| ||||||||
| ||||||||
|
Kur'an-ı Kerim ve Hz. Resulullah ile Ehl-i Beyt İmamları'ndan gelen hadisler, Allah Teala'nın insanların hayır ve şer amellerini tartmak için adalet terazisinin kurulacağını buyurmaktadır.
Kur'an-ı Kerim şöyle buyuruyor: "Kıyamet günü Biz, doğru adalet terazileri kurarız, kimse hiçbir haksızlığa uğratılmaz. Hardal tanesi kadar olsa bile yapılanı getirir ortaya koyarız. Hesap gören olarak Biz yeteriz." [1]
Yine şöyle buyuruyor: "Kimin tartıları (iyilikleri) ağır basarsa, artık o hoşnut olan bir hayat içindedir. Kimin de tartıları (iyilikleri) hafif kalırsa, artık onun yeri Haviye (çukur) dir. Onun ne olduğunu ne bilirsin? O çok kızgın bir ateştir." [2]
Yine şöyle buyuruyor: "O gün, tartı gerçekten hak olacaktır. Kimin tartıları ağır gelirse, işte onlar kurtulanlardır. Kimin tartıları hafif gelirse de, işte onlar ayetlerimizi yalanladıklarından ötürü gerçekten zarar edenlerdir." [3]
Terazi bildiğimiz tartı aletidir. Ancak tartı aleti tartılacak şeylere ve hatta zamana göre değişebilir. Dolayısıyla Allah Teala'nın kıyamet günü tartıların kurulacağını bildirmesinden kıyamet günü bu gün nesnelerin ağırlığını tartmakta kullandığımız bir tartı ile insanların amellerini tartacağı anlamı çıkmaz. Elbette kıyamet günü insanların hayır ve şerlerini ölçecek tartı aleti tartacağı şeye uygun bir tartı aleti olacaktır.
Büyük filozof Sadr-ül Müteallihin kıyamet günü kullanılacak olan tartı aleti konusunda şöyle yazıyor: "Tartıların Kur'an-ı Kerim'de çoğul lafzı ile ifade edilmesi, tartı aletlerinin çok çeşide sahip olduğuna işaret etmek içindir. Bazı tartılar ilimleri tartmak, bazıları da amelleri tartmak içindir.
İlimlerin ölçeğine gelince; bil ki, Allah Teala gökten doğru ve açık bir mizan indirmiştir. Onunla manevi rızkların ölçüsü ve manevi gıdaların ağırlığı bütün çeşitleriyle bilinir, hakkı batılından ayrılır. Onunla akli cevherlerin hakikat ile, ilmi suretlerin nakitleri ölçülüp, ahiret pazarından geçerli olanı geçerli olmayanından, halisi katışığından ayrılır. Biz Allah'ın melekleri ve elçilerinin öğretileriyle bu ölçekle ölçme tarzını öğrenmiş bulunmaktayız. Allah Teala "Doğru bir terazi ile tartın" [4] buyuruyor. Dolayısıyla kim Allah Teala'nın kitabında Resulü'ne indirdiği ölçekleri öğrenirse, hidayet bulur, kim de ondan yüz çevirir ve rey ve tahmin ile hareket ederse, sapar, kayar ve cehenneme düşer. Allah Teala "O, göğü yükseltmiştir; tartıyı koymuştur. Artık tartıda tecavüz etmeyin. Tartmayı doğru yapın, tartıyı eksik tutmayın " [5] buyruğu ile "Andolsun ki peygamberlerimizi belgelerle gönderdik; insanların doğru hareket etmeleri için peygamberlere Kitab ve ölçü indirdik;" [6] ayetini duymamış mısın?
Ey akıl sahibi düşünür! Acaba Allah katından indirilen kitap ve gönderilen elçilerle birlikte nazil ettiği ölçeğin buğday, arpa, pirinç hurma ve benzerlerinin tartıldığı terazi olduğunu mu sanıyorsun? Acaba göğün yükseltilmesiyle beraber konan terazinin, kantar türünden olduğunu mu hayal ediyorsun? Böyle bir sanı, böyle bir hayal ne de uzak bir sanı ve hayal ve ne de büyük ve kötü bir iftiradır.
Ey araştırmacı kardeş! Allah'ın kitabının anlamı hususunda dikkatli ol, olur olmaz te'viller yaparak, inat ve cehalet yolunu tutma. Ben sana nasihat ediyorum. Sakın cahillerden olma! Bil ki, bazı zahircilerin ve Hanbeliler'in Kitap ve sünnette gelen lafızları avamsal manalara hamletmeleri gerçekte onların zihinlerinin cisim ve cisimsel kavramlardan öteye geçmediğindendir.
Oysa eğer onlar, dış özelliklerden tecrit ederek bizzat terazinin kendi anlamı üzerinde biraz teemmül etmiş olsalardı, terazinin hakikatinin belli bir şekil veya cismani bir yapısı olması gerekmediğini anlarlardı.
Zira terazinin hakikati ve özü bir şeyin ölçüldüğü alettir. Ölçülen şey cismani olmaktan daha geniş olabileceği gibi, ölçü aleti de daha geniş bir kavramı ifade etmektedir.
Nasıl ki, kantar ve benzeri tartı aletleri, ağırlığı ölçmek için; usturlap, yükseklikleri ve vakitleri ölçmek için; şakul, duvar ve direklerin dikeyliklerini ölçmek için ve cetvel satırın düzlüğünü ölçmek için bir ölçek ve mizan ise; aynı şekilde mantık ilmi, nazari ilimde doğru düşünceyi yanlış düşünceden ayıran; nahiv ilmi, kelimelerin yapısını belirleyen; aruz ilmi, şiirin yapısını ölçen; duyu organları, bazı hissedilenleri ölçen ve bilahare kamil akıl, her şeyi ölçen bir ölçek ve mizandır.
Kısacası her şeyin ölçeği kendi türünden olur. O halde ölçekler farklıdır. Kur'an'da zikredilen bir ölçeği ise, ölçeklerin en şereflisine hamletmek lazımdır. O ise kıyamet günü konacak olan ölçektir. Allah Teala "Kıyamet günü Biz, doğru adalet terazileri kurarız..." ayetinde işte bu ölçeğe işaret etmiştir. O ölçekle hem ilimler ölçülecek hem de kalbi ve bedensel amellerin doğurduğu sonuçlar." [7]
O halde ahirette söz konusu olacak terazinin, bildiğimiz ağırlığın ölçüldüğü kantar türü terazilerden olacağını sanmayalım. Ahiretteki ölçekler her şeyin özünü ortaya koyuyor. Ahiretteki terazi, ister amelde olsun, ister düşüncede olsun, ister ahlak ve sıfatta olsun, hak ve batılı, güzel ve çirkini birbirinden ayırıp, herkese hak ettiği notu veriyor. İşte ilahi elçilerin, ilahi hüccetlerin, ilahi kitapların ölçek olması bu yüzdendir.
Hz. İmam Muhammed Bakır (a.s) şöyle buyuruyor: "Nefsini Allah'ın kitabında olanlara sun. Eğer onun yolundan gidiyor, onun sakındırdığı şeylerden sakınıyor, onun rağbet ettirdiği şeylere rağbet duyuyor ve onun korkuttuğu şeylerden korkuyorsan, sebatlı ve sevinçli ol. Zira bu durumda senin hakkında söylenen hiçbir şey sana zarar veremez ve eğer Kur'an'dan kopmuş durumda isen, seni neyin aldattığına bakmalısın" [8]
İşte bunun içindir ki Hz. İmam Cafer Sadık (a.s)'a "Kıyamet günü Biz, doğru adalet terazileri kurarız..." ayetinde geçen mizandan maksat nedir?" diye sorulduğunda, İmam (a.s): "Peygamberler ve onların vasi ve halifeleridir, onlar ümmet için ölçü ve terazidirler" [9] cevabını vermiştir.
Başka bir rivayette de şöyle gelmiştir: "Hz. Ali (a.s) ve onun evlatları ümmet için terazi ve ölçüdürler. Çünkü onların amelleri Allah'ın rızasına uygundur. Onların amellerine ahlak, kulluk ve diğer yönden benzeyen ameller ise tartıya gelip değer kazanabilecektir."
Kur'an-ı Kerim ayetleri ve özellikle de hadislerden kıyamet gününde insanların hesaplarının görüldükten sonra cehennem üzerinde kurulu olan bir köprü üzerinden geçecekleri anlaşılmaktadır. Mü'minler, hadislerde kıldan ince ve kılıçtan keskin olarak tanımlanan ve Sırat ismi verilen bu köprü üzerinden selametle geçip cennete ulaşırken; kafir, münafık ve isyan ehli, bu köprü üzerinden geçmeyi başaramayacak ve cehenneme yuvarlanacaklardır.
Allah Teala şöyle buyuruyor: "Sizden oraya (cehenneme) uğramayacak yoktur. Bu, Rabbinin yapmayı üzerine aldığı kesinleşmiş bir hükümdür. Sonra Biz, Allah'a karşı gelmekten sakınmış olanları kurtarır, zalimleri de orada diz üstü çökmüş olarak bırakırız." [10]
Hadislerde ise Sırat köprüsü daha açık bir şekilde açıklanmıştır. Hadisler, biri dünyada, diğeri ahirette olmak üzere iki Sırat'ın olduğunu ve insanların dünyadaki Sırat'ı izleme durumu aynen ahiretteki Sırat'tan geçişine de yansıyacağını bildiriyorlar. Hadisler, dünyadaki Sırat'ı şaşmadan ilahi elçilerin önderliğinde kat edenlerin ahiretteki Sırat'ı da yine onların önderliğinde kolaylıkla geçeceklerini, şeytana uyarak dünyadaki Sırat'tan sapanların ise, ahiretteki Sırat'ı geçmekte de şaşkınlık ve sapmalara kapılarak cehenneme yuvarlanacaklarını açıklıyorlar.
Allah Teala şöyle buyuruyor: "Onun (Şeytanın) hakkında şöyle yazılmıştır: O kendisini dost edinen kimseyi saptırır ve alevli azaba götürür." [11]
Buna karşılık ilahi elçilerin önderliğini kabul etmek ise, hem dünyada hem de ahirette insanı selamete ve kurtuluşa götürür.
Hz. İmam Cafer sadık (a.s)'a Sırat'ın ne olduğu sorulunca Hazret şu cevabı verir: "Sırat ilahi marifete doğru giden yol ve Allah'ı tanımaktır. Sırat iki tanedir, dünyadaki sırat ve ahiretteki sırat. Dünyadaki sırat, itaati vacip olan Masum İmam'dır. Kim dünyada iken onu tanıyıp, ona iktida ederse, ahirette ateş üzerinde kurulan köprüden geçecektir. Kim de dünyada iken imamını tanımayıp, itaatinde olmazsa, ahirette Sırat köprüsünden geçerken ayakları titreyip ateşe yuvarlanacaktır." [12]
Başka bir hadiste ise, Hz. İmam Hasan Askeri (a.s) şöyle buyurmuştur: "Sırat-ı müstakim (doğru yol) iki sırattır. Dünyadaki Sırat ve ahiretteki Sırat, dünyadaki Sırat ifrat ve tefritten uzak olup, istikamet gösterilen ve hiçbir batıla meyledilmeyen Sırat'tır. Ahiretteki Sırat ise, mü'minleri cennete götüren doğru yoldur. O yol onları ne ateşe ne de cennet dışı başka bir şeye götürmez." [13]
Sonra hadisler, ahiretteki Sırat'ın kıldan ince ve kılıçtan keskin olduğunu belirterek, ondan geçmenin zorluğuna işaret etmişlerdir. Bunun sırrı da dünyadaki Sırat'ı kat etmenin zorluğunda yatmaktadır.
Nasıl ki, insanın dünyada hem inanç, hem de amel açısından doğru yol üzerinde istikamet etmesi zor olup, kıldan ince ve kılıçtan keskinse, ahiretteki Sırat da böyledir. Hz. Resulullah istikamet emri gelen Hud Sûresi'nin saçlarını ağarttığını buyururken işte bu zorluğa işaret etmiştir. İşte bu zorluk yüzündendir ki, pek az insan hem inanç hem de amel açısından tam olarak doğru yol üzerinde istikamet edebiliyor.
Büyük filozof Sadr-ül Müteallihin Sırat'ın kıldan ince ve kılıçtan keskin olma sırrını şöyle açıklıyor: "İnsanın kemale ermesi iki gücünü kullanmasına bağlıdır. O iki gücünden ilki fikirsel ve düşünsel gücüdür. İnsanın bu gücü ile hak ve yakini bulması, ince fikirsel çalışmayı gerektirir ki, temessül ederse dikkat ve letafet açısından kıldan ince olarak temessül eder. İkinci gücü olan ameli gücünü kullanmak ise, ancak nefsinin ifrat ve tefritten uzaklaşıp itidal halini bulmasıyla sağlanır. Bu ise ancak sahip olduğu şehvet, gazap ve fikir güçlerinin çalışmalarında itidal halini bulmasıyla mümkündür. Zira ifrat ve tefrit olan bütün uç noktalar kınanmış olup insanın ateşe düşmesine ve bedbahtların yurdunu menzil edinmesine vesile olur. Birbirinin zıddı olan bu uç noktaların tam anlamında ortasını bulmak ise, bunlardan hali olmak menzilesinde olup, adalet hali olarak nitelenen bu hal ateşten kurtulma menşeidir. Bu ise kılıçtan keskindir. O halde Sırat'ın iki yüzü vardır. Bir yüzüyle kıldan ince, ikinci yüzüyle de kılıçtan keskindir." [14]
O halde Sırat'ın kıldan ince olması, fikrin ıslah edilmesinin inceliği ve kılıçtan keskin olması ise, ameli gücün ıslah edilmesinin keskinliğindendir. Ahiretteki Sırat ise dünyadaki Sırat'ın incelik ve keskinliğinin tecessümünden ibarettir.
Sırat'la ilgili olan bir başka konu da Sırat'tan geçenlerin geçiş şeklidir. Hadisler, bazılarının Sırat'tan surat ve kolaylıkla geçerken bazılarının zorluklarla geçeceğini bildiriyor.
Hz. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "İnsanlar Sırat'tan tabakalar halinde geçeceklerdir. Sırat ise kıldan ince ve kılıçtan keskindir. Bazısı şimşek gibi hızlı geçecek, bazısı at koştururcasına geçecek, bazısı sürünerek geçecek, bazısı yürüyerek geçecek, bazısı ise ona asılı olarak geçecek ve ateş onun bazı yerlerini yakacak bazı yerlerini de yakmayacaktır."[15]
Açıktır ki, insanların bu ahiretteki Sırat'tan geçiş şekli de, onların dünyadaki Sırat'tan geçiş şekillerinden kaynaklanmaktadır. Zira insanlar dünyada iken bazıları hem inanç hem de amel açısından ihlas ehli olup, her halûklarda Allah'ı görüp, Allah için hareket ederken, bazıları hem inanç hem de amel boyutunda bunun tam aksi durumda olur, bazıları ise, bu iki uç tarafın ortasında derecelere girmekteler.
Mead bölümünde bahis konusu edilen önemli konulardan biri de şefaat konusudur. Lügatte yama anlamını ifade eden şefaat, ıstılahta birinin günahlarının bağışlanması için yapılan aracılık anlamını ifade etmektedir.
Kur'an-ı Kerim ayetlerinde şefaat konusuna işaret edildiği gibi, Hz. Resulullah (s.a.a) ve Ehl-i Beyt İmamları'ndan gelen hadislerde konu daha detaylı olarak açıklanmıştır.
Biz burada şefaat konusunu detaylı olarak inceleyemeyiz. Ama en azından konunun ana hatlarına işaret etmeden geçmemiz de doğru olmaz. Dolayısıyla en azından konunun ana hatlarına özet olarak işaret etmeyi zorunlu görüyoruz.
Her ne kadar yüzeysel bir bakışla Kur'an-ı Kerim'e baktığımızda, Kur'an-ı Kerim'in bazı ayetlerinin anlamı şefaati mutlak olarak reddeder gibi görünüyorsa da, ancak Kur'an-ı Kerim'in şefaatle ilgili olan ayetleri bir araya getirilip, birlikte değerlendirildiğinde, Kur'an-ı Kerim'in mutlak olarak şefaati reddetmediği ve sadece Allah'ın izni olmadan yapılacağı düşünülen şefaati veya bazı kafirlerin itikadı olan putların şefaati gibi, şefaatin bazı türlerini reddettiğini görmekteyiz.
Velhasıl Kur'an-ı Kerim'in: "O gün Rahman'ın kendisine izin verdiğinden ve sözünden razı olduğu kimselerden başkasının şefaati fayda vermez."[16] "...O'nun izni olmadan, hiç kimse O'nun yanında şefaat edemez...." [17] "...O'nun izni olmadan hiç kimse şefaat edemez...." [18] "İman edip Rahman olan Allah'tan bir söz alan hariç, hiç kimse o gün şefaate sahip olmaz" [19] ayetleri ve benzeri diğer ayetler Allah Teala'nın izniyle şefaat olunacağını açıkça ortaya koymaktadır.
Ayrıca, Allah Teala kıyamet günü şefaat edecek ve şefaati makbul olacaklardan örnekler vererek şöyle buyurmuştur: "Rahman çocuk edindi" dediler. Hayır; melekler şerefli kılınmış kullardır. Allah'tan önce söz söyleyemezler; ancak O'nun emri üzerine iş yaparlar. Allah, onların yaptıklarını ve yapmakta olduklarını bilir. Onlar Allah'ın hoşnut olduğu kimseden başkasına şefaat edemezler; O'nun korkusundan titrerler."[20]
Yine Allah Teala şöyle buyurmuştur: "Allah, dilediğine ve hoşnut olduğuna izin vermedikçe, göklerde bulunan nice meleklerin şefaati bir işe yaramaz." [21]
Bu ayetler kıyamet günü meleklerin Allah Teala'nın izniyle şefaat edeceklerini ve Allah Teala'nın razı olduğu kimseler üzerinde onların şefaatinin makbul olacağını göstermektedir.
Keza İslam müfessirleri Hz. Resulullah (s.a.a) hakkında nazil olan "Geceleyin uyanıp, yalnız sana mahsus olarak fazladan namaz kıl. Belki de Rabbin seni (Makam-ı Mahmud'a) övülecek makama yükseltir" [22] ayetinde geçen övülecek makamdan maksadın şefaat makamı olduğu üzerinde ittifak etmişlerdir.
O halde bu ayet-i kerime Hz. Resulullah için de şefaat makamını ispat etmektedir.
Görüldüğü üzere bu ayetler Kur'an-ı Kerim'in, şefaati mutlak olarak reddetmediğini ve Allah Teala'nın izniyle bazı mukaddes insan ve meleklerin şefaat edeceklerini ortaya koyuyor.
Hadislere gelince, hem Hz. Resulullah (s.a.a), hem de Ehl-i Beyt İmamları'dan konu hakkında gelen hadisler şefaat konusuna daha da açıklık getirmiştir. Kimlerin şefaat edebileceği ve kimlere şefaat olunabileceği hususu genişçe beyan edilerek, şefaat konusunun İslam dininin temel ilkelerinden biri olduğu açıkça gözler önüne serilmiştir.
Bizim tevatür haddini aşan bu hadislerin tamamına değinme imkanımız yoktur. Ancak numune olarak onların bazısına işaret edeceğiz.
Hz. Resulullah şöyle buyurmuştur: "Her peygamberin müstecab duası vardır. Her peygamber o duasını acilen etmiştir. Ancak ben duamı, ümmetime şefaat için kıyamet gününe saklamışım. Benim şefaatim ümmetimden Allah'a ortak koşmadan ölenlere nail olacaktır." [23]
Yine Hazret şöyle buyurmuştur: "Bana beş şey verildi.... onlardan biri şefaat etmektir. Ben onu ümmetime saklamışım. O, Allah'a şirk koşmayanlar içindir."[24]
Yine Hazret şöyle buyurmuştur: "Benim şefaatim ümmetimden büyük günah işleyenler içindir. İhsan ehline gelince onlar için bir sorun yoktur" [25]
Yine Hazret şöyle buyurmuştur: "Üç taife Allah katında şefaat edecektir: Peygamberler, alimler ve şehidler." [26]
Yine Hazret şöyle buyurmuştur: "Ben ümmetimin yarısını cennete götürmekle şefaati seçmek arasında muhayyer kılındım. Ben şefaati seçtim. Çünkü şefaat daha kapsamlı daha yeterlidir. Şefaatin takva ehli için mi olduğunu sanıyorsunuz? Hayır o günahla kendini lekeleyen günah ehli içindir." [27]
Hz. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Üç şeyi inkar eden bizim şiamız (takipçimiz) değildir: Miracı, kabir sualini ve şefaati."[28]
Bu hadislere benzer onlarca hadis vardır. Bütün bu hadisler ve yukarıda işaret ettiğimiz ayetlere rağmen, bazılarının şefaat konusunda tereddüt etmesi, doğrusu tevcih edilecek bir konu değildir.
Yukarıda naklettiğimiz ayet ve hadislerden şefaatin meşruiyeti anlaşıldığı gibi, şefaatin şartlarından bazıları da anlaşılmış olur.
Bir kere bir kimsenin şefaat kapsamına girebilmesi için ilk şart, şefaat edilecek kişinin tevhid ehli olup Allah Teala'ya şirk koşmamasıdır. Bu konu, Hz. Resulullah (s.a.a)'in hadisinde açıkça belirtilmesiyle birlikte, Allah Teala'nın, meleklerin sadece Allah'ın razı olacağı kimselere şefaat edeceklerini bildiren ayetinden de anlaşılmaktadır.
Şefaate nail olmanın ikinci şartı, halisane bir kalple Allah Teala'ya inanmaktadır.
Hz. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Benim şefaatim, kalbi dilini ve dili de kalbini onaylayacak bir şekilde halisane bir kalple Allah'ın birliğine ikrar edenler içindir." [29]
Şefaate nail olmanın üçüncü şartı, Ehl-i Beyt'e karşı kin ve düşmanlık beslememektir.
Hz. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Mü'min kimse arkadaşına şefaat edecektir. Meğer ki, arkadaşı Ehl-i Beyt'e karşı kin ve düşmanlık besleyen ola. Eğer böyle olursa, ona bütün mürsel peygamber ve mukarrep melekler şefaat etseler dahi, şefaatin ona bir faydası olmayacaktır." [30]
Şefaatin dördüncü şartı, namazı hafife almamaktır. Hz. İmam Musa Kazım (a.s) şöyle buyuruyor: "Babam (İmam Sadık) vefat edeceği sırada yanına gittim. Babam bana şöyle buyurdu: "Ey oğlum namazını hafife alana bizim şefaatimiz nail olmayacaktır." [31]
Şefaatin beşinci şartı, Hz. Resulullah'ın şefaat edeceğini yalanlamamaktır. Hz. İmam Rıza Hz. Ali (a.s)'ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Kim, Hz. Resulullah (s.a.a)'in şefaatini yalanlarsa, ona nail olmayacaktır." [32]
Yine Hz. Resul-ü Ekrem (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Kim, benim havuzuma (Havz-u Kevser'e) inanmazsa, Allah onu oraya dahil etmeyecektir. Kim de, benim şefaatime inanmazsa, o günde Allah onu benim şefaatimden mahrum koyacaktır." [33]
Şefaatin bu zikrettiklerimiz dışında bazı diğer şartları da olabilir. Biz şimdilik bu şartları gördük.
Kısacası, yukarıda da işaret ettiğimiz üzere, şefaat kelimesinin lügatteki anlamının yama olduğunu görmüştük. Zaten kıyamet günü olacak şefaate de şefaat denilmenin şefaat edecek olan kimsenin, şefaat edeceği insanın eksik kalan yönlerini kendi şefaatiyle tekmil etmesinden dolayıdır. Nasıl ki, beyaz bir elbiseye siyah bir kumaştan yama vurulmaz ve o elbisenin kendi renginden olmasa da, onun rengine uygun bir kumaştan olmasına dikkat edilirse, bizler de, Hz. Resulullah, Ehl-i Beyt İmamları ve diğer şefaat edecek kimselerin şefaatlerine nail olabilmemiz için, amel ve özellik yönünden onların rengine yakın olmaya çalışmalıyız. Aksi taktirde onların şefaati bizleri kapsamı dahiline almayacaktır.
Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Peygamberlerin davetlerini kabul ediniz, onların emirlerine teslim olunuz. Amellerinizle onların dediklerine uygun olun. Eğer böyle olursanız onların şefaatleri size nasip olacaktır." [34]
Yukarıda zikrettiğimiz ayet ve hadislerden anlaşıldı ki, zikredilen şartlara haiz olmayanlar şefaate nail olmayacaklardır.
Ayrıca Allah Teala Kur'an-ı Kerim'de cehenneme giden bir grubun şefaate nail olmama sebeplerini şöyle açıklıyor: "Cennet ehli o azgın suçlulara soracaklar: "Sizi şu cehenneme sürükleyen nedir?" diye. Onlar diyecekler ki: "Biz namaz kılanlardan olmadık, yoksula da yedirmezdik, batıla dalanlarla beraber de dalıyorduk, hesap gününü de yalanlardık, sonunda yakin (ölüm) gelip bize çattı." Artık şefaatçilerin şefaati de onlara bir fayda vermedi." [35]
Görüldüğü üzere; bu ayet-i kerime, o insanların yukarıda işaret ettiğimiz şefaat olunmanın şartlarından yoksun olduklarından dolayı şefaatten mahrum kaldıklarını açıkça gözler önüne sermektedir.
Yukarıda işaret ettiğimiz hadislerden de anlaşılacağı üzere, kıyamet gününün en büyük şefaatçisi Hz. Resul-i Ekrem (s.a.a)'dir.
Hazret şöyle buyuruyor: "Kıyamet günü ben, Allah'ın izniyle Allah katında ümmetimin günahkarları için şefaat edeceğim ve benim şefaatim kabul olacaktır. Benim Ehl-i Beyt'im de o günde şefaat edecektir ve onların şefaatleri de Allah katında kabul olacaktır."[36]
Diğer peygamberler onların vasileri ve mü'minler de şefaat edeceklerdir.
Peygamber-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyurdular: "Peygamberler, ihlasla Allah'ın birliğine inananlara şefaat edip onları ateşten kurtaracaklardır." [37]
Melekler, alimler, şehidler ve Kur'an-ı Kerim de şefaat edecektir. Meleklerin şefaat edeceğine dair ayeti yukarıda görmüştük. Kur'an-ı Kerim, alimler ve şehidlere gelince, Hz. Resulullah ve Ehl-i Beyt İmamları'ndan gelen hadisler bu konuya açıklık getirmiştir.
Hz. Ali (a.s) şöyle buyurdular: "Biliniz ki, Kur'an-ı Kerim mahşer günü şefaati kabul gören bir şefaatçidir." [38]
Hz. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Üç taife Allah katında şefaat edecektir: Peygamberler, alimler ve şehidler."[39]
Cennet, Allah Teala'nın iyi amel sahiplerine mükafat olarak vereceği ebedi bir makamdır. Orada her türlü nimetler, rahatlık, refah ve ferahlık vesileleri, kısacası ehlinin arzuladığı her şey vardır.
Kur'an-ı Kerim şöyle buyuruyor: "Allah'a karşı gelmekten sakınanlar ise, cennetlerde, pınar başlarındadırlar. "Oraya güven içinde, esenlikle girin" denir. Biz onların gönüllerinde olan kini çıkardık, artık onlar sedirler üzerinde karşılıklı oturan kardeşlerdir. Onlar orada bir yorgunluk hissetmezler. Oradan çıkarılacak da değillerdir."[40]
"İman edip salih ameller işleyenleri müjdele. Onlar için altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. Kendilerine ne zaman onlardan bir meyve rızk olarak verilirse, "Bu daha önce de rızklandığımızdandır" derler; bu birbirinin benzeri olarak sunulur. Onlar için orada tertemiz eşler vardır ve onlar o cennette ebedi olarak kalıcıdırlar." [41]
"Rabbine karşı durmaktan korkan kimseye iki cennet vardır. Öyleyken Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız? Bu iki cennet türlü ağaçlarla doludur. Öyleyken Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız? Bu cennetlerde türlü meyveden çift çift vardır. Öyleyken Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız? Orada, örtüleri parlak atlastan yataklara yaslanırlar; iki cennetin meyvelerini de kolayca toplarlar. Öyleyken Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız? O cennetlerde, gözlerini kocalarından başkasına çevirmeyen hanımlar vardır ki, kocalarından önce kendilerine ne bir insan dokunmuştur ne de bir cin. Öyleyken Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlarsanız? Onlar sanki yakut ve mercan gibidirler. Öyleyken Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız? İyiliğin karşılığı ancak iyilik değil midir? Öyleyken Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız? Bu iki cennetten başka iki cennet daha vardır. Öyleyken Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız? Renkleri koyu yeşildir. Öyleyken Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız? İkisinde de durmadan fışkıran iki kaynak vardır. Öyleyken Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız? İkisinde de türlü türlü meyveler, hurmalıklar ve nar ağaçları vardır. Öyleyken Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız? Oralarda iyi huylu güzel kadınlar vardır. Öyleyken Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız? Çadırlar içinde ceylan gözlüler vardır. Öyleyken Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız? Onlara daha önce insan da, cin de dokunmamıştır. Öyleyken Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız? Cennetlikler orada yeşil yastıklara ve harikulade işlemeli döşeklere yaslanırlar. Öyleyken Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız? Büyük ve pek cömert olan Rabbinin adı ne yücedir!" [42]
"İyilik yapmakta önde olanlar, karşılıklarını almakta da önde olanlardır. Naim cennetlerinde Allah'a en çok yaklaştırılmış olanlar işte bunlardır. Onların büyük kısmı eski ümmetlerden, bir kısmı da sonrakilerdendir. Murassa tahtlara karşılıklı olarak yaslanırlar. Ölümsüz gençler yanlarında, baş ağrısı ve dönmesi vermeyen bembeyaz bir kaynaktan doldurulmuş kaseler, ibrikler, kadehler; seçecekleri meyveler, canlarının çektiği kuş eti ile dolaşırlar. İşlediklerine karşılık olarak, sedefteki inciler gibi ceylan gözlüler vardır. Orada boş ve günaha sokacak bir söz duymazlar. Sâdece selama karşılık selam sözü işitirler. Defterleri sağdan verilenler; ne mutlu o sağcılara! Onlar dikensiz sedir ağaçları, salkımları sarkmış muz ağaçları, uzamış gölge altında, çağlayarak akan sular kenarlarında; bitip tükenmeyen ve yasak da edilmeyen bol meyveler arasında; yüksek döşekler üzerindedirler. Biz ceylan gözlüleri, defterleri sağdan verilenler için yeniden yaratmışızdır; onları bakire, eşlerine düşkün ve hepsini bir yaşta kılmışızdır. Bunların bir kısmı eski ümmetlerden, bir kısmı da sonrakilerdendir." [43]
Cehennem kafirlerin ve günahkarların işledikleri suçlara bir ceza olarak varacakları yerdir. Kur'an-ı Kerim cehennemden korkunç bir tasvir sergiliyor:
"Doğrusu, ayetlerimizi inkar edenleri ateşe sokacağız; derilerinin her yanışında, azabı tatmaları için onları başka derilerle değiştireceğiz. Allah güçlüdür, Hakim'dir." [44]
"İşte Rableri hakkında tartışmaya giren iki taraf: O'nu inkar edenlere, ateşten elbiseler kesilmiştir, başlarına da kaynar su dökülür de bununla karınlarındakiler ve deriler eritilir. Demir topuzlar da onlar içindir. Kafirler için ateşten çamaşırlar biçilmiştir. Başlarının üstünden kaynar su dökülür. Bu kaynar su ile karınlarında olan şeyler ve derileri eritilir. Onlar için bir de demirden kamçılar var her ne zaman ateşten, onun ıstırabından çıkmak isterler ise, yine içine döndürülürler ve onlara: "Haydi tadın yakıcı azabını" denir." [45]
"Ateşte olanlar, cehennemin bekçilerine: "Rabbinize yalvarın da hiç değilse bir gün, azabımızı hafifletsin" derler. Bekçiler: "Size, belgelerle peygamberleriniz gelmiş miydi?" derler. Onlar da: "Evet, gelmişti" derler. Bekçiler: "O halde kendiniz yalvarın" derler. Fakat inkarcıların yalvarışı şüphesiz boşunadır." [46]
"Şüphe yok ki, cehennem pusudadır. Azanların dönüp varacakları yerdir, yıllar boyunca kalırlar orada. Orada ne bir serinlik tadacaklar ne de içilecek bir şey! Kaynar sudan ve irinden başka. Öyle bir ceza ki, işledikleri amellere uygun. Onlar hesaba çekileceklerini hiç ummuyorlardı. Ayetlerimizi hep yalan sayıp dururlardı." [47]
"Arkadan çekiştirip duran, kaş göz hareketleriyle alay eden kişinin vay haline ki, o mal biriktiren ve onu saydıkça sayandır. Malının kendisini ebedi kılacağını sanır. Hayır, andolsun ki o, Hutame'ye atılacaktır. Hutame'nin ne olduğunu sen bilir misin? Allah'ın tutuşturulmuş bir ateşidir ki o, kalplere kadar girer, o dikilip yükseltilmez sütunlarda onların üzerine kilitlenecektir." [48]
"İnsanların hepsi Allah'ın huzuruna çıkarlar; güçsüzler, büyüklük taslayanlara: "Doğrusu biz size uymuştuk, az da olsa Allah'ın azabından bir şey bizden giderebilir misiniz?" derler. Onlar: "Allah bizi doğru yola eriştirseydi, biz de sizi eriştirirdik. Artık sızlansak da sabretsek de birdir, çünkü kaçacak yerimiz yoktur" derler. " [49]
"O gün kafirleri birbirine bağlanıp kelepçelenmiş olarak görürsün. Gömlekleri katrandandır ve yüzlerini de ateş kaplar." [50]
"Evet; sen onlara şaşıyorsun, onlar da seni alaya alıyorlar. Onlara öğüt verildiğinde dinlemezler. Bir mucize gördüklerinde onu eğlenceye alırlar. "Bu apaçık bir sihirdir; öldüğümüz, toprak ve kemik olduğumuz zaman, önceki babalarımız yahut biz mi dirileceğiz?" derler. De ki: "Evet hem de zelil ve hakir olarak." Tek bir çığlık. Hemen bakıp kalırlar. Ve : "Vay bize! İşte bu ceza günüdür" derler. Onlara: "İşte bu, yalanladığınız hüküm günüdür" denir. İlgililere şöyle emredilir: "Zulmedenleri, onlarla işbirliği edenleri ve Allah'ı bırakıp da taptıklarını derleyin. Onları cehennem yoluna koyun. Onları durdurun; çünkü kendilerinden daha da sorulacaktır." Onlara: "Size ne oldu ki, birbirinizle yardımlaşmıyorsunuz?" denir. Hayır; bugün onların hepsi teslim olmuşlardır. Birbirlerine dönüp sorarlar. İleri gelenlerine: "Doğrusu siz bize sağdan (güveneceğimiz taraftan) sokuldunuz" derler. Onlar da: "Hayır; zaten siz inanmış kimseler değildiniz. Bizim sizin üstünüzde bir nüfuzumuz yoktu. Bilakis, azmış bir millettiniz." "Bu sebeple, Rabbimizin sözü aleyhimizde gerçekleşti. Şüphesiz azabı tadacağız." "Sizi biz azdırmıştık, çünkü kendimiz azgındık" derler. O gün hepsi azapta birleşirler. Doğrusu suçlulara böyle yaparız. Onlara: "Allah'tan başka ilah yoktur" dendiği zaman şüphesiz büyüklenirler. "Deli bir şair yüzünden ilahlarımızı mı bırakalım?" derlerdi. Hayır; o, gerçeği getirmiş ve peygamberleri doğrulamıştı. Şüphesiz siz can yakıcı azabı tadacaksınız. Yaptığınızdan başka bir şeyle cezalandırılmayacaksınız." [51]
"Doğrusu, inkarcılar için zincirler, demir halkalar ve çılgın alevli cehennem hazırladık. "[52]
"Ama yoldan çıkanların, işte onların varacağı yer ateştir. Oradan çıkmak isteyişlerinin her defasında geri çevrilirler ve onlara: "Yalanlayıp, durduğunuz ateşin azabını tadın" denir."[53]
"Fakat onlar, kıyametin kopacağını yalanladılar. Biz de kıyametin geleceğini yalanlayanlara çılgın alevli bir ateş hazırladık. Bu ateş, onlara uzak bir yerden gözükünce, onun kaynamasını ve uğultusunu işitirler. Elleri boyunlarına bağlı olarak, o ateşin dar bir yerine atıldıkları zaman, orada, yok olup gitmeyi isterler. "Bir kere yok olmayı değil, bir çok defa yok olmayı isteyin" denir." [54]
"Bedbahtlar ateştedir, onlar için orada (kahırla ve acıyla) nefes alıp vermeler vardır." [55]
Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Ey Allah'ın kulları! Hastalanmadan önce, sağlığınızda fırsatınız ve gücünüz varken, darlığa düşmemişken Allah'ı anın! Kurtuluş yolu kapatılmamışken kendinizi cehennemin ateşinden kurtarmaya çalışın. Allah uğrunda gözlerinizi uykusuzluğa, karınlarınızı açlığa (oruç tutmaya) alıştırınız. Allah yolunda adım atın ve mülkünüzü, servetinizi onun yolunda bağışlayın. Vücudunuzdan ruhunuz ve canınız için faydalanın ve bunu yapmaktan kaçınmayın." [56]
Kur'an-ı Kerim şöyle buyuruyor: "İman edip salih amellerde bulunanlar cennet ehlidirler, ebedi olarak orada kalıcıdırlar." [57]
Yine Kur'an-ı Kerim şöyle buyurmuştur: "İman edip salih ameller işleyenleri müjdele. Onlar için altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. Kendilerine ne zaman onlardan bir meyve rızk olarak verilirse, "Bu daha önce de rızklandığımızdandır" derler; bu birbirinin benzeri olarak sunulur. Onlar için orada tertemiz eşler vardır ve onlar o cennette ebedi olarak kalıcıdırlar." [58]
Yine Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "İnanıp salih amellerde bulunanları, içlerinden ırmaklar akan cennetteki köşklere yerleştiririz. Onlar orada ebedi kalacaklardır, çalışanların ecri ne güzeldir!" [59]
İman ve salih amelin, meyve ağacıyla meyvesi gibi aralarında bağlantı vardır, sağlam bir meyve ağacı meyvesiz olmadığı gibi, iman da salih amelsiz olamaz. İmam Cafer Sadık (a.s)'dan imanın hakikati nedir diye sorulduğunda Hazret şöyle buyurdular: "İman, Allah'a itaat etmek ve ona isyandan kaçınmaktır."[60]
Demek ki salih amel kalpteki imanın tecelli ve ortaya çıkışıdır. Dolayısıyla salih ameli peşinde getirmeyen bir imanın hakiki iman olmadığı ortaya çıkıyor ve böyle bir imanla saadeti kazanmak olanaksızdır.
Kur'an-ı Kerim şöyle buyuruyor: "Kullarımızdan takva sahibi olanları mirasçı kılacağımız Cennet işte budur."[61]
Takva ilahi emirleri yerine getirmek ve haram ettiği şeylerden kaçınmaktır. Takva görünürde tüm organların günahlardan kaçınmasıyla, batında ise kalpten tüm kötü sıfatları söküp atmakla gerçekleşebilir.
İlahi nimetlere kavuşmanın bir önemli etkeni de geniş manasıyla güzel ahlaka sahip olmaktır.
Hz. Resul-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyurdular: "Kim Rabbine üç sıfatla kavuşursa istediği kapıdan cennete girebilecektir:
1- Güzel ahlak sahibi olmak
2- Gizlide ve aşikârda günah etmemek
3- Haklı olsa da mantıksız tartışmadan kaçınmak." [62]
İslam yolunda canlarını feda eden mücahitlerin makamları çok yüksektir. Kur'an-ı Kerim onların makamlarına şöyle işaret etmektedir: "Allah şüphesiz, Allah yolunda savaşıp, öldüren ve öldürülen mü'minlerin canlarını ve mallarını Tevrat, İncil ve Kur'an'da söz verilmiş bir hak olarak cennete karşılık satın almıştır. Verdiği sözü Allah'tan daha çok tutan kim vardır? Öyleyse, yaptığınız alışverişe sevinin; bu büyük başarıdır." [63]
Kur'an-ı Kerim şöyle buyuruyor: "Kim Rabbinin makamından korkar ve nefsi de heva (istek ve tutkular)'dan sakındırırsa, şüphesiz onun barınağı cennettir." [64]
Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Sizler için en fazla şu iki şeyden korkuyorum:
1- Nefsi isteklere uymak
2- Uzun arzular etmek
Nefsi isteklere uymak sizi haktan alıkoyur, uzun ve gerçekleşmesi güç arzular ise size ahireti unutturur." [65]
Nefsi isteklere uymak kötü şeylerin insanın gözünde güzel görünmesine ve teşhis gücünün zayıflamasına sebep olur. Nitekim, Hz. Yakup (a.s), oğullarının Hz. Yusuf'a ait kanlı gömleği babalarına; "Yusuf'u kurt yedi" diye sunduklarında: "Hayır, nefisleriniz size bir iş uydurmuştur. Bana düşen, yalnız güzelce sabretmektir..." [66] buyurarak onların bu hastalığa kapıldıklarından böyle bir hileye kalkıştıklarını ortaya koymuştur.
Hz. İmam Muhammed Bakır (a.s) şöyle buyurmuştur: "Cennet sabır ve zorluklarla kaplıdır. Kim bu dünyada zorluklara sabır ederse, cennete, girer. Cehennem ise lezzetler ve nefsi isteklerle kaplıdır, kim nefsi isteklere yenik düşerse, ateşe girer." [67]
Kısacası, cehennem ateşi nefsi isteklere uymanın doğurduğu bir sonuç olduğu gibi, hatta dünyadaki cehennemi yaşam, düzensizlikler, zulümler, savaşlar da heva ve hevese uymaktan kaynaklanmaktadır. Buna karşılık, cennet nefsani arzu ve isteklere karşı koymakla kazanılan bir nimet olduğu gibi, dünyadaki huzurlu ve mutlu yaşam da ona bağlıdır.
Allah Teala şöyle buyuruyor: "Muhakkak biz sizi biraz korku, biraz açlık ve mallardan, canlardan, ürünlerden biraz eksiltmekle deneriz, sabredenleri müjdele. Onlara bir musibet geldiğinde: "Biz Allah'ınız ve elbette O'na döneceğiz" derler. İşte Rablerinin mağfiret ve rahmeti onlaradır. O'nun yolunda olanlar da onlardır." [68]
Yine Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Onlar ki, Rablerinin rızasını kazanmak için sabrederler, namazı kılarlar; kendilerine verdiğimiz rızktan, gizlice ve açıkça sarf ederler; iyilikle kötülüğü ortadan kaldırırlar; işte son yurt olarak, girecekleri Adn cennetleri onlarındır; babalarının, eşlerinin, çocuklarının iyi olanları da oraya girerler. Melekler her kapıdan yanlarına girip: "Sabrettiğinizden dolayı size selam olsun; burası son yurt olarak ne güzeldir!" derler." [69]
Yine Allah Teala şöyle buyurmuştur: "İşte onlar, sabrettiklerinden ötürü cennetin en yüksek dereceleriyle mükâfatlandırılırlar. Orada tebrik ve esenlik dilekleriyle karşılanırlar. Orada temellidirler. Orası ne güzel bir yer ve ne güzel duraktır!" [70]
Yine Hak Teala şöyle buyurmuştur: "Sabırlarının karşılığı, cennet ve oradaki ipeklerdir. Orada tahtlara yaslanırlar; orada yakıcı sıcak ve dondurucu soğuk görmezler. Meyve ağaçlarının gölgeleri üzerlerine sarkmış ve ürünlerinin koparılması kolaylaştırılmıştır. Çevrelerinde gümüş kaplar ve billur kaseler dolaştırılır. Billurları gümüş gibi parlaktır, onları ölçüp ölçüp dağıtırlar. Orada, zencefil karışık bir tasla içirilirler. O pınara "Selsebil", denir. Yanlarında ölümsüz gençler dolaşır; onları gördüğünde saçılmış birer inci sanırsın. Oranın neresine baksan, nimet ve büyük bir saltanat görürsün. Üzerlerinde ince yeşil ipekli, parlak atlastan elbiseler vardır; gümüş bileziklerle süslenmişlerdir. Rableri onlara tertemiz içecekler içirir. "İşte bu sizin işlediklerinizin karşılığıdır, çalışmalarınız şükre değer" denir." [71]
Hem Ehl-i Beyt, hem de Ehl-i Sünnet kaynaklarında İnsan Sûresi'nden naklettiğimiz bu ayetlerin üç gün peş peşe oruç tutarak kendilerine ait olan iftariyelerini yoksula, yetime, esire vermekle sabır edenlere öncülük eden Hz. İmam Ali, Hz. Fatime, Hz. Hasan ve Hüseyin (a.s) hakkında nazil olduğu yer almıştır. Böylece Allah Teala her yönden insanlık alemine güzel örnekler olan Ehl-i Beyt'in ortaya koyduğu bu sabır örneğini taktirle anarak insanlık alemini sabır yönünden de Ehl-i Beyt'i örnek almaya teşvik ediyor.
Demek ki, musibetler ve nefsin diretmeleri ile Allah'ın emirlerine itaatin zorlukları karşısında sabretmek çok önemli bir konudur. Kim bu konuda başarı gösterirse, mutlaka büyük ilahi mükafatı kazanacaktır. Kim de tahammülsüzlük gösterirse bu büyük şansı kaybedecektir.
İşte bunun içindir ki, Hz. Ali (a.s) sabrın önemine işaretle şöyle buyurmuştur: "Baş bedende nasıl ise, sabır imana oranla öyledir. Başsız bedenin bekası olmadığı gibi, sabırsız imanın da değeri yoktur." [72]
Sonuç olarak; nefsin gayri meşru istekleri karşısında yılmamak, dünyadaki çeşitli musibetlerin ve Allah'a itaatin doğurduğu zorlukları yenecek sabır cennet anahtarlarından biridir.
Allah Teala şöyle buyuruyor:"Şüphesiz, "Rabbimiz Allah'tır" deyip de, istikamet gösterenler, ne bir korku görecekler ne de bir üzüntü. İşte onlar, cennetliklerdir; işlediklerine karşılık olarak, orada ebedi kalacaklardır." [73]
Yine Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Rabbimiz Allah'tır" deyip de doğrulukta istikamet edenlere melekler inerek: "Korkmayınız, üzülmeyiniz, size söz verilen cennetle sevinin, biz dünya hayatında da, ahirette de size dostuz. Burada, canlarınızın çektiği, umduğunuz şeyler, bağışlayan ve acıyan Allah katından bir ziyafet olarak size sunulur" derler." [74]
Hz. Ali (a.s) doğru yolda istikamet etmenin önemine işaretle şöyle buyurmuştur: "Siz ki, Rabbimiz Allah'tır dediniz, öyleyse O'nun ve gönderdiği kitabın emirlerine uyunuz. O'na itaat ve tapmak olan en güzel yolda sabır ve istikamet gösteriniz, dediğinden çıkmayınız, dinde bidat koymayınız ve hak yoldan sapmayınız." [75]
Tevella Allah'ın sevdiklerini sevmek, teberra, Allah düşmanlarına düşman olmaktır.
Kur'an-ı Kerim şöyle buyuruyor: "Allah'a ve ahiret gününe inanan hiçbir kavmin; babaları, oğulları, kardeşleri veya aşiretleri dahi olsa Allah'a ve peygamberine karşı gelenlere, sevgi beslediklerini görmezsin. İşte Allah, imanı bunların kalplerine yazmış ve katından bir ruh ile onları desteklemiştir. Allah onları, içlerinden ırmaklar akan, içinde temelli kalacakları cennetlere koyar. Allah onlardan hoşnut olmuştur, onlar da Allah'tan hoşnut olmuşlar. İşte bunlar, hizbullahtır. İyi bilin ki, saadete erecek olanlar, kuşkusuz hizbullah olanlardır." [76]
Gerçek bir Tevella ve Teberra, ancak Ehl-i Beyt'i sevmek ve onları sevmeyenleri sevmemekle gerçekleşir. Çünkü Ehl-i Beyt'i sevmek iman ve cennete girmeye sebep olduğu gibi, onların velayet ve muhabbetinden uzak olmak ise, Hak'tan uzak olmak demektir.
Kur'an-ı Kerim, Meâric Sûresi'nde namaz kılanlar için bir takım sıfatlar beyan etmekte ve o sıfatlarla süslenmiş olanları cennetle müjdelemektedir. O sıfatlar şunlardır:
1- Namazlarında sürekli olanlar
2- Mallarında mahrumlar için belirli bir hak gözetenler
3- Ahiret gününe inananlar
4- Rablerinin azabından korkanlar
5- Örtülü ve İffetli olanlar
6- Emanetlerine riayet edenler
7- Verdikleri sözlere vefalı olanlar
8- Şahitliklerinde hak üzere olanlar
9- Namazlarına şartlarına uygun devamlı olarak riayet edenler."[77]
Bu sıfatlar namaza önem vermek ve devamlı olmakla başlamış namaza riayetle sona ermiştir. Namazın kabul olup olmamasında zikredilen diğer sıfatların da önemli rolü ve bağlantısı beyan olunmuştur. Sonuç olarak hayırlı ameller namazla başlar ve namazla sona erir.
Hz. Resul-ü Ekrem (s.a.a) şöyle buyurdular: "Ümmetim için beş vakit namaz, bir kimsenin evinin önünden geçen ırmağa benzer. Nasıl ki, o ırmakta her gün beş defa yıkananın vücudunda pislik kalmazsa, beş vakit kılınan namaz da öyledir (insanın manevi temizliğini sağlar)" [78]
Dünya hayatının aksine, ahiret hayatının ebedi hayat, ahiret yurdunun da beka yurdu olduğunu bilmekteyiz. Dolayısıyla mü'minlerin mükafatlandırılacağı yer olan Allah'ın rahmetinin mazharı cennet ile, isyan ehlinin cezalandırılacağı yer olan gazabının mazharı cehennem de ebedilik yurdudurlar.
Cennet ehlinin cennette ebedi kalmasında hiçbir mahzur olmadığı gibi, aslında Allah Teala'nın sonsuz rahmeti de bunu iktiza etmektedir. Ancak sorun cehennem ehlinin cehennemde ebedi olarak cezalandırılmalarındadır.
Bazıları bunun Allah'ın adalet ve sonsuz rahmetiyle bağdaşmadığını düşünerek cehennem ehlinin cehennemde ebedi olarak kalmayacağını ya da ebedi olarak acı çekmeyeceklerini savunmuşlardır.
Gerçi Allah Resulü, bu dünyada günah işlemiş olup da tevbe etmeye muvaffak olmayanlardan, belli bir süre cezalarını çektikten sonra Allah'ın rahmetine kavuşanların olacağını bildirmiştir. Fakat Kur'an-ı Kerim bir çok ayetinde bazı grupların cehennemde ebedi olarak kalacaklarını açıklamaktadır.
Allah Teala Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyuruyor: "Küfre sapıp ayetlerimizi yalanlayalar ise, ateş ehlidirler, onlar orada ebedi olarak kalıcıdırlar." [79]
Yine şöyle buyuruyor: "İnkar eden kimselerin malları ve çocukları, Allah'tan yana, onlara bir fayda vermeyecektir. İşte onlar ateş ehlidirler, onlar orada temellidirler." [80]
Yine şöyle buyuruyor: "İnkar edip de o halde ölenler var ya, işte, Allah'ın, meleklerin, insanların hepsinin lâneti onlaradır. Onlar lanette temellidirler, onlardan azab hafifletilmez ve onlara bakılmayacaktır da" [81]
Yine şöyle buyuruyor: "Allah, münafık erkek ve kadınlara ve inkarcılara, ebedi kalacakları cehennem ateşini va'detmiştir. O, onlara yeter. Allah onlara lânet etmiştir! Ve onlara kalıcı bir azab vardır." [82]
Yine şöyle buyuruyor: "İnkar edenler, bölük bölük cehenneme doğru sürülür. Nihayet oraya vardıklarında kapıları açılır; bekçileri onlara: "Size içinizden Rabbinizin ayetlerini okuyan ve bugüne kavuşacağınızı ihtar eden peygamberler gelmedi mi" derler. Onlar: "Evet geldi, lakin azab sözü inkarcılara hak olmuştur" derler. Onlara: "Temelli kalacağınız cehennemin kapılarından girin; böbürlenenlerin durağı ne kötüdür!" denir." [83]
Yine şöyle buyuruyor: "Allah'ın ayetleri üzerinde tartışanları görmez misin? Nasıl da döndürülüyorlar? Kitabı ve peygamberlerimize gönderdiklerimizi yalanlayanlar elbette bileceklerdir. Boyunlarında halkalar ve zincirler olarak kaynar suya sürülür, sonra ateşte yakılırlar. Sonra onlara: "Allah'ı bırakıp da koştuğunuz ortaklar nerededir?" denir. Onlar: "Bizden uzaklaştılar; hayır; biz zaten önceleri hiç bir şeye kulluk etmiyorduk" derler. İşte Allah inkarcıları böyle saptırır. Onlara: "İşte bu, yeryüzünde haksız yere şımarmanız ve böbürlenmenizden ötürüdür. Temelli kalacağınız cehenneme kapılarından girin" denir. Büyüklenenlerin durağı ne de kötüdür!" [84]
Yine şöyle buyuruyor: "Benim yaptığım yalnız, Allah katından olanı, O'nun gönderdiklerini tebliğdir. Allah'a ve peygamberine kim karşı gelirse ona, içinde sonsuz ve temelli kalınacak cehennem ateşi vardır." [85]
Yine şöyle buyuruyor: "Kim bir mü'mini kasten öldürürse cezası, içinde temelli kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, lânetlemiş ve büyük azab hazırlamıştır." [86]
Yine şöyle buyuruyor: "Kim Allah'a ve Peygamberine baş kaldırır ve yasalarını aşarsa, onu, temelli kalacağı cehenneme sokar. Alçaltıcı azab onadır." [87]
Yine şöyle buyuruyor: "Onlar, Allah'ın yanında başka ilah tutup ona yalvarmazlar. Allah'ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar. Ve zina etmezler. Kim bunları yaparsa, cezasını bulur. Kıyamet günü azabı kat kat olur, orada, alçaltılarak temelli kalır." [88]
İşbu zikrettiğimiz veya zikretmediğimiz benzeri ayetler İslam uleması arasında iki önemli bahsi doğurmuştur:
1- Bu ayetlerin bazı grupların cehennemde ebedi kalacağına delalet edip etmediği konusu;
2- Bu ayetlerin bazı grupların cehennemde ebedi olarak kalacağına delalet ettikleri kabul edilse bile, acaba cehennemde ebedi olarak kalacak olanların azabı da mı ebedi olarak devam edecek midir? Yoksa bir süreden sonra cehennem onlar için rahmet olup nimet halini alacak mıdır?
Birinci konuyla ilgili olarak hemen şunu belirtmeliyiz ki, her ne kadar İslam ulemasından azınlık bir grup, bu ayetlerde geçen "Hulud ve Halidin" kelimelerinin uzun süre kalmak anlamını ifade ettiğini ve bu nedenle de bu kelimelerin ebedi olarak kalmak anlamını ifade etmediğini savunmuşlarsa da, bizzat işbu ayetlerin bazısında ebedi olarak kalmak anlamını ifade eden"Ebeden" kelimesi açıkça zikredildiğinden, onların bu görüşüne katılmamız mümkün değildir. Dolayısıyla İslam ulemasının pek azınlık bir grubu dışında tamamı bazı grupların ebedi olarak cehennemde kalacağı hususunda ittifak etmişlerdir. Asıl ihtilaf, ikinci husus olan cehennemde ebedi kalacakların azabının da ebedi olarak devam edip etmeyeceği konusudur.
Ehl-i Beyt ulemasının önde gelenlerinden olan Allame Hilli "Şerh-i Tecrit" kitabında şöyle yazıyor: "Müslümanlar'ın tamamı kafirin azabının ebedi olup kesilmeyeceği hususunda ittifak etmekle birlikte, Müslüman olup da kebire (büyük günah) ehli olanları hususunda ihtilaf etmişlerdir. Müslümanlar'dan Vaidiye [89] mezhebi mensupları onların da aynı konumda olduğunu savunurken, İmamiyye (Ehl-i Beyt) mezhebini kabul edenlerle, Mutezile mezhebine mensup olanların çoğunluğu ve Eşaire mezhebini kabul edenler onların azabının bir süreden sonra kesileceğini kabul etmişlerdir. Bize göre, hak görüş Müslümanlar'dan büyük günah ehlinin azabının bir süreden sonra kesileceğidir. Buna iki delilimiz vardır:
1- Büyük günah ehli olan iman ehli aynı zamanda imanından dolayı mükafata da müstahaktır. Çünkü Allah Teala: "Kim mıskal zerre kadar hayır işlerse onu görecektir" [90] buyurmaktadır. İman ise hayır amellerin en büyüğüdür. Bu durumda günahından dolayı cezalandırılmayı hak ettiğine göre, ya mükâfatlandırılması cezalandırılmasından önce olacaktır ki, bu icmai batıldır. Zira önceki bahislerimizde iman ile kazanılan mükafatın ebedi olacağını ispatlamışız. Ya da bunun aksi olacaktır. Zaten biz de bunu savunuyoruz. Mükafatlandırılma ile cezalandırılmanın birlikte olması ise muhaldir.
2- Bu görüşe göre, ömrü boyunca çeşitli ibadetlerle Allah Teala'ya kulluk eden birinin imanını kaybetmeden ömrünün sonunda bir büyük günah işlemekle ömrü boyunca Allah'a şirk koşan gibi cehennemde ebedi kalması gerekir. Bu ise muhaldir. Zira akıl sahipleri bunu çirkin kabul etmekteler. Allah Teala ise bütün çirkinliklerden münezzehtir." [91]
Yine Ehl-i Beyt ulemasının önde gelen liderlerinden olan Şeyh Müfit şöyle diyor: "İmamiyye (Ehl-i Beyt) mezhebine mensup olanlar cehennem ateşinde ebedi kalacakların yalnızca kafirler olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Kıble ehli olup, Allah'ın farzlarına ikrar eden Allah'a marifeti olanlardan günah işleyenler ise cehennemde ebedi kalmayacaklardır." [92]
Ehl-i Sünnet ulemasının önde gelenlerinden olan "Makasid" kitabının şarihi Teftazani ise şöyle yazıyor: "İslam ehli, iman ehlinden büyük günah işleyip de tevbe etmeden ölen kimsenin durumu hakkında ihtilaf etmişlerdir. Bize göre, onun hakkında ne af edileceğine ne de cezalandırılacağına kesin gözüyle bakılamaz. Aksine, her ikisi de Allah'ın meşiyetine bağlıdır.
Ancak şu kesindir ki, cezaya tabi tutulduğu taktirde, ebedi olarak cehennemde kalmayacak ve elbette ki çıkacaktır. Biz bu hükmü verirken, bunun Allah'a zorunlu olduğunu söylemek istemiyoruz. Biz, Allah Teala'nın bu yönde va'di olduğundan böyle hükmediyoruz.
Nitekim cennet ehlinin cennette ebedi kalacağına hükmetmemiz de Allah Teala'nın cennet ehlinin cennette ebedi kalacaklarını va'dettiğinden dolayıdır.
Mutezile mezhebine göre ise, onların af edilmeksizin ateşten çıkmayacakları ve daim azap çekecekleri kesindir. Bazılarının sözlerinde yer alan, "Mutezile mezhebi büyük günah ehlinin ne cennette ne de cehennemde olacağına inanıyor" görüşünün yanlış olduğu ortadadır. Bu yanlışlık Mutezile mezhebinin büyük günah işleyeni iki menzilin (iman ve küfr menzilleri) arasında bir menzilde (fasıklık menzili) görmesinden kaynaklanmıştır. [93]
Mukatil bin Süleyman ve Murcie mezhebine mensup bazılarına isnat edilen, Allah Teala'nın "Doğrusu bize vahyedildi ki, azap yalanlayıp sırt çevirenindir" [94] ve "...İşte bu gün rezalet ve kötülük inkar edenlere aittir" [95] gibi ayetlerine istinaden isyankar mü'minlerin asla azap görmeyecekleri ve cehennem ateşinin kafirlere mahsus olduğu görüşüne gelince, cevabı şudur ki: Anılan azabın ebedi olacak şekilde mahsus kılınması kafirlere aittir.
Onların, Hz. Resulullah (s.a.a)'in "Kim la ilahe illallah derse, zina etse veya hırsızlık yapsa dahi cennete girecektir" sözüne istinat etmelerine gelince, bu da zayıf bir delildir. Zira bu hadis de cehennemde ebedi kalmayı kaldırıyor, cehenneme girmeyi değil. Velhasıl biz iman ehli olan isyankarların cehennemde ebedi kalmayacaklarına inanıyoruz, delillerimiz ise şunlardır:
1- Mü'minlerin cennete gireceklerini belirten ayet ve hadislerdir. Bu ayet ve hadisler bizim en önemli delilimizdir. Şöyle ki, ayet ve hadisler bütün mü'minlerin cennete gireceklerini belirtmiştir. Elbette ki bu, cehenneme girecek olanlarının cehenneme girmesinden önce olmayacaktır. O halde bu, cehenneme girmelerinden sonra olacaktır. Bu ise azabın onların üzerinden kaldırılması demektir. Yahut suçlu olan mü'min bir kimse, asla cehenneme girmeden cennete girecektir. Bu ise onun tamamıyla bağışlanması demektir.
Allah Teala: "Kim mıskal zerre miktarından bir hayır yaparsa onu görecektir"[96] ve "Kadın veya erkek, kim, inanarak salih amelde bulunursa, işte onlar cennete girerler; orada hesapsız şekilde rızıklanırlar." [97] buyuruyor.
Hz. Resulullah (s.a.a) de: "Kim la ilahe illallah derse cennete girecektir" ve "Kim Allah'a şirk koşmadan ölürse zina etse ve hırsızlık yapsa bile cennete girecektir" buyurmuştur.
2- Allah Teala'nın: "...Artık cehennem kalacağınız durağınızdır, Allah'ın dilediği hariç, orada kalacaksınız" [98] ayeti ve Hz. Resulullah (s.a.a)'in: "Bir kavim cehennem ateşinden yakılıp kömürleştikten sonra çıkacak ve sel çerçöpü içerisinde bir dânenin yeşermesi gibi yeşerecektir" gibi cehennem ateşinden çıkılacağına işaret eden bazı ayet ve hadisleridir.
Gerçi bu gibi hadisler, vahit haber türünden olmaları açısından usul-ü din konusunda delil sayılamazlar, ama nasların birbirlerini teyit etmeleri açısından konumuzu teyit ve tekit etmektedirler.
3- Bu delilimiz Mutezile mezhebi ilkesi üzere kuruludur. Şöyle ki, yüz yıl boyunca iman ehli olup, salih amel yapmaya çalışan bir kimsenin, bu süre esnasında veya sonrasında bir yudum şarap içmek gibi büyük bir günah işlemesinden dolayı ebedi olarak cezalandırılması hikmet sahibi olan Hak Teala'ya yakışmaz. Eğer böyle bir cezalandırma zulüm sayılmazsa, artık hiçbir şey zulüm sayılamaz ve eğer böyle bir cezalandırma kınanmaya layık olmazsa, artık hiçbir şey kınanmaya layık sayılamaz.
4- İsyan, hem zaman açısından, hem de miktar açısından mütenahidir. İsyanın zaman açısından mütenahi oluşu açıktır. Miktar açısından mütenahi olması ise, her isyandan daha ağır bir isyanın mümkün oluşundandır. O halde onun cezası da mütenahi olması gerekir. Çünkü adalet ilkesi bunu iktiza ediyor. İnkarcılığa gelince, zaman açısından mütenahi olsa da, miktar açısından gayri mütenahidir. Zira inkarcılığın daha şiddetlisi yoktur." [99]
Şimdiye kadar olan bahsimizden görüldü ki, İslam ulemasının çoğunluğu kafirlerin cehennemde hem ebedi kalacakları hem de azaplarının ebedi olacağı hususunda ittifak ederken, iman ehli olup da büyük günah işleyenler hususunda ihtilafa düşmüşlerdir. Bu konuda pek azınlık bir grup olan Havariç mezhebinin Vaidiye kolu ile Mutezile mezhebinden bir grup onların da cehennemde ebedi kalacaklarını savunurken, İslam ümmetinin büyük bir çoğunluğu isyankar iman ehlinin azabını çektikten veya affa uğradıktan sonra cehennemden çıkacağı hususunda ittifak etmişlerdir.
Ancak İslam uleması içerisinde hatta kafirler ve münafıklar hakkında bile cehennem azabının ebedi olamayacağını savunanlar da olagelmiştir. İslam ulemasından genellikle irfan ehlinin savunduğu bu görüşe göre, her ne kadar kafir ve münafıklar cehennemde ebedi kalacaklarsa da, onların acı çekmeleri ve azap görmeleri ebedi olarak devam etmeyecektir. Zira ebedi olarak acı çekmek ve azap görmek Allah Teala'nın Rahman ve Rahim sıfatlarıyla çelişmekle birlikte Kur'an-ı Kerim'de cehennemde ebedi kalacakların azap ve acı çekmelerinin da ebedi olacağına dair açık bir ayet de yoktur. Bunların başında İslam irfanının babası sayılan Muhyiddin-i Arabi gelmektedir.
Muhyiddin-i Arabi en büyük eseri olan "Futuhat-i Mekkiye" adlı kitabında şöyle yazıyor: "Her iki evin (cennet ve cehennemin) ehli onlara girecektir. Saadet ehli Allah'ın fazlı ile evine (cennete) girecek, ateş ehli de Allah'ın adaleti ile evine (cehenneme) girecek. Onlar oraya yaptığı amelleri sonucu girecekler ve niyetleri gereği de orada ebedi olarak kalacaklardır.
Sonra şirk ehli dünyada şirk koştukları ömür müddetince cehennemde acı ve azap çekecektir. Bu süre bitince de Allah Teala onların ebedi kalacakları yeri onlar için nimet kılacaktır. Öyle ki, eğer onlar oradan çıkarılıp cennete götürülürlerse, tabiatlarına uymadığından bundan acı duyacaklardır. Böylece cennet ehlinin cennetteki gölgelerden, nurdan ve cennet kızlarının öpücüklerinden lezzet aldıkları gibi, onlar da orada bulunan ateş, yakıcı soğuk ve yılan ve akrep sokmalarından, lezzet duyacaklardır.
Zira onların tabiatları bunu iktiza ediyor. Bazı böcekleri görmüyor musun? Onların tabiatı öyledir ki, onlar pis kokulardan hoşlanır, güzel gül kokularından ise zarar görürler. Yine ateşi yükselmiş bir insan misk kokusundan acı duyuyor. O halde lezzetler, bir şeyin kişinin tabiatıyla uyumlu olmasına acı ise, uyumlu olmamasına bağlıdır."[100]
Yine Muhyiddin Arabi'nin, en önemli eserlerinden biri olan "Fusus-ül Hikem" adlı kitabının Hud fassında (bölümünde) Hud peygamberin kavminin inkarcılığı karşısında Allah Teala'nın onları helak etmek üzere gönderdiği kum fırtınasına işaret eden "O azabın, yayılarak vâdilerine doğru yöneldiğini gördüklerinde: "Bu yaygın bulut bize yağmur yağdıracaktır" dediler. Hûd: "Hayır, o, acele beklediğiniz şeydir; can yakıcı azab veren bir rüzgardır; Rabbinin buyruğu ile her şeyi yok eder" dedi. Bunun üzerine evlerinin harabelerinden başka bir şey görünmez oldu. Biz, suçlu milleti işte böyle cezalandırırız" [101] ayetlerinin tefsirinde ayette geçen "rih" (rüzgar) kelimesinin rahat kelimesiyle aynı kökten olmasından yola çıkarak, bu rüzgarın zahirde azap ve acı niteliğinde olsa bile, batında onların rahatlamasına vesile olduğuna işaret etmesi dolayısıyla, "Fusus-ül Hikem" kitabının en büyük şerh edenlerinden olan Davut bin Mahmut el- Kayseri bunun açıklamasında şunları yazıyor: "Bil ki, gözü Hak nuruyla sürmelenen her şahıs şunu biliyor ki, alemde olan her şey baştan başa Allah Teala'nın kullarıdır. Onların varlığı, sıfatı ve fiili Allah Teala'nın kudretinden kaynaklanmaktadır. Onların tamamı da Allah'ın rahmetine muhtaçtır. Allah Teala ise Rahman ve Rahim'dir. Böyle bir sıfata sahip olan bir varlığın bir kimseyi ebedi olarak cezalandırıp acı çektirmesi yakışmaz.
Allah'ın bu miktar azap ve acı vermesi de onları mukadder olan kemallerine ulaştırmaktan başka bir şey için değildir. Nitekim, altın ve gümüşün de ateşte yakılarak eritilmesi onların ayarlarının düşmesine sebebiyet veren katışık maddeleri onlardan ayırmak içindir. O halde bu miktar azap da lütfün ta kendisidir.... Şeyh bu gibi tabirlerle azabın altında yatan ilahi rahmete işaret etmek istiyor. Yoksa o azabın varlığını veya ilahi elçilerin beyan ettikleri cehennem ehlinin durumlarını inkar etmek durumunda değildir. Zira insanların işledikleri kötü ameller sonucu dünya hayatında karşılaştıkları çeşitli acı azapları gören bir kimse, ahiret hayatındaki azapları nasıl inkar edebilir? Oysa onun kendisi ilahi velilerin başta gelenlerinden biridir."[102]
Davut bin Mahmut El- Kayseri kitabının başka bir yerinde de şöyle yazıyor: "Ateş ehline gelince, onlar nihayet nimete ulaşacaklardır. Ama bu nimet ateş içinde olacaktır. Zira ateş suretinin ceza müddeti sona erdikten sonra, onda olanlar için serinlik ve selamet olması gerekir. Bu ise onların nimetleridir. Yani ateş ehlinin sonu kendilerine uygun nimet olacaktır. Bu, ya onların azaptan kurtulmasıyla olacak veya ona alışmaları sonucu ateşten lezzet almak şeklinde olacak, ya da Allah Teala'nın, Hz. İbrahim'e ateşi serinlik ve selamet kıldığı gibi, ateş sureti mahfuz olmakla birlikte lütuf suretinde tecelli etmesiyle gerçekleşecektir.
Ancak bütün bunlar azap süresinin sona ermesinden sonra olacaktır. Zaten cehennem azabının daimi olacağına dair açık bir nas da yoktur. Sadece cehennemde kalmanın ebedi olacağı açıkça belirtilmiştir. Cehennemde ebedi kalmaktan orada olan azabın da ebedi olacağı çıkmaz. O halde cehennemin nimete dönüşmesi, hakların yani, Allah ve kul hakkının Allah'ın Muntakim ismi tarafından tamamıyla alınmasından sonra, Hz. İbrahim Halilullah'ın ateşe atıldığında gördüğü nimet türünden olacaktır.
Zira Hz. İbrahim ateşe atıldığı sırada onu görünce, önceden ilminde olup kalbine yerleştiği, ateşin kendine düşen canlıları yaktığına dair bilincinden ve Allah Teala'nın o ateşten onun için neyi kastettiğini bilmediğinden dolayı acı duydu. Fakat ona atılınca, ateş sureti mahfuz olmakla birlikte onun, kendisi için nimet olduğunu gördü. O halde o ateş halkın gözünde ateş olduğu halde, Hz. İbrahim için nur ve rahatlık oluverdi. Demek ki, bir şey ona bakanların gözünde çeşitli şekilde tecelli edebilir." [103]
Yine Muhyiddin Arabi "Futuhat-i Mekkiye" adlı kitabında Allah'ın sonsuz rahmetinin cehennemde ebedi kalacakların azabının ebedi olarak devam etmesine izin vermeyeceğini şöyle açıklıyor: "Her iki ev de yani nimet ve acı evleri olan cennet ve cehennem mamur olur. Allah'ın rahmeti gazabından önce olup cehennem dahil her şeyi kapsamıştır. Allah ise rahmedenlerin en rahimlisidir.
Biz kendi aramızda öylelerini buluyoruz ki, rahmet onun canına öyle işlemiştir ki, eğer Allah Teala yaratıkları hakkında ona yetki verirse, bütün alemden azabı kaldırmak ister. Bu sıfatı ona veren Allah Teala'dır. Elbette ki, bir sıfatı veren o sıfata daha layıktır. Bu sıfata sahip olan ben ve benim gibi insanlardır. Oysa bizler yaratılmış olan çeşitli heva ve heves sahibi birer kuluz. Şüphesiz Allah yaratıklarına karşı bizden daha şefkatli ve rahmedendir. O kendisinin rahmedenlerin en rahimlisi olduğunu bildirmiştir. O halde onun yaratıklarına bizden daha çok şefkat ve rahmet beslediğinden şüphe edemeyiz. Bizde bu duygu olduğuna göre, onda daha fazlası vardır."[104]
Yine Muhyiddin Arabi "Fusus-ül Hikem" adlı kitabının İsmail fassında (bölümünde) Allah Teala'nın Hz. İsmail (a.s)'ı va'dine sadık olmasıyla övmesinden yola çıkarak, hayra dair verilen va'de sadık kalıp vefa etmenin övgüye layık olduğu ve yapılan tehdidin yerine getirilmesinin övgüye layık olmadığı ilkesi gereği, bizatihi övgüyü gerektiren ve övgüye layık olan Hak Teala'nın elbette ki, verdiği hayra dair va'dleri yerine getireceğini, isyankarları cezalandıracağına dair olan tehditlerini ise övgüye layık olmadığından gerçekleştirmeyeceğini vurguluyor.
Muhyiddin Arabi şöyle diyor: "Övgü va'de sadık kalmak içindir, tehdide sadık kalmak için değil. Hazret-i Hak ise bizatihi övgüyü iktiza ettiğine göre, verdiği va'de sadık kalmakla övgüye layık olur. Yaptığı tehdide sadık kalmakla değil, aksine ona göz yummakla övgü kazanır.
Öte yandan Allah Teala'nın elçilerine verdiği va'dden caymayacağını buyurduğunu görüyoruz. "Allah elçilerine verdiği va'dden cayacağını sanma" [105] buyuruyor. Peygamberler aracılığıyla bildirdiği tehditlerden geçmeyeceğini buyurmamıştır. Aksine, "Onların kötülüklerinden geçeceğiz" [106] buyurmuştur." [107]
Hz. Resulullah (s.a.a)'dan nakledilen; "Kime Allah yaptığı bir amelden dolayı bir mükafat va'detmişse mutlaka onu yerine getirecektir. Kime de yaptığı bir amelden dolayı bir ceza tehdidinde bulunmuşsa, ihtiyar o konuda Allah'a aittir." [108] hadis-i şerif de bunu teyit etmektedir.
Muhyiddin Arabi, va'de sadık kalmanın övgüye layık olması ilkesine dayanarak, Allah Teala'nın mutlaka affa dair olan bu va'dini yerine getirip, bir çok isyankar kulunu affedeceği ve cehenneme gideceklerin de Allah Teala'nın Muntakim ismi gereğini yerine getirdikten sonra, cehennem azabının onlar için cennet ehlinin nimetinden farklı olan bir çeşit nimete dönüşeceği neticesine varmıştır. [109]
Davut bin Mahmut El- Kayseri ise, Muhyiddin'in bu sözlerini genişçe ele alarak konuya daha açıklık getirmiştir.
O şöyle yazıyor: "Bil ki, ahirette bütün kulları kapsamı altına alacak genel makamlar, her biri kendi içinde sayısız bir çok derecelere sahip olmakla birlikte, ilahi kelamın bildirdiği gibi, Cennet, Cehennem ve A' raf olmak üzere üçtür. Her bir makama bizatihi o makamın ehlinin kemalini talep eden bir ilahi isim hakimdir. Zira o makamın ehli o ismin raiyeti mesabesindedir. O makam işbu ehli ile mamur olmaktadır. Allah'ın va'di ise bu makamların hepsini kapsamaktadır. Zira Allah'ın va'di her şeyi kendine layık olan kemale ulaştırmaktır. Dolayısıyla Cennet, Allah Teala'nın va'di olduğu gibi, Cehennem ve A'raf da Allah'ın va'didir. Allah'ın iadı (tehdidi) de böyle olup her üç makamı da kapsamı altına almaktadır. Cennet ehli cennete önünden bir çeken ve arkasından bir süren olarak girecektir. Allah Teala "Her can, kendisiyle beraber bir sürücü ve şahid bulunduğu halde gelir" [110] buyuruyor. Cennet ehlini cennete çeken onlarla cennet arasında peygamberler ve evliyalar vasıtasıyla kazanılan zati münasebettir. Sürücüleri ise onları çeşitli belalar ve musibetlerle tehdit eden Rahman'dır. Cehennem ehlini cehenneme çeken onlarla cehennem arasında olan zati münasebet, sürücüleri ise Şeytan'dır. Dolayısıyla cehennem onlar için va'dedilen bir yer hükmüne girer.
Allah Teala'nın iadına (tehdidine) gelince, Allah Teala'nın Muntakim isminin gereği olup, beş taifeyi kapsamına alacaktır. Çünkü cehennem ehli ya Allah'a ortak koşandır, ya kafirdir, ya münafıktır, ya da iman ehli olan isyankardır. Bu sonuncusu ise, kamil olmayan tevhid ehli arif ve hicap ehli olmak üzere iki kısma ayrılır. Böylece beş kısım ortaya çıkıyor. Bunlar Allah Teala'nın Muntakim isminin sultasına girdiklerinde cehennemin ateşinde acı çekeceklerdir.
Nitekim Allah Teala şöyle buyurmuştur: "De ki: "Gerçek Rabbinizdendir." Dileyen inansın, dileyen inkar etsin. şüphesiz zalimler için, duvarları çepçevre onları içine alacak bir ateş hazırlamışızdır. Onlar yardım istediklerinde, erimiş maden gibi yüzleri kavuran bir su kendilerine sunulur. Bu ne kötü bir içecek ve cehennem ne kötü bir duraktır!" [111]
Yine şöyle buyurmuştur: "Suçlular ise, hiç şüphesiz cehennem azabında ebedi kalacaklardır. Azaba hiç ara verilmez, onlar orada tamamen umutsuzdurlar. Biz onlara zulmetmedik, ama onlar zalim kimselerdi. Onlar: "Ey nöbetçi! Rabbin hiç değilse canımızı alsın" diye seslenirler. Nöbetçi: "Siz böyle kalacaksınız" der." [112]
Yine şöyle buyurmuştur: "Tartıları hafif gelenler, işte onlar, kendilerine yazık edenlerdir, cehennemde temellidirler. Ateş onların yüzlerini yalar, dişleri sırıtıp kalır. Allah: "Ayetlerim size okunurken onları yalanlıyordunuz değil mi?" der. Şöyle derler: "Rabbimiz! Bizi bedbahtlığımız yenmişti; sapık bir millet olmuştuk." "Rabbimiz! Bizi buradan çıkar, tekrar günaha dönersek, doğrusu zulmetmiş oluruz." Allah: "Orada alçakça kalın! Benimle konuşmayın. Kullarımdan bir topluluk: "Rabbimiz! İnandık, artık bizi bağışla, bize acı. Sen acıyanların en iyisisin" diyordu. Siz ise, onları alaya alıyordunuz. Bu yaptıklarınız size Beni anmayı unutturuyordu. Onlara hep gülüyordunuz. Sabretmelerine karşılık bugün onları mükâfatlandırdım. Doğrusu onlar kurtulanlardır" der." [113]
Böylece onlara yıllar ve dönemler geçip cennet nimetlerini unuttuklarında, "Artık sızlansak da sabretsek de birdir, çünkü kaçacak yerimiz yoktur" [114] diyeceklerdir. İşte o zaman rahmet onlara gelecek ve azap onlardan kalkacaktır." [115]
Ehl-i Beyt mektebinin büyük filozoflarından Sadr-ül Müteallihin de büyük eseri "Esfar-ül Erbaa" kitabında cehennemde ebedi kalacakların azabının ebedi olmayacağı hususunda Muhyiddin Arabi'nin görüşünü kabul ederek, bütün yaratıkların bizzat kendine layık kemali talep ettiğini ve kemaline ulaştığında rahata kavuşacağını delil getirmiştir. Zira bir şeyin kemali onun için azap olamaz.
Ancak bununla birlikte Sadr-ül Müteallihin cehennem azabının ebedi olarak devam edeceğini de savunarak, bunun kişiler üzerinde değil, gruplar üzerinde olacağını beyan ediyor. Yani her grup cehenneme girip cezasını çektikten sonra, cehennem cezasını çekmiş olan grup için nimete dönüşürken, cehennem ehli olan yeni bir grup için azap başlayacak ve bu böylece ebedi olarak devam edecektir. Çünkü Allah'ın zatı sıfatları, yaratılışın sonsuz olarak devam etmesini ve her alem ve döneme ait varlıkların kemallerine ermelerinden sonra benzeri sonraki alem ve döneme ait varlıkların muhasebesinin başlamasını iktiza ediyor.
Sadr-ül Müteallihin şöyle diyor: "Bil ki, hikmet ilkeleri, bir tabiatın tabii iktizasını zorla engellemenin sonsuza kadar devam edemeyeceğini, her tabii varlığın bir gayet ve nihayeti olduğunu, o gayetin onun kemali ve hayrı olup bir vakit elbet ona ulaşacağını ve Allah Teala'nın varlıkları mevcut hayırlarını koruma ve yoksun kemalini talep etme tabiat ve özelliği üzere yarattığını ispatlamaktadır. Nitekim Allah Teala "Rabbimiz, her şeye yaratılışını veren ve sonra da onu doğru yola hidayet edendir" [116] buyurmaktadır. İşte bundan dolayı her varlığın varlığa ve talep edip ona ulaşmak için bizatihi hareket ettiği zati gayet ve nihayeti olan varlık kemaline aşk beslediğini görmekteyiz. Varlığın bu hareketi her gayete ulaştıktan sonra, bir sonraki gayete ulaşmak için, böylece devam edip gidecek ve bir ön kesici ve engelleyici olmadığı sürece gayetlerin gayeti ve hayırların hayrı olup en son gayet olan Hak Teala'ya ulaşıncaya kadar devam edecektir.
Ancak önceleri ispatladığımız üzere engelleyiciler ve ön kesiciler ne çoğunlukta olabilir ne de daimi. Zira aksi taktirde düzen bozulur, varlıklar muattal kalır, hayırlar batıl olup gider, yer ve gök ayakta duramaz ve ne dünya ne de ahiret yaratılamazdı. "Bu ise ancak kafirlerin zannıdır. Kafirlere cehennem ateşinden dolayı yazıklar olsun." [117] Böylece bütün varlıkların bizatihi Hak Teala'yı talep ettiği, bizatihi ona kavuşmaya müştak olduğu, adavet ve nefretin ise arazi olarak ortaya çıktığı anlaşılmış oldu.
İşte bu yüzden kim, bizatihi Allah'a kavuşmayı severse, Allah Teala'da ona kavuşmayı bizatihi sever. Kim de, nefsine arız olan bir hastalıktan dolayı, arazi olarak Allah'a kavuşmaktan nefret ederse, Allah da arazi olarak ona kavuşmaktan nefret eder. Bu yüzden de onun hastalığı gidip ilk fıtratına dönünceye kadar, ya da hastalık haline adet edip alışıncaya kadar ona azap verir. Sonra o ilk fıtratına dönünce, ya da ilk fıtratına dönmesinden ümit kesip, hasta haline alışarak, Allah'ın özel rahmetinden meyus olan kafirlerin fıtratı olan ikinci fıtrata kavuşunca azap ondan gider. Çünkü Allah'ın genel rahmeti her şeyi kapsamı altına almıştır. Nitekim Allah Teala "...Azabımı istediğime indiririm, rahmetim ise her şeyi kapsamıştır..." [118] buyurmaktadır.
Sonra katımızda bir takım ilkeler vardır ki; onlar, cennetin nimet ve hayırlarının cennet ehline ebedi olacağı gibi, cehennemin azap ve acılarının da cehennem ehline daimi olacağını ispatlamaktadır. Fakat bu iki daimilik arasında fark vardır."[119]
Yani cennetin nimetinin daimiliği kişisel, cehennemin azabının daimiliği ise türseldir ve şahısların birbirinin ardınca değişimiyle türsel olarak azap devam edecektir.
Sonra Sadr-ül Müteallihin Hadis-i Kudsi'de yer alan, "Ben Adem'in (Yani Ebu-l Beşer Adem (a.s)'ın) isyanını dünyanın mamur olma sebebi kıldım" tabiri ile Allah Teala'nın Kur'an-ı Kerim'de yer alan, "Biz dilesek herkese hidayet verirdik, fakat Benden cehennemi cin ve insanlar yığınından dolduracağıma dair söz çıkmıştır." [120] ayetinden yola çıkarak, dünya nizamının şakı insanlar olmaksızın düzene giremeyeceğini ve tabii olarak onların zati gayet ve menzillerinin saadet ehlininkinden farklı olacağını ve her şeyin tabii ve zatı gayesinin onun için acı olamayacağını, sonunda cehennem ehlinin azabının son bulacağına delil getirmiştir.
Sadr-ül Müteallihin şöyle diyor: "Sen biliyorsun ki, dünya nizamı katı nefisler ve kaba kalpler olmaksızın düzene giremez. Eğer bütün insanlar Allah'ın azabından korkan nefis sahibi ve alçak gönüllü saadet ehlinden oluşsaydı, aşırı tamahlarıyla bu dünyanın abat olmasını sağlayan tuğyancı Firavunlar ve Deccallar gibi katı nefis sahipleri, insandan olan şeytanlar gibi hileci nefis sahipleri ve kafirler gibi cahil hayvansal nefis sahipleri olmadığından düzen bozulurdu. Hadis-i Kudsi'de "Ben Adem'in (Yani Ebu-l Beşer Adem (a.s)'ın) isyanını dünyanın mamur olma sebebi kıldım" buyrulmuştur. Yine Allah Teala "Biz dileseydik herkese hidayet verirdik, fakat Benden cehennemi cin ve insanlar yığınından dolduracağıma dair söz çıkmıştır" [121] buyurmuştur. O halde önce de açıkladığımız üzere, alemin tek bir tabakaya sahip olması hikmete aykırıdır. Zira bu taktirde mümkün olan diğer tabakalar güç halinden fiiliyata kavuşturulmadan imkan aleminde bırakılmış olurdu. Bu ise bu alemin bir çok derece ve tabakalarının sahiplerinden yoksun olmasını doğururdu. Oysa bu alemin düzeni, bu dünyada ihtiyaç duyulan zulmet ve hicap ehlinin ürettiği bir kısım hakir ve düşük nesneler olmaksızın yoluna giremez. Bu nesnelerden hem saadet ehli yararlanır hem de keramet, nur ve muhabbet evinden uzak olan şakiler. Dolayısıyla Hikmet-i Hak tabakaların dereceleri için güçlülük ve zayıflık, saflık ve bulanıklık bakımından istidatların farklı olmasını gerektirir.
Allah Teala'nın nafiz olan kaza ve kaderi de hem saadet hem de şekavet ehlinin olmasına hükmetmiştir. Öte taraftan her taifenin varlığı ilahi kaza ve kader ile Rabbani ismin zuhuru gereğince olduğuna göre, her bir taife için zati gayet ve hakiki menzil de olması zorunludur.
Bu durumda nesnelerin zatlarında olan ve yaratılış fıtratlarında yerleşen şeylere dönmeleri, gerçi aralarına ayrılık girip onlardan uzun müddetlerce ayrı kalsalar ve orada istikrar bulmaları uzun zamanlar alsa bile, onlar için uyumlu ve lezzetli olmalıdır. Nitekim Allah Teala "Kendileriyle, arzuladıkları şeyler arasına artık engel konur; nitekim, daha önce, kendilerine benzeyenlere de aynı şey yapılmıştı. Çünkü onlar şüphe ve endişe içindeydiler." [122] buyurmaktadır." [123] Yani, gerçi cehennem ehli ile arzuladıkları şeyler arasına bir engel girerek uzun müddetlerce acı çekmelerine sebep olacaktır. Ama cehennem, onların tabiatlarının ve zatlarının iktiza ettiği bir şey olduğundan, bilahare onlar için nimet halini alacaktır.
Sonra Sadr-ül Müteallihin, Muhyiddin Arabi'nin "Futuhat-ı Mekkiye" kitabında yer alan; "Genel hallerden biri de Allah'ın yaratıkların yaratılışında koyduğu Allah'tan gayrisine tapmama fıtratıdır. Dolayısıyla bütün insanlar bu fıtrat gereği tevhid üzere bakidirler. Allah'tan gayri ilahlara tapanlar da onları Allah olarak değil, Allah'a yakınlaştırıcı vesile olarak ilah edinmişlerdir" sözünün açıklamasında şöyle yazıyor: "Bu, varlıklarda olan zati ibadettir. Biz daha önce tabii varlıkların zatında ve nefislerde olan bütün tabii hareketlerin ve değişimlerin Allah'a yönelik, Allah'ın gücü ve Allah yolunda olduğunu söylemiştik. Bu açıdan insan, fıtratı gereğince Allah'a doğru hareket edenlerin içinde yer almaktadır.
Ancak insan ihtiyarı ve heva hevesi gereğince, iman ehli ve inkarcı olmak üzere iki kısma ayrılır. Eğer saadet ehlinden olursa, fıtri yakınlığına yakınlık katar, çabasıyla fıtri sulüküne derinlik ve daha hızlılık kazandırır. Ama eğer, sağır, kör ve bir şey taakkul etmeyen eksik kafirlerden olursa; o, hayvanlar gibi olup, hayvansal isteklerden başka bir şey anlamaz. O, varlığına gaye olarak, dünya peşinde olmak ve bedeni mamur etmekten başka bir şey düşünmez. Ahiretten ise hiçbir nasibi olmaz. O, ancak davarların ve yırtıcı hayvanların otlağında hareket eder. O, hayvanlar gibi mahşere gelir, hayvanlar gibi hesaba çekilir, hayvanlar gibi mükafatlandırılır veya cezalandırılır.
Ve eğer, has fıtrattan reddedilen ve rahmet semasından kovulan nifak ehlinden olursa, onun cezası daha acı olur. Çünkü o, kendi yaptıklarıyla yaratılış fıtratından sapmış ve cehennem kuyusuna kendini atmıştır. Dolayısıyla fıtrattan uzaklaştığı ve cehennem kuyusuna düştüğü oranda onun azabı daha acı olacaktır.
Fakat rahmet daha geniştir. Cehennem ehlinin cehennemde çektiği acılar da düşük hayvansal özelliklerle çelişen asli cevherin henüz onların zatında olduğunu göstermektedir. Bu arada yerinde ispatlandığı üzere, iki zıt arasındaki çatışma ve mukavemet ise, ne daimi olabilir, ne de çoğunlukta. Lamahale bu mukavemet, ya iki zıttan birinin batıl olup gitmesiyle, ya da birinin diğerinden kurtulmasıyla son bulur. Ancak insanın zatı batıl olup gitmeyi kabul etmediğinden, ya düşük hayvansal özellikler (eğer sebepleri şirk koşmak gibi itikadi hususlardan oluşmazsa), sebeplerinin ortadan kalkmasıyla yok olup gider ve insan, asli fıtratına dönerek cennete girer, ya da insanın fıtratı başka bir fıtrata dönüşür ve böylece insan acı ve azaptan kurtulur." [124]
Velhasıl İslam ulemasından Muhyiddin Arabi ve Sadr-ül Müteallihin gibi bir çok büyük zat, cehennemde ebedi kalmanın ebedi acı ve azap çekmeyi gerektirmediğini, bunun Allah'ın sonsuz genel rahmetiyle bağdaşmadığının yanı sıra, irfanı mükaşefeler ve hikmet ilkeleriyle birlikte, bir çok Kur'an ayetinin de buna işaret ettiğini savunmuşlardır.
Muhyiddin-i Arabi şöyle diyor: "Cehennemi mamur eden cehennem ehlinin cehennemde bulunması onların orada acı çekmelerini gerektirmiyor. Zira cehennemin kontrolcüsü Malik, meleklerden olan bekçileri ve cehennemde olan yılan akrep gibi haşereler de cehennem ehli olup onu mamur edenler arasında bulunmaktalar. Kıyamet günü de onlar orada bulunacaklardır. Ancak onların hiç biri cehennem ateşinden acı duymamakta ve azap çekmemektedir. Cehennemde ölmeden ve dirilmeden kalacak olan diğer ehlinin durumu da aynı olabilir.
Kur'an ve hadislerde Allah Teala'nın bütün yaratıkları kendine nispet vererek, geneli kapsayacak şekilde; "Ey kullarım" diye hitap ettiği yer almıştır. Allah Teala rahmeti kapsamına girmeyen bir şeyi asla kendine nispet vermez. O halde onlar cehennemde ebedi kalsalar bile, Allah onların azap ve acılarını ebedi kılmayacaktır.
Nitekim Allah Teala (Hadis-i Kudsi'de) şöyle buyurmuştur: "Ey kullarım! Eğer ilkiniz ve sonunuz, insanlarınız ve cinleriniz hep birlikte sizden en takvalı kişinin kalbine sahip olmakta bir araya gelseniz, bu benim mülküme bir şey artırmaz.
Ey kullarım! Eğer ilkiniz ve sonunuz, insanlarınız ve cinleriniz sizden en isyankar kişinin kalbine sahip olmakta bir araya gelseniz, bu benim mülkümden bir şey eksiltmez.
Ey kullarım! Eğer ilkiniz ve sonunuz, insanlarınız ve cinleriniz bir meydanda toplanarak benden dilekte bulunsalar ve ben onların her birinin isteğini ona versem, bu benim mülkümden bir şey eksiltmez." (Hadis-i Kutsi)
Şüphe yok ki, herkes ona acı veren şeyden nefret eder, Allah Teala'dan ona acı vermemesini ve varlıkları ona lezzetli kılmasını ister. İstek ise bazen sözlü olur, bazen de süt emer çocuğun ağlamasında olduğu gibi lisan-ı hal ile olur." [125]
Bizim burada cehennem ehlinin azap ve acılarının ebedi olmayacağına dair Muhyiddin-i Arabi, Sadr-ül Müteallihin ve Davud-u Kayseri gibi zatlardan naklettiğimiz bu deliller, bu zatların konu hakkında zikretmiş oldukları delillerden sadece birkaç örnektir. İsteyen ilgili kitaplara müracaat ederek konuyu daha detaylı olarak inceleyebilir.
Ancak şunu belirtmeliyiz ki, bizim kendimiz Allah Teala'nın indirdiği hükümlere olduğu gibi inanmakla birlikte, sonsuz rahmet sahibi olan Hak Teala'nın kullarına sonsuz acı çektireceğini uzak görüyoruz. Nitekim hadis-i şerifte en son şefaat edenin Erham-ür Rahimin'in olacağı yer almıştır. Yani kıyamet günü şefaat edecek olan peygamberler, evliyalar, alimler ve şehidler gibi bütün şefaat edenlerin şefaat edip isyankar kullardan bir çoğunun azaptan kurtulmasına vesile olduktan sonra, kendi kusurundan dolayı bunlardan hiç birinin şefaatine layık olmayan ve her kapıdan ümidi kesilenler için rahmeti herkesten bol olan Erham-ür Rahimin ümit kapısı olacak ve O'nun sonsuz rahmeti böyle insanların da imdadına yetişecektir. Özellikle de kıyamet günü Allah Teala'nın rahmetinin tamamının tecelli edeceği hadislerde yer almıştır.
Hz. Resulullah şöyle buyurmuştur: "Allah Teala gökleri ve yeri yaratırken yüz rahmet yarattı. Yeryüzüne sadece bir rahmet koydu. İşte o rahmet eserinde anne yavrusuna şefkat gösterir. Hayvanlar ve kuşlar yavrularına ilgi gösterir. Doksan dokuz rahmeti ise kıyamet günü için saklamıştır. Kıyamet günü olunca, bu rahmetle birlikte yüz rahmeti tamamlayacaktır." [126]
Fakat buna rağmen, kitabımızın Adalet bölümünde de belirttiğimiz üzere, faraza cehennem ehlinin azabı ebedi olsa da, bu Allah Teala'nın adil olması ve sonsuz rahmetiyle hiçbir çelişkisi yoktur. Zira orada açıkladığımız gibi, suç ile ceza arasında uyum olması itibari cezalarda aranır, suçun doğal sonucu ve hatta suçun kendinden ibaret olan cezalarda değil.
Aslında, "Allah'ın kıyamet günü vereceği cezalar, O'nun rahmet ve adaletiyle nasıl bağdaşır?" sorusunu yöneltenler önemli bir noktadan gaflet etmişlerdir. Yani, onlar tekvini kanunlarla, koyulan kanunlar arasında olan farkı görememişlerdir. Örnek olarak koyulan kanunlarda şöyle ilan olunur: "Kim şu suçu işlerse, ona bu kadar ceza verilecektir." Muhakkak bu hususta suçla ceza arasında uygunluk ve eşitlik gerekmektedir. Hiçbir zaman küçük bir suç için birini idam etmezler. Bu gibi yerlerde hikmet ve adalet suçla ceza arasında tam olarak uyum olmasına hükmetmektedir.
Ama gerçekte amelin doğal eseri veya kendi tecessümü olan cezalar, ister bu dünyada olsun ister o dünyada yukarıdaki sorulan sorunun ve konunun kapsamına girmez. Örnek olarak trafik kurallarını çiğneyen bir şoförü göz önüne alalım, kuralları çiğnediğinden veya aşırı hızdan dolayı kaza yapıyor ayakları kırılıyor sonuç olarak bir ömür boyu yürüyememeye mahkum olur. İşte burada kimse; "Ani bir hatadan dolayı bir ömür boyu öyle kalması adaletsizliktir" diyemez. Çünkü onun başına gelen kendi dikkatsizliğinin doğal eseridir. Yine eğer bir doktor birine; "İçki içmeyin, aksi taktirde mideniz ve bir takım iç organlarınız bozulacak ve ömür boyu acı çekeceksiniz" dediğinde, doktorun bu tavsiyesini dinlemeyip içki içenin bir ömür boyu hastalığa duçar olması, hiçbir zaman günahla ceza arasındaki eşitsizlik sayılamaz.
Sonuç olarak belirtmeliyiz ki, kitabımızın adalet bölümünde açıkladığımız üzere, ahiretle ilgili cezalar amellerin doğal neticesi veya kendi tecessümü türündendir, amellerin tekvini ve doğal eserlerinin veya kendi tecessümünün insanın karşısına çıkması ve sürekli olması gayet doğaldır. Adalet ve rahmetle hiçbir çelişkisi yoktur. Kur'an-ı Kerim konuyla ilgili olarak şöyle buyurmaktadır: "Derken işledikleri kötülükler kendilerine belli oldu ve onları, alaya aldıkları şeyler kuşatıverdi." [127]
Bir an heva ve hevese uymak bir ömür boyu hüzün ve pişmanlık duymayı doğurabilir. Bir kibrit bir şehri yakıp kül edebilir. İşte bizim de iyi ve kötü amellerimizin eserleri kalıcı olabilir.
Her ne kadar Ehl-i Sünnet'ten Mutezile mezhebine mensup bazıları cennet ve cehennemin şimdi var olmadıklarını ve kıyamet günü yaratılacaklarını ileri sürmüşlerse de, İslam mezheplerinin çoğunluğu, Kur'an-ı Kerim ayetleri ve hadislerden anlaşıldığı üzere, cennet ve cehennemin şimdi var olduğu konusunda ittifak etmişlerdir.
Ehl-i Beyt ulemasının önde gelen liderlerinden olan Şeyh Mufid şöyle yazıyor: "Cennet ve cehennem şu an için yaratılmışlardır. Hadisler bunu belirtiyor, şeriat ve hadis ehlinin icması da bu doğrultudadır." [128]
Ehl-i Sünnet ulemasından Teftazani ise şöyle yazıyor: "Cennet ve cehennemin kıyamet günü yaratılacağını sanan Mutezile mezhebinden Ebu Haşim ve Kadı Abd-ül Cebbar ve benzerlerinin aksine, Müslümanlar'ın cumhuru cennet ve cehennemin yaratılmış oldukları görüşündedirler." [129]
Kur'an-ı Kerim cennet hakkında şöyle buyurmuştur: "Ey insanlar! Rabbiniz tarafından bağışlanmaya, Allah'a ve peygamberlerine inananlar için hazırlanmış, genişliği yerle göğün genişliği kadar olan cennet için yarışın; bu Allah'ın dilediğine verdiği lütfüdür. Allah, büyük lütuf sahibidir." [130]
Yine Kur'an-ı Kerim şöyle buyurmuştur: "Andolsun ki o, Cebrail'i Sidret-ül Münteha yanında başka bir inişinde de görmüştür. Orada Me'va cenneti vardır." [131]
Cehennemle ilgili olarak da şöyle buyurmuştur: "Artık o ateşten sakının ki, onun tutuşturucu odunu (kafir) insanlarla taşlardır. O ateş kafirler için hazırlanmıştır." [132]
Bu ve benzeri ayetler cennet ve cehennemin şu anda yaratılıp hazırlandığını belirtmektedir.
Hadislerde ise, cennet ve cehennemin varoldukları hususu daha açık olarak ortaya konmuştur:
Hz. İmam Rıza (a.s) ashabından birinin cennet ve cehennemin şu an için var oluşuna dair sorusuna cevaben şöyle buyurdular: "Cennet ve cehennem bu an için vardır. Hz. Resulullah (s.a.a) miraca gittiğinde cennete girdi ve cehennem ateşini gördü. Ravi diyor; ben İmam'a: "Bazılarının cennet ve cehennemin taktir edildiğini ve bu an için yaratılmadığını savunduklarını" söyledim. Bunun üzerine, İmam (a.s) şöyle buyurdular: "Onlar bizden ve biz de onlardan değiliz. Kim cennet ve cehennemin yaratılmış olduğunu inkar ederse peygamber ve bizi yalanlamış olup cehennemde ebedi kalacaktır. Allah Teala "İşte suçluların yalanladıkları cehennem budur. Onlar, cehennem ateşiyle kaynar su arasında dolaşır dururlar" [133] buyuruyor." [134]
Keza; Hz. Resul-ü Ekrem (s.a.a)'in Miraca gittiğinde cennet ve cehennemi müşahede etmesi de bunu ispatlamaktadır.
Yine hem Ehl-i Beyt, hem de Ehl-i Sünnet kaynaklarında yer alan: Hz. Resul-ü Ekrem (s.a.a)'in Miraç gecesi cennete girdiğinde cennet meyvelerinden yediği ve bu cennet meyvesinden Hz. Fatime-i Zehra'nın nutfesi oluştuğu ve bu yüzden Resul-ü Ekrem (s.a.a)'in Hz. Zehra'yı her öptüğünde: "Ondan cennetin kokusunu alıyorum" [135] buyurduğuna dair olan hadisi şerif de cennetin bilfiil şimdi var olduğunu göstermektedir.
Meadla ilgili bahsimizi burada bitirirken, sonsuz rahmet ve şefkat sahibi Cenab-ı Hak'tan bu naçiz çalışmayı kendi yüce lütuf ve inayetiyle kabul buyurmasını ve bütün iman ehlini sonsuz rahmetiyle kıyametin acı azabından korumasını niyaz ediyorum.
[1]- Enbiya: 47
[2]- Karia : 6, 11
[3]- A'raf: 8, 9
[4]- Şuara: 182
[5]- Rahman: 7, 8, 9
[6]- Hadid: 25
[7]- Esfar-ül Erbaa: c. 9 s. 298, 299
[8]- Bihar-ül Envar c. 78 s. 126
[9]- Bihar-ül Envar c. 7 s. 252
[10]- Meryem: 71, 72
[11]- Hac: 4
[12]- Mean-ül Ahbar s. 32, Bihar-ül Envar c. 8 s. 66
[13]- Bihar-ül Envar c. 8 s. 70
[14]- Esfar-ül Erbaa: c. 9 s. 285
[15]- Bihar-ül Envar c. 8 s. 64
[16]- Taha : 109
[17]- Bakara: 255
[18]- Yunus: 3
[19]- Meryem: 87
[20]- Enbiya: 26, 27, 28
[21]- Necm: 26
[22]- İsra: 79
[23]- Sahih-i Buhari hadis no: 5829, 6920, Müslim hadis no: 296, Tirmizi hadis no: 3526, İbn-i Mace hadis no: 4297, Müsned-i Ahmet hadis no: 7389
[24]- Sahih-i Buhari hadis no: 323, 419, Müslim hadis no: 810, Nisai hadis no: 429, Daremi hadis no: 1353, Müsned-i Ahmet hadis no: 18902, 20352 vs.
[25]- Men La Yahzuruh-ül Fakih Şeyh Saduk'un c. 3 s. 376, Bihar-ül Envar c. 8 s. 34, Uyun-u Ahbar-ı Rıza c. 1 s. 136, Tirmizi hadis no: 2360, İbn-i Mace hadis no: 4300, Ebu Davut hadis no: 4114, Müsned-i Ahmet hadis no: 12745
[26]- El- Hisal Saduk'un 142
[27]- Sünen-i İbn-i Mace hadis no: 4301, Müsned-i Ahmet hadis no: 5195
[28]- Emali-i Saduk s. 37, Bihar-ül Envar c. 6 s. 223
[29]- Müsned-i Ahmet hadis no: 7725, 10295
[30]- Sevab-ül A'mal Şeyh Saduk'un s. 251
[31]- Usul-u Kafi c. 3 s. 270, c. 6 s. 401, Tehzib Şeyh Tusi'nin c. 9 s. 107
[32]- Uyun-u Ahbar-ı Rıza c. 2 s. 66
[33]- Minhac-ün Necat: 54
[34]- Mizan- ül Hikmet 123
[35]- Müddessir: 40, 48
[36]- Mizan-ül Hikmet c. 5 s. 122
[37]- Tefsiri Numune c.25 s. 257
[38]- Mizan-ül Hikmet c.5 s.122
[39]- El- Hisal Saduk'un 142
[40]- Hicr: 45, 48
[41]- Bakara: 25
[42]- Rahman : 56. ayetten 78. ayete kadar
[43]- Vakia:10. ayetten 39. ayete kadar
[44]- Nisa: 56
[45]- Hac: 19, 22
[46]- Mü'min: 49, 50
[47]- Nebe: 21, 27
[48]- Humeze Sûresi
[49]- İbrahim: 21
[50]- İbrahim: 49
[51]- Sâffat: 12. ayetten 39. ayete kadar
[52]- İnsan: 4
[53]- Secde: 20
[54]- Furkan: 11, 12, 13
[55]- Hud: 106
[56]- Nehc-ül Belağa, Hutbe:182
[57]- Bakara: 82
[58]- Bakara: 25
[59]- Ankebut: 58
[60]- Usul-u Kafi, c. 2 s. 33
[61]- Meryem: 63
[62]- Mizan-ül Hikme, c.2, s.95
[63]- Tevbe: 111
[64]- Naziat: 40, 41
[65]- Nehc-ül Belağa, Hutbe: 42
[66]- Yusuf: 18
[67]- Nur- us Sakaleyn c.5 s.507
[68]- Bakara: 155, 156, 157
[69]- Ra'd: 22, 23, 24
[70]- Furkan: 75
[71]- İnsan: 12. ayetten 22. ayete kadar
[72]- Nehc-ül Belağa Kısa sözleri: 82
[73]- Ahkaf: 13, 14
[74]- Fussilet: 30, 31
[75]- Nehc-ül Belağa Hutbe 176
[76]- Mücadele: 22
[77]- Mearic: 22, 34
[78]- Nur-üs Sakaleyn Tefsiri c. 2 s. 401
[79]- Bakara: 39
[80]- Al-i İmran: 116
[81]- Bakara: 161, 162
[82]- Tevbe: 68
[83]- Zümer: 70, 71
[84]- Mü'min: 69. ayetten 76. ayete kadar.
[85]- Cin: 23
[86]- Nisa: 93
[87]- Nisa: 14
[88]- Furkan: 68, 69
[89]- Vaidiye mezhebi Havariç mezhebinin bir koludur. Onlar kebire günah (büyük günah) işleyen kimsenin kafir olup dinden çıktığını savunuyorlar. Bunların tam karşıtı ise, Murcie mezhebidir. Onlar ise, iman olduğu taktirde hiçbir günahın zarar vermeyeceğini kabul ederler. Onlara göre amel imanın erkanından değildir. Nitekim küfür ehline yaptıkları itaatler bir yarar sağlamıyorsa, iman ehline de yaptıkları isyan bir zarar vermeyecektir.
[90]- Zelzele: 7
[91]- Bihar-ül Envar c. 8 s. 364 naklen Keşf-ül Murad s. 261
[92]- Avail-ül Makalat s. 14
[93]- Büyük günaha düşen Müslümanlar'ın iman ehli olup olmadığı konusu, İslam ulemasının ihtilaf ettiği konulardan biridir. İslam ulemasının çoğunluğu bu kimselerin günah işlemekle imandan çıkmadıkları ve sadece fasık olduklarını kabul ederken, Havariç mezhebine mensup olanların çoğunluğu onların günah işlemekle imandan çıkıp kafir olduklarını, Mutezile mezhebine mensup olanlar ise, bu kimselerin ne iman ehli ne de küfür ehli olduklarını, bu iki menzilin arasında bir menzilde olduklarını ileri sürmüşlerdir. Ancak buna rağmen Mutezile mezhebi büyük günah ehlinin kesinlikle cehenneme gidecekleri ve orada ebedi kalacakları hususunda Havariç mezhebiyle birleşmiştir.
[94]- Tâhâ: 68
[95]- Nahl: 27
[96]- Zelzele: 7
[97]- Mü'min: 40
[98]- En'am: 128
[99]- Bihar-ül Envar: c. 8 s. 370, 371, 372 naklen Şerh-i Makasid
[100]- Esfar-ül Erbaa c. 9 s. 349 naklen Futuhat-i Mekkiye
[101]- Ahkâf: 24, 25
[102]- Şerh-i Fusus-ül Hikem el Kayseri s. 251
[103]- Şerh-i Fusus-ül Hikmet El- Kayseri s. 386, 387
[104]- Esfar-ül Erbaa c. 9 s. 352, 353 naklen Futuhat-i Mekkiye
[105]- İbrahim: 47
[106]- Ahkaf: 16
[107]- Şerh-i Fusus-ül Hikem el Kayseri s. 211
[108]- İlm-ül Yakin c. 2 s. 1322 naklen Tevhid-i Saduk s. 406
[109]- Bkz. Şerh-i Fusus-ül Hikmet el- Kayseri s. 212
[110]- Kaf: 21
[111]- Kehf: 29
[112]- Zuhruf: 74, 75, 76, 77
[113]- Mü'minun 103. ayetten 108. ayete kadar
[114]- İbrahim: 21
[115]- Şerh-i Fusus-ül Hikem s. 213
[116]- Tâhâ: 50
[117]- Sâd: 27
[118]- A'raf: 156
[119]- Esfar-ül Erbaa: c. 9 s. 347, 348
[120]- Secde: 13
[121]- Secde: 13
[122]- Sebe: 54
[123]- Esfar-ül Erbaa: c. 9 s. 348
[124]- Esfar-ül Erbaa: c. 9 s. 350, 351
[125]- Esfar-ül Erbaa: c. 9 s. 355
[126]- İlm-ül Yakın c. 2 s. 1326 naklen Sünen-i İbn-i Mace c. S. 1435, Kenz-ül Ümmal c. 4 s. 250 ve...
[127]- Casiye: 33
[128]- Avail-ül Makala