SİTE HAKKINDA BİZE YAZIN İRTİBAT YARDIM
   DOWNLOAD LİNKLER SORU-CEVAP ARŞİVİ SİTE HARİTASI

Bismillahirrahmanirrahim

 

BURHANEDDİN FAZLULLAH İSİMLİ ŞAHISIN

MÜT’A HAKKINDAKİ YAZISINA CEVAP

 

Burhaneddin bey, bundan birkaç ay önce sitemizin ziyaretçi defterine yazmış olduğu ürpertici iftiralarla dolu uzunca yazısıyla müt’a nikahının meşru olmadığını ispatlamaya çalışmıştı. O yazı geldiği sırada bendeniz bir aylık bir süre için hac ziyaretine gitmek üzereydim. Dolayısıyla onun bu yazısına gereken ilmi cevabı verme imkanına sahip değildim. Bu yüzden onun müt’ayı reddeden yazısını müt’a konusunda başka bir Sünni’yle yazışan Mürsel kardeşimizin yazısıyla birlikte sitemizde yayınladık, aynı zamanda da ilk fırsatta onun bu yazısına cevap yazacağımızı kaydettik. Ancak hem Burhaneddin beyin yazısının, hem de Mürsel kardeşimizin yazısının ziyaretçi defterinde yayınlanamayacak kadar uzun olduğundan her ikisini de ziyaretçi defterinde link vererek yayınlamak zorunda kaldık. Bu arada hac seferinden döndükten sonra da Burhaneddin beyin yazısının cevabı, uzunca bir ilmi araştırmayı gerektirdiğinden bir türlü bunun için vakit ayırma imkanına sahip olamadım. Bunu fırsat bilen bazı insanlar da “haydı nerede sizin cevabınız, eğer doğru iseniz Burhaneddin beye cevap verin” şeklinde ikide bir sitemize yazı yazarak dostlarımızı incitmeye başladılar. Bilahare bizi işlerimizi bir kenara iterek bu uzunca yazıya cevap yazma mecburiyetinde bıraktılar. Oysa ki, bizim cevap vermeyişimiz, onun cevabından aciz oluşumuzdan değil, vakit bulamayışımız yüzündendi.

Aslında Burhaneddin beyin yazısı ilk bakışta yeni bir şeyler ortaya koyar gibi görünse de, yeni bir şey ortaya koymuş da değildi. Ve insaf sahibi bir insan eğer sitemizde yayınlanan müt’a hakkındaki yazıları ve özellikle de Mürsel kardeşimizin yazısını dikkatlice gözden geçirseydi, Burhaneddin beyin yazısındaki delil ve iddiaların ne kadar da tutarsız olduğunu görebilirdi. Ama ne var ki, birileri böyle bir zahmete katlanmayıp, illa da bizzat Burhaneddin beyin yazısını esas alan bir cevap istiyordu. (Belki de bu yazıya cevap veremeyeceğimizi düşünüyorlardı.)

İşte biz bu yazımızda Allah Teala’nın izniyle dilimizin döndüğü ölçüde Burhaneddin beyin yazısında geçen iddia ve delilleri birer birer ele alarak cevap vermeğe çalışacağız. Tevfik ve hidayet Allah Teala’dandır.

Cevaba geçmeden önce bir husun üzerinde durmayı gerekli görüyoruz: O da şudur ki, ilmi konularda doğru bir sonuca varmak için ilk şart duygusallıktan uzak olmaktır. Zira ki, duygusal yaklaşım, insanı bütün delil ve burhanlara karşı sağır ve kör eder, insandan özgürce düşünmeyi alır. Bu yüzden ister muvafık ister muhalif görüşte olsunlar, bütün okurlardan konuyu duygusallıktan uzak olarak sadece ilmi çerçeve dahilinde özgür bir düşünceyle okumalarını ve bu çerçeve dahilinde değerlendirmelerini rica ediyoruz.

Aslında müt’a konusu, pek öyle önemli bir konu da değildir. Zira ki, bu mesele feri meselelerden biridir. Bahis yeri de füru meselelerin yer aldığı fıkhî kitaplardır. Fıkıh kitaplarında bir müçtehit evlilikle ilgili meselelerden bahsederken, değindiği konulardan biri de bu meseledir. Müçtehit olan kimse, fıkıh kitabında bu meselenin meşru olup olmadığından bahsettiği gibi, bu meselenin meşruiyetini ispatlayan bir müçtehit de, ikinci etapta onun ölçü ve hükümlerinden de bahseder. Onun meşru olmadığını kendi ölçülerince ortaya koyan bir müçtehit ise artık onun ölçüleri ve hükümlerini bahis mevzuu etmez.

Ama ne hikmetse, Ehl-i Sünnet kardeşlerimiz, irdelenmesi gereken onca önemli konular ortada dururken, bir Şia’yla karşılaşınca ilk gündeme getirdikleri meselelerin başında müt’a mevzuu yer almaktadır. Oysa konuya; “Bu mevzuu sizin içtihat ve fıkhınıza göre caiz, bizim içtihat ve fıkıh anlayışımıza göre de caiz değildir, ilk önce gelin itikat mevzularını halledelim, eğer o mevzuları halledersek bu mesele de kendiliğinden çözülmüş olur” şeklinde de yaklaşabilirlerdi.

Sonra illa da birbirimizi ikna etmek zorunda da değiliz. Bu mevzu fürudan da olduğuna ve her kesin de füruya ait konulurda kendi içtihadı doğrultusunda amel etmekle yükümlü olduğuna göre birbirimizi incitmeye, birbirimizi kırmaya da hiç gerek yoktur. Üstelik füru mevzuunda ihtilaf ettiğimiz konular sadece bununla da sınırlı değildir, usule ait konuları halletmeden füruda ihtilaf ettiğimiz her mevzuu böylesine gündeme getirirsek, ne işin içinden çıkabilir ne de müspet bir sonuca varabiliriz.

Demek ki, füruda olan sayısız ihtilafların içinden sadece bunun ön plana alınması, akla bir istismar amacı güdülmekte olduğunu ve bir takım duygu sömürüleriyle bir mektebin karalanmak istendiğini getirmektedir. Ama Allah’a şükürler olsun ki, Ehl-i Beyt mektebi mensupları, İslam dinine hırsızlamasına dalanların aksine, İslam’a ait ilimlere Resulullah'ın ilim şehrinin kapıları olan Ehl-i Beyt kapısından varit olmaktadırlar. Dolayısıyla da ister itikadı boyutta olsun, ister füru boyutunda olsun Ehl-i Beyt mektebinde delil ve burhana dayanmayan tek bir mesele bile mevcut değildir. Her neye inanmış ve her neyi savunmuşsa, onu Kur’an’a, Allah Resulü'nün sahih sünnetine ve aklın burhana dayanan kesin hükümlerine dayandırmaktadır. Ehl-i Beyt İmamları’nın (a.s) buyruklarına itimat etmesi de, yine Kur’an’ın ve Allah Resulü’nün kesin emirlerine dayanmakla birlikte, aklın da kesin hükümleri onların imametini ortaya koyduğundandır.

Allah Teala bütün İslam ümmetini Ehl-i Beyt karşısında sorumlu tutmakla birlikte, Allah Resulü de ümmetine bıraktığı iki büyük emanetten birinin Ehl-i Beyt olduğunu ve bu iki emanetin kıyamete kadar asla birbirlerinden ayrılmayacaklarını ve İslam ümmetinin de ancak bu ikisine birlikte sarıldığı taktirde dalaletten kurtulabileceğini buyurduğunu İslam ümmetinden bir fert bile inkar etmemektedir. Zaten onların ortaya sergiledikleri erdemli duruşları ve mucizevi müt’ahhar yaşantıları da onların hak ve hakikatin yegane şaibesiz temsilcileri olduklarını selim akıl ve fıtrat sahiplerinin gözleri önüne sermektedir.

Her neyse, konudan fazla uzaklaşmadan asıl mevzuumuz olan Burhaneddin Beyin müt’a ile ilgili yazısına dönelim. Bu arada aziz okurların Burhaneddin beyin yazısıyla bizim ona cevaben yazmış olduğumuz yazıyı kolayca ayırd etmeleri için Burhaneddin beye ait yazıları italik şeklinde vereceğiz. Ayrıca Burhaneddin beyin söz konusu ettiği bir çok iddianın cevabı Mürsel kardeşimizin yazısında verilmiş olduğundan biz bu gibi yerlerde ayrıca yeni bir tahkikata gerek duymuyoruz. Dolayısıyla da bu gibi yerlerde Mürsel kardeşimizin yazısından aldığımız bölümleri de daha küçük fontla vererek bizim ve Burhaneddin beyin yazısından ayrılmasını sağlayacağız. Bu arada yazımızın bir bölümünde büyük Şia müfessiri merhum Seyyid Muhammed Hüseyin Tebatebai’nin meşhur “el-Mizan” tefsirinden de uzun bir alıntımız olacak, o merhumun yazısını da yine küçük fontla vererek bizim yazımızdan ayrılmasını sağlayacağız.

Burhaneddin bey yazısının başında kendi açılarından müt’a nikahını şöyle özetlemiştir:

 

"ÖZET OLARAK MÜT’A NİKAHI

Bugün dindar fakat dinini yeterince bilmeyen gençlerimiz arasında meşru bir akit gibi gösterilmeye çalışılan müt’a nikahı esas itibariyle, İslam öncesi Arap cemiyetinde mevcut olan zina çeşitlerinden biridir. Hz. Peygamber (aleyhissalatuvesselam) pek çok içtimai reformlarla uyguladığı tedriç prensibi ile hareket ederek bunu birden yasaklamamıştır. Fakat, Mekke Fethi sırasında kesinlikle yasaklamış kıyamete kadar haram olduğunu belirtmiştir. Resulullah’ın yasağını duymamış olanlar arasında bazı nadir müt’a vakıaları vardır.
Bunlar Hz. Peygamber (aleyhissalatuvesselam)’ın vefatından sonra da cereyan etmiştir.
Durumdan haberdar olan İkinci Halife Ömer, bu hususta Resulullah’ın yasağını hatırlatarak kesin yasak koymuş ve yasağı ta’mim etmiştir. İkinci Halife Ömer’in bu yasağına tek bir sahabe itiraz etmemiş, ve böylece müt’a nikahının haram olduğu hususunda selef uleması arasında icma tahakkuk etmiştir.

Şia’dan bir gurup, İkinci Halife Ömer’e muhalefet taassubunun da sevkiyle müt’ayı mubah addetmekten de öte, bir taabbüd, bir akide, uyulması gerekli bir doktrin haline sokmuş, Şiiliğin bir alemi, bir gereği haline getirmiştir. Şia, bu meselede objektif delillere dayanmaz, hissi yorumlara, temelsiz te’villere, peşin kabullere istinat eder.

Gençlerimiz, meseleyi kaynaklara inerek değerlendirmek durumundadırlar. Dinin son derece hassas olduğu kadın-erkek münasebetlerinde umursamazlık ve laubaliliğin dünyevi ve uhrevi cezasının şiddetli olacağı akıllardan çıkartılmamalıdır.

ESSELAMU ALA MENİTTEBEAL HÜDA VELMELAMU ALA MENİTTEBEAL HEVA"

 

EHL-İ BEYT MEKTEBİNE GÖRE ÖZETLE MÜT’A NİKAHI

Biz inşallah cevabımızın ilerleyen bölümlerinde bu iddiaların hepsine cevap vereceğiz. Ancak bunu yapmadan önce onun kendi metodunu izleyerek biz de kendi açımızdan müt’a nikahını özetlemeye çalışacağız:

Evet bu mektebe göre evrensel bir din olan ve bütün zamanların ve insanların her türlü problemine çözüm yolu sunan mukaddes İslam dini, normal durumda olanlara daimi nikahı teşrii ettiği gibi, bazı özel şahısları ve karşılaşabileceği özel durumları ve sorunları dikkate alarak müt’a nikahını (geçici nikahı) da teşrii etmiştir. Nitekim normal tek evlilikle ihtiyaçlarını karşılayamayan kimseler için veya toplumda bazen meydana gelebilecek özel durumları dikkate alarak çok evliliği de teşrii etmiştir.

Burhaneddin beyin iddiasının tam aksine, Ehl-i Beyt mektebi bu görüşünü bizzat Kur'an'a ve Resulullah'ın (s.a.a) sahih sünnetine ve uygulamalarına dayandırmaktadır. Delil gösterirken de; tertemiz, şaibesiz, Kur'anî ve Nebevi referanslara mazhar olan Resulullah'ın kendilerine sarılmamızı emrettiği Ehl-i Beyt gibi bir kanal ve kaynağa sahip olmasına rağmen, (Ehl-i Sünnet'in aksine) diğer bütün ihtilafî konularda olduğu gibi, bu görüşüne de bizzat Sünni kaynaklardan da muhtelif deliller göstermiş ve göstermektedir.

İlerdeki açıklamalarda da görüleceği gibi, bu kardeşlerin iddiasının aksine, Allah tarafından koyulan ve Resulullah tarafından uygulanan bu İlahi hüküm, asla neshedilmemiş ve 2. Halifenin zamanına kadar uygulanmıştır. Ancak 2. Halife Ömer, Amr b. Hureys olayında, kendince gördüğü bir maslahattan dolayı; "Resulullah zamanında iki müt’a vardı; ben onları artık haram kılıyorum ve bir daha bunları yapanları cezalandıracağım; birisi kadınlar müt’ası, diğeri de Hac müt’ası." diyerek bunları ortadan kaldırmıştır.

Benzer uygulamayı daha bir çok konuda da yapmış ve Resulullah zamanında farklı şekilde uygulandığı halde bir çok mevzuu kendi içtihat ve reyine dayanarak kaldırmış veya kendi uygun gördüğü şekilde değiştirmiştir. Bunun en açık örneklerinden birisi, teravih namazının rek'atlerinde yaptığı değişiklik ve onu cemaatle kıldırmaya başlatmasıdır. 1. ve 3. Halife'nin de benzer icraatı olmuştur ki, uygun zaman ve zeminde bunların hepsinin belgelerini Sünni kaynaklardan vermeğe hazırız.

İleride görüleceği gibi, Ehl-i Sünnet kaynaklarında müt’a nikahının Allah Resulü tarafından neshedildiğini ifade eden rivayet veya görüşler de nakledilmişse de, onların hepsinin sened veya delaletlerinde sakatlık vardır. Ama bizim Sünni kaynaklardan naklettiğimiz ve müt’anın teşrii ve neshedilmeden devam ettiğini gösteren hadisler, bizzat Sünni rical alimlerinin de teyidiyle sahih hadislerdir. (İsteyen bütün kardeşlerimizi ileride bu konuda sunulacak delilleri ve açıklamaları tarafsız bir gözle mukayese yapmaya ve ona göre kararlarını vermeğe davet ediyoruz.)

Bu arada 2. Halifenin bu uygulamasını tevil etmek için getirilen tedriç safsatası ve bir kısım sahabenin müt’anın neshinden, ta ikinci halifenin zamanına kadar bihaber kaldıkları türünden tevil ve bahanelerin tutarlı hiç bir tarafı olmadığını ve dikkat edildiğinde ne gibi korkunç sonuçların çıkabileceğini ileride açıklamış bulunuyoruz. Lütfen müracaat edin.

Burhaneddin beyin iddiasının aksine, Şia'nın ve Ehl-i Beyt İmamları'nın bu konudaki ısrarlı tutumlarının asıl sebebi sırf, 2. Halifeye muhalefet ve düşmanlık değil, koyulan açık bir bid’ate karşı çıkmak ve onu yıkmaya yöneliktir. Kısacası bu tavır Ömer düşmanlığı için değil, bid’at düşmanlığı içindir. (Gerçi 2. Halife'yi Ehl-i Beyt'e, özellikle Hz. Fatıma'ya karşı yaptığı yanlışlardan dolayı sevmediğimizi de inkar etmiyoruz.)

Öte yandan bu nikahın da daimi nikah gibi, daimi nikahla ortak yönleri olduğu gibi, kendine özgü şartları ve hukuki düzenlemeleri de vardır ki, ileride bunlara değinilecektir. Ve bilahare biz de diyoruz ki, gençlerimiz, gözü kapalı ve tek taraflı yorum ve delillerle değil, her iki tarafın da delillerini gözden geçirip kıyaslamaları gerekir; işte o zaman kimin objektif delillere dayanmadığını, hissi yorumlara ve temelsiz tevillere ve peşin kabullere istinat ettiğini açıkça görecekler ve doğru bir şekilde karar verebileceklerdir.

Müt’a nikahının Ehl-i Beyt mektebine göre konumunu özetleme açısından Mürsel kardeşimizin bu bölümle ilgili açıklamaları da dikkate değer niteliktedir; bu yüzden konunun tekmili için onu da buraya eklemeyi uygun bulmaktayız. Mürsel kardeşimizin yazısı şöyledir:

“İslâm Medenî Hukûku'nda süre ve mahiyet bakımından başlıca iki tür nikâhtan söz edildiğini hemen herkes bilir. Bunlardan birisi, taraflardan birisi ölünceye veya talâk (boşama) vukû buluncaya dek devam eden "Süresiz Nikâh", öbürü ise belirli bir süre için yapılan "Süreli Nikâh". Bunlardan ilkine "müebbet nikâh" ve "dâimî nikâh", ikincisine ise "muvakkat nikâh", "müeccel nikâh", "munkati' / inkıtâî nikâh" ve "istimtâ / temettu' nikâhı" adları da verilir. "Süreli Nikâh"ın en yaygın adı, hiç kuşkusuz "Müt’a Nikâhı"dır.

Müt’a nikâhının aslen meşrû bir nikâh olup, Peygamber Efendimizin (s.a.a) Medîne döneminde ilk zamanlar uygulandığında bütün İslâm ümmeti arasında tam bir ittifak vardır. Bu hususta hiçbir ihtilaf yoktur.(1) İhtilaf bunun daha sonra neshedilip edilmediğinde, dolayısıyla halen meşrû olup olmadığı noktasında yoğunlaşıyor. Ehl-i Beyt mektebinin en seçkin devamı niteliğini taşıyan "İmâmiyye Şîası" halen meşrû ve caiz olduğunu, buna karşılık -şu anki bilinen şekliyle- Ehl-i Sünnet mektebi ise bu nikâhın sonradan neshedildiğini ve dolayısıyla şimdi haram olduğunu söylüyor ve savunuyorlar.

Konuyla ilgili karşılıklı delillere ve bu delillerin derin bir sorgulamasına geçmeden önce garip ve tuhaf olan şu iki hususu hatırlatmadan geçmem mümkün değildir:

Bunlardan birincisi, çoğu Ehl-i Sünnet alimlerinin maalesef karşı tarafı dinleyip anlamadan, onların yazılı hiçbir eserine bakmadan, kendi kafalarında "bir tür müt’a nikâhı" canlandırmaları ve ardından da İmâmiyye mektebini o müt’aya cevaz vermekle suçlamasıdır. Oysa Ehl-i Sünnet'in kafasında canlandırıp reddettiği "müt’a nikâhı" ile İmâmiyye'nin cevaz verdiği "müt’a nikâhı" pek çok bakımdan birbirlerine yabancıdır. Aralarında derin farklar vardır.

Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin İmâmiyye mektebine izafe ettikleri müt’a nikâhı "şehveti tatmin ve teskin için başvurulan süreli / geçici bir zevk aracıdır. Bunda talak ve miras yoktur. Çocuk olursa nesebi sabit olmaz, yani babası belirsiz sayılır. Süre bittiğinde ise kadının iddet beklemesi gerekmez. Hemen bir başka erkekle bir araya gelebilir, nikâhlanabilir!!!" (2) Onların, müt’a nikâhının haramlığını ispat için "müt’ayı talak, iddet ve miras ayetleri neshetmiş, tamamen ortadan kaldırmıştır!" vb. (durumlarını ele alacağımız) bazı rivâyetlerden medet ummaları da bunu gösteriyor.

Evet, Ehl-i Sünnet ulemâsının İmâmiyye'yi "cevaz vermek"le suçladığı "müt’a nikâhı" işte bundan ibârettir. Oysa böyle bir nikâha İmâmiyye dahil, cevaz veren kimse yok! İmamiyye'yi bu tür bir müt’aya cevaz vermekle suçlayanlar zahmet buyurup onların kitaplarına, ya da alimlerinden herhangi birisine başvursalardı, onların cevaz verdiği müt’a nikâhının hiç de öyle olmadığını görürlerdi. (İmâmiyye mektebinin cevaz verdiği "müt’a nikâhı"nın temel özelliklerini birazdan göreceğiz.)

Gerçek şu ki, Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin kafalarında canlandırıp reddettikleri "müt’a"yı İmâmiyye mektebi de reddeder ve zinadan farksız görür.

Garip ve tuhaf olan ikinci husus ise şu: Ehl-i Sünnet kardeşlerimiz kendi iddialarını ispat edip doğrulamak için delilleri genellikle "tek taraflı" sunuyor ve bunların da sadece kendileri tarafından kabul görmüş olanlarına yer veriyor! Bu ise ilmî tartışma metotlarına hiç de uymayan, gerçekten de çok tuhaf bir durum. Çünkü ilmî tartışma ve sorgulamalarda en doğru ve etkileyici yol, "karşı tarafın kabul ettiği delilleri ileri sürmektir." (3) Mantıklı olan budur. Çünkü bir tartışmada eğer bir sonuca varmak istiyor ve buna rağmen sadece kendi kabul ettiğimiz delilleri ileri sürüyorsak, bununla karşı tarafı iknaya çalışmak çok büyük bir saflık olur. Tıpkı Kur'an'ı hiç kabul etmeyen birisini ikna için Kur'an'dan ayetler getirmek gibi!

Kardeşlerimiz böyle bir tutum yerine, kendi hadis külliyatının yanı sıra, İmamiyye mektebinin temel hadis külliyatına da yer verip ortak kabullerle yola çıksalardı, daha doğru ve daha çözümleyici olurdu.

 

DİPNOTLAR:

1)- bk. el-Cessâs, Ahkâm'ul-Qur'ân:III, 101~102; es-Serahsî, el-Mebsût: V, 152; İbn Kesîr, Tefsîr'ul-Qur'ân'il-Azîm:I, 474; F. er-Râzî, et-Tefsîr:X, 49; en-Nevevî, Şerhu Sahîhi Müslim:IX, 179, 181; el-Aynî, el-Umde:XIV, 253, XV, 131; Şehîd-i Sânî, er-Ravda:II, 103

2)- bk. el-Cessâs, III, 97, 98~99; er-Râzî, X, 50; es-Sâbûnî, Tefsîru Âyât'il-Ahkâm:I, 458

3)-İbn Hazm, el-Fisal:IV, 94 Fakat İbn Hazm dahil hiçbir Ehl-i Sünnet aliminin kelâmî konularda bile bu temel kurala bağlı kaldıklarını görmek maalesef mümkün olmamıştır!

 

 

EHL-İ BEYT MEKTEBİNDE MÜT’A

 

Ehl-i Beyt mektebinin "müt’a nikâhı"na cevaz verdiği hemen herkesçe malum. Konuyla ilgili olarak mektebin öncelik verip temel kabul ettiği belli başlı hadis külliyatına baktığımızda bu durum bütün çıplaklığıyla ortaya çıkar. Şimdi önce bu rivâyetlerden bazılarına yer verecek, ardından da bu nikâhın temel özelliklerine ve şartlarına yani hukûkî düzenlemelerine geçeceğiz.

 

KONUYLA İLGİLİ BAZI HADİSLER:

 

1. Mü'minlerin Emîri İmam Ali (a.s) şöyle buyuruyor: "Hattâb oğlu benden önce bunu yasaklamasaydı, pek az kişi dışında kimse zinaya düşmezdi." (1)

(Bazı rivâyetlerde "pek az kişi" anlamına gelen "şefâ" kelimesi yerine "azgın ve eşkıyâ" anlamına gelen "Şaqıy" kelimesi kullanılıyor.)

2. Gönüllerimizin sultanı İmam Ebû Cafer Muhammed el-Bâqır'a (a.s) müt’a nikâhının hükmü sorulduğunda şu cevabı veriyor: "Kur'an'da şöyle bir ayet nazil olmuştur: "Onlardan bir şeye karşılık istimtâ ettiğinizde, ücretlerini kendilerine kararlaştırıldığı biçimde verin. Kararlaştırıldıktan sonra (bir miktarını düşmek için) aranızda anlaşmanızda sizin için bir sakınca yok." [Nisâ:24]" (2)

Aynı rivâyet İmam Cafer es-Sâdıq'tan (a.s) da rivâyet ediliyor. (3)

3. Abdullâh b. Umeyr el-Leysî İmam Muhammed el-Bâqır'a (a.s) gelerek müt’a hakkında sorular soruyor. İkisi arasında şöyle bir konuşma geçiyor:

Abdullâh: "Kadınlarla müt’a yapmaya ne dersin?"

İmam (a.s): "Allah onu kitabında ve elçisinin diliyle helal kılmıştır. O kıyamete kadar helaldir."

Abdullâh: "Ey Ebû Cafer, Ömer onu haram kılıp yasaklamışken senin gibi birisi bunu nasıl söyler!?"

İmam (a.s): "Öyle yapmış da olsa doğrusu budur."

Abdullâh: "Ömer'in haram kıldığı bir şeyi helal kılmaktan dolayı Allah'a sığınmanı öneririm."

İmam (a.s): "Sen dostunun sözüne devam et, bense Allah'ın Rasûlü'nün (s.a.a) sözüne bağlı kalayım! Gel istersen; Allah'ın Rasûlü'nün (s.a.a) sözünün hak, senin dostunun sözünün ise batıl olduğu konusunda seninle mübâhele edelim (la'netleşelim)!"

Aldığı cevaplarla köşeye iyice sıkışan Abdullâh "Peki, kadınlarınızın, kızlarınızın, bacılarınızın ve amcanın kızlarının bunu yapması senin hoşuna gider mi!?" diye sorup işi sulandırmaya başlayınca Hz. İmam (a.s) cevap vermeye değer bulmamışlardır. (4)

4. İmam Ebû Hanîfe, yolumuzun meşalesi İmam Cafer es-Sâdıq'a (a.s) gelerek "Bana haber ver; müt’a nikâhı hak mı?" diye sorunca Hz. İmam şöyle buyurur:

"Sübhânallâh! Sen Allah'ın şu ayetini hiç okumadın mı?: "Onlardan bir şeye karşılık istimtâ ettiğinizde, ücretlerini kendilerine kararlaştırıldığı biçimde verin." [Nisâ:24]"

Ebû Hanîfe diyor ki: "Allah'a yemin ederim ki, bu sanki daha önce hiç okumadığım bir ayet idi!" (5)

5. İmam Cafer es-Sâdıq (a.s) şöyle buyuruyor: "Müt’ayı Kur'an indirmiş, Allah'ın Rasûlü'nün (s.a.a) sünneti böyle cereyan etmiştir." (6)

6. Gözlerimizin nuru İmam Ali er-Rızâ (a.s) şöyle buyurmaktalar: "Müt’a sadece onu(n hükümlerini) bilene helaldir; bilmeyenlere ise haramdır." (7)

Bu hadis, İmam Muhammed el-Bâqır ile İmam Cafer es-Sâdıq'tan (a.s) da biraz değişik lafızlarla rivâyet ediliyor. (8)

Bunlar konumuzla alâkalı İmamlarımızdan (a.s) gelen yüzlerce rivâxetten sadece birkaçı. Bütün bu rivâyetler, "Müt’a Nikâhı"nın Ehl-i Beyt mektebinde caiz ve helal olduğunu açıkça ifade ediyor. Ancak bu cevazın yalnızca müt’anın hükümlerini ve hukûkî düzenlemelerini bilenlere mahsus olduğu, İmam Ali er-Rızâ'dan (a.s) gelen yukarıdaki rivâyetle netleşiyor.

İmâmiyye mektebinde Allah'ın Rasûlü'nden (s.a.a) gelen hadislerle Ehl-i Beyt'ten ve On iki İmam'dan gelen hadisler "hüccet ve delil olma" bakımından aynı değeri taşırlar. Dolayısıyla her ikisi de bizleri bağlar.

 

DİPNOTLAR:

1)- el-Küleynî, el-Kâfî:V, 448; Ebû Cafer et-Tûsî, et-Tehzîb:VII, 250, el-İstibsâr:III, 141; Şehîd-i Sânî, II, 103

2)- el-Küleynî, V, 448; Ebû Cafer et-Tûsî, et-Tehzîb:VII, 250, el-İstibsâr: III, 141

3)- el-Küleynî, V, 449

4)- el-Küleynî, V, 449; Ebû Cafer et-Tûsî, et-Tehzîb:VII, 250~251

5)- el-Küleynî, V, 449~450

6)- el-Küleynî, V, 449; Ebû Cafer et-Tûsî, et-Tehzîb:VII, 251; el-İstibsâr: III, 142

7)- Şeyh Sadûq, Faqîhü Men Lâ Yahduruhu'l-Faqîh:III, 292; Ebû Cafer et-Tûsî, el-İstibsâr:III, 143

8)- el-Küleynî, V, 453, 454; Şeyh Sadûq, III, 292; Ebû Cafer et-Tûsî, et-Tehzîb:VII, 250, 252, el-İstibsâr:III, 143

 

MÜT’A NİKÂHIYLA ALÂKALI HUKUKÎ DÜZENLEMELER:

Bu bölümün giriş kısmında Ehl-i Sünnet alimlerinin kafalarında canlandırıp reddettiği müt’a ile Ehl-i Beyt mektebinin kabul ettiği müt’anın birbirlerinden çok farklı olduğunu ifade etmiştik. Ehl-i Sünnet mektebinin kafasındaki müt’a nikâhı gerçekten de başı-boş bir fuhuş aracıdır. Böyle bir nikâhı kabul etmenin elbette imkân ve ihtimali yok! Ehl-i Beyt mektebi böyle serseri, başı-boş ve hiçbir hukûkî düzenlemesi olmayan bir müt’a nikâhını kabul etmez; şiddetle reddeder.

Ehl-i Beyt mektebinde müt’a nikâhının bir takım temel özellikleri ve hukûkî düzenlemeleri vardır ve bu nikâha bu şartlar dahilinde izin verilir. Söz konusu hukûkî düzenlemelerden en önemlileri şunlardır:

1. Müt’a nikâhında, tıpkı dâimî nikâhta olduğu gibi, tarafların rızası şarttır.

2. Nikâh icap ve kabûl ile kıyılır. Yani taraflardan birisi teklifini usulü dairesinde karşı tarafa iletecek ve o da bu teklifi kabul ettiğini söyleyecek.

3. Kıyılan nikâhın meşru ve sıhhatli olabilmesi için yakın akrabalık, süt bağı, kadının bir başkasının nikâhı altında veya iddet halinde olması gibi bir takım engeller bulunmamalı.

4. Müslüman bir erkek Müslüman ya da en azından Ehl-i Kitap bir kadınla, Müslüman bir kadın ise yalnızca kendisi gibi Müslüman bir erkekle müt’a nikâhı yapabilir.

5. Nikâh karşılığında kararlaştırılacak hem mehrin (ücret) hem de ecelin (süre) her iki taraf için de belirli olması gerekir.

6. Müt’a nikâhından sonra cinsel ilişki olsun olmasın kadın, kararlaştırılan mehrin (ücretin) tamamını hemen alabilir. Ancak asıl hak ediş, gerekli istifadeden sonradır.

7. Nikâh kıyılırken taraflar, cinsel ilişki olmaması dahil, bir takım şartlar ileri sürebilirler.

8. Nikâhın sıhhati için şahit bulundurmak şart değildir. (1)

9. Aklı başında reşit olmuş kimselerin sadece kendi rızalarının bulunması yeterlidir. Tabi kadında, bakire olduğu takdirde (daimi nikahta olduğu gibi) velisinin izni şarttır.

10. Detaylı açıklaması kitaplarda yer alan bir takım kusurlar dolayısıyla bu nikâha son verilebilir (fesh).

11. Müt’a nikâhında talâk (boşama) olmaz. (Ancak varsa bir durum, mahkemeye başvurulur ve gerekli görülürse hakim kararıyla taraflar birbirlerinden ayrılır.)

12. Müt’a nikâhında taraflar arasında miras tahakkuk etmez. Ancak nikâh kıyılırken şart koşulursa, mektepte en yaygın görüşe göre miras cereyan eder. Bu evlilik sonucu doğan çocuk ile ebeveyni arasında karşılıklı miras alış verişi ise vardır.

13. Müt’a nikâhında nesep hükümleri işler. Yani böyle bir nikâh sonucunda çocuk dünyaya gelirse, o çocuğun nesebi sabit, babası belli olur. (O çocukla babası ve annesi arasında her durumda miras hükümleri işler.)

14. Müt’a nikâhında iddet hükümleri vardır. Dolayısıyla nikâhta belirlenen süre (ecel) sona erdiğinde; kadın hamile ise doğum yapıncaya kadar iddet bekler. Hamile değilse iki hayız müddeti bekler. Hayız görmeyen kadınların iddeti ise 45 gündür.

Müt’a nikâhıyla evlenen çiftlerden erkek olanı bu evlilik esnasında ölürse, bu durumda kadın hamile değilse 4 ay 10 gün bekler. Hamile ise "4 ay 10 gün" ve "doğum vakti" seçeneklerinden süresi en uzun olanını tercih eder. (Yani örneğin 4 ay 10 gün geçtiği halde doğum olmamışsa doğuma kadar, doğum yapmış ama henüz 4 ay 10 günlük süre bitmemişse bu süre bitene kadar iddet bekler.)

15. Tarafların müt’a nikâhıyla ilgili gerekli bütün hükümleri ve hukûkî düzenlemeleri bilmeleri gerekir. Aksi halde onlara izin verilmez. (2)

İşte, görüldüğü gibi bu nikâhın da -tıpkı diğer nikâhta olduğu gibi- kendine özgü hukûkî düzenlemeleri ve şartları var. Ehl-i Beyt İmamları’mız (a.s) müt’a nikâhına bu şartlar dahilinde izin verirler.

Ayrıca bu ruhsatın sadece bu nikâhın hükümlerinden haberdar olanlar için geçerli olduğunu İmam Ali er-Rızâ (a.s)'dan gelen bir hadis ile yukarda tespit etmiştik. Bu yüzden İmamları’mız (a.s), kişisel ve toplumsal bir takım yaralar açmaması için, "müt’a nikâhı" nedir bilmeyen, onun hükümlerinden habersiz kişilere müt’ayı yasaklamış, onları bundan men etmişlerdir. (3)

 

DİPNOTLAR:

1)- Ehl-i Beyt mektebinde şahit bulundurmak hiçbir nikâh için sıhhat şartlarından değildir. Ehl-i Sünnet'in şu an yaşayan mezheplerinden Mâlikîler de aynı kanaatte. Buna göre şahit bulundurmak sadece bir anlaşmazlık olup mahkemeye düşüldüğünde ispat için gereklidir. Yoksa şahitsiz kıyılan bir nikâhın Allah katında bir mahzuru yoktur.

2)- Bu hukûkî düzenlemelerin tafsilatı için bk. el-Küleynî, V, 451~467; Şeyh Sadûq, III, 291~298; Ebû Cafer et-Tûsî, et-Tehzîb:VII, 249~271, VIII, 157~158, el-İstibsâr:III, 141~153, 350~351; Muhaqqıq el-Hıllî, Şerâi'ul-İslâm:II, 247~251; Fâdıl el-Âbî, Keşf'ur-Rumûz:II, 154~161; Şehîd-i Evvel, el-Lüm'a (Şehîd-i Sânî'nin şerhi er-Ravda ile beraber): II, 103~107; İmam Humeynî, Tahrîr'ul-Vasîle:II, 288~292, Tavdîh'ul-Mesâil (Türkçe çevirisi):346~347; Ebul-Qâsım el-Hôî, Tam İlmihal (Türkçe çev.):363~364; Muhammed Huseyn Fadlullâh, el-Mesâil'ül-Fıqhiyye:I, 261 ayr. bk. Vehbe Zuhaylî, İslâm Fıkhı:IX, 53~54

3)- Şeyh Sadûq, el-Faqîh:III, 292; el-Küleynî, V, 453, 454; Ebû Cafer et-Tûsî, et-Tehzîb:VII, 250, 252, el-İstibsâr:III, 143

İKİ ÇALIŞMA ARASINDAKİ İKİ BARİZ FARK:

Bu özet açıklamadan sonra şimdi Burhaneddin beyin yazısını değerlendirmeğe devam edelim.

Önce Burhaneddin beyin yazısıyla Mürsel kardeşimizin yazısı arasında kısa bir mukayese yapmamız uygun olacaktır.

a) Bizce bu iki yazı arsındaki en bariz fark, birisinde (Burhaneddin beyin yazısında) rivayetlerin hiç birisinde sened tartışmasının yapılmaması, dolayısıyla okuyucuya rivayetler arasında tercih imkanı sağlanmayışıdır. Oysa Mürsel kardeşimizin yazısında bir taraftan Ehl-i Beyt mektebinin görüşünü teyit eden hadisler, bizzat Sünni rical kaynaklarına dayanılarak sıhhat ve güvenirliğinin ispatı yapılmış, diğer taraftan karşı tarafın kendine delil olarak gösterdiği rivayetler de teker teker ele alınarak, senedlerinin zaaf ve sakatlığı yine Sünni rical otoritelerinin açıklamaları ve referanslarına dayandırılarak ortaya konulmuştur.

b) İkinci fark şudur ki Mürsel bey, (Şia ulemasının yaygın prensibinden hareketle), Ehl-i Beyt mektebinin görüşünü teyit eden delilleri ve onların sıhhatinin ispatını bizzat Sünni kaynaklara dayanarak yapmaktadır. Yine karşı tarafın delillerini çürütürken de kendi kaynaklarımıza değil, Sünni rical kaynaklarına istinat etmiştir. Oysa Burhaneddin bey yazısının hiç bir yerinde böyle bir yönteme baş vurmamıştır (Zaten hiç bir Sünni de bunu yapmamıştır). Şimdi hangisinin daha inandırıcı ve insaf kurallarına uygun olduğunu okuyucularımızın insafına bırakıyoruz.

Elbette Burhaneddin bey "Şia kaynaklarında Müt’a" başlığı altında bir bölüm de açmıştır. Ancak orada bizim bahsettiğimiz şekilde Ehl-i Sünnet'in görüşünü ispat edecek delilleri değil, kendince müt’anın tutarsızlığına delil olabilecek malzemeler toplamaya ve onlar hakkında indi ve bazen cidden insaf çizgisini aşan ve alim birisine yakıştırmadığımız yorumlar getirmeğe çalışmıştır ki, bunların da cevabını Allah'ın izniyle vereceğiz.

Zaten bu arkadaşın yazısında bir iki noktanın dışında yeni olan ve Mürsel kardeşimizin yazısında cevaplanmayan bir tek bölüm budur. Yoksa diğer ortaya koyduğu hususlar, Sünni Camianın asırlardır kitaplarında tekrarlayıp durduğu hususlardır ki Mürsel kardeşimizin yazısında her birisi geniş, detaylı ve hatta fazlasıyla cevaplanmış bulunuyor ki bu vesileyle bu kardeşimize de teşekkür ediyoruz.

Bu yüzden biz vereceğimiz cevapta tekrardan kaçınmak için, o yazıda geniş bir şekilde yanıtlanan hususları buraya aktarıp, yanıtlanmayan birkaç hususu da kendimiz yanıtlamaya çalışacağız. Önce söz konusu yazıda geniş bir şekilde yanıtlanan hususların fihristini verelim:

1- Kur'an'dan müt’anın haramlığına dair getirilen ayetler.

2- Ehl-i Beyt mektebinin Kur'an'dan müt’anın meşruluğuna dair ileri sürdüğü ayet ve delillere getirdiği eleştiriler.

3- Görüşlerinin teyidinde getirdiği rivayetler

4- Görüşlerine ters düşen hadislere getirdiği yorumlar

5- Nesh olayı

6- Tahrime dair iddia ettiği icma meselesi

7- Ashabın tutumlarına dair getirdiği tevil ve yorumlar

8- Müt’anın zararlarına dair saydığı hususlar ve akli deliller

9- Evliliğin meşruluğunun şartları, felsefe ve hikmetlerine dair sıraladığı hususlar

10- Müt’a nikahının cezası

11- Bütün bunlarla birlikte Burhaneddin beyin yazısında bulunmayan, ama diğer bir çok Sünni yazarın yazılarında ileri sürülen daha nice hususlar ki hepsi geniş bir şekilde cevaplanmıştır.

 

Burhaneddin bey şöyle başlamış yazısına:

"NİKAHIN MANA VE CİDDİYETİ

Nikah yazımda belirttiğim gibi çok yönlü bir müessese olduğu için dinimiz bu hususta çok müstesna bir hassasiyet göstermiştir. Bu nikahın ifa ettiği hizmetin çok yönlü oluşundan, onda tecelli eden mananın zenginliğinden ileri gelir. Şöyle ki:

Meşru nikah, öncelikle kişiye, Allah’ın mülkünde tasarrufu helal kılmaktadır. Yani kainatta hiç bir şey başıboş ve kendiliğinden değildir. Her şey Allah’ın mülküdür. O’nun mülkünü O’nun isteği tarzda kullanmayan haram işlemiş olur. Öyleyse , erkek-kadın münasebetlerinde helal olmayan tasarruflara dinimiz zina demiştir ve bütün cinayetler arasında zinaya en ağır cezayı takdir etmek sureti ile bu meselede Allah’ın mülkündeki haram tasarrufun dünyevi ve uhrevi neticelerin azametine dikkat çekilmiştir. Dolayısıyla Allah’a ve ahirete inanan bir kimsenin nikah mevzuunda çok hassas olması, zandan, şüpheli, durumlardan kaçınması gerekir.

Ayet-i kerimede, ileride açıklayacağım üzere, zevceler ve sağ elin malik oldukları (cariyeler) dışındaki ferçlerin haram olduğu beyan edilmiştir. Ehl-i Sünnet buna uygun olarak, ferçlerin helal olma yolunun iki olduğunu söylemişlerdir. 1: Mirasa dayanan nikah, 2: Milk-i yemine nikah.

Sözü müt’a nikahına getirecek olursak ileride belirteceğim üzere, bunun haram olduğu hususunda, Ehl-i Sünnet alimleri icma eder. Çünkü bunda miras yoktur. Onlar ferçlerin helal kılınmasına, muteber şer’i bir delile dayanmayan üçüncü bir yol eklemişlerdir. Bundan maksat Müt’adır."

Ehil olan her kes bu sözlerde açık mugalâta yapıldığını, yukarıda da belirtildiği gibi kafalarında canlandırdıkları bir müt’a anlayışından hareketle, müt’ayı caiz bilenlerin müt’anın mana ve felsefesi hakkında ortaya koydukları hususları göz ardı ederek bir takım cümleler ardı ardına sıralanmıştır.

Örneğin "Her şey Allah’ın mülküdür. O’nun mülkünü O’nun isteği tarzda kullanmayan haram işlemiş olur. Öyleyse, erkek-kadın münasebetlerinde helal olmayan tasarruflara dinimiz zina demiştir ve bütün cinayetler arasında zinaya en ağır cezayı takdir etmek sureti ile bu meselede Allah’ın mülkündeki haram tasarrufun dünyevi ve uhrevi neticelerin azametine dikkat çekilmiştir. Dolayısıyla Allah’a ve ahirete inanan bir kimsenin nikah mevzuunda çok hassas olması, zandan, şüpheli, durumlardan kaçınması gerekir. " sözünde olduğu gibi.

Arkadaş, hangi Şia alimi bu sözün aksini söylemiştir, yada söyleyebilir? Arapça’da bir darbulmesel var; diyor ki "Sebbitil Arş Sümme Unquş" Yani önce bir tahtın olduğunu ispat et, sonra üzerine nakış işlemeye başla. Henüz daha ortada bir taht olmadan nereye nakış yapmaya çalışıyorsun? Türkçe'de bunun karşılığı olarak "Nehri görmeden paçayı sıvamak" cümlesi kullanılmaktadır. Şimdi bu arkadaş da kafasında kendisine göre müt’anın gayri meşru olduğunu farz ederek dinen gayri meşru bir ilişkinin ne kadar kötü, ne kadar çirkin olduğu hakkında vaaz vermeğe çalışıyor! Evet bu farz üzere onun verdiği vaazın kaç katını biz de verebiliriz! Ama bütün mesele önce bunun böyle olup olmadığını ispat etmekte düğümlenmekte!

Evet ki zandan ve şüpheli olan şeylerden kaçınmak gerekir; ama Burhaneddin bey herhalde şunu da bilmektedir ki, cevaza dair ortaya koyulan deliller çürütülmediği sürece, sırf bir takım varsayımlardan hareketle ve bir takım şüpheli olan iddia ve delillerle Allah ve Resulü'nün izin verdiği ve uygulattıdığı bir hükmü ortadan kaldırmaya, veya baltalamaya çalışmak veya (haşa) ona zina demek de kimsenin haddine değildir. Demek ki, bütün bu söylenenler şimdilik sadece bir varsayımdan ibarettir ve nehri görmeden paçayı sıvamaktan öteye geçmez. Evet, “haramlığına delilimiz var” diyorsanız, o zaman ilk önce o delilleri ortaya koymaya çalışın; sonra eğer ispat edebilirseniz, bu vaazlarınızı da arkasına ekleyin! Ama inşallah o delillerinizi de birer birer göreceğiz.

Kısacası sizin belki de en büyük yanlışınız, geçici nikahı da her açıdan daimi nikaha kıyaslayarak değerlendirme yapmanızdan kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla da daimi nikahta olup da geçici nikahta olmayan hususları, bu nikahın olumsuz yanları olarak göstermeğe çalışıyorsunuz. Oysa müşterek yanları olmasıyla birlikte, her birinin kendine özgü felsefe ve hikmetleri de vardır ki onlar dikkate alınarak değerlendirme yapılırsa, hiç de müt’a nikahının garipsenecek bir yanı olmadığı ve her birinin kendi çerçevesi ve şartları dahilinde zaruri bir ilahi hüküm olduğu ortaya çıkacaktır. Nasıl ki tek evlilikle çok evlilik arasında da durum böyledir. Yani her ikisinin de ortak yanları olmasıyla birlikte, kendilerine özgü fayda ve hikmetleri de söz konusudur ki, birisinden beklenen bir çok fayda ve sonuçları diğerinden de beklemek yersiz ve abes olur. Daimi evlilikle, milk-i yemin (cariye evliliği) arasında da yine aynı şeyleri söyleyebiliriz…

Yine Burhaneddin beyin "Ayet-i kerimede, ileride açıklayacağım üzere, zevceler ve sağ elin malik oldukları (cariyeler) dışındaki ferçlerin haram olduğu beyan edilmiştir. Ehl-i Sünnet buna uygun olarak, ferçlerin helal olma yolunun iki olduğunu söylemişlerdir. 1: Mirasa dayanan nikah, 2: Milk-i yemine nikah.” Sözüne gelince, bizim de bu ayetin muhtevasına bir diyeceğimiz yoktur, olamaz da ve ferçlerin helâliyetinin bu iki yolla olduğu doğrudur. Ancak bu arkadaşların bir türlü anlamaya çalışmadığı şey, müt’a nikahıyla evlenen kimsenin de zevc ve zevce (eşler) olduğu hususudur. İşte bunu dikkate almadıkları için de aynı şeyleri gereksiz yere tekrarlayıp duruyorlar. Böyle olunca da maalesef (kendilerinin de itiraf ettiği gibi) Allah ve Resulü'nün (en azından belli bir süre için de olsa) izin verdiği, (hem de kendilerine göre tekrar tekrar izin verip uygulattığı) bir hükme, (haşa) zina diyecek kadar cüretkar davranma gafletine düşüyorlar. İşte Burhaneddin bey, yazısının ta başında aynen şöyle diyor:

“Bugün dindar fakat dinini yeterince bilmeyen gençlerimiz arasında meşru bir akit gibi gösterilmeye çalışılan müt’a nikahı esas itibariyle, İslam öncesi Arap cemiyetinde mevcut olan zina çeşitlerinden biridir.”

Biz, onun bu talihsiz sözünün, bir sürçü lisan yada bahsettiğimiz gafletten mütevellit, akıbetinin nereye varacağı düşünülmeden öylesine söylenen bir söz olduğu kanaatını taşımak istiyoruz. Zira eğer bir azıcık düşünseydi, asla böyle bir sözü sarf etmezdi. Çünkü ileride göreceğimiz üzere müt’a evliliği, hem Kur’an’ı Kerim’in, hem de Allah Resulü’nün sünneti üzere icra olunan bir çeşit evliliktir. Bu durumda Kur’an’ın ve Allah Resulü’nün emrettiği bir evlilik çeşidine zina demek Kur’an’ın ve Allah Resulü’nün zinaya emrettiği ve uygulattığı demek olur ki, kanımızca hiçbir hamiyet sahibi Müslüman böyle bir şeyi söyleyemez ve hatta böyle bir şeye ihtimal bile veremez. Yoksa İslam dinin bir mensubu olarak onun haşa Allah’a ve Resulü'ne zinaya emretme isnadında bulunabileceğine ihtimal bile vermek istemiyoruz.

Sonra müt’a konusunun cahiliye zamanında olduğu hususu da tarihi açıdan araştırılabilir bir mevzudur ve Merhum Allame Tebatebai'nin de El-Mizan Tefsirinde açıkladığı gibi bazı kitaplarda nakledilmiş olsa da bunun sağlam bir senedi yoktur. Ama faraza olsa bile bu İslam'ın imzaî hükümleri kategorisine girer. Yani İslam dinine ait hükümler “imzaî” ve “tesisi” olmak üzere iki kısma ayrılmaktadır. İmzai hükümler İslam’dan önce olup da İslam dininin de onayladığı hükümlere, tesisi hükümler ise, bizzat İslam dininin kendisinin ilk olarak koyduğu hükümlere denir. Kısacası ister imzai olsun ister tesisi, İslam dininin geçici bir süre için bile olsa (ki, Ehl-i Sünnet’e göre böyledir) kabul etmiş olduğu bir mevzua zina demek, ya cehalet ve gaflet yada garaz ve marazdandır. Kaldı ki, cahiliye zamanında olan her hükmün istisnasız kötü ve İslam'da yasaklanması gereken bir şey olduğunu söyleyebilir miyiz? Öyle olsaydı, daimi nikahın da yasaklanması gerekirdi; zira cahiliye zamanında cereyan eden evliliklerden birisi de daimi evlilikti! Bu yüzden tekrar arz etmek zorundayız ki, biz hüsn-i zann ederek, müt’ayı zina olarak addeden Burhaneddin beyin sürçü lisan yaptığını söylemekle yetiniyoruz. Yoksa birilerinin yanlış uygulamasını müvecceh gösterme gayesiyle haşa Allah’a ve Resulü'ne zinaya emrettiği isnadında bulunmak hiçbir Müslüman’a yakışmaz.

Sonra faraza müt’a nikahı İslam’dan önce gayri meşru kabul edilen bir ilişki şekli telakki edilmiş olsa bile, Allah ve Resulü'nün emrinden sonra hiçbir kimsenin kimsenin ona gayri meşru deme hakkı olmaz. Zira bir işin meşruluk ve gayri meşruluk ölçüsü, Allah ve Resulü'nün onun hakkındaki emir ve yasağıdır. Aşağıda göreceğimiz üzere de en azından belirli bir süre için müt’a nikahına Allah ve Resulü'nün izin verdiğini Ehl-i Sünnet de kabul etmektedir. Nihayet Ehl-i Sünnet Allah Resulü'nün sonraları bu izni kaldırarak müt’a nikahı hakkındaki cevaz hükmünü neshettiğini iddia etmektedir. Bu durumda en azından müt’a nikahının sadr-i İslam’da caiz olduğu ortaya çıkmaktadır. Aradaki ihtilaf bu hükmün neshedilip edilmediğidir. Şia bu hükmün neshedilmediğini savunurken, Ehl-i Sünnet neshedildiğini iddia etmektedir. Burada mantıklı olan ve aynı zamanda her Müslüman’ın öncelikli görevi, neshedildiğine dair getirilen delillerle neshedilmediğine dair öne sürülen delilleri mukayese etmesi ve hangisi daha güçlü ise ona teslim olmasıdır. Duygu sömürüsü yapılarak delillerin gizlenmesi ve karartılması değil. Bu durumda eğer faraza delilleri inceledikten sonra onun neshedildiği sonucuna varırsa bile, ancak şöyle söyleyebilir ki, bu çeşit evlilik önceleri caiz idi ama neshedildiğinden dolayı şimdi caiz değildir ve bundan kaçınmamız gerekir. Yoksa kalkıp onu hiçbir şekilde cevaz verilmemiş mutlak bir zinaymış gibi göstermek hiç kimsenin haddine olmadığı gibi, onu bir süre için bile caiz kılan Allah’a ve Resulüne açık hakaret sayılır. İşte Burhaneddin beyin yazısının bu bölümünde yaptığı açıklama bunu ima etmektedir.  

Yukarıda naklettiğimiz paragrafta son olarak Burhaneddin bey, Ehl-i Sünnet’in müt’aya itibar etmeyişlerini aynen şöyle açıklamaktadır:

“Sözü müt’a nikahına getirecek olursak ileride belirteceğim üzere, bunun haram olduğu hususunda, Ehl-i Sünnet alimleri icma eder. Çünkü bunda miras yoktur.”

Burhaneddin beyin bu açıklamasına göre, Ehl-i Sünnet’in müt’ayı reddetmelerinin nedeni, onda mirasın olmayışıdır. Bundan Ehl-i Sünnet’e göre, evlilik ilişkisinin caiz olması için illa da zevceler arasında miras ilişkisinin olması gerektiği anlaşılmaktadır. Oysa Burhaneddin beyin bizzat kendi açıklamasında görmekteyiz ki, cinsler arasında ilişkinin caiz olduğu bir başka şekli de milk-i yemindir. Milk-i yemin insanın malik olduğu cariyesi demektir. Cariyenin sahibinin onunla cinsel ilişkide bulunması şer’i açıdan caizdir. Oysa bunda da miras söz konusu değildir. Yani cariye, sahibinden miras alamaz. Halbuki Burhaneddin beyin evlilik ilişkisinin caiz olması için koştuğu şarta göre burada da miras olması gerekir.

Buradan evlilik ilişkisinin caiz olmasında mirasın şartlılığı diye bir şeyin söz konusu olmadığı anlaşılmaktadır. Zira eğer tarafların birbirine helal olması için böyle bir şart olsaydı, milk-i yeminde de aynı şey söz konusu olurdu. Oysa burada böyle bir şeyin olmadığında hiçbir kimsenin kuşkusu yoktur. Demek ki, miras konusu kendi başına müstakil bir mevzudur. İslam dini onu soy bakımından olan akrabalık bağında koyduğu gibi, daimi evlilik ilişkisinde de koymuş ve geçici evlilik ile milk-i yeminden hasıl olan evlilik ilişkisinde ise koymamıştır. Velhasıl tarafların birbirlerine helal olmaları için böyle bir şart söz konusu değildir. Tarafların birbirlerine helal olmaları, şeriatın bu ilişkiye cevaz vermesine bağlıdır. Nerede bu cevaz verilirse, ister orada miras da olsun, “daimi evlilikte olduğu gibi” ister olmasın “geçici evlilik ve milk-i yeminde olduğu gibi” cevaz vardır ve taraflar birbirlerine helal olur. Burada önemli olan şeriatın nerelerde bu ilişkiye cevaz verdiğini bilmektir. İki mevzuda aramızda bir ihtilaf yoktur; bunlar daimi evlilik ile milk-i yemindir. Geçici evlilik ise aramızda ihtilaf ettiğimiz konudur. Biz şeriatın buna da cevaz verdiğini savunurken, siz şeriatın ona cevaz vermediğini veya cevaz vermişse de sonradan kaldırıldığını iddia ediyorsunuz. Bu durumda bize düşen cevaz delillerini ortaya koymak, size düşen de cevazın olmadığına dair olan delillerinizi ortaya koymanızdır. Sonra da hangi delil daha güçlü ve daha yeterli ise her ikimize de düşen ona teslim olmaktır. Yoksa miras cevaz ölçüsü değildir. Mirasın olmayışı ile de cevazın olmayışına istidlal edilemez.

Keza bunların dışında da zevcelik (eş olma) durumları vardır ki, onların şer'î nikah olduğu ve tarafların birbirlerine eş olduğunu Ehl-i Sünnet de kabul etmekle birlikte onlarda mirasın söz konusu olmadığını hepimiz biliyoruz. Örneğin tüm Ehl-i Sünnet mektebi, "aralarında miras cereyanını kabul etmediği" halde, bir Müslüman erkeğin kitap ehli bir kadınla evliliğine izin veriyor! Miras olmadığı halde bu evliliği meşrû kabul ediyor! Veya kocasını öldüren bir kadın onun eşi olmasına rağmen ondan miras alamaz. Demek ki eş olabilmek için illa da miras alabilmeyi şart koşmanın hiç bir şer'i dayanağı yoktur. Daimi nikahta belli şartlarla miras alma olayı başka müstakil delillerle sabittir.

 

TEDRİÇ İDDİASI

Yukarıdaki açıklamalarımızdan Burhaneddin beyin, yazısının bir çok yerinde müt’a nikahına belli aralıklarla Allah Resulü’nün izin verip uygulattığına yegane gerekçe olarak “Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam) pek çok içtimai reformlarla uyguladığı tedriç prensibi ile hareket ederek bunu birden yasaklamamıştır. Fakat, Mekke Fethi sırasında kesinlikle yasaklamış kıyamete kadar haram olduğunu belirtmiştir.” kurgusunun da bu düşünmeden sarf ettiği söz üzere kendi kafasında kurmuş olduğu talihsiz ve hayali bir kurgu olduğu da ortaya çıkmaktadır. Zira her ne kadar İslam dininin toplumda yaygın olan bir takım çirkinlikleri tedrici olarak ortadan kaldırdığı esas itibariyle doğru ise de bunun müt’a nikahıyla hiçbir alakası yoktur. Zira birincide sürekli yasak çerçevesi daraltılarak, aşama aşama şiddetlendirilerek bilahare kesin hüküm ilan edilmiştir. Oysa müt’ada durum asla böyle olmamıştır. Çünkü Ehl-i Sünnet kaynaklarına göre takriben yedi sekiz defa bir yasaklanmış, bir helal kılınmış; bir yasaklanmış, bir helal kılınmıştır. Ve bu Allah Resulü'nün ömrünün son yılına (Veda haccı) kadar devam etmiştir. Kim bilir daha fazla yaşasaydı, daha kaç defa cevaz verip yasaklayacaktı?!! Şimdi Allah aşkına böyle bir şeye tedriç ismini yakıştırmanın bir mantığı var mı? Bunu söylemek bizzat Allah Resulü'nü (haşa) oyuncak haline düşürmek değil de nedir?

Kaldı ki müt’a nikahının bu kategoride değerlendirilmesi için ilk olarak müt’a nikahının zina olduğunun kabul edilmesi gerekir. Bu ise yukarıda belirtildiği üzere Allah Teala’nın ve Resulü'nün bu nikaha izin vermesiyle çelişmektedir. Zina olduğu kesin olan bir şeye Allah ve Resulü nasıl izin verebilir? Kendilerini hadım ederek cinsel dürtülerine son vermeyi Resulullah'a soran sahabeye, hayır deyip onlara zina olan bir şeyi alternatif olarak göstermesi nasıl düşünülebilir? Böyle bir şey nasıl Allah’a ve Resulüne isnat edilebilir?! Oysa Allah Teala ve Resulü zinaxı en şiddetli şekilde yermektedir. Kendisinin en iğrenç iş olarak nitelediği bir eyleme kendisi nasıl emredebilir veya en azından izin verebilir?! Bu büyük bir çelişki değil de nedir? Bakınız, Allah Teala zina hakkında ne buyuruyor?: “Ve sakın zinaya da yaklaşmayın! Çünkü o, çok fahiş bir şeydir ve çok kötü bir yoldur.” (İsra/32) Yine İslam’a karşı olanların en büyük ayıplarından biri de zinacılık olduğunu bildirerek onları şöyle kınıyor: “Kaba ve koftur. Ayrıca asılsız zinazadedir.” (Kalem/13) Sonra müminleri tanıtırken onların en bariz özelliklerinden birinin de zinadan sakınmak olduğunu kaydederek şöyle buyurmuştur: “Onlar ki, ırzlarını korurlar. Eşleri, elleri altındaki cariyelerine karşı müstesna.” (Müminun/5, 6)

Görülüyor ki, Allah Teala bu ayet-i kerimelerinde zinayı en şiddetli şekilde yermiştir. Allah Resulü’nün bu husustaki açıklamaları ise sayılmayacak kadar fazladır. Üstelik bu ayetlerin tamamı Mekke’de nazil olan ayetlerdir. Bu durumda Mekke’de nazil olan ayetlerde bu denli kınanan ve iğrenç bir eylem olarak nitelendirilen zinaya Allah Teala’nın Medine’de inen bir ayette müsaade ettiğini (aşağıda Allah Teala’nın Medine’de inen Nisa suresinde müt’aya müsaade ettiğini göreceğiz) ve Allah Resulü’nün de bunun uygulanmasına cevaz verdiğini söylemek gülünç duruma düşmek değil midir?!

Sonra tedriç olayında Allah Teala ve Resulü, bir haramı birden ilan etmemişse de, hiçbir zaman onu onaylar bir tavır da takınmamış ve en azından kesin yasak emri gelinceye kadar onu kısıtlama yoluna (şarabın haram kılınışında olduğu gibi) gitmiştir. Ama müt’a olayında bizzat Allah Teala’nın ve Resulü'nün bunu onayladığını ve uygulattığını görmekteyiz. Bu ise onun aslen haram olmadığını göstermektedir. Zira eğer müt’a da faiz ve şarap gibi bazı haramlarda olduğu üzere, kendi haddi zatında haram olsaydı, İslam dini onu onaylar bir tavır takınmaz ve en azından kesin yasağın geleceği ortam oluşuncaya kadar meskut bırakır ve zamanı geldiğinde de onun haram olduğunu kesin bir dille açıklardı. Fakat müt’a olayında meskut bırakmayı veya kısıtlar bir tavır takınmayı bırak, açık bir şekilde onaylar bir tavır sergilediğini görmekteyiz.

Ayrıca buradan Mü'minun suresinde geçen “eşler” kavramının da sayın Burhaneddin beyin iddiasının aksine, yalnızca daimi evlilikteki eşleri kapsamadığı da anlaşılmaktadır. Zira müt’anın bu ayetin inişinden sonra Kur’an ve sünnette helal kılınması, onun meşru bir evlilik ilişkisi olduğunu göstermektedir. Meşru evlilik ilişkisi olan müt’a da milk-i yemin olmadığına göre, Mü'minun suresinde geçen “eşler” kavramına girdiği ortaya çıkmaktadır. Yoksa İslam dinin, hem bir taraftan meşru evlilik ilişkisini, daimi evlilik ve milk-i yeminde sınırlayarak müt’ayı zina kategorisinde değerlendirdiği, hem de diğer taraftan zina addettiği müt’aya emrettiği ortaya çıkar ki, bu büyük bir paradoks olur.

Sonra farz edelim ki, bu tür yasaklama şekline tedriç diyelim. Peki bunun ikinci halifenin zamanına kadar devam etmesi de mi tedriçtir? Vatandaş buna da (bazı Sünni alimleri gibi kılıf uydurmuş!) diyor ki; sahabeden bazıları bu yasağı duymadığı için ta o zamana kadar buna amel ediyorlardı. Bu söz başta Allah'ın Resulü'ne bir ithamdır; sonra da bir tekinin dahi üzerine toz kondurulmayan sahabeye. Zira sormak lazım bu sahabe (Peygamberin arkadaşları) yerin altında mı yaşıyorlardı, yoksa yedinci semada mı?! Nasıl oldu da sekiz defa yasaklanıp helal kılınan bir şeyi duymadılar?! Bu nikaha 2. Halife'nin zamanına kadar devam eden bazı meşhur sahabenin ismini daha sonra senedleriyle birlikte vereceğiz. İslam tarihinden az buçuk haberdar olan herkes onların Resulullah'ın vefatına kadar Medine'de yaşadıklarını bilir. Peki her gün Allah'ın Resulü'yle birlikte olanlar bunu nasıl duymamış olabilir? Yoksa (haşa) Allah'ın Resulü mü ilahi hükmü onlara duyurmakta ihmal etti? Bu, kulağının dibinde bulunanlara Allah'ın hükümlerini (hem de böylesine önemli ve hassas bir hükmü) duyuramayan bir Peygamber'in daha nice hükümleri onlara duyuramadığı ihtimalini doğurmaz mı? Ya onlarda da aynı durum yaşanmışsa?! .....

Kaldı ki bu kadar zaman (birkaç yıl Pdygamber zamanı, iki yıl Birinci Halife'nin zamanı ve İkinci Halife'nin hilafetinin ortalarına veya sonlarına yakın bir zamana kadar) bunu duymayan sahabenin yaptıklarını itiraf ettikleri halde, bir tanesinin dahi bu işinin ortaya çıkmaması ve gizli kalması makul ve mantıklı mı? Yok eğer çıktıysa neden Halife Ömer'in yasaklamasından önce bir Allah'ın kulu onlara bunun haram olduğunu bildirmedi? Hayır bildirdiler ama buna rağmen, onlar utanmayıp devam ettiler derseniz de, o zaman hepsini adil olarak gördüğünüz sahabeye nasıl böyle bir şeyi yakıştırdığınızı da yeniden düşünmesi gereken sizlersiniz bizler değil!

Şöyle devam ediyor: "Onlar ferçlerin helal kılınmasına, muteber şer’i bir delile dayanmayan üçüncü bir yol eklemişlerdir. Bundan maksat Müt’adır."

Caiz bilenlerin mi, yoksa yasaklayanların mı muteber Şer'i delile dayanmadığını, ileride hep beraber göreceğiz inşallah.  

Burhaneddin bey şöle devam ediyor: "Bu, Şiiler de var, onlar da bir mezhep, öyleyse biz tatbik edebiliriz. Muhakemesi son derece yanlış ve felakete atıcıdır. Ehl-i Sünnet mezhepleri arasında ihtilaflı meselelerde, darlanma hallerinde herhangi birine uygun amele cevaz verilmiştir, ama icma edilen meselelerde bunların dışına çıkmaya, zaruret denen ve hayati tehlike ile tarif edilen durumlar dışında cevaz verilmemiştir. Resulullah, müt’ayı Allah’ın mülkünde haram bir tasarruf yönü ile şöyle ifade buyurmuştur: Kadınlara müt’a yapmak haramdır. Ben Allah’a düşmanlıkta, Allah’ın haramlarını. . . . helal addeden ve katilinden başkasını öldürenden daha ileri birini tanımıyorum.

Böylesine ağır bir dil ile insanları Şia mezhebinden uzak tutmaya çalışan Burhaneddin bey, yazısının sonlarına doğru ise Şia'ya "Kendilerinin dışında kalanları Müslüman bile tanımıyorlar" ithamında bulunuyor. Tabi bu ithamın cevabı yerinde verilecektir, ancak burada söylemek istediğimiz şudur ki, Şia'ya söz konusu ithamı isnat eden birisinin kendi dediğini unutup veya görmezden gelerek, Sünni mezhepler dışında kalanları adeta İslam mezhepleri dahilinde saymayıp, İcmayı Sünni mezheplere münhasır kılması, dolayısıyla da kimsenin bu mezhepler dışında amel edemeyeceği fetvası gerçekten dikkat çekicidir! İcma meselesine ve naklettiği hadise gelince bunların durumunu ise ileride göreceğiz inşaallah.

Sonra Burhaneddin bey şöyle devam ediyor: "Evlenme hadisesinin içtimai yönü vardır. Her şeyden önce kız ve erkek, aileleri, akrabaları arasında hısımlık dediğimiz bir bağ, bir yakınlık kurar. Ayrıca, anne-babalar için de bu, yıllar yılı emek çekerek yetiştirdikleri evlatlarının mürüvvetini görerek dünyada en büyük saadeti yaşama vesilesi olmaktadır."

Burhaneddin bey burada da daimi evlilik ile geçici evliliği, hikmet ve faydaları açısından birbiriyle karıştırmış ve birinin hikmet ve faydalarını diğerinde de aramaya çalışmıştır. Birinin hikmetini ötekisinde bulamayınca da feryat etmeye başlamıştır. Oysa ki, farklı mevzulara yüklenen farklı hükümlerin farklı hikmetlere dayanması en doğal şeydir. Bu saydıkları ise, daimi evliliğin hikmet ve faydalarındandır, geçici evliliğin değil. Aslında geçici evliliği zorunlu kılan hikmet ve faydaları, Burhaneddin beyin işaret ettiği bu hikmet ve faydaları gerçekleştirme imkanı olmayanların sorunlarını meşru yoldan çözmektir. İleride de göreceğimiz üzere toplumun bütün bireylerini aynı statüye koymak ve herkesi aynı kategoride değerlendirmek imkansızdır. İslam dini ise, evrensel bir din olduğuna göre her kesin sorununa çözüm getirmek zorundadır. Velhasıl önemli olan bu mevzuun şeriatta olup olmadığıdır. Eğer, şeriatta yeri olduğu ispatlanırsa ki, inşaallah ileride açık delillerle onun şeriatın emrettiği bir hüküm olduğu ortaya konacaktır, artık bu gibi mugalâtalarla ona karşı çıkmaya çalışmak abesle iştigaldir.

Burhaneddin bey şöyle devam ediyor: "Bu sebepledir ki, meseleye bizzat Rabbimiz Teala hazretleri, Kur’an’da yer vererek, yukarıda bahsettiğim üzere kadınların ailelerinin izniyle nikahlanmalarını emretmiştir. Bir hadiste Hz. Peygamber: “Velisinin izni olmadan evlenen kadının nikahı batıldır.” buyurmuştur. Hadis, Muhala’da "Kadın, velisinin izni olmadan evlenemez. Şayet velisiz evlenirse nikahı batıldır, nikahı batıldır, nikahı batıldır . . .” şeklinde kaydedilmiştir. Abdurrezzak’ın Musannaf’ında velisinin izni olmadan evlenen kadınların nikahını İkinci Halife Ömer’in reddettiğine dair birçok misal kaydedilmiştir. Evlenmelerde, velinin gıyabında nikah yapma meselesine Ashab’ın en şiddetli karşı çıkanının Hz. Ali olduğu, İbnu Abbas (radıyallahu anhüma)nın, velisi olmadan nikah yapan kadınları fahişe olarak tavsif ettiği rivayetlerde gelmiştir. İkinci Halife Ömer de kadınların, velilerinin veya ailelerinin rey sahibi birisinin veyahut sultanın izniyle evlenmesi gerektiğinde ısrar etmiştir. Resulullah’ın bazı hadislerinde "Veli ve iki şahit olmadan nikahın sahih olmayacağı ifade edilmiştir. Bir rivayette, İbnu Abbas’a göre en az talip dört unsurla nikah gerçekleşir: "Veli, iki şahit "

Bu vatandaşlar, müt’a olayına kendi kafalarında tasarladıkları şekilde yaklaştıkları için maalesef bu asılsız beyanlarda bulunmaktadırlar. Oysa eğer bu vatandaş Şia'nın fıkıh kitaplarına müracaat edip bu mektebin fakihlerinin görüşlerine dikkat etseydi, bu abes açıklamalarla kendisini yormazdı. Çünkü Şia fakihlerinin kahir ekseriyeti daimi nikahta olduğu gibi, müt’ada da bakire olan kadın ve kızların, velilerinin izni olmadan hiçbir türlü evliliğe yeltenemeyeceği görüşündeler. Oysa onun bu ısrarının tam tersine Sünni alimlerin bir kısmı, örneğin (muhtemelen kendisinin de taklit ettiği) İmam Ebu Hanife, nikahta izne gerek olmadığı görüşündedir. Evet ona göre hür, âkil, baliğ bir hanım kendi rızası ile hukuken başka biriyle evlenebilir. İmam Muhammed'e ve bir rivayette, İmam Ebû Yusuf’a göre ise nikâhın geçerli olması için velinin izni şarttır. (Dürer c.l, s. 335, Feth’ül Kadir c.2, s. 391) Demek ki Ebu Hanife'nin bu görüşte olduğu kesindir; Ebu Yusuf'unki ise, bir rivayete göre öyle olmasa da bir rivayete göre öyledir.

Peki eğer veli izni bu kadar önemli idiyse ve naklettiği o kadar hadis doğru idiyse, kendi imamları ve en mümtaz öğrencisi neden bunları göz ardı edip iznin şart olmadığına fetva vermişlerdir? Yoksa müt’anın yasaklandığını yıllarca duymayıp Halife Ömer'in zamanına kadar ona amel eden sahabe gibi, İmam Ebu Hanife ve öğrencisi de yukarıda naklettiği onca hadisi duymamışlar mıydı?!

Burhaneddin beyin Allah Resulüne atfettiği iki şahit olmadan kıyılan nikahın batıl olduğuna dair hadise gelince, Burhaneddin beyin yazısının Şia’ya ait bölümünde göreceğiz ki, nikahta iki şahidin olmasını şart koşan Ehl-i Sünnet’in dayandığı başlıca delilleri bu hadistir. Bu hadis de kendi alimlerinin itirafı ile senedinde meçhul şahıslar vardır ve itibar edilmemesi gereken zayıf bir hadistir. Velhasıl biz orada nikahta şahidin şart olup olmadığı konusunu ele alacak ve Kur’an-ı Kerim ayetlerine dayanarak nikahta böyle bir şartın olmadığını ispat edeceğiz ve ayrıca Ehl-i Sünnet’in dayandığı başlıca delililleri olan bu hadisin çürüklüğünü ortaya koyarak böyle bir hadisle hiçbir ilahi hükmün ispat edilemeyeceğini gözler önüne sereceğiz. Bekleyiniz.

Burhaneddin bey diyor ki: "Velinin iznini tamamlayan bir husus nikahın ilanıdır. Bu sebeple davul çalmak, türkü söylemek meşru kılınmıştır. Bazı rivayetlerde sadece iki şahitle yapılan nikahın "gizli nikah" olarak tavsif edilip reddedildiğini görmekteyiz. İmam Malik bu durumda şahitlerin de nikah yaptıranların da cezalandırılmasına hükmeder. Resulullah’tan kaydedilen bir rivayette de: "Gizli nikah caiz değildir, nikahta ya def işitilmeli yada (ziyafetin) dumanı görülmelidir" buyurmuşlardır. Bu hadisi kaydeden İmam Malik, peşine Ömer İbnu Abdülaziz’in Eyub İbnu Şurahbil’e şu tamimi gönderdiğini ilave eder: "Yanındakilere emret! Nikah sırasında def çalsınlar. Zira def, nikahla zinanın arasını ayırt eder "Resulullah’ın bir hadisi de şöyle: "Kadın, kendi kendine evlenemez. Kendi kendine evlenen kadın fahişedir "Ebu Hüreyre Zaniyenin: "Kendi kendine nikah yapan kadın” diye tarif edildiğini belirtir. İmam Malik nikahın ilanı meselesine o kadar ehemmiyet vermiştir ki, ilan olunca şahit bulunmasa da nikahın sahih olacağını söylemiştir."

Yine evvela şunu söylemek gerekir ki bütün bunlar, aslında konumuzun dışında abes ve gereksiz açıklamalardır. Zira daimi nikahla geçici nikahın her açıdan birbirine kıyaslanmasından kaynaklanmaktadır. Ayrıca bu bölümde nakledilen hadis de dikkat çekicidir. Bu hadise göre kendi kendine evlenen ve velisinin iznini almayan kadın zaniye ve fahişedir. Böyle olunca da yukarıdaki nakle göre Ehl-i Sünnet'in en büyük fakihi olarak bilinen Ebu Hanife ve muhtemelen talebesi Ebu Yusuf da böyle bir fahişeliğe izin vermektedir(!)

Kaldı ki müt’a nikahı illa da gizli yapılacaktır diye bir zaruret, bir kaide, bir kural mı var? Hangi Şii alimi böyle bir fetvayı vermiştir? Bazı insanlar bunu gizli tutmaya çalışıyorsa, bu onların şahsi tutumlarıdır; büyük ölçüde de iktidarı ellerinde bulundurarak bir İslamî hükmün uygulanmasına karşı çıkanların hışmından korunmak ve bu baskı kültürü altında gelişip şekillenen toplumun muhalefetinden kaynaklanmıştır. Yoksa eğer gerçek anlamda ilahi hükümler uygulanmış olsaydı, müt’a nikahı da aynı daimi nikah gibi açıktan yapılır, kimse de bundan rahatsızlık duymazdı. Nitekim Resulullah’ın zamanında bunu yapanlar, ne bunu saklıyorlardı ne de bundan bir utanç duyuyorlardı!! Siz maalesef bir çok konuda olduğu gibi burada da yanlış uygulamalar sonucu oluşan İslam dışı bir toplumsal adeti, bizim aleyhimize delil olarak kullanmaya çalışıyorsunuz. Oysa ölçü şeriattır, toplumların yanlış gelenek ve uygulamaları değil.

Buradan, daha sonra Burhaneddin beyin yazısının Şia’ya ait bölümünde göreceğimiz, Şia kaynaklarından naklettiği bazı hadislerdeki tabirlerin felsefesi de ortaya çıkmış oluyor ki, o hadislerde İmamlarımız bazı kimseleri müt’a yapmaktan men ederken, işte bu horlanma olayını gerekçe göstermektedirler. Yoksa eğer gerçek anlamda İslami hükümler Allah'ın ve Resulü’nün istediği şekilde uygulansaydı, bunlara asla gerek kalmazdı. Nitekim Resulullah'ın zamanında da buna gerek duyulmuyordu. Sahabe de açıkça biz bunu çok kolay şartlarda yapıyorduk demekten ne çekiniyor, ne de arlanıyorlardı. Hatta o zaman müt’a yapan kadınlar da ne bundan bir utanç duyuyor, ne de açıklanmasından rahatsız oluyorlardı. Bunlardan birisi (ki sonraki bahislerimizde buna değineceğiz), Halife Ebu Bekir'in kızı Esma'dır ki Zübeyr ile yaptığı müt’a nikahından oğlu Abdullah b. Zübeyr dünyaya gelmiştir! (el-Muhadarat (Ragıb el-İsfahani), C.2, S.94, İkd-ül Ferid (İbn-u Abdi Rabbih), C.2, S.139)Esma bt. Ebi Bekr'in kendisi Resulullah zamanında bunu yaptıklarını açık bir şekilde itiraf etmiştir. (el-Müsne (Teyalisi), S.227)

Şahit olayına gelince, yukarıda işaret ettiğimiz ve ileride de açıklayacağımız üzere, Ehl-i Beyt fıkhı, ister daimi nikah olsun, ister geçici nikah olsun, nikah akdinin şahit huzurunda icra edilmesini, nikahın şartlarından kabul etmiyor. Şia fıkhında nikah akdinin değil, talak akdinin şahit huzurunda okunması şarttır. Şia bu görüşünde Kur’an-ı Kerim’e dayanmaktadır. Zira Kur’an-ı Kerim’de nikahı şahit kaydı koymaksızın bizzat mükelleflerin kendileri gerçekleştirebilecekleri buyrulurken, talak konusunda şahidin huzurunu şart koşuyor. Burhaneddin beyin yazısının Şia’yla ilgili bölümünde bu konuyu daha detaylı şekilde açıklayarak, bu hususta da Şia’nın görüşünün daha isabetli olduğunu belgeleriyle ortaya koyacak ve Ehl-i Sünnet müçtehitlerinden ve sahabeden de Şia’nın görüşünde olanların bulunduklarını göstereceğiz. Velhasıl eğer Şia müt’a nikahında şahit aramıyorsa, bunu daimi nikahta da aramıyor ve bunu da Kur’an’a dayandırıyor. Zira Kur’an-ı Kerim, nikah akdinde şahit şart koşmazken talak akdinde şahidi şart koşmuştur.  

Bu açıklamaların ardından Burhaneddin beyin:

"Tam bir gizlilik ve sadece kadınla erkeğin anlaşması şeklinde cereyan eden müt’a nikahı değerlendirecek olursak bu ulvi gayelerin sükut ettiği görülür. İleriki yazılarımda görüleceği üzere, bizzat Şiiler, bu nikahın hem kıza, hem kızın ailesine getireceği zül ve arı kabul etmişlerdir. Yıllarca emek çekip evlat büyüten bir anne-babanın, haberleri olmadan kızlarının müt’a nikahı ile kirlendiğini işitmeleri, onların kahrolmaları ve yıkılmaları için yeterlidir. Sağduyu sahibi herkes, nezih şeriatımızın böylesi bir kirliliği meşru addetmeyeceği hususunda tereddüt etmez. " şeklindeki açıklamalarının da ne kadar yersiz ve abes olduğu da anlaşılmış oluyor. Zira dediğimiz gibi, evvela böyle bir zaruret söz konusu değildir. Saniyen, Şia fıkhında ister müt’a, ister daimi evlilik olsun bekar kızların evlenmelerinde veli izni şarttır. Salisen, eğer bunu, Şia fıkhındaki nikahta şahidin şart olmadığı hususuna bağlıyorsanız, bunu Şia (ve ileride açıklayacağımız üzere bazı Sünni alimleri) daimi nikahta da şart bilmiyorlar. Rabien, bazıları bunu böyle yapıyorlarsa, onları buna zorlayan, sizin gibilerin şer’i hükümlerin karşısında aldığı menfi davranış ve tutumlarıdır. Şia kaynaklarında bazılarına bunu bazı şartlarda yapmamaları tavsiye edilirken, doğuracağı horlanmaya işaret edilmesi de, işte bu gibi harici sebeplerdendir. Yoksa bunun şer'i olduğunda ısrar eden bir kimsenin aynı zamanda insanları ondan men etmesi düşünülemez.

Burhaneddin bey diyor ki:

"Evliliğin öncelikle gayelerinden biri tenasüldür. Yani insan neslinin devamı. Hatta eski büyüklerimizi, evlenenler için yapılan düğün şenliğinin bu evlilikten hasıl olacak yeni nesli istikbal etmeye râci olduğunu söylemiştir. Bu mülâhaza ve evliliğin böylesi bir yoruma tabi tutulması, Resûl-i Ekrem (aleyhissalâtu vesselâm) efendimizin: "Evlenin çoğalın, ben sizin çokluğunuzla diğer ümmetlere karşı iftihar edeceğim. Vedüd (çok seven) ve velûd (çok doğuran ) kadınla evlenin, kısır kadınlarla evlenmeyin! Gibi hadislerine ne kadar muvafık düşmektedir?

Müt’a nikahında tenasül de gaye değildir. Bu, nikah müessesesini, her çeşit içtimai, beşeri yönlerinden tecrit ederek, sırf şehevi duyguların tatminine indirgemektedir."

Aslında bunların hepsinin cevabını vermiş bulunuyoruz, ama sözlerimiz tahrif edildi, nakledilmedi denilmesin diye hepsini naklediyoruz. Dediğimiz gibi bütün bu yersiz açıklamalar daimi nikah ile geçici nikahın hikmetlerinin birbiriyle karıştırılmasından kaynaklanmaktadır.

Sonra herhangi bir sebepten dolayı daimi evlilik yapma imkanı bulamayan bir kimsenin, kendini günahtan korumak ve başka hiçbir şer’i yoldan tatmin edilemeyen cinsel dürtülerinin baskısından doğan ruhi ve psikolojik rahatsızlıklarını önlemek maksadıyla şer'i mukaddesin koyduğu helal bir yoldan şehevi duygularını tatmin etmesi, kötü bir şey mi yoksa? Bir nikahın şer'i olabilmesi için illa da tenasül ve çocuk yapmak mı amaçlanmalıdır? Yani bir kimse hatta daimi evlilik yaptığında çocuk sahibi olmak istemez ve azil ve benzeri önleme yöntemleriyle çocuk yapmayı önlerse, nikahı batıl mı olur? Böyle bir fetva veren bir tane Sünni müçtehit dahi biliyor musunuz? Biliyorsanız, buyurun biz de öğrenelim.

Bunları söylerken, daimi evliliğin meziyetleri veya haşa çocuk yapmanın kötü bir şey olduğunu söylemek istemediğimiz açıktır herhalde. Tabi ki normal şartlarda olan kimselerin daimi evlilik yapmalarının ve onun bütün meziyetlerinden istifade etmenin öncelik ve güzelliğini kimse inkar edemez. Ama bütün mesele böyle bir imkanı olmayan kimseler hakkındadır. Evrensel bir din olan ve bütün zamanların, ve şartların dini ve hayat nizamı olan İslam, normal şartlarda olanlar için olduğu gibi, istisnai ve zor durumlarda olanlar için de mutlaka bir çözüm yolu göstermelidir. “Oralar beni ilgilendirmez; ne yaparsa yapsın.” diyemez. Aşağıda, geçenlerde siteye yazı yazan bir kardeşimizin ziyaretçi defterine yazıp da cevap isteyen ve (bazı demagojilerin dışında kimsenin cevap vermediği) bazı soruları tam yeri gelmişken buraya aktarıyorum. Allah rızası için elinizi vicdanınıza koyup karar verin:

1- Bir kimse farz edin, cinsel duyguları acımasız ve en şiddetli şekliyle kendisine baskı yapmaktadır. Maddi açıdan henüz bir aileyi geçindirecek durumda değildir. Maddi durumundan veya herhangi sebeplerden ötürü hiçbir kimse kendisiyle daimi nikah yapmaya yanaşmıyor. Bunu defalarca denemesine rağmen sonuç alamamış. Bütün çabalarına rağmen cinsel dürtülerini de bir türlü bastırıp yatıştıramıyor. Bu dürtülerin amansız baskısıyla psikolojik açıdan perişan ve hiçbir iş yapamaz durumda. Kısacası daimi evliliğe giden bütün yollar yüzüne kapalı olan ve artık hiçbir yolla kendini kontrol edebilecek durumda olmayan ve bu yüzden çeşitli cismi ve ruhi rahatsızlıklarla boğuşup duran bu zavallıya, evrensel, ebedi ve insanlığın maddi ve manevi bütün soru ve sorunlarına çözüm getirdiğine inandığımız İslam dini adına aşağıdaki yollardan hangisini öneriyorsunuz veya sizin, bizim aklımıza gelmeyen bir öneriniz var mı?

a) Bir takım operasyonlarla kendini erkeklikten düşürüp cinsel dürtülerine ebediyen son versin.

b) Ömrünün sonuna kadar içinde bulunduğu cismi ve ruhi rahatsızlıklarla boğuşup dursun. Sonu nereye varırsa varsın.

c) İntihar etsin.

d) Zina etsin.

e) .... ....

2- Bir kadın düşünün, her hangi bir sebepten dolayı yıllarca beklemesine rağmen taliplisi yok. Yada evlenmiş kocası vefat etmiş veya boşanmış, yanında birkaç tane de çocuğu olduğu için kimse kendisiyle evlenmiyor (ne tek evlilik, ne de çok evlilik yoluyla). Cinsel sorunlar açısından da önceki sorudaki kimseden hiçbir farkı yoktur. Böyle birisi için de yukarıda bahsettiğimiz alternatiflerden hangisini önerirsiniz acaba? Örnekler daha da çoğaltılabilir.

Rabbim şahittir ki aynen bahsettiğim konumda bulunan nice insanlar tanıyorum ki şu anda çözümsüz bir buhranın içerisinde kıvranıp durmaktadır.

İşte meydan! Bir İslam uzmanı olarak Allah rızası için bu insanlara bir çözüm yolu gösterin; eğer İslam'a ve onun evrenselliğine ve kamil bir hayat nizamı olduğuna inanıyorsanız. Tabi bu şekilde inanmayana bir diyeceğimiz yok...

Burhaneddin bey şöyle devam ediyor: "Bu işten en çok zarar gören de kadındır. Kadın, para mukabili, erkeğin şehvetine bir alet durumuna düşmektedir. Mukabilinde ne zevce olma, ne anne olma, ne de vâris olma şansına sahip değildir. Hiçbir himaye ve ünsiyet hakkı da elde edilmemektedir. Kadınları ve acizleri himaye edici esaslar getiren İslam’ın, merhamet ve himayeye pek muhtaç olan kadınlar taifesinin aleyhine işleyecek ve suiistimale çok açık böyle bir müesseseyi meşru addetmesi mümkün değildir.

Esasen meşru nikahın getirdiği aleniyet şartı, aleniyeti garantileyecek asgari iki şahit ve davullu-yemekli düğün, velinin izni, mehir gibi esaslar, nikahta öncelikle kadının haklarını korumaya dönüktür. Bunlar hakkı ile yerine getirildiği taktirde kadını mağdur edecek suiistimaller mevzubahis olamaz.

Ya müt’a nikahı? Allah ve Resulü’nü veya melekleri ve hatta yatırları şahit kılarak icra edilen müt’a nikahı? Bu, zavallı kızların, cahilliğin sevki ile dindarlığın gereği imiş gibisine aldatılarak kirletilmesinden başka bir şey değildir."

Yukarıda yaptığımız ve daha sonra yapacağımız açıklamalardan bu iddiaların ne kadar abes ve cahilane veya gafilane ve müt’anın mana ve hikmetinden ne kadar uzak şeyler olduğu anlaşılmış ve anlaşılacaktır.

Müt’a nikahında kadınların haklarının zayi edilme olasılığı olduğu iddiasına gelince İslam dini, daimi evlilikte olduğu gibi, müt’a nikahında da ilgili hukuki düzenlemelerinde bütün bu hususları garanti altına almıştır. Dolayısıyla bu iddialar, İslam dininin ilgili hükümleri nazara alınmaksızın üretilen bir takım hayali sorunlardan öte değildir.

Burhaneddin beyin, müt’ada kadının zevc olmadığı iddiası da açık bir mugalatadan öteye gitmemektedir. Zira yukarıdaki yazılarımızda Kur’an-ı Kerim ayeti ve Allah Resulü’nün uygulamasına istinaden zevc kavramının daimi evlilikle evlenen kadınları kapsamı dahiline aldığı gibi, müt’a nikahıyla evlenen kadınları da kapsamı dahiline aldığını ispat ettik.

Annelik hakkına gelince, daimi evlilikte olduğu gibi, geçici evlilikte de iki tarafın rızasıyla müt’a nikahıyla evlenen çiftler de çocuk sahibi olabilirler. Bu evlilikten doğan çocuk da daimi evlilikten doğan çocuk gibi bütün meşru haklara sahiptir. Elbette şunu da eklememiz gerekir ki geçici nikahta çoğu zaman daha çok cinsel dürtülerin baskılarından kurtulmak ve günaha düşmekten korunmak amaçlandığı için, eşler alacakları tedbirlerle çocuk yapmayı önleyebilir ve bu açıdan karşılaşılabilecek muhtemel sıkıntıların önüne geçebilirler.

Dolayısıyla Burhaneddin beyin bu iddiası da yersiz bir iddiadan öte geçmez. Mehir hakkına gelince, bu açıdan daimi evlilikle geçici evlilik arasında hiçbir fark söz konusu değildir.

Miras hakkına gelince, bunun nikahla bir alakası olmadığını, kendi başına müstakil bir mevzu olduğunu, dolayısıyla da müt’a nikahında miras hakkının olmayışına istinat edilerek onun caiz olamayacağına delil getirmenin mümkün olmadığını belgeleriyle ortaya koyduk.

 

,Burhaneddin Bey şöyle devam ediyor:

"MÜT’A NİKAHI”

Müt’a kelime olarak dilimizde halen kullanılan temettü kelimesiyle aynı kökten gelir. Temettü faydalanmak, kar elde etmek demektir. Müt’a nikahı, malum veya (Zeyd’in gelmesine kadar diye belirlenen) meçhul bir müddet için yapılan nikahtır. Bu nikahta, normal nikahta mevcut olan çocuk edinme, ünsiyet veraset gibi diğer gayeler yoktur. Tek maksat temettü yani istifade olduğu için müt’a denmiştir."

Elbette şunu inkar etmiyoruz ki, müt’a nikahının en bariz faydası, daimi evlilik yoluyla cinsel ihtiyaç ve gereksinimini karşılayamayan ve günaha düşme korkusu taşıyan kimsenin bu şer'i yolla tabii ihtiyacını karşılamasıdır. Ancak müt’anın faydalarını sadece bununla sınırlandırmak doğru değildir. Örneğin daimi olarak evli olduğu eşinden çocuk sahibi olamayan bir erkeği düşünün ki, bu erkek haklı olarak neslinin devam etmesini istiyebilir. Ancak diğer taraftan da ne eşini boşamak istiyor, ne de ikinci bir evlilik yapma imkanı vardır. Ya da imkanı da olsa birinci eşi buna tahammül etmiyor ve kurdukları yuva, yıkılma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Şimdi böyle bir kimse için müt’adan daha uygun, daha zararsız bir çözüm yolu tanıyor musunuz? O halde müt’ayı sadece şehveti teskin aracı olarak göstermek yanlıştır.

Müt’a nikahında çocuk edinmek iki tarafın rızasına bağlıdır. İsterlerse, çocuk sahibi de olabilirler, istemezlerse de çocuk yapmazlar. Nitekim daimi evlilikte de illa da çocuk yapacaksın diye bir zaruret söz konusu değildir. Dolayısıyla da eğer bir kimse daimi evliliğinde çocuk yapmak istemezse, şeriatta onu çocuk yapmaya zorlayacak bir kural ve kaide mevcut değildir. Bu yüzden de ona, illa da sen çocuk yapacaksın, aksi taktirde bu evliliğin geçersizdir, denilemez. Velhasıl çocuk yapmak nikahın cevaz şartlarından olmadığı gibi, çocuk yapmamak da bir nikahın meşru olmama gerekçelerinden değildir.

Ünsiyet hakkı da yine müt’a nikahında iki tarafın arısındaki anlaşma şartına bağlıdır. Böyle bir şartı koyarlarsa, kadın bu hakka da sahip olur, koymazlarsa da sahip olmaz. O halde mutlak anlamda müt’a nikahında ünsiyet hakkı yoktur demek, bu nikahın hukuki düzenlemlerinden habersiz olmaktan kaynaklansa gerektir.

Veraset mevzuunun da nikahla bir alakası olmadığını daha önce ispat etmiş bulunmaktayız.

Sonra bir şeyin meşruluğu veya gayri meşruluğu, şeriat tarafından belirlendiği gibi, onunla ilgili hukuki düzenlemler de şeriat tarafından belirlenir. Bu durumda ilk başta bahsedilmesi gereken konu, müt’a nikahının caiz ve meşru olup olmadığını ortaya koyacak delillerdir. Yoksa, cevaza ve meşruluğa dair deliller red edilmeden, en azından şeriatın meşru görme ihtimalı olan bir mevzu için, şeriatın karşısına dikilerek, sen niçin başka bir mevzuda koyduğun hukuki düzenlemeyi burada da koymamışsın, öyleyse bu caiz değildir demek, şeriata karşı açık bir küstahlıktır. Doğrusu, Burhaneddin bey gibi ilim ve irfandan bahseden birisinin böylesi ilim dışı bir yöntemi izlemesini anlamakta güçlük çekiyoruz.  

Burhaneddin beyin "Müt’a nikahı önceden belirlenen müddetin dolmasıyla sona erer ve talak olmadan ayrılık vukua gelir. Veraset, nafaka iddet gibi normal nikahla hasıl olan durumlar bunda yoktur." sözüne gelince; evvela talakın olmaması bu nikahı meşru olmaktan çıkarmaz. Zira önce de belirttiğimiz üzere bir şeyin meşruluk ölçüsü şeriatın ona izin verip vermemesidir. Her şeyin ölçüsünü de yine şeriat belirler. Bu durumda eğer şeriat müt’a nikahına emreder ve onda talak ölçüsünü de koymazsa, bizim kalkıp niçin ona talak ölçüsünü koymamışsın öyleyse, bu haramdır demeğe hakkımız yoktur. O halde burada önemli olan müt’a nikahı için yeterli şer’i delilin olup olmadığıdır ki, bunu da inşaallah ileride göreceğiz.

Kaldı ki, daimi nikahta bile helaliyet bağlarının kopması, illa da talakla olacak diye bir şart söz konusu değildir; aksine bazen de talak olmaksızın karı koca arasındaki ilişki kopar. Örneğin, eşi mürtet olup dinden çıkan bir kadın kocasından ayrılmış sayılır. Oysa ortada talak diye bir şey söz konusu değildir. Keza cariyenin efendisine hilliyeti de talak diye bir şey söz konusu olmaksızın, onu başkasına satmasıyla son bulur. O halde iki cins arasındaki helaliyetin kalkması için illa da talak olması gerekir diye bir şart söz konusu değildir. Dolayısıyla da bu helaliyet ilişkisinde talak yoktur, binaenaleyh orada helaliyet de olamaz diye istidlal etmek açık bir mugalatadan ibarettir. Velhasıl hem helaliyet ilişkisi hem de bu ilişkinin ortadan kalkması şeriatın emriyle belirlenir. Şeriat helaliyet ilişkisi için daimi nikahı vesile kılabileceği gibi, geçici nikahı ve milki yemini de vesile kılabilir. Keza helaliyet ilişkisinin ortadan kalkması için de daimi evlilik ilişkisinde talakı vesile kılabileceği gibi, süreli evlilik ilişkisinde sürenin bitmesini veya mülkiyetle hasıl olan helaliyet ilişkisinde satmayı da ayrılığa vesile kılabilir. Bu durumda bir mevzu için belirlediği ölçü başka bir mevzuda yoktur diye şeriata karşı ahkam kesmek olamaz. Bize düşen bizce sabit olan şeriatın hüküm ve ölçülerine teslim olmaktır.

Veraset ve nafakanın olmayışı da önceden de değindiğimiz gibi bu iki nikahın ayrı ayrı şartlar ve hedefler için söz konusu olduklarından dolayıdır. Sonra miras olayının başka bazı nikah türlerinde de olmadığını, ama buna rağmen Ehl-i Sünnetçe nikah olarak kabul edildiklerini önceden açıklamıştık.

İddet olayına gelince, maalesef bu tam bir iftiradır ve hiç bir Şia fakihi müt’a nikahıyla evlenen kadının iddet beklemesine gerek yoktur diye bir fetvası yoktur. Hepsi nikah süresi bittikten sonra mutlaka iddet beklemesi gerekiyor diye fetva vermişlerdir.

Sonra Burhaneddin bey,"Burada sadece, belirlenen müddet içinde kadının nefsinden yapılacak istifadeye mukabil ödenecek para mevcuttur." diyerek kasten bu nikahı başka şeylere benzetme telaşı da, boşuna bir çırpınıştır. Zira ileride de zikredileceği üzere, bu açıdan daimi nikahla müt’a nikahı arasında hiç bir fark yoktur. Ancak tek farkları bu ikisi arasındaki isim değişikliğidir. Birisinin adına mehir diğerine ise ecir denir. Ama şart olması açısından ikisinde de bunun olması şarttır ve bu kadına tanınan ilahi bir haktır. Bunu başka şeylere benzetme çabası içerisine girmek, farkında olunsun veya olunmasın tek kelimede iğrençliktir ve nikahı meşru kılan Allah ve Resulüne gafleten de olsa yapılan bir saygısızlık ve hakarettir.  

"Şu halde müt’a nikahının en bariz vasfı muayyen bir müddetle sınırlandırılmasıdır. Halbuki Normal, meşru nikahta zaman tahdidi yoktur."

Muhterem okuyucularımızın da dikkat ettiği gibi bu vatandaş, yazının başından sonuna kadar sık sık bu cümleyi kullanmaktadır: "Normal meşru nikah." Bununla da ta baştan, müt’anın gayri meşru olduğunu insanların belleğine kazımaya çalışıyor. Daha hiç bir delil ortaya koymadan ulu orta durup durup bu lafzı kullanması da bir başka çirkinliktir. Daimi nikahta böyle bir tahdit yoktur dese, doğru olur ve bu açıdan kimsenin de bir diyeceği olmaz; ancak bunu yapmıyor, çünkü biliyor ki o zaman akıllı olan bir kimse "Doğrudur ama bunun ne sakıncası var; zaten ikisini birbirinden ayıran da bu değil mi? İkisi de her açıdan aynı olsaydı, o zaman ayrı iki şey söz konusu olmazdı zaten." diyecektir.

Burhaneddin bey şöyle diyor: "Bazı alimler, yapılan nikahın müt’a nikahı olduğunu tasrih etmeden "mutlak bir nikah yapsa, fakat içinde müt’a nikahına niyet etse bunun hükmü nedir sorusuna cevap aramışlardır. Kadı’nın belirttiğine göre bu nikahın muteber nikah olacağında alimler icma etmişlerdir. Böyle bir nikah müt’a nikahı olmaz. Çünkü o, her iki tarafın bilgisi ve müt’abakatı ile muayyen bir müddet için yapılan nikahtır. İmam Malik: "Böyle mutlak bir nikah insanların ahlakına uymaz derken, Evzai, ulemadan ayrı şaz bir yol tutarak: "Bu müt’a nikahıdır, onda hayır yoktur" demiştir.

Ayni’nin belirttiğine göre, müddeti insan ömrünü aşacak kadar mesela 200 yıl diyerek uzun tutmak sureti ile, nikahın talaksız sona ermesi karı-koca arasında mirasın olmaması gibi korkulan mahzurlu hususların bulunmayacağı tarzda bir müt’a caiz olur mu diye düşünülmüş ise de cumhur bunu da caiz görmemiştir.

Bu bölümdeki açıklamalar, müt’a nikahının aslıyla ilgili olmamakla beraber, madem kendisi gündeme getirmiş, konunun tekmili için Mürsel kardeşimizin yazısının sonlarına doğru "Kaçamak Fetvalar" başlığı altında verdiği bilgileri buraya aktarıyoruz. Böylece müt’aya bir türlü izin vermeyenlerin kötü gördükleri müt’adan beş beter nice fetvalar verdiklerini okuyucularımız bir nebze olsun görüp kararlarını versinler.  

 

"KAÇAMAK" İÇTİHÂTLAR

 

Geçen bölümde, "müt’a nikâhı" için "haramdır!" diyenlerin dayandığı delilleri ele aldık. Bölümün sonlarına doğru da, akıl almaz "aklî" delillerine yer verdik. Şimdi, "Müt’a" nikâhının "haramlığını" ispatlayabilmek için akla hayale gelmedik "deliller" sunmaya çalışan, bunun için "kırk dereden" su getirenlerin, müt’a nikâhını bile aratacak fetvalar verdiklerini, çok ilginç içtihatlarda bulunduklarını göreceğiz! Bunlar öyle fetva ve içtihatlar ki; bir çoğunu, müt’aya "helal" diyenler bile kabul etmiyor! İşte sözünü ettiğimiz bu "kaçamak" fetva ve içtihatlardan bazıları:

1. "Bir kimse, bir kadını belli bir ücret karşılığı zinâ etmek için kiralarsa; ona zina haddi (cezası) tatbik edilmez!"

Ebû Hanîfe, el-Cessâs, es-Serahsî ve Qâdîhân başta olmak üzere; İbn-i Hümâm ile Alâüddîn el-Haskefî dışında kalan Hanefî mezhebinin bütün fukahâsı bu kanaatte. (1)

2. "Bir kimse, bir kadınla 'belli bir süreyle' tezevvüc eder, evlenirse; bu nikâh sahihtir! Ancak akit esnasında belirtilen 'süre' hükümsüz olup, nikâhları hukûken ebedî olarak kıyılmış gibi işlem görür."

Ebû Hanîfe'nin öğrencilerinden Züfer ile Hanefî fukahâsının en önde gelenlerinden İbn-i Hümâm bu görüşte!(2) Onlar buna "muvakkat nikâh" adını veriyorlar.

Züfer ile İbn-i Hümâm, bunun için akit esnasında "tezevvüc = evlenme" ve "nikâh" gibi kelimelerin kullanılmasını şart koşuyorlar. Bunların yerine "Müt’a" kelimesi kullanılırsa, akdi geçersiz sayıyorlar. Yani: "... bir aylığına evleniyorum" demekle, "... bir aylığına müt’a yapıyorum" demek arasında "fark" görüyorlar! Oysa ha muvakkat nikâh, ha müt’a nikâhı; arada kelime oyunundan başka bir şey yok! (3)

3. "Bir kimse, bir kadınla onu bir ay sonra boşamak şartıyla evlense; bu nikâh akdi sahih ve geçerlidir. Ancak ileri sürülen şart hükümsüz olup, nikâhları hukûken ebedî olarak kıyılmış sayılır."

Ebû Hanîfe ve öğrencileri dahil, bütün Hanefîlerin ittifakla kabul ettikleri bir görüş. En kuvvetli görüşe göre İmam Şâfiî de bu kanaatte. (4)

Şu içtihada bakın! Bunun bir önceki içtihattan farkı ne? Akit esnasında ileri sürülen şartın "hükümsüz" sayılması neyi değiştirebilir? O kimse evlendikten bir ay sonra eşini boşasa; bunu kim engelleyebilir? Boşadıktan sonra; işte size "bir aylık nikâh"! (5)

4. "Bir kimse, geçici bir süreyle evlendiğini içinde gizleyerek bir kadınla nikâhlansa; bu nikâh câiz ve sahihtir."

Hanefîler, Mâlikîler ve Hanbelî fukahâsından İbn-i Qudâme bu görüşte. Hatta Mâlikîler, kadın tarafı erkeğin bu niyetini anlasa bile o nikâhı geçerli sayıyor. (6)

Bu nikâhın "Müt’a" nikâhından ne farkı var? Diliyle açıktan söylediğinde "yasak" sayılıyor da, içinden aynı şeye niyetlendiğinde neden "câizdir" deniyor!? İnsanlar bu durumda hileye başvurarak "illegal" yoldan müt’a yapmış olmaz mı!? (7)

5. "Bir kimse, sadece gündüz vakti bir araya gelmek şartıyla bir kadınla evlense; bu nikâh sahihtir."

Hanefîler, Şâfiîler ve Hanbelîler bu görüşte. Onlar bu nikâha "nehâriyye = gündüzlük" adını veriyorlar. Ancak Şâfiîlerle Hanbelîler, şartın hükümsüz olduğunu; evlendikten sonra o şarta bağlanmanın gerekli olmadığını söylüyorlar. (8)

Oysa bu da bir bakıma "Müt’a" nikâhına benziyor. Çünkü dâimî nikâhtaki "süresizlik", bir şekilde -teorik olarak ta olsa- çiğnenmiş oluyor. (9)

6. "Bir kimse, üç talak ile boşanmış bir kadınla, onu önceki kocasına helal kılmak şartıyla evlense; bu nikâh mekruh olmakla birlikte, hukûken sahih ve geçerlidir. Bu evlilik ile kadın önceki kocasına helal olur!"

Ebû Hanîfe ile öğrencisi Züfer'in ve bütün Hanefî fukahâsının ittifakla kabul ettiği görüş.(10)

Bilindiği gibi; bir kadın kocası tarafından üç talakla tümden boşandığında, ona tekrar helal olabilmesi için; bir başkasıyla "dâimî" nikâhla evlenmesi ve onunla mutlaka cinsel ilişkide bulunmuş olması gerekir. Konuyla ilgili ayet ve hadisler bu konuda yeterince açık. İşte bu ikinci evlilik de ileride sona erer; kadın önceki kocasıyla tekrar evlenip bir araya gelmeyi düşünürse, bunun bir sakıncası yoktur. Bu işin İslâmî açıdan yasal yolu budur ve buna İslâm Hukûkunda "tahlîl" adı verilir.

Bunun bir de yasal olmayan yolu var: Eşini üç ayrı talak ile tamamen boşayan bir kimse, o eşiyle tekrar evlenebilmek için ikinci bir kocayla anlaşır! İkinci koca o kadınla evlenip onunla cinsel ilişkide bulunduktan kısa bir süre sonra onu boşar! Böylece o kadın birinci kocasına "güyâ" helâl olur!!! Adeta kiralık olan bu ikinci kocaya "hulleci", yaptığı bu işe de "hullecilik" adı verilir.

Allah'ın Rasûlü'nün (s.a.a) hulleciliği kesin olarak yasakladığı; hulleciyi "iğreti / kiralık teke"ye benzettiği(11) ve "hulleci = ikinci koca" ile "kendi namına hulle yapılan = birinci koca" üzerine lanetler yağdırdığı(12) herkes tarafından biliniyor. Buna rağmen Hanefîlerin, böyle bir nikâhı onaylaması ve hukûken geçerli sayması; gerçekten içler acısı bir durum!

Bunlar yetmiyormuş gibi; el-Bezzâzî gibi bazı Hanefî alimlerinin "Hulleci koca anlaşmayı bozarak, eşini boşamaktan kaçınırsa; hâkim kararıyla zorla boşattırılır!!!" demesi ...(13) İslâm Hukûku adına ne iğrençlikler sergilendiğini açıkça gözler önüne seriyor.

Mâlikîler, Şâfiîler, Hanbelîler, Zâhirîler ve hatta "Müt’a" nikâhına "evet" diyen İmâmiyye mektebi böyle bir nikâha "haramdır" derler ve hukûken geçersiz olduğu için derhal feshedilmesi gerektiğini; böyle bir nikâhla o kadının önceki kocasına asla helal olamayacağını ifade ederler. Ancak Şâfiîler, hulleci kişi o kadınla bu amaçla evlenir ve bu niyetini gizlerse; dolayısıyla bu durum akit esnasında açıkça şart koşulmazsa; nikâh akdinin mekruh ancak sahih ve geçerli olduğunu söylüyorlar! (14) Bu arada, akit esnasında şart koşulmaksızın, "hulle" niyetiyle yapılan nikâhın geçerli olacağını; üstelik "hulleci" kocanın bu işi yaptığından dolayı sevap bile kazanacağını söyleyecek kadar ileri gidenler de var!!! Sâlim b. Abdillâh, Urve b. Zübeyr, Âmir eş-Şa'bî, Qâsım b. Muhammed, Yahyâ b. Saîd, Ebû Sevr, Ebuz-Zinâd ile Rabîa'nın yanı sıra, Hanefîlerden İbn-i Hümâm, Alâüddîn Timurtâşî, el-Haskefî, Sinânüddîn el-Âmâsî vb. bu görüşteler! (15)

İşte müt’a nikâhına bir türlü "câizdir ve helâldir" diyemeyenlerin hali! Müt’ayı haram saymakta direnenler, müt’aya cevaz verenlerin bile kabul edemeyeceği fetvalar verebiliyor, ilginç içtihatlarda bulunabiliyorlar! Allah ve Rasûlü'nün açıkça serbest bıraktığı bir nikâhı yasaklarken; öbür yandan, adına "Müt’a" demeseler de, müt’aya benzer uygulamaların önünü açıyorlar! Bu ne acınacak durum!

 

Kaynaklar:

1)- bk. el-Cessâs,III,95; es-Serahsî,IX,58; Qâdîhân,III,468; el-Mavsılî, IV,90; İbn-i Hümâm,V,262; M. Husrev, ed-Dürar:II,67; el-Halebî, el-Mülteqâ:I,595; Şeyh Nizâm, el-Hindiyye:II,149; İbn-i Âbidîn,IV,29; Bilmen,III,205,208

Mâlikîler, Ebû Hanîfe'nin iki öğrencisi Ebû Yusuf ile Muhammed, Şâfiîler, Hanbelîler ve hatta "Müt’a" nikâhına cevâz veren İmâmiyye mektebi bu görüşe karşı çıkar; "hadd gerekir" der.

Yukarıdaki kaynakların yanı sıra bk. Mâlikîler = İbn-i Rüşd,II,363; el-Huraşî,VIII,76; ed-Derdîr-ed-Düsûqî, Şerhu Muhtasar'il-Halîl:IV,314 Şâfiîler = eş-Şîrâzî, et-Tenbîh:242; eş-Şirbînî, el-Muğnî:IV,146; el-Heytemî, Feth'ul-Cevâd:II,303 Hanbelîler = İbn-i Qudâme,X,187, el-Muqni':298; el-Hıcâvî,IV,255 İmâmiyye = Muhaqqiq el-Hıllî,IV,137; İmam Humeynî,II,456

ayr. bk. İbn-i Hübeyra, el-Îzâh vet-Tebyîn:286 a; ed-Dimaşqî,II,157; eş-Şa'rânî,II,146

2)- el-Cessâs,III,103; es-Serahsî,V,153; Qâdîhân,I,326; el-Kâşânî,II,273; İbn-i Hümâm, III,249; Vehbe Zuhaylî,IX,53

3)- Bu nikâhın nitelik olarak "Müt’a"dan bir farkı bulunmadığı için; Ebû Hanîfe ve iki meşhur öğrencisi başta olmak üzere bütün Hanefîler, Mâlikîler, Şâfiîler ve Hanbelîler, bu nikâhın hukûken sakat olduğunu; dolayısıyla feshedilmesi gerektiğini söylüyor.

bk. Hanefîler = el-Cessâs,III,103; es-Serahsî,V,153; Qâdîhân,I,326; el-Kâşânî,II,273; Mâlikîler = İbn-i Sahnûn, el-Müdevvene:II,160; İbn-i Abdilberr,238; ed-Düsûqî,II,238 Şâfiîler = eş-Şîrâzî,161; el-Heytemî, II,74 Hanbelîler = İbn-i Qudâme,VII,571; el-Hıcâvî,III,192

4)- el-Cessâs,III,103,105; es-Serahsî,V,153; Qâdîhân,I,326; el-Kâşânî,II, 273~274; İbn-i Hümâm,III,249; İbn-i Nüceym, el-Bahr:III,115; Şeyh Nizâm,I,283; İbn-i Âbidîn,III,51; İbn-i Qudâme,VII,573

5)- Bunun da "Müt’a" nikâhından pek bir farkının olmadığını göze alan Hanbelîler buna karşı çıkıyorlar. bk. İbn-i Qudâme,VII,573, el-Muqni': 213; el-Hıcâvî,III,192

6)- Hanefîler = İbn-i Hümâm,III,249; İbn-i Nüceym,III,115; Ş. Nizâm,I, 283; İbn-i Âbidîn,III,51~52 Mâlikîler = en-Nevevî,IX,182; el-Adevî, III,196; ed-Derdîr,II,239 İbn-i Qudâme = İbn-i Qudâme,VII,573; el-Hıcâvî, III,192; el-Merdâvî, el-İnsâf:VIII,163

"Hulle" konusunu işlerken yaptıkları açıklamalara bakılırsa Şâfiîler de bu kanaatte. bk. eş-Şîrâzî,161; er-Râzî,VI,113; eş-Şirbînî,III,183; el-Ensârî, Feth'ul-Vehhâb:II,44; el-Heytemî,II,91

7)- Bu yüzden Hanbelîler bu nikâha karşı çıkar. bk. el-Hıcâvî,III,192; el-Merdâvî,VIII,163

8)- Hanefîler = İbn-i Hümâm,III,249; İbn-i Nüceym,III,115; Ş. Nizâm,I, 283; İbn-i Âbidîn,III,52 Şâfiîler = eş-Şîrâzî,161 Hanbelîler = İbn-i Qudâme,VII,450~451; el-Hıcâvî,III,193

9)- O yüzden Mâlikîler bu nikâha karşı çıkarlar. bk. İbn-i Abdilberr,238; el-Cezîrî, el-Fıqh alel-Mezâhib:IV,88

10)- es-Serahsî,VI,9~10; el-Qudûrî, el-Muhtasar:III,58; el-Merğînânî,IV, 181~182; el-Kâşânî,III,187~188; el-Mavsılî,III,151; el-Bezzâzî, el-Fetâvâ:I,263; el-Aynî,XVII,15~16; Molla Husrev,I,386; el-Halebî,I, 439~440; Ş. Nizâm,I,474~475; İbn-i Âbidîn,III,414~415; Bilmen,II,109 vd.; Davudoğlu,VII,318, Selâmet Yolları:III,273~275

11)- İbn-i Mâce:nikâh,33; Hâkim,II,199 ayr. bk. el-Aynî,XVII,15

12)- Ahmed:I,82,87,88,93,107,121,133,150,158,448,450,451,462,II,322; Dârimî:nikâh,53; Ebû Dâvûd:nikâh,16; Tirmizî:nikâh,28; Nesâî:talâq, 13,zînet,25; İbn-i Mâce:nikâh,33 ayr. bk. ez-Zeyle'î,III,238~240; el-Aynî,XVII,15; İbn-i Hümâm,IV,181~182

13)- el-Bezzâzî, el-Fetâvâ:I,263 ayr. bk. el-Haskefî, ed-Dürr'ul-Münteqâ: I,439 Zaten bu görüşe İbn-i Hümâm ve daha pek çok Hanefî fukahâsı şiddetle karşı çıkmışlardır. bk. İbn-i Hümâm,IV,183; İbn-i Âbidîn,III,415

14)- bk. İbn-i Hübeyra,241 ab; ed-Dimaşqî,II,81~82; eş-Şa'rânî,II,109; el-Cezîrî,IV,77~84; Vehbe Zuhaylî,IX,93,116~117,375 vd.; Mâlikîler = İbn-i Abdilberr,238; el-Bâcî,III,299; el-Huraşî,III,216; ed-Derdîr,II,258 Şâfiîler = eş-Şîrâzî,161; er-Râzî,VI,113; el-Qastalânî,VIII,36; eş-Şirbînî,III,183; el-Ensârî,II,44; el-Heytemî,II,91 Hanbelîler = İbn-i Qudâme,VII,574~577; el-Muqni': 213; el-Hıcâvî,III,191 Zâhirîler = İbn-i Hazm'ın el-Muhallâ'sından naklen; Bilmen,II,111 İmâmiyye = Muhaqqiq el-Hıllî,III,17; İ. Humeynî,II,333, Tavzîh'ul-Mesâil:361

Üstelik bizim İmâmiyye mektebimiz, İslâmî açıdan yasal olan tahlîl nikâhının "dâimî" nikâh olması gerektiğini, "Müt’a" nikâhıyla o kadının önceki kocasına helal olamayacağını ifade ediyor.

15)- bknz. İbn-i Abdilberr,238~239; el-Aynî,XVII,15; eş-Şevkânî,VII,232; Davudoğlu, VII,318; İbn-i Hümâm,IV,181; et-Timurtâşî, Tenvîr'ul-Ebsâr:III,415; el-Haskefî,I,440; el-Âmâsî, Tebyîn'ül-Mehârim:35 a

 

Burhaneddin bey şöyle devam ediyor:

"SÜNNETTEKİ DURUM

Müt’a nikahının fıkıhtaki hükmünü kısaca belirttikten sonra Sünnetteki durumu deyince akla tabii olarak şu soru gelir: İslam’da fıkıh ayrı, sünnet ayrı mı?

Hemen cevap vereyim: Fıkıh sünnetten ayrı değildir. Ancak sünnet fıkıhtan çok daha zengin bir kaynaktır. Ve Hz. Peygamber’in yirmi üç yıllık hayatındaki bütün tatbikatını ihtiva eder. Bu açıklama zihnimize "Peki sünnette birbirinden farklı tatbikat mı var?" Sorusunu getirecektir. Bu sorunun cevabı ise "evet "dir. Sünnette hemen hemen her meseleyle ilgili farklı tatbikatlara, beyanlara rastlanabilir. Müt’a nikahı meselesinin hakkı ile anlaşılabilmesi maksadı ile bu noktanın biraz açıklanması gereğine inandığım için, önce kısaca bu hususa temas edeceğiz."

Burhaneddin beyin bu açıklaması da talihsiz bir açıklamadır. Çünkü eğer sünnetteki farklı tatbikattan maksat, zaman ve zemin açısından hiçbir farklılık söz konusu olmadan aynı konuda iki veya daha fazla hükmün tatbiki ise, bu doğru değildir. Zira böylesi bir durumda aynı mevzunun iki farklı hükmü söz konusu olamaz. Hayır, bundan maksat, bazı zaman ve zeminlerin değişmesiyle hükmün de değişmesi ise, bu doğrudur. O zaman da buna farklı tatbikat demek doğru değildir. Zira yeni uygulama, şartlar değiştiği için yeni bir mevzu durumunu alan bir konuda yeni bir hükmün tatbikidir. Yok eğer maksat, nakil ve rivayetlerin birbirinden farklılığı ise, o zaman da bunların hepsine topyekün Sünnet demek doğru değildir. Zira böylesi bir durumda o rivayetlerin hangisinin gerçek anlamda Resulullah'a ait olup olmadığını araştırmamız gerekir.

Burhaneddin bey bu açıklamayı yaptıktan sonra, uzun uzun müt’a hakkında kitaplarındaki farklı rivayetlerin sebebini izah etmeğe ve bunu bazı hükümlerin uygulamasındaki tedriç prensibine dayandırmaya çalışmaktadır. O şöyle diyor bu konuda:

 
"MUHATABA VE ŞARTLARA GÖRE FARKLILIK VE TEDRİÇ:

İslam, miladi yedinci asrın Arap cemiyetine inmiştir. Bu cemiyete insanlar, yazılanı olduğu gibi kaydedecek boş bir levha durumunda değildir; bir kısım inançlar, ibadetler, örfler, adetler, köklü alışkanlıklar mevcuttur. İslami mesaj, çoğu batıl olan eskilerin yerini alacaktır. Ama insanın kültür dağarcığı kara tahta değil ki, bir hamlede silinip, yerine yenileri yazılsın. Kaldı ki, yaratılışı gereği mükerrem olan insanoğlu, bilerek batıla, kötüye müşteri olmaz. Batılları da iyi, doğru bilerek benimser. Bu sebeple inançlarında, alışkanlıklarında müt’aassıptır. Onları terketmesi için, yanlışlığına ikna edilmesi, eski alışkanlığının kırılması lazımdır. Bu iş fert planında zor olduğu gibi cemiyet planında çok daha zordur. Şu halde inançları, adetleri, alışkanlıkları ve her çeşit değerleriyle bir cemiyeti toptan değiştirmekten daha zor bir şeyin olmadığı söylenebilir. Günümüzde insan fıtratının tabii olduğu kanunlar, gelişen beşeri ilimler sayesin de çok iyi bilindiği, kitap, dergi, gazete, radyo, televizyon gibi telkin vasıtaları son derece gelişip zenginleştiği ve mesela komünist alem bunları azami ölçüde, istediği gibi kullandığı halde netice alamamış, homosovieticus dedikleri hakiki manada komünist yetiştirilmemiş, cemiyet değil fertler bile değiştirilmemiştir. İşte bu zor işi, yani her şeyi ile İslam dışı olan bir cemiyetin cahiliye kültürünü silip yerine İslamı ikame etme işini Hz. Peygamber (ASM)( Allah'ın ikramından başka bir şey değildir) başarmıştır. Bunda Hz. Peygamber Cenab-ı Hakk’ın irşadıyla tedric prensibini düstur edinmiştir. Tedric, muhatabın ahvalini esas almak, onları yavaş yavaş, alıştıra alıştıra asıl hedefine, kâmil durumundaki İslam’a götürmektir.

Tedriçte ilk söylenenle en son söylenen arasında bir kısım merhaleler vardır. Tıpkı merdiven gibi. Merdiven bizi hedefe hemen ulaştırmaz, basamak basamak çıkarır.

İslam, hemen hemen her meselede tedrice yer vermiştir. Sözgelimi önce iman esaslarını tebliğ etmiştir. Sonra ahkama geçmiştir. On üç yıllık Mekke dönemi esas itibariyle imanî meseleleri açıklar. İmanî meselelerde de bir sıralama ve tedriç vardır. Nitekim ilk nazil olan sureler Allah’tan, cennet ve cehennemden bahseder, uhrevi mesuliyetlere dikkati çeker. Hatta tevhit inancını ilgilendirdiği halde, ilk vahiylerle putlar meselesine temas edilmemiş, bu sayede bütün Mekkeliler Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’i dinlemiş bir kısmı da Müslüman olmuştur. Putların batıl olduğu, put imanı üzere ölen atalarının akıbetlerinin kötü olduğu açıklandığı andan itibaren Mekkeli müşrikler birden tavır değiştirmiş, istihzada kalan muhalefet tavırları işkenceye dönüvermiştir. (26)

Amele, tatbikata giren bir başka ifade ile ibadet, muamele haram-helal gibi- bahislerde tedriç meselesi daha belirgin, daha şümullüdür. Hadis, Tefsir, Siyer (Hz. Peygamber’in hayatı) sahalarına giren kaynak kitaplarımız, bunun örnekleriyle doludur. Namaz, oruç, zekat gibi her bir farzın hususi bir tarihi mevcuttur. (27) Harama giren yasaklamalar da belli bir tarihe sahiptir. Sözgelimi içki ile ilgili vahiyler Mekke’de başlamış, yavaş yavaş alıştıra alıştıra, Resulullah’a vahyedilen ilk surelerin hep imanî meselelere, ölümden sonra dirilmeye, cennet ve cehenneme yer verdiğini; haramlardan yasaklama gibi, alışkanlıklarla ilgili ayetlerin sonradan nazil olduğunu belirten Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) bu tedriçteki sebebi şöyle açıklar: ". . . . Eğer ilk defa "içki içmeyin! "emri inseydi "biz içkiyi asla bırakmayız! derlerdi. Eğer "zina etmeyin "emri inseydi "asla zinayı bırakmayız! derlerdi. (28)

İslam’ın tebliğinde, tedricin hemen her meselede umumi bir prensip olduğunu göstermek için "besmele "den örnek vereceğiz. İbnu Sa’d’ın bir rivayeti şöyle: Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), bidayette, 41) gelinceye kadar devam etti. Bu ayetten sonra "bismillah diye yazmaya başladı Bu tatbikat: tıpkı Kureyşliler gibi, besmele makamında "Bismikallahümme "formülünü yazıyordu. Bu tatbikat: ERKEBUU FİHAA BİSMİLAHİ MECRAAHAA VE MÜRSAAHAA. . . . . . . . . ayeti (Hud GULİD ULLAHE EVİD URRAHMANE EYYEN MAA TED UU FELEHUL ESMAUL HUSNAA. . . . . . "De ki: "Ona ister Allah, ister Rahman diye dua edin. Hangisiyle dua ederseniz edin en güzel isimler onundur. (İsra 110) Ayeti nazil oluncaya kadar devam etti. Bundan sonra Bismillahirrahman diye yazmaya başladı. Bu tatbikat. . İNNEHUU MİN SÜLEYMANE VE İNNEHUU BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİİM. . . . (Neml 30) ayeti nazil oluncaya kadar devam etti. Bu ayetten sonra Bismillhirrahmanirrahim diye yazmaya başladı (29)

Hülasa "besmele "si, üç safhalı bir tedriçle son şeklini alan İslam, gerek önceki alışkanlıkların tadilinde ve gerekse yeni teşriata bir tedrice, azdan çoğa kolaydan zora, müşahhastan (pek açık ve anlaşılması kolay olandan) mücerrede (yani anlaşılması zora, akliye) Doğru bir seyir takip etmiştir. Şu halde sadece müt’a nikahı meselesi değil, pek çok meselede karşımıza çıkacak şaşırtıcı, yanıltıcı problemlerin çözümünde bu tedriç probleminin bilinmesi gerekir. Bu sebepledir ki ayetlerde ve hadislerde nesh meselesi vardır. Yani önceki şartlara göre gelen bir ayet ve Resulullah’ın bir beyanı, gelişen şartlara göre değiştirilmiştir. Sonradan gelen ayet(veya hadis) önceki ayetin (veya hadisin) hükmünü kaldırmıştır. Hükmü kalkan ayet ve h`dise mensuh, yeni hüküm koyan ayet ve hadise de nasih denir. Öyle ise nasih bir ayet veya hadis varken, mensuh olanla amel etmek, onu esas almak hatalı olur. Tıpkı bir tarihte gidiş olarak kullanılan bir yol, trafik yetkililerince sonradan geliş olarak değiştirildiği halde, "falanca tarihte gidişti "diye o yolu gidiş olarak kullanmanın hatalı olması gibi.

Dini meselelerde bu hataya düşülmemesi için dinde yorum yapma işi müçtehitlere (ictihad kapısı açıktır) bırakılmıştır. Müçtehit olmanın şartları arasında bütün ayet ve hadisleri nasihiyle mensuhuyla bilmek de vardır.”

İslam dininde bazı hususlarda tedriç esası gereğince hareket edildiği bir gerçektir. Burhaneddin beyin bu yazısında örnek olarak zikrettiği besmele gibi misaller de araştırmaya değer konulardır. Bu gibi mevzuların böyle olup olmadığı ancak geniş bir araştırmadan sonra netlik kazanır. Ancak bu esasın müt’a meselesinde icra edilemeyeceğini yazımızın başlarında gerekçeleriyle birlikte beyan etmiş bulunmaktayız. Dolayısıyla diyoruz ki, tedriç ilkesi bazı mevzularda doğru olmakla birlikte bunun müt’a nikahı ile yakından uzaktan bir alakası yoktur. Müt’ayı da aynı kategoride lanse etmeğe çalışmak açık bir mugalatadan ibarettir.

 

Burhaneddin bey şöyle devam ediyor:

"HZ. PEYGAMBER’İN BİDAYETTEKİ RUHSATI

İslam’ın benimsediği Sünni nikaha bir çok yönden ters düşen müt’a nikahı Resulullah (a. v. s.), bir çırpıda yasaklamamıştır. Bu sebeple, mesele üzerine bize intikal eden rivayetlerin bir kısmı mezkur ruhsatı aksettirir. Az yukarıda açıkladığımız tedriç prensibinin İslam'da esas olduğunu bilmeyen veya kaale almayan bir kimse cehalet ve suiniyetle, bahsi tamamlayıcı diğer hadisleri görmeyerek veya görmezden gelerek sırf ruhsat ifade eden rivayetlere dayanarak İslam’ın müt’a nikahına ruhsat verdiğini söylemek sureti ile İslam’a büyük bir iftirada bulunabilir.”

Burhaneddin bey yazısının başından sonuna kadar hep müt’a konusunun tedriç esası gereğince muamele gördüğünü kesin olarak ispatlanmış bir varsayım olarak farz ettiğinden kendince onun kurgusunu kurmaya çalışıyor. Dolayısıyla da müt’anın cevazına hükmedenleri İslam’ın tedriç ilkesini göz ardı etmekle suçluyor. Oysa ki, bu, dereyi görmeden paçayı sıvamaktan ve delilsiz peşin hükümlülükten öte değildir. Sonra İslam'da her konuda tedric prensibinin asıl olduğu iddiası da doğru değildir. Aksine İslam’ın tedriç prensibiyle koyduğu hükümleri, direk olarak uyguladığı hükümlerine nazaran oldukça azdır. Bununla birlikte yazımızın başında beyan ettiğmiz üzere, müt’a konusunda tedric olayı asla doğru değildir. Zira müt’a konusunda bahsedilen yasaklayıcı rivayetleri, olduğu gibi kabul etsek bile, defalarca yasaklama ve defalarca ruhsat verme olayıyla karşı karşıya kalırız ki, bununla diğer tedricen uygulanan yasaklamalar arasında hiçbir benzerlik söz konusu değildir. Bunu daha önce açıkladığımız için geri dönmek istemiyoruz.

Kaldı ki, müt’anın cevazına inanan bizler, iddia edildiğinin aksine, yasaklayıcı rivayetleri asla göz ardı etmiyoruz. Aksine bizler, sonradan da görüleceği üzere, hem yasaklayıcı rivayetlerin zayıf ve uydurma olduğunu; hem de ruhsatı ifade eden rivayetlerin sahih olduğunu, bizzat Ehl-i Sünnet'in kendi rical alimlerinin açıklamalarına dayanarak ortaya koyuyoruz. Dolayısıyla bize göre, asıl meselenin bu yönünü dikkate almayanlar bilerek veya cehalet yüzünden İslam'a ve Resulullah'a büyük bir iftirada bulunmaktadırlar.

Burhaneddin bey şöyle devam ediyor: "Şimdi bu rivayetlerden örnekler verelim:

Ruhsat ifade eden rivayetler umumiyetle İbnu Mes’ud, Hz. Cabir, Seleme İbnu’l-Ekva İbnu Abbas,Esma Binti Ebi Bekr, Hz. Muaviye, Ebu Saidi’l-Hudri, Amr İbnu Hureys radıyallahu anhüm ecmain’den gelmektedir.

Meselenin yanlış anlaşılmaması için açıklamalara geçmeden iki noktayı peşinen kaydetmek isterim:

1-Müt’a hususunda ruhsat ifade eden rivayet sahibi Ashab’tan neshine dair de rivayetler gelmiştir.”

Evet ama inşallah ileride de görüleceği üzere neshi ifade eden rivayetler, ruhsatı ifade eden rivayetlere nazaran zayıf ve gayrı muteber oldukları için onlara tercih edilemez. Zayıf olmadığını kabul etsek de o zaman da bu çelişki Sünni kaynakların bir zaafı olarak karşımıza çıkacak ve inşallah ileride de izah edeceğimiz gibi böyle önemli bir konuda ashabın neshi duymadıkları gibi iddialarla bu çelişkiyi bertaraf etmeğe çalışmak ise abesle iştigaldir.

Kaldı ki bu sahabeden hiç birisi, biz bu neshi duymamıştık, onun için helal olduğuna inanıyorduk gibi bir açıklama da yapmış değildir. Hatta bunlardan bazıları helal olduğuna olan inançlarını Ömer'in yasaklamasından sonra da ısrarla sürdürmüşlerdir. Hz. Ali ve İbn-i Abbas gibi.

 

Burhaneddin bey şöyle diyor:

"2-Hz. Ömer yasağı ta’mim edince hiçbir sahabi buna itiraz etmemiş ve böylece yasak hususunda icma hasıl olmuştur."

Bu söz de bize göre kesinlikle doğru değildir. Bunun cevabı geniş bir şekilde Mürsel kardeşimizin yazısında verilmiştir. İnşallah orada okuyacaksınız. Ama ben burada bu iddianın başka bir boyutunu ele alıp, üzerinde durmaya çalışacağım. O da şudur ki; faraza hiç kimse itiraz etmemiş olsa bile, bu hiç bir şeyi ifade etmez ve bunu Resulullah'a dayandırmaya gerekçe teşkil etmez. Zira bunun gibi daha bir çok örnek gösterebiliriz ki onlarda Resulullah'ın uygulamasına rağmen, Halife Ömer, onun tersini yapmış ve maalesef bunda da muvaffak olmuş ve ta bugüne kadar Resulullah'ın değil, Ömer'in sünneti (yada kendi tabiriyle bid’at-ı hasanesi!) devam etmiştir. Bunun en bariz örneklerinden biri