| ||||||||
| ||||||||
|
Hakemeyn dolayısıyla yazıldığı anlaşılmaktadır.
(Hamdü senâ ve salâtü selâmdan) Sonra, noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah dünyayı, dünyadan sonraki âlem için halketti; ehlini, içlerinden hangisi daha güzel amelde bulunacak, kendilerine göstermek için sınadı. Biz dünya için yaratılmadık, dünya için çalışmamız buyrulmadı bize. Biz oraya, sınanmak için gönderildik ve Allah, beni seninle sınadı, seni de benimle; birimizi, öbürüne hüccet kıldı.
Sen Kur'ân'ı yorumlayıp dünyayı dilemeye koyuldun; elimle, dilimle bir cinâyette bulunmadığım hâlde benim hakkımda kısas hükmünü tatbike kalkıştın. Sen ve Şamlılar, o kanı benden istemeye giriştiniz; bilgininiz, bilgisizinizi, aleyhime kalkıp karşı duranınız, oturanınızı bu işe kışkırttı. Kendine gel de Allah'tan çekin; yularını çek Şeytanın elinden; yüzünü âhiretten yana çevir; çünkü bizim de tutacağımız yol odur, senin de; biz de âhirete varacağız, sen de. Tezce gelip çatacak, kökünü sökecek, soyunu sopunu yok edecek Allah azâbından kork; Allah'a and içerim , hem de bu andda suçlu olmam ve bu andı yersiz de içmem; Allah; benimle seni karşılaştırırsa adımımı geri atmam; "O zamana dek ki Allah aramızda hükmeder ve odur hükmedenlerin en hayırlısı." (A'râf, 85).
* * *
(Allah'a hümd-ü senâ, Rasûlüne salât-ü selâmdan) Sonra derim ki: Bildirdiğin gibi biz ve siz, uzlaşmış bir toplumduk, fakat dünkü gün, aramızı ayırdı bizim. Biz inandık, siz kâfir oldunuz; bugün biz gerçek yoldayız, siz sınanıp aldandınız. Müslüman olanınız, zorla Müslüman oldu, hem de Müslüman büyüklerinin hepsi de, Allah'ın salâtı O'na ve soyuna olsun, Rasûlullah'a uyduktan sonra.
Benim Talha'yı, Zübeyr'i öldürdüğümü, Âişe'yi ürküttü-ğümü, Hicaz'a yolladığımı, benimse iki şehir arasında konduğumu söylüyorsun. Bu, bir iş ki sen bunda yoktun; seninle olup biten bir şey yokken bundan sana ne.
Muhâcirlerle Ansârın da bulunduğu bir toplulukla üstüme geleceğini yazıyorsun; senin kardeşinin tutsak olduğu gün hicret bitti.[1] Gelmekte acele ediyorsan hele dur, rahat otur; çünkü Allah, umarım ki sana azâp etmek için gönde-recektir beni. Yok, sen geleceksen ziyaretime, Esedoğlu'-nun kardeşinin dediği gibi derim sana:
Yaz rüzgârına karşı gelenlerin o rüzgâr yüzlerine vurur;
Koca taşlarla tozu toprağa, küçük taş parçalarını onlara savurur.[2]
Atanı, dayını, kardeşini öldürdüğüm kılıç yanımdadır benim.[3] Vallahi benim bildiğim gibiysen sen, kalbin dalâlet perdesiyle örtülü, aklınsa kıt ve kötü. Sana şu söz söylenseydi yeri var:
Yüksek bir yere çıkmak için merdivene tırmanmadasın; ama o merdiven seni helâke götürecek, yükseltmeyecek. Çünkü sen ne yitirdiğini aramadasın; ne hayvanını otlatmadasın; bir şey istiyorsun ki ne onun ehlisin, ne onun mâdenindesin. Sözün, yaptığın işe ne de uzak.
Allah'ın salât-ü selâmı O'na olsun, Muhammed'e karşı durup kötülüğe girişen, batılı dileyen, bildiğin gibi de öldürüldükleri yerlere serilen, başlarına geleni defedemeyen amcalarına döneceksin yakında; onlar da o savaşta sağ kalmadılar; erkekleriyle korumak istediklerini koruyamadılar; savaştan geri kalmayan kılıçlarla yok olup gittiler.
Osman'ı öldürenler hakkındaki lâfların çoğaldı gitti; sen de halkın kabûl ettiğini kabûl et; sonra toplumun, benim hakkımda vereceği hükme razı ol; Allah'ın kitâbına göre senin hakkında da gereken hükmü vereyim, onların hakkında da. Ama senin istediğin şey, memeden kesilen çocuğun ilk zamanlarındaki hilesinden başka bir şey değil.
* * *
Mektubuna cevap vereyim mi, mektubunu okuyayım mı, reyimi gevşeteyim mi, anlayışımı yanlış sayayım mı? Âdetâ tereddüt içindeyim. Benden olmayacak şeyler istiyorsun, bana mektuplar yazıp gönderiyorsun. Tıpkı dolgun mideyle yatan, derin bir uykuya dalan, dağınık ve saçma rüyalar gören, ne yapacağını bilmez bir halde kalkan, yaptığı iş aleyhine mi çıkar, lehine mi, bilmeyen kişiye benziyorsun; sen o adam değilsin ama, o, sana çok benziyor.
Allah'a and içerim ki birazcık barış ümîdini gütmesem sana öylesine bir gelip çatardım ki kemikler kırılır, etler dökülürdü.
Bil ki Şeytan, iyi işlere dönmene, öğüde kulak vermene engel olmakta. Selâm, ona ehil olana.
* * *
(Allah'a hamd-ü senâ, Rasûlüne salat-ü selâmdan) Sonra derim ki: Görenin bakışıyla apaçık işleri görmek, ondan faydalanmak zamanın geldi; fakat sen, batıl dâvâlara giriştin, halkı yalanlarla kandırarak geçmişlerinin yolunu tuttun, yalanla, senin kadrinden pek yüce olan bir mâkama yücelmek, sana verilmeyen şeyleri kapıp almak istedin; hem de haktan kaçarak, kulaklarının duyduğuna, kalbine dolana uyman, etinden, kanından daha elzemken baş çekerek, inatlaşarak bu işe kalktın, "Haktan sonra ancak batıl var" (Yûnus, 32); apaçık bildirişten sonra insan, ona uymazsa ancak şüpheye, zanna kaçar.
Şüpheden, o elbiseye bürünmekten sakın; çünkü şüphe çağını bekleyen fitne, nice zamandır ki perdelerini salmış, insanların gözlerini örtmüş, karanlığı, hiçbir şeyi göstermez olmuştur.
Çeşitli yorumlara gelen mektubunu aldım; lâfların hikâyelere, masallara dayanmakta, onlarla örülmekte; o lâflarda ne ilim var, ne hilim. Sanki akan, durmayan kuma benzer cıvık, kaygan bir yerde sabahlamışsın, yürüyemiyorsun; kapkaranlık bir yola düşmüşsün; adımını nereye atacağını bile göremiyorsun. Yücesine çıkmana imkân bulunmayan bir yere tırmanıyorsun; nişâneleri yok, seçemiyorsun; oraya kartal bile uçamaz; oraya ulaşan, gökteki yıldızlara ulaşır ama bu işi başaramaz. Bu yücelik, sana lâyık değil; kadrini, haddini bil de eğil de eğil. Allah saklasın beni, Müslümanların başına seni musallat etmekten, yahut onların bir işini sana vermekten.
Bundan böyle kendi hâlini düşün, uğrayacağın âkıbetten sakın; şimdiden bu işten vazgeçersen özrün makbûl olur; fakat vazgeçmekte gecikirsen ve Allah kulları sana karşı harekete geçerlerse işlerin bağlanır kalır; her şeyin berbât olur vesselâm.
* * *
Elinde olan şeylerden, sana vâcip olan Allah haklarından dolayı Allah'tan çekin, o haklara bak da Allah'tan sakın. Bilmediğin takdirde özrünün kabûl edilmeyeceği şeyi tanı, bilinmesi gereken şeye dön, öğren onu. Çünkü itâat için apaçık deliller var; apaydındır o yollar; beli beyandır o yol ki tutulacak; âşikârdır varılacak konak. İşi bilenler, aklı erenler, o yolu tutarlar; kötü kişiler aykırı davranırlar. Kim o yoldan saparsa haktan ayrılır; sapıklık yoluna adım atar; Allah'ın nimetini tebdil eder; azâbına uğrar.
Nefsini bil, nefsini; Allah, yolunu apaçık bildirmiştir sana; işin neye varacak, tanıtmıştır sana. Sonun ziyana varacak; tuttuğun yol küfür mahallesine çıkacak. Nefsin seni şerre götürmede; sapıklığa atmada; helâk vartalarına düşürmede; yolunu güçleştirdikçe güçleştirmede.
* * *
İnsanların çoğunu helâk ettin; dalâlete attın; azgınlığınla onları aldattın; daldığın denizin dalgalarına kattın; şüphe dalgalarının coşkunluğuna fırlattın. Doğru yoldan saptılar; topukları üstünde gerisin geriye döndüler; soylarına boylarına yöneldiler. Ancak içlerinden can gözleri açık olanlar, seni tanıdıktan sonra senden ayrıldılar; onları serkeş dalâlet devesine bindirdikten onları doğru yoldan helâk yoluna saptırdıktan sonra, Allah'ın amânına kaçıp sığındılar.
Kendin için Allah'tan çekin ey Muâviye; yularını çek Şeytanın elinden; çünkü dünyâ senden geçip gitmede; âhiretse sana gittikçe yaklaşmada vesselâm.
* * *
(Amr b. Âs'a mektupları:)
Sen, sapıklığı ortada olan, perde açılmış, ayıbı görünmüş bulunan birisine uydun; dînini, ona uyup dünyâsını elde etmesi için sattın. O, kendisiyle düşüp kalkanı ayıplara atar; yüceyse aşağılatır; akıllıysa, hilmi varsa şaşkına döndürür; işe yaramaz bir hâle getirir. Köpeğin avladığı avın artığını yemek için arslanın pençesine sığındığı gibi sen de onun izine uydun, artığını umdun, Dünyân da elinden çıktı gitti, âhiretin de. Gerçeğe sarılsaydın dilediğini elde ederdin.
Allah sana ve Ebu Süfyânoğlu'na karşı, bana bir nüsrat vermeyi mümkün kılarsa yaptığınızın cezâsını veririm; buna imkân olmaz da siz kalırsanız, önünüzdeki cezâ, daha da kötüdür, daha da çetindir size vesselâm.[4]
(Basra, Ehvaz, Fars ve Kirman illerinin âmili İbn-i Abbâs'ın memûru olan Ziyâd b. Ebih'e mektupları:)
Allah'a gerçek olarak yemin ederim ki, Müslümanların ganimetlerine, haraçlarına ait olan maldan, paradan, az, yahut çok bir şeyde hıyânetin bildirisine bana, sana karşı öyle şiddetli davranır, seni öyle bir sıkıştırırım ki azıcık bir mal bile senden yiter gider; o ehemmiyetsiz şey bile ağır gelir sana, sırtını çökertir senin.[5]
(Muâviye, Ziyâd b. Ebih'i kendisine kardeş ilân etmek niyetine düştüğü zaman Ziyâd'a gönderdikleri mektup:)
Duydum ki, Muâviye aklını çelmek, kılıcını gedmek için sana mektup yazmış. Sakın ondan; o, Şeytanın ta kendisidir; adamın önünden, ardından, sağından, solundan gelir; onu gafil avlamak, habersizce kapmak ister. Ebû-Süfyan, Hattâboğlu Ömer'in zamanında nefsine uymuş, Şeytana kapılmış, bir sözdür, söylemişti; onunla soy sâbit olmaz, mirâsa da hak kazanılmaz. Böyle bir sözle kendisini bir soya mensup sayan, deveye asılmış matraya döner; boyuna sallanır durur.[6]
(Orduya Vasiyetleri:)
Düşmanla karşılaştınız mı, yahut düşman sizinle buluştu mu ordugâhınızı yüksek yerlerin önlerine, yahut dağ eteklerine, yahut geçit vermeyecek ırmak kıyılarına kurun ki oradan faydalanasınız; düşmanın şerrinden emin olasınız. Düşmanla savaşınız bir yönden, yahut iki yönden olsun. Düşmanın ansızın baskınından emin olmanız, korkudan esen kalmanız için de dağ sırtlarına, yüksek tepelere gözcüler dikin. Bilin ki ordunun öncüleri, askerin gözleridir; onların gözleri de, onlardan önce gidenlerdir.
Sakın birbirinizden ayrılmayın; kondunuz mu, hep birden konun; göçtünüz mü hep birden göçün. Gece basınca da çevrenize mızraklar dikin; uykuya dalıp gitmeyin; pek az uyuyun; uykunuz, suyun zarar verdiği kişinin ağzını suyla çalkalaması gibi olsun.
* * *
Üç bin erle Ma'kıl b. Kays'ir -Riyâhî'yi Şam'a gön-derirken buyurdular ki:
Mutlaka kavuşacağım, ondan başka varacak yerin olmayan Allah'tan sakın. Seninle savaşandan başkasıyla savaşma. Sabahleyin ve akşam üstü serinliklerinde orduyu yürüt; öğle çağında dinlendir; onları rahat bir sûrette sür. Gecenin ilk çağlarında yürütme, çünkü Allah o zamanı dinlenme ve esenleşme çağı yapmıştır; yürüme çağı olarak takdir etmemiştir. O çağlarda bedenini dinlendir; bineklerinin sırtlarındaki yükleri indir. Durup dinlendikten sonra tanyeri ışıdı, fecir attı mı, Allah'ın bereketiyle, lütfüyle yürü.
Düşmanla buluştun mu, adamlarının ortasında dur. Savaş ateşini alevlemek isteyen kişi gibi onlara yaklaşma; olaylardan korkan kişi gibi de uzaklaşma; emrim sana ulaşıncaya dek bekle.
Onlardan nefretin, onlara düşmanlığın, onları doğru yola çağırmadan, onlara deliller getirip özür serdedecek bir hâle sokmadan sizi onlarla savaşa sürmesin.[7]
* * *
(Ordu kumandanlarına hitâbeleri:)
(Allah'a hamd ü senâ, Resûlüne selât ü selâmdan) Sonra, sizden önce gelip geçenleri, ancak halkı haktan men etmeleri, halkın da hakkı satmaları, onların batılı kabûl etmeleri, halkın da batıla uymaları helâk etmiştir.
(Sıffin'de düşmanla buluşmadan önce ordusuna buyurdular ki:)
Onlar savaşa başlamadan siz savaşa başlamayın; çünkü siz, Allah'a hamdolsun, doğru yoldasınız; buna inanmışsınız; delilleriniz de var. Onlar savaşa başlayıncaya dek beklemeniz, onların aleyhine, size bir başka delildir.
Allah'ın izniyle düşman bozguna uğradı mı, dönüp kaçanı öldürmeyin; üst olup tutsak ettiğinizi yaralamayın; yaralanıp yere düşmüş olanı katletmeyin. Sizi sövseler, emirlerini sövseler bile kadınlara dokunmayın; çünkü onların güçleri de zayıftır, nefisleri de, akılları da. Bize, kadınlar müşrikken bile onlardan el çekmemiz emredilmişti; o çağlarda, câhiliye devrinde, bir erkek onları taşla, sopayla vurup dövmedikçe onlar, o adama, o adamın evlâdına sövmezlerdi.
* * *
(Düşmanla karşılaşınca duâları.)
Allah'ım, gönüller sana bağlanmıştır; boyunlar sana uzanmıştır; gözler sana dikilmiştir; ayaklar senin yolunda direnmiştir; bedenler senin yolunda zayıflamıştır.
Allah'ım, aramızdaki gizli düşmanlık meydana çıktı; gönüllerdeki kin kaynadı, coştu.
Allah'ım, Peygamberimizin, aramızda olmayışını, düş-manlarımızın çok oluşunu, dileklerimizin per-perişan bir hâle gelişini sana arzediyoruz, sana şikâyet ediyoruz, hâlimizi sana söylüyoruz. "Rabbimiz, bizimle kavmimiz arasını hak üzere sen aç; sen açıcıların en hayırlısısın." (A'râf,78).
* * *
(Savaş sırasında ashabına kitapları:)
Size gerilemeniz, sonra tekrar saldırmanız güç gelmesin; geri dönmeniz, sonra da hücum etmeniz ağır olmasın. Kılıçların haklarını verin; düşmanları yerlere serin; eser edecek, zarar verecek tarzda vurun. Fazla ses çıkarmayın, fazla bağırmayın; bu, yüreklerden korkuyu sürer çıkarır. Tohumu yaran, insanı yaratan Allah'a andolsun ki onlar, Müslüman olmadılar; ancak Müslüman olmuş göründüler; küfrü gizlediler. Küfre yardımcı bulunca da küfürlerini meydana vurdular.
* * *
(Askerlerinin iki kumandanına şu emir-nâmeyi yaz-mışlardı:)
İkinize ve size uyanlara, sizin mertebenizde olanlara Hârisoğlu Mâlik'ül-Eşter'i kumandan tâyîn ettim. Onu dinleyin, onun emirlerine itâat edin; onu kendinize kalkan edinin. Çünkü o, korkup gevşeyecek, acze düşecek, tez davranılması akla, ihtiyâta daha yakın olan çağda durup bekleyecek, ihtiyatla hareket edilmesi akla daha uygun olduğu zaman tez davranacak kişilerden değildir.
* * *
(Askerlerin öncülerine kumandan tâyîn edip Şam'a gönderdikleri Şurayh b. Hânî'ye vasiyet ederek buyurdular ki:)
Her sabah, her akşam Allah'tan kork, çekin; dünyânın seni aldatmasından sakın; hiçbir hâlde ondan gafil olma. Bil ki nefsini, istediği şeylerin çoğundan çekmezsen bu dilekler, seni pek çok zarara sokar. Nefsine engel o, çek çevir onu; öfkelenince öfkene hâkim ol, al ayağının altına, ez onu.[8]
(Haricilere delil getirmek üzere Abdullah b. Abdullah b. Abbâs'ı gönderirken buyurmuşlardı ki:)
Onlarla Kur'ân'a dayanarak bahse girişme; çünkü Kur'an, bir çok yönü olan, türlü yorumlarla yorulabilen bir kitaptır; sen söylersin, onlar da söylerler; onlara sünnete dayanarak delil getir; çünkü ondan kaçmaya yol bulamazlar onlar.
* * *
(Ebû-Mûsâ'l-Aş'ari'nin, hakem olarak gittiği yerden yazdığı mektuba cevapları:)
(Bu mektubu Said b. Yahyâ'l-Emevî "Kitâb'ül-Magaazî"sine almıştır.)
Gerçekten de insanların çoğu, hakka yardım edip kazanacakları ebedî saâdeti dünya malına değişmiştir; onlar dünyâya meyletmişlerdir, hevâ ve heveslerine uyup söz söylemişlerdir.
Ben bu işte, şaşılacak bir konağa kondum; orada nefisleri, onları şaşılacak bir hale düşürmüş bir toplum da geldi toplandı. Ben onların kan kesilip pıhtılaşacak yaralarını onarmak istiyorum. Bil ki, Allah'ın salâtı O'na ve soyuna olsun Muhammed ümmetine benden daha düşkün olan, onların uzlaşmalarını benden daha fazla isteyen biri yoktur; bununla da iyi bir sevâba, gidilecek güzel bir yere nâil olmayı ummaktayım. Söz verdiğim şeye vefâ edeceğim, fakat sen, benden iyi, temiz bir hâlde ayrılmıştın; bu hâli bozarsan bil ki kötü kişi, aklın, tecrübenin kendisine verdiği faydayı kendisine harâm eden kişidir. Verilen hüküm gerçek de doğru olursa onu bozmam; Allah'ın düzene soktuğu bir işi ifsât etmem.
Bilmediğin, tanımadığın sözlere kulak asma; çünkü insanların kötüleri, sana kötü sözlerle kanat açıp uçanlar, o kötü sözlerle sana gelip konanlardır vesselâm.
* * *
(Sıffîn'den döndükten sonra İmam Hasan aleyhisse-lâm'a yazdıkları vasiyetnâme)
Zamânın çetinliğini ikrâr eden, geçici olduğunu bilen, ömrü sona eren, kadere boyun eğen, dünyayı kınayan, ölüler yerinde yurt tutan, yarın da şu dünyadan göçüp gidecek olan fânî babadan; dilediğini elde edemeyen, helâk olup göçenlerin yoluna giden, hastalıklara amaç olan, zamâna rehin edilmiş bulunan, musîbet oklarına hedef kesilen, dünyâya tutsak olup zanlara kapılan, aldanıp duran, ölüme borçlu ve esir, mihnetlere giriftar, hüzünlere eş, âfetlere nisan olan dileklere kapılmış, ölülerin yerine geçmiş oğula.
Dünyânın benden yüz çevirdiğini anladım; zamânenin bana karşı serkeşlik ettiğini bildim; âhiretin, bana benden başkasını düşündürmeyecek, ardımda kalanları hatırlatma-yacak, kendi derdim, bütün insanların derdini bana unutturacak bir halde yöneldiğine kanâat getirdim; bu hâl, bana oyuna gelmez bir işi, yalanı olmayan bir gerçeği açıkladı; ona gayret etmeme sebep oldu. Seni vücûdumdan bir parça olarak gördüm; hattâ canım, bedenim olarak tanıdım; öylesine ki sana bir musîbet gelse bana gelmiş olur; ölüm sana gelip çatsa beni almış olur. Seni düşünmem, bana kendimi unutturdu da ölsem de, kalsam da tutmanı dileyerek sana bu vasiyet-nâmeyi yazdım.
Oğulcağızım, Allah'tan çekinmeni, emirlerine itâat etmeni, onu anarak kalbini onarmanı, onun ipine yapışmanı tavsiye ederim sana; ona yapışırsan, seninle Allah arasında ondan daha sağlam hangi sebep, hangi vesile vardır ki?
Kalbini öğütle dirilt, zâhitlikle öldür; tam inançla kuvvetlendir; hikmetle aydınlat; ölümü anmakla alçalt; yok olacağına inandır; dünya elemleriyle görüş sâhibi et; zamanın saldırısından, gecelerle gündüzün kötü geçişinden çekindir onu. Göçüp gidenlerin hallerini anlat, göster ona; senden öncekilerin başlarına gelenleri söyle ona; o gelip geçenlerin ülkelerinde gez, onlardan kalanları gör; neler yapmışlar, nereden göçmüşler, nereden ayrılmışlar, nereye konmuşlar, seyret. Göreceksin ki onlar, dostlardan ayrıldılar; gurbet diyârına göçtüler; az zaman sonra sen de onlardan biri gibi olacaksın; şu halde konacağın yeri düzelt, âhiretini dünyâya satma.
Bilmediğin şey hakkında söz söyleme; gerekmediği zaman söze girişme. Sapıklık olduğundan korktuğun yola gitme; çünkü sapıklık şaşkınlığı zamanında o yoldan dönmek, korkulara çatmaktan yeğdir. İyiliği buyur da sen de iyilerden ol; kötülüğü elinle, dilinle men et de bu çabanla kötülüğü edene karşı dur. Allah yolunda seni, hiçbir kınayan kınayamaz. Nerede olursa olsun, gerçek için çetinliklerin en çetinlerine dayan; din hükümlerini öğren. Bütün işlerde Allah'a sığın; böyle yaparsan tam koruyan bir koruyucuya, tam üstün bir men edene dayanmış, sığınmış olursun.
Dilediğin şeyde Rabbine özü doğru ol; çünkü vermek de onun elindedir; vermemek de. Hayrı çok dile; vasiyetimi anla; başka yollara yönelme; çünkü sözün hayırlısı, fayda verenidir, bil ki hayır yoktur fayda vermeyen bilgide; bellenmesi doğru olmayan bilgiden de faydalanmak mümkün değildir.
Oğulcağızım, ben gördüm ki kocaldım; gördüm ki zaafım artıp duruyor; sana vasiyet etmeye koyuldum; gönlümdekileri sana söylemeden ecelim gelir, yahut bedenimin zayıflaması gibi reyimde de bir zayıflık olur, yâhut de dileklerin kavraması, dünya fitnelerinin gelip çatması engel olur; sen de buyruk tutmaz serkeş deveye dönersin dedim; bu vasiyetleri yazmaya giriştim. Çünkü genç adamın gönlü, bir şey ekilmemiş alana benzer; oraya ne ekilirse tutar, boy atar. Ben de gönlüm dileklere düşüp katılaşmadan, aklım, dünya dertlerine düşmeden tecrübe edenlerin uğraşıp sınanmalarına düşerek elde ettikleri edepleri sana söylemeye başladım; böylece arayıp dilemek zahmetine düşmezsin; tecrübe ilâçlarıyla sağ esen kalmaya muhtaç olmazsın. Bunların, aramak zahmetiyle, tecrübelerle elde edilenleri sana sunulmakta; evvelce bizce karanlıkta kalanları apaydın sana gösterilmekte.
Oğulcağızım, ben, benden öncekiler kadar yaşamadım, fakat onların yaptıklarına baktım, haberlerini öğrendim, düşündüm; eserlerini seyrettim; böylece de onlardan biri gibi oldum; hattâ onların ilkinden sonuncusuna kadar onlarla ömür sürmüşe döndüm; hâllerinin durusunu bulanığından ayırdım; faydalısını zararlısından ayırdım; her işin büyüğünü, en güzelini sunuyorum sana, bilinmezini atıyorum, söylemiyorum sana. Esirgeyen bir baba olarak seni düşündüğümdendir ki söyleyeceğim edeplerle muttasıf olmanı istiyorum; daha gençsin, ömrün uzun; zamanın seni kul etmesini, iyi ve esen bir niyete, tertemiz bir rûha sâhip olmanı diliyorum. Önce üstün ve ulu Allah'ın kitabını öğrenmeni, te'vilini bilmeni, İslâm şeriatını ve hükümlerini, helâlını, harâmını iyice anlamanı vasiyet ediyorum. Vasiyetime bununla başlıyorum; bunlardan başka bir şeyle başlamıyorum.
Sonra insanların, dileklerine düşüp kendi reylerine uyup şüphelere düştükleri, ayrılığa uğradıkları şeylerle düşmen-den korkuyorum; nitekim şüphelere düşmüşlerdir, ayrılığa uğramışlardır da. Onlar için seni uyarmayı, görmediğim hâlde sana söylemek, daha doğru geldi bana. Dilerim ki Allah doğru yolu bulmanda, dilediğin gerçeğe ermende sana başarı verir; bu vasiyeti yormayı sana bırakıyorum.
Bil ki oğulcağızım, vasiyetimden tutacağın şeylerin bence en sevimlisi, Allah'tan çekinmen, Allah'ın farzlarını yerine getirmen, senden önce gelip geçen atalarının, ehlibeytinden temiz kişilerin yolunu tutmandır. Onlar, yaptıklarına dikkat ettiler, senin dikkat ettiğin gibi; onlar, işlediklerini düşündüler; senin düşündüğün gibi. Sonra onlar, içinden çıkamayacakları şeyleri bıraktılar, şüpheli gördüklerinden vazgeçtiler. Ama onların yolunu tutmaz da nefsin, seni buna zorlarsa, iyice anlamak, iyice bilmek şartıyla bu yolu tut. Şüphelere uymak, düşmanlıklara başvurmak yoluyla değil. Böyle bir işe girişmeden önce Allah'tan yardım iste, rızasına mazhar olman, seni şüpheye düşürecek her çeşit fenâlıkta bulunmaman, seni sapıklığa götürecek şeylerden kurtulman için başarı dile. Gönlünün arılığa ulaştığına iyice inandın, aklın yattı, reyin o işte toplandı, bütün düşüncelerin, bir tek düşünce haline geldi mi de sana anlattıklarıma bak, onları hatırla. O iş, gönlüne hoş gelmez, görüşüne, düşüncene uygun olmazsa bil ki geceleyin gözü görmeyen deve gibi bilmeden adım atıyorsun, karanlıklara dalıyorsun. Dini dileyen kişinin bilmeden adım atması, hakla batılı birbirine karıştırması câiz olamaz; bu çeşit şeyden el çekmek daha doğrudur; oğulcuğum, vasiyetimi iyi anla.
Bir de bil ki ölümün sâhibi, yaşayışın da sâhibidir; yaratan, öldürendir; yok eden, tekrar diriltendir, dert veren, derdi giderendir. Dünyâ, Allah'ın nimetler verdiği, fakat sınamalara da uğrattığı, yaptıklarımıza âhirette karşılık olarak mükâfat ve mücâzat takdir ettiği bir yurttur, bir hâlde kalmaz, daha da senin bilmediğin, onun dilediği şeyler vardır ki anlatılamaz. Bu işlerden biri, seni işkile düşürünce bunu, onu bilmediğine ver; çünkü sen önce bilgisiz yaratıldın; sonra bilgi sâhibi oldum. Nice şeyler vardır ki bilmezsin; o işlerde ne yapacağını şaşırırsın; gözün görmez olur da sonra görür, anlarsın. Seni yaratana, sana rızık verene, senin yaratılışını düzgün bir hale getirene yapış, kulluğun ona olsun; rağbetin ona yönelsin; korkun ondan olsun.
Bil ki oğulcağızım, hiçbir kimse, noksan sıfatlardan münezzeh Allah'tan haber getirdiği gibi haber getirmemiştir. Ondan razı ol da seni bolluğa iletsin; kurtuluşa yöneltsin. Ben sana öğüt vermede kusûr etmiyorum; fakat sen, kendine ne kadar dikkat edersen et, hayrını benim kadar göremezsin.
Şunu bil ki oğulcağızım, Allah'ın ortağı olsaydı onun Peygamberleri de gelirdi sana; onun tasarruf ve kudret eserlerini de görürdün; onun işlerini de, sıfatlarını da tanırdın. Fakat, kendisini övdüğü gibi bir Allah'tır o; kudretinde ona zıt bir varlık yoktur; zevâli olamaz; ebedîdir o. Evveldir eşyâdan, evveline bir evvel olmaksızın; âhırdır eşyâdan, sonuna bir son bulunmaksızın. Zâtı büyüktür, rab oluşunu gönülle, gözle kavramaya hâcet kalmaksızın. Bunu böyle bildin mi, senin gibi kadri küçük, kudreti az, aczi çok, Rabbine ihtiyâcı fazla kişiye nasıl hareket etmek gerekse öyle hareket et; ona itâat etmekte, azâbından korkmakta, cezâsından çekinmekte o çeşit davran. Çünkü o, sana ancak güzel şeyleri buyurmuştur; seni ancak çirkin şeylerden men etmiştir.
Oğulcağızım, sana dünyâya, dünya ahvâline, onun zevâline, hâlden hâle girişine dâir haberler verdim; âhiretten, âhiret ehlini hazırlananlardan da seni haberdâr ettim; ibret alman, ona göre harekette bulunman için ikisine dâir sözler söyledim, örnekler getirdim. Dünyâyı deneyen, dünya hâlini bilen kişi, yıkık-dökük, kıtlık ve darlık bir yerden yola düşen topluluğa benzer; yolun zahmetine katlanırlar, dostların ayrılığına dayanırlar, yolculuğun güçlüğüne sabrederler; yolda hoşa gitmeyen azığı yeter bulurlar; sonunda da gep-geniş, hoş mu hoş olan yerlerine varıp karar ederler. Artık onlar için bu yolculuğun ne bir elemi kalmıştır, ne bir güçlüğü, ziyanı. Onlar için konacakları yere yaklaşmaktan daha sevimli, varacakları yere ulaşmaktan daha iyi bir şey yoktur. Dünyâya aldanan kişiyse nân-ü nimeti bol, mâmur bir konaktan kıtlık, kupkuru bir yere göçen topluluğa benzer. Onlara, önce bulundukları yerden ayrılmaktan daha kötü, ansızın öyle bir yere gelmekten daha fena bir şey olamaz.
Oğulcağızım, nefsini, kendinle başkaları arasında bir tartı haline getir; kendine yapılmasını, başına gelmesini sevdiğin, dilediğin şeyi başkaları için de sev, dile; sana yapılmasını, başına gelmesini istemediğin şeyi onlar için de isteme. Nasıl zulme uğramayı istemezsen sen de, öylece kimseye zulmetme. Nasıl sana iyilik etmelerini istiyorsan sen de başkalarına öylece iyilik et. Başkasında görüp, duyup çirkin bulduğun şeyi, kendin için de çirkin bul. Sana yapılınca razı olacağın şeyi insanlara da yap. Bildiğin az bile olsa zararı yok, fakat bilmediğini söyleme. Sana söylenmesini istemediğin şeyi sen de söyleme başkalarına. Bil ki kendini görmek, beğenmek, gerçeğin zıddıdır, akıllıların âfeti.
Kazanç elde etmeye çalış, kulluk et, başkaları için hazine biriktirmeye bakma. Doğru yola yöneldin mi, Rabbine karşı daha da fazla eğil. Bil ki önünde, uzak mı uzak, çetin mi çetin bir yol var; o yola azıksız düşmemen, ama yükünün de yüngül olması gerek. Götüremeyeceğin yükü yüklenme. Yüklenirsen sana ağırlık verir, vebâl getirir. Yok yoksul kişilerden, kıyâmet günü, senin azığını yüklenecek birini buldun mu, bunu ganimet bil; yarın ona muhtâç olduğun vakit o, o azığı sana sunar. Ona çok yardımda bulun; kudretin varken yap bunu; çünkü sonra onu ararsın da bulamazsın. Elin genişken senden borç isteyene ver; o da sana, dara düştüğün zaman öder onu.
Bil ki önünde sarp bir geçit var; orada yükü hafif olanı hâli, yükü ağır olandan güzeldir; orada yavaşlayanın hâli, tez geçenden kötüdür. O geçit seni mutlaka ya cennete götürecektir, ya cehenneme atacaktır. Konmadan önce kendine konak hazırla; oraya varmadan azığını düz, koş; çünkü ölümden sonra bir hoşluk dileminin faydası olmadığı gibi dünyâya dönmek de mümkün değil.
Bil ki göklerin, yeryüzünün hazîneleri elinde olan, sana duâ etmek için izin vermiş, icâbet edeceğini de vaad etmiştir. Dilemeni emretmiştir, dilediğini vermek için; acımasını istemeni emretmiştir, sana acımak için. Seninle arasına bir perde çekmemiştir; seni, onun katında şefâat edecek birisine muhtaç etmemiştir. Kötü bir iş işlersen tövbe etmekten men etmemiştir seni; azâbını hemencecik göndererek ukubete salmamıştır seni; tövbeyle ona yüz tutarsan reddetmez; azâba uğramaya lâyık olduğun suç yüzünden de seni rüsva eylemez. Suç yüzünden tövbeni kabûl etmezlikte bulunmaz; cürmünü yüzüne vurmaz; rahmetinden seni meyûs etmez. Hattâ suçundan geçmeni de bir sevap sayar; yaptığın kötülüğe karşı bir günah yazar; işlediğin iyiliğe karşı on sevap verir. Sana tövbe kapısını açmış, özrünü kabûl etmeyi vaad etmiştir. Onu çağırdın mı sesini duyar; gizli yalvardın mı gönlündekini bilir. İhtiyacını ona söylersin; gönlündekini ona açarsın; dertlerini ona şikâyet edersin, sıkıntılarının giderilmesini ondan istersin; işlerinde ondan yardım dilersin; ömür çokluğu, beden sıhhati, rızık bolluğu gibi ondan başkasının veremeyeceği şeyleri ondan beklersin. Sonra hazînelerinin anahtarlarını da, ondan dilemeye izin vererek senin ellerine teslîm etmiştir; ne vakit dilersen, duâ ile nimetlerinin kapılarını açarsın, çorak dilek yerlerini sulamak için rahmetini istersin. İcâbeti gecikirse de ümidini kesmemelisin; çünkü vergi ve ihsan, niyetle yeksandır. Nice kere, isteyenin ecri çoğalsın, umana daha da fazla ihsan edilsin diye icâbet gecikir. Nice kere bir şey istersin, verilmez; fakat hemencecik, yahut bir zaman sonra ondan daha hayırlısı verilir, ondan daha hayırlısı verilmek için o verilmez, geciktirilir. Nice şeyler vardır ki sen istersin onu; fakat verilse o yüzden dinin helâk olur. Şu halde güzelliği sana kalacak, vebâli senden gidecek şey istemelisin. Mal sana kalmaz; sen de ebedi olarak mala sâhip olamazsın.
Bil ki sen âhiret için yaratıldın, dünyâ için değil. Yok olmak için halkedildin, kalmak için değil. Ölüm için varsın sen, yaşamak için değil. Bir duraktasın ki oradan sökülüp atılacaksın; bir evdesin ki orda emre hazır olacak; bir yoldasın ki o yoldan âhirete varacaksın. Sen, korkanın kurtulamayacağı, dileyenin er-geç bulacağı, önünde -sonunda gelip çatacağı ölüme bir avsın, çekin ondan; kötü bir işteyken, kendi kendine bu işten tövbe etmem gerek derken gelip çatmasın, tövbeyle aranı açması, yoksa kendini helâk ettin demektir.
Oğulcuğum, ölümü çok an; birden düşeceğin hâli zikret; ölümden sonra o hâle düşeceksin. Onu hep önünde bil, görüyorsun say da seni, silâhını kuşandığın, kemerini bağladığın bir hâlde bulsun; ansızın gelip üst olmasın sana. Sakın dünyâ ehlinin dünyâ ile oyalanması, ona yapışıp kalması aldatmasın seni. Elbette Allah, dünyâyı anlatmıştır sana, elbette dünyâ da kendini bildirmiştir sana; kötülükle-rini açıp yaymıştır, göstermiştir sana. Dünyâ ehli, ancak üren, havlayan köpeklerdir; av peşinde koşan yırtıcı canavarlardır. Bâzısı bâzısını ısırır; üstünü, zebun olanını yer; büyüğü küçüğünü kahreder. Dünyâ ehli, ayakları bağlı hayvanlardır, bir kısmı da başı boş salıverilmiş hayvanlar; akıllarını yitirmişlerdir; belirsiz bir yola düşüp gitmişlerdir. Ayakları kumlara batar; orda ne bir ot var, ne su var; ne de onları sürüp götüren bir çoban var. Dünyâ onları körlük yoluna sürmüştür; gözlerini hidâyet alâmetlerinden örtmüştür. Dünyâya dalmışlardır; nimetine gark olmuşlardır; onu Rab edinmişlerdir; dünyâ onlarla oynar, dünyâ ile oyalanırlar; önlerinde ne var, unutmuşlar. Hele azıcık dayan, karanlık açılır, aydınlanırsın o zaman, Görüyorum, göçler bağlanmış, yükler yüklenmiş. Koşan, tez gidene ulaşır elbet.
Bil ki oğulcağızım, bineği geceyle gündüz olan bir kişi, dursa bile gider; oturup dinlense bile yol alır, yeler. İyice bil ki dileğine ulaşamazsın, ecelinden kaçamazsın; sen, senden önce gidenin yolundasın. Şu hâlde dileği azalt. Kazancı güzelleştir, çoğalt; çünkü nice istek vardır ki eldekinden, avuçtakinden eder insanı; her dileyen rızıklanmaz; her az isteyen de mahrum kalmaz.
Nefsini bütün aşağılıklardan üstün tut, seni dileklere çekse bile; çünkü nefsini aşağılatmana karşılık üstün ve yüce bir şey bulamazsın, kendini zelil etmekle kalırsın; hiçbir izzetse, o zillete değmez. Kendini başkasına kul etme; Allah seni hür yaratmıştır. Şerle elde edilen hayra hayır denmez; güçlükle ulaşılan kolaylığa kolaylık adı verilmez. Sakın tamah bineğinden; o seni helâk suyunun başına götürür. Gücün yettikçe Allah'la arana bir nimet sâhibi sokma, çünkü sen, ancak payını alacaksın, nasibine ulaşacaksın. Hepsi de ondan olmakla beraber, noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah'tan gelen az, halktan gelen çoktan daha üstündür. Elinden çıkanı, sükûtunla elde etmek, söze dalıp elde etmenden daha kolaydır. Kaptakini korumak, kapağını sıkı kapamakla mümkündür. Elinde bulunanı koruman, başkasının elinde bulunanı istemenden daha iyidir, hoştur bence. Ümitsizliğin acısı, insanlardan bir şey istemekten hayırlıdır; yüzsuyu dökmeden yoksulluğa dayanmak, kötülüklere bulanıp zengin olmaktan hayırlıdır. Herkes, kendi sırrını en iyi ve sağlam korur. Nice çalışan vardır ki bu çalışma ona zarar verir. Kim çok söz söylerse hezeyan eder; kim düşünürse basirete erer. Hayırlılarla eş-dost ol, onlardan biri olmaya bak; şerlilerden çekin, onlardan ırak ol. Ne kötüdür haram şey yemek; zulmün en kötüsüyse zayıfa zulmetmek. Yumuşaklığın sertlik sayıldığı yerde sertlik yumuşaklıktan sayılır; çok zaman ilâç, dert olur, hastalık olur; dert de ilâç kesilir, derman verir. Olur ki öğüt veren, öğüt vermez, öğüt isteyeni kandırır. Dileklere kapılıp dayanmaktan sakın; onlara kapılmak, dayanmak, ahmakların sermâyesidir; akılsa, tecrübeleri bellemek, onları unutmamaktır. En hayırlı tecrübe, sana öğüt veren tecrübedir.
Her isteyen, istediğini elde etmez; her gurbete giden, geri dönüp gelmez. Azığı yitirmek bozguna düşmektir; âhireti berbat etmektir. Her işin bir sonu vardır; nasıl takdir edildiyse sana gelir, ulaşır. Ticarete girişen tehlikeye atılmıştır. Nice az vardır ki çoktan daha bereketlidir, daha verimlidir. Aşağılık yardımcıda, kendisinde nifak olan dostta hayır yoktur. Bineği sana râm olsa da zamana bel verme, sırtını dayama; payını al ondan; sakın inada düşmekten, düşmanlığa girişmekten. Kardeşin seni dolaşmamaya başladı, yakınlığı kesti, lütufta, dostlukta nekes davrandı, senden uzaklaştı, sana karşı yumuşakken sertleşti, onun kuluymuşsun gibi suç işlediği zaman bile senden özür dilemediği, sana karşı velinimetliğe kalkıştığı zaman, kardeşinden sakın. Bu dediklerimi, yerinden başka bir yerde yapmaktan, yahut ehil olmayanlara bu çeşit muâmele etmekten de çekin. Dostuna düşman olanı dost sayma, düşman bil. Kardeşine ister iyi ve güzel görünsün, ister çirkin gelsin, hoşlanmasın, öğüt ver. Öfkeni yen, sonucu bakımından, bundan daha tatlı, bundan daha lezzetli bir içim görmedim ben. Sana sert davranana karşı yumuşak ol, belki o da yumuşar. Düşmanına üstünlükle muâmele et, bağışla onu; bu, hem ona dost oluşun, hem bağışlayanın bakımından iki zaferin de en tatlısıdır (İki zafer vardır bunda: Üstün olmak, onun gönlünü ele almak). Senden ayrılan kardeşini sen dolaş; gün olur, eyyâm olur, belki döner, gene sana gelir. Senin hakkında iyi zan besleyenin zannını gerçekleştir. Seninle arasındaki dostluğa güvenerek kardeşinin hakkını yitirme; hakkını yitirdiğin kişi, kardeşin değildir senin. Ehline karşı kötü kişi olma; sana rağbet etmeyene rağbet etme. Sen kardeşine iyilik ettikçe o, senden ayrılmaz; sen ona ihsanda bulundukça o, sana kötülük edemez. Sana zulmedenin zulmü, gözünde büyümesin. O kendi zararına, senin faydana çalışmaktadır. Seni sevindirene kötülük etmen, yerinde bir iş değildir.
Bil ki oğulcağızım, rızık iki kısımdır; bir rızkı sen ararsın, bir rızık da var, seni arar, sen ona varmadan o sana gelir. İhtiyaç zamânında alçalmak, zenginken cefâ etmek ne kötü huydur. Dünyâdan nasibin, âhiretini düzdüğün kadardır. Elinden çıkana hayıflanacaksan, sana ulaşmayan her şey için hayıflanadur. Henüz olmayan, gelip çatmayan şeyi olup bitenden anla; çünkü işler, hep birbirine benzer, Musibete düşmedikçe nasihatten faydalanmayanlardan olma; çünkü akıllı kişi edeple öğütlenir; hayvanlarsa kötekle. Sabra dayanarak, Allah'a güvenerek dertleri kendilerine at. Orta ve doğru yolu bırakan sapmıştır. Eş dost da soy-soptur. Dost, sen yokken sana dostluk edendir. Nice uzak vardır ki yakından daha yakındır; nice yakın vardır ki uzaktan da uzak. Garip o kişidir ki dostu yoktur. Hakka karşı duranın yolu daralır. Kadrini, haddini bilenin kadri bâki kalır. Yapışacağın sebeplerin en kuvvetlisi, seninle yüce Allah arasındaki sebeptir. Seni düşünmeyen, düşmanındır. Tamah insanı helâk edince bir şey elde etmek de ümitsizlik verir. Her ayıp açılmaz; her fırsat hayretmez. Çok olur ki gören kişi yol azıtır da kör, doğru yolu bulur. Hemencecik yapmak istediğin kötülüğü geciktir. Bilgisizin senden kesilmesi, seni aramaması, akıllının seni görüp gözetmesine; gelip dolaşmasına denktir. Kim zamandan emin olursa zaman, ona hıyânet eder; kim onu büyük görür, ondan çekinirse ona hıyânette bulunmuş olur. Her ok atanın oku amaca varmaz; her ok hedefe rastlamaz. Buyruk sâhibi huyunu değiştirdi mi, zaman da değişir. Yola düşmeden dostu sor, eve girmeden komşuyu bul. Senden başkasından nakletsen bile güldürecek söz söyleme. Sakın kadınlarla danışma; onların reyleri zayıftır; azimleri gevşek, yapacakları işten başka bir işe koşma onları; çünkü kadın çiçektir, koklanır; kahraman değildir, kolu bükülür. Kadını kendi yüceliğinden başka bir yüceliğe yüceltme; kendinden başkasına şefâatçi yapma. Kıskanılacak yerden başka yerde kıskançlığa kalkışma, çünkü bu, doğruyu eğriltebilir; iyiyi şüpheli gösterebilir.
Herkesi yapabileceği işe koş. Böyle yaparsan hizmeti birbirlerine atamazlar; hizmetten kaçınamazlar. Soyuna-boyuna iyilik et, çünkü onlar kanatlarındır. Onlarla uçarsın; onlar aslındır senin, onlara ulaşırsın. Elindir onlar, onlarla saldırırsın.
Seni dininde, dünyânda Allah'a ısmarladım; şu tez geçen dünyâda da, bir zaman sonra gelecek âhirette de sana hayırlar dilerim vesselâm.
* * *
(Mekke vâlisi Kusem b. Abbâs'a Mektupları:)
(Allah'a hamd ü senâ, Rasûlüne ve soyuna salât ü selâmdan) Sonra, insanlarla haccet. Allah'ın günlerini, geçmiş ümmetlere gelen azaplarını anlat. Sabah akşam onlarla otur, konuş; fetvâ isteyene fetvâ ver. Bilgisize bilgi öğret. Bilginle müzâkerede bulun. İnsanlara elçi olarak, ancak dilini kullan, perdeci olarak da yüzünü göster. İhtiyâcı olanın sana başvurmasına, seni görmesine engel olma. Çünkü ihtiyaç sâhibi ilk baş vuruşunda kapılarından sürülürse ihtiyacı giderildikten sonra da övmez seni.
Allah malından, katında toplanana bak. Yanında olan ehil ayâl sâhiplerine, yok-yoksul kişilere sarfet, artanını bize yolla. Katımızda bulunanlara pay edelim.
Mekkelilere dikkat et; evlerinde konuklanan kişilerden para almasınlar. Çünkü noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah "Orada yurt tutanla ziyârete gelen hakkında hüküm birdir" buyurmuştur (Hac, 25). Orada yurt tutan, orada yerleşmiş olandır. Ziyârete gelense Mekke ehlinden olmayıp hac için oraya gidendir. Allah bize ve size sevdiği işlerde bulunmamız için başarı ihsan etsin vesselâm.[9]
* * *
(Muâviye'nin Hac mevsiminde hacıları, Osman'ı, Emir'ül-Müminin'in öldürttüğü, hiç olmazsa öldüren-lerle bir olduğu hakkında kandırmak ve onları kendisine itâate çağırmak için Mekke'ye bâzı kişiler gönder-diğini duydukları zaman Kusem'e şu mektubu yolla-mışlardı:)
(Allah'a hamd ü senâ, Rasûlüne ve soyuna salât ü selâmdan) Sonra, batıdaki gözetme memurum bana, onun Hac mevsiminde Şamlılardan gönül gözleri kör, an kulakları sağır, basiretleri anadan doğma a'mâ bâzı kişileri gönderdiğini yazdı. Onlar, hakkı batıla aramadalar. Yara-dana âsî olarak yaratılmışa uymadalar. Dünyânın memesinden din bahanesiyle süt sağmadalar. Allah'tan çekinen iyi kişilerin seçtikleri âhireti geçip gidiverecek dünyâya satmadalar. Hayırla ancak onu işleyen murâdına erer, kurtulur, şerrin cezâsını da ancak onu yapan bulur.
Elindeki güçle ayak dire, aklı başında bir öğütçü kesil. Emirine uyan, imâmına itâatte bulunan bir kişi ol. Sonradan özür dilemek zorunda kalacağın bir işi yapma. Nimetlere sâhip oldukça azan, sıkıntılara uğradıkça korkup kaçan kişi olma.
* * *
(Medine vâlisi Sehl b. Huneyf'il Ansâri'ye Medinelilerden bir kısmının Muâviye'ye katılması dolayısıyla yazdıkları mektup:)
Yanında olan, idaren altında bulunan kişilerin bir kısmının birer birer Muaviye'ye katıldığını haber aldım. Onların gitmesiyle sana uyanların sayısının azaldığına, onların yardımından mahrum kaldığına hayıflanma. Onların hidâyetten ve haktan kaçarak körlüğe ve bilgisizliğe sığınarak gitmeleri, onlara sapıklığa düşmek bakımından yeter bir belâdır. Senin için de onlardan kurtulmak bakımından âdetâ şifâdır. Çünkü onlar dünyâ ehlidir, ona yönelirler, ona koşarlar. Ona adaleti tanıdılar, gördüler, işittiler; bellediler ve bildiler ki insanlar bizim katımızda hak bakımından birdir, eşittir; bundan çekindiler, nimet ve devlet sâhibi olmaya, eşitlerinden büyük tanınıp mal mülk elde etmeye kaçtılar.
Uzak olsunlar onlar, uzak. Vallahi onlar, bir zulümden kaçmadıkları gibi adalete de ulaşmadılar. Biz bu işin zorluklarında bize yardım etmesini, sertliklerini yumuşatmasını Allah'tan ummaktayız vesselâm.[10]
(Hâris-i Hemdânî'ye Mektupları:)
Kur'an ipine sarıl, onu kendine öğütçü bil. Tam helâlini helâl tanı, harâmını haram. Geçmişlere dâir Kur'an'da anlatılanları gerçekle, inan; haktır Kur'an'da anlatılan.
Dünyâda geçen çağları düşün, geleceklere dâir ibret al onlardan. Çünkü geçenle gelen birbirine benzer ayan beyan. Dünyânın sonu önüne bağlıdır, geçip gitmiştir; kalan zamanın hepsi de geçecektir, olup bitmiştir. Allah'ın adını ulula; onu andın mı hakkıyla an. Ölümü, ölümden sonraki halleri çok çok an; ama âhireti düzüp koşmadan da ölümü istemek yok. Bir işi yapanın o işten razı olduğu, fakat bütün Müslümanların nefret ettiği her işten çekin. Gizlice yapılan, fakat açıkça yapılınca utanılan her işten sakın. Sâhibine sorulunca inkâr ettiği işi yapma; yahut özür dilediği işe yaklaşma. Haysiyetini halkın kınayış oklarına amaç etme; her duyduğunu halka söyleme; çünkü yalan söylemek bâbında bu yeter sana. Halkın her söylediği sözü de reddetme, bilgisizlik olarak da bu yeter sana. Öfkeni yen, gücün yettikçe suçtan geç; öfkelenince halîm ol, bağışla; bu senin âkıbetini hayreder. Allah'ın sana ihsan ettiği nimetlerin birini bile yitirme; şükredegör. Allah'ın lütfettiği nimetlerin eseri de sende görünsün. Şükret de nimetler geledursun.[11]
Bil ki insanların en üstünü, kendinden, ehlinden, malından Allah yolunda ihsan eden, Allah rızası için hayırda bulunandır. Çünkü, önce yaptığın hayır, senin için azık olarak kalır; geriye bıraktığınsa başkalarının hayrı olur.[12]
Reyi gevşek olan, yaptığı hoş görünmeyen kişiyle görüşmekten çekin. Çünkü insanı görüşüp konuştuğu kişiyle ölçerler; arkadaşından ibret alırlar da hakkında hüküm verirler.[13]
Büyük şehirlerde otur, yerleş; çünkü oraları Müslümanların toplandıkları yerlerdir. Halkı gaflete dalan, cefâ ve zulmeden, Allah'a itaatten yardımcısı az olan yerlerden çekin. Çarşılarda, pazarlarda oturmaktan sakın. Çünkü oraları Şeytanın geldiği, fitnelerin belirdiği yerlerdir.[14]
Allah'ın sana üstün ettiği kişiye fazla bak, onun üstünlüğünü düşün; çünkü bu, şükrü açan kapılardır.[15]
Cuma günü Allah yolunda, yahut mecbûr olduğun yolculuktan başka, namazda bulunmadıkça, namaz kılmadıkça sefere çıkma.[16]
Her işinde Allah'a itâat et. Çünkü Allah'a itâat, ondan başka her şeyden üstündür. Nefsini kulluğa alıştırmaya bak. Fakat ona yumuşak muâmele et; kahretme onu; ancak sana farz olan şeylerden başka şeylerde onun huzûrunu da hoş gör; çünkü farzların, vaktinde ve yerinde yapılması gerekir.
Sakın dünyâyı dilerken, Rabbinden kaçarken ölüm gelip çatmasın sana. Sakın kötülük edenlerle konuşma, onlarla düşüp kalkma, Çünkü şer şerre ulaşır ancak. Allah' ı büyük bil, ulu tanı, onu sevenleri sev. Öfkeden çekin, çünkü öfke İblisin ordusundan bir bölüktür.[17]
(Münzir b. Cârûd'il Abdi'ye mektupları:)
(Allah'a hümd ü senâ, Rasûlüne salât ü selâmdan) Sonra derim ki: Babanın temizliği aldattı beni. Seni de onun yolunu tutar, izini izler sandım. Oysa sen bana söz verdiğin gibi çıkmadın; nefsine boyun eğdin; âhiretine ait işleri yüzüstü bıraktın; âhiretini yıkarak, dünyânı onarmadasın; dînini bırakarak aşîretine ihsanda bulunmadasın. Hakkında bana bildirilenler gerçekse, ehlinin devesiyle ayak kaplarının sırımı bile senden hayırlıdır. Senin gibi birisi, sınır korumaya, bir iş başarmaya, birinin kadrini yüceltmeye, bir emanete ortak olmaya ehil olmadığı gibi öyle kişinin hıyânetinden de emin olunmaz. Allah izin verirse, bu mektubumu alır almaz hemen katıma gel.[18]
* * *
(Âmillerine gönderdikleri emir-nâme:)
Bir olan, şerîki bulunmayan Allah'tan korkarak yürü. Vazîfene git; hiçbir Müslüman'ı ürkütme; rızası olmadıkça, haber vermeden yanına gitme; malındaki haktan başka bir şey alma.
Bir kabileye vardın mı, evlerine, çadırlarına gitmeden sularının başına in. Sonra sâkin, vakur bir halde yanlarına var; onlara selâm ver; hâl hatır sormakta kusûr etme; ondan sonra olanlara ey Allah kulları de; Allah'ın velîsi ve hâlifesi mallarınızdaki Allah hakkını almak için beni size yolladı; mallarınızda Allah velîsine vereceğiniz Allah hakkı var mı? Birisi yok derse sözünü tekrarlama. Sana hakkını verecek bulundu mu da onu korkutup ürkütmeden, ona karşı sert muâmele etmeden, yolsuz davranmadan, zulmeylemeden onunla beraber git, altından, gümüşten ne verirse sana, onu al.
Öküzü, davarı, devesi varsa, hayvanların bulunduğu yere sâhibinin izniyle gir. Çünkü onların çoğu, sâhibinin malıdır. Hayvanların bulunduğu yere şiddet göstererek, sert bir sûrette değil, sâhibinin izniyle gir. Ne hayvanları ürküt, ne sâhiplerini korkut. Onları ikiye ayır, sâhibin hangi bölüğü isterse almasına müsâade et. Geri kalanı da ikiye böl, gene onu, hangi payı almak isterse alsın, muhayyer bırak. Seçtiği, almak istediği hayvanlara dokunma. Böylece böle böle Allah'ın hakkı olan o hakka ulaşan payı ondan al. Bu taksîmi bozmanı isterse kabûl et; onları birbirlerine karıştır. Önce yaptığın gibi ayırmaya başla; Allah'ın hakkını alıncaya dek, bu muâmeleye devam et.
Kocalmış, yaşlı, arık, âzâsı kırık, hasta, ayıplı ve bir gözü kör hayvanı alma. Bu işe birisini memûr edecek olursan dininden emin olduğun, Müslümanların mallarını alırken onlara yumuşak ve iyi muâmelede bulunacak kişiyi seç. Böylece Allah malını Allah velisine ulaştır; o da bunları, Müslümanlara bölüştürsün. Bu işe, öğüt veren, esirgeyen, emin olan, koruyan kişiyi memûr et. Sert davranan, zarar veren, Müslümanları yoran kişiyi memûr etme. Sonra topladığın malı bize yolla; biz de Allah nasıl emrettiyse öyle hareket edelim.
Emin olduğun kişi onları toplayacaksa, tenbih et, dişi deveyi, sütüne tamah ederek almasın; yavrusuna zarar vermiş olur. Bir de ona binerek yormasın onu. Binmekte, sütlerini sağmakta adalete riâyet etsin; getirirken yorulanları dinlendirsin, ayağı sürçen, yürümekte güçlük çeken hayvanları yavaş sürsün. Hayvanları suya rastladıkça sulasın, otlak yerlerde onları suvarıp yaysın. Böylece de size semiz, yorulmamış, sağlam hayvanlar getirsin de onları Allah'ın emrine, Allah'ın salâtı O'na ve soyuna olsun Peygamberinin sünnetine göre Müslümanlara bölüştürelim, gereken işlere kullanalım. Bu, Allah'ın izniyle ecir ve sevap bakımından daha büyük, doğru iş işlemene daha yakın bir harekettir.
* * *
(Bu da zekât toplayan memurlara:)
Bu işe memûr olanın gizli olarak yaptığı, halktan gizlediği işlerde de, Allah o işlere tanık olduğu, onun her şeyini bildiği için ondan çekinmesini emrederim. Görünürde Allah'a itâat eder gibi işlerde bulunanın, gizli olarak ona aykırı harekette bulunmamasını buyururum. Gizli yaptığı işler açıkça yaptıklarına denk olan, işi sözüne uyan kişidir ki; emaneti edâ etmiştir, kullukta ihlâsa ermiştir.
Halkı horlamamasını, incitmemesini, sözlerini reddetmemesini, memûr olduğu iş yüzünden kendisini onlardan üstün görmemesini dilerim. Çünkü onlar da din kardeşleri-mizdir, hakları vermekteyse, yardımcılarımız.
Bu zekâtta senin de farz olan bir hakkın var; belli bir payın var; bu malda, yok yoksul kişilerden, yokluğa düşmüş zayıf adamlardan ortakların var. Biz senin hakkını tam olarak sana vermekteyiz; sen de tam olarak onların haklarını vermelisiniz. Bunu yapmazsan, kıyâmet gününde insanlardan pek çok düşmanın olur. Ne kötüdür o kişi ki Allah katında düşmanları yok yoksul kişiler, borçlular ve yolda kalanlar olsun.
Emaneti hor gören, hıyânete koyulan, kendini ve dînini bu kötü sıfatlardan arıtmayan bilsin ki dünyâda kendini hor hakir etmiştir, rezil rüsva olmuştur. Âhiretteyse daha da hor hakirdir, daha da rezil rüsva. Hıyânetin en büyüğü, ümmete hıyânet etmek, hîlenin en kötüsü, imâma hîle düzmektir vesselâm.
* * *
(Bâzı vâlilerine emir-nâmeleri:)
(Hamd ü senâ ve salât ü selâmdan) Sonra, hükmünün altında bulunan köylüler, ekincilere sert davranman, katı muâmelede bulunman, onları hor görmen, onlara cefâ etmen dolayısıyla şikâyet ettiler senden. Araştırdım, gördüm ki müşrik olmaları yüzünden onlar, kendine yaklaştırılmaya, onlarla düşülüp kalkılmaya ehil değillerse de İslâm'ın amânında[19] olduklarından dolayı da uzaklaştırılıp, hor tutulmaları, cevr-ü cefâ ile idâre edilmeleri de doğru olamaz. Allah izin verirse onları bir yanı şiddetle dokunmuş olan yumuşaklık örtüsüyle ört. Onlara o çeşit bir elbise giydir; icâb eder, sert davranırsan, bir yandan da esirge onları, lütfet onlara; kimi vakit kendine yaklaştır onları, kimi vakit uzaklaştır kendinden onları; böylece idâre et onları.
* * *
(Bâzı vâlilerine:)
(Hamd ü senâ ve salât ü selâmdan) Sonra, senin bâzı işler yaptığını haber verdiler; bunları yaptıysan, Rabbini gazaba getirdin; İmâmına isyân ettin; sana emanet edilene hıyânette bulundun demektir. Bana haber verdiler ki yeryüzünün derisini yüzmüşsün. Ayaklarının bastığı yerin altında ne bulduysan almışsın; ellerine ne geçtiyse yemişsin.
Hesabını hemen bana bildir ve bil ki Allah'ın sorusu, insanların sorusundan pek çetindir.[20]
* * *
(Haraç memurlarına emirleri:)
Allah'ın kulu, Mü'minlerin emiri Ali'den haraç memurlarına:
Kim, kendisine er geç gelip çatacak olan soru gününden çekinmezse, kendisine o gün koruyacak şeyi önceden hazırlamaz. Bilin ki size yüklenen vazife kolaydır, güçlüğü yoktur; fakat ecri büyüktür, cevâbı çoktur. Tutalım Allah'ın nehyettiği suçun düşmanlığın, kötülüğün sorusu, azâbı olmasın; ondan çekinmekte öylesine sevap vardır ki, onu elde etmeye çalışmamakta bir özrümüz olamaz; onu yitirmekten daha büyük bir musibet de bulunamaz.
İnsanlara insafla muâmele edin; ihtiyaçları olan şeyleri almayın, dayanın, çünkü siz halkın hazine memurlarısınız, o hazineyi koruyanlarsınız; ümmetin vekillerisiniz, imâmın elçilerisiniz.
Bir işe koyulanı, işinden alıkoymayın; onu arayıp elde etmesine engel olmayın; haraç husûsunda kışın, yazın giyecekleri şeyleri satmaya kalkışmayın; kendilerine gereken şeyleri taşıdıkları hayvanlara, iş gördürdükleri kişilere dokunmayın. Bir pul için bile onları dövmeyin; namaz kılan Müslümanların, yahut Müslümanların amânında bulunan Kitap ehlinin mallarına el atmayın. Yalnız İslâm ehline karşı kullandıkları sâbit olan atlarına, yahut silahlarına el koyun; çünkü onları İslâm düşmanlarının ellerine vermek, onlara kuvvet temin etmek elbette câiz olmaz ve bu, akla da, şer'a da uymaz.
Allah yolunda size ne gerekse yerine getirin, çünkü noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah lütfetmiştir de bizim ve sizin bu çalışmamıza karşılık ona şükretmemize imkân vermiştir; gücümüz yettikçe, emirlerine uyup yardımda bulunmamıza fırsat ihsan eylemiştir; güç kuvvetse ancak Allah'ındır.
* * *
(Sınırları silahlarıyla koruyan kumandanlara:)
Allah'ın kulu, Mü'minlerin emiri Ali'den sınırları silahlarıyla koruyan kumandanlara:
(Allah'a hamd ü senâ, Rasûlüne ve soyuna salât ü selâmdan) Sonar, emire gereken şey, ulaştığı üstünlüğe güvenip, elde ettiği yüceliğe dayanıp, hâlini, şânını değiştirmemesi, Alâh'ın ona ihsan ettiği nimeti kullarına vererek onları kendisine yaklaştırması, ısındırması, din kardeşlerine lütuflarda bulunmasıdır.
Bilin ki sizden, ancak savaş halinde gizlemem gereken bâzı şeylerden başka hiçbir şey gizlememekteyim. Şer'i hükümlerden başka hiçbir şeyde sizinle danışmaktan uzaklaşmadım, çekinmedim. Uygun ve doğru bulduğum, icrâ ettiğim, gerçek olarak tanıyıp yerine getirdiğim şeyden başka, her şeyde hak bakımından siz benim katımda denksiniz, eşitsiniz.
Bunları da yaparsam bu, Allah için bir nimettir size; sizden gereken şey de itâat etmektir bana. Buyruğumdan çıkıp geri kalmayın; uygun gördüğünüz şeyleri yapmaktan kaçınmayın; gerçek uğruna zahmetlere katlanın, sıkıntılara dayanın.
Bu hususta doğru hareket etmezseniz, bence, sizden eğrilen, doğruluktan sapan kişiden daha aşağı kişi bulunamaz; ona cezâ vermemem de mümkün olamaz; o da benden kurtuluş yolunu bulup kaçamaz, kaçınamaz.
Bu emrileri buyruk verenden duydun, kabûl edin; önce siz, bunlara itâat edin ki Allah da sizi düzene soksun, işlerinizi onarsın, düzüp koşsun.
* * *
(Bahreyn vâlisi Ömer b. Ebi-Selmet'il Mahzûmi'yi azledip yerine, Nu'mân b. Aclân'iz-Zurakıy'yı tayini üzerine Ömer'e yazdıkları mektup:)
(Hamd ü senâ salât ü selâmdan) Sonra, Bahreyn'e Nu'mân b. Aclân'iz-Zurakıy'yi tayin ettim ve vâliliği, seni kınamaksızın, suçlu bulmaksızın senden aldım. Vilâyeti iyi idâre ettin, emaneti edâ eyledin. Bana karşı bir şüpheye düşmeden seni kınayacağımı ummadan töhmet altına alınacağını, suçlu sayılacağını sanmadan hemen yanıma gel. Şam zâlimlerine hareket etmek üzereyim; senin de benimle bulunmanı istiyorum. Çünkü sen, düşmanla savaşta, Allah izin verirse bana arka olacaklardansın, din direğini dikeceklerdensin.[21]
(Bâzı vâlilerine:)
(Allah'a hümd ü senâ, Rasûlün'e salât ü selâmdan) Sonra sen, kendilerine dayanarak dîni yücelttiğim, suçludan ululanmayı giderdiğim, korkularla dolu sınırları tuttuğum kişilerdensin. Seni düşündüren her işte Allah'tan yardım iste. Halkla muâmelede çetin oluşuna biraz da yumuşaklık kat; yumuşak davranman gerektiği zaman yumuşaklıkla o işte dayan. Ama sert olan gereken yerlerde de sert davran.
Halka kanatlarını ger; yüzün güleç olsun, onlara iyi muâmelede bulun; bakışta , görüşte, işarette, selâmda bile onları bir tut; tâ ki büyükler senin onlara meyledeceğini ummasınlar; zayıflar, adaletinden ümit kesmesinler vesselâm.
* * *
(Ordunun geçeceği yerlerdeki vâlilere ve malmemurlarına:)
(Hamd ü senâ ve salât ü selâmdan) Sonra bilin ki Allah dilerse hükmünüz altında bulunan yerlerden geçecek olan orduyu gönderiyorum; halka eziyet etmemeleri, kötülükte bulunmamaları hakkında Allah'ın onlara vâcip ettiği şeyleri tavsiye ettim; artık ben, onlardan sorumlu olamam; sizin idârenize bıraktım onları; ancak açlık dolayısıyla askerden zor durumda kalanlar, doyacakları kadar bir şey yerlerse bu, câiz görülebilir. Onların, halkın malına el uzatarak zulümde bulunmalarına, idâreniz altında bulunan kötü kişilerin de, dediğim zorluk müstesnâ, askere karşı durmalarına engel olun; ben de ordunun içindeyim. Arkadan ben de gelmekteyim. Ordudan bir zulüm, bir haksızlık görürseniz onları idârede acze düşer, Allah'tan ve benden başkasının yardımından ümit keserseniz bana şikâyette bulunun, Allah dilerse, onun yardımıyla buna ben engel olurum.
* * *
(Adeşir-i Hurre'de vâlileri bulunan Maskala b. Hubayra'ya mektupları:)
Yaptıysan Allah'ın gazabını üstüne alacağın, İmâmını kızdıracağın bâzı şeyleri haber verdiler bana. Müslümanların, oklarıyla, atlarıyla elde ettikleri, elde ederlerken de kanlarını döktükleri, canlarını verdikleri malı, toplumundan istediklerine payetmişsin. Andolsun tohumu yarıp bitiren, insanı halkedip geliştiren Allah'a ki bu gerçekse benim katımda aşağılık biri kesilirsin, bence tartıda pek hafif gelirsin. Rabbinin hakkını hor görme, dinini yok ederek dünyânı düzene sokmaya kalkışma; sonra yaptığın işlerde en fazla ziyan edenlerden olunsun.
Bilin ki bu malda, senin yanında bulunan Müslümanların da hakkı var, benim yanımda bulunanların da. Hepsi de eşittir bu malın payedilişinde. Herkes su içmek için bana gelir, suya kanıp gider.[22]
* * *
(Abdullah b. Abbas'ı Basra'ya vâli tayin ettikleri zaman ona buyurdular ki.)
İnsanları, yüzünle, meclisinle, hükmünle ferahlat, hoşnût et. Öfkeden sakın; çünkü öfke Şeytanın insanı aldatmak için iğvâ ettiği kötü bir şeydir. Bil ki seni Allah'a yaklaştıran herşey, ateşten uzaklaştırır; Allah'tan uzaklaştıran her şey de seni ateşe yaklaştırır.
* * *
(Sıffin olaylarını şehirlere bildiren mektup:)
İlk olarak Şamlılarla buluştuğumuz zaman hâlimiz şuydu: Görünüşte Rabbimiz birdi, Peygamberimiz birdi, İslâm'a çağırmamız aynıydı. Biz onların Allah'a daha fazla inanmalarını, Rasûlünü daha gerçek olarak tasdik etmelerini istemediğimiz gibi onlar da bizden böyle bir şey istemiyorlardı. Bu hususta da hâlimiz birdi, aynıydı; ancak Osman'ın kanı husûsunda ayrılığımız vardı; oysa bizim o kanda dahlimiz yoktu.
Gelin dedik, bugün çâresini bulamadığımız şu işi bırakalım; fitne ateşini söndürelim; halkı yatıştıralım; iş kuvvetlenince, halk bir olunca hak neyse ona uyalım. Hayır dediler, biz inat ediyoruz, bu işi başarmaya karar verdik. Dâvetimizden kaçındılar, savaş başladı, ateşi yadı, yalımlandı; tandır kızdı. Savaş, bize de dişlerini gösterdi, onlara da; pençesini attı; o zaman önce çağırdığımıza uydular; biz de icâbet ettik; isteklerine uyduk; dileklerini yerine getirdik, buna çalıştık. Deliller göründü onlara; özür getirmeleri bitti. Kim bu kararda durursa Allah onu helâk olmaktan kurtarır; kim inadında ısrâr ederse Allah onun kalbini perdesiyle örtmüş demektir,[23] kötülük değirmeni onun başucunda döner, dolanır.
* * *
(Fars eyâletlerinden Halvan vâlisi Esved b. Katiba'ya gönderdikleri mektup:)
Vâlinin herkese karşı dileği aynı olmazsa bu, çok şeyde onu adalete riâyetten men eder; bundan dolayı halkın her işi senin katında eşit olsun; çünkü cevirle, zulümle adalete ulaşmanın yolu yoktur. Beğenmediğin, hoşlanmadığın şeyden, onun benzerlerinden kendini çek, sakın. Sevâbını dileyerek, azâbından korkarak Allah'ın farz ettiği şeyleri yapmaya nefsini bezlet.
Bil ki dünyâ belâ yurdudur; insan dünyâda bir an bile kendisini mihnetten sağ esen bulursa bu an kıyamet gününde ona hasret olur, nedâmet olur. Bil ki hiçbir şey ebedi olarak haktan seni çekemez; hiçbir şey de hakkın yerini tutamaz. Sana vâcip olan hakları korumaya bak, nefsini koru; halkın işlerine adamakıllı bak; çünkü bu hususta elde edeceğin fayda, senin vâsıtanla halkın elde edeceği faydadan da üstündür.
* * *
(Muhammet b. Ebi-bekr'i Mısır'a vâli tayin ettikleri zaman ona verdikleri emir:)
Onların üstlerine kanatlarını ger; onlara iyi muâmelede bulun; yüzün güleç olsun. Bakışta da, görüşte de bir tut onları; böylece büyükler kendilerine meylettiğini sanmasınlar; zayıflar adaletinden meyûs olmasınlar. Çünkü Allah yaptıklarınızın küçüklerini, önemsizlerini de soracaktır; büyüklerini, önemlilerini de, gizli yaptıklarınızı da soracaktır, âşikar olarak işlediklerinizi de. Azâba uğrarsanız, sizsiniz kendinize fazlasıyla zulmeden; bağışlarsa odur fazlasıyla lütfeden.
Bilin Allah kulları, Allah'tan çekinenler hem gelip geçiveren dünyânın faydalarını elde ederek gittiler; hem bir zaman sonra gelecek âhiretin faydalarını. Dünyâ ehli ahiretlerinde onlarla ortak olmadı; fakat âhiretlerinde de bir ortaklık kurmadı. Onlar dünyâda konakladılar en güzel bir konaklayışla; dünyâ nimetlerini yediler, en güzel bir yiyişle. Dünyâdan dünyâ nimetlerini yediler, en güzel bir yiyişle. Dünyâdan dünyâ nimetlerine erenler gibi nasiplerini aldılar; kendilerini beğenenler, ululananlar gibi nasiplerine erdiler; sonra da âhiret azığıyla varacakları yere vardılar, en kârlı kazancı elde ettiler. Dünyâlarından, şüpheli şeylerden çekinmenin tadını aldılar; gerçekten de âhirette Allah komşuları olacaklarını bildiler. Duâları reddedilmez onların; nasipleri azalmaz onların.
Allah kullar, ölümden, onun yakınlaşmasından sakının; ölüm için uzak hazırlamaya yuvanın. Çünkü o büyük bir işle gelip çatmada, ulu bir olayla varıp gelmede. Bir hayırla geliyor ki onunla hiç mi hiç şer beraber olamaz; yahut bir şerle çatışıyor ki onunla hiç mi hiç hayır bulunamaz. Cennette, cennet için iş yapandan daha yakın kim var; cehenneme cehennem için iş işleyenden daha yakın kim var?
Siz peşlerine ölüm düşmüş avlarsınız. Ona tutulmak için oturup sinseniz gene sizi tutar; ondan kurtulmak için kaçsanız, koşar, sizi yakalar. O size, gölgenizden de yakındır. Ölüm, karşınıza çıkar, perçeminizden tutar, dünyâ ise ardınızdan dürülür gider.
Sakının o ateşten ki dibi derindir; ateşi çetindir azâbı yenilenir durur. Bir yurttur ki orda acınmak yok; feryat duyulmaz; mihneti eksilmez. Allah'tan korkmanızın pekişmesini, daha da artmasını isterseniz, buna gücünüz yeterse, Allah'a iyi bir zanda bulunun. Korkuyla ümîdin arasını birleştirin; çünkü kulun Rabbine ümîdi korkusu miktârıncadır; Allah'tan en güzel tarzda lütuflar ümit eden, Allah'tan en fazla korkandır.
Ey Ebâbekroğlu Muhammed, seni bence en fazla askerimin bulunduğu şehre, Mısır'a vâli tâyîn ettim. Mısır halkına buyruk yürütmeye memur ettim seni; bu bakımdan nefsine en şiddetli bir tarzda karşı durman, dînine sarılman, ömründen bir an bile kalmış olsa bunlara dikkat etmen gerek. Halkından birisini razı etmek için Allah'ın gazabına uğramamaya bak; çünkü Allah'tan başka sığınacağın olmadığı gibi, onu razı ettikten sonra da çekineceğin kimse yok.
Namazı vaktinde kıldır, işin yoksa vaktinden evvel kıldırmaya, işin varsa vaktini geçirmeye kalkışma. Bil ki yaptığın, yapacağın her şey namazına bağlıdır.
(Aynı emir-nâmeden:)
Bil ki hidâyete götüren imamla, kötülüğe sevk eden, ümmeti helâk eyleyen imam, Peygamber'in dostuyla Peygamber'in düşmanı bir değildir. Allah'ın salâtı o'na ve soyuna olsun Rasûlullah buyurmuştur ki:
Ben ümmetim için ne müminden korkarım, ne müşrikten.[24] Çünkü mümini Allah, imanı yüzünden kötü-lükten sorur; müşriki de şirki yüzünden kahreder. Fakat ümmetimi, gönlü nifakla dolu, dili sözler yapar, bilgili bir dille konuşur, diliyle doğru söyler, iyiliği emreder, hareketiyle kötülükte bulunur, kötülük eder kişinin, münâfıkın azdırmasından korkarım.[25]
* * *
(Mısır'a Mâlik'ül-Eşter'i vâli tayin buyurdukları zaman Mısırlılara gönderdikleri mektup:)
(Hamd ü senâ ve salât ü selâmdan) Sonra gerçekten de noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah, Muhammed'i âlemlere korkutucu, peygamberlere tanık olarak gönderdi; Allah'ın salâtı ona ve soyuna olsun. O göçünce Müslümanlar hilâfet husûsunda ayrılığa düştüler. Birbirleriyle çekiştiler. Andolsun Allah'a ki Arabın, bu işi, Peygamber'den sonra Ehlibeytinden alacağını, benim halifeliğime engel olacağını hatırıma bile getirmedim. Fakat bir de baktım, gördüm ki halk, filân kişiye biat etmekte; elimi çektim; sonunda insanların dinden döndüklerini, Allah'ın salâtı ona ve soyuna olsun, Muhammed'in dînini iptâle kalkıştıklarını, halkı buna çağırdıklarını görünceye dek dayandım. Fakat bu işe giriştikleri zaman, İslâm'a yardım etmezsem onda bir gedik açılacağından, onun yıkılacağından korktum; çünkü bu musibet bana, az bir gün sürecek, sonra serap gibi yitip gidecek, yahut bulut gibi dağılıp yitecek olan hilâfetten, size emir olmaktan mahrum kalmaktan da daha büyük olacaktı. Bu olaylar sırasında kalktım, işe giriştim; sonunda batıl yok olup gitti, din, olduğu gibi karar etti.
(Bu mektuptan:)
Vallahi onlarla tek başıma kalsam, onlarsa bütün yeryüzünü kaplasalar, gene de aldırış etmem, gene de korkmam. Can gözümle görmekteyim; Rabbimin ihsan ettiği şüphesiz bir inançla bilmekteyim ki onlar daldıkları sapıklıktalar, bense hidâyet yolundayım. Ben Allah'a kavuşmayı özlemekteyim; onun güzelim sevâbını beklemekteyim, ummaktayım. Ancak beni hayıflandıran şu ümmetin başına aklı noksan olan kötü kişilerin, zâlim ve günahkârlarının musallat olmaları, Allah'ın malını elden ele aktarmaları, Allah kullarını köle yapmaları, temiz ve iyi kişileriyle savaşmaları, suçlularınıysa kendilerine yardımcı etmeleri, onlara dayanmalarıdır. Onların içinden sizin aranızda, gözlerinizin önünde haram olan şeyi içen ve İslâm hükmünce dayak yiyen var, onların içinde, mala mülke sâhip olmadıkça İslâm'a gelmeyen var. Bunlar, bu hâller olmasaydı sizi bu kadar zorlamazdım, toplanmanızı bu derece istemezdim. Bu kadar uğraşmazdım sizinle; vazgeçtiniz, gevşeklik gösterdiniz mi bırakıverirdim sizi.
Görmüyor musunuz ki çevreniz kuşatılmakta; memleketiniz alınmakta, ülkeniz zaptedilmekte, şehirleriniz elinizden çıkmakta. Allah sizlere acısın; düşmanınızla savaşa çıkın, yurtlarınızda oturup kalmayın, aksi hâlde horluğa düşersiniz, alçalırsınız, nasîbiniz daha da aşağı olur, perperişan kalırsınız. Çünkü savaşan kişi uyanık durur, uyuyana gelince, su uyur, düşman uyumaz vesselâm.[26]
[1] - Bahrânî nüshasında, "Baban tutsak olduğu gün hicret bitti" tarzındadır. Ebû-Süfyan, Bedir savaşında karısı Hind'in babası Utbe, amcası Şeybe, kardeşi Velid ve Bekr maktûl düştükten sonra hicretin üçüncü yılında bunların öcünü almak ve nûr-ı İslâm'ı söndürmek emel-i fâsidiyle Uhud savaşına sebep olmuş, ondan sonra da Hendek savaşını hazırlamıştı. Mekke fethi için hazırlanan ordunun azametini duyunca Medine-i Münevvere'ye gelmiş, yolda Hazreti Abbâs'ın amânını sağlamış, bu yüzden Ömer'in kılıcından kurtulmuş, can korkusundan Müslüman olmuştu. Mekke-i Mükerreme'nin fethinden sonra orası, dâr-i harp olmaktan çıkmış, dâr-ı İslâm olmuş ve "Mekke fethinden sonra hicret yoktur" hadisi mucibince hicret bitmiştir (Câmi, 2, s.196). Böyle olduğu halde Muâviye, yanındakileri, hattâ kendisini bile muhâcirlerden göstermek gayretini güdüyordu.
[2] - Bu beytin, Esedoğulları'ndan bir şâire âidiyeti anlaşılmaktadır.
[3] - Atası, ana tarafından Muâviye'nin atası olan Utbe, dayısı Velid b. Utbe, kardeşi de Hanzala'dır ki üçü de Bedir'de Emir'ül-Müminin (a.s) tarafından dâr-ı azâba gönderilmiştir.
[4] - Amr b. Âs, Hicretin sekizinci yılında Hâlid b. Velid ve Abd'üd-dâr oğullarından Osman b. Talha'yla Müslüman oldu. Hz. Rasûl-i Ekrem'in (s.a.a), oğulları Abdullah'ın vefatından sonra Âs, Hz. Peygamber (s.a.a) geçerlerken "ebter geçiyor" demişti. Ebter, soyu kesilmiş, hayırsız kişi anlamına geldiği gibi söylenmekte teeddüb ettiğimiz başka bir anlamı da vardır. Bu münâsebetle "Kevser suresi" (108) nâzil olmuş, Hazreti Peygamber'in (s.a.a) soyunun kesilmeyeceği, kendilerine hadsiz, hesapsız hayır ve bereket, sonsuz, sayıya sığmaz ümmet, çok sahâbe, şefaat ve cennette "Kevser" denen nehir veya havuzun verildiği, asıl soyu kesilenin, Hazreti Peygamber'e buğzeden Vâil olduğu beyan buyrulmuştur; bâzılarına göreyse bu sûrede kastedilen kişi, Amr'dır (Tabrasi: Mecma'ül-Beyan, 10, 1379, s.550-584; Et'Tecrid, 2, Kitâbu Tefsir'il-Kur'an, s.120; A. Gölpınarlı: Kur'an-ı Kerim ve Meâli; İst. Remzi K. 1377 H. 1958, c. 2, Açılama, s.128). Amr, Kuzâa boyuna gönderilen orduya kumandan tayin edilmiş, Umân'a âmil olmuş, Hz. Peygamber'in (s.a.a) ebediyete intikâllerine kadar orada kalmıştı. Ebubekir zamanında Şam ve Filistin'le Kudus'ü, Mısır'ı ve Raka'yla Trablus'u teshir etti. Ömer'in halifeliği zamânında, Mısır'da pek çok arâziye sâhip olmuşken Ömer, bütün arâzisini, malını mülkünü zaptedip beytülmâle verdi. Osman'ın zamanında Mısır'dan azledildi; Filistin'e çekildi; işin sonunu düşünerek hiçbir harekete karışmadı. Cemel savaşından sonra oğulları Abdullah ve Muhammed'i de alarak Şam'a, Muâviye'ye, Osman'ın kanından Ali'nin sorumlu olduğunu yaymasını, Sıffin'de, Kur'ân'ın hakem yapılmasını telkin eden Amr'dır. Hicretin otuz dördüncü yılı şevvalinin ilk günü ölmüştür; ölümünde yetmiş yaşındaydı (Tekıyh, 2, s.333; El-Beyanu ve't-Tebyin, Üsd'ül-Gaabe, İstiâb, Târih'ul-Hamis, El-Kâmil, Mürûc-üz Zeheb, İkd'ül-Ferid, Nakd'üt-Tevârih, Ravzat'ül - Ebrâr, Câmi'ul - Hikâyât, Kitâb'ül - Fahri ve Mesâhir'ün-Nisâ'dan naklen Fetret'ül-İslâm; s.73-78 1. kısmın 5. bölümündeki 64. hutbenin notlarına da bk.)
[5] - Ziyâd, Ebû-Süfyân'ın, Tâif'te buluştuğu Sümeyye adlı eli bayraklı bir kadının oğludur; fetih yılında, yahut hicret senesinde, bir rivâyette de Bedir savaşı günü doğmuştu; babası şer'an meçhûl olduğundan babasının oğlu anlamına "Ziyâd b. Ebih" diye anılırdı. Sohbet ve rü'yeti yoktur. Ömer zamânında Basra emvâlinin cibâyeti hizmetinde ve Ebû-Mûsâ'l-Aş'arî'nin vekâletinde bulunmuştu. Hazreti Emir (a.s), onu Basra âmili tayin buyurmuşlardı. İmâm Hasan aleyhisse-lâm'ın hilâfetinden sonra Muâviye'ye tâbi oldu ve Muâviye, "Çocuk, yatağındır; zinâ edeneyse taş var", yâni çocuk, şer'an evli olan babasının oğludur; zinâ ile neseb sahih olamaz meâlindeki hadis-i şerife (Câmi, 2. s.186) ve şeriat-i Muhammediyye'ye muhâlefetle Ebû-Meryem adlı birisinin şehâdetiyle onu kendisine kardeş ilân etmiş, bu hususta ashab-ı kirâmın, hattâ Ümm'ül-Mü'minin Âişe'nin itirazlarına kulak bile asmamıştı. Ziyâd, sonradan Eşyâ-ı Murtazaviyye hakkında pek şiddetli davranmış, binlerce Müslüman'ın kanına girmiştir. Oğlu Ubeydullah'sa, İmâm Huseyn aleyhis-selâma karşı Yezid'in emirlerini yerine getirmiş, babasının oğlu olduğunu hakkıyla ispât eylemiştir.
[6] - Allah razı olsun, Seyyid diyor ki: Ziyâd bu mektubu okuduktan sonra, Kabe Rabbine andolsun ki böyledir dedi; fakat bu, hatırında olmakla beraber Muâviye kendisini çağırınca da ona uydu.
Ömer'in zamanında Ziyâd, bir mecliste pek güzel sözler söylemiş, Amr b. Âs, Allah için demişti, bu kişi Kureyş'ten olsaydı Arabı sopasıyla dilediği yere sürerdi. Bu söz üzerine Ebû-Süfyan, vAllahi Kureyş'tendir o; tanısaydın onu, senin ehlinden de daha üstündür demiş, Amr, babası kim diye sorunca da, onu anasının rahmine ben attım sözünü söylemişti. Amr, peki, neden soyuna almıyorsun deyince de Ömer'i işaret ederek, şurada oturan büyük kişiden korkuyorum; benim postumu yüzer demişti ve bu sözler, halkın arasında yayılmıştı.
Muâviye, Ziyâd'a, Ziyâd Fars eyâleti âmiliyken, "Nice kişiler vardır ki soyundan kesilir de düşmana tâbi olur; sen de bunlardansın; sanki benim kardeşim değilsin; oysa ki biz, bir babadan olmuşuz. Ben Osman'ın kanını almak istiyorum, sense bana karşı duruyorsun. Sana bu gevşeklik, anandan geçmiş. Ben sana lütfetmek, yaptığını bağışlamak, bu hususta sevâba ermek istiyorum. Sen onlar için ne kadar savaşırsan savaş, onlardan ancak uzaklaşırsın; çünkü Abdu-şemsoğulları, Hâşimoğulları'nın katında düşman sayılırlar. Sen kendi soyuna, boyuna gel, katıl; başka kuşun kanadıyla uçmaya çalışan kuşa dönme; inadı bırak, yok, eğer sözüme inanmıyorsan, bu işten vazgeç, ne bana ziyan ver, ne de dostlarına" meâlinde bir mektup göndermişti. Hazreti Emir (a.s) bunu duyunca Ziyâd'a yukarıdaki mektubu yollamış-lardı.
[7] - Ma'kıl b. Kays, Kûfe'nin yiğitlerinden, ileri gelenlerindendir. Ammar b. Yasir, onu, Hürmüzan'la Tüster'in fethine göndermişti. Hazreti Emir (a.s), Anbar'ın, Muâviye ordusu tarafından yağmalanmasından sonra onu öncü olarak yolla-mıştı. Hârîcilerden Nâciyyeoğulları'yla savaşa memûr olmuş, Basra vâlisi Abdullah b. Abbas da, ona yardım için iki bin kişi göndermeye memûr edilmişti. Hâricilerle savaşta şehit düştü (Tenkıyh, 3, s.229).
[8] - Şurayh b. Hânî, ashabının ileri gelenlerindendir. Sıffin'de öncülerin kumandanıydı; Ziyâd b. Münzir'il-Hârisî de onunla beraberdi. Eşter gönderilince, Ziyad'ı sağ kola, Şurayh'i sol kola tayin etti. Ziyad Kûfe'ye vâli olunca Hucr b. Adiy'nin küfrüne şehâdet edenler arasında Şurayh'i de zikrederek Muâviye'ye bir mektup göndermişti. Şurayh, bunu duyunca Muâviye'ye, Ziyâd, Hucr aleyhinde şehâdetimi yazmış sana; ben şehâdet ederim ki Kucr, namaz kılan, zekât veren, marûfu emreden, münkeri nehyeden, kanı, malı haram bir zattır; istersen öldürt onu, istersen bırak meâlinde bir mektup yolladı. Üsd'ül-Gaabe ve diğer kitaplara göre Şurayh, aynı zamanda sahâbedendir de. Hazreti Emir'in bütün savaşlarında bulunmuş, yüz yirmi yaşında Secistan'da, hiccetin yetmiş sekizinci yılında şehit olmuştur (Tenkıyh, 2, s.83.)
[9] - Kusem b. Abbâs b. Abdül-Muttalib, Hz. Peygam-ber'in (s.a.a) amcalarının oğludur ve ashabındandır. Hz. Peygamber'in (s.a.a) cenâzesinin defninde bulu-nanlardan-dır. Emir'ül-Mü'minin (a.s) tarafından Mekke vâliliğine tayin edilmiş, Muâviye Büsr b. Ertât'ı Mekke'ye gönderdiği zaman bozguna uğramış, Büsr, Mekke'ye Şeybe b. Osman'ı bırakıp gidince onunla savaşıp mağlub etmiş, sonunda Semerkand'e gitmiş, orda şehit olmuştur. Hz. Peygamber'e (s.a.a) pek benzerlerdi (Tenkıyh, 2, s.27-28; Büsr için de aynı kitabın 1. cildine bakınız; s. 168-169).
[10] - Sehl b. Huneyf; Ansardan, Evs boyundandır, Bedir'de bulunmuştur. Uhud'da Hazreti Rasûl-i Ekrem'e (s.a.a) ölüm üzerine biat etmiştir ve sahâbe dağıldığı zaman sebât edenlerdendir. Bütün gazalarda bulunmuştur. Hazreti Emir (a.s) Basra'ya giderlerken onu Medine'ye vâli olarak göndermişlerdi. Fars vilâyetine tayin edilmiş, fakat oraya gidememişti. Sıffin'den sonra, Kûfe'de, hicretin otuz sekizinci yılında vefât etmiştir. Hazreti Emir, Sehl, en sevdiğim kişilerdendi buyurmuş ve cenâzesini teşyi' etmiş, bu sırada fâsılalarla beş kere namazını kılmışlardır (Tenkıyh, 2, s.74-75).
[11] - Kur'ân-ı Mecid'in 3. suresinin 103. âyet-i kerîmesinde Allah ipine, yâni Kur'ân'a ve Kur'ân'ın, İslâm'ın hükümlerine yapışmamız emir buyrulmaktadır. Hazreti Peygamber de (s.a.a) iki halife bıraktıklarını, birinin gökle yer arasında uzatılmış bir ip olan Allah Kitabı, öbürü de Ehlibeyti olduğunu, bunların kıyâmete dek birbirinden ayrılmayacağını beyan buyurmuşlardır (Câmi, 1, s.87). Gene. 3. sûrenin (Âl-i İmran) 134. ayet-i kerimesinde, öfkesini yenenler, insanların kusurlarını bağışlayanlar övülmekte ve ihsan sâhiplerini Allah'ın sevdiği beyan edilmektedir. Kur'ân Mecid'in 93. sûre-i celilesinin son âyet-i kerîmesinde (11), "Ve Rabbinin nimetini an, söyle" buyrulmaktadır. Rasul-i Ekrem de (s.a.a), "Allah gerçekten de kuluna verdiği nimetini eserini onda görmeyi sever" buyurmakta (Câmi, 1, s.63), Kur'ân-ı Kerim'de "Şükrederseniz, ziyâdeleştiririz" buyrulmaktadır ( İbrâhim, 7). Bu kısımda bütün bunlara işaret vardır. Aynı zamanda Hazret-i Rasûl'ün (s.a.a) "Her gelecek yakındır, uzak olansa gelmeyecek olandır" hadisine de işaret vardır (Câmı, 1, s.86).
[12] - Rasûl-i Ekrem (s.a.a), "İnsanların hayırlısı, insanlara en faydalı olanıdır" buyurmakta (Câmi, 2. c.8). İnsanın kendisinden sonra, bıraktığı sâlih çocuğun, ecri boyuna sâhibine de verilecek olan sadakanın, yâni insanların boyuna hayırlandığı şeyin, meselâ câmiin, hastanenin, mektebin ve kulların faydalandığı bir ilim bırakanın bilgisinin, en hayırlı halefi olduğunu beyan etmektedir (2, s.9). Kur'ân-ı Mecid'de inananların, yaptıkları hayrı, Allah katında bulacakları tebşir edilmektedir (2, Bakara, 110; 73, Müzzemmil, 20).
[13] - Rasûl-i Ekrem (s.a.a) "Köylerde oturma; köylerde oturan kabirde oturana, ölüye benzer" buyurmuşlardır (Câmi, 2, s.190).
[14] - Hazreti Rasûlullah (s.a.a) insanları yollarda oturmaktan men buyurmuşlardır (aynı, 1, 97).
[15] - Kendilerine, yâni Hz. Rasûl-i Ekrem'e (s.a.a) bakmanın, bilgin kişinin yüzüne bakmanın, Ali'ye bakmanın ibâdet olduğuna dâir hadisler mevcuttur (Câmi, 2, s.176, Künûz'ül-Hakaaık, 2, 186). Kur'ân-ı Mecid'de de îman ehlinin yüce dereceleri olduğu beyan buyrulmuştur (20, Tâhâ 75).
[16] - Kur'ân-ı Mecid'de Cumâ günü namaz vakti bildirildi mi, namaz vakti geldi mi, alış-verişin bırakılıp namaza gidilmesi, namaz kılındıktan sonra Allah'ın lütfettiği, edeceği rızık peşinde düşülmesi emir buyrulmaktadır (Cumua, 9-10).
[17] - "Sakın kötü eşten, dosttan. Çünkü sen onunla tanınırsın" (Câmi, 1, s.97). Kur'an-ı Mecid, dâima dünyâ ve âhireti dengeli tutmakta, âhiret için dünyâyı terk etmeyi, yahut dünyâya dalıp âhireti unutmayı kınamaktadır.
Hâris-i Hemdânî, Hâris'ül-A'ver lakabıyla meşhurdur. Hazreti Emir'ül-Müminin, dîvanlarında "Kim ölüm hâline gelirse, mümin olsun, münâfık olsun, beni görmeden ölmez" meâlindeki beytiyle başlayan şiiri bu zâta hitâben söylemişlerdir. Hars diye de anılan bu zat, bir gece Hazreti Emir'in (a.s) huzûruyla müşerref olup, Ey Müminler emiri, beni sana, senin sevgin getirdi demiş; Hazret de, "Sana bir şey söyleyeyim de şükret, bir kul yoktur ki beni sevsin de, ölürken sevdiği gibi beni görmesin. Bir kul da yoktur ki, bana buğzetsin de gene ölürken, buğzettiği gibi beni görmesin" buyurmuş, kendilerini sevenin ereceği makamı, elde edeceği mükâfatı, sevmeyenin varacağı derekeyi ve uğrayacağı mücâzatı ölüm hâlinde müşâhade edeceğini bildirmişlerdir (Tenkıyh, 1, s.242-243).
[18] - Münzir hakkında, Hazreti Emir'in "Omuzlarına çok bakar, uluların, değerli yemen kumaşlarından elbise giyinir, kadınlar gibi salınır, ayakkaplarındaki tozu üfürür bir adamdır" buyurduğunu Seyyid Radıy rahimehullah nakleder (Muhammed Abduh, 3, s.133).
Hazreti emir (a.s) onu bâzı yerlere memûr etmişti. O da Hazretin âmillerine hıyânette bulunmuştu. Babası Cârud sahâbedendir, Hazreti Rasûl'ün (s.a.a) ikrâmına mazhar olmuştu (Tenkıyh, 3, s.248).
[19] - İslâm ülkesinde bulunan ve devlete vergi veren, aleyhte çalışmayan Kitap ehli amandadır. Hazreti Rasûl-i Ekrem (s.a.a) "Kim İslâm'ın amanında olan bir zimmiyi incitirse, onun düşmanı ben olurum; kime düşman olursam, kıyâmette de düşman olurum ona", buyurmuşlardır (Câmi, 2, s. 140).
[20] - Yazdıkları kişinin kim olduğu tasrih edilmemiştir.
[21] - Ömer b. Ebi-Selmet'il-Mahzûmî, ashaptandır. Ebi-Selme, Hazreti Rasûlullâh'ın sallallahu aleyhi ve âlihi vesselem, zevceleri cenâb-ı Ümmüseleme radıyAllahu anhâ ve ırdâhâ'nın oğulları bulunması dolaysıyla Hazreti Rasûl'ün üvey oğulları sayılırlar. Hicretin ikinci yılı Habeşe diyarında doğmuştur. Hz. Rasûl'ün (s.a.a), vefâtlarında dokuz yaşın-daydı. Cemel savaşında Hazreti Emir'in (a.s), maiyetinde bulunmuşlar, Bahreyn'de vâlilik hizmetinden sonra Nu'mân b. Aclân'ın Bahreyn'e tayini üzerine Hazrete iltihak etmişler, Sıffin savaşına katılmışlardı. Abdülmelik zamanında hicretin seksen üçüncü yılında Medine'de vefât etmişlerdir (Tenkıyh, 2, s.340).
Nu'mân b. Aclân, Ansârın Zurayk boyundandır. Gayet fasihti. Şiirleri vardır, bir kasidesinde Hazreti Emir'in (a.s) bırakılıp Ebubekir'in hilâfete nasbedilmesini kınar. Kendine "Lisân'ül-Ansâr" denirdi. Üsd'ül-Gaabe ve İbn-i Ebi'l-Hadid Şerhi bu kasidenin bâzı beyitlerini zikreder (aynı, 3, s.273).
[22] - Maskala için 1. kısmın beşinci bölümünde 88. hitâbenin notuna bakınız.
[23] - 2. surenin (Bakara) 6-7. âyet-i kerimelerinde kâfir olanların küfürleri yüzünden kalplerinin, kulaklarının mühürlendiği, gözlerinde perde bulunduğu bildirilmektedir. 45. sûre-i celilenin 23. âyet-i kerimesinde de kendi dileğini mâbud edinenin, bu yüzden, bildiği halde sapıklığa düştüğü, kulağına kalbine mühür vurulduğu, gözlerine perde çekildiği beyan buyrulmaktadır.
[24] - Cenab-ı Rasûl-i zişan (s.a.a) âlemlere rahmet olarak gönderildikleri için her mükellef onun dâvetine uymakla memurdur ve herkes, gönderildikleri andan itibaren onun "ümmet-i dâvet"idir. Ancak dâvete icâbet edenler, "ümmet-i icâbet"tendir.
[25] - "Ümmetim için en fazla korktuğum, dili söz bilen, bütün münâfıklardır" Câmi, 1, s.11).
Muhammed b. Ebi-bekr (r.a) için birinci kısmın 107. hitâbesinin notuna bakınız.
[26] - Mâlik b. Hâris'il Eşter'in Nahaî, asahâb-ı kirâmdan ve eşyâ-ı Murtazaviyye'dendir. Şecâati, fasâheti, tabiât-i şâirânesi olan ve Emir'ül-Mü'minin'e (a.s), şiddetle ve ihlâsla bağlı bulunan Mâlik, Osman'ın aleyhine kıyâm edenlerdendir. Medine'ye gelirken Rebeze'den bir kadının, yolda, Ey Allah kulları, bu Rasûlullah'ın (s.a.a), sahâbisi Ebû-Zerr'dir, Rabbine ulaştı; bana yardım edin, dâvetime icâbette bulunun dediğini duyup yanındakilerle Ebuzerr'in cenazesini gasl, teçhiz ve tekfin etmiştir, Ebuzerr (r.a) vefât ederken zevcesine, Rasûlullah bana haber verdi, ben gurbette öleceğim, fakat ümmetinden sâlih kişiler beni gasledecekler, namazımı kılacaklar, defnedecekler; ben vefât edince yola çık, otur; mutlaka gelecekler var, onlara haber ver buyurmuştu. Mâlik, Ebuzerr'in namazını kıldırmış, sonra da Allah'ım, bu, Rasûlullah'ın sahâbîsi Ebûzerr'dir, sana kulluk edenlerden bir kulundur; senin yolunda müşriklerle savaşmıştır; dinini tebdil ve tağyîr etmemiştir, ancak yapılmaması gereken, yapılması hoş olmayan şeyleri görmüş, diliyle, gönlüyle karşı durmuş, bu yüzden cefâlara uğramış, sürülmüş, horlanmıştır; yapayalnız, garip olarak vefât etmiştir; Allah'ım ona bunları revâ görenlerden, Rasûlü'nün hareminden onu sürenlerden sen öcünü al demiş, herkes bu duâya âmin-hân olmuştu. Hazreti Emir (a.s) onu Mısır'a vâli tayin buyurmuşlardı. Giderlerken Muâviye, Osman'ın kâlesi Nâfi'i göndermiş. Nâfi, Eşter'le dost olmuş, emniyetini kazanmış, Süveyş yakınlarında Kulzüm denen yerde ona zehirli balla karışık süt içirerek şehâdetine sebep olmuştu. Şehâdet haberi Muâviye'ye ulaşınca, "Allah'ın orduları var, bal da onlardan" diye sevinmiş, mescide gidip minbere çıkarak Ali'nin iki kolu vardı; sağ kolunu Sıffin'de kestim, o, Ammâr'dı; şimdi de sol kolu olan Eşter'i kestim diye övünmüştü. Hazreti Emir, Mâlik'in şehâdetini duyunca pek müteessir olmuşlar, ben Rasûlullah'a ne menzilede, ne mertebede idiysem Mâlik de bana o menziledeydi, o mertebedeydi buyurmuşlardı. Şehâdetleri hicretin otuz sekizinci yılındadır (Tenkıyh, 2, s.48-49; Sefinet-ül-Bihâr, c.1, s.684-688).
Hâram olan şeyi içen, İslâm hükmünce dayak yiyen, Ebû-Süfyân'ın oğlu Utbe'dir; Tâif'te Abdullah oğlu Hâlid, ona had vurdurmuş, şer'i hükme göre seksen sopa vurdurarak onu dövdürmüştür (M. Abduh, 3, s.not. 3). Velid b. Utbe de had vurulanlardandır diyenler vardır (Kazvini, 4, s.21). Mala, mülke sâhip olmadıkça İslâm'a gelmeyenlerle, Mü'ellef'ül-Kulûb kastedilmektedir ki Ebû-Süfyan ve oğlu Muâviye de bunlardandır (Kazvini, s.21).