SİTE HAKKINDA BİZE YAZIN İRTİBAT YARDIM
    0-7    7-70    70-135    135-210    210-265    265-310    310-385    385-460    460-530    530-560    560-630

TAKDİM

Fasâhat ve belâgatta, gerçekten de eşi bulunmayan, mevzû' bakımından İslam dininin esaslarına, o esasların gerektirdiği hükümlere, hükümlerin teşrii sebeplerine değinen, bunları İslam Peygamberinden (s.a.a) tevârüs ettiği sınırsız bilgi kudretiyle açıklayan, içtimâî ve iktisadi meselelere, İslâm dininin insanî görüşüne aydınlatıcı, şüpheleri giderici ışıklar tutan, ayrıca da tarihi olayları, sebepleri ve sonuçlarıyla belirten "Nehc'ül Belâga", Emir'ül-Mü'minîn Ali b. Ebi-Talib'in (a.s) hutbelerinin, sözlerinin, öğütlerinin, vasiyetlerinin, mektuplarının ve vecîzelerinin toplanmasından meydana gelmiştir. Bunları, Şerif Radıy Muhammed b. Huseyn, toplayıp kitap haline getirmiş, üç bölüme ayırmıştır. Birinci bölüme hutbelerini, bâzı sözlerini, duâlarını almış, ikinci bölüme, bilhassa mektuplarını üçüncü bölümeyse vecîzelerini dercetmiştir.

Şerif Radıy diye tanınan Ebu'l-Hasan Muhammed b. Ebi-Ahmed'il-Huseyn, Aliyy b. Ebi-Tâlib'in (a.s) oğlu İmâm Huseyn'in (a.s) oğlu İmâm Zeyn'ül Âbidîn Ali'nin (a.s) oğlu İmâm Muhâmmed'ül Bâkır'ın (a.s) oğlu imâm Ca'fer'us-Sâdık'ın (a.s) oğlu İmâm Mûsâ'l Kâzım (a.s) oğlu İbrahim oğlu Musâ oğlu Muhammed oğlu Mûsâ oğlu Ahmed Huseyn'in oğludur. Soyu, annesi Fâtıma vasıtasıyla da imâm Huseyn'e (a.s) dayanır ve ana ve baba tarafından siyâdet şerefine sahiptir.[1] Hicrî 359 da (969- 970) doğmuş, usûl ve edebiyatta pek yüce bir mevki elde etmiş, 383'te (993) Bağdat'ta seyyidlerin nakaabet hizmetini deruhde eylemiştir. "Kitâb'ül-Müteşâbih fi'l-Kur'ân, Mecâzât'ül - Âsâr'in - Nebeviyye, Telhis-ül Beyân an Mecâzât'il - Kur'ân, Kitâb'ül-Hasâis, Ahbâr-u Kuzât-i Bağdad" adlı eserleri, babasının ahvâline ait bir kitabı, üç cilt risâleleri, Ebû-Abdillâh Huseyn b. Ahmed b. Haccâc'ın (ölm. 391 H. 1000) şiirlerinden seçmeleri ve dîvânı vardır. En meşhur eseri, "Nehc'ül- Belâga" adıyla topladığı, Hz. Ali'nin (a.s) hutbe, mektup ve sözlerini ihtivâ eden telifidir (Umdet'üt- Tâlib, s.196-197). Hicretin 406. yılı Muharreminin altıncı günü (26 Haziran 1015) Bağdat'ta vefât etmiş, Kerh'teki evine defnedilmiştir (Hâc Şeyh Abdullâh'il - Mamakaanî: Tenkıyh'ul-Makaal fî Ahvâl'ir-Ricâl, Necef-Murtazaviyye mat. 1352 H.c.111, s.107).

Seyyid Radıy, bu hutbe, mektup ve vecîzeleri toplarken bir hayli kaynağa sâhipti. İlk olarak Ebû-Ca'fer Muhammed b. Hasan b. Aliyy'it- Tûsi'nin (460 H. 1067) rivâyet ettiği gibi Kûfeli Zeyd b. Veheb'il-Cühenî, toplum-larda, bayramlarda ve başka vakitlerde, Hz. Emir'in (a.s) okudukları hutbeleri yazmıştır. Bu zat, Emir'ül-Mü'minî'nin ashabındandı; Nehrevan'a giderlerken de maiyetlerinde bulunmuştu (aynı, 1, 1329 H. s.471-472). Tûsî, bu kitabı, Ebû-Mıhnef Lût b. Yahyâ'dan, o, Ebû- Mansûr-ı Cühenî'den o da Zeyd b. Veheb'den rivâyet etmiştir; Zeyd'se rivâyet ettiği hutbeleri, bizzât Emir-ül Mü'minîn'- den (a.s) duymuştur. İbn-i Hacer, Zeyd b. Veheb'in Câhiliyye devrini ve Asr-ı Saâdeti idrâk ettiğini, fakat Hz. Resûl-i Ekrem'le (s.a.a) görüşemediğini, Tâbiinin uluların-dan olduğunu, Kûfe'de yerleştiğini, hicri 96. yılda vefât ettiğini (714) kaydediyor. Zeyd Hz. Peygamber'in (s.a.a) bi'setinden evvelki zamanı idrâk ettiği takdirde yüzyıldan fazla yaşamış demektir. Câhiliyye devrinden maksat, Hz. Peygamber'in (s.a.a) dâvete başlamasından sonra bir müddet İslâm'ı kabul etmediğini bildirmekse, gene yüz yaşını geçkin olarak vefât ettiğini kabul etmek icâp eder. Hâsılı Kûfeli Zeyd, Hz. Emirin hutbelerini ilk toplayan zattır ve kitabı da Seyyid Radıy'nin zamanına intikal etmiştir. Ehli Sünnet de Zeyd b. Veheb'i sıkadan saymış, Sıhâh'larda ondan rivâyette bulunmuştur.

Hz. Emirin (a.s) hutbelerini zaptedenlerden biri de İbrâhim b. Hakem b. Zuhayr'il- Fezârî'dir. Hakem b. Zuhayr, 127 hicrîde (744) vefât eden İsmâîl b. Abdürrahman'is-Süddi'nin tefsîrini rivâyet eden zattır. Şii olduğu halde, hiç bir tefsir yoktur ki, bu tefsirden, rivayette bulunmasın; Tirmizî de Sahîh'inde bu zattan rivâyette bulunmuştur. Hakem b. Zuhayr, 180 sularında (796) vefât etmiştir. Oğlu İbrahim'inse, Hz. Emir'in (a.s) hutbelerini ihtivâ eden bir kitabı vardır (Tenkıyh, 1, s. 15. İsmâil b. Abdurrahmân b. Ebi -Kerîmet'is- Süddî için aynı cildin 137. sahifesine bk.).

Hutbeleri toplayanlardan biri de İsmâil b. Mihrân'is- Sekûnî'dir. Bu zat, İmâm Ca'fer'üs- Sâdık'la (a.s 148 H. 765) İmâm Aliyy'ür- Rıza'nın (a.s 202 H. 817) zamanlarında yaşamış, onlarla müşerref olmuş, birçok kitaplar yazmış, bu arada Hz. Emir'in (a.s) hutbelerini de toplamıştır ki Ali b. Hasan b. Faddâl ondan rivâyet etmiştir (1, s. 142- 146; 11, s. 278- 280).

Hz. Emir'in (a.s) ashabının ileri gelenlerinden ve İmâm Hasan'ın (a.s) zamânına erişenlerden Asbag b. Nübâte; Mâlik'ül -Eşter'i Mısır'a vâli tayin buyurdukları zaman, ona yazdıkları "Ahd- Nâme"yi ve Muhammed'ül- Hanefiyye'ye vasiyetlerini rivâyet etmiştir. Mâlik'ül- Eşter'le gönderilen ve Mısırlılara hitâben  yazılan mektuplarını da, Cemel savaşında Hz. Ali (a.s) ile bulunan ve ashabının ileri gelenlerinden olan Sa'saa b. Sûhan rivâyet etmiştir. (1, s. 150-151; 11, 98-99).

İmâm Aliyy'ün -Nakıyy'ül -Hâdî'nin (a.s) zamanına erişen (254 H. 868) Sâlih b. Ebi- Hammâd Ebü'l- Hayr-ı Râzî de hutbeleri ihtivâ eden bir kitap telîf etmişti (11, s. 91). Hutbeleri toplayanlardan biri de gene aynı İmâm'ın zamânına erişen, İmâm Hasan'ın (a.s) oğlu Zeyd'in oğlu Hasan oğlu Abdullah'ın oğlu Abd'ül Azîm'dir (11, s. 157-158).

Bunlardan başka 283'te (896) vefât eden ve Muhtâr b. Ebi-Ubeydet'üs- Sakafi'nin amcası Sa'd'in soyundan olan İbrâhim b. Muhammed b. Said-i Sakafî (c.1; s.1), 330 dan (844) sonra vefat eden, iki yüze yakın kitabı bulunan Abdül'Azîz b. Yahya'l -Celûdiyy'il- Bısrî (c.11; s.156-157), 260'ta (873) vefât eden ve babası, İmâm Sâdık'ın (a.s) zamânını idrâk etmiş olan Hişâm b. Muhammed b. Sâib de (260 H. 873-874) hutbeleri toplayanlardandır. Hişâm'ın babası, bütün tefsir kitaplarında rivâyetleri  yer alan bir zat olduğu gibi kendisinin de tarih ve ensâba dâir birçok kitabı vardır (111, s.303). İmâm Aliyy'ün- Nakiy'nin (a.s) zamanına erişen ve Kitâbu Mahâsin sâhibi Ahmed'in babası olan Muhammed b. Hâlid'il - Barkıy'nin (111, s. 113- 114), aynı yüzyılda yaşayan Muhammed b. İsâ b. Abdullah b. Sa'd'il -Aş'arî'nin (aynı, s. 167), fıkha dâir birçok eseri bulunan Muhammed b. Ahmed'il-Cu'fî'nin (11; İkinci bölüm, s. 65-66)de Hz. Emir'in hutbelerini ihtivâ eden kitapları vardır. Bunlardan başka, Şîîlikle ilgisi bulunmayan birçok eseri olan meşhur müverrih Ebü'l- Hasan Aliyy b. Muhammed-i Medâinî de (225 H. 839), Emir-ül Mü'minîn Ali'nin (a.s) hutbelerini ve âmillerine yazdığı mektupları bir kitap haline toplamıştır.[2] Bunlardan, Hişâm ve Celûdî'nin, Hz. Emir'in (a.s) hutbelerini topladığını İbn-i Nedîm de kaydeder (s. 140, 160). Aynı zamanda İbn-i Nedîm, hatiplerden bahsederken ilk olarak Aliyy b. Ebi-Tâlib'i (a.s) anar (s. 181).

Bunlardan başka tarih, siyer, magaazî ve ensâb kitaplarının çoğunda, Ali'nin (a.s), Cemel, Sıffîn, Nehrevan savaşlarından bahsedilir ve şehadeti anlatılırken, münasebet düştükçe sözleri de nakledilmiş, ayrıca Ya'kubî, Taberî ve diğer tarihçiler, kitaplarında, sözleriyle istişhadlarda bulunmuşlardır. Mes'ûdî (346 H. 957), Hz. Ali'nin dört yüz seksen hutbesini elde etmişti. Muhammed b. Ya'kub-ı Küleynî'nin "Kâfî"sinde ve Hz. Ali'nin zamanından İmâm Muhammed-ül Bâkır'ın (57- 114 H. 677- 733) zamânına erişen Süleym b. Kays-ı Hilâlî'nin kitabında da Hz. Emir'in (a.s) sözleri geçmektedir.[3]

Görülüyor ki Seyyid Radıy, Hz. Ali'nin (a.s) hutbelerini, mektuplarını, vecîzelerini toplarken, çağından önceki birçok kaynağa sâhipti; çağdaşları da onun topladıklarını bu kaynaklarla karşılaştırmak imkânına mâliktiler; Şerif Radıy'nin  kardeşi Alem'ül- Hüdâ Seyyid Murtazâ'nın (436 H. 1044) kütüphanesinde seksen bin cilt kitap vardı; Mu'cem'ül Büldân, bu kütüphanenin dünyâda eşsiz olduğunu, kitaplarının hepsinin de, bilginlerin el yazmaları bulunduğunu bildirmektedir.[4]

Bağdat'ın Kerh kısmında Şîa için kurulan Şâh-pur Kütüphanesinde de bir hayli kitap mevcuttu. Hiç şüphe yok ki Hz. Emir'in hutbelerini ihtivâ eden kitaplar da bu kütüphanelerde vardı. Fakat bütün bu kitaplar, 447 deki (1055) yangında yanıp kül olmuştur. Seyyid Radıy'nin, bu bakımdan hizmeti, gerçekten de pek büyüktür; "Nehc'ül Belâga"yı tedvîn etmeseydi belki de bu hutbelerin, bu mektupların ve vecîzelerin çoğu, bize intikal edemeyecekti.

Hz. Emir'e (a.s), "Nehc'ül-Belâga"da bulunmayan bâzı hutbeler de atfedilmiştir ki "el-Lû'lü', El- İftihâr (Hutbet'ül- Beyân olacak), el-Vesîle" gibi hutbeler bunlardandır; nitekim İbn-i Şehrâşub da (588 H. 1192) "Manâkıb"ında bunlardan bahsetmektedi. Çağımızda, Âlu Kâşif'ul-Gıtâ'dan Şeyh Hâdî, "Nech"de bulunmayan hutbeleri toplayıp bastırmıştır.[5] Şüphe yok ki Hz. Ali'nin (a.s) "Nehc'ül-Belâga"da toplananlardan başka hutbe ve mektupları da vardı. Nitekim Âmidî'nin "Gurer'ül- Hikem"- indeki kısa sözleri ve vecîzeleri, 11050 yi bulmaktadır. Ancak "Hutbet'ül- Beyan" gibi bâzı hutbelerde, gulüvve kaçanların inançlarını besleyecek sözlerin bulunması, bu hutbelerin, Hz. Emir'e (a.s) ait olduğunda haklı şüpheler uyandırmıştır.[6]

"Nehc'ül-Belâga"ya çok etraflı bir şerh yazan ve bu sûratle tarih bakımından da pek değerli bir eser meydana getiren İbn-i Ebi'l hadîd Abdülhamîd (655 H. 1275), "Nehc'ül- Belâga"da bulunan sözlerin, Hz. Ali'ye (a.s) âiddiyyetinde şüphe edilemeyeceğini, çoğunun tevâtürle sâbit olduğunu öbürlerinin de aynı edâ ve üslûpta bulunması dolayısıyla Hz. Ali'ye (a.s) âidiyyeti muhakkak bulunduğunu söylemekte, edebiyâta âşinâ olanların, üslûp özelliklerini bilenlerin, şâir, hatip ve münşîlerin şiir, hutbe ve yazılarını kolayca anlayıp ayırabileceklerini, meselâ "Kitâb'üt- Tâc"ın Câhız'a ait olduğunda, üslûp özelliği bakımından şüphe etmeyeceklerini bildirmektedir.[7]

"Nehc'ül-Belâga"nın Seyyid Radıy tarafından meydana getirildiği, yâni bu kitaptaki hutbelerin, sözlerin, Seyyid Radıy'e ait olduğu hakkındaki şüphe, nahv, lügat, şiir, tefsir, hadis, fıkıh, ensâb, kırâat,  hattâ hesap, hendese ve hikmette zamânının eşsiz bir bilgini olan İbn-i Haşşâb Abdullah'a (567 H. 1172) söylenince, Seyyid Radıy-yahut başkası, nereden bu kudrete sâhip olacak; biz Seyyid Radıy'nin risâlelerini görmüşüz; mensûr sözlerindeki üslûbunu da biliyoruz demiştir. İbn-i Haşşâb'ın, "Hutbe-i Şıkşıkıyye"yi, Seyyid Radıy'nin doğumundan iki yüzyıl önceki kitaplarda gördüğünü İbn-i Ebi'l-Hadîd, üstâdı Musaddık b. Şebîb'den rivâyet eder.[8]

Bâzı kimseler, hiçbir delile dayanmadan bu sözlerin, sonradan uydurulduğunu, hattâ bu kadar hutbenin ezberlenip yazılmasına, dört yüz yıla yakın bir zaman sonra da Seyyid Radıy'e ulaşmasına imkân olmadığını söylemişlerse de bunların, Arapların özelliklerini bilmedikleri meydandadır. Arap müverrihleri, Haccâc, Sahbân, Vâil gibi Câhiliyye devrinin ve İslâm çağının hatiplerinin sözlerini, Hâlid b. Abdillâh, Mu'tasım, Ziyâd gibi halîfe ve emirlerin hutbelerini nakletmişlerdir ki bunlar, tarih kitaplarında mevcuttur. Câhiliyye devri şâirlerinin şiirleri, râviler tarafından bellenmiş, ezberlenmiş, onların rivâyetleriyle tesbit olunmuştur; okuma-yazma bilmeyen toplumlarda hâfızanın büyük bir önemi vardır. Ayrıca da Arap, fasâhat ve belâgata âşıktır, düşkündür. Fasâhat ve belâgatta örnek olan şiirleri, sözleri ezberlemek, Arap'ta bir gelenektir. Hattâ 132 hicrîde (570) son Emevî halîfesi Mervan'la öldürülen meşhur Abdülhamîd-i Kâtib'e, yazılarındaki bu belâgatı nasıl elde ettin diye sorulduğu vakit, Asla'ın (başının ön tarafında saç olmayanın, Hz. Ali'nin) hutbelerinden yetmiş hutbe ezberledim, onlarla bu belâgatı elde ettim dediği meşhurdur. Abdulhamîd hakkında, "yazı Abdülhamid'le başlamış, İbn'ül- Amîd'le tamamlanmıştır" denmiştir. Birçok kişilerin hitâbe ve hutbelerinin ezberlenip söylenmesi, yazılması, Emir'ül-Mü'minîn (a.s) gibi fasâhat ve belâgatta eşi olmayan, bilhassa İslâm'da mümtaz bir mevkii olan bir zâtın hitâbe ve hutbelerinin ezberlenmemesi, rivâyet edilmemesi, yazılmaması mümkün değildir, nitekim zamanlarından, Seyyid Radıy'nin çağına kadar geçen müddet içinde hutbelerini, mektuplarını, sözlerini zaptedenleri arzettik.

Bir de, "Nehc-ûl- Belâga"daki hutbelerde, "ezel, ezeliyyet, ma'lûl" gibi devrinde kullanılmayan, daha ziyâde felsefî düşünceden doğmuş, bulunan sözlerin mevcûdiyeti, bu hutbelerin, Hz. Emir'e (a.s) ait olmadığını, yahut hiç olmazsa, hutbelere eklentiler yapıldığını göstermektedir deyenler olmuştur. Oysa ki "ezel", "Sıhâh, Esâs'ul-Luga, Lisân'ül-Arab" sâhiplerinin ve diğerlerinin dedikleri gibi, "lem yezel"den türemiştir ve zamanla, "lem" söylenmez olmuş, "ezel"sözü kullanılmıştır. Sonradan felsefî terim olan sözlere gelince: Hz. Emir'in (a.s) bilgisi, Hâce-i Kâinât'tandır (s.a.a); Ali, O'nun bilgi kapısıdır; O'ysa, Rabbinin emriyle "Şedîd'ül-kuvâ"dan taallüm etmiştir (Kur'ân; 53, 5). Bu bakımdan O, hem tevhîdin, hem hilkatin, dünyevî işlerin künhüne ermiş, sebeplerini, sonuçlarını tahlîl ve îzâh etmiş bir mûrebbî-i âlem, bir hâce-i külldür. Mevlânâ'nın,

Râh-ı istidlâliyan çûpin buved

Râh-ı çûpin seht bî temkin buved*

dediği gibi onun bilgisi istidlâlî değil, yakıynîdir; onu, onun bilgisini gene Mevlânâ'nın diliyle söyleyelim:

Ez Ali âmuz ihlâs-u amel

Şîr-i Hak'ra don munezzeh ez dagal

Çün tu bâbî on medîne'y ilmrâ

Çün şuâî âftâb-ı hilmrâ

Bâz bâş ey bâb-ı rahmet tâ ebed

Bârgâh-ı mâ lehû küfven ahad

Der şecâat şîr-i Rabbânîstî

Der muruvvet hod ki dâned kîstî**

(Mesnevî, Nicholson basımı; 1, s.229-231)

Bu bakımdan filozoflar, ona muhtaçtır, o, filozoflara değil.

Burada şunları da söylememiz gerek:

Bâzı "Nehc'ül-Belâga" nüshalarında, hutbelerin ihtisâr edilmesi mümkündür; istinsâh eden, kendi zevkine, neşesine, ihtiyâcına, gördüğü lüzuma göre bâzı cümleleri yazmayabilir; bu yüzden bir kitabın birkaç nüshasında bu çeşit eksikliklere, fazlalıklara daimâ rastlarız. Bu, fazla cümlelerin, sonradan eklendiğine değil, bâzı sözlerin, istinsâh eden kişi tarafından yazılmadığına delâlet eder. Sözgelimi, "Şakaaık-ı Nu'mâniye"nin basma nüshası, İst. Üniv. K. Türkçe yazmaları arasında bulunan yazmaya nispetle hayli eksiktir. Bir de ezberlenen sözlerde, ezberleyenlerin, mânayı değil, fakat bâzı kelimeleri değiştirmeleri, yazanların, zamâna göre bâzı kelimeleri, kendi çağlarına uyup, aynı mânayı veren kelimelere çevirmeleri mümkündür. Mevlânâ'nın, semâ' esnasında irticâlen söylediği gazeller, rubâîler, çeşitli tarzlarda yazılmıştır; aynı beyitler, aynı vezin ve kafiyedeki birkaç şiirde geçer; bir şiirde bulunmayan beyitler, öbür şiirde bulunur; fakat esas mânâda hiç bir değişiklik görülmez. Yunus Emre'nin şiirlerindeki sözler, dîvânının muahhar nüshalarında çok defâ vezin bozulmadan, zamânın söylenişine uydurulmuş, meselâ "ayıttın", "buyurdun" olarak yazılmıştır. Fakat "Mesnevî"yi Mevlânâ, Çelebi Husâmeddîn'e yazdırdığı; yazıldıktan sonra okutup düzelttiği için bu eserde, hele eski ve sağlam nüshalarda bu çeşit değişiklikler görülmez. Hadisleri nakledenler bile, "Hz. Peygamber böyle buyurdu, yahut buna benzer bir sözle buyurdu ki" diye naklederler. Sahâbeden, hadisleri yazmalarına müsâade edilen kişilerden başkalarının rivâyetlerinde, mânâsı ve mevzûu aynı olan bir  hadis, söz bakımından farklı rivayetlerle tahrîc edilmiştir. Fakat "Kur'ân-ı Mecîd" de, kırâat hususiyetleri müstesnâ, böyle farklar yoktur ve bütün Müslümanlarca bir tek sözü bile değişmeyen, bir sözü bile eksik, yahut fazla olmayan tek bir kitap, Kur'an'dır. Kitâb-ı İlâhîdir.

* * *

"Nehc'ül-Belâga"daki bâzı hutbeler, vaziyetler, kısa sözlerin bir kısmı, ayrıca şerhedilmiştir. "Hutbet'üş- Şıkşıkıyye"nin on altı terceme ve şerhi vardır.[9]

İmâm Hasan'a (a.s) vasiyetleri, asıllarıyla ve diğer iki vasiyetle Farsça olarak İstanbul'da 1329 da, gene Farsça olarak "Hediyyet'ül- Ümem" adıyla 1381 de Necef-i Eşref'te, 1961 de "Menşûr'ül- Edebi İlâhî ve Düstûr'ül-ameli kârgahî, Kitâb'ül -Ahlâk'ın - Nefîse fî Şerhi Hutbet'il -Vasıyye" ve "Nazm'ül- Vasıyye" adlarıyla İran'da basıl-mıştır. Bu vasiyetin, Türkçe'sinden başka altı şerhi vardır; Ebû Ca'fer Muhammed b. Ya'kub-ı Küleyni de bu vasiyeti rivâyet etmiştir.[10]

Mâlik'ül  Eşter'e yazdıkları Ahd- Nâme, "Âdâb'ül-Mülûk, Tuhfet'ül-Mülûk, Tuhfe-i Süleymânî, Düstûr-ı Hikmet, İnvân'ür-Rıyâse, E'r-Râî ve'r- Raiyye, Şerh'ül- Ahd, Nasâyih'ul - Mülûk, Nazm'ül-Ahd, Hidâyât'ül-Husâm fî Acâib'il-hidâyâtı ve'l-hukkâm, Tuhfet'ül-Velî,Tercemet'ül-Ahd, (iki cüz olarak) Şerh-i Ahd-Nâme, Esâs'üs-Siyâse fî Te'sis'ir-Riyâse, Dirâsât'ün-Nehc, Rumûz'ül-Emâre" gibi adlarla şerhedilmiştir; bu Ahd-Nâme'nin şerhi yirmiden fazladır.[11]

Hemmâm Hutbesi diye tanınan ve ittikaayı, mütitakıy-leri, bildiren hutbelerinin on beş şerhi vardır.[12]

Kaasıa hutbesi (Bizde aynı bölümün 26. hutbesi), İstiskaa hutbesi, dînin evvelinin ma'rifet, yâni Allah'ı tanımak olduğuna dâir hutbe (Bizde 1. kısmın 1. Bölümü-nün ilk hutbesi), cenâb-ı Fâtıma'nın (a.s) defnindeki sözleri (5. b. Târîhî hutbeler, 4.) ve bâzı hitâbeleri de ayrı ayrı şerhedilmiştir.[13] Bu şerhlerin bâzılarına ayrıca adlar da verilmiştir.

"Nehc'ül Belâga"nın tam olarak, ihtisâr edilerek, lügatleri tavzîh olunarak, yahut tâlikaat tarzında şerhleri, yetmişi aşmaktadır. Bunlardan başka üç tanesi manzum, otuz yedi tanesi nesirle kırk adet Farsça, beş Orduca, bir Küçerat diliyle şerhi vardır (aynı, s. 111-161).

Bunlardan başka, Hz. Emir'in (a.s) vecîzelerini, kısa sözlerini meşhur Câhiz (225 H. 869), "Mie Kelime- Yüz söz" adıyla toplamıştır ki bu eseri, Safaviyye devri şâirlerinden Âdil ve gene aynı devir ricâlinden Muham-med b. Ebi- Tâlib-i Esterâbâdî, Farsça'ya çevirmişlerdir. Âdil'in eseri, Tehran'da 1304'te basılmıştır.

Ebû- Aliyy-i Tabersî, yahut Aliyy b. Seyyid Fazlullâh-ı Râvendî (573 H. 1178), "Yüz Kelime"yi, harf sırasınca otuz bâba ayırmış ve adını "Nesr'ül-Leâlî" koymuştur. Bu kitap, 1312 de basılmıştır. Hicrî 14. yüzyıl ricâlinden Şeyh Abdüsselâm Ahmed. "Merâku'n-Necâb fî Kavâid'il-kitâbe" de, "Nesr'ül-Leâlî"deki sözleri almıştır.

Reşîdüddîn Muhammed b. Muhammed'il-Vatvât (552 H. 1157), "Tuhfet'us-Sıddıyk, Fasl'ül-Hitâb, Uns'ul-Lehfan" adlarıyla ilk üç halifenin yüzer sözünü topladığı gibi "Matlûbu külli tâlib" adiyle Hz. Emir'in (a.s) de sözünü toplamış, her birerini Farsça bir kıt'ayla terceme etmiştir.

Bunlardan ve Seyyid Radıy'nin "Nehc'ül-Belâga" sonuna aldığı kısa sözlerden başka on tane daha manzum, mensur, Arapça ve Farsça, hatta Fransızca, kısa sözlerinin ve vecîzelerinin şerh ve tercemesi vardır.[14]

Hz. Ali'nin (a.s) kısa sözlerini, bilhassa, "Gurer'ül- Hikem ve Dürer'ül-Kelim" adıyla toplayan, Nâsıhuddin Abdülvâhid b. Muhammed-i Temîmiyy-i Âmidî'dir. 588 yılından on gün önce vefât eden (1192 sonları) İbn-i Şehr-âşûb, Âmidî'yi üstâdlarından gösterdiğine, "Gurer'ül-Hikem"i rivâyet ve nakle ondan icâzet aldığını söylediğine göre, Âmidî'nin, 510 hicrîde (1116) vefât ettiği hakkındaki rivâyetin doğru olması îcâb eder (Reyhânet'ül-Edeb, 1, 2. basım; Çâp-hâne-i Şirket-i Sehâmî-1335, s. 28).

Âmidî, Gurer'ül-Hikem"de, Emir'ül-Müminîn (a.s) 11050 sözünü toplamıştır (6, 1342 Ş. H. s. 493).

* * *

738 de (1337) vefat eden Savcızâde, "Nesr'ül-Leâlî"yi, "Budret'ül-Maâli fi Tercemet'il-Leâlî" adıyla ve her sözü, "mefâîlün mefâîlün feûlün" vezninde Farsça bir beyitle terceme etmiş. Şipâhizâde Ali Galib, Farsça beyitleri birer beyitle Türkçe'ye çevirmiştir ki bu kitap, Nahcuvânîzâde Muhammed'in yazısıyla taşbasması olarak 1315 te Mat. Osmâniye'de basılmıştır. Bu Nahcuvânîzâde'nin, Savcızâde olmasına ihtimâl veremedik.

953'te (1546) yazdığı "Tezkire"sinde 7. yüzyıldan zamanına dek gelen şâirler hakkında, gerçekten de pek değerli bilgiler veren Latîfî Abdûllatîf de (990 H. 1582) "Ners'ül - Lâlî"yi, "Nazm'ul - Cevâhir" adıyla nazmen türkçeye çevirmiştir (Osmanlı Müellifleri; 3, s.135).

Ulemâdan Rusçuk'lu Fethî Ali Osmanzâde, kısa sözlerden kırkını seçip "Terceme-i Kelâm-ı Erbaîn-ı Ali" adıyla Türkçe'ye çevirmiştir. Bu zât, Halvetiyyenin Şa'bâniyye kolundan Kuşadalı İbrâhîm'e (1264 H. 1848) mensuptur; 1274 te (1857) vefât etmiştir (aynı, 1, s.395).

Hazîne-i hâssa müsteşarlığında bulunmuş olan ve kütüphânesi, İst. Üniv. K.nin bir kısmını teşkil eden Hâlis Muhammed de "Gurer'ül-Hikem"den bir seçme meydana getirmiş, küçük boyda 52 sahîfeyi tutan bu eser, taş basması olarak basılmıştır.

Yenikapı Mevlevîhânesi şeyhlerinden Nesîb Yusuf Dede (1126 H.1714). lügatleri tahlîl, sözleri terceme ve şerhetmek sûretiyle "Nesr'ül Leâlî"yi Türkçe'ye çevirmiştir. Bu esere verdiği "Rişte-i Cevâhir" adı, bizzat kendisi tarafından kitabın yazılış târîhi olarak bildiriliyorsa da bu terkîp, 1121 yılını ifâde etmektedir. Nesîb Dede, "Rişte-i Cevâhir"e, "Mevnevî"den beyitler, Arapça Farsça şiirler katmış, kendi şiirlerini eklemiş, âdetâ "Nesr'ül-Leâlî"yi yeniden yazmış, yeni bir kitap meydana getirmiştir. "Rişte-i Cevâhir", İst. da, Takvîm-i Vakaayyi'Mat.asında 1257 de basılmıştır.

Meclis-i Kebîr-i Maârif Dâire-i İlmiyyesi âzâsından Mustafa Vehbi (Osmanlı Müellifleri, 2, s.19-20), Hz. Ali'nin (a.s) kısa sözlerinden yüz sözü "Mahsûl-i Âlî fî Şerh-i Kelimâtı Ali" adıyla ve her sözden sonra, o sözde geçen kelimeleri gramere tatbıyk edip şerhetmek suretiyle terceme etmiştir. Bu eser, 1288 de Mat. Âmire'de basılmıştır.

Manisa Şer'iye Mahkemesi hâkimi Ali Haydar (1333 H. Osm. Müellif. 1, s.217). "Budret'ül-Maâlî fî Tercemet'il-Leâlî"yi, "Marâsıd'ül-Hikem" adıyla şerhetmiş, "Mesnevî"-den aldığı beyitlerle de îzâhlarda bulunmuştur ki bu eser, 15 Şâban 1298 de taşbasması olarak basılmıştır.

Aynı zât, "Şemmet'ül-Esrâr" adıyla ve Manisa Mevlevîhânesi şeyhi İbrahim Fahreddin Çelebi'nin (1305 H. 1887) emriyle Hz. Emir'in (a.s) yüz sözünü, 18 Şevval 1297 de şerhetmiş ve bu şerh, taşbasması olarak Manisalı Mehmed Tâhir adlı birisinin yazısıyla iki kere basılmıştır; ikinci basımı. 1 Muharrem 1299 dadır.

İst. Burhân-ı Tarakkıy Mektebi, lisan ve Belagat-i Osmânî, fârisî, aruz ve Akaaid Muallimi Hocazâde A. Cevdet tarafından, "Külliyyât-ı İmâm Ali'den birinci kitap -Birinci kısım; Terceme-i Sad Kelime-i Abdullâh-ı Herevî" adıyla, sonunda Hz. Emir'in "yüz sözü, Nesr'ül-Leâlî, Dîvan, Mektûbât, Cümel ve fıkarât" olmak üzere altı kitap çıkacağını vaadettiği bir kitapta yirmi yedi vecîzeyi Farsça "feilâtün mefâilün feilât" vezninde, Türkçe olarak da "fâilâtün fâilâtün fâilât" vezninde kıt'alarla şerhetmiştir. Ancak "Abdullâh-ı Herevî"nin böyle bir kitabı olduğunu bilmiyoruz. Bu eser de matbûdur. Bir kere de, aslı, Câmî'ye atfedilerek Cemâlî adlı birinin tashîhiyle ve Mustafa İzzet'in hurûf-ı cedîdesiyle 1286 da basılmıştır.[15]

Muallim Naci Merhum (1310 H. 1893)da, "Emsâl-i Ali" adıyla Hz. Emir'in (a.s) 283 sözünü, asıllarıyla terceme etmiştir ki bu eser de İst. da, Mat. Ebüzziyâ'da 1303 te tab'edilmiştir.

Hz. Emir'in (a.s), Mâlik'ül-Eşter'e yazdıkları "Ahd-Nâme"leri, Mehmet Celâleddin tarafından, sağdaki kolonda metin, soldakinde tercemesi olmak üzere hazırlanmış, "Şerh-i Ahd-Nâme-i Ali" adıyla, İst. da Şirket-i Mürettibiyye Mat. da 1304'te basılmıştır.

Seyyid  Abdülkaadir-i Belhî'nin (1341 H. 1923) oğlu Seyyid Ahmet Muhtar'ın (1352 H. 1933), "Hânedân-ı Seyyid'ül-Beşer Eimme-i İsnâaşer" adlı ve Hz. Emir'in hâl tercemelerine ait 192 sahîfelik kitabında da, bâzı sözleri, hutbeleri ve sonunda, bu "Ahd-Nâme" terceme ve şerhedilmiştir. Adından da anlaşıldığı gibi, On iki İmâm'ın hâl tercemelerini ihtivâ edecek olan bu kitabın 1. cildinden başka ciltleri, maalesef yazılamamış, 1 kitap, İst. da, 1327 de Ahmet Sâkıy Bey Mat.ında basılmıştır.

Ayrıca Mehmet Âkif Ersoy (1936), Hz. Ali'nin bir devlet adamına Emir-nâmesi" adıyla "Ahd-Nâme"yı Türkçe'ye çevirmiş, Diyanet İşleri tarafından Ankara'da, Ayyıldız Mat. da 1959 da 3. basımı yapılmıştır. 1963'te de Doğangüneş yayınevi tarafından tab'edilmiştir.

Konya Mevlânâ Müzesi yazmaları arasında 650 No. da kayıtlı ve Reşîdüddîn Vatvât'ın "Sad Kelime-i Çhâr yâr-ı güzîn"inin, devrinin çok güzel Türkçe'siyle bir çevirisi vardır. Başta Hz. Peygamber'in (s.a.a) hadisleri olduğundan Envanter'e ve Kataloğ'a "Ahâdîs-i Nebî ve Sad Kelime-i Çhâr Yâr-ı güzin" diye kaydedilen bu eserin son kısmı eksiktir 125. a. sonunda, Hz. Peygamber'in (s.a.a) hadislerinin sonunda, bu kitabı, Bedrüddîn b. Himmet-Yâr'ül-Mevlevî'nin 838 yılı Ramazan ayında, Edirne'de (1435) yazdığına dâir bir ketebe vardır ve bu ketebe mütercime aittir; eser, kendi elyazısıdır. 193. a da, üçüncü Halîfe'nin yüz sözü ve tercemeleri bittikten sonra aynı yaprakta, "Kitâb-u Matlûbı Külli Tâlib min Kelâmı Aliyy b. Ebû-Tâlib" başlamaktadır.[16]

Biz de 1940 küsürde, başta Hz. Emir'in (a.s) doğumlarından şehâdetlerine dek hâl tercemeleri olmak üzere 54 hutbe ve hitâbelerini, biri İmâm Hasan'a (a.s) vasiyetleri, biri Mâlik'ül-Eşter'e (r. h.) Ahd-nâmeleri olarak 17 mektup, emir ve vasiyetlerini, 44 hikmet ve vecizeleriyle Dîvan'larından 48 şiirlerini terceme etmiştik. Ankara'da, Emek Basım-Yayınevi tarafından, basıldığı yıl dahi kaydedilmeksizin "İmam-ı Ali Buyruğu" adıyla yayınlanan bu kitabın mevcudu kalmadı.

Elimize, 1956 da, İst. da, Saidi Borak'ın önsözüyle Ege Mat.ında basılan "Hazret-i Ali (a.s) ve Muaviye arasındaki Mektuplar" adlı 46 sahifelik bir kitap geçti. Gevrekzade Hafız Hasan adlı birisi tarafından, Arapça'dan Türkçe'ye çevrilmiş olan bu kitap, Hz. Emir'in, Tırımmah b. Adiyy ile Muaviye'ye gönderdiği mektubu, Tırımmâh'ın Muaviye'yle konuşmasını hikâye ediyor. Baştan sona dek bir masaldan ibaret olan, yazarının ve müterciminin, "Nehc'ül-Belâga"dan bile haberi olmayan, ismi haslar bile yanlış yazılan bu kitabı, Hz. Ali adına yazıldığı için zikretmek zorunda kaldık; özür dileriz.

Türkçe'de Hz. Emir'in (a.s) hutbeleri ve sözleri üzerinde bulabildiğimiz bu çalışmaları bildirdikten sonra artık okuyuculara sunduğumuz bu eseri nasıl hazırladığımızı da biraz anlatalım:

Seyyid Radıy, "Nehc'ül Belâga"yı, önceden de arzettiğimiz gibi iki kısma ve üç bölüme ayırmış, ilk bölüme bilhassa hutbelerini, ikinci kısmın birinci bölümüne, mektuplarını, ikinci bölümüne de vecîzelerini almıştır. Biz de aynı esâsı kabûl ettik. Ancak bu bölümler içinde, mümkün olabileceği kadar konu husûsiyetine ve kronolojik tertibe riâyeti denedik. Tercemede, Şeyh Muhammed Abduh'un "Nehc'ül-Belâga" şerhinin son basımı olan ve Beyrut'ta, "Müesseset-ül-A'lemiyy lil-Matbûât" tarafından geçen yıl yayınlanan son basımını esas  ittihâz ettik; bu basım, dört kısma ayrılmıştır. Birinci ve ikinci kısımda hutbeler, çeşitli vesîlelerle söylenen sözler, üçüncü kısımda mektuplar, dördüncü kısımda hikmetler ve vecîzeler var. Kendi tertîbimize göre her hutbe, hitâbe ve mektubun, aslının bulunabilmesi için, başına ilk Arapça cümleyi, cilt ve sahîfe numarasıyla aldık. Ancak son kısım olan hikmetler ve vecîzelerde, buna ihtiyaç görmedik. Bu kısma da numara koysaydık, hele Arapça ilk cümleyi alsaydık, hem tertip, hem basım bakımından kitap pek karışık olacaktı. Biz, tercememizi üç kısma ayırdık. Birinci kısmı hutbe ve hitabelere, ikinci kısmı mekputlara, üçüncü kısmı da hikmet ve vecîzelere hasrettik. 1. kısmı beş bölüme ayırdık. 1. bölümde "Allah, Hz. Muhammed (s.a.a), İman-İslâm ve Kur'ân-ı Mecîd", 2. bölümde "Kendileri ve Ehl-i Beyt", 3. bölümde, "Dünya ve Ahiret", 4. bölümde "İçtimâî-İktisadî karakterde olan", 5. bölümde "İlk üç Halîfe ve kendilerinin zamanlarına ait" olan ve târîhi aydınlatan hutbe ve hitâbelerini dercettik. Bu kısımdaki hutbe ve hitâbelerin sayısı 192'dir.

İkinci kısma, mektuplarını, emir-nâme ve vasiyetlerini aldık. Bu kısımda da kronolojik tertîbi gözettik ve bu kısmı dört bölüme ayırdık. 1. bölümü, Cemel savaşından önceki ve sonraki devirlere ait hitâbelerine, 2. bölümü, Muâviye'ye gönderdiği mektuplara, 3. bölümü savaş sırasındaki hitâbelerine ve vasiyetlerine, 4. bölümü, idârî mektuplarına, emir-nâme ve ahd-nâmelerine hasrettik. Bu kısımda da 63 hitâbe, mektup, emir-nâme ve vasiyet var.

Üçüncü kısma kısa sözlerini, hikmet ve vecîzelerini aldık. Bu kısımda da konuya göre bir tasnîf yapmaya çalıştık. 1. bölüme "Din, İman, Mü'min, Müslim, Kur'ân ve İbâdet", 2. bölüme "Hz. Muhammed (s.a.a), kendileri ve Ehlibeyt", 3. bölüme "Dünyâ-Âhiret", 4. bölüme "Akıl-Bilgi", 5. bölüme çeşitli konulara ait vecîzeler, 6. bölüme târihi ilgilendiren, 7. bölüme de "gerçek, adalet, geçim, insanlık ve savaş" hakkındaki sözlerini aldık. Bu kısmın her bölümünün sonlarına, "Nehc'ül-Belâga"da bulunmayan ve "Gurer'ül-Hikem"de olan sözlerinden de katkılarda bulunduk ve 325 söz seçtik. Böylece hutbeler 192, mektup ve emir-nâmelerle vasiyetler 63, bahisler ve vecîzeler 325, hepsinin tutarıysa 580 oluyor.

Şunu da söyleyelim ki bu tasnîf, sözlerdeki üstün karakterlere göredir. Yoksa meselâ, îman ve Kur'an'dan bahsedilen bir hutbede, dünyâdan, ahiretten, dünyâ ve âhiretten bahsedilen bir hutbede, Hz. Muhammed'den, Ehlibeyt'ten, içtimâî-iktisâdî bölüme aldığımız bir hutbede tarîhî bir olaydan, yahut İslâm'dan bahsedilmiştir; yâni hutbelerde, hattâ mektuplarda ve vecîzelerde, seçtiğimiz tasnîf, tekrâr edelim ki üstün karaktere göredir; yoksa tedâhül, dâima vardır.

Hutbelerde, hitâbelerde, mektuplarda, emir ve vasiyetlerde, hattâ vecîzelerde bir âyet, bir hadise, bir olaya işaret edilmişse, yahut birisine hitapsa, birisinden bahis varsa, o hutbe ve hitâbenin, o sözün altına, işaret edilen numaralarla o âyet ve hadis, o olay, yahut gereken hâl tercemesi, yahut îzah yazılmış, kaynağı da gösterilmiştir ki bu, oldukça etraflı bir şerh mâhiyetini taşımaktadır.

Şeyh Radıy'nin topladığı hutbe ve hitâbeler, 233'ü buluyor. Bunların bir kısmı, çeşitli rivâyetlerden meydana gelmiştir; bir kısmı, duâlarını, bir âyeti ve yâ sûreyi okuduktan sonraki sözlerini, yağmur duâlarını, ashabını mekârim-i ahlâka, ibâdet ve itâata teşviklerini, yahut hilkatteki hikmet ve kudretleri tazammun etmektedir ve çoğu da birbirini tamamlar. Bir hutbede zikredilenler, başka bir hutbede, fakat başka bir tarzda tekrarlanır. Biz, Hz. Emir'in (a.s) hutbelerinin özünü, 192 hutbede bulduğumuz için bunların terceme ve şerhiyle iktifâ ettik.

S. Radıy'nin ikinci bölümünde 76 mektup, vasiyet ve söz vardır. Bunların bir kısmı, ayrı rivâyetlerle gelmiştir. Biz, ikinci, kısımdaki son vasiyetlerini birinci kısma aldık; bu kısımda 72 hitâbe, mektup, emir-nâme ve vasiyet var ki eksiğimiz hiç yok demektir.

Üçüncü kısımdaki sözler ve vecîzeler de "Gurer'ül-Hikem"den seçmelerimizle, diyebiliriz, ki anlamda tekrar olmamak üzere tamdır. Şerhlerde ve sonraki "Bibliyoğraf-ya" da kaynaklarımızı bildirdiğimiz için bu hususta söz söylemeye lüzum görmüyoruz.

İlk olarak "Nehc'ül-Belâga"yı Türkçe sunduğumuzdan, bizi bu emr-i hayra muvaffat ettiğinden dolayı Allah'a hamd-ü senâlar eder, Rasûlüne ve onun Ehlibeytine sonsuz salât-ü selâmlar ihdâ eyler, sözümüze son veririz.

2 Safar'ül-muzaffer 1390

Abdülbâki GÖLPINARLI

 

ALLAH RAHMET VE GUFRÂNINA MAZHAR ETSİN,
SEYYİD RADIY'NİN ÖNSÖZÜNÜN TÜRKÇE'Sİ

Hamd, Allah'a ki ona hamdetmeyi, nimetlerini edâya, belâdan sığınmaya, kurtulmaya vesîle, cennetlerine ve razılığına ulaşmaya bir yol kıldı; ihsanının çoğalmasına sebep etti. Salât-ü Selâm, âlemlere rahmet olarak gönderdiği, kendilerine uyulanlara bile ona uymalarını emir ve takdir buyurduğu, ümmeti aydınlatan bir ışık olarak yolladığı, varlığını kerem hamurundan yoğurduğu, ezelî ululuk soyundan getirdiği, yücelik ağacının kökünden yaratıp üstünlük dalından büyüterek dallarla, budaklarla, meyvelerle yetiştirip geliştirdiği Rasûlüne, onun, karanlık-ları aydınlatan ışıklar, apaçık din yolunun alâmetleri, ölçülemeyecek üstünlük mîzanları olan Ehlibeytine. Onların hepsine de öylesine salât-ü selâm ki üstünlüklerine denk ve eşit, lütuflarına karşılık, soylarına ve asıllarına uygun ve lâyık olsun; tanyeri doğup ağardıkça, yıldız dolunup battıkça rahmet olsun onlara.

Ömrümün dalı henüz terü tâzeydi, henüz yeşermişti ki, selâm onlara, İmâmların husûsiyetlerine, güzel hâllerine ait haberleri, onların incilere benzeyen sözlerini ihtivâ eden bir kitap yazmaya başlamıştım. O kitapta, bu husûsu arzederken belirttiğim gibi maksadım, Emir'ül-mü'minîn'in (a.s) husûsiyetlerini topladıktan sonra zamânın meydana çıkardığı engeller, o kitabı tamamlamama mâni olmuştu. Kitabımı birkaç kısma ve bölüme ayırmıştım; son bölümde de, uzun hutbelere değil de öğütlere, hikmetlere, edeplere ait bâzı sözleri dercetmiştim.

Dostlardan, kardeşlerden bir kısmı o kitabı okudu, beğendi; Hz. Emir'in (a.s) sözlerinin eşsiz, örneksiz oluşuna, fasâhat ve belâgatına hayrân oldu; çeşitli konulara, çeşitli dallara ayrılan sözlerinden bir seçme meydana getirmemi istedi. Çünkü biliyorlardı ki o Hazretin hutbelerinde, mektuplarında, öğütlerinde, hikmetlerinde toplu olarak mevcût olan ve Arapça'nın şaşılacak derecede belâgat ve fasâhatını mündemiç bulunan, dine, dünyâya ait bütün hikmetleri, o derecede toplu olarak ihtivâ eden hiçbir söz, hiçbir kitap yoktur ve olamaz. Çünkü Emir'ül-mü'minin (a.s) gerçekten de fasâhat ve belâgatın menşeidir; belâgat ondan zuhûr etmiştir; fasahât kaideleri, onun sözleriyle yayılmıştır. Hiçbir hatîp yoktur ki onun sözlerine benzer söz söyleyebilsin; hiçbir vâiz yoktur ki onun sözlerinden yardım dilemesin. Bütün bunlarla beraber gene de o, hepsinden de ileridedir; gene de onlar, Hz. Emir'den (a.s) geri kalmışlardır. Çünkü onun sözleri, Allah bilgisiyle ışıklanmıştır, parıldamaktadır; o sözlerde Peygamber'in (s.a.a) kokusu vardır; etrâfa yayılmaktadır.

Hâsılı, isteklerine uydum; bu kitabı, bu kitaptaki sözleri toplamaya koyuldum. Biliyordum ki halk, bu kitaptan pek büyük faydalar edinecek, bu kitabın şöhreti, bütün âleme yayılacak; ecri, sevâbı da âhiret gününde bana bir azık olacak.

Maksadım, o hazretin, ilim, amel, takvâ, şecâat ve di-ğer üstünlüklerdeki yüceliği gibi belâgattaki yüceliğinin de bilinmesi, kendilerinden önce gelip geçen, kendilerinden pek az rivâyetlerde bulunulan bilginlerin, belâgat sâhiple-rinin, hatîplerin belâgatından daha üstün bir belâgata sâ-hip olduğunun, hiçbirinin, onunla boy ölçüşemeyeceğinin meydana çıkmasıydı. Gerçekten de onun sözleri, ucu-bucağı, kıyısı-dibi olmayan bir denizden coşmaktadır ki o deniz, suyunun çoğalmasıyla taşmaz, başkalarının sözleriyle de bulunmaz. Bunun meydana çıkmasını, böylece de Ferazdak'ın, Cerîr'e dediği gibi, ben de

Bunlardır babalarım benim ey Cerîr,

Sende de eşitleri varsa bir yere gelince

göster onları bana, karşıma getir

demeyi isedim.

Gördüm ki o hazretin sözleri birkaç mihver çevresinde dönmede. İlk olarak hutbeleri, emirleri var; ikinci olarak mektupları, üçüncü de hikmetleri, öğütleri. Noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah'ın tevfîkiyle, önce hutbelerine, sonra mektuplarına, sonra da öğüt ve hikmetlerine birer bölüm ayırmayı, her bölümü yazdıktan sonra, o bölüme ait olup o âna kadar elime geçmeyen, fakat zamanla elde etmeme ihtimâl bulunan sözlerini de ilerde yazmam için birkaç yaprağı açık bırakmayı esas tutarak, bu bölümlerden başka bölümleri girebilecek olanları, meselâ konuşmaları sırasında sorulara verdikleri cevapları da yazmayı gözönünde bulundurarak işe başladım; önce hutbelerini, sonra mektuplarını, sonra da hikmetlerini, öğütlerini seçmeye başladım. Bu bölümlerde, birbirine, konu bakımından uymayanlar, yahut birbirine uyanlar bulunabilir; fakat ben, Hazretin (a.s) sözlerinin tertîbine değil, sözlerini toplamaya çalıştığım, esas maksadım bu olduğu için güzel ve hoş olanlarını, elime geçtikçe yazdım.

O Hazretin şaşılacak hallerinden biri de, hiç kimsenin, üstünlüğünde eşitliği olmayan fasâhat ve belâgatıdır. Zâhitlikte, öğütte, korkutmada, onun düşüncesine ulaşan yoktur; o yücelikte söz söylemek, onun ihâtasına erişmek imkânına hiç kimse sâhip değildir. Bu sözleri okuyup ibretle düşünen kişi, sanır ki o hazretin, dünyâdan nasîbi, ancak zâhitliktir; dünyayı terketmektir, Allah'a kullukta bulunmaktır; o, bir bucağa çekilmiş, yahut bir dağ eteğine sığınmış, halktan ayrılmıştır; kendi duygusundan başka birşey duymaz; kendi soluğundan başka bir şey işitmez; kendinden başka kimseyi görmez. Bu sözlerin, savaş denizlerinde dalgalar yutan, coşup köpüren, savaş deryâla-rına dalıp çıkan, elinde yalın kılıç, haktan baş çekenlerin başlarını bedenlerinden ayıran, ünlü kahramanları, Allah kulluğu yolunda helâk toprağına seren, kılıcından kanlar damlaya-damlaya, canlar döküle-saçılan meydandan dönen birisinin sözleri olduğuna aslâ inanmaz. Oysa, bu hâlle beraber gene de zâhitlikte, gönül alçaklığında, kullukta, dünyânın bütün zâhitlerinin zâhididir; kulluğu üstünlüğe değişenlerin başıdır. Bu hâl, o Hazrete hâs şaşılacak fazîletlerdendir. O zıtları nefsinde toplamıştır; yiğitlikle gönül alçaklığını, üstünlükle kulluğu nefsinde cem'etmiştir.

Bu kitabın ihtivâ ettiği sözleri seçerken, söz bakımın-dan tereddüde düşürenlerine, mâna bakımından tekrar-lanmış olanlarına çok rastladığım olmuştur. Bunun sebebi de o Hazretin sözlerinin rivâyetlerinde ihtilâflar oluşudur. Çok kere, bir rivâyet dayanılarak seçilen ve yazılan bir söz, bir başka rivâyetle, bir başka tarzda da gelmiştir; onda bir cümle fazladır; hattâ mânâ bakımından daha da güzeldir. Bu yüzden, ihtiyâtı elden bırakmayıp seçilen sözlerden birşeyin eksik olmamasını gözeterek, o güzelim sözlerin terkedilmemesine gayret ederek o rivâyeti de yazdım. Zaman uzadıkça ilk rivâyetin unutulması, yahut bilinmemesi yüzünden, kasdî olmamak şartıyla aynı anlamda, fakat başka bir tarzda rivâyet edilmesi de mümkündür.

Bütün bu ihtimâma rağmen o Hazretin sözlerinden hiçbirini bırakmadım, hepsini yazdım gibi bir dâvâya girişmeme imkân tasavvur edilemez. Bana ulaşmayan sözlerinin, ulaşanlardan daha fazla bulunması da mümkündür. Ben ancak, kudretin yettiği kadar çalıştım, çabaladım; gerçeği aydınlatıp doğru yolu apaydın göster-mek ancak Allahu Teâlâ'nın sonsuz lütfüyle olur.

Bütün bu çalışmanın sonucu olarak meydana gelen bu kitaba, "NEHC'ÜL-BELÂGA" adını vermeyi uygun buldum; çünkü bu kitap, okuyanlara, dileyenlere belâgat kapılarını açan, fasâhat kaidelerini onlara ulaştıran bir kitaptır; bilgin kişinin de ihtiyâcı vardır bu kitaba, bilgi öğrenmek isteyenin de; belâgat ve hitâbet erbâbı da ister bu kitabı, züht ve takvâ ashabı da. Sözlerinde, tevhîd, adl ve Allah-u Teâlâ'yı mahlûklarına teşbihten tenzîh hususlarında, dileyenlerin susuzluğunu giderecek, gönüllerdeki dertlere devâ verecek, gözleri her çeşit şüpheden, körlükten kurtarıp aydınlatacak mazmunlar vardır bu kitapta.

Allah-u Teâlâ'dan tevfik, hatâdan ismet, doğruyu bulmada yardım dilerim; dille yapabileceğim hatâlardan önce gönülle düşebileceğim hatâlardan, ayak sürçmesinden önce dilimin sürçmesinden O'na sığınırım; O yeter bana ve O, ne de güzel bir vekildir.

1. KISIM

   hutbelerİ

1. Bölüm

Allah - Hazreti Muhammed

Sallâllahu aleyhi ve âlihi ve sellem

-İmân -İslâm ve Kur'ân-ı Mecid-

1

Hamd, Allah'a ki övenler onu lâyıkıyla övemezler; nimetlerini sayıp dökenler, onları söyleyip bitiremezler; çalışıp çabalayanlar, hakkını edâ edemezler. Öyle bir ma'buddur ki derin düşünceler onu idrâk edemez; akıl-fikir, denizine dalanlar, zâtının künhüne eremez. Bir sınır yoktur ki sıfatını sınırlayabilsin; bir vasıf yaratılmamıştır ki zatına lâyık bulunsun. Yoktur ona sayılı bir an; yoktur onun için ertelenmiş bir zaman. Yaratılanları, kudretiyle o yaratmıştır; rüzgarları, rahmetiyle o estirmiştir; yarattığı yer yüzünü, kayalarla perçinlemiş, pekiştirmiştir.[17]

Dinin evveli onu tanımaktır. Tanıyışın kemâli, onu tasdik etmektir. Tasdik edişin kemâli, onu bir bilmektir. Bir bilişin kemâli, ona karşı öz doğruluğuna ermektir. Öz doğruluğunun kemâli onu noksan sıfatlardan tenzîh etmektir. Çünkü bilmek gerekir ki ne sıfat söylenirse söylensin, o sıfatla vasfedilemez; her sıfat, vasfedilenden gayridir; onunla bilinemez.[18]

Onu vasfetmeye kalkışan, onu bir başkasına eşit etmiş sayılır. Başkasını ona eşit sayan, ikiliğe düşmüş olur. İkiliğe düşen, tecezzîsini kaail olur; tecezzîsini kaail olan, onu tanımamış olur. Onu tanımayan, ona cihet isnat eder, ona işaret eyler. Ona işaret eden, onu sınırlar. Sınırlayan, sayıya sokar. Her nerde derse, onu bir yerde sanır, ona mekân isnat eder; bir yerde diyense, başka yeri ondan hâlî sanır.[19]

Vardır, yaratılmaksızın. Mevcuttur, yokluktan var olmaksızın. Her şeyle biledir, beraber değil. Her şeyden gayrıdır, ayrı değil. İşler yapar; harekete, âlete muhtaç olmadan. Görendir, görülen yokken. Birdir, bir varlığa muhtaç bulunmadan, hiç bir varın yokluğunu garipsemeden. Halkı yarattı, yaratmaya koyuldu, düşünüp kurmadan, işe deneyişten faydalanmadan, bir harekete, âlete muhtaç olmadan işe koyulmadan, koyulup yorulmadan. Her şeyi vaktinde yarattı, birbirlerine aykırı olan şeyleri birleştirdi, uzlaştırdı. Her şeyde bir istîdat, bir tabiat yarattı; her şeyin maddesini ona göre düzdü-koştu. Her şeyi olmadan bilendir O; sınırlarını, sonlarını kavrayıp kapsayandır O; her şeyin gizli, açık, her yanını bilendir O.[20]

Tenzîh ederim O'nu noksan sıfatlardan, dâima, yarattık-larına, şerîat sahibi bir peygamber göndermiştir; yahut bir kitap indirmiştir; yahut gerekli bir huccet tanıtmıştır; yahut da doğru yolu bildirmiştir. Öylesine peygamberlerdir onlar ki ne sayılarının azlığı yüzünden buyrukları bildirmede bir kusurda bulunmuşlardır, ne yalanlayanların çokluğu yüzünden bir taksîre düşmüşlerdir. Kimisi gelip geçmiştir; kendisinden sonra geleceğin adını bildirmiştir; kimisi çıkıp gelmiştir; ondan önceki onu tanıtmıştır.[21]

Bu yol-yordam üzere çağlar geçmiştir, zamanlar aşmış-tır; atalar geçip gitmişlerdir, oğullar, yerlerine geçip yetmişlerdir. Sonunda, noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah, va'dini yerine yetirmek, elçiliğini tamamlamak için Rasulullah Muhammed'i göndermiştir; Allah'ın sâlatı ona ve soyuna. Onu tanımak, tanıtmak için peygamberlerden söz almıştır; sıfatları tanınmıştır; doğumu ve doğduğu yer ve zaman yüceltilmiştir.[22]

O gün yeryüzündekiler, ayrı-ayrı yollara sapmışlardı; darmadağın dileklere sarılmışlardı; dağınık yollara sapıtmışlardı. Kimisi, Allah'ı, onun yarattığı şeylere benzetmedeydi; kimisi adını anarken batıl yola gitmedeydi; kimisi de ona şirk koşup sapıklık etmedeydi.[23]

Derken onunla sapıklıktan kurtardı onları, vücudunun bereketiyle bilgisizlikten halâs etti onları; sonra da, Allah'ın sâlâtı ona ve soyuna olsun, Muhammed'e noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah kendisine kavuşmayı seçti; katında ihsanda bulunmayı diledi; dünya yurdundan almakla ikrâm etti ona; belâlara eş olmayı reva görmedi ona. Kerem sahibi onu kendi katına aldı; Allah'ın sâlâtı ona ve soyuna olsun. O, sizin aranızda, peygamberlerin ümmetleri içinde bıraktığını bıraktı. Çünkü peygamberler, ümmetlerini başıboş bırakmadılar; apaçık bir yol bırakma-dan gitmediler; bir bayrak dikmeden onları terketmediler.[24]

Rabbinizin  kitâbı sizdedir, yanınızdadır; helâlini de apaçık göstermededir, harâmını da. Farzlarını da apaçık bildirmededir, üstün işlerini de. Bir hükmü kaldıran âyeti de açıklamıştır, hükmü kaldırılan âyeti de. Ruhsatlarını da bildirmiştir, azimetlerini de. Anlamı husûsî olan da apaçıktır, umûmî olan da. İbretleri de meydandadır, örnekleri de. Mutlak olanı da bildirilmiştir, mukayyet olanı da. Anlamı herkesçe anlaşılanı da beyan edilmiştir, anlaşılmayanı da. Kısaca anlatılanları tefsir edilmiştir, müşkül anlaşılanları açıklanmış, bildirilmiştir, öyle hükümleri vardır ki, o kitabın, mutlaka bilinmesi için ahit alınmıştır, öyle hükümleri de vardır ki kulların, onları bilmemesi de câiz sayılmıştır. Öyle âyetleri vardır ki kitapta farzdır da neshedilişi, sünnetle bildirilmiştir. Öyle âyetleri de vardır ki sünnetle vâcip olmuştur, kitaptaysa terk edilmesine ruhsat verilmiştir. Bazı hükümleri vaktinde vacîptir, ileri zamanlarda hükmü geçer. Haramlarının da hükümleri çeşit çeşittir; öyle büyük haramlar vardır ki onları yapana cehennem vardır; öyle küçükleri de vardır ki onları yapanların suçlarını örter, bağışlar. Öyle hükümleri vardır ki en azı da makbûldür, en çoğu da yapılabilir.[25]

(Aynı hutbeden):

Hürmeti vacip olan evini (Kâbe'yi) ziyaret edip haccetmenizi de size farzetti; o evi halka kıble kıldı; halk susamış yaratıkların yanıp kavrularak koşuştukları gibi oraya varırlar; sürü-sürü güvercinler gibi oraya sığınırlar. Noksan sıfatlardan münezzeh olan ma'bud, kendi ululuğuna karşı gönül alçaklığını sağlamak, yüceliğini onlara anlatmak için o evi bir sebep olarak icâd etti. Halkın bir kısmını seçti ki onlar, onun çağrısını duydular da icâbet ettiler; onun sözünü gerçeklediler. Peygamberlerinin durdukları yerlerde durdular; arşın çevresinde dolanan meleklere benzediler; ona kulluk etme ticaret yurdunda kârlar elde ettiler, suçları örteceğini vaadettiği yere koşuşup gittiler. Noksan sıfatlardan münezzeh ve yüce ma'bud, o evi, İslâm için bir alem kıldı; sığınanlara orasını bir harem kıldı. Orayı ziyaret etmeyi farzetti; hakkını tanıyıp korumayı gerekli saydı. Oraya varmanızı farzetti de o noksan sıfatlardan münezzeh olan ma'bud buyurdu ki: "İnsanlardan oraya gitmeye gücü yetene, Allah için o evî ziyaret ederek haccetmesi farzdır; inkâr eden eder; Allah, şüphe yok ki bütün âlemlerden müstağnîdir." (Kur'an-ı Mecid, 3, 97).[26]

* * *

2

SIFFÎN'DEN DÖNDÜKTEN SONRA OKUDUKLARI HUTBE

Hamdederim Allah'a, nimetini tamamlamak için; yüceliğine uymak için: O'na isyân etmekten kurtulmak için; O'ndan yardım dilerim yokluktan, yoksulluktan kurtulmak için. Gerçekten de O, doğru yola sevkettiğini saptırmaz, ona karşı düşmanlıkta bulunanı da kurtarmaz, ihtiyaçtan kurtardığı kişi yoksul olmaz. O'na hamdetmek, tartılıp ağır gelen her şeyden daha ağırdır gerçekten; üstündür saklanıp korunan değerli şeylerden.

Bilirim, bildiririm ki Allah'tan başka yoktur tapacak; ortağı yoktur, birdir ancak. Bu biliş, bildiriş, sınanmış olarak candandır, gönülden; inancı hâlistir, özden. Sağ kaldıkça ona yapışır, sarılırız; uğradığımız korkulardan onunla aman buluruz. Bu inançtır îmân için gerekli olan, lütfe, ihsana başlangıç bulunan; Rahmân'ın razılığını sağlayan; şeytanı sürüp kovan.[27]

Ve bilirim bildiririm ki Muhammed kuludur, rasûlüdür. Onu tanınmış bir dinle gönderdi; üstünde yalım-yalım ateş yakılan, yol yitirenlere yol bulduran dağ gibi belirli âlâmetle, hükmü kesin kılınmış kitapla, parıl parıl parlayan, ışıkla, alev alev balkıyan aydınlıkla, bozulması mümkün olmayan emirle yolladı şüpheleri gidermek, apaçık gerçekleri kesinleştirmek, delillerle halkı kötülüklerden çekindirmek, belâlardan korkutmak için yolladı.

İnsanlar sınanma içindeydiler; öylesine ki din ipi, o yüzden üzülürdü, kopardı; gerçek inanç direkleri yıkılırdı, yatardı. Dinin aslına karışıklıklar düşmüştü; iş darmadağın olmuştu; çıkılıp kurtulunacak yer daraldıkça daralmıştı; vehimlerden sıyrılmak için görecek gözler köreldikçe körelmişti. Doğru yolun adı sanı kalmamıştı; Körlük her yanı kaplamıştı. Rahmân'a isyân ediliyordu; şeytana yardımda bulunuluyordu. İman hor-hakir olmuştu; dayanakları yıkılmış-gitmişti; nişâneleri tanınmaz hale gelmişti; yolları görünmez olmuştu; geçitleri silinip gitmişti. Şeytana itâat etmişti insanlar; onun yollarını tutmuştu canlar; onun kaynaklarından içiyorlardı susayanlar. Şeytanın  bayrakları onlarla yürüyordu; sancağı dikilmişti, dalgalanıyordu. İnsanlar öylesine sınanmalar içindeydiler ki o fitneler, tabanlarıyla eziyordu onları; tırnakları altında  kırıp geçiyordu onları. Neşesinden tırnaklarının ucuna basmış, kalkınmıştı fitneler; insanlarsa o fitneler arasında yollarını yitirmişler, şaşırıp kalmışlar, bilgisiz bir hale gelmişler, fitnelerin içine düşmüşlerdi.

En hayırlı yerde, en şerr komşular arasından gönderdi O'nu, bir haldeydiler ki uykuları uykusuzluktu; sürmeleri göz yaşlarıydı; bilginin ağzına gem vurulmuştu, bir söz söyleyemezdi; bilgisizi ağırlanırdı, sayılırdı, bir sözü iki edilemezdi.[28]

(Bu hutbeden):

O'nun soyu, sırrına sahiptir. O'nun, buyruğu onlardan öğrenilir. Bilgisinin heybesidir onlar; kitaplarının konduğu, korunduğu yerdir onlar; dinin dağlarıdır onlar; dinin beli bükülürse onlarla doğrulur; eli ayağı titrerse onlarla dincelir, dertten kurtulur.

(Aynı hutbeden: Onların düşmanlarıysa,)

Kötülük tohumlarını ektiler; yalanlar, aldanışla suladılar; helâk olup gitmeyi biçtiler, azâba uğramayı derdiler, devşirdiler. Bu ümmetten hiç kimse Muhammed sallallahu aleyhi ve âlihi ve sellem'in soyuyla kıyaslana-maz; boyuna onların nimetlerine ulaşan kişiyle hiç bir zaman onlar eşit olamaz. Onlar dînin temelidirler, tam inancın direği; ileri giden döner, onlara katılır da yola girer; geri kalan gelir, onlara uyar da murâda erer. Onlarındır vilâyet hakkının özellikleri elbet, onlardadır vasiyet ve verâset. Şimdi hak ehline döndü; yerine geldi; sâhibini buldu.[29]

* * *


49

Hamd Allah'a ki işlerin gizliliklerini örttü, gizledi; fakat ona bütün gizlilikler âşikâr, her şeyden kudretini, sanatını bildiren bir delil eder izhâr; her yanda delilleri berkarar. Gören O'nu göremez; ama görmeyen göz de inkâr edemez; nitekim O'nun varlığını ispat eden gönül de onu göremez. Yücelikte en üstündür; O'ndan üstün bir varlık olamaz; yakınlıkta en yakındır; O'ndan yakın bir var bulunamaz. Ne yüceliği, yarattığı bir şeyden uzaklaştırır O'nu; ne yakınlığı yarattıklarıyla eşit eder O'nu. Akıllara sıfatlarını sınırlamayı bildirmemiştir; ama O'nun varlığını, birliğini tanımaktan da onları perdelememiştir. Öyle bir vardır, birdir ki varlık nişaneleri, O'na şehâdet eder, inâdına inkâr edenin gönlü bile varlığını ikrâr eyler. Allah, O'nu yaratıklara benzetenleri, yahut inat edip inkâr edenlerin söyledikleri sözlerden yüce mi, yücedir.[30]

65

Hamd Allah'a; sonradan O'na bir hâl târî olmaz ki âhır olmadan önce evvel olsun, bâtın olmadan önce zâhir bulunsun; O, zevâli olmamak üzere her şeyden evveldir, her şeyden âhır, O'ndan başka birlikle vasfedilen her şey azdır, kimsesizdir; üstün denen her varlık zebundur, âcizdir; kuvvetli denen, zayıftır, kuvvetsizdir; bir şeye sâhip denen, köledir, kuldur. O'ndan başka her bilgi sahibi, bilgisini başkasından elde etmiştir; O'ndan başka her gücü yetenin, gücü yeter de, yetmez de. O'ndan başka her duyan, hafif sesleri duymaz da; çok yüce seslerse kendisini sağır eder, uzaktan söylenenleriyse işitmez de. O'ndan başka her gören, gizli renklere, latîf cisimlere karşı kör olur, görmez de. O'ndan başka her görünen görünmemeyi beceremez de; her görünmeyen, görünmeyi başaramaz da. yarattığını, kudretini sağlamak yüzünden, zamanın sonundan korkmak yönünden, bir benzerinin yardımını dileyerek, bir eşinin emeğini isteyerek, yahut yaptığını istemeyen bir zıdda üstünlük göstererek yaratmamıştır. Fakat bütün yaratıklar, O'nun yarattıklarıdır; O'nun lütfüyle gelişip yetişmededirler; kullardır; O'na karşı alçalmadadırlar.[31]

Eşyaya hulûl etmez[32] ki ordadır densin; eşyâdan ayrı değildir ki aykırıdır, ayrıdır denebilsin. yaratmak ağır gelmez O'na; yarattığını tedbîr ve tasarruf, yormaz O'nu. Hüküm ve takdirinde şüpheye düşmez; takdiri yerindedir, bilgisi tamdır, muhkemdir, emri mutlaka yerine gelir. Azâb eder, kahreder; ama gene de bağışlaması, lütfü umulur. Nimetler verir, lütuflar eder; ama gene de azâbından korkulur.

72

Hazretİ peygamber'e (s.a.a) salavÂt getİrmeyİ bİldİren hutbelerİ

Ey yayılacak şeyleri yayan, ey yüceltilecek şeyleri yücelten, ey gönülleri, yaratılışına, istîdadına göre kötü, yahut iyi kabiliyette halkeden, kulun ve Rasûlün Muhammed'e en yüce rahmetlerinle rahmet et; en fazla bereketlerinle bereketler ver. O'dur kendinden önce gelip geçen peygamberlerin sonuncusu olan; kapanmış şeyleri açan; hakkı hak üzere ilân edip yayan, ortaya koyan. O'dur batılların coşup köpürüşlerini gideren; sapıklıkların saldırışlarını kırıp geçiren. Peygamberliği yüklenmiştir de senin emrini yerine getirmiştir; tez davranmıştır da razılıkların neredeyse, ne ise onlarda acele etmiştir. İleri gitmekten geri kalmamıştır; azminde gevşek davranmamıştır. Vahyine mazhar olmuş, bildirmiş, ahdini yerine getirmiştir; emrin ne ise o yola gitmiştir. Sonunda din ateşini yalım yalım alevlendirmiş, ana yoldan itmeyenlere yol göstermiştir de gönüller, sınanmalara, suça batmalara uğradıktan sonra hidâyete ermiştir. Apaçık bayrakları dikmiştir, apaydın hükümleri bildirmiştir.

O'dur emniyete eriştirilmiş, amana kavuşturulmuş eminin, O'dur senin gizlenmiş, saklanmış bilginin hazînedârı. O'dur herkese yaptığını karşılığı verilecek günde tanığın; O'dur hak üzere gönderdiğin; O'dur halka Rasûlün.

Allah'ım, manevî gölgende geniş mi geniş bir yer ver ona, ihsanından olasıya hayırlar üstüne hayırlar ihsan et O'na. Allah'ım, kurduğu yapıyı yapı yapanların yapıların-dan daha yücelt; derecesini katında yükselttikçe yükselt; ışığını ışıttıkça ışıt; onu elçi olarak gönderdiğinde karşılık tanıklığını kabûl et; sözünü razılığınla makbûl et. Sözü adalete tam uygun olsun; gerçeği batıldan ayırsın, bölsün. Allah'ın, güzel yaşayış, nimetler elde ediş yurdunda, dilenen zevklere, istenen lezzetlere nâil olarak, tam inanca, yücelikler bağışlarına kavuşarak O'nunla bizi buluştur, bizi O'na kavuştur.

90

Hamd Allah'a ki görülmeksizin bilinmiştir; düşünmek-sizin yaratıcıdır. Öylesine bir yaratıcıdır ki her an yaratmaktadır, tedbîr ve tasarruf etmektedir; her an vardır, kaaimdir, dâimdir. Burçları bulunan gökler yaratılmamıştı; büyük kapıları örten perdeler gerilmemişti; kapkaranlık gece kararmamıştı; durgun denizse serilmemişti; geniş yolları olan dağlar dikilmemişti; küçük ve eğri büğrü, şahrem şahrem yollar açılmamıştı; döşenmiş yer yüzü yoktu; güvenç, dayanç sâhibi yaratılmış yoktu; gene de O kaaimdi, dâimdi. İşte budur, böyledir eşsiz-örneksiz olarak halkı yaratan ve onlardan sonra da bâkıy olan; yarattık-larının mâbudu olan ve rızıklarını veren. Güneş ve Ay O'nun rızasını dileyerek yürür giderler, her yeniyi yıpratırlar, köhne kılarlar; her uzağı yaklaştırırlar, yakın ederler.

Yaratan, yarattıklarının rızıklarını pay etmiştir; eserlerini amellerini soluklarının sayısını, hâince bakışlarını, kendilerinden bile gizledikleri gönüllerinden geçen şeyleri, analarının rahimlerinde konaklayacaklarını, babalarının bel-lerinden zuhûr edeceklerini, zamanların sonuna, çağların nihayetine dek saymıştır, bilmiştir. Öylesine bir mâbuddur ki rahmetinin genişliği içinde düşmanlarına olan kahrı, azâbı daralmıştır, çetinleşmiştir; kahrının, azâbının darlığı, çetinliği içinde dostlarının rahmeti genişlemiştir.

Kendisine karşı üstünlük güdeni kahredicidir; O'nunla savaşa girişeni helâk edicidir; O'nunla düşmanlık edeni, O'ndan uzaklaşanı hor hakir bir hâle kor. O'nunla düşman-lığa girişene üstün olur. Kim O'na dayanırsa O, yeter ona; kim O'ndan dilerse O verir ona; kim O'nun yolunda borç verirse O, öder onu, kim O'na şükrederse O karşılığını verir onun.

Allah'ın kulları, yaptıklarınız tartılmadan siz tartın kendinizi; hesâbınız görülmeden siz görün hesâbınızı. Boğazınız sıkılmadan önce soluk alın; zorla sürülüp götürülmeden önce râm olun ve bilin ki kim kendisine yardım etmez, öğüt vermezse, kim kendisini korkutmazsa, korkmazsa, başka bir korkutucu ona fayda vermez; başka bir öğütçünün öğüdü ona tesir etmez.

91

(Mes'ade b. Sadka, İmâm Câ'fer b. Muhammed'is-Sâdık Aleyhimesselâm'dan rivâyet etmiştir: Bir gün birisi gelmiş, Yâ Emir'el-Mü'minin; bize Rabbimizi anlat da O'na sevgimiz çoğalsın, O'nu daha iyi tanıyalım demişti. Hazret bu söze hiddet etmiş, halkı namâza çağırtmış, Kûfe Mescidinde halkı toplamış, mescid dolunca, hiddetleri benizlerinden anlaşılır bir hâlde minbere çıkıp Allah'a hamd ü senâ, Rasûlullah'a salât ü selâmdan sonra bu hutbeyi okumuşlardır. Bu hutbeye "Hutbet'ül-Eşbâh" yâni cisimleri, yaratıkları anlatan hutbe derler ve en beliğ hutbelerinden biridir.)

Hamd Allah'a ki kısmak, vermemek, nimetini çoğaltmaz; vermek ve cömertlikte bulunmak, hayrını lütfünü azaltmaz. Çünkü O'ndan başka her verenin nimeti azalır ve O'ndan başka her vermeyen kötülükte kalır. O'dur nimetlerle kullara bağışta bulunan; O'dur nimetlerin faydalarıyla onları faydalandıran. O'dur ihtiyaçlarından fazla veren, haketmediklerini lütfeden, halk ayâli sayılır O'nun, O'dur rızıklarını vermeyi vaadeden; O'dur rızıklarını takdir eyleyen. Kendisine yönelenlerin yollarını, O'nun nimetlerini dileyenlerin hareketlerini apaçık bildirmiştir; belli-beyan anlatmıştır. Kendisinden isteyene karşı ne kadar cömertse o kadar cömertlikte bulunur.

Öyle bir evveldir ki O'ndan önce hiçbir var yoktur; öyle bir âhırdır ki O'ndan sonra hiçbir var yoktur. Gözbebek-lerini, zâtını görmekten, künhünü anlamaktan âciz kılmıştır. Zâtına nisbetle bir çağ yoktur ki halden hale dönsün, bir mekânı yoktur ki ordan ayrılıp bir başka yere gitmesi mümkün görünsün. Dağlardaki madenler, ne kadar soluk alıp veriyorlarsa, denizlerdeki sedefler, ne kadar ağız açıp gülüyorlarsa, onların sayısınca gümüş ve altın bağışlasa, inciler saçsa, mercanlar devşirip verse, gene de bu bağış, cömertliğine tesir etmez, katındaki hazîneler bitmez; katındaki bütün halkın dileklerine yetecek nimetler öylesine mevcuttur ki tükenmez de tükenmez. Çünkü O öyle bir cömerttir, öyle bir vericidir ki, isteyenlerin istekleri nimetini azaltmaz; ısrarla dileyenlerin dilekleri O'nu nekes kılmaz. Bir bak da gör, Kur'an, O'nun sıfatlarından sana ne bildiriyorsa ona uy ey soru soran, O'nun doğru yolu gösteren ışığı ile ışıklan.

Şeytanın, sana bilmeni teklif ettiği bilgi, kitapta sana farz edilmemiştir; Peygamber sallallahu aleyhi ve âlihî ve sellem'in, ve hidâyete götüren imâmların sünnetinde de eseri belirmemiştir. O'nu bilmeyi, noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah'a bırak; gerçekten de budur Allah'ın sana yüklediği hak. Bil ki bilgide ileri olanlar, o kişilerdir onlar, örtülüp gizlenmiş şeyleri tefsîr etmekteki bütün bilgisizliklerini ikrâr onları gizlenmiş şeylerin yüzüne çekilen perdeleri açmak, o perdelerin ardında neler olduğunu bilmek hevesinden alıkor. Yüce Allah da bilgi bakımından kavrayamadıkları, anlayamadıkları şeylerdeki acizlerini söylemeleri yüzünden onları över ve künhünden bahsetmeleri emrolunmayan şeylerde derine gitmemelerine, bilgide ileri gidiş adını takar. Artık bu kadarını yeter say; noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah'ın büyüklüğünü aklınla ölçmeye kalkışma; yoksa helâk olanlara katılırsın; sen de onlardan biri olur, kalırsın.

Öyle bir kudret sâhibidir ki vehimler, kudretinin sonunu bilmeye atılıp koşsa, vesveselerden arınmış düşünceler, O'nun kudret âlemindeki gizliliklere dalıp gitmeye kalkışsa, gönüller, aşka kapılıp sıfatlarının niteliğine ermeye uğraşsa, akıllar, sıfatların da varamayacağı zâtını bilmeye özenip inceden inceye kavramaya çalışsa bile, onları geri çevirir; noksan sıfatlardan münezzeh olun Allah, onları gizliliklerinin kapkaranlık derinliklerine baş aşağı düşmekten kurtarır; onlar da anayoldan çıkıp başka yollara-bellere sapmakla onun zâtını bilmenin, düşüncelere dalmakla üstünlüğündeki ululuğu ölçmenin imkânı bulunmadığını anlarlar; bunu da söylerler, anlatırlar.[33]

Öyle bir yaratıcıdır ki kendinden önce bir yaratıcı mâbud yoktu ki onun örneğine uysun da yaratsın, onun takdirini örnek alsın. Yaratan O'dur ancak, O'ndan başka yaratıcı yoktur mutlak. Bizlere kudretinin tedbîr ve tasarrufunu göstermiştir; hikmetinin eserleri, şaşılacak şeyleri söylemiştir, yaratılmışların O'na muhtâç olduklarını söylemeleri ancak O'nun kudretiyle var olabileceklerini bildirmiştir; aczimiz O'nun kudretini, noksanımız O'nun kemâlini bize tanıtmıştır; O'nu ikrâr etmekten başka bir şey yapamayacağımızı izhâr etmiştir; eşsiz-örneksiz yarattığı, yoktan var ettiği şeylerde, sanatının eserleri, hikmetinin delilleri belirmiştir; her yarattığını, varlığına bir tanık, birliğine bir delil kılmıştır. Yarattığı, sussa da yaratıcısının onu tedbir ve tassarrufu bir delildir ki söyler, durur; eşsiz-örneksiz yaratıcısına delâleti de öylece durur, kalır.

Tanıklık ederim, bilirim, bildiririm ki seni, yarattık-larının, birbirinden ayrı uzuvları gibi uzuvlara sahip sanıp onlara benzeten, hikmetinle ete, deriye bürüdüğün kemiklere benzer şeylere sâhip sanan, sana cisim isnad eden, seni tanımaya dâir içinden geçen düşünceleri bir şeye bağlaya-mamış, gönlü, eşin, örneğin olmadığına dâir tam bir inanca ulaşamamıştır. Böyle kişi, sanki bu düşüncelere uyanların, O'na eşit tuttuklarına söylediklerini duymamıştır bir an: "And olsun ki gerçekten de biz, apaçık bir sapıklık içindeydik; sizi Âlemlerin Rabbiyle bir tuttuğumuz zaman."[34] yalan söylerler seni putlarına benzetenler, vehimleriyle sana, yaratılmışların sıfatlarını verenler; zanlarıyla seni, cisme sâhip sananlar, onlar gibi seni cüzü'lere bölenler; akıllarıyla kuvvetleri ayrı ve aykırı cisim isnâd edenler. Tanıklık ederim, bilirim, bildiririm ki, seni yaratıklarından bir şeye denk tutan, seni onunla bir sayar; seni bir şeyle denk sayan, hükmü yerinde ve apaçık olarak indirdiğin âyetlerine kâfir olur gider; apaçık deliller olan ve sana şehadet eden sözlerini yalanlar, inkâr eder. Gerçekten de sen, öyle bir Allah'sın ki, akıllara sığmazsın; hatırlara gelen düşüncelere girmezsin; bu yüzden de sınırlanmazsın, bir hâlden bir hâle dönmezsin.

(Bu da aynı hutbeden): Yarattığını takdir etti; takdirini tahkim etti; hikmetiyle tedbîr etti; tedbîrini lütfüyle tedvîr etti; yönelmesi mukadder yere yöneltti onu; o da durağını aşmadı; varacağı yere dek de vardı; taksirde bulunup şaşmadı. Buyruğu neredeyse vardı, gitti; direnmedi. Gerçekten de bütün işler, onun dileğiyle oldu; irâdesi yerini buldu. Eşyanın bütün sınıflarını, onlara dâir bir düşünceye dalmaksızın halketti; bir tasarlamaya girişmeksizin yarattı; yaratışta, çağların meydana getirdiği olaylardan doğan, bir tecrübeden faydalanmadı; şaşılacak şeyleri yoktan ver ederken bir ortağın yardımına dayanmadı. Yarattıklarının yaratılışlarını iradedesiyle tamamladı; onlar da itâatte bulundular ona; dâvetine uydular O'nun; bu hususta ne bir geri kalan oldu, ne bir ağır davranan. Herşeyi düzene soktu; sınırını belirtti; kudretiyle aykırı olanları uzlaştırdı; birbirleriyle bağdaşma sebeplerini ulaştırdı; miktarları, hadleri, tabiatları, durumları bakımından çeşit-çeşit, birbirlerinden ayrı cinslere ayırdı. Yaratıklar meydana getirdi; sanatlarını pekiştirdi; dilediği gibi yoktan var etti onları, icad etti.

(Bu hutbede gökyüzü ve yıldızları anlatırken buyur-muşlardır ki)

Gökleri, bir yere tutturmaksızın yarattı, yollarını tanzim, gediklerini termim etti; buyruğuyla gökten inenlere, yarattıklarına amelleriyle göğe ağanlara, onları râm etti. Bir duman yığınıyken çağırdı onları, bir araya geldiler; sesleri duyulmayan kapılarını açtı; yollarına parıl-parıl parlayan şihaplardan gözcüler dikti; boşlukta titrememeleri için onları kudretiyle kavradı; buyruğuyla durmalarını sağladı. Güneşini, gündüzü için her şeyi gösteren, ayını, gecesi için parlaklığı giderilen bir delil kıldı; ikisini de akıp gidecekleri yerlerde yürüttü; yürüyecekleri yerlerde konaklarını takdir etti de onlarla geceyle gündüzün ayrılmasına, onların yürüyüp gitmesiyle yılların sayısını, sayıların sayılmasını bildirmeyi diledi; dileği de yerine geldi. Sonra bulundukları boşlukta hareket ettikleri medârı tayin etti; göğü yıldızlarla bezedi; öylesine yıldızlar var ki uzaklıkları yüzünden gözlere görülmezler; öyleleri var ki ışıklarıyla göğü bezerler; bazılarını durdukları yerde döndürdü; bazılarını sürdü, yürüttü; kimisini iner, kimisini çıkar bir hale getirdi; kimisini kutlu kıldı, kimisini kutsuz kıldı; hepsi de emir ve irâdesine uydu.[35]

(Sonra Melekleri anlatmışlardır; bu beyanlarından-dır bu sözler):

Onlar ancak, Allah'ın kadirlerini yücelttiği kulladır; O'ndan izinsiz bir söz etmezler; emrine uyarlar da iş görür-ler, kendiliklerinden bir işe girişmezler.

Onları vahyine emin etmiştir, emrine, nehyine dâir emanetleri onlara yüklemiştir de peygamberlere göndermiş-tir. On'ları şüphelerden korumuştur, arıtmıştır; onların içinde onun razılık yolundan sapan bulunmaz; rızasına aykırı iş gören olmaz.[36]

94

Uludur, kutludur O Allah ki yüce himmetler bile onu idrâk edemez; en doğru ve temiz anlayışlar bile onun künhüne eremez. Bir evveldir ki evveline bir ön olamaz; bir ahirdir ki sonuna bir son bulunamaz.

(Bu hutbelerinde Hz. Ali (a.s) peygamberleri (s.a.a) şöyle anlatmaktadırlar):

Onları en üstün kişilere emanet olarak vermiştir; en hayırlı rahimlerde karar ettirmiştir. Onları en yüce bellerden en temiz rahimlere aktarmıştır; onlardan geçenler geçtikçe Allah dinini kurmak ve korumak için yerlerine gelecekleri getirmiştir. Böylece de noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah'ın lütfü, Allah'ın rahmeti ona ve soyuna olsun, peygamberlik, Muhammed'e erişmiştir. Onu yetişmek bakımından en üstün yerden yetiştirmiş, dikip boy atmak bakımından en yüce yerden izhâr etmiştir. Bir ağaçtan yetiştirmiştir ki peygamberlerini o ağaçtan meydana getirmiştir; emin kişilerini o kökten seçmiştir. Onun boyu, boyların hayırlısıdır; onun soyu, soyların hayırlısıdır. Ağacı, ağaçların en iyisidir; haremde bitmiştir; kerem alanında boy atmıştır. O ağacın upuzun dalları, budakları vardır; meyvesine herkesin elinin uzanmasına imkân yoktur. O, Allah'tan çekinenin, imâmıdır; doğru yolu bulanın can gözüdür. Bir ışıktır ki parıl parıl parlar; bir yıldızdır ki ışığı balkır durur; bir ışık verir ki parıltısı nurlar saçar. Yolu dosdoğrudur; orta bir yoldur; yordamı gerçektir; sözü hakla batılı ayırır, hükmü adaletin ta kendisidir. Onu, peygamberlerin gönderilmesinin arası kesildiği, halkın iyi işlerden ayakları kaydığı, ümmetlerin bilgisizliğe düştüğü bir çağda göndermiştir.[37]

Allah size acısın, apaçık delillere uyun; yol aydınlıktır, doğrudur, sizi esenlik yurduna çağırmada. Fırsat ve mühlet elinizdeyken uyun o doğru yola. Amel defterleri açık, kalemler yazıp duruyor. Vücutlar  sağ-esen, diller tutulmamış. Tövbe kabûl edilmede, ameller makbûl olmada.

* * *


179

(Dı'lib-i Yemâni, yâ Emir'el-Mü'minin, rabbini gördün mü diye sorunca, görmediğime kulluk mu ederim buyurdular. Nasıl gördün onu sorusuna karşılık da buyurdular ki):

Onu gözler, apaçık görüşle göremez; fakat gönüller, İman gerçekleriyle görür. O, her şeye yakındır, fakat onlarla birleşerek değil. Her şeyden ayrıdır, fakat onlara zıt olarak değil. Söyleyicidir, fakat düşünerek, dille, damakla değil. İrâde edicidir, kasıtla, azimle değil. Eşyâyı yapandır, yaratandır, âletle değil. Latîftir, gizlilikle vasfedilemez. Büyüktür, irilikle değil. Görücüdür; duyguyla tavsife imkân yok. Acıyıcıdır, gönül yumuşaklığıyla tarifine imkân yok. Yüzler, onun ululuğuna karşı eğilmiştir, alçalmıştır; gönüller, onun korkusuyla dolmuştur, titrer-durur.[38]



[1] - Umdet'üt-Talib fî ânsâbi Âl-i Ebi Talip. Necef'ül- Eşref- 1337 H. 1918; s.193-200. Muhammed Abduh: Şerhu Nehc'il- Belağa; Beyrût; Müesseset'ül-A'lemî basın; M. Abduh'un önsüzü; s.6.

[2] - İbn'ün- Nedîm: El- Fihrist; Mısır, Rahmdniyya Mat. 1348; s.149.

[3] - Süleym için b. Tenkıyh; 2. s. 52- 55; İbn-i Nedîm: Fihrist; s. 307- 308, Küleynî için bk. Tenkıyh; 3, 201- 202; Muhammed Ali Müderris: Reyhânet'ül Edeb; 3, Çâp-hâne-i Şirket-i Sehânî-i tab'ı Kitâb; 1369 H. 1329 Ş. H. s. 379- 381-

[4] - Mısır- 1323 H. 2, Beyn'es- Sûreyn mad. s. 343.

[5] - Âkaa Bozorg-i Tehrânî Muhammed Muhsin: E'z-Zeria ilâ Tasânif'iş- Şîa; 7, 1329 Ş. H. Tehran; s. 187- 193.

[6] - Bütün bu hususların tafsîli, "E'z- Zerîa"nın 7. cildinde, yukarıda, belirtilen sahîfelerdedir.

[7] - İbn-i Ebi'l Hadîd'in hâl tercemesi ve eserleri için "Reyhânet'ül- Edeb"e bk. 5, s. 216-217.

[8] - Reyhânet'ül-Edeb; 5, s. 216-218.

* - İstidlâlle yürüyenlerin yolu tahtadandır; tahta yolsa pek dayanıksızdır.

** - İhlâsı da, ameli de Ali'den öğren; Allah arslanını hîleden, hud'adan münezzeh bil. Değil mi ki (yâ Ali) sen, o bilgi şehrinin kapısısın; değil mi ki ilim güneşinin ışığısın; ey rahmet kapısı, ey eşi, dengi olmayan Tanrı bârigâhı, kapanma, ebedî olarak açık kal. Yiğitlikte Tanrı arslanısın; erlikteyse kimsin; kim bilebilir ki?

[9] - E'z-Zerîa ilâ Tasânîf'iş- Şia, 4, Tehran- 1320- 1322; s. 99-100, 384; 7, 1329 Ş. H. s. 203-204; 12; Necef 1378 H. s.214-215; 14, Necef- 1381- 13961; s. 117-118, 130, 141-142. Terceme ve Şerhimiz, Târîhî hutbeler, 7.

[10] - aynı, 10. Çâphâne-i Meclis - 1375 H. 1956, s. 239; 13, s. 146, 14, s. 122, 129. Bizde, 2. Bölüm; Savaş sırasın-daki hitâbeliri; 11.

[11] - 4, s.119, 14, s. 144-148, 152. Bizde 3. Bölüm; İdârî mektupları emir-nâme ve ahd-nâmeleri, 21.

[12] - 13, s.225-226; 14, s.114-115, 122- 124,133, 145. Bunların biri de Küçerat diliyledir. Bizdeki 4. bölüm, İçtimâî- İktisâdî hutbeler; 27.

[13] - E'z-Zerîa, 13, s.144, 209; 14, s. 118, 126, 133-134.

[14] - Cemâlüddîn Muhammed-i Honsârî'nin "Gurer'ül-Hikem" şerhine Mîr Celâlüddîn'il - Huseyniyy'il - Urumavî Muhaddis'in yazdığı "Önsöz"e bakınız; Tahran Üniv. Yayın. 1. 1339 Ş. H. 1380 H.

[15] - Câmî'nin "Sad Kelime"si için b. Zerîa, 15,1384-1965, s.30.

[16] - Sonu eksik olan ve bilhâssa dil bakımından çok değerli bulunan bu kitabın tevsîfi için, tarafımızdan hazırlanmakta olan "Mevlânâ Müzesi Yazmalar Kataloğu'nun 1. cildine bk. Millî Eğitim Bakanlığı Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü Yayınlar, Seri: 3, No, 6. Ankara; Türk Tarih Kurumu Basımevi-1967; s. 82-84.

[17] - Kur'ân-ı Mecîd'de 14. sûrenin (İbrahim a.s) 34. âyetiyle, 16. sûrenin (Nahl) 18. âyetinde Allah'ın nimetlerinin sayılamayacağı bildirilmiş, Hz. Muhammed de (s.a.a) "Allah'- ım, gazabından rızana, ikabından bağışlamana, senden sana sığınırım, sana lâyık övmeyle seni övmeme imkân yok benim için; sen, kendini nasıl övdüysen öylesin" buyurmuş-tur (Câmi'us-Sagıyr, 1. s.50). Kur'an-ı Mecid'in 78. sûresinin (Nebe') 6. ve 7. âyetlerinde de yeryüzü, bir yaygıya, dağlar çivilere teşbîh edilmiştir.

[18] - Din lügatte karşılık mânasına gelir. Terim olarak, İlâhî hükümlerin tümüne denir. Kur'an-ı Mecid'de, Allah katında dînin ancak Müslümanlık olduğu bildirilmiş (3, Âli İmran, 19) Müslümanlığın gerçek din olduğu anlatılmış (9, Tevbe, 33), ayrıca her yapılan işin karşılığı verileceği vaadedilen kıyâmet gününe de "din günü" denmiştir (1, Fatihâ,4). Birinci mânada itâat etmek, râm olmak, öz gerçekliği mânaları da vardır (El-müfredât fî Garib-il Kur'an, Tahran- Murtazaviyye matbaası, ofset basımı s:175-176). Bu söz Kur'an-ı Mecid'de bir çok âyetlerde geçer. 51, sûrenin (Zâriyât) 56. âyetinde, "Ve ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım" buyurulmuştur. Bu âyeti İbn-i Abbas, "Yâni, beni tanısınlar diye" tarzında tefsir etmiştir. "Ben bir gizli defineydim, tanınmayı diledim de halkı, beni tanısınlar diye yarattım" meâlindeki kudsî hadisi  mevzû kabul edenler dahi, yukarıdaki âyetin tefsiri bakımın-dan, bu sözün, meâl itibariyle doğru olduğunu söylemişlerdir (Aliyy'ül-Kaarî: Mevzuat-u Kebîr, Matbaa-i âmire-1289, s.62).

Dinin usûlü, Allah'ın varlığına, birliğine, kullara lütuf olarak içlerinden bazılarını seçip hükümlerini bildirmek, doğru yolu göstermek için gönderdiğine, onlara Cebrâil vasıtasıyla ve vahiy yoluyla hükümlerini bildirdiğine, bunların içinde son peygamber olan Hz. Muhammed'in (s.a.a) Allah katında mertebesi en yüce ve yüksek olduğuna ve peygamberliğin onunla bittiğine, bu dünyadan sonra bir âhiret âleminin bulunduğuna ve herkesin orada, dünyada yaptığının mükâfat ve mücâzatını göreceğine inanmaktır. Bu üç asla "Tevhîd, Nübüvvet, Maâd" denir. Nübüvvet'e, meleklere ve kitaplara inanmak, maâda, ölümden sonra âyet ve hadislerde bildirilen şeylerin hepsine inanmak girer. Bunları tasdik, herkese ve aklen gerektir. Bunlarda taklit, yani bir müçtehidin reyine uyuş olmaz. Fürû'ı din'de, yâni namaz, oruç, hac, zekât ve saire gibi bedenî, yahut mâlî, yahut hem bedenî, hem mâli ibadetlerle, nikâh, talak, alım-satım gibi muâmelâtta Kur'an ve hadisten, yani Kitap ve Sünnetten hüküm çıkarmaktan, icma' ve akılla bir hükme varabilmekten âciz olan kişilerin müçtehidi taklit etmeleri, onun re'yine uymaları icab eder.

[19] - Allah'ı hakkiyle tavsif mümkün değildir, çünkü sıfatları, bizim bildiğimiz sıfatlar gibi değildir, Kitapta ve Sünnette vârid olan sıfatlar bizim idrâkimize göredir. Ancak bizim görmemiz, duymamız, renk, şekil, ses, uzaklık, yakınlık yönünden olduğu gibi gözle ve kulakla mümkündür. Halbuki Allah'ın görmesi, duyması, bir esere tâbi olmadığı, bir ihtiyaca bağlı bulunmadığı gibi âletle de değildir, ilmi, görülen, duyulan şeyleri muhît olduğu gibi görülmeyen, duyulmayan şeyleri de muhîttir. Bu bakımdan, bizim bilgimizle onun sıfatlarını kıyaslamak, âdetâ onun zâtına bir eşit kabul etmeye benzer ki vahdete, tevhid inancına aykırıdır. Varlık ve birlik, Allah sübhânehu ve Teâlâ'nın zatında sâbit iki sıfattır, zâtın aynı değildir.

2. surenin (Bakara) 29. âyetinde, 7. surenin (A'râf) 54. âyetinde, 10. sûrenin (Yunus) 3. âyetinde, 20. sûrenin (Tâbâ) 4. âyetinde, Allah Tebareke ve Teâlâ'nın göğe, arşa istivâsı müeveldir. İstivâ iki şeyin, iki adamın eşit ve denk olmasıdır. Sivâ, iki şey arasında hacım, ağırlık gibi hususlarda eşitliğe denir; keyfiyet husûsunda da kullanılır. İstivâ, "alâ" ile ta'diye edilirse kavramak, kaplamak anlamına gelir. Emri, hükmü, tedbîri, göğü, arşı kavradı, yâni gökleri yerleri  yarattıktan sonra arşa hâkim ve mutasarrıf oldu, tedbiri orada cârî oldu demektir. Gök her cirmi kaplayan fezâdır, arş, tavan, bir şeyin üstünü örten şey ve çardaktır. Mecaz yoluyla padişahın meclisi, saltanat, hüküm, yücelik ve kudretten kinâyedir. Arşı yıkıldı demek, hükmü kalmadı, gücü kuvveti yok oldu demektir. Bu bakımlardan bu âyetlerdeki mânâ, tedbîri, emri, kudreti, göğü, arşı kapladı, her şeye şâmil oldu ve şâmildir tarzında anlaşılır. Yoksa gökte veya arştadır demek değildir (El-Müfredât s. 329-330; Tabrasî: Mecma'ul Beyan; 1, s. 71-72, 4, s.427-428, 5, s.99). Mücessime tâifesi, Allah'ın arşta bulunduğunu kail olmakla hata etmişlerdir. Bir yerde temekkün, başka yerde bulunmamaktır, aynı zamanda mahdut ve cisim sâhibi olmaktır, cisimse tecezzi eder. Bütün bunlarsa Allah için muhâldir.

[20] - Bir işe koyulan, önce o işi düşünür, kurar, bilgisinden, görgüsünden faydalanır, yaparken hareket halindedir, bir cihet sarfeder, yorulur. Bu dört vasıf olmadan hiç bir iş yapılamaz. Allah Tebareke ve Teâlâ ise bunlardan müs-tâğnidir, münezzehtir, ilmi bir şeyi yaratmadan önce de ona lâhıktır, sonunu da bilir.

[21] - "Kim doğru yolu bulursa ancak kendisi için bulmuştur. Kim doğru yoldan sapmışsa kendisini saptırmıştır ve kimse, bir başkasının yükünü yüklenmez ve biz, peygamber göndermedikçe hiç bir topluluğu azaplandırmayız" âyeti mucibince (17, İsrâ, 15) lütfü dolayısıyla insanlara mutlaka bir peygamber göndermiştir, bir kitap indirmiştir, bir hüccet tanıtmıştır, doğru yolu beyan buyurmuştur. Peygamberlerin kimisi, 61. sûrenin (Saf) 6. âyetinde Hz. İsâ alâ Nebiyyinâ ve âlihi ve aleyhisselâmın, Hz. Muhammed'i bildirdiği gibi kendisinden sonra gelecek peygamberi müjdelemiştir; kimisi bizim Peygamberimiz gibi eski peygamberleri tasdik etmiş ve ettirmiştir.

[22] - 2. Sûrenin (Bakara) 143. âyetinde tam orta yolu tutmuş, ifrattan, tefritten arınmış olan Muhammed (s.a.a) ümmetinin bütün insanlara tanıklık edeceği, Hz. Peygamber' in de ümmetine tanık olacağı, 4. sûrenin (Nisâ) 41. âyetinde, kıyâmet günü her ümmetten bir tanık getirileceği, Muham-med  (s.a.a) ümmetinin de hepsine tanıklık edeceği bildirilmektedir. 9. sûrenin (Tevbe) 33. âyetinde, müşrikler istemese, zorlarına gitse bile Hz. Muhammed'in insanları doğru yola götürmek için gerçek din ile, bütün dinlere üstün olmak için gönderildiği beyan buyurulmaktadır. 61. sûrenin (Saf) 9. âyet-i kerîmesi de aynı meâldedir ve bu âyetlerden Muhammed (s.a.a) dininin son din, kendilerinin de son peygamber olduğu anlaşılmaktadır. 33. sûrenin (Ahzâb) 40. âyetinde ise Hz. Muhammed'in Allah'ın Rasulü ve peygamberlerin sonuncusu olduğu tasrîh edilmektedir. Âyette, peygamberler, sözü "nebiyyin-haber getirenler" diye geçer. Her nebî, rasûl, yâni şerîat sâhibi değildir, fakat her rasûl nebîdir, yâni nebî umûmîdir, rasul  husûsî  ve rasûl, nebî sözünün şümulüne girer; bu bakımdan hadislerle de sâbit olduğu veçhile Hz. Muhammed, peygamberlerin sonuncusu-dur, dini de son dindir. Ondan sonra peygamberlik iddiâ eden ve din kuran kişilerin hemen hepsi de sömürgenlerin İslâm'ı bölmesine maşalık eden şarlatanlar, yalancılardır.

Kur'an-ı Mecıd'de, Allah'a ibâdet için kurulan ilk evin, ilk mescidin, Mekke-i Muazzamâ'daki Kâbe olduğu bildirilmiştir (3. Âli İmrân 96). Buhârî, Ebû-Zerr'den (r.a) tahriç eder; diyor ki: Yâ Rasûlallah dedim, yeryüzünde ilk kurulan mescid hangi mescittir? Mescid-i Haram buyurdular. Sonra hangi mescid kuruldu dedim, Mescid-i Aksâ buyurdular. İkisinin arasında dedim, ne kadar, zaman var? Kırk yıl buyurdular (et-Tecrid'us-Sarih, c.2, s.41, Kitab-u-Bed'ül-halk).

[23] - Cehalet devri denen ve Hz. Muhammed'in (s.a.a) gönderilmesinden evvelki devre ait olan sapıklıklar, saymakla tükenmez. İnsanlar putlara tapıyorlardı; kumar, içki, fâiz alıp yürümüştü. Kadınlar dört, beş, hattâ daha fazla erkekle evleniyorlar, çocuğun babası, ya hakemle tayin ediliyor, yahut kur'a ile tanınıyordu. Diri hayvanların etinden parçalar kesilip yeniyordu. Harâm, helâl bilinmiyordu. Soy-boy üstünlüğü, yağma âdî işlerdendi. Kız çocukları diri diri gömülüyordu. Bu hususta, tarihlerde anlatıldığı için fazla söze lüzum görmüyoruz.

[24] - Hz. Peygamber'in (s.a.a) diktiği bayrak, Allah'ın Kitabı, kendilerinin sünnetidir.

[25] - Helâl, yapılabilen, yapılması suç olmayan şeylerdir. Haram yapılması suç olan, bir kısmının cezası, dünyada da tayin edilmiş olan şeylerdir. Farz, yapılması emredilenlerdir. Hükmü kalkan âyete "Mensûh", o âyetin hükmünü kaldıran âyete "Nâsih" denir. Ruhsat, bir sebep yüzünden yapılma-sına cevaz vermektir. Azimet, manâsında tahsîs bulunan hükümlerdir. Meselâ, içki haramdır. İçen dünyada da had vurularak, yani dövülerek cezalanır, su içmekse helâldir. 2. sûrenin (Bakara) 173. âyet-i kerîmesinde, ölü hayvan eti, kan ve domuz haram edilmiştir; fakat zorda kalanın başkasının hakkına el uzatmaması, doyuncaya dek yememesi şartıyla yemesine cevaz verilmiştir; bu bir ruhsattır. "Kim sizden o aya, Ramazan ayına erişirse orucunu tutsun" emriyle (2, Bakara, 181), bâliğ olmayan, aklı başında bulunmayan, hasta ve kadınsa hayız halinde olmayan ve seferde bulunmayan herkese oruç farz edilmiştir; bu sözde yukarıdaki mazeretlerden biri ile mâzur olmayanlara tahsîs vardır. Mânası umumi olan, "Herkes ölümü tadar" (3. Âli İmran, 182) âyetindeki gibi mânası herkese ve her şeye şâmil olandır. İbret, "Bak. Allah'ın rahmetinin eserlerine, yeryüzünü nasıl da ölümünden sonra diriltir" gibi (30, Rûm, 50) âyetleridir; mânaları ibreti tazammun eder. Örnek, "Kendilerine Tevrat yüklenenler, sonra da onunla amel etmeyenler, eşeğe benzerler ki koskoca kitapları taşımada" (62; Cumua, 5), "Dünya yaşayışı, gökten yağdırdığımız yağmura benzer ancak" (10, Yûnus, 24) gibi âyetlerdir. Mutlak, "Bir kul azad etmelidir" tarzında nâzil olan âyetlerdir (58, Mücadele, 3); yahut, "Kadın olsun, erkek olsun, hırsızların ellerini kesin" (5, Mâide, 38) âyetidir ki elin nereden ve ne kadar kesileceği âyette musarrah değildir; hadisle anlaşılır. Mukayyetse, "Bir mü'min köle azat etmek gerek" (4, Nisâ, 92), yahut "Ellerinizi dirseklerle beraber yıkayın" (5, Mâide, 6) meâlindeki âyetlerdir. Anlamı kesin olan ve herkesçe anlaşılan âyetlere "muhkem" denir ve Kur'an-ı Mecid'in âyetlerinin çoğu böyledir. Mânası herkesçe anlaşılmayan âyetler "müteşâbih" adıyla anılır; bazı sûrelerin başlarındaki harfler gibi.

Kur'ân-ı Mecid, bir de şu suretle anlatılmaktadır:

Bâzı âyetlerin hükümlerinin mutlaka bilinmesi, onlara uyulması icâb eder, bunlar, muhkem âyetlerdir ve Kur'ân-ı Mecid'in ayetlerinin çoğu bu suretle nâzil olmuştur; emir, nehiy, helâl, haram âyetleriyle vahdaniyete, risâlete, maâda îman hükümlerini ihtiva eden âyetler gibi, fakat bazıları da "müteşabih"dir, mânası açık olarak belli değildir. 17. sûrenin (İsrâ) 85. âyetinde ruh hakkında verilen bilgi, yahut 24. sûrenin (Nûr) 35. âyeti olan, "Nûr âyeti", yahut da bâzı sûrelerin başlarındaki  hurûf-ı mukattaa gibi. Bunların mânalarını kesin olarak bilmemiz hakkında bir emir yoktur, hattâ bunların üzerinde durmak, bunlardan hüküm çıkarmak bir bölük halkı sapıklığa da sevkeder. Çünkü çevremize, bilgimize, tecrübemize ve zamanımıza dayanabilen akıl, Rabbânî hikmetleri ihâtadan âcizdir.

Bâzı âyetler de vardır ki 4. sûrenin (Nisâ), 15-16. âyetlerinde, kötülük de bulunan kadının, dulsa ölünceye dek hapsi, kızsa ta'ziri emredilmişken sünnetle, evli olanın recmi, olmayana had vurulması takarrür etmiştir. Öyleleri vardır ki sünnetle muayyen iken kitapla değişmiştir. İslam'ın ilk zamanlarında Beyt-i Mukaddes'e teveccüh edilerek namaz kılınırken 2. sûrenin (Bakara) 144. âyetinde Mescid-i Harâm'a teveccüh farzedilmiş, sünnet de buna tâbi olmuştur. Öyleleri de vardır ki 4. surenin (Nisâ') 101. âyetinde olduğu gibi seferde namazın kasrına ruhsat verilmişken sünnetle vücûbu sabit olmuştur. Vaktinde vâcip, yâni farz olan, ileride hükmü geçen âyetlerse mensûh âyetlerdir.

Yapanın karşılığı cehennem olan haramlar, büyük günahlardır; suçluları bağışlananlar da küçük günahları işleyip nâdim olanlardır. Azı makbûl olan, fakat çoğu da yapılabilen emirler, meselâ namazda Hamd'den sonra en kısa sureyi okumaktır; fakat insan, en uzun sûreyi de okuyabilir.

[26] - Kur'ân-ı Mecid'in 2. sûresinin (Bakara) 158, 189, 196-200, 3. sûrenin (Âli İmrân) 97, 9. sûrenin 3. âyetinde haccın farz olduğu bildirilmektedir. Haccın iktisâdî ve içtimaî faydaları pek çoktur. İslâm'ın merkezi olan yerde, her taraftan gelip toplanmak, İslâm ülkelerinin imârını, terfihini sağlaya-cağı gibi imân edenlerin bir araya toplanmaları, birbirleriyle tanışmaları, görüşmeleri yılda bir kere umûmi bir İslâm kongresi mâhiyetini taşır. Beytullah, İslâm'ın kıblesi, toplum yeridir. Orası Müslümanlara haremdir; hürmeti vâcip yerdir. Hac esnasında ihrâma bürünen, âdeta ferdiyetinden ölmüş, beşeriyetten çıkmıştır; meleklere benzemiştir. Eli-kolu yoktur; canını Hakk'a teslîm etmiştir. Hiç bir şeyi, hiç bir yaratığı incitemez; tam bir teslîmiyettedir. Bu da ayrıca terbiyevî ve ahlâkî yönüdür. Bundan dolayıdır ki hacca, İslâm dininde büyük bir ehemmiyet verilmiş, bedenî ve malî durumu iyi olanın, yol da eminse bu farîzayı terketmesi, küfürle eşit tutulmuştur (3, 97).

[27] - Yokluktan, yoksulluktan kurtulmak için; yâni O'ndan yardım dilerim herhalde ve O'dur her hâceti revâ eden, O'na hamdetmekten mahrûm olmamak, bu mânevî yoksulluktan kurtulmak için O'ndan yardım isterim demektir.

[28] - İnsanların, Hz. Muhammed'in (s.a.a) gönderilme-sinden önceki hallerini anlatmaktadır. Hidâyet gerçekten de bilinmez olmuştu. Şeref soya sopa bağlıydı, üstünlük ancak kahırla, zulümle elde edilirdi. Elle yapılan putlara kulluk etmek, fakat istenilen elde edilemezse onlara hakarette bulunmak âdetti. İlk kız çocuğu olanın onu, diri diri gömmesi, şerefini korumak için bir vecîbe idi. Kölelik câriyelik bir geçim vasıtasıydı, hürriyet adı anılmaz bir mefhumdu; fazilet bir muammadan ibaretti; batıl inançlar revaçtaydı. Arap yarımadası bu halde olmakla beraber yeryüzünün başka tarafları da sapıklık içindeydi. Mûsevîlik, ırk üstünlüğünü güden, âhireti düşünmeyen, düzeni, başka milletler hakkında mubah sayan bir din haline gelmiş, Hristiyanlık, putperestlik olmuştu. Temizliğin adı sanı yoktu. Din namına ahlâksızlık ve zulüm herkesi bezdirmişti.

En hayırlı yer, Mekke ve Beytullah'tır; o evin en kötü komşuları da müşriklerdir.

[29] - Vilâyet ve vasiyet, Hz. Peygamber'in (s.a.a) yerine geçen zâtın, Allah'ın emri ve Hz. peygamber'in (s.a.a) tebliği ile ümmetin imâmı ve Peygamberinin vasisi olup din ve dünya işlerinde ümmet içinde veliyy'ül-emr oluşudur ki bu inanç "İmâmiyye", yahut On iki İmâm'ın vilâyet ve imâmetine inandıkları için "İsnâ-Aşeriyye" denen, diğer mezhepler, İmâm Muhammed'ül Bâkır (a.s) ve oğlu İmâm Ca'fer'üs Sâdık'ın (a.s) zamanında çıktığı ve Ehl-i beyte uyanların İmâm Ca'fer'e (a.s) uydukları için "Ca'feriyye" diye de anılan mezhebi, diğer mezheplerden bilhassa ayıran inançtır.

(Bu hutbenin son fıkrasına nazaran Emir'ül-Müminin'in (a.s), hemen halife oluşundan sonra irâd edilmiş olması ihtimâli de vardır.)

[30] - "Kendileri de bunlara adamakıllı inandıkları, bunları iyice bilip anladıkları halde zulümle, ululanmayla inâdına inkâr ettiler; bak da gör bozguncuların sonu ne oldu" (Neml,14).

[31] - "O'dur evvel ve âhır ve zahîr ve bâtın ve O'dur her şeyi bilici." (57, Hadid, 3) Kadîm olması, kendisinden başka her şeyin sonradan yaratılmış bulunması bakımından, vakit mefhumu düşünülmeksizin evveldir; her şey fenâ bulunduğundan ve bâki yalnız kendisi olduğundan âhırdır; evveline bir evvel tasavvur edilemediği gibi zevâli de yoktur. Her şey O'nun tasarrufu altındadır; O'ysa her şeyden üstündür, bu bakımdan zâhirdir; her şeyi künhiyle, yaratmadan ve yarattıktan sonra bildiğinden ve O'ndan başka bilen olmadığından bâtındır; delilleriyle zâhir, yarattıklarının duygularından bâtındır; hiç bir şeye, zâhirî yakınlığı olmamak üzere zâhir kudreti, her şeyde göründüğü cihetle bâtındır diyenler, yaratış bakımından evvel, rızık veriş bakımından âhır, hayat veriş bakımından zâhir, öldürüş bakımından bâtındır tarzında tefsir edenler de olmuştur. Ezelî oluşuyla evvel, ebedî oluşuyla âhır, birliğiyle zâhir, hiç bir şeye ihtiyacı olmamakla da bâtındır da demişlerdir. Evveline evvel olmaması dolayısıyla kadîmdir; yâni evveldir; iman edenler âhirette rahmeti şâmil olmakla âhırdır; hikmetiyle zâhirdir; bilgisiyle bâtındır da denmiştir.

[32] - Hulûl, bir şeyin başka bir şeye girmesidir; iki şey birleşirse buna ittihâd denir. Allah tebâreke ve Teâlâ hiç bir şeye hulûl etmediği gibi 'Onun için ittihâd da mümkün değildir, bu çeşit bir inanç beslemek, Müslümanlığın esasına aykırıdır.

[33] - Bu kısımda Allah Süphanehu ve Teâlâ'nın zâtını düşünmemek esası vardır. Hz. Peygamber'in (s.a.a), "Allah'ın halkında düşünün, Allah hakkında düşünmeyin, sonra helâk olursunuz" buyurduğunu Ebû-Zerr (r.a) ve İbn-i Abbâs (r.a), "Halkı düşünün; Hâlıkı düşünmeyin; çünkü O'nun zâtını takdir edemezsiniz" buyurduğunu gene İbn-i Abbas rivayet etmiştir (Cami'üs Sagıyr, 1, s.111). Bu hadisler, Allah'ın kudretini, hikmetini, eserlerini, sun'unu, rahmetini, lütfunu, ihsanını düşünmeyi, yaratılanlarla O'nun varlığına, birliğine, kudretine, hikmetine yol bulmayı men etmemekte, fakat zâtının künhünü aklın idrâk edemeyeceğini, böyle bir düşünceye kapılanın aklına uyup sapıklığa düşeceğini bildirmektedir. Aynı zamanda, "Öyle bir mâbud-dur ki sana kitap indirdi. Onun bir kısmı, mânası apaçık âyetlerdir ve bunlar, kitabın temelidir. Diğer kısmıysa çeşitli mânâlara benzerlik gösterir âyetlerdir. Yüreklerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve yorumlamak için mânaları açık olmayan âyetlere uyarlar. Halbuki onların yorumlarını ancak Allah bilir. Bilgide şüpheleri olmayacak kadar kuvvetli olanlarsa derler ki: Biz inandık O'na, hepsi de Rabbimizdendir; bunu aklı tam olanlardan başkaları düşünemezler" âyetine de işaret vardır (3, Âli İmran, 7). Mânaları apaçık âyetlere "Muhkemât", mânaları açık olarak belli olmayan âyetlere "Müteşâbihât" denir; bunları 1. hutbenin 9. notunda izah etmiştik; bakınız.

[34] - 26. sûrenin (Şuarâ') 97-98. âyetleridir. Bu kısmında Mücessime ve Müşebbihe'ye, yâni Allah Süphanehu ve Taâla'ya cisim isnâd etmek, O'nu insana benzetmek, O'na mekân isbâtına kalkmak gibi sapık inançlara kapılanlara, putları, O'na eşit, yâhut O'ndan daha kudretsiz, fakat O'nun katında şefaatçi sayanların da küfrüne işaret vardır.

[35] - Bu kısımda gök denen şeyin, boşluk olduğunu, boşluktaki cirmi saran hava tabakası bulunduğunu, yıldızların da, Güneş ve Ay'ın da döndüğünü, yürüdüğünü, medarları olduğunu, henüz göze görünmeyecek kadar uzak yıldızların mevcudiyetini bildirmektedirler. Nitekim 36. sûrenin (Yâ-Sîn) 38-40. âyetlerinde, "Ve Güneş de karar edeceği yere akıp gider; bu, üstün hüküm ve hikmet sahibi Mâbûd'un takdiridir. Ve Ay için de muayyen zamanlarda konaklar tayin ettik; her devrin sonunda, eski, kuru ve eğri hurma salkımının çöpüne döner. Ne Güneş, Ay'a yetişebilir ve ne gece, gündüzü geçebilir; hepsi de bir gökte yüzüp durur" buyrulmaktadır. Aynı bölümde, 38. sûrenin (Sâffât) 6. âyetine de işaret edilmektedir.

Yıldızların kutlu, kutsuz oluşuna gelince:

Hazret-i Emir'ül-Mü'minîn (a.s), Haricilerle, Nehrevan savaşına giderlerken Eş'as b. Kays-ı Kindî'nin kardeşi Afif b. Kays, Yâ Emir el-Mü'minîn, şimdi gidersen korkarım, üst olamazsın; yıldız bilgisi bunu gösteriyor demişti. Bu adam, yıldız bilgisi bilgini geçinirdi. Hazret-i Emir (a.s) buyurdular ki:

Sen sanır mısın ki bir saat var, o saatte gidene kötülük erişmez ve bir saat da var ki o saatte gidene, korkarsın, zarar erer?

Kim bu sözünü tasdik ederse Kur'ân'ı tekzib eder; zanneder ki dilediği, sevdiği şeye ermek, erişmek için Allah'ın yardımına muhtaç olmaz, kötülüğü gidermek için O'nun yardımına ihtiyaç duymaz. Senin bu sözüne uyanın, Rabbine değil, sana hamd etmesi gerekir. Çünkü sen, zannınca onu, fayda elde edecek yola götürmedesin, zarardan da emin etmedesin.

(Sonra halka dönüp buyurdular ki:)

Ey insanlar, sakının yıldız bilgisi öğrenmekten; ancak karada, denizde, yıldızlarla yol bulacak kadar bir bilgi belleyebilirsiniz. Çünkü yıldız bilgisi, insanı gaybden haber vermeye götürür; müneccim, gaybden haber verene benzer; gaybden haber veren büyücü gibidir; büyücü ise kâfir gibi. Kâfirse cehennemdedir. Yürüyün Allah'ın adıyla (Muhammed Abduh Şerhi, 1, s. 128-129).

Gaybden haber vermek davasında bulunmaya "Kehânet", bu davayı güdene "Kâhin" denir. Hazretin sözlerinde de böyle geçmektedir; remil, cefr vesaire gibi bilgileri bildiklerini iddia edenler de bu hükme girer.

Hz. Peygamber (s.a.a), büyü, üfürükçülük, kuşların uçuşundan hüküm çıkarmak, kâhînlik, yıldız bilgisi, muska takmak gibi batıl inançları tamamıyla men etmiştir. Câmi'us-Sagıyr, 1, s.31, 67, 123, 2. 116, 140, 148, 142, 187; Künûz'ül-Hakaaık, 2, s.87, 120). Hattâ Hz. Ali'ye (a.s), "Yâ Ali, yıldız bilgisi bildiğini iddia eden kişi ile düşüp kalkma" buyurmuştur (Künuz'ül-Hakaaık, 2, s.206).

Bütün bunlara nazaran kutlu, kutsuz yıldız, arza tesîrî bakımındandır; yoksa yıldızlar da Allah'ın mahluklarıdır; kutluları, kutsuzları yoktur.

[36] - Mes'ade b. Sadka, İmâm Muhammed'ül-Bâkır ve Ca'fer'üs-Sâdık'a ulaşmıştır. Emir'ül-Mü'minin'in hutbelerini hâvi bir kitabı vardır (Tenkıyh, c.3, s.212).

[37] - Hz. Rasûl-i Ekrem (s.a.a) "Gerçekten de Allah mahlûkatını yarattı ve beni onların en hayırlı bölüğünden kıldı. Sonra kabilelerden hayırlısını seçti; beni en hayırlı kabileye mensup etti; sonra evleri seçti; beni en hayırlı eve verdi; ben hem en hayırlınızım, hem en hayırlı evdenim" ve "Allah İsmâil evlâdından Kinâne'yi, Kinâne'den Kureyş'i, Kureyş'ten Hâşimoğulları'nı seçti; beni de Hâşimoğulları arasından seçti" buyurmuşlar (Câmi'us-Sagıyr, 1, s.56, 58) ve atalarını saydıktan sonra kendisine ve atalarına câhiliyyet kirleri bulaşmadığını, Âdem'den îtibâren atalarının, nikâhla doğdu-ğunu, soy ve baba bakımından en hayırlı bulunduklarını bildirmişlerdir (aynl, s. 89).

[38] - Dı'bil, Hazret-i Emrî'nin (a.s) ashabından bir zattır. "Gözler apaçık göremez" sözünde, 6. sûrenin (En'âm), "Gözler onu göremez, O, gözleri görür, O'dur lütfu bol ve herşeyden haberdar" meâlindeki 103. âyet-i kerîmesiyle 7. sûredeki (A'raf), Hz. Mûsâ'ya (a.s), "Beni kesin olarak göremezsin sen" meâlini taşıyan 143. âyet-i kerîmesindeki beyana işaret vardır. Bu âyette, Rabbin dağa tecellîsini İbn-i Abbâs, nûrunun tecellisi, Hasen, vahyinin tecellisi olarak tefsîr etmişlerdir. 75. sûrenin, "O gün yüzler parlar; güzelleşir ve Rablerine bakarlar"; meâlindeki 22. ve 23. âyetlerinin tefsîrinde, 23. âyetteki "Nâzıra" sözünü, "Rablerinin, lütfunu, nimetini beklerler lütuf ve ihsanlarına bakarlar" denmiştir; bu tefsir, yukarıdaki iki âyet-i kerîmenin meâline uyar. Görülen şeyin bir mekânda olup görenle arasında, görülebilecek bir mesâfenin bulunması, görüşün bir zaman dahiline girmesi, görülen şeyin cisim, hayyiz sahibi olması, bu takdirde mürekkep olup tahallülüne de imkân tasavvur edilebilmesi  düşünülerek Allah-u Teâlâ'nın bu gibi evsaftan münezzeh olduğunu kaail bulunanlar, rü'yeti münteni' kabul etmişlerdir ki Eimme-i Hüdâ (Aleyhimüsselâm)dan gelen haberlerin hepsi, bunda müttefiktir. Allah'ın maiyeti, kurbeti, mekân ve zaman kayıtlarından müberrâ olup ilmiyledir; kelâmı, vahiy sûretiyledir; ilmiyle duyulan, görülen şeyleri semî ve basirdir; nitekim dirliği de zâtidir; bu bakımdan, hayydır, ezelî ve ebedî, yani kadîm ve bâkidir. Kudretiyle irâde eder, irâdesiyle mükevvindir. Hülâsa sıfatları da zâtı gibi idrâk edilemez; O'nu tavsif, teşbîhi icab eder ki bu da batıldır.