yaramamıştır: "Bütün muskaları işe yaramaz
buldum!"
Yukarıda sözü edilen bu disiplinlerin her
birine mensup olanların bir diğerinin mensuplarını cahillikle, zındıklıkla ya da düşüncesizlikle suçladığını, halkında
tümüne sırt çevirdiğini görürsünüz.
Bütün bunların nedeni, ümmetin daha ilk
günden itibaren, Kur'ân'-ın
"Topluca Allah'ın ipine sarılın,
ayrılığa düşmeyin." şeklindeki toplumsal tefekküre ilişkin
çağrısını kulak ardı etmesidir. Bu konu, oldukça sarmaşık dallıdır.
Allah'ım! Bizi seni hoşnut edecek amellere yönelt.
Hak üzere söz birliği etmemizi sağla. Bize katından bir veli bahşet. Bize
katından bir yardımcı bahşet.
[1]- Usûl-i Felsefe, 5. makale.
[2]- [Mahaccet-ül Beyza, c.3,
s.18]
[3]- Suyutî "el-İtkan"
adlı eserinde bu rakamı verir. Bunun, "Tercüman-ul Kur'ân"
ve onun özeti dediği "ed-Dürr-ül
Mensûr" adlı tefsirinde yer alan rivayetlerin
sayısı olduğunu belirtir.
[4]- Bazı araştırmacılar Hz.
Hüseyin'den (a.s) rivayet
edilen fıkıhla ilgili iki hadis gördüklerini söylerler.
[5]- Peygamberimizin (s.a.a) şöyle buyurduğu
rivayet edilir: "Ne cebir (zorlama) var ve ne de tefviz=tam serbestlik.
Bu ikisinin ortası bir yol söz konusudur." Yine
şöyle buyurmuştur: "Kaderiye, bu ümmetin Mecusîleridir."
[6]- Yaklaşık olarak Hicrî dördüncü asır.
[7]- Hicrî onuncu yüzyılın
başları.