| ||||||||
| ||||||||
|
İnsanın iradesi, onun içinde bulunan içgüdüler ve meyillerle, toplumsal hayatta karşılaştığı, onu etkileyen bir takım ekonomik ve toplumsal etkenlere tabidir. İnsanın aldığı bütün kararlar, bu duygularının ve toplumsal etkenlerin tesiri altında kalınarak alınmaktadır. Ne bu duygularının varlığı ve harekete geçişi insanın ihtiyarı dahilindedir, ne de toplumsal hayatta karşılaştığı etkenler. Dolayısıyla bu etkenlerin tesiri altında kalınarak alınan kararlar da ihtiyari olamaz.
Cevap: Ne bahsi geçen içsel duygu ve meyillerin varlığı ve tesiri inkar edilmektedir, ne de toplumsal etkenlerin varlık ve tesiri. Ancak hakikat şudur ki, anılan etkenler sadece insanın karar alması için ortam hazırlamaktadır. Yoksa, insanın aldığı kararlar bunların kaçınılmaz zorunlu bir sonucu değildir. Yani, bu etkenler insanın herhangi bir konuda düşünerek karar vermesine sebep olur. İnsanın aldığı karar, bu etkenlerden kaynaklanan zorunlu bir müsebbep değildir. İnsanın karar aşamasında tereddüde düşerek konunun zarar ve kârı üzerinde teemmül etmesi bunun en bariz kanıtıdır.
Kısacası, insanın iradeyle hareket edip, işe koyulması ile, hayvanın iradeyle hareket edip, işe koyulması arasında fark vardır. Hayvan da iradeyle hareket edip işe koyulur. Ancak hayvanın iradesi, tamamıyla onun içgüdüleri ve doğal meyillerine tabi olup onların dışına çıkamaz. Hayvanın eylem türü tümüyle iltizazi (zevkine dayalı) olup, onun içgüdüleri ve tabii meyillerine bağlıdır. Hayvan herhangi bir hareketi kendi içgüdüleri ve meyillerine uygun görürse, hiç düşünmeden onun gereğini yapar. Ama insan böyle değildir.
İlk olarak; insanın sahip olduğu içgüdülerle, hayvanın içgüdüleri arasında büyük bir fark vardır. İnsanın içgüdüleri, sadece hayvani içgüdüler olarak adlandırılan içgüdülerle sınırlı değildir. İnsanın içgüdüleri arasında, onun insani yapısından kaynaklanan güzelliğe, yüce ahlaki değerlere, yüceliğe ve hakikate meyletme gibi manevi içgüdüler de vardır. Dolayısıyla insanın hayvani içgüdüleri bu içgüdülerin ışığında çalışmaktadır.
Sonra; insanın eylem türü tedbiridir. Yani, herhangi bir şeyin yalnızca insanın bir takım içgüdüleri ve doğal meyillerine uygun olması, insanın karar almasında yeterli değildir. Aksine, insan herhangi bir şeyin onun bir takım içgüdü ve meyillerine uygun olduğunu tasavvur ettikten sonra, sahip olduğu özel istidat sayesinde, bir takım inceleme, mukayese etme ve sonucun ne olacağı hususunda da düşünmeye başlar. Bu hususta geçmiş tecrübelerine baş vurup, bir takım ön kestirmelerde bulunmaya çalışır. Bu şeyin doğurabileceği bütün mantıki sonuçlar ile, taşıyabileceği bütün malzumatı ve akla gelen bütün yarar ve zararlarını gözden geçirmeye başlar. Sonuçta eğer onun yararının zararından daha fazla olduğunu görürse, onu yapmaya karar verir. Ama eğer onun zararının yararından daha fazla olduğunu görür, meselâ, onun bazı duygularına nispet lezzetli ve yararlı olduğu halde, bilahare bir takım daha fazla zararları olacağını veya içinde bulunan diğer içgüdülerine uygun olmadığını görürse, onu yapmamaya karar verir.
İşte insanların aklanı duygularını tatmin etmek amacıyla, bir çok hayvani duygularına uygun olan eylemleri terk etmeleri, bir bilim adamının ilmi değerlere ulaşmak gayesiyle bütün cismani lezzetleri göz ardı edip, bir çok maddi ve cismi acılara katlanması, bir kahramanın yüksek değerler uğrunda, hatta kendi hayatını bile feda etmeyi göze alması, hasta bir insanın daha hayırlı gördüğü sıhhatine kavuşması için acı da olsa, severek doktorun bıçağı altına yatması ve tabiatının sevmediği ilaçları kullanması insanın bu özelliğinden kaynaklanmaktadır.
İnsanın durumu dış etkenler karşısında da aynıdır. İnsan dış etkenler karşısında da bir konuda karara varmak için konuyu aklı incelemeye tabi tutup zarar ve kârını gözden geçirmeden karar vermez. İnsana bu özelliği sahip olduğu taakkul gücü vermektedir. İnsan bu güç sayesinde yüksek ahlaki değerlere ve toplumsal medeni yaşantıya sahip olup, diğer varlıkların kabul edemediği ilahi emaneti kabul etmeye liyakat kazanmıştır. O halde mezkur şüphe insanın muhtar bir varlık oluşuna bir halel getirmemektedir. Dolayısıyla bu şüpheye istinat edilerek insanın muhtar bir varlık oluşu inkar edilemez.
Allah Teala, insanın fiilleri de dahil olmak üzere, cihanda olan her şeyi ezeli olarak bilmektedir. Allah Teala'nın ilminin tersinin de gerçekleşmesi mümkün olmadığından, isyankarların Allah Teala'nın ilmi doğrultusunda isyan etmeleri gerekir. Aksi taktirde, Allah Teala'nın ilmine ters davranmış olurlar ki, bu muhal ve imkansızdır. O halde insanın fiilleri de dahil olmak üzere, her şey Allah Teala'nın ilmine uygun olarak gerçekleşir. Bu durumda artık insanın kendi seçiminin ve ihtiyarının bir anlamı kalmıyor. Demek ki, insan muhtar olmayıp, Allah Teala'nın ilmine uygun olarak hareket etmek zorundadır.
Cevap: Bu şüphe aslında bir mugalâtadan (yanıltmadan) başka bir şey değildir. Zira Allah Teala'nın ilmi, her şeyi olduğu şekliyle bilmekten ibarettir. Bu durumda Allah Teala insanın fiillerini de olduğu şekliyle bilmektedir. İnsanın fiilinin mahiyet ve şekli ise, insanın irade ve ihtiyarı dahilinde vaki olmasıdır.
Demek ki, Allah Teala'nın bir insanın yaptığı işe olan ilmi, onun kendi irade ve ihtiyarı ile hayır veya şer işleyeceğini bilmesinden ibarettir. Yani Allah Teala, insanın fiilini ihtiyari olma özelliği ile bilmektedir. Bu durumda, eğer insan muhtar olmaz ve kendi irade ve ihtiyarı ile işini yapmazsa, ilahi ilme ters davranmış olur, kendi ihtiyar ve iradesi ile yaparsa değil.
O halde mezkur şüphe, insanın irade ve ihtiyarına bir halel getirmediği gibi, aslında insanın muhtar oluşuna delil olmaktadır.
Örneğin, Allah Teala falan insanın kendi irade ve ihtiyarı ile belli bir zamanda herhangi bir hayır veya şer ameli işleyeceğini bilmektedir. Allah Teala'nın bu ilmi, o kimsenin o işi cebren yaptığı anlamına gelmez. Çünkü Allah Teala'nın ilmi iki bölümden oluşmaktadır:
1- Bahis konusu işin vaki olacağı,
2- O işin ihtiyar dahilinde tahakkuk bulacağı
İşte ilahi ilmin bu ikinci özelliği, o işin insan irade ve ihtiyarı çerçevesinde tahakkuk bulmasını ve aksi taktirde Allah Teala'nın ilminin doğru olmayacağını gerektirdiğinden, aslında insanın muhtar oluşunu pekiştirmektedir.
Evet, eğer Allah Teala'nın ilmi, o işin ihtiyar çerçevesinde tahakkuk bulmasına yönelik olmaz ve sadece o işin aslının olmasına yönelik olsaydı, böyle bir sonuç doğardı. Oysa ilahi ilmin, Allah Teala'nın her şeyi olduğu gibi bildiği anlamına geldiği açıktır.
Bunu bir misal ile açıklayalım. Nasıl ki, bir öğretmenin, okulunda dersine katılan iki öğrenciden birinin, son derece tembel olduğundan, yıl sonunda okulda kalacağını ve diğerinin de, çalışkan olduğundan, yıl sonunda sınıfı geçeceğini önceden bilmesi, sorumluluğu öğrenciden kaldırıp, öğretmenin boynuna yüklemez ve öğrencilerin irade ve ihtiyarlarına bir halel getirmezse, ilahi ilim de aynen böyledir.
Allah Teala'nın da kullarının ne yapacaklarını önceden bilmesi, sorumluluğu onların boynundan kaldırmaz ve onların irade ve ihtiyarlarına bir halel getirmez.
Acaba böyle bir durumda öğretmeni, sen bunu önceden biliyordun, öğrenci de öyle olmak zorundaydı, diye suçlamak olur mu? Böyle bir suçlama karşısında öğretmen; "ben ne yapayım, o kendi irade ve ihtiyarı ile dersine çalışmadı ve sonucuna da katlanmak zorundadır" demez mi?
İşte ilahi ilimde de aynı şey söz konusudur. Yani, Allah Teala'nın kulların kendi irade ve ihtiyarlarıyla yapacakları fiillerini önceden bilmesi, ne onların ihtiyarlarına bir halel getirir, ne de onların sorumluluğunu kaldırır. Demek ki, ezeli ilahi ilim, insanın irade ve ihtiyarına bir halel getirmediği gibi, onu pekiştirmektedir. O halde bu şüphe kökünden yersiz bir şüphedir.
İslami felsefe ve kelam ilminde üzerinde durulan önemli bahislerden biri de, kaza ve kader konusudur. Bu bölümde, yaratıklar arasında bulunan nedensellik bağının olayları, kesinlik ve ölçü açısından ne kadar etkilediği ve bu açıdan müsebbepler üzerindeki rolü, özellikle de insan irade ve ihtiyarının nedenli müstakil olduğu bahis konusu edilmektedir. Burada her şeyden önce kaza ve kader kelimelerinin hangi anlamı ifade ettiklerini açıklamalıyız.
Bazen, kaza ve kader kelimeleri birlikte kullanılır ve her şeyin alın yazısı anlamı kastedilir. Bazen de, her biri ayrı-ayrı kullanılır ve her birinden ayrı bir anlam kastedilir.
Kaza kelimesi lügatte bir şeye kesinlik kazandırmak veya bir konuda kesin hüküm vermek anlamını ifade ediyor. Kader kelimesi ise, ölçülü olmak manasını verirken, taktir etmek, bir şeye zat ve sıfatları açısından ölçü vermek anlamını ifade eder. Allah Teala'nın "... O bir şeye hükmettiğinde ona ol der, o da oluverir" [1] ayeti ile, "Biz her şeyi ölçülü yaratmışız" [2] ayetinde geçen kaza ve kader kelimeleri bunun örnekleridir.
Buna göre, ilahi kader ve taktirden maksat, her şeyin zat, sıfat, mekan ve zaman açısından ölçüsünün Allah Teala tarafından tayin edilmesi, ilahi kazadan maksat ise, varlıkların var olmalarında kesinlik kazanmalarının Allah Teala tarafından sağlanmasıdır. Allah Teala'nın da ilim, irade ve meşiyet ile işlerini yaptığı nazara alınınca, ilahi kaza ve kaderin Allah Teala'nın ilim, irade ve meşiyetiyle ilgili olduğu anlaşılır.
Yine bu tefsire göre, ilahi taktirin ilahi kazadan önce olduğu da anlaşılır. Zira bir şeyin kesinlik kazanması onun varlığında etkili olan bütün nedenlerin var olmasıyla olur ki, bu taktiri de içermektedir.
Ayrıca ilahi kaza ve kader, ilm-i kaza ve kader ve ayn-i kaza ve kader olmak üzere, iki kısma ayrılır. İlm-i kaza ve kader Allah Teala'nın, bir şeyin zat, sıfat, mekan ve zaman açısından sahip olduğu ölçü ile tahakkuk edeceğine dair olan kesin ilminden ibarettir. Ayn-i kaza ve kader ise, o şeyin objektif olarak bilinen özelliklerle tahakkuk bulmasının Allah Teala'ya intisap etmesinden ibarettir.
Ehl-i Sünnet'in meşhur kelam kitaplarından olan "El-Mevakif" kitabında kaza ve kader şöyle tanımlanmıştır: "Eş'arî mezhebine göre, ilahi kaza, Allah Teala'nın nesnenin kendi zarfındaki varlığına dair olan ezeli iradesi, ilahi kader ise, nesneyi zat ve sıfat açısından belli ölçülerle yaratmasından ibarettir."
Eş'arîler'e göre, ilahi kaza ve kader her şeye şamildir. Hiçbir şey ilahi kaza ve kader dışında gerçekleşmemektedir.
Mutezile mezhebine göre ise, ilahi kaza ve kader insanın iradi fiillerini içermemektedir. Mutezile mezhebine göre, ilahi kaza ve kaderin insanın iradi fiillerini de içerdiğini söylemek, insanın mecbur olduğu sonucunu doğurduğundan ilahi adalet ile çelişmektedir.
Eş'arîler ise, ilahi kaza ve kaderin insanın fiillerini içermediğini söylemenin, insanın iradi fiillerinde müstakil olmalarını ve Allah Teala'nın irade ve kudreti dışında gerçekleştiğini gerektirdiğini, bunun ise şirk olduğunu savunuyorlar.
Nakledildiğine göre, Mutezile mezhebinin ünlü alimlerinden olan Kadı Abdulcabbar ünlü vezir Sahip bin İbad'ın meclisinde Eş'arî mezhebinin ünlü alimi Ebu İshak İsfayarani ile karşılaşınca, ona hitaben: "Allah Teala kötü işler yapmaktan münezzehtir" der. Onun bu sözlerine karşılık olarak Ebu İshak ise, hemen: "Allah Teala mülkünde kendi istediğinden gayri bir şeyin olmasından münezzehtir" cevabını verir.
Böylece Kadı Abdulcabbar, Ebu İshak'a; "Siz ilahi kaza ve kaderi genel kabul edip, her şeyi içerdiğini kabul etmekle, kötü ve çirkin işleri de Allah Teala'ya nispet veriyorsunuz. Oysa Allah Teala bütün çirkinliklerden ve kötülüklerden münezzehtir" şeklinde ikaz ederken, o da hasmını; "Siz de Allah Teala'nın kaza ve kaderini genel kabul etmemekle, Allah Teala'nın mülkünde bazı şeylerin O'nun irade ve kudreti dışında vuku bulduğuna inanıyorsunuz. Bu ise tevhid ilkesiyle çelişmektedir" şeklinde suçluyor.
Bu tartışma, tarih boyunca Eş'arî mezhebini kabul edenlerle, Mutezile mezhebini kabul edenler arasında süregelmiştir.
Eş'arîler yaratılış ve fiillerde tevhid ilkesine dayanarak Mutezililer'i şirke düşmekle suçlarken, Mutezililer adalet ilkesini öne çekerek, onları ilahi adaleti kabul etmemekle suçlamışlardır.
Bu arada Mutezililer, ilahi sıfatlar konusunda, zatın sıfatlar yerinde olduğunu, Allah'ın alim, kadir gibi sıfatlarla sıfatlanmasının anlamı, zatının bu sıfatlara sahip olan kimsenin işini gördüğü anlamına geldiğini, yoksa İlahi Zat'ta bu gibi sıfatların olmadığını kabullenerek, İlahi Zatl'a sıfatlarının ayrı olduğunu ve sıfatların da Zat-i İlahi gibi ezeli olduğunu savunan Eş'arîler'i, zat ve sıfatlar konusunda şirke düşmekle suçlamış ve kendilerini, tevhid ve adalet ehli olarak tanıtmışlardır.
Ancak hakikat şudur ki, Ehl-i Beyt mektebi dışında hiçbir grup, ne gerçek anlamda tevhid ehli olabilmiştir, ne de adalet ehli. Eş'arîler tevhid ilkesini düzeltelim derken, insanın fiillerinde mecbur olduğu sonucunu doğuran insanın irade ve kudretinin onun fiillerinde hiçbir etkisi olmadığını savunarak, ilahi adaletle çelişmiş ve ilahi adaleti inkar etmek zorunda kalmışlardır.
Ayrıca, Zat-i İlahi ile sıfatlarının ayrı olduğunu ve her ikisinin de ezeli olduğunu iddia ederek de, zat ve sıfatlar konusunda şirke düşmüşlerdir.
Mutezililer ise, ilahi adalet ilkesini düzeltelim derken, insan iradesi dahilinde cereyan eden fiilleri, ilahi kaza ve kader dışında koymakla, yaratılış ve fiil boyutunda şirke düşmekle birlikte, onların büyük bir çoğunluğu, Zat-i İlahi'de kemal sıfatlarının bulunmadığını ve sadece Zat-i İlahi'nin kemal sıfatlarına sahip olanların işini yaptığını iddia etmekle, Zat-i İlahi'yi kemalden yoksun bilmişlerdir.
Buna karşılık Ehl-i Beyt mektebi hem Hak Teala'nın zat ve sıfatlarının ayniyetini kabul ederek, zat ve sıfatlar boyutunda hakiki tevhid ehli olmuşlardır. Hem de insanın irade ve kudretinin onun iradi fiillerinde etkili olduğunu ve dolayısıyla insanın muhtar bir varlık olduğunu kabullenmekle birlikte, insanın iradi fiilleri de dahil olmak üzere her şeyin ilahi kaza ve kader çerçevesinde cereyan ettiğini kabul etmekle, yaratılış ve fiiller boyutunda ilahi tevhidi kabul etmiş, ilahi adaletle de çelişmemişlerdir.
Ehl-i Beyt mektebine göre, insanın iradi fiilleri, hem gerçekten insanın kendi irade ve kudretine müstenittir ve insanın kendisi, kendi fiillerini icat etmektedir, hem de insanın kendisi ve fiilleri de dahil olmak üzere her şey, Allah Teala'nın kudret ve iradesiyle gerçekleşmektedir. Dolayısıyla insanın fiilleri de gerçekten Allah Teala'ya istinat edilmektedir.
Burada bazılarının; "Eğer, insanın iradi fiillerini icat eden, gerçekten onun kendi irade ve kudreti ise, bunları Allah Teala'nın irade ve kudretine istinat etmenin ne anlamı vardır? Ve eğer, insanın iradi fiillerinin gerçek icat edeni, Allah Teala'nın irade ve kudreti ise, onları insanın irade ve kudretine istinat etmek ne anlam taşır?" şeklinde soru yöneltmeleri mümkündür.
Kısacası, burada şöyle bir itirazın olması mümkündür: Siz bir taraftan insanın fiillerini, kendisi kendi kudret ve iradesiyle icat ettiğini diyorsunuz. Diğer bir taraftan da, bunların Allah Teala'nın irade ve kudretiyle tahakkuk bulduğunu ortaya atıyorsunuz. Bu iki söz arasında çelişki vardır.
Eğer insanın fiillerinin gerçek faili Allah Teala ise, insan gerçek fail değildir. Eğer gerçek fail insanın kendisi ise, Allah Teala gerçek fail değildir. Bir şeyin meydana gelmesinde iki gerçek failin olması nasıl tasavvur edilebilir?
Bu şüphenin halli için biz, birden fazla fail ve nedenin bir müsebbep üzerinde nasıl etki edebileceklerini açıklamak zorundayız.
Ancak bu hususa geçmeden önce, bir olgu veya nesnenin var oluş sebebi olup, onu tahakkuk ettiren, yani bir olgu veya nesneye varlık veren sebep ve faillerin birbirine mukayeseyle aralarında doğan nispeti açıklamamız gerekir.
Bir olgu ve nesneyi var eden sebep ve failleri birbiriyle mukayese ettiğimizde, şu iki durum ortaya çıkıyor: Şöyle ki; ya o fail ve sebepler, yekdiğerine nispetle, bir olgu veya nesnenin var olmasında etkili olmalarına ilaveten, kendi aralarında da nedensellik bağı mevcut olur ve birbirlerinin nedeni ve müsebbebi olurlar, ya da onların kendi aralarında hiçbir nedensellik bağı olmaz ve her biri kendi başına müstakil bir varlık olup, onları bir araya getiren ortak noktaları, sadece bir olgu ve nesnenin icat edilmesinde ortaklaşa etkili olmaları olur.
Birinci kısım sebep ve faillere, birbirlerinin boylamında olan sebep ve failler denir. İkinci kısım sebep ve faillere ise, birbirlerinin enleminde olan sebep ve failler denir.
Velhasıl eğer, bir olgu ve nesnenin tahakkuk bulmasında iştirak eden sebep ve faillerin kendileri arasında da nedensellik bağı olur ve onların arasında diğerlerine oranla sebep sayılan sebep ve failler ilk önce müsebbebleri olan öteki sebep ve failleri icat ederler, daha sonra da hepsi yani, hem sebep, hem de müsebbep olan sebep ve failler müştereken bir olgu veya nesnenin tahakkuk bulmasında rol alırlarsa, bu sebep ve failler birbirlerinin boylamında olan sebep ve faillerdir.
Ama eğer, onları birbirlerine mukayese ettiğimizde, aralarında bir olgu veya nesnenin icat edilmesinde müşterek olarak rol almaktan başka bir bağ bulunmaz ve kendi varlıkları açısından, aralarında hiçbir nedensellik bağı olmayıp, her biri kendi başına müstakil bir varlık olursa, bu sebep ve failler birbirlerinin enleminde olan sebep ve faillerdir. Yani onların kendileri arasında hiçbir nedensellik bağı mevcut değildir ve hiçbirinin varlığı diğerinden kaynaklanmamaktadır. Bu hususu bildikten sonra şimdi dönelim kendi konumuza.
Birden fazla fail ve sebebin bir müsebbep üzerinde etki etmesi şu şekillerde olabilir:
a) Birkaç fail ve sebebin bir müsebbep üzerinde ortaklaşa ve birlikte tesir etmeleri. Buna örnek olarak, bir bitki tohumunun yeşermesinde etkili olan, belli orandaki su ve sıcaklık derecesi gibi sebepleri misal gösterebiliriz.
Açıktır ki, burada farz edilen sebepler birlikte o bitki tohumunun yeşermesinde etkili oluyorlar.
Yahut birkaç kişinin ortaklaşa kaldırdıkları belli ağırlığa sahip olan, bir hacmi örnek olarak zikredebiliriz. Bellidir ki, o kişilerin gücü birlikte o hacmin yerden kalkmasında etkili oluyorlar.
b) Birden fazla olan sebep ve failin bir şeyin meydana gelmesinde birlikte değil de, birbiri ardına ve peş peşe etki etmeleri düşünülebilir. Öyle ki, o şeyin varlık süresi, o etkenler arasında bölünür ve her biri bir miktarında etki etmiş olur.
Meselâ, belli bir mesafeyi kat etmekte olan bir uçağı düşünelim. Bu uçağın uçuş süresi, her defasında yalnızca biri çalışan birkaç motorun çalışmasıyla sağlanabilir. Bu durumda uçağın uçuşa başladığında birinci motor, daha sonra da ikinci ve üçüncü motor uçuşu devam ettirebilir. Burada da birden fazla sebep ve fail uçuşu sağlamıştır. Ama hepsi birden değil, birbiri ardına ve peş peşe uçuşu gerçekleştirmişlerdir.
c) Birden fazla sebep ve fail bir olgu veya nesnenin tahakkuk bulmasında rol alır. Ancak şu farkla ki, her bir sebebin ve failin tesir etmesi önceki fail ve sebebin tesirine bağımlıdır. Öyle ki, eğer birinci sebep tesir etmezse, ikinci sebep de tesir etmez vs. buna örnek olarak zincirleme meydana gelen kazaları zikredebiliriz.
Açıktır ki, böyle kazalarda birden fazla sebep ve fail söz konusudur. Ama birinci sebep ve fail ikinci sebebin tesirine, o da üçüncü sebebin tesirine vs. yol açmaktadır.
Yahut bir yazının yazılmasında etkili olan birden fazla sebepleri örnek olarak zikredebiliriz. Bir yazının yazılmasında insan iradesi, elin hareketine, elin hareketi kalemin hareket etmesine, kalemin hareket etmesi de yazının meydana gelmesine sebep olur. Burada yazının yazılmasında rol alan birkaç sebep vardır. Ama her bir sebebin tesiri kendinden önceki sebebin tesirine bağlıdır.
d) Varlık açısından birbirlerinin enleminde değil de boylamında olan birden fazla sebep ve faillerin bir şeyin meydana gelmesinde etkili olması.
Şöyle ki, önceki farzlarda sebep ve failler varlık açısından birbirlerinin enleminde olan sebep ve faillerdi. Yani, onların kendi varlıkları birbirine bağımlı olmayıp, hiç biri diğerini var eden varlık nedeni değildi.
Meselâ, bir uçağın uçuş süresince uçuşu sağlayan birkaç motorun hiçbirinin varlığı diğer motordan kaynaklanmıyordu. Keza, belli bir ağırlıktaki hacmi hareket ettiren birkaç kişinin hiçbirinin kendi varlığı diğerinden kaynaklanmıyordu. Bir yazının yazılmasında etken olan, insan iradesi, eli ve kalem misalinde de onların hiçbiri diğerinin var edici sebebi değildi. Bunların her biri, varlık açısından diğerinin enleminde olan, kendi başına müstakil bir varlıktı. Onları bir araya getiren ve onlara ortaklık kazandıran husus, sadece onların belli bir şey üzerinde birlikte veya sıra ile yaptıkları tesir idi.
Ancak son örnekte varlık açısından birbirinin boylamında olan, yani varlık açısından birbirine bağlı olup, varlığı birbirinden kaynaklanan birden fazla fail ve sebebin bir şey üzerinde etki yapması farz edilmektedir.
Meselâ, varlık açısından güneşe bağlı olan ışın, başka bir şey üzerinde etki yaptığında, o etki gerçekte hem güneşe, hem de ışına aittir. Çünkü ışın ve güneş birbirlerinin enleminde olan iki müstakil varlık değillerdir. Bunlar birlerinin boylamında olup, varlık açısından birbirine bağımlı olan iki varlıktır. Daha açıkçası, ışının varlığı güneşten kaynaklanmaktadır ve ışın güneşin ma'luludur. Dolayısıyla da ışının her tesiri, ışının kendisine ait olduğu gibi güneşe de aittir. Yani, eğer bir şeyin varlık nedeni olan bir sebep, aynı zamanda kendisi başka bir şeyin müsebbebi olur ve varlığını başkasından alırsa, kendisi müsebbep olan o sebebin bütün tesir ve işleri, aynı zamanda onun sebebine de atfedilir. Çünkü ilgili felsefi bahislerinde de kesin burhanlarla ispatlandığı üzere, müsebbep olan şeyin varlığı, hakiki sebebinden bağımsız ve kopuk bir varlık değildir. Aksine, müsebbebin varlığı tam anlamıyla hakiki sebebinin varlığına bağımlı olan ve onun kapsamı dahilinde olan bir varlıktır. Dolayısıyla da bütün işleri kendi işi olduğu gibi, hakiki sebebinin de işidir.
Şimdi Allah Teala ile insanın iradi fiillerine gelelim. Allah Teala ile insan arasında olan bağlantı güneş ve ışın misalinden daha derin bir bağlantıdır. Çünkü hem insanın kendi varlığı, hem de sahip olduğu bütün özellikleri Allah Teala'ya bağlı olup, Zat-i İlahi'den kaynaklanmaktadır.
Böyle olunca da, insanın bütün iradi fiillerinin hem insanın kendisine, hem de aynı zamanda Allah Teala'ya istinat edilmesi, ne Allah Teala'nın kudret ve iradesini sınırlı kılmak olup, şirk sorununu doğurmakta, ne de insanı mecbur kılmak olup, insanın boynundan sorumluluğu kaldırmamaktadır.
Zira, insanın iradi fiillerinin Allah Teala'nın irade ve kudretiyle yapıldığını söylerken birbirinin enleminde olup, varlık açısından müstakil olan iki varlığın birlikte veya peş peşe bir şey üzerinde etki ettikleri kastedilmiyor ki, bunun Allah Teala'ya şirk koşmak olduğu söylensin, yahut Eş'arîler'in iddia ettiği şekilde, asıl etki edenin yalnızca Allah Teala'nın iradesi ve kudreti olduğu, insan irade ve kudretinin ise, hiçbir etkisi olmadığı kastedilmiyor ki, bunun da Allah'ın insanı mecbur ettiği ve bunun Allah'ın adaletiyle çeliştiği iddia edilsin.
Aslında dikkat edilirse, Eş'arîler'in iddiası de şirkten kurtulmamaktadır. Zira Eş'arîler'in bu görüşleri gereğince insan, iradi fiillerinde etkili olmayan, yalnızca kendisine ait olmakla birlikte, Allah Teala'nın irade ve kudreti dışında kalan bir irade ve kudret sahibi olmaktadır. Asıl etkili olan ise, insan irade ve kudretinin dışında kalan Allah'ın irade ve kudretidir.
Bu durumda insana, varlık açısından Allah Teala'nın irade ve kudreti dışında olup, etki etmeyen bir irade ve kudret tanımış olurlar ki, bunun kendisi Allah Teala'nın irade ve kudretini sınırlamak olup, şirk sayılmaktadır.
O halde Eş'arîler, bu görüşleriyle insanı fiillerinde mecbur kılıp Allah'ın adaletiyle çelişmelerine ilaveten, iddialarının aksine, tevhid meselesini de halledememişlerdir. Oysa İslam'ın özünden ibaret olan Ehl-i Beyt mektebi, insanın kendisini ve sahip olduğu her şeyi bizzat insanın kendisine ait bilmekle birlikte, Allah Teala'ya ait olduğunu, yerde gökte olan her şeyin, kısacası bütün varlık aleminin asıl malik ve sahibinin Allah Teala olduğunu vurgulamaktadır. "Bütün göklerin, yerin ve içindekilerin mülkiyeti ve hakimiyeti yalnızca Allah'ındır. O her şeye kadirdir." [3]
Başka bir tabirle Ehl-i Beyt mektebine göre, fiillerin insan irade ve kudretine istinat edildiği düzeyle, Allah Teala'nın kudret ve iradesine istinat edildiği düzey birbirinden farklıdır. Allah'ın irade ve kudretine istinat edildiği düzey, insanın irade ve kudretine istinat edildiği düzeyin üstünde olan bir düzeydir. Bu düzeyde insanın kendi varlığı, iradesi, kudreti, işini gerçekleştirdiği madde ve kullandığı araç gereçler hep birlikte Allah Teala'nın irade ve kudretine istinat edilmektedir.
Bu durumda insanın kendi irade ve kudretinin, kamil illetin (nedenin) bir parçası olarak fiilinde tesir etmesinin, kamil illetin bütününün Allah Teala'ya istinat edilmesiyle bir çelişkisi yoktur.
Zira bütün evren her şeyiyle birlikte, her halûkarda Allah Teala'ya istinat edilmekte ve her zaman Allah Teala'ya muhtaç olup O'ndan medet almaktadır. Hiçbir şey, hiçbir durum ve halde O'ndan müstağni değildir. Her an için her şey, O'na bağlı olup varlığını ve bütün varlık kemallerini O'ndan almaktadır.
Bu durumda insanın iradi ve ihtiyari fiilleri de Allah Teala'ya muhtaç olup, ilahi kudret ve irade dahilinde cereyan etmektedir. Bütün evrenin Allah Teala'ya istinat edilmesi, onların kendilerine istinat edilmesiyle bir çelişkisi yoktur ki, bir şey hakkında, ya Allah'a istinat edilmeli, ya da insana denilsin.
Hayır, bir şey insana nispet verildiği halde, Allah'a da nispet verilmektedir. Her iki nispet de hakiki nispettir. Öyle değil ki, birine hakiki, diğerine ise mecazi olarak nispet verilsin. Aksine, her iki nispet de hakiki nispet olup, bu nispetler arasında bir çelişki yoktur.
Çünkü Allah'ın irade ve kudreti ile insanın irade ve kudreti birbirlerinin enleminde olan iki ayrı irade ve kudret değil ki, birine nispet vermek, diğerine nispet vermekle çelişsin. Yani, eğer insanın irade ve kudreti Allah Teala'nın irade ve kudretinin enleminde olan müstakil bir kudret ve irade olsaydı, birini bir şeyin tahakkuk bulmasında tam neden kabul etmek, diğerini de tam neden kabul etmekle çelişirdi. Fakat insanın irade ve kudretinin kendisi, Allah Teala'nın irade ve kudretinin ma'lul ve müsebbebi olduğuna göre, insan irade ve kudretinin sebep olduğu her olgu, aynı zamanda Allah Teala'nın irade ve kudretinin de müsebbebi sayılmakta ve Allah Teala'ya da nispet verilmektedir. Bu iki nispet arasında hiçbir çelişki ve taaruz söz konusu değildir. Nasıl ki, güneşin müsebbebi olan ışının müsebbebinin aynı zamanda güneşe de atfedilip nispet verilmesi, bir çelişki kabul edilmiyorsa, bu hususta aynen öyledir.
Burada söz konusu olan, Allah'ın irade ve kudreti ile insanın irade ve kudreti birbirinin boylamında olan iki irade ve kudrettir. Yani, insan varlığıyla, iradesiyle ve kudretiyle Allah'a bağımlı olup, O'ndan kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla insanın irade ve kudreti aynı zamanda Allah Teala'nın irade ve kudretidir ve insan her şeyiyle Allah Teala'ya ait olup, O'nun irade ve kudretine bağlıdır. İşte bunun içindir ki, Allah Teala'nın buyurduğu gibi; "Bütün alemlerin sahibi olan Allah dilemedikçe, siz dileyemezsiniz." [4]
Görüldüğü üzere, Ehl-i Beyt mektebinde hem Allah Teala'nın tevhid-i ef'ali ilkesiyle çelişilmeyip, varlık aleminde yegane müessirin Allah Teala olduğu ilkesi halledilmiştir, hem de insanın iradi fiillerinde kendi irade ve kudretinin gerçekten etkili olduğu açıklanarak, insanın yaptığı fiillerinden dolayı sorumluluğun kendisine ait olduğu açıklanmış ve Allah Teala'nın adil olduğu ilkesi ihlal edilmemiştir. Dolayısıyla Allah Teala'nın buyurduğu gibi; "...İnsanın kazandığı iyilik kendi lehine ve yaptığı kötülük de kendi aleyhinedir..." [5] Ve "insana çalıştığından başkası yoktur. Ve insanın her çalıştığı ileride görülecektir." [6]
Sonra Eş'arîler'in, insanın iradi fiillerinin Allah tarafından yaratıldığına ve insanın kudret ve iradesinin onların meydana gelmesinde hiçbir rolü olmadığına kail oldukları halde, insanın muhtar bir varlık olduğunu ve yaptığı işlerden kendisinin sorumlu olduğunu tevcih etmek için, ortaya atmış oldukları kesp nazariyeleri de, hatta kendi bilginlerinin de itiraf ettikleri gibi, bu sorunu halletmekten uzaktır.
Ehl-i Sünnet'in meşhur yazarlarından olan Mısırlı Ahmet Emin kesp nazariyesini takrir ettikten sonra şöyle der: "Görüldüğü üzere, bu nazariye konu hakkında bir ilerleme veya gerilemeyi arz etmemektedir. Aslında bu nazariye cebir nazariyesinin yeni bir ifadeyle ortaya koyulmasından başka bir şey değildir." [7]
Kesp nazariyesinden neyin kastedildiği hususunda Eş'arî bilginleri tarafından çeşitli açıklamalar yapılmış, hatta bazıları onu anlaşılamaz müphem bir nazariye olarak tanımlamışlardır.
Ancak en meşhur tanıma göre, kesp nazariyesinden maksat, insan fiilinin, insanın kudret ve iradesinin onun tahakkukunda bir etkisi olmaksızın, insanın kudret ve iradesiyle zaman açısından beraber olmasından ibarettir.
Ehl-i Sünnet'in ünlü kelamcılarından Kuşci kesbin tanımını şöyle yapıyor: "İnsanın fillerini kesp etmesinden maksat, insan kudret ve iradesinin insan fiilinin meydana gelmesinde mahal olmaktan başka herhangi bir tesiri ve etkisi olmaksızın insan fiilinin kudret ve iradesiyle zaman açısından beraber olmasıdır." [8]
Görüldüğü üzere, Eş'arîler'in kesp nazariyesi, Ahmet Emin'in tabiriyle cebir nazariyesinin yeni bir dil ile ifade edilmesinden başka bir şey olmayıp, insanın hür irade sahibi olduğunu tevcih etmekten çok uzaktır.
Bizim burada fazla bir şey söylememiz icap etmez. Ancak yine Ehl-i Sünnet'in muasır büyük alimlerinden olan El-Ezher merkezinin müdürü Şeyh Şaltut'un konu hakkındaki sözlerini naklederek bu konuyu kapatmak istiyoruz.
Şeyh Şaltut konu hakkında şöyle der: "Kesp nazariyesini, insanın kudretinin fiilinde bir etkisi olmadan yalnızca insan fiili ile kudreti arasındaki normal bir zamandaşlık olarak tevcih etmek, lügat ve Kur'an terimleriyle çelişmesine ilaveten, insanın mükellef kılınıp işlerinden sorumlu tutulması ve adl-i ilahi meselesini tevcih etmekten de acizdir. Zira bu taktirde, insan fiili ile kudreti arasındaki zaman beraberliği, Allah Teala'nın o fiili insanın kudret zemininde icat etmesinden kaynaklanmaktadır, o fiilin insanın makduru olup, insanın kendi tarafından icat edildiğinden değil. Dolayısıyla da o fiili insana nispet vermek doğru olmaz. O fiil, insanın kudreti ile zamandaş olduğu gibi, insanın işitmesi, görmesi ve ilmiyle de zamandaştır. Bu durumda kudretin insanın işitmesi, görmesi ve ilminden ne farkı kalır ki, yalnızca kudretle zamandaş olmak sebebiyle insana nispet verilebilsin."
Şaltut daha sonra kendi görüşünü şöyle açıklıyor: "Benim görüşüm şudur ki, Allah Teala kudret ve iradeyi insanda beyhude ve boş yere yaratmamıştır. Aksine, bu ikisinin insanda var olması, insanın mükellef kılınıp mükafat ve cezaya layık görülmesi ve fiillerin insana nispet verilmesinin ölçeğidir. Eğer insan hayır veya şer yolunu seçerse, Allah Teala zorla onu, seçimini devam ettirmekten engellemez. Gerçi insanın kudreti ve ihtiyarı Allah Teala'nın kudret ve meşiyetine bağlıdır. Eğer Allah Teala dilerse, insandan hayır iradesini tamamıyla alır ve insanı baştan başa şer sarar. Yahut Allah Teala isterse, insandan şerre yönelme cazibesini kaldırır ve insan tamamıyla hayra yönelir. Ama ilahi hikmet, teklif ve imtihan konusunda insanın şimdiki görünümü üzere olmasını iktiza etmektedir. İnsanın zatında fesada yöneliş iktizası da mevcuttur, takvaya yöneliş iktizası da." [9]
Bütün bunlardan anlaşıldı ki, kesp nazariyesi, Ehl-i Sünnet'in kendi büyüklerinin de itiraf ettiği üzere, insanın muhtar ve sorumlu oluşunu tevcih etmeden acizdir.
"Şüphesiz Biz seni, müjdeci ve uyarıcı olarak, gerçekle gönderdik. Geçmiş her ümmet içinde de mutlaka bir uyarıcı buluna gelmiştir." [10]
"Andolsun! Biz elçilerimizi açık delillerle gönderdik. Onlarla beraber kitap ve ölçeği indirdik ki, insanlar adalet üzere olsunlar..." [11]
İnanç esaslarından biri de, insanların irşat ve hidayeti için ilahi elçilerin gönderildiğine inanmaktır. İslam ümmeti olarak bizler, ilki Hz. Adem sonuncusu Hatem-ül Enbiya Hz. Muhammed Mustafa (s.a.a) olmak üzere, Allah Teala'nın yüz yirmi dört bin peygamber gönderdiğine inanmaktayız. Diğer beşeri topluluklar da peygamber inancından yoksun değillerdir. Elbette ki, her beşeri toplulukta bir veya birkaç ilahi elçi olagelmiştir. Burada ister istemez, niçin ilahi elçilerin gönderildiği sorusu karşımıza çıkmaktadır. Acaba insan topluluğu kendi aklıyla yaşantısını sürdürmeye gücü yetmiyor muydu ki, Allah Teala onlara önder ve hidayetçi olarak elçi göndermek ihtiyacını hissetmiştir?
Nübüvvet inancını reddeden sadece Allah Teala'nın varlığını kabul etmeyen ateistler olmamıştır. Hatta evrenin hikmet ve ilim sahibi bir yaratıcısı olduğuna inananlardan da, insan aklının, dünya hayatının sürdürülmesinde yeterli olduğunu, dolayısıyla da peygamber gönderilmesine ihtiyaç olmadığını savunanlar olmuştur. O halde evrenin ilim ve hikmet sahibi bir yaratıcısı olduğunu ispatlamak, peygamber inancını peşinde getirmeye yeterli değildir. Dolayısıyla ilahi elçilerin gönderilmesini zorunlu kılan gerekçelerin neler olduğu konusunun başlı başına ele alınması gerekmektedir. İşte biz kitabımızın bu bölümünde özet niteliğinde bile olsa, bu gerekçelere işaret etmeyi zorunlu görüyoruz.
Elbette ki, ateistlerin ilahi elçilerin varlığını inkar etmelerindeki gerekçeleriyle, ilahi elçilerin gönderilmesinin gereksiz olduğunu savunan, evrenin ilim ve hikmet sahibi bir yaratıcısı olduğuna inanan Brahmanlar'ın gerekçeleri farklıdır. Ateistler, evrenin ilim ve hikmet sahibi bir yaratıcısı olmadığı görüşünde olduklarından, nübüvvet konusunu temelden gerçek dışı görürken, evrenin hikmet ve ilim sahibi bir yaratıcısı olduğuna inanan Brahmanlar, insan aklının dünya hayatının tüm yönlerine yeterli olduğunu ve dolayısıyla da peygamber gönderilmesinin gereksiz olduğunu ileri sürmüşlerdir.
Ateistlerin cevabı kitabımızın tevhid bölümündeki Materyalizm görüşünü batıl eden ve evrenin ilim ve hikmet sahibi bir yaratıcısı olduğunu ispatlayan delillerdir. Ateist görüşlü birine cevap olarak, Materyalizm dünya görüşünün batıl olduğunu ispatlamak yeterlidir. Biz, kitabımızın tevhid bölümünde bu konuyu ele almış ve Vacib-ül Vücut Hak Teala'nın varlığını ispatlayarak, evrenin ilim ve hikmet sahibi bir mebdei olduğunu kanıtlamışız. O halde ateistlerin evrenin ilim ve hikmet sahibi bir yaratıcısı olmadığı ve kendiliğinden meydana geldiği görüşlerine dayandırdıkları nübüvveti inkar etmeleri de temelden yıkılmış olur.
Ama evrenin ilim ve hikmet sahibi bir yaratıcısı olduğuna inanan Brahmanlar için, bu yeterli bir cevap değildir. Onlara cevap vermek için, neden insan aklının tek başına yeterli olmadığı ve ilahi önderlere ihtiyaç duyulduğu ispatlanmalıdır. Bunun için bizim yaratılıştan, özellikle de insanın yaratılışından gayenin ne olduğunu ve bu gayeye ulaşmakta insan aklının tek başına yeterli olup olmadığını incelememiz gerekir.
Açıktır ki, evrenin ilim ve hikmet sahibi bir yaratıcının yaratığı olduğuna inanan hiçbir tevhid ehli, evrenin boşuna ve hedefsiz olarak yaratıldığına inanamaz. Zira aklın kesin hükmü gereğince, ilim ve hikmet sahibi bir varlığın işi hedefsiz ve boş yere olamaz. "Biz, göğü, yeri ve aralarındakileri oyun olsun diye yaratmadık."[12]
Peki bu hedef nedir? Yani evrenin, özellikle de insanın yaratılışından ne amaçlanmıştır? Bu muhteşem evren, sonsuz varlıklarıyla niçin yaratılmıştır? Bu evren içerisinde her şeyden daha çok dikkat çeken varlık insandır. İnsanın yaratılışından gaye nedir?
Malumdur ki, evren ve insanın yaratılış gayeleri hem kendilerine, hem de yaratıcılarına layık olmalıdır. Çünkü her iş ve eserin gayesi, o iş ve eserin kendi değeri ve yapanının kişiliğiyle orantılıdır. Akıl böyle hükmediyor. Bir iş ve eser olarak evren ve insan da aynı hükme tabidir.
İşte evren ve insanı bu ilke ışığında değerlendirmeye tabi tuttuğumuzda, hem evren ve insanın kendilerinin çok büyük bir değeri ortaya koyduklarını, hem de onları yaratanın sonsuz hikmet ve ilim sahibi bir varlık olduğunu görmekteyiz. O halde onların yaratılmasından güdülen gaye ve hedef de çok büyük bir hedef ve gaye olmalıdır.
Evren ve insanın var edilmesinden amaçlanan hedef ve gayenin ne olduğunu anlamak için, uzun uzadığa bir araştırma yapmak gerekmez. Az bir dikkatle de bu hedefi keşfetmek mümkündür. Onların üzerinde yapılan az bir mütalâa bu hedefi açıkça gözler önüne sermektedir.
Çok derinleşmeden bile varlık alemine baktığımızda, Allah Teala'nın yarattığı canlı, cansız, büyük, küçük bütün varlıkların kendine has ve münasip bir hedefe doğru hareket halinde olduğunu görmekteyiz.
Her varlık için hedef, onun kendine ait alanında olgunlaşmasıdır. Mutlak inayet ve rahmet sahibi olan Allah, her varlığa kabiliyetinin gereğini ihsan etmekle onları olgunlaşmaya doğru hidayet etmektedir. Başka bir deyişle, her varlığın özünde, yaratılış itibarıyla onu yönlendiren bir güç vardır. O güç, ilahi hidayettir. İşte Hz. Musa (s.a.a)'in Firavun'a hitaben buyurduğu: "Rabbimiz, her şeye suret ve şeklini veren, sonra da yolunu gösterendir"[13] sözü bu gerçeğe işaret etmektedir.
İnsanoğlu da tekâmül ve olgunlaşmada ilahi hidayet kanunundan müstesna değildir. O da diğer yaratıklar gibi, bir çok konularda iç güdüler ve hislerle yönlenmektedir. Yani insan da iç güdüler hususunda diğer yaratıklarla ortaktır. Fakat insanı bütün diğer varlıklardan ayıran bir özelliği vardır. Bu özellik, insanı yalnızca diğer varlıklardan ayırmakla sınırlı kalmıyor, hatta onu diğer varlıklara üstün bile kılıyor.
İnsanı diğer yaratıklardan ayıran ve üstün kılan şey, ona Allah tarafından ihsan edilen akıl ve tefekkür gücüdür. İnsan bu güç sayesinde düşünüp seçme özgürlüğüne sahiptir. Dolayısıyla manevi alanda hedefine uygun bir şekilde ilerlemek onun kendi gayretine bağlıdır. İnsanın hidayet ve tekâmülünde akıl önemli bir role sahiptir. Ama, acaba akıl, tek başına insanın hedefine uygun bir şekilde yolunu bulup, kendine layık kemaline erişmesinde yeterli midir?
İnsanın aklı ve bilinci sınırlıdır. Dolayısıyla insanın, tüm niteliklerini, sırlarını ve bütün ihtiyaçlarını bilmesi mümkün değildir. İnsanoğlu sırlarla dolu bir yaratıktır. "Kendini tanıyan Rabbini tanır" hadis-i şerifi insanoğlu hakkında söylenmiştir. Bu hadis-i şerif insanoğlunun sırlarla dolu bir varlık olduğuna işaret etmektedir.
Buna ilaveten insanın hisleri, içgüdüleri, şehevi istekleri, menfaatperestlik duygusu ve dünya düşkünlüğü çoğu zaman aklına galip gelir. Böyle hallerde insanoğlu her an kusur eden, nefsine uyan, bir engel olmadığı taktirde her şeyi yalnızca kendi şahsı için isteyen bir yaratık haline gelir. Çoğu zaman fesat ve zulmün en ağırını yapabilir. Kendinde bir kudret hissettiğinde kendini kaybedip, tuğyan ederek haddini aşabilir. "Hayır, insan mutlaka azar, kendini tok görünce." [14] İnsanoğlu böyle durumlarda pek zalim ve nankör olabilir. "Doğrusu insan pek zalim ve çok nankördür." [15]
O halde Allah Teala'nın, insanın aklının yetmediği konularda aklına rehberlik yapacak ve bu içgüdülerini ve duygularını kontrol altına alarak, takip edildiği taktirde mutlaka selamete ulaştırma kabiliyetine sahip olan, içinde hiçbir eğrilik ve sapmanın söz konusu olmadığı bir yol koyması gerekir. İşte o yol vahiy ve nübüvvet yoludur. "Hiçbir eğri tarafı olmayan Arapça Kur'an' indirdik ki, sakınsınlar." [16]
Evet Allah Teala seçtiği peygamberler aracılığıyla insanlara, her iki dünyada saadetlerini sağlayacak yolu göstermiştir. "Doğrusu biz ona (insana) gerçek yolu gösterdik. Ya şükreden olur, ya nankör."[17]
İnsanoğlu bir çok önemli özelliklere sahiptir. O özelliklerden birisi de Allah'ın onun için sayısız nimetler yaratıp istifadesine sunmasıdır.
"Gerçekten Ademoğullarını üstün kıldık. Karada ve denizde taşıtlara yükledik ve onlara temiz rızklar verdik, kendilerini, yarattıklarımızdan çoğuna üstün kıldık."[18]
"Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet ediniz ki, takva sahibi olasınız. O öyle bir Allah'tır ki, yeryüzünü size bir döşek, göğü bir bina yaptı ve sizin için gökten su indirdi ve onunla türlü mahsullerden rızklar çıkardı."[19]
Demek ki, insanoğlu, çok önemli bir makama sahiptir. Bunca nimetler onun için yaratıldığına ve diğer yaratıklara üstün kılındığına göre, bu dünyada sadece yiyip içip tüketmek için yaratılmamıştır. Aksi taktirde hayvanlardan pek farklı yanı kalmaz. Bu, onun üstün yaratılışıyla çeliştiği gibi, ilahi hikmetle de bağdaşamaz. Allah, boş ve hedefsiz iş görmekten münezzeh ve çok yücedir. "Sizi boşuna yarattığımızı ve gerçekten bize döndürülmeyeceğinizi mi zannettiniz? "Her şeyin gerçek ve mutlak sahibi ve hakimi olan Allah böyle bir şeyden yücedir. O'ndan başka hiç bir ilah yoktur. O yüce Arşın Rabbidir." [20] Demek ki, insanın yaratılışında büyük bir hedef söz konusudur.
Peki, insanın yaratılışından güdülen o yüce hedef nedir? Yukarıda geçen ayette o hedefin Allah'a dönüş olduğuna işaret edilmişti. Akıl da böyle hükmediyor. Böyle yüce bir varlık, sırf hayvani duyguların tatmininden ibaret olan yemek, içmek ve eğlenmek için yaratılamaz. Demek ki, insan dünya hayatından daha üstün bir kemale ulaşmak için yaratılmıştır.
Peki, insan o hedefe nasıl ulaşabilir? Açıktır ki, madde üstü olan bir kemal, maddi değer ve kemallerle kazanılamaz. Yani, insan maddi kemallerini ne kadar geliştirirse geliştirsin, ne kadar güçlendirirse güçlendirsin, madde üstü olan bir kemale erişemez. Madde üstü olan bir kemal, ancak madde üstü bir değere sahip olmakla kazanılır. Hiçbir insan en güçlü yemekleri yiyerek, en vitaminli gıdaları alarak ve en ağır sporları yaparak cismini geliştirmek ve güçlendirmekle manevi bir değer ve kemal olan ilim kemaline sahip olamaz. Bir insanın, ilim kemaline sahip olması için, ilim öğreten okullara, üniversitelere giderek zahmet çekmesi ve hatta bir çok maddi lezzetlerini gözden çıkarması gerekmektedir. Diğer manevi kemaller de böyledir. Hiçbir kimse, yukarıda işaret ettiğimiz yöntemlerle üstün ahlak sahibi olamaz. Üstün ahlak sahibi olmak için, vitaminli gıdalar değil, güzel terbiye almak lazımdır. İşte bunun içindir ki, Allah Teala'nın "Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım" [21] buyurduğunu görmekteyiz.
Demek ki; insan, ancak ibadet ve Allah'a yönelmekle üstünlüğünü elde eder ve kendine özgü manevi alanında ilerleyerek yaratılıştaki asıl hedefine ulaşabilir. İbadet, riyasız bir şekilde olursa, insanı nefsi kölelikten ve hayvani benliğinden çıkararak Rabbine götürür.
Allah Teala şöyle buyuruyor: "Ey insan! Gerçekten sen dönüp varacağın Rabbine doğru ölünceye kadar çabalarsın ve nihayet ona kavuşursun" [22]
Acaba insan aklı, tek başına bu yolculuğu kat edip istenilen hedefe varmada yeterli midir? İnsan aklının tek başına yeterli olabilmesi için, kat edeceği bu yolu tam anlamıyla aydınlatabilmesi gerekir. Oysa; bu yol, öyle bir yoldur ki, insanoğlu onun başında bile kendi acizliğini itiraf etmekten başka bir çıkar yol göremiyor.
İnsanın bu dünyadaki hayatı bile meçhullerle doludur. Bilmediği şeyleri, bildiği şeylerle kıyaslamaya kalkışırsa, bildiği şeyler, bilmediği şeylere oranla büyük bir okyanus karşısında bir damla misalini bile oluşturmamaktadır. O halde insanın kat etmekte zorunlu olduğu bu manevi yolculuğunda, aklın kılavuzluğu tek başına yeterli değildir. Bunun anlamı; insanın, her iki dünyada da saadetini temin eden yolu ona gösteren, onu bedbaht kılan şeylerden sakındıran ve ilahi öğretiyle kat etmek zorunda olduğu yolu her yönüyle bilip aydınlatan ilahi yol göstericilere muhtaç olduğudur. "Biz, peygamberleri ancak müjdeci ve uyarıcı olarak gönderiyoruz. Kim, inanır ve nefsini ıslah ederse, onlara ne bir korku vardır, ne de bir üzüntü."[23]
İnsan sosyal bir varlıktır. Toplumsal olarak yaşamını sürdürmek zorundadır. Toplumsal hayatta fertler yardımlaşma yoluyla ihtiyaçlarını giderirler. Bu, şüphe götürmeyen bir konudur. Demek ki, sosyal yaşamda bireylerin birbirlerinin birikiminden ve emeğinden yararlanması zorunludur. Bireylerin birbirleriyle yardımlaşması ve birbirlerinin emeğinden yararlanması, hak ve hukuklar korunduğu taktirde, hiçbir sorun meydana getirmediği gibi, toplumsal yaşantının bir gereğidir de.
Ancak insanın doğasında var olan içgüdüler onu rahat bırakmıyor. Bu içgüdülerden birisi, egemen olma içgüdüsüdür. Bu içgüdü, insan bireylerinin birbirlerinin hakkına ve emeğine göz dikmesine ve hatta çoğu zaman haksızlık yapmasına bile sebebiyet veriyor. İşte bu yüzden, toplumsal yaşantıyı tehdit eden, karışıklıklar ve problemler ortaya çıkıyor. Sosyal hayatın devam edebilmesi için, bu karışıklıkların ve problemlerin giderilmesi gerekir. İşte burada toplumsal düzenin sağlanması ve karışıklıkların önlenmesi için kurallara ve kanunlara ihtiyaç doğuyor.
Peki, toplumsal düzeni sağlayacak ve bireylerin hak ve hukuklarını temin edecek bu kanunları kim koymalıdır? Acaba bu kanunları insanın kendisi mi koymalıdır? Yoksa, bu kanunlar daha üst bir makamdan mı gelmelidir? Burada iki görüş vardır:
1- Bu kanunları beşerin kendisi koymalıdır.
2- Bu kanunları beşeri yaratan ve onu her yönüyle bilen Allah Teala koymalıdır.
İkinci görüşü savunanlar diyorlar ki, insanın yaşamı sadece dünya hayatıyla sınırlı değildir. İnsan ebediyet için yaratılmıştır. Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Siz, dünya için değil, ahiret için ve fani olmak için değil, baki kalmak için yaratılmışsınız." [24] Öte yandan, insanın dünyadaki hayatı, baki hayatının kaderini belirlemektedir. Dünya hayatı, hayrıyla şerriyle insanın baki olan hayatına yansımaktadır. O halde insanın dünya hayatı, baki hayatını tahrip etmeyecek şekilde düzenlenmelidir. Aksi taktirde, büsbütün bir hüsrana uğraması kesindir. "Baki kalanı fani olana satandan daha zarar eden kim vardır?" [25] Demek ki, insanın dünya hayatındaki toplumsal yaşantı düzeni bu esası gözeterek hazırlanmalıdır. Sosyal yaşamdaki kanunları buna göre olmalıdır. Bu ise, dünyadaki sosyal yaşamın kurallarını düzenleyen kimsenin, insanın dünyadaki sosyal düzeni ile baki hayatı arasında olan ilişkiye vakıf olmasını zorunlu kılıyor. Acaba bu ilişkiyi Allah Teala'dan gayri kim daha iyi bilir?
Sonra; insanın dünyadaki yaşantısında mesut olmasını sağlamak da, öyle kolay sanılabilecek bir iş değildir. İnsanın dünya hayatında mesut olması, toplumsal düzeninin tam anlamında sağlam bir düzen olmasını ve toplumsal düzeni koruyacak kanunların bütün bireylerin hak ve hukukunu tam anlamında koruyabilecek ve onun bütün ihtiyaçlarını temin edebilecek niteliğe sahip olmasını iktiza eder. Bu ise, insanın dünya hayatını ilgilendiren kanunları koyan kimsenin, onun bütün boyutlarını ve dünya hayatındaki bütün ihtiyaçlarını tam anlamıyla bilmesini gerektirir. Aksi taktirde, koyduğu kanunlar, insanın bütün ihtiyaçlarını karşılamaktan aciz kalıp, insanı mesut etmek yerine bedbaht kılacağı açıktır. Bu açıdan da, insanı herkesten daha iyi tanıyanın, onun tüm ihtiyaçlarını, niteliklerini ve özeliklerini herkesten daha iyi bilenin Allah Teala olduğunu görmekteyiz. "Hiç yaratan bilmez olur mu? O, latiftir, haberdardır." [26] O halde, bu açıdan da insanın bütün ihtiyaçlarını karşılayabilecek ve tam anlamıyla toplumsal adaleti sağlayabilecek kanunları koyan ancak Allah Teala olabilir. Bundan ilahi kanunların beşeri kanunlara bir takım üstünlük ve ayrıcalığı olduğu ortaya çıkıyor. İlahi kanunların beşeri kanunlara olan üstünlük ve ayrıcalığını şöyle sıralayabiliriz:
1- İlahi kanunlar, insanın bütün boyutları ve dünya ile ahiret hayatı arasındaki ilişki nazara alınarak hazırlanmıştır.
2- İlahi kanunlar, her şeyi bilen ilahi ilimden kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla beşerin bütün ihtiyaçlarını karşılama gücüne sahip olup, ona inananlara itimat ve güven sağlamaktadır. Beşeri kanunlar ise bu özellikten yoksundur. Zira onlar insanın kamil olmayan akıl ve ilminden kaynaklanmaktadır.
Buna ilaveten; günümüzdeki en büyük adaletsizliklerin o kanunları koyanların kendileri tarafından meydana getirildiğini görmekteyiz. Bu nedenle halkın onlara ve o kanunlara güven ve itimadı sarsılmıştır. Ama ilahi kanunlarda böyle bir problem söz konusu değildir. Zira, başta ilahi kanunları halka ileten peygamberlerin kendileri olmak üzere, gerçek inanç sahiplerinin taviz vermeden o kanunları uygulamaya koyduklarını görmekteyiz. Bu ise bütün insanlara en derin güven ve emniyeti sağlamaktadır.
3- İlahi kanunlar, uygulanmak açısından, ister açık ister gizli olsun, her halükârda garanti altındadır. Şöyle ki, toplumsal hayatın tam anlamda düzene girmesi ve toplumsal adaletin gerçekleşmesi için, yalnızca toplumun her yönüne ışık tutabilecek ideal kanunların varlığı yeterli değildir. Bu kanunların icrasının da garanti altına alınması gerekir. Zira beşer, doğası gereği kendi şahsi menfaatiyle çelişen kanunlardan bir türlü sıyrılmak ister. "Hayır, insanoğlu önünü boş bulup boyuna günah işlemek ister" [27]
Toplumumuzda müşahede ettiğimiz kanuna aykırı eylemler bunun en bariz delilidir. İşte bunun için toplumda olan kanunların yerli yerinde uygulanması için mevcut kanunların tatbik açısından garanti altına alınması şarttır. Toplumda bulunan medeni kanunların yanı sıra, cezai kanunların ve denetim sisteminin varlığı işte bunun içindir.
Ancak beşeri sistemdeki cezai kanunlar ve denetim sistemi, tam anlamıyla bu boşluğu doldurmaktan acizdir. Zira, o kanunların kendilerinin de ayrı bir denetim sistemini gerektirdiği gibi, ancak beşerin açıktan kanunları çiğnemesini önleyebilir, beşerin gizli hallerini de kontrol edemez. Oysa, ilahi kanunlar, ister açık, ister gizli beşerin her halini kontrol etmekte ve beşeri sistemlerdeki zahiri kontrol sistemine ilaveten, hata, kayırma ve acizlik türünden bir kusura sahip olmayan bir ilahi kontrol sistemine de sahiptir. "...O, sırrınızı da, açığınızı da ve ne kazandığınızı da bilir" [28] "Yoksa bizim onların sırlarını ve gizli konuşmalarını işitmediğimizi mi sanıyorlar? Hayır işitiriz, elçilerimiz de onların yanındadır ve (yaptıkları her şeyi) yazıyorlar." [29] "Ve kitap (amel defteri) ortaya konulur, suçluların onda olanlardan korku içinde olduklarını görürsün. "Ne oluyor bu kitaba! Küçük büyük, kapsamadığı hiçbir şey bırakmamış" derler. Ve yaptıklarını önlerinde hazır bulurlar. Rabbin hiç kimseye zulmetmez." [30]
Demek ki, ilahi kanunlar, zahiri denetime ilaveten ortaya koyduğu iman ilkesiyle kendini her halükarda garantiye almıştır. Dolayısıyla gerçekten iman ehli olan bir toplumun asla o kanunları çiğnemesi söz konusu olamaz. Beşeri sistemler ise, böyle bir kontrol mekanizmasından yoksundur.
Kısacası, bu evrenin bir yaratıcısı olduğunu (Tevhid İlkesini) kabul ettikten sonra, her akıl sahibi insan, bu evrenin yaratılışından bir hedefin olduğunu kabul etmek zorundadır. Zira, mezkur ilke gereğince, bu evrenin yaratıcısı, sonsuz kudret, ilim ve hikmet sahibi olan bir varlıktır. Tek kelimeyle her türlü eksikliklerden münezzeh ve bütün kemallere sahip olan bir varlıktır. Böyle bir varlığın hedefsiz ve boş bir iş yapması düşünülemez. O halde bu evrenin yaratılışının bir hedefi vardır. Bu hedefin O'nun kendine yönelik olduğu da söylenemez. Zira O'nda bir eksiklik ve kusur yoktur ki, evreni yaratmakla kendisinde bulunan eksikliği gidermeyi amaçlamış olsun. Veya O'nda bulunmayan bir kemal yoktur ki, evreni yaratmakla o kemale ulaşmayı istesin. O'nun kendisi her türlü kemalin menşeidir. O halde evrenin ve özellikle de, en üstün yaratık olan bizlerin yaratılışından, yine bizlere ait olan bir hedefi amaçlamıştır. O hedef, bu yaratıklara bir kötülük yapmak da olamaz. Zira her türlü eksiklik ve kusurdan münezzeh olan ve her türlü kemale sahip olan böyle yüce bir varlık bundan da münezzehtir. Demek ki, yaratılıştan hedef; yine bu yaratıklara bir hayır ulaştırmak olmalıdır.
Öte yandan biz insanlar akıl, bilinç ve ihtiyar sahibi olan varlıklar olduğumuzdan ve bize ulaşan her türlü hayrın ve ulaşabileceğimiz her türlü kemalin ancak bu çerçeve içerisinde tahakkuk bulduğundan dolayı, bize vereceği her türlü hayır ve kemali bu çerçeve içerisinde ulaştırmalıdır. Yani, biz insanların kemali, doğru bilinç, güzel terbiye ve toplumsal adalet ve saadeti temin edebilecek kamil kanunlara bağlıdır. Biz insanların bu üç noktanın her birinde de ilahi elçilere ihtiyacımız vardır. O halde beşerin kemale ermesinde ilahi elçilerin gönderilmesini zorunlu kılan sebepleri şöyle sıralayabiliriz:
1- Beşerin, kemale ermesinde gerekli olan doğru bilgilere ulaşabilmesi,
2- Beşerin, kemale ermesi için gerekli olan güzel terbiye ve eğitimi alması,
3- Toplumsal adalet ve saadetin temini için kamil kanunlara sahip olması.
Şimdi bunları teker-teker ele alalım:
Şüphe yok ki, kendimize layık ilmi ve ameli kemalimize ulaşmamız, sahip olacağımız doğru bilgilere bağlıdır. Yine şüphe yok ki, bu bilgiler, hiçbir talim ve eğitimi gerektirmeyecek kadar açık seçik değildir. Aksine, ancak zorlu bir talim ve eğitim sürecinden geçtikten sonra kemalimizde etkili olan ilke ve unsurlarla, kemalimize zararlı olan şeyleri tanıyabiliriz. "Allah, sizi analarınızın karınlarından çıkardı. Siz hiçbir şey bilmiyordunuz. Sizin için kulaklar, gözler ve duyular kıldı ki şükredesiniz." [31]
Şimdi soru şudur: Acaba biz insanlar bu açıdan sadece kendi kısıtlı ilmimizle iktifa edebilir miyiz? Acaba biz insanlar, yalnızca kendi çabalarımızla, layık olduğumuz ve bizim yaratılışımızdan hedeflenen kemale ulaşmakta, gerekli olan bütün unsurları teşhis edip, kemal ve saadetimize zararlı olan bütün etkenleri kavrayabilir miyiz?
Açıktır ki, bunun cevabı hayırdır. Zira, insanlar olarak bizler, tam anlamında ne kendimizi, ne de bu evreni, ne onun ve kendimizin evvelini, ne de sonunu bilmemekteyiz. Biz, bu sonsuz varlık alemi karşısında ilim açısından, henüz ilkokulun birinci sınıfında bile sayılmayız. Bildiklerimiz karşısında bilmediklerimiz, kıyas edilemeyecek kadar büyüktür.
Yalnız bununla da kalmıyor. Bu evrenin bir yüzü bizim normal bilgimizin alanı dışında kalmaktadır. Biz, Materyalizmi reddettik ve varlık aleminin maddeyle sınırlı olmadığını ve hayatın da dünya hayatından ibaret olmadığını ispatladık. Biz, bu dünyadaki hayat tarzımızın, inandığımız öteki yaşantımıza da yansıdığına ve oradaki hayat tarzımızı, saadet ve bedbahtlığımızı etkilediğine inanmaktayız. Normal bilgimiz bu hususta sıfır derecesindedir. Biz, buradaki yaşam biçimimizin öteki hayatımıza nasıl yansıdığını hiç bilmemekteyiz.
Bunlar bir yana, hatta hayatımızın bu yönüyle ilgili bilgilerimiz de yeterli değildir. Bir şeyi bu gün kabul ediyor, yarın öyle olmadığına kanaat getiriyoruz. Bilgilerimiz, çelişkiler ve hatalarla doludur. Hatalarla dolu olan bir bilgiye, bizim saadet ve bedbahtlığımızı ilgilendiren bu en önemli konuda ne kadar güvenebiliriz?
Bu durumda; acaba bu konuda evreni olduğu gibi her yönüyle bilen, bizim hata ve bilinçsizliğimizden uzak olup, bu eksikliklerimizi gidererek, bizi hayatın her sahasında aydınlatan ve saadetimizi gerektiren her türlü bilgiyi cömertçe bize sunan, bir öğretmene ihtiyacımız yok mu? Bu öğretmen, ilmi sonsuz ilahi ilimden kaynaklanan, hayatın her yönünü tam anlamıyla bilen, ilahi elçilerden başkası olabilir mi?
Açıktır ki, cevap; bu öğretmenin ilmini ilahi öğretiden alan ilahi elçilerden başkası olamayacağıdır. O halde, beşerin kemali ve saadetiyle ilgili doğru bilinçlenmesi için, ilahi elçilerin gelmesi zorunludur. Sonsuz ilim, hikmet ve şefkat sahibi olan yaratıcının bunu ihmal etmesi mümkün değildir.
Beşerin kendine layık kemal ve saadete ulaşması, sadece kemal ve yaratılış gayesiyle ilgili bilgilere sahip olmasıyla sağlanamaz. Bunun yanı sıra, bu bilgileri hayata geçirmekte, ona yardımcı olacak mürebbiye ve örnek önderlere de ihtiyacı vardır.
Kısacası, beşer ancak talim ve terbiye ikilisiyle layık olan kemal ve saadetine ulaşabilir ve kendinden beklenen yaratılış gayesine varabilir. Talim, ilim öğretmenini, terbiye de, ahlak mürebbisini gerektirir. Terbiye etmek, ilimden fazla ameli yönle bağlantılıdır. Mürebbi, terbiyesi altında bulunan kimselerin can ve ruhlarının derinliğine kadar inebilmeli, onların duygu ve içgüdülerini tadil edebilmelidir. Kamil bir mürebbi, insanın kemalini ve saadetini ilgilendiren her şeyi, bütün iyi ve kötüleri tam detaylarıyla bilmesiyle birlikte, insan ruhunun inceliklerine, ahlaki özelliklerine, duygu ve içgüdülerine de kamilen vakıf olmalı ve bu ilkeleri hayata geçirmek açısından kusursuz bir örnek olmalıdır. Yoksa kendi terbiye olmamış birinden diğerlerini ıslah etmesini beklemek abes ve yersiz bir beklentiden öteye gitmez.
Ayrıca mürebbi, terbiyesi altında bulunan kimselerin itminan ve güvenine mazhar olmalıdır ki, terbiyesi altında bulunan kimseler, ona güven ve alaka duyarak ondan etkilensinler.
Acaba böyle bir mürebbi, ilmini sonsuz ilahi ilimden alan ve yüce yaratıcının terbiye ettiği, her türlü çirkinlik ve sapıklıktan uzak olan ilahi elçilerden gayrisi olabilir mi?
O halde, insanoğlu ilahi elçiler olmaksızın, kendine layık kemale erişemez. Özellikle de beşerin ahlaki kemali bunu elzem kılmaktadır.
Açıktır ki, sonsuz hikmet ve şefkat sahibi olan yüce yaratıcı, beşerin bu ihtiyacını ihmal edip görmezlikten gelmez. Nitekim ihmal etmemiş ve kendi terbiye ettiği yüce mürebbilerini, insanlara gerçekleri öğretmek ve onların ruhlarını bütün çirkinliklerden arındırıp güzelliklerle süslemek üzere her zaman göndere gelmiştir.
"Andolsun ki, Allah; inananlara, ayetlerini okuyan, onları arındıran, onlara Kitap ve hikmeti öğreten, kendilerinden bir peygamber göndermekle büyük bir iyilikte bulunmuştur. Halbuki onlar, önceleri apaçık sapıklıkta idiler." [32]
İlahi elçilerin gönderilmesinin lüzumu konusunda, bilginler genellikle insanın toplumsal yaşantısının ilahi elçilerin gönderilmesini zorunlu kıldığı hususu üzerinde durmuşlardır.
Şöyle ki, bu bilginler; "İnsan doğal olarak toplumsal yaşantıya sahiptir. Sosyal hayat kanun ve kuralsız olamaz. İnsanın kemal ve saadetini temin edebilecek kamil kural ve kanunlar, ancak onun her yönüne vakıf olan yaratıcısı tarafından koyulabilir. Beşer bu kanunları doğrudan yaratıcıdan alma imkanına sahip olmadığına göre, ilahi lütuf, O'nun kendi elçilerini göndererek işbu kanunları beşere iletmesini iktiza eder" şeklinde istidlal etmişlerdir. Şimdi bu konuyu biraz açalım:
İnsan yaratılışı itibarıyla toplumsal yaşama sahiptir. Ancak sosyal yaşam ile layık olduğu kemale ulaşabilir ve gerekli ihtiyaçlarını ancak toplumsal hayat sayesinde giderebilir. Zira insan, yaşamı için gerekli olan şeyleri çalışarak kendi çabalarıyla kazanmak zorundadır.
Öte yandan; insanın yaşamı için zorunlu ihtiyaçları o kadar geniş ve detaylıdır ki, bireysel olarak bu ihtiyaçların tamamını giderebilmesi olanaksızdır. Dolayısıyla bu doğrultuda diğer insan bireyleriyle yardımlaşmak, onların güç ve bilgi birikiminden yararlanmak zorundadır.
Bundan gayri; insanın bir takım ihtiyaçları vardır ki, onlar ancak toplumsal yaşamla giderilebilir. Bir çok kemali de böyledir. İnsan onlara, ancak toplumsal yaşantıda ulaşabilir. İşte bunun için insanoğlu ailesel yaşantıdan başlamak üzere, köy, kent ve ülke oluşturmak suretiyle toplumsal yaşama girmek zorundadır. İnsanoğlunun ilk varoluşundan itibaren devamlı olarak bir toplum içerisinde hayatını sürdürmesi bunun en kesin kanıtıdır.
Toplumsal yaşam kanunsuz olamaz. Zira, sosyal yaşamda zorunlu olarak bireyler arasında menfaat sürtüşmesi meydana gelir. Öte yandan insan bireyleri, kendi doğalarında bulunan kendini isteme ve kendi çıkarını düşünme içgüdüleri gereği olarak, her biri mümkün olduğu kadar kendi yararına gördüğü her şeyin en iyisine sahip olmak ister. Bu uğurda elinden gelen çabayı göstermekten kaçınmadığı gibi, önüne çıkacak engelleri aşmak ve isteğine en layıkıyla ve en kolay yoldan sahip olmak uğruna başkalarını da kullanmaktan, onların hak ve hukuklarına tecavüz etmekten çekinmez. Bu ise, toplumda kargaşa ve bozgunluğun meydana gelmesine ve sonuçta da toplumsal yaşantının yıkılmasına sebep olur. İşte bunun için insan aklı, toplumsal yaşantıyı düzenleyerek, bireylerin hak ve hürriyetlerini teminat altına alacak, zorbaların tecavüz ve sitemlerinin önüne geçecek kural ve kanunların ve bunları uygulayacak bir yönetimin var olması gerektiğine hükmeder.
Yukarıdaki açıklamamız, toplumsal yaşam kanunsuz olamayacağını gözler önüne serdi. Ancak iş bununla bitmiyor. Şimdi sorun, beşerin layık olduğu asıl kemal ve saadetine nasıl bir kanununun ulaştırabileceğidir. Nasıl bir kanun, insan toplumunu gerçek anlamda insan toplumu yapıp, her şahsın hak ve hukukunu koruyabilir? Nasıl bir kanun, toplumdan zulmü, tecavüzü ve sömürüyü giderip hakiki anlamda medeni bir toplum oluşmasını sağlayabilir?
Açıktır ki, her kanun bunun uhdesinden gelemez. Böyle medeni bir toplum yaratabilecek bir kanunun en azından aşağıda sayacağımız şartlara haiz olması gerekir:
1- İnsanoğlunun gerçek ihtiyaçları temeli üzere hazırlanmış olup, insanın bütün toplumsal, hukuki, siyasi ve ahlaki gereksinimlerini temin etmekte yeterli olmalı,
2- O kanunlarda insanın manevi yaşantısı ihmal edilmiş olmamalı, aksine insanın manevi hayatını geliştirip ilerletmesinde ve bu hususta elde edebilecek bütün kemallerine yardımcı olabilecek şekilde hazırlanmış olmalıdır.
3- Her türlü bireysel ve toplumsal baskı, sömürü, zülüm ve sitemi önleyecek şekilde kapsamlı ve kamil olmalıdır.
4- Belli bir grup veya tabakanın yarar ve çıkarlarını koruyacak şekilde değil, toplumun bütün fertlerinin yarar ve çıkarını koruyup, saadetlerini temin edebilecek şekilde hazırlanmış olmalıdır.
Açıktır ki, böyle bir kanunu, ancak evrenin ve insanın yaratıcısı Cenab-ı Hak koyabilir. Zira, Cenab-ı Hak'tan gayri hiçbir kimse, tam anlamıyla evrenin ve insanın bütün inceliklerini, sırlarını bilemez. Yalnızca Cenab-ı Hak'tır ki, insanın bütün içgüdü ve duygularına, hakiki ruh ve beden saadetine vakıftır. Sadece Cenab-ı Hak'tır ki, dünya ve ahiret yaşantısı arasındaki derin irtibatı tam anlamıyla ve bütün detaylarıyla bilmektedir. Sadece Cenab-ı Hak'tır ki, bütün yaratıklar O'na aynı nispete sahiptir ve kimseye karşı bir taraftarlık ve kayırması söz konusu değildir. Sadece Cenab-ı Hak'tır ki, her türlü taassup ve dar görüşlülükten münezzeh olup, kanunlar arasındaki ilişki ve çatışmalardan en iyi şekilde haberdardır. O nasıl bilmeyebilir? Her şeyin yaratanı O'dur. Her şeyin başlangıcını da, sonunu da, şimdiki halini de en güzeliyle O bilmektedir. Hiçbir şey O'na gizli kalamaz. "Evet, yaratan bilir. O, latiftir (madde değil ki, engellere takılsın), habirdir. (sonsuz ilim sahibidir)" [33] "O göklerde ve yerde ne varsa hepsini bilir. Allah her şeye kadirdir." [34]
Buna ilaveten; O, kullarına karşı sonsuz şefkat ve rahmet sahibidir. "...Muhakkak Allah insanlara karşı çok şefkat eden ve çok rahmedendir." [35] "O, çok bağışlayıcı ve çok sevendir." [36] Zaten bütün yaratıklarının ihtiyarına koyduğu bu sonsuz nimetler ve onları muhtaç oldukları her türlü araç ve gereçlerle donatması bunun en bariz kanıtıdır.
Şimdi böyle yüksek ilim, hikmet, şefkat ve rahmet sahibi bir yaratıcının yaratıklarının en eşrefi olan insan türünü, kemalinin en zorunlu ihtiyacı olan hidayetten esirger mi? Onun bu ihtiyacını görmezlikten gelip ihmal eder mi? Böyle bir Rabbin, bütün yaratıklardan üstün yarattığı ve bütün yaratıkları ihtiyarına sunduğu bir varlığın yaratılış gayesi olan kemaline ermekte onu kendi başına bırakıp, ihmal etmesi mümkün müdür? Bu O'nun sonsuz şefkat, hikmet, ilim ve kudreti ile bağdaşır mı?
Açıktır ki, cevap hayırdır. O'nun sonsuz lütfü, beşerin bu en zorunlu ihtiyacını da karşılamasını iktiza eder. İşte bunun için, seçtiği kamil insanlar aracılığıyla ona yol göstermiş ve saadet yolunu açmıştır. Onlara saadet ve kemallerinin ne olduğunu ve nelerin onu bedbahtlığa sürükleyeceğini bildirmiştir. İşte bunun için, seçilmiş ilahi elçilerin beşere yol göstermesi zorunludur. Zaten hep böyle ola gelmiştir.
Büyük İslam filozofu İbn-i Sina, en büyük eseri olan "Şifa" adlı kitabının ilahiyat bölümünde şöyle der: ""İnsanın bekası ve olgunlaşması için peygamberlerin gönderilmesine olan ihtiyaç, kirpiğin ve kaşın çıkmasına, ayakların içinin içeri doğru eğik olmasına ve benzeri zorunlu olmayan yararların teminine olan ihtiyaçtan kesinlikle daha çoktur. O halde ilahi ezeli inayet ve lütfün insanın vücudundaki bu incelikleri ve faydaları göz önüne alıp ta insanlığın bekasında esas olan peygamberleri göndermek gibi bir ihtiyacı düşünmemesi mümkün değildir." [37]
Yine, İbn-i Sina, "El-İşarat vet Tenbihat" adlı eserinde şöyle yazıyor: "İnsan, tek başına yaşantısında gerekli olan ihtiyaçlarını karşılayamadığından, kendi türünden diğer insanların bu ihtiyaçları karşılamakta onunla ortaklık yapmalı, aralarında bir takım konularda alış veriş olmalı, her biri diğerinin tek başına çözmeye kalkıştığı taktirde, fazlalığı yüzünden halletmesi olanaksız olan veya olanaklı olsa bile zor olan ihtiyaçlarından birini karşılamayı uhdesine almalıdır. Bu ise, onların arasında alış verişin ve iş birliğinin olmasını zorunlu kılıyor. Bireyler arasındaki alış veriş ve iş birliği ise, bunu koruyacak bir adalet yönetiminin ve kanunun ve Allah katından mahsus kılındığı belirtilerle itaat edilme hakkıyla ayrıcalık kazanan bir kanuncunun varlığını zorunlu kılmaktadır..."[38]
Büyük düşünür Hace Nasiruddin, İbn-i Sina'nın bu sözlerinin açıklamasında şunları yazıyor: "İnsan tek başına yaşantısının gereksinmelerini karşılamaktan acizdir. Zira, insanın hem kendi, hem de ailesini oluşturan kişilerin yemeğe, elbiseye, oturacağı meskene ve koruma aletlerine ihtiyacı vardır. Bunların tamamı sanat mahsulü olup, bir kişi bunların tamamını bizzat kendisi yapmaya kalkışırsa, onları ancak onlar olmadan yaşantıyı sürdürmesi mümkün olmayan veya mümkün olsa bile zor olan, uzun bir müddet içerisinde temin edebilir. Fakat birbirleriyle yardımlaşma ve ortaklık içerisinde bulunan bir grup için, bunları temin etmek pekala kolay olur. Onlardan her biri, arkadaşını yaşantı için gerekli olan bir ihtiyacın temininde yardım edip rahatlatabilir. Örneğin, her biri, bir yönde tahassüs kazanıp, diğerine, kendi uzmanlığı kolunda yardım eder, diğerinden de aynı şekilde yardım alabilir. Dolayısıyla insan doğası gereği yaşantısında topluma muhtaçtır. İşte bilginlerin: "İnsan doğal olarak medenidir" sözlerinin anlamı budur. Medeniyetten maksatları toplumsal yaşantıdır.
Sonra, insanlar arasında toplumsal işbirliği, aralarında vuku bulacak, bir alış veriş ve adalet mekanizmi olmaksızın düzene giremez. Zira onlardan her biri, kendi ihtiyacının peşinde olacak ve bu konuda kendine engel teşkil edene karşı buğzedecektir. Onun bu istek ve buğzu ise, onu diğerlerinin hakkına tecavüz etmeye itecektir. Böylece de arada kargaşa doğup toplumsal yaşantıyı tehlikeye düşürecektir. Fakat eğer toplumda bir adalet mekanizmi bulunursa, böyle bir sorun ortaya çıkmaz. O halde toplumsal yaşantı kanunu gerektirir.
Sonra her kanun, bir kanun koyucuyu gerektirir. Eğer bu kanunu onların kendileri koymaya kalkışırlarsa, yine aynı sorun ortaya çıkıp, onların birbirleriyle niza etmelerine ve toplumda kargaşa doğmasına sebebiyet verecektir. O halde kanun koyan kimse, itaat hakkı olma ayrıcalığına sahip olmalıdır ki, diğer insanlar ona itaat etsinler ve koyduğu kanunlara boyun eğsinler. Böyle bir itaat hakkı ise, ancak onun yaratıcı tarafından olduğunu belirten ayet ve belirtilere sahip olmasıyla doğar. Dolayısıyla, onun yaratıcı tarafından ve O'nun adına konuştuğunu belirten, alametlere ve ayetlere sahip olması zorunludur. İşte bu belirti ve ayetler mucizedir. Bu mucizeler sözlü ve fiili olabilir. Has insanlar sözlü mucizelere, avam halk ise, fiili mucizelere daha eğilimlidir. Fiili mucizeler, sözlü mucizeler olmaksızın olamaz. Zira, hayra davet olmaksızın, nübüvvet ve mucize gerçekleşemez. O halde toplumsal yaşam mucize sahibi olan bir peygamberin varlığını zorunlu kılmaktadır." [39]
Büyük kelamcı ve filozof Hace Nasiruddin Tusi, "Tecrit" adlı kitabında da şöyle yazıyor: "Peygamber gönderilmesi, hayırlı ve güzel bir şeydir. Zira, onda bir çok fayda mevcuttur. Akla, kestirdiği konularda yardımcı olur, aklın bir hükmü bulunmadığı konularda hükmü beyan eder, korkuyu giderir, haseni ve kabihi, menfaat ve yararları açıklar, insan türünü korur, insan bireylerini sahip oldukları çeşitli istidatlara göre kemale ulaştırır, onlara bilmedikleri sanatları, ahlak ve siyaseti öğretir, öteki yaşamlarındaki (ahiret hayatındaki) ceza ve mükafatları haber verir ve böylece mükellef insanlara bir lütuf olur."[40]
Hişam bin Hakem şöyle rivayet ediyor: "İmam Cafer Sadık (a.s), Allah'ın varlığına inanmayan birisinin: "Peygamberlerin gönderilmesinin gerekliğini ve peygamberlerin doğruluğunu nasıl ispat edebilirsiniz?" şeklindeki sorusuna şu cevabı verdi:
"Bütün yaratıkların sıfatlarından yüce -yaratıkların her türlü niteliğinden münezzeh- hikmet sahibi olan, halkın göremeyeceği, dokunamayacağı, kendisiyle konuşamayacağı ve görevlerini kendisinden soramayacağı bir yaratıcımız olduğunu ispatladıktan sonra, onunla kulları arasında aracı olan, kulların maslahat ve yararlarına olan bekalarını sağlayan şeyleri onlara öğretecek ve helak olmalarına sebep olan şeyler hakkında onları uyaracak olan elçi ve temsilcilerin bulunmasının gerekliliği kendiliğinden ispat olur. O halde halk arasında ilim ve hikmet sahibi, Allah tarafından tayin edilmiş, müjdeleyen ve uyaran aracıların varolmasının gerekliliği kesin ve açıktır. Onlar, Allah'ın kendi hikmetiyle terbiye ettiği ve hikmetle gönderdiği peygamberlerdir ki, yaratılış ve fiziksel açıdan diğer insanlarla ortak olmalarına rağmen, ruhsal özellikler bakımından onlarla hiçbir ortak yönleri yoktur.
Hekim ve alim olan Cenab-ı Hak, onları hikmetiyle desteklemiş ve her türlü hata ve günahtan korumuştur. Sonra yer yüzü gerçek hüccetten (ilahi önderden) boş kalmasın diye her asırda gönderilen peygamberler, bunu getirdikleri deliller, burhanlar, doğruluk alametleri ve mucizelerle ispatlamışlardır." [41]
Allah Teala peygamberlerin gönderiliş nedenini şöyle beyan ediyor: "Müjdeleyici ve uyarıcı olarak peygamberler gönderdik ki, peygamberlerin gelişinden sonra, insanların Allah'a karşı bir hüccet ve özürleri olmasın. Allah azizdir, hikmet sahibidir."[42]
Yine Allah Teala şöyle buyuruyor: "Andolsun! Biz peygamberlerimizi belgelerle gönderdik ve onlarla birlikte kitap ve ölçek indirdik ki, insanlar adaleti ayakta tutsunlar..." [43]
O halde insanlığın hedefine uygun bir şekilde hidayete ermesinde ve sosyal adaleti kökleştirecek kanunların koyulmasında peygamberlere olan ihtiyaç açıklığa kavuşmuştur.
Elbette ilahi peygamberlerin yarar ve hedefleri sadece bu saydıklarımızla sınırlı olmayıp, aşağıda işaret edeceğimiz konular da peygamberlerin gönderilmesinin yarar ve hedefleri arasında yer almaktadır.
Tüm peygamberlerin asıl hedefleri halkı, tevhid inancına, Allah'tan başka bir ilah olmadığına davet etmektir.
Kur'an-ı Kerim peygamberlerin hedeflerinde esas olan çağrıyı şöyle beyan etmiştir: "Resulüm! De ki: Ey Kitap Ehli! Aramızda müşterek olan bir söze gelelim: Allah'tan başka hiçbir şeye kulluk etmeyelim. Hiçbir şeyi O'na ortak koşmayalım. Allah'ı bırakıp da bir birimizi rabler (mabudlar) edinmeyelim. Eğer onlar (bu kelimeden) yüz çevirirlerse; "Şahid olun, gerçek Müslümanlar biziz" deyin." [44]
Kur'an-ı Kerim bu ayet-i kerimede tüm insanlığı, her zaman için gerekli olan bir hakikate çağırmaktadır. Bu hakikat, yaratıcıdan gayrisine ibadet ve kulluk etmeme hakikatidir. Bu öyle bir hakikat ve esastır ki, geçmiş zamanda esas olduğu gibi, bugün de beşer için yegane kurtuluş yolu sadece odur.
Peygamberler, yalnızca Allah'a ibadet esasına dayalı bir toplum kurmak için mücadele vermişlerdir. Onlar, insanları sömürü ve cehaletten kurtarmak ve tağutun çeşitli görünümleri olarak ortaya çıkan isimlere ibadet etmekten kurtarmak için kıyam etmişlerdir.
Peygamberler, insanları cehalet ve her türlü zulümden kurtararak, ahlaki değerler çerçevesinde uygarlık ve ilim ışığına kavuşturan ilahi önderlerdir. Peygamberimizin (s.a.a) Allah tarafından risalete seçildiğinde ilk aldığı emrin "oku" olması sözümüzün şahididir.
Peygamberler eğitim ve öğretime önem vermekle beraber, başta kendileri amelleriyle örnek olarak, halkı ahlaki değerlere davet etmişlerdir.
İslam Peygamberi (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Ben ahlaki değerleri tamamlamak için, peygamberliğe seçildim."[45]
Allah Teala şöyle buyuruyor: "Okuma yazma bilmeyenlere içlerinden bir peygamber gönderen O'dur. Peygamber, Allah'ın ayetlerini onlara okur, onları temizler, kendilerine kitap ve hikmet öğretir. Halbuki, onlar daha önce açık bir sapıklık içinde idiler."[46]
Peygamberin hedeflerinden biri de, insanları batıl inançlar, hurafe ve yanlış gelenek ve göreneklerin zulmet ve karanlığından kurtararak, Allah'ın gösterdiği nurlu yol ve aydınlığa yönlendirmektir.
Allah Teala şöyle buyuruyor: "... Onlara iyiliği emreder, kötülüklerden sakındırır. Hoş, güzel şeylerin onlara helal olduğunu, pis şeylerin de haram olduğunu beyan eder, omuzlarında olan ağır yükleri ve zincirleri omuzlarından indirir. İşte ona iman edip onu düşmandan koruyanlar, ona yardım edip onunla gelen nura tabi olanlar asıl kurtuluşa erenlerdir."[47]
Yine Allah Teala şöyle buyuruyor: "Bu Kur'an, öyle bir kitaptır ki, insanları Rablerinin izniyle karanlıklardan aydınlığa, her şeye galip ve bütün övgülere layık olan Allah'ın yoluna çıkarman için onu sana indirdik." [48]
İlahi elçilerin en büyük vazife ve hedeflerinden biri de, insanları köleleştirerek, kendi hizmetine alan müstekbirlerle savaşıp, onların zulmü altında inleyen insanları kurtarmak ve onları layık oldukları insani makama ulaştırmaktır. İşte bu yüzdendir ki, tarih boyunca peygamberlere karşı amansız savaş açanların hep müstekbirler olduğunu görmekteyiz.
Allah Teala şöyle buyuruyor: "Biz hangi memlekete uyarıcı bir peygamber gönderdiysek, muhakkak o memleketin ileri gelen refah düşkünleri: "Biz sizinle gönderilen mesajları inkar edenleriz" dediler." [49]
Her Musa'nın bir Firavun'u olagelmiş ve her zaman hakla batılın mücadelesi olmuştur, olacaktır da. Genelde hakkın hakimiyetine engel olanlar; dünya düşkünü, refahını gayr-ı meşru bir şekilde temin etmeye alışmış, başkalarının elinin emeğine göz diken, her zaman kendilerinin egemen olmasını isteyen müstekbirlerdir. Bu tür insanlar tağut ve evliya-uş şeytandırlar.
Peygamberler, her zaman mustazafların (zayıf bırakılmışların) safında yer alıp, zalim ve müstekbirlerin aleyhine mücadele etmişlerdir.
Allah Teala şöyle buyuruyor: "Andolsun; biz her ümmete: "Allah'a ibadet edin ve tağuttan kaçının" diye bir peygamber gönderdik. Böylelikle onlardan bir kısmına Allah hidayet verdi, bir kısmı da delalet ve sapıklıkta kalmaya müstahak oldu. Şimdi yer yüzünü bir gezip dolaşın da yalanlayıcıların uğradıkları sonucu görün."[50]
Peygamberlerin hedeflerinden biri de, insanlar arasında çıkan yerli yersiz ihtilafları giderip, hak ve hakikat esası üzere kurulu olan, birlik ve beraberliğe sahip bir toplum yaratmaktır.
Allah Teala şöyle buyuruyor: "İnsanlar tek bir ümmet idiler. (Sonra ayrılığa düştüler de) Allah uyarıcı ve müjdeleyici olarak peygamberleri gönderdi. Onlarla birlikte, insanların aralarında ayrılığa düştükleri şeyde hükmetmek için hak üzere kitap indirdi. Fakat kendilerine açık deliller geldikten sonra, aralarındaki zulüm ve hasetlerinden ötürü onda ayrılığa düşenler, o kitap verilenlerden başkası değildi. Böylece onların ayrılığa düştükleri konularda Allah kendi izni ile iman edenleri hakka hidayet etti. Allah dilediğini doğru yola iletir."[51]
İslam bilginlerinin, peygamberlerin gönderilme nedenlerini açıklarken, peygamberlerin gönderilme hikmetlerinden birinin de, akla, kestirdiği konularda yardımcı olmak, aklın bir hükmü bulunmadığı konularda ise, hükmü beyan etmek olduğunu vurguladıklarına yukarıda işaret etmiştik. O halde peygamberlerin görevlerinden biri de aklı teyit etmektir.
Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Allah, unutulan nimetleri hatırlatsınlar, aklın gizli kalmış kabiliyet ve yeteneklerini ortaya çıkarsınlar diye peygamberleri gönderdi."[52]
Hz. İmam Kazım (a.s) şöyle buyurmuştur: "Ey Hişam! Allah Teala'nın zahir ve batın olmak üzere iki hücceti vardır. Zahir hüccet, peygamberler ve imamlardır. Batıni hüccet ise akıllardır." [53]
Peygamberler insanların ruhsal hastalıklarını tedavi eden en büyük doktorlardır.
Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor: "Peygamber tıbbıyla gezen bir doktordur. Merhemlerini tam itinayla hazırlamış, araç gereçlerini kızartıp sterilize etmiştir. Körleşmiş kalplerden, sağırlaşmış kulaklardan ve lâl olmuş dillerden nerede bir ihtiyaç görürse, ilacını orada kullanır. Peygamber, ilaçlarıyla birlikte, hikmet nuruyla aydınlanmış, ilim çakmağıyla ateşlenmiş bir doktor olarak, gaflet ve şaşkınlık yerlerini aramaktadır..." [54]
Peygamberler, günah ve isyan etmek sonucu kararak ölen kalplere hayat vermek için gönderilmişlerdir.
Allah Teala şöyle buyuruyor: "Ey iman edenler! Allah ve Peygamber, sizi, hayat verecek şeye çağırdığı zaman icabet edin. Allah'ın kişi ile kalbi arasına girdiğini ve sonunda O'nun katında toplanacağınızı bilin." [55]
Peygamberler, ahlak ve sireleriyle insanlık için uyulması gereken en güzel örneklerdir.
Allah Teala şöyle buyuruyor: "Ey iman edenler! Andolsun ki, sizin için, Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok anan kimseler için Resulullah en güzel örnektir." [56]
Elbette peygamberlerin hedef ve görevlerinin bu saydıklarımızla sınırlı olduğunu söylemek istemiyoruz. Biz sadece peygamberlerin hedef ve görevlerinden bazılarına işaret ettik.
Peygamberlik makamı çok yüce bir ilahi makam olduğu için, zaman-zaman bu makama özenerek Museylemet-ül Kezzab gibi, peygamberlik iddiasında bulunanlar olagelmiştir. Tabii ki, her iddiayı, özelikle de peygamberlik iddiası gibi, inançta esas olan bir meseleyi açık bir delil olmaksızın kabul etmek akıl karı değildir.
İbn-i Sina diyor ki: "İddiacının iddiasını bir delil ve burhan olmaksızın kabul eden kimse, insan fıtratından çıkmıştır." Dolayısıyla yalan olan peygamberlik iddiasıyla gerçek peygamberliğin ayrımı için, açık delillerin olması zaruridir. İşte gerçek peygamberin iddiasının doğruluğunu ispatlamak için getirdiği delile mucize denir.
Allah tarafından gönderilen bir peygamberin iddiasının doğruluğunu ispatlamak için, getirdiği delile mucize denir demiştik. Fakat Kur'an-ı Kerim'de mucize kelimesi yerine, burhan, beyyine (açık delil) ve ayet (nişane) tabirleri kullanılmıştır. Mucize, sözcük olarak Arapça bir kelimedir. Ecz kökünden üretilen bir ism-i faildir. Acze düşüren anlamını ifade eder. Ulema, bir peygamberin kendi peygamberlik iddiasını ispatlamak amacıyla ilahi güce dayalı olarak getirdiği, diğer insanların benzerini getirmekten aciz kaldığı, harik-ül ade delil ve nişaneye mucize ismini vermişlerdir. Yani, bir peygamberin getirdiği delile mucize ismi verilmesi, diğer insanların onun benzerini getirmesinden aciz kaldığından dolayıdır.
Büyük kelamcı ve filozof Hace Nasiruddin, mucizenin tanımını şöyle yapmıştır: "Bir peygamberin doğruluğunu tanımanın yolu, mucize göstermesidir. Mucize, bir peygamberin iddiasına uygun olarak, harik-ül ade olan bir olayı var etmesi veya aynı özellikte bir şeyi yok etmesinden ibarettir." [57]
Hz. İmam Cafer Sadık (a.s) mucizenin gerekliliğini şöyle açıklıyor: "Mucize, ilahi bir nişanedir. Allah o nişaneyi ancak peygamberine ve Allah tarafından imamet makamına tayin edilen kimseye, iddiasının ve getirdiğinin doğruluğunun yalancı iddiacıların iddiasından ayrılması için vermektedir." [58]
Görüldüğü üzere, mucizenin bir takım şartları vardır. O halde her harik-ül ade olan iş, mucize olarak kabul edilmez.
Evvela; mucizeyi getiren kimsenin peygamberlik veya imamlık iddiası olmalı.
Saniyen; bütün diğer insanların benzerini getirmekten aciz kaldığı harik-ül ade bir olay olmalı.
Salisen; iddiasıyla uyum içinde olmalı.
Rabien; tahaddi makamında olmalı. Yani, meydan okurcasına diğer insanları mukabele ve mübarezeye davet niteliğinde olmalıdır.
a) Harik-ül ade bir olayın mucize telakki edilebilmesi için, onu getirenin peygamberlik veya imamlık iddiası olmalıdır. Yoksa böyle bir iddia söz konusu olmadan bazı salih kullardan görülen harik-ül ade olaylara mucize değil keramet denir.
b) Bu harik-ül ade olay, hiçbir kayıt ve şarta bağlı olmadan tahakkuk bulmalı ve diğer insanlardan hiç birinin, hatta en dahi insanların veya Allah'ın diğer salih kullarının böyle bir olayın benzerini yapmaları imkansız olmalıdır. Yoksa, diğer insanların da sahip oldukları üstün yetenekleri sayesinde belli şartlar altında yapabildikleri veya diğer bir salih kulun getirebileceği türden bir olay olursa, bu da mucize sayılmaz.
Meselâ, sihirbazlar, mürtazlar ve salih kullar gibi, bazı insanlar da yoğun ve yıpratıcı çalışmalardan sonra bir çok insanın yapamadığı bir takım işleri yapabiliyorlar. Ama bu gibi işler, bir takım temrin ve zahmete dayalı olarak, belli şartlar altında tahakkuk bulduğu için, başka birisi çıkıp ondan daha üstününü de yapabilir. Hiçbir sihirbaz, hiçbir mürtaz, hiçbir dahi, hiçbir veli hiçbir kayıt ve şarta tabi olmadan her halükarda harik-ül ade bir olayı tahakkuk ettiremez. Onların yaptıkları harik-ül ade olaylar, illa da belli şartları içeren türden olup, diğer insanların da benzeri şartlar altında aynısını veya daha üstününü gerçekleştirebileceği türden harik-ül ade olaylardandır.
Allah peygamberleri, herhangi bir özel öğretim ve eğitim görmeden, istenilen şey mantıklı olduğu taktirde, hiçbir sınır söz konusu olmaksızın, Allah'ın izniyle her alanda, zaman ve ortam farklılığı göz önüne alınmaksızın mucize gösterebilirler.
Kısacası, dahilerin, sihirbazların, mürtazların ve keramet ehlinin yaptıkları bazı işler de, harik-ül ade olma özelliğini taşıyor. Ama onların yaptıkları işler, beşer türünün kadir olmadığı bir iş değildir. Başka biri de aynı şartlara haiz olduğu taktirde, benzeri bir işi veya daha üstününü yapabilir. Fakat mucize olan şey, beşer türünün gücü dışında kalan bir olay olmalıdır ve hiçbir kimse hiçbir koşul altında onun benzerini tahakkuk ettirememelidir.
Örneğin, altı yaşındaki bir çocuğun, büyük bir bilgin insan gibi ilmi kariyere ulaşması, harik-ül ade bir olaydır. Ancak bu, dahi insanlarda görülebilen bir olay olup, beşer türünün kudreti dışında değildir. Onun gibi başka bir dahi de çıkabilir. Fakat, Hz. İsa (a.s)'ın olayında olduğu gibi, henüz yeni doğmuş bir çocuğun, en üstün bilginlerin bile ulaşamayacağı bir ilmi ve olgunluğu ortaya koyup, kendini ilahi peygamber ilan etmesi, bir dahilik işi değildir, bu bir mucizedir ve sonsuz ilahi kudrete bağlı olduğunu göstermektedir.
c) Mucize, peygamberlik veya imamet iddiasında bulunan kişinin sözüyle uyum içinde olmalıdır. Yani, mucize olarak göstereceğini söylediği şeyin kendisini tahakkuk ettirmelidir. Yoksa, mucize olarak göstermek istediği şeyin tersi gerçekleşirse, bu mucize sayılmaz.
Örneğin, eğer; "Ben mucize olarak anadan kör olan kimseye şifa veririm veya ölü insanı diriltirim" diyorsa, bunun kendisini tahakkuk ettirmelidir. Yoksa, anadan kör olan birine şifa vereceğim deyip de, onun başına elini sürdüğünde faraza, o insan sağır da olursa (gerçi, bu iş diğer insanların elinden gelmese bile), mucize sayılmaz.
Nitekim, yalancı peygamber Museyleme, Hz. Resulullah'ın suyu çok az olan bir kuyunun suyundan bir miktar ağzına alıp, tekrar o kuyuya boşalttığında, kuyunun suyunun coşarak çoğaldığını duyunca: "Bunu ben de yaparım" deyip, yine suyu az olan bir kuyunun suyundan bir miktar alıp tekrar onun üstüne boşaltınca, o kuyunun suyunun tamamen kuruduğu rivayet edilmektedir. İşte Hace Nasiruddin'in mucizenin tanımında zikrettiği, "iddiasıyla uyum içinde olmalı" kaydı bu şartı belirtmektedir.
d) Mucize olarak yapılmak istenen iş, tahaddi makamında olmalı. Yani, yalnızca peygamberlik veya imamlık iddiasının ispatı için yapılmalı ve diğer insanlara meydan okurcasına ve onları mübarezeye davet edercesine olmalıdır. Bu durumda eğer, böyle bir iddia sahibi, insan türünün kudreti dışında kalan bir mucize gerçekleştirir, onlar da onun benzerini getirmekten aciz olduklarını itiraf edip, böyle bir şeyin eğitim, öğretim ve benzeri herhangi bir normal yollarla gerçekleşmesinin mümkün olmadığını görürlerse, o işin mucize olduğu ve ilahi güç sayesinde gerçekleştirildiği anlaşılır. Aksi taktirde, böyle bir iddia söz konusu olmadan ve diğer insanları mübarezeye davet etmeden bazı salih kullarda görülen harik-ül ade işlere keramet denir.
Mucizenin sadece peygamberlik veya imamlık iddiasında olan kişiye mahsus olmasının nedeni şudur ki, mucize, bir peygamberin veya imamın iddiasının doğruluğunun kanıtıdır. Zira Allah Teala'nın, iddiasında doğru olmayan bir peygamber veya imama böyle bir imkan sağlayarak kullarının sapıklığa yönelmelerine izin vermesi O'nun hikmetiyle bağdaşmaz ve muhaldir.
Allah Teala şöyle buyuruyor "Eğer o peygamber bazı şeyleri uydurup bize isnat etmeye kalkışsaydı, elbette biz onu kuvvetle yakalar ve ondan intikam alırdık. Sonra da onun kâlp damarlarını keserdik (helak ederdik) [59]
Yine, Cenab-ı Hak Hz. Musa ile mübarezeye kalkışan sihirbazların Allah tarafından teyit göremeyeceklerini şöyle açıklıyor: "Onlar yapacaklarını ortaya koyunca, Musa: "Sizin yaptığınız bir büyüdür. Şüphesiz Allah müfsitlerin (fesat çıkaranların) işlerini düzeltmez. Ve suçlular istemese de Allah kelimeleriyle hakkı gerçekleştirir" dedi." [60]
Fakat bu dediklerimizin anlamı şu değil ki; peygamber, her karşısına dikilip mucize talebinde bulunanın isteğine icabet edip, ona mucize göstermek zorundadır. Hayır, bir peygamberin mucize göstermesi için, makul bir gerekçesi ve hikmete uygun olması gerekir. Yoksa, bazıları gerçeği anlamak için değil, kendi küfürlerine ve inatlarına bahane aramak veya başka makul olmayan nedenlerden dolayı mucize talep ediyorlardı. Elbette ki, peygamber böyle birilerinin isteğini yerine getirmek zorunda değildi.
Sonra peygamber, Allah'ın izni olmadan kendi yanından mucize gerçekleştiremez. Hangi makamda mucize göstermek gerektiğini ve mucizeyi göstermek için gerekli hikmetin oluşup oluşmadığını Allah Teala belirler.
Allah Teala şöyle buyuruyor: "De ki: Mucizeler ancak Rabbimin katındadır (onun elindedir). Doğrusu ben sadece apaçık bir uyarıcıyım."[61]
Yine şöyle buyuruyor: "Allah'ın izni olmadan hiçbir peygamber hiçbir ayet (mucize) getirmez."[62]
Ayrıca mucize olarak istenilen şey, yapılması akılca mümkün olmayan veya peygamberlik makamı ve hedefiyle çatışır türden olmamalıdır. Meselâ, bazı kafirler, Hz. Resulullah'a: "Sen yerden bize bir kaynak fışkırtmadıkça, biz sana inanmayacağız. Veya hurma ve üzüm bağların olup aralarında nehirler akmadıkça veya iddia ettiğin gibi göğü başımıza parça-parça düşürmedikçe veya Allah'ı ve melekleri gözümüzün önüne getirmedikçe veya altın ve mücevherattan bir evin olmadıkça veya sen göğe yükselmedikçe biz sana inanmayız..." [63] diyorlardı.
Açıktır ki, bu isteklerden bazıları, akıl açısından mümkün değil, bazıları da peygamberlik makam ve hedefiyle çelişmektedir. Dolayısıyla böyle isteklerin gerçekleşmesi olanaksızıdır.
Meselâ, Allah Teala'yı getirmek gayri mütenahi varlığı mütenahi kılmaktır ve bu muhaldir.
Bir peygamberin altın ve mücevherattan evi olması ve müstekbirler gibi göz kamaştırıcı hayat sürmesi peygamberlik makamına yakışmaz.
Gökten taşlar yağdırıp insanların yok olmasına sebep olmak da peygamberlik hedefiyle uyuşmaz. Dolayısıyla böyle isteklerin yerine getirilip mucize gösterilmesi olanaksızdır.
Burada şunu da belirtmeliyiz ki, peygamberlerin yaşam tarzları, yüce hedefleri, sahip oldukları üstün sıfat ve güzel ahlakları onların getirdikleri harik-ül ade işlerin mucize olduğunu ayrıca kanıtlamaktadır.
Şöyle ki, peygamberlerin yaşam tarzları ve hedefleri, dost düşman her kesin taktirini kazanırken, böyle bir makam ve hedefe sahip olmadan, bazı harik-ül ade işleri gerçekleştiren dahi, mürtaz ve sihirbaz gibi insanlar, halk arasında nüfuz sahibi olmak, diğerlerini aldatmak, avam tabaka arasında meşhur olmak, zalimlerin emrinde maddi menfaâtler elde etmek gibi, ucuz hedefler peşinde olmakla beraber, onları; ne özel yaşantıları, ne de haiz oldukları sıfat ve ahlakları açısından peygamberlerle kıyaslamak mümkün değildir.
Nitekim, Firavun'un sihirbazlarının, Hz. Musa'ya galip geldikleri taktirde ondan ücret talebinde bulunarak: "Eğer biz üstün gelirsek, muhakkak bize mükâfat vardır değil mi?" dediklerini, Firavun'un da onlara: "Evet, şüphesiz ki, siz yakınlarımdan olacaksınız"[64] dediğini görmekteyiz. Bu, onların ucuz hedef peşinde koştuklarını göstermektedir. Ama hiçbir ilahi peygamber böyle ucuz hedef peşinde olmamıştır ve olamaz.
Ayrıca, şunu da belirtmeliyiz ki, peygamberlerin birbirinden farklı mucize getirmeleri bir tesadüf eseri değildir. Mucizelerin farklı oluşu hikmet üzeredir. Zira her zamanda getirilen mucize, kendi zamanında yaygın olan maharetler türünden olmalıdır ki, zamanın uzmanları o konuda hakemlik edebilsinler. İmam Rıza (a.s)'dan nakledilen aşağıdaki rivayet bu konuyu en iyi şekilde açıklamaktadır:
İmam Rıza (a.s), İbn-i Sıkkiyt adlı ashabının: " Neden Allah Teala, Hz. Musa'ya nur saçan el ve asa, Hz. İsa'ya tıp ve Hz. Muhammed'e konuşma yeteneğini vermiştir?" şeklindeki sorusuna şöyle cevap vermiştir: "Allah Teala Hz. Musa'yı peygamberliğe seçtiği zaman, o ortamda sihirbazlık yaygındı. Hz. Musa Allah'ın izniyle öyle bir mucize getirdi ki, sihirbazların onu yapmaları mümkün değildi. Böylece onların sihirlerini batıl edip, kendilerine hücceti tamamladı.
Allah Teala Hz. İsa'yı peygamberliğe seçtiği zaman ise, toplumda tıp ve tababete çok ihtiyaç vardı. Halk çeşitli hastalıklara yenik düşmekteydi. Hz. İsa, onların nezdinde bulunmayan bir tıp ilmiyle gelip, felçlik ve benzeri hastalıklara yakalananlara, anadan doğma körlere Allah'ın izniyle şifa vermek ve ölüleri diriltmek vesilesiyle nübüvvetinin doğruluğunu halka beyan etti.
Hz. Muhammed'e (s.a.a) peygamberlik verildiği zaman ise, halk arasında şiir ve hitabet sanatı yaygın idi. İşte bunun için Hz. Muhammed Allah'ın kitabından, nasihatlerinden ve kanunlarından öyle bir şey getirdi ki, onların sözlerini çürüğe çıkarıp, hücceti onlara tamamladı. İmam (a.s)'ın bu açıklamasını duyan İbn-i Sıkkiyt: "Andolsun Allah'a ki, böyle bir gün yaşamamıştım. Bu gün halka hüccet nedir?" dedi. İmam (a.s): "Akıldır. Onunla Allah'a doğru konuşanı tanıyıp tasdik eder ve yalan konuşanı tanıyıp tekzip edersin" buyurdu. Bunu gören İbn-i Sıkkiyt: "Andolsun Allah'a ki, cevap budur" dedi.[65]
Vahiy, Allah Teala'nın, peygamberliğe seçtiği kişilerle, emirlerini iletmek amacıyla, niteliği bizim his ve idrakimizi aşan bir tür tekellüm şeklidir.
Allah Teala şöyle buyuruyor: "Biz, Nuh'a ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimiz gibi, sana da vahyettik..."[66]
Büyük filozof Sadruddin Şirazi şöyle yazıyor: "İnsan nefsi ister vacib-ül vücut, ister mümkün-ül vücut olsun, bütün hakikatlerin onda tecelli etme kabiliyetine sahiptir. Ancak bu tecelli nefsin zorunlu bir sıfatı olmadığından önceden zikrettiğimiz bir takım dış etkenler buna mani olabilir. Nefis aynen bir ayna misalidir. Engelleyici sebepler ise, onunla Allah Teala'nın kıyamete kadar bütün olup bitenleri kaydetmiş olduğu Levh-i Mahfuz cevheri arasında bir perde oluşturmaktadır. İşte bu engelleyici sebepler gittiği taktirde ilmi hakikatler işbu akli levhadan nefis aynasına yansıyacaktır.
Nasıl ki, iki ayna arasında olan engel bazen işe koyulan birinin çabasıyla gider, bazen de örneğin, bir rüzgar esmesi o engeli giderebilirse, böylece insanoğlu da, ilmi hakikatlere bazen kendi tefekkür gücüyle eşyadan ilmi suretleri soyutlayarak varabiliyor, bazen de ilahi lütuf rüzgarı sayesinde bu engeller ortadan kaybolur. Böylece basiret gözünden perdeler kalkar ve Levh-i Mahfuz'da yazılı olan ilmi hakikatlere nail olup görebilir.
Bu, bazen uyku halinde gerçekleşebilir. Böylece gelecekte olacak şeyleri rüyada görebilir. Fakat, tam anlamıyla perdenin kalkıp hakikatin tecelli etmesi, ancak ölüm hakikatinin tecelli etmesiyle gerçekleşir.
Bundan anlaşıldı ki, insan ilmi hakikatlere çeşitli şekillerle ulaşabilir. İnsan bazen, bizzat her kesin kendi sahip olduğu kazanma, talim ve taallüm (eğitim ve öğrenim) yoluyla ilim elde edebilir. Bazen de, kişinin kendi şevk ve isteğinden sonra veya şevk ve istek söz konusu olmadan ilim ona akım eder. Öyle ki, nasıl ve nereden geldiğini anlayamaz. Bu ikinci kısım ilim edinme yoluna sezgi ve ilham denir. Bunun kendisi de iki kısma ayrılır. Bazen böyle bir ilme mazhar olan kişi, o ilmin sebebi ve kaynağı olan şeyi anlar. Bu, Allah tarafından ilim getiren meleği müşahede etmekle olur. Bazen de, o ilmin kaynak ve sebebini teşhis edemez. O halde ilim edinme yolu bu üç yoldan ibarettir. Birincisine kazanma ve talim, ikincisine, sezgi ve ilham, üçüncüsüne de vahiy denir. Vahiy yolu peygamberlere, sezgi ve ilham yolu da, velilere mahsustur. Birinci yol ise, bütün insanlar arasında ortaktır....İşte bunun içindir ki, Allah Teala: "Allah bir insanla ancak vahiy suretiyle veya perde arkasından konuşur, yahut bir elçi gönderir; izniyle, dilediğini vahyeder. Doğrusu O, yücedir, Hakimdir"[67] buyuruyor." [68]
İşbu tanıma göre vahiy, ilahi ilmi getiren meleğin vahiy alan kişi tarafından bilindiği ilim türüne denir. Nitekim bazı hadislerde de, peygamberler ile veliler arasındaki farkın bu olduğu belirtilmiştir. Yani, vahiy alan peygamber kendine ilahi ilmi getiren meleği görür, ama ilham alan veli görmez.
Hz. İmam Muhammed Bakır (a.s)'a: "Resul, nebi ve muhaddesin (velinin) farkı nedir?" diye sorulunca, Hazret şu cevabı vermiştir: "Resule Cebrail açıkça gelir ve o Cebrail'i görerek konuşur. Resul bu kimsedir. Nebi ise, rüyasında görür. Nitekim Hz. İbrahim rüyasında görürdü ve Hz. Resulullah da kendine vahiy gelmeden önce nübüvvet sebeplerini rüyasında görürdü. Ancak Cebrail Hz. Resulullah için risalet makamını Allah katından getirip, Hazret hem nübüvvet hem de risalet makamına haiz olunca, Cebrail açıktan Hazret'e gelir ve konuşurdu.... Muhaddese gelince; o, kendisine ilim getiren sesi işitir, ancak onu (sesin sahibini); ne açıktan, ne de rüyasında görmez." [69]
Ancak buna rağmen, Kur'an-ı Kerim'de vahiy, yukarıda değindiğimiz ıstılahi manadan daha geniş manada kullanılmıştır.
Örneğin, Allah Teala şöyle buyuruyor: "Ve Rabbin bal arısına vahyetti ki: "Dağlardan, ağaçlardan ve insanların yaptıkları çardaklardan kendine evler edin"[70]
Bu ayet-i kerimede geçen vahyin niteliği bizlere meçhuldür. Belki de bir çeşit ilham ve yönlendirme manasını ifade etmektedir.
Yine, Allah Teala şöyle buyuruyor: "Ve Musa'nın anasına şöyle vahyettik: "Onu (Musa'yı) emzir sonra öldürülmesinden korktuğun zaman onu denize (Nil nehrine) bırakıver. Sakın korkma ve üzülme! Biz, muhakkak onu sana geri vereceğiz ve kendisini peygamberlerden yapacağız."[71]
Bu ayette geçen vahyin niteliği de bizlere meçhuldür. Ulema Hz. Musa'nın annesinin peygamber olmadığını göz önüne alarak, bu ayette geçen vahyin de ilham manasını ifade ettiğini belirtmişlerdir.
Fakat ilahi elçiler olan meleklerin yalnızca peygamberlere görülebileceğini iddia edemeyiz. Zira, Kur'an-ı Kerim'de meleklerin peygamber olmayan bazı kutsal insanlara göründüğünden de söz edilmiştir.
Buna; Hz. Lut peygamberin kavmini yok etmekle görevlendirilen meleklerin Hz. İbrahim (a.s)'ın evini de ziyaret ederek, Hazret'in ailesine görünerek, onlara ihtiyar yaşlarında evlat müjdesi vermeleri olayı ile, Hz. Ruh'un (Cebrail'in) Hz. Meryem (a.s)'a temessül ederek, görünme olayını örnek olarak zikredebiliriz.
O halde farkı, meleğin görünüp görünmemesinde değil, getirilen mesajın içeriğinde aramalıyız. Yani, getirilen mesaj risalet niteliğinde olursa, bu peygamberliğe ait bir vahiydir. Aksi taktirde vahiy olsa bile peygamberlikle bir alakası yoktur.
Şüphe yok ki, peygamberler ve keza peygamberlerden sonra ilahi hüccetler olan imamlar gayb alemiyle irtibatlı olan kişilerdir. Onlar beşerin hidayetinde gerekli olan bilgilerini Cenab-ı Hak'tan almaktadırlar. Ancak sorun bu irtibatın nasıl olduğu konusudur.
Allah Teala şöyle buyuruyor: "Allah bir insanla ancak vahiy suretiyle veya perde arkasından konuşur, yahut bir elçi gönderir; izniyle, dilediğini vahyeder. Doğrusu O, yücedir, Hakimdir."[72]
Buna göre, ilahi tekellüm üç şekilde gerçekleşebilir:
1- Allah'la insan arasında hiç aracı olmaksızın direk kalbe yerleştirme şeklindeki konuşma.
2- Bir perde arkasında işitilen ilahi konuşma, Hz. Musa (a.s)'ın Tur dağında bir ağaçtan gelen ilahi konuşmayı işitmesi gibi.
3- Bir melek tarafından peygambere getirilen ilahi mesaj.
Acaba bir peygamber veya ilahi hüccet olan imam gaybi ilim olarak nitelenen ilimlere sahip olabilir mi? Konuyu Kur'an'a arz ettiğimizde, şöyle bir tablo ortaya çıkıyor: Gaybı bilmek bizatihi Hak Teala'ya mahsustur. Hiçbir yaratık bizatihi gaybi ilme sahip değildir. Ancak Allah Teala dilerse, dilediği kimseye gaybe dair ilim de verebilir.
Allah Teala şöyle buyuruyor: "Gaybın anahtarları O'nun katındadır, O'ndan başka kimse onları bilmez..."[73]
Yine şöyle buyuruyor: "De ki: "Gayb Allah'ın elindedir. Bekleyin, ben de sizinle beraber beklemekteyim" [74]
Her iki ayetten de gaybı bilmenin sadece Allah Teala'ya mahsus olduğu anlaşılmaktadır.
Peygamberlerin gaybı nasıl bildikleri sorusuna gelince, onlar da ancak, Allah'ın onlara açıklamasıyla gaybı bilebilirler.
Allah Teala şöyle buyuruyor: "O bütün gaybı bilendir. Gaybe dair ilmini hiç kimseye açmaz. Meğer razı olduğu bir peygamber olsa, (ona gaybe dair bazı ilimleri açıklar)..." [75]
Yine şöyle buyuruyor: "Allah size gaybı da bildirecek değildir. Fakat Allah, (gaybı bilmek hususunda) resullerden dilediğini seçer..."[76]
İşte Hz. İsâ (a.s)'ın peygamberliğinin ispatı için (mucize olarak) halka: "Evlerinizde ne yiyor ve ne biriktiriyorsanız size haber veririm...." [77] şeklindeki beyanı ile, Hz. Hızır (a.s) ile Hz. Musa arasında geçen olaylar bunun bir örneğidir.
Demek ki; peygamberler ve imamlar kendi yanlarından gaybı bilemezler. Ancak Allah Teala dilerse, onlara gaybi ilimler verebilir.
Hz. Ali (a.s) bir gün halka yaptığı konuşmasında gelecekte vuku bulacak olaylara işaret ettiğinde, ashabından biri: "Ey Mü'minlerin Emiri! Size gaipten ilimler mi verildi?" diye sorar. İmam (a.s) onun cevabında şöyle buyurur: "Bu dediklerim gayb ilmi değil. Bu bir ilimdir ki, onu ilim sahibinden (Peygamber'den) öğrendim. Gaybi ilim, kıyamet gününün ne zaman olacağı ve Allah Teala'nın; "Kıyamet saatini bilmek ancak Allah'a mahsustur. Yağmuru O, indirir, rahimlerde bulunanı O, bilir, kimse yarın ne kazanacağını bilmez ve hiç kimse nerede öleceğini bilemez. Allah şüphesiz bilendir, her şeyden haberdardır"[78] ayetinde saydığı şeyleri bilmektir. Ancak Allah Teala rahimlerde olanın erkek veya dişi olacağını, çirkin veya güzel olacağını, cömert veya cimri olacağını, saadetli veya bedbaht olacağını, kimin cehenneme gideceğini, kimin cennette peygamberlere arkadaş olacağını bilir. İşte Allah'tan gayri kimsenin bilmediği gaybi ilim budur. Bunun dışındaki ilimleri ise, Allah Teala Peygamberi'ne öğretmiştir. Peygamber de onları bana öğretmiş ve kalbimde yerleşmesi için dua etmiştir." [79]
İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Eğer birisi, Allah'ın yeryüzünde halka hüccet ve önder seçtiği kimseye her hususta ihtiyaç duyduğu ilmi vermediğini iddia ederse, Allah'a yalan isnat etmiştir."[80]
[1]- Al-i İmran 47
[2]- Kamer: 49
[3]- Maide: 120
[4]- Tekvir: 29
[5]- Bakara: 286
[6]- Necm: 39, 40
[7]- Zuhal İslam Ahmet Emin'in c. 3 s. 57 Beyrut baskısı
[8]- Şerh-i Tecrid Kuşci'nin s. 445
[9]- Buhusun fil- Milel ven Nihel c. 2 s. 153, 154, Şey Şaltut'un Tefsir-ül Kur'an-il Kerim adlı kitabından naklen s. 240, 242
[10]- Fâtır: 24
[11]- Hadid: 25
[12]- Enbiya: 16
[13]- Tâhâ: 50
[14]- Alâk: 6,7
[15]- İbrahim: 34
[16]- Zümer: 28
[17]- İnsan: 3
[18]- İsra: 70
[19]- Bakara: 21, 22
[20]- Mü'minun: 115-116
[21]- Zariyat: 56
[22]- İnşikak: 6
[23]- Enam: 48
[24]- Gurer-ül Hikem Ve Dürer-ül Kelim c. 1 s. 333 Hikmet no: 3834
[25]- Aynı kaynak 8508. hikmet
[26]- Mülk: 14
[27]- Kıyamet: 5
[28]- En'am: 3
[29]- Zuhruf: 80
[30]- Kehf: 49
[31]- Nahl: 78
[32]- Al-i İmran: 164
[33]- Mülk: 14
[34]- Al-i İmran: 29
[35]- Hac: 65
[36]- Burûc: 14
[37]- Şifa Kitabı İlâhiyat Bölümü s. 557, En-Necat s. 304
[38]- Şerh-i El- İşarat vet Tenbihat c. 3 s. 371
[39]- Şerh-i El- İşarat vet Tenbihat c. 3 s. 372
[40]- Şerh-i Tecrit, Nübüvvet bölümü
[41]- Usul-u Kafi c. 1 s. 168
[42]- Nisa: 165
[43]- Hadid: 25
[44]- Al-i İmran/64.
[45]- Tebekat-ı İbn-i Sad c.1 s.192
[46]- Cuma: 2
[47]- A'râf: 157
[48]- İbrahim: 1
[49]- Sebe: 34
[50]- Nahl: 36
[51]- Bakara: 213
[52]- Nehc-ül Belağa. Hutbe:1
[53]- Usul-u Kafi c. 1 s. 16
[54]- Nehc-ül Belağa: 107. hutbe
[55]- Enfal: 24
[56]- Ahzab: 21
[57]- Kitab-ut Tecrid Nübüvvet Bölümü
[58]- Bihar-ül Envar c.11, s.71