SİTE HAKKINDA BİZE YAZIN İRTİBAT YARDIM
   DOWNLOAD LİNKLER SORU-CEVAP ARŞİVİ SİTE HARİTASI

Bismillahirrahmanirrahim

 

BURHANEDDİN FAZLULLAH İSİMLİ ŞAHISIN

MÜT’A HAKKINDAKİ YAZISINA CEVAP

 

Burhaneddin bey, bundan birkaç ay önce sitemizin ziyaretçi defterine yazmış olduğu ürpertici iftiralarla dolu uzunca yazısıyla müt’a nikahının meşru olmadığını ispatlamaya çalışmıştı. O yazı geldiği sırada bendeniz bir aylık bir süre için hac ziyaretine gitmek üzereydim. Dolayısıyla onun bu yazısına gereken ilmi cevabı verme imkanına sahip değildim. Bu yüzden onun müt’ayı reddeden yazısını müt’a konusunda başka bir Sünni’yle yazışan Mürsel kardeşimizin yazısıyla birlikte sitemizde yayınladık, aynı zamanda da ilk fırsatta onun bu yazısına cevap yazacağımızı kaydettik. Ancak hem Burhaneddin beyin yazısının, hem de Mürsel kardeşimizin yazısının ziyaretçi defterinde yayınlanamayacak kadar uzun olduğundan her ikisini de ziyaretçi defterinde link vererek yayınlamak zorunda kaldık. Bu arada hac seferinden döndükten sonra da Burhaneddin beyin yazısının cevabı, uzunca bir ilmi araştırmayı gerektirdiğinden bir türlü bunun için vakit ayırma imkanına sahip olamadım. Bunu fırsat bilen bazı insanlar da “haydı nerede sizin cevabınız, eğer doğru iseniz Burhaneddin beye cevap verin” şeklinde ikide bir sitemize yazı yazarak dostlarımızı incitmeye başladılar. Bilahare bizi işlerimizi bir kenara iterek bu uzunca yazıya cevap yazma mecburiyetinde bıraktılar. Oysa ki, bizim cevap vermeyişimiz, onun cevabından aciz oluşumuzdan değil, vakit bulamayışımız yüzündendi.

Aslında Burhaneddin beyin yazısı ilk bakışta yeni bir şeyler ortaya koyar gibi görünse de, yeni bir şey ortaya koymuş da değildi. Ve insaf sahibi bir insan eğer sitemizde yayınlanan müt’a hakkındaki yazıları ve özellikle de Mürsel kardeşimizin yazısını dikkatlice gözden geçirseydi, Burhaneddin beyin yazısındaki delil ve iddiaların ne kadar da tutarsız olduğunu görebilirdi. Ama ne var ki, birileri böyle bir zahmete katlanmayıp, illa da bizzat Burhaneddin beyin yazısını esas alan bir cevap istiyordu. (Belki de bu yazıya cevap veremeyeceğimizi düşünüyorlardı.)

İşte biz bu yazımızda Allah Teala’nın izniyle dilimizin döndüğü ölçüde Burhaneddin beyin yazısında geçen iddia ve delilleri birer birer ele alarak cevap vermeğe çalışacağız. Tevfik ve hidayet Allah Teala’dandır.

Cevaba geçmeden önce bir husun üzerinde durmayı gerekli görüyoruz: O da şudur ki, ilmi konularda doğru bir sonuca varmak için ilk şart duygusallıktan uzak olmaktır. Zira ki, duygusal yaklaşım, insanı bütün delil ve burhanlara karşı sağır ve kör eder, insandan özgürce düşünmeyi alır. Bu yüzden ister muvafık ister muhalif görüşte olsunlar, bütün okurlardan konuyu duygusallıktan uzak olarak sadece ilmi çerçeve dahilinde özgür bir düşünceyle okumalarını ve bu çerçeve dahilinde değerlendirmelerini rica ediyoruz.

Aslında müt’a konusu, pek öyle önemli bir konu da değildir. Zira ki, bu mesele feri meselelerden biridir. Bahis yeri de füru meselelerin yer aldığı fıkhî kitaplardır. Fıkıh kitaplarında bir müçtehit evlilikle ilgili meselelerden bahsederken, değindiği konulardan biri de bu meseledir. Müçtehit olan kimse, fıkıh kitabında bu meselenin meşru olup olmadığından bahsettiği gibi, bu meselenin meşruiyetini ispatlayan bir müçtehit de, ikinci etapta onun ölçü ve hükümlerinden de bahseder. Onun meşru olmadığını kendi ölçülerince ortaya koyan bir müçtehit ise artık onun ölçüleri ve hükümlerini bahis mevzuu etmez.

Ama ne hikmetse, Ehl-i Sünnet kardeşlerimiz, irdelenmesi gereken onca önemli konular ortada dururken, bir Şia’yla karşılaşınca ilk gündeme getirdikleri meselelerin başında müt’a mevzuu yer almaktadır. Oysa konuya; “Bu mevzuu sizin içtihat ve fıkhınıza göre caiz, bizim içtihat ve fıkıh anlayışımıza göre de caiz değildir, ilk önce gelin itikat mevzularını halledelim, eğer o mevzuları halledersek bu mesele de kendiliğinden çözülmüş olur” şeklinde de yaklaşabilirlerdi.

Sonra illa da birbirimizi ikna etmek zorunda da değiliz. Bu mevzu fürudan da olduğuna ve her kesin de füruya ait konulurda kendi içtihadı doğrultusunda amel etmekle yükümlü olduğuna göre birbirimizi incitmeye, birbirimizi kırmaya da hiç gerek yoktur. Üstelik füru mevzuunda ihtilaf ettiğimiz konular sadece bununla da sınırlı değildir, usule ait konuları halletmeden füruda ihtilaf ettiğimiz her mevzuu böylesine gündeme getirirsek, ne işin içinden çıkabilir ne de müspet bir sonuca varabiliriz.

Demek ki, füruda olan sayısız ihtilafların içinden sadece bunun ön plana alınması, akla bir istismar amacı güdülmekte olduğunu ve bir takım duygu sömürüleriyle bir mektebin karalanmak istendiğini getirmektedir. Ama Allah’a şükürler olsun ki, Ehl-i Beyt mektebi mensupları, İslam dinine hırsızlamasına dalanların aksine, İslam’a ait ilimlere Resulullah'ın ilim şehrinin kapıları olan Ehl-i Beyt kapısından varit olmaktadırlar. Dolayısıyla da ister itikadı boyutta olsun, ister füru boyutunda olsun Ehl-i Beyt mektebinde delil ve burhana dayanmayan tek bir mesele bile mevcut değildir. Her neye inanmış ve her neyi savunmuşsa, onu Kur’an’a, Allah Resulü'nün sahih sünnetine ve aklın burhana dayanan kesin hükümlerine dayandırmaktadır. Ehl-i Beyt İmamları’nın (a.s) buyruklarına itimat etmesi de, yine Kur’an’ın ve Allah Resulü’nün kesin emirlerine dayanmakla birlikte, aklın da kesin hükümleri onların imametini ortaya koyduğundandır.

Allah Teala bütün İslam ümmetini Ehl-i Beyt karşısında sorumlu tutmakla birlikte, Allah Resulü de ümmetine bıraktığı iki büyük emanetten birinin Ehl-i Beyt olduğunu ve bu iki emanetin kıyamete kadar asla birbirlerinden ayrılmayacaklarını ve İslam ümmetinin de ancak bu ikisine birlikte sarıldığı taktirde dalaletten kurtulabileceğini buyurduğunu İslam ümmetinden bir fert bile inkar etmemektedir. Zaten onların ortaya sergiledikleri erdemli duruşları ve mucizevi müt’ahhar yaşantıları da onların hak ve hakikatin yegane şaibesiz temsilcileri olduklarını selim akıl ve fıtrat sahiplerinin gözleri önüne sermektedir.

Her neyse, konudan fazla uzaklaşmadan asıl mevzuumuz olan Burhaneddin Beyin müt’a ile ilgili yazısına dönelim. Bu arada aziz okurların Burhaneddin beyin yazısıyla bizim ona cevaben yazmış olduğumuz yazıyı kolayca ayırd etmeleri için Burhaneddin beye ait yazıları italik şeklinde vereceğiz. Ayrıca Burhaneddin beyin söz konusu ettiği bir çok iddianın cevabı Mürsel kardeşimizin yazısında verilmiş olduğundan biz bu gibi yerlerde ayrıca yeni bir tahkikata gerek duymuyoruz. Dolayısıyla da bu gibi yerlerde Mürsel kardeşimizin yazısından aldığımız bölümleri de daha küçük fontla vererek bizim ve Burhaneddin beyin yazısından ayrılmasını sağlayacağız. Bu arada yazımızın bir bölümünde büyük Şia müfessiri merhum Seyyid Muhammed Hüseyin Tebatebai’nin meşhur “el-Mizan” tefsirinden de uzun bir alıntımız olacak, o merhumun yazısını da yine küçük fontla vererek bizim yazımızdan ayrılmasını sağlayacağız.

Burhaneddin bey yazısının başında kendi açılarından müt’a nikahını şöyle özetlemiştir:

 

"ÖZET OLARAK MÜT’A NİKAHI

Bugün dindar fakat dinini yeterince bilmeyen gençlerimiz arasında meşru bir akit gibi gösterilmeye çalışılan müt’a nikahı esas itibariyle, İslam öncesi Arap cemiyetinde mevcut olan zina çeşitlerinden biridir. Hz. Peygamber (aleyhissalatuvesselam) pek çok içtimai reformlarla uyguladığı tedriç prensibi ile hareket ederek bunu birden yasaklamamıştır. Fakat, Mekke Fethi sırasında kesinlikle yasaklamış kıyamete kadar haram olduğunu belirtmiştir. Resulullah’ın yasağını duymamış olanlar arasında bazı nadir müt’a vakıaları vardır.
Bunlar Hz. Peygamber (aleyhissalatuvesselam)’ın vefatından sonra da cereyan etmiştir.
Durumdan haberdar olan İkinci Halife Ömer, bu hususta Resulullah’ın yasağını hatırlatarak kesin yasak koymuş ve yasağı ta’mim etmiştir. İkinci Halife Ömer’in bu yasağına tek bir sahabe itiraz etmemiş, ve böylece müt’a nikahının haram olduğu hususunda selef uleması arasında icma tahakkuk etmiştir.

Şia’dan bir gurup, İkinci Halife Ömer’e muhalefet taassubunun da sevkiyle müt’ayı mubah addetmekten de öte, bir taabbüd, bir akide, uyulması gerekli bir doktrin haline sokmuş, Şiiliğin bir alemi, bir gereği haline getirmiştir. Şia, bu meselede objektif delillere dayanmaz, hissi yorumlara, temelsiz te’villere, peşin kabullere istinat eder.

Gençlerimiz, meseleyi kaynaklara inerek değerlendirmek durumundadırlar. Dinin son derece hassas olduğu kadın-erkek münasebetlerinde umursamazlık ve laubaliliğin dünyevi ve uhrevi cezasının şiddetli olacağı akıllardan çıkartılmamalıdır.

ESSELAMU ALA MENİTTEBEAL HÜDA VELMELAMU ALA MENİTTEBEAL HEVA"

 

EHL-İ BEYT MEKTEBİNE GÖRE ÖZETLE MÜT’A NİKAHI

Biz inşallah cevabımızın ilerleyen bölümlerinde bu iddiaların hepsine cevap vereceğiz. Ancak bunu yapmadan önce onun kendi metodunu izleyerek biz de kendi açımızdan müt’a nikahını özetlemeye çalışacağız:

Evet bu mektebe göre evrensel bir din olan ve bütün zamanların ve insanların her türlü problemine çözüm yolu sunan mukaddes İslam dini, normal durumda olanlara daimi nikahı teşrii ettiği gibi, bazı özel şahısları ve karşılaşabileceği özel durumları ve sorunları dikkate alarak müt’a nikahını (geçici nikahı) da teşrii etmiştir. Nitekim normal tek evlilikle ihtiyaçlarını karşılayamayan kimseler için veya toplumda bazen meydana gelebilecek özel durumları dikkate alarak çok evliliği de teşrii etmiştir.

Burhaneddin beyin iddiasının tam aksine, Ehl-i Beyt mektebi bu görüşünü bizzat Kur'an'a ve Resulullah'ın (s.a.a) sahih sünnetine ve uygulamalarına dayandırmaktadır. Delil gösterirken de; tertemiz, şaibesiz, Kur'anî ve Nebevi referanslara mazhar olan Resulullah'ın kendilerine sarılmamızı emrettiği Ehl-i Beyt gibi bir kanal ve kaynağa sahip olmasına rağmen, (Ehl-i Sünnet'in aksine) diğer bütün ihtilafî konularda olduğu gibi, bu görüşüne de bizzat Sünni kaynaklardan da muhtelif deliller göstermiş ve göstermektedir.

İlerdeki açıklamalarda da görüleceği gibi, bu kardeşlerin iddiasının aksine, Allah tarafından koyulan ve Resulullah tarafından uygulanan bu İlahi hüküm, asla neshedilmemiş ve 2. Halifenin zamanına kadar uygulanmıştır. Ancak 2. Halife Ömer, Amr b. Hureys olayında, kendince gördüğü bir maslahattan dolayı; "Resulullah zamanında iki müt’a vardı; ben onları artık haram kılıyorum ve bir daha bunları yapanları cezalandıracağım; birisi kadınlar müt’ası, diğeri de Hac müt’ası." diyerek bunları ortadan kaldırmıştır.

Benzer uygulamayı daha bir çok konuda da yapmış ve Resulullah zamanında farklı şekilde uygulandığı halde bir çok mevzuu kendi içtihat ve reyine dayanarak kaldırmış veya kendi uygun gördüğü şekilde değiştirmiştir. Bunun en açık örneklerinden birisi, teravih namazının rek'atlerinde yaptığı değişiklik ve onu cemaatle kıldırmaya başlatmasıdır. 1. ve 3. Halife'nin de benzer icraatı olmuştur ki, uygun zaman ve zeminde bunların hepsinin belgelerini Sünni kaynaklardan vermeğe hazırız.

İleride görüleceği gibi, Ehl-i Sünnet kaynaklarında müt’a nikahının Allah Resulü tarafından neshedildiğini ifade eden rivayet veya görüşler de nakledilmişse de, onların hepsinin sened veya delaletlerinde sakatlık vardır. Ama bizim Sünni kaynaklardan naklettiğimiz ve müt’anın teşrii ve neshedilmeden devam ettiğini gösteren hadisler, bizzat Sünni rical alimlerinin de teyidiyle sahih hadislerdir. (İsteyen bütün kardeşlerimizi ileride bu konuda sunulacak delilleri ve açıklamaları tarafsız bir gözle mukayese yapmaya ve ona göre kararlarını vermeğe davet ediyoruz.)

Bu arada 2. Halifenin bu uygulamasını tevil etmek için getirilen tedriç safsatası ve bir kısım sahabenin müt’anın neshinden, ta ikinci halifenin zamanına kadar bihaber kaldıkları türünden tevil ve bahanelerin tutarlı hiç bir tarafı olmadığını ve dikkat edildiğinde ne gibi korkunç sonuçların çıkabileceğini ileride açıklamış bulunuyoruz. Lütfen müracaat edin.

Burhaneddin beyin iddiasının aksine, Şia'nın ve Ehl-i Beyt İmamları'nın bu konudaki ısrarlı tutumlarının asıl sebebi sırf, 2. Halifeye muhalefet ve düşmanlık değil, koyulan açık bir bid’ate karşı çıkmak ve onu yıkmaya yöneliktir. Kısacası bu tavır Ömer düşmanlığı için değil, bid’at düşmanlığı içindir. (Gerçi 2. Halife'yi Ehl-i Beyt'e, özellikle Hz. Fatıma'ya karşı yaptığı yanlışlardan dolayı sevmediğimizi de inkar etmiyoruz.)

Öte yandan bu nikahın da daimi nikah gibi, daimi nikahla ortak yönleri olduğu gibi, kendine özgü şartları ve hukuki düzenlemeleri de vardır ki, ileride bunlara değinilecektir. Ve bilahare biz de diyoruz ki, gençlerimiz, gözü kapalı ve tek taraflı yorum ve delillerle değil, her iki tarafın da delillerini gözden geçirip kıyaslamaları gerekir; işte o zaman kimin objektif delillere dayanmadığını, hissi yorumlara ve temelsiz tevillere ve peşin kabullere istinat ettiğini açıkça görecekler ve doğru bir şekilde karar verebileceklerdir.

Müt’a nikahının Ehl-i Beyt mektebine göre konumunu özetleme açısından Mürsel kardeşimizin bu bölümle ilgili açıklamaları da dikkate değer niteliktedir; bu yüzden konunun tekmili için onu da buraya eklemeyi uygun bulmaktayız. Mürsel kardeşimizin yazısı şöyledir:

“İslâm Medenî Hukûku'nda süre ve mahiyet bakımından başlıca iki tür nikâhtan söz edildiğini hemen herkes bilir. Bunlardan birisi, taraflardan birisi ölünceye veya talâk (boşama) vukû buluncaya dek devam eden "Süresiz Nikâh", öbürü ise belirli bir süre için yapılan "Süreli Nikâh". Bunlardan ilkine "müebbet nikâh" ve "dâimî nikâh", ikincisine ise "muvakkat nikâh", "müeccel nikâh", "munkati' / inkıtâî nikâh" ve "istimtâ / temettu' nikâhı" adları da verilir. "Süreli Nikâh"ın en yaygın adı, hiç kuşkusuz "Müt’a Nikâhı"dır.

Müt’a nikâhının aslen meşrû bir nikâh olup, Peygamber Efendimizin (s.a.a) Medîne döneminde ilk zamanlar uygulandığında bütün İslâm ümmeti arasında tam bir ittifak vardır. Bu hususta hiçbir ihtilaf yoktur.(1) İhtilaf bunun daha sonra neshedilip edilmediğinde, dolayısıyla halen meşrû olup olmadığı noktasında yoğunlaşıyor. Ehl-i Beyt mektebinin en seçkin devamı niteliğini taşıyan "İmâmiyye Şîası" halen meşrû ve caiz olduğunu, buna karşılık -şu anki bilinen şekliyle- Ehl-i Sünnet mektebi ise bu nikâhın sonradan neshedildiğini ve dolayısıyla şimdi haram olduğunu söylüyor ve savunuyorlar.

Konuyla ilgili karşılıklı delillere ve bu delillerin derin bir sorgulamasına geçmeden önce garip ve tuhaf olan şu iki hususu hatırlatmadan geçmem mümkün değildir:

Bunlardan birincisi, çoğu Ehl-i Sünnet alimlerinin maalesef karşı tarafı dinleyip anlamadan, onların yazılı hiçbir eserine bakmadan, kendi kafalarında "bir tür müt’a nikâhı" canlandırmaları ve ardından da İmâmiyye mektebini o müt’aya cevaz vermekle suçlamasıdır. Oysa Ehl-i Sünnet'in kafasında canlandırıp reddettiği "müt’a nikâhı" ile İmâmiyye'nin cevaz verdiği "müt’a nikâhı" pek çok bakımdan birbirlerine yabancıdır. Aralarında derin farklar vardır.

Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin İmâmiyye mektebine izafe ettikleri müt’a nikâhı "şehveti tatmin ve teskin için başvurulan süreli / geçici bir zevk aracıdır. Bunda talak ve miras yoktur. Çocuk olursa nesebi sabit olmaz, yani babası belirsiz sayılır. Süre bittiğinde ise kadının iddet beklemesi gerekmez. Hemen bir başka erkekle bir araya gelebilir, nikâhlanabilir!!!" (2) Onların, müt’a nikâhının haramlığını ispat için "müt’ayı talak, iddet ve miras ayetleri neshetmiş, tamamen ortadan kaldırmıştır!" vb. (durumlarını ele alacağımız) bazı rivâyetlerden medet ummaları da bunu gösteriyor.

Evet, Ehl-i Sünnet ulemâsının İmâmiyye'yi "cevaz vermek"le suçladığı "müt’a nikâhı" işte bundan ibârettir. Oysa böyle bir nikâha İmâmiyye dahil, cevaz veren kimse yok! İmamiyye'yi bu tür bir müt’aya cevaz vermekle suçlayanlar zahmet buyurup onların kitaplarına, ya da alimlerinden herhangi birisine başvursalardı, onların cevaz verdiği müt’a nikâhının hiç de öyle olmadığını görürlerdi. (İmâmiyye mektebinin cevaz verdiği "müt’a nikâhı"nın temel özelliklerini birazdan göreceğiz.)

Gerçek şu ki, Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin kafalarında canlandırıp reddettikleri "müt’a"yı İmâmiyye mektebi de reddeder ve zinadan farksız görür.

Garip ve tuhaf olan ikinci husus ise şu: Ehl-i Sünnet kardeşlerimiz kendi iddialarını ispat edip doğrulamak için delilleri genellikle "tek taraflı" sunuyor ve bunların da sadece kendileri tarafından kabul görmüş olanlarına yer veriyor! Bu ise ilmî tartışma metotlarına hiç de uymayan, gerçekten de çok tuhaf bir durum. Çünkü ilmî tartışma ve sorgulamalarda en doğru ve etkileyici yol, "karşı tarafın kabul ettiği delilleri ileri sürmektir." (3) Mantıklı olan budur. Çünkü bir tartışmada eğer bir sonuca varmak istiyor ve buna rağmen sadece kendi kabul ettiğimiz delilleri ileri sürüyorsak, bununla karşı tarafı iknaya çalışmak çok büyük bir saflık olur. Tıpkı Kur'an'ı hiç kabul etmeyen birisini ikna için Kur'an'dan ayetler getirmek gibi!

Kardeşlerimiz böyle bir tutum yerine, kendi hadis külliyatının yanı sıra, İmamiyye mektebinin temel hadis külliyatına da yer verip ortak kabullerle yola çıksalardı, daha doğru ve daha çözümleyici olurdu.

 

DİPNOTLAR:

1)- bk. el-Cessâs, Ahkâm'ul-Qur'ân:III, 101~102; es-Serahsî, el-Mebsût: V, 152; İbn Kesîr, Tefsîr'ul-Qur'ân'il-Azîm:I, 474; F. er-Râzî, et-Tefsîr:X, 49; en-Nevevî, Şerhu Sahîhi Müslim:IX, 179, 181; el-Aynî, el-Umde:XIV, 253, XV, 131; Şehîd-i Sânî, er-Ravda:II, 103

2)- bk. el-Cessâs, III, 97, 98~99; er-Râzî, X, 50; es-Sâbûnî, Tefsîru Âyât'il-Ahkâm:I, 458

3)-İbn Hazm, el-Fisal:IV, 94 Fakat İbn Hazm dahil hiçbir Ehl-i Sünnet aliminin kelâmî konularda bile bu temel kurala bağlı kaldıklarını görmek maalesef mümkün olmamıştır!

 

 

EHL-İ BEYT MEKTEBİNDE MÜT’A

 

Ehl-i Beyt mektebinin "müt’a nikâhı"na cevaz verdiği hemen herkesçe malum. Konuyla ilgili olarak mektebin öncelik verip temel kabul ettiği belli başlı hadis külliyatına baktığımızda bu durum bütün çıplaklığıyla ortaya çıkar. Şimdi önce bu rivâyetlerden bazılarına yer verecek, ardından da bu nikâhın temel özelliklerine ve şartlarına yani hukûkî düzenlemelerine geçeceğiz.

 

KONUYLA İLGİLİ BAZI HADİSLER:

 

1. Mü'minlerin Emîri İmam Ali (a.s) şöyle buyuruyor: "Hattâb oğlu benden önce bunu yasaklamasaydı, pek az kişi dışında kimse zinaya düşmezdi." (1)

(Bazı rivâyetlerde "pek az kişi" anlamına gelen "şefâ" kelimesi yerine "azgın ve eşkıyâ" anlamına gelen "Şaqıy" kelimesi kullanılıyor.)

2. Gönüllerimizin sultanı İmam Ebû Cafer Muhammed el-Bâqır'a (a.s) müt’a nikâhının hükmü sorulduğunda şu cevabı veriyor: "Kur'an'da şöyle bir ayet nazil olmuştur: "Onlardan bir şeye karşılık istimtâ ettiğinizde, ücretlerini kendilerine kararlaştırıldığı biçimde verin. Kararlaştırıldıktan sonra (bir miktarını düşmek için) aranızda anlaşmanızda sizin için bir sakınca yok." [Nisâ:24]" (2)

Aynı rivâyet İmam Cafer es-Sâdıq'tan (a.s) da rivâyet ediliyor. (3)

3. Abdullâh b. Umeyr el-Leysî İmam Muhammed el-Bâqır'a (a.s) gelerek müt’a hakkında sorular soruyor. İkisi arasında şöyle bir konuşma geçiyor:

Abdullâh: "Kadınlarla müt’a yapmaya ne dersin?"

İmam (a.s): "Allah onu kitabında ve elçisinin diliyle helal kılmıştır. O kıyamete kadar helaldir."

Abdullâh: "Ey Ebû Cafer, Ömer onu haram kılıp yasaklamışken senin gibi birisi bunu nasıl söyler!?"

İmam (a.s): "Öyle yapmış da olsa doğrusu budur."

Abdullâh: "Ömer'in haram kıldığı bir şeyi helal kılmaktan dolayı Allah'a sığınmanı öneririm."

İmam (a.s): "Sen dostunun sözüne devam et, bense Allah'ın Rasûlü'nün (s.a.a) sözüne bağlı kalayım! Gel istersen; Allah'ın Rasûlü'nün (s.a.a) sözünün hak, senin dostunun sözünün ise batıl olduğu konusunda seninle mübâhele edelim (la'netleşelim)!"

Aldığı cevaplarla köşeye iyice sıkışan Abdullâh "Peki, kadınlarınızın, kızlarınızın, bacılarınızın ve amcanın kızlarının bunu yapması senin hoşuna gider mi!?" diye sorup işi sulandırmaya başlayınca Hz. İmam (a.s) cevap vermeye değer bulmamışlardır. (4)

4. İmam Ebû Hanîfe, yolumuzun meşalesi İmam Cafer es-Sâdıq'a (a.s) gelerek "Bana haber ver; müt’a nikâhı hak mı?" diye sorunca Hz. İmam şöyle buyurur:

"Sübhânallâh! Sen Allah'ın şu ayetini hiç okumadın mı?: "Onlardan bir şeye karşılık istimtâ ettiğinizde, ücretlerini kendilerine kararlaştırıldığı biçimde verin." [Nisâ:24]"

Ebû Hanîfe diyor ki: "Allah'a yemin ederim ki, bu sanki daha önce hiç okumadığım bir ayet idi!" (5)

5. İmam Cafer es-Sâdıq (a.s) şöyle buyuruyor: "Müt’ayı Kur'an indirmiş, Allah'ın Rasûlü'nün (s.a.a) sünneti böyle cereyan etmiştir." (6)

6. Gözlerimizin nuru İmam Ali er-Rızâ (a.s) şöyle buyurmaktalar: "Müt’a sadece onu(n hükümlerini) bilene helaldir; bilmeyenlere ise haramdır." (7)

Bu hadis, İmam Muhammed el-Bâqır ile İmam Cafer es-Sâdıq'tan (a.s) da biraz değişik lafızlarla rivâyet ediliyor. (8)

Bunlar konumuzla alâkalı İmamlarımızdan (a.s) gelen yüzlerce rivâxetten sadece birkaçı. Bütün bu rivâyetler, "Müt’a Nikâhı"nın Ehl-i Beyt mektebinde caiz ve helal olduğunu açıkça ifade ediyor. Ancak bu cevazın yalnızca müt’anın hükümlerini ve hukûkî düzenlemelerini bilenlere mahsus olduğu, İmam Ali er-Rızâ'dan (a.s) gelen yukarıdaki rivâyetle netleşiyor.

İmâmiyye mektebinde Allah'ın Rasûlü'nden (s.a.a) gelen hadislerle Ehl-i Beyt'ten ve On iki İmam'dan gelen hadisler "hüccet ve delil olma" bakımından aynı değeri taşırlar. Dolayısıyla her ikisi de bizleri bağlar.

 

DİPNOTLAR:

1)- el-Küleynî, el-Kâfî:V, 448; Ebû Cafer et-Tûsî, et-Tehzîb:VII, 250, el-İstibsâr:III, 141; Şehîd-i Sânî, II, 103

2)- el-Küleynî, V, 448; Ebû Cafer et-Tûsî, et-Tehzîb:VII, 250, el-İstibsâr: III, 141

3)- el-Küleynî, V, 449

4)- el-Küleynî, V, 449; Ebû Cafer et-Tûsî, et-Tehzîb:VII, 250~251

5)- el-Küleynî, V, 449~450

6)- el-Küleynî, V, 449; Ebû Cafer et-Tûsî, et-Tehzîb:VII, 251; el-İstibsâr: III, 142

7)- Şeyh Sadûq, Faqîhü Men Lâ Yahduruhu'l-Faqîh:III, 292; Ebû Cafer et-Tûsî, el-İstibsâr:III, 143

8)- el-Küleynî, V, 453, 454; Şeyh Sadûq, III, 292; Ebû Cafer et-Tûsî, et-Tehzîb:VII, 250, 252, el-İstibsâr:III, 143

 

MÜT’A NİKÂHIYLA ALÂKALI HUKUKÎ DÜZENLEMELER:

Bu bölümün giriş kısmında Ehl-i Sünnet alimlerinin kafalarında canlandırıp reddettiği müt’a ile Ehl-i Beyt mektebinin kabul ettiği müt’anın birbirlerinden çok farklı olduğunu ifade etmiştik. Ehl-i Sünnet mektebinin kafasındaki müt’a nikâhı gerçekten de başı-boş bir fuhuş aracıdır. Böyle bir nikâhı kabul etmenin elbette imkân ve ihtimali yok! Ehl-i Beyt mektebi böyle serseri, başı-boş ve hiçbir hukûkî düzenlemesi olmayan bir müt’a nikâhını kabul etmez; şiddetle reddeder.

Ehl-i Beyt mektebinde müt’a nikâhının bir takım temel özellikleri ve hukûkî düzenlemeleri vardır ve bu nikâha bu şartlar dahilinde izin verilir. Söz konusu hukûkî düzenlemelerden en önemlileri şunlardır:

1. Müt’a nikâhında, tıpkı dâimî nikâhta olduğu gibi, tarafların rızası şarttır.

2. Nikâh icap ve kabûl ile kıyılır. Yani taraflardan birisi teklifini usulü dairesinde karşı tarafa iletecek ve o da bu teklifi kabul ettiğini söyleyecek.

3. Kıyılan nikâhın meşru ve sıhhatli olabilmesi için yakın akrabalık, süt bağı, kadının bir başkasının nikâhı altında veya iddet halinde olması gibi bir takım engeller bulunmamalı.

4. Müslüman bir erkek Müslüman ya da en azından Ehl-i Kitap bir kadınla, Müslüman bir kadın ise yalnızca kendisi gibi Müslüman bir erkekle müt’a nikâhı yapabilir.

5. Nikâh karşılığında kararlaştırılacak hem mehrin (ücret) hem de ecelin (süre) her iki taraf için de belirli olması gerekir.

6. Müt’a nikâhından sonra cinsel ilişki olsun olmasın kadın, kararlaştırılan mehrin (ücretin) tamamını hemen alabilir. Ancak asıl hak ediş, gerekli istifadeden sonradır.

7. Nikâh kıyılırken taraflar, cinsel ilişki olmaması dahil, bir takım şartlar ileri sürebilirler.

8. Nikâhın sıhhati için şahit bulundurmak şart değildir. (1)

9. Aklı başında reşit olmuş kimselerin sadece kendi rızalarının bulunması yeterlidir. Tabi kadında, bakire olduğu takdirde (daimi nikahta olduğu gibi) velisinin izni şarttır.

10. Detaylı açıklaması kitaplarda yer alan bir takım kusurlar dolayısıyla bu nikâha son verilebilir (fesh).

11. Müt’a nikâhında talâk (boşama) olmaz. (Ancak varsa bir durum, mahkemeye başvurulur ve gerekli görülürse hakim kararıyla taraflar birbirlerinden ayrılır.)

12. Müt’a nikâhında taraflar arasında miras tahakkuk etmez. Ancak nikâh kıyılırken şart koşulursa, mektepte en yaygın görüşe göre miras cereyan eder. Bu evlilik sonucu doğan çocuk ile ebeveyni arasında karşılıklı miras alış verişi ise vardır.

13. Müt’a nikâhında nesep hükümleri işler. Yani böyle bir nikâh sonucunda çocuk dünyaya gelirse, o çocuğun nesebi sabit, babası belli olur. (O çocukla babası ve annesi arasında her durumda miras hükümleri işler.)

14. Müt’a nikâhında iddet hükümleri vardır. Dolayısıyla nikâhta belirlenen süre (ecel) sona erdiğinde; kadın hamile ise doğum yapıncaya kadar iddet bekler. Hamile değilse iki hayız müddeti bekler. Hayız görmeyen kadınların iddeti ise 45 gündür.

Müt’a nikâhıyla evlenen çiftlerden erkek olanı bu evlilik esnasında ölürse, bu durumda kadın hamile değilse 4 ay 10 gün bekler. Hamile ise "4 ay 10 gün" ve "doğum vakti" seçeneklerinden süresi en uzun olanını tercih eder. (Yani örneğin 4 ay 10 gün geçtiği halde doğum olmamışsa doğuma kadar, doğum yapmış ama henüz 4 ay 10 günlük süre bitmemişse bu süre bitene kadar iddet bekler.)

15. Tarafların müt’a nikâhıyla ilgili gerekli bütün hükümleri ve hukûkî düzenlemeleri bilmeleri gerekir. Aksi halde onlara izin verilmez. (2)

İşte, görüldüğü gibi bu nikâhın da -tıpkı diğer nikâhta olduğu gibi- kendine özgü hukûkî düzenlemeleri ve şartları var. Ehl-i Beyt İmamları’mız (a.s) müt’a nikâhına bu şartlar dahilinde izin verirler.

Ayrıca bu ruhsatın sadece bu nikâhın hükümlerinden haberdar olanlar için geçerli olduğunu İmam Ali er-Rızâ (a.s)'dan gelen bir hadis ile yukarda tespit etmiştik. Bu yüzden İmamları’mız (a.s), kişisel ve toplumsal bir takım yaralar açmaması için, "müt’a nikâhı" nedir bilmeyen, onun hükümlerinden habersiz kişilere müt’ayı yasaklamış, onları bundan men etmişlerdir. (3)

 

DİPNOTLAR:

1)- Ehl-i Beyt mektebinde şahit bulundurmak hiçbir nikâh için sıhhat şartlarından değildir. Ehl-i Sünnet'in şu an yaşayan mezheplerinden Mâlikîler de aynı kanaatte. Buna göre şahit bulundurmak sadece bir anlaşmazlık olup mahkemeye düşüldüğünde ispat için gereklidir. Yoksa şahitsiz kıyılan bir nikâhın Allah katında bir mahzuru yoktur.

2)- Bu hukûkî düzenlemelerin tafsilatı için bk. el-Küleynî, V, 451~467; Şeyh Sadûq, III, 291~298; Ebû Cafer et-Tûsî, et-Tehzîb:VII, 249~271, VIII, 157~158, el-İstibsâr:III, 141~153, 350~351; Muhaqqıq el-Hıllî, Şerâi'ul-İslâm:II, 247~251; Fâdıl el-Âbî, Keşf'ur-Rumûz:II, 154~161; Şehîd-i Evvel, el-Lüm'a (Şehîd-i Sânî'nin şerhi er-Ravda ile beraber): II, 103~107; İmam Humeynî, Tahrîr'ul-Vasîle:II, 288~292, Tavdîh'ul-Mesâil (Türkçe çevirisi):346~347; Ebul-Qâsım el-Hôî, Tam İlmihal (Türkçe çev.):363~364; Muhammed Huseyn Fadlullâh, el-Mesâil'ül-Fıqhiyye:I, 261 ayr. bk. Vehbe Zuhaylî, İslâm Fıkhı:IX, 53~54

3)- Şeyh Sadûq, el-Faqîh:III, 292; el-Küleynî, V, 453, 454; Ebû Cafer et-Tûsî, et-Tehzîb:VII, 250, 252, el-İstibsâr:III, 143

İKİ ÇALIŞMA ARASINDAKİ İKİ BARİZ FARK:

Bu özet açıklamadan sonra şimdi Burhaneddin beyin yazısını değerlendirmeğe devam edelim.

Önce Burhaneddin beyin yazısıyla Mürsel kardeşimizin yazısı arasında kısa bir mukayese yapmamız uygun olacaktır.

a) Bizce bu iki yazı arsındaki en bariz fark, birisinde (Burhaneddin beyin yazısında) rivayetlerin hiç birisinde sened tartışmasının yapılmaması, dolayısıyla okuyucuya rivayetler arasında tercih imkanı sağlanmayışıdır. Oysa Mürsel kardeşimizin yazısında bir taraftan Ehl-i Beyt mektebinin görüşünü teyit eden hadisler, bizzat Sünni rical kaynaklarına dayanılarak sıhhat ve güvenirliğinin ispatı yapılmış, diğer taraftan karşı tarafın kendine delil olarak gösterdiği rivayetler de teker teker ele alınarak, senedlerinin zaaf ve sakatlığı yine Sünni rical otoritelerinin açıklamaları ve referanslarına dayandırılarak ortaya konulmuştur.

b) İkinci fark şudur ki Mürsel bey, (Şia ulemasının yaygın prensibinden hareketle), Ehl-i Beyt mektebinin görüşünü teyit eden delilleri ve onların sıhhatinin ispatını bizzat Sünni kaynaklara dayanarak yapmaktadır. Yine karşı tarafın delillerini çürütürken de kendi kaynaklarımıza değil, Sünni rical kaynaklarına istinat etmiştir. Oysa Burhaneddin bey yazısının hiç bir yerinde böyle bir yönteme baş vurmamıştır (Zaten hiç bir Sünni de bunu yapmamıştır). Şimdi hangisinin daha inandırıcı ve insaf kurallarına uygun olduğunu okuyucularımızın insafına bırakıyoruz.

Elbette Burhaneddin bey "Şia kaynaklarında Müt’a" başlığı altında bir bölüm de açmıştır. Ancak orada bizim bahsettiğimiz şekilde Ehl-i Sünnet'in görüşünü ispat edecek delilleri değil, kendince müt’anın tutarsızlığına delil olabilecek malzemeler toplamaya ve onlar hakkında indi ve bazen cidden insaf çizgisini aşan ve alim birisine yakıştırmadığımız yorumlar getirmeğe çalışmıştır ki, bunların da cevabını Allah'ın izniyle vereceğiz.

Zaten bu arkadaşın yazısında bir iki noktanın dışında yeni olan ve Mürsel kardeşimizin yazısında cevaplanmayan bir tek bölüm budur. Yoksa diğer ortaya koyduğu hususlar, Sünni Camianın asırlardır kitaplarında tekrarlayıp durduğu hususlardır ki Mürsel kardeşimizin yazısında her birisi geniş, detaylı ve hatta fazlasıyla cevaplanmış bulunuyor ki bu vesileyle bu kardeşimize de teşekkür ediyoruz.

Bu yüzden biz vereceğimiz cevapta tekrardan kaçınmak için, o yazıda geniş bir şekilde yanıtlanan hususları buraya aktarıp, yanıtlanmayan birkaç hususu da kendimiz yanıtlamaya çalışacağız. Önce söz konusu yazıda geniş bir şekilde yanıtlanan hususların fihristini verelim:

1- Kur'an'dan müt’anın haramlığına dair getirilen ayetler.

2- Ehl-i Beyt mektebinin Kur'an'dan müt’anın meşruluğuna dair ileri sürdüğü ayet ve delillere getirdiği eleştiriler.

3- Görüşlerinin teyidinde getirdiği rivayetler

4- Görüşlerine ters düşen hadislere getirdiği yorumlar

5- Nesh olayı

6- Tahrime dair iddia ettiği icma meselesi

7- Ashabın tutumlarına dair getirdiği tevil ve yorumlar

8- Müt’anın zararlarına dair saydığı hususlar ve akli deliller

9- Evliliğin meşruluğunun şartları, felsefe ve hikmetlerine dair sıraladığı hususlar

10- Müt’a nikahının cezası

11- Bütün bunlarla birlikte Burhaneddin beyin yazısında bulunmayan, ama diğer bir çok Sünni yazarın yazılarında ileri sürülen daha nice hususlar ki hepsi geniş bir şekilde cevaplanmıştır.

 

Burhaneddin bey şöyle başlamış yazısına:

"NİKAHIN MANA VE CİDDİYETİ

Nikah yazımda belirttiğim gibi çok yönlü bir müessese olduğu için dinimiz bu hususta çok müstesna bir hassasiyet göstermiştir. Bu nikahın ifa ettiği hizmetin çok yönlü oluşundan, onda tecelli eden mananın zenginliğinden ileri gelir. Şöyle ki:

Meşru nikah, öncelikle kişiye, Allah’ın mülkünde tasarrufu helal kılmaktadır. Yani kainatta hiç bir şey başıboş ve kendiliğinden değildir. Her şey Allah’ın mülküdür. O’nun mülkünü O’nun isteği tarzda kullanmayan haram işlemiş olur. Öyleyse , erkek-kadın münasebetlerinde helal olmayan tasarruflara dinimiz zina demiştir ve bütün cinayetler arasında zinaya en ağır cezayı takdir etmek sureti ile bu meselede Allah’ın mülkündeki haram tasarrufun dünyevi ve uhrevi neticelerin azametine dikkat çekilmiştir. Dolayısıyla Allah’a ve ahirete inanan bir kimsenin nikah mevzuunda çok hassas olması, zandan, şüpheli, durumlardan kaçınması gerekir.

Ayet-i kerimede, ileride açıklayacağım üzere, zevceler ve sağ elin malik oldukları (cariyeler) dışındaki ferçlerin haram olduğu beyan edilmiştir. Ehl-i Sünnet buna uygun olarak, ferçlerin helal olma yolunun iki olduğunu söylemişlerdir. 1: Mirasa dayanan nikah, 2: Milk-i yemine nikah.

Sözü müt’a nikahına getirecek olursak ileride belirteceğim üzere, bunun haram olduğu hususunda, Ehl-i Sünnet alimleri icma eder. Çünkü bunda miras yoktur. Onlar ferçlerin helal kılınmasına, muteber şer’i bir delile dayanmayan üçüncü bir yol eklemişlerdir. Bundan maksat Müt’adır."

Ehil olan her kes bu sözlerde açık mugalâta yapıldığını, yukarıda da belirtildiği gibi kafalarında canlandırdıkları bir müt’a anlayışından hareketle, müt’ayı caiz bilenlerin müt’anın mana ve felsefesi hakkında ortaya koydukları hususları göz ardı ederek bir takım cümleler ardı ardına sıralanmıştır.

Örneğin "Her şey Allah’ın mülküdür. O’nun mülkünü O’nun isteği tarzda kullanmayan haram işlemiş olur. Öyleyse, erkek-kadın münasebetlerinde helal olmayan tasarruflara dinimiz zina demiştir ve bütün cinayetler arasında zinaya en ağır cezayı takdir etmek sureti ile bu meselede Allah’ın mülkündeki haram tasarrufun dünyevi ve uhrevi neticelerin azametine dikkat çekilmiştir. Dolayısıyla Allah’a ve ahirete inanan bir kimsenin nikah mevzuunda çok hassas olması, zandan, şüpheli, durumlardan kaçınması gerekir. " sözünde olduğu gibi.

Arkadaş, hangi Şia alimi bu sözün aksini söylemiştir, yada söyleyebilir? Arapça’da bir darbulmesel var; diyor ki "Sebbitil Arş Sümme Unquş" Yani önce bir tahtın olduğunu ispat et, sonra üzerine nakış işlemeye başla. Henüz daha ortada bir taht olmadan nereye nakış yapmaya çalışıyorsun? Türkçe'de bunun karşılığı olarak "Nehri görmeden paçayı sıvamak" cümlesi kullanılmaktadır. Şimdi bu arkadaş da kafasında kendisine göre müt’anın gayri meşru olduğunu farz ederek dinen gayri meşru bir ilişkinin ne kadar kötü, ne kadar çirkin olduğu hakkında vaaz vermeğe çalışıyor! Evet bu farz üzere onun verdiği vaazın kaç katını biz de verebiliriz! Ama bütün mesele önce bunun böyle olup olmadığını ispat etmekte düğümlenmekte!

Evet ki zandan ve şüpheli olan şeylerden kaçınmak gerekir; ama Burhaneddin bey herhalde şunu da bilmektedir ki, cevaza dair ortaya koyulan deliller çürütülmediği sürece, sırf bir takım varsayımlardan hareketle ve bir takım şüpheli olan iddia ve delillerle Allah ve Resulü'nün izin verdiği ve uygulattıdığı bir hükmü ortadan kaldırmaya, veya baltalamaya çalışmak veya (haşa) ona zina demek de kimsenin haddine değildir. Demek ki, bütün bu söylenenler şimdilik sadece bir varsayımdan ibarettir ve nehri görmeden paçayı sıvamaktan öteye geçmez. Evet, “haramlığına delilimiz var” diyorsanız, o zaman ilk önce o delilleri ortaya koymaya çalışın; sonra eğer ispat edebilirseniz, bu vaazlarınızı da arkasına ekleyin! Ama inşallah o delillerinizi de birer birer göreceğiz.

Kısacası sizin belki de en büyük yanlışınız, geçici nikahı da her açıdan daimi nikaha kıyaslayarak değerlendirme yapmanızdan kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla da daimi nikahta olup da geçici nikahta olmayan hususları, bu nikahın olumsuz yanları olarak göstermeğe çalışıyorsunuz. Oysa müşterek yanları olmasıyla birlikte, her birinin kendine özgü felsefe ve hikmetleri de vardır ki onlar dikkate alınarak değerlendirme yapılırsa, hiç de müt’a nikahının garipsenecek bir yanı olmadığı ve her birinin kendi çerçevesi ve şartları dahilinde zaruri bir ilahi hüküm olduğu ortaya çıkacaktır. Nasıl ki tek evlilikle çok evlilik arasında da durum böyledir. Yani her ikisinin de ortak yanları olmasıyla birlikte, kendilerine özgü fayda ve hikmetleri de söz konusudur ki, birisinden beklenen bir çok fayda ve sonuçları diğerinden de beklemek yersiz ve abes olur. Daimi evlilikle, milk-i yemin (cariye evliliği) arasında da yine aynı şeyleri söyleyebiliriz…

Yine Burhaneddin beyin "Ayet-i kerimede, ileride açıklayacağım üzere, zevceler ve sağ elin malik oldukları (cariyeler) dışındaki ferçlerin haram olduğu beyan edilmiştir. Ehl-i Sünnet buna uygun olarak, ferçlerin helal olma yolunun iki olduğunu söylemişlerdir. 1: Mirasa dayanan nikah, 2: Milk-i yemine nikah.” Sözüne gelince, bizim de bu ayetin muhtevasına bir diyeceğimiz yoktur, olamaz da ve ferçlerin helâliyetinin bu iki yolla olduğu doğrudur. Ancak bu arkadaşların bir türlü anlamaya çalışmadığı şey, müt’a nikahıyla evlenen kimsenin de zevc ve zevce (eşler) olduğu hususudur. İşte bunu dikkate almadıkları için de aynı şeyleri gereksiz yere tekrarlayıp duruyorlar. Böyle olunca da maalesef (kendilerinin de itiraf ettiği gibi) Allah ve Resulü'nün (en azından belli bir süre için de olsa) izin verdiği, (hem de kendilerine göre tekrar tekrar izin verip uygulattığı) bir hükme, (haşa) zina diyecek kadar cüretkar davranma gafletine düşüyorlar. İşte Burhaneddin bey, yazısının ta başında aynen şöyle diyor:

“Bugün dindar fakat dinini yeterince bilmeyen gençlerimiz arasında meşru bir akit gibi gösterilmeye çalışılan müt’a nikahı esas itibariyle, İslam öncesi Arap cemiyetinde mevcut olan zina çeşitlerinden biridir.”

Biz, onun bu talihsiz sözünün, bir sürçü lisan yada bahsettiğimiz gafletten mütevellit, akıbetinin nereye varacağı düşünülmeden öylesine söylenen bir söz olduğu kanaatını taşımak istiyoruz. Zira eğer bir azıcık düşünseydi, asla böyle bir sözü sarf etmezdi. Çünkü ileride göreceğimiz üzere müt’a evliliği, hem Kur’an’ı Kerim’in, hem de Allah Resulü’nün sünneti üzere icra olunan bir çeşit evliliktir. Bu durumda Kur’an’ın ve Allah Resulü’nün emrettiği bir evlilik çeşidine zina demek Kur’an’ın ve Allah Resulü’nün zinaya emrettiği ve uygulattığı demek olur ki, kanımızca hiçbir hamiyet sahibi Müslüman böyle bir şeyi söyleyemez ve hatta böyle bir şeye ihtimal bile veremez. Yoksa İslam dinin bir mensubu olarak onun haşa Allah’a ve Resulü'ne zinaya emretme isnadında bulunabileceğine ihtimal bile vermek istemiyoruz.

Sonra müt’a konusunun cahiliye zamanında olduğu hususu da tarihi açıdan araştırılabilir bir mevzudur ve Merhum Allame Tebatebai'nin de El-Mizan Tefsirinde açıkladığı gibi bazı kitaplarda nakledilmiş olsa da bunun sağlam bir senedi yoktur. Ama faraza olsa bile bu İslam'ın imzaî hükümleri kategorisine girer. Yani İslam dinine ait hükümler “imzaî” ve “tesisi” olmak üzere iki kısma ayrılmaktadır. İmzai hükümler İslam’dan önce olup da İslam dininin de onayladığı hükümlere, tesisi hükümler ise, bizzat İslam dininin kendisinin ilk olarak koyduğu hükümlere denir. Kısacası ister imzai olsun ister tesisi, İslam dininin geçici bir süre için bile olsa (ki, Ehl-i Sünnet’e göre böyledir) kabul etmiş olduğu bir mevzua zina demek, ya cehalet ve gaflet yada garaz ve marazdandır. Kaldı ki, cahiliye zamanında olan her hükmün istisnasız kötü ve İslam'da yasaklanması gereken bir şey olduğunu söyleyebilir miyiz? Öyle olsaydı, daimi nikahın da yasaklanması gerekirdi; zira cahiliye zamanında cereyan eden evliliklerden birisi de daimi evlilikti! Bu yüzden tekrar arz etmek zorundayız ki, biz hüsn-i zann ederek, müt’ayı zina olarak addeden Burhaneddin beyin sürçü lisan yaptığını söylemekle yetiniyoruz. Yoksa birilerinin yanlış uygulamasını müvecceh gösterme gayesiyle haşa Allah’a ve Resulü'ne zinaya emrettiği isnadında bulunmak hiçbir Müslüman’a yakışmaz.

Sonra faraza müt’a nikahı İslam’dan önce gayri meşru kabul edilen bir ilişki şekli telakki edilmiş olsa bile, Allah ve Resulü'nün emrinden sonra hiçbir kimsenin kimsenin ona gayri meşru deme hakkı olmaz. Zira bir işin meşruluk ve gayri meşruluk ölçüsü, Allah ve Resulü'nün onun hakkındaki emir ve yasağıdır. Aşağıda göreceğimiz üzere de en azından belirli bir süre için müt’a nikahına Allah ve Resulü'nün izin verdiğini Ehl-i Sünnet de kabul etmektedir. Nihayet Ehl-i Sünnet Allah Resulü'nün sonraları bu izni kaldırarak müt’a nikahı hakkındaki cevaz hükmünü neshettiğini iddia etmektedir. Bu durumda en azından müt’a nikahının sadr-i İslam’da caiz olduğu ortaya çıkmaktadır. Aradaki ihtilaf bu hükmün neshedilip edilmediğidir. Şia bu hükmün neshedilmediğini savunurken, Ehl-i Sünnet neshedildiğini iddia etmektedir. Burada mantıklı olan ve aynı zamanda her Müslüman’ın öncelikli görevi, neshedildiğine dair getirilen delillerle neshedilmediğine dair öne sürülen delilleri mukayese etmesi ve hangisi daha güçlü ise ona teslim olmasıdır. Duygu sömürüsü yapılarak delillerin gizlenmesi ve karartılması değil. Bu durumda eğer faraza delilleri inceledikten sonra onun neshedildiği sonucuna varırsa bile, ancak şöyle söyleyebilir ki, bu çeşit evlilik önceleri caiz idi ama neshedildiğinden dolayı şimdi caiz değildir ve bundan kaçınmamız gerekir. Yoksa kalkıp onu hiçbir şekilde cevaz verilmemiş mutlak bir zinaymış gibi göstermek hiç kimsenin haddine olmadığı gibi, onu bir süre için bile caiz kılan Allah’a ve Resulüne açık hakaret sayılır. İşte Burhaneddin beyin yazısının bu bölümünde yaptığı açıklama bunu ima etmektedir.  

Yukarıda naklettiğimiz paragrafta son olarak Burhaneddin bey, Ehl-i Sünnet’in müt’aya itibar etmeyişlerini aynen şöyle açıklamaktadır:

“Sözü müt’a nikahına getirecek olursak ileride belirteceğim üzere, bunun haram olduğu hususunda, Ehl-i Sünnet alimleri icma eder. Çünkü bunda miras yoktur.”

Burhaneddin beyin bu açıklamasına göre, Ehl-i Sünnet’in müt’ayı reddetmelerinin nedeni, onda mirasın olmayışıdır. Bundan Ehl-i Sünnet’e göre, evlilik ilişkisinin caiz olması için illa da zevceler arasında miras ilişkisinin olması gerektiği anlaşılmaktadır. Oysa Burhaneddin beyin bizzat kendi açıklamasında görmekteyiz ki, cinsler arasında ilişkinin caiz olduğu bir başka şekli de milk-i yemindir. Milk-i yemin insanın malik olduğu cariyesi demektir. Cariyenin sahibinin onunla cinsel ilişkide bulunması şer’i açıdan caizdir. Oysa bunda da miras söz konusu değildir. Yani cariye, sahibinden miras alamaz. Halbuki Burhaneddin beyin evlilik ilişkisinin caiz olması için koştuğu şarta göre burada da miras olması gerekir.

Buradan evlilik ilişkisinin caiz olmasında mirasın şartlılığı diye bir şeyin söz konusu olmadığı anlaşılmaktadır. Zira eğer tarafların birbirine helal olması için böyle bir şart olsaydı, milk-i yeminde de aynı şey söz konusu olurdu. Oysa burada böyle bir şeyin olmadığında hiçbir kimsenin kuşkusu yoktur. Demek ki, miras konusu kendi başına müstakil bir mevzudur. İslam dini onu soy bakımından olan akrabalık bağında koyduğu gibi, daimi evlilik ilişkisinde de koymuş ve geçici evlilik ile milk-i yeminden hasıl olan evlilik ilişkisinde ise koymamıştır. Velhasıl tarafların birbirlerine helal olmaları için böyle bir şart söz konusu değildir. Tarafların birbirlerine helal olmaları, şeriatın bu ilişkiye cevaz vermesine bağlıdır. Nerede bu cevaz verilirse, ister orada miras da olsun, “daimi evlilikte olduğu gibi” ister olmasın “geçici evlilik ve milk-i yeminde olduğu gibi” cevaz vardır ve taraflar birbirlerine helal olur. Burada önemli olan şeriatın nerelerde bu ilişkiye cevaz verdiğini bilmektir. İki mevzuda aramızda bir ihtilaf yoktur; bunlar daimi evlilik ile milk-i yemindir. Geçici evlilik ise aramızda ihtilaf ettiğimiz konudur. Biz şeriatın buna da cevaz verdiğini savunurken, siz şeriatın ona cevaz vermediğini veya cevaz vermişse de sonradan kaldırıldığını iddia ediyorsunuz. Bu durumda bize düşen cevaz delillerini ortaya koymak, size düşen de cevazın olmadığına dair olan delillerinizi ortaya koymanızdır. Sonra da hangi delil daha güçlü ve daha yeterli ise her ikimize de düşen ona teslim olmaktır. Yoksa miras cevaz ölçüsü değildir. Mirasın olmayışı ile de cevazın olmayışına istidlal edilemez.

Keza bunların dışında da zevcelik (eş olma) durumları vardır ki, onların şer'î nikah olduğu ve tarafların birbirlerine eş olduğunu Ehl-i Sünnet de kabul etmekle birlikte onlarda mirasın söz konusu olmadığını hepimiz biliyoruz. Örneğin tüm Ehl-i Sünnet mektebi, "aralarında miras cereyanını kabul etmediği" halde, bir Müslüman erkeğin kitap ehli bir kadınla evliliğine izin veriyor! Miras olmadığı halde bu evliliği meşrû kabul ediyor! Veya kocasını öldüren bir kadın onun eşi olmasına rağmen ondan miras alamaz. Demek ki eş olabilmek için illa da miras alabilmeyi şart koşmanın hiç bir şer'i dayanağı yoktur. Daimi nikahta belli şartlarla miras alma olayı başka müstakil delillerle sabittir.

 

TEDRİÇ İDDİASI

Yukarıdaki açıklamalarımızdan Burhaneddin beyin, yazısının bir çok yerinde müt’a nikahına belli aralıklarla Allah Resulü’nün izin verip uygulattığına yegane gerekçe olarak “Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam) pek çok içtimai reformlarla uyguladığı tedriç prensibi ile hareket ederek bunu birden yasaklamamıştır. Fakat, Mekke Fethi sırasında kesinlikle yasaklamış kıyamete kadar haram olduğunu belirtmiştir.” kurgusunun da bu düşünmeden sarf ettiği söz üzere kendi kafasında kurmuş olduğu talihsiz ve hayali bir kurgu olduğu da ortaya çıkmaktadır. Zira her ne kadar İslam dininin toplumda yaygın olan bir takım çirkinlikleri tedrici olarak ortadan kaldırdığı esas itibariyle doğru ise de bunun müt’a nikahıyla hiçbir alakası yoktur. Zira birincide sürekli yasak çerçevesi daraltılarak, aşama aşama şiddetlendirilerek bilahare kesin hüküm ilan edilmiştir. Oysa müt’ada durum asla böyle olmamıştır. Çünkü Ehl-i Sünnet kaynaklarına göre takriben yedi sekiz defa bir yasaklanmış, bir helal kılınmış; bir yasaklanmış, bir helal kılınmıştır. Ve bu Allah Resulü'nün ömrünün son yılına (Veda haccı) kadar devam etmiştir. Kim bilir daha fazla yaşasaydı, daha kaç defa cevaz verip yasaklayacaktı?!! Şimdi Allah aşkına böyle bir şeye tedriç ismini yakıştırmanın bir mantığı var mı? Bunu söylemek bizzat Allah Resulü'nü (haşa) oyuncak haline düşürmek değil de nedir?

Kaldı ki müt’a nikahının bu kategoride değerlendirilmesi için ilk olarak müt’a nikahının zina olduğunun kabul edilmesi gerekir. Bu ise yukarıda belirtildiği üzere Allah Teala’nın ve Resulü'nün bu nikaha izin vermesiyle çelişmektedir. Zina olduğu kesin olan bir şeye Allah ve Resulü nasıl izin verebilir? Kendilerini hadım ederek cinsel dürtülerine son vermeyi Resulullah'a soran sahabeye, hayır deyip onlara zina olan bir şeyi alternatif olarak göstermesi nasıl düşünülebilir? Böyle bir şey nasıl Allah’a ve Resulüne isnat edilebilir?! Oysa Allah Teala ve Resulü zinaxı en şiddetli şekilde yermektedir. Kendisinin en iğrenç iş olarak nitelediği bir eyleme kendisi nasıl emredebilir veya en azından izin verebilir?! Bu büyük bir çelişki değil de nedir? Bakınız, Allah Teala zina hakkında ne buyuruyor?: “Ve sakın zinaya da yaklaşmayın! Çünkü o, çok fahiş bir şeydir ve çok kötü bir yoldur.” (İsra/32) Yine İslam’a karşı olanların en büyük ayıplarından biri de zinacılık olduğunu bildirerek onları şöyle kınıyor: “Kaba ve koftur. Ayrıca asılsız zinazadedir.” (Kalem/13) Sonra müminleri tanıtırken onların en bariz özelliklerinden birinin de zinadan sakınmak olduğunu kaydederek şöyle buyurmuştur: “Onlar ki, ırzlarını korurlar. Eşleri, elleri altındaki cariyelerine karşı müstesna.” (Müminun/5, 6)

Görülüyor ki, Allah Teala bu ayet-i kerimelerinde zinayı en şiddetli şekilde yermiştir. Allah Resulü’nün bu husustaki açıklamaları ise sayılmayacak kadar fazladır. Üstelik bu ayetlerin tamamı Mekke’de nazil olan ayetlerdir. Bu durumda Mekke’de nazil olan ayetlerde bu denli kınanan ve iğrenç bir eylem olarak nitelendirilen zinaya Allah Teala’nın Medine’de inen bir ayette müsaade ettiğini (aşağıda Allah Teala’nın Medine’de inen Nisa suresinde müt’aya müsaade ettiğini göreceğiz) ve Allah Resulü’nün de bunun uygulanmasına cevaz verdiğini söylemek gülünç duruma düşmek değil midir?!

Sonra tedriç olayında Allah Teala ve Resulü, bir haramı birden ilan etmemişse de, hiçbir zaman onu onaylar bir tavır da takınmamış ve en azından kesin yasak emri gelinceye kadar onu kısıtlama yoluna (şarabın haram kılınışında olduğu gibi) gitmiştir. Ama müt’a olayında bizzat Allah Teala’nın ve Resulü'nün bunu onayladığını ve uygulattığını görmekteyiz. Bu ise onun aslen haram olmadığını göstermektedir. Zira eğer müt’a da faiz ve şarap gibi bazı haramlarda olduğu üzere, kendi haddi zatında haram olsaydı, İslam dini onu onaylar bir tavır takınmaz ve en azından kesin yasağın geleceği ortam oluşuncaya kadar meskut bırakır ve zamanı geldiğinde de onun haram olduğunu kesin bir dille açıklardı. Fakat müt’a olayında meskut bırakmayı veya kısıtlar bir tavır takınmayı bırak, açık bir şekilde onaylar bir tavır sergilediğini görmekteyiz.

Ayrıca buradan Mü'minun suresinde geçen “eşler” kavramının da sayın Burhaneddin beyin iddiasının aksine, yalnızca daimi evlilikteki eşleri kapsamadığı da anlaşılmaktadır. Zira müt’anın bu ayetin inişinden sonra Kur’an ve sünnette helal kılınması, onun meşru bir evlilik ilişkisi olduğunu göstermektedir. Meşru evlilik ilişkisi olan müt’a da milk-i yemin olmadığına göre, Mü'minun suresinde geçen “eşler” kavramına girdiği ortaya çıkmaktadır. Yoksa İslam dinin, hem bir taraftan meşru evlilik ilişkisini, daimi evlilik ve milk-i yeminde sınırlayarak müt’ayı zina kategorisinde değerlendirdiği, hem de diğer taraftan zina addettiği müt’aya emrettiği ortaya çıkar ki, bu büyük bir paradoks olur.

Sonra farz edelim ki, bu tür yasaklama şekline tedriç diyelim. Peki bunun ikinci halifenin zamanına kadar devam etmesi de mi tedriçtir? Vatandaş buna da (bazı Sünni alimleri gibi kılıf uydurmuş!) diyor ki; sahabeden bazıları bu yasağı duymadığı için ta o zamana kadar buna amel ediyorlardı. Bu söz başta Allah'ın Resulü'ne bir ithamdır; sonra da bir tekinin dahi üzerine toz kondurulmayan sahabeye. Zira sormak lazım bu sahabe (Peygamberin arkadaşları) yerin altında mı yaşıyorlardı, yoksa yedinci semada mı?! Nasıl oldu da sekiz defa yasaklanıp helal kılınan bir şeyi duymadılar?! Bu nikaha 2. Halife'nin zamanına kadar devam eden bazı meşhur sahabenin ismini daha sonra senedleriyle birlikte vereceğiz. İslam tarihinden az buçuk haberdar olan herkes onların Resulullah'ın vefatına kadar Medine'de yaşadıklarını bilir. Peki her gün Allah'ın Resulü'yle birlikte olanlar bunu nasıl duymamış olabilir? Yoksa (haşa) Allah'ın Resulü mü ilahi hükmü onlara duyurmakta ihmal etti? Bu, kulağının dibinde bulunanlara Allah'ın hükümlerini (hem de böylesine önemli ve hassas bir hükmü) duyuramayan bir Peygamber'in daha nice hükümleri onlara duyuramadığı ihtimalini doğurmaz mı? Ya onlarda da aynı durum yaşanmışsa?! .....

Kaldı ki bu kadar zaman (birkaç yıl Pdygamber zamanı, iki yıl Birinci Halife'nin zamanı ve İkinci Halife'nin hilafetinin ortalarına veya sonlarına yakın bir zamana kadar) bunu duymayan sahabenin yaptıklarını itiraf ettikleri halde, bir tanesinin dahi bu işinin ortaya çıkmaması ve gizli kalması makul ve mantıklı mı? Yok eğer çıktıysa neden Halife Ömer'in yasaklamasından önce bir Allah'ın kulu onlara bunun haram olduğunu bildirmedi? Hayır bildirdiler ama buna rağmen, onlar utanmayıp devam ettiler derseniz de, o zaman hepsini adil olarak gördüğünüz sahabeye nasıl böyle bir şeyi yakıştırdığınızı da yeniden düşünmesi gereken sizlersiniz bizler değil!

Şöyle devam ediyor: "Onlar ferçlerin helal kılınmasına, muteber şer’i bir delile dayanmayan üçüncü bir yol eklemişlerdir. Bundan maksat Müt’adır."

Caiz bilenlerin mi, yoksa yasaklayanların mı muteber Şer'i delile dayanmadığını, ileride hep beraber göreceğiz inşallah.  

Burhaneddin bey şöle devam ediyor: "Bu, Şiiler de var, onlar da bir mezhep, öyleyse biz tatbik edebiliriz. Muhakemesi son derece yanlış ve felakete atıcıdır. Ehl-i Sünnet mezhepleri arasında ihtilaflı meselelerde, darlanma hallerinde herhangi birine uygun amele cevaz verilmiştir, ama icma edilen meselelerde bunların dışına çıkmaya, zaruret denen ve hayati tehlike ile tarif edilen durumlar dışında cevaz verilmemiştir. Resulullah, müt’ayı Allah’ın mülkünde haram bir tasarruf yönü ile şöyle ifade buyurmuştur: Kadınlara müt’a yapmak haramdır. Ben Allah’a düşmanlıkta, Allah’ın haramlarını. . . . helal addeden ve katilinden başkasını öldürenden daha ileri birini tanımıyorum.

Böylesine ağır bir dil ile insanları Şia mezhebinden uzak tutmaya çalışan Burhaneddin bey, yazısının sonlarına doğru ise Şia'ya "Kendilerinin dışında kalanları Müslüman bile tanımıyorlar" ithamında bulunuyor. Tabi bu ithamın cevabı yerinde verilecektir, ancak burada söylemek istediğimiz şudur ki, Şia'ya söz konusu ithamı isnat eden birisinin kendi dediğini unutup veya görmezden gelerek, Sünni mezhepler dışında kalanları adeta İslam mezhepleri dahilinde saymayıp, İcmayı Sünni mezheplere münhasır kılması, dolayısıyla da kimsenin bu mezhepler dışında amel edemeyeceği fetvası gerçekten dikkat çekicidir! İcma meselesine ve naklettiği hadise gelince bunların durumunu ise ileride göreceğiz inşaallah.

Sonra Burhaneddin bey şöyle devam ediyor: "Evlenme hadisesinin içtimai yönü vardır. Her şeyden önce kız ve erkek, aileleri, akrabaları arasında hısımlık dediğimiz bir bağ, bir yakınlık kurar. Ayrıca, anne-babalar için de bu, yıllar yılı emek çekerek yetiştirdikleri evlatlarının mürüvvetini görerek dünyada en büyük saadeti yaşama vesilesi olmaktadır."

Burhaneddin bey burada da daimi evlilik ile geçici evliliği, hikmet ve faydaları açısından birbiriyle karıştırmış ve birinin hikmet ve faydalarını diğerinde de aramaya çalışmıştır. Birinin hikmetini ötekisinde bulamayınca da feryat etmeye başlamıştır. Oysa ki, farklı mevzulara yüklenen farklı hükümlerin farklı hikmetlere dayanması en doğal şeydir. Bu saydıkları ise, daimi evliliğin hikmet ve faydalarındandır, geçici evliliğin değil. Aslında geçici evliliği zorunlu kılan hikmet ve faydaları, Burhaneddin beyin işaret ettiği bu hikmet ve faydaları gerçekleştirme imkanı olmayanların sorunlarını meşru yoldan çözmektir. İleride de göreceğimiz üzere toplumun bütün bireylerini aynı statüye koymak ve herkesi aynı kategoride değerlendirmek imkansızdır. İslam dini ise, evrensel bir din olduğuna göre her kesin sorununa çözüm getirmek zorundadır. Velhasıl önemli olan bu mevzuun şeriatta olup olmadığıdır. Eğer, şeriatta yeri olduğu ispatlanırsa ki, inşaallah ileride açık delillerle onun şeriatın emrettiği bir hüküm olduğu ortaya konacaktır, artık bu gibi mugalâtalarla ona karşı çıkmaya çalışmak abesle iştigaldir.

Burhaneddin bey şöyle devam ediyor: "Bu sebepledir ki, meseleye bizzat Rabbimiz Teala hazretleri, Kur’an’da yer vererek, yukarıda bahsettiğim üzere kadınların ailelerinin izniyle nikahlanmalarını emretmiştir. Bir hadiste Hz. Peygamber: “Velisinin izni olmadan evlenen kadının nikahı batıldır.” buyurmuştur. Hadis, Muhala’da "Kadın, velisinin izni olmadan evlenemez. Şayet velisiz evlenirse nikahı batıldır, nikahı batıldır, nikahı batıldır . . .” şeklinde kaydedilmiştir. Abdurrezzak’ın Musannaf’ında velisinin izni olmadan evlenen kadınların nikahını İkinci Halife Ömer’in reddettiğine dair birçok misal kaydedilmiştir. Evlenmelerde, velinin gıyabında nikah yapma meselesine Ashab’ın en şiddetli karşı çıkanının Hz. Ali olduğu, İbnu Abbas (radıyallahu anhüma)nın, velisi olmadan nikah yapan kadınları fahişe olarak tavsif ettiği rivayetlerde gelmiştir. İkinci Halife Ömer de kadınların, velilerinin veya ailelerinin rey sahibi birisinin veyahut sultanın izniyle evlenmesi gerektiğinde ısrar etmiştir. Resulullah’ın bazı hadislerinde "Veli ve iki şahit olmadan nikahın sahih olmayacağı ifade edilmiştir. Bir rivayette, İbnu Abbas’a göre en az talip dört unsurla nikah gerçekleşir: "Veli, iki şahit "

Bu vatandaşlar, müt’a olayına kendi kafalarında tasarladıkları şekilde yaklaştıkları için maalesef bu asılsız beyanlarda bulunmaktadırlar. Oysa eğer bu vatandaş Şia'nın fıkıh kitaplarına müracaat edip bu mektebin fakihlerinin görüşlerine dikkat etseydi, bu abes açıklamalarla kendisini yormazdı. Çünkü Şia fakihlerinin kahir ekseriyeti daimi nikahta olduğu gibi, müt’ada da bakire olan kadın ve kızların, velilerinin izni olmadan hiçbir türlü evliliğe yeltenemeyeceği görüşündeler. Oysa onun bu ısrarının tam tersine Sünni alimlerin bir kısmı, örneğin (muhtemelen kendisinin de taklit ettiği) İmam Ebu Hanife, nikahta izne gerek olmadığı görüşündedir. Evet ona göre hür, âkil, baliğ bir hanım kendi rızası ile hukuken başka biriyle evlenebilir. İmam Muhammed'e ve bir rivayette, İmam Ebû Yusuf’a göre ise nikâhın geçerli olması için velinin izni şarttır. (Dürer c.l, s. 335, Feth’ül Kadir c.2, s. 391) Demek ki Ebu Hanife'nin bu görüşte olduğu kesindir; Ebu Yusuf'unki ise, bir rivayete göre öyle olmasa da bir rivayete göre öyledir.

Peki eğer veli izni bu kadar önemli idiyse ve naklettiği o kadar hadis doğru idiyse, kendi imamları ve en mümtaz öğrencisi neden bunları göz ardı edip iznin şart olmadığına fetva vermişlerdir? Yoksa müt’anın yasaklandığını yıllarca duymayıp Halife Ömer'in zamanına kadar ona amel eden sahabe gibi, İmam Ebu Hanife ve öğrencisi de yukarıda naklettiği onca hadisi duymamışlar mıydı?!

Burhaneddin beyin Allah Resulüne atfettiği iki şahit olmadan kıyılan nikahın batıl olduğuna dair hadise gelince, Burhaneddin beyin yazısının Şia’ya ait bölümünde göreceğiz ki, nikahta iki şahidin olmasını şart koşan Ehl-i Sünnet’in dayandığı başlıca delilleri bu hadistir. Bu hadis de kendi alimlerinin itirafı ile senedinde meçhul şahıslar vardır ve itibar edilmemesi gereken zayıf bir hadistir. Velhasıl biz orada nikahta şahidin şart olup olmadığı konusunu ele alacak ve Kur’an-ı Kerim ayetlerine dayanarak nikahta böyle bir şartın olmadığını ispat edeceğiz ve ayrıca Ehl-i Sünnet’in dayandığı başlıca delililleri olan bu hadisin çürüklüğünü ortaya koyarak böyle bir hadisle hiçbir ilahi hükmün ispat edilemeyeceğini gözler önüne sereceğiz. Bekleyiniz.

Burhaneddin bey diyor ki: "Velinin iznini tamamlayan bir husus nikahın ilanıdır. Bu sebeple davul çalmak, türkü söylemek meşru kılınmıştır. Bazı rivayetlerde sadece iki şahitle yapılan nikahın "gizli nikah" olarak tavsif edilip reddedildiğini görmekteyiz. İmam Malik bu durumda şahitlerin de nikah yaptıranların da cezalandırılmasına hükmeder. Resulullah’tan kaydedilen bir rivayette de: "Gizli nikah caiz değildir, nikahta ya def işitilmeli yada (ziyafetin) dumanı görülmelidir" buyurmuşlardır. Bu hadisi kaydeden İmam Malik, peşine Ömer İbnu Abdülaziz’in Eyub İbnu Şurahbil’e şu tamimi gönderdiğini ilave eder: "Yanındakilere emret! Nikah sırasında def çalsınlar. Zira def, nikahla zinanın arasını ayırt eder "Resulullah’ın bir hadisi de şöyle: "Kadın, kendi kendine evlenemez. Kendi kendine evlenen kadın fahişedir "Ebu Hüreyre Zaniyenin: "Kendi kendine nikah yapan kadın” diye tarif edildiğini belirtir. İmam Malik nikahın ilanı meselesine o kadar ehemmiyet vermiştir ki, ilan olunca şahit bulunmasa da nikahın sahih olacağını söylemiştir."

Yine evvela şunu söylemek gerekir ki bütün bunlar, aslında konumuzun dışında abes ve gereksiz açıklamalardır. Zira daimi nikahla geçici nikahın her açıdan birbirine kıyaslanmasından kaynaklanmaktadır. Ayrıca bu bölümde nakledilen hadis de dikkat çekicidir. Bu hadise göre kendi kendine evlenen ve velisinin iznini almayan kadın zaniye ve fahişedir. Böyle olunca da yukarıdaki nakle göre Ehl-i Sünnet'in en büyük fakihi olarak bilinen Ebu Hanife ve muhtemelen talebesi Ebu Yusuf da böyle bir fahişeliğe izin vermektedir(!)

Kaldı ki müt’a nikahı illa da gizli yapılacaktır diye bir zaruret, bir kaide, bir kural mı var? Hangi Şii alimi böyle bir fetvayı vermiştir? Bazı insanlar bunu gizli tutmaya çalışıyorsa, bu onların şahsi tutumlarıdır; büyük ölçüde de iktidarı ellerinde bulundurarak bir İslamî hükmün uygulanmasına karşı çıkanların hışmından korunmak ve bu baskı kültürü altında gelişip şekillenen toplumun muhalefetinden kaynaklanmıştır. Yoksa eğer gerçek anlamda ilahi hükümler uygulanmış olsaydı, müt’a nikahı da aynı daimi nikah gibi açıktan yapılır, kimse de bundan rahatsızlık duymazdı. Nitekim Resulullah’ın zamanında bunu yapanlar, ne bunu saklıyorlardı ne de bundan bir utanç duyuyorlardı!! Siz maalesef bir çok konuda olduğu gibi burada da yanlış uygulamalar sonucu oluşan İslam dışı bir toplumsal adeti, bizim aleyhimize delil olarak kullanmaya çalışıyorsunuz. Oysa ölçü şeriattır, toplumların yanlış gelenek ve uygulamaları değil.

Buradan, daha sonra Burhaneddin beyin yazısının Şia’ya ait bölümünde göreceğimiz, Şia kaynaklarından naklettiği bazı hadislerdeki tabirlerin felsefesi de ortaya çıkmış oluyor ki, o hadislerde İmamlarımız bazı kimseleri müt’a yapmaktan men ederken, işte bu horlanma olayını gerekçe göstermektedirler. Yoksa eğer gerçek anlamda İslami hükümler Allah'ın ve Resulü’nün istediği şekilde uygulansaydı, bunlara asla gerek kalmazdı. Nitekim Resulullah'ın zamanında da buna gerek duyulmuyordu. Sahabe de açıkça biz bunu çok kolay şartlarda yapıyorduk demekten ne çekiniyor, ne de arlanıyorlardı. Hatta o zaman müt’a yapan kadınlar da ne bundan bir utanç duyuyor, ne de açıklanmasından rahatsız oluyorlardı. Bunlardan birisi (ki sonraki bahislerimizde buna değineceğiz), Halife Ebu Bekir'in kızı Esma'dır ki Zübeyr ile yaptığı müt’a nikahından oğlu Abdullah b. Zübeyr dünyaya gelmiştir! (el-Muhadarat (Ragıb el-İsfahani), C.2, S.94, İkd-ül Ferid (İbn-u Abdi Rabbih), C.2, S.139)Esma bt. Ebi Bekr'in kendisi Resulullah zamanında bunu yaptıklarını açık bir şekilde itiraf etmiştir. (el-Müsne (Teyalisi), S.227)

Şahit olayına gelince, yukarıda işaret ettiğimiz ve ileride de açıklayacağımız üzere, Ehl-i Beyt fıkhı, ister daimi nikah olsun, ister geçici nikah olsun, nikah akdinin şahit huzurunda icra edilmesini, nikahın şartlarından kabul etmiyor. Şia fıkhında nikah akdinin değil, talak akdinin şahit huzurunda okunması şarttır. Şia bu görüşünde Kur’an-ı Kerim’e dayanmaktadır. Zira Kur’an-ı Kerim’de nikahı şahit kaydı koymaksızın bizzat mükelleflerin kendileri gerçekleştirebilecekleri buyrulurken, talak konusunda şahidin huzurunu şart koşuyor. Burhaneddin beyin yazısının Şia’yla ilgili bölümünde bu konuyu daha detaylı şekilde açıklayarak, bu hususta da Şia’nın görüşünün daha isabetli olduğunu belgeleriyle ortaya koyacak ve Ehl-i Sünnet müçtehitlerinden ve sahabeden de Şia’nın görüşünde olanların bulunduklarını göstereceğiz. Velhasıl eğer Şia müt’a nikahında şahit aramıyorsa, bunu daimi nikahta da aramıyor ve bunu da Kur’an’a dayandırıyor. Zira Kur’an-ı Kerim, nikah akdinde şahit şart koşmazken talak akdinde şahidi şart koşmuştur.  

Bu açıklamaların ardından Burhaneddin beyin:

"Tam bir gizlilik ve sadece kadınla erkeğin anlaşması şeklinde cereyan eden müt’a nikahı değerlendirecek olursak bu ulvi gayelerin sükut ettiği görülür. İleriki yazılarımda görüleceği üzere, bizzat Şiiler, bu nikahın hem kıza, hem kızın ailesine getireceği zül ve arı kabul etmişlerdir. Yıllarca emek çekip evlat büyüten bir anne-babanın, haberleri olmadan kızlarının müt’a nikahı ile kirlendiğini işitmeleri, onların kahrolmaları ve yıkılmaları için yeterlidir. Sağduyu sahibi herkes, nezih şeriatımızın böylesi bir kirliliği meşru addetmeyeceği hususunda tereddüt etmez. " şeklindeki açıklamalarının da ne kadar yersiz ve abes olduğu da anlaşılmış oluyor. Zira dediğimiz gibi, evvela böyle bir zaruret söz konusu değildir. Saniyen, Şia fıkhında ister müt’a, ister daimi evlilik olsun bekar kızların evlenmelerinde veli izni şarttır. Salisen, eğer bunu, Şia fıkhındaki nikahta şahidin şart olmadığı hususuna bağlıyorsanız, bunu Şia (ve ileride açıklayacağımız üzere bazı Sünni alimleri) daimi nikahta da şart bilmiyorlar. Rabien, bazıları bunu böyle yapıyorlarsa, onları buna zorlayan, sizin gibilerin şer’i hükümlerin karşısında aldığı menfi davranış ve tutumlarıdır. Şia kaynaklarında bazılarına bunu bazı şartlarda yapmamaları tavsiye edilirken, doğuracağı horlanmaya işaret edilmesi de, işte bu gibi harici sebeplerdendir. Yoksa bunun şer'i olduğunda ısrar eden bir kimsenin aynı zamanda insanları ondan men etmesi düşünülemez.

Burhaneddin bey diyor ki:

"Evliliğin öncelikle gayelerinden biri tenasüldür. Yani insan neslinin devamı. Hatta eski büyüklerimizi, evlenenler için yapılan düğün şenliğinin bu evlilikten hasıl olacak yeni nesli istikbal etmeye râci olduğunu söylemiştir. Bu mülâhaza ve evliliğin böylesi bir yoruma tabi tutulması, Resûl-i Ekrem (aleyhissalâtu vesselâm) efendimizin: "Evlenin çoğalın, ben sizin çokluğunuzla diğer ümmetlere karşı iftihar edeceğim. Vedüd (çok seven) ve velûd (çok doğuran ) kadınla evlenin, kısır kadınlarla evlenmeyin! Gibi hadislerine ne kadar muvafık düşmektedir?

Müt’a nikahında tenasül de gaye değildir. Bu, nikah müessesesini, her çeşit içtimai, beşeri yönlerinden tecrit ederek, sırf şehevi duyguların tatminine indirgemektedir."

Aslında bunların hepsinin cevabını vermiş bulunuyoruz, ama sözlerimiz tahrif edildi, nakledilmedi denilmesin diye hepsini naklediyoruz. Dediğimiz gibi bütün bu yersiz açıklamalar daimi nikah ile geçici nikahın hikmetlerinin birbiriyle karıştırılmasından kaynaklanmaktadır.

Sonra herhangi bir sebepten dolayı daimi evlilik yapma imkanı bulamayan bir kimsenin, kendini günahtan korumak ve başka hiçbir şer’i yoldan tatmin edilemeyen cinsel dürtülerinin baskısından doğan ruhi ve psikolojik rahatsızlıklarını önlemek maksadıyla şer'i mukaddesin koyduğu helal bir yoldan şehevi duygularını tatmin etmesi, kötü bir şey mi yoksa? Bir nikahın şer'i olabilmesi için illa da tenasül ve çocuk yapmak mı amaçlanmalıdır? Yani bir kimse hatta daimi evlilik yaptığında çocuk sahibi olmak istemez ve azil ve benzeri önleme yöntemleriyle çocuk yapmayı önlerse, nikahı batıl mı olur? Böyle bir fetva veren bir tane Sünni müçtehit dahi biliyor musunuz? Biliyorsanız, buyurun biz de öğrenelim.

Bunları söylerken, daimi evliliğin meziyetleri veya haşa çocuk yapmanın kötü bir şey olduğunu söylemek istemediğimiz açıktır herhalde. Tabi ki normal şartlarda olan kimselerin daimi evlilik yapmalarının ve onun bütün meziyetlerinden istifade etmenin öncelik ve güzelliğini kimse inkar edemez. Ama bütün mesele böyle bir imkanı olmayan kimseler hakkındadır. Evrensel bir din olan ve bütün zamanların, ve şartların dini ve hayat nizamı olan İslam, normal şartlarda olanlar için olduğu gibi, istisnai ve zor durumlarda olanlar için de mutlaka bir çözüm yolu göstermelidir. “Oralar beni ilgilendirmez; ne yaparsa yapsın.” diyemez. Aşağıda, geçenlerde siteye yazı yazan bir kardeşimizin ziyaretçi defterine yazıp da cevap isteyen ve (bazı demagojilerin dışında kimsenin cevap vermediği) bazı soruları tam yeri gelmişken buraya aktarıyorum. Allah rızası için elinizi vicdanınıza koyup karar verin:

1- Bir kimse farz edin, cinsel duyguları acımasız ve en şiddetli şekliyle kendisine baskı yapmaktadır. Maddi açıdan henüz bir aileyi geçindirecek durumda değildir. Maddi durumundan veya herhangi sebeplerden ötürü hiçbir kimse kendisiyle daimi nikah yapmaya yanaşmıyor. Bunu defalarca denemesine rağmen sonuç alamamış. Bütün çabalarına rağmen cinsel dürtülerini de bir türlü bastırıp yatıştıramıyor. Bu dürtülerin amansız baskısıyla psikolojik açıdan perişan ve hiçbir iş yapamaz durumda. Kısacası daimi evliliğe giden bütün yollar yüzüne kapalı olan ve artık hiçbir yolla kendini kontrol edebilecek durumda olmayan ve bu yüzden çeşitli cismi ve ruhi rahatsızlıklarla boğuşup duran bu zavallıya, evrensel, ebedi ve insanlığın maddi ve manevi bütün soru ve sorunlarına çözüm getirdiğine inandığımız İslam dini adına aşağıdaki yollardan hangisini öneriyorsunuz veya sizin, bizim aklımıza gelmeyen bir öneriniz var mı?

a) Bir takım operasyonlarla kendini erkeklikten düşürüp cinsel dürtülerine ebediyen son versin.

b) Ömrünün sonuna kadar içinde bulunduğu cismi ve ruhi rahatsızlıklarla boğuşup dursun. Sonu nereye varırsa varsın.

c) İntihar etsin.

d) Zina etsin.

e) .... ....

2- Bir kadın düşünün, her hangi bir sebepten dolayı yıllarca beklemesine rağmen taliplisi yok. Yada evlenmiş kocası vefat etmiş veya boşanmış, yanında birkaç tane de çocuğu olduğu için kimse kendisiyle evlenmiyor (ne tek evlilik, ne de çok evlilik yoluyla). Cinsel sorunlar açısından da önceki sorudaki kimseden hiçbir farkı yoktur. Böyle birisi için de yukarıda bahsettiğimiz alternatiflerden hangisini önerirsiniz acaba? Örnekler daha da çoğaltılabilir.

Rabbim şahittir ki aynen bahsettiğim konumda bulunan nice insanlar tanıyorum ki şu anda çözümsüz bir buhranın içerisinde kıvranıp durmaktadır.

İşte meydan! Bir İslam uzmanı olarak Allah rızası için bu insanlara bir çözüm yolu gösterin; eğer İslam'a ve onun evrenselliğine ve kamil bir hayat nizamı olduğuna inanıyorsanız. Tabi bu şekilde inanmayana bir diyeceğimiz yok...

Burhaneddin bey şöyle devam ediyor: "Bu işten en çok zarar gören de kadındır. Kadın, para mukabili, erkeğin şehvetine bir alet durumuna düşmektedir. Mukabilinde ne zevce olma, ne anne olma, ne de vâris olma şansına sahip değildir. Hiçbir himaye ve ünsiyet hakkı da elde edilmemektedir. Kadınları ve acizleri himaye edici esaslar getiren İslam’ın, merhamet ve himayeye pek muhtaç olan kadınlar taifesinin aleyhine işleyecek ve suiistimale çok açık böyle bir müesseseyi meşru addetmesi mümkün değildir.

Esasen meşru nikahın getirdiği aleniyet şartı, aleniyeti garantileyecek asgari iki şahit ve davullu-yemekli düğün, velinin izni, mehir gibi esaslar, nikahta öncelikle kadının haklarını korumaya dönüktür. Bunlar hakkı ile yerine getirildiği taktirde kadını mağdur edecek suiistimaller mevzubahis olamaz.

Ya müt’a nikahı? Allah ve Resulü’nü veya melekleri ve hatta yatırları şahit kılarak icra edilen müt’a nikahı? Bu, zavallı kızların, cahilliğin sevki ile dindarlığın gereği imiş gibisine aldatılarak kirletilmesinden başka bir şey değildir."

Yukarıda yaptığımız ve daha sonra yapacağımız açıklamalardan bu iddiaların ne kadar abes ve cahilane veya gafilane ve müt’anın mana ve hikmetinden ne kadar uzak şeyler olduğu anlaşılmış ve anlaşılacaktır.

Müt’a nikahında kadınların haklarının zayi edilme olasılığı olduğu iddiasına gelince İslam dini, daimi evlilikte olduğu gibi, müt’a nikahında da ilgili hukuki düzenlemelerinde bütün bu hususları garanti altına almıştır. Dolayısıyla bu iddialar, İslam dininin ilgili hükümleri nazara alınmaksızın üretilen bir takım hayali sorunlardan öte değildir.

Burhaneddin beyin, müt’ada kadının zevc olmadığı iddiası da açık bir mugalatadan öteye gitmemektedir. Zira yukarıdaki yazılarımızda Kur’an-ı Kerim ayeti ve Allah Resulü’nün uygulamasına istinaden zevc kavramının daimi evlilikle evlenen kadınları kapsamı dahiline aldığı gibi, müt’a nikahıyla evlenen kadınları da kapsamı dahiline aldığını ispat ettik.

Annelik hakkına gelince, daimi evlilikte olduğu gibi, geçici evlilikte de iki tarafın rızasıyla müt’a nikahıyla evlenen çiftler de çocuk sahibi olabilirler. Bu evlilikten doğan çocuk da daimi evlilikten doğan çocuk gibi bütün meşru haklara sahiptir. Elbette şunu da eklememiz gerekir ki geçici nikahta çoğu zaman daha çok cinsel dürtülerin baskılarından kurtulmak ve günaha düşmekten korunmak amaçlandığı için, eşler alacakları tedbirlerle çocuk yapmayı önleyebilir ve bu açıdan karşılaşılabilecek muhtemel sıkıntıların önüne geçebilirler.

Dolayısıyla Burhaneddin beyin bu iddiası da yersiz bir iddiadan öte geçmez. Mehir hakkına gelince, bu açıdan daimi evlilikle geçici evlilik arasında hiçbir fark söz konusu değildir.

Miras hakkına gelince, bunun nikahla bir alakası olmadığını, kendi başına müstakil bir mevzu olduğunu, dolayısıyla da müt’a nikahında miras hakkının olmayışına istinat edilerek onun caiz olamayacağına delil getirmenin mümkün olmadığını belgeleriyle ortaya koyduk.

 

,Burhaneddin Bey şöyle devam ediyor:

"MÜT’A NİKAHI”

Müt’a kelime olarak dilimizde halen kullanılan temettü kelimesiyle aynı kökten gelir. Temettü faydalanmak, kar elde etmek demektir. Müt’a nikahı, malum veya (Zeyd’in gelmesine kadar diye belirlenen) meçhul bir müddet için yapılan nikahtır. Bu nikahta, normal nikahta mevcut olan çocuk edinme, ünsiyet veraset gibi diğer gayeler yoktur. Tek maksat temettü yani istifade olduğu için müt’a denmiştir."

Elbette şunu inkar etmiyoruz ki, müt’a nikahının en bariz faydası, daimi evlilik yoluyla cinsel ihtiyaç ve gereksinimini karşılayamayan ve günaha düşme korkusu taşıyan kimsenin bu şer'i yolla tabii ihtiyacını karşılamasıdır. Ancak müt’anın faydalarını sadece bununla sınırlandırmak doğru değildir. Örneğin daimi olarak evli olduğu eşinden çocuk sahibi olamayan bir erkeği düşünün ki, bu erkek haklı olarak neslinin devam etmesini istiyebilir. Ancak diğer taraftan da ne eşini boşamak istiyor, ne de ikinci bir evlilik yapma imkanı vardır. Ya da imkanı da olsa birinci eşi buna tahammül etmiyor ve kurdukları yuva, yıkılma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Şimdi böyle bir kimse için müt’adan daha uygun, daha zararsız bir çözüm yolu tanıyor musunuz? O halde müt’ayı sadece şehveti teskin aracı olarak göstermek yanlıştır.

Müt’a nikahında çocuk edinmek iki tarafın rızasına bağlıdır. İsterlerse, çocuk sahibi de olabilirler, istemezlerse de çocuk yapmazlar. Nitekim daimi evlilikte de illa da çocuk yapacaksın diye bir zaruret söz konusu değildir. Dolayısıyla da eğer bir kimse daimi evliliğinde çocuk yapmak istemezse, şeriatta onu çocuk yapmaya zorlayacak bir kural ve kaide mevcut değildir. Bu yüzden de ona, illa da sen çocuk yapacaksın, aksi taktirde bu evliliğin geçersizdir, denilemez. Velhasıl çocuk yapmak nikahın cevaz şartlarından olmadığı gibi, çocuk yapmamak da bir nikahın meşru olmama gerekçelerinden değildir.

Ünsiyet hakkı da yine müt’a nikahında iki tarafın arısındaki anlaşma şartına bağlıdır. Böyle bir şartı koyarlarsa, kadın bu hakka da sahip olur, koymazlarsa da sahip olmaz. O halde mutlak anlamda müt’a nikahında ünsiyet hakkı yoktur demek, bu nikahın hukuki düzenlemlerinden habersiz olmaktan kaynaklansa gerektir.

Veraset mevzuunun da nikahla bir alakası olmadığını daha önce ispat etmiş bulunmaktayız.

Sonra bir şeyin meşruluğu veya gayri meşruluğu, şeriat tarafından belirlendiği gibi, onunla ilgili hukuki düzenlemler de şeriat tarafından belirlenir. Bu durumda ilk başta bahsedilmesi gereken konu, müt’a nikahının caiz ve meşru olup olmadığını ortaya koyacak delillerdir. Yoksa, cevaza ve meşruluğa dair deliller red edilmeden, en azından şeriatın meşru görme ihtimalı olan bir mevzu için, şeriatın karşısına dikilerek, sen niçin başka bir mevzuda koyduğun hukuki düzenlemeyi burada da koymamışsın, öyleyse bu caiz değildir demek, şeriata karşı açık bir küstahlıktır. Doğrusu, Burhaneddin bey gibi ilim ve irfandan bahseden birisinin böylesi ilim dışı bir yöntemi izlemesini anlamakta güçlük çekiyoruz.  

Burhaneddin beyin "Müt’a nikahı önceden belirlenen müddetin dolmasıyla sona erer ve talak olmadan ayrılık vukua gelir. Veraset, nafaka iddet gibi normal nikahla hasıl olan durumlar bunda yoktur." sözüne gelince; evvela talakın olmaması bu nikahı meşru olmaktan çıkarmaz. Zira önce de belirttiğimiz üzere bir şeyin meşruluk ölçüsü şeriatın ona izin verip vermemesidir. Her şeyin ölçüsünü de yine şeriat belirler. Bu durumda eğer şeriat müt’a nikahına emreder ve onda talak ölçüsünü de koymazsa, bizim kalkıp niçin ona talak ölçüsünü koymamışsın öyleyse, bu haramdır demeğe hakkımız yoktur. O halde burada önemli olan müt’a nikahı için yeterli şer’i delilin olup olmadığıdır ki, bunu da inşaallah ileride göreceğiz.

Kaldı ki, daimi nikahta bile helaliyet bağlarının kopması, illa da talakla olacak diye bir şart söz konusu değildir; aksine bazen de talak olmaksızın karı koca arasındaki ilişki kopar. Örneğin, eşi mürtet olup dinden çıkan bir kadın kocasından ayrılmış sayılır. Oysa ortada talak diye bir şey söz konusu değildir. Keza cariyenin efendisine hilliyeti de talak diye bir şey söz konusu olmaksızın, onu başkasına satmasıyla son bulur. O halde iki cins arasındaki helaliyetin kalkması için illa da talak olması gerekir diye bir şart söz konusu değildir. Dolayısıyla da bu helaliyet ilişkisinde talak yoktur, binaenaleyh orada helaliyet de olamaz diye istidlal etmek açık bir mugalatadan ibarettir. Velhasıl hem helaliyet ilişkisi hem de bu ilişkinin ortadan kalkması şeriatın emriyle belirlenir. Şeriat helaliyet ilişkisi için daimi nikahı vesile kılabileceği gibi, geçici nikahı ve milki yemini de vesile kılabilir. Keza helaliyet ilişkisinin ortadan kalkması için de daimi evlilik ilişkisinde talakı vesile kılabileceği gibi, süreli evlilik ilişkisinde sürenin bitmesini veya mülkiyetle hasıl olan helaliyet ilişkisinde satmayı da ayrılığa vesile kılabilir. Bu durumda bir mevzu için belirlediği ölçü başka bir mevzuda yoktur diye şeriata karşı ahkam kesmek olamaz. Bize düşen bizce sabit olan şeriatın hüküm ve ölçülerine teslim olmaktır.

Veraset ve nafakanın olmayışı da önceden de değindiğimiz gibi bu iki nikahın ayrı ayrı şartlar ve hedefler için söz konusu olduklarından dolayıdır. Sonra miras olayının başka bazı nikah türlerinde de olmadığını, ama buna rağmen Ehl-i Sünnetçe nikah olarak kabul edildiklerini önceden açıklamıştık.

İddet olayına gelince, maalesef bu tam bir iftiradır ve hiç bir Şia fakihi müt’a nikahıyla evlenen kadının iddet beklemesine gerek yoktur diye bir fetvası yoktur. Hepsi nikah süresi bittikten sonra mutlaka iddet beklemesi gerekiyor diye fetva vermişlerdir.

Sonra Burhaneddin bey,"Burada sadece, belirlenen müddet içinde kadının nefsinden yapılacak istifadeye mukabil ödenecek para mevcuttur." diyerek kasten bu nikahı başka şeylere benzetme telaşı da, boşuna bir çırpınıştır. Zira ileride de zikredileceği üzere, bu açıdan daimi nikahla müt’a nikahı arasında hiç bir fark yoktur. Ancak tek farkları bu ikisi arasındaki isim değişikliğidir. Birisinin adına mehir diğerine ise ecir denir. Ama şart olması açısından ikisinde de bunun olması şarttır ve bu kadına tanınan ilahi bir haktır. Bunu başka şeylere benzetme çabası içerisine girmek, farkında olunsun veya olunmasın tek kelimede iğrençliktir ve nikahı meşru kılan Allah ve Resulüne gafleten de olsa yapılan bir saygısızlık ve hakarettir.  

"Şu halde müt’a nikahının en bariz vasfı muayyen bir müddetle sınırlandırılmasıdır. Halbuki Normal, meşru nikahta zaman tahdidi yoktur."

Muhterem okuyucularımızın da dikkat ettiği gibi bu vatandaş, yazının başından sonuna kadar sık sık bu cümleyi kullanmaktadır: "Normal meşru nikah." Bununla da ta baştan, müt’anın gayri meşru olduğunu insanların belleğine kazımaya çalışıyor. Daha hiç bir delil ortaya koymadan ulu orta durup durup bu lafzı kullanması da bir başka çirkinliktir. Daimi nikahta böyle bir tahdit yoktur dese, doğru olur ve bu açıdan kimsenin de bir diyeceği olmaz; ancak bunu yapmıyor, çünkü biliyor ki o zaman akıllı olan bir kimse "Doğrudur ama bunun ne sakıncası var; zaten ikisini birbirinden ayıran da bu değil mi? İkisi de her açıdan aynı olsaydı, o zaman ayrı iki şey söz konusu olmazdı zaten." diyecektir.

Burhaneddin bey şöyle diyor: "Bazı alimler, yapılan nikahın müt’a nikahı olduğunu tasrih etmeden "mutlak bir nikah yapsa, fakat içinde müt’a nikahına niyet etse bunun hükmü nedir sorusuna cevap aramışlardır. Kadı’nın belirttiğine göre bu nikahın muteber nikah olacağında alimler icma etmişlerdir. Böyle bir nikah müt’a nikahı olmaz. Çünkü o, her iki tarafın bilgisi ve müt’abakatı ile muayyen bir müddet için yapılan nikahtır. İmam Malik: "Böyle mutlak bir nikah insanların ahlakına uymaz derken, Evzai, ulemadan ayrı şaz bir yol tutarak: "Bu müt’a nikahıdır, onda hayır yoktur" demiştir.

Ayni’nin belirttiğine göre, müddeti insan ömrünü aşacak kadar mesela 200 yıl diyerek uzun tutmak sureti ile, nikahın talaksız sona ermesi karı-koca arasında mirasın olmaması gibi korkulan mahzurlu hususların bulunmayacağı tarzda bir müt’a caiz olur mu diye düşünülmüş ise de cumhur bunu da caiz görmemiştir.

Bu bölümdeki açıklamalar, müt’a nikahının aslıyla ilgili olmamakla beraber, madem kendisi gündeme getirmiş, konunun tekmili için Mürsel kardeşimizin yazısının sonlarına doğru "Kaçamak Fetvalar" başlığı altında verdiği bilgileri buraya aktarıyoruz. Böylece müt’aya bir türlü izin vermeyenlerin kötü gördükleri müt’adan beş beter nice fetvalar verdiklerini okuyucularımız bir nebze olsun görüp kararlarını versinler.  

 

"KAÇAMAK" İÇTİHÂTLAR

 

Geçen bölümde, "müt’a nikâhı" için "haramdır!" diyenlerin dayandığı delilleri ele aldık. Bölümün sonlarına doğru da, akıl almaz "aklî" delillerine yer verdik. Şimdi, "Müt’a" nikâhının "haramlığını" ispatlayabilmek için akla hayale gelmedik "deliller" sunmaya çalışan, bunun için "kırk dereden" su getirenlerin, müt’a nikâhını bile aratacak fetvalar verdiklerini, çok ilginç içtihatlarda bulunduklarını göreceğiz! Bunlar öyle fetva ve içtihatlar ki; bir çoğunu, müt’aya "helal" diyenler bile kabul etmiyor! İşte sözünü ettiğimiz bu "kaçamak" fetva ve içtihatlardan bazıları:

1. "Bir kimse, bir kadını belli bir ücret karşılığı zinâ etmek için kiralarsa; ona zina haddi (cezası) tatbik edilmez!"

Ebû Hanîfe, el-Cessâs, es-Serahsî ve Qâdîhân başta olmak üzere; İbn-i Hümâm ile Alâüddîn el-Haskefî dışında kalan Hanefî mezhebinin bütün fukahâsı bu kanaatte. (1)

2. "Bir kimse, bir kadınla 'belli bir süreyle' tezevvüc eder, evlenirse; bu nikâh sahihtir! Ancak akit esnasında belirtilen 'süre' hükümsüz olup, nikâhları hukûken ebedî olarak kıyılmış gibi işlem görür."

Ebû Hanîfe'nin öğrencilerinden Züfer ile Hanefî fukahâsının en önde gelenlerinden İbn-i Hümâm bu görüşte!(2) Onlar buna "muvakkat nikâh" adını veriyorlar.

Züfer ile İbn-i Hümâm, bunun için akit esnasında "tezevvüc = evlenme" ve "nikâh" gibi kelimelerin kullanılmasını şart koşuyorlar. Bunların yerine "Müt’a" kelimesi kullanılırsa, akdi geçersiz sayıyorlar. Yani: "... bir aylığına evleniyorum" demekle, "... bir aylığına müt’a yapıyorum" demek arasında "fark" görüyorlar! Oysa ha muvakkat nikâh, ha müt’a nikâhı; arada kelime oyunundan başka bir şey yok! (3)

3. "Bir kimse, bir kadınla onu bir ay sonra boşamak şartıyla evlense; bu nikâh akdi sahih ve geçerlidir. Ancak ileri sürülen şart hükümsüz olup, nikâhları hukûken ebedî olarak kıyılmış sayılır."

Ebû Hanîfe ve öğrencileri dahil, bütün Hanefîlerin ittifakla kabul ettikleri bir görüş. En kuvvetli görüşe göre İmam Şâfiî de bu kanaatte. (4)

Şu içtihada bakın! Bunun bir önceki içtihattan farkı ne? Akit esnasında ileri sürülen şartın "hükümsüz" sayılması neyi değiştirebilir? O kimse evlendikten bir ay sonra eşini boşasa; bunu kim engelleyebilir? Boşadıktan sonra; işte size "bir aylık nikâh"! (5)

4. "Bir kimse, geçici bir süreyle evlendiğini içinde gizleyerek bir kadınla nikâhlansa; bu nikâh câiz ve sahihtir."

Hanefîler, Mâlikîler ve Hanbelî fukahâsından İbn-i Qudâme bu görüşte. Hatta Mâlikîler, kadın tarafı erkeğin bu niyetini anlasa bile o nikâhı geçerli sayıyor. (6)

Bu nikâhın "Müt’a" nikâhından ne farkı var? Diliyle açıktan söylediğinde "yasak" sayılıyor da, içinden aynı şeye niyetlendiğinde neden "câizdir" deniyor!? İnsanlar bu durumda hileye başvurarak "illegal" yoldan müt’a yapmış olmaz mı!? (7)

5. "Bir kimse, sadece gündüz vakti bir araya gelmek şartıyla bir kadınla evlense; bu nikâh sahihtir."

Hanefîler, Şâfiîler ve Hanbelîler bu görüşte. Onlar bu nikâha "nehâriyye = gündüzlük" adını veriyorlar. Ancak Şâfiîlerle Hanbelîler, şartın hükümsüz olduğunu; evlendikten sonra o şarta bağlanmanın gerekli olmadığını söylüyorlar. (8)

Oysa bu da bir bakıma "Müt’a" nikâhına benziyor. Çünkü dâimî nikâhtaki "süresizlik", bir şekilde -teorik olarak ta olsa- çiğnenmiş oluyor. (9)

6. "Bir kimse, üç talak ile boşanmış bir kadınla, onu önceki kocasına helal kılmak şartıyla evlense; bu nikâh mekruh olmakla birlikte, hukûken sahih ve geçerlidir. Bu evlilik ile kadın önceki kocasına helal olur!"

Ebû Hanîfe ile öğrencisi Züfer'in ve bütün Hanefî fukahâsının ittifakla kabul ettiği görüş.(10)

Bilindiği gibi; bir kadın kocası tarafından üç talakla tümden boşandığında, ona tekrar helal olabilmesi için; bir başkasıyla "dâimî" nikâhla evlenmesi ve onunla mutlaka cinsel ilişkide bulunmuş olması gerekir. Konuyla ilgili ayet ve hadisler bu konuda yeterince açık. İşte bu ikinci evlilik de ileride sona erer; kadın önceki kocasıyla tekrar evlenip bir araya gelmeyi düşünürse, bunun bir sakıncası yoktur. Bu işin İslâmî açıdan yasal yolu budur ve buna İslâm Hukûkunda "tahlîl" adı verilir.

Bunun bir de yasal olmayan yolu var: Eşini üç ayrı talak ile tamamen boşayan bir kimse, o eşiyle tekrar evlenebilmek için ikinci bir kocayla anlaşır! İkinci koca o kadınla evlenip onunla cinsel ilişkide bulunduktan kısa bir süre sonra onu boşar! Böylece o kadın birinci kocasına "güyâ" helâl olur!!! Adeta kiralık olan bu ikinci kocaya "hulleci", yaptığı bu işe de "hullecilik" adı verilir.

Allah'ın Rasûlü'nün (s.a.a) hulleciliği kesin olarak yasakladığı; hulleciyi "iğreti / kiralık teke"ye benzettiği(11) ve "hulleci = ikinci koca" ile "kendi namına hulle yapılan = birinci koca" üzerine lanetler yağdırdığı(12) herkes tarafından biliniyor. Buna rağmen Hanefîlerin, böyle bir nikâhı onaylaması ve hukûken geçerli sayması; gerçekten içler acısı bir durum!

Bunlar yetmiyormuş gibi; el-Bezzâzî gibi bazı Hanefî alimlerinin "Hulleci koca anlaşmayı bozarak, eşini boşamaktan kaçınırsa; hâkim kararıyla zorla boşattırılır!!!" demesi ...(13) İslâm Hukûku adına ne iğrençlikler sergilendiğini açıkça gözler önüne seriyor.

Mâlikîler, Şâfiîler, Hanbelîler, Zâhirîler ve hatta "Müt’a" nikâhına "evet" diyen İmâmiyye mektebi böyle bir nikâha "haramdır" derler ve hukûken geçersiz olduğu için derhal feshedilmesi gerektiğini; böyle bir nikâhla o kadının önceki kocasına asla helal olamayacağını ifade ederler. Ancak Şâfiîler, hulleci kişi o kadınla bu amaçla evlenir ve bu niyetini gizlerse; dolayısıyla bu durum akit esnasında açıkça şart koşulmazsa; nikâh akdinin mekruh ancak sahih ve geçerli olduğunu söylüyorlar! (14) Bu arada, akit esnasında şart koşulmaksızın, "hulle" niyetiyle yapılan nikâhın geçerli olacağını; üstelik "hulleci" kocanın bu işi yaptığından dolayı sevap bile kazanacağını söyleyecek kadar ileri gidenler de var!!! Sâlim b. Abdillâh, Urve b. Zübeyr, Âmir eş-Şa'bî, Qâsım b. Muhammed, Yahyâ b. Saîd, Ebû Sevr, Ebuz-Zinâd ile Rabîa'nın yanı sıra, Hanefîlerden İbn-i Hümâm, Alâüddîn Timurtâşî, el-Haskefî, Sinânüddîn el-Âmâsî vb. bu görüşteler! (15)

İşte müt’a nikâhına bir türlü "câizdir ve helâldir" diyemeyenlerin hali! Müt’ayı haram saymakta direnenler, müt’aya cevaz verenlerin bile kabul edemeyeceği fetvalar verebiliyor, ilginç içtihatlarda bulunabiliyorlar! Allah ve Rasûlü'nün açıkça serbest bıraktığı bir nikâhı yasaklarken; öbür yandan, adına "Müt’a" demeseler de, müt’aya benzer uygulamaların önünü açıyorlar! Bu ne acınacak durum!

 

Kaynaklar:

1)- bk. el-Cessâs,III,95; es-Serahsî,IX,58; Qâdîhân,III,468; el-Mavsılî, IV,90; İbn-i Hümâm,V,262; M. Husrev, ed-Dürar:II,67; el-Halebî, el-Mülteqâ:I,595; Şeyh Nizâm, el-Hindiyye:II,149; İbn-i Âbidîn,IV,29; Bilmen,III,205,208

Mâlikîler, Ebû Hanîfe'nin iki öğrencisi Ebû Yusuf ile Muhammed, Şâfiîler, Hanbelîler ve hatta "Müt’a" nikâhına cevâz veren İmâmiyye mektebi bu görüşe karşı çıkar; "hadd gerekir" der.

Yukarıdaki kaynakların yanı sıra bk. Mâlikîler = İbn-i Rüşd,II,363; el-Huraşî,VIII,76; ed-Derdîr-ed-Düsûqî, Şerhu Muhtasar'il-Halîl:IV,314 Şâfiîler = eş-Şîrâzî, et-Tenbîh:242; eş-Şirbînî, el-Muğnî:IV,146; el-Heytemî, Feth'ul-Cevâd:II,303 Hanbelîler = İbn-i Qudâme,X,187, el-Muqni':298; el-Hıcâvî,IV,255 İmâmiyye = Muhaqqiq el-Hıllî,IV,137; İmam Humeynî,II,456

ayr. bk. İbn-i Hübeyra, el-Îzâh vet-Tebyîn:286 a; ed-Dimaşqî,II,157; eş-Şa'rânî,II,146

2)- el-Cessâs,III,103; es-Serahsî,V,153; Qâdîhân,I,326; el-Kâşânî,II,273; İbn-i Hümâm, III,249; Vehbe Zuhaylî,IX,53

3)- Bu nikâhın nitelik olarak "Müt’a"dan bir farkı bulunmadığı için; Ebû Hanîfe ve iki meşhur öğrencisi başta olmak üzere bütün Hanefîler, Mâlikîler, Şâfiîler ve Hanbelîler, bu nikâhın hukûken sakat olduğunu; dolayısıyla feshedilmesi gerektiğini söylüyor.

bk. Hanefîler = el-Cessâs,III,103; es-Serahsî,V,153; Qâdîhân,I,326; el-Kâşânî,II,273; Mâlikîler = İbn-i Sahnûn, el-Müdevvene:II,160; İbn-i Abdilberr,238; ed-Düsûqî,II,238 Şâfiîler = eş-Şîrâzî,161; el-Heytemî, II,74 Hanbelîler = İbn-i Qudâme,VII,571; el-Hıcâvî,III,192

4)- el-Cessâs,III,103,105; es-Serahsî,V,153; Qâdîhân,I,326; el-Kâşânî,II, 273~274; İbn-i Hümâm,III,249; İbn-i Nüceym, el-Bahr:III,115; Şeyh Nizâm,I,283; İbn-i Âbidîn,III,51; İbn-i Qudâme,VII,573

5)- Bunun da "Müt’a" nikâhından pek bir farkının olmadığını göze alan Hanbelîler buna karşı çıkıyorlar. bk. İbn-i Qudâme,VII,573, el-Muqni': 213; el-Hıcâvî,III,192

6)- Hanefîler = İbn-i Hümâm,III,249; İbn-i Nüceym,III,115; Ş. Nizâm,I, 283; İbn-i Âbidîn,III,51~52 Mâlikîler = en-Nevevî,IX,182; el-Adevî, III,196; ed-Derdîr,II,239 İbn-i Qudâme = İbn-i Qudâme,VII,573; el-Hıcâvî, III,192; el-Merdâvî, el-İnsâf:VIII,163

"Hulle" konusunu işlerken yaptıkları açıklamalara bakılırsa Şâfiîler de bu kanaatte. bk. eş-Şîrâzî,161; er-Râzî,VI,113; eş-Şirbînî,III,183; el-Ensârî, Feth'ul-Vehhâb:II,44; el-Heytemî,II,91

7)- Bu yüzden Hanbelîler bu nikâha karşı çıkar. bk. el-Hıcâvî,III,192; el-Merdâvî,VIII,163

8)- Hanefîler = İbn-i Hümâm,III,249; İbn-i Nüceym,III,115; Ş. Nizâm,I, 283; İbn-i Âbidîn,III,52 Şâfiîler = eş-Şîrâzî,161 Hanbelîler = İbn-i Qudâme,VII,450~451; el-Hıcâvî,III,193

9)- O yüzden Mâlikîler bu nikâha karşı çıkarlar. bk. İbn-i Abdilberr,238; el-Cezîrî, el-Fıqh alel-Mezâhib:IV,88

10)- es-Serahsî,VI,9~10; el-Qudûrî, el-Muhtasar:III,58; el-Merğînânî,IV, 181~182; el-Kâşânî,III,187~188; el-Mavsılî,III,151; el-Bezzâzî, el-Fetâvâ:I,263; el-Aynî,XVII,15~16; Molla Husrev,I,386; el-Halebî,I, 439~440; Ş. Nizâm,I,474~475; İbn-i Âbidîn,III,414~415; Bilmen,II,109 vd.; Davudoğlu,VII,318, Selâmet Yolları:III,273~275

11)- İbn-i Mâce:nikâh,33; Hâkim,II,199 ayr. bk. el-Aynî,XVII,15

12)- Ahmed:I,82,87,88,93,107,121,133,150,158,448,450,451,462,II,322; Dârimî:nikâh,53; Ebû Dâvûd:nikâh,16; Tirmizî:nikâh,28; Nesâî:talâq, 13,zînet,25; İbn-i Mâce:nikâh,33 ayr. bk. ez-Zeyle'î,III,238~240; el-Aynî,XVII,15; İbn-i Hümâm,IV,181~182

13)- el-Bezzâzî, el-Fetâvâ:I,263 ayr. bk. el-Haskefî, ed-Dürr'ul-Münteqâ: I,439 Zaten bu görüşe İbn-i Hümâm ve daha pek çok Hanefî fukahâsı şiddetle karşı çıkmışlardır. bk. İbn-i Hümâm,IV,183; İbn-i Âbidîn,III,415

14)- bk. İbn-i Hübeyra,241 ab; ed-Dimaşqî,II,81~82; eş-Şa'rânî,II,109; el-Cezîrî,IV,77~84; Vehbe Zuhaylî,IX,93,116~117,375 vd.; Mâlikîler = İbn-i Abdilberr,238; el-Bâcî,III,299; el-Huraşî,III,216; ed-Derdîr,II,258 Şâfiîler = eş-Şîrâzî,161; er-Râzî,VI,113; el-Qastalânî,VIII,36; eş-Şirbînî,III,183; el-Ensârî,II,44; el-Heytemî,II,91 Hanbelîler = İbn-i Qudâme,VII,574~577; el-Muqni': 213; el-Hıcâvî,III,191 Zâhirîler = İbn-i Hazm'ın el-Muhallâ'sından naklen; Bilmen,II,111 İmâmiyye = Muhaqqiq el-Hıllî,III,17; İ. Humeynî,II,333, Tavzîh'ul-Mesâil:361

Üstelik bizim İmâmiyye mektebimiz, İslâmî açıdan yasal olan tahlîl nikâhının "dâimî" nikâh olması gerektiğini, "Müt’a" nikâhıyla o kadının önceki kocasına helal olamayacağını ifade ediyor.

15)- bknz. İbn-i Abdilberr,238~239; el-Aynî,XVII,15; eş-Şevkânî,VII,232; Davudoğlu, VII,318; İbn-i Hümâm,IV,181; et-Timurtâşî, Tenvîr'ul-Ebsâr:III,415; el-Haskefî,I,440; el-Âmâsî, Tebyîn'ül-Mehârim:35 a

 

Burhaneddin bey şöyle devam ediyor:

"SÜNNETTEKİ DURUM

Müt’a nikahının fıkıhtaki hükmünü kısaca belirttikten sonra Sünnetteki durumu deyince akla tabii olarak şu soru gelir: İslam’da fıkıh ayrı, sünnet ayrı mı?

Hemen cevap vereyim: Fıkıh sünnetten ayrı değildir. Ancak sünnet fıkıhtan çok daha zengin bir kaynaktır. Ve Hz. Peygamber’in yirmi üç yıllık hayatındaki bütün tatbikatını ihtiva eder. Bu açıklama zihnimize "Peki sünnette birbirinden farklı tatbikat mı var?" Sorusunu getirecektir. Bu sorunun cevabı ise "evet "dir. Sünnette hemen hemen her meseleyle ilgili farklı tatbikatlara, beyanlara rastlanabilir. Müt’a nikahı meselesinin hakkı ile anlaşılabilmesi maksadı ile bu noktanın biraz açıklanması gereğine inandığım için, önce kısaca bu hususa temas edeceğiz."

Burhaneddin beyin bu açıklaması da talihsiz bir açıklamadır. Çünkü eğer sünnetteki farklı tatbikattan maksat, zaman ve zemin açısından hiçbir farklılık söz konusu olmadan aynı konuda iki veya daha fazla hükmün tatbiki ise, bu doğru değildir. Zira böylesi bir durumda aynı mevzunun iki farklı hükmü söz konusu olamaz. Hayır, bundan maksat, bazı zaman ve zeminlerin değişmesiyle hükmün de değişmesi ise, bu doğrudur. O zaman da buna farklı tatbikat demek doğru değildir. Zira yeni uygulama, şartlar değiştiği için yeni bir mevzu durumunu alan bir konuda yeni bir hükmün tatbikidir. Yok eğer maksat, nakil ve rivayetlerin birbirinden farklılığı ise, o zaman da bunların hepsine topyekün Sünnet demek doğru değildir. Zira böylesi bir durumda o rivayetlerin hangisinin gerçek anlamda Resulullah'a ait olup olmadığını araştırmamız gerekir.

Burhaneddin bey bu açıklamayı yaptıktan sonra, uzun uzun müt’a hakkında kitaplarındaki farklı rivayetlerin sebebini izah etmeğe ve bunu bazı hükümlerin uygulamasındaki tedriç prensibine dayandırmaya çalışmaktadır. O şöyle diyor bu konuda:

 
"MUHATABA VE ŞARTLARA GÖRE FARKLILIK VE TEDRİÇ:

İslam, miladi yedinci asrın Arap cemiyetine inmiştir. Bu cemiyete insanlar, yazılanı olduğu gibi kaydedecek boş bir levha durumunda değildir; bir kısım inançlar, ibadetler, örfler, adetler, köklü alışkanlıklar mevcuttur. İslami mesaj, çoğu batıl olan eskilerin yerini alacaktır. Ama insanın kültür dağarcığı kara tahta değil ki, bir hamlede silinip, yerine yenileri yazılsın. Kaldı ki, yaratılışı gereği mükerrem olan insanoğlu, bilerek batıla, kötüye müşteri olmaz. Batılları da iyi, doğru bilerek benimser. Bu sebeple inançlarında, alışkanlıklarında müt’aassıptır. Onları terketmesi için, yanlışlığına ikna edilmesi, eski alışkanlığının kırılması lazımdır. Bu iş fert planında zor olduğu gibi cemiyet planında çok daha zordur. Şu halde inançları, adetleri, alışkanlıkları ve her çeşit değerleriyle bir cemiyeti toptan değiştirmekten daha zor bir şeyin olmadığı söylenebilir. Günümüzde insan fıtratının tabii olduğu kanunlar, gelişen beşeri ilimler sayesin de çok iyi bilindiği, kitap, dergi, gazete, radyo, televizyon gibi telkin vasıtaları son derece gelişip zenginleştiği ve mesela komünist alem bunları azami ölçüde, istediği gibi kullandığı halde netice alamamış, homosovieticus dedikleri hakiki manada komünist yetiştirilmemiş, cemiyet değil fertler bile değiştirilmemiştir. İşte bu zor işi, yani her şeyi ile İslam dışı olan bir cemiyetin cahiliye kültürünü silip yerine İslamı ikame etme işini Hz. Peygamber (ASM)( Allah'ın ikramından başka bir şey değildir) başarmıştır. Bunda Hz. Peygamber Cenab-ı Hakk’ın irşadıyla tedric prensibini düstur edinmiştir. Tedric, muhatabın ahvalini esas almak, onları yavaş yavaş, alıştıra alıştıra asıl hedefine, kâmil durumundaki İslam’a götürmektir.

Tedriçte ilk söylenenle en son söylenen arasında bir kısım merhaleler vardır. Tıpkı merdiven gibi. Merdiven bizi hedefe hemen ulaştırmaz, basamak basamak çıkarır.

İslam, hemen hemen her meselede tedrice yer vermiştir. Sözgelimi önce iman esaslarını tebliğ etmiştir. Sonra ahkama geçmiştir. On üç yıllık Mekke dönemi esas itibariyle imanî meseleleri açıklar. İmanî meselelerde de bir sıralama ve tedriç vardır. Nitekim ilk nazil olan sureler Allah’tan, cennet ve cehennemden bahseder, uhrevi mesuliyetlere dikkati çeker. Hatta tevhit inancını ilgilendirdiği halde, ilk vahiylerle putlar meselesine temas edilmemiş, bu sayede bütün Mekkeliler Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’i dinlemiş bir kısmı da Müslüman olmuştur. Putların batıl olduğu, put imanı üzere ölen atalarının akıbetlerinin kötü olduğu açıklandığı andan itibaren Mekkeli müşrikler birden tavır değiştirmiş, istihzada kalan muhalefet tavırları işkenceye dönüvermiştir. (26)

Amele, tatbikata giren bir başka ifade ile ibadet, muamele haram-helal gibi- bahislerde tedriç meselesi daha belirgin, daha şümullüdür. Hadis, Tefsir, Siyer (Hz. Peygamber’in hayatı) sahalarına giren kaynak kitaplarımız, bunun örnekleriyle doludur. Namaz, oruç, zekat gibi her bir farzın hususi bir tarihi mevcuttur. (27) Harama giren yasaklamalar da belli bir tarihe sahiptir. Sözgelimi içki ile ilgili vahiyler Mekke’de başlamış, yavaş yavaş alıştıra alıştıra, Resulullah’a vahyedilen ilk surelerin hep imanî meselelere, ölümden sonra dirilmeye, cennet ve cehenneme yer verdiğini; haramlardan yasaklama gibi, alışkanlıklarla ilgili ayetlerin sonradan nazil olduğunu belirten Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) bu tedriçteki sebebi şöyle açıklar: ". . . . Eğer ilk defa "içki içmeyin! "emri inseydi "biz içkiyi asla bırakmayız! derlerdi. Eğer "zina etmeyin "emri inseydi "asla zinayı bırakmayız! derlerdi. (28)

İslam’ın tebliğinde, tedricin hemen her meselede umumi bir prensip olduğunu göstermek için "besmele "den örnek vereceğiz. İbnu Sa’d’ın bir rivayeti şöyle: Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), bidayette, 41) gelinceye kadar devam etti. Bu ayetten sonra "bismillah diye yazmaya başladı Bu tatbikat: tıpkı Kureyşliler gibi, besmele makamında "Bismikallahümme "formülünü yazıyordu. Bu tatbikat: ERKEBUU FİHAA BİSMİLAHİ MECRAAHAA VE MÜRSAAHAA. . . . . . . . . ayeti (Hud GULİD ULLAHE EVİD URRAHMANE EYYEN MAA TED UU FELEHUL ESMAUL HUSNAA. . . . . . "De ki: "Ona ister Allah, ister Rahman diye dua edin. Hangisiyle dua ederseniz edin en güzel isimler onundur. (İsra 110) Ayeti nazil oluncaya kadar devam etti. Bundan sonra Bismillahirrahman diye yazmaya başladı. Bu tatbikat. . İNNEHUU MİN SÜLEYMANE VE İNNEHUU BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİİM. . . . (Neml 30) ayeti nazil oluncaya kadar devam etti. Bu ayetten sonra Bismillhirrahmanirrahim diye yazmaya başladı (29)

Hülasa "besmele "si, üç safhalı bir tedriçle son şeklini alan İslam, gerek önceki alışkanlıkların tadilinde ve gerekse yeni teşriata bir tedrice, azdan çoğa kolaydan zora, müşahhastan (pek açık ve anlaşılması kolay olandan) mücerrede (yani anlaşılması zora, akliye) Doğru bir seyir takip etmiştir. Şu halde sadece müt’a nikahı meselesi değil, pek çok meselede karşımıza çıkacak şaşırtıcı, yanıltıcı problemlerin çözümünde bu tedriç probleminin bilinmesi gerekir. Bu sebepledir ki ayetlerde ve hadislerde nesh meselesi vardır. Yani önceki şartlara göre gelen bir ayet ve Resulullah’ın bir beyanı, gelişen şartlara göre değiştirilmiştir. Sonradan gelen ayet(veya hadis) önceki ayetin (veya hadisin) hükmünü kaldırmıştır. Hükmü kalkan ayet ve h`dise mensuh, yeni hüküm koyan ayet ve hadise de nasih denir. Öyle ise nasih bir ayet veya hadis varken, mensuh olanla amel etmek, onu esas almak hatalı olur. Tıpkı bir tarihte gidiş olarak kullanılan bir yol, trafik yetkililerince sonradan geliş olarak değiştirildiği halde, "falanca tarihte gidişti "diye o yolu gidiş olarak kullanmanın hatalı olması gibi.

Dini meselelerde bu hataya düşülmemesi için dinde yorum yapma işi müçtehitlere (ictihad kapısı açıktır) bırakılmıştır. Müçtehit olmanın şartları arasında bütün ayet ve hadisleri nasihiyle mensuhuyla bilmek de vardır.”

İslam dininde bazı hususlarda tedriç esası gereğince hareket edildiği bir gerçektir. Burhaneddin beyin bu yazısında örnek olarak zikrettiği besmele gibi misaller de araştırmaya değer konulardır. Bu gibi mevzuların böyle olup olmadığı ancak geniş bir araştırmadan sonra netlik kazanır. Ancak bu esasın müt’a meselesinde icra edilemeyeceğini yazımızın başlarında gerekçeleriyle birlikte beyan etmiş bulunmaktayız. Dolayısıyla diyoruz ki, tedriç ilkesi bazı mevzularda doğru olmakla birlikte bunun müt’a nikahı ile yakından uzaktan bir alakası yoktur. Müt’ayı da aynı kategoride lanse etmeğe çalışmak açık bir mugalatadan ibarettir.

 

Burhaneddin bey şöyle devam ediyor:

"HZ. PEYGAMBER’İN BİDAYETTEKİ RUHSATI

İslam’ın benimsediği Sünni nikaha bir çok yönden ters düşen müt’a nikahı Resulullah (a. v. s.), bir çırpıda yasaklamamıştır. Bu sebeple, mesele üzerine bize intikal eden rivayetlerin bir kısmı mezkur ruhsatı aksettirir. Az yukarıda açıkladığımız tedriç prensibinin İslam'da esas olduğunu bilmeyen veya kaale almayan bir kimse cehalet ve suiniyetle, bahsi tamamlayıcı diğer hadisleri görmeyerek veya görmezden gelerek sırf ruhsat ifade eden rivayetlere dayanarak İslam’ın müt’a nikahına ruhsat verdiğini söylemek sureti ile İslam’a büyük bir iftirada bulunabilir.”

Burhaneddin bey yazısının başından sonuna kadar hep müt’a konusunun tedriç esası gereğince muamele gördüğünü kesin olarak ispatlanmış bir varsayım olarak farz ettiğinden kendince onun kurgusunu kurmaya çalışıyor. Dolayısıyla da müt’anın cevazına hükmedenleri İslam’ın tedriç ilkesini göz ardı etmekle suçluyor. Oysa ki, bu, dereyi görmeden paçayı sıvamaktan ve delilsiz peşin hükümlülükten öte değildir. Sonra İslam'da her konuda tedric prensibinin asıl olduğu iddiası da doğru değildir. Aksine İslam’ın tedriç prensibiyle koyduğu hükümleri, direk olarak uyguladığı hükümlerine nazaran oldukça azdır. Bununla birlikte yazımızın başında beyan ettiğmiz üzere, müt’a konusunda tedric olayı asla doğru değildir. Zira müt’a konusunda bahsedilen yasaklayıcı rivayetleri, olduğu gibi kabul etsek bile, defalarca yasaklama ve defalarca ruhsat verme olayıyla karşı karşıya kalırız ki, bununla diğer tedricen uygulanan yasaklamalar arasında hiçbir benzerlik söz konusu değildir. Bunu daha önce açıkladığımız için geri dönmek istemiyoruz.

Kaldı ki, müt’anın cevazına inanan bizler, iddia edildiğinin aksine, yasaklayıcı rivayetleri asla göz ardı etmiyoruz. Aksine bizler, sonradan da görüleceği üzere, hem yasaklayıcı rivayetlerin zayıf ve uydurma olduğunu; hem de ruhsatı ifade eden rivayetlerin sahih olduğunu, bizzat Ehl-i Sünnet'in kendi rical alimlerinin açıklamalarına dayanarak ortaya koyuyoruz. Dolayısıyla bize göre, asıl meselenin bu yönünü dikkate almayanlar bilerek veya cehalet yüzünden İslam'a ve Resulullah'a büyük bir iftirada bulunmaktadırlar.

Burhaneddin bey şöyle devam ediyor: "Şimdi bu rivayetlerden örnekler verelim:

Ruhsat ifade eden rivayetler umumiyetle İbnu Mes’ud, Hz. Cabir, Seleme İbnu’l-Ekva İbnu Abbas,Esma Binti Ebi Bekr, Hz. Muaviye, Ebu Saidi’l-Hudri, Amr İbnu Hureys radıyallahu anhüm ecmain’den gelmektedir.

Meselenin yanlış anlaşılmaması için açıklamalara geçmeden iki noktayı peşinen kaydetmek isterim:

1-Müt’a hususunda ruhsat ifade eden rivayet sahibi Ashab’tan neshine dair de rivayetler gelmiştir.”

Evet ama inşallah ileride de görüleceği üzere neshi ifade eden rivayetler, ruhsatı ifade eden rivayetlere nazaran zayıf ve gayrı muteber oldukları için onlara tercih edilemez. Zayıf olmadığını kabul etsek de o zaman da bu çelişki Sünni kaynakların bir zaafı olarak karşımıza çıkacak ve inşallah ileride de izah edeceğimiz gibi böyle önemli bir konuda ashabın neshi duymadıkları gibi iddialarla bu çelişkiyi bertaraf etmeğe çalışmak ise abesle iştigaldir.

Kaldı ki bu sahabeden hiç birisi, biz bu neshi duymamıştık, onun için helal olduğuna inanıyorduk gibi bir açıklama da yapmış değildir. Hatta bunlardan bazıları helal olduğuna olan inançlarını Ömer'in yasaklamasından sonra da ısrarla sürdürmüşlerdir. Hz. Ali ve İbn-i Abbas gibi.

 

Burhaneddin bey şöyle diyor:

"2-Hz. Ömer yasağı ta’mim edince hiçbir sahabi buna itiraz etmemiş ve böylece yasak hususunda icma hasıl olmuştur."

Bu söz de bize göre kesinlikle doğru değildir. Bunun cevabı geniş bir şekilde Mürsel kardeşimizin yazısında verilmiştir. İnşallah orada okuyacaksınız. Ama ben burada bu iddianın başka bir boyutunu ele alıp, üzerinde durmaya çalışacağım. O da şudur ki; faraza hiç kimse itiraz etmemiş olsa bile, bu hiç bir şeyi ifade etmez ve bunu Resulullah'a dayandırmaya gerekçe teşkil etmez. Zira bunun gibi daha bir çok örnek gösterebiliriz ki onlarda Resulullah'ın uygulamasına rağmen, Halife Ömer, onun tersini yapmış ve maalesef bunda da muvaffak olmuş ve ta bugüne kadar Resulullah'ın değil, Ömer'in sünneti (yada kendi tabiriyle bid’at-ı hasanesi!) devam etmiştir. Bunun en bariz örneklerinden birisi Teravih namazının cemaatle kılınış meselesidir. Bir diğeri üç talak olayıdır. Yine Osman'ın seferi namazı tam kıldırması, ikinci ezan ve .....

Burhaneddin bey diyor ki: "İbnu Mes’ud’dan gelen bir rivayet şöyle:

KÜNNAA NEGZUU MEA RASULİLLAHİ (ASM):LEYSE LENA NISAÜN FEGULNAAELAA NESTEHSII FENEHAANAA AN ZALİKE SÜMME RAHHAS LENAA ENNENHİHALMERAATE BİSSEVBİ İLA ECELİN SÜMME GARAA: YAA EYYÜHELLEZİNE AAMENU LAA TÜHARRIMUU TAYYIBATİ MAA EHALLLALLAHÜ LEKÜM VE LAA TEĞTEDDUU İNNALLAHE LAA YUHIBBÜL MUĞTEDİİİN. .

"Biz, Resulullah(A.S.)’la savaşa çıkmıştık. Beraberimizde kadın yoktu. Husyelerimizi burdurup kadınlaşsak olmaz mı? dedik. (59) Bunu yapmayı bize yasakladı. Fakat bir giyecek (gibi basit ücret) karşılığında, kadınlara bir müddet için nikah yapmamıza ruhsat tanıdı. Abdullah İbnu Mes’ud (görüşüne delil olarak) şu ayeti okudu. (Mealen): "Ey iman edenler! Allah’ın size helal kıldığı temiz ve güzel şeyleri kendinize haram edip de haddinizi aşmayın. Haddini aşanları Allah elbette sevmez "(Maide 87) (34). Hemen belirteyim ki Müslim, hadisin bir başka veçhinde ayetle istidlal işini İbnu Mes’ud’un yapmış olmasının sarih olmadığını kaydeder. Bu durumda ayeti okuma işi ona değil, ondan sonra gelen bir raviye aittir."

Bu hadiste İbnu Mes’ud’un, müt’a nikahına ruhsat verdiği anlaşılmaktadır. Ruhsat ifade eden diğer rivayet sahipleri hakkında söylendiği gibi, İbnu Mes’ud için de: "Resulullah’ın yasağını duymamış olabilir." yorumu yapılmıştır. (35) Ancak: İbnu Mes’ud,bu rivayeti müt’anın neshedildiğini işitmezden önce yapmış olabilir demek daha iyi olacak. Zira Beyhaki İbnu Mes’ud’un EL MÜT’ATÜ MENSUUHATÜN NESAHAHAA ETTALAGU VESSADAAGU. VEL İDDETÜ VEL MİİRAAS. . "Müt’a mensuhtur, onu İslam’ın getirdiği, talak, mehir, iddet ve miras gibi hükümler nesh etmiştir." dediğini kaydeder. (36)

Evvela İbn-i Mes'ud'un bu rivayeti hakkında Müslim'in verdiği ihtimal yersizdir. Zira rivayet ondan nakledildiğine göre, mantıklı olan ayeti de onun şahit olarak gösterdiğidir. Aksi ispat edilmediği müddetçe bunun dışında söylenenler ihtimalden öteye geçmez. Ondan sonra gelen ravinin onun rivayetinin içine bunu sıkıştırdığını söylemek de en basit tabiriyle patavatsızlıktır.

Kaldı ki faraza o okumasa dahi ondan rivayeti nakleden kimsenin de bu ayeti şahit olarak göstermesi bir delildir. Zira ondan nakleden de ya sahabidir veya tabii. Onların da keyfi olarak bu ayeti şahit olarak göstermelerini söylemek özellikle Ehl-i Sünnet'in kendi prensiplerine terstir.

Sonra şöyle olabilir, böyle olabilir şeklindeki delilsiz mesnetsiz ihtimallerle hadisin açık ve net olan zahirini itibardan düşürmeye çalışmakla ancak kendilerini avutabilirler, başkalarını değil.

Nesh meselesini duymadıkları iddiası da önceden de dediğimiz gibi gülünç bir ihtimalden öteye geçmiyor. Bundan daha gülünç olanı İbn-i Abbas’ın diline; “Müt’ayı İslam’ın getirdiği talak, mehir, iddet ve miras gibi hükümlerin neshettiği” iftirasının bağlanmasıdır. Zira İbn-i Abbas, bu hükümlerle müt’a’nın meşruluğu arasında bir çelişki olmadığını ve dolayısıyla da bunların onu neshedemeyeceğini bilmeyecek kadar cahil biri değildir. Nitekim bu hükümlerle müt’a nikahı arasında bir çelişki olmadığına daha önce işaret etmekle birlikte, ileriki yazılarımızda da böyle bir iddiada bulunmanın gülünçlükten öte bir şey olmadığını açıkça ortaya koyacağız.

Gerçek şudur ki, Ömer’in yanlışını müvecceh göstermek isteyenler, akıllarına ne gelmişse, hiç düşünmeden ona balıklamasına atlamışlardır; bazen kendi itiraflarına göre, ta Medine’de Mekke’nin fethine kadar uygulanan müt’ayı, Mekke’de hicretten önce inen ayetlerle neshedildiğini iddia ederken, bazen de müt’anın ruhsatından önce mi sonra mı indiği kesin olarak ortaya konmayan hatta bazılarının müt’anın ruhsatından önce indiği bilinen ve müt’a nikahı ile hiçbir çelişkisi olmayan bu gibi hükümlerin yer aldığı ayetlerin onu neshettiğini iddia etmişler, biraz aklı başında olup konuya ilmi bir nitelik verme kabiliyetinde olanları da bu gibi ayetlerin onu neshedemeyeceğini görünce, çareyi Allah Resulü’nün diline yalan hadis bağlamakta görmüşler. Bunu da pekiştirmek için onları İbn-i Abbas ve Hz. Ali gibi seçkin ashabın dilinden nakletmişlerdir. Bütün bunları ileriki yazılarımızda açıkça gözler önüne sereceğiz, inşaallah.

Burhaneddin bey şöyle devam ediyor: "İbnu Abbas (Radıyallahu anhümâ)’ın bu meseledeki yeri daha dikkat çekicidir. Bazı rivayetler, onun müt’a nikahına fetva verdiğini, bu yüzden Hz. Ali’nin ona sert çıktığını ve: "İNNEKE RACÜLÜN TAAİHUN ENNE RASULİLLAH (ASM) NEHAYA AN MÜT’ATİ ENNİSAAİ. . . "Sen şaşırmışa benziyorsun. (A. S) kadınlarla müt’a yapmayı yasakladı dediğini belirtir. (37)

Beyhaki’nin bir rivayeti, bir ara İbnu Abbas’ın bu meseledeki fetvalarıyla sadece Hz. Ali’nin değil,ehl-i ilmin tarizlerini de üzerine çektiğini ancak onun bu meseledeki görüşünde direndiğini; öyle ki, bazı şairlerin şiirlerine hedef olduğunu belirtir." (38)

Beyhaki'den nakledilen bu sözün kendisi, Burhaneddin beyin "Ruhsata inanan Sahabenin fetvaları yasağı duymadıklarından dolayı idi. Nitekim yasağı duyduktan sonra vazgeçmişlerdir" iddiasını çürütmeye yeter. Zira farz edelim ki İbn-i Abbas yasağı duymamıştı ve duymadığı için ruhsata fetva veriyordu. Peki Hz. Ali gibi Peygamber’in ilim şehrinin kapısı ve İbn-i Abbas'ın hocası ve ilim kaynağı sayılan Hz. Ali'den bu yasağı, hem de bu yerici ve şiddetli tavırla duyduktan sonra neden direnmekte ve o kadar sahabenin tariz ve şimşeklerini üzerine çekmektedir. Yoksa Hz. Ali'ye inanmıyor muydu?!!

Burhaneddin bey diyor ki:

“Ne var ki, sonunda İbnu Abbas da reyinden rücu etmiştir. Tirmizi, SÜMME RACAA AN GAVLİHİ HAYSÜ EHBARA ANİN NEBİYYİ. ". . . Sonra o fetvasından, müt’anın Resulullah tarafından haram kılındığı kendisine haber verilince rücu etti "diyerek (39), bilahare şarihlerin: "Müt’aya fetva veren sahabe, onun neshedildiğini duymamış olanlardır" (40) şeklinde yapacakları yorumun isabetliliğini te’yid eder. Nitekim İbnu Abbas, nesihten haberdar olup Resulullah’ın bu husustaki beyanlarını öğrenince: HIYE HARAMÜN KEL MEYTETİ VELEHMEL HINZİİRİ. . . "O, leşe ve hınzır gibi haramdır diyecektir. (41)”

Ya arkadaş bilahare kararınızı verin, birkaç satır önce İbn-i Abbas duyduktan sonra bile direndi ve sahabe ve ulemanın tarizlerine hedef oldu, diyorsunuz, ardından daha önceki satırların mürekkebi kurumadan "Sonra o fetvasından, müt’anın Resulullah tarafından haram kılındığı kendisine haber verilince rücu etti." diye ekliyorsunuz!! Biz de hangi sözünüzü ölçü alacağımızı şaşırdık kaldık! İbn-i Abbas'tan nakledilen bu son hadisin durumunu ise daha sonra irdeleyeceğiz.

Burhaneddin bey şöyle devam ediyor:

“İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ)’ın meşhur olan fetvasının mahiyeti hakkında Hattâbi’nin Said İbnu Cübeyrden kaydettiği bir rivayeti kaydetmede fayda umarız: "Said İbnu Cübeyr anlatıyor: "İbnu Abbas’a dedim ki: "Sen ne yaptığını, neye fetva verdiğini biliyor musun?

Said İbnu Cübeyr, hakkında yazılan şiiri okuyarak fetvasının nasıl istismar edildiğini gösterir. Şiiri işiten İbnu Abbas şu açıklamada bulunur. "İnna lillah ve inna ileyhi raciun! Allah’a yemin olsun, ben bu maksatla fetva vermedim ve bunu hiç aklımdan geçirmedim.Ben, (müt’a nikahını ), Allah’ın laşeyi, kanı ve domuz etini helal kıldığı şartlarda helal kıldım. (60)

Müt’a sadece muztar durumda olanlara helaldi. O tıpkı laşe, kan ve domuz eti gibi (haram)dır.

Bu rivayeti kaydeden Hattabi İbnu Abbas’ın sözünden çıkabilecek zaruret halinde, tıpkı leş, kan ve domuz etini yemek caiz olduğu gibi müt’a da caiz olabilir hükmünün yanlışlığını belirtir. Ona göre yanlışlık iki noktadan gelir.

1) Bu hükme giderken nassa dayanılmaz, kıyasa gidilmiş olur. Halbuki nassın yani Resulullah’tan açık hükmün bulunduğu yerde kıyasla hüküm verilmez. Müt’a nikahını yasaklayan nass mevcuttur.

2) Müt’anın gıda hususunda muztar kalana benzetilmesi de hatadır. Çünkü gıda bulamayan kimse hayati tehlikededir, ölmemek için haram yemesine izin verilmiştir. Halbuki müt’a meselesi şehvetin galebesi ile ilgilidir. Burada kişi, hayati tehlike ile karşılaşmayacağı için muztar sayılmaz. Şehvete sabretmek mümkündür. Ayrıca şehvet, oruç ve ilaç yoluyla da kırılabilir. Öyleyse "gıda ve "şehvet" zaruret olmadan aynı değerde değillerdir, dolayısıyla hükümleri de farklıdır. (42)

Kanaatimce İbnu Abbas’ın fetvası, Hattabi’nin dediği gibi "Uzun gurbet", "ihtiyaç" ve "fakirlik" gerekçelerine mebni değildir. Nass bulunduğu zaman kıyas yoluyla fetvaya gidilmeyeceğini İbnu Abbas (R. A) herkesten iyi bilmektedir. Fetva ulemanın ittifakla belirttiği üzere, bu meseledeki nasslardan haberdar olmama sebebine dayanmaktadır.

İbnu Abbas gibi yüce bir sahabe hadisi duymamış olabilir mi? diye yapılacak bir itiraza hemen cevap vereyim. : "Bu pek tabii ve Hz.Ebubekir ve Hz. Ömer (R.A.) gibi-hem de ilkler arasında yer alan-diğer büyüklerde de sıkça rastlanan bir durumdur.   Az ileri yazılarımda bu hususa tekrar dönüp örnekler vereceğim.

Bu mevzudaki yasaklayıcı hadislere muttali olduğu devreye ait olduğu anlaşılan bir başka rivayette İbnu Abbas şöyle demiştir: Müt’a nikahı İslam’ın bidayetinde caizdi. Kişi (ticaret malıyla)(43) tanıdığı bir adamı bulamayan bir beldeye varınca, orada kalacağını tahmin ettiği müddet için bir kadınla müt’a nikahı ile evlenirdi. Kadın da onun eşyalarını o müddet içinde muhafaza eder, meselesini ıslah ederdi. Bu hal, şu ayetin nüzulüne kadar devam etti. (Mealen): "Ancak hanımlara ve cariyelere karşı müstesna, bunlarla olan yakınlıklarından dolayı kınanmazlar. . . "(Mearic 30; Mü’minun 6). İbnu Abbas devamla: "Bu ikisi dışındaki bütün ferçler haramdır "(44) der. İbnu Abbas’ın , ayetten hareketle müt’a nikahı ile alınan kadının zevc sayılamayacağına hükmettiği belirtilmiştir. Zira ayette sadece zevcelerle milk-i yemin denen köle kadınlar helal addedilmektedir. (45)”

Aslında İbn-i Abbas'a atfedilen bu ikinci rivayet, müt’anın ne zaman helal ve ne zaman haram kılındığını İbn-i Abbas'ın ta baştan beri bildiğini gösteriyor! Çünkü o, "Müt’a nikahı İslam’ın bidayetinde caizdi…Bu hal şu ayet ininceye kadar devam etti…" derken, olaya tamamen ve başından beri vakıf olduğunu gösteriyor. Böyle olunca da, bu sözü yasaklayıcı rivayetlerden haberdar olduğu devreye aittir, söylemek mantıksızlıktır. Kaldı ki onun bu rivayetinin zahiri, onun fetvaları hakkında söylenen diğer sözlerle de açık bir şekilde çelişmektedir. Sonra İbn-i Abbas’a atfedilen bu sözün uydurulma olduğu heryanından bellidir. Zira, bu sözde İbn-i Abbas, Medine de icra edilen ve hatta Ehl-i Sünnet’in iddiasına göre Mekke’nin fethi veya Veda haccı esnasında haram kılınan müt’a nikahının hicretten önce Mekke’de nazil olan Müminun ve Mearic suresinde yer alan ayetlerle neshedildiğini belirtmektedir ki, Kur’an-ı Kerim’in en başta gelen tefsircilerinden olan İbn-i Abbas gibi birine Mekke’de nazil olan bir ayetin Medine’de teşri olunan bir hükmü neshedemeyeceğini bilmeyecek kadar cahil olduğunu isnat etmek gülünç duruma düşmekten başka bir şey değildir. Demek ki, aslında bu hadisi yalan olarak İbn-i Abbas’ın diline bağlayan kimse bunu bile bilmeyecek kadar cahil bir kimse imiş. Ama aslında buna pek şaşırmamak gerekir, zira yalancının işi budur, o bilinçli olarak da çelişik konuşabilir. Asıl şaşırılacak olan, Burhaneddin bey gibi ilim irfan iddiasında olanların bu kadar büyük bir çelişkiyi görmemeleri yada kasıtlı olarak görmezlikten gelmeleridir!

“Rivayetler İbnu Abbas’ın belirtilen bu görüşe varmazdan önce müt’a nikahı hususunda sert çıkan Abdullah İbnu Zübeyr’le de söz düellosuna girdiği Abdullah'ın hutbede, İbnu Abbas’a tarizde bulunduğunu göstermektedir. İbnu Abbas bu tariz üzerine: "Annene sor, yalan mı söylüyorum!" der. Mesele annesi Esma Bintu Ebi Bekr’e intikal edince, Resulullah zamanında müt’anın caiz olduğunu te’yid eder. Rivayetin devamında İbnu Abbas’ın :Müt’adan doğan Kureyşlilerin ismini sayabilirim" dediği de belirtilmiştir. (46) İbnu Abbas (R. A.) bu meseledeki yerini İbnu Hacer şöyle noktalar: "İmamlardan bir cemaat, İbnu Abbas’ın müt’ayı mubah addetme kanaatinde yalnız kaldığını cezmen belirtir. Bu meşhur bir meseledir ve nadir muhalefetlerden biridir. (47)”

Muhterem okuyucularımız! Sizin de açık bir şekilde gördüğünüz gibi, bir diyorlar İbn-i Abbas da dahil bütün cevaz veren sahabe, yasak olayını duymamışlardı ve duyunca da bundan vazgeçtiler. Öbür taraftan İbn-i Abbas'ın cevaz fetvasında yalnız kaldığını, hatta Hz. Ali gibi birisinden bile bunu duyduktan sonra direndiğini ve bunun nadir muhalefetlerden olduğunu ileri sürüyorlar. Eğer gerçekten bu muhalefet sadece yasağı duyuncaya kadar devam etmişse, o zaman İbn-i Abbas bunda yalnız değil. Cevazı nakledenlerin hepsi hakkında aynı şey geçerlidir. Yok İbn-i Abbas'ın, muhalefeti, yasaklayıcı rivayetleri duyduktan sonra bile devam ettiği için, o bunda yalnız kalmış ise, bu da evvela kendi kendilerini yalanlama olur. Yani, onların İbn-i Abbas yasaklayıcı rivayetlerden haberdar olunca cevaza dair fetvasından vaz geçtiği iddiasının yalan olduğunu ortaya çıkarıyor. Saniyen İbn-i Abbas gibi yüceliğini kendilerinin de itiraf ettiği bir büyük sahabeye bile bile Sünnete muhalefet ithamı yakıştırılmış olur!! Şimdi bunlardan hangisini tercih etmeye razıdırlar acaba?!

Sonra bu rivayetin kendisi, İbn-i Abbas’ın neshe dair hadisleri bilmediği ve bu hadislerden haberdar olunca da cevaza dair görüşünden vazgeçtiğini açıkça yalanlamaktadır. Zira bu tartışma Abdullah bin Zübeyr ile İbn-i Abbas arasında geçmektedir. Bu tartışmada hakemlik yapan ve İbn-i Abbas’ın haklı olduğunu ortaya koyan da Abdullah bin Zübeyr’in bizzat kendi annesidir. Bir kere hadisin siyakı bu tartışmanın Abdullah bin Zübeyr’in iktidarı ele geçirdiği dönemde vuku bulduğunu göstermektedir. Çünkü hadiste Abdullah bin Zübeyr’in hutbe okumasından bahsediliyor ki, bu onun iktidar döneminde olduğunu gösterir. Bu da İbn-i Abbas’ın, Ömer’in Allah Resulü’nün müt’ayı yasakladığına dair hadisleri açıklamasından sonra cevaza dair görüşünden vazgeçtiği iddiasını açıkça çürütüyor.

Sonra bundan da ilginç olan, Abdullah bin Zübeyr’in annesinin hakemliğidir. Abdullah bin Zübeyr’in annesi olan Ebubekir kızı Esma, müt’a’nın Allah Resulü döneminde uygulandığını açıkça belirtirken, hiç de onun daha sonra Allah Resulü tarafından kaldırıldığına dair bir açıklamada da bulunmuyor. Aksine mutlak olarak onun Allah Resulü döneminde caiz olduğunu ve uygulandığını belirtmekle yetiniyor. Oysa böyle bir makamda ona düşen, eğer böyle bir yasaklama da vardıysa, onu da beyan etmekti. Zira kendi oğluyla İbn-i Abbas arasında olan tartışma onun Allah Resulü döneminde bir ara caiz olup olmadığı değil, müta’nın bilfiil caiz olup olmadığı idi. İbn-i Abbas bilfiil caiz olduğunu söylerken, Abdullah bin Zübeyr buna karşı çıkıyordu. Buna karşılık İbn-i Abbas kendi görüşüne Allah Resulü’nün icraatını delil olarak gösteriyor ve İbn-i Zübeyr’e bu konuda ona en yakın olan kendi annesine baş vurmasını öneriyor. İbn-i Zübeyr’in annesi de bunun Allah Resulü’nün emriyle caiz olduğunu beyan ediyor ve sonradan Allah Resulü tarafından yasaklandığına dair de bir kayıt koymuyor. Bu, müt’anın Allah Resulü tarafından yasaklanmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Zira eğer böyle bir şey olsaydı, mutlaka İbn-i Zübeyr’in annesi ona da işaret ederdi. Elbette İbn-i Abbas’ın Abdullah bin Zübeyr’i bizzat kendi annesine irca etmesi de oldukça anlamlıdır. Zira İbn-i Zübyr’in kendisi de bizzat müt’adan mütevellit olan bir çocuktur. İbn-i Abbas bu eylemiyle ona şunu demek istiyor ki, senin bu kadar müt’aya karşı çıkmaya hakkın yoktur. Zira senin kendin de bizzat müt’adan doğan bir çocuksun. Eğer bu konuda Allah Resulü tarafından bir yasaklama vardıysa, bunu herkesten önce senin annen bilirdi ki, onun kendisi bizzat bu olayın içindeydi. Biz bu hadisi daha sonra da ele alacak ve bu olayın İbn-i Zübeyr’in iktidarı döneminde gerçekleştiğini açıkça ortaya koyan diğer belge ve bilgileri de siz aziz okurlara sunacağız.

Burhaneddin bey şöyle devam ediyor: "Fahreddin-i Razi’nin de özetlediği üzere, bu meselede İbnu Abbas’tan üç ayrı görüş rivayet edilmiştir. 1-Müt’a mutlak olarak mubah, 2-Zaruret halinde mubah, 3-Mensuh olduğu ikrarı (48).

Şu halde meseleyi değerlendirirken, İbnu Abbas’ın neshi işitmezden önceki fetvasını esas alarak onu müt’a nikahının lehinde göstermek ilme ve dine ihanet olur, yüce sahabeyi kendi adımıza konuşturmak olur."

Dediğimiz gibi bu vatandaşların İbn-i Abbas'a atfettikleri ve bir türlü de içinden çıkmadıkları çelişkili değerlendirmelerin ve dayandırdıkları rivayetlerin hem muhteva hem de sened açısından değerlendirmesini daha sonra yapacağız inşallah. O zaman kimin ilme ve dine ihanet ettiğini, ve kimin yüce sahabeyi kendi adına konuşturduğunu her kes görecektir.

Burhaneddeni bey diyor ki:

“Hz. Cabir (R.A)’den gelen diğer bir rivayet, kendisine iki müt’a (61) konusunda İbnu Abbas’la Abdullah İbnu Zübeyr’in ihtilafa düştükleri haberi ulaşınca, Hz. Cabir’in şöyle söylediği belirtilir: FEALNAA HÜMAA MEA RASULİLLAHİ (ASM) SÜMME NEHAANAA. . UMERU( ÖMER) FELEM NEUD LEHÜMAA. ."Biz R. A. S. sağlığında her ikisini de yaptık. Sonra Hz. Ömer (R.A) onları yasakladı, artık bir daha onlara dönüp tekrar yapmadık. "(49)

Hz. Cabir’den gelen bir diğer rivayette, o; "Resulullah ve Hz.Ebu Bekir zamanında bir avuç hurma veya un karşılığında bir kaç günlüğüne müt’a nikahı yapardık. Bu hal Hz. Ömer’in,bunu Amr İbnu Hureys hadisesi üzerine yasaklamasına kadar devam etti. demiştir. (50) Ebu Saidi’l Hudri’nin beyanında "bir kadeh kavut mukabilinde müt’a yapmışlardır. (51) Tahavi Ashaptan Cabir gibi zatların İkinci Halife Ömer’in yasaklamasına kadar müt’aya yer vermelerini, Resulullah’tan varit olan yasağı daha önce işitmemiş olmalarına hamleder. (52)

Görüldüğü üzere, ruhsat ifade eden rivayetin sahibi, müt’anın bilahare yasaklandığını da tasrih ediyor. İbnu Hacer der ki: "Hz. Cabir’in yapardık sözü bütün sahabeye şamil ise "Bir daha dönüp tekrar yapmadık sözü de bütün sahabeye şamildir. Dolayısıyla müt’anın terkinde icma hasıl olmuştur. (53)

Cabir'den gelen hem lehte hem de aleyhteki rivayetlerinin de ayrıca üzerinde duracağız. Ancak burada şunu belirtmekle yetiniyoruz ki Cabir'in "Bir daha dönüp yapmadık" sözü, acaba rıza göstererek mi yapmamışlar anlamını ifade ediyor, yoksa başka sebeplerden dolayı bir daha müt’a yapma cesaretini kendilerinde bulmamışlar mı anlamını gösteriyor? Asıl üzerinde düşünülmesi gereken mevzu budur. Bizce bu söz rıza ifadesi olarak gösterilemez. Zira diğer bazı konularda da Halife’nin uygulamasının Resulullah'ın uygulamasına ters düştüğü her kes tarafından bilinmesine rağmen, alınan tedbirler (!) sayesinde onların bu güne kadar yerleşip kökleştiğini görmekteyiz. Teravih namazının rekat sayısı ve cemaatle kılınması gibi. Halifenin, muhaliflerine karşı bundan çok daha önemli konulardaki tavrını dikkate alırsak, bir çoklarının neden suskun kaldıklarını veya ilk muhalefetlerin ardından sonra buna neden devam ettirmediklerinin sırrını anlamış oluruz. Örneğin hadis nakletmeyiyasakladıklarından (!) sonra, bu konuda muhalefet eden ve hadis nakletmekte ısrarlı davranan sahabeye (Ammar, İbn-i Mesud…gibi) kırbaçlama, hapsetme ve sürgüne gönderme gibi müeyyideleri uyguladıkları gibi...

Sonra Cabir’den nakledilen bu hadis de, müt’anın Allah Resulü tarafından değil, bizzat Ömer tarafından yasaklandığını açıkça ortaya koymaktadır. Zira Cabir, bunu Allah Resulü yasakladı demiyor, Ömer yasakladı diyor. Dahası ileri giderek bunu Ebubekir’in hilafeti döneminde de yaptıklarını kaydediyor. Bu durumda eğer burada Allah Resulü tarafından bir yasak vardıysa, Cabir neden ona işaret etmiyor? Ve eğer yasağı koyan Allah Resulü idiyse, yasağı niçin Ömer’e isnat ediyor? Yasağı Ömer’e isnat etmenin kendisi, yasağı koyanın bizzat onun kendisi olduğunu açıkça ortaya koymuyor mu?

Sonra faraza biz de Burhaneddin bey gibilerin ashabın Ömer’in iblağına kadar Allah Resulü’nün yasağından bihaber oldukları gibi gülünç iddialarına katılsak ve Ömer’in işi sadece kendisinin bildiği ve diğer sahabenin bilmediği Allah Resulü’nün yasağını tebliği etmekten ibaret olduğunu kabul etsek bile, bu durumda Cabir’e düşen, Ömer’in Allah Resulü’nün yasağını bize iblağ etmesinden sonra ona dönmedik demek değil miydi? Peki niçin Cabir Ömer yasakladı diyor? Bu yalan konuşmak olmaz mı? Hiç Cabir gibi bir sahabeye yalan konuşmayı yakıştırmak olur mu?

Burhaneddin bey devamla şöyle diyor:

"Hz. Cabir’in "Ebu Bekri’s-Sıddık zamanında da müt’a nikahı yapmaya devam ettiklerine dair beyanı üzerine, buraya kaydını muvafık gördüğümüz bir yorumu İbnu’l-Arabi yapmıştır.

Der ki: "Bu, halkın Sıddık zamanında çıkan irtidad fitnesi yüzünden şeriatın yayılmasına zaman ayıramamalarından ileri gelmiştir.Çünkü herkes bu fitnenin bastırılması ile meşguldü. Ama, hak batıla galebe çalıp, halife ve diğer Müslümanlar bu meşguliyetten halas bulunca, dinin usule giren meselelerin hallinden sonra füru ahkamına yöneldiler ve bu meyanda müt’a nikahının tahrimi hususunda bildikleri meşhur hükmü de icraya koydular. İlk defa Hz. Ömer’in dikkatini Hz. Muaviye ile Amr İbnu Hureys çekti. (Resulullah'ın yasağından haberi olmayan) bu iki zat kadınlarla müt’a nikahı yapmışlardı, onları bundan men etti." (54)

Bu da yine maalesef o gülünç tevillerden birisidir. Zira irtidat savaşlarıyla bütün Müslümanların ilgilendiğini kim söylemiştir? Özellikle halifenin kendisi, yardımcısı olan Ömer b. Hattap diğer bir çok büyük sahabe Medine'de bulunmuyorlar mıydı? Bunların yirmi dört saati hep bu olayla mı geçiyordu? Böylesine önemli bir meseleye ayıracak hiç mi vakitleri yoktu? Kaldı ki irtidat savaşları ne kadar sürmüştü ki? Neden birinci halife bu fitne son bulduktan sonra böylesine hayati bir meseleye el atmamıştır? Hadi onu geçtik, İkinci Halife de mi irtidat savaşlarıyla meşguldü? O, neden hilafetinin sonlarına yakın bir zamana kadar bu olayla ilgilenmedi?! Kaldı ki eğer yukarıda iddia edildiği gibi yasak meşhur bir hüküm idiyse, neden en ileri gelen alim sahabiler (ki bazılarından Sünni kaynaklarda bin beş yüzü aşkın hadis nakledilmiştir, İbn-i Abbas (1660) ve Cabir (1540) gibi), Medine'de sürekli Resulullah'ın ve halifelerin yanı başında bulundukları halde bundan haberdar olamadılar? Dolayısıyla ya meşhur olduğu yalandır yada duymadıkları!

Burhaneddin bey diyor ki:  

"Seleme İbnu’l-Ekva (R.A.)’dan gelen rivayette, Resulullah (A.V.)'ın: "Bir kadınla bir erkek aralarında müt’abakat sağlamışlarsa beraberlikleri üç gecedir. Uzatmak veya daha önce ayrılmak isterlerse ayrılırlar dediğini görmekteyiz. Seleme devamlı şunu söyler: "Bilemiyorum, bu ruhsat, sadece biz sahabee mi mahsustu, yoksa herkese şamil miydi? Rivayetin devamında Buhâri şunu ekler "Hz. Ali bu hususu açıklamıştır: Müt’a mensuhtur. "(55)

Hz. Ali'den nakledilen nesh rivayeti üzerinde daha sonra geniş bir şekilde duracağız. Ancak cevazı nakleden bu sahabinin, onun sonradan Allah Resulü tarafından neshedildiğine işaret etmemesi, iddia edildiğinin aksine bir nesh olayının olmadığını göstermektedir. Sadece bu sahabi kendi içtihadı olarak bu ruhsatın sahabeye has bir ruhsat mı, yoksa genele ait bir ruhsat mı olduğunda tereddüt etmektedir ki, her halükârda ruhsatın olduğu kesinlik kazanır.  

"Görüldüğü üzere Seleme hadisi de mutlak bir ruhsattan bahsetmektedir. Ancak, Seleme’nin nesihten haberdar olmadığı anlaşılmaktadır. İmam-ı Buhari, rivayetin sonuna eklediği meşruhatla Seleme rivayetindeki tereddüdü izale etmekle kalmamış, şahsi inancını da belirtmiş olmaktadır."

Gördüğünüz gibi bu vatandaşların bu hadislerin sarahati karşısında tutundukları tek bahane bu sahabenin neshden bihaber kaldıkları iddiasıdır ki önceki açıklamalarımıza ilaveten daha sonra da bu konu üzerinde duracağız.

Burhaneddin bey şöyle devam ediyor:

"MÜT’ANIN NESHİ

Ruhsat ve neshi açık şekilde ifade eden rivayetler bilhassa Sebre İbnu Ma’bed el-Cüheni (R.A.)’den gelmektedir. Müslim onun hadisini dokuz ayrı senedten kaydeder. Hüküm ve mana itibariyle aynı kalsalar da her bir rivayette bazı ziyade ve noksan bilgiler mevcuttur. Bazılarında, bizzat müt’a nikahı yaptığını belirten Sebre (R. A) (56), şu rivayette, eski ruhsatın neshedildiğini açık bir şekilde ifade eder. İNNEHÜ... KAANE MEA RASULİLLAHİ (ASM). FEGAALE :YAA EYYÜHENNAASÜ İNNİİ GAD KÜNTÜ EZİNTÜ LEKÜM FİİEL İSTİMTAAI MİNENNESSİ VE İNNELLAHE GAD HARRAME ZALİKE İLA YEVMİLGIYAMETİ FEMEN KAANE INDEHUU MİNHÜNNE ŞEYÜN FELYUHLI SEBİLEHUU VELAA TE HUZUU MİMMAA ETEYTÜMUU HÜNNE ŞEYEN. .

"Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdular: "Ey insanlar! Ben sizin kadınlara müt’a nikahı yapmanıza izin vermiştim.Şimdi Allah Teala hazretleri, onu kıyamet gününe kadar haram etmiş bulunmaktadır. Öyleyse, kimin yanında böyle nikahlı bir kadın varsa, artık ona yol versin. Onlara ücret olarak verdiklerinizden herhangi bir şeyi geri almayın "(57) Hadisin bir başka veçhinde Sebre (R.A.) der ki: "Bundan sonra Aleyhissalâtu vesselâm müt’ayı şiddetle tahrim etti ve bu nikah hakkında en ağır kelimeleri sarf etti. "(58) Bu rivayet hiçbir yoruma hacet bırakmadan, müt’a nikahıyla ilgili ruhsatın neshedildiğini açık bir suretle ifade eder.

Hz. Ali de yasaklarla ilgili rivayetlerde bulunmuştur. Müslim’in kaydettiği rivayette "Resulullah, Hayber’in fethi sırasında, kadınlarla mut a yapmaktan ve ehli eşeklerin etini yemekten men etti buyurur. (59). Yine Müslim’in bir diğer rivayetinde, bu meselede müsamahası kulağına gelen İbnu Abbas’a: "Ağır ol, ey ibnu Abbas. Çünkü Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Hayber günü, hem müt’ayı, hem de ehli eşek etinin yenilmesini yasaklamıştır. "(60)der.Beyhaki’nin bir rivayetine göre, Hz. Ali, önce bazı kayıtlara caiz kılındığını ancak, nikah,talak, iddet ve karı ile koca arasındaki miras ahkâmı nazil olunca cevazın mutlak şekilde neshedildiğini belirtir. (61)

Burada şu soru hatıra gelebilir: Müt’anın Mekke fethi sırasında da yasaklandığı sahih rivayetlerle sübut bulup meşhur olmasına rağmen Hz. Ali niye bunu mevzu bahis etmeyip de sadece Hayber günü konan yasaktan bahsediyor? Bu soruya, Hz. Ali’nin üç gün gibi kısa bir müddeti içine alan izni işitmemiş olabileceği söylenerek cevap verilmiştir. (62)

İbnu Hazm, Hz.Ali’den gelen rivayetleri şöyle değerlendirir: "Bu mesele üzerine Hz. Ali’den bir çok tarikten hadis sahih olmuştur. Bunu, ondan Küfiler, inkâr edilmeyecek kadar şöhret bulmuş ve sınırlanamayacak kadar çoğalmış tariklerden rivayet etmişlerdir. "(63)”

Daha sonra yeri gelince hem nesh iddiasını hem de yukarıda bahsi geçen Sebra rivayetlerini, yine Hz. Ali'ye isnat edilen rivayetleri, hem sened hem de muhteva açısından inceleyeceğimiz için burada tekrara gerek görmüyoruz. Fakat burada bir noktaya dikkat çekmek istiyoruz; o da şudur ki, Hz. Ali'den gelen rivayetlerin naklinde de yine ya bir cehalet sergilenmiştir yada samimiyetsizlik. Zira Sünni kaynaklarda Hz. Ali'den nakledilen ve açık bir şekilde müt’anın nesh edilmediğini gösteren rivayetler de vardır. Örneğin şu rivayet:

"Ömer Müt’ayı eğer yasak etmeseydi; pek az kişi dışında, kimse zina etmezdi!" (Bazı rivâyetlerde "pek az kişi" anlamına gelen "şefâ" kelimesi yerine "azgın ve eşkıyâ" anlamına gelen "Şaqıy" kelimesi kullanılıyor.) (et-Taberî, V, 9; er-Râzî, X, 50; İbn Ebil-Hadîd, XII, 253; el-Emînî, VI, 206, 207, 239; et-Tabâtabâî, IV, 295 Bu rivâyetin Ehl-i Beyt mektebinin temel hadis kaynaklarında da geçtiğini daha önce gördük.) Bu, ilmi mevzularda onların yanlı hareket ettiklerini açıkça ortaya koymaktadır. Oysa bir ilim adamına yakışan bir mevzudan bahsederken, ister muhalif ister muvafık bütün detaylara değinmesidir.

Burhaneddin bey devamla şöyle diyor:

"YASAK NEREDE VE NE ZAMAN KONDU?

Müt’a nikahı yasağını, Hz. Peygamber’in ne zaman koyduğu hususunda rivayetler ihtilaflıdır ve altı ayrı yerin ismi zikredilir. Şöyle ki:

1) Sabre İbnu Ma’bed’in rivayetlerinde Mekke fethi sırasında konmuştur. (64)

2) Hz. Ali’den kaydettiğimiz rivayetlerde Hayber’in fethi zamanında konmuştur. (65)

3) Seleme İbnu’l-Ekva rivayetinde Evtas Gazvesi sırasında, (üç günlük ruhsattan sonra) konmuştur. (66)

4) Hasan Basri’nin mürsel bir rivayetine göre, müt’a nikahı sadece umretu’l-kaza sırasında cereyan etmiştir, bundan önce yasak olduğu gibi, bundan sonrada yasak olmuştur.

Hsan-ı Basri’den gelen bu rivayet, iki sebepten reddedilmiştir.

a) O’nun mürsel, yani hangi sahabeden aldığını belirtmeden yaptığı rivayetler zayıftır. Çünkü o, araştırma yapmadan, rast gele kimselerden hadis almıştır. (67)

b) Müt’anın Hayber Seferi sırasında haram edildiğini belirten sahih rivayetlere muhalefet eder, dolayısıyla bu zayıf rivayet Sahihler tarafından reddedilmiş olmaktadır. (68) İbnu Hacer, bu rivayetin sabit olduğunu farz edecek olursak şöyle yorumlarız der: "Hasan Basri hazretleri muhtemeldir ki, umretu’l-kaza tabiriyle, Hayber’i kastetmiştir. Çünkü her iki sefer de aynı yıl içerisinde cereyan etti, tıpkı Fetih’le Evtas Seferi’nin aynı yıl içerisinde cereyanları gibi. "(69)

5) Ebu Hüreyre’den gelen bir rivayete göre, müt’a nikahı Tebük Seferi sırasında haram edilmiştir. (70)

Bu rivayet tahrim hadisesinin Mekke fethi ve Hayber sırasında vaki olduğunu beyan eden sahih rivayetlere muhalefet etmekten başka, nazar-ı dikkate alınamayacak derecede zayıf bir surette geldiği, hadis ilmi açısından bir değer ifade etmediği belirtilmiştir. (71)

6) Sebre İbnu Ma’bed’den Ebu Davud’un kaydettiği bir rivayete göre müt’a Veda Haccı sırasında tahrim edilmiştir. (72) Ancak daha önce yine Sebre’den kaydedilen rivayetlerde yasağın fetih sırasında olduğu ifade edilmiştir. O rivayetler hem daha meşhur hem daha sahihtir. Şarihler, rivayetin sübûtu halinde, "Resulullah Fetih günü ilan ettiği yasağı veda Haccına çok sayıda Müslüman katılmıştı. Bunlar arasında bir kısım ahkâmı duymamış olanlar da vardı. Nitekim Aleyhissalâtu vesselâm, bu fırsatta pek çok meseleyi tekrar etmiş, tebliğ etmiştir. Bu tebliğin gayesi, dinin duyurulması ve yaygınlaştırılmasıydı diye açıklamışlardır. (73)

Müt’a nikahının yasaklanma zamanıyla ilgili olarak gelen bir çok farklı rivayetin varlığı alimleri farklı yorumlara sevk etmiştir.Mühimlerini kaydedeceğiz: Maverdi der ki:"Müt’anın tahrim edildiği yerin tayini meselesinde iki tahmin söylenebilir.

1) Tahrim, daha açık olması ve daha iyi yayılması için tekerrür etmiştir. Ta ki, bu yasağı bilmeyen de duyup öğrenmiş olsun. Zira her bir seferde, daha öncekilere katılmayan yeniler bulunuyordu.

2) Müt’a birçok defa mubah kılınmış olabilir. Nitekim, bu sebeple sonuncu defada: "Kıyamete kadar haramdır buyrulmuştur. Bu ifade daha önceki tahrimi, bu sonuncunun hilafına, ibahenin takip ettiğini haber verip, bu sonuncu tahrimin müebbet olduğunu, Artık bundan sonra ibahenin gelmeyeceğini duyurma gayesi güder. İkinci şıkkın esas olduğu belirtilir. (74)

Nevevi’ye göre, müt’a nikahı iki kere mubah kılınmış, iki kere de tahrim edilmiştir. Müslim’de yaptığı şerhinde bu bahse şöyle bir başlık atmıştır:"Müt’a nikahı babı ve bunun önce mubah kılınıp sonra neshedildiği, sonra tekrar mubah kılınıp tekrar neshedildiği ve tahrimin kıyamete kadar devam etmek üzere kesinleştiğinin beyanı. (75) Bu başlığın altına konu üzerine el-Kadı’nın uzun bir tahlilini kaydettikten sonra kendi görüşünü kaydeder.

"Muhtar (tercih edilen ) gerçek şudur: "Tahrim ve ibahe iki sefer vukua gelmiştir. Hayber’den önce müt’a helaldi. Bilahare Hayber günü haram kılındı. Sonra da Mekke fethinde mubah kılındı. Bu aynı zamanda Evtas gününü de içine alır, çünkü ikisi birbirine çok yakındır. Derken o sırada, üç gün sonra "kıyamet gününe kadar, müabbeden haram kılındı. Bu tahrim devam etti. Öyle ise :"İbahe Hayber öncesine, ebediyet üzere tahrim de Hayber gününe mahsustur. Fetih gününde yapılan tahrim de önceki tahrimi Te’kidden ibarettir. Fetih gününe takaddüm eden bir ibahe yoktur. demek caiz değildir. Çünkü, Müslim'in fetih günündeki ibahe ile ilgili olarak kaydettiği rivayetler bu hususta pek sarihtir. (açıktır) BUNLARI GÖRMEZDEN GELMEK CAİZ DEĞİLDİR. Esasen ibahenin tekerrür etmesine mani bir sebep de yok"(76)

Müt’a nikahının yasaklanma vakti ile ilgili rivayetler arasındaki itilaf üzerine Mâziri’nin yaptığı açıklama da burada kayda değer: "İslam’ın bidayetinde müt’a nikahı caizdi. Müslim’de kaydedilen sahih hadislerle neshedildiği görülmektedir. Ulema, haramlığı hususunda icma etmiştir. İcmaya, sapık mezheplerden bir gurup dışında hiç bir muhalefet varit olmamıştır. Onlar, bu hususta gelen bazı hadislere yapıştılar. Halbuki o hadisler mensuhtur. Onlarda kendileri için, müt’anın cevazına delalet yoktur. Caiz görenler bir de şu ayete yapışırlar FEMES TEMTAĞTÜM BİHİ MİNHÜNNE FAATÜÜHÜNNE ÜCÜRAHÜNNE. . . . . O halde onlardan hangisi ile faydalandıysanız, ücretlerini taktir edildiği vech üzeri ödeyin. (Nisa 24) Maziri bu ayetin İbnu Mesud’a nispet edilen. . .FEMESTEMTAĞTÜM BİHİ MİNHÜNNE İLAA ECELİN. . . o halde onlardan hangisi ile "Belli bir müddete kadar faydalandıysanız şeklindeki bir kıraatı ileri sürdüklerini kaydettikten sonra: "Oysa İbnu Mesud’un bu kıratı şazdır. Şaz kıraate ne Kur’an sabit olur, ne haberi muteber addedilir, ne de hükmü ile amel edilir der. Maziri sözlerine şöyle devam eder. "Bu mesele hakkında sahih-i Müslim’de gelen rivayetler ihtilaflıdır. Bir kısmına göre de Mekke fethinde, müt’ayı caiz gören kimse…”

Açıkça görüldüğü gibi iddia edilen tahrim rivayetleri arasında akıl almaz çelişkiler mevcuttur. Alimlerinin arsında da bunları tevil ve tahlil ederken bir ittifak söz konusu değildir. Her birisi kendi aklına göre kesin bir görüş ortaya koyamazken şayetlerle, belkilerle geçiştirip duruyorlar. İnşallah bu rivayetler, aralarındaki çelişkiler ve senedleri üzerinde de daha sonra geniş açıklamalarda bulunacağız. Ancak burada dikkatinizi sadece şu nükteye çekmek isterim ki, bu insanların naklettiği bu çelişik rivayetler, onların sahabenin önde gelen şahsiyetlerinin Allah Resulü’nün müt’ayı yasaklaması ve neshetmesinden bihaber kaldıkları iddialarını temelden çürütmektedir. Be kardeşim, nasıl olurda mükerrer defa Allah Resulü tarafından ilan edilen, hem de Hayber savaşı, Mekke’nin fethi, Veda haccı ve Evtas harbi gibi Müslümanların ve ashabın çoğunlukla bir arada bulundukları bir ortamda onlara hitaben yapılan bir yasaklama ve neshten, devamlı Allah Rersulüne mülazim olan bu büyük sahabe habersiz kalabilir? Hem de onların bu bihaberliği hatta Ömer’in yasağına kadar devam edebilir? Böyle bir iddia gülünç duruma düşmek değil de nedir?

Burhaneddin beyin Mazeri’den naklettiği icma ve nesih olayı daha sonra açıklığa kavuşturulacaktır. Nisa suresinin 24. ayetinin müt’a nikahına nasıl delalet ettiği ve İbn-i Abbas’ın şaz olarak niteledikleri kıraatı hakkında ise gerekli açıklamayı daha sonra yapacağız.

 

Burhaneddin bey şöyle devam ediyor:

"YASAKLAYICI RİVAYETLER

Buraya kadar müt’ayı yasaklayan rivayetlerle, yasaktan önceki ruhsatı da ifade eden rivayetleri beraberce kaydettik. Şimdi ise, yasaklamaya ağırlık veren ve şiddet ifade eden rivayetleri belirleyeceğiz.  Ebu Hureyre’nin bir rivayetinde Resulullah şöyle buyurmaktadır:. . HEDEMUL MÜT’ATE ETTALAAGU VEL İDDETÜ VEL MİRAS. . "Müt’ayı, talak, iddet ve miras (ile ilgili ahkâmın teşrii) haram kılmıştır.(86)

Bu konuda geçmişte bazı açıklamalarda bulunduk, daha sonra da tekmil edici açıklamlarımız gelecektir. Ancak bu rivayetin uydurma olduğu apaçık ortadadır. Zira her akıllı, münsif kimse bilir ki nesheden hüküm, neshedilen hükümden sonra teşrii edilmelidir. Yani yeni gelen bir hüküm veya hükümler, eski hükmü ortadan kaldırır. Oysa her kes biliyor ki talak, iddet ve miras hükümleri müt’a hükmünden çok daha önceleri nazil olmuştur. Önceden gelen bir hükmün, sonradan gelen bir hükmü nasıl kaldırdığını anlayabilen birisi varsa bize söylesin. Böyle bir tutarsızlığı Allah'ın Resulü'ne nasıl atfettiklerini de tabi ki! Kaldı ki iddetin teşriinin müt’ayı nasıl neshettiğini de anlamış değiliz. Çünkü müt’anın cevazına ve nesh edilmediğine inanan hiçbir kimse, müt’ada iddet olmadığını söylememiştir. Tam tersine hepsi ittifakla, daimi nikah gibi müt’anın da iddetli bir nikah olduğunu söylemektedirler.       

"Ebu Zerr (R.A): "İki müt’a (yani hacc-ı temettu ve müt’a nikahı) sadece bize (Ashab’a) helaldi size değil demiştir. (87) Beyhaki’nin rivayetinde "Kadınlarla müt’a nikahı Resulullah’ın biz ashabına sadece üç gün helal kılındı sonra Resulullah onu yasakladı der." (88)

Bütün bu rivayetleri özellikle sened açısından daha sonra irdeleyeceğiz; ancak rivayette bahsedilen, mesele dikkat çekicidir gerçekten. Yani neden onlara caizdi de başkalarına değil? Eğer bu bir zaruretten kaynaklanıyorduysa, aynı zaruret tam olarak başkaları için de söz konusu olursa nasıl? Neden aynı sıkıntıyla karşı karşıya kalan iki ayrı insana farklı davranılıyor? Birisine müt’a nikahı, diğerine oruç tutma ve ilaç kullanma öneriliyor?! Hattabi'nin yukarıda söylediği gibi. Yoksa o zaman bu konuda kullanılacak bir ilaç geliştirilmemiş miydi henüz? Peki İlaç yoktu, oruç tutmak da mı imkansızdı? Bu mu adil Allah'ın adaletinin tecellisi? "Tealallah emma yequluz-zalimune uluvven kebira!"

Öte yandan eğer Ebuzer'e isnat edilen bu rivayet doğru kabul ediliyorsa, neden bir kısmına itibar ediliyor da diğer kısmına itibar edilmiyor? Yani kadınlar müt’ası  konusunda delil kabul ediliyor, ama hac müt’ası konusunda hayır? Eğer Beyhaki'nin naklini ileri sürerek hac müt’asını da içinde bulunduran rivayetin doğru olmadığını söylerseniz, o zaman da kendinizdeki bu sayısız çelişkileri (ki bir türlü de içinden çıkamıyor ve şayetlerle belkilerle avunup duruyorsunuz) görmeden Şia kaynaklarını tezat ve çelişkili olmakla suçluyorsunuz! Bari susun ki kendi ayıbınız örtülü kalsın.

Evet bugün neden Ehl-i Sünnet bu ve benzer hadislere dayanarak müt’a haccını (yani hacc-ı temettüü) yasaklamıyor? Aynı çelişki ve çifte standart, Halife Ömer'in yasağına uyma konusunda da yaşanmaktadır. Halife Ömer Müt’a nikahıyla, müt’a haccını birlikte yasaklayıp yapanlara ceza vereceğini söylemiyor muydu? Peki neden onun bir yasağı alınıyor da biri alınmıyor? Yoksa birinciyi (Burhaneddin beyin iddiasına göre) Peygamber'in yasaklamasına dayanarak söylediği, ama ikinciyi kendi kafasına göre yaptığından dolayı mı? Hangisidir? Söyleyin de biz de aydınlanalım.

Burhaneddin bey diyor ki:

"Abdullah İbnu Ömer (R. A. )’e bir zat gelerek müt’a nikahından sorar. Abdullah "Haram!" deyince soru sahibi "(İbnu Abbas’ı kastederek)(89) falan ama bunu caiz görüyor! der. Abdullah ona şu cevabı verir: "Allah'a yemin olsun! Herkes bilir ki, Resulullah (S. A. V), Hayber Gazvesi sırasında onu haram etti. Artık zaniler değiliz"(90) Bir rivayette Abdullah İbnu Ömer, kendisine İbnu Abbas’ın müt’a nikahına cevaz verdiği söylenince: "Sübhanallah! İbnu Abbas’ın böyle bir fetva vereceğini zannetmiyorum! "der. Ancak oradakiler haberi teyit edince, İbnu Ömer: "Resulullah hayatta iken İbnu Abbas küçük bir çocuktu" der ve ilave eder: "Resulullah onu bize yasakladı artık zaniler değiliz. "(91)

Bir başka rivayet İbnu Ömer‘in şu sözünü kaydeder: "Bir erkeğe, sadece İslam nikahıyla evlendiği kadın helaldir. Bu nikahta mehir vardır, erkeğin kadına, kadının erkeğe miras hakkı vardır. Kadını muayyen bir müddetle alamaz. Aldı mı artık o haramdır. İkisinden biri ölürse diğeri ona varis olur. "(92)”

Bu rivayetleri de inceleyeceğiz inşaallah. Fakat burada önce şu Abdullah b. Abbas'ın küçüklüğü meselesine değinmek istiyoruz. Evvela ki Abdullah b. Ömer'in kendisi de çocuk sahabiler arasında sayılmaktadır. Abdullah ile arasında belki bir iki yaş ancak fasıla vardır.  Sonra eğer çocukluğu onun söylediklerinin itibarsızlığına delil olacaksa, o zaman ondan nakledilen 1660 hadisi de kitaplarınızdan çıkarıp atın!

Öte yandan Burhaneddin beyin, ya bilgisizliği yüzünden yada kasten aynı Abdullah İbn-i Ömer'den nakledilen ve müt’anın cevazına ve nesh edilmediğine delalet edecek bir rivayeti es geçip nakletmediğini görüyoruz. O rivayet şöyledir:

Ahmed b. Hanbel kendi Müsned'inde Ebulvelid'den şöyle nakletmektedir: "Dedi ki:  "Adamın birisi benim de yanında bulunduğum bir sırada Abdullah b. Ömer'e kadınlar müt’ası hakkında sordu. O da şöyle cevap verdi: Allah'a ant olsun ki biz, Resulullah'ın (s.a.a) zamanında ne zina edenlerdik ne de sifah ehlinden." (Müsned-i Ahmed b. Hanbel, C.2, S.95)

Bu hadis iki türlü mana edilebilir:

a) Yani müt’a zina ve sifahtır biz de bunu Resulullah'ın zamanında yapmazdık. Böyle bir mana ve sonuç, her şeyden önce müt’a hakkındaki Sünni anlayışa bizzat terstir. Zira müt’anın Resulullah zamanında uygulandığını her kes kabul ediyor, ihtilaf bunun nesh edilip edilmediğindedir. Şimdi Resulullah (haşa) zina ve sifaha mı izin veriyordu?!

b) İkinci mana şudur ki soru soran bu işe adeta bir zina ve sifah gözüyle bakıp sorduğu için, İbn-i Ömer onun bu yanlış düşüncesini izale etmek için, bunun zina ve sifah olarak addedilemeyeceğini, "Zira bunu biz Resulullah'ın zamanında yapıyorduk ve asla zina ve sifah ehli olarak görülmezdik." demek istiyor.

Bu ikisinden başka bir alternatif mana olmadığı için de ikinci ihtimal tercih edilmelidir. Zira birinci manaya göre Resulullah'ın zamanında müt’anın zina ve sifah olarak bilindiği için, temelli yasak olduğu sonucu ortaya çıkar ki bunu Şia veya Sünni hiçbir kimse kabul etmiyor.

Bu manayı teyit eden bir karine de şudur ki Abdullah İbn-i Ömer'den nakledilen iki rivayet Onun babasının aksine hac müt’asını açık bir şekilde caiz bildiğini ve babasına katılmadığını gösteriyor. Bunun kendisi onun babasının yasağına karşı olduğunu açık bir şekilde ortaya koyuyor. Babası ise hac müt’asını da kadınlar müt'asının yanına ekleyerek "Resulullah zamanında olan bu iki müt’ayı yasaklıyorum ve yapanları cezalandıracağım." ilanında bulunuyor. Şimdi bu rivayetlerde İbn-i Ömer bu ikisinden birisini açık bir şekilde reddediyor ve "Resulullah'ın emri ve uygulaması olduğu halde babamınkine nasıl uyabilirim?" diye adama çıkışıyor. Hatta bir rivayete göre yanından kovuyor. Halbuki durum her ikisinde de aynıdır. Birisini diğerinden ayırıp, onun hakkında öbürsünden farklı bir tavır ve görüş sergilemek tutarsızlıktır. Bu da açık bir şekilde onun da müt’a nikahı hakkında cevaza inandığını gösteriyor. Şimdi söz konusu iki rivayeti dikkatlerinize sunuyoruz:    

Bu rivayetlerden birisini Tirmizi kendi senediyle İbn-i Şihab'tan, o da Salim'den şöyle nakletmektedir: "Duydum ki Şam ehlinden birisi Abdullah b. Ömer'e Hac müt’asından sordu. O da "Helaldir" dedi. Şamlı dönerek "Ama baban (Ömer b. Hattap) onu yasakladı!" deyince şu cevabı verdi: "Ne diyorsun, babam bunu yasaklamışsa, Resulullah da uygulamıştır. Şimdi hangisine uyalım; babamın emrine mi, Resulullah'ın emrine mi?Adam da "Resulullah'ın emrine tabi ki" dedi. Abdullah da "Evet Resulullah bunu yapmıştır." diye ekledi." (Tirmizi, C.3, S.185, Hadis: 824)

Diğer rivayeti ise İbni İshak Zuhri'den o da Salim'den nakletmiştir: "Dedi ki: Ben mescitteAbdullah b. Ömer ile birlikte oturuyordum. Bu sırada Şamlı birisi onun yanına gelerek hac müt’ası (temettü' haccı) hakkında kendisine soru sordu. Abdullah "Güzeldir, iyidir" cevabını verince , adam, "Ama baban bunu nehyediyordu." diyerek Abdullah'a itirazda bulundu. Bu sefer Abdullah onun bu tavrına kızarak şöyle dedi: "Yazıklar olsun sana, eğer babam nehyettiyse, Allah'ın Resulü hem kendisi uyguladı hem de buna emretti. Şimdi ben babamın sözüne mi uyayım yoksa Resulullah'ın emrine mi?" Hadi kalk, uzaklaş benden!" (Tefsir-i Kurtubi, C.2, S.388)

Elbette Abdullah'tan naklettiğimiz bu rivayetinde ibret alınacak daha nice nükteler vardır ki yeri olmadığı için geçiyor ve okuyucularımızın kendi feraset ve basiretlerine bırakıyoruz.

Burhaneddin bey şöyle devam ediyor: "Abdullah İbnu’z-Zübeyr, müt’a hususunda şiddetle karşı çıkan sahabedendir.  Müslim’in bir rivayetinde, onun hutbede müt’ayı tecviz eden bir zata (93) tarizde bulunarak: "Şurası muhakkak ki, Allah bazı insanların gözlerini kör ettiği gibi, kalplerini de kör etmiş ki müt’a nikahına fetva veriyorlar!" dediğini görmekteyiz. Rivayet, hücuma uğrayan zatın: "Sen hakikaten pek nezaketsiz, kaba-saba birisin. Ömrüme yemin ederim ki, müt’a İmamü’l-Müttakin (olan Resulullah aleyhissalâtu vesselam) zamanında yapılırdı! şeklindeki cevabını İbnu’z Zubeyr meydan okuyarak karşılar: "Öyleyse haydi bir dene! Sen bunu yapacak olursan vallahi seni taşlarınla recmederim!" der (94) Alimler, Abdullah İbnu Zübeyr (R. A. )’ın bu kesin davranışını, kendisine müt’anın neshiyle ilgili haberin ulaşmış olması ve dolayısıyla onun haramiyeti hususunda zerre kadar tereddüdünün bulunmamasıyla izah ederler (95). İbnu Zübeyr'in bu müdahalesi, hilafeti zamanında mı cereyan etti, açık değil.Ancak rivayetlerde, Hz. Ömer'in yasaklamasından sonra sahabeden muhalefet kalmadığının söylenmesi göz önüne alınırsa, hilafet yıllarından, Hz. Ömer'in yasağından önceye ait olması gerekmektedir."

Abdullah İbn-i Zübeyr'in hem rivayeti, hem de kendi şahsiyeti hakkında yeri geldiğinde gerekli açıklamayı yapacağız inşallah. Ancak burada şunu arz etmek zorundayız ki, İbn-i Zubeyr’in kendisi gibi bir sahabe olan İbn-i Abbas'a bu denli bir çirkin davranışta bulunarak fiziki bir rahatsızlığından dolayı onu tahkir edip, en azından bir içtihat olarak değerlendirilebilecek bir görüş ve tutumundan dolayı "Gözü gibi kalbini de Allah kör etmiştir" şeklinde son derece çirkin ve yakışıksız bir tepkide bulunması ve hatta annesinin şahitliğinden sonra bile mantıklı olma ve kendisinin de delil getirmesi yerine, İbn-i Abbas'ı (haşa) bir zaniye gibi taşlayıp öldürtmekle tehdit etmesi, hiç de bir sahabiye yakışmayan son derece çirkin ve kaba bir harekettir. Bundan da belki daha çirkini, Burhaneddin beyin onun bu kaba davranışından "meydan okuma" diye tabir edip adeta iftihar etmesidir. Oysa çirkinliğinden öte, gözleri a'ma olmuş bir kimseye meydan okusan ne olacak okumasan ne olacak? Sen kime meydan okuyorsun? Karşındaki bir fasık, bir zalim, bir kafir değil, o da senin gibi bir sahabi ve her kesin itirafı üzere ilim ve irfanda senden çok daha ilerde birisi. Naklettiği hadis sayısı, Kur'an tefsiri vb. bunun açık göstergesi.

Sonra Burhaneddin bey, İbn-i Abbas ile İbn-i Zübeyr'in arasında cereyan eden bu olayın, buraya kadar kendisinin sık sık tekrarlayıp durduğu "Ömer’in yasaklamasından sonra kimsenin artık muhalefet ettiği görülüp duyulmamıştır" sözüne ters düştüğünün farkında olsa gerek ki, bir çok yerde olduğu gibi onu da temelsiz bir ihtimalle tevil etmeğe çalışıyor ve "Bu olay Zübeyr halife olmadan ve İkinci Halife Ömer'in yasaklamasından önce vuku bulmuştur" demeye getiriyor. Oysa bize göre bu kesinlikle yanlıştır. Sebeplerine gelince:

a) Rivayette Zübeyr'in, bu sözleri hutbe okurken söylediği anlatılmaktadır. Bu da onun halife olduğu zamana açık bir işarettir. Zira Halife olmadan, hele hele Ömer'in zamanında daha bir gençti ve önemli bir makam ve mevkisi olmadığından dolayı da hutbe okumasına makul hiçbir gerekçe yoktur.     

b) Yine İbn-i Abbas'ın bu hutbe okunduğunda, gözlerinin ama olduğu vurgulanmaktadır. Bu ise Onun hayatının sonlarına doğru gerçekleşmiştir. Oysa İbn-i Abbas Ömer zamanında daha bir delikanlıydı. Ve ondan yıllar sonra yaşının ileri safhalarında gözleri amalaşmıştır.

c) Bunlardan da belki daha güçlü bir karine, İbn-i Zübeyr'in güçlü bir statüden konuşması ve tabirlerinden açıkça halife olduğu dönem anlaşılmaktadır. Çünkü eğer öyle bir konumu olmasaydı, neden "şöyle yaparım, böyle yaparım, recmederim" şeklinde tehditler savurmaktadır. Halife olmadığı halde ne haddine ki böyle tehditler savursun. Bu yetkiyi ona kim vermişti? Onun da tabiri aynı Halife Ömer'in "Yasaklıyorum, yapanları cezalandıracağım." tabirlerinin aynısı değil mi?

 

Burhaneddin bey şöyle devam ediyor:

"İKİNCİ HALİFE ÖMER’İN YASAKLAMA HADİSESİ

Buraya kadar kaydettiğimiz rivayetlerin bir kısmında hz.  Ömer (R. A. )’ın müt’ayı yasaklamasına temas edildi. Hatta, bir kısım sahabenin, bu yasaklama ile müt’anın Resulullah tarafından yasaklanmış olduğunu öğrendiklerini belirttik. Şu halde son olarak, Hz.  Ömer’le ilgili haberin mahiyetini de kaydetmede fayda var. Öncelikle şunu belirtelim ki Hz. Cabir ve Ebu Said’den gelen bir rivayete göre, "Hz. Ömer, bu yasaklama işini, hilafetinin ortalarında ele almıştır. Dolayısıyla o zamana kadar, müt’a nikahına başvuranlar olmuştur(96).O sıralarda Küfe’ye gelen Amr İbnu Hureys (R. A.), bir cariye ile müt’a nikahı yapar ve cariye hamile kalır. Gelip durumu İkinci Halife Ömer’e anlatır. Halife bu vesile ile, yasağın bütün mü’minlerce bilinmediğini anlayarak meseleyi hutbe konusu yapar ve herkesin işiteceği şekilde müt’a nikahının yasak olduğunu ilan eder. İbnu Mace’nin kaydına göre İkinci Halife Ömer şöyle buyurmuştur: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bize, müt’a için üç gün izin vermiş, sonra haram etmiştir. Allah’a yemin olsun, muhsan(62) bir kimsenin müt’a yaptığını duyarsam, Resulullah’ın, bunu tahrimden sonra helal kılmış olduğuna dair dört şahit getirmediği taktirde taşla recmederim."(97) Muvatta’nın bir rivayetinde bu yasaktan önce yapılan müt’a nikahı sonucu hamile kalan Havle Bintu Hakim’in, yasaktan sonra Rebia İbnu Ümeyye’nin şikayet ettiğini görüyoruz.  Bunu haram ve zina bilmekte kanaati kesin olan Hz. Ömer (R. A.): "Bu, (Resulullah’ın haram kıldığı) müt’adır. Eğer yasağı ilanda sizden önce davranmış olsaydım şimdi sizi recmederdim"  der."(98)”

İlk önce İbn-i Mace’nin Abdullah İbn-i Ömer vasıtasıyla Ömer’den naklettiği bu rivayet metin itibarıyla muztariptir. Zira bu rivayete göre Allah Resulü müt’aya sadece üç günlüğüne izin vermiş, sonra da mutlak olarak onu yasaklamıştır. Bu, Ehl-i Sünnet’in kendilerinin de sahih senetlerle Allah Resulü’nden naklettikleri müt’anın uzun sürelerce caiz olduğuna dair hadislerle çelişmektedir.

Sonra bu, ashabın uygulamalarıyla da çelişmektedir. Nasıl olur da müt’a sadece üç günlüğüne helal kılınıp sonra da mutlak anlamda haram kılındığı halde ashap böylesi geçici bir hükümden haberdar olmayarak mutlak helal gibi hatta Ömer’in kendi dönemine kadar onu yapa gelir? Böyle bir şey akıl mantıkla bağdaşmaz.

Buradan anlaşılıyor ki, müt’aya verilen cevaz kesinlikle böyle kısa bir süreli cevaz değilmiş ki, ashap arasında böylesine revaç bulmuştur.

İlaveten burada Ömer’in diline atfedilen Allah Resulü’nün cevaza dair sözünün ispatı için dört şahidin istenmesi de çok garip ve kabul görülmesi mümkün olmayan bir uygulamadır. Zira hepimiz biliyoruz ki, dört şahit kaydı, Kur’an’ın emriyle sadece zinanın ispatında koyulan bir yöntemdir. Bu yöntem sadece bu olaya mahsustur. Diğer bütün mevzularda en fazla sadece beyyine, yani iki adil şahit istenilebilir. Bundan fazlasını istemek İslam’i kurallara aykıdır. Nitekim, Ömer’in kendisi de dahil olmak üzere, Allah Resulü!nün hadislerinin ispatında ashap, en fazla iki şahit getirilmesini istemiş, bir şahide iktifa edenler olduğu gibi, sadece tarafın yemin içmesini bile yeterli bulanlar olmuştur. Bu durumda İslam’ın ölçüleri ortada dururken, Ömer’in bu ölçülerin dışına çıkarak dört şahit istemesi düşünülemez. Bu da bu sözün Ömer’in dilinden uydurulduğunu göstermektedir.  

İkinci rivayete gelince, okuyucularımızın da dikkat ettiği gibi, bu rivayeti naklederken adam kendinden parantez açarak "Bu,  (Resulullah’ın haram kıldığı) müt’adır." diyor; oysa rivayetin metinde öyle bir şey yok. Orijinalinde "İşte bu müt’adır, Eğer yasaklamada sizden önce davranmış olsaydım şimdi sizi recmederdim." geçmektedir. Ama vatandaş ilavelerle hadisi kendi yorumuna müt’abık kılmaya çalışıyor.

Kaldı ki bundan daha açık ve net olan şu rivayeti işine gelmediği için nakletmiyor: "Resulullah zamanında iki müt’a vardı ki ben bunları haram kılıyorum ve yapanları cezalandıracağım; birisi hac müt’ası, birisi de kadınlar müt’ası ."

(Ahkam-ül Kur'an (Cessas), C.1, S.290-291, Zad-ül Mead (İbn-i Kayyim-'il Cevziyye), C.2, S.184, El-Mebsut (Sarahsi), C.4, S.27, Tefsir-i Kurtubi, C.2, S.392, Tefsir-i Kebir (Fahrettin Razi), C.10, S.52-53)

Gördüğünüz gibi bu rivayete göre halife açık bir şekilde müt’anın Resulullah zamanında olduğuna itiraf ettikten sonra, tahrimini ve vereceği cezayı kendisine isnat ediyor. Bu da aşağıda söylenen tevili, yani Ömer'in bu konuda kendi içtihadına değil Resulullah'ın yasaklamasına dayandığı iddiasını en azından şüpheli duruma düşürüyor.     

"YASAK HZ. ÖMER’İN İÇTİHADI DEĞİLDİR: Alimler Hz. Ömer (R. A.)’in müt’a nikahını yasaklarken içtihadıyla hareket etmediğine,  Resulullah’tan yasakla ilgili hadis zikrederek yasağı takrir ettiğine dikkat çekerler(99). Nitekim bu husus İbnu Mace’den kaydettiğimiz rivayette sarih olarak görülmektedir. Bir başka rivayette, hutbede geçen: MAA BAALÜ RİCAALİN. . YENKIHUUNE HEZİHİL MÜT’ATE BAĞDE NEHYI RASULİLLAHİ (ASM). . . "İnsanlara ne olmuş ki Resulullah(A. S. )’ın yasağına rağmen müt’a nikahı yapıyorlar?"(100) ibaresi de aynı hususa delil olmaktadır. Bu ibare,  Hz. Ömer’i feverana getirerek bazı müt’a nikahı hadiselerinin ilk defa kulağına geldiğini ifade eder. Bunun tatbikatta olduğunu bilseydi bu kadar feveran etmez, tepkisini bu ibarelerle ifade etmezdi."

Halifenin bu feveranı yeni bir şey değildir ve bir çok konuda gerçekleşmiştir. Örneğin hadis nakli ve yazımında ısrarlı davranan sahabei kırbaçlattırması, hapse attırması veya sürgüne göndermesi bunun bir başka örneğidir. Tabi bu konuda daha nice örnekler de verebiliriz ki konuyla alakalı olmadığı için vazgeçiyoruz.

Burhaneddin bey şöyle devam ediyor:

“Hadiseyi tahlil eden alimler, bu durumun Resulullah (A. S.)’ın yasağının bir kısım sahabe tarafından işitilmemiş olmasına mebni olduğunu belirtirler.  İbnu Hazm’ın, müt’ayı mubah addettiklerine dair haklarında rivayet bulunduğunu belirttiği tabiinden Tavus, Ata ve Sa'd İbnu Cübeyr’in (101) de bu yasağı duymayanlardan oldukları anlaşılmaktadır. Meseleye temas eden kaynaklarda ve bilhassa Mekki olanların müt’a lehine fetva verdiklerine dair ifadeler, sahabeden yani Hz. Ömer’in yasaklamasından sonra da bu işe fetva verildiği düşüncesine sevk edebilir. Bu yanlıştır; çünkü, tabiin nesli sahabeden sonra yaşayanlar demek değildir.Onlar, sahabein muasırıdırlar. Fakat Resulullah’ı görememişlerdir. Mezkur ifadelerde onların Hz.  Ömer’in yasağından sonra fetva verdiklerine dair bir sarahat yok. Demek oluyor ki,tabiinden bazıları Hz.  Ömer’in yasağından önce müt’anın neshedildiğini duymadıkları için, aynen bazı sahabe gibi, fetva vermişlerdir.”

Yine aynı aletnatifsiz nakarat tekrar edilip durulmakta. O kadar Resulullah'a yakın ileri gelen meşhur ve alim sahabe duymamış, tabiiler duymamış, Mekke’liler duymamış ve… el-insaf be kardeşim! Sırf bir fetvayı tevil ve tevcih etmek için hiç birisine açık ve net bir delil olmayan bu ihtimallerle nasıl kendinizi ikna edebiliyorsunu Allah aşkına?! "Mezkur ifadelerde onların Hz. Ömer’in yasağından sonra fetva verdiklerine dair bir sarahat yok." diyor. Peki  yasak öncesinde fetva verdiklerine dair bir sarahat var mı? Eğer sarahat yoksa, o zaman en azından hiçbir tarafa yorumlama! O kadar sahabi, o kadar tabii, Mekke fakihlerinin hepsi, bunların hiç birisi Halife’nin yasağına kadar bu kadar önemli ve hayati yasaktan bihaber kalacaklar?! Olacak şey mi Allah aşkına?

Burhaneddin bey sonra şöyle devam ediyor:

"MÜT’ANIN HARAM OLDUĞUNA DAİR KUR’ANİ DELİL

Müt’a nikahının, görüldüğü üzere, Resulullah (A. S. )’dan gelen rivayetler açısından haram olduğuna inanan Ehl-i Sünnet uleması, bu görüşlerine Kur'an’dan da delil kaydetmişlerdir. Zikredilen en mühim ayet, Mü’minin suresinde, felah bulacak mü’minlerin vasıfları meyanında zikredilen 5,  6 ve 7. ayetlerdir: "(Öyle mü’minler) ki, onların rızklarını koruyanlardır. Şu var ki zevcelerine, yahut sağ ellerinin malik olduklarına (kendi cariyelerine) karşı (olan durumları) müstesnadır. Çünkü onlar (bu taktirde) kınanmış değildirler. O halde kim bunların ötesini isterse şüphe yok ki, onlar haddi aşanlardır.

Dikkat edilirse, ayet-i kerimede mü’minlere cinsi tatminde (63)iki meşru yol gösterilmekte, bunlar dışında kalan bütün yollar gayri meşru ilan edilmektedir:

1) Dinin meşru kıldığı nikah yoluyla edinilen eşler.

2) Sağ elin sahip oldukları diye ifade edilen cariyelerdir. Cassas, ayetin müt’a nikahının haram olmasını iktiza ettiğini söyledikten sonra:"Çünkü der, müt’a yoluyla nikahlanan kadın ne zevcedir, nede milk-i yemindir. "(102) İbnu’l-Arabi:"Bazı alimler ayet-i kerimenin, "ferc"i, nikah veya milk-i yemin (sağ elin sahipliği=cariye) yoluyla helal addetmiş olması ve müt’anın zevce olmaması sebebiyle "Bu ayet müt’anın tahrimine delildir demiştir dedikten sonra bu yorumun zayıf olduğunu söyler. Ancak ümmetin müt’anın haram olduğu hususundaki icmadan hareketle aynı neticeye ulaşır(103). İbnu’l-Arabi, İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ)’ın da ayette geçen bu iki yol dışında kalan her çeşit fercin yani cinsi tatmin vasıtalarının haram olduğuna hükmettiğini belirtir(104).

Burhaneddin beyin söz konusu ettiği Müminun suresinin 6, 7. ayetleriyle, keza burada söz konusu etmediği ancak aynı anlamı ifade eden Mearic suresinin 30. ayetinin Mekke’de nazil olan ayetler olmaları hasebiyle Medine’de cevaz verilen müt’a nikahını nesh edemeyeceklerine, dolayısıyla da bu iddia, ister Allah Resulü’nün diline bağlansın ister burada olduğu gibi İbn-i Abbas gibi büyük bir Kur’an müfessiri olan sahabenin diline bağlansın, bunun açık bir iftiradan ibaret olduğuna daha önce işaret etmiştik, artık burada tekrara gerek görmüyoruz.

Sadece burada şunu vurgulamak istiyoruz ki, Burhaneddin beyin kendisi de yazısında Cessas ve İbn-i Arabi’den naklettiği gibi, Ehl-i Sünnetten bu ayetlerin müt’a nikahını neshettiğini iddia edenler, mezkur ayetlerde geçen eşler ve milk-i yemin kavramlarından bunu çıkarmaya çalışmışlardır. Şöyle ki, iddialarına göre müt’a nikahıyla evlenilen bir kadın ne eşler kavramına girer, ne de milk-i yemin kavramına. Bu ayetler de mu’minlerin eş veya milk-i yemin olmayan kadınlardan uzak durduklarını beyan ettiğine göre, bundan müminlerin müt’a nikahından da sakındıkları ortaya çıkmaktadır. O halde müt’a nikahı meşru bir nikah değildir, diyorlar.

Ancak kendileri de bu yorumun gülünç ve tutarsızlığının farkında olsalar gerek ki, İbn-i Arabi gibi konuya birazcık ilmi olarak yaklaşanları bu yorumun zayıflığını itiraf ediyor ve bilahare son çare olarak icmaya sığınmak zorunda kalıyor. Gülünç yorum dedik, çünkü müt’a nikahının uygulandığından yıllarca önce inmiş olan bu ayetlerin müt’a nikahını nesh edemeyeceği, mümeyyiz bir çocuğa bile gizli kalmayacak kadar açık seçik ortada dururken, kendilerini İslam müçtehit ve bilgini olarak niteleyenlerin böylesi kuru yorumlarla zorla onları müt’a nikahını nesheden deliller olarak göstermeğe çalışmalarına gülünç demek bile az kalır. Peki be adam, insana sormazlar mı ki, bu ayetlerin inmesinden yıllar sonrası Medine’de müt’a nikahı yapılmaktaydı. Müt’a nikahıyla evlenen bir kadın milk-i yemin olmadığına göre o zaman Müslümanlar ve Allah Resulü bu kadınlara hangi ismi veriyorlardı? Hangi kavram altında değerlendiriyorlardı? Yoksa Burhaneddin beyin iddia ettiği gibi onlara zaniye mi derlerdi? Yani o zaman Müslümanlar zinacı mıydılar? Hem de bizzat Allah Resulü’nün kendi ruhsatıyla mı bunu yapıyorlardı? Sonra müt’a nikahıyla evlenen kadına eş denmeyeceği nereden çıktı? Yoksa buna dair bir ayet mi veya bir hadis mi var?

Aziz okurlar, gerçek şu ki, bu hususta ne bir ayet ne de bir hadis vardır. Aksine aslında bu ayetlerin kendisi müt’a nikahıyla evlenen kadınların eşler kavramına girdiğinin en kesin delilidir. Zira ki, önceden mu’minlere helal olan kadınları bu iki kavram altında toplayan bir şeriatın daha sonra müt’a nikahına ruhsat vermesini başka şekilde yorumlamak imkansızdır.

Burhaneddin bey diyor ki:

“Asıl mevzuumuzun dışında kalmakla birlikte,  yeri gelmişken şunu belirteyim: Ayet-i kerimenin bu ıtlakından hareket eden pek çok alim, ayetle zikredilmiş olan iki meşru vasıta dışında kalan,  hayvana temas, istimna, nazar gibi her çeşit cinsi tatmin yolların aynen müt’a gibi haram kılınmış olduğunu söylemiştir(105).

İslam alimleri şu ayetten de müt’anın reddedildiğini istidlal ederler. (Mealen): "Evlenmeye imkan bulamayanlar da,  Allah onları lütfuyla zenginleştirinceye kadar iffetlerini korusunlar. . . "(Nur 33). "Eğer derler, müt’a ve tahlil(64) caiz olsaydı, iffetli olmalarını emretmezdi."(106)”

Bu ayet-i kerime ile müt’a nikahının caiz olmadığına istidlal etmek de garip istidlâllerden bir diğeridir. Zira ilk önce bu ayetin müt’a nikahını red edip neshetmesi için bu ayetin içeriği ile müt’a nikahı arasında tam bir çelişki olması, ikinci olarak da bu ayetin müt’a nikahının meşruluğundan sonra nazil oluğunun kesin olarak tespit edilmesi lazım gelir. Halbuki, her iki şart da bu ayette kesin olarak ortaya konmuş değildir. Bu ayetin müt’a nikahını neshettiğini iddia edenler bu ayette geçen “VELYESTEFİFİLLEZİNE LA YECUDUNE NİKAHEN” mealen “Nikah bulamayanlar- Evlenme imkanını bulamayanlar” tabirinden maksadın yalnızca daimi evlilik olduğu varsayımından hareket etmek istiyorlar. Oysa eğer onların bu iddialarını kabul etsek o zaman milk-i yemin evliliğine de cevaz vermemek gerekir. Zira onların bu manasına göre, daimi evlilik imkanını bulmayan bir kimse mutlaka sabretmeli ve milk-i yeminle de evlenmemelidir. Bunun ise doğru olmadığı bizzat kendi itiraflarıyla ve Kur’an’ın açık emriyle sabittir. O halde bu ayette geçen “Nikah” kelimesinden sadece daimi evliliğin kastedildiği sözü, bazılarının kendi kafalarında tasarladıkları bir hayal ve varsayımdan öte olmamakla birlikte, aynı zamanda son derece yanlış bir varsayımdan ibarettir.

Gerçek şudur ki, Allah Teala bu ayeti kerimede mu’minleri zinaya düşmekten sakındırmaktadır ve gerçekte bu ayet şöyle demektedir: “Meşru evlilik imkanı bulmayan kimse ise, iffetini koruyarak zinaya düşmemelidir.” Elbette meşru evliliğin en başta gelen ferdi daimi evliliktir. Ancak geçici evlilik ve milk-i yemin de meşru evliliğin fertleri arasında bulunmaktadır. Bunu Kur’an-ı Kerim ve Allah Resulü beyan etmiş ve uygulatmıştır. Dolayısıyla bu ayeti duyan iman ehli kimsenin zihnine ilk başta daimi evlilik ilişkisi gelmekle birlikte, geçici evlilik ve milk-i yemini de bu ayetin kapsamı dahilinde görür. Bu yüzden de bu ayeti kerime gereğince, ne daimi evlilik, ne geçici evlilik ne de milk-i yemin evliliği imkanı bulmayan bir müminin görevinin iffetine sahip çıkıp, nefsi isteklerine karşı sabretmek olduğunu anlar.

Sonuç itibariyle bu ayetle müt’a nikahı arısında bir çelişki söz konusu değildir. Dolayısıyla da bu ayet müt’a nikahını red edemez. İkinci olarak bu ayetin müt’a nikahını red edip nesh etmesi için mutlaka bu ayetin müt’a ayetinden ve Allah Resulü’nün müt’aya cevaz vermesinden sonra nazil olduğu kesin olarak tespit edilmelidir, demiştik. Oysa ortada böyle bir tespit de söz konusu değildir. Özellikle de Ehl-i Sünnet’in müt’a nikahının Mekke’nin fethinde veya Veda haccında neshedildiği iddiasına göre bu ayetin çok daha önceden nazil olmuş olduğu ortaya çıkmaktadır. Demek ki, bu ayetin de müt’a nikahıyla uzaktan yakından bir alakası yoktur. Aksi durumda Allah Resulü’nün haram olan bir evlilik ilişkisine emretmiş olduğu sonucu doğar ki, bunu söylemek Allah Resulüne büyük bir hakarettir.

“Bu meselede Kur'an’dan gösterilen bir diğer ayet de şudur(Mealen):"Sizden hür ve mü’mine kadınları nikahlamaya gücü yetmeyen olursa, sizin ellerinizde bulunan genç mümine cariyelerle evlensin. . . Cariye nikahlama, sizden mehir ve nafaka gücü yetmeyip de büyük bir meşakkat altına girmekten ve evlenmemekle de zinaya meyletmekten korkanlar içindir. Yoksa sabretmeniz sizin için daha hayırlıdır. . . (Nisa25)

Alimler :"Eğer derler, müt’a ve tahlil caiz olsaydı ne zinaya gitme korkusu olurdu ne cariye ile nikahlanmaya hacet kalırdı, ne de cariyelerle nikahlanmayı terk ederek sabretmeyi esas almak tavsiye edilirdi."(107)”

Her ne kadar müt’a nikahına emreden ayetten hemen sonra gelen bir ayetin müt’a nikahının yasağından bahsedemeyeceği ve böyle bir neshden söz etmenin Allah ve Resulünü gülünç duruma düşürmek olduğu apaçık ortada ise de biz, büyük Şii müfessiri Allame Tebatebai’nin hem bu ayet ile ilgili hem de bu ayetten bir önceki ayet olan ve müt’ayı helal kılan ayetle ilgili tefsirini, genel anlamda müt’a nikahı hakkındaki değerlendirmesiyle birlikte aynen buraya aktarıyoruz.

Merhum Tebatebai bu ayetlerle ilgili olarak el-Mizan Tefsiri’nin 4. Cildinde aynen şöyle diyor: “O hâlde, ne zaman onlarla müt’a nikâhı yaptınızsa, ücretlerini bir farz olarak verin." Bildiğim kadarıyla ayetin orijinalindeki "bihi" zamiri, "Bunun dışında kalanı... size helâldir." ifadesinin delâlet ettiği şeye dönüyor. Bu da "neyl=ulaşmak" veya o anlama gelen durumdur. O zaman ayetin başındaki "ma" edatı vakit bildirmek için ve "minhunne" ifadesi, "istamta'tum" ifadesi ile bağlantılı olur. Böyle olunca bu ifadenin anlamı 'Ne zaman müt’a yaparak onlardan yararlandınızsa, ücretlerini farz olarak verin." biçiminde olur.

Bunun yanı sıra ayetteki "ma" edatının mevsule ve "istamta'tum" ifadesinin sıla cümlesi, "bihi zamirinin ism-i mevsule dönük olması ve "minhunne" ifadesinin mevsulun açıklaması olması da mümkündür. O zaman anlam "Kendilerinden yararlandığınız kadınların ücretlerini farz olarak verin." şeklinde olur.

"Femestamta'tum" cümlesi daha önceki ifadeyle ilgili bir ayrıntılandırmadır. Çünkü başında bu anlamı veren "fa" harfi vardır. Bu cümle hiç şüphesiz parçayı bütüne, cüz'îyi küllîye dayandıran bir ayrıntılı açıklamadır. Çünkü "iffetli olmanız ve zina etmemek üzere mallarınızla aramanız" ifadesi, yukarda açıklandığı üzere, hem nikâhlıda, hem de cariyede ulaşılan şeyi içeriyor. Böyle olunca, "O hâlde, ne zaman onlarla müt’a nikâhı yaptınızsa, ücretlerini bir farz olarak verin." ifadesini bir önceki cümleye uzantı yapmak, parçayı bütüne veya bazı cüz'î bölümleri, bölümlere ayrılmış küllî ve bütüne bağlamak türünden olur.

Bu ayrıntılandırma üslûbu, Kur'an'da çok kullanılır. Meselâ şu ayetler gibi: "Sayılı günlerde oruç tutmanız farz kılındı. O hâlde içinizden kim hasta veya yolcu olursa, tutamadığı günler sayısınca sonraki günlerde oruç tutar." (Bakara, 184) "Dinde zorlama yoktur. Doğruluk ile sapıklık birbirinden ayrılmıştır. O hâlde kim tağutu reddederek Allah'a inanırsa kopmaz bir kulpa yapışmış olur." (Bakara, 256)

Ayette sözü edilen "yararlanma" ile müt’a nikâhının kastedildiği şüphesizdir. Çünkü bu ayet Medenîdir ve Peygamberimizin hicretten sonraki döneminin ilk yarısında inen Nisâ suresinin ayetlerinden biridir. Nisâ suresinin ayetlerinin çoğu bu söylediklerimizin delilidir. Bu nikâh, yani müt’a nikâhı bu dönemde Müslümanlar arasında yürürlükte ve uygulamada idi. Bunda şüphe yoktur. Rivayetlerin hepsi bunun tartışmasız bir gerçek olduğunu ortaya koyuyor. Bu uygulamayı ortaya koyan İslâm olsun veya olmasın, bunun Peygamberimizin gözü ve kulağı önünde yürütüldüğü şüphesizdir. Uygulamanın adı bu, yani müt’a idi. Ondan bu adla söz edilirdi. Buna göre "O hâlde, ne zaman onlarla... ücretlerini bir farz olarak verin." ifadesi, kesinlikle bu anlamda kabul edilmesi, ondan bu anlam çıkarılması kaçınılmazdır. Tıpkı Kur'an'ın inişi sırasında Müslümanlar arasında geçerli olan diğer gelenekler ve âdetlerde olduğu gibi. Bu gelenekler ve âdetler bilinen, yaygın isimleri ile anılıyorlardı. Bu isimlerle ilgili hüküm içeren bir ayet inince bu ayetlerde geçen isimler yaygın anlamlarında alınırlardı. Gelen hüküm ister onaylama, ister ret, ister emretme, ister yasaklama biçiminde olsun ilgisi olduğu isimlerin asıl lügat anlamları ile irtibatlandırılmazdı.

Meselâ hac, alış veriş, faiz, kâr, ganimet ve bu türden olan kavramlar gibi. Hiç kimse sözlük anlamını ileri sürerek Beytullah'ı ziyaret etmenin, orayı kastetmek demek olduğunu iddia edemez. Sayılan diğer kavramlarda da durum böyledir. Yine Peygamberimiz (s.a.a) tarafından ortaya konan, arkasından yaygın biçimde kullanılarak sonunda şeriattaki adı ile bilinir hâle gelen namaz, oruç, zekât, hacc-ı temettü gibi şeriat kavramlarında da aynı kural geçerlidir. Bu kavramları ifade eden kelimeler, şeriat tarafından veya şeriat bağlıları tarafından kesinlikle söz konusu anlamlara bağlandıktan sonra onları sözlüklerdeki anlamlarına döndürmenin imkanı yoktur.

Buna göre ayette sözü edilen yararlanmayı müt’a nikâhı anlamına almak zorunludur. Çünkü bu ayetin indiği sıralarda bu ilişki türünün Araplar arasında kullanılan adı bu idi. Bu, böyledir; daha sonra müt’a nikâhının ayetle veya sünnetle neshedildiğini söyleyelim veya söylemeyelim fark etmez; çünkü bu, yerinde incelenmesi gereken ayrı bir konudur. Sözün kısası, bu ayetten anlaşılan şey müt’a nikâhının hükmüdür. Sahabe ve tabiin kuşağına mensup eski dönem tefsircilerden nakledilen yorum da budur. İbn-i Abbas, İbn-i Mesud, Ubeyy b. Kaab, Katade, Mucahid, Suddi, İbn-i Cubeyr, Hasan vb. gibi. Bu yorum Ehl-i Beyt İmamlarının da görüşüdür.

Yapılan açıklamalardan konuyla ilgili bazı tefsircilerin yapmış olduğu yorumun asılsız olduğu ortaya çıkıyor. Yorum şudur: "Buradaki istimta'dan maksat, evlenmektir. Çünkü nikâh ilişkisi kurmak kadından yararlanmaya yönelik bir taleptir." Bir tefsirci de "istamta'tum" kelimesindeki "sin" ve "ta" harflerinin tekit için olduğunu ve kelimenin anlamının 'temetta'tum" biçiminde olduğunu iddia etmiştir.

Mezkur görüşün tutarsızlığının delili şudur ki; Araplar arasında müt’a nikâhının bu adla yayılması ve bilinmesi bu kelimeyi işitenlerin onu lügat anlamında algılamalarına imkan tanımaz.

Ayrıca kelimeye verilen anlamın doğru olduğu, talep anlamının daimi nikâh ile bağdaştığı ve "istemta'tum" kelimesinin "temetta'tum= yararlandığınız" anlamına geldiği farz edilse bile, bu ifade "onlara ücretlerini verin." biçimindeki sonuç cümlesi ile bağdaşmaz. Çünkü mehir, nikâh akdi yapmakla farz olur. Evlilik teklif yapmayı, akit yapmayı, oynaşmayı, cinsel ilişkiyi vb. şeyleri de kapsamına aldığını kabul ettiğimiz yararlanma talebine ve aynen yararlanmaya da dayanmaz. Mihrin yarısı nikâh akdi ile, öbür yarısı da cinsel ilişki ile farz olur.

Üstelik bu ayetten önce inen ayetler, çeşitli ayrıntıları ile mehir vermenin gerekliliğini geniş biçimde anlatmışlardır. Bu gerekliliği tekrar anlatmanın anlamı yoktur. Söz konusu ayetler şunlardır: "Kadınların mehirlerini (Allah tarafından) bir bağış olarak verin." (Nisâ, 4) "Eğer bir eşinizi bırakıp da yerine başka bir eş almak isterseniz, onlardan birine yüklü miktarda mal (mehir) vermiş olsanız bile, ondan hiçbir şeyi geri almayın." (Nisâ, 20) "Kadınlara dokunmadan veya mehirlerini kesmeden kadınları boşarsanız, size bir günah yoktur. Fakat onları yararlandırın; zengin olan kendi gücü, darda olan da kendi gücü oranında... Eğer onlara mehir keser de dokunmadan boşarsanız, kestiğinizin yarısını verin..." (Bakara, 236-237)

Bir tefsirci bu ayetin, yani "O hâlde... ücretlerini bir farz olarak verin." ayetinin tekit (pekiştirme) amaçlı olduğunu ileri sürmüştü. Bu yoruma verilecek cevap şudur: Bu ayetin öncesindeki ayetler, özellikle "eğer bir eşi bırakıp yerine bir başka eş almak isterseniz..." ifadesinden sonra iki ayete kadar yer alan kısmı son derece kesin ve vurgulamalı ifadeler taşıdıkları için bu ayetin onları pekiştirme amacı taşımasına sebep yoktur.

Nesih meselesine gelince; bazıları bu ayetin "Onlar ki, edep yerlerini korurlar. Yalnız eşleri ve sahip oldukları (cariyeleri) hariç. (Bu iki durumda) onlar kınanmış değillerdir. Şu hâlde, kim bunun ötesine gitmek isterse, işte bunlar haddi aşan kimselerdir." (Mü'minun, 5-7) ayeti ile neshedilmiş olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bazıları ise iddetle ilgili olan "Ey Peygamber, kadınları boşayacağınız zaman bekleme sürelerini gözeterek boşayın." (Talâk, 1) ayeti ile neshedilmiş olduğunu iddia etmişlerdir. Bazıları ise "Boşanmış kadınlar kendi kendilerine üç temizlenme süresi beklerler." (Bakara, 228) Çünkü bu iki ayette eşlerin ayrılmaları boşamaya ve bekleme süresine bağlanmıştır. Oysa müt’a nikâhında bunların hiçbirisi yoktur.

Bazıları ayetin "eşlerinizin... geriye bıraktıkları mirasın yarısı sizindir..." (Nisâ, 12) ayeti ile neshedildiğini söylüyorlar. Müt’a evliliklerinde mirasın olmayışını görüşlerine delil gösteriyorlar. Bazıları "Size (şunlar) haram kılınmıştır: Analarınız, kızlarınız..." (Nisâ, 23) ayetinin bu ayeti neshettiğini söylüyorlar. Çünkü bu ayet evlenme hakkındadır, diyorlar. Diğer bazıları da bu ayetin "o hâlde gönlünüzün rahat ettiği (başka) kadınlardan ikişer, üçer ve dörder evlenebilirsiniz." (Nisâ, 3) ayeti ile neshedilmiş olduğunu ileri sürmüşlerdir. [Çünkü müt’ada dörtten fazlasıyla da nikâh yapılabilir.]

Bazılarına göre ayet sünnetle neshedildi. Bu doğrultudan da kimileri ayetin Peygamberimiz tarafından Hayber Savaşı yılında, kimileri Mekke'nin fethedildiği yıl, kimileri veda haccında Peygamberimiz tarafından neshedildiğini söylerlerken, kimileri de bu uygulamanın önce serbest bırakıldığını, sonra iki veya üç defa yasaklandığını, en son kesinleşen hükmün yasaklanma hükmü olduğunu ileri sürmüşlerdir.

Bu ayetin Mü'minun suresindeki ayetle neshedilmiş olması iddiası hakkında söylenecek söz, Mü'minun suresindeki ayetin nesh etmeye elverişli olmadığıdır. Çünkü o ayet Mekke döneminde, müt’a evliliği ile ilgili ayet ise Medine döneminde inmiştir. Mekke döneminde inen bir ayet, Medine dönemindeki bir ayeti nesh edemez. Üstelik müt’a işlemini nikâh ve kendisiyle müt’a yapılan kadını eş saymamayı kabul etmiyoruz. Bu konudaki Peygamberimizden gelen haberler ve sahabe ile tabiinin bu işleme nikâh adını vermiş olmaları onu nikâh saymamaya engeldir. Bunu nikâh saymanın, miras ve boşama vb. şeyleri gerektirdiğini ileri sürerek onu nikâh saymamaya ilişkin gerekli cevap verilecektir.

Bu ayetin miras ayeti ile, boşama ayeti ile ve evlenilebilecek kadınların sayısına ilişkin ayetlerle neshedildiğini ileri sürenlere verilecek cevap şudur: Bu ayetler ile müt’a ayeti arasındaki ilişki nesheden-neshedilen ilişkisi değil, genel-sınırlı veya mutlak-kayıtlı ilişkisidir. Meselâ miras ayeti kalıcı ve geçici nikâhlı bütün eşleri içerir. Fakat sünnet bu ayetin içeriğinin bir bölümünü dışarıda bırakarak onu sınırlar. Sünnetin dışarı çıkardığı bölüm geçici nikâhlı eşlerdir. Boşama ayeti ile eşlerin sayısını sınırlayan ayet hakkında söylenecek söz de aynıdır. Bu açık bir husustur. Bu ayetlerin neshedici olduklarına ilişkin iddia, her hâlde bu iki ilişki türünü birbirinden ayırt edememekten ileri geliyor.

Evet; bazı fıkıh usûlü bilginleri, eğer sınırlı kapsamlı bir ayetin arkasından olumlu veya olumsuz olarak ona zıt genel kapsamlı bir ayet gelirse, geniş kapsamlı ayetin sınırlı kapsamlı ayeti nesh edeceğini ileri sürmüşlerdir. Bu görüş yerinde anlatıldığı üzere zayıf olmakla birlikte bizim üzerinde konuştuğumuz meseleye uymuyor. Çünkü genel kapsamlı olan boşama ayeti Bakara suresindedir. Bakara suresi müt’a ayetini de içeren Nisâ suresinden önce Medine döneminde inmiş ilk suredir. Evlenebilecek eş sayısına ilişkin ayet de Nisâ suresinde ve müt’a ayetinin öncesinde yer almıştır. Miras ayeti de müt’a ayetinden önce aynı siyak içinde ve aynı surededir. Yani bütün bu durumlarda sınırlı kapsamlı müt’a ayeti, genel kapsamlı ayetten sonra geliyor.

Bekleme ve iddet süresine ilişkin ayetin bu ayeti neshettiği iddiasına gelince, bu iddianın asılsızlığı daha da açıktır. Çünkü bekleme süresi (iddet) hükmü, sürekli nikâhta olduğu gibi geçici nikâhta da geçerlidir. Yalnız süresi farklıdır. Bu farklılık sınırlayıcı sayılır, neshedici kabul edilmez.

Müt’a nikâhı ayetinin yasak evliliklere ilişkin ayetle yasaklandığını iddia eden görüş ise, şu iki sebepten dolayı bu görüş bu tür görüşlerin en şaşırtıcı olanıdır. Birinci sebep şudur: Yasak evlilikleri sayan ifade ile müt’a nikâhına delil olan ifade birbirine bağlı bir bütündür. Müt’a nikâhına delil olan ifadenin önce olduğu nasıl farz edilecek, sonra da bir sözün baş tarafının uzantısını neshettiği nasıl ileri sürülecektir? İkinci sebep de şudur: Bu ayet hiçbir yönü ile sürekli olmayan eşliği açıkça ve net bir dille yasaklamıyor. Ayet önce erkek için evlenilmesi yasak olan kadın zümrelerini sayıyor. Sonra da nikâh veya cariye edinme yolu ile elde edilmesi caiz olan kadınları açıklıyor. Daha önce dediğimiz gibi müt’a nikâhı da nikâh olduğu için bu iki mesele arasında karşıtlık ilişkisi yoktur ki, neshedilme söz konusu olsun.

Evet. Kimileri şöyle diyor: "Bunun dışında kalanı ihsân=iffetli olmak ve zina etmemek üzere mallarınızla aramanız size helâl kılındı." İfadesi, diğer kadınların helâl olmasını mehirle ve "ihsân" ile zinaya bulaşmamakla kayıtlandırıyor. Geçici nikâhta "ihsân" yoktur. Nitekim müt’a nikâhı yapan bir erkek "ihsân" şartını yerine getirmiş sayılmadığı için eğer zina işlerse recmedilmez. Bu durum bu ayette müt’a nikâhının kastedilmiş olması ihtimalini ortadan kaldırır.

Bu itiraza daha önce değinilen şu karşılık verilir: "ihsân ve zina etmemek üzere" ifadesinde geçen "ihsân" kelimesi, iffetli olma anlamındadır; evli olmak anlamında değildir. Çünkü aynı ifade, hem cariye edinmeyi, hem de nikâh yolu ile evliliği içeriyor. Eğer buradaki "ihsân"ın evli olmak demek olduğu kabul edilse bile evli erkeğin zina suçunun müt’a nikâhlı bir erkeğin zina suçunu Kur'an ile değil, sünnetle sınırlandırdığı sonucuna varılır. Çünkü zaten Kur'an'da recm cezası yoktur. [Recm cezası, sünnetle ispat edilen bir gerçektir.]

Bu hükmün sünnetle neshedilmiş olmasına gelince, bir kere bu nesih, kökünden asılsızdır. Çünkü mütevatir hadislere terstir. O hadislerde hadislerin Kur'an'a sunulması, Kur'an'a ters düşenlerinin reddedilmesi ve Kur'an'ın ölçü alınması emrediliyor. Ayrıca rivayetler bölümünde bu iddiaya cevap verilecektir.

"İçinizden inanmış hür kadınlarla evlenmeye (malî açıdan) gücü yetmeyen kimse... evlensin." Ayetin orijinalinde geçen "tavl" kelimesi zenginlik ve gücün fazlalığı demektir. Her iki anlam da ayete uygundur. Ayetin orijinalinde geçen "muhsenat" kelimesi, özgür kadınlar demektir. Bunun karinesi bu kelimenin karşıtı olarak cariyeler kelimesinin kullanılmasıdır. Bu aynı zamanda "muhsenat" kelimesinin iffetli kadınlar demek olmadığını da gösterir. Eğer öyle olsa idi bu kelimenin karşıtı olarak "cariyeler"den söz edilmez, hem cariyeler, hem de iffetsiz kadınlar zikredilirdi. "Muhsenat" kelimesi evli kadınlar anlamında da değildir. Çünkü onlarla yeni bir nikâh akdi yapılamaz. Bu kelime Müslüman kadınlar anlamını da içermez. Çünkü eğer öyle olsaydı, "mümin kadınlar" kaydının konmasına gerek duyulmazdı.

"Sahip olduğunuz cariyelerinizden" ifadesinden maksat müminlerin sahip olduğu cariyelerdir. Yoksa evlenmek isteyen erkeğin eli altındaki cariye değildir. Çünkü bir kimsenin kendisinin sahip olduğu cariyesi ile evlenmesi geçersizdir, meşru değildir. Sahip olmak, aralarında evlenmek isteyen erkeğin de bulunduğu müminler topluluğuna nispet ediliyor. Çünkü müminler bir ve bütün sayılıyor. Dinleri, menfaatleri bir olduğu için bir tek şahısmış gibi sayılıyorlar.

Gerek özgür kadınların, gerekse cariyelerin mümin olmak ile kayıtlanmış olmaları, mümin olmayan kitap ehli ve müşrik kadınlarla evlenmenin caiz olmadığını gösterir. Bu konuda inşallah Mâide suresinin başlarında tamamlayıcı açıklama yapılacaktır.

Bu durumda ayetin anlamı şöyle olur: Mehir ve geçim sağlama yüklerini taşımaya gücü yetmediği için özgür kadınlarla evlenemeyen erkekler, mümin cariyelerle evlensinler. Böylece özgür kadınlarla evlenmeye güçlerinin yetmemesinin sıkıntısı altında kendilerini fuhşun tehlikelerine atıp bedbahtlığa maruz bırakmasınlar.

Bu ayetteki nikâhtan maksat, sürekli nikâhtır. Ayet indirgeme içeriklidir. Yani "eğer öyle yapamıyorsanız, böyle ki yapabilirsiniz." Ayette, indirgenilen şeyin sadece bazısından, yani caiz olan nikâhın bir türü olan sürekli nikâhtan söz ediliyor. Çünkü aile yuvası kurmayı, nesli arttırmayı ve geride çoluk-çocuk bırakmayı isteyen herkese göre bilinen ve doğal olarak belirlenmiş nikâh, sürekli nikâhtır. Müt’a nikâhı ise dinin tanıdığı bir kolaylıktır. Allah, fuhuş yolunu tıkamak ve fesat kaynaklarını kurutmak için bu hükümle kullarına kolaylık tanımış ve yükünü hafifletmiştir.

Sözü çoğunlukla karşılaşılan veya ilk akla gelen bilinmiş yönlere doğru sevk etmek, özellikle hüküm açıklama ve kanun koyma yerlerinde bu üslûbu kullanmak Kur'an'da çok yaygındır. Meselâ şu ayette olduğu gibi; "Öyleyse sizden kim bu aya (ramazan ayına) şahit olursa, onu tutsun. Kim hasta ya da yolculukta olursa, tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde tutsun." (Bakara, 185) Oysa oruç tutmamanın mazeretleri sadece hastalık ve yolculuk değildir. Şu ayet de öyledir: "Eğer hasta veya yolculukta iseniz yahut sizden biriniz tuvaletten gelirse yahut da kadınlara dokunmuşsanızsa, su bulamadığınız takdirde temiz bir yere yönelin." (Nisâ, 43) Görüldüğü gibi özürler ve kayıtlar sık karşılaşılan ve bilinen durumlara dayandırılmıştır. Kur'an'da bunun örnekleri çoktur.

Bu söylediklerimiz bu ayetin sürekli nikâha hamledilmesi durumu içindir ki, tefsirciler böyle olduğunu söylemişlerdir. Bu durum bazılarının sandıkları gibi indirgeme ve genişletme anlamı içerdiğinden dolayı bu ayetin sadece sürekli nikâhla sınırlı olmasını ve "O hâlde... ücretlerini bir farz olarak verin." ifadesinin müt’a nikâhını açıklama amacını taşımamasını gerektirmez. Çünkü hem indirgeme hem de genişletmenin (hem kendisinden indirgenen, hem de kendisine indirgenenin) her ikisi bu ayetin, yani "İçinizden inanmış hür kadınlarla evlenmeye (malî açıdan) gücü yetmeyen..." ayetinin kendisi içinde yer alıyor.

Üstelik bu ayetin sözleri, onu sürekli ve geçici şıkları ile mutlak nikâhı ifade edecek şekilde tefsir etmeye elverişlidir. Bu durum, ayetin geride kalan cümleleri incelenirken ortaya çıkacaktır.

"Allah sizin imanınızı, en iyi bilendir. Bazınız bazınızdandır (insanlıkta eşitsiniz)." Hüküm şartı olarak gösterilen iman, kalbi bir mesele olduğu için sebeplere dayanarak bilinmesi mümkün değildir. Kimileri bunu imkansıza ve çok zor bir şarta bağlama olduğunu sanabilir. Yükümlülerin bu yüzden sıkıntıya düşeceği kabul edilebilir. Bundan dolayı yüce Allah mümin kullarının kimler olduğunu kendisinin bildiğini belirtiyor. Bu ifade, kinaye olarak şu mesajı veriyor: Kullar imana delâlet eden görünür sebepleri göz önüne almakla yükümlüdürler. Kelime-i Şahadet getirmek, Müslüman topluluğu içinde yer almak ve genel dinî görevleri yerine getirmek gibi. Dayanak olan, imanın dışa yönelik belirtileridir; yoksa batınî yönü değildir.

Bu ayette evlenmeye gücü yetmeyen yükümlülerin cariyelerle evlenmeye yöneltilmiş olmaları hususunda ayetin etkili olup kabul görmesi açısından başka bir eksiklik vardır ki, o da şudur: Sıradan insanlar köleleri hor görürler, onları aşağılarlar. Bunun sonucu olarak onlarla bir arada yaşamayı, hayatı paylaşmayı içlerine sindiremezler. Özellikle onlarla evlilik ilişkisi kurmayı eksiklik addederler. Çünkü evlilik hayatı bir ortaklık, et ve kan kaynaşmasıdır.

İşte yüce Allah "Bazınız bazınızdandır" buyruğu ile öyle açık bir gerçeğe işaret ediyor ki, eğer bu gerçek üzerinde iyi düşünülürse sözünü ettiğimiz asılsız vahim dağılır. Buna göre köle de özgür kişi gibi bir insandır. Bu ikisi arasında insanı insan yapan nitelikler bakımından fark yoktur. Bu iki insan grubu sadece birtakım yasal hükümler bakımından birbirinden ayrılırlar ki, bu yasal hükümler toplumun mutluluğu düşünülerek konmuştur. Bu farklılıkların Allah nazarında önemi yoktur. Yüce Allah katında önemli olan üstünlük faktörü, takvadır. O hâlde müminler, kendilerini, mutluluklarını ve kurtuluşlarını sağlayan temel gerçeklerden uzaklaştırabilecek bu tür vehimlerin etkilerine kapılmamalıdırlar. Çünkü doğru yoldan sapma her ne kadar yolun başında az da olsa, git gide insanı hidayet yolundan uzaklaştırarak helak edici vadilere sürükler.

Bundan anlaşılıyor ki; "İçinizden inanmış hür kadınlarla evlenmeye gücü olmayan kimse, sahip olduğunuz cariyelerinizden evlensin." ayetinin başlangıcındaki şart koşma ve alternatif gösterme biçiminde ortaya konan sıralama, sözün doğal akışına ve âdetlere uymuşluğun ifadesidir. Yoksa müminlere bu sıralamayı zorlamak anlamlı bir anlamı taşımaz. Yani cariye ile evlenebilmek, özgür kadınla evlenme gücünün olmamasına dayanmaz. Yalnız insanlar tabiatları gereğince böyle bir tutumu benimsedikleri için Kur'an, onlara eğer özgür kadınlarla evlenmeye yetecek maddî güçleri yoksa içlerinde bir burukluk hissetmeden cariyelerle evlenebileceklerini söylüyor. Ayrıca onları özgürlerin ve kölelerin aynı türün fertleri olduğu, hepsinin bir bütünün parçaları olduğu konusunda uyarıyor.

Bu açıklamamızdan ayetin devamını oluşturan "Sabretmeniz ise, sizin için daha hayırlıdır." ifadesi hakkında bazı tefsircilerin şu yorumunun da asılsızlığı ortaya çıkıyor. Söz konusu tefsirciler bu ifadeyi "iffetli kalarak ve sabırlı davranarak cariyelerle evlenmemeniz, onlarla evlenmenizden daha hayırlıdır" şeklinde yorumluyorlar. Bu yorum köleleri aşağılayıcı, horlayıcı olduğu için sakat ve asılsızdır. Çünkü "Bazınız bazınızdandır" ifadesi ile kesin olarak çelişir.

Velhasıl “İçinizden inanmış hür kadınlarla evlenmeye (malî açıdan) gücü yetmeyen kimse... evlensin.” ayetinde bahsi geçen hür kadınla evlenmekten maksat daimi evlilik olsa bile, bu sınırlama amacıyla zikredilmemiştir. Aksine sadece örnek olarak zikredilen ayetlerde olduğu gibi galip olan evlilik türünden örnek verilmiştir. Özellikle de ayette bahsi geçen köle kadın ile evlenmekten maksadın da daimi evlilik türü olduğu anlaşılmaktadır. Yani ayetin anlamı bu durumda şöyle oluyor: “Eğer sizden birisi daimi evlilik türünden bir evlilik yapmak ister ve hür kadınla evlenmek gücüne de sahip olmazsa, aynı türden bir evlilikle köle olan kadınlarla evlenebilir.” Bu durumda bu ayet geçici evlilik konusundan asla bahsetmemekte ve Müslümanlara helal olan evlilik türlerini sınırlamak amacını gütmemektedir. Yani bu hususta bu ayet beyan makamında değildir. Sadece daimi evlilik yapmak isteyen müminlerin ufkunu açarak onların önünde ikinci bir alternatifin de olduğunu beyan ederek bu ikinci yola baş vurmaktan arlanmamaları gerektiğini açıklamaktadırlar. Bu, ayette geçen hür kadınlarla evlenmeyi daimi evliliğe yorumladığımız taktirdedir ki, hatta bu durumda bile müt’a evliliğine karşı değildir.

Oysa, ayetin kendisinde illa da bu anlama hamletmemiz gerekir diye bir kayıt ve işaret yoktur ve ayette geçen hür kadınlarla evlenmeye daha geniş anlam vererek müt’a evliliğini de kapsamı dahiline alabiliriz. Bunu engelleyecek hiçbir karine söz konusu değildir. Bu durumda da hür kadınlarla evlenmek hem daimi hem de geçici evliliği kapsamı dahiline alır. Böyle olunca da zorunlu olarak köle ile evlenmek de onun gibi her iki çeşit evliliği de kapsamı dahiline alır. Ayete bu anlamı verdiğimiz taktirde de ayetin manası şöyle olur: Sizden biri hür kadınlarla (daimi veya geçici evlilikle) evlenme imkanına sahip değilse, köle olan bir kadınla (daimi veya geçici evlilikle) evlenebilir. Her halükârda bu ayetten müt’a nikahının caiz olmadığı anlamını çıkarmak son derece yanlış bir yorumdur.

Daha sonra merhum Tabatabai ayetin geri kalan bölümlerinin tefsirine ve bunlarla ilgili hadislere yer veriyor ki, konumuzla direk alakası olmadığı için nakletmiyoruz. İsteyenler mezkur tefsirin ilgili bölümüne müracaat edebilirler.

Sonra merhum Tabatabai müt’a konusuna dönerek şöyle devam ediyor:

 

Yine hadisler ışığında açıklama

el-Kâfi adlı eserde yazar kendi rivayet zinciri ile Ebu Basir'e dayandırdığı bir rivayette, Ebu Basir'in şöyle dediği nakledilir: "İmam Bâkır'a (a.s) müt’a nikâhı hakkındaki fikrini sordum. İmam bana şu cevabı verdi: 'Kur'an'da bu konuyla ilgili şu ayet inmiştir: "O hâlde ne zaman onlarla müt’a nikâhı yaptınızsa, ücretlerini bir farz olarak verin. Mehir kesiminden sonra karşılıklı anlaşmanızda size bir günah yoktur." (Füru-u Kafi, c.5, s.448, h:1)

Yine aynı eserde yer aldığına göre İbn-i Ebu Umeyr, birinin anlattığına dayanarak İmam Sadık'ın (a.s) şöyle dediğini naklediyor: "Kur'an'da 'O hâlde ne zaman onlarla belirli bir süreye kadar müt’a nikâhı yaptınızsa, ücretlerini bir farz olarak verin.' şeklinde ayet inmiştir." (c.5, s.449, h:3)

Ben derim ki: Ayyâşî ayetin bu okunuş biçimini İmam Bâkır'dan (a.s) naklediyor. Aşağıda geleceği üzere Ehl-i Sünnet alimleri bu okunuş biçimini çeşitli kanallardan Ubeyy b. Kaab ve İbn-i Abbas'a dayandırarak nakletmişlerdir. Her hâlde bu tür rivayetler, ayetin sözel iniş biçimini değil, anlamını kastetmektedirler.

Yine el-Kâfi adlı eserde yer aldığına göre Zürare diyor ki: "Abdullah b. Ümeyr b. Leysi, İmam Bâkır'a (a.s) gelerek kendisine 'Kadınları müt’a nikâhı ile almak hakkında ne diyorsun?' dedi. İmam 'Allah bunu Kur'an'da ve Peygamberin dili ile helâl kıldı. Buna göre bu uygulama kıyamet gününe kadar helâldir' dedi. Abdullah b. Ümeyr 'Ey Ebu Cafer, Ömer bunu haram ilan edip yasaklamışken nasıl olur da senin gibi biri böyle der?' dedi. İmam 'O istediği kadar haram kılsın' dedi. Abdullah b. Ümeyr 'Ömer'in haram kıldığı bir şeyi helâl kılmandan seni Allah'a sığındırırım' dedi." Zürare der ki: "İmam 'Sen dostunun sözü üzere ol. Ben de Peygamberin sözü üzereyim. Sonra gel de lânetleşelim. Yani ben doğru söz Allah'ın Resulü’nün sözüdür. Batıl söz, senin dostunun sözüdür. Değilse Allah'ın lâneti benim üzerime olsun, diyeyim.' Abdullah b. Ümeyr İmama dönerek dedi ki: 'Senin karının, kızının, kız kardeşinin ve amcanın kızının bu işi yapmaları hoşuna gider mi?' İmam Bâkır, karısının ve amcasının kızının söz konusu edilmesi üzerine Abdullah b. Ümeyr'e yüz çevirdi." (Füru-u Kafi, c.5, s.449, h:4)

Yine aynı eserde yazar kendi rivayet zinciriyle Ebu Meryem'den, o da İmam Sadık'tan (a.s) şöyle rivayet eder: "Müt’a nikâhı, hakkında ayet indiği gibi, Peygamberimiz tarafından bir sünnet olarak da uygulanmıştır."

Yine el-Kâfi adlı eserde müellifin kendi rivayet zinciriyle Abdurrahman b. Ebu Abdullah'tan şöyle rivayet ettiği nakledilir: "Ebu Hanife'nin, İmam Sadık'a müt’a hakkındaki görüşünü sorduğunu duydum. İmam, 'İki müt’adan hangisini soruyorsun?' dedi. Ebu Hanife 'Hac müt’asını sana sormuştum. Şimdi ise müt’a-i Nisâ=kadınları müt’a yapmak hakkında bana bilgi ver. Bu uygulama doğru mu?' dedi. İmam 'Subhanellah! Sen Allah'ın kitabındaki: 'O hâlde ne zaman onlarla müt’a nikâhı yaptınızsa, ücretlerini bir farz olarak verin.' ayetini okumadın mı?' dedi. Ebu Hanife 'Vallahi, sanki bu ayeti hiç okumamış gibiyim.' dedi." (Füru-u Kafi, c.5, s.449, h:6)

Tefsir-ul Ayyâşî'de Muhammed b. Müslim'e dayanılarak verilen bilgiye göre İmam Bâkır (a.s) şöyle diyor: "Cabir b. Abdullah Resulullah'ın (s.a.a) siretinden konuşurken şöyle dedi: 'Sahabe Peygamberimiz ile çıktıkları savaşta Peygamber onlara müt’a nikâhını helâl kıldı, onu yasaklamadı.' Hz. Ali (a.s) bu meselede 'Eğer İbn-i Hattab'ın (Ömer'in) benden önceki yasaklaması olmasaydı, kötü kişiden[1] başka hiç kimse zina etmezdi.' dedi. İbn-i Abbas ise şöyle derdi: Yüce Allah 'O hâlde ne zaman onlarla (belirli bir süreye kadar) müt’a nikâhı yaptınızsa, ücretlerini bir farz olarak verin.' buyuruyor. Şu adamlar bu uygulamayı inkâr ediyorlar. Oysa Peygamberimiz onu helâl kıldı, yasaklamadı." (c.1, s.233, h:85)

Yine Tefsir-ul Ayyâşî'de Ebu Basir kanalıyla müt’ayla ilgili olarak İmam Bâkır'dan (a.s) şöyle rivayet edilir: "Müt’a hakkında 'O hâlde, ne zaman onlarla müt’a nikâhı yaptınızsa, ücretlerini bir farz olarak verin. Mehir kesiminden sonra, karşılıklı anlaşmanızda size bir günah yoktur.' ayeti inmiştir. Kadın ile aranızda kararlaştırdığınız süre sona erdiğinde sen ona, o da sana artırma yapabilirsiniz. Erkek, kadının rızası ile yeni bir süre için seni kendime helâl kıldım, der. O kadın bekleme süresi dolmadan başkasına helâl olmaz. Onun bekleme dönemi iki aybaşı dönemidir." (c.1 s.233, h:86)

Şeybani'nin verdiği bilgiye göre "Mehir kesiminden sonra, karşılıklı anlaşmanızda size bir günah yoktur." (Nisâ, 24) ayeti hakkında İmam Sadık ile İmam Bâkır (her ikisine selam olsun) şöyle diyorlar: "Bu şöyle olur: Erkek kadının ücretini artırır, kadın da onun süresini artırır."

Ben derim ki: Ehl-i Beyt İmamlarından (hepsine selam olsun) gelen bu anlamdaki rivayetler sayıca çok ve mütevatirdir. Biz bir kaç seçme örnek sunduk. Bu rivayetlerin tümünden haberdar olmak isteyenler hadis kaynaklarına başvursunlar.

Müt’a Ayetinin "İla Acelin Musemma"

Yani "Belirli Bir Süreye Kadar" Şeklinde Olduğunu Bildiren Rivayetlerden Örnekler

ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde, İbn-i Ebu Hatem'e dayanılarak verilen bilgiye göre İbn-i Abbas şöyle diyor: "Müt’a nikâhı İslâm'ın ilk döneminde uygulanıyordu. Erkek yabancısı olduğu bir beldeye gidiyordu. Orada işlerini görecek ve eşyalarını koruyacak kimsesi olmuyordu. Bu yüzden ihtiyacını karşılayacağı süre içinde, eşyasını gözeteceği ve işlerini göreceği bir kadınla evleniyordu." [İbn-i Ebu Hatem devamla şöyle der:] "İbn-i Abbas [müt’a ile ilgili] ayeti 'ne zaman onlarla belirli bir süreye kadar müt’a nikâhı yaptınızsa...' şeklinde okurdu. Fakat bunu, 'muhsinîne ğayre musafihîne=iffetli olmak ve zina etmemek üzere' ayeti neshetmiştir. Bu ayette sözü edilen 'ihsân' erkeğin elinde idi. Erkek kadını istediği sürece nikâhı altında tutar, istediğinde onu boşardı." (c.2, s.139)

Hakim, el-Müstedrek adlı eserinde kendi rivayet zinciriyle Ebu Nadra'dan şöyle rivayet eder: "İbn-i Abbas'a 'O hâlde, ne zaman onlarla müt’a nikâhı yaptınızsa, ücretlerini bir farz olarak verin." ayetini okuduğumda, kendisi benim okuyuşumu düzelterek 'ne zaman onlarla belirli bir süreye kadar müt’a nikâhı yaptınızsa...' dedi. Ben kendisine 'Biz bu ayeti öyle okumuyoruz' deyince bana; 'vallahi, Allah onu böyle indirdi' dedi." (c.2, s.305)

Ben derim ki: Bu rivayeti ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde, Ebu Nadra'dan ve Abd b. Hamid'den, İbn-i Cerir'den ve İbn-i Enbari'den el-Mesahif adlı eserinde nakletmiştir. (c.2, s.140)

ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde Abd b. Hamid ve İbn-i Cerir'e dayanarak kaydettiğine göre Katade, bu ayetin Ubeyy b. Kaab'ın kıraatine göre "O hâlde, ne zaman belirli bir süreye kadar onlarla müt’a nikâhı yaptınızsa, ücretlerini bir farz olarak verin..." şeklinde olduğunu söylemiştir. (c.2, s.140)

Sahih-i Tirmizi'de, Muhammed b. Kaab kanalıyla İbn-i Abbas'tan şöyle rivayet edilir: "Müt’a nikâhı İslâm'ın ilk döneminde uygulanıyordu. Adam tanımadığı bir beldeye geldiğinde kalmayı düşündüğü süre için bir kadınla evleniyordu. Bu kadın adamın eşyasını koruyor, işlerini yapıyordu. Bu uygulama, 'Yalnız eşlerine ve sahip oldukları cariyelerine hariç...' (Mü'minun, 6) ayetinin inişine kadar devam etti." İbn-i Abbas daha sonra şöyle dedi: "Bu iki şık dışındaki bütün cinsel organlar haramdır." (c.3, s.460, h:1122)

Ben derim ki: Bu rivayet müt’a nikâhı hakkındaki ayetin Mekke döneminde neshedilmiş olmasını gerektirir. Çünkü Mü'minun suresindeki ayet Mekke döneminde inmiştir.

Hakim'in el-Müstedrek adlı eserinde yer aldığına göre Abdullah b. Ebu Melike şöyle diyor: "Ayşe'ye (raziyellahu anha) müt’a-i nisâ yani kadınlarla müt’a nikâhı meselesini sordum. Bana 'Benimle sizin aranızda Kur'an vardır' dedikten sonra, 'Onlar ki ırzlarını korurlar. Eşlerine ve sahip oldukları cariyelerine karşı müstesna... Onlar bunlar için kınanmazlar.' (Mü'minun, 6) ayetini okudu ve arkasından sözlerini şöyle bağladı: Allah'ın kendisine helâl kıldığı eşin ve mülküne verdiği cariyenin ötesine geçmek isteyenler sınırı aşmış olurlar." (c.2, s.305)

(Bendeniz de derim ki, bu ayetin müt’a nikahını neshedemeyeceğini ve bu doğrultuda öne sürülen bu ve benzeri hadislerin kesinlikle uydurma olduğunu açık bir şekilde yazımızda ortaya koymuş bulunmaktayız. Dolayısıyla merhum Tabatabai’nin de işaret ettiği üzere bu ve benzeri hadisleri, kimden nakledilirse edilsin kâle almak mümkün değildir.)

Müt’a Ayetinin Ayetle Neshedildiğini

Bildiren Hadislerden Örnekler

ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde, Ebu Davud'un Nasih adlı eserine, Ata kanalıyla İbn-i Münzir'e ve Nuhas'a dayanarak yer aldığına göre İbn-i Abbas, "O hâlde, ne zaman onlarla müt’a nikâhı yaptınızsa, ücretlerini bir farz olarak verin." ayetinin "Ey Peygamber, kadınları boşayacağınızda bekleme sürelerini gözeterek boşayın." [Talâk, 1] "Boşanmış kadınlar kendi kendilerine üç temizleme süresi beklerler." [Bakara, 228] "Aybaşı olmaktan ümit kestiğiniz kadınlarınız hakkında eğer şüpheye düşerseniz, onların bekleme süresi üç aydır." [Talâk, 4] ayetleri ile neshedildiğini söylemiştir. (c.2, s.140)

Yine ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde, Nasih adlı eserinde Ebu Davud, İbn-i Münzir, Nuhas ve Beyhaki, Said b. Museyyib'den şöyle rivayet ederler: "Miras ayeti müt’a nikâhı ile ilgili ayeti neshetmiştir." (c.2, s.140)

Yine ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde Abdurrezzak, İbn-i Münzir ve Beyhaki İbn-i Mesud'dan şöyle rivayet ederler: "Müt’a nikâhı hakkındaki ayet neshedilmiştir; onu talak, sadaka, iddet ve miras ayetleri neshetmiştir." (c.2, s.140)

Yine ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde Abdurrezzak ve İbn-i Münzir Hz. Ali'den şöyle rivayet ederler: "Ramazan orucu, diğer bütün oruçları, zekât diğer bütün sadakaları neshetti. Talak, iddet ve miras ayetleri müt’a nikâhını, Kurban kesmeye ilişkin ayet diğer bütün hayvan kesmeleri neshetti." (c.2, s.140)

Müt’a Ayetinin Sünnetle Neshedildiğini

Bildiren Hadislerden Örnekler

Yine ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde Abdurrezzak, Ahmed ve Müslim'e dayanılarak kaydedildiğine göre Sebra Cuheni şöyle diyor: "Mekke'nin fethedildiği yıl Peygamberimiz (s.a.a) müt’a evliliği yapmamıza izin vermişti. Bir gün kabilemizden biri ile dışarıya çıktık. Ben arkadaşımdan daha yakışıklı idim. O biraz çirkin idi. İkimizin de birer hırkası vardı. Benim hırkam eski, amca oğlumunki yeni ve alımlı idi. Mekke'nin tepesine vardığımızda genç kız gibi güzel bir kadınla karşılaştık. Kendisine 'Bizden birinin seninle müt’a nikâhı yapmasına var mısın?' diye sorduk. 'Karşılığında ne vereceksiniz?' diye sordu. Biz hırkalarımızı çıkarıp önüne serdik. Kadın ikimizi de süzmeye başladı. Arkadaşım onu bu durumda görünce 'Bunun hırkası eski, benim hırkam ise yeni ve alımlı' dedi. Kadın ise, 'Onun hırkası fena değil' dedi. Bunun üzerine ben kadınla müt’a yaptım. Biz Mekke'den henüz çıkmamıştık ki, Peygamberimiz (s.a.a) müt’a nikâhını yasakladı." (c.2, s.140)

Yine ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde Abdurrezzak'a, İbn-i Ebu Şeybe'ye, Buhari'ye, Müslim'e, Tirmizi'ye, Nesei'ye ve İbn-i Mace'ye dayanılarak aktarıldığına göre Hz. Ali şöyle rivayet etmiştir: "Peygamberimizin (s.a.a) Hayber Savaşı günü müt’a nikâhını ve evcil eşek eti yemeyi yasakladı." (c.2, s.141)

Yine ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde İbn-i Ebu Şeybe'ye, Ahmed'e, Müslim'e dayanılarak kaydedildiğine göre Seleme b. Ekva şöyle diyor: "Peygamberimiz Evtas seferi yılında üç günlüğüne müt’a nikâhı yapmamıza izin verdi, üç gün sonra da onu yasakladı." (c.2, s.140)

İbn-i Arabi, Sahih-i Tirmizi'nin şerhinde İsmail'den, o da babasından, o da Zühri'den rivayet ettiğine göre Sebra, Peygamberimizin veda haccı sırasında müt’a nikâhını yasakladığını rivayet etti. Ebu Davud bu rivayeti naklettikten sonra, "Bunu Abdulaziz b. Ömer b. Abdulaziz, Rebi b. Sebre'den, o da babasından nakletti ve sözlerine şunları ekledi: Bu yasaklama veda haccı sonrasında ihramdan çıkıldıktan sonra gerçekleşti. Bu nikâh belirli bir süre için uygulandı. Hasan ise bu yasaklamanın kaza umresinde gerçekleştiğini söyledi." (c.5, s.50)

Yine bu kitapta verilen bilgiye göre Zühri, Peygamberimizin müt’a nikâhına Tebuk Savaşında son verdiğini söyledi." (c.5, s.50)

Ben derim ki: Görülüyor ki, müt’a nikâhının yasaklanma zamanı hususunda hadisler farklı içeriklere sahiptirler. Kimi onun hicretten önce, kimi hicretten sonra nikâha, boşamaya, iddete ve mirasa ilişkin ayetlerin inmesi ile yasaklandığını söylüyor. Kimi de bu yasaklamayı hicretten sonra Peygamberimizin gerçekleştirdiğini söylüyor. Peygamberimizin yasaklama tarihi olarak da kimi Hayber Savaşı yılını, kimi kaza umresini, kimi Evtas seferi yılını, kimi Mekke'nin fetih yılını, kimi Tebuk Savaşı yılını, kimi de veda haccı sonrasını gösteriyor. Bu yüzden, müt’anın birçok kereler yasaklandığı ve her rivayet bir defasını açıkladığı ileri sürülmüştür. Ama ravilerden Hz. Ali, Cabir, İbn-i Mesud gibi seçkin şahsiyetlerin, Peygamberimize gayet yakın olmalarına, onun hayatındaki önemli veya normal bütün gelişmeleri bilmelerine rağmen onun yasaklarından habersiz olabilecekleri insana mantıklı gelmiyor.

ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde Beyhaki Hz. Ali'den şöyle rivayet eder: "Resulullah (s.a.a) müt’a nikâhını yasakladı. O zaten normal evlilik imkanı bulamayanlar için serbest bırakılmıştı. Evlenme, boşama, iddet ve karı-koca arasındaki miras hakkındaki ayetler inince müt’a nikâhına ilişkin hüküm neshedildi." (c.2, s.140)

Yine ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde Nuhas, Hz. Ali'nin İbn-i Abba-s'a "Sen şaşkının birisin. Peygamber müt’a nikâhını yasakladı." dediğini rivayet eder. (c.2, s.141)

Yine ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde Beyhaki Ebuzer'den şöyle rivayet eder: "Müt’a nikâhı Resulullah'ın (s.a.a) sahabeine sadece üç günlük bir süre için helâl kılındı. Arkasından Peygamber onu yasakladı." (c.2, s.141)

Sahih-i Buhari'de Ebu Cemre'den şöyle rivayet edilir: "İbn-i Abba-s'a kadınları müt’a nikâhı yapmak meselesi soruldu. O da bunun caiz olduğunu söyledi. Fakat kölesi kendisine; 'Bu nikâh, kadınların kıt ve erkeklerle ilgili şartların zor olduğu günler için serbest bırakıldı.' deyince, 'Evet öyledir' dedi." (c.7, s.16, Beyrut baskısı)

ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde Beyhaki Ömer'den şöyle rivayet eder: "Ömer bir hitabesinde şöyle dedi: Nasıl olur da bazı erkekler müt’a nikâhı yapıyor? Oysa Peygamberimiz bunu yasakladı. Bu nikâhı yapan biri bana getirilirse onu mutlaka recmederim." (c.2, s.141)

Yine aynı eserde İbn-i Ebu Şeybe, Ahmed ve Müslim Sebre'den şöyle rivayet ederler: "Peygamberimizin Kâbe'nin rüknü ile kapısı arasında ayakta şöyle dediğini gördüm: Ey insanlar, ben müt’a nikâhı yapmanıza izin vermiştim. Haberiniz olsun ki, Allah onu kıyamet gününe kadar haram kıldı. Kimin müt’a nikâhlısı varsa onu salıversin. Onlara verdiğiniz ücretten hiçbir şey geri almayın." (c.2, s.140)

Yine aynı eserde, İbn-i Ebu Şeybe, Hasan'dan şöyle rivayet eder: "Allah'a andolsun, müt’a sadece üç gün için uygulandı. Resulullah bu hususta onlara izin vermişti. Ne üç gün öncesinde, ne de sonrasında böyle bir şey yoktu."

Sahabe ve Müfessir Olan Tabiinden

Müt’anın Caiz Olduğunu Savunanların Görüşünü Bildiren Hadislerden Örnekler

Tefsir-ut Taberi'de, Mucahid'in "O hâlde, ne zaman onlarla..." ayetinde müt’a nikâhının kastedildiğini söylediği yer alır. (c.5, s.9)

Yine aynı eserde Süddi şöyle diyor: "Bu ayette müt’a nikâhı kastediliyor. Bu nikâh şöyledir: Erkek, kadını belirli bir süre şartı ile nikâhlar. Bu süre sona erince erkek kadına artık dokunamaz. Kadının o erkekle ilişkisi bitmiş olur. Kadın, rahmini ondan temizlemesi yani iddet beklemesi gerekir. Bunların arasında miras yoktur. Yani bu erkek ve kadın birbirinin mirasçısı olamazlar." (c.5, s.9)

Sahih-i Buhari ile Sahih-i Müslim'de ve ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde Abdurrezzak ve İbn-i Ebu Şeybe İbn-i Mesud'dan şöyle rivayet ederler: "Bizler Resulullah (s.a.a) ile birlikte savaştaydık. Eşlerimiz yanımızda yoktu. Peygamberimize 'Kendimizi kısırlaştıralım mı?' diye sorduk. Peygamber bizi bu işten sakındırdı. Bir kadınla elbise karşılığında belirli bir süre için evlenmemize izin verdi." Daha sonra Abdullah b. Mesud şunu ekledi: "Yüce Allah 'Ey müminler, Allah'ın size helâl kıldığı temiz şeyleri haram ilan etmeyin.' buyuruyor." (ed-Dürr-ül Mensûr, c.2, s.140. Sahih-i Buhari, c.7, s.4-5. Sahih-i Müslim, c.9, s.182)

ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde İbn-i Ebu Şeybe Nafi'den şöyle rivayet eder: "İbn-i Ömer'e müt’a nikâhı meselesi soruldu. İbn-i Ömer 'haramdır' dedi. Kendisine 'İbn-i Abbas buna fetva veriyor' dediler. İbn-i Ömer; 'Onu Ömer zamanında ağzına alsaydı ya' dedi." (c.2, s.141)

ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde İbn-i Münzir, Taberani ve Beyhaki Said b. Cubeyr kanalıyla şöyle rivayet ederler: "İbn-i Abbas'a dedim ki: 'Ne yaptın. Bütün atlılar senin fetvanı etrafa dağıttı. Hakkında şiirler yazıldı.' Bana 'Şairler ne dediler?' diye sordu. Kendisine 'şöyle dediler' diye cevap verdim:

"Şeyhe meclisi uzayınca derim ki: / Dostum, İbn-i Abbas'ın fetvasına ne dersin? / Cinsel ilişki serbestliğinde üns tutacak kadına var mısın? / İnsanlar gelinceye kadar sana yataklık etsin."

Bunun üzerine İbn-i Abbas şöyle dedi: "İnna lillahi ve inna ileyhi raciun! (Hepimiz Allah'tanız ve hepimiz O'na dönücüleriz.) Hayır. Vallahi ben buna fetva vermedim. Bunu kastetmedim. Ben müt’a nikâhını çaresiz durumda olanlar için helâl ilan ettim. Yüce Allah ölü etinin, kanın ve domuz etinin ne kadarını helâl kıldı ise, ben de müt’a nikâhının o kadarını helâl ilan ettim." (c.2, s.141)

Yine aynı eserde İbn-i Münzir, Şerid'in azat edilmiş kölesi Ammar'dan şöyle rivayet eder: "İbn-i Abbas'a müt’anın fuhuş mu, yoksa nikâh mı olduğunu sordum. 'Ne fuhuştur, ne de nikâh' dedi. 'Peki nedir?' diye sordum. 'Yüce Allah'ın dediği gibi, müt’adır' dedi. 'Kadının iddet beklemesi gerekir mi?' dedim. 'Müt’a yapan kadının iddeti bir aybaşı dönemidir.' dedi. 'Müt’a yapanlar birbirlerine mirasçı olurlar mı?' dedim. 'Hayır, olmazlar' dedi." (c.2, s.141)

Yine aynı eserde Ata kanalıyla İbn-i Münzir ve Abdurrezzak İbn-i Abbas'tan şöyle rivayet ederler: "Allah Ömer'e rahmet etsin. Müt’a nikâhı, yüce Allah'ın Muhammed ümmetine rahmeti idi. Eğer onu yasaklamasaydı, kötü kimse dışında hiç kimse zina yapmaya muhtaç olmazdı. O, Nisâ suresindeki 'O hâlde, ne zaman onlarla müt’a nikâhı yaptınızsa...' ayetine dayanıyor. Yani şu sürenin sonuna kadar şu ücretle kendilerinden yararlandığınız kadınlar demektir. Müt’a nikâhı yapan çift birbirinin mirasçısı olamaz. Süre dolduktan sonra eğer yeniden süre uzatmayı uygun görürlerse ne âlâ. Eğdr ayrılırlarsa ne güzel. Aralarında nikâh bağı yoktur." Bu rivayeti nakleden Ata, 'İbn-i Abbas'tan, şimdi de müt’ayı helâl gördüğünü duymuşum' dedi." (c.2, s.141)

Tefsir-ut Taberi'de Hakem'den -ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde ise aynı rivayet Abdurrezzak'tan ve Nasih adlı eserinde Ebu Davud'dan şöyle rivayet edilir: "Hakem'den bu ayetin mensuh olup olmadığı soruldu. 'Hayır, mensuh değil' dedi. Hz. Ali ise, 'Eğer Ömer müt’a nikâhını yasaklamasaydı, kötü kimseden başka hiç kimse zina yapmazdı' buyurdu." (Taberi, c.5, s.9. ed-Dürr-ül Mensûr, c.2, s.140)

Ömer'in Müt’ayı Yasakladığını İfade

Eden Rivayetlerden Örnekler

Sahih-i Müslim'de Cabir b. Abdullah'tan şöyle rivayet edilir: "Biz gerek Peygamberimizin günlerinde, gerekse Ebu Bekir döneminde bir avuç hurma veya un karşılığında müt’a nikâhı yapardık. Bu uygulama Amr b. Hurays olayı üzerine Ömer'in bu nikâhı yasaklamasına kadar devam etti." (c.9, s.183)

Ben derim ki: Bu rivayet, İbn-i Esir'in Cami-ul Usûl (c.16, s.135), İbn-i Kayyım'ın Zad-ul Mead (c.2, s.205), İbn-i Hacer'in Feth-ul Bari (c.9, s.166-167) ve Muttaki'nin Kenz-ül Ümmal (c.16, s.523) adlı eserlerinde nakledilmiştir.

ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde Malik ve Abdurrezzak, Urve b. Zubeyr'den şöyle rivayet ederler: "Hule bint-i Hakîm adında bir kadın Ömer'in yanına girerek Rabia b. Ümeyye'nin doğurganlık çağında bir kadınla müt’a yaptığını ve kadının ondan hamile kaldığını haber verdi. Ömer, öfkesinden abası yerlerde sürüklenerek dışarı çıktı ve 'Bu o müt’adır. Eğer daha önce haber verseydin onu recmettirirdim' dedi." (c.2, s.141)

Ben derim ki: Bu rivayeti, Şafiî el-Ümm adlı eserde ve Beyhaki Sunen-i Kübra (c.7, s.206) adlı eserde nakletmişlerdir.

Kenz-ül Ümmal adlı eserde Süleyman b. Yesar'dan o da Hayseme'nin kızı Ümmü Abdullah'tan şöyle rivayet edilir: "Bir adam Şam'dan Medine'ye geldi ve bana misafir oldu. Bir gün bana 'Bekârlıktan sıkıldım. Bana bir kadın bul, onunla müt’a nikâhı yapayım' dedi. Ben de ona bir kadın buldum. Aralarında şartlaştılar ve adil şahitler huzurunda anlaştılar. Adam kadınla Allah'ın istediği bir süre beraber oldu. Sonra Medine'den ayrıldı. Ömer bu olaydan haberdar olunca birini göndererek bana bu olayın aslı olup olmadığını sordu. Ben de 'evet' dedim. 'Bir daha geldiğinde bana haber ver' dedi. Adam tekrar gelince Ömer'e haber verdim. O da birini göndererek adama 'Niçin bu işi yaptın?' diye sordu. Adam Ömer'e şu cevabı verdi: 'Ben bu işi Peygamberimizin (s.a.a) zamanında yaptım. O vefat edinceye kadar bunu bize yasaklamadı. Arkasından Ebu Bekir'in döneminde aynı şeyi yaptım. O da ölüncexe kadar bize bunu yasaklamadı. Sonra senin zamanında aynı işi yaptım. Bize bunu yasaklama konusunda bir söz söylemedin.' Bunun üzerine Ömer adama şöyle dedi: Nefsimi kudret elinde tutan Allah'a yemin ediyorum ki, eğer bu işi yasakladığımı bilerek yapmış olsaydın seni recmederdim. Nikâh ile fuhşun birbirinden ayırt edilmesini sağlayacak şekilde açık bir tutum takının." [Yani müt’anın fuhuşla açık bir farkı yoktur.] (c.16, s.522)

Sahih-i Müslim'de ve Müsned-i Ahmed'de Ata'dan şöyle rivayet edilir: "Cabir b. Abdullah umreden dönmüştü. Ziyaret için evine gittik. Halk ona çeşitli sorular sordu. Sonra sözü müt’a nikâhına getirdiler. Cabir 'Biz Peygamberimiz, Ebu Bekir ve Ömer zamanında müt’a nikâhı yaptık' dedi." Ahmed-i Hanbel'in rivayetinde onun şu sözlerine de yer verilmiştir: "Ömer'in (r.a) halifeliğinin sonlarına kadar bu böyle devam etti." (Müslim, c.9, s.183. Müsned, c.3, s.380)

Sünen-i Beyhaki'den Nafi'in Abdullah b. Ömer'den şöyle rivayet ettiği nakledilir: "Abdullah b. Ömer'e müt’a nikâhı meselesini sordular. O da şöyle dedi: Bu haramdır. Ömer b. Hattab (r.a) eğer böyle bir nikâh yapmış birini ele geçirmiş olsa onu taşlarla recmederdi." (c.2, s.206)

İbn-i Cevzi'nin Mir'at-uz Zaman adlı eserinden şöyle nakledilir: "Ömer şöyle diyor: Vallahi, eğer müt’ayı mubah gören biri bana getirilseydi, onu recmederdim."

İbn-i Rüşd'ün Bidayet-ül Müçtehit adlı eserinde Cabir b. Abdullah'tan şöyle rivayet edilir: "Biz Resulullah'ın (s.a.a) zamanında, Ebu Bekir'in döneminde ve Ömer'in halifelik döneminin ilk yarısında müt’a nikâhını uyguladık. Sonra Ömer bunu halka yasakladı." (c.2, s.63)

el-İsabet adlı eserde İbn-i Kelbi şöyle rivayet eder: "Seleme b. Ümeyye b. Halef Cumahi, Hâkim b. Ümeyye b. Avkas-ı Eslemi'nin azat edilmiş cariyesi Selma ile müt’a evliliği yaptı. Selma, Seleme'ye çocuk verdi. Fakat Seleme çocuğun babası olduğunu kabul etmedi. Ömer bu olaydan haberdar olunca müt’a nikâhını yasakladı." (c.2, s.63)

Zad-ul Mead adlı eserde Eyyub'tan şöyle rivayet edilir: "Urve, İbn-i Abbas'a 'Allah'tan korkmuyor musun da müt’a nikâhını mubah ilan ediyorsun?' dedi. İbn-i Abbas: 'Ey Urvecik, anana sor' dedi. Urve, 'Ama Ebu Bekir ve Ömer müt’a nikâhı yapmadılar.' dedi. İbn-i Abbas şu cevabı verdi: Vallahi, Allah'ın azabına uğramadıkça bu tutumu bırakmayacağınızı görüyorum. Ben size Peygamberden (s.a.a) söz ediyorum. Siz bana Ebu Bekir'den ve Ömer'den bahsediyorsunuz." (c.1, s.257)

Ben derim ki: Bu rivayette sözü edilen Urve'nin anası Ebu Bekir'in kızı Esma'dır. Bu kadın Zubeyr b. Avam ile müt’a evliliği yaptı ve bu evlilikten Abdullah b. Zubeyr ile Urve adlarında iki çocuğu oldu.

Rağıb'ın Muhadarat adlı eserinde şöyle deniyor: "Abdullah b. Zubeyr, Abdullah b. Abbas'ı mü'ta nikâhını helâl saydığı gerekçesi ile kınayınca Abdullah b. Abbas, kendisine: 'Anana sor bakalım, babanla arasındaki ocak nasıl tüttü?' dedi. Abdullah b. Zübeyr de bu meseleyi anasına sorunca anası 'Seni müt’a evliliğinde doğurdum' dedi."

Sahih-i Müslim'de Müslim-ul Kura'dan şöyle rivayet edilir: "İbn-i Abbas'a müt’a nikâhı meselesini sordum. Onun mubah olduğunu söyledi. İbn-i Zubeyr bunun yasak olduğunu söylüyordu. İbn-i Abbas 'İşte İbn-i Zubeyr'in anası. O, Peygamberin buna izin verdiğini söylüyor. Yanına gidip kendisine sorun' dedi." Müslim-ul Kura diyor ki: "İbn-i Zubeyr'in anasının yanına gittik. Kadın iri yarı ve kördü. Bize Resulullah'ın (s.a.a) müt’a nikâhına izin verdiğini söyledi."

Ben derim ki: Anlatılan olay gösteriyor ki, kadından müt’a-i hac=hac ile ilgili müt’a değil, müt’a-i nisâ=kadınlarla ilgili müt’a sorulmuştu. Ayrıca başka rivayetler de buna açıklık getiriyor.

Sahih-i Müslim'de Ebu Nadra'dan şöyle rivayet edilir: "Bir defasında Cabir b. Abdullah'ın yanındaydım. Biri geldi ve dedi ki, İbn-i Abbas ile İbn-i Zubeyr hac müt’ası ile müt’a nikâhı konusunda ayrılığa düştüler. Bunun üzerine Cabir şöyle dedi: Resulullah'ın (s.a.a) döneminde her ikisini de yaptık. Fakat sonra Ömer ikisini de yasakladı ve bir daha onları yapmadık." (c.8, s.233)

Ben derim ki: Nakledildiğine göre bu rivayeti Beyhaki de Sünen-ül Kübra adlı eserinde rivayet etmiştir. (c.2, s.206) Bu anlam Sahih-i Müslim'in üç yerinde de farklı ifadelerle nakledilmiştir. Bu rivayetlerin birinde de şöyle deniyor: Cabir diyor ki; Ömer ayağa kalkınca şunları söyledi: "Yüce Allah, Peygamberine istediğini, istediği ölçüde helâl kılmıştı. Haccı ve umreyi @llah'ın emrettiği gibi yapın. Kadınlarla müt’a evliliği yapmaktan vazgeçin. Eğer bir kadınla süreye bağlı evlilik yapan biri bana getirilirse onu recmederim."

Bu içerik Beyhaki'nin Sünen adlı eserinde (c.2, s.206), Cessas'ın Ahkam-ul Kur'an adlı eserinde (c.2, s.147), Kenz-ül Ümmal'de (c.16, s.521), ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde, Razi'nin el-Kebir tefsirinde ve Tayalisi'nin Müsned adlı eserinde yer almıştır.

Tefsir-ul Kurtubi'de Ömer'in bir hutbesinde şöyle dediği yer alır: "İki müt’a var ki, bunlar Peygamber zamanında serbestti. Fakat ben onları yasaklıyor ve yapanları cezalandırırım. Bunlar müt’a-i hac ve müt’a-i nisâdır." (c.2, s.392)

Ben derim ki: Ömer'in bu hutbesini bütün nakilciler kabul ediyor. Onu hiçbir şüpheye düşmeksizin nakletmişlerdir. Nitekim el-Kebir tefsirinde, el-Beyan vet-Tebyin tefsirinde, Zad-ul Mead'da, Ahkam-ul Kur'an'da yer almış ve Taberi, İbn-i Asakir ve başkaları bunu nakletmişlerdir.

Taberi'nin "Müstebin" adlı eserinden Ömer'in şöyle dediği nakledilir: "Üç şey Resulullah'ın (s.a.a) döneminde uygulanıyordu; ancak ben onları haram kılıyor ve yapanları cezalandırırım. Bunlar: Müt’a-i hac, müt’a-i nisâ ve ezanda 'hayye alâ hayr-il amel' denilmesidir."

Tarih-i Taberi'de İmrân b. Sevade'den şöyle nakledilir: "Sabah namazını Ömer'in arkasında kıldım. Subhane (İsrâ suresi) ile bir sure daha okudu. Sonra namazdan kalktı. Ben de onunla birlikte kalktım. 'Bir isteğin mi var' dedi. 'Evet, bir isteğim var' dedim. 'Peşimden gel' dedi. Peşinden gittim. İçeriye girince beni de içeri aldı. Yüzü olmayan bir tahta ve sedirin üzerine oturdu. 'Sana nasihat etmeye geldim' dedim. 'Sabah gelsin, akşam gelsin, nasihate gelen hoş geldi' dedi. 'Halk seni dört konuda ayıplıyor' dedim. Elindeki sopanın baş tarafını çenesine ve alt ucunu dizlerine dayayarak: 'Haydi söyle' dedi. 'Söylediklerine göre, hac aylarında umre yapmayı yasakladın. Bunu (yasağı) ne Peygamber (s.a.a), ne de Ebu Bekir yapmadı. Bu helâldir.' dedim. Bana şu karşılığı verdi: 'Acaba helâl midir? Eğer insanlar hac aylarında umre yaparlarsa, onu haccın yerine geçmiş görürler. O zaman Mekke, civcivi dışarı çıkmış yumurta kabuğu gibi boş kalır. İnsanlar hacdan geri kalırlar. Oysa hac Allah'ın bağışladığı bir değerdir. Benim kararım doğrudur.'

Kendisine 'Söylendiğine göre, müt’a nikâhını yasakladın. Oysa Allah'ın bağışladığı bir kolaylıktı. Bir avuç karşılığında kadınlardan yararlanıyor, sonra onlardan ayrılıyorduk.' dedim. Bana şöyle dedi: 'Peygamber müt’a evliliğini zaruret döneminde serbest bıraktı. Sonra insanlar genişliğe kavuştular. Sonra baktım ki, bu evliliği bir kere yapan Müslüman tekrar yapıyor. Şimdi isteyen bir avuç karşılığında evlenir, sonra da boşamak suretiyle ayrılır. Benim kararım doğrudur.'

Kendisine 'Hamile bir cariyenin doğum yapar yapmaz azat olacağına, ayrıca efendisinin azat etmesine gerek kalmayacağına karar verdin.' dedim. Bana 'Doğan çocuğun hürmetine (ki azattır) annesinin hürmetini ekledim. Sadece hayır yapmak istedim. Eğer yanlış karar verdim ise Allah'tan af diliyorum' dedi. Kendisine 'Halk senin sertliğinden şikayetçidir' dedim. Dayandığı sopayı kaldırıp ucuna kadar sıvazladıktan sonra şöyle dedi: "Ben Muhammed'in (s.a.a) arkadaşı idim. -Karkarat-ül Keder seferinde onun yanı başında idi.- Vallahi, ben devesi tam suya kansın diye onu serbest bırakan bir çoban gibiyim. Yoldan sapanları yola döndürürüm. Mütecavizlere hadlerini bildiririm. Onları elimden geldiği kadar terbiye eder, elimden geldiğince yola getiririm. Çok bağırır-çağırırım, ama az vururum. Sopamı kaldırırım, ama elimle vururum. Eğer başka türlü davranırsam ipin ucunu kaçırır, halkı ihmal etmiş olurum."

Muaviye'ye bu konuşmayı aktardıklarında, 'Vallahi, Ömer halkı nasıl idare edeceğini bilir' dedi." (c.4, s.225, Mısır, Dar-ul Maarif baskısı)

Ben derim ki: Bu rivayeti, İbn-i Ebu'l Hadid Şerh-i Nehc-ul Belağa adlı eserinde İbn-i Kuteybe'den aktarmıştır. (c.12, s.121, Dar-ul Kütüb-il İslamiye baskısı)

[müt’a rivayetlerine ilişkin inceleme]

Bunlar müt’a evliliği konusunda bize ulaşan rivayetlerin bir bölümüdür. Bu rivayetleri araştırıcı gözle inceleyenler, bunlardaki çelişkiyi ve zıtlığı görmekte gecikmezler. Bu rivayetlerden elde edilen tek sonuç, Ömer'in, halifeliği döneminde Amr b. Hurays ve Rabia b. Ümeyye b. Halef Cumahi olayları sonunda gördüğü lüzum üzerine bu uygulamayı yasaklamış olduğudur. Müt’a evliliğinin Kur'an'la veya sünnetle neshedildiği iddiası ise, görüldüğü gibi sağlam dayanaktan yoksundur. Üstelik, rivayetlerin tümü içerikleri açısından birbirleriyle çelişiyorlar. Çelişmedikleri ortak içerikleri sadece, bu uygulamanın yasaklayıcısının, bu yasağın yürütücüsünün, bu işin haram olduğunun karar vericisinin ve yapanı recm cezasına çarptırıcısının Ömer olduğudur. Bu bir.

İkincisi; bu uygulama Peygamberimiz zamanında onun izni altında geçerli idi. Uygulama eskinin onaylanması biçiminde olmuş olabileceği gibi, Peygamber tarafından ortaya çıkarılabilen bir husus da olmuş olabilir. Müt’a evliliğini, kendilerine fuhuş isnat edilmesi düşünülemeyecek derecede seçkin sahabe uygulamıştır. Cabir b. Abdullah, Abdullah b. Mesud, Zubeyr b. Avam ve Ebubekir'in kızı Esma gibi. Esma bu tür bir evlilikle Abdullah b. Zubeyr'in baba olmasını sağlamıştır.

Üçüncüsü; İbn-i Mesud, Cabir, Amr b. Hurays gibi sahabe ile Mucahid, Süddi, Said b. Cubeyr gibi tabiine mensup kimseler bu uygulamayı mubah ilan etmişlerdir.

Rivayetler arasındaki bu büyük farklılık Ehl-i Sünnet alimlerini ilk aşamada bu uygulamanın caiz mi, yoksa haram mı olduğu konusunda görüş ayrılığına, ikinci aşamada da yasaklanma biçimi hakkında görüş farklılığına sürüklemiştir. Öyle ki, bu konudaki şaşırtıcı ve farklı görüşlerin sayısı yaklaşık olarak on beşe ulaşmıştır.

Bu mesele birçok yönden incelemeye konudur. Ama bizi bu yönlerin sadece bir kaç tanesi ilgilendirir. Meselâ bu meselede Ehl-i Sünnet ile Şiî mezhepleri arasında kelâm ilmini ilgilendiren bir tartışma vardır. [İslâm hâkimi Allah'ın hükmünü değiştirme yetkisine sahip midir?] Meselenin başka bir araştırma yönü ayrıntılara dayalı fıkıh araştırmasıdır. Bu alanda meselenin caiz olup olmaması açısından hükmünün ne olduğu irdelenir. Başka bir araştırma yönü tefsir ilmini ilgilendirir. Bu alanda müt’ayla ilgili ayet irdelenir. Bu irdeleme sırasında şu sorulara cevap aranır: Acaba bu ayetin içeriği müt’a nikâhını yasalaştırmak mıdır? Eğer ayetin müt’a nikâhının meşruiyetine delil olduğu kabul ediliyorsa, acaba bu ayet herhangi bir ayetle, meselâ Mü'minun suresindeki ayetle veya evlenme, yasak evlilikler, boşama, iddet ve miras ayetleri ile neshedilmiş midir? Yoksa ayetle değil Peygamberimizin sünneti ile neshedilmiş midir? Bu ayetin müt’a hükmünü yasalaştırdığı kabul ediliyorsa, acaba yepyeni bir hüküm mü getiriyor? Yoksa toplumda varolan bir uygulamayı mı onaylıyor? Buna benzer birtakım hususlar söz konusudur.

Bizim bu kitapta peşinde olduğumuz inceleme, bu üçüncü tip araştırmadır. Bu konuda daha önce bir özet mahiyetinde bir açıklama yapmıştık. Şimdi o açıklamaya ek olarak bu ayetin müt’a nikâhına delil olması ve bu uygulamanın gelenekleşmesi konusunda ileri sürülen ve bizim açıklamamıza ters düşen görüşlere dikkatleri çevireceğiz.

Bir tefsirci bu ayette sürekli nikâhın mihrinin verilmesi konusuna değinildiğini ısrarla belirttikten sonra sözlerine şöyle devam ediyor: "Şiîler bu ayetteki maksadın müt’a nikâhı olduğu görüşündedirler. Müt’a nikâhı, bir kadınla bir gün, bir hafta, bir ay gibi belirlenmiş bir süre için yapılan evliliktir. Şiîler bu görüşlerine bu ayetin yaygın olmayan bir okunuş biçimini (şaz) delil gösteriyorlar. Bu yaygın olmayan okunuş biçimi Ubeyy, İbn-i Mesud ve İbn-i Abbas'tan nakledilmiştir. Ayrıca müt’a nikâhı ile ilgili rivayetleri delil gösteriyorlar.

Bir defa ayetin söz konusu okunuş biçimi yaygın değildir (şazdır), Kur'an olarak sabit değildir. Daha önce söylediğimiz gibi bize gelen bu tür rivayetler tek kanaldandır (haber-i ahaddır). Bunlara yapılan eklemeler tefsir niteliğindedir ki, bunlar sahiplerinin anlayışını yansıtmaktan öteye gitmezler. Sahabein anlayış biçimi de dinde delil olmaz. Özellikle eğer söz konusu anlayış biçimi bu ayette olduğu gibi metnin ve üslûbun yadırgadığı bir anlayış biçimi ise. Çünkü geçici evliliği yapan erkeğin öncelikli maksadı zinadan korunmak değil, tersine zina işlemektir. Gerçi bu evliliği yapan erkeğin bir dereceye kadar kendini zina ortamına düşmekten alıkoyma maksadı vardır; ama bu evliliği yapan kadın için hiçbir korunma (ihsân) endişesi yoktur. Çünkü bu kadınlar sürekli olarak kendilerini değişik bir erkeğe ücret karşılığında satıyorlar. Onların durumu şu beyitte tarif edildiği gibidir:

"Çevgenle atılmaya gerek olmayan bir toptur bu / Ki elden ele dolaşıyor." Alıntı burada sona erdi.

Ben derim ki: Tefsircinin "Şiîler İbn-i Mesud'un ve başkalarının yaygın olmayan okunuş biçimlerini müt’a nikâhı için delil olarak kullanıyorlar." iddiasını ele alalım. Şiîlerin görüşlerini inceleyen herkes Şiîlerin bu yaygın olmayan (şaz) okuma biçimlerini muteber ve kesin bir delil kabul etmediklerini görür. Nasıl bunları delil kabul etsinler ki, onlar yaygın olmayan okuma biçimlerinin delil olarak alınmasına karşıdırlar. Hatta bu gerekçe ile kendi İmamlarından nakledilen bu tür okuma biçimlerini bile kabul etmezler. Buna göre Şiîler nasıl olur da kendilerinin delil kabul etmedikleri bir şeyi onu delil olarak görmeyen kimselere delil olarak gösterirler. Bu gülünç değil de nedir?

Şiîlerin yaptığı şudur: Ayeti böyle okuyan sahabein sözlerini, onların bu ayetten müt’a nikâhının kastedildiğini düşündüklerine delil olarak gösteriyorlar. İster sahabein bu okuma biçimleri yaygın okuma tarzı olsun, isterse onların ayetten ne anladıklarını gösteren bir tefsir biçimi olsun.

Bu tutum Şiîlere iki yönden fayda sağlıyor. İlki, sahabein bir kısmı bu istidlali yapan Şiîlerin söylediklerini söylemişlerdir. Gerçekten bize nakledildiğine göre, sahabein ve tabiinin önemli bir bölümü müt’a nikâhı konusunda Şiîlerin görüşlerini savunmuşlardır. İsteyen konuyla ilgili kitaplara bakabilir.

İkincisi, bu ayet müt’a nikâhına delâlet ediyor. Sözü edilen sahabein ayet okuma biçimleri müt’a nikâhının meşruiyetine delâlet ediyor. Tıpkı yine sahabeden gelen ve ayetin neshedildiğini ileri süren görüşlerin müt’a nikâhına delil olmaları gibi. Çünkü bu ayetin neshedildiğini ileri sürenler onun müt’a nikâhına delâlet ettiğini kabul ediyorlar ki, onun neshedildiğini düşünüyorlar veya rivayet ediyorlar. Bu rivayetler çoktur. Bazılarına daha önceki sayfalarımızda yer verdik. Buna göre Şiîler bu ayetin neshedildiğine ilişkin rivayetlerden yararlandıkları gibi, aynı şekilde söz konusu yaygın olmayan (şaz) okuma biçimlerinden de yararlanıyorlar. Yalnız bunu yaparken ne yaygın olmayan okuma biçimlerinin delil olduğunu ileri sürüyorlar ve ne de ayetin mensuh olduğuna ilişkin görüşleri kendileri için bağlayıcı kabul ediyorlar. Sadece bütün bunlardan gerek ayeti değişik biçimde okuyanların, gerekse onun neshedilmiş olduğunu söyleyenlerin bu ayette müt’a nikâhının kastedildiği görüşünde olduklarını ispat etmek için yararlanıyorlar.

Sözlerini aktardığımız tefsircinin "Özellikle eğer söz konusu anlayış biçimi bu ayette olduğu gibi metnin ve üslûbun yadırgadığı bir anlayış biçimi ise." sözüne gelince, böyle demekle zina ve fuhuş anlamına gelen "musafaha" kelimesini sadece meni akıtmak anlamına aldığı anlaşılıyor. Yani kelimenin türediği aslın sözlük anlamını göz önüne alan bir yorum yapıyor. Sonra da bu işi kasta, niyete dayandırıyor. Bununla da şehveti tatmin etmek ve meni akıtmak maksadı ile yapılan geçici evliliğin nikâh değil, fuhuş olduğu sonucuna varıyor. Fakat nikâhın da sözlük anlamının cinsel ilişkide bulunmak olduğunu unutuyor. Lisan-ul Arap adlı lügat kitabında, Ezherî'nin "Arap dilinde nikâh demek, cinsel ilişkide bulunmak demektir." dediği naklediliyor. Tefsircinin bu anlayışına göre nikâhın da zina ve fuhuş olması gerekir ki, o zaman nikâh ile fuhşu birbirinin karşısına koymak anlamsız olur.

Ayrıca, buna göre eğer meni akıtma niyeti geçici evliliğin zina olmasına yol açıyorsa, aynı mantıkla şehveti tatmin etme ve meni akıtma niyeti ile yapılan sürekli evliliğin de zina sayılması gerekir. Hiçbir Müslüman böyle bir fetva vermeye razı olabilir mi? Eğer bu tefsirci: "Sürekli evlilik ile geçici evlilik arasında bu açıdan fark vardır. Çünkü sürekli evlilik doğal olarak evlilik yolu ile korunma sağlama, üreme ve aile yuvası kurma niyetine dayanır. Oysa geçici evlilik böyle değildir." derse, bu söz körü körüne bir inatçılık olur. Çünkü sürekli nikâhtan beklenen, nefsi zinadan koruma, soyların karışmasından kaçınma, üreme ve çocuk edinme gibi bütün faydaların geçici evlilikten de elde edilmesi mümkündür. Onun tek farkı bu ümmete yönelik bir kolaylık, bir yük hafifletmesi olmasıdır. Bu sayede fakir olduğu, eşine bakmaya gücü yetmediği, evinden uzakta kaldığı için veya sürekli evlilik yapmasını engelleyen değişik başka sebepler yüzünden sürekli evlilik yapmaya gücü yetmeyen erkekler kendilerini korurlar.

Bu böyle olduğu gibi meni akıtma, şehveti tatmin etme gibi -ki sözü edilen tefsirci bunları fuhuş sayılma gerekçesi sayıyor- geçici evlilik için söz konusu edilen bütün sakıncaların sürekli evlilik için söz konusu edilmesi de mümkündür. Sürekli evliliğin bizzat söz konusu ettiğimiz bütün faydaları sağlamak amacıyla kanunlaştığı, buna karşılık geçici evliliğin bizzat sözü edilen bütün sakıncaların -eğer bunlar sakınca ise- beraberinde taşıyacağı iddiası ise asılsızlığı besbelli olan bir iddiadır.

Eğer sözlerini aktardığımız tefsirci "Müt’a evliliği, sifah olduğu için zinadır ve bu yüzden meşru evliliğin karşı kutbunu oluşturur" derse, ona şöyle cevap verilir: Meni akıtma biçiminde tanımlanan sifah, zinadan daha geniş kapsamlı bir kavramdır ve bu niteliği ile sürekli evliliği, özellikle meni akıtma niyeti ile yapılacak sürekli evliliği de kapsar.

Şimdi de sözlerini aktardığımız tefsircinin "Gerçi bu evliliği yapan erkeğin bir dereceye kadar nefsini zina ortamına düşmekten alıkoyma maksadı vardır; ama bu evliliği yapan kadın için bir korunma (ihsân) endişesi yoktur." şeklindeki sözüne gelelim. Bu söz son derece şaşırtıcıdır. Bu evlilikte kadın ile erkeğin birbirinden ne farkı vardır ki, müt’a nikâhı bu tür evlilik yapan erkek için zinadan koruyucu bir tedbir olabilirken kadın için böyle bir maksat söz konusu olmasın. Bu ölçüsüz konuşma değil de nedir?

Sözlerini aktardığımız tefsircinin dünya ve ahiret ile ilgili çok önemli hayatî sonuçlar doğuracak nitelikte olan dinî bir gerçeği konu edinen bir incelemede bir beyte yer vermesi önemsenecek bir şey değildir. İster müt’a evliliği haram, ister mubah olsun.

Acaba şiirin, bu gerçeğin ortaya çıkarılması çabasına ne gibi bir katkısı olabilir ki, o hayallerin bir örgüsüdür, o batıla gerçekten daha dost ve sapıklığa hidayetten daha yapışıktır.

Sözünü ettiğimiz tefsirci bu beyti yukarda naklettiğimiz rivayetlerin arkasına ekleseydi ya. Özellikle Ömer'in yukarda aktardığımız Taberi tarihinin rivayet ettiği "Şimdi isteyen bir avuç karşılığında kadın nikâhlar ve üç gün sonra boşamak suretiyle ondan ayrılır." biçimindeki sözlerini böyle bir beyitle bağlasaydı ya!

Yapılan bu karalamanın hedefi yüce Allah ve O'nun Peygamberi değil mi? Çünkü bu nikâh türünü ilk defa ortaya koyan veya önceden uygulanan şeyi meşrulaştıran Yüce Allah ve O'nun Peygamberidir. Bu evlilik biçimi İslâm'ın ilk döneminde hiç şüphesiz Peygamberimizin (s.a.a) gözü ve kulağı önünde uygulanıyordu.

Sözünü ettiğimiz tefsirci "O dönemde bu evlenme biçimine zaruretlerin baskısı altında izin verildi. Çünkü o zaman yaygın bir fakirlik vardı. Genel olarak bütün Müslümanlar yokluk altında eziliyorlardı. Ayrıca daha önce nakledilen rivayetlerde ortaya çıktığı üzere sık sık savaşma zorunluluğu doğuyordu" diyebilir.

Ama biz ona şöyle cevap verebiliriz: Eğer bu evlilik türünün İslâm'ın ilk döneminde halk arasında uygulandığı ve müt’a nikâhı veya "istimta (yararlanma)" adı ile bilindiği farz edilirse, bu ayetin mutlak anlamda bu evliliğin caiz olduğuna delâlet ettiğini ve sözü edilen ayetlerin ve rivayetlerin bu ayeti neshetmeye elverişli olmadığını kabul etmemiz kaçınılmazdır. O zaman bu evliliğin mubahlığının kalktığını söylemek, ayetin delâletine yönelik delilsiz bir tevil girişimidir.

Kabul edelim ki, Peygamberimizin (s.a.a) müt’a nikâhına izin vermesi zaruretten ileri gelmişti. O zaman şu soruyu sorarız: Bu zaruret Peygamberimizin (s.a.a) zamanında mı daha büyüktü, yoksa ondan sonra ki dönemde mi? Özellikle halifeler döneminde daha büyük değil mi idi? Bilindiği gibi halifeler döneminde Müslüman orduları binlerce savaşa katılmak üzere doğudan batıya birçok yere sefere çıkmışlardı. Fakirlik, savaşlar, yurttan uzak kalma gibi zaruretler bakımından Ömer'in halifeliğinin ilk dönemi ile son dönemi arasında ne fark var? Bu zaruretlerin biri ile öbürü arasında ne fark vardı?

Günümüz İslâm dünyasındaki müt’ayı mubah kılıcı zaruret mi daha ağırdır, yoksa Peygamberimizin (s.a.a) zamanındaki ve halifeler döneminin ilk yarısındaki zaruret mi? Bilindiği gibi yaygın fakirlik İslâm ülkelerini kaplamış durumdadır. Sömürge yönetimleri, istilacı zorba devletler, Müslümanlar arasında çıkan firavun yetkililer halkların iliklerini emmiş, İslâm topraklarında yaş-kuru ne buldularsa hepsini biçip kursaklarına indirmişlerdir.

Günümüz dünyasında şehvetler çeşitli görüntüleri ile ortalığa çıktılar. En güzel ve en alımlı süsleri ile süslendiler. En etkili çağrıları ile insanları tatmine çağırıyorlar. Bu durum git gide daha da şiddetleniyor. Bela beldeleri ve insanları kapsamıştır. Fuhuş gençler, öğrenciler, askerler ve fabrika işçileri arasında alabildiğine yaygınlaşmıştır ki insan kitlelerinin, dünya nüfusunun ezici çoğunluğunu bu kesimler oluşturuyor.

Hiç kimse şüphe etmez ve kesinlikle şüphe etmemeli ki, bu kesimleri zina, homoseksüellik ve diğer bütün şehevi başı boşlukların batağına düşüren zaruretin başlıcası, ev geçindirememek ve geçici, kısa süreli meşgalelerdir. Bu tür işler, sürekli ikametgâh edinmeyi, sürekli bir evlilik yapmayı engelliyor. Çünkü işler ya evden uzak kalmayı, hizmet görevinde bulunmayı ya da eğitim görmeyi gerektiriyor. Nispeten daha az ve daha önemsiz olmalarına rağmen İslâm'ın ilk döneminde müt’a nikâhını mubah kılan bu zaruretler, belâ her tarafı sardığı ve fitne büyüdüğü hâlde o dönemden başka bir dönemde niçin müt’a nikâhını mubah saydırmasınlar?

Sözlerini aktardığımız tefsirci arkasından şöyle diyor: "Bunların yanı sıra müt’a nikâhı bu anlamda Kur'an'ın verdiği mesajla, meselâ şu ayetle çelişir: 'Onlar ki, ırzlarını korurlar. Eşlerine ve sahip oldukları cariyelerine karşı müstesna. Onlar bunlar için kınanmazlar. Bunların ötesine geçmek isteyenler meşru sınırı aşmış olurlar.' (Mü'minun, 7) Meşru sınırı aşmış olurlar yani Allah'ın kendilerine helâl kıldığı evlilikleri aşarak yasaklanmış çiftleşme biçimlerine dalmış olurlar. Bu ayetler, bizim tefsir etmekte olduğumuz 'O hâlde, ne zaman... ücretlerini bir farz olarak verin.' ayeti ile çatışmaz. Bu ayetler, tefsiri üzerinde durduğumuz ayetle bir anlama sahiptirler. Dolayısıyla burada herhangi bir nesh olayı söz konusu değildir. Kendisinden müt’a yolu ile yararlanılan kadın eş değildir ki, Yüce Allah'ın buyurduğu üzere erkek karşısında marufa uygun biçimde görevleri olduğu gibi hakları da olsun. Şiîlerin kendilerinden nakledildiğine göre onlar müt’a evliliği yapan kadına eşlik hükümlerini ve gereklerini tanımıyorlar. Meselâ onu adaletsiz davranılmasından korkulmadığı durumda erkek için evlenilmesi serbest olan dört eşten biri saymıyorlar. Erkeğin çok sayıda müt’a evliliği yapabilmesini caiz görüyorlar. Ayrıca müt’a evliliği yapan erkek eğer zina işlerse, [evli olmadığı takdirde] onun recmedilmesi gerektiğini söylemiyorlar. Çünkü böyle bir erkeği "muhsen=korunmuş" saymıyorlar. Bu da Şiîlerin müt’a evlilerini 'iffetli ve zina etmemiş olmaları şartı ile' ifadesinin kapsamında saymadıklarını kesinlikle ortaya koyar ki, bu onların açık bir çelişkisidir.

Bazı tefsircilerin Şiîlerden naklettiklerine göre, müt’a evliliği yapan kadın için kocasından miras alması, nafaka alması, onun tarafından boşanması ve iddet beklemesi söz konusu değildir. Kısacası Kur'an bu görüşten uzaktır. Bu ayet müt’a evliliği için kesinlikle ne tam bir delildir, ne de delile benzer bir dayanaktır." Alıntı burada sona erdi.

Ben derim ki: Sözünü ettiğimiz tefsircinin "Bunların yanı sıra müt’a nikâhı bu anlamda Kur'an'ın verdiği mesajla çelişir." sözünün özü şudur: Mü'minun suresinin "Onlar ki, ırzlarını korurlar..." ayeti ile başlayan ayetler, helâlliği sadece eşler (zevceler) için sayıyor. Müt’a evliliği yapan kadın ise eş değildir. Buna göre bu ayetler müt’a evliliğinin helâlliğine engeldir. İkincisi bu ayetler "Kendilerinden yararlandığınız kadınlar" ifadesinin müt’a nikâhını kapsadığına engeldir.

Bu ayetlerin müt’a evliliğini haram kıldığı iddiasını ele alalım. Bu iddia da bu ayetlerin Mekke döneminde indiği ve müt’a evliliğinin hicretten sonra genelde uygulandığı göz ardı edilmiştir. Acaba Peygamberimiz (s.a.a) müt’a evliliğini mubah kılmakla Kur'an'ın yasakladığı bir uygulamayı mubah mı kılmış oluyordu? Oysa onun sözü Kur'an'ın kesin ve net ifadesi ile hüccet ve delildir. Öyle olursa, bu Kur'an'ın kendisinde çelişki olmasına döner. Yoksa onun müt’a nikâhını mubah ilan etmesi, Mü'minun suresinin söz konusu ayetlerinde ifade edilen yasağı neshedici bir eylemdir de sonra Kur'an'ın veya Peygamberimizin (s.a.a) müt’a evliliğini yasaklaması ile bu ayetler öldükten sonra tekrar hayat kazanmış ve neshedildikten sonra tekrar hüküm niteliği kazanmış oldular. Bu öyle bir sözdür ki, hiçbir Müslüman onu ne söyler, ne söyledi ve ne söyleyebilir.

Bu durumun kendisi müt’a evliliği yapan kadının eş olduğuna, müt’a evliliğinin nikâh olduğuna ve bu ayetlerin müt’a nikâhı yapmanın evlilik olduğuna en güzel şahittir. Aksi hâlde bu ayetlerin Peygamberimizin (s.a.a) müt’a evliliğini serbest bırakması ile neshedilmiş olmaları gerekirdi. Buna göre bu ayetler müt’a evliliğinin yasaklığına değil, helâlliğine delildirler.

Başka bir ifade ile Mü'minun ve Meâric surelerindeki "Onlar ki, ırzlarını korurlar. Eşlerine ve sahip oldukları cariyelerine karşı müstesna..." ayetleri müt’a evliliğinin helâl olduğuna diğer ayetlerden daha güçlü biçimde delâlet ederler. Çünkü bu ayetlerin neshedilmiş değil, muhkem oldukları ve Mekke döneminde indikleri hakkında tefsirciler arasında görüş birliği vardır. Peygamberimizin (s.a.a) müt’a evliliğine izin verdiği de nakli delillerle kesindir. Eğer müt’a evliliği yapan kadının eş (zevce) olması durumu söz konusu olmasa idi, Peygamberimizin (s.a.a) buna izin vermesi ayetleri neshedici olurdu, oysa bu ayetler neshedilmiş değildir. Demek ki müt’a şer'î bir evliliktir. Dolayısıyla bu ayetlerin müt’anın meşruluğuna delâlet etmeleri kabul edilince, Peygamberimizin (s.a.a) bunu yasakladığı yolundaki iddia geçersiz olur. Çünkü böyle bir yasaklama bu ayetlere ters düşer ve onların neshedilmiş olmalarını gerektirir. Oysa bu ayetlerin mensuh olmadıklarına dair görüş birliği olduğunu biliyoruz.

Her neyse. Sözlerini aktardığımız tefsircinin söylediklerinin tersine, müt’a evliliği yapan kadın eştir ve müt’a evliliği de nikâhtır. Zaten naklettiğimiz rivayetlerde de sahabenin ve tabiinin bu uygulamaya müt’a nikâhı adını verdiklerini gördük. Ömer'in bu uygulamayı yasakladığını gösteren rivayetlerde bile müt’anın nikâh olarak adlandırıldığı gözleniyor. Beyhaki'nin rivayet ettiği Ömer'in hutbesi ve Müslim'in Ebu Nadre'ye dayandırdığı rivayet gibi. Hatta Kenz-ül Ümmal adlı eserde Süleyman b. Yesar'a dayanılarak yer verilen Ömer'in "Nikâh ile fuhşun birbirinden ayırt edilmesini sağlayacak şekilde durumu açıklığa kavuşturun." sözleri de bu uygulamanın nikâh adı ile anıldığını ispat eder. Çünkü bu ifadenin anlamı müt’a, fuhuştan ayırt edilemeyen bir nikâhtır. Bunu fuhuştan ayırt edilecek duruma getirerek açık bir nikâh yapmanız gerekir. Bunun delili Ömer'in "açıklığa kavuşturun" sözüdür.

Kısacası Kur'an'ın örfünde ve sahabe ile tabiinin dilinde müt’anın nikâh olması ve müt’a evliliği yapan kadının eş olması şüphesizdir. Nikâh ve evlenme kelimelerinin sadece sürekli nikâh için kullanılmaları, Ömer'in müt’ayı yasaklamasından ve bu hükmün halk arasında uygulanmaz olmasından sonradır. Böylece bu iki sözcük için sürekli nikâh dışında kullanım alanı kalmamış oldu ve nikâh sözcüğü söylenince, bunun zihinde doğurduğu ilk çağrışım sürekli nikâh oldu. Tıpkı bu şeriata mensup kimselerin ortaya koyduğu diğer ifadelerde olduğu gibi.

Bu durum, sözlerini aktardığımız tefsircinin daha sonra söylediği şu sözlerin asılsızlığını ortaya koyar: "Şiîlerin kendilerinden nakledildiğine göre onlar bile müt’a evliliği yapan kadına eşlik hükümleri ve gereklerini tanımıyorlar." Kendisine sormak gerekir ki eş, yani zevceden maksat nedir? Eğer bundan Kur'an lisanındaki kastedilen anlam kastediliyorsa, Şiîler eş olmanın bütün hükümlerini istisnasız bir şekilde müt’a evliliği yapan kadın için geçerli sayıyorlar. Yok, eğer bu terimden Müslümanların dilinde olan fıkıhtaki anlamda kastediliyorsa, o zaman Şiîlerin eş olma hükümlerini bu kadına tanımadıkları doğrudur; ama bunun bir sakıncası yoktur.

Düşüncelerini naklettiğimiz tefsirci sözlerinin bir yerinde de şöyle diyor: "Bu da Şiîlerin müt’a evlisi bir erkeğin zina ettiği takdirde 'evli ve zina işlememeniz' ayetinin kapsamına girmediğini kesin olarak kabul ettiklerini gösterir ki, bu da onlar için bariz bir çelişkidir." Kendisine söyleyeceklerimiz şunlardır: Bu ayetin arkasından söylemiştik ki bu ayet cariyeleri de içerdiği için buradaki ihsân=korunmadan maksat, evli olmak değil, iffetli olmaktır. Eğer bu ihsanın evlilik anlamına geldiği kabul edilecek olursa, o zaman ayet müt’a nikâhını da kapsamına alır. Müt’a evlisi iken zina eden bir erkeğin recmedilmemesine gelince, bunun gerekçesi (recmin bir Kur'an hükmü olmamasının yanı sıra) sünnetin bu hususta olan açıklaması ve sınır getirmesidir. Tıpkı miras, nafaka, boşama ve evlenilebilecek kadın sayısı gibi diğer eşlik hükümlerinde olduğu gibi.

Bu söylediğimizin açıklaması şudur: Eğer hüküm ayetleri belirsizlik ve küllî açıklama niteliğinde olurlarsa, hüküm koymanın özünü açıklamak amacı taşıdıkları için bu ayetlerle ilgili kayıtlar, sınırlama ve kayıtlandırma sonucu doğurmayan açıklamalardır. Eğer hüküm ayetleri genel ve mutlak ifadeli olurlarsa, sünnette yer alan o ayetlerle ilgili açıklamalar, sınırlama veya kayıtlandırma olurlar ve bunlar için çelişki sakıncası söz konusu olamaz. Bu mesele, Usûl-u Fıkıh ilminin alanına girer.

Bu ayetler, yani miras, boşama ve nafaka ile ilgili ayetler, diğer ayetler gibi sınırlamaya ve kayıtlamaya açıktırlar. Meselâ mürtet yani dinden dönen bir kadının mirasçı olmasında ve boşanmasında sınırlama vardır. [Böyle bir kadının ne miras hakkı var, ne de kocasından ayrılmasında boşamaya gerek duyulur.] Kadında nikâh akdinin feshedilmesini caiz saydıracak bir kusur ortaya çıktığı durumlarda boşama hükümlerinde bir sınırlama vardır. Kadının kocasına karşı dik kafalılık göstermesi durumunda nafaka hükümlerinde sınırlama geçerli olur. Buna göre bu ayetlere müt’a nikâhıyla da sınırlamalar getirilebilir. O hâlde müt’a evliliğini miras, nafaka ve boşama hükümlerinin kapsamı dışına çıkaran açıklamalar, sınırlamalar ve kayıtlandırmalardır. Evlendirme, nikâh, ihsân (korunmalık) gibi kavramların sadece sürekli nikâh için kullanılmaları, Müslümanlar arasında bu sözcüklere yüklenen bir anlamdır; şeriat ve İslâm'dan kaynaklanan bir durum değildir.

Dolayısıyla söz konusu tefsircinin sandığı gibi, asla bir sakınca söz konusu değildir. Meselâ bir fıkıh alimi eğer "Zina eden muhsen (korunmalı) erkeğin recmedilmesi gerekir. Fakat müt’a nikâhlı erkek muhsen (korunmalı) olmadığı için recmedilmez" diyorsa, o fıkıh aliminin ihsân kavramını sadece şu sonuçları olan sürekli nikâh anlamında kullanmış olmasındandır. Onun bu yorumu, Kur'an terminolojisinde ihsânın hem sürekli, hem de geçici nikâhta söz konusu olduğu gerçeği ile çelişmez. İhsânın her iki nikâhta da özel sonuçları vardır.

Sözlerini naklettiğimiz tefsircinin, Şiîlerin müt’a nikâhında kadının iddet beklemesini gerekli görmedikleri yolundaki iddiası ise açık bir iftiradır. İşte Şia'nın kitapları... Bunlar müt’a evliliği yapan kadının iddetinin iki hayız dönemi olduğu fetvası ile doludur. Bu konuda Ehl-i Beyt İmamlarının (hepsine selam olsun) Şia kanalıyla nakledilmiş bazı rivayetlerine yukarıda yer vermiştik.

Sözünü ettiğimiz tefsirci sözlerine şöyle devam ediyor: "Bu konu hakkında rivayet edilen hadislerin ve belgelerin tümü gösteriyor ki, Peygamberimiz (s.a.a) müt’a evliliğini bazı savaşlarda sahabee serbest etti, sonra yasakladı, arkasından bir veya iki kere ona izin verdi ve sonra onu temelli olarak yasakladı. Peygamberimiz, sahabein kadınlarından uzak kaldıkları dönemlerde zinadan uzak kalmalarının zor olduğunu bildiği için müt’a evliliğine izin vermişti. Bu izin iki zarardan daha hafif olanını göze alma kabilindendir. Çünkü bir erkeğin bekâr bir kadınla geçici bir nikâh yaparak onunla belirlediği süre içinde birlikte yaşaması, kandırabileceği herhangi bir kadınla zina etmesinden daha az kötü bir davranıştır.

Ben derim ki: Sözü edilen tefsircinin bu konudaki rivayetlerin bütününe göre Peygamberimizin bazı savaşlarda müt’a evliliğine izin verip arkasından onu yasakladığı, sonra yine bir veya iki kere izin verdikten sonra onu temelli olarak yasakladığı yolundaki sözleri, daha önce naklettiğimiz bu konudaki çelişkili ve çatışmalı rivayetlerle bağdaşmıyor. O rivayetlere tekrar başvurulursa, onların sözünü ettiğimiz tefsircinin iddialarını bir bütün olarak kelime kelime yalanladıkları görülür.

Sözünü ettiğimiz tefsirci daha sonra şöyle diyor: "Ehl-i Sünnete göre müt’a evliliğine bir veya iki kere izin vermek, zinayı kesin biçimde yasaklamaya yönelik tedricî bir hazırlıktır. Tıpkı içkiyi yasaklamada yapıldığı gibi. Bu kötülüklerin her ikisi de cahiliye döneminde yaygındı. Fakat zina özgür kadınlar arasında değil, köleler arasında yaygındı."

Ben derim ki: Bu tefsircinin müt’a evliliğine verilen izin, zinayı yasaklamanın bir tür hazırlığıdır şeklindeki sözlerinin özeti şudur: Müt’a evliliği o günün insanlarının nazarında bir tür zina idi. Öbür zina türleri gibi cahiliye döneminde yaygın idi. Bu yüzden Peygamberimiz zinayı yasaklamada yumuşak ve tedricî bir yöntem benimsedi. Maksadı insanlar tarafından kabul görebilmekti. Bunun için zinanın müt’a evliliği dışında kalan türlerini yasaklayıp müt’a biçimindeki zinayı bıraktı, ona izin verdi. Arkasından onu yasaklayıp sonra serbest bıraktı. Böylece onu kesinlikle yasaklayabilecek duruma gelince, onu temelli olarak yasakladı.

Ömrüm hakkı için böyle bir iddia, temiz dinî hükümlerin ortaya konması işlemine reva görülen iğrenç bir oyundur. O dinî hükümler ki, Yüce Allah bunları yasallaştırmakla sadece bu ümmeti kötülüklerden arındırmayı ve onlara yönelik nimetini tamama erdirmeyi istemiştir.

Bu sözlerde birkaç açıdan tutarsızlık vardır. Birincisi şudur: Peygamberimizin müt’a evliliğini önce yasaklayıp sonra serbest bıraktığını, arkasından yine yasaklayıp sonra serbest bıraktığını ileri sürmek ve bunun yanı sıra Mekke döneminde inmiş olan Meâric ve Mü'minun surelerindeki "Onlar ki, ırzlarını korurlar..." diye başlayan ayetlerin müt’a evliliğini yasakladığını ısrarla iddia etmek, önce de vurgulandığı üzere şu sonucu ortaya çıkarır ki, Peygamberimiz müt’a evliliğini serbest bırakmakla söz konusu ayetleri neshetmiş. Sonra bu neshi nesh-etmiş ve o ayetleri yürürlüğe koymuş. Sonra onları yine neshederek arkasından yine yürürlüğe koymuştur. Böyle bir iddia, Peygamberimizin Allah'ın kitabı ile oynadığını -hâşâ!- ileri sürmek değil de nedir?

İkinci tutarsızlık şudur: Kur'an'da zinayı yasaklayan ayetleri ele alalım. Bunlardan biri şudur: "Sakın zinaya yaklaşmayın. Çünkü o iğrenç bir kötülük ve kötü sonuçlu bir yoldur." (İsrâ, 32) Bundan daha açık bir ifade olur mu? Üstelik bu ayet Mekke döneminde indi ve kötülükleri yasaklayan başka ayetler arasında yer aldı. Bu konudaki diğer bir ayet de şudur: "De ki: Gelin Rabbinizin neleri yasakladığını size söyleyeyim... Kötülüklerin açığına da gizlisine de yaklaşmayın." (En'âm, 151) Bu ayetin orijinalinde geçen "fevahiş" kelimesi, "fahişe" kelimesinin çoğuludur. Başındaki tarif edatı ve ifadenin yasaklar arasında yer almış olması yasağın geniş kapsamlı olduğunu, kötülükler meydanında her türlü zinayı da içerdiğini ifade eder. Bu ayet de Mekke döneminde indi. Bu konudaki bir diğer ayet de şudur: "De ki: Benim Rabbim, açık gizli bütün kötülükleri haram kıldı." (A'râf, 33) Bu ayet de Mekke döneminde indi. Bu konudaki diğer ayetler şunlardır: "Onlar ki, ırzlarını korurlar. Eşlerine ve sahip oldukları cariyelerine karşı müstesna... Bunların ötesine geçmek isteyenler meşru sınırları aşmış olurlar." (Mü'minun, 7; Meâric, 31) Bu iki sure de Mekke döneminde indi. Sözünü ettiğimiz tefsircinin iddiasına göre bu ayetler nasıl zinanın diğer türlerini yasaklıyorsa müt’a evliliğini de yasaklıyorlar.

Bunlar zinayı haram kılan, fuhşu yasaklayan belli başlı ayetlerdir. Hepsi de Mekke döneminde indiler ve yasaklamayı açık bir dille ifade ediyorlar. Sözünü ettiğimiz tefsircinin ileri sürdüğü tedricî yasaklama hani nerede? Yoksa o şöyle mi diyor? -Çünkü Mü'minun suresindeki ayetin müt’a nikâhını yasakladığını iddia eden sözlerinin kaçınılmaz gereği budur.- Yüce Allah müt’a evliliğini kesin olarak yasakladı. Sonra Peygamberimiz arka arkaya ruhsata dayalı bir yol izleyerek tedricî bir yasaklama metodu uyguladı. Bunu halktan kabul görebilmek için bir taviz politikası olarak kullandı. Oysa Yüce Allah böyle bir yol izlemeyi Peygamberimize kesin bir dille yasaklamıştı. Yüce Allah şöyle buyurmuştu: "Ey Muhammed, müşrikler az kalsın seni indirdiğimiz vahiyden ayırıp adımıza başka sözler uydurmanı sağlıyorlardı. Eğer bunu başarabilselerdi seni dost edineceklerdi. Eğer sana direnme gücü vermeseydik azıcık onlara meyletmek üzereydin. Eğer onlara yanaşsaydın, sana dünya hayatının ve ölüm ötesinin azabını katlayarak tattırırdık da bize karşı kendine yardın edebilecek hiç kimse bulamazdın." (İsrâ, 75)

Üçüncü tutarsızlık şudur: Sözünü ettiğimiz tefsirci Peygamberimizin birkaç kere müt’a nikâhını serbest bıraktığını iddia ediyor. Eğer Peygamberimize isnat edilen bu serbest bırakma, helâl edici bir şeriat hükmüne dayanmıyorsa, bunun yanı sıra müt’a evliliğinin zina ve fuhuş olduğu farz edilirse, o zaman bu serbest bırakma Peygamberimizin kendi kararı olduğu takdirde Rabbine açık bir muhalefet olur. Oysa Peygamberimiz Yüce Allah'ın koruması altında olan bir masumdur, böyle bir yanılgıya düşmesi düşünülemez. Yok eğer bu serbest bırakma Yüce Allah'tan geliyorsa, Yüce Allah -hâşâ- kötülüğü emretmiş olur ki, Yüce Allah Peygamberine yönelik bir hitabında böyle bir varsayımı açıkça reddederek şöyle buyuruyor: "Allah kötü şeyleri emretmez." (A'râf, 27)

Yok eğer Peygamberimizin verdiği izin, helâl kılıcı bir hükme dayanıyorsa, o zaman müt’a evliliği zina veya fuhuş olmaz. Muhkem sınırlar çerçevesinde meşru bir sünnet olur. Yasak evliliklerle bir arada mütalaa edilmez. Tıpkı sürekli evlilik gibi. Sürekli evlilikteki gibi mehir zorunluluğu vardır. Ayrıca menilerin karışmasını ve neseplerin belirsiz hâle gelmesini önlemek için kadına iddet bekleme zorunluluğu vardır. Bunun yanı sıra insanların ona muhtaç olmaları gibi bir zarureti de karşılıyor. O hâlde kötü bir iş sayılmasının anlamı olmaz. Çünkü kötü iş, meşru sınırları çiğnemesi, kamu yararını ihlal etmesi, toplumun zaruri ihtiyacının karşılanmasını engellemesi dolayısıyla insanların çirkin gördükleri, toplum tarafından yadırganan iştir.

Dördüncü tutarsızlık şudur: Müt’a evliliğinin cahiliye döneminde uygulanan bir tür zina olduğunu söylemek hiçbir belgeye dayanmayan bir uydurmadır. Tarih kitaplarında aslı astarı yoktur. Tersine bu uygulama orijinal bir İslâm geleneği ve yüce Allah'ın bu ümmete gösterdiği bir kolaylıktır. Maksat bu ümmetin ihtiyaçlarının karşılanması, zinanın ve diğer cinsel sapıklıkların aralarında yayılmasının önlenmesidir. Eğer Müslümanlar bu geleneği yerleştirebilselerdi bu hedeflere varırlardı. O zaman İslâm hükümetleri zinaya ve diğer cinsi sapıklıklara karşı böylesine umursamaz davranmazlardı. Bu umursamazlık zamanla yasal meşruluk kazanarak dünyanın fesat ve vebal ile dolup taşmasına yol açmıştır.

Sözlerini aktardığımız tefsirci, "Bu iki kötü alışkanlık cahiliye döneminde yaygındı. Fakat zina özgür kişilerden çok köleler arasında yaygındı." diyor. İki kötü alışkanlık derken anlaşılan zinayı ve içki içmeyi kastediyor ki, dediği doğrudur. Fakat zinanın özgür kişilerden çok köleler arasında yaygın olduğu yolundaki iddiası dayanaksızdır. Çünkü değişik ve farklı kaynaklı tarihî belgeler bu iddianın tersini destekliyor. Bu konuda söylenmiş şiirler gibi. Daha önce naklettiğimiz İbn-i Abbas'tan gelen bir rivayette, bilindiği gibi, cahiliye dönemi Araplarının açık yapılmayan zinayı sakıncalı bir eylem saymadıkları belirtiliyordu.

Söylediklerimizin bir delili de, cahiliye döneminde geçerli olan evlat edinme işlemidir. Bu işlem, cahiliye Arapları arasında sadece bir isim verme ve babayı belirleme işlemi değildi. Güçlülerin, ailelerine ilaveler yapmak suretiyle nüfuslarını ve güçlerini arttırma girişimi idi. Bunu gerçekleştirirken özgür kadınlarla hatta evli kadınlarla yapmış oldukları zinalara dayanıyorlardı. Cariyelere gelince özellikle güçlü Araplar onlarla düşüp kalkmayı, sevişmeyi, yatağa girmeyi ayıplıyorlardı. Cariyelerin bu alandaki işlevleri, efendileri tarafından erkeklere peşkeş çekilip cinsel sermaye olarak kullanılmaları idi.

Söylediğimizin delili, siyer ve hatıra kitaplarından aktardığımız evlat edinme hikâyeleridir. Bunlardan birinde Ebu Süfyan'ın oğlu Muaviye, Ziyad b. Ebih'in babasının oğlu olduğunu iddia etmesi ve bunu şahitlerle ispat etmesi idi. Bu konuda başka olaylar da nakledilmiştir.

Evet. Cahiliye döneminde özgür Araplar arasında zinanın yaygın olmadığı hakkında Hind adlı kadının Peygamberimize (s.a.a) biat töreni sırasında söylediği, "Özgür kadın zina eder mi?" şeklindeki sözü delil olarak gösteriliyor. Fakat eğer şair Hassan b. Sabit'in divanına başvurulur da bu şairin Bedir ve Uhud savaşlarından sonra sözünü ettiğimiz Hind adlı kadını nelerle hicvettiği incelenirse, karışıklık ortadan kalkar ve gerçeğin ne olduğu ortaya çıkar.

Sözünü ettiğimiz tefsirci bu konudaki hadislerin anlamlarını değerlendirdikten ve aklı sıra aralarındaki çelişkileri kaldırdıktan sonra sözlerine şöyle devam ediyor: "Ehl-i Sünnete göre, müt’a evliliğinin haram oluşunun dayanakları şunlardır:

1) Müt’a evliliği nikâh, boşama ve iddet hükümlerinde Kur'an'ın nassına ters düşer demesek bile onun zahirine ters düşer.

2) Müt’a evliliğinin kıyamet gününe kadar temelli olarak haram olduğunu açıkça bildiren hadisler vardır...

3) Ömer'in bu uygulamayı yasaklaması, bu yasaklamayı mescidin minberinde açıklaması ve sahabein onun bu yasaklamasına itiraz etmemeleridir. Bilindiği gibi sahabe şeriata aykırı bir şeyi onaylamazlardı ve Ömer'i hata yaptığında hatasından döndürürlerdi.

Daha sonra bu tefsirci Ömer'in müt’a nikâhını şahsi görüşüne dayanarak yasaklamadığını, bu yasaklamayı Peygamberimizin daha önceki yasaklamasına dayanarak gerçekleştirdiğini ileri sürmüştür. Ona göre bu yasaklamanın Ömer'e mal edilmesinin sebebi, onun bu yasağı açıklamış veya uygulamaya koymuş olmasıdır. Tıpkı "üzüm suyunu Ebu Hanife helâl ederken, Şafiî onu haram kıldı" denmesi gibi.

Ben derim ki: Bu delillerin birincisine ve ikincisine gereken cevap yukarda ve önceki açıklamalarda, daha fazlasını gerektirmeyecek yeterlikte verilmiştir. Üçüncü delile gelince, Ömer'in bu uygulamayı yasaklaması, ister kendi görüşüne dayanarak olsun, isterse bu tefsircinin iddia ettiği gibi Peygamberimizin daha önceki yasaklamasına dayanarak olsun; sahabein bu yasaklama karşısında susmaları ister Ömer'den çekindiklerinden ve korktuklarından olsun, ister bu tefsircinin ileri sürdüğü gibi bu yasaklama kararını onayladıklarından veya karşı çıkmalarının insanların hoşuna gitmeyeceğini düşünmelerinden ileri gelsin. Nitekim Hz. Ali'den, Cabir'den, İbn-i Mesut'tan ve İbn-i Abbas'tan gelen rivayetler bu ihtimali doğruluyor. Bütün bunların hangisi varit olursa olsun Ömer'in müt’a evliliğini yasaklaması, bunu helâl göreni ve uygulayanı recmedeceğine yemin etmesi, "O hâlde, ne zaman onlarla müt’a nikâhı yaptınızsa, ücretlerini bir farz olarak verin." ayetinin buna delâlet ettiği gerçeğini, bunu helâl saymanın Kur'an'a ve sünnete aykırı olamayacağını etkilemez. Çünkü bu ayetlerin delâletine ve muhkemliğine toz kondurulamaz.

Bir yazar bu konuda çok garip bir iddia öne sürerek şöyle demiştir: "Müt’a evliliği, İslâm'da hiçbir zaman yeri olmamış bir cahiliye geleneğidir. Bu yüzden Kur'an'la veya sünnetle neshedilerek İslâm şeriatından çıkarılmasına gerek bile duyulmamıştır. Müslümanlar böyle bir uygulamayı hiç tanımamışlardır. Ona sadece Şiîlerin kitaplarında rastlanmıştır."

Ben derim ki: Kur'an'ın, hadisin, icmanın ve tarihin söylediklerini göz ardı etmeye dayanan bu söz sonucunda, bu mesele ile ilgili görüşler dönüşüm merhalelerinin son noktasına varmış olur. Müt’a evliliği Peygamberimiz zamanında uygulanan bir sünnet idi. Sonra Ömer zamanında yasaklandı ve bu yasak halk çoğunluğu tarafından uygulandı. Bu yasağa müt’ayla ilgili ayetin diğer ayetlerle veya Peygamberin bu husustaki yasaklarıyla neshedildiği şeklinde yorum getirildi. Sahabein bazıları[2] ve onların görüşlerini benimseyen birçok Hicaz ve Yemen fakihi bu yasağa karşı çıktı. İbn-i Cureyh gibi bir hadis imamı bile bu karşı çıkanlar arasında yer aldı. Nitekim onun müt’a evliliğine düşkün olduğu, hatta yetmiş kadınla müt’a evliliği yaptığı rivayet edilmiştir.[3] Bunların yanı sıra dört fıkıh imamından biri olan Malik de bu yasağa karşı çıkanlardan biridir.[4]

Fakat arkasından tefsircilerin son kuşağı "O hâlde... ücretlerini bir farz olarak verin." ayetinin müt’a evliliğine delâlet ettiğine karşı çıktılar. Bu ayeti sürekli nikâha delâlet edecek şekilde yorumladılar. Müt’a evliliğinin Peygamberimizin bir sünneti olduğunu ve onun hadisi ile uygulamadan kaldırıldığını söylediler. Son dönemlerde ise, müt’a evliliğinin cahiliye döneminde görülen bir zina olduğunu, Peygamberimizin ona birkaç kere izin verdikten sonra onu kıyamet gününe kadar temelli yasakladığını ileri sürdüler. Sonra da sözlerine son olarak yer verdiğimiz yukarıdaki yazar, müt’a evliliğinin katıksız bir cahiliye dönemi zinası olduğunu, İslâm'ın bundan asla haberi olmadığını, buna sadece Şia kitaplarında rastlandığını iddia etmiştir. Önümüzdeki dönemlerde bu meselenin ne gibi değişik tartışmalara konu olacağını sadece Allah bilir.”

Büyük müfessir Tabatabai’nin bu ayetlerle ilgili açıklamaları devam etmektedir. Ancak geri kalan açıklamalarının müt’ayla ilgisi olmadığı için nakletmeye gerek duymuyoruz.

Sonra Burhaneddin bey şöyle devam ediyor:

“Son olarak şunu da bilelim: Daha önce temas ettiğimiz ve Şia tarafından müt’a nikahının mubahlığına delil yapıldığını belirttiğimiz ayet de alimlerce, siyak ve sibakı içerisinde tahlil edilerek, ondan Şia’nın çıkardığı hükmün batıl olduğu gösterilmiştir. Bu ayetle ilgili olarak yapılan iki ayrı açıklamayı kaydedeceğiz. Mezkur ayette FEMESTEMTAĞTÜM BİHİ MİNHÜÜNNE FEETÜÜHÜNNE. ÜCÜÜRAHÜNNE. . . . . O halde onlardan hangisiyle faydalandı iseniz,ücretlerini takdir edildiği vecih üzere ödeyiniz"(Nisa 24) denmektedir.
Alimler, bunun müt’ayı helal kılmak üzere indiğini iddia etmenin açık bir hata olduğunu, bu rivayetin hiçbir muteber Sünni kaynakta bulunmadığını, bunu İbnu Mes’ud veya bir başka sahabeye nispet etmenin büyük bir iftira olduğunu söylerler. Ayrıca derler ki: Şia’nın bundan çıkardığı hüküm Kur’an’ın başka ayetlerine zıttır. Bu ayetleri yukarıda kısmen kaydettik.

Ayetin, diğer ayet ve hadislere uygun te’vili ise şöyledir: "Eğer siz nikah akdi sırasında mehir belirtti iseniz, akitten sonra kadınla zifaf yaptığınız takdirde, bir müddet sonra boşanacak olursanız, belirlenen mehrin tamamını ödeyeceksiniz, zifaf yapmadı iseniz yarısını ödeyeceksiniz.

Bu ibareyi, makablinden müstakilen ele almak, Arapça açısından batıl bir davranış olur. Zira baştaki "fe", ibarenin makablinden koparılıp, cümle başı yapılmasına manidir. Bu "fe kendisinden sonraki ibareyi, önceki kısma bağlar.

Ayrıca İbnu Mes’ud’a nispet edilen . . İLAA ECELİN. . ziyadesine gelince, bu hiçbir muteber Sünni kaynakta mevcut değildir. mensuh bir kıraat olarak sübutunu kabul edecek olursak, mensuh olduğu için onunla amel edilmez. Çünkü mütevatir ayetlerle sabit olan ahkama muhaliftir.

Farz-ı muhal olarak kabul edelim ki bu sabittir. Gene de onun müt’aya delalet ettiği söylenemez. Şöyle ki:. . İLAA ECELİN. . belirlenen müddet kadar tabiri, istimtaya (kadından istifadeye) müteallıktır, akdin kendine değil. Halbuki müt’ada belirlenen müddet istimtaya değil, akdin kendisine müteallıktır. Böylece mana şu olur: "Nikahlı kadınlarla muayyen bir vakte kadar istimta etmişseniz onlara mehirlerini tam olarak verin. "Bu ziyadeyi ilave etmenin gayesi, mehrin tam olarak ödenmesi için nikah müddetinin tamamen geçmesine bağlı olduğu hususunda düşünülebilecek vehmi önlemektir. Nitekim örfte, mehrin üçte biri peşin verilir. Üçte ikisi de nikahın devamı müddeti ile bağlı kılınır. Hal bu ki bu geciktirme işi bir vecibe olmayıp, kadının tasarruf ve ihtiyari ile husule gelir. Kadın dilerse, zifaftan sonra hepsini bir defada talep etme hakkına sahiptir. Şeriat ona bu hakkı tanımıştır. Eğer . . İLA ECELİN. . . . İbaresi, akte müteallik bir kayıt olsaydı, Şia nezdinde müt’a ömür boyunca ebeden sahih olmazdı. Halbuki bu, Şia’nın icmaı ile sahihtir.

Ayette geçen, . . VEMEN LEM YESTETIĞ MİNKÜM TAVLAN. . . . "sizden kim. . . . bolluğa güç getiremez ise"ibaresinin siyakı da nikahla ilgilidir. Yani, "sizden biri, hür kadınların mehrini ve nafakasını vermeye gücü yoksa Müslüman cariyelerle nikahlanmasın demektir. Durum böyle iken ayetin ortasında yer alan ibareyi, siyak ve sibakından koparmak müt’aya hamletmek, Kelamullah’ı açık şekilde tahrif etmek olur. Dahası bu ayetin teemmül eden her aklı başında kişi müt’anın açık olarak haram edildiğini görür çünkü Allah teala hazretleri ayette hürlerle evlenmenin imkansızlığı halinde cariyelerle iktifayı emretmektedir.  Eğer önceki kelamda müt’anın müddeti kastedilseydi, arkadan. .  VEMEN LEM YESTETIĞ MİNKÜM TAVLAN. . "sizden kim. . . bolluğa güç yetiremezse"demezdi. Çünkü, hür kadınla nikahlanamama halinde müt’a, cima ihtiyacını görme ile sınırlı kalmayıp aksine"her bir yenide daha hoş daha tatlı bir lezzet var"hükmüne tabi olmaktadır.Bu durumda şöyle sorulabilir:Hangi zaruret bu sıkı ve şiddetli kayıtla cariyenin nikahlanmasını helal kılmaya götürür?(108)

İkinci açıklama diğer ayetlere dayanılarak yapıldığı için bundan daha sahihtir. Üstelik,  Şia’nın ayetten çıkardığı delillere cevap mahiyetindedir. Şöyle ki: Şii müellif Tûsi, Tehzibu’l-Ahkam'da, ayette istimta kelimesinin geçmesini şöyle açıklar"Bundan murad müt’a nikahıdır. Çünkü kelime şeriatta mutlak kullanılınca bu hususi nikah anlaşılır. . . "Tusi şöyle devam eder:"ayette geçen . . FETÜÜ HÜNNE ÜCÜRAHÜNNE. . . "kadınlara ücretlerini verin"ibareti de bundan muradın müt’a nikahı olduğunu teyit eder. Çünkü normal nikahta verilen paraya şeriatta ücret denmez mehir denir. (109)

Şia'nın bu yorumunu cevaplayan Kasani der ki: "İstimta"dan (faydalanmadan) murad nikahtaki istimtadır. Çünkü ayetin başında da sonunda da zikri geçen şey meşru nikahtır. Şöyle ki: Allah teala hazretleri ayetin başında (65)kadınlardan nikahı haram olanlardan bir kısmını zikretti. Sonra bunların dışında kalanları:... VE ÜHILLE LEKÜM MAA VERAAE. . ZALİKÜM ENTEBTEGUU BİEMVALİKÜM. . . "bunların gerisinde olanları mallarınızla arayıp nikahlamanız için size helal kılındı İbaresiyle mubah kıldı. Ayetin devamında geçen . . MUHSINIINE GAYRU MUSAFİHIINE namuskar ve zinaya sapmamış olanlardan"ibaresi"evlenmemiş olanlar zani olmayanlar demektir".  Ayeti kerimenin devamında Allah teala. . . VE MENLEM. YESTETIĞ MİNKÜM TAVLAN EN YENKIHEL MUHSANAATİL MÜĞMİNAATİ. . . "sizden kim hür Müslüman kadınları nikahla alacak bir bolluğa güç yetiremez ise. . . "buyururken "nikah"kelimesini zikretmiştir, icareyi (kiralamayı)ve müt’ayı değil. Öyle ise, önceki geçen . FEMESTEMTAĞTÜM BİHİİ. . . (faydalandığınız)tabiri ile "nikahtaki faydalanma anlaşılacaktır.

Kâsâni açıklamasında şöyle devam eder: "ayette kadına verilecek meblağın "ecr" olarak isimlendirilmesine gelince:Nikahtaki "mehir" bazen ücret kelimesi ile ifade edilmiştir. Nitekim ayetin devamında Allah teala hazretleri. . FENKIHUU HÜNNE BİİZNİ EHLİHİNNE VE AATÜÜHÜNNE ÜCÜÜRAHÜNNE. . . . .

". . . Kadınları ailelerinin izni ile nikahlayın onlara ücretlerini verin" buyurmakta ücretle "mehr"i kastetmektedir. . YAA EYYÜHENNEBİYYÜ İNNAA EHLELNAA LEKE EZVAACEKE ELLETİİ AATEYTE ÜCÜÜRAHÜNNE . VEMAA MELEKET YEMİİNİKE. . . .
. . . . . . . . . Ey peygamber!ücretlerini (=mehirlerini)verdiğin hanımlarını Allah'ın sana ganimet olarak verdiği cariyeleri. . . sana helal kıldık. (Ahzab 50) buyurarak mehri ücret kelimesi ifade etmiştir.

Kâsâni, burada bir noktaya daha dikkat çeker: Nikah esnasında verilene mehir denmiştir,  kadına duhulden ve ondan istimtadan sonra verilmesi gerekene de ücret denmiştir. (110)

Kâsâni’nin bu açıklaması kavranınca, Şia alimlerinin, "bu ayette zikredilen müt’a serbestisi" iddiasının tutarsızlığı anlaşılacak ve bunun nesh edilmediğine dair yürüttükleri sayfalar dolusu mülahaza ve mütalaaların, itham ve tarizlerin suya değil de havaya kürek sallama olduğu anlaşılacaktır. (111)”

Görüldüğü üzere Burhaneddin yazısının bu bölümünde kendince müt’a emrini veren Kur’an ayetini yorumlayarak o ayetin müt’anın cevazına delalet etmediğini ispatlamaya çalışmıştır. Fakat yukarıda büyük müfessir Tebetabai’den naklettiğimiz yazıda bütün bu içi boş açıklamaların cevabı kafi ve şafi olarak verilmiş ve kimin Kur’an ayetini tahrif ettiği gözler önüne serilmiştir. Dolayısıyla da bu hususta başka bir açıklamaya gerek görmüyoruz.

Ayrıca burada diğer bölümlere geçmeden önce, bu bahsedilen Kur'an'î deliller de dahil, Ehl-i Sünnet'in Kur'an ve Sünnet'ten ileri sürdüğü bütün nakli deliller, Ehl-i Beyt mektebinin müt’anın cevazına ve asla neshedilmeden günümüze kadar devam ettiğine dair Kur'an ve Sünnetten (ki bunlarda da yine Sünni kaynakların nakilleri esas alınmıştır) getirdiği delillerin hem sened, hem de muhteva açısından geniş, derin ve etraflı bir değerlendirmesini yapan ve yine her iki tarafın akli delillerine değinip üzerinde gereken muhakemeyi yapan Mürsel kardeşimizin yazısını da aktarmadan geçmeyeceğiz. Okuyucu kardeşlerimizin hem şimdiye kadar bizim yaptığımız açıklamaları hem de yukarıda naklettiğimiz büyük müfessir Tebatebai ile Mürsel kardeşimizin aşağıda vereceğimiz yazısını dikkatlice mütalaa ettiklerinde bahsi geçen konuların hepsinde gereken cevabı alacaklarına ve inşaallah kimin suya değil havaya kürek salladığını göreceklerine inanıyoruz:

Mürsel kardeşimizin müt’a konusundaki geniş yazısı şöyledir:

 

C E V A Z   V E R E N L E R İ N

D E L İ L L E R İ

 

A. CEVAZ VERENLER

 

Biraz ilerde de göreceğimiz gibi, Müt’a nikâhına "caizdir" diyen pek çok sahabe ve tabiî var. Ancak şu an söz konusu nikâh için -tabîî ki şartlarıyla birlikte- sadece İmâmiyye mektebi "caizdir ve hâlen meşrûdur" diyor. Şu an yaşayan İslâmî mezhepler arasında, İmâmiyye'nin dışında bu nikâha izin veren kimse yok.

 

B. DELİLLERİ

 

Müt’a nikâhı için "caizdir" diyenlerin delillerini beş ana grupta toplayabiliriz:

 

I. KİTAPTAN DELİLLER:

 

Cevaz verenlerin Kitaptan yani Kur'an'dan başlıca iki delilleri var:

1. [Nisâ Sûresi: ayet 24]: "... Bunların dışında kalanları, namusunuzu / iffetinizi korumak ve fuhşa / zinaya düşmemek kaydıyla, mallarınız karşılığında almanız sizlere helal kılındı. Dolayısıyla her hangi bir şey karşılığında onlarla istimtâ ettiğiniz zaman, ücretlerini kendilerine kararlaştırıldığı biçimde verin. Kararlaştırdıktan sonra (ücretin bir miktarını düşmek için) karşılıklı anlaşmanızda sizin için bir sakınca yok. Allah Alîm ve Hakîmdir." (1)

Allah Teâlâ bu ayetin yukarı kısmında (ayet: 22, 23 ve 24'ün baş tarafı) kendileriyle evlenmemiz haram olan kadınların kimler olduğunu bir bir sıraladıktan sonra böyle bir açıklamada bulunuyor.

Birincisi, yukarı tarafta hangi kadınlarla evlenmenin ve cinsel ilişkide bulunmanın haram olduğu belirtildikten hemen sonra "Bunların dışında kalanları.... mallarınız karşılığında almanız sizlere helal kılındı." buyruluyor. Bu ifade, yukarıdakilerin dışında her hangi bir kadınla mal karşılığı evlenmenin ve onunla cinsel ilişkide bulunmanın helal olduğunu açıkça gösteriyor. Bu ise Müt’a nikâhından başka bir şey değildir. Çünkü mal karşılığı cinsel ilişkinin helalliği sadece Müt’a nikâhı için söz konusudur. Dâimî nikâhta ise, cinsel ilişkinin helalliği mal vermeye bağlı değildir. Bunun için sadece nikâh akdi bile yeterlidir. (2)

İkincisi ve en önemlisi, ayette "... her hangi bir şey karşılığında onlarla istimtâ' ettiğiniz zaman....." buyuruluyor. Burada iki nokta var:

Biri, "her hangi bir şey karşılığında" ifadesi Müt’a nikâhından başka bir şeyi çağrıştırmıyor. Bu, hemen bütün müfessir ve Kur'an mealcilerinin gözünden kaçmış önemli bir kayıttır. Bu anlamın nereden çıkarıldığını yukarda gördük.

Öbürü ise ayette bizzat "istimtâ'" kelimesinin yer almış olmasıdır. Sadece bu kavram bile, ayetin Müt’a nikâhı hakkında nâzil olduğu konusunda tek başına yeterli aslında.

"İstimtâ'" her ne kadar "faydalanmak", "istifade etmek", "tat almak", "nimetlenip yararlanmak" gibi anlamlara geliyorsa da, bunlar onun sözlük karşılıklarıdır. Halbuki bu kelimenin İslâmî literatürde oturmuş ve herkes tarafından bilinen bir terim karşılığı vardır: O da "Müt’a yapmak"tır. "Temettü'" da bu anlamdadır. Bilhassa "kadınlar"dan, "nikâh"tan bahsedilen bir ortamda bu kelimenin başka bir karşılığı yoktur. Konumuzla alâkalı hadislerde bile sürekli "istimtâ'" ve "temettü'" kavramları kullanılmıştır.

Kur'an'da sık sık geçen "salât", "zekât", "savm" "hacc" vb. kelimelerin her birinin sözlük karşılığı var. Ama hemen hiç kimse bu kavramların geçtiği ayetlerden sözlük anlamını anlamaz. Çünkü bu kavramların da İslâmî literatürde oturmuş karşılıkları vardır ve maksat odur. (3)

Üçüncüsü, ayet-i kerîmede "istimtâ ettiğiniz zaman ücretlerini... verin." buyuruluyor. Bu ifadeden, ücret vermenin "istimtâ'" etmeye bağlı olduğu anlaşılıyor. Bu ise sadece Müt’a nikâhı için söz konusudur. Çünkü bir kadın, yalnız Müt’a nikâhında "istimtâ" (yararlanma) sonrası ücretine (mehrine) hak kazanır. Dâimî nikâhta ise ücretin tamamını hak etmek için cinsel ilişki şarttır. Cinsel ilişki olmadığı takdirde, sırf akit ile, kararlaştırılan ücretin sadece yarısı hak edilir. Baqara sûresinin 237. ayeti bu hususta yeterince açık. Şu halde buradaki "istimtâ" Müt’a nikâhından başka bir şey değildir. (4)

Sözün kısası, ayetin Müt’a nikâhından bahsettiği aslında yeterince açık ve net. Bu yüzden müfessirlerin çoğunluğu, ayetin Müt’a nikâhı hakkında nazil olduğunu söylüyor. (5) Abdullâh b. Abbâs (6), Mücâhid (7) ve isimlerini tek tek sıralayamayacağımız alimler de ayetten aynı sonucu çıkarıyor. (8) Ancak asırlar boyu ayete yanlış anlamlar verilmesi ve zoraki yorumlar, asıl mesajın anlaşılmasına daima engel olmuştur.

Ayet-i kerîmeyi bir kısım sahabe ve tâbiînin "onlarla belli bir süreye kadar (= İla ecelin müsemma) istimtâ' ettiğiniz zaman" şeklinde okuması da bunu gösterir. İşte ayeti böyle okuyup öyle anlaşılması gerektiğini ortaya koyanların isimleri:

1. Abdullâh b. Mes'ûd (9)

2. Abdullâh b. Abbâs (10)

3. Übey b. Ka'b (11)

4. Saîd b. Cübeyr (12)

5. İsmâîl b. Abdirrahmân es-Süddî (13)

İtiraz: Bizim tarafın bu istidlaline elbette bir takım itirazlar yöneltilmiş. Bu itirazlar şunlar:

a. Ayetin üst kısmında nikâhlanılması haram olan kadınlardan bahsediliyor. Ardından "Bunların dışında kalanları... almanız sizlere helal kılındı" denmesi, maksadın yine "nikâh" olduğunu; dolayısıyla ancak "nikâh" ile evlilik yapılabileceğini ifade ediyor.

b. Ayette "iffetinizi korumak... kaydıyla" denmesi de bunun sadece "meşrû ve sahih nikâh" olduğunu ortaya koyuyor. Bu da sadece "dâimî nikâh"ta var. "Müt’a"da ise "iffeti korumak" diye bir şey yok!

c. Ayrıca "fuhşa / zinaya düşmemek" kaydına da yer veriliyor. Bu meali verdiğimiz kelimenin Kur'an'daki orijinal karşılığı "sifâh" kökünden türemiştir. Sifâh ise, İslâmî hiçbir gaye ve maslahat gözetmeden, boşuna ve tamamen lüzumsuz yere meni dökmek, harcamaktır. Zina bu yüzden haram kılınmıştır. Müt’a nikâhında da hiçbir gaye ve maslahat gözetilmediğine göre zinaya benzemiş oluyor.

d. Ayette geçen "istimtâ'" faydalanmak, istifade etmek gibi anlamlara geliyor. O halde ayetten maksat cinsel ilişkidir; "Müt’a" değildir.

e. Ayette ücretin verilmesi "istimtâ"ya bağlanıyor. Ücretin (mehrin) tamamı ise, sadece dâimî nikâhta cinsel ilişki vuku bulmuşsa verilir. Bu da "istimtâ'"nın dâimî nikâhtaki cinsel ilişkiden kinâye olduğunu ortaya koyuyor.

f. Bu konuda başvurulan "belli bir süreye kadar" okuyuşu nihayet "şâzz" bir kıraattir. Yani birkaç kişinin okuyuşundan başka bir şey değildir. Bununla bir şeyin ayet olduğu ispatlanamaz, bu yolla Kur'an sabit olmaz. Durum böyle olunca, bu okuyuşla ayetten o sonucu çıkarmak doğru olmaz. (14)

Cevap: el-Cessâs ve onun gibi düşünen daha birçok kişi tarafından ileri sürülen bu çoğu demagojik itirazlar şu şekilde defedilebilir:

a. Bu itirazın konumuzla hiç bir ilgisi yok. Tabii ki önceki ayetler nikâhlanılması haram olan kadınlardan bahsediyor ve ardından onların dışında kalanların bizlere helal olduğu belirtiliyor. Müt’a nikâhına "evet" diyenler buna karşı mı çıkıyor ki!? Onlar da yukarıdaki kadınlarla Müt’a nikâhı yapmanın haram olduğu kanaatindeler. Şu halde bu itiraz tamamen boştur ve yerinde değildir.

b. Bu da tamamen delilsiz, kuru bir iddiadır ve çıkış noktası ön-yargıdan başka bir şey değildir. Dâimî nikâhta iffet oluyor da Müt’a nikâhında neden olamıyor!? "Müt’a nikâhı haramdır" ön kabulünden hareketle verilmiş böylesi aceleci bir karar, tartışmayı tekrar başa döndüreceğinden ilmî hiçbir değeri yoktur.

c. Bu, sonuçları hiç dikkate alınmadan ileri sürülen korkunç ve dehşet verici bir itirazdır. Bu itirazı yapanlar Allah ve Rasûlü'nün bir zamanlar zinaya izin verdiğini mi söylemek istiyorlar!? (15)

d. Bu itirazın cevabı yukarıda verildi. Kısaca tekrar etmek gerekirse; Bu kelimenin "faydalanmak" ve benzeri anlamlara geldiği doğrudur. Ancak bu, kelimenin sadece sözlükteki karşılığıdır. Bunun bir de İslâmî ilimlerde kullanılan yaygın bir anlamı (terim) vardır ki o da "Müt’a nikâhı yapmak"tır. Özellikle kadın, nikâh vb. kavramlarla birlikte kullanıldığında bu anlama geldiğini aklı başında kimse reddetmez. Söz konusu ayette de böyle bir ortamda kullanılmış bu kelime. Kelimeyi, içindeki terim karşılığını boşaltıp "faydalanmak"la doldurmak bâtınî bir yorumdur ve ciddiye almak bile doğru değildir. Bunun kapısı bir açık tutulursa, "namaz kılmak" olarak anladığımız "salât"a sadece "dua etmek", "oruç tutmak" anlamını verdiğimiz "savm" kelimesine "tutmak"... anlamı verilebilir ki bunun tehlike boyutlarını siz düşünün!

e. Bu itiraz da yersizdir ve tamamen "d" şıklı itirazın haklılığına dayanır. Diğer yandan "ayette ücretin verilmesi cinsel ilişkiye bağlanıyor; bu da dâimî nikâhta böyledir." denilirse, "cinsel ilişki vuku bulmamışsa ücreti hak edemeyeceği" akla gelebilir. Oysa Baqara sûresinin 237. ayeti, dâimî nikâhta cinsel olay vuku bulmadan boşanma meydana gelmişse mehrin yarısının verilmesini öngörüyor. "Ayetten maksat Müt’a nikâhıdır" dediğimizde ise böyle bir sorunla karşılaşmıyoruz. (16)

f. Öncelikle, hiç kimse Müt’a nikâhının cevazını söz konusu okuyuşa dayandırmıyor. Bu okuyuş, ayetten zaten zorunlu olarak anlaşılan anlamı sadece pekiştiriyor.

Diğer yandan bu okuyuş, iddia edildiği gibi birkaç kişinin okuyuşundan ibaret de değildir. İbn Mes'ûd, İbn Abbâs ve Übey b. Ka'b gibi önde gelen Kur'an hâfızı sahabein okuyuşudur. Saîd b. Cübeyr dahil İbn Abbâs'ın tüm öğrencileri arasında da yaygın olan ve hiç kimsenin itirazıyla karşılaşmayan (17) bu okuyuşa "şâzz" demek doğru olmasa gerektir. Bu türden okuyuşlara "meşhûr şâzz" adı verilir ve Mâlikîlerin dışında kalanlarca hüccet sayılır. (18)

İşte Ehl-i Sünnet mektebinin ileri sürdüğü itirazlar bundan ibarettir ve görüldüğü gibi hepsi de boş ve çürük itirazlardır. Bu yüzden büyük müfessirlerden Fahruddîn er-Râzî, el-Cessâs'ın yukarıdaki itirazlarından bazılarını naklettikten sonra "Bunlar boş sözler! Burada en iyisi şunu söylemektir: Biz Müt’anın mubah olup hakkında ayet indiğini inkâr etmiyoruz. Sadece bunun neshedilmiş (hükmü kaldırılmış) olduğunu söylüyoruz!" diyerek ayetin Müt’a nikâhı hakkında açık olduğu ve bundan kurtulmanın ise "nesh"e gitmek olacağı üzerinde genişçe duruyor. (19)

2. [Mâide Sûresi: ayet 87]: "Ey iman edenler! Allah'ın size helal kıldığı şeyleri haram kılmayın / o şeylerden kendinizi mahrum etmeyin. Haddi de aşmayın; çünkü Allah haddi aşanları sevmez."

Abdullâh b. Mes'ûd anlatıyor: "Allah'ın Rasûlü (s.a.a) ile birlikte gaza ediyorduk. Yanımızda kadınlar(ımız) yoktu. (Cinsel arzularımız iyice bastırmaya başlayınca) "Acaba kısırlaşsak mı!?" dedik. Allah'ın Rasûlü (s.a.a) bizi bundan menetti; ardından bize bir elbise karşılığında belli bir zamana kadar bir kadınla evlenmemize (Müt’aya) izin verdi ve "Ey iman edenler! Allah'ın size helal kıldığı şeyleri haram kılmayın..." ayetini okudu." (20)

Ayeti okuyan, bazı rivâyetlerde Allah'ın Rasûlü (s.a.a) –ki el-Cessâs bu kanaattedir (21)- bazı rivâyetlerde ise râvîmiz Abdullâh b. Mes'ûd'un bizzat kendisidir. Ayetin Müt’a nikâhına izin verildikten sonra yada bu olay üzerine okunması, Müt’a nikâhının helal ve temiz bir şey olduğunu ve böyle helal ve temiz bir şeyi haram kılmanın kimsenin yetkisi dahilinde olmadığını ifade ediyor. (Ayet aslında geneldir ve Allah'ın helal ve temiz kıldığı, fıtratın gereği ne varsa, hepsini korumayı amaçlıyor. Bu arada kısırlaşma girişimlerini de yasaklıyor.)

İtiraz: Bu ayetle yapılan istidlale bir itiraz var ve o da "Tamam, zaten bu nikâh bir zamanlar mubah idi; ama sonra neshedildi. Dolayısıyla hükmü şu an kaldırılmıştır." iddiasıdır. (22)

Cevap: Bu itiraza cevap vermeye bile gerek yok! Çünkü zaten bizim konumuz, Müt’a nikâhının sonradan mensuh olup olmadığıdır. Lafı dönüp dolaştırıp başa götürmenin hiçbir anlamı yoktur.

 

DİPNOTLAR:

1)- Kur'an tefsir ve meallerinin tamamına yakın büyük çoğunluğunda bu ayet-i celîleye gerçek dışı anlamların verildiğini görüyoruz; şöyle ki:

a. "her hangi bir şey karşılığında" kesitini tefsir ve meallerde bulmak hemen hemen imkânsız. Halbuki ayette "femâ... bihî" kelimelerine yer verilmiş. Arapça'ya hâkim olan herkes, hemen herkesin gözünden kaçan bu ifadelerin, birlikte "her hangi bir şey karşılığında" anlamına geldiğini bilir.

b. "istimtâ'" kelimesi genellikle "faydalanmak", "nimetlenmek" vb. sözlük anlamlarıyla geçiştirilmiş; kelimenin orijinal şekli meallere hemen hiç konmamış. Oysa ayette bizzat "istimta'" kelimesine yer verilmiş.

c. "kararlaştırıldığı biçimde" anlamını verdiğimiz "ferîda" kelimesine de "farz olarak", "hak olarak" vb. gerçek dışı meallerin verildiğine şahidiz. Oysa bu kelime "ölçüp biçmek, kararlaştırmak, kesmek" gibi anlamlara geliyor. Burada tuhaf olan ise, aynı meal yazarlarının, ayetin sonuna doğru tekrarlanan aynı kelimeye doğru anlam vermeleridir. Halbuki Arapça'da ve Fıkıh Usûlü ilimlerinde "bir kelime aynı parça içerisinde, önce nekra sonra da ma'rife ("el" takılı) olarak iki kez tekrar edilmişse, bunların ikisi de aynı şeyi ifade ediyor, demektir." (bk. es-Serahsî, el-Usûl:I, 159~160; Sadruşşerîa, et-Tavdîh:I, 109~110; İbn Hümâm, et-Tahrîr:I, 199~200; Molla Husrev, el-Mir'ât:94)

Burada da aynı durum vardır ve her iki kelimeye de aynı anlam verilmelidir.

2)- F. er-Râzî, X, 52

3)- bknz. et-Tabâtabâî, el-Mîzân:IV, 271~272; et-Tabrasî, Mecma'ul-Beyân:III, 52

Ancak ne gariptir ki, "salât" vb. kavramlara sürekli İslâmî literatürdeki terim karşılıklarını veren müfessir ve mealciler, her nedense, bu ayete geldiklerinde "istimtâ'" kelimesine terim değil, sözlük anlamını vermekte sanki "ağız birliği" etmiş gibiler!!!

4)- el-Kâşânî, el-Bedâi':II, 272; er-Râzî, X, 52; et-Tabâtabâî, IV, 273

5)- el-Qurtubî, et-Tefsîr:V, 130; eş-Şevkânî, et-Tefsîr:I, 449; Şehîd-i Sânî, er-Ravda:II, 103

6)- el-Cessâs, III, 95; et-Taberî, et-Tefsîr:V, 9

7)- et-Taberî, V, 9; İbn Kesîr, I, 474

8)- ayr. bk. et-Taberî, V, 9; el-Qurtubî, V, 130; el-Emînî, el-Ğadîr:III, 330

9)- en-Nevevî, Şerhu Sahîhi Müslim:IX, 179; el-Aynî, el-Umde:XV, 132

10)- Hâkim, el-Müstedrek:II, 305; et-Taberî, V, 9; İbn'ül-Arabî, Ahkâm'ul-Qur'ân:I, 389; er-Râzî, X, 51; İbn Kesîr, I, 474; ez-Zemahşerî, el-Keşşâf: I, 262;eş-Şevkânî, et-Tefsîr:I, 449 Keşşâf: I, 262;

11)- el-Cessâs, III, 95, 97; et-Taberî, V, 9; İbn'ül-Arabî, I, 389; el-Qurtubî, V, 130;er-Râzî, X, 51; İbn Kesîr, I, 474; eş-Şevkânî, I, 449

Yukarıdaki üç isim için ayr. bk. Şehîd-i Sânî, er-Ravda:II, 103; et-Tabrasî, III, 52; et-Tabâtabâî, IV, 272

12)- et-Taberî, V, 9; el-Qurtubî, V, 130; İbn Kesîr, I, 474; eş-Şevkânî, I, 449

13)- et-Taberî, V, 9; İbn Kesîr, I, 474; et-Tabâtabâî, IV, 272

14)- Bu itirazlar için bk. el-Cessâs, III, 94~95, 97

15)- Taassuptan kaynaklandığı açıkça bu itiraza, III. Bölüm'de "Cevaz vermeyenlerin delilleri" arasında yer verecek ve gerekli açıklamayı orada yapacağız. bk. s. 118 vd.

16)- Hanefî fukahâsının önde gelenlerinden el-Kâşânî bu itirazı yaparken sonucunu farketmiş olacak ki, kendince bir çözüm yolu bularak "ayette takdim-tehir var" diyor ve kelimeleri yerinden oynatıyor!!! ( el-Bedâi':II, 273)

Olayın vahametine bakın; bakın da ibret alın! Demek ki bazıları "maksada götüren bütün yolları meşrû" sayabiliyor!

17)- bk. er-Râzî, X, 51~52

18)- Hanefîler, Hanbelîler ve sahih görüşe göre Şâfiîler bu kanaatteler. bk. İbn Hümâm, II, 216; M. Husrev, 17; İbn Abdişşekur, el-Müsellem: II, 16; Seyyid Bey, Usûlü Fıqh:II, 50; İbn Qudâme, I, 181, el-Muğnî, XI, 274; İbn Bedrân, el-Medhal:196~197; es-Sübkî, el-Cem':I, 231; es-Süyûtî, el-İtqân:I, 109, İtmâm'üd-Dirâye:31; Veliyyüddîn el-Basîr, en-Nihâye:III, 60, 96; eş-Şirbînî, Muğnî'l-Muhtâc:IV, 177, 328; Zekeriyyâ el-Ensârî, Feth'ul-Vehhâb:II, 163; el-Bâcî, el-Münteqâ:II, 66

Bu tür kıraatlerin (okuyuşların) "ayet" gibi değerlendirilmesi mümkün değildir. Bunlar Peygamberimize (s.a.a) ait bir hadis, yada o sahabein ayete getirdikleri bir "tefsir" olarak değerlendirilmelidir.

19)- et-Tefsîr:X, 53 Hanefîlerden el-Kâşânî'nin "Ayetten maksat eğer Müt’a ise, o zaman mensuh sayılır!" (el-Bedâi':II, 273) demesi ise İslâmî hassâsiyetin(!) ifadesi!!!

20)- Ahmed:I, 420, 432, 450; Buhârî: tef. Mâide, 9, nikâh, 8; Müslim: nikâh, 11; el-Beyheqî, VII, 200~201

21)- Ahkâm'ul-Qur'ân:III, 101

22)- bk. el-Cessâs, III, 101

 

II. SÜNNETTEN DELİLLER:

 

Müt’a nikâhının caiz olduğuna dair sünnetten pek çok delil var. Allah'ın Rasûlü (s.a.a) hayattayken bu nikâhın uygulandığına ve daha sonra da kaldırılmadığına dair hadisler şu sahabe aracılığıyla bizlere ulaşıyor:

1. Abdullâh b. Mes'ûd: Hadisi az yukarıda geçti.

2. Câbir b. Abdullâh: a) Hz. Câbir umre yapmak üzere Medîne'ye geldiğinde kendisine bir takım sorular soruluyor. İş Müt’aya gelince şu cevabı veriyor: "Evet, Allah'ın Rasûlü (s.a.a), Ebûbekr ve Ömer zamanında istimtâ' (Müt’a) yaptık." (1)

b) "Biz Allah'ın Rasûlü (s.a.a) ve Ebûbekr zamanında bir avuç kuru hurma ve un mukabilinde istimtâ' yapardık. Nihayet Ömer, Amr b. Hureys hadisesinden ötürü bundan nehyetti." (2)

c) Birisinin gelerek Abdullâh b. Zübeyr ile Abdullâh b. Abbâs'ın her iki Müt’ada (3) da ihtilâfa düştüklerini söyleyince, Hz. Câbir, İbn Abbâs'ı haklı buluyor ve konuya şöyle açıklık getiriyor: "Biz Allah'ın Rasûlü (s.a.a) ile birlikte her ikisini de yaptık. Sonra Ömer bize bunları yasakladı; o yüzden bir daha yapamadık." (4)

3. Câbir b. Abdullah ve Seleme b. Ekva': Her ikisi de diyor ki: "Biz bir ordu içindeydik. Allah'ın Rasûlü'nün (s.a.a) bir habercisi geldi ve dedi ki: Allah'ın Rasûlü (s.a.a) size Müt’a yapmanız için izin verdi; Müt’a yapabilirsiniz." (5)

4. Ebû Said el-Hudrî: "Biz Allah'ın Rasûlü (s.a.a) zamanında bir elbise mukabilinde Müt’a yapardık." (6)

5. Abdullâh b. Abbâs: "Hiç şüphesiz, Müt’a muttakîlerin (takvâ sahibi olanların) imamı, yani Allah'ın Rasûlü (s.a.a) zamanında yapılırdı..." (7)

6. Sa'd b. Ebî Vaqqâs: Kendisine Müt’anın hükmü sorulduğunda "Biz onu yaptık." cevabını veriyor. (8)

7. Esmâ bt. Ebîbekr: Müslim el-Qurrî anlatıyor: Abdullâh b. Abbâs'a Müt’anın hükmünü sordum; ruhsat verdi. Halbuki Abdullâh b. Zübeyr bundan nehyederdi. İbn-i Abbâs devamla "İşte İbn Zübeyr'in annesi (Esmâ bt. Ebîbekr); Allah'ın Rasûlü'nün (s.a.a) buna ruhsat verdiğini anlatıp duruyor!" buyurdu. Biz de (annesinin) yanına gittik. (Meseleyi sorduğumuzda) şöyle dedi: "Şüphesiz Allah'ın Rasûlü (s.a.a) buna ruhsat verdi." (9)

Hadisin bazı rivâyetlerinde (10) "Müt’a" yerine "hac Müt’ası" tabiri kullanılıyor. Bu ise doğru değil. Çünkü hadisimizi Müslim el-Qurrî'den Şu'be almış; ondan da üç kişi rivâyette bulunmuş: 1.Ravh b. Ubâde 2.Abdurrahmân b. Mehdî 3.Muhammed b. Cafer el-Varakânî. Bunlardan sadece Ravh "hac Müt’ası" tabiriyle rivâyet ediyor. Muhammed b. Cafer "hac Müt’ası" ve "nikâh Müt’ası" arasında tereddüt ederken, Abdurrahmân b. Mehdî hiç tereddüt etmeden "nikâh Müt’ası" tabiriyle naklediyor.

Ravh ile Muhammed'in her ikisi de hâfıza ve zabt sağlamlığı bakımından Abdurrahmân'ın eline su dökemez. Özellikle Ravh, her ne kadar Buhârî ile Müslim'in ortak râvîlerinden olsa da, hâfızasının iyi olmadığını söyleyenler var: Abdurrahmân b. Mehdî, Affân b. Müslim, Nesâî, Ebû Hâtim bunlardan sadece bir kaçı. (11) Buradan Ravh'ın "hac Müt’ası" derken yanılıp hata ettiği anlaşılıyor. Bilhassa Ebû Dâvûd et-Tayâlisî'nin rivâyetinde açıkça "kadın Müt’ası" denmesi bunu gösteriyor. (12)

Kaldı ki, İbn-i Abbâs ile İbn-i Zübeyr arasında geçen meşhur tartışmanın "Müt’a nikâhı"yla alâkalı olduğu herkesçe malum. (13)

Bu hadiste geçen kelimenin "Müt’a nikâhı" olduğunu şu rivâyet de gösterir: Esmâ bt. Ebîbekr'in oğlu Urve b. Zübeyr, Abdullâh b. Abbâs'a demiş ki: "Müt’aya izin verirken hiç Allah'tan korkmaz mısın!?" İbn Abbâs "(Git) annene sor ey küçük Urve!" demiş. Urve "Ama Ebûbekr ile Ömer bunu yapmamışlar!" deyince İbn Abbâs şunu söylemekten kendini alamamış: "Görüyorum ki, Allah sizi azaba sokmadıkça bundan vazgeçmeyeceksiniz. Ben size Allah'ın Rasûlü'nden (s.a.a) bahsediyorum; siz ise bana Ebûbekr ile Ömer'den bahsediyorsunuz!" (14)

8. Imrân b. Husayn: "Allah'ın kitabında "Müt’a ayeti" nazil oldu; Allah'ın Rasûlü (s.a.a) de onu bize emretti. Daha sonra bunu nesheden bir ayet nazil olmadığı gibi, Allah'ın Rasûlü (s.a.a) de vefatına dek bizi ondan menetmedi. (Yalnız) ondan sonra bir adam (15) çıkıp kendi düşüncesiyle dilediğini söyledi." (16)

Imrân'dan Müt’arrif b. Abdillâh b. eş-Şıhhîr'in rivâyetinde ise "hac Müt’ası"ndan bahsediliyor. (17) Müt’arrif ise her ne kadar Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin çok itimat ettiği, Buhârî ile Müslim'in ortak râvîlerinden olsa da, bizce o sâbıkalı bir râvî! Zira İmam Ali'ye (a.s) kin ve nefret ile dolu olduğu biliniyor Müt’arrif'in. (18) Allah'ın Rasûlü (s.a.a) bir hadislerinde Ali'ye yalnız münafıkların buğz edeceğini haber veriyor. (19) Allah'ın Rasûlü (s.a.a) tarafından "münâfık" olarak değerlendirilen bir kimsenin rivâyetine ne değer verilebilir ki!?

9. Semîr (20): Şöyle diyor: "Biz Allah'ın Rasûlü (s.a.a) zamanında Müt’a yapardık." (21)

10. Ömer b. Hattâb: II. Halife Ömer'in bizzat kendisinden gelen sözler, konumuzun en çarpıcı bölümünü oluşturuyor. İşte onun sözleri:

a) Hz. Câbir'in anlattığına göre (22) II. Halife şöyle diyor: "Şüphesiz, Allah Rasûlü'ne (s.a.a) dilediği şeyi dilediği sebeplerle helal kılıyordu. Kur'an da yerli yerince nazil oldu. Hac ve umreyi Allah için tamamlayın. Bunu da Allah'ın emrettiği şekilde yapın. Bu kadınlarla Müt’a yapmayı da kesin artık! Şayet bana bir kadınla süreli nikâh kıyan birisi getirilirse, andolsun onu taşlarla recmederim."

b) Hz. Câbir'den gelen bir başka rivâyete göre (23) İkinci Halife Ömer şöyle diyor: "Kur'an işte bu Kur'an, Allah'ın Rasûlü (s.a.a) ise o (bildiğiniz) Rasûl! Allah'ın Rasûlü (s.a.a) zamanında iki Müt’a vardı: Biri hac Müt’ası, öteki ise kadın Müt’ası."

c) Hz. Câbir'den gelen bir başka rivâyete göre Ömer hilafete geçtiğinde halka hitaben şöyle dedi: "Allah'ın Rasûlü (s.a.a) işte o (bildiğiniz) Rasûl; Kur'an ise bu Kur'an! Kuşkusuz Allah'ın Rasûlü (s.a.a) zamanında iki Müt’a vardı ki ben bunları yasaklıyorum ve yapanları cezalandırıyorum!: Birisi Müt’a nikâhı, ki bir kadınla belli bir süreye kadar evlenen bir adamı ele geçirirsem, andolsun onu taşlarla yok ederim! Öteki ise hac Müt’ası." (24)

d) Ebû Qılâbe Abdullâh b. Yezîd el-Cermî anlatıyor: Ömer halka hitaben şöyle dedi: "İki Müt’a var ki Allah'ın Rasûlü (s.a.a) zamanında vardı; ancak ben onları yasaklıyor ve karşılığında cezalandırıyorum!!!: Hac Müt’ası ve kadın Müt’ası." (25)

Bir başka rivâyette şöyle diyor: "Üç şey var ki Allah'ın Rasûlü (s.a.a) zamanında vardı; ama ben şimdi onları haram kılıyor ve yasaklıyorum: Hac Müt’ası, nikâh Müt’ası ve "Hayye alâ hayr'il-amel" (26) cümlesi." (27)

e) Saîd b. Müseyyib diyor ki: "Ömer iki Müt’ayı yasakladı: Kadın Müt’ası ve hac Müt’ası." (28)

Bütün bu sahih rivâyetler, Müt’a nikâhının Allah'ın Rasûlü (s.a.a) zamanında onun bilgisi dahilinde uygulandığını ve bunu yasaklayanın Ömer b. Hattâb'ın bizzat kendisi olduğunu bütün çıplaklığıyla gözler önüne sermektedir. Bunu Allah'ın Rasûlü (s.a.a) uygulattığına ve ömrünün sonuna kadar yasaklamadığına göre; Müt’a nikâhına "câiz" demekten başka seçeneğimiz kalmıyor.

 

DİPNOTLAR:  

1)- Ahmed:III, 380; Müslim:nikâh, 15

2)- Ahmed:III, 304; Müslim:nikâh, 16

3)- İki Müt’adan maksat; birisi Müt’a nikâhı, diğeri ise "umreyi hac aylarında tek başına yada hacla birlikte yapmak" anlamında "hacc Müt’ası"dır.

4)- Saîd b. Mansûr, es-Sünen:I, 218; Ahmed:III, 325, 356, 363; Müslim: hac, 212, nikâh, 15; el-Beyheqî, VII, 204 Aynı mahiyette biraz daha detaylı rivâyet için bk. Ahmed:I, 52, III, 298; Müslim:hac, 145; el-Cessâs, III, 96; el-Emînî, el-Ğadîr:VI, 207, 209~211

5)- Ahmed:IV, 47, 51; Buhârî:nikâh, 32; Müslim:nikâh, 13~14

6)- Ahmed:III, 22 el-Heysemî "İsnatı sahih" diyor. el-Mecma':IV, 486

7)- bk. Müslim:nikâh, 27; el-Beyheqî, VII, 205

8)- Ahmed:I, 181 Müslim'in şartlarına göre sahih isnatla rivâyet ediyor.

9)- Ahmed:VI, 348; Müslim:hac, 194~195

10)- bk. Ahmed:VI, 348; Müslim:hac, 194

11)- ez-Zehebî, el-Mîzân:II, 59

12)- el-Müsned:227; el-Emînî, VI, 209

13)- bk. Müslim:nikâh, 27 (Hz. Cabir'den gelen c şıklı rivâyet)

14)- Abdürrazzaq ile İbn Abdilberr gayet sahih bir isnatla tahric ediyorlar. bk. İbn'ül-Qayyim, Zâd'ül-Meâd:I, 213; el-Emînî, VI, 208

et-Taberî'nin rivâyetinde ise Urve: "Oysa Ebûbekr ile Ömer'in bunu yasakladığını biliyorsun!" diyor. bk. el-Emînî, VI, 211~212

15)- Diğer bir çok rivayetten de anlaşıldığı gibi maksat hiç kuşkusuz Ömer b. Hattâb'tır.

16)- Buhârî: tef. Baqara, 24; Müslim: hac, 172, 173

17)- bk. Ahmed: IV, 429, 434, 436, 438, 439; Buhârî: hac, 36; Müslim: hac, 165~171; Dârimî: menâsik, 17; Nesâî: hac, 49, 50; Tirmizî: hac, 11; İbn Mâce:menâsik, 40; el-Cessâs, I, 357

18)- bk. İbn Ebil-Hadîd, Şerhu Nehc'il-Belâğa:IV, 94

19)- bk. Ahmed:I, 84, 95, VI, 292; Müslim:îmân, 131; Nesâî: îmân, 19, 20, el-Hasâis, 97~99; Tirmizî:menâqıb, 20; İbn Mâce:muqaddime, 11; Hâkim, Ulûm'ül-Hadîs:180

20)- İbn Hacer, bunun muhtemelen "Semura b. Cündeb" olduğunu söylüyor. el-İsâbe:II, 81

21)- İbn Mende sahih isnatla bir rivâyet ediyor. bk. İbn Hacer, el-İsâbe:II, 81; el-Emînî, VI, 221

22)- bk. Müslim:hac, 145; el-Cessâs, III, 96; el-Emînî, VI, 210~211

23)- Ahmed:I, 52, III, 298

24)- el-Beyheqî (VII, 206) Müslim'in şartlarına göre sahih ve sağlam bir isnatla rivâyet ediyor. ayr. bk. el-Emînî, VI, 210

25)- Saîd b. Mansûr (I, 218~219) Buhârî ile Müslim'in şartlarına göre sahih bir isnatla rivâyet ediyor.

II. Halife Ömer'den gelen bu söz gayet meşhur ve isnatları gayet sahih. Kitaplar bu sözle dolu. Bunu Ebû Sâlih, et-Tahâvî, İbn Cerîr et-Taberî, İbn Asâkir vb. tahric ediyor ve hemen her eser bu söze yer veriyor. bk. el-Cessâs, I, 362, 364~365, III, 102; es-Serahsî, el-Mebsût: IV, 27; İbn Qudâme, VII, 571~572; İbn'ül-Qayyim, II, 184; er-Râzî, V, 167, X, 50, 52~53; el-Qurtubî, II, 270; Şehîd-i Sânî, II, 103; Şerafuddîn, en-Nass vel-İctihâd:199; el-Emînî, VI, 211; et-Tabâtabâî, IV, 297

26)- el-Ensârî, el-Fevâtih:II, 227; el-Emînî, VI, 213; et-Tabâtabâî, IV, 298. Allah'ın Rasûlü (s.a.a) zamanında ezanda "Hayye alel-felâh"tan sonra iki kez "Hayye alâ hayr'il-amel" = "Haydin amelin en hayırlısına!" okunuyordu. Bu ifadeler II. Halife zamanında ezandan kaldırıldı ve yerine "Es-salat-u Hayrun minen-nevm" (namaz uykudan daha hayırlıdır) cümlesi yerleştirildi! Ama İmâmiyye mektebine mensup olanlar bunu (Hayyie alâ hayr'il-amel) şu anda da ezanlarında okumaktadırlar.

27)- Allah'ın Rasûlü'nden (s.a.a) fazla değil, iki sene sonra Müslümanların halifeliğini yapmış birisinin ağzından çıkan bu sözler ne kadar da şaşırtıcıdır! Acaba Ömer b. Hattâb, "Allah ve Rasûlü'nün (s.a.a) helal kıldığı bir şeyi haram kılıp, yapanları cezalandırırım" derken, onun ne anlama geldiğini bilmiyor muydu!? Helali haram, haramı helal kılma yetkisinin kimlere ait bir hak olduğundan habersiz miydi yoksa?!

Ömer b. Hattâb hac Müt’ası için de şunları söylüyor: "Allah'ın kitabında bulunduğu ve Rasûlü de yaptığı halde sizlere "hac Müt’ası"nı yasaklıyorum!!!" (bk. Nesâî: hac, 50 = İsnatı Buhârî ile Müslim'in şartlarına göre sahih.)

28)- Saîd b. Mansûr (I, 218) ile İbn Ebî Şeybe (bk. es-Süyûtî, ed-Dürr'ul-Mensûr:II, 140; el-Emînî, VI, 211) sahih bir isnatla rivâyet ediyor.

 

III. SAHÂBE VE TÂBİÎNİN GÖRÜŞLERİ:

 

Aşağıda isimlerini bir bir sıralayacağımız sahabe ve tâbiîlerin, Müt’a nikâhına cevaz verdiğini, hatta bazılarının bizzat uyguladığını biliyoruz. İşte bu yaklaşım içinde olduğunu tespit edebildiğimiz sahabe ve tâbiîler:

a. Sahabe:

1. Mü'minlerin Emîri İmam Ali (a.s): İmam Ali'nin Müt’a nikâhına cevaz verenlerin en başında bulunduğu herkese aşikar. Hz. İmam'ın şöyle buyurduğu sahih yollarla sabit olmuştur: "Ömer Müt’ayı eğer yasak etmeseydi; pek az kişi dışında, kimse zina etmezdi!" (1) (Bazı rivâyetlerde "pek az kişi" anlamına gelen "şefâ" kelimesi yerine "azgın ve eşkıyâ" anlamına gelen "Şaqıy" kelimesi kullanılıyor.)

İtiraz: Hz. Ali (a.s) "Peygamber Efendimiz'in (s.a.a) Hayber'in fethedildiği günlerde Müt’a nikâhını ve evcil eşeklerin etini yemeyi yasak ettiğini" rivâyet ediyor. (2) Bu durum yukarıdaki rivâyetle çelişmiyor mu?

Cevap: Birincisi; sözünü ettiğiniz bu rivâyet alimlerin itirazına uğramıştır. Özellikle Süfyân es-Sevrî (3) başta olmak üzere bütün siyer uleması, Müt’a nikâhının Hayber'de lehte yada aleyhte, hiçbir şekilde gündeme gelmediğini; dolayısıyla rivâyette hata bulunduğunu söylüyorlar.(4) İbn'ül-Qayyim el-Cevzî diyor ki: "Sahih (doğru) olan, Müt’anın Mekke fethinde haram kılınmış olduğudur... Çünkü o gün Hayber'de Müslüman kadınlar yoktu; Yahudi kadınlar vardı. Ehl-i kitap olan kadınlarla evlilik ise henüz mubah kılınmamıştı. Bu mubahlık daha sonra, Mâide sûresiyle tahakkuk etti." (5)

İkincisi, hadisin bazı rivâyetlerinde, konunun Hz. Ali ile Abdullâh b. Abbâs arasında çıkan "Müt’a nikâhı"yla ilgili tartışma üzerine gündeme geldiği görülüyor. Rivâyete göre İmam Ali, İbn Abbâs'ı Müt’aya cevaz verdiği için azarlıyor ve "Hayber hadisi"ni okuyor!!! (6) Abdullâh b. Abbâs -birazdan da göreceğimiz gibi- ömrünün sonuna kadar Müt’a nikâhının cevazında sebat göstermiş seçkin bir sahabe. Bu rivâyetten Abdullâh'ın İmam Ali'yi hiç takmadığı anlaşılıyor. Oysa bu hiç mümkün değil; çünkü birazcık olsun tarih bilenler, Abdullâh ile İmam Ali'yi (a.s) inceleyenler, onların birbirine ne kadar yakın olduğunu, Abdullâh'ın İmam Ali'ye ne kadar güvenip itimat ettiğini asla inkar edemezler. Böyle bir İbn Abbâs'ın, Ali'nin naklettiği bir hadise rağmen fetvasında direnmesi hiç mümkün mü acaba!? Üstelik şu söz de Abdullâh'a ait: "Bir konuda Ali b. Ebî Tâlib'in fetvası güvenilir bir yolla bize ulaştığı takdirde, asla onun dışına çıkmayız!" (7)

Üçüncüsü, Hayber hadisinin bütün rivâyet yolları İbn Şihâb ez-Zührî'de birleşiyor. ez-Zührî, her ne kadar Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin "gayet siqa bir hadis hafızı" sayıp rivâyetlerine çok güvendikleri birisi olsa da biz aynı kanaatte değiliz. Bizce o çok sâbıkalı bir râvîdir ve rivâyetlerine güvenmemiz mümkün değildir.(8) İmam Ali'yi ve Ehl-i Beyt'i sevmemenin ne anlama geldiğini yukarıda gördünüz.

Sadece Buhârî ile Müslim'de, tam yedi sahabeden gelen rivâyetler, o gün yalnız evcil eşeklerin etinin haram kılındığını ifade ediyor ve bu rivâyetlerin hiç birisinde "Müt’a nikâhı"na yer verilmiyor.(9) Bu sahabe şunlar:

1. Abdullâh b. Ömer

2. Câbir b. Abdillâh

3. Abdullâh b. Ebî Evfâ

4. Abdullâh b. Abbâs

5. Seleme b. Ekva'

6. Enes b. Mâlik

7. Berâ b. Âzib

Bu yedi sahabeden gelen rivâyetlerin hiçbirisinin senedinde "İbn Şihâb ez-Zührî"nin adına rastlayamıyoruz. Anlaşılan, Hayber hadisindeki "Müt’a nikâhı yasaklaması" tamamen İbn Şihâb'ın katkısıdır ve bunu özellikle İmam Ali'den gelen rivâyete sokuşturması da anlamsız değildir!

Dahası var: İmam Ali'ye izafe edilen bu rivâyet, olsa olsa Müt’anın o gün yasaklandığını ifade ediyor. Müt’anın birkaç kez yasaklanıp ardından izin verildiğini -biz kabul etmesek de- Ehl-i Sünnet kardeşlerimiz kabul ediyor. O zaman burada yine bir sorun yok. Eğer rivâyette "sonsuza dek" haram kılındığına dair bir kayıt olsaydı, o zaman bu itiraz yerinde olabilirdi.

Kısacası bu itirazın anlamı yoktur ve İmam'a izafe edilen bu rivâyet tamamen ez-Zührî'nin becerlemesidir. Buradan İmam (a.s) ile Abdullâh b. Abbâs'ın çekiştiğini ifade eden rivâyetin de asılsız olduğu anlaşılmaktadır.

2. Abdullâh b. Abbâs: İbn Abbâs, Müt’a nikâhına cevaz verenlerin en meşhur örneğidir ve bu görüşünde bir ömür boyu sebat ettiği malumdur.(10) Hadis kitaplarına ve özellikle Abdullâh b. Zübeyr ile arasındaki tartışmayı konu edinen rivâyetlere baktığımızda bunun böyle olduğu anlaşılır. (11)

İbn Abbâs'ın Müt’a ayetini nasıl okuyup anladığını daha önce gördük. Dolayısıyla onun Müt’anın cevazına inandığı meşhurdur ve bütün öğrencileri kendisinin bu görüşte olduğunu bize nakletmişlerdir. (12) Onun şu sözü çok meşhurdur: "Allah Ömer'e rahmet etsin; Müt’a Allah'ın bu ümmete bahşettiği bir rahmet idi. Şayet Ömer bunu yasaklamasaydı, pek az kişi dışında kimse zina etmezdi!" (13)

Bütün bunlara rağmen bazı alimler, uydurma olduğu her halinden belli bir takım rivâyetlere dayanarak, onun bu fetvasından daha sonra döndüğünü iddia ediyorlar! el-Cessâs, el-Merğînânî ve el-Mavsılî bunlardan.(14) İşte o rivâyetlerden bazıları:

İbn Abbâs'ın fetvasından döndüğünü ifade eden rivâyetler:

a) Rivâyete göre İbn Abbâs şöyle demiş: "Müt’a İslâm'ın ilk devirlerinde vardı; adam hiç tanıdığı olmayan bir yere gelir, bir kadınla o şehirde ikamet edeceği kadar evlenir; o kadın da adamın malına sahip çıkar, işlerini düzene kordu. Sonunda Mü'minûn sûresinin 6. ayeti nazil oldu. Artık bu iki yolun dışında kalan her tür cinsel ilişki haramdır." (15)

Konuyla ilgili, çoklarının medet umduğu en meşhur rivâyet bu. Birincisi, rivâyet, dikkat edilirse İbn Abbâs'ın fetvasından döndüğünü değil; tâ başından beri Müt’anın haramlığına inandığını ifade ediyor. Bu ise yukarıdaki en meşhur rivâyetlere açıkça ters düşüyor.

İkincisi, Peygamber Efendimiz zamanında, Medîne döneminde, Müt’a nikâhının onun bilgisi ve izniyle uygulandığı kesin ve bu hususta kimsenin en ufak kuşkusu yok. Rivâyette geçen ayet ise Mü'minûn sûresinin ayeti ve bu sûrenin Mekke'de nazil olduğunda tam bir ittifak var. Söyler misiniz; Medîne'deki bir uygulamayı daha önce Mekke'de inen bir ayet nasıl kaldırıyor? Ya da Mekke'de haram kılınmış bir şeye Allah'ın Rasûlü (s.a.a) nasıl izin verebiliyor? Bu rivâyet hem Allah'ın Rasûlü'ne (s.a.a) çok büyük bir "iftira" niteliği taşıyor, hem de İbn Abbâs gibi önde gelen bir şahsiyeti çok büyük bir "cehalet" ve "şuursuzluk"la suçluyor!

Üçüncüsü, rivâyetin senedinde Mûsâ b. Ubeyde er-Rabezî var. Musa, ittifakla "zayıf" ve "rivâyetlerine güvenilmeyen" bir râvî.(16) Bu nedenle İbn Hacer rivâyetin isnadının "zayıf" olduğunu söylüyor.(17) İnsan böyle bir râvînin haberini, Allah'ın Peygamberi'ni (s.a.a) bile itham eden böylesi düzme bir rivâyeti "hadis" diye kitabına koymaya bile utanır!

b) İbn Abbâs: "Müt’a ayetini "Ey Peygamber! Kadınları boşayacağınız zaman iddetlerini dikkate alarak boşayın" [Talâq:1] ayeti neshetmiştir!" demiş! (18)

Bu da yukarıdakinden farksız! Birincisi, bu da söz konusu fetvasından döndüğünü değil, eskiden beri haramlığına inandığını ifade ediyor. Bu ise mümkün değil.

İkincisi, her iki ayete Allah aşkına dikkatlice bakın ve söyleyin: Bu iki ayet arasında nerede çelişki var ki İbn Abbâs birinin ötekini neshettiğini söylesin!? Ayetin biri "Müt’a nikâhı"ndan bahsediyor, öteki ise "boşama"dan ve boşama esnasında "iddeti dikkate almak"tan bahsediyor. Ayetlerle böyle gelişi güzel oynamak ve aralarında çelişki görebilmek için, olsa olsa taassup dolu gözlerle bakmak gerek! Ayrıca böyle bir iddia, İbn Abbâs gibi "Kur'an Tercümânı" olarak bilinen bir şahsiyeti küçük düşürür!

Üçüncüsü, rivâyetin senedinde de epeyce sorun var: Rivâyetin [İbn Abbâs – Atâ el-Horasânî – oğlu Osman el-Horasânî ve İbn Cüreyc – Haccâc b. Ravh...] kanalıyla geldiğini görüyoruz. 1. Atâ el-Horasânî kuşkusuz siqa bir râvî. Ama İbn Abbâs'a yetişememiş birisi. Bu yüzden de senedde, ikisi ile arasında kopukluk var.(19) 2. Osman, İbn Ma'în, Müslim, Nesâî, İbn Huzeyme, Dâraqutnî, el-Cüzcânî gibi çoğu hadisçilerin zayıf saydığı bir râvî.(20) İbn Cüreyc ise, az sonra göreceğimiz gibi siqa bir râvî. Ancak onun Atâ el-Horasânî'den yaptığı rivâyetleri Yahyâ el-Qattân zayıf saymakta.(21) 3. Haccâc ise ittifakla makbul biri değil!(22) Dolayısıyla sened bakımından berbat bir rivâyet!

Dördüncüsü, İbn Cüreyc Müt’a nikâhına cevaz vermek ve bunu yapmakla ünlenmiş Mekke'nin ünlü fakih ve muhaddislerinden. Böyle bir rivâyetin senedinde onun gibi birisinin adının geçmesi çok tuhaf doğrusu!

Kısacası, el-Cessâs gibi birisi, böyle bir uydurmaya yer verip ona dayandığı için, cidden ayıp etmiştir!

c) İbn Abbâs'ın bu meşhur fetvasından döndüğünü ifade eden daha başka rivâyetler de var. Ama hiç birisinin doğru düzgün senedi bile yok!(23) Dolayısıyla bunlara dayanıp güvenmek de imkansız!

Bütün bunlardan, İbn Abbâs'ın meşhur fetvasından döndüğü iddialarının tamamen asılsız olduğunu anlıyoruz. Bu nedenle İbn Abdilberr, "Abdullâh b. Abbâs, Müt’a nikâhının cevazına ve helalliğine kâil olmuştur; bu hususta kendisinden gelen rivâyetlerde hiçbir ihtilaf yok."(24) diyor. İbn Battâl'ın ifadesi ise aynen şöyle: "Mekke ve Yemen uleması, İbn Abbâs'tan Müt’anın helal olduğunu rivâyet ediyorlar. Bundan döndüğü ise zayıf senedlerle rivâyet olunuyor. Oysa onun Müt’aya cevaz verdiğini ifade eden rivâyetler daha sahihtir." (25)

3. Abdullâh b. Mes'ûd: Müt’a ayetini okuyuşu ve Mâide sûresinin 87. ayetiyle alâkalı rivâyeti, onun da bu nikâha cevaz verdiğini açıkça ifade ediyor. (26)

4. Câbir b. Abdillâh el-Ensârî: Hz. Câbir'in buna cevaz verdiği ve hatta bunu yapmış olduğu konusunda yukarıda yeterince rivâyet geçti. Bunlar onun da bu nikâha cevaz verdiğini ortaya koyuyor. (27)

5. Ebû Saîd el-Hudrî: Hadisi yukarıda geçti. (28)

6. Seleme b. Ekva': Hadisi yukarıda geçti.

7. Imrân b. Husayn: Hadisi yukarıda geçti. (29)

8. Sa'd b. Ebî Vaqqâs: Hadisi yukarıda geçti.

9. Semîr: Hadisi daha önce geçti.

10. Übey b. Ka'b: Müt’a ayetini nasıl okuduğuna yukarıda yer vermiştik. (30)

11. Muâviye b. Ebî Süfyân: Muâviye de Müt’aya cevaz veren ve üstelik yapanlardan!(31)

12. Amr b. Hureys: Müt’a nikâhına cevaz verip uyguladığı herkesçe malum. (32)

13. Seleme b. Ümeyye b. Halef: Müt’a yaptığı için Ömer b. Hattâb'ın tehditlerine maruz kalan ve ömrünün sonuna kadar bu görüşünde ısrar edenlerden. (33)

14. Rabîa b. Ümeyye b. Halef: Yukarıdaki Seleme b. Ümeyye'nin kardeşidir. Bu da kardeşi gibi. (34)

15. Ma'bed b. Ümeyye b. Halef: Yukarıda geçen Seleme ile Rabîa'nın kardeşidir. Bu da diğer kardeşleri gibi Müt’aya cevaz verenlerden. (35)

16. Esmâ bt. Ebîbekr: Konuyla ilgili hadisi ve fetvası "Sünnetten Deliller" başlığı altında geçti.(36) Hatta Abdullâh b. Zübeyr'in, Zübeyr ile Esmâ'nın Müt’a nikâhı ile evliliği sonucu doğduğu; dolayısıyla Müt’a çocuğu olduğu rivâyet ediliyor.(37) Ki doğrudur; çünkü Esmâ'nın bizzat kendisi, Allah'ın Rasûlü (s.a.a) zamanında Müt’a nikâhı yaptıklarını söylüyor. (38)

b. Tâbiîler:

Şimdi de sahabeden sonra, tâbiîn ve etbâut-tâbiînden kimlerin Müt’aya cevaz verdiğine bir bakalım:

1. Tâvûs b. Keysân (39): Müt’aya cevaz verenlerin en meşhurlarından. (40)

2. Saîd b. Cübeyr (41): Müt’aya cevaz verenlerin en meşhurlarından. (42) (Müt’a ayetini okuyuşu önceden geçti.)

3. Atâ b. Ebî Rabâh(43): Müt’aya cevaz verenlerin en meşhurlarından. (44)

4. İbn Cüreyc(45): Müt’a nikâhına cevaz verdiği ve bu konuda yeterince ünlendiği ittifakla biliniyor. 70 kadar kadın ile Müt’a yaptığını da herkes itiraf ediyor. (46)

5. Mücâhid b. Cebr (47): Müt’a ayetiyle ilgili yorumu daha önce geçmişti. (48)

6. Safvân b. Ya'lâ b. Ümeyye (49): Atâ b. Ebî Rabâh diyor ki: "Kendisinin Müt’a yaptığını duyduğum ilk kişi Safvân b. Ya'lâ'dır." (50)

7. Hâlid b. Muhâcir b. Hâlid (51): Hâlid'in Müt’a nikâhının cevazına dair fetvalar verdiği sahih yollarla gelen rivâyetlerle sabit. (52)

8. İsmâîl es-Süddî el-Kebîr (53): Müt’a ayetini okuyuş tarzından onun da bu nikâha cevaz verdiği anlaşılıyor.

9. Mekke ve Yemen Fukahâsı: Mâlikîlerin en güçlü hadis ve fıkıh alimlerinden İbn Abdilberr ile İbn Rüşd aynen şunu söylüyorlar: "Abdullâh b. Abbâs'ın Mekke ve Yemen'de bulunan bütün öğrencileri Müt’a nikâhının helal olduğuna inanıyordu." (54)

Müfessir el-Qurtubî de "Mekkelilerin sık sık Müt’a yaptıklarını" söylüyor. (55)

Demek ki Mekke ve Yemen'de Müt’aya cevaz veren ve bizzat uygulayan hadis ve fıkıh alimlerinin sayısı belli değil! Şamlı Abdurrahmân el-Evzâ'î'nin şu sözüne bakılırsa, bu fetva tüm Hıcâz bölgesini kapsamış durumda: "Hıcâz ulemasına ait şu beş görüşün terk edilmesi gerekir!... 3. Kadınlarla Müt’a nikâhının cevazı..." (56)

İtiraz: Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin bütün bunlara tek bir itirazı var; o da şu: "Bu sahabe ve tâbiîler, Müt’anın daha sonra neshedildiğini, hükmünün kaldırıldığını belki duymamışlardır!!!" (57)

Cevap: Kardeşlerimizin, yukarıdaki onlarca sahabe ve tâbiînin fetva ve uygulamalarına, onların rivâyet ettiği hadislere yönelttikleri en büyük itirazları bu!!! En önde gelen sahabe ve tâbiîne böyle "yavan" bir iddiayla karşı çıkmak "inat ve taassup" değil de ne!? İbn Hacer el-Asqalânî bile büyük bir bunalım ve zorlama içinde; bakın ne diyor:

"Müt’anın Sebra hadisiyle ebediyen haram kılınmış olmasına, Câbir'in "Hz. Peygamber, Ebûbekr ve Ömer zamanında Müt’a yaptıklarına dair" rivâyeti ters düşmekte. Zira Peygamber'den (s.a.a) sadır olan "ebedî tahrîm"den bir grup sahabenin haberdar olmaması çok uzak bir ihtimal! "Onlara Müt’anın neshedildiği haberi ulaşmamıştır" iddiası, her ne kadar bir "zorlama" ise de, ebedî haramlığı açıkça ifade eden Sebra hadisi, bizi bu zorlama iddiayı kabul etmeye zorluyor! Her hâl ü kârda bizler, Şâri'den bize ulaşan hükümlerle amel etmek zorundayız!!!" (58)

Görüyorsunuz! İbn Hacer önce insafa geliyor; akıl ve mantık çerçevesinde düşünüyor. Ancak bir de bakıyor ki asırlardır kendisine öğretilenlerle çelişecek; hemen toparlanıyor; aklın inkar edemeyeceği gerçekleri işte böyle kolay bir şekilde inkar edebiliyor!!

İbn Hacer'in medet umduğu Sebra hadisini ise ilerde ele alacak ve iç yüzünü ortaya koyacağız.

 

DİPNOTLAR:

1)- et-Taberî, V, 9; er-Râzî, X, 50; İbn Ebil-Hadîd, XII, 253; el-Emînî, VI, 206, 207, 239; et-Tabâtabâî, IV, 295 Bu rivâyetin Ehl-i Beyt mektebinin temel hadis kaynaklarında da geçtiğini daha önce gördük.

2)- Mâlik: nikâh, 41; Saîd b. Mansûr, I, 218; Ahmed:I, 79, 142; Buhârî: meğâzî, 40, zebâih, 28, hıyel, 4, nikâh, 32; Müslim: nikâh, 29~32, sayd, 22; Dârimî: nikâh, 16, edâhî, 21; Nesâî: nikâh, 71, sayd, 31; Tirmizî: nikâh, 28, et'ıme, 6; İbn Mâce: nikâh, 44; el-Beyheqî, VII, 201~202

3)- bk. el-Beyheqî, VII, 201~202; İbn Hacer, el-Feth:XII, 210~211;

4)- bk. en-Nevevî, IX, 180~181; ez-Zeyle'î, Nasb'ur-Râye:III, 178~179; el-Aynî, XIV, 254; İbn Hacer, Feth'ul-Bârî::XII, 210~211; el-Qastalânî, İrşâd'üs-Sârî:VI, 299, VIII, 35; eş-Şevkânî, Neyl'ül-Evtâr:VII, 230; Davudoğlu, Müslim Şerhi:IX, 178

5)- Zâd'ül-Meâd:II, 183 ayr. bk. 183~184, IV, 6

6)- bk. Saîd b. Mansûr, I, 218; Ahmed:I, 79, 142; Buhârî: nikâh, 32, hıyel, 4; Müslim: nikâh, 29, 31, 32; Nesâî: nikâh, 71, sayd, 31; Tirmizî: nikâh, 28

7)- Ehl-i Sünnet ulemâsı İbn Abbâs'ın bu çok önemli sözünü sahih senedlerle rivâyet ediyorlar. bk. İbn Sa'd, et-Tabaqât:II, 338; İbn Abdilberr, el-İstîâb:III, 40; İbn Hacer, el-İsâbe:II, 509

8)- İbn Şihâb ez-Zührî, Urve b. Zübeyr ile her fırsatta bir araya gelip İmam Ali'ye (a.s) sataşan ve ona olan düşmanlıklarını açığa vuran iki kafadar! Bu konuda güvenilir yollarla gelen pek çok rivâyet var! ( İbn Ebil-Hadîd, IV, 102 )

ez-Zührî buna ilaveten, Abdülmelik b. Mervân gibi büyük kan dökücü Emevî sultanlarının meclis arkadaşlarından! (İbn Sa'd, VII, 447 Aynı yerde o ünlü diktatörün hediye(!)lerine mazhar olduğu da kayıtlı.) İbn Sa'd'ın Buhârî ile Müslim'in şartlarına göre sahih bir senedle rivâyetine göre, birisi ez-Zührî'ye gelerek, dişleri altın tellerle bağlamanın hükmünü sorar. O da "sakıncası yok" der. Bununla kalsa sorun yok. Asıl sorun, ez-Zührî'nin bu fetvayı verirken Abdülmelik b. Mervân'ı kaynak göstermesi! ez-Zührî, "Abdülmelik b. Mervân da dişlerini altınla bağlatmıştı!" diyerek, "Sakıncası yok; eğer olsaydı Abdülmelik yapmazdı!" demek istiyor. Tek bir valisinin, Haccâc-ı Zâlim'in, sudan sebeplerle, bir çoğu Ehl-i Beyt yanlısı 100.000'in üzerinde kafa kesmesini onaylayan böyle bir diktatörün uygulamasını delil göstermek; bir mu'mine yakışır mı!?

Ayrıca ez-Zührî tedlis ile de ünlü birisi. (ez-Zehebî, IV, 40) Yani rivâyet ettiği hadisin başkalarınca güvenilir sayılabilmesi için senedde ve daha başka yerlerde oynama yapabiliyor!!! ez-Zührî'nin hadislerin metin ve senedlerinde yaptığı oynamalara örnek görmek istiyorsanız; onun rivâyet ettiği hadislerde iyi bir gezintiye çıkmalısınız!

Yahyâ b. Maîn bile "O Ümeyye oğullarına çalışırdı!" dedikten (Hâkim, el-Ma'rife:54) sonra, ez-Zührî'yi kim siqa sayarsa saysın, bir kıymeti var mı?

9)- bk. Buhârî: humus, 20, meğâzî, 40, zebâih, 27, 28; Müslim: sayd, 25, 26, 29, 32~34, 36, 37

10) el-Aynî, XIV, 254; İbn Hacer, el-Feth:XII, 217; eş-Şevkânî, VII, 228

11)- bk. Buhârî: nikâh, 32; Müslim: nikâh, 27 Ayrıca yukarıdaki Hz. Câbir'den gelen c şıklı rivâyete bakınız.

12)- el-Cessâs, III, 95; İbn Rüşd, el-Bidâye:II, 48; eş-Şevkânî, VII, 228

13)- Abdürrazzaq, İbn'ül-Münzir, Ebû Cafer et-Tahâvî (Şerhu Meânî'l-Âsâr'da) vb. sahih isnatla rivâyet ediyor. bknz. el-Cessâs, III, 96; İbn Rüşd, II48; İbn'ül-Esîr, en-Nihâye:II, 249; el-Qurtubî, V, 130; es-Süyûtî, et-Tefsîr:II, 140; eş-Şevkânî, VII, 228; el-Emînî, VI, 206

14) el-Cessâs, II, 185, III, 95~98, 102; el-Merğînânî, el-Hidâye:III, 247; el-Mavsılî, el-İhtiyâr:III, 89

Konuyla ilgili dedi-kodular için bk. es-Serahsî, V, 152; en-Nevevî, IX, 181; el-Aynî, XIV, 253; İbn Hümâm, Feth'ul-Qadîr:III, 248~249; eş-Şevkânî, VII, 227, 228; Davudoğlu, VII, 235, 237, IX, 179

15)- Tirmizî: nikâh, 29; el-Beyheqî, VII, 206; ez-Zeyle'î, III, 182

16)- ez-Zehebî, IV, 213; İbn Hacer, et-Taqrîb:II, 290; Yâqût el-Hamevî, Mu'cem'ül-Büldân:II, 25

17)- İbn Hacer, el-Feth:XII, 215

18)- el-Cessâs (III, 95) rivâyet ediyor. ayr. bk. er-Râzî, X, 49

19)- İbn Sa'd, VII, 369; ez-Zehebî, III, 73-75; es-Süyûtî, el-İs'âf:29

20)- ez-Zehebî, III, 48; İbn Hacer, et-Taqrîb:II, 15

21)- Tirmizî, el-Ilel:753

22)- ez-Zehebî, I, 462

23)- Bu sahte rivâyetler için bk. el-Cessâs, II, 185, III, 95; es-Serahsi, V, 152; er-Râzî, X, 49; İbn Hümam, III, 249; eş-Şevkânî, VII, 227

24)- bk. el-Aynî, XIV, 254; Davudoğlu, VII, 226

25)- İbn Hacer, el-Feth: XII, 217; eş-Şevkânî, VII, 228

26) bk. İbn'ül-Qayyim, II, 184, IV, 6; en-Nevevi, IX, 182; el-Aynî, XV, 131, XVI, 261; İbn Hacer, el-Feth:XII, 217; el-İsâbe:II, 63; el-Qastalânî, VII, 86, VIII, 10; İbn Ebil-Hadîd, XII, 254; eş-Şevkânî, VII, 228

27)- bk. İbn Ebil-Hadîd, XII, 254; İbn Qudâme, VII, 571;el-Aynî, XIV, 254; İbn Hacer, el- İsâbe:II, 63, el-Feth: XII, 217; eş-Şevkânî, VII, 228

28)- ayr. bk. İbn Ebil-Hadîd, XII, 254; İbn Qudâme, VII, 571; el-Aynî, XIV, 254; İbn Hacer, el-Feth: XII, 217; eş-Şevkânî, VII, 228

29)- ayr. bk. er-Râzî, X, 49, 52; el-Qurtubî, V, 130; el-Emînî, VI, VI, 208

30)- ayr. bk. et-Taberî, V, 9; eş-Şevkânî, VII, 231; el-Emînî, VI, 229

31)- Abdürrazzaq b. Hemmâm (el-Musannef:VII, 496, 497) gayet sahih bir isnatla rivâyetine göre; Muâviye Tâifli bir kadınla Müt’a yapmış! ayr. bk. İbn Hazm, el-Muhallâ:IX, 519; İbn Hacer, el-Feth: XII, 217; el-Ğımârî, el-İbtihâc:205; Vehbe Zuhaylî, IX, 54

32)- Abdürrazzâq'ın (el-Musannef:VII, 500) gayet sahih bir isnatla rivâyetine göre; Amr Kûfe'ye geldiğinde bir kadınla Müt’a yapmış; o da bundan hamile kalmış. (bk. İbn Hacer, el-Feth: XII, 215; el-Emînî, VI, 206~207, 221) Yukarıda geçen Hz. Câbir'in hadisine göre; Ömer b. Hattâb bu olaydan haberdar olması üzerine Müt’ayı yasaklamış! (ayr. bk. İbn Hacer, el-Feth:XII, 217; eş-Şevkânî, VII, 228)

33)- bk. Abdürrazzaq, VII, 499; İbn Hazm, IX, 519; İbn Hacer, el-İsâbe:II, 63, el-Feth: XII, 217; eş-Şevkânî, VII, 228 İsnatı gayet sahih.

34)- Gayet sahih isnatla gelen rivâyete göre, Rabîa'nın Müt’a yaptığını haber alan Ömer şöyle demiş: "Bu konuda (yasak koymak için) biraz erken davransaydım, (seni) muhakkak recmederdim!" (bk. Mâlik: nikâh, 42; eş-Şâfiî, el-Ümm:VII, 219; el-Beyheqî, es-Sünen:VII, 206) ayr. bk. İbn Hacer, el-İsâbe:I, 531, II, 63; eş-Şevkânî, VII, 228

Rabîa, Ömer b. Hattâb'ın kendisine yönelik bir uygulaması sonucu, sonradan Hıristiyan olmuş bir sahabedir. bk. Nesâî:eşribe, 47; İbn Hacer, el-İsâbe:I, 530~531

35)- bk. Abdürrazzaq, VII, 499; İbn Hazm, IX, 519; İbn Hacer, el-İsâbe:II, 63, el-Feth: XII, 217~218

36)- bk. İbn Hazm, IX, 519; İbn Ebil-Hadîd, XX, 130; eş-Şevkânî, VII, 228; et-Tabâtabâî, IV, 299; Vehbe Zuhaylî, IX, 54

37)- bk. Râğıb el-İsfahânî, el-Muhâdarât:II, 94; İbn Abdi Rabbih, el-Iqd'ül-Ferîd:II, 139; el-Emînî, VI, 208~209; et-Tabâtabâî, IV, 299

38)- et-Tayâlisî, el-Müsned:227; el-Emînî, VI, 209

39)- Yemen'in ünlü fıkıh ve hadis alimlerinden. Kütüb-ü sitte'nin siqalığı tartışmasız bir râvîsi. H.106'da Mekke'de vefat etti. (bk. İbn Sa'd, V, 537~542; İbn Hacer, et-Taqrîb:I, 359; es-Süyûtî, el-İs'âf:20; Bilmen, Hukuku İslâmiyye:I, 460)

40)- Abdürrazzâq sahih isnatla rivâyet ediyor. bk. İbn Hazm, IX, 519; İbn Qudâme, VII, 571; el-Aynî, XIV, 254; İbn Hacer, el-Feth: XII, 217, 218; eş-Şevkânî, VII, 228; Vehbe Zuhaylî, IX, 54

41)- Kûfe'nin en önde gelen müctehidlerinden. Hadiste de gayet siqa ve Kütüb-ü sitte râvîlerinden. H.95'te Haccâc-ı Zâlim'in zulmü sonucu şehid oldu. (bk. İbn Sa'd, VI, 256~267; İbn Hacer, et-Taqrîb:I, 284; el-Aynî, I, 79; es-Süyûtî, 16; Bilmen, Hukuku İslâmiyye:I, 449)

42)- Abdürrazzâq sahih isnatla rivâyet ediyor. bk. İbn Hazm, IX, 519; İbn Ebil-Hadîd, XII, 254; el-Ayni, XIV, 254; İbn Hacer, XII, 217, 218; eş-Şevkânî, VII, 228; Davudoğlu, VII, 226; Vehbe Zuhaylî, IX, 54

43)- Mekke'nin meşhur hadis ve fıkıh alimlerinden. Siqa olduğunda hiç kimsenin kuşkusu yok. H.115'te vefat etti. (bk. İbn Sa'd, V, 467~470; İbn Hacer, et-Taqrîb:II, 25; el-Aynî, II, 79; Bilmen, I, 338)

44)- Abdürrazzâq sahih isnatla rivâyet ediyor. bk. İbn Hazm, IX, 519; el-Aynî, XIV, 254; İbn Hacer, el-Feth: XII, 217, 218; eş-Şevkânî, VII, 228; Davudoğlu, VII, 226; Vehbe Zuhaylî, IX, 54

45)- Abdülmelik b. Abdilazîz b. Cüreyc. Mekke'nin en ünlü hadis, fıkıh ve tefsircilerinden. Siqa olduğunda tam bir ittifak var. H.150'de vefat etti. (İbn Sa'd, V, 491~492; ez-Zehebî, II, 659; İbn Hacer, et-Taqrîb:I, 482; el-Aynî, III, 157; Bilmen, I, 403)

46)- ez-Zehebî, II, 659; İbn Hacer, et-Tehzîb:VI, 406; el-Aynî, XIV, 253; İbn Hacer, XII, 217; el-Adevî, Hâşiye alâ Muhtasar'il-Halîl:VIII, 77

Konuyla ilgili bir rivâyet için bk. el-Küleynî, el-Kâfî:V, 451

47)- Mekke'nin ünlü hadis, fıkıh ve tefsir alimlerinden. Siqa olduğunda ittifak var. H. 102~104'te vefat etti. (İbn Sa'd, V, 466~467; ez-Zehebî, III, 439; İbn Hacer, et-Taqrîb:II, 237; el-Aynî, I, 131, 435; Bilmen, I, 430)

48)- İbn Ebil-Hadîd, XII, 254; et-Tabâtabâî, IV, 299

49)- Mekkeli tâbiînin meşhurlarından. Buhârî ile Müslim dahil pek çok hadisçinin itimadına mazhar olmuş siqa bir râvî. (İbn Hacer, el-İsâbe: II, 204, III, 685, et-Taqrîb:I, 352; el-Aynî, VII, 419)

50)- Abdürrazzâq (el-Musannef:VII, 496, 497) gayet sahih ve sağlam bir isnatla rivâyet ediyor. bk. el-Ğımârî, el-İbtihâc:205

Rivâyet, Muaviye'nin Müt’a yaptığıyla ilgili rivâyetle iç içedir.

51)- Meşhur komüt’an sahabe Hâlid b. Velîd'in torunlarından. Müslim'in siqa râvîlerinden. (bk. Müslim:nikâh, 27; İbn Hacer, et-Taqrîb:I, 216)

52)- bk. Müslim:nikâh, 27

53)- İsmâîl b. Abdirrahmân es-Süddî. Kûfe'nin meşhur hadis ve tefsir alimlerinden. Müslim ve diğer sünen yazarlarının itimad ettiği siqa ve sadûq bir râvî. H.127'de vefat etti. (Tirmizî:menâqıb, 21; ez-Zehebî, I, 236~237; İbn Hacer, et-Taqrîb:I, 83; Şerafuddîn, el-Murâcaât:82)

54)- bknz. İbn Hacer, XII, 217; İbn Rüşd, II, 48; el-Qurtubî, V, 133; eş-Şevkânî, VII, 229

55)- et-Tefsîr:V, 132

56)- Diğer dört görüş için bk. Hâkim, el-Ma'rife:65; eş-Şevkânî, VII, 228

57)- bk. en-Nevevî, IX, 182, 183, 186; Davudoğlu, VII, 223, 226

58)- Özetle alınmıştır. bk. eş-Şevkânî, VII, 230

 

 

 

IV. İSTİSHÂB DELİLİ:

 

Varlığı kesin olarak bilinen bir şeyin, yok olup olmadığı konusunda şüphelenildiğinde; o şeyin varlığının devam ettiğine hükmedilir. Bunun usûl ilmindeki karşılığı "İstishâb"tır ve hukukta yaygınca kullanılan en köklü prensiplerden birisidir. "Yakîn şek ile zâil olmaz" (1), "Bir şeyin bulunduğu hal üzere kalması asıldır.(2), "Berâet-i zimmet asıldır."(3), "Bir zamanda sabit olan şeyin, aksine delil olmadıkça bekâsına hükmolunur."(4) gibi kural ve kâideler, hep bu "İstishâb" prensibinin değişik ifadeleridir. Basit bir örnek vermek gerekirse; Bir kimse abdest aldığını kesin olarak bilse, ancak sonradan bozup bozmadığında şüpheye düşse; abdestli sayılır, şüphesine itibar edilmez. Abdesti bozduğunu kesin olarak hatırlarsa; ancak o zaman bozulur abdesti.

Bu anlamda "İstishâb" bütün İslâm ulemasının ortak kabulüyle "hüccet"tir, hukukta delil olarak kullanılır. (5)

Müt’a nikâhının cevazının "İstishâb" deliliyle ispatı şu şekildedir: Bilindiği gibi, İslâm'ın Medîne döneminde bu nikâhın Allah'ın Rasûlü'nün (s.a.a) izni ve bilgisi dahilinde "caiz" olup uygulandığı kesin. Bunda hiç kimsenin en ufak bir kuşkusu yok! Bunun neshedilip ortadan kaldırılıp kaldırılmadığı ise kesin değil; üzerinde derin kuşkular var. Bir zamanlar câiz olup uygulandığı kesin olarak bilinen bir nikâhın "haramlığına hükmetmek" için, neshedildiğinin kesin olarak sâbit olması lâzım. Bu ise hiç mümkün değil! Dolayısıyla Müt’a nikâhının cevazı hâlen devam eder. (6)

 

DİPNOTLAR:

1)- İbn Nüceym, el-Eşbâh:27; es-Süyûtî, el-Eşbâh:53~55; es-Serahsî, I, 50; el-Kâşânî, II, 80, 188; el-Hâdimî, el-Mecâmi':314; Mecelle:md.4

2)- İbn Nüceym, 28; el-Hâdimî, 311; en-Nevevî, IV, 49; Mecelle:md.5

3)- el-Kâşânî, VII, 323; İbn Nüceym, 29; es-Süyûtî, 53; Elmalılı, Hak Dini: IV, 2446

4el-Hâdimî, 330; Mecelle:md.10

4)- bk.Ebul-Huseyn el-Basrî, el-Mu'temed:II, 325 vd. el-Bâcî, el-İhkâm: 613 vd. el-Ğazzâlî, el-Müstasfâ:I, 217 vd. es-Serahsî, el-Usûl:II, 223 vd. Sadruşşerîa, II, 608 vd. el-Âmidî, el-İhkâm:IV, 367; İbn Hâcib, el-Muhtasar:II, 284; el-Beydâvî, el-Minhâc:III, 123 vd. İbn Qudâme, er-Ravda:I, 389 vd. İbn Hazm, el-İhkâm:V, 3 vd. İbn Daqîq el-Iyd, el-İ'lâm:II, 27~28; İbn Hümâm, III, 290; M. Husrev, 264; İbn Abdişşekûr, el-Müsellem:II, 359; Mustafa Deyb Boğa, Eser'ul-Edillet'il-Muhtelefi fîhâ:s.185~238

5)- Bu delile bir kısım Ehl-i Sünnet alimleri İmamiye adına yer veriyor. bk. el-Cessâs, III, 103; es-Serahsî, V, 152; er-Râzî, X, 52

 

 

 

 

c

 

III. B Ö L Ü M

 

"H A R A M D I R" D İ Y E N L E R İ N

D E L İ L L E R İ

 

A. "HARAMDIR" DİYENLER

 

"Müt’a" nikâhına "haram" diyenlerin başında, hiç kuşkusuz Ehl-i Sünnet mektebi var. Mektebin tamamı bu görüşte. (1) Bunun yanı sıra Mu'tezile ile Ehl-i Sünnet'e yakınlığıyla bilinen Zeydiyye mektepleri de aynı görüşü paylaşıyor.

B. DELİLLERİ

Ehl-i Sünnet başta olmak üzere "Müt’a" nikâhına cevaz vermeyen tüm mekteplerin, elbette bu iddialarını dayandırdıkları bir takım delilleri var. İşte onların delilleri:

 

I. KİTAPTAN DELİL:

 

Onlar bu konuda sadece Mü'minûn sûresindeki peş peşe gelen birkaç ayete dayanıyorlar. Allah Teâlâ o ayetlerde şöyle buyuruyor:

"O mü'minler ırz ve namuslarını korurlar. Sadece zevceleri ve sahip oldukları cariyeler müstesnâ. Onlar bundan (ırz ve namuslarını eşlerine ve cariyelerine açmakla) kınanmış da olmazlar. Kim bunun dışında başka arayışlara girerse, işte böyleleri âdî / haddi aşmış kimselerdir." [Mü'minûn Sûresi: ayetler, 5~7]

Ayetlerde (yukarısıyla birlikte düşünülürse) felâha erecek gerçek mü'minler için, ırz ve namuslarını, cinsel arzu ve isteklerini sadece iki sınıfa açabileceği, yalnız onlarla cinsel ilişkiye girebileceği belirtiliyor: a. Zevceleri b. Câriyeleri. Bu iki yolun dışında kalan cinsel ilişkiler haram kılınıyor; yapanlar kınanıyor ve "âdî" oldukları söyleniyor. Ayetler bu konuda yeterince açık.

Müt’a nikâhıyla evlilik ve cinsel ilişki bu iki yolun dışında kalıyor. Çünkü Müt’a nikâhıyla evlenen bir kadın, kocasına "câriye" olmadığı gibi, bu nikâhta miras, talâk (boşama), nesep ve iddet hükümleri bulunmadığı için, onun "zevcesi" de sayılmaz! Dolayısıyla Müt’a nikâhı bu ayetlerle haram kılınmış demektir. (2)

Cevap: Ayetlerin cinsel ilişki için iki yoldan başkasını yasakladığı; bu iki yoldan birisinin de "zevce = eş" olduğu zaten açık. Buna diyecek yok! Ancak Müt’a nikâhıyla evlenen bir kadının kocasına "zevce olmadığı" ise kupkuru bir iddiadır; bu iddianın kayda değer hiçbir delili yoktur. Bunun temeli "önyargı"ya dayanıyor. Biz "Müt’a" nikâhıyla evlenen bir kadının da kocasına "zevce" olduğunu söylüyoruz. Dolayısıyla ayetlerin konumuzla hiçbir ilgi ve alâkası yok. Bu bir.

"Müt’a nikâhında normal nikâhın miras, talâq vb. hükümlerinin bulunmadığı" iddiası ise kısmen demagoji, kısmen de yanlış! Demagojidir; çünkü bu mantığa göre, Müslüman bir erkek Ehl-i Kitâp'tan bir kadınla evlense, miras hukukunun karşılıklı işlemesi lâzım! Oysa Ehl-i Sünnet kardeşlerimiz de kitâbî olan bir kadınla evliliği onaylıyor ve o kadının "zevce" olacağını kabul ediyor; ama karşılıklı miras alış verişini kabul etmiyor!!! ("Müslüman kâfire, kafir de Müslüman mirasçı olamaz." kuralı gereğince)

Talâk (boşama) ise dâimî nikâhın hükümlerindendir, sırf nikâhın değil! Kaldı ki Müt’a nikâhında buna zaten gerek yok!

İddet ve çocuğun nesebi konusundaki iddiaların ise gerçekle hiçbir alakası yok! (I. Bölüm'e bakın)

İkincisi, Müt’anın Medîne döneminde uygulandığı konusunda kesinlik var. Söz konusu ayetler ise Mekkî bir sûreye aittir. Yani ayetler, Mü'minûn sûresinin ayetleridir ve bu sûre Mekke döneminde nâzil olmuştur. Söyler misiniz; Mekke'de inen bir ayet, daha sonra Medîne'de uygulanan bir nikâhı nasıl yasaklıyor, yada Mekke'de bu ayetlerle haram kılınmış bir yolu, Allah'ın Rasûlü (s.a.a) nasıl açabiliyor!? Bir peygamber bu duruma nasıl düşebiliyor!? Veya vahiyle hareket eden bir peygambere böyle bir şey nasıl isnat edilebilir!?

Üçüncüsü, yukarıdaki iki açıdan, Âişe'nin Müt’a nikâhının câiz olmadığını söyleyip ardından bu ayetleri okuduğuna dair rivâyet (3) de suludur! Ya Âişe'yi Allah ve Rasûlü'ne iftiracı yada "ne dediğini bilmez" konumuna iteceksiniz, yahut ta bu rivâyetin uydurma olduğunu söyleyip duvara çarpacaksınız! Tercih sizin...

Bütün bu sebeplerden dolayı, bu ayetlerle "Müt’a" nikâhının haramlığına delil getirmek mümkün değil. Mâlikîlerden Qâdî Ebûbekr b. el-Arabî, bu ayetlerle söz konusu nikâhın haramlığına delil getirmeyi reddetmiştir. (4)

 

DİPNOTLAR:

1)- Hanefîler, Mâlikîler, Şâfiîler, Zâhirîler ve Hanbelîler'in bu kanaati benimsediklerinde kuşku yok. Gerçi es-Serahsî (V, 152), Fahruddîn Qâdîhân (el-Fetâvâ:I, 326), el-Merğînânî (III, 247) gibi bazı Hanefî alimler, İmam Mâlik'e "Müt’a nikâhının cevazını" isnat etmişlerse de bu doğru değil. Bu isnadın doğru olmadığını İbn Daqîq el-Iyd (İbn Hacer, el-Feth:XII, 217; eş-Şevkânî, VII, 228; Şemsülhaqq, Avn'ül-Ma'bûd:VI, 84), İbn Hümâm (III, 247), İbn Nüceym (el-Bahr:III, 115) ve İbn Âbidîn (Redd'ül-Muhtâr:III, 51) de söylüyor.

2)- Bu ayetleri konumuza "aleyhte" delil olarak ileri sürenler, galiba "Re'y Ekolü"nden olmaları hasebiyle, özellikle Hanefîlerdir. el-Cessâs (III, 97, 98), es-Serahsî (V, 152), el-Kâşânî (II, 272~273) ve el-Mavsılî (III, 89) bunların başında yer alıyor. Basra kadısı Yahyâ b. Eksem (el-Halebî, es-Sîra:III, 53) ile Fahruddîn er-Râzî (X, 50, XXIII, 80) de bunlara katılmış, bir rivâyet ile Âişe de bu halkaya dahil edilmiş! (Rivâyet için bk. el-Beyheqî, VII, 206~207; Hâkim:II, 305, 393 = Hâkim rivâyetin ardından "Buhârî ile Müslim'in şartlarına göre sahih" diyor!") ayr. bk. Vehbe Zuhaylî, IX, 57

3)- Bir önceki dipnota bk.

4)- Ahkâm'ul-Qur'ân:III, 1311

 

 

II. SÜNNETTEN DELİLLER:

 

"Müt’a nikâhı" için "haram" diyenlerin sünnetten delilleri şunlar:

1. İmam Ali (a.s): "Allah'ın Rasûlü (s.a.a) Hayber günü Müt’a nikâhını ve evcil eşeklerin etini yemeyi yasakladı." (1)

2. Seleme b. Ekva': "Allah'ın Rasûlü (s.a.a) Evtâs günü üç günlüğüne Müt’aya izin verdi; sonra yasakladı." (2)

3. Abdullâh b. Ömer: "Allah'ın Rasûlü (s.a.a) Hayber günü Müt’a nikâhını (bazı rivâyetlerde: ve evcil eşeklerin etini yemeyi) yasakladı." (3)

4. Enes b. Mâlik: "Allah'ın Peygamberi (s.a.a) Müt’ayı yasakladı." (4)

5. Câbir b. Abdillâh: "Allah'ın Rasûlü (s.a.a) ile Tâif gazasına çıkmıştık. Orada bir takım kadınlarla Müt’a yaptık. Peygamber (s.a.a) bir ara kadınları yanımızda görünce, sordu; biz de "Müt’a yaptığımız kadınlar" cevabını verdik. Bunun üzerine gazaba geldi; yüzü kızardı ve ardından Müt’ayı yasakladı. Biz de buna bir daha dönmedik." (5)

"Allah'ın Rasûlü (s.a.a) kendileriyle Müt’a yaptığım kadınları görünce "Bunlar kıyâmete kadar haramdır!" buyurdu." (6)

6. Ebû Zerr el-Ğıfârî: "Her iki Müt’a da; yani kadın Müt’asıyla hac Müt’asının her ikisi de yalnız bize mahsus idi." (7)

"Kadınlarla Müt’a yapmak, Rasûlullâh'ın ashâbı için sadece üç günlüğüne helal kılındı. Daha sonra Allah'ın Rasûlü (s.a.a) onu yasakladı." (8)

7. Ömer b. Hattâb: "Allah'ın Rasûlü (s.a.a) bize Müt’a için üç günlüğüne izin verdi; ama ardından yasakladı. Allah'a yemin olsun ki; muhsan (evli) olup ta Müt’a yapan birisini duyarsam, onu taşlarla recmederim!" (9)

8. Hâris b. Ğaziyye el-Ensârî: "Allah'ın Rasûlü (s.a.a) Mekke fethinde üç defa "Kadınlarla Müt’a yapmak haramdır!" buyurdu." (10)

9. Ebû Hüreyre: "Allah'ın Rasûlü (s.a.a) Tebuk gazası esnasında Müt’a nikâhını yasakladı." (11) (meâlen)

10. Zeyd b. Hâlid el-Cühenî: "Ben ve arkadaşım, bir kadınla kısa bir süre için Müt’a yapma konusunda tartışıyorduk; sonunda anlaştık. Derken birisi gelerek, bize Allah'ın Rasûlü'nün (s.a.a) Müt’a nikâhını... haram kıldığını haber verdi." (12)

11. Sehl b. Sa'd es-Sê'ıd'i: "Allah'ın Rasûlü (s.a.a) Müt’aya, insanların ona çok ihtiyacı olduğundan izin vermişti. Daha sonra yasakladı." (13)

12. Ka'b b. Mâlik el-Ensârî: "Allah'ın Rasûlü (s.a.a) kadınlarla Müt’a yapmayı yasakladı." (14)

13. Sa'lebe b. Hakem el-Leysî: "Peygamber (s.a.a) Hayber'in fethinde Müt’ayı yasakladı." (15)

14. Sebra b. Ma'bed el-Cühenî: "Allah'ın Rasûlü (s.a.a) Mekke'nin fethinde, Müt’a yapmaya bir süre için izin verdi. Sonra da:

"Ey insanlar! Ben size Müt’a yapmanız için izin vermiştim; artık Allah bunu kıyâmet gününe kadar haram kıldı..." buyurdu." (16)

Cevap: 1. Defalarca ifade ettik ki; Müt’a nikâhının Medîne döneminde uygulandığında hiç kimsenin en ufak kuşkusu yok! Üstelik Ehl-i Sünnet kardeşlerimize göre; bu uygulama birkaç kez olmuş: İzin verilmiş, yasaklanmış; ardından tekrar izin verilmiş, yine yasaklanmış!!! Şu halde sırf "yasaklama" ifade eden hadislerle delil getirmek ve bunlara dayanarak "Müt’a nikâhı haramdır." demek onlar için de mümkün değil. Zaten konuya birazcık hâkim olanlar, Müt’a nikâhının şu an haram olduğu konusunda, gelmiş geçmiş ulemanın sünnetten yegâne dayanağının "Sebra" hadisi olduğunu bilirler.

2. Bu rivâyetlerin tamamı, hem Müt’a nikâhıyla ilgili olduğunu ispat ettiğimiz Nisâ sûresinin 24. ayetine, hem de Müt’a nikâhının Allah'ın Rasûlü (s.a.a) zamanında uygulandığını; yasaklayanın ise II. Halîfe Ömer olduğunu ifade eden en sahih hadislere aykırı.

3. İmam Ali'ye (a.s) izâfe edilen bu rivâyetin asılsız ve bunun sorumlusunun da İbn Şihâb ez-Zührî olduğunu daha önce ispat ettik. (17)

4. Seleme hadisi de daha önce geçen (18) ve Buhârî ile Müslim'in Hz. Câbir ile Seleme'den ortaklaşa rivâyet ettikleri, bundan daha sahih hadise aykırı. Bu bir.

İkincisi, bu rivâyetin râvîleri siqa sayılıyor. Ancak içlerinde bu tersliğin kaynaklandığı bir râvî var: O da Abdülvâhid b. Ziyâd el-Basrî. Abdülvâhid de siqa ve Buhârî ile Müslim'in ortak râvîlerinden birisi; ama buna rağmen pek çok münker (gerçek dışı) hadislerinin olduğu, Buhârî ile Müslim'in bu münker hadislerini rivâyet etmekten çekindikleri ve hatta rivâyet ettiği hadislerin isnatlarında "tedlîs" (19) yaptığı... Ehl-i Sünnet alimlerinin itirafıyla sabit. (20) Sözün kısası, bu rivâyet de Abdülvâhid'in münker ve şâzz (21) rivâyetlerinden birisi. Münker ve şâzz rivâyetlerle amel edilemeyeceğini ise bilmeyen yok!

Üçüncüsü, Evtâs muharebesi Mekke'nin fethinden iki ay kadar sonra olmuştur. İlerde, Sebra hadisinin tahlilini yaparken de göreceğimiz gibi; Ehl-i Sünnet hadis alimleri, Müt’a nikâhının ebediyyen haram kılınışının Mekke'nin fethinde vukû bulduğunu söylüyorlar. Şu halde Seleme'ye izâfe edilen bu rivâyet, Ehl-i Sünnet alimlerinin kabullerine de aykırı. Çünkü, Mekke'nin fethinde Müt’ayı ebedî olarak haram kılan bir peygamber, iki ay gibi kısa bir süre sonra buna izin verebilir mi!? Böyle bir tutarsızlık hikmet sahibi bir peygambere nasıl reva görülür!?

Kısacası Seleme'ye izâfe edilen bu rivâyet asılsız.

5. Abdullâh b. Ömer'e izafe edilen rivâyette, Müt’a nikâhının "Hayber" fethinde yasaklandığı ifade ediliyor. Oysa o gün böyle bir konunun hiçbir şekilde gündeme gelmediğini daha önce (İmam Ali'ye izâfe edilen Hayber hadisinin tahlili sırasında) ispat etmiş; bu iddiaların tamamen yanlış olduğunu, bunun ise İbn Şihâb ez-Zührî'den kaynaklandığını söylemiştik. Çok ilginçtir; bu rivâyetin senedinde de İbn Şihâb ez-Zührî'nin adı geçiyor! Onun bulunmadığı senedlerle gelen en sahih rivâyetlerde; Abdullâh o gün sadece evcil eşeklerin yasaklandığını söylüyor! (22) Abdullâh b. Ömer'den gelen meşhur rivâyet bu.

Bu meşhur rivâyet, Abdullâh'dan azadlısı Nâfi' ile oğlu Sâlim; Nâfi' ile Sâlim'in her ikisinden Ubeydullah b. Ömer, sadece Nâfi'den ise Mâlikî mezhebinin imamı Mâlik b. Enes ile İbn Cüreyc kanallarıyla geliyor. Dikkat edilirse; Nâfi'den üç kişi rivâyet ediyor bu meşhur hadisi. Bu üç kişinin rivâyetinde sadece "evcil eşeklerin etinin" yasaklandığı ifade ediliyor.

ez-Zührî, "Müt’a"yı da kattığı bu rivâyeti Sâlim'den aldığını söylüyor ve diğer hadis hafızlarına bilinçlice ters düşüyor. Bu bakımdan rivâyet asılsız ve gerçek dışıdır. Dolayısıyla hüccet olamaz!

Söz konusu rivâyetin bir başka isnadında da Ebû Hanîfe bulunuyor ve o da bu rivâyeti Nâfi'den naklediyor. Ebû Hanîfe'nin hadis alanında zabt ve hâfıza bakımından zayıf olduğu ise malum. (23) Zaten o yüzden burada hata yapmış; Ubeydullah, Mâlik ve İbn Cüreyc'in Nâfi'den yaptığı yukarıdaki meşhur rivâyete ters düşmüş!!

Böylece İbn Ömer'e izafe edilen bu rivâyetin de münker ve şâzz olduğu anlaşılıyor.

Abdullah b. Ömer'den rivayet edilen bu hadisi benzer lafızlarla Taberânî de rivayet ediyor. Ancak onun da senedinde Mansûr b. Dînâr et-Temîmî adlı çok zayıf bir râvî var. (24)

6. Enes hadisini de Ebû Hanîfe İbn Şihâb ez-Zührî kanalıyla rivâyet ediyor! Ne ilginç değil mi? ez-Zührî bu konuda hangi rivâyetin senedine takılsa, yapacağını yapıyor! Ebû Hanîfe'nin hadisteki durumunu ise az önce gördünüz.

Kaldı ki bu rivâyet sadece "yasaklama" belirtiyor ve bunun Ehl-i Sünnet kardeşlerimiz için de bir değerinin olmadığını daha önce ifade ettik.

7. Câbir el-Ensârî'den gelen bu iki rivâyetin, yine kendisinden gelen; daha önce, II. Bölüm'de naklettiğimiz en güçlü ve en sahih hadislere ters düştüğü meydanda. Bu bakımdan kabulü imkânsız!

a. Tâif hadisinin özellikle son kısımlarına dikkatlice bakın. Bakınca; bunun daha önceki Câbir hadislerinin üçüncüsünden (c) "uyarlama" olduğunu göreceksiniz. Bu rivâyette yasaklayanın "Allah'ın Rasûlü (s.a.a)", orada geçen en sahih rivâyetlerde ise "Ömer" olduğunu söylüyor; tersliğin farkında mısınız!? Bu bir.

İkinci husus, Tâif muhasarası Mekke'nin fethinden epeyce sonra vuku bulmuştur. Bu haliyle rivâyeti, "Ebedî haramlık Mekke'nin fethinde vuku bulmuştur" diyen Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin kabulü de imkânsız görünüyor.

Üçüncüsü, rivâyet [Câbir – Abdullâh b. Muhammed b. Aqîl – Abbâd b. Kesîr el-Basrî...] kanalıyla geliyor. Abdullâh doğru sözlü, siqa bir râvî; ancak hâfızası zayıf. (25) Abbâd ise Ehl-i Sünnet mektebinin önde gelen hadis hâfızlarının ittifakıyla "zayıf", "metrûk = hadislerine rağbet edilmemiş", "rivâyetlerine güvenilmez" bir râvî. Ahmed b. Hanbel onun için "uydurma hadisler rivâyet eder!" diyor. (26) Yani rivâyetin senedi tek kelimeyle "sakat"!

Şu halde bu rivâyet de asılsız ve uydurma! Uydurup ortaya koyan da Abbâd'dan başkası değil! Zaten İbn Hacer el-Asqalânî de bu rivâyetin "zayıf" olduğunu söylüyor. (27)

b. İkinci rivâyet de Hz. Câbir'den gelen en güçlü ve en sahih hadislere ters düştüğü için münker ve şâzz! Hem Müt’a madem ki kıyâmete kadar haram kılınmış ve bunu da Hz. Câbir duymuş; o halde II. Halîfe zamanına kadar Müt’a yaptıklarını neden söylüyor? Bu bir küstahlık değil mi? Eğer Hz. Câbir'i iyi tanıyorsanız; bu küstahlığı ona yakıştırabiliyor musunuz!? Bu bir.

İkincisi, rivâyet [Câbir – Muhammed b. Münkedir – İsmâîl b. Ümeyye – Ubeydullâh b. Ali – Sadaqa – Amr b. Ebî Seleme...] kanalıyla geliyor. Amr Şam'lıdır ve İbn Ma'în başta olmak üzere hemen herkesin "hâfıza bakımından" "zayıf" saydığı bir râvîdir (28) Sadaqa, Abdullâh es-Semîn'in oğlu ve o da Şam'lı! Bu adamın da "zayıf" ve rivâyetlerinin "güvenilmez" olduğu, en önde gelen hadis hafızlarının itirafıyla sabittir. (29) Ubeydullâh'ın kimliğini tespit edemedik. Muhtemelen o da Şamlı!

Görüldüğü gibi rivâyet, bu haliyle sened bakımından perişan ve asılsız! Ancak bize göre bunun sorumluları yukarıdaki râvîler değil, İsmâîl b. Ümeyye'dir. İsmâîl, her ne kadar Ehl-i Sünnet hadisçilerinin güvenini kazanmış "siqa!" bir râvî ise de; bizce onun Emevî devlet erkanına aşırı yakınlığıyla tanınması ona sâbıka olarak yeter de artar bile! Kendisi Emevîlerin çok zâlim bürokratlarından Amr el-Eşdaq'ın torunu! Emevîlere yakınlığı da buradan geliyor. Amr el-Eşdaq, İmam Ali'ye ve Ehl-i Beyt'e alenen hakaret eden; bu yüzden de lânetlik Yezîd tarafından Medîne valiliğine getirilen, Emevîlerin çok sevip saydığı, hürmette kusur etmediği bir "zâlim". (30)

Kısacası bu uydurma rivâyetin vebali, böyle bir aileye mensup olan İsmâîl'e aittir. İsmâîl kafasındaki düşünceyi doğrulatmak için böyle bir rivâyeti icat etmiş olabilir.

8. Ebû Zerr hadisi [Ebû Zerr – Zeyd b. Şerîk et-Teymî – oğlu İbrâhîm et-Teymî – Zübeyd b. Hâris...] kanalıyla geliyor. Oysa İbrâhîm et-Teymî'den aynı hadisi; a. Süleyman b. Mihrân el-A'meş (31) b. Ayyâş b. Amr el-Âmirî (32) c. Beyân b. Bişr (33) d. Abdülvâris b. Ebî Hanîfe (34) ile e. Süleymân b. Tarhân et-Teymî (35) de rivâyet ediyor. Ama bu beş râvînin beşi de söz konusu hadisi "Hac Müt’asının sadece ashâba ait olduğu" şekliyle rivâyet ediyor. Zübeyd'in rivâyeti bu beş siqa râvînin rivâyetine aykırı olduğu için "şâzz"dır ve kesinlikle hüccet değildir.

Buradaki "şâzz olma" durumu ise Zübeyd'den değil, bu hadisi Zübeyd'den nakleden Fudayl b. Merzûq'tan kaynaklanıyor. Zira Zübeyd diğerleri gibi gayet siqa bir râvî. Üstelik Buhârî ile Müslim'in ortak râvîlerinden. Fudayl ise adâlet ve sadâkatine güvenilen; ancak hâfıza bakımından "çok kusurlu" olduğu söylenen bir râvî. (36)

Dolayısıyla Ebû Zerr el-Ğıfârî hadisinin doğru şekli şudur: "Hacda Müt’a sadece biz sahabeye mahsustu." Bundan da maksat "hac aylarında umre yapmak" anlamına gelen "Müt’a" değil; "başlanılmış bir haccı yarıda kesip / bozup umreye çevirmek" anlamındaki "Müt’a"dır. Aksi halde bu hadisi doğru şekliyle bile kabul etmek mümkün değildir. (37)

Ebû Zerr'e isnat edilen ikinci rivâyet ise [ Ebû Zerr – Abdurrahmân b. Esved en-Neha'î – Mâlik b. Miğvel – Huneys b. Bekr -...] kanalıyla geliyor. Huneys zayıf bir râvî. (38) Mâlik'in İmam Ali hakkında ileri geri konuştuğu; dolayısıyla Ehl-i Beyt'e (a.s) olumsuz yaklaştığı rivâyet ediliyor. (39) Ayrıca senedde, Abdurrahmân ile Ebû Zerr el-Ğıfârî arasında isnat kopukluğu var. Dolayısıyla bu rivâyetin kabûlü de mümkün değil!

9. Ömer'e izafe edilen bu rivâyet, "Müt’a" nikâhını yasaklayanın Allah'ın Rasûlü (s.a.a) olduğunu ifade ediyor. Oysa bundan daha sahih ve daha sağlam olan şu hadisler yasaklayanın bizzat Ömer'in kendisi olduğunu açıkça ortaya koyuyor:

a. Hz. Câbir hadisi

b. Hz. Câbir hadisi

c. Hz. Câbir hadisleri

d. Imrân b. Husayn hadisi

e. Saîd b. Müseyyeb hadisi

f. Ebû Qılâbe el-Cermî hadisi.

g. Urve de İbn Abbâs'a karşı Müt’a nikâhının haram olduğunu savunurken, Allah'ın sevgili Rasûlü'ne (s.a.a) değil; Ebûbekr ile Ömer'in icraatlarına dayanıyor!

h. Aynı Urve diyor ki: Havle bt. Hakîm Ömer'in yanına girerek "Rabîa b. Ümeyye bir kadınla Müt’a yapmış; kadın da bundan hâmile!" dedi. Ömer hemen elbisesini sürüyerek dışarı çıktı ve şunları söyledi: "Şu Müt’a yok mu; (yasaklamada) erken davranmış olsaydım, onları recmederdim!" (Önceden değindiğimiz "Rabia b. Ümeyye" maddesine bakın.)

Her biri seçme olan ve sıhhatli olduğunda kimsenin kuşku duymadığı bu hadisler, Müt’a nikâhını Allah'ın Rasûlü (s.a.a) değil; bizzat Ömer'in yasakladığını açıkça ifade ediyor. Bütün bunları görmezden gelerek "Müt’a nikâhını Allah'ın Rasûlü (s.a.a) yasakladı" demek açık bir şekilde yanlışta ısrar olmaz mı? Böyle bir tavır insaf ve mantık sahibi birisine yakışır mı!?

Burada Râğıb el-İsfahânî'nin "el-Muhâdarât" adlı eserinde geçen çok ilginç bir olayı aktarmadan geçemeyeceğim. Rivâyete göre Yahyâ b. Eksem, Basralı bir alime "Müt’aya cevaz verirken kime tâbi olduğunu" sormuş. O da "Ömer'e" demiş! Yahyâ "Nasıl olur; Ömer bu konuda insanların en katısıdır! Halkın huzuruna çıkarak "İki Müt’a var ki;..." demiştir." deyince, Basralı alim cevabı yapıştırmış: "İyi ya! Onun şahitliğini kabul, haram kılışını ise reddettik!" (40)

Bütün bunlar İbn Mâce hadisinin kesinlikle hatalı olduğunu ortaya koyuyor. Ayrıca Ebân b. Ebî Hâzim (Abdillâh) var bu rivâyetin senedinde. Bu râvînin adâletine güveniliyor; ama hâfızasının zayıf olduğu, bu yüzden de münker pek çok hadisinin bulunduğu... Ehl-i Sünnet hadis alimlerinin itirafları arasında. (41) Hüsn-i zanla yaklaşırsak, şöyle dememiz lazım: Müt’a nikâhını yasaklamayı Ömer'e değil de Allah'ın Rasûlü'ne (s.a.a) izâfe etme hatası Ebân'ın zayıf hâfızasından kaynaklanıyor.

Şu halde İbn Mâce hadisi "sanıldığı gibi" isnatı sahih bir rivâyet değil; münker ve asılsız bir rivâyettir.

10. Hâris hadisi de meşhur hadis kaynaklarında yer almamakla birlikte, Müt’a ayetine ve "Müt’a nikâhına" cevaz veren onlarca sahih ve meşhur hadislere aykırı bir rivâyet. O yüzden de kitaplarda bu rivâyetin üzerinde hiç durulmaz!

Kaldı ki senedinde İshâq b. Abdillâh b. Ebî Ferve var. Ehl-i Sünnet hadisçilerinin ittifakla zayıf ve metrûk saydıkları bir râvî. (42) Dolayısıyla Hâris adlı sahabenin üzerinden bu rivâyeti becerleyenin kim olduğu daha bir anlaşılmış oluyor.

11. Ebû Hüreyre rivâyeti de Allah'ın kitabına, Rasûlü'nün sünnetine ve sahabenin tatbikatına tamamen aykırı. Bir defa bu rivâyetin başında Ebû Hüreyre'nin bulunması, onun reddedilmesi ve kaldırılıp atılması için fazlasıyla yeterli! (43) Ayrıca senedinde Müemmel b. İsmâîl ile Ikrime b. Ammâr adlı iki râvî var.

Müemmel'in büyük bir hâfıza ve zabt sorununun bulunduğunu; dolayısıyla hadiste çok hatalar yaptığını hemen herkes kabul ediyor. (44) Ikrime'nin de Müemmel'den pek farkı yok.(45) Dolayısıyla bu rivâyet, Ebû Hüreyre'ye dokunmasak bile isnat bakımından sakat.

Bu rivâyeti, hem Ikrime'nin hem de Müemmel'in durumundan söz ederken, ez-Zehebî de kitabına almış. Ama insafa gelerek "münker" olduğunu söylemiş. (46) İbn Hacer de "Her iki râvî hakkında da eleştiriler var!" diyerek aynı şeyi ifade etmeye çalışmış! (47)

Bu ikisi, Kitaba, sünnete, sahabe ve tâbiînin tatbikatlarına aykırı bir rivâyeti aktarmakla "hata" ettiklerini kanıtlamış oluyorlar. Böyle bir rivâyeti "hasen" saymak tarafgirlik değildir de nedir?

12. Zeyd b. Hâlid rivâyeti hem sadece yasaklamadan bahsediyor, hem de senedinde Mûsâ er-Rabezî adlı bir râvî var. Mûsâ ittifakla zayıf ve rivâyetlerine güvenilmez bir râvî. (48)

13. Sehl hadisi de tıpkı Zeyd b. Hâlid hadisi gibi. Bunun senedinde ise Yahyâ b. Osmân b. Sâlih el-Mısrî ile İbn Lehî'a var. Her ikisi de hadis alimleri tarafından çokça eleştirilen, hâfıza bakımından çok zayıf râvîler. (49)

14. Ka'b'dan rivâyet edilen hadisin durumu da yukarıdakilerden farksız. Senedinde Yahyâ b. Ebî Üneyse el-Cezerî adlı ittifakla zayıf, metrûk bir râvî var. (50)

15. Sa'lebe hadisinde, Müt’a nikâhının Hayber'in fethinde yasaklandığı açıkça ifade ediliyor. Bu ise kesinlikle doğru değil; târihî hakîkatlere tamamen aykırı.*(Bu konuda önceki açıklamalarımıza müracaat edin) Bu yüzden kabul edilmesi imkânsız.

Diğer yandan senedinde Şerîk b. Abdillâh en-Neha'î adlı birisi var. Sadûq; ancak hâfıza bakımından çokça eleştirilen bir râvî. (51) Yine de hüsn-i zannedip işaallah burada da hata yapmıştır diyelim!

Sebra Hadisinin Tahlîli:

Sebra hadisi, Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin biricik dayanağı. Bu rivâyet adeta ilaç gibidir onlar için! O yüzden konuyla ilgili belli başlı kaynaklarda, Müt’a nikâhından söz edilirken, "ebedî haramlığına sünnetten delil" deyince hep bu rivâyetin öne sürüldüğü görülür. Bu rivâyetin onların imdatlarına yetişip yetişemeyeceğini anlamak için, iki açıdan bu rivayetin üzerinde duracağız:

* Metin (içerik) tenkidi:

a. Sebra hadisi; Müt’a nikâhına açıkça cevaz veren ayete, Peygamberimizin (s.a.a) meşhur hadislerine, sahabe ve tâbiînin yaygın olarak bilinen tatbikatına aykırı. Ayeti, meşhur hadisleri ve sahabe ve tâbiînin tatbikatını sadece Sebra hadisine feda etmek hangi insaf ve mantığa sığar!

b. Bu hadis sadece bir sahabeden gelen bir hadistir ve "Müt’a"yı Allah'ın Rasûlü'nün (s.a.a) yasakladığını ifade ediyor. Oysa bu nikâhın Allah'ın Rasûlü (s.a.a) hayattayken uygulandığına ve en son II. Halîfe Ömer b. Hattâb'ın yasakladığına dair hadisler daha yaygın ve daha sahihtir. Dolayısıyla bu hadis, pek çok sahabenin rivâyet ettiği o hadislere de aykırı!

c. Bu hadisi Allah'ın Rasûlü'nden (s.a.a) Sebra dışında rivâyet eden olmadığı gibi, Sebra'dan da oğlu Rabî' dışında duyan eden yok! Böyle haberlere (hadislere) usûl ilminde "haber-i vâhid" denir. Haber-i vâhid olan bir hadis ise hiçbir zaman kesin hüküm ortaya koyulamaz. Bu usûl kuralını, bu alana birazcık gönül verip ter dökmüş olan kimselerden bilmeyen yoktur. Bu haber-i vâhid olan hadis, üstelik ayete, meşhur hadislere aykırı ise; siz düşünün!

d. İnsanların namusuyla alâkalı böylesine önemli bir hadisi, herkesin mutlaka duymuş olması ve bilmesi gerekirken, bundan sadece Sebra'nın haberdar olması sizce tuhaf ve garip değil mi!? Böyle bir durumun "bir hadisin asılsız ve uydurma olduğunu tanıma yollarından birisi" olduğunu (52) hatırlatmaya gerek var mı!?

e. Duruma bakılırsa, bu hadis kalabalığa hitaben söylenmiş. Sadece Müslim'in rivâyetlerine bir göz atılırsa bu durum açıkça görülür. Böyle bir durumda ve böylesi önemli ve hassas bir konuda söylenen bir hadisin, sadece bir kişi tarafından rivâyet edilmesi, Ehl-i Sünnet hadis ve fıkıh alimlerinin ittifakıyla "uydurma hadislerin" en temel alâmetlerinden sayılır. (53)

Bu ve benzeri nedenlerle, bu hadisin Allah'ın Rasûlü (s.a.a) tarafından dile getirildiğini iddia etmek imkânsızdır.

* Sened tenkidi:

a. Hadisin Sebra'dan sadece oğlu Rabî' kanalıyla geldiğini az yukarıda söylemiştik. Müt’a nikâhının "ebedî olarak / kıyamete kadar" haram kılındığını ifade eden bu rivâyet, çok ilginçtir, Rabî'dan sadece Abdülazîz b. Ömer kanalıyla geliyor! Oysa aynı hadisi Rabî'dan şu yedi kişi de naklediyor:

1. Leys b. Sa'd (54)

2. Umâra b. Ğaziyye (55)

3. İbn Şihâb ez-Zührî (56)

4. Ebû İshâq es-Sebî'î (57)

5. Amr b. Hâris el-Mısrî (58)

6. Rabî'in oğlu Abdülmelik (59)

7. Rabî'in oğlu Abdülazîz (60)

İşte bu yedi hadis hâfızının Rabî'dan naklettiği hadislerde "kıyamete kadar" kaydı bulunmuyor; sadece "yasaklamadan" bahsediliyor. Dolayısıyla Abdülazîz b. Ömer hadisi bu şekilde rivâyet ederek, Rabî'in kendi çocukları dahil, diğer yedi hadis hafızına ters düşmüş oluyor. Abdülazîz'i siqa(61) sayarsak; rivâyetine "şâzz", saymazsak "münker" adı verilir. Hadis usûlü kitaplarının hangisine bakarsanız bakın; gerek "şâzz" ve gerekse "münker" hadislerin zayıf ve merdût sayıldıklarını görürsünüz. Yani bunlarla asla amel edilemez.

Bu durumda "kıyamete kadar haram olduğuna" dair rivâyet sadece Abdülazîz'in rivâyetidir ve burada hata yaptığı apaçık bellidir. Dolayısıyla bunun ilmî açıdan itibara alınacak hiçbir yanı yoktur. O zaman geriye sadece "yasaklanmış olduğundan" başka bir şey kalmıyor. Bu ise Ehl-i Sünnet alimlerinin de işine yaramaz. Çünkü onların büyük bir çoğunluğu Müt’a nikâhının birkaç kez serbest bırakılıp ardından yasaklandığına inanıyor. Dolayısıyla onların işine yarayacak rivâyetin "ebediyyen, kıyamete kadar" haram olduğunu ifade etmesi gerekiyor.

b. Üstelik bu şâzz olan Abdülazîz rivâyetinin sened kısmı da çelişkilerle dolu. Buna "ızdırâb" deniyor hadis ilminde. Zira senedin birinde "Abdülazîz b. Ömer" yerine "Ömer b. Abdilazîz" denmiş! (62)

c. Yedi hadis hafızının, içinde "kıyamete kadar" kaydı bulunmayan rivâyetleri de metin bakımından bir hayli muzdarib! Yani metinde birbirini tutmayan ifadeler var. Örneğin Umâra, Ebû İshâq, Amr ve Rabî'in iki oğlunun rivâyetlerinde olayın Mekke fethinde vuku bulduğu ifade edilirken, Leys'in rivâyetinde yer ve zaman belirtilmeden, sadece "yasaklama"dan bahsediliyor.

ez-Zührî'den ise dört kişi rivâyet etmiş: 1. Süfyân b. Uyeyne (63), 2. Sâlih b. Keysân (64), 3. İsmâîl b. Ümeyye (65) ve 4. Ma'mer b. Râşid. Ma'mer'den de iki kişi almış: İsmâîl b. İbrâhim b. Uleyye (66) ve Abdürrazzâq b. Hemmâm. (67)

Süfyân'ın rivâyetinde yer ve zaman belirtilmeden sadece yasaklamadan bahsediliyor.(68) Sâlih yasaklamanın Mekke'nin fethinde, İsmâîl b. Ümeyye ise Vedâ haccında vuku bulduğunu ifade ediyor. Ma'mer ise; kendisinden İsmâîl b. Uleyye'nin yaptığı rivâyette Mekke fethinden bahsederken, Abdürrazzâq'ın rivâyetinde ise yer ve zamana hiç değinmiyor. İşte rivâyetlerdeki düzensizlik!

Burada İsmâîl b. Ümeyye'nin, diğer üç hâfıza aykırı davranarak, yasaklamayı "Vedâ Haccı"na kaydırması hiç de anlamsız değil! İsmâîl'in nasıl bir adam olduğunu da daha önce beraberce görmüştük. O bunu yaparken ileriyi düşünüyor; Müt’a nikâhıyla alâkalı uygulamaların en sonunda kaldırıldığını sözde ispat edebilmek, Allah'ın Rasûlü'nün (s.a.a) hayatını "yasaklamayla" kapatabilmek için bu yola baş vuruyor!

Eee, bu kadarı da olacak; çünkü İsmâîl'den bunlar beklenmez değil! Ancak İsmaîl bütün bu entrikaları çevirirken; "iş yapıyor" olmanın verdiği sarhoşlukla, İbn Şihâb ez-Zührî'nin yanı sıra diğer altı hadis hafızının rivâyetlerine, ayrıca ez-Zührî'den rivâyette bulunan üç büyük hadis hâfızına ters düştüğünü fark edemiyor. Onların rivâyetlerinde "Vedâ Haccı" ilavesi yok. Öyleyse bu, İsmâîl'in değil de kimin marifeti!?

Bu yüzden Ehl-i Sünnet hadis alimleri olayın "Vedâ haccı"nda geçtiğini; yasaklamanın o gün yapıldığını belirten rivâyetlerin "hatalı" olduğunu, doğrusunun ve meşhur olanın ise "Mekke'nin fethinde yasaklandığını belirten rivâyetler" olduğunu açık bir dille ifade ediyorlar. el-Beyheqî, Abdurrahmân es-Süheylî, İbn'ül-Qayyim el-Cevzî ve İbn Hacer el-Asqalânî bunlardan sadece birkaçı.(69) Dolayısıyla onlar bile İsmâîl b. Ümeyye'nin söz konusu rivâyetini kabul etmiyor.

d. Böylesi bir ızdırâba (düzensizliğe) sahip bir rivâyeti, "Müt’a nikâhı" gibi önemli bir konuda delil olarak kullanmak büyük oranda cüret ister. Çünkü böyle bir rivâyetle haramı helal, yada helali haram kılmak çok zordur. Üstelik vebali de çok ağırdır!

e. Ehl-i Sünnet alimlerinin de itiraf ve kabulüyle, bu hâdise Mekke'nin fethinde olmuş. Mekke'nin fethinde Müt’ayı yasaklayan ve bunu "kıyamete kadar" diyerek pekiştiren bir peygamber, nasıl oluyor da iki ay kadar kısa bir süre sonra, Evtâs günü buna tekrar izin verebiliyor!? Bu ne biçim iş! Sırf mezhebi kurtarmak uğruna, Allah'ın peygamberini böyle bir "tutarsızlığa" ve "çelişkiye" itmek, bunun sonuçlarına göz yummak hangi akıl mantıkla bağdaşır?!

f. Allah'ın Rasûlü (s.a.a) gerçekten Müt’ayı kıyamete kadar yasaklamış olsaydı; yani Sebra hadisi sahih bir hadis olsaydı; Buhârî böyle "ilaç gibi"bir hadisi kaçırır mıydı? Kitabında bu hadise de yer vermez miydi? İbn Şihâb ez-Zührî, Mâlikî mezhebinin imamı Mâlik b. Enes'in en önde gelen üstatlarından olduğu halde; o bile -en azından- üstadı kanalıyla gelen Sebra hadisine "Muvatta'" adlı eserinde yer vermiyor! Sebra hadisi "Müt’a nikâhı ebedî olarak haramdır" diyenler için son derece hayati değer taşıyor; dolayısıyla bizim buradaki sorularımıza "Canım! Buhârî ve hatta Mâlik sahih olan her hadisi kitabına alamaz ya! Buna imkan var mı ki!?" şeklinde bir cevap verilemez. Bu cevaba sığınanlar, konunun önem ve ehemmiyetini ya kavramamışlardır; ya da onlar bununla kendilerini avutuyorlardır.

Bütün bunlar "Sebra Hadisi"nin de asılsız ve gerçek dışı olduğunu göstermesi bakımından sanırım yeterli. Şu halde böyle bir hadise yaslanmak, bununla bir helâli haram kılmak bir tarafa; "mekruh" kılmak bile mümkün değildir.

Velhâsıl, biz Ehl-i Beyt (İmâmiyye) mektebi olarak şunları söylüyoruz: Yukarıda Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin en muteber kaynaklarında yer alan en sahih ve sahâbe arasında fazlasıyla yaygın hadisler bizlere şu hakikatleri gösteriyor: Müt’a nikâhına Allah Teâlâ izin vermiş, O'nun sevgili Rasûlü (s.a.a) hayatta olduğu sürece uygulanmış. Bu uygulamaya I. Halife Ebûbekr zamanında da devam edilmiş! Allah'ın kitabında, Rasûlü'nün sünnetinde olmasına rağmen bunu yasaklayıp haram kılan; buna rağmen vazgeçmeyenleri cezalandıracağını söyleyen; hiç kuşkusuz, II. Halîfe Ömer olmuştur!

Sonra eğer Müt’a nikâhını yasaklayan gerçekten Allah'ın Rasûlü (s.a.a) ise, Ehl-i Sünnet âlimlerinden bir çoğu neden "Müt’a nikâhını haram kılan / yasaklayan ilk kişi Ömer b. Hattâb'tır." diyor? Ebû Hilâl el-Askerî, Celâl es-Süyûtî, el-Qalqaşendî ve el-Qırmânî; Ömer b. Hattâb'ın Müt’ayı haram kılıp yasaklayan ilk kişi olduğunu söylüyorlar.(70)

Yeri gelmişken, Ömer b. Hattâb'ın "İki Müt’a var ki..." sözüne ilişkin, el-Cessâs ile Fahruddîn er-Râzî'nin ortak açıklama / savunmasına değinmek istiyorum:

"Ömer'in bu sözü, Allah'ın Rasûlü'nün (s.a.a) konuyla ilgili "haram kılıcı / neshedici" bir sünneti olmadan, sahabe huzurunda söylemesi; sahabenin de bu duruma sessiz kalması düşünülemez! Aksi halde bu durum; hem o sözü söyleyeni, hem de dinleyip de itiraz etmeyenleri küfre sokar; İslâm'dan uzaklaştırır." (71)

Yukarıda, şimdiye kadar gözler önüne serdiğimiz onca sahih ve muteber delillere rağmen, böylesine zavallı ve üzücü lafları, el-Cessâs gibi, er-Râzî gibi aklı başında olduğunu sandığımız alimlere yakıştıramıyoruz! Çünkü bu sözleri "gözleri mezhep taassubuyla perdelenmiş, basîreti körelmiş" kimselerin dışında kimseler söyleyemez!

Ömer b. Hattâb'ın madem bildiği bir hadis vardı; neden onu okumadı!? Okumadığı bir tarafa; neden "Allah'ın kitabında ve Rasûlü'nün sünnetinde olmasına rağmen..." diyor. Madem bu nikâhı Allah'ın Rasûlü (s.a.a) yasaklayıp haram kılmış; öyleyse Ömer neden "... rağmen ben onları yasaklıyor / haram kılıyorum!..." diyerek yasak koyanın ve haram kılanın kendisi olduğunu ifade ediyor. Yoksa Ömer b. Hattâb ne dediğini bilmiyor mu?

Kaldı ki Ömer'e itiraz edenin olmadığını da nereden biliyorsunuz? II. Bölüm'de, Müt’a nikâhına cevaz veren sahabei gördünüz. Bunlar sahabenin en önde gelenleri. Bunların çıkardığı seslerin muteber olabilmesi için, mutlaka Ömer'in karşısına dikilmesi mi gerekiyor!?

 

Bu zavallı yorumlarla Ömer b. Hattâb'ı korumaya çalışanlar, birazcık olsun, Allah'ın Rasûlü'nü (s.a.a) neden hiç düşünmezler!? Allah'ın sevgili peygamberini çelişkiye ve dün dediğini bugün yalanlamaya mahkum edenler, o yüce peygamberi bir sahabeye feda ederken "bunun insanı nereye götüreceğini" neden akıllarına getirmezler!? Yoksa Allah'ın peygamberi bir sahabeden daha mı önemsiz!?

 

DİPNOTLAR:

1)- Bu rivâyet II. Bölüm'de geçti. bk. s. 36

2)- Ahmed:IV, 55; Müslim:nikâh, 18; el-Beyheqî, VII, 204

3)- Ebû Hanîfe, el-Müsned: h.n.272, 273, 276; Ebû Avâne, el-Beyheqî, VII, 202; el-Cessâs, III, 100 rivâyet ediyor. ayr. bk. İbn Hacer, XII, 211; el-Aynî, XIV, 254

4)- Ebû Hanîfe, 271

5)- Ebûbekr el-Hâzimî rivâyet ediyor. bk. ez-Zeyle'î, III, 179; İbn Hacer, XII, 211; el-Ayni, XIV, 254; İbn Hümâm, III, 248; eş-Şevkânî, VII, 229

6)- Taberânî ile el-Cessâs (III, 101) rivâyet ediyor. el-Heysemî, IV, 487

7)- Müslim: hac, 162

8)- el-Beyheqî, VII, 207

9)- İbn Mâce: nikâh, 44 İsnadının sahih olduğu söyleniyor. Buna benzer bir hadis için bk. İbn'ül-Qayyim, I, 206

10)- Taberânî ile İbn Qâni' rivâyet ediyor. bk. İbn Abdilberr, I, 306; el-Heysemî, IV, 489

11)- Ebû Ya'lâ, İshâq b. Râheveyh, İbn Hıbbân, el-Beyheqî (VII, 207), et-Tahâvî ve ta'lîq suretiyle el-Cessâs (III, 100) rivâyet ediyor. bk. el-Heysemî, IV, 486~487; ez-Zeyle'î, III, 180; el-Aynî, XIV, 254; İbn Hacer, XII, 212; el-Qastalânî, VIII, 35; eş-Şevkânî, VII, 231, eş-Şevkânî isnadının hasen olduğunu söylüyor!!!

12)- Taberânî rivâyet ediyor. bk. el-Heysemî, IV, 489

13)- Taberânî rivâyet ediyor. bk. el-Heysemî, IV, 489

14)- Taberânî rivâyet ediyor. bk. el-Heysemî, IV, 490

15)- Taberânî rivâyet ediyor. bk. el-Heysemî, IV, 487

16)- Ahmed:III, 404~406; Müslim: nikâh, 21, 28; Dârimî: nikâh, 16; İbn Mâce: nikâh, 44; el-Beyheqî, VII, 203

17)- İbn Hacer (el-Feth:XII, 210) "Müt’a nikâhının Tebûk seferinde yasaklandığına dair" İmâm Ali'ye izâfe edilen hadisin de hatalı olduğunu söylüyor. Çünkü senedinde ez-Zührî'nin yanı sıra, ondan rivâyette bulunan İshâq b. Râşid el-Cezerî var. ez-Zührî'den yaptığı rivâyetlerde hatalar yaptığı söyleniyor. bk. İbn Hacer, et-Taqrîb:I, 69

18)- II. Bölüm'ün Sünnetten Deliller kısmına bk. (3. hadis)

19)- Tedlîs: Rivâyet ettiği hadisin başkaları tarafından kabul görmesi için sened ve metinde oynama yapmak, anlamına gelen bir hadis deyimi.

20)- ez-Zehebî, II, 672; İbn Hacer, et-Taqrîb:I, 486~487

21)- Genellikle kabul gören tanıma göre; Münker: Zayıf bir râvînin, siqa râvîlere aykırı biçimde rivâyet ettiği hadis. Şâzz ise: Siqa bir râvînin, diğer siqa râvîlere aykırı biçimde rivâyet ettiği hadis.

22)- bk. Buhârî:meğâzî, 40, zebâih, 28; Müslim:sayd, 25

23)- bknz. İbn Sa'd, VI, 368, VII, 322; en-Nesâî, ed-Duafâ:240, 266; ez-Zehebî, I, 226, IV, 265

24)- el-Heysemî, IV, 488; ez-Zehebî, IV, 184

25)- ez-Zehebî, II, 484; İbn Hacer, et-Taqrîb:I, 420

26)- bk. ez-Zehebî, II, 371~375; İbn Hacer, et-Taqrîb:I, 374; Davudoğlu, I, 11, 48

27)- İbn Hacer, el-Feth:XII, 212; eş-Şevkânî, VII, 229

28)- ez-Zehebî, III, 262; İbn Hacer, et-Taqrîb:II, 77

29)- ez-Zehebî, II, 310~311; İbn Hacer, et-Taqrîb:I, 349

30)- İbn Sa'd, V, 237~238; el-Aynî, II, 101, VIII, 370

Amr el-Eşdaq'ın Abdullâh b. Zübeyr'in Mekke'de başlattığı bir ayaklanmayı bastırmak üzere, Yezîd'in talimatıyla Mekke üzerine ordu sevketmesi; onun bu yaptıklarını eleştiren bir sahabeye küstahça muamelesi... ile ilgili meşhur bir rivâyet için bk. Ahmed:IV, 31~32; Buhârî:ilim, 37, umre, 40, meğâzî, 53; Müslim:hac, 446; Tirmizî:hac, 1; Nesâî: menâsik, 1

Bu canavar ruhlu adam bile Ehl-i Sünnet hadis hafızlarının "siqa" saydığı; Ahmed, Müslim, Tirmizî, Nesâî ve İbn Mâce'nin "hadislerini tahric ettiği bir râvî!!! (bk. ez-Zehebî, III, 262; İbn Hacer, et-Taqrîb: II, 76; el-Hazrecî, el-Hulâsa:244)

31)- bk. Müslim: hac, 160; Nesâî: hac, 77; İbn Mâce: hac, 42

32)- bk. Müslim: hac, 161; Nesâî: hac, 77

33)- bk. Müslim: hac, 163; Nesâî: hac, 77

34)- bk. Nesâî: hac, 77

35)- bk. Nesâî: hac, 77

36)- Zübeyd = İbn Sa'd, VI, 309~310; ez-Zehebî, II, 66; İbn Hacer, et-Taqrîb:I, 252; el-Aynî, I, 318, Fudayl = ez-Zehebî, III, 362; İbn Hacer, et-Taqrîb:I, 120

37)- bknz. en-Nevevi, VIII, 167, 203; el-Aynî, VIII, 34; Davudoğlu, VI, 420, 456

38)- ez-Zehebî, I, 669

39)- ez-Zehebî, II, 272

40)- el-Muhâdarât:II, 94'ten naklen el-Emînî, VI, 212 Yani, Ömer'in "Allah'ın Rasûlü (s.a.a) zamanında vardı" şeklindeki tanıklığını kabul ederek bu nikâha "helâl" dedik; çünkü asıl hüccet o! Ömer'in icraatı ise kimseyi bağlamaz." demiş oluyor.

41)- ez-Zehebî, I, 9; İbn Hacer, et-Taqrîb: I, 46

42)- ez-Zehebî, I, 193~194; İbn Hacer, et-Taqrîb:I, 71; el-Heysemî, IV, 489

43)- Ebû Hüreyre'nin hadiste hiçbir şekilde makbul birisi olmadığının ispatı için burası müsâit ve yeterli değil. Bilgi edinmek isteyenlere Mahmud Ebu Reyye'nin "Muhammedi Sünnetin aydınlatılması" kitabına müracaat etmelerini tavsiye ediyoruz.

44)- İbn Sa'd, V, 501; ez-Zehebî, IV, 228~229; İbn Hacer, et-Taqrîb:II, 294~295

45)- İbn Sa'd, V, 555; ez-Zehebî, III, 90~93; İbn Hacer, et-Taqrîb:II, 34

46)- ez-Zehebî, III, 92, IV, 229

47)- İbn Hacer, el-Feth:XII, 212 ayr. bk. el-Qastalânî, VIII, 35

48)- bk. sh.41 ayr. bk. el-Heysemî, IV, 489

49)- Yahyâ = ez-Zehebî, IV, 396; İbn Hacer, et-Taqrîb:II, 361; el-Heysemî, IV, 489

İbn Lehî'a = İbn Sa'd, VII, 516; ez-Zehebî, II, 475~483; İbn Hacer, et-Taqrîb:I, 417; el-Aynî, XV, 23; es-Süyûtî, el-İs'âf:47

50)- el-Heysemî, IV, 490; Müslim: muqaddime, 28; ez-Zehebî, IV, 364; İbn Hacer, et-Taqrîb:II, 349

51)- İbn Sa'd, VI, 378; ez-Zehebî, II, 270~274; İbn Hacer, I, 337

Bizce bunun sorumlusu Şerîk olamaz. Çünkü Şerîk, İmam Ali'ye (a.s) ve Ehl-i Beyt'e yakınlığıyla ve hayranlığıyla tanınmış bir râvî. Bunu onun tercüme-i hallerini anlatan kitaplara bakarak görmek pekâlâ mümkün. Böyle birisinden, böyle bir hadisi rivâyet etmesi beklenmez. el-Heysemî (IV, 487) hadisin senedinde "Şerîk" dışında kimlerin yer aldığını söyleseydi, o zaman sorumluların kimler olduğuna bir açıklık getirebilirdik.

52)- bk. el-Cessâs, IV, 106, V, 166; es-Serahsî, el-Usûl:I, 368; el-Pezdevî, el-Usûl:III, 736; Sadruşşerîa, II, 442; en-Nesefî, Keşf'ül-Esrâr:II, 31; İbn Hümâm, et-Tahrîr:II, 295; M. Husrev, 116; İbn Abdişşekûr, II, 128

53)- Ebul-Huseyn el-Basrî, II, 167; Ebû Ya'lâ, III, 852; el-Ğazzâlî, I, 171; el-Âmidî, II, 282; İbn Qudâme, I, 258; es-Süyûtî, et-Tedrîb:I, 276; Yaşar Kandemir, Mevzû Hadisler:180; Ebû Rayye, Muhammedî Sünnetin Aydınlatılması:399~400

54)- bk. Ahmed:III, 405; Müslim:nikâh, 19; Nesâî:nikâh, 71; el-Beyheqî, VII, 202

55)- bk. Ahmed:III, 405; Müslim:nikâh, 20; el-Beyheqî, VII, 202

56)- bk. Saîd b. Mansûr, I, 218; Ahmed:III, 404, 405; Müslim:nikâh, 24~26; Ebû Dâvûd:nikâh, 14; Dârimî: nikâh, 16; el-Beyheqî, VII, 204; el-Cessâs, III, 100

57)- Ebû Hanîfe, h.n.275 Rivâyetin senedinde bu ismin yerine Abdullâh geçiyorsa da; oğlu Yûnus'un da senedde bulunmasından ve "Yûnus babası Abdullâh'tan, o da Rabî'dan..." denmesinden bu sonuca vardık. Çünkü Yûnus'un babası Abdullâh değil, Ebû İshâq es-Sebî'î'dir.

58)- bk. Saîd b. Mansûr, I, 217

59)- bk. Müslim: nikâh, 22; el-Beyheqî, VII, 202

60)- bk. Müslim: nikâh, 23; el-Beyheqî, VII, 202; el-Cessâs, III, 100

61)- Abdülazîz, meşhur Ömer b. Abdülazîz'in oğludur ve Ehl-i Sünnet alimleri tarafından genellikle "siqa" sayılır. Ama aynı zamanda hâfıza zayıflığına sahip olduğu; özellikle Leys gibi, ez-Zührî gibi hâfızaya sahip olmadığı da kabul ediliyor. (bk. ez-Zehebî, II, 632; İbn Hacer, et-Taqrîb:I, 473; el-Aynî, XIX, 235) Bu durumda şâzz saymak daha doğru olabilir.

62)- bk. Müslim: nikâh, 28; el-Beyheqî, VII, 203

63)- bk. Saîd b. Mansûr, I, 218; Ahmed:III, 405; Müslim:nikâh, 24; Dârimî: nikâh, 16; el-Beyheqî, VII, 204

64)- bk. Müslim:nikâh, 26

65)- bk. Ahmed:III, 404; Ebû Dâvûd:nikâh, 14; el-Beyheqî, VII, 204; el-Cessâs, III, 100

66)- bk. Ahmed:III, 404; Müslim:nikâh, 25

67)- bk. Ahmed:III, 404; Ebû Dâvûd:nikâh, 14

68)- Sadece Saîd b. Mansûr ile el-Beyheqî'nin rivâyetlerinde "Mekke fethinde" deniyor.

69)- bknz. el-Beyheqî, VII, 204; ez-Zeyle'î, III, 179; İbn'ül-Qayyim, II, 183, IV, 6; İbn Hacer, el-Feth:XII, 211, 212~213, 214; el-Qastalânî, VIII, 35; eş-Şevkânî, VII, 230; Davudoğlu, Selâmet Yolları: III, 271

70)- es-Süyûtî, Târîh'ul-Hulefâ:s.136~137; el-Emînî, VI, 213

71)- el-Cessâs, III, 102; er-Râzî, X, 50

 

 



[1]- Bir başka nüshada "en kötü kişiden başka..." şeklinde bir ifade yer almıştır.

[2]- Bu konudaki en acayip sözlerden biri de Zeccac'ın bu ayet hakkında söylediği şu sözlerdir: "Bu ayet hakkında birçokları lügat bilgisizlikleri yüzünden büyük bir yanılgıya düştüler. Bu kimseler, 'O hâlde... ücretlerini bir farz olarak verin.' ayetinde ilim adamlarının görüş birliği ile haram olduğunu söyledikleri müt’a evliliğinin kastedildiğini ileri sürdüler." Zeccac bu sözlerinin devamında ayetteki "istimta"nın nikâh demek olduğunu söylüyor. Bilmem ki, onun bu sözlerinin neresini düzelteyim? İbn-i Abbas, Ubeyy b. Kaab ve başkaları gibi şahsiyetleri dil bilmemekle itham etmesini mi? Yoksa ilim adamlarının müt’ayı görüş birliği ile haram saydıkları şeklindeki iddiasını mı? Yoksa dil uzmanı olduğunu iddia ederken "istimta"nın nikâh anlamına geldiğini söylemesini mi?

[3]- Onun, Tezhib-ut Tezhib ve Mizan-ul İtidal adlı eserlerde yer alan hayat hikâyesine başvurulabilir.

[4]- Müt’a hakkındaki görüşleri öğrenmek için fıkıh kitaplarına başvurulabilir. Bu konu etrafındaki fıkıh ve kelâm incelemeleri ayrıntılı biçimde öğrenmek için bu ilim dallarının klasik ve sonraki üstatlarının eserlerine, özellikle zamanımızın araştırmacı uzmanlarının kitaplarına başvurulabilir.

* Ayrıntılı bilgi için bk. sh.26

III. SAHÂBE VE TÂBİÎNİN GÖRÜŞLERİ:

 

Kaynaklarda, ashâb ve tâbiînden bazılarının "Müt’a nikâhı"na karşı çıktıkları, buna asla izin vermedikleri ifade ediliyor. Şimdi tespit edebildiğimiz kadarıyla, bu görüşte olan sahabe ve tâbiînin isimleri şunlar:

a. Sahabe:

1. Ömer b. Hattâb: Ömer'in Müt’a nikâhına karşı çıkıp "haram" dediğine yer gök şâhit. Üstelik "haram" diyenlerin öncülüğü de ona ait! Ebû Hilâl el-Askerî, Celâl es-Süyûtî, el-Qalqaşendî ve el-Qırmânî; Ömer b. Hattâb'ın Müt’a nikâhını haram kılıp yasaklayan ilk kişi olduğunu söylüyorlar. (1)

2. Abdullâh b. Ömer: Bir kimse Abdullâh'a gelerek, "Müt’a" nikâhının hükmünü sorduğunda hemen sinirleniyor; "Vallâhi, bizler Allah'ın Rasûlü (s.a.a) zamanında zinâ da etmedik, sifâh ta!"(2), bazı rivâyetlerde(3) ise "Haramdır!" diyerek Müt’a nikâhına bakış açısını ortaya koyuyor. el-Cessâs'ın rivâyetinde ise "Sifâhtır!" cevabını vermiş! (4)

Bu rivâyetlerden Abdullâh b. Ömer'in de bu nikâha "olumsuz" yaklaştığı açıkça anlaşılıyor.

Ancak, Abdullâh b. Ömer'in "haramdır" fetvasıyla ilgili bu rivâyetlerden birisi, daha önce naklettiğimiz "Müt’anın Hayber günü yasaklandığına" dair rivâyetinin içinde geçiyor. Orada söz konusu rivâyetin sakat olduğunu; "Hayber" ile ilgili kısmın, İbn-i Şihâb ez-Zührî tarafından bilinçlice sokulduğunu görmüştük!

3. Abdullâh b. Zübeyr: Müt’anın cevazını ifade eden Sünnetten deliller başlığı altında geçen Abdullâh b. Abbâs ve Esmâ bt. Ebîbekr hadislerinden, onun da Müt’a nikâhına şiddetle karşı çıkanlardan olduğunu anlıyoruz. Hatta İbn-i Ebî Şeybe'nin sahih isnatla rivayetine göre; Müt’a nikâhının zinadan farksız olduğuna inanıyor! (5)

4. Ebûbekr: Bu konuda, Abdullâh b. Abbâs ile Urve'nin tartışmasını konu alan rivâyetten başka bir rivâyet yok! Bizce bu rivâyete "Ebûbekr"in de sokulması Urve b. Zübeyr'in işi! Çünkü Urve, her ne kadar Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin son derece güvendikleri bir râvî (6) ise de, bizce o sâbıkalı, hadisi kabul edilemez birisidir.(7) Dolayısıyla Ebûbekr'in Müt’aya karşı çıktığı doğru değil! Birazdan da göreceğimiz gibi, alimlerin Ömer b. Hattâb'ı Müt’ayı ilk yasaklayan kişi olarak sunmaları; hem bunu Allah'ın Rasûlü'nün yasaklamadığını, hem de Ebûbekr'in bu nikâha karşı çıkmadığını açıkça gösteriyor.

Hz. Câbir'den gelen sahih hadislerden hareketle, onun Müt’aya cevaz verenlerden olduğunu bile rahatlıkla söyleyebiliriz. Aksi halde halîfeliği zamanındaki "Müt’a nikâhı" uygulamalarına asla göz yummazdı.

5. Âişe: Müt’a nikâhına, Mü'minûn sûresinin ayetlerini okuyarak karşı çıktığına dair rivâyet daha önce geçmişti.(8) Orada bunun da aslının olmadığını gördünüz!

Kısacası güvenilir rivâyetler, sahâbeden sadece üç kişinin; Ömer, oğlu Abdullah ve Abdullâh b. Zübeyr'in Müt’a nikâhına karşı çıktıklarını gösteriyor.

 

b. Tâbiîler:

1. Saîd b. Müseyyeb: "Allah Ömer'e rahmet etsin; Müt’ayı yasaklamasaydı zina açıktan yapılırdı!" (9) diyerek o da Müt’a nikâhının haramlığına inandığını ifade ediyor.

2. Urve b. Zübeyr: Esmâ bt. Ebîbekr hadislerinden onun da kardeşi Abdullâh b. Zübeyr'den farksız olduğunu anlıyoruz. Rivâyetlere göre Urve Müt’a nikâhını "zinâ" ile eş değerde görürmüş!!! (10)

3. Hasen el-Basrî: Diyor ki: "Müt’a sadece kazâ umresi(11) sırasında, o da sadece üç günlüğüne helal kılındı. Ondan önce yada sonra hiç helal kılınmadı!!!" (12)

4. Abdurrahmân b. Ebî Amra: Sahabeden olan ve İmam Ali (a.s) ile Sıffîn muharebesinde "azgın çete"nin reisi Muâviye'ye karşı savaşırken şehîd düşen Ebû Amra el-Ensârî'nin oğludur. Kendisi tâbiînin siqa râvîlerindendir. (13)

İbn-i Şihâb ez-Zührî'nin rivâyetine göre -tabii ki doğruysa- o da Müt’aya karşı çıkanlardan.(14)

5. Rabî' b. Sebra: Sebra b. Ma'bed'in oğlu. O da siqa sayılmasına rağmen Buhârî'nin güvenini bir türlü kazanamamış bir râvî. Zira Buhârî onun hadislerine kitabında hiç yer vermemiş. (15)

Sebra hadisinin kilit ismi / râvîsi olmasından, onun da Müt’a nikâhına karşı olduğu sonucuna varıyoruz. Belki de bu hadis Rabî'in işi! Çünkü bunu babası Sebra'dan ondan başka hiç kimse rivâyet etmiyor. Bu durum ister istemez akla bir takım şüpheler getiriyor.

6. Abdülazîz b. Ömer: Ömer b. Abdulaziz'in oğlu. Onun da bu kanaatte olduğunu, Sebra hadisine yaptığı özel katkı(!)lardan anlıyoruz.

7. Mekhûl ed-Dimaşqî: Ehl-i Sünnet kardeşlerimiz tarafından genel olarak siqa ve sadûq kabul edilir. Ancak tedlisçiliği de bilinen bir husustur! (16)

Şam uyruklu fukahâdan sayılan ve İbn-i Şihâb ez-Zührî'nin gözde üstatlarından olan Mekhûl da Müt’a'nın "zinâ" olduğunu iddia etmektedir. (17)

8. İbn-i Şihâb ez-Zührî: Ehl-i Sünnet hadis ve fıkıh ulemasının son derece güvenip siqa saydığı (18) bu adamın, aslında hiç de öyle olmadığını daha önce gördünüz.

ez-Zührî'nin bu görüşte olduğunu anlamak hiç de zor değil! İmam Ali'ye ve Abdullâh b. Ömer'e isnat edilen "Hayber hadisi"ne katkılarından dolayı onun da bu görüşte olduğunu çıkarıyoruz.

9. İsmâîl b. Ümeyye: Ehl-i Sünnet hadis ve fıkıh ulemasının son derece siqa saydığı, Buhârî ile Müslim'in kendisinden bol bol hadis rivâyet ettiği(19) İsmâîl'in de ne mal olduğunu daha önce görmüştük.

Hz. Câbir'den rivâyet ettiği "Müt’ayı kıyamete kadar haram kılan" rivâyetten ve yukarıdaki Sebra hadisine olan katkılarından bu sonuca varmak hiç de zor değil.

10. İmam Cafer es-Sâdıq (a.s): Bessâm es-Sayrafî İmam'a (a.s) gelerek Müt’anın hükmünü soruyor ve sorduğu Müt’ayı anlatıyor. O da "O şey zinadır!" buyuruyor! (20)

Öncelikle, Hz. İmam'ın (a.s) Müt’a nikâhına cevaz verdiği gün gibi âşikârdır. O Ehl-i Beyt mektebinin altıncı imamıdır ve bu mektebin bu konudaki tutumu, dost düşman herkes tarafından bilinmektedir. İmam'ın Müt’a nikâhı için neler söylediğini I. bölümde gördük.

Diğer yandan, rivâyete dikkat edilirse, Bessâm es-Sayrafî "Müt’anın hükmü nedir?" deyip bırakmıyor. Ayrıca İmam'a sorduğu Müt’ayı anlatıyor, özelliklerini söylüyor. O da öyle bir Müt’anın zinadan pek farkının olmadığını ifade buyuruyor. I. Bölümde de gördüğümüz gibi, bu konuda taraflar arasında "kavram kargaşası" var. Ehl-i Sünnet mektebinin kafasında canlandırdığı Müt’a zaten zinadan farksızdır. Rivâyetten anlaşılan o ki; İmam Cafer es-Sâdıq hazretlerine (a.s) "Ehl-i Sünnet tarafının düşündüğü Müt’anın" hükmü sorulmuş; o da "Aynen zinadır!" cevabını vermiştir.

Dolayısıyla bu rivâyetten, İmam Cafer’in (a.s) Müt’a nikâhını -genel olarak- zinâ kapsamına soktuğunu anlamak imkânsızdır.

Evet, Müt’a nikâhını "haram" sayan Ehl-i Sünnet alimlerine bakılırsa sahabe ve tâbiînin tamamı Müt’aya karşı! Neredeyse bu konuda ihtilaf yok! (Bu iddiaları birazdan göreceksiniz.) Konuyu bu şekilde ortaya koymaya çalışanlardan hemen hiç birisi; oturup da hangi sahabein ve tâbiînden kimlerin buna karşı çıktığını söylememiş, bunun bir isim listesini sunmamış! Halbuki, biz kendi araştırmamızdan ve bu esnada karşılaştığımız rivâyetlerden hareketle; ashâbdan sadece 5, tâbiînden de 10 kişiyi tespit edebildik. Ebûbekr ile kızı Âişe'nin bu halkaya bilinçlice sokulduğunu; Ebûbekr'i bu halkaya dahil etme işinin Urve' ile ez-Zührî'nin başının altından çıktığını, Âişe annemizle ilgili rivâyetin ise sulu olduğunu yukarıda gördük. İmam Cafer es-Sâdıq (a.s) ile ilgili rivâyetin tahlîlini de yaptık. Dolayısıyla geriye kalıyor; yalnız üç sahabe ve dokuz tâbiî! Onların da (iddianın doğruluğunu farzetsek bile), Müt’aya cevaz veren sahabe ve tâbiînin yanında hiçbir kıymet-i harbiyesi yok.

 

DİPNOTLAR:

1)-es-Süyûtî, Târîh'ul-Hulefâ:s.136~137; el-Emînî,VI,213

2)- Saîd b. Mansûr,I,218; Ahmed:II,95,103~104 İsnatı sahih.

3)- el-Beyheqî,VII,202,206,207; Taberânî (el-Heysemî,IV,488); el-Aynî, XIV,254; İbn-i Hacer,XII,211; el-Emînî,VI,208,X,63

4)- el-Cessâs,III,95~96

5)- el-Musannef: Müt’a nikâhı bölümü

6)- İbn-i Sa'd,V,178~182; el-Aynî,I,42; İbn-i Hacer, et-Taqrîb:II,22

7)- Zira Urve, daha önce bahsettiğimiz sâbıkalı İbn-i Şihâb ez-Zührî ile, her fırsatta bir araya gelip Hz. İmam'a sataşan ve ona olan düşmanlıklarını açığa vuran iki kafadar! Bu konuda güvenilir yollarla gelen pek çok rivâyet var. Özellikle Urve'nin oğlu Yahyâ, Ali'ye ait güzel sıfatların, babası tarafından alay / eleştiri konusu yapılması karşısında hayretini gizleyemiyor! (İbn-i Ebil-Hadîd,IV,102) Mu'tezile ulemâsının en ileri gelenlerinden Ebû Cafer el-İskâfî, Urve'yi, Muâviye'nin hadis uydurmak için tuttuğu kişiler arasında sayar! (İbn-i Ebil-Hadîd,IV,63~64 İmam Ali aleyhine uydurduğu iki rivâyet için aynı yere bk. ) Abdullâh b. Abbâs da Urve'nin yalancı birisi olduğunu îmâ edenlerden. ( İbn-i Sa'd,II,263 ) Ayrıca hemen herkes Mervân b. Hakem'in ne mal olduğunu çok iyi bilir. İşte bizim(!) Urve, böyle bir yılanı hadis rivâyetinde "adil/siqa" sayıyor! (bk. İbn-i Abdilberr,III,428)

Sorarım sizlere: Böyle bir "Urve"den neler beklenmez ki!?

8)- Müt’a nikâhının haramlığına dair Kitaptan deliller başlığına bk.

9)- İbn-i Ebî Şeybe, el-Musannef: Müt’a nikâhı bölümü (isnatı sahih)

10)- el-Cessâs,III,96 11)

11)- "Kazâ umresi"nden maksat, Mekke Devleti'nin engellemesi sonucu H. 6 tarihinde yapılamayıp ertesi sene kazâ edilen umredir.

12)- Abdürrazzâq (bk. el-Aynî,XIV,254; İbn-i Hacer, XII,211; eş-Şevkânî, VII,229) ile Saîd b. Mansûr (I,217) sahih bir isnatla rivâyet ediyor.

Hasen el Basrî'nin gözleri yukarıda geçen onlarca rivâyeti görmüyor anlaşılan! Mekke'nin fethinde, Evtâs muharebesinde Müt’aya izin verildiğini Ehl-i Sünnet alimleri de kabul ediyor ve Hasen el-Basrî'nin bu sözünün merdût olduğunu söylüyorlar. (en-Nevevî,IX,181)

13)- İbn-i Sa'd,V,83; İbn-i Hacer, el-İsâbe:III,72, et-Taqrîb:I,458; es-Süyûtî, el-İs'âf:26; el-Haffâcî, Nesîm'ür-Riyâd:III,33

14)- bk. Müslim:nikâh,27; el-Beyheqî,VII,205

15)- İbn-i Hacer, et-Taqrîb:I,241; el-Hazrecî,98

16)- Müslim:salât,6; İbn-i Sa'd,VII,453~454; ez-Zehebî,IV,177~178; İbn-i Hacer, et-Taqrîb:II,278

17)- İbn-i Ebî Şeybe, el-Musannef: Müt’a nikâhı bölümü (isnatı sahih)

18)- İbn-i Sa'd:II,388~389; İbn-i Hacer, et-Taqrîb:II,216; el-Aynî,I,53; es-Süyûtî, el-İs'âf:37; el-Haffâcî,II,246; Bilmen,I,473

19)- ez-Zehebî,I,222; İbn-i Hacer, et-Taqrîb:I,78~79; el-Aynî,VII,277

20)- el-Beyheqî (VII,207) sahih isnatla rivâyet ediyor. ayr. bk. İbn-i Hacer, el-Feth: XII,217; el-Qastalânî,VIII,36; eş-Şevkânî,VII,228

 

 

IV. İCMÂ DELİLİ:

 

Buradaki icmâdan kasıt, Ömer b. Hattâb Müt’ayı tamamen yasaklayıp, yapanları recmedeceğini açıktan ilan ettiğinde sahabenin susması; ona itiraz etmemesidir. Böyle bir durum, istisnasız bütün sahabenin Ömer'i onayladığı (aksi halde itiraz ederlerdi!) anlamına gelir ki; bunun adı Usûl ilminde "Sükûtî İcmâ"dır. Sükûtî icmâ ise Hanefî, Mâlikî ve Hanbelî mezheplerinde "sarîh icmâ = herkesin açık görüş ileri sürerek vardıkları icmâ" gibi dikkate alınır ve kesin delillerdendir.(1) Şâfiîlerin de büyük bir çoğunluğu böyle bir icmâya "kesin delil" gözüyle bakmasalar da, yine de dikkate alınması gereken bir "hüccet" olduğunu söylüyorlar. (2)

Müt’a nikâhının haramlığının "icmâ" ile sâbit olduğunu, İmâmiyye mektebi dışında bütün fukahânın bu konuda ittifaka varmış olduklarını az sayıda alim iddia etmiyor! Hemen herkes "ağız birliği" ile "icmâ"dan söz ediyor! Ebû Cafer et-Tahâvî, el-Cessâs, es-Serahsî, el-Merğînânî, el-Kâşânî, el-Mavsılî, İbn-i Münzir, Ebû Süleymân el-Hattâbî, el-Hâzimî, el-Mâzirî, İbn-i Rüşd, Qâdî Iyâd, en-Nevevî, Fahruddîn er-Râzî, el-Qastalânî ve Muhammed Ali es-Sâbûnî bunlardan sadece bazıları. (3)

Cevap: 1. Sükûtî icmânın "sarîh icmâ" kadar kesin bir delil gibi kabul edilişi; nihayet bir fetvadır, içtihattır. Bu konuda hiçbir nass (açık ayet yada hadis) yok. Ne ayetten ne de hadisten, böyle bir suskunluğun "onaylama" anlamına geldiğini ifade edecek hiçbir delil, savunanları tarafından bile henüz gösterilememiştir.

Hem bu, akla, mantığa ve târihî gerçeklere de aykırı. Bir insanın her hangi bir hadise karşısında susması, nasıl olur da o hadiseyi "onaylaması" anlamına gelebilir? Birisinin yanlışını gördüğümüz halde ses çıkarmadığımız olmamış mıdır? Özellikle karşımızdaki adam uyarıya gerek duymayacak kadar kaba ve umursuz ise, siz ne yaparsınız? Hem böyle bir durumda "emr bil-ma'rûf ve nehy anil-münker = iyiliği emir ve kötülükten nehiy" yapmak zorunda mıyız ki?

Diğer yandan, karşımızdaki adamın köteği, zindanı, sürgünü ve hatta "siyaseten = devletin yüksek menfaatleri için katl"i varsa, herkesin o adama itiraz edeceğini nasıl beklersiniz? Her insanın yapısı buna müsait mi? İnsanlar içinde cesurlar ve korkusuzlar bulunduğu gibi, ürkekler ve korkaklar da bulunmaz mı?

Anlaşılan siz, pek çok sahabe ve tâbiînin, zamanın sultasından korktukları için hadis rivâyet etmekten bile çekindiklerini bilmiyorsunuz! Abdullâh b. Mes'ûd gibi en önde gelen bazı sahabein, sırf "hadis rivâyet ettiği" için Ömer b. Hattâb'ın zindanlarında neredeyse çürümeye terk edildiğinden; onların Ömer ölünceye kadar zindanlarda(4) kaldıklarından haberdar mıydınız!? Bütün bunları bilen sahabe, nasıl Ömer b. Hattâb karşısında rahat hareket edebilirler? Ve bu durum karşısında "sükût = suskunluk" nasıl onaylamak ve olayı aynen kabullenmek anlamına çekilebilir? İnsan memnuniyetsizliğini sadece diliyle mi belli eder?...

Bu yüzden İmam Şâfiî başta olmak üzere, Dâvûd ez-Zâhirî, Îsâ b. Ebân, Ebûbekr el-Bâqıllânî, İbn-i Hazm, el-Ğazzâlî, el-Beydâvî, Fahruddîn er-Râzî gibi pek çok önde gelen İslâm hukukçusu, toplum psikolojisini göz önünde tutarak, böyle bir suskunluğu itibara almamışlar, "Susana söz isnat edilemez" demişlerdir. (5) Dolayısıyla böyle bir suskunluğu "onaylamak" olarak algılayamaz ve "sükûtî icmâ" diye bir şey kabul edemeyiz. (6)

2. Kaldı ki Ömer'e itiraz eden yok, demek gündüzün ortasında güneşin varlığını inkar etmek gibi bir şey. II. Bölüm'de "Müt’a" nikâhına cevaz veren pek çok sahabeden bahsettik. O listeyi de kendi kaynaklarımızdan değil, Ehl-i Sünnet alimlerinin en muteber kaynaklarından derledik. Bütün bunları "yok" sayarak "icmâ"dan söz etmek mümkün mü? Sahabeden yalnız iki tanesinin -açıkça- bu kanaatte olduğunu az yukarıda gördünüz. Allah aşkına, 3 sahabeye karşılık tam 16 sahabe Müt’aya izin veriyor; "câiz" olduğunu söylüyor! Mutlaka bir "icmâ"dan söz etmemiz icap ediyorsa; ne taraftadır "icmâ?!"

3. İcmâdan kasıt "Sahabe ve tâbiînden sonra İslam ümmetinin icmâsıdır!" deniyorsa; bu da doğru değil. Ehl-i Beyt imamlarının (a.s) konuyla ilgili yaklaşımı herkesçe malum. Onların katılmadığı ve onaylamadığı bir ittifak nasıl "icmâ" sayılır? Allah'ın Rasûlü'nün (s.a.a) ümmetine her konuda yol gösterici olarak "emanet" bıraktığı bir Ehl-i Beyt imamının yer almadığı icmâ ne anlam ifade eder ki? İmam Ali'nin, İmam Muhammed el-Bâqır'ın ve İmam Cafer es-Sâdıq'ın muhalefeti "muhalefet" olarak yetmez mi? Zamanlarının en büyük ilim ve takva sahibi oldukları herkesçe tescil edilmiş bu tertemiz insanlar, yoksa bu ümmetten yahut bu ümmetin müçtehitlerinden değil mi ki; "katılıp-katılmadıkları" hiç hesaba katılmıyor!?

Ehl-i Sünnet mektebinin kendileri gibi düşünmeyen bizim gibi Müslümanları "Ehl-i Bid'at = Bid’atçi" saydığı biliniyor. Buna rağmen Ehl-i Sünnet'ten pek çok fakîh, Ehl-i Bid’atten bile olsa, bir müçtehidin muhalefetiyle icmânın gerçekleşemeyeceğini, böyle bir ittifakın ümmeti bağlayıcı bir yönünün olmadığını; "İcmâ için onların da muvafakat ve rızalarının şart olduğunu" açık bir dille ifade ediyorlar. (7)

Öyleyse Ehl-i Beyt imamlarının yer almadığı bir ittifak "icmâ" sayılamaz. Bu durumda "Müt’a" konusunda "icmâ"dan bahsetmenin hiç mümkünü var mı?

4. Bu suskunluğun "icmâ" olduğunu var sayalım. Bu durumda sahabe, Ömer'in "Müt’a yapanları recmederim" sözlerine de katılmış oluyor. Bu durumda Müt’a yapan herkesin recmedilmesi gerekir! Halbuki Ehl-i Sünnet alimlerinin bile "recm"e katılmadıklarını IV. Bölüm'de göreceğiz. "Müt’a" nikâhına ses çıkarmamalarını "icmâ" sayıp, mahiyeti, yeri ve zamanı aynı olmasına rağmen "recm"i kabul etmemek, ciddî bir ilim adamına yakışır mı Allah aşkına!?

5. Aynı durum "hac Müt’ası" için de geçerli. Ömer b. Hattâb o sırada, Müt’a nikâhının yanı sıra hac Müt’asını da yasaklıyor ve sizin iddianıza göre, sahabe de bunu onaylıyor! Ancak, Müt’a nikâhı söz konusu edildiğinde "icmâ" var diyen Ehl-i Sünnet alimleri, "hac Müt’ası"nı haram kabul etmiyor! Bu ne biçim çifte standart! Delilin bir tarafını alıp öbür yüzünü görmezden gelmekle hangi mantığa hizmet ediyorsunuz? (8)

Şu halde "Müt’a"nın haram olduğuna dair "icmâ" diye bir şey yoktur! Ve böyle bir iddia delilden tamamen yoksundur.

 

DİPNOTLAR:

1)- Hanefîler = el-Cessâs,II,23; es-Serahsî,I,303; el-Pezdevî,III,948; Sadruşşerîa,II,499; İbn-i Hümâm,III,101; İbn-i Abdişşekûr,II,232; M. Husrev,228 Mâlikîler = el-Bâcî, el-Münteqâ:I,151,241,III,144,178, VII,116, el-İhkâm:407; İbn-i Hâcib,II,37 Hanbelîler = İbn-i Qudâme,I, 381; Âlü Teymiyye, el-Müsevvede:300; İbn-i Bedrân, el-Medhal:281

2)- bk. eş-Şîrâzî, et-Tebsıra:391; el-Âmidî,I,216; es-Sübkî,II,189; es-Süyûtî, el-İtmâm:72; Zekeriyyâ el-Ensârî, el-Ğâye:90

3)- el-Cessâs,III,102,103; es-Serahsî,V,152; el-Merğînânî,III,247; el-Kâşânî,II,273; el-Mavsılî,III,89; İbn-i Rüşd,II,48; en-Nevevî,VIII,170, IX,179,181; er-Râzî,X,50; ez-Zeyle'î,III,181; İbn-i Hacer, el-Feth: XII, 216~217; İbn-i Hümâm,III,249; el-Qastalânî,VIII,36; Şemsülhaqq,VI, 84; ed-Düsûqî, Hâşiye aled-Derdîr: II,239; es-Sâbûnî, Tefsîru Âyât'il-Ahkâm:I,457; Vehbe Zuhaylî,IX,57

4)- Bu olay güvenilir, sahih isnatlarla rivâyet edilmiştir. bk. Hâkim, I,102,110; İbn-i Hazm, el-İhkâm:I,266,267; İbn-i'ül-Arabî, el-Avâsım: 76; el-Emînî,VI,294

5)- Yukarıdaki eserlerin yanı sıra bk. İbn-i Hazm,IV,615 vd. el-Ğazzâlî,I, 191; el-Beydâvî,II,191 ayr. bk. İbn-i Nüceym,78; Mecelle: md.67

6)- Esasen Ehl-i Sünnet mektebinin aşağı yukarı ittifakla "kesin hüccet" saydığı "sarîh icmâ"nın nasıl gerçekleşeceği de pek anlaşılır değil! Ahmed b. Hanbel'in konuyla ilgili yaklaşımını, ilim ehli herkes bilir.

7)- Bu olumlu yaklaşım başlıca şu alimlere ait: Ebû Hanîfe, eş-Şâfiî, Süfyân es-Sevrî, İbn-i Ebî Leylâ, Dâvûd ez-Zâhirî, İbn-i Hazm (bk. İbn-i Hazm, el-Fisal:III,246 krş. el-İhkâm:IV,629~630; İbn-i Teymiyye, el-Minhâc:III,20; el-Emîr es-San'ânî, el-Usûl:389), el-Ğazzâlî (I,183), el-Âmidî (I,194), el-Beydâvî – el-İsnevî (II,205~206), el-Cüveynî (el-Buhârî, el-Keşf:III,958), Tâc es-Sübkî – el-Mahallî (II,178,385), eş-Şîrâzî (el-Buhârî, a.y.; İbn-i'ül-Emîr el-Hâcc, et-Taqrîr:III,95), Ebül-Hattâb (İbn-i Qudâme,I,355), Zekeriyyâ el-Ensârî (el-Ğâye:89), Ebû Süfyân el-Hanefî (Âlü Teymiyye,297), Necmüddîn et-Tûfî (İbn-i Bedrân, en-Nüzhet:I,353), Hudarî Bey (Usûl-ü Fıqh:276)....

8)- Burada "Ömer, hac aylarında umre yapmak anlamında "hac Müt’ası"nı değil, başlanmış bir haccı bozarak umreye çevirmek anlamında "hac Müt’ası"nı yasaklamıştır!..." vb. savunmalar tümüyle yersiz ve gerçek dışıdır. Bu savunmaların yersiz ve gerçekle alakasının olmadığını görmek isteyenler, Buhârî'nin, Müslim'in ve diğer hadis kitaplarının "hac" bölümlerine, "temettu'" bahislerine başvurabilirler.

 

 

V. NESH İDDİASI:

 

Konuyla ilgili en garip delillerden birisi de "nesh" iddiası! Bu iddiaya göre "Müt’a nikâhı her ne kadar bir zamanlar uygulanmış olsa da; daha sonra neshedilmiş, hükmü ortadan kaldırılmıştır." Bundan daha garibi ise bu konuda iki neshin yaşandığı iddiasıdır! Yani Müt’aya önce izin verilmiş; ardından yasaklanıp hükmü kaldırılmış. Sonra bir daha serbest bırakılmış; tekrar yasaklanmış! (1)

Fakat İmam Şâfiî'ye isnat edilen bu dönüşümlü neshi anlamak mümkün değil! Bu iş bu kadar basit mi? Allah'ın hükümleriyle bu denli oynamak kimin haddine? Böyle bir şey bir peygambere nasıl reva görülür!? O yüzden el-Cessâs, es-Serahsî ve İbn-i'ül-Qayyim gibi ilim adamlarının bu tür iddialara hiç de itibar etmediklerini görüyoruz. Kendisi bir Şâfiî fakihi ve müfessiri olan er-Râzî de(2), bu gibi sözlerin "muteber ulemanın sözleri olmadığını" belirterek; İmam Şâfiî'ye izafe dilen o sözün aslının esasının olmadığını ifade etmiş oluyor.

Neshin ne şekilde gerçekleştiği konusunda ise üç yaklaşım var:

a. Ayetlerle nesh:

"Müt’a nikâhı"nın cevazını ifade eden ayet ve hadislerin yine bir takım ayetlerle neshedildiği iddiası kitaplarda "dedi-kodu" şeklinde de olsa dolaşır, durur! Bu konuda dört ayrı rivâyet var:

1. Abdullâh b. Abbâs: Bu konuda kendisine isnat edilen rivâyeti daha önce gördük.

2. Abdullâh b. Mes'ûd: Bu büyük sahabenin ise şöyle dediği rivâyet ediliyor: "Müt’a nikâhı; talâk, iddet, ve miras (ayetleri) ile neshedilmiştir!" (3)

3. İmam Ali (a.s): Rivâyete göre şöyle demiş: "Müt’a nikâhı imkanı olmayanlar için idi. Nikâh, talâk, iddet ve miras ayetleri nazil olunca neshedildi!" (4)

4. Ebû Hüreyre: Rivâyete göre diyor ki: "Müt’ayı nikâh, talak, iddet ve miras (ayetleri) neshetmiştir!" (5)

5. Saîd b. Müseyyeb: Diyor ki: "Müt’ayı mirasla ilgili ayetler neshetmiştir!" (6)

Cevap: Bizce aklı başında, insaflı, olaylara kendi gözleriyle bakmasını bilen hiçbir kimsenin kabul edemeyeceği şu sözde "hadis" olacak rivâyetlere bakın! Bakın da Allah ve Rasûlü tarafından helal kılınan, sahabe ve tâbiînin cevazına fetva verip uyguladıkları bir şeyi "haram"a çevirmek için, nelere başvurulduğunu bir görün!!!

1. Öncelikle, bu rivâyetleri "delil" diye sunan veya kitaplarında yer verenlerin; hem ne kadar tefsir ve fıkıh usûlü bildikleri, hem de bu ilimlerin asıl kaynağı durumunda bulunan İmam Ali (a.s), Abdullâh b. Abbâs ve Abdullâh b. Mes'ûd gibi büyük şahsiyetleri "cehalet"le suçladıkları anlaşılmaktadır! Okuyucuları ise ne yerine koyduklarını artık kendiniz anlayın!

Allah aşkına, bu alimler ne yapmaya çalışıyor?! Müt’a ayetiyle nikâh, talak, iddet ve miras ayetlerinin ne alâkası var? Ayetin birisi Müt’a nikâhını işliyor; ötekileri ise genel olarak nikâhtan, talaktan, iddet ve mirastan bahsediyor. Bu ayetler arasında % 100'lük bir çelişki var mı ki "nesh"e gidiliyor? Müt’a nikâhında miras yok diye "miras ayetleriyle Müt’ayı mensuh" sayan bu muhteremler, "kitap ehli olan bir kadınla evlenildiği vakit de mirasın söz konusu olmadığını" bilmiyorlar mı? Öyleyse neden "miras ayetleri, kitap ehli olan kadınlarla evliliği de neshetmiştir" demiyorlar? Böyle bir evliliğe hem "caiz" hem de "miras alamaz" dediklerini kimlerden saklayabilirler?! Bu ne çifte standart!!!

2. Müt’a da bir tür nikâh olduğuna göre "nikâh" ile ilgili ayetlerin onu neshetmesi de ne demek oluyor?

3. Rivâyetlerde "iddet" kelimesinin geçmiş olması da bu rivâyetlerin düzme olduğunu açıkça kanıtlıyor. I. Bölüm'de de gördüğümüz gibi, Müt’ada da iddet vardır!

4. Bu rivâyetler, daha önce geçen İmam Ali, İbn-i Abbâs ve İbn-i Mes'ûd'un Müt’aya cevaz verdiklerini açıkça ifade eden sahih hadislere de aykırı.

5. Nesh olayında nâsih'in (hükmü kaldıran delil) kesinlikle mensuhtan (hükmü kaldırılan delil) sonra gelmesi lazım. Burada ise öyle bir netlik ve kesinlik yok. Böylesi "kuşkulu" rivâyetlerle "nesh" yoluna gitmek, siz de takdir edersiniz ki mümkün değil! Kaldı ki "nesh" olayında, imkanlar elverdiği sürece, delillerin arasını bulmak ve uzlaştırmaya gitmek temel bir kuraldır.(7) Aralarını bulmak ve bir şekilde uzlaştırmak mümkün iken kesinlikle "nesh"e gidilmez. Bu kuralı neden işletmiyor ve bu delillerin arasını bulmaya hiç çalışmıyorsunuz!?

6. Gelelim rivâyetlerin ayrı ayrı tahliline: İbn-i Abbâs ile Ebû Hüreyre rivâyetlerinin tahlillerini daha önce yapmış; "asılsız" olduklarını ispatlamıştık. Abdullâh b. Mes'ûd'a isnat edilen rivâyetin senedinde ise; hem ızdırâb (yani çelişkiler) var, hem de adları belirtilmeyen râvîler var. Bu yüzden onun kabulü de imkansız!

İmam Ali'ye isnat edilen rivâyetin senedinde Mûsâ b. Eyyûb ile ondan nakleden Abdullâh b. Lehî'a var. Mûsâ hâfıza sorunu bulunduğu için, hadisleri münker olan bir râvî.(8) Abdullâh ise tedlîsiyle meşhur bir râvî. Bu yüzden hadisçiler tarafından çokça eleştirilen birisi. Böyle râvîlerin "an'ane"li, yani üstadından "an"="den, dan" harfiyle rivâyet ettiği hadisler makbul sayılmaz. Bu rivâyette de durum aynen böyle.

Dolayısıyla İmam Ali'ye isnat edilen bu rivâyetin aslı esası yok! Zaten "zayıf" bir rivâyet olduğunu Yahyâ b. Saîd el-Qattân da ifade etmiş bulunuyor. (9)

Saîd b. Müseyyib ise nihayet bir tâbiîdir; sözü delil ve hüccet olacak birisi değildir. Dolayısıyla bu rivâyet de kimseyi bağlamaz.

Neticede, bütün bu rivâyetler tamamen "asılsız" ve "düzme"dir. Bunlarla "nesh"e gitmek insaf ve adâletle bağdaşmaz.

b. Hadislerle nesh:

Yukarıdaki durumunu açıkladığımız rivâyetlerle Müt’a ayetinin neshedildiğine -haklı olarak- yaklaşamayan bazı alimler, söz konusu ayetin "hadislerle" neshedildiğini iddia ediyor! Ebû Abdillâh el-Mâzirî, İbn-i Hümâm vb. alimler bu kanaati taşıyor. (10) "Hadisler"den kasıt ise, daha önce geçen, Müt’a nikâhını haram sayanların dayandığı "Sünnetten Deliller"dir.

Cevap: 1. Konuyla ilgili rivâyetlerin her birini teker teker ele alıp bütün tahlilleriyle birlikte inceledik. Bunlardan olsa olsa sadece "Sebra Hadisi" neshe elverişli olabilir! Çünkü sadece onda "ebedîlik = kıyamete kadar" kaydı var! Yemen'in ünlü alimlerinden Muhammed Ali eş-Şevkânî de bunu açıkça ifade ediyor. eş-Şevkânî, Nisâ sûresinin ilgili ayetinin açık ifadesinden ve Abdullâh b. Mes'ûd hadisinin ifadelerinden hareketle; Müt’anın İslâm'ın ilk dönemlerinde mubah = helal olduğunu ifade ettikten sonra "Ancak bu mubahlık bir takım hadislerle neshedilmiştir!" diyor. Ardından Sebra, Abdullâh b. Abbâs (meşhur fetvasından döndüğünü ifade eden a şıklı Tirmizî'nin rivâyeti) ve Hayber ile ilgili İmam Ali (a.s) hadislerine yer veriyor ve sonunda aynen şunları söylüyor: "Bu konuda asıl hüccet, Müt’anın kıyamet gününe kadar haram kılındığını ifade eden rivâyettir." (11)

Bundan da anlaşılıyor ki; onların "nâsih = neshedici" olarak yegâne dayanakları "Sebra hadisi". Onun da ne durumda olduğunu yerinde gördünüz. Böylesine şâibeli bir rivâyetle, ayet, hadis, sahabe ve tâbiînin tatbikatıyla yer etmiş bir hükmü kaldırmanın imkanı var mı? Bu insaf ve vicdana sığar mı!?

2. Sebra hadisinin tüm eleştirilerden sâlim olduğunu düşünsek bile; nihayet bir kişinin rivâyetinden ibaret; yani haber-i ahattır. Böyle bir rivâyetle "nesh"den söz edilebilir mi?

3. Kaldı ki burada bir de "Sünnet'in Kur'an'ı nesh edip edemeyeceği" meselesi var. Hadislerle neshi ileri sürenlerin bu yaklaşımı ise tamamen, "Sünnet'in Kur'an'ı nesh edebileceği" ön yargısına dayanıyor. Oysa başta İmam Şâfiî ile Ahmed b. Hanbel olmak üzere pek çok müçtehit, Şâfiîler ve Hanbelîler, böyle bir şeyi kesinlikle kabul etmiyor. Doğrusu da bu. "Sünnetin Kur'an'ı nesh edebileceğini" söyleyen Hanefîlerle Mâlikîler ise, o sünnetin (hadisin) mutlaka "mütevâtir olması" gerektiğini açıkça ifade ediyorlar. (12)

Dolayısıyla, "Sebra hadisi" zaten "mütevâtir" olmak bir tarafa, meşhur bile olamadığı için, onunla Müt’a ayetinin neshi hiçbir şekilde mümkün değil! (13)

c. İcmâ ile nesh:

Yukarıdaki nesh çeşitlerinden tatmin olamayan bir kısım alimler ise "icmâ ile nesh"den medet umuyor; böylece bataklığın birinden kaçalım derken, ondan daha büyük bir bataklığa saplanıyorlar! Özellikle Hanefîlerin başvurduğu "nesh" bu çeşit neshtir. Ebûbekr er-Râzî el-Cessâs, es-Serahsî, el-Merğînânî, el-Mavsılî, Fahruddîn er-Râzî, İbn-i Abdirrahmân ed-Dimaşqî ve Abdülvehhâb eş-Şa'rânî bu yola başvuranların en önde gelenlerinden. (14)

Cevap: 1. Burada bu iddiada bulunanlara sormak lazım: Yukarıda 30'a yakın sahabe ve tâbiînin Müt’aya izin verdiklerini, sizin muteber kabul ettiğiniz kitaplardan derledik; bunları kitaplarınızda görmüyor musunuz? Abdullâh b. Abbâs'ın fetvasından döndüğüne dair rivâyetlerin tümüyle yalan olduğunu ispatlamadık mı? Peki siz bunların farkında değil misiniz? Böyle acı(!) gerçekler ortada dururken, icmâdan bahsetmek mümkün mü ki "icmâ ile nesh"ten bahsediyorsunuz?

2. Burada "Tamam, önce ihtilâf vardı; ancak daha sonra icmâ gerçekleşti ve önceki ihtilafı ortadan kaldırdı" da diyemezsiniz. Çünkü: Birincisi, sonradan gerçekleşen bir icmânın, önceden var olan ihtilâfı ortadan kaldırıp kaldıramayacağı bir hayli tartışmalı. Ahmed b. Hanbel'e ve mezhebindeki temel yaklaşıma göre; sonraki icmâ, önceden var olan ihtilâfı ortadan kaldıramaz. Şâfiîlerin, Zâhirîlerin, sözlerinden anlaşıldığı kadarıyla Ebû Hanîfe ile öğrencisi Ebû Yusuf'un ve bazı Mâlikîlerin(15) yaklaşımı da bu. Daha çok Hanefîler "kaldırır" diyor. (16)

İkincisi, böyle bir durum da yok ortada! Sahabe ve tâbiînin ihtilafından sonra, günümüze kadar hangi asırda icmâ gerçekleşmiş! Bu hayâlî icmâya kimler katılmış? Ehl-i Beyt mektebinin (İmâmiyye) müçtehit alimlerinin dışlandığı icmâ, meşrû ve bağlayıcı bir "icmâ" olabilir mi? Yoksa sizler, "Muhammed'in ümmeti" denince sadece kendinizi mi görüyorsunuz!?

3. İcmâ olduğunu varsayalım. Pekî bu durumda ayet, icmâ ile nesh edilebilir mi? Nesh Allah'ın Peygamberi'nin (s.a.a) hayatıyla sınırlı, icmâ ise ancak onun vefatından sonra mümkün iken ve bu durum herkes tarafından bilinirken, nasıl olur da "icmâ ile nesh"ten bahsedilir!? Bu iddiayı öne çıkaran Ehl-i Sünnet alimleri, diğer taraftan "İcmâ nâsih yada mensûh olamaz" dediklerini (17) ne çabuk unutuveriyorlar?

 

Bütün bu gerçekler karşısında İbn-i Hümâm, el-Merğînânî ve benzerlerinin "Müt’a nikâhı icmâ ile mensûhtur!" ibaresini bu haliyle doğru bulmuyor ve "Yani icmânın dayandığı delillerle mensûhtur. Aksi halde, icmânın nâsih yada mensûh olma özelliğinin bulunmadığı malum." diyerek düzeltme yoluna gidiyor. (18)

Sözü edilen "icmâ"nın delili de olmadığına göre; kökü olmayan bir icmâ ile yola çıkılmış demektir.

Bu konuda kesin hüccet daha önce geçen Câbir, Ömer ve Imrân hadisleridir. Hz. Câbir bu nikâhın Allah'ın Rasûlü (s.a.a) zamanında uygulandığını, bu uygulamanın I. Halife zamanında ve II. Halife döneminin ilk yıllarında da devam ettiğini; sonunda II. Halife'nin bizzat kendisi tarafından yasaklandığını söylüyor.

Ömer b. Hattab da iki Müt’anın Allah tarafından helal kılındığını ve peygamber efendimiz zamanında uygulandığını söyledikten sonra artık her ikisini de kendisinin yasakladığını ve yapanları cezalandıracağını herkese açıkça ilan ediyor!

Hz. Imrân'ın sözleri ise daha bir açık. "Allah'ın kitabında "Müt’a ayeti" nazil oldu; Allah'ın Rasûlü (s.a.a) de onu bize emretti. Daha sonra bunu nesheden bir ayet nazil olmadığı gibi, Allah'ın Rasûlü (s.a.a) de vefatına dek bizi ondan menetmedi. (Yalnız) ondan sonra bir adam çıkıp kendi düşüncesiyle dilediğini söyledi."

İmam Ali (a.s) ile onun en yakın arkadaşı Abdullah b. Abbas'ın "Ömer Müt’ayı yasaklamasaydı..." sözleri de aynı gerçeği ifade ediyor.

Abdurrazzâq b. Hemmâm, Ebû Dâvûd ve İbn-i Cerîr et-Taberî'nin Buhârî ile Müslim'in şartlarına göre gayet sahih isnatla rivayetine göre Hakem b. Uteybe de Müt’a ayetinin "muhkem" bir ayet olduğunu; dolayısıyla neshin kesinlikle söz konusu olmadığını ifade ediyor. (19)

Kısacası her ne şekilde olursa olsun; Müt’a nikâhının helalliğinin neshedildiği iddiaları, delil ve mesnetten tamamen yoksundur. Bunlar sırf mezhebi kurtarmak için ileri sürülmüş laflardır bizce.

 

DİPNOTLAR:

1)- Dönüşümlü nesh iddiaları için bk. İbn-i'ül-Arabî,I,389; İbn-i Kesîr:I, 474; en-Nevevî, VIII, 169~170; IX,181; İbn-i Hümâm,III,247; el-Halebî, es-Sîra:III,53,119; Davudoğlu, VI, 423, VII, 236, IX, 178

2)- bk. et-Tefsîr:X,52

3)- el-Beyheqî,VII,207; el-Cessâs,III,101; es-Serahsî,V,152; el-Kâşânî, II,273 vs.

4)- el-Beyheqî,VII,207; Dâraqutnî, el-Hâzimî ve kısaca Abdürrazzâq rivâyet ediyor. bk. ez-Zeyle'î,III,180; el-Aynî,XVI,304; İbn-i Hacer, el-Feth:XII,216; el-Qurtubî...

5)- Daha önceki, "Tebuk seferinde Müt’anın yasaklandığına ilişkin" Ebû Hüreyre rivâyetinin içinde geçiyor.

6)- İbn-i Ebî Şeybe ile el-Beyheqî (VII,207) sahih isnatla rivayet ediyor. ayr. bk. İbn-i Hacer, el-Feth:XII,216

7)- bk. İbn-i Âbidîn,I,487

8)- ez-Zehebî,IV,200

9)- ez-Zeyle'î,III,180

10)- en-Nevevî,IX,179; İbn-i Hümâm,III,247

11)- bk. ed-Derâriyyü'l-Mudıyye:II,56

12)- Sadece Zâhirîler Kur'an'ın "haber-i vâhid" ile de neshedilebileceğini kabul ediyor. Ayrıntılı bilgi için bk. Ebul-Huseyn el-Basrî,I,392; es-Serahsî,II,67; el-Pezdevî,III,895; Sadruşşerîa,II,486; eş-Şîrâzî,264; Ebû Ya'lâ,III,788; el-Bâcî,350; İbn-i Hazm,IV,518; el-Ğazzâlî,I,124; el-Âmidî,III,138; İbn-i Hâcib,II,197; İbn-i Qudâme,I,223; el-Beydâvî,II, 38; Âlü Teymiyye,183; İbn-i Hümâm,III,64; es-Sübkî,II,78; M. Husrev, 201; İbn-i Abdişşekûr, II,78; Mahmud Es'ad, Telhîs-i Usûl-i Fıqh:292

13)- Zâhirîlerin görüşüne göre de mümkün değil; çünkü haber-i vâhid olan "Sebra hadisi"nin hemen her şeye aykırı, "şâzz" bir rivâyet olduğunu yerinde gördünüz.

14)- el-Cessâs,III,102,103; es-Serahsî,V,152; el-Merğînânî,III,247; el-Mavsılî,III,89; er-Râzî,X,50~51; ed-Dimaşqî, Rahmet'ül-Ümme:II,81; eş-Şa'rânî, el-Mîzân'ül-Kübrâ:II,107

15)- Ebûbekr el-Bâqıllânî ile Qâdî Iyâd bu kanaatte. Qâdî Iyâd üstelik, "Alimlerimize göre esahh = en doğru görüş bu." diyor. bk. en-Nevevî, IX,181~182

16)- Ayrıntılı bilgi için bk. Ebul-Huseyn el-Basrî,II,38,54; es-Serahsî,I, 319, el-Mebsût,XIII,5; el-Pezdevî–el-Buhârî,III,967; Sadruşşerîa,II, 507; eş-Şîrâzî,378; el-Bâcî,425; İbn-i Hazm,IV,560; el-Ğazzâlî,I,203; el-Âmidî,I,233; İbn-i Hâcib,II,41; İbn-i Qudâme,I,376; Âlü Teymiyye, 291~292; el-Kâşânî,II,95,IV,130,VII,15; İbn-i Hümâm,III,88, el-Feth: VII,302; es-Sübkî,II,186; en-Nevevî,IX,181; İbn-i Abdişşekûr,II,226

17)- Ehl-i Sünnet mektebinin bütün mezhepleri bu kuralda ittifak etmiş durumdalar. Sadece Hanefîlerden Îsâ b. Ebân ile Zâhirîlerden İbn-i Hazm "İcmâ ile nesh câizdir" derken, icmânın dayandığı "deliller"le neshin mümkün olabileceğini ifade ediyorlar. Bu durumda ihtilaf "kavram kargaşası"ndan öte geçmiyor. Yine Hanefîlerden Fahrulislâm el-Pezdevî "icmâ yalnız icmâ ile neshedilebilir!" gibi gülünç bir iddiada bulunuyor ve kimsenin ilgisini çekemiyor!

bk. Ebul-Huseyn el-Basrî,I,400; es-Serahsî,II,66; Sadruşşerîa,II,487; el-Pezdevî-el-Buhârî, III,896,982; el-Bâcî,361; İbn-i Hazm,IV,530; Ebû Ya'lâ,III,826; el-Ğazzâlî,I,126; el-Âmidî,III,144; İbn-i Hâcib,II,198; İbn-i Qudâme,I,229; el-Beydâvî,II,170; en-Nesefî,II,85; Âlü Teymiyye, 202; İbn-i Hümâm,III,67; Molla Husrev,202; İbn-i Abdişşekûr,II,81; M. Es'ad, Telhîs:293; Bilmen,I,99

18)- Feth'ul-Qadîr:III,247

19)- et-Taberî ile es-Süyûtî'nin tefsirlerine; ilgili ayetin tefsirine bk.

 

 

VI. AKLÎ DELİLLER:

 

Müt’a nikâhı için "haramdır" diyenlerin aklî ve sosyolojik delillerinin de olduğu inkar edilmez! Onların ileri sürdükleri bu delilleri ise şu şekilde sıralayabiliriz:

1. Müt’a nikâhında talak, iddet, nesep ve miras gibi hukûkî hükümler cereyan etmez. Oysa bunlar normal bir nikâhın hükümlerindendir. Bu bakımdan Müt’a meşrû bir evlilik sayılamaz!(1)

2. Nikâh şehveti teskin etmek için değil; sadece ırz ve namusu korumak ve çoluk-çocuk sahibi olmak için meşrû kılınmıştır. Müt’ada ise çoluk çocuk sahibi olmak diye bir şey yoktur; sırf şehveti teskin vardır! Bu açıdan da Müt’a nikâhı meşrû bir nikâh değildir. (2)

3. Zinada meniyi boşa verip israf etmek vardır ve bu yüzden de "sifâh" adını almıştır. Müt’a nikâhında da durum bundan farksızdır. Dolayısıyla Müt’a nikâhı bir tür zina ve sifahtır. Bu bakımdan meşrû olması imkânsızdır! (3)

Abdullah b. Zübeyr, Abdullah b. Ömer, Saîd b. Müseyyeb, Urve b. Zübeyr ile Mekhûl Müt’a nikâhına zina ve sifah gözüyle bakanlardan! Hanefîlerden Ebûbekr er-Râzî el-Cessâs bunlara büyük sahabe Abdullâh b. Abbâs'ı da dahil ediyor ve bu görüşü hararetle savunuyor!(4)

4. Müt’ada özellikle kadın açısından onur kırıcı, aşağılayıcı bir durum vardır. Namus adeta pazarlık konusu edilmekte ve para karşılığı satılmaktadır!

5. Dâimî (süresiz) nikâhı bir şeyi tümüyle satın alıp mülk edinmeye, Müt’a nikâhını da icâra akdine, yani bir süreliğine kiralamaya benzetebiliriz. Zira dâimî nikâhta, meselâ zaman şartı öne sürülemez; satın almada da durum aynıdır. "Şu malı iki aylığına satın alıyorum" denmez. Müt’a nikâhında ise zaman şartı koşma durumu vardır; bu bakımdan "Şu malı iki aylığına kiralıyorum." demeye benzer. Oysa ırz ve namusun belli bir süreyle kiralanması doğru değildir! (5)

Cevap: Özellikle Hanefîlerden Ebûbekr er-Râzî el-Cessâs'ın bayraktarlığını yaptığı bu sözde aklî delillere sırasıyla cevap vermeye çalışalım:

1. Müt’a nikâhında iddet ve nesep hükümlerinin cârî (geçerli) olduğunu daha önce defalarca izah ettik. Ayrıca, sırf talak ve miras yok diye bu nikâha haram demenin imkansız ve bunun yanlış olduğunu da ortaya koyduk. Çünkü bu sözde aklî gerekçeyi ileri sürenler başta; tüm Ehl-i Sünnet mektebi, "aralarında miras cereyanını kabul etmediği" halde; bir Müslüman erkeğin kitap ehli bir kadınla evliliğine izin veriyor! Miras olmadığı halde bu evliliği meşrû kabul ediyor! Bu çelişkinin sebebi ne? Neden bu câiz de öbürü câiz değil!?

Dolayısıyla Müt’a nikâhı da meşrû bir nikâhtır ve dâimî nikâhtan en çarpıcı farkı "süreli" olmasıdır. Buna rağmen o da bir evliliktir; kadın o süre içinde bir başka erkekle kesinlikle evlenemez. Bu esnada sadece kocasının eşidir. Çocuk olursa nesebi belli (yani babasına ait) olur. Kadın, evlilik bittiğinde veya kocası öldüğünde iddet bekler. Talaka ise, nikâh zaten süreli olduğu için gerek yok. Bunun neresinde gariplik var!?

Hem Allah ve Rasûlü bu nikâha izin verirken talak ve miras var mıydı? Bu gibi sözde aklî delillerle, Allah ve Rasûlü'nün verdiği hükmü reddetmeye mi çalışıyorsunuz?

2. Nikâhın sırf ırz ve namusu korumak ve çoluk çocuk sahibi olmak için meşrû olduğu; Müt’a nikâhında ise böyle bir şey olmadığı için meşrû olmadığı iddiası ne kadar ön yargılı ve ne kadar câhilce bir iddia! Böyle bir "delil"i çıkaran akla şaşmak elden bile değil!

Şimdi söyler misiniz: Bir insan, sırf şehevî arzularını yatıştırmak için dâimî bir nikâhla evlenemez mi? Böyle bir nikâh için "haramdır" diyebilir misiniz? Bu ne biçim mantık, Allah aşkına!? Fakihler (İslâm Hukûku alimleri), evlenmediği takdirde zinaya düşecek bir kimse için; "evlenmesi farzdır / vaciptir!" demiyor mu?(6) Onların bu fetvası, sırf şehevî arzuları tatmin için de evlenilebileceği konusunda sizce yeterli değil mi yoksa!?

Bu mantıkla yola çıktığımızda, tamamen kısır olan birisiyle evlenmeye "haram" demek gerekir. Sizce bir erkek tamamen kısır yada çocuk doğurma ihtimali kalmamış bir kadınla, bir kadın da aynı özelliğe sahip bir erkekle evlenemez mi? Buna "haramdır!" diyebilir misiniz!?

Hem "azil = cinsel ilişki esnasında, hamileliği önlemek için meninin dışarı boşaltılması" neden meşrû kılınmış?(7) Allah'ın Rasûlü (s.a.a) buna neden izin vermiş? Nikâhtan ve cinsel ilişkiden maksat mutlaka çoluk çocuk sahibi olmak olsaydı; Allah'ın Rasûlü (s.a.a) azle izin verir miydi? Kaldı ki böyle bir durumda, bir kimsenin, Allah uzun ömürler verirse, ömür boyu kaç çocuğu olur!?

Diğer yandan; Müt’a nikâhında çoluk çocuk sahibi olmak düşüncesinin bulunmadığını nereden biliyorsunuz? Bu tür iddiaları nereden bulup çıkarıyorsunuz? Bir kimse dâimî nikâhla evli; fakat hiç çocukları olmuyorsa, mutlu bir evlilikleri varsa; üstelik çocuk sahibi olmak için ikinci bir dâimî evliliği göze alamıyorsa; böyle birisi Müt’a yoluyla neden çocuk sahibi olamasın!?

3. Zinanın, sırf meniyi boşa vermekten dolayı haram kılındığı iddiası korkunç bir iddia! Yani, meni boşa verilmeyip de çocuk peydahlanırsa; zina "zina" olmaktan çıkacak mı!? Bu ne sarhoşluk ve ne dediğini bilmezlik! Mezhep taassubunun böylesi görülmüş mü? Sırf mezhebi kurtarmak uğruna katlanılanları görüyor musunuz!?

Sizce bir erkeğin, eşiyle sevişirken cinsel ilişkiye girmeden menisi boşalsa; menisini boşa verdiği için haram mı işlemiş olur!?

Az önce de ifade ettiğimiz gibi; azilde de meninin boşa verilmesi var. Öyleyse azil için "caiz değil" mi diyeceksiniz? Arkasından azil yapılacak bir cinsel ilişki için de "zina" benzetmesi mi yapacaksınız? Bu durumda Allah, Rasûlü ve bütün İslam hukuku alimleri size ne der?

Madem "Müt’a" zina gibi bir şey; o zaman Allah ve Rasûlü neden ona izin verdi? Neden onun uygulanmasına göz yumdu? Yoksa el-Cessâs gibi "O zaman zina değil idi; sonra zina oldu!"(8) mu diyeceğiz!? Böyle saçmalık mı olur? Bütün bunlar Allah ve Rasûlü'ne iftirâ değil mi? el-Cessâs, zinanın haramlığının "aklî = çirkinliği akıl ile sabit" olduğunu kabul ettiği halde (9); aklın çirkin kabul ettiği bir şeye Allah ve Rasûlü'nün izin verdiğini burada nasıl iddia edebiliyor!? Bu ne çelişki ve bu ne sarhoşluk!? Ey el-Cessâs! Bunlar sana hiç yakışıyor mu!? Bütün bu "akıl almaz" yorumların sebebi ne? Mezhebi kurtaralım derken, ne durumlara düştüğünün farkında mısın acaba!? İnsan bunları söylerken haya etmez mi? (10)

Rivâyetlerden Abdullâh b. Ömer'inkine bir denecek yok. Bu söz gerçekten ona aitse; Allah'ın Rasûlü'ne iftirâ atmış demektir ve bu durum sadece kendisini bağlar.

İbn-i Zübeyr ile İbn-i Müseyyeb'e ait rivayetlere de bir diyeceğimiz yok; bunlar onlara uyar ve kimseyi bağlamaz!

İbn-i Abbâs'a izafe edilen rivâyet ise hem kendisinden gelen en sahih ve en sağlam hadislere ters; hem de isnat bölümünde yer alan "Hâşim oğullarının azadlısı Ebû İshâq" şahsı ve durumu meçhul birisi!(11) Dolayısıyla söz konusu rivâyet zayıf ve asılsız!

Hem Abdullâh b. Abbâs, böyle bir söz sarfedecek kadar câhil, Allah ve Rasûlü'nün izin verdiği bir şeye "sifâh" diyecek kadar edepsiz olabilir mi? Siz İbn-i Abbâs'ı iyi tanıyor musunuz? Asıl İbn-i Abbâs'ı "câhil" duruma sokup "edepsizliğe" mahkum eden, bu uydurma rivâyetleri ona isnat eden kimseler câhil ve edepsizdir!

Kaldı ki Abdullâh b. Abbâs'tan Müt’anın "sifâh" olmadığına dair sahih bir rivâyet de gelmiş bulunuyor. (12)

Urve b. Zübeyr ile Şamlı Mekhûl'e gelince; sözlerini alın duvara çarpın!

4. Müt’a nikâhında madem namus pazarlık konusu ediliyor, madem ki kadının onuru zedeleniyor; o halde Allah ve Rasûlü buna neden izin veriyor!? Allah'ın Rasûlü (s.a.a) böyle bir nikâhın uygulanmasına neden göz yumuyor!? Durum böyle olsaydı Allah ve Rasûlü buna izin verir miydi? Bunlar ne biçim iddia? Bu iddiaları öne sürenler, Allah ve Rasûlü'nü ne duruma soktuklarının farkında mıdırlar acaba!? Yoksa "câiz ve helal iken namussuzluk anlamına gelmiyordu, onur kırıcı bir tarafı yoktu. Haram kılındıktan sonra durum değişti!" mi diyeceksiniz!!!?

Oysa, normal nikâhta olduğu gibi, Müt’a nikâhında da zorlama yoktur ve her şey karşılıklı rızaya dayalı olarak yapılmaktadır. Buna razı olan bir kadın böyle bir şeyi aklına getirmiyor da size ne oluyor? Hem Müt’a nikâhının dâimî nikâhtan en göze çarpan farkı "süreli" olmasıdır. Bunun neresinde onur kırıcı bir şey var! Bir kadınla süreli evlilik onur kırıcı ise, onunla devamlı evlilik de onur kırıcı olmaz mı? Bu nasıl bir akıl ve bu nasıl bir mantık?

Diğer yandan; şayet Müt’a nikâhında "ücret" söz konusu olduğu için ırz ve namus pazarlık konusu ediliyor, geçici bir süreyle kiralanmış oluyorsa; bu durum dâimî nikâhta yok mu sizce!? "Mehir" diye bir şey duymadınız mı siz hiç? Bu mantıkla yola çıktığınızda; Müt’ada "ücret" olduğu için bir kadın bir süreyle kiralanmış oluyorsa; dâimî nikâhta "mehir" bulunduğu için bir ömür boyu kiralanmış; hatta adeta satın alınmış olmuyor mu? Allah aşkına söyleyin: Sizler aklınızla mı, yoksa duygularınızla mı konuşuyorsunuz!?

Bir kadını, Müt’a nikâhıyla evlenmek değil; böyle yobazların ve ne dediğini bilmezlerin sözleri üzer.

5. Dâimî nikâhı "tümden satın almaya", Müt’ayı ise "bir süreyle kiralamaya" benzdten bu yaklaşımı; el-Cessâs dışında kimsede göremedim! Kadını bir eşyaya benzeten, onun onurunu tümden rencide eden bu sözleri; el-Cessâs gibi bir ilim adamına yakıştıramadım doğrusu! Hoş, el-Cessâs bu konuda kendisinden beklemediğimiz pek çok ilginç, akıl ve mantık dışı sözler sarfediyor! Ve bütün bu sözler, bilmem farkında mı, kendi ağırlığını hafifletiyor!

İşte; "aklî ve sosyolojik delil" diye ileri sürülen tüm iddiaların akıl-mantık ürünü olmadığı bütün çıplaklığıyla meydanda. Bunlar tamamen "Müt’a zaten haramdır" ön yargısıyla yola çıkılmış, bütünüyle duygu ve his kokan yaklaşımlardır. Bunlar ortaya konurken, farkındaysanız, Allah ve Rasûlü'nün konumu tümden unutulmuştur! O halde akıl ve mantık değil, his ve taassup kokan bu sözleri "aklî delil" diye ileri sürmek, cidden ayıptır!

Bu türden korkunç ve akıl-mantık dışı iddiaların temelinde, hiç kuşku yok, "Bir konuda ayet yada hadisler, alimlerimizin görüş ve içtihatlarına ters düşüyorsa; alimlerimizin görüş ve içtihatlarını alır, ayet ve hadislerin neshedildiği yada bir şekilde yorumlandığı kanâatine varırız!" (13) sakat mantığı yatıyor.

Oysa Allah (c) şöyle buyuruyor: "Allah ve Rasûlü bir konuyu hükme bağladığı zaman, iman sahibi ne bir erkek ve ne de bir kadın için, kendilerine ait o konuda tercih yapma imkânı yoktur. Kim Allah ve Rasûlü'ne isyân ederse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur."(14)

"Hayır; Rabbine yemin olsun ki, onlar aralarında çıkan anlaşmazlıklarda senin hükmüne başvurup, sonra da senin verdiğin hükümden dolayı içlerinde bir sıkıntı duymadıkları ve tam bir teslimiyetle teslim olmadıkları sürece, asla iman edemezler."(15)

 

DİPNOTLAR:

1)- bk. el-Cessâs,III,97,98~99; er-Râzî,X,50; es-Sâbûnî,I,458

2)- el-Kâşânî,II,273; Elmalılı,II,1327~1328; es-Sâbûnî,I,459; Vehbe Zuhaylî,IX,58

3)- el-Cessâs,III,97; es-Sâbûnî,I,459; Vehbe Zuhaylî,IX,58

4)- İbn-i Ebî Şeybe, el-Musannef: Müt’a nikâhı bölümü; el-Cessâs,III, 95~97 Bunlardan bazılarının sözlerini daha önce aktarmıştık.

5)- el-Cessâs,III, 102~103

6)- bk. İbn-i Abdilberr, el-Kâfî:229; İbn-i Qudâme,VII,334; el-Kâşânî,II, 228; İbn-i Hümâm,III,187; el-Huraşî, Şerhu Muhtasar'il-Halîl:III,165; İbn-i Âbidîn,III,6; Bilmen,II,41~44; Davudoğlu,VII,210

7)- İki taraf razı olduktan sonra, azlin caiz olduğunda tam bir ittifak var. bk. Hanefîler = Qâdîhân,III,410; el-Merğînânî,III,400,X, 38; el-Kâşânî,II,334,V,126; İbn-i Hümâm,III,400; el-Aynî,XVI,396; İbn-i Âbidîn,III,175; Davudoğlu,VII,338~339 Mâlikîler = İbn-i Abdilberr, 257; el-Bâcî,IV,142; el-Huraşî,III,225 Şâfiîler = eş-Şîrâzî, et-Tenbîh: 159; en-Nevevî,X,9 Hanbelîler = İbn-i Qudâme,VIII,133 vd.; İbn-i'ül-Qayyim,IV,16~18; el-Hıcâvî, el-İqnâ':III,240 İmâmiyye = Şehîd-i Sânî,II,68; Muhaqqiq el-Hıllî,II,214; Muhaqqiq Fâdıl el-Âbî,II,107; İmam Humeynî,II,242

ayr. bk. eş-Şevkânî,VII,290; Vehbe Zuhaylî,IX,85

8)- el-Cessâs,III,96

9)- el-Cessâs,V,24 ayr. bk. er-Râzî,XX,197~199

10)- Husün ve Kubuh aklî midir, şer'î midir? Yani bir şeyin güzel ve çirkin, iyi ve kötü olduğu akıl ile mi bilinir, yoksa şer'î hükümlerle mi? Bu çok detaylı ve kelam ilminin en zevkli ve önemli konularından birisi. Başlıca iki görüş var bu konuda:

1. Aklîdir: Yani bir şeyin iyi yada kötü olduğu akıl ile bilinir. Akıl o şeyin iyi mi, yoksa kötü mü olduğuna karar verebilir. Allah bir şeyi emretmişse; o şey aslında güzel bir şey olduğu için emretmiştir. Bir şeyi de yasaklamışsa; o şey zaten kötü olduğu için yasaklamıştır.

Ehl-i Beyt mektebi, Mu'tezile mektebi ve içlerinde el-Cessâs'ın da yer aldığı; Ehl-i Sünnet mektebinin büyük bir kesimi bu kanaatte. Hiç kuşku yok; doğrusu da bu.

2. Şer'îdir: Yani bir şeyin iyi yada kötü olduğu akıl ile bilinmez. Akıl o şeyin iyi mi, yoksa kötü mü olduğuna karar veremez. Akıl bu işten anlamaz! Bir şey Allah tarafından emredildiği için iyi, yasaklandığı için kötüdür! Yani o şey emredildiği için iyi ve güzel, yasaklandığı için de kötü ve çirkin olmuştur!

Kur'an'ın ruhuna ve akla tamamen aykırı olan bu görüşü ise; Ehl-i Sünnet mektebinin "Eş'arî" ekolü benimsiyor.

Konu hakkında hem kelâm, hem de usûl-ü fıkıh kitaplarının ilgili bölümlerinden yararlanılabilir. Örnek olarak bk. Sadruşşerîa,I,328 vd.; el-Ğazzâlî,I,55 vd., el-İqtisâd:73 vd.; el-Âmidî, el-İhkâm:I,72 vd., el-Ğâye: 233 vd.; Adud el-Îcî, el-Aqâid'ül-Adudiyye:II,209 vd.; el-İsnevî,I,38 vd.; İbn-i Hümâm,II,89 vd., el-Müsâyera:151 vd.; İbn-i Abdişşekûr,I,25 vd.; Seyyid Bey, Usûl-ü Fıqh:II,211 vd.; M. Rızâ Muzaffer, Usûl-ü Fıqh:I,195 vd.; Cafer Sübhânî,I,231 vd.

el-Cessâs, "O gün zina değildi; sonra zina oldu!" derken; bu konuda kendi çizgisinin dışına çıktığının farkında mıdır; bilmem!

11)- ez-Zehebî,IV,489 İbn-i Hacer'in "makbul" demesi (et-Taqrîb:II,400); Ebû İshâq üzerindeki sis perdesini kaldırmaya yetmiyor maalesef!

12)- el-Cessâs,III,95; el-Qurtubî,V,132

13)- Oruç ile ilgili bir görüşünden (bk. el-Kâşânî,II,90,100 vb.) dolayı Ebû Yûsuf'a dayandırılan bu sakat yaklaşım, Ebul-Hasen el-Kerhî tarafından "prensip"leştirilmiş, el-Hâdimî (Mecâmi'ul-Haqâiq:305; el-Berîqa:I,86,120,324,III,327,IV,74), İbn-i Âbidîn (Tenqîh'ul-Fetâvâ'l-Hâmidiyye:II,333), Mahmûd Es'ad (Telhîsu Usûl-i Fıqh:508) vb. son dönem taklitçi Hanefî alimleri tarafından harâretle savunulmuş!

(Konunun genişçe bir münâkaşası için bk. Seyyid Bey, Usûl-ü Fıqh: I, 299~304)

Teorik olarak sayılı kişilerce dile getirilen bu prensip, ne yazık ki, pratikte hemen herkes tarafından kabul görmüş, kitlelere mal olmuş!

14)- Ahzâb sûresi: 36

15)- Nisâ sûresi: 65

 

Burhaneddin bey şöyle devam ediyor: "ALİMLERİN İCMAI

Rivayetleri teker teker kaydederken de yer yer belirttiğimiz üzere, şarihler Hz Ömer’in Yasağından sonra, müt’a nikahının haramlığı hususunda ehl-i sünnet’in icmaından bahsederler(112)

Bir kere Hz Ömer çok sayıda sahabenin hayatta olduğu bir devrede müt’ayı çok açık seçik olarak haram ilan edip, bunu herkesin duyacağı şekilde ta’mim ettiği halde ona herhangi bir sahabenin itiraz ettiği duyulmamıştır. Aksine daha önce müt’a nikahına ruhsat vermiş olanların hepsinin kanaatlerinden döndükleri görülmüştür. Tahavi, bu durumu şöyle yorumlar: "Ashab’ın bu meselede itiraz etmemeleri, onların nehyettiği şeyde Hz Ömer’e uydukları delildir. Bu husustaki yasakta icmaları da, ruhsatın neshedildiğine delildir ve hüccettir. "(113)

Burhaneddin bey böyle iddia ediyor ama hem yukarıda verdiğimiz merhum Tebatebai ile Mürsel kardeşimizin yazısında hem de şimdiye kadar yaptığımız mükerrer açıklamalarda icma diye bir şeyin söz konusu olmadığını ve Ömer’in yasağına rağmen ashaptan Ömer’in baskı ve tahditlerine karşı koyma cesaretini kendinde bulanların Ömer’in yasağı karşısında direndiklerini ve hatta Ömer yanlılarıyla onun bid’ati karşısında direnenlerin tartışmalarının Abdullah bin Zübeyr’in hilafeti dönemine kadar süregeldiğini ve özellikle de Ehl-i Beyt’in bu bid’at uygulama karşısında kesin tavır aldıklarını gördük. Bu durumda icmadan bahsetmek havanda su dövmekten öte değildir. Hatta tarih, Ömer’in kendi döneminde bile ashabın onu bu ve benzeri bid’at uygulamalarından dolayı kınadıklarını, ancak Ömer’in kaba ve zorba yönetimine karşı açıkça tavır alma cesaretini de kendilerinde bulamadıklarından itirazlarını kendi aralarında dedikodu şeklinde sürdürdüklerini göstermektedir.

Bakınız meşhur Taberi tarihinde (c.3/290) 23. Hicri yılın olayları bölümünde ashabın bu tavrı nasıl beyan edilmiştir: Taberi şöyle kaydediyor: İmran bin Savad diyor sabah namazını Ömer ile birlikte kıldım. O namazda Sübhan’ı başka bir sureyle birlikte okudu. Namazı bitirdikten sonra ayrılmak istedi. Ben de onunla birlikte hareket ettim. Ömer bana: “Bir hacetin mi var?” dedi. Ben: “Evet” dedim. Ömer: “O zaman beni takip et” dedi. Ben de kendisiyle birlikte gittim. Ömer içeri girdikten sonra bana da izin verdi. Ben içeri girdiğimde o üzerinde bir şey bulunmayan bir sandalye üzerinde oturmaktaydı. Ben: “Nasihat için gelmişim” dedim. O: “Nasihatçi hoş gelmiştir” diye yanıt verdi. Ben: “Ümmetin seni dört hususta ayıplıyor” dedim. Ömer: “Anlat onları” dedi. Ben: “Onlar diyorlar ki: “Sen hac aylarında umre yapmayı yasaklamışsın. Oysa ne Allah Resulü ne de Ebubekir böyle yapmamışlardır ve bu helâldir” dedim....... Ve diyorlar ki: “Sen kadınlar müt’asını yasaklamışsın. Oysa bu, Allah’ın ümmete bahşettiği bir kolaylık ve ruhsat idi. Bir avuç dolusu ile müt’a yapıyor ve üç gün içinde ayrılırdık.”

Ömer’in buna yanıtı ise çok ilginçtir. Ömer cevaben şöyle demiştir: “Allah Resulü onu zaruret zamanında helal kılmıştı. Ama insanlar şimdi genişliğe çıkmışlardır. Sonra ben Müslümanlardan bu ruhsata amel edip de ona geri dönmeyen birini de bilmiyorum. Şimdi de isteyen bir avuç dolusu ile daimi nikahla evlenir, sonra da üç gün içinde talak ile ayrılır......”

Ehl-i Sünnet’in en büyük tarihçilerinden olan Taberi’nin meşhur tarihinde yer alan bu olay, Burhaneddin bey ve benzerlerinin iddiaları olan, Ömer yasağı koyunca ashap; iyi ki de sen bizi bilgilendirdin ve bize gizli kalan Allah Resulü’nün yasağını bize açıkladın dememiş; aksine, Ömer’in tahditli yasağına rağmen, bunun Allah’ın ümmete bahşettiği bir kolaylık ve ruhsat olduğuna inana durmuş, ancak Ömer’in tahditlerinden korktuklarından da bunu bizzat kendi yüzüne dikilerek söylemek cesaretini de kendilerinde bulamadıklarından itirazlarını onun arkasında dedikodu şeklinde sürdürmüşlerdir. Öyle ki, belki de Ömer’in casuslarından olan İmran bin Savad bunu ona iletmek zorunda kalmıştır.

Sonra bu olay ve Ömer’in cevabı, bunu Allah Resulü’nün yasaklamadığı ve yasaklayanın bizzat Ömer’in kendisi olduğunu gözler önüne sermektedir. Zira eğer bunu Allah Resulü yasaklamış olsaydı, o zaman artık, Müslümanlar onu ayıplamaz ve Ömer de, içtihat ettiğini gösteren, “Bunu Allah Resulü zaruretten dolayı koymuştu, şimdi ise insanlar genişliğe çıkmıştır” şeklinde istidlal etmez ve: “Ne diyorsunuz be adam? Bu Allah Resulü’nün yasağıdır, benim işim sadece Allah Resulü’nün yasağını ilan edip uygulamaya koymaktan ibarettir. Onlar gerçekte beni değil, Allah Resulü’nü ayıplamaktalar” diyerek kesin tavrını ortaya koyardı.

Bir de şaşılacak Ömer’in: “Şimdi de dileyen bir avuç dolusu ile daimi nikahla evlenir, üç gün içinde de talak ile ayrılır” önerisidir. Demek ki, ne müt’a nikahı ruhsatını veren yüce Allah o sonsuz hikmetiyle ne de akl-ı kül olan ve vahiy dışında söz söylemeyen Allah Resulü, Müslümanların bir avuç dolusu ile daimi nikahla evlenip sonra da üç gün içinde talak ile ayrılabileceklerine akıl, hikmet erdirememişler ki, müt’a denen bu yanlış yolu Müslümanların başına bela etmişler; ta ki, Ömer gibi bir hikmet dehası gelmiş ve hem Allah’ın hem de Resulü’nün bu büyük yanlışının önüne geçmiş ve Müslümanların ufkunu açmıştır!! Ehl-i Sünnet’ten Ömer’in bir çok kez Allah Resulü’nün yanlışının önüne geçtiğini ve onu doğrulttuğunu duymuştuk da, ama Allah’ın yanlışını da doğrulttuğunu pek duymamıştık. Demek ki, aslında Ömer hatta Allah’ın yanlışını doğrultacak kadar büyükmüş de biz bunun farkında değilmişiz! Bizi böylesi bir hikmet dehası ile tanıştırdığınız için size ne kadar teşekkür etsek azdır!

Burhaneddin bey şöyle devam ediyor:  

Hz Ali, ruhsatın mensuh olduğunu söyler. (114)

Cafer İbnu Muhammed, müt’a hakkında sorulunca: "Bi-aynihizina" demiştir. (115)

İbnu’l-Münzir: "İlklerin (sahabe, tabiin) bazılarında müt’a hakkında ruhsat rivayeti gelmiştir. Ama şimdilerde, Rafızîlerin bir kısmı dışında ona cevaz veren tek kişinin varlığını bilmiyorum. Rafızîlerin iddiasına gelince: Allah’ın kitabına Resulü'nün sünnetine muhalif sözün, hiçbir değeri yoktur. (116) demiştir.

İmam Malik "Haram"dır demiştir. (117)

İmam Şafii "iki kere neshedildi"demiştir(118)

İbnu Cürey, Basra'da müt’anın cevazıyla ilgili 18 hadis rivayet etmiş olmasına rağmen görüşünden rücu etmiş, haramlığına hükmetmiştir(119)

Buhâri, müt’a ile ilgili bab’a şöyle bir başlık koymuştur:. BAABÜ NEHYİ RASULİLLAHİ AN NİKAHIL MÜT’ATİ AAHERAN. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .
"en sonda Resulullah (A. S. )’ın müt’a nikahını yasakladığına dair bab"(120)

İbnu Hacer, Buhâri’nin, bu başlıkla, müt’a nikahının önceden mubah olduğu halde sonradan yasaklandığı kanaatini taşıdığını belirtir. (121)

Görüldüğü üzere, müt’a nikahının haram olduğu hususunda icma hasıl olmuştur. İcmanın hükmünü değiştirmeye, gerçek müçtehide bile din-i mübin-i İslam yetki tanımamıştır. İcma dinimizin kaynaklarından, edille-i şer’iyeden biridir.

Şimdiye kadar defalarca ileri sürülen bu hadis diye nitelenen sözlerin ve iddia edilen icmanın mahiyetini ve ne anlama geldiğini gördük dolayısıyla artık tekrara gerek görmüyoruz.

“MÜT’A NİKAHININ CEZASI

Belirttiğimiz üzere, Şia’dan bazıları hariç, bütün İslam uleması bunun haram olduğunu söylemekte müttefiktir. Ehl-i Sünnet ise icma etmiştir. Ehl-i Sünnet’ten sadece İbnu Abbas’tan lehinde fetva rivayet edilmişse de, sonradan o da fetvasından rücu etmiştir. Alimler, İkinci Halife Ömer’in yasağından sonra müt’aya başvuran olması durumunda verilecek hüküm üzerine de mütalaa beyan ederler.  Nevevi’nin kaydına göre, böyle bir akdin,duhulden (kadına temas)önce de olsa sonra da olsa batıl olduğunu söylemekte icma vardır. Sadece İmam Züfer merhum"şart batıl, nikah sahihtir demiştir Yani, müddetle ilgili şart batıl addedilerek, normal bir nikah sayılacağına hükmetmiştir(122).  Tahavi, Züfer’in:"Müddet şartı batıldı, müt’a nikahı ebedi müddetle yapılan nikah gibi olur"sözünü. . . MEN KAANE INDEHÜÜ MİN HAZİHİNNİDAAİ ELLETİİ YETEMETTEU BİHİNNE FELYÜFARIGHÜNNE. . . .

"Müt’a nikahı ile aldığı kadını yanında bulunduranlar onları salsınlar hadisini göstererek reddeder: "Önceki akid, akdin ebedi olarak devamını gerektirmez. Eğer gerektirseydi, kadın ve erkeğin akid sırasında koydukları müddet şartını feshederdi. Yasaktan önce sıhhat ve cevazı sabit olduğuna göre,nikahı feshetmez. Öyleyse hadisteki ayrılma emri bu çeşit aktin ebedilik hakkı tanımadığına delildir. Ebu Hanife,  Ebu Yusuf, Muhammed böyle hükmeder. "(123)

Müt’aya terettüp edecek ceza, meseleyi değerlendirmedeki ihtilafla ilgilidir. Şöyle ki:Bu batıl ve haram olduğuna göre, zina addedilip haddi zinanın uygulanması gerekir. Ancak alimler, bunu demekte ihtiyatı tercih etmişlerdir. Eğer müt’anın zina ve dolayısıyla haram olduğu hususunda eksiksiz bir icma olsaydı hadd-i zina gerekecekti. Fakat icmanın bu meselede tahakkukunda şüphe hasıl olmuştur. Çünkü İbnu Abbas’ın bidayetine lehinde fetvası vardır. Ulemanın benimsediği umumi prensibe göre, herhangi bir meselede, selef müçtehitlerinden bir tanesinin de olsa muhalefeti, icmayı bozmaktadır.

Bu meselede icmayı bozmuş olan İbnu Abbas (R. A. )’ın da sonradan evvelki görüşünden vazgeçip müt’anın haram olduğuna kail olduğu da bilinmekte; dolayısıyla icma tamamlanmış olmaktadır. Ancak bu noktada usulcülerin bir ihtilafı devreye girmektedir:"İhtilaftan sonra hasıl olan icma önceki hilafın hükmünü kaldırır mı?" Yani önce ihtilaf edildikten sonra icma hasıl olsa, bu icma gerçek bir icma olabilir mi?Önceki ihtilafın, icmayı bozucu bir tesiri, bir rolü yok mu?

İşte bu noktada görüş ayrılığı ortaya çıkmış, alimlerden bir kısmı önceki ihtilafın müessir olmayacağını söylerken, büyük kısmı önceki ihtilafın müessir olacağını, icmayı yaralayacağını söylemiştir. El Kadı Ebu Bekr el-Bakıllâni bu görüştedir. (124)

Dolayısıyla müt’a nikahının olacağı ve buna hadd-i zina terettüp edeceği hususunu çok zayıf da olsa şüpheli hale gelmiştir.  Resulullah’ın… IDRAUU EL HUDUUDE BİŞŞÜBEHAATİ. . . .

"Şüphe durumunda hadleri tatbik etmeyin"(125)emri hadlerin yani ağır cezaların tatbikinde ihtiyat emretmekte, suçun sübutu tam olarak kesinleşmez ise haddin tatbik edilmemesini istemektedir. Bu durumları göz önüne alan alimler, müt’a nikahı yapanların zina suçuyla cezalandırılmasına fetva vermemiş ancak şiddetle cezalandırılmasına hükmetmiştir. (126)

Müt’anın neshinin aslı çöktükten sonra artık bu gibi yanlış temel üzerine kurulan sonuçlar üzerinde bahsetmek anlamsız olur. Dolayısıyla biz bu gibi bahislere değinmeye bile artık gerek görmüyoruz.

“MÜT’ANIN FECİ MAHZURLARINDAN BAZILARI

Şah Abdülaziz müt’anın hasıl edeceği mahzurların çokluğuna dikkat çektikten sonra, şeriata ters düşen en önemli zararlarını sayar:

1) Çocukların ziyan edilmesidir. Çünkü kişinin çocukları bir çok memlekette yayılır ve kendi yanında olmazlarsa, adam onların terbiyeleriyle ilgilenemez. Böylece onlar, evlad-ı zina gibi terbiyesiz yetişirler. Bir de bu çocukların kız olduklarını farz edecek olursak, ortaya çıkacak rezaletin daha da büyük olacağını anlarız. Çünkü onların kendi denkleriyle evlenmeleri hiç mümkün olmaz.

2)Babanın temas ettiği kadına oğlunun da müt’a yoluyla veya normal nikah yoluyla temas ihtimali var. Bu hal aksi suretle de olabilir. Hatta,  kızıyla, kızın kızıyla, oğlunun kızıyla, kız kardeşi ile, kız kardeşinin kızı ile yani meharim denen nikahı ebediyyen yasaklanmış bir kadınla şu veya bu suretle temasta bulunma ihtimali vardır. Zaman uzayınca bu ihtimal artar da artar. Böylesi bir hal, mahzurların en büyüğüdür. Zira müt’a ile nikahlanan kadının hamilelik durumu bir aylık veya daha fazla müddet içerisinde hemen bilinemez. Bilhassa müt’anın sefer sırasında olması, seferin uzun çekip, her uğranılan yerde yeni bir kadınla müt’a yapılması, bunlardan her birinden bir çocuk olması, bu alâkalardan sonra doğanların kız olması, bu adamın mesela on beş yıl sonra tekrar bu diyarlara uğraması veya buralardan kardeşlerinin veya oğullarının geçmesi, bu kızlarla onların müt’a yapmaları veya normal nikah yapmaları gibi ihtimaller düşünülebilir.

3)Birçok defalar müt’a yapan kimsenin mirasının taksim edilememesi. Çünkü bu kişinin varislerinin ne sayısı, ne isimleri, nede yerleri bilinemez. Bundan miras işinin iptali gerekir. Keza müt’a nikahından olan çocuğa varis olmak da iptal olur. Çünkü böyle bir çocuğun baba, kardeş gibi varisleri de meçhuldür. Nitekim varisler sayıca sınırlanamazsa miras pay edilemez. Varislerin erkeklik-kadınlığı, verasete hak sahibi olup olmadığı gibi vasıflar açıklıkla bilinmediği takdirde pay tayini yapılamaz.

Hülasa, müt’a nikahının getireceği mahzurlar gerçekten pek zararlıdır. Bilhassa nikah ve mirasa müteallik şer’i meselelerde. Bu sebeple Allah Teala hazretleri, temasın helal olmasını iki şeyle sınırlamıştır:Sahih nikah, milk-i yemin (cariye). Zira kadınla-koca arasındaki beraberliğin bu iki akitle sınırlandırılması, çocuğun muhafazası ve verasetin bilinmesi içindir. . . "(127)

Gerçi yukarıda nakletmiş olduğumuz merhum Tabatabai ve Mürsel kardeşimizin yazısında bütün bu hayali varsayımların ve gerekçelerin cevabı açık seçik olarak verilmiş bulunmaktadır. Ancak bendeniz de böylesi hayali gerekçe ve varsayımlarla Kur’an-ı Kerim ve Allah Resulü’nün açık beyanlarına dayanan bir ilahi hükmü reddetmenin mümkün olmayacağı hususunda dikkatinizi iki nükteye çekeceğim.

Birincisi, her iki fırka da en azından Mekke’nin fethine ve hatta Sünni kardeşlerimizden bazılarının sözüne göre Veda Haccı’na kadar bizzat Allah Resulü tarafından müt’aya ruhsat verildiğini ve uygulatıldığını kabul etmekteler. Oysa ki, eğer bu gerekçe ve varsayımlar doğru gerekçe ve varsayımlar olsaydı, Allah Resulü buna izin vermezdi. Allah Resulü buna izin verdiğine göre bundan bu varsayım ve gerekçelerin müt’anın haram olmasına neden olabilecek gerekçeler ve varsayımlar olmadığı anlaşılmaktadır. Yani ister miras konusu olsun, ister evlatların terbiye hususu olsun, ister de mahrem ile evlilik ihtimali olsun bunlar aynen o dönemde de geçerli olabilecek varsayım ve gerekçelerdi. Buna rağmen Allah Resulü ona izin vermişse, bunların gerçek dışı ve hayali varsayım ve gerekçeler olduğu anlaşılmaktadır.

İkincisi, bu ihtimallerin tamamı, daimi evlilikte de söz konusu olabilir. Farzedin ki, birisi uzak bir yerde daimi evlilik ile evlenir, Ömer’in tabiriyle üç günlük gibi kısa bir süre sonra da talak ile ondan ayrılarak uzaklara gider. Bu durumda her üç ihtimal de onun konusunda da söz konusu olabilir. Bu durumda böylesi bir daimi evliliğin caiz olmadığına mı fetva vereceğiz veyahut onun talakının geçerli olmadığını mı iddia edeceğiz? Oysa ki, İslam aleminde tek bir fert bile böyle bir şey söylememiş ve böyle bir görüş ortaya atmamıştır. O halde böylesi bir daimi evlilikte söz konusu olabilecek bu sorunlara getirebilecekleri çözüm yolları aynen geçici evlilikten kaynaklanabilecek bu sorunların da çözüm yollarıdır. Buradan daimi evliliğin bu sorunların çözümü olmadığı gibi, geçici evliliğin de bu sorunların menşei olmadığı ortaya çıkmaktadır. Ve her halükârda ister evliliği daimi evlilikle sınırlayalım, ister geçici evliliği de meşru kabul edelim, Müslümanlar bu sorunların çözüm yolunu bulmalıdırlar, İslam dini de bu sorunların çözüm yollarını onlara göstermelidir. Nitekim İslam dini bütün bu sorunların çözüm yollarını da en detayına kadar beyan etmiş ve bu doğrultuda ister daimi evlilikte olsun ister geçici evlilikte olsun hem ebeveyni sorumlu tutmuş, hem de İslam devlet ve toplumuna büyük yükümlülükler getirmiştir. Ayrıca da kendi geniş hukuk sisteminde bütün bu hususların tedbirlerini almıştır. Ki, eğer bu önlemler ve yükümlülükler yerine getirilirse, bu alanda en ufak bir pürüz kalmaz.

Sonra bu kardeşlerimiz İslam toplumunun hiçbir şeyin kayda geçirilmediği ve hiçbir hukuk sisteminin işlemediği bir barbar toplum olduğunu varsayarak böylesi hayali sorunlar üretiyorlar. Zira ki, böylesi ihtimaller ancak böyle bir toplumda ortaya çıkabilir. Doğanın, ölenin ve benzeri her şeyin kayda geçirildiği ve her hususta ortaya çıkabilecek sorunlar için çözüm yolları ve hukuk sistemi bulunan medeni bir toplumda değil. Zaten İslam dini de, İslam toplumundan her şeyin hukuk sistemi içinde çözüldüğü en medeni bir toplum yaratmayı amaçlamıştır. O halde bu sorunlar ancak barbar bir toplumda ortaya çıkabilir, İslam’ın önerdiği medeni toplumda değil. Dolayısıyla da bu sorunlar gerçek dışı bir takım hayali sorunlardan öte değildir ve ilahi hükümler böylesi hayali sorunlarla reddedilemez.      

“BAZI SAHABEİN BİR KISIM HADİSLERİ İŞİTMEMİŞ OLMALARI

Müt’a bahsinin hakkıyla anlaşılması için bilinmesi gereken hususlardan biri, sahabein bazı hadisleri Resulullah’ın sağlığında işitmemiş olmalarıdır.  Nitekim, müt’a nikahının yasaklandığını İbnu Mes’ud, Hz. Ali,  Hz. Muaviye, Hz.  Esma gibi bazı büyük sahabein işitmemiş olduklarını, bunun Hz. Ömer’in hilafeti zamanında ta’mim edildiğini gördük, ilk nazarda böyle bir yasağın duyulmamış olması garip karşılanabilir. Ama bir kısım hadisleri sonradan öğrenme hadisesinin müt’a nikahına has bir durum olmayıp, başka pek çok meseleye şamil olduğu düşünülürse şaşılacak bir şey kalmaz

Filhakika, başta dört halife: Hz. Sıddik,  Hz. Faruk, Hz. Zinnureyn, Hz. Ali el-Mürtaza radıyallahu anhüm ecmain hazeratı olmak üzere diğer birçok sahabenin, bir kısım hadisleri Resulullah’ın vefatından sonra işittiklerine dair hadis kitaplarımızda (BUHARİ, MÜSLİM,  İBNİ MACE, EBU DAVUT NESEİ,  TİRMİZİ VS) nice örnekler var.  Biz burada, mevzuu uzatmamak için hepsini kaydedecek değiliz.  Ancak, şu kadarını söyleyeceğim: Vereceğimiz örnekler bizzat Kur'an’ı Kerim’de es-Sabikunel-Evvelun diye yadedilen ilk Müslümanlardan Hz. Ebu Bekr, İkinci Halife Ömer, Hz. Osman,  Hz. Ali ile ilgili olacak. Bu zatlar sadece "ilkler olmakla da kalmazlar,  aynı zamanda Resulullah’ın en yakınları ve İslam’ın en büyükleridirler.

Bunların üstelik Resulullah’la yakınlık ve beraberlikleri de fazla:Hz. Ebu Bekr Resulullah’ın eski bir dostudur, yâr-ı gârıdır yani hicret sırasında, mağarada bile beraberlikleri ayet-i kerime ile tescil edilmiştir. (Tevbe40). Resulullah her gün belli saatlerde bir akşam bir de sabah olmak üzere iki sefer muntazaman yanına uğramaktadır(128).

Hz. Ömeru’l-Faruk,Aleyhissalâtu vesselâm’ın en çok takdir ettiği, dirayet ve re’yine güvendiği biridir. Aynı zamanda kayınpederidir. Ayrıca Hz.  Ömer, Resulullah’ın peşini hiç bırakmama hususunda azim, gayret ve şuurlu plan sahibidir. Buhâri’nin, bir rivayetinde anlattığına göre: "Bir ensari kardeşiyle münavebe yapmıştır: Bir gün birisi Resulullah’ın yanında bulunmakta, diğeri de tarla işlerini yapmakta;akşam olunca Aleyhissalâtu vesselâmdan görüp işittiklerini dinlemektedir.  Ertesi günü öbürü tarla işlerine giderken, diğeri Resulullah’a mülazemet etmekte, akşam olunca Aleyhissalâtu vesselâmdan görüp işittiklerini anlatmaktadır. "(129)

Hz. Ebu Bekir ve İkinci Halife Ömer’in Resulullah’tan hadisi daha çok, daha sağlıklı öğrenmelerine imkan tanıyan diğer bir durum, bu iki büyüğün,  Aleyhissalâtu vesselâm’ın iki veziri durumunda olmalarıdır(130). Rivayetler Aleyhissalâtu vesselâm’ın sık sık onlarla bazen sabahlara kadar devam eden-istişareler yaptığını belirtir(131).

Hz. Ali, Resulullah’ın terbiyesinden geçen, yanında büyüttüğü, ilk çocuk Müslüman, amca oğlu ve damadıdır. Kendi ihbarıyla Aleyhissalâtu vesselâm ile daima biri gece biri gündüz olmak üzere, günde iki sefer muttarıd,hususi görüşme programı olmuştur(132). İşte, aleyhissalâtu vesselâm’la böylesine beraber, böylesine içli dışlı olan bu büyükler, bu ilkler,birçok hadisi Resulullah(A. S. )’ın vefatından sonra işitmişlerdir. Rivayetler, yeni bir hadis işitince,Hz. Ebu Bekr ve Hz.  Ömer’in, bazı durumlarda ihtiyatlı davranıp ikinci bir şahit istediklerini, Hz. Ali’nin ise yemin ettirdiğini belirtir. Hz. Ebu Bekr (R. A. )’a "cedde", yani büyükanneye torundan düşecek mirasın miktarı hakkında sorulmuştu. Bu mesele hakkında Resulullah(A. S. )’dan bir şey işitmediğini belirtti ve bir öğle namazından sonra cemaate sordu:"İçinizden kim ceddenin payı hususunda Aleyhissalâtu vesselâm’dan bir şey işitti?"

Muğire İbnu Şu’be kalkıp, Resulullah’ın ceddeye südüs(altıda bir) takdir buyurduğunu söylemiş, Hz. Ebu Bekr de:"Sizden kim buna şehadet edecek? demiştir.  Muhammed İbnu Mesleme kalkıp Muğire’nin isabetli konuştuğunu te’yid etmiş, Hz. Ebu Bekr meseleyi buna göre hükme bağlamıştır(133).

Hz. Ömer,  kapıyı üç kere çalarak izin istemek gerektiğini ifade eden hadisi Ebu Musa el-Eş’ari’den işittiği zaman:"Ya şahit getirirsin, ya da elimden çekeceğin var"diye çıkışmıştır. Hz.  Ömer’in hiddetinden beti benzi atmış olarak Mescide geldiği zaman Ebu Musa hazretlerine:"Neyin var, rengin niye uçtu? diye sorarlar. Durumu anlatınca :"Bunu hepimiz biliyoruz, en küçüğümüz gitsin!" derler ve İkinci Halife Ömer’e Ebu Saidi’l Hudri’yi gönderirler(134) Hz. Ömer’le ilgili rivayetler çoktur:Veba çıkan bir yere girilmemesi, vebanın çıktığı yerden ayrılmaması ile ilgili hadisi(135) Mecusilere ehl-i kitapla ilgili ahkamın uygulanması gerektiğine dair hadisi (136), mescit inşa edilecek bir yerin sahibi razı olmadıkça istimlak edilemeyeceğini beyan eden hadisi(137), hamile kadında düşüğe sebep olana takdir edilecek ceza ile ilgili hadisi Hz. Ömer hep,  Resulullah’ın vefatından sonra işitmiştir. Düşüğe bedel Resulullah’ın erkek veya kadın bir köleye hükmettiğini Muğire İbnu Şu’be haber verdiği zaman Hz. Ömer, buna şahit talep eder. Muhammed İbnu Mesleme Şahitlik yapar(138). Ehli nezdinde meşhur ve malum olan bu duruma başka misaller vererek asıl mevzuumuzdan daha fazla uzaklaşmak istemiyoruz (139). Örneklerimize son verirken Hz. Ali’nin mevzua giren bir beyanını kaydedeceğiz:"Ben,  Resulullah’tan bir hadis işittin mi onunla amel ederek Allah’ın dilediği nispette faydalanıyordum. Resulullah’tan bir başkası bana hadis nakledecek olsa yemin talep ediyordum. Yemin edince onu tasdik ediyordum. Ebu Bekir hadis rivayet edince (yemin talep etmiyordum, çünkü) Ebu Bekr, Sıddik idi. . . "(140)

Şarihler, yukarıda kaydettiğimiz hadisleri açıklarken, Aşere-i Mübeşşere’ye mensup olanlar dahil, Ashab’ın büyüklerinin bile bir kısım hadisleri bilmemesinin normal olduğunu, bu çeşit bilgi eksikliğinin onların büyüklüğüne bir noksanlık getirmeyeceğini belirtirler. İbnu Battal: "Bu hal Hz. Ömer hakkında caiz olursa başkaları hakkında haydi haydi caizdir demiştir. (141)

Şu halde müt’a nikahını yasaklayan hadisi bazı sahabein Resulullah’ın sağlığında işitmeyerek sonradan işitmiş olması, normal, olağan bir hadisedir ve pek çok emsalinden sadece biridir. Ashab Resulullah’tan hadis bilmedikleri hususlarda ya eski bilgileriyle amel ediyorlardı, yada içtihatlarıyla.Ama o meseledeki hadisi işittikleri taktirde, hadise uymayan tatbikatlarını derhal bırakıp sünnete rücu ediyorlardı. Buna da İkinci Halife Ömer’den bir kaç örnek verelim O, parmakların diyetlerinin farklı olması gerektiği kanaatinde idi. Çünkü elde ifa ettikleri hizmet bir değildi. Öyleyse diyetleri de farklı olmalıydı. Fakat diyette parmaklara aynı değeri biçen hadisi işittiği zaman, derhal eski kanaatinden dönüp hadise göre uygulamaya geçmiştir(142). Keza zina yapan mecnuna had tatbik etmek isteyen Hz. Ömer, "Üç kişiden kalem kaldırılmıştır. . . kendine gelinceye kadar mecnundan. . . "hadisini işitir işitmez, kanaatinden vazgeçer(143). Keza Abdullah İbnu Ömer,  kendisinden farenin yenilip yenilmeyeceğinden sorulunca, En’am suresinin 145. ayetini okuyup orada zikredilen haramlar arasında olmadığını belirterek "Ye! diye cevap veriyordu. Kendisine Resulullah’ın fare için: "O, murdarlardandır, habistir dediği hatırlatılınca: "Resulullah böyle dediyse o öyledir der ve fetvasından derhal rücu eder(144).

Yukarıda belirttiğimiz üzere, İkinci Halife Ömer (R. A. ), müt’a nikahının Resulullah (A. S. ) tarafından haram edilmiş olduğunu hatırlatınca Ashab’tan hiç kimse buna itiraz etmemiş, bil-icma hepsi emre uymuştur."

Hem yukarıda verdiğimiz Mürsel kardeşimizin yazısında hem de şimdiye kadar bizim yaptığımız açıklamalarda Burhaneddin beyin ashabın Allah Resulü’nün müt’a nikahını yasaklamasından haberdar olmadıkları ve bu yasağı Ömer’in ilanıyla bildiklerini ve hepsinin de hemen baş göz üstüne dercesine ona teslim olduklarına dair iddialarının gülünç bir iddia olduğu hususu tam bir açıklıkla gözler önüne serildiği için artık biz bu konu üzerinde fazla bir şey söylemeye gerek görmüyoruz.

Ancak dikkatinizi, Burhaneddin beyin ashabın Allah Resulü’nün bazı beyanlarını bilememelerinin ve hatta onları Allah Resulü’nün hayatından sonra bile öğrenmelerinin normal olduğunu lanse etmeğe dair gösterdiği çabaya çekiyorum. Burhaneddin bey güya bunun normal olduğunu göstermek için kendince ashabın en önde gelenlerinden örnekler vermeğe çalışıyor ve bunların içine Allah Resulü’nün ilim şehrinin kapısı olan Hz. Ali’yi de katıyor. Sözünün başında Hz. Ali’den de örnekler vereceğini söylerken, devamında başkalarının cehaletinden onlarca örnek zikrederken Hz. Ali’den tek bir örnek bile zikredemiyor ve sadece başkalarının cehaletlerinin pek öylesine büyük bir ayıp olmadığını göstermek amacıyla ceplerinden hadis üretenlerin üretimi olduğu ortada olan bir sözü o hazrete nispet vermekle yetiniyor. O da şu ki, güya Hz. Ali demişmiş ki; “Ben Allah Resulünden duymadığım bir hadisi birinden duyduğumda yeminle onu kabul ediyordum.” Be hey adam, hiç Allah Resulü’nün ilim şehrinin kapısına bilmediği bir şeyi öğreten olur mu? Hiç tarih böyle bir şeyi tespit etmiş midir? Gelin artık bu taassup cehaletinden en azından siz vazgeçin ve kendileri de haykıra haykıra cahil olduklarını söyleyenleri kendinize önder edinmeyin ki, onlar kendi cehaletlerinden bir gün Allah Resulüne ilim öğretmeye kalkışır, bir gün de haşa o hazretin sayıkladığını hezeyanını dillendirerek imanını yitirir, bir gün de daha ileri gidip haşa Allah’ın hükmünün adeta hatalı addederek önünü almaya kalkışır, böylece kendileri helak oldukları gibi sizi de helakete götürürler. Artık ne zaman akledeceksiniz ki, hiç kendisi hidayet bulmayan başkasını hidayet edebilir mi? Hiç kendisi kör olan başkalarına kılavuzluk yapabilir mi? Her neyse Allah akıl versin deyip bu vadiden de geçiyor ve Burhaneddin beyin yazısının Şia’yla ilgili bölümüne kısaca bir göz atıyoruz.

Her şeyden önce şunu belirtmeliyiz ki okuyucularımız da ileri de görecekleri gibi bu vatandaşın bu bölümle ilgili yazısı korkunç iftira ve saptırmalarla doludur. Maalesef bu gibi yazıların yayınlanma zemini bulmasının en önemli sebeplerinden biri bu mekteple ilgili gerçeklerin halk tarafından bilinmeyişidir. Bunlar maalesef Türkiye toplumunun Ehl-i Beyt mektebi hakkındaki bilgi yetersizliğini kendilerine siper edinip bir takım yalanları bile söylemekten çekinmiyorlar. Geçmişte Emevi, Abbasi vb. devletlerin zor ve baskılarıyla hayatlarını sürdürenler, bugün mezhep adına zor kullanma imkanları olmadığı için tek silahları yalan ve iftiradan ibaret olmuştur. Ancak şu nokta bilinmeli ki günümüzde eğitimin yaygınlaşması, insanların araştırmaya olan eğilimleri ve iletişimdeki kolaylık sonucu yalan ve iftira silahları da onlara fazla bir şey kazandırmayacaktır.

Şimdi söz konusu yazıda Şia'nın müt’a hakkındaki görüşleriyle ilgili açıklamaları bölüm bölüm naklederek cevaplamaya çalışacağız:

 

"TARİF VE TAVSİF

Müt’a ile ilgili rivayetler Şii kaynaklarında daha çok yer tutar ve sayıca Sünni kaynaklarda geçenlerle mukayese edilemeyecek kadar çoktur(145).

Öncelikle belirtelim ki, Şia da müt’ayı. . ECELÜN MÜSEMMEN. . VE ECRUN MÜSEMMEN . belirlenen Ücret karşılığında, belirlenen müddet için yapılan bir nikah olarak tarif eder(146).

Burada kastedilen müddet, akitte belirtilmelidir. Belirtilmezse normal nikah ahkâmı cari olur. Bu durumda talaku’s-sünne ile boşanabilir, miras terettüp eder ve iddet arasında nafaka gerekir(147). Müt’a nikahında Şia veraset tanımaz(149). Ancak şart koşulursa karşılıklı miras olabilir diyen olmuşsa da, "Şart koşsa da miras almaz görüşü vardır. "Çünkü kadın zevce değil, müste’cere (kiralanmış kimse)dir"(150). Ücret de anlaşılan miktardır, bir avuç buğday, bir dirhem nakit vs.  olabilir(151).

1- Şia, müt’a nikâhında şahit gerekmediğine inanır ve “Allah ve melekleri şahit olarak yeter”Der(152). Ehl-i Sünnet,”Nikahta Allah ve Resulü’nün şahit” kılınması halinde nikâhın mün’akid olmayacağına ve yapanın da fiilinde Resulullah’a gaybi bilme nispeti bulunmasına binaen “Gaybi Allah’tan başka kimse bilemez”(Neml 65) mealindeki ayete muhalefet ettiği için küfre düşeceğini kabul eder.(153)....

Şia’ya göre, normal nikahta şahit, zaten çocuğun nesebi, miras ve bir rivayette de hudud için gereklidir (154). Tusi “Resulullah zamanında şahitsiz nikah yoktu" itirazına: O, efdal olanı ifade eder”diye te’vil ederek cevazın asil olduğunu belirtir.(155)

 

Cevap: İlk önce Burhaneddin beyin “Şia, müt’a nikâhında şahit gerekmediğine inanır” sözü üzerinde kısaca durmak istiyoruz. Evet Şia fıkhına göre, ister daimi olsun ister geçici evlilik için şahitlik gerekmez. Evlilikte (Nikahta) şahitlik bir ihtilaf söz konusu olduğunda çocuğun nesebini ispat etmek vb. durumlar için gerekli olur. Yoksa haddi zatında nikâhın gerçekleşmesi için şahitlik gerekmez. Ancak talakta şahitlik gerekir. Bu konunun delili ise şu hadiste iyice açıklanmıştır:

“Muhammed b. Fuzeyl nakleder ki İmam Musa Kazım (a.s) Abbasi Döneminin meşhur kadısı Ebu Yusuf’a şöyle buyurmuştur: "Allah Tebareke ve Teala kendi kitabında talaka emretmiş ve iki şahidin olmasına  tekit etmiştir. Bu şahitlerin sadece adil olmalarına razı olmuştur. Ve Kitabında evlenmeye emretmiş ve şahitsiz onu bırakmıştır. Ama siz Allah’ın şahit demediği şeyde şahitliği yerleştirdiniz; şahitliği tekit ettiği şeyde şahitleri iptal ettiniz.”

İşte bunun içindir ki, Şia’da birinin diğeriyle evli olduğu için şahit sadece nesep ve mirasta bir anlaşmazlık çıktığı zaman evliliğin ispati için şahit istenir. Dolayısıyla da Şia ne daimi nikahta ve ne de geçici nikahta şahidi şart bilmemektedir.

İsterseniz bu konuyu biraz daha açalım; Şia fıkhına göre şahit nikahın sıhhat şartlarından değildir. Yani şahit olmasa da nikah akdi sahih olur. Ama şahit getirilirse, daha iyi olur. Ehl-i Sünnet’in fıkıh kaynaklarında yer aldığına göre ashaptan Hz. Hasan bin Ali, keza İbn-i Zübeyr ve Abdullah bin Ömer de aynı görüşte idiler. Keza onların kaynaklarında yer aldığına göre, Abdurrahman bin Mehdi, Yezid bin Harun, Davud ve Ehl-i Sünnet’in ehl-i zahir diye nitelediği bütün herkes aynı görüşü kabul etmişlerdir.

Buna karşılık Ehl-i Sünnet’in mezhep imamlarından Şafii’ye göre nikah akdi iki adil erkeğin şahitliğinde kıyılmazsa sahih olmaz. Malik ise, nikahı gizli tutmaya tavsiye etmemeyi nikahın şartlarından olduğunu söylemiştir. Ona göre eğer eşler nikahlarını gizli tutmayı birbirlerine tavsiye ederlerse, bu nikah şahitlerin huzurunda kıyılsa bile batıldır. Ama eğer böyle bir tavsiye olmazsa, nikahı şahitsiz bile kıysalar sahihtir. Malik’ten aynı zamanda şahit getirmenin nikahın şartlarından olduğu da nakil edilmişse de doğru olanı bunun şart görmediğidir. Ebu Hanife’ye göre ise, şahidin olması şarttır ama şahitlerin erkek ve adil olması şart değildir. Buna göre, nikah iki fasık erkeğin veya iki kör insanın ve hatta üzerlerinde şer’i ceza (had) uygulanmış iki insanın ve keza iki kadının huzurunda bile kıyılsa sahihtir.

Şia, Ehl-i Sünnet’in şahit getirmeyi nikah akdinin sıhhat şartlarından saymasında hataya düştüğü ve doğru olanın bunun şart olmadığı görüşündedir. Şia, bu görüşüne kendi kanallarıyla gelen mütevatir hadislere ilaveten, Kur’an-ı Kerim ayetleri ve Peygamberimiz’in kendi huzurunda şahit getirmeksizin kıyılan nikah akitleriyle istidlal etmekte, aynı zamanda da şahidi şart koşanların istinat ettikleri delilleri de çürütmektedir.

Şia’nın kendi kanalından gelen hadislerden birine yukarıda işaret etmiştik. Ancak Sünni kardeşlerimizin “Sizin naklettiğiniz bu hadisler bizce muteber hadisler değildir. Dolayısıyla da biz bunları kabul etmiyoruz” deme olasılığı olduğundan artık bu hadislere işaret etmeğe gerek görmüyor ve sadece bu meselenin Kur’an’î delilleriyle her iki tarafın da kaynaklarında yer alan Peygamberimizin huzurunda şahit getirilmeksizin kıyılan nikah akidlerine kısaca bir göz atıyoruz.

Bakınız Allah Teala Kur’an-ı Kerim’de nikaha emretmiş, şartlarını beyan etmiştir. Ama bunların içerisinde şahidin de şart olduğuna dair en küçük bir işarette bile bulunmamıştır. Allah Teala Nisa suresinin 3.ayetinde “...Sizin için temiz kılınan kadınlardan evlenin...” diyor ve evlenme fiilini gerçekleştirmeyi bizzat tarafların kendilerine nispet veriyor ve bunu iki şahidin huzurunda yapın diye bir şart koşmuyor. Bu durumda eğer şahit getirmek nikah kıyılmasının sıhhat şartlarından olsaydı, mutlaka Allah Teala bunu şahitlerin huzurunda yapın diye kayd koşardı. Allah Teala’nın şart koşmadığına göre tarafların sadece kendilerinin iştirak ettikleri bu fiil sahihtir demektir. Çünkü Allah Teala sahih olana emretmektedir. Batıl olana değil. Keza Allah Teala Nur suresinin 32.ayetinde de: “İçinizden evli olmayanları, kölelerinizden ve cariyelerinizden salih olanları evlendirin...” diyor ve burada da bu evlendirme işlemini şahitler huzurunda yapın diye bir kayd koşmuyor. Bu da şahit getirmenin nikahın sıhhat şartlarından olmadığı anlaşılmaktadır. Zira eğer şart olsaydı, mutlaka beyan ederdi. Keza, Kur’an-ı Kerim’de evlenme ve evlenmenin şartlarından bahseden hiçbir ayette şahit getirmenin nikahın şartlarından olduğuna en ufak bir işarette bulunulmamıştır. Oysa örneğin nikahın şartlarından olan mihriyeyi bizzat zikretmiştir. Demek ki, eğer şahit getirmek de şartlarından olsaydı, mutlaka mihriyeyi ve cariyelerde efendilerinin iznini zikrettiği gibi onu da zikrederdi. Zikretmediğine göre, bunun şart olmadığı ortaya çıkıyor.

Allah Resulü’nün huzurunda şahit getirilmeksizin kıyılan nikahlara gelince biz sadece iki örnek zikredeceğiz. Onlardan biri Sehli Saidi’nin naklettiği olaydır. Olay özet olarak şöyle gerçekleşmiştir ki, kadının birisi Allah Resulü’ne gelerek; “ben kendimi sana nikahlamak istiyorum” demiş. Allah Resulü de “benim böyle bir ihtiyacım yoktur” cevabını vermiş bu arada adamın birisi; “onu bana nikahla” önerisinde bulunmuş, Allah Resulü de ona “mihriye olarak neyin var, ne verebilirsin?” diye sormuş, o da sadece bir izarım var deyince, Allah Resulü ona “bu senin kendine lazım, yüzük gibi başka bir şeyin yok mu?” diye sormuş, o da “başka bir şeyim yoktur, ama Kur’an’dan bazı sureler hıfzımdadır” cevabını verince, Allah Resulü de şahitler hazır olsun gibi bir ekte bulunmadan “Bu kadını ona öğreteceğin şu sureler karşısında sana nikahlıyorum” diyerek o kadınla o şahsı evlendirmiştir.

Burada önemli olan Allah Resulü’nün şahit şartını aramamasıdır. Oysa eğer böyle bir şart olsaydı Allah Resulü, mihriye gibi onu da dillendirir ve bu da hadiste yer alırdı. Allah Resulü böyle bir şart aramadan nikah akdini icra ettiğine göre bunun nikahın şartı olmadığı ortaya çıkmaktadır. (bkz. Sahih-i Buhari’nin, 2144, 4740, Sahih-i Tirmizi’nin, 1032, Nesai’nin, 3049, 3202, Ebu Davud’un, 1806, Müsned-i Ahmed’in, 21783 ve Muvatta’ın, 968 numaralı hadisleri)

Eğer, belki de orada bulunanlar bu nikaha şahitlik yapmışlardır, denilirse, bunun da cevabı şudur ki, ilk önce hadiste orada Allah Resulü ve o adam dışında başka insanların da hazır bulunduğuna dair hadisin metninde bir sarahat yoktur. Dolayısıyla, orada başkalarının da hazır olma ihtimali olduğu gibi olmama ihtimali de vardır.

Sonra bu hadiste Allah Resulü’nün bu iki insanı evlendirmesinin niteliğini beyan etmektedir. Eğer Allah Resulü orada olanları nikahın şahidi olarak nazara almış olsaydı, hadisin metnin de Allah Resulü, hazırlara siz de şahit olun ki, ben bu kadının nikahını şu mihriye karşısında şu şahsa kıyıyorum gibi, bir tabir kullanır ve bu da hadisin metnine yansırdı. Oysa bu hadisin hiçbir naklinde böyle bir şeyi ima eden hiçbir beyan yoktur. Bu da Allah Resulü şahidin varlığını nazara almaksızın bu nikah akdini icra ettiğini gösteriyor. O halde bu nikah akdi şahitsiz gerçekleşmiştir. Bu da şahidin nikah akdinin şartlarından olmadığını açıkça gözler önüne sermektedir.

Allah Resulü’nün bizzat kendisinin şahit talep etmeksizin gerçekleştirdiği ikinci nikah akdi ise, Abdulmuttelip kızı Emime’nin Cehş bin Riyab ile evlenmesi olayıdır ki, bu evlenme olayında da Allah Resulü şahit talep etmeksizin onların nikah akdini icra etmiştir. Bunlar, şahit talep edilmeksizin bizzat Allah Resulü tarafından gerçekleştirilen nikah akdinden sadece bir kaç örnektir, belki de İslam tarihi incelenirse, bu örneklerin sayısı daha da çoğalabilir. Ama bir örneğin bile olması, konunun ispatı için yeterlidir.

Buna karşılık Ehl-i Sünnet fakihlerinden şahidin olmasını nikah akdinin sıhhat şartlarından sayanların istidlal ettikleri başlıca delilleri, sadece Ebu Davud’un meçhul kişiler aracılığıyla Allah Resulüne atfen naklettiği “Veli olmaksızın ve iki adil şahit olmaksızın nikah olmaz” şeklindeki bir hadistir. Oysa ilk önce Ehl-i Sünnet’in bütün alim ve fakihleri bu hadisin senedinde meçhul kişiler olduğunu, dolayısıyla da hücciyeti olmayan zayıf bir hadis olduğunu ittifakla belirtmişlerdir. Bu yüzden de bu hadisin hiçbir değeri yoktur. İlaveten Kur’an’ın itlakına aykırıdır. Dolayısıyla sahih senedle bile olsa itibar taşımaz. İkinci olarak, bu hadisi iki şekilde yorumlamak mümkündür. Birincisi, hadisin anlamının şahit olmadığı taktirde nikahın aslını yok saymaktır. İkincisi ise, şahidi olmayan nikahın faziletlini yok saymaktır. Bu hadisi her iki manaya da yorumlamak mümkünken, bundan illa da nikahın aslını ve sıhhatini yok saymak kastedilmiştir demeğin bir tercihi yoktur. Aksine bu hadisin ikinci manaya hamledilmesi daha uygun düşer ki, bu taktirde Kur’an’ın zahiri ve Allah Resulü’nün uygulaması ile de çelişmez. Ama aksi taktirde çelişki ortaya çıkar. Nitekim Allah Resulünden gelen bunun benzeri bir çok tabiri, örneğin: “Yakınlarından fakir bulunan kimsenin başkasına verdiği sadaka sadaka değildir” ve keza “Yakınında mescit bulunan kimsenin evinde kıldığı namaz namaz değildir” şeklindeki beyanlarını da benzeri gerekçelerden dolayı sadakanın ve namazın aslının olmadığı ve batıllığına değil de, faziletini yok saydığına hamletmişizdir. Burada da durum aynıdır. Velhasıl bu hadisi şahitsiz kıyılan nikahın aslını yok saydığı anlamına yorumlamanın hiçbir dayanağı yoktur. Aksine faziletini yok saydığına hamlatmanın bir çok teyit edici gerekçeleri vardır. O halde bu hadisi doğru olduğu taktirde bile fazileti yok saymaya hamletmek müt’aayyindir.

Ne ilginçtir ki, Allah ve Resulü’nün şart koşmadığı halde nikahta şahidin varlığını şart koşan Ehl-i Sünnet fakihleri, talak konusunda Allah Teala Kur’an-ı Kerim’de sarahaten iki adil şahidin varlığını şart koşmasına rağmen, ittifakla talakın şahitsiz gerçekleşebileceğine fetva vermiş ve böylece açıkça Allah’ın Kur’an’ına muhalefet etmişlerdir. Bakınız Allah Tela Talak suresinin birinci ve ikinci ayetlerinde şöyle buyuruyor: “Ey Peygamber! Kadınları boşayacağınızda, onları, iddetlerini gözeterek boşa­yın ve iddeti sayın; Rabbiniz olan Allah'tan sakının; onları, apaçık bir hayasızlık yapmaları hali bir yana evlerinden çıkarmayın, onlar da çıkmasınlar. Bunlar, Allah'ın sınırlarıdır. Allah'ın sınırlarını kim aşarsa, şüphesiz, kendine yazık etmiş olur. Bilmezsin, olur ki, Allah bunun ardından bir hal meydana getirir. Kadınların iddet süreleri biteceğinde, onları ya uygun bir şekilde alıkoyun, ya da onlardan ayrılın; içinizden de iki âdil şahit getirin; şahitliği Allah için yapın; işte bu, Allah'a ve âhiret gününe inanan kimseye verilen öğüttür...” İşte yukarıda Hz. İmam Musa Kazım (a.s)’dan naklettiğimiz; “Ama siz Allah’ın şahit demediği şeyde şahitliği yerleştirdiniz; şahitliği tekit ettiği şeyde şahitleri iptal ettiniz.” şeklindeki hadiste bu gerçeğe işaret edilmekteydi. Her neyse bu vadiden de geçelim ve Burhaneddin beyin diğer sözlerine geçelim.            

Burhaneddin beyin; “Ve “Şia”“Allah ve melekleri şahit olarak yeter”der(152). Ehl-i Sünnet,”Nikahta Allah ve Resulü’nün şahit” kılınması halinde nikâhın mün’akid olmayacağına ve yapanın da fiilinde Resulullah’a gaybi bilme nispeti bulunmasına binaen “Gaybi Allah’tan başka kimse bilemez”(Neml 65) mealindeki ayete muhalefet ettiği için küfre düşeceğini kabul eder.(153)” sözüne gelince, aslında bu arkadaş Şia fıkıh kaynaklarından asla haberdar olmadığı için (yazısında hiçbir Şia’nın fıkhı kaynağına istinat etmemiştir) verdiği kaynaklar sadece hadis kaynaklarından ibarettir. Hadis kaynaklarına bile yazısının başındaki sözünün aksine doğru düzgün müracaat etmemiştir. Çünkü bu kaynaklarda asla bulunmayan şeyleri de bu kaynaklara isnat etmiştir. Burhaneddin bey, Istibsar ve Kuleyni’yi kaynak göstererek Şia’nın şahit olarak Allah ve Peygamber’i yeterli bildiğini söylüyor. O böyle bir hadisin Şia kaynaklarında olduğu varsayımına dayanarak Peygamber’in şahit olmasının onun gayb ilmine sahip olduğuna inanmayı gerektirdiğini söylüyor ve Neml Suresinin 65. ayetine dayanarak bunun akide yönünden insani küfre götürecek bir inanç olduğunu ileri sürüyor.

Bizce asıl küfür Kur’an-ı Kerim’de bir ayeti görüp diğer ayetleri görmezlikten gelmektir. Eğer Burhaneddin bey Kur’an-ı Kerim’in diğer ayetlerini de dikkate alsaydı asla Peygamber’in gayb ilmine sahip olmasına inanmayı küfür olarak değerlendirme cesaret ve küstahlığını gösteremezdi.

Şimdi konumuz olan müt’a ile fazla bir ilişkisi olmamakla birlikte Peygamber’in Allah’ın iradesi gereği gayb ilmine sahip olduğunu belirten delillerden bazılarına işaret edelim:

Birinci delil: Yüce Allah’ın şöyle buyurduğu doğrudur: “Gaybın anahtarları Allah’ın yanındadır; onları O’ndan başkası bilmez. O, karada ve denizde ne varsa bilir; O’nun ilmi dışında bir yaprak bile düşmez. O yerin karanlıkları içindeki tek bir taneyi dahi bilir Yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır.

Ama başka bir ayette de şöyle buyurmuştur: “Gaybı bilendir O. Gaybı konusunda hiç kimseyi muttali kılmaz; ancak bildirmeği dilediği peygamber bunun dışındadır...”

Bu iki ayet bir araya getirildiğinde anlaşılan şu ki yüce Allah haklarında razı oldukları hariç; hiç kimseyi gaybi ilminden haberdar etmiyor. Allah Resulü’nün ise, yüce Allah’ın haklarında razı olduğu kimselerin en açık misali olduğundan ise kimsenin bir kuşkusu yoktur ve olamaz da. Bundan Allah Resulü’nün yüce Allah’ın bildirmesiyle gaybi ilme vakıf olduğu ortaya çıkmaktadır.

Başka bir ifadeyle Gayb ilmi bilasale Allah’a mahsustur. Yani hiç kimse Allah bildirmeksizin gaybi kendiliğinden bilemez. Gaybi yalnız Allah bilir ayetinden maksat da bir tefsire göre budur. Ancak Allah Teala’nın bu gayb ilminden kendi iradesiyle Peygamberlerine vermesine inanmak, akide yönünden asla sakıncalı olmadığı gibi Kur’an ve sünnet açısından sabit olup, buna inanmamak insanin akidesinin kamil olmadığının nişanesidir. Peygamberlerin Allah’ın izniyle gayb ilmine sahip olduğunu gösteren bir çok ayet vardır; araştırmak isteyenler şu ayetlere de bakabilirler: Musa (a.s) ve Hızır kıssası, Kehf: 60-82; Hz. Isa (a.s), Al-i Imran: 49; Hz. Muhammed, Tahrim: 3.

İkinci delil: Peygamber (s.a.a)’in gaybi ilme sahip olduğuna tanıklık eden birçok hadisler de vardır. Biz bunlardan sadece bazılarına işaret etmekle yetiniyoruz.

Ümmetin Bölüneceğine Dair Hadisler

Peygamber (s.a.a)’den değişik senedlerle nakledilen hadislerde hazret şöyle buyurmuştur: “Benim ümmetim yetmiş üç fırkaya bölünecektir. Yetmiş iki fırka ateşte, bir fırka cennette olacaktır.’’ Ümmetin arasındaki bu ayrılık ve bölünmenin sebebinin imamet meselesi olduğu oldukça açıktır. Bu hadisler, Allah Resulü’nün ümmetinin geleceğine dair bilgilendirildiğinin açık delilidir. Gelecekte vaki olacak olaylara dair bilgi ise gayb ilminin en barız örneklerindendir. O halde Allah Resulü, Allah’ın bildirmesiyle gayb ilmine sahipti. Zaten biz de bundan gayrisini söylemiyoruz.

Havuz Hadisleri

Buhari, Sahih’inde, Ebu Vail’den ve o da Peygamber (s.a.a)’den nakletmiştir ki şöyle buyurdu: “Ben Kevser havuzunun başında sizleri göreceğim. Sizlerden bir gurubu benim yanımdan geçirecekler... (ateşe doğru sürükleyecekler) “Ey Allah’ım, bunlar benim ashabımdır” diyeceğim. Yüce Allah cevapta buyuracak: Ama bunların senden sonra ne yaptıklarını bilmiyorsun!” 

Bu manada Ehl-i Sünnet’in hadis kitaplarında, sihah, sünen ve müsnetlerde olmak üzere, birçok hadis nakledilmiştir. Açıktır ki, ashaptan çoğunun kıyamet günü cehennemlik olacağına dair bilgi de gayb bilgisidir. Malumdur ki, Allah Resulü bu bilgiyi de Allah’ın bildirmesiyle bilmekteydi.

Harezmi’nin Hadisi

Harezmi “Menakıp’da Ebu Ya’la’dan ve o da Peygamber (s.a.a)’den şöyle naklediyor: “Benden hemen sonra ümmetimin arasında bir fitne ortaya çıkacaktır. Siz o zaman Ali bin Ebi Talib’in yanında olun; çünkü o hak ile batılı birbirinden ayırandır.’’ Bu hadis de Allah Resulü’nün kendisinden sonra ümmetinde vaki olacak fitnelerden bilgilendirildiğini gözler önüne sermektedir. Bu da gayb ilminden gayrisi değildir.

Asakir'in Hadisi

İbn-i Asakir sahih bir senedle İbn-i Abbas’tan şöyle naklediyor: “Ben, Peygamber (s.a.a) ve Ali (a.s) Medine sokaklarından geçiyorduk ki Medine bağlarına yetiştik. Bu sırada Ali (a.s) şöyle dedi: Ey Allah’ın Resulü ne kadar güzel bir bağ! Peygamber buyurdu: Senin cennetteki bağın bundan da güzel.” Sonra hazret Ali (a.s)’nin baş ve sakallarını göstererek ağlamaya başladı... Ali (a.s): “Sizi ağlatan şey nedir?’’ diye sordu. Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: “Beni ağlatan bu kavmin sana karşı olan kinleridir; onlar bu kinlerini benim vefatımdan önce açığa vurmayacaklardır.” Allah Resulü’nün Hz. Ali’nin nasıl şahadete ereceğine dair bilgisinin de gayb ilminin bariz örneklerinden olduğu ortadadır. Yine o Hazret’in Ammar’ı bozguncular grubunun (Muaviye ve taraftarlarının) şehid edeceğini bildirdiğini bilmeyenimiz yoktur. Bunun da gayb ilminin bariz örneklerinden olduğu ortadadır.

İbn-i Esir’in Rivayeti

Peygamber (s.a.a)’in hizmetkarlarından biri olan Ebu Muhaybe şöyle anlatıyor: “Peygamber beni uykudan uyandırarak buyurdu ki: “Bana ’Baki Ehli’ne bağışlanma talebinde bulunmam emredilmiştir. Sen de benimle gel.” O diyor ki: Peygamberle birlikte Baki’ye gittik. Peygamber (s.a.a): “Baki Ehli’’ne selam verdikten sonra buyurdu ki: “Eriştiğiniz bu durum size kutlu olsun! Fitneler karanlık akşam parçaları gibi yakindir...” Ravi şöyle devam ediyor: Bu arada Peygamber (s.a.a) Baki ehli için bağışlanma talebinde bulundu ve Medine’ye geri döndü. O andan itibaren Peygamber (s.a.a)’in hastalığı başladı ve ayni hastalıkla dünyadan rihlet ettiler.’’

Keza Allah Resulü’nün ahir zaman fitneleri, İmam Mehdi’nin zuhuru, Hz. İsa’nın nüzulü ve benzeri yüzlerce beyanları o Hazret’in sahip olduğu gayb ilmine istinaden verdiği bilgilerdir. Bütün bunlara inanmak Müslüman olan her şahsın görevidir. O halde ya bir kimse, İslam dininden çıkacaktır, ya da Müslüman olduğunu söylüyorsa, Allah Resulü’nün bildirdiği bütün bu gaybi bilgilere iman etmekle yükümlüdür. Bu da Allah Resulü’nün Allah’ın bildirmesiyle gayb ilmine sahip olduğunu kabul etmektir. Zaten biz Ehl-i Beyt mektebinin inancı da bundan öte değildir.

Velhasıl yukarıda bazılarına işaret ettiğimiz ayet ve hadislerden de anlaşılacağı üzere Peygamber Allah’ın bildirmesiyle gayb ilmini bilebilir ve buna her müminin inanması gerekir. Durum bundan ibaretken, Burhaneddin beyin böylesine küstahlık yaparak Kur’an’ı ve Allah Resulünü tasdik edenleri küfr ile itham etmesinin nereye konması ve nasıl yorumlanması gerektiğini ise siz aziz okurların hür vicdanlarına havale ediyoruz.

Burhaneddin beyin:  “Müt’a nikahında Şia veraset tanımaz(149). Ancak şart koşulursa karşılıklı miras olabilir diyen olmuşsa da, “Şart koşsa da miras almaz” görüşü vardır.” Çünkü kadın zevce değil, müste’cere (kiralanmış kimse)dir”(150). Ücret de anlaşılan miktardır, bir avuç buğday, bir dirhem nakit vs. olabilir(151)” sözüne gelince, miras konusunun nikahın sıhhati ile bir alakasının olmadığını ve ne mirasın olmasına dayanarak bir nikahın sıhhatini, ne de yokluğuna dayanarak da bir nikahın sahih olmadığını ispatlamanın mümkün olmadığını şimdiye kadar ki yazımızda mükerrer olarak beyan etmiş bulunduğumuzdan artık bu mevzu üzerinde durmayacağız. Burhaneddin beyin “Çünkü kadın zevce değil, müste’cere (kiralanmış kimse)dir”(150)” sözüne gelince ise, yine bu arkadaş, hadislerde geçen müste’cere ücret verilen kadın kelimesini birkaç kez söz konusu ederek Şia fıkhında kadının kiralanabileceği imasını vermek istiyor. Oysa bu Şia fıkhına yapılan büyük bir iftiradan öteye geçmez. Zira bazı hadislerde, müt’a olmuş kadınları daimi nikahla nikah olunan kadınlardan ayırmak için kullanılan bu tabirden maksat hakiki anlamda kira veya icare değil, sadece bir nevi mecazi benzetmedir. Bu benzerlik süreli olmak, zamanı geçmesiyle kendiliğinden akdin fesholması ve azlık çokluk bakımından belli bir sayıyla sınırlı olmayış yönündedir. Yoksa gerçekte mu’ta nikahı da bir çeşit nikahtır. Ve istisna olunanlar hariç nikahtaki tüm hükümler burada da caridir. İşte bu yüzdendir ki, bir adam bir hanımla mu’ta nikahı yapmışsa daimi nikahta olduğu gibi onun kız kardeşi, annesi ve kızıyla müt’a nikahı yapamaz. Yani geçici nikahta sürenin bitmesiyle bu nikah sona erdiği vb. yönlerden geçici olan icare akdine benzetilmiş; bunun açık delili şundan ibarettir ki, geçici nikah yani müt’a nikahı, icare lafzıyla örneğin belli süre için falan kadını kiraladım veya icare ettim demekle sahih olmaz. Bu da gösteriyor ki icare (kira), mahiyet itibariyle tamamen müt’adan farklı bir akittir.

Müt’a ile evlenilen kadınlara müste’cere denmesi açıklandığı üzere mecazdır. Bunun benzeri daimi nikahta da söz konusudur. Nitekim Kur’an-i Kerim’de bazen mehir yerine ücret (kira) tabiri kullanılmıştır. Bunu, tenkit eden kişi de kendi yazısında Kasani’den naklen itiraf etmektedir. Oysa ki ücret, kira demektir ve sadece kira akdine mahsus bir ödemedir.

Kaldı ki Ebu Hanife’ye göre nikah mülkiyeti bildiren her kelimeyle örneğin; “Bu para karşılığı falan kadını sattım vb. kelimelerle geçerli bilinmektedir Oysa ki, Şia fıkhında bu tür kelimelerle nikah doğru olmaz. Kısacası ücret, müste’cere vb. tabirlerin hadislerde yer alması müt’a konusunu eleştirenin de ücret kelimesi hakkında tereddütsüz ifade ettiği gibi mecazi bir tabirdir. Sırf bazı yönlerden müt’a akdiyle icare akdi arasındaki benzerlikten dolayı bu tabir kullanılmıştır. Bunun daha bir açıklık kazanması için şu hadise dikkat etmek gerekir:

İmam Muhammed Bakır (a.s) veya İmam Sadık (a.s)’dan aldığı cariyeyle bir araya geldikten sonra cariyede (eskiden olan) bir özrün olduğunu anlayan kimsenin ne yapması gerektiği hakkında soruldu. İmam (a.s) şöyle buyurdu: “Cariyeyi geri çevirmez; (sadece) sağlamlık ve özürlü olmanın farkı belirlenir ve bu fark müşteriye iade edilir. Cariyeyle bir araya gelmeye bir ücret belirlemekten Allah’a sığınırız.” Yani cariyeyle bir araya gelmesi için bir bedel belirleyip o bedeli sahibine ödeyerek cariyeyi sahibine geri çeviremez.

Sened yönünden sahih olan bu hadis diğer hadislerde müt’a olmuş kadınlara mus’tecere demenin mecazi olduğunu açıkça göstermektedir.

Burhaneddin bey şöyle diyor:

“Müt’a meselesine selefteki anlayışla Şia’nın anlayışını mukayese ederek bakınca, bazı ciddi farklar görülür: Sünni kaynaklar ruhsat tanıyan rivayetleri de, yasak getiren rivayetleri de Hz. Peygamber (A.S.)’e dayandırırken, Şii kaynaklarda, pek nadir Resulullah’tan söz edilir. Onlar bu meseleyi hep imamlarına dayandırırlar. Mesela, İstibsar’da Hz. Peygamber’e nispet edilen hemen hiçbir rivayet mevcut değildir.”

Bu konuda şu noktalara dikkat etmek gerekir: İlk önce El-Istibsar kitabının isminden belli olduğu üzere bu kitap sadece ihtilâflı yani zahirde birbirinden farklı görülen hadisleri cem’ etmek için tedvin edilmiştir. Bu kitabın tam ismi El-İstibsar fima ihtelefe minel-ahbar ( ihtilaflı olan haberler hakkında aydınlatma)dır. Bu konuda Ehl-i Beyt kaynaklarında Peygamber’den nakledilen hadisler arasında bir çelişki görülmediği için bu konuda Peygamber’den gelen hadisler zikredilmemiştir. Elbette şuna da dikkat etmek gerekir ki bu konuda Ehl-i Sünnet kaynaklarındaki hadisler de  genelde sahabein dilinden ve mevkufturlar; bu hadislerden çoğu müt’a nikahına dair cevazın Peygamber vasıtasıyla verildiğini açıklamıştır. Ama bu kaynaklarda bunun Peygamber tarafından kaldırıldığına dair çelişkili ve yalan ve uydurma oldukları hadislerin kendilerinden malum olan hadisler de mevcuttur. Peygamber’in kendi dilinden olan hadisler ise genelde müt’anın cevazı ile ilgilidir.

İkinci olarak; Şia mektebine bağlı olan kimse, Peygamber’den gelen sahih ve mütevatir hadisler gereğince Peygamber (s.a.a)’in Ehl-i Beyti’nin, yani Hz. Ali, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin ve Hz. Hüseyin’in evlâtlarından dokuz kişinin (12 İmam) masum olduğuna inanır. Ehl-i Beyt’in masumiyetinin en açık delillerinden biri sakaleyn hadisidir. Buna göre Ehl-i Beyt imamları kendi tabilerine hükümleri açıklarken delil olarak Kur’an ve Peygamber’in hadislerinden delil göstermeğe gerek görmemişlerdir. Ancak kendi tabilerinden olmayan kimselere bir hükmü açıklarken sürekli onun ayet veya Peygamber’den bir hadisle delilini de zikretmişlerdir. Örneğin Kafi’de onlarca hadis İmam Cafer Sadık (a.s)’in talebelerinden olan Sekuni’den nakledilmiştir. Bu zat (Sekuni) Sünni olduğu için yani İmamete inanmadığı için sürekli İmam bu şahsa hükümleri açıklarken Peygamber’in hadisiyle bunu ona açıklamıştır. Sekuni Sünni olmasına rağmen yalan konuşmayan (sika) olduğu için hadisleri Şia müçtehitleri tarafından kabul görmekte ve tıpkınca fetva verilmektedir. Kafi’de Sünni olan Sekuni’den 445 hadis mevcuttur. Bu açıklamadan da anlaşılacağı üzere Şia fıkhında hadisin kabul olmasında ölçü sika oluşunun ispatlanmış olmasıdır. Elbette bazı ulema ravinin hadisin kabul edilmesi için Şia mezhebine bağlı olmasını da şart bilmişlerdir; ancak ulemadan çoğu bunu bir şart olarak zikretmemişlerdir. Hadisin Peygamber ve İmam’dan sadır olduğuna güvendirecek şekilde sika (yalan konuşmayan) birisinden olm`sını yeterli bilmişlerdir.

Ehl-i Sünnet’in Buhari ve Muslim vb. hadis kitaplarına gelince zikredilen ölçü, yani ravilerinin güvenilir olmasının ispatlanması şartıyla incelediğimizde sened açısından muteber sayılacak hadis yok sayılacak derecede azdır. Bu kitaplarda hadisler ilk derecede Ebu Hüreyre Aişe ve Abdullah b. Ömer vb. kişilerden nakledilir ki, bu zatlar sahabi olmalarına rağmen, Kur’an-ı Kerim’in ve Allah Resulü’nün Ehl-i Beyt hakkındaki açık beyanlarına ters düşerek Ehl-i Beyt’in karşısında cephe almaları hasebiyle hiç biri sika olarak değerlendirilmez. Ehl-i Beyt mektebi esasınca birinin sahabi oluşu onun adil ve güvenilir olmasını gerektirmez. Kur’an-ı Kerim bizzat her sahabenin sözüne güvenmemeği emretmiştir ve onlardan bir kısmının fasık olduğunu beyan buyurmuştur. Kur’an-ı Kerim buyuruyor ki: “Eğer sizlere bir fasık bir haber getirdi mi onu araştırın...” (Hucurat, 6) Bu ayetin Peygamber’in döneminde bir fasık sahabi hakkında nazil olduğu da malumdur. Kaldı ki Kur’an-ı Kerim’de sahabe içerisinde Peygamber’in bile tanımadığı münafıkların olduğu açıklanmıştır. (Tevbe, 101) Buna göre her sahabinin sahabi olduğu için güvenilir kabul edilmesi Kur’an ve mütevatir sünnetle çelişen dinin temeline zarar verecek niteliğe sahip hatalı görüştür. Ehl-i Sünnet, bu ilkeyi, Ehl-i Beyt’i terk ettikleri için uydurmak zorunda kalmışlardır.

Üçüncü olarak Burhaneddin bey, yukarıdaki konuya atfen kendi hadis kaynaklarının muteber olduğunu ileri sürüyor. Oysa aşağıdaki gerçekler göz önünde bulundurulursa görülür ki, Peygamber’in hadisine en büyük darbe Ehl-i Sünnet mektebinin önderleri ve imamları tarafından vurulmuştur. Ehl-i Beyt Mektebi ise sürekli Peygamber’in sünnetini olduğu gibi tam bir teslimiyet ve sadakatle korumağa çalışmış ve bu yolda her türlü fedakarlık ve zorluklara tahammül etmiştir. Çünkü Ehl-i Sünnet’in önderleri Peygamber’in zamanından başlayarak işlerine gelmeyen hadisleri çiğnemekten geri durmamışlardır. Bunun açık delili ise Peygamber-i Ekrem’in ümmetinden en son isteği olarak vasiyet yazdırmak istediğindeonların başta gelen liderleri tarafından“Bize Allah’ın kitabı yeter bu adamı (Peygamber’e işaretle) bırakın sayıklıyor" diye Peygamber’e bile dil uzatılmış; Peygamber’in vefatından sonra da Peygamber’in sözleri ve hadislerinin yayılması neticesinde kendi yollarının batıl olduğunun ortaya çıkmasını önlemek için yüzyıl boyunca boş bahanelerle hadis naklini ve tedvini yasaklamışlardır. Sonra aynı hattın takipçisi Muaviye, daha tehlikeli bir yöntem uygulayarak kendi hedefleri doğrultusunda hadis uydurma kampanyası başlatmıştır. Bizzat Muaviye’nin Hz. Ali (a.s)’ın aleyhine bir hadis uydurması için üç yüz bin dinar vermeyi Ehl-i Beyt düşmanı olan bir sahabeye vaat ettiği tarih kitaplarında yazılıdır. Bu hareket çerçevesinde Ehl-i Beyt’in faziletini gölgelemek için Peygamber’in dilinden sahabenin methinde yüzlerce hadis uydurulmuştur. Hadislerintedvini (kitap halinde yazılışı) başlayınca da yine bu hareket devam etmiş ve Ehl-i Sünnetin ilk temel kaynağı sayılan İmam Malik’in Muvatta kitabı (Bu kitap sahih kabul edildiği için Buhari bu kitabın tümünü kapsamış bulunmaktadır.) dönemin kan içici zalim sultanı Mensur Abbasi’nin emri ve direktifiyle yazılmıştır. Mansur Malik’ten Hz. Ali (a.s) ve İbn-i Abbas’ın hadis ve fetvalarının yerine İbn-i Ömer’in hadis ve fetvalarına öncelik vermesini istemiş ve halkı zorla bu kitaba amel ettireceğini vaat etmiştir. Bu yüzden Ehl-i Sünnetin hadis kaynakları sayılan en önemli kitaplar zulüm ve fücur ehli sultanların desteğiyle ve onların belirlediği çerçevede tedvin edilmiş ve yayılmışlardır.

Ehl-i Sünnet’in  Fıkhi mezheplerinde de aynı durum söz konusudur. Ebu Hanife’nin mezhebi iki talebesi olan Ebu Yusuf ve Muhammed tarafından tedvin edilmiş ve resmiyet kazanmıştır. Bu iki şahsın sürekli sultanın emrinde ve onun isteği doğrultusunda fetva verdikleri ve onlar tarafından önemli görevlere atandıkları malumdur. İbn-i Hazm şöyle diyor: İki mezhep ilk başlangıcından riyaset ve saltanat tarafından yayılmıştır: Ebu Hanife’nin mezhebi, çünkü Ebu Yusuf kadılık işinin yetkisini eline aldığında bu göreve sadece kendi dostlarını ve kendi mezhebine bağlı olanları getiriyordu. İkincisi de Malik’in mezhebidir....” Şafii’nin de sultanin emriyle Malik’in yanında ders okuma fırsatı bulduğu, sonra da Sultanın yanında makam sahibi olan Şeyb`ni’den ders aldığı ve bilahare sultanın (Harun Reşid’in) büyük maddi desteği ve onayıyla mezhebini Mısır’da yaydığı ve Ahmet b. Hanbel’in de yine Mutevekkil’in desteğine mazhar olup onun isteği doğrultusunda Müsned’i yazdığı malumdur.

Evet her akıl sahibi insan bilir ki, kılıç ve zor sahipleri sürekli dini kendi istekleri çerçevesinde istemektedirler. Bu yüzden bu gibi insanların dinin temeline olduğu gibi bağlı kalmalarını beklemek tarihi gerçekleri yalanlamaktan başka bir şey değildir. Bukısa açıklamadan maksadımız şu ki, Ehl-i Sünnet’in fıkıh ve hadis kaynakları sürekli sultanların emirleri doğrultusunda kendine yayınlanma zemini bulduğu için bunlarda batıla eğilim şüphesi kat kat fazladır.

Bizce eğer Ehl-i Sünnet’teki hadis kaynakları ravilerin doğruluğu ve sıka oluşları belgeyle incelenerek değerlendirilse, içinde sened yönünden sahih çıkacak hadislerin sayısı iki elin parmakları sayısını geçmez; oysaki Ehl-i Beyt mektebinin hadis kaynakları aynı ölçülerle incelenirse hadislerin genelde sened yönünden sahih olduğu belirlenir. Elbette bu hadislerin bir kısmı Peygamber’e dayanır bir kısmı ise Ehl-i Beyt imamlarının sözleridir ki, Peygamber’den gelen sahih hadisler gereği Ehl-i Beyt’in sözleri de bizlere hüccettir. Çünkü Eh-i Beyt Kur’an-i Kerim ve sahih hadisler gereği masumdurlar. Ehl-i Beyt’in masum olduklarını ispatlayan ayetler arasında Tethir ayetine Sakaleyn hadisine ve Sefine hadisine dikkat etmek bile yeterlidir.

Burhaneddin bey şöyle devam ediyor:

“Şii kaynaklarında bu çeşit rivayetlere sıkça rastlanır. Bir kısım rivayetler, kadının kocasına sadakati emrettiği (159), erkek-kadın herkesi zinadan men ettiği (160) halde müt’a bahsinde evli kadınla da müt’a'ya müsamaha gösteren bir üsluba rastlanır. Ebu Abdillah, bir soru üzerine müt’a yapmaktan kaçınılacak kadınları şöyle sayar: IYYAKÜM VE ELKEVAŞIFE VE EDDEVAAII VE ELBEGAAYAA VE ZEVAATI EL EZVAAC... Kevaşif, devai, begaya ve zevatu’l-ezvactan kaçın! soru sahibi, bu tabirlerle neyi kastettiğini sorunca, Ebu Abdillah açıklar: Kevaşif, açıktan zina yapan, herkesçe bilinen zani kadınlardır. Devai: Nefislerine erkekleri davet eden ve fesadı bilinen kadınlardır. Begaya: Zina ile ma’ruf olanlar (fahişeler). Zevatu’l-ezvac: Sünnete uygun olmayan şekilde boşanmış olanlar (161). Burada evlilerin zikredilmemesi dikkat çekicidir. Esasen müt’a yapacağı kadının evli bir kadın olduğundan şüphelenip, tahkik edince evli çıktığını, bu durumda ne yapması gerektiğini soran kimseye, Ebu Abdillah: neden araştırıyorsun? cevabini vererek evliyle de müt’aya göz yumucu bir cevap verir.(162). Meselede temel prensip kadının evli olup olmadığını araştırmamaktır.(163) Ebu Abdillah: Kadının evli olup olmadığını sorman gerekmez. sana düşen, nefsi hususunda kadının beyanını tasdik etmektir der.(164)

Buna rağmen, bir başka tezada yer verir ve “müt’a yapılacak kadında iffet arar, güzel bile olsa zaniye ile müt’a yapılamaz”der. (165). Ebu Abdullah’ın müt’a üzerine bir soruya cevap sadedinde “Helaldir, ancak afife kadınla nikahlan, Allah Teala hazretleri (mü’minleri tarif ederken):”Onlar ki ferclerini muhafaza ederler...”(Mü’minün 5) buyurmuştur. Dirhemin hususunda itimadın olmayan yere fercini koyma”dediğini görürüz.(166).

Şii kaynaklarda bu hususta kesin bir hüküm yok. Nitekim bazı rivayetlerde sadece iffet değil, iman da aranır, mü’mine ile müt’anin mümkün olduğu, diğer bazılarında Yahudi ve Hıristiyanlarla da caiz olacağı, Mecusilerle caiz olmayacağı, ama bulunmamaları halinde Mecusi ile caiz olacağı ifade edilir.(167)

Müt’a nikahına bir hayız dönemi, 45 gün (ve bazılarına göre 4 ay 10 gün) (168) gibi bir iddet tanımaları(169), bir başka tezat olmaktadır. Gizlilik içinde müt’a yapan evli kadın mı iddete riayet edecek?

Bir rivayette müt’a yapılmayacaklar arasında zevatu’l-ezvac (kocalılar) da zikredilir, ancak bunun tarifi de yapılır:”Sünnete uymaz tarzda boşananlar.”(170). ....Evli kadının bile, bir başka erkekle “Allah’ın kitabı ve Resulü’nün sünneti üzere (!)” müt’a yapmasına fetva verdirecek(171) ruh hali nedir diye insan sormadan edemiyor. Bırakın İslamiyet’i evlilik müessesesinin kutsiyetine inanmış hangi din, fıtratı bozulmamış hangi insan böyle bir fetvayı verenler de düştükleri ifratın, yaptıkları işin iğrençliğinin farkındalar”

Burada bu zat kendi seleflerinin yolunu takip ederek açık bir bühtan, iftira ve yalana başvurarak Şia mektebini ve Ehl-i Beyt İmamlarından olan Ebu Abdillah (İmam Cafer Sadık (a.s)’ı evli kadınla müt’a yapmaya cevaz vermekle suçluyor. Subhanellah bu büyük bir iftira ve yalandan başka bir şey değildir. O kin dolu yüreğini sadece iftira ve yalan ile soğutabileceğini belki de düşünmüş ve bu yola başvurmuştur; belki de maksadı halkta Ehl-i Beyt mektebine karşı bir nefret duygusu uyandırmaktır. Oysa bu gibi yalan dünya ve ahirette kendisi için yüz karası olmaktan başka bir şeye yaramayacaktır ve Allah zalimler istemese de kendi dinini tamamlayacaktır. Gerçekten bu zatın iftirası, Ehl-i Beyt mektebinin fıkhından haberi olan her insanı ürperticidir. Doğrusu, inat ve taassup yüzünden birilerinin Ehl-i Beyt mektebine ve İmam Cafer Sadık (a.s)’a bu kadar açık bir iftirada bulunabileceğini düşünmek bile bize ağır geliyor? Acaba bu durumdaki insanlar Allah’ın gazabından korkmuyorlar mı? Kur’an-ı Kerim buyurmuyor mu ki: "Allah’ın ayetlerine inanmayanlar yalan uydurur. İşte onlar yalancıların ta kendileridir." (Nahl: 105)

Ehl-i Beyt mektebinin hadis ve fıkıh kitapları ortadadır; Bu kitaplarda kadının evlilik için haliyye olması (yani kocasının olmayışı ve iddette olmaması) şartı açıkça beyan edilmiştir. Hadis kitaplarında da bu konuda onlarca hadis vardır. Bu konuda hiçbir farklı görüş de söz konusu değildir ve olması da düşünülemez. Şia mektebinde bu konunun ağırlığı o derecededir ki, eğer bir kimse evli kadınla hatta evli olduğundan haberdar olmayarak akit yapacak olur ve sonradan bunu anlarsa o kadının bu adama ebedi haram olduğuna hüküm verilmiştir.

Şimdi, Ehli Beyt Mektebinin büyük fakihlerinden bazılarının bu konudaki açıklamalarına göz atalım:

Seyyit Tabatabai Riyaz’da şöyle diyor:

“Evli kadına akit okumak haramdır. Bu hususta icma vardır.

Şeyh Muhammed Hasan Cevahiri Cevahiru’l-Kelam’da şöyle diyor:

“Evli kadın başkasına helal olmaz; Bu konuda hem icma vardır; hem de bu dinin zaruri hükümlerindendir.”

Seyyid Kazım Tabatabai El-Urvetu’l-Vuska kitabında şöyle diyor:

“Eğer birinin eşi olduğunu bilerek onunla evlenirse ister evliliğe müteakip onunla cima etsin ister etmesin ebedi olarak o hanım ona haram olur. Ama eğer onun evli olduğunu bilmeden onunla evlenirse, onunla cima ettiği taktirde ebedi olarak o hanım ona haram olur. Ama eğer cima etmemişse, ebedi haram olmaz. Bu konuda hur veya evli cariye olması, birinci veya ikinci nikâhın daimi nikah veya müt’â nikâhı olması arasında bir fark yoktur.” (bkz. Urvetu’l-Vuska c. 2 s.597)

Bu şahıs iftirası için şu delili ortaya koymuştur:

“İYYAKÜM VE ELKEVAŞİFE VE EDDEVAAİİ VE ELBEGAAYAA VE ZEVAATİ EL EZVAAC... Kevaşif, devai, begaya ve zevatu’l-ezvactan kaçın! soru sahibi, bu tabirlerle neyi kastettiğini sorunca, Ebu Abdillah açıklar: Kevaşif, açıktan zina yapan, herkesçe bilinen zani kadınlardır. Devai: Nefislerine erkekleri davet eden ve fesadı bilinen kadınlardır. Begaya: Zina ile ma’ruf olanlar (fahişeler). Zevatu’l-ezvac: Sünnete uygun olmayan şekilde boşanmış olanlar (161). Burada evlilerin zikredilmemesi dikkat çekicidir.”

O, hadiste evli kadınların zikredilmeyişini delil göstererek bunun bir nevi evli kadınlar hakkında müsamaha sayıyor.

Halbuki Usul-i fıkıh ilminden az bir bilgisi olsaydı, bu adamın şu gerçeği bilmesi gerekirdi ki, mefhum ve fehva gereği, bir işin aşağı mertebesinden nehy etmek, o işin yukarı mertebesinden nehyin açıkça ifadesi sayılır.

Oysa iftira edenin mantığına göre; “Onlara (baba ve annenize) “of!” bile deme; onları azarlama!” (İsra :23) buyrulan ayette baba ve anneyi dövmeyin; sövmeyin diye bir nehiy olmadığını delil göstererek, İslam’da baba ve annenin dövüleceğine ve sövüleceğine cevaz verilmiştir demek gerekir.

O iftirasının tutanağı olarak sonra şöyle diyor:

Esasen müt’a yapacağı kadının evli bir kadın olduğundan şüphelenip, tahkik edince evli çıktığını, bu durumda ne yapması gerektiğini soran kimseye, Ebu Abdillah: neden araştırıyorsun? cevabını vererek evliyle de müt’aya göz yumucu bir cevap verir.(162). Meselede temel prensip, kadının evli olup olmadığını araştırmamaktır.(163)

Ebu Abdillah: Kadının evli olup olmadığını sorman gerekmez. sana düşen, nefsi hususunda kadının beyanını tasdik etmektir der.(164)

Bu iftiracı adam kadının evli olup olmadığını araştırmamak ve kadının evli olmadığına dair sözünü bu hususta yeterli bilmeği evli kadınla müt’a yapmaya göz yummak olarak değerlendirmektedir. Oysa ki, bu konuda da bu şahıs, ya cehaleti veya kalbindeki hastalığı yüzünden İslam fıkhındaki hükümleri gizleme yolunu tutmuştur. Bir kadınla evlenirken onun evli olup olmadığına dair kendi açıklamasının yeterli olduğu ve bu hususta kadından şahit getirmesinin gerekli olmadığı, İslam fıkhındaki genel görüştür. Bu konu hakkında hem Şia hem de Ehl-i Sünnetin bir çok fakihleri aynı görüşü benimsemiş ve kadının beyanını kendi durumu hakkında tastık edilmesinin gerektiğini açıklamışlardır. Elbette bu arada Ehl-i Sünnet’ten Şafii bu konunun şahitle kâdı’nın yanında ispat olunmasının gerekli olduğunu söylemiş ve Şia’dan da bazı fakıhler kadının sözüne itibar etmenin, güvendirici olup olmadığı durumlarına göre farklı olduğunu ileri sürmüşler, şüpheli olduğu durumlarda da bunun şahitle ispatlanması gerektiğine fetva vermişlerdir. Ancak genel görüş kadının kendi sözünün zahir-i hala dayanarak geçerli sayılacağına dairdir.

İanetu’t-talibin’de bu husus şöyle açıklanmıştır: “Eğer bir kadın evli ve iddette olmadığını iddia ederse onun bu sözünden önce onun evli olduğu belli değildiyse, velisi -ister özel veli olsun ister genel veli- onun sözüne güvenebilir.”

Nevevi, Müslim’in şerhinde ise şöyle demiştir:

“Hattabi şöyle demiş bu hadisten anlaşılan şu ki, kadına iddette olduğu olmadığı sorulmadan zahir-i hala dayanarak kendisiyle evlenmek caizdir. Ancak hakimler bunu ihtiyat gereği araştırıyorlar. Şafii. evlenmek için müracaat eden kadının evlendirilmesi için iki adil şahidin onun mahsus bir velisinin olmadığını evli olmadığını ve iddette olmadığını bildirmeleri gerekir demiştir. Bazı fakihlerimiz bunu vacip bir şart bilmişler ancak fakihlerimizin görüşünde sahih olan bunun mustahap oluşudur. Şart değildir.”

Görüldüğü gibi, zahir-i hala göre, yani kadının kendi sözü esas alınarak ister daimi nikah olsun ve ister müt’a nikahında kendisiyle evlenmenin caiz oluşu görüşü, ister Şia, ister Ehl-i Sünnet uleması tarafından yaygın olarak kabul edilen ortak görüştür. Dolayısıyla da bunun evli kadınla evlenmeye göz yummak iftirasıyla hiçbir alakası yoktur.

Burhaneddin bey sözünü şöyle sürdürüyor:

Tûsî ve diğer Şia ulemasını bu meselede taassuba sevkeden esprinin geri planını şu rivayet daha açıktır: “Kureyşli bir erkek anlattı: Amcamın kızının çok malı vardı. Buna (müt’a nikahı yapmamız için) haber göndererek: "Bilirsin benimle evlenmek isteyen çok erkek var. Ben onlarla evlenmedim. Ben sana, erkeklere olan sevdam için talip değilim. Ancak bana ulaştı ki, müt’ayı Allah kitabında helal kılmış, Resulü de sünnetinde beyan etmiş. Fakat Züfer de (Züfer’le Hz. Ömer’in kastedildiği belirtilir) haram etmiş. Ben de Arşı’nın fevkinde aziz ve celil Allah’a itaat etmek, Resulü’ne itaat etmek, Züfer’e de isyan etmek istedim. Benimle müt’a nikahı yap!” dedi. Ben de kendisine: “Ebu Cafer’e gidip onunla istişare edeyim!” dedim. Sonra gidip haber verdim. Bana: “Yap! Allah ikinize de rahmet etsin!” dedi.(183)

Hz. Ömer’e ve Sünniliğe muhalefetteki taassup, Şia’yı sadece ulemanın değil, bütün fıtrat-ı selime sahiplerinin “zina” demekte icma edecekleri bir ayıp için..İNNELMÜĞMİNE LAA... YEKMÜLÜ HATTA YETEMETTEA.. “Mü’min, müt’a yapmadıkça kemale ermez” dedirtecek(184), buna akidevi bir mahiyet kazandıracaktır.

Resulullah’a nispet edilen bir iftiraya göre Aleyhissalâtu vesselâm, haşa şöyle demiştir:
“Ben miraçtayken Cibril aleyhisselam bana geldi ve dedi ki:”Ey Muhammed! Allah Teala hazretleri buyurdular ki: “Ben ümmetinden müt’a yapan kadınları mağfiret ettim!”(185)

İnsanlığın iftihar edeceği nadir dahilerden biri olan İkinci Halife Ömer (R.A.)’e muhalefet taassubu, Şia’yı müt’a yapmaya ibadet dedirtecek noktaya getirmiştir. Aynen kaydediyoruz: “Salih İbnu Ukbe, Ebu Cafer aleyhisselam’dan rivayet etmiştir: “Kendisine: “Müt’a için bir sevap var mı? dedim. Bana şu cevabı verdi: “Eğer müt’a ile Allah rızasını ve O’nu inkar edenlere muhalefeti murad etmişse (müt’a yolunda) konuştuğu her kelime için Allah ona sevap yazar. Elini kadına uzatınca, Allah ona mutlaka sevap yazar. Kadına temas etti mi, bu sebeple, günahını affeder. Yıkandı mı saçından geçen su miktarınca Allah ona mağfiret eder! Ben tekrar, “Saçı adedince mi?” dedim. “Evet, saçı adedince!” dedi. (186) Ali es-Sibaî, iğrenç ve hayırsız bularak, “bir daha müt’a yapmayacağım!” diye Allah’a yemin eder. Durumunu Ebu’l-Hasan’a sorunca şu cevabı alır. “Sen itaat etmeyeceğim diye Allah’a söz vermişsin. Allah’a yemin olsun (müt’a yaparak) O’na itaat etmezsen isyan etmiş olursun.”(187)

 

Vaktimiz olsaydı bu sözlerin belki de her cümlesinin altına önemli notlar düşebilirdik, ancak maalesef vaktimiz kısıtlı olduğundan şimdilik bunlardan vazgeçiyoruz. Burada sadece bir konuya değinmek istiyoruz; o da şudur ki, Ehl-i Beyt’ten nakledilen bir çok hadiste İmamlarımız kendi takipçilerini ısrarla mut’a yapmaya teşvik etmişlerdir. Bunun sebebi ise o zamanlarda hakim sulta tarafından bu İlahi hükmün ve Nebevi Sünnetin yasağı üzerindeki hassasiyet ve giderek bu meşru hükmün unutulmaya ve Ömer’in yasağının meşru olduğunun belleklere yerleşmeye yüz tutmasından kaynaklanıyordu. Evet Ehl-i Beyt İmamları bu hisarı ve bid’ati kırmak ve bu ilahi hükmün gelecek nesillere taşınmasına yardımcı olmak amacıyla kendi dostlarını buna teşvik ediyorlardı. Bunda da Allah’ın lütuf ve inayetiyle büyük ölçüde en azından kendi dostları arasında muvaffak oldular.

Ve İslam uleması arasında meşhur olmuş bir sözü hatırlatıyoruz: LAA LİHUBBİ ALİYYİ BEL LI BUGZU UMER (ÖMER).. “Maksat Ali sevgisi değil, Hz Ömer buğzudur, düşmanlığıdır.

Evet müt’a meselesi de öyle: Hakkı ortaya çıkarmaktan ziyade, Ömer’e muhalefeti tahkim. Yani üzüm yemek değil, bekçiyi dövmek.

Cevap:

İkinci halife Ömer’in Hz. Fatıma’tüz Zehra’ya eziyeti yüzünden Ehl-i Beyt mektebi taraftarlarınca bu kişinin sevilmediği bir gerçektir, ancak müt’a nikâhı konusunda Şia'nın tavrı önceden de belirttiğimiz gibi asla bununla bir ilgisi yoktur. Bu konuda, Şia'nın tavrı Peygamber’in getirdiği dini olduğu gibi korumak dinin helalini helal bilip haramını haram bilmek ve dinde başkaları tarafından ortaya çıkarılan bid’atlerle mücadele etmekten başka bir şey değildir. Bu husustaki Şia’nın kesin tavrının Ömer’le olan düşmanlıktan değil, dini korumanın ve bid’atlerle mücadelenin her Müslüman'ın özellikle alimlerin görevi olduğu içindir. Bir hadiste şöyle buyrulmaktadır: “Dinde bid’at ortaya çıktığında alim ilmini ortaya koymalıdır bunu yapmazsa Allah’ın ona laneti olsun.” İşte bunun ibadet boyutu kazanması veya imanın gereği sayılması da bu yüzdendir. Yani, siz, Allah’ın dininin bekçileri olan Ehl-i Beyt İmamları’nın ve onlara tabii olan gerçek iman sahiplerinin de geçici dünya menfaatleri uğruna imanlarını satan bazı kimseler gibi Allah’ın dininde meydana getirilen bid’atler karşısında susarak Allah’ın lanetini kazanmalarını mı bekliyordunuz? Hayır, onlar Allah’ın tertemiz kıldığı seçkin önderlerdi. Onlar, Allah Resulü’nden sonra İlahi dinin yegane koruyucu ve sahipleri idi. Onları, cedleri Resulullah gibi ne dünya metası aldatabilir, ne de zalimlerin saçtığı ölüm korkusu onları misyonlarını yapmaktan geri koyabilirdi. Onlar’ın zalimlerin ve bid’atçilerin karşısındaki şanlı mücadele destanı, Allah Resulü’nün Rabbinin sonsuz rahmetine ulaşmasından hemen sonra Hz. Ali’nin ve Fatıma’tüz Zehra’nın zulme ve bid’atlere karşı başlattıkları mücadeleleri ile başlamış, şanlı Kerbela kıyamında noktalı virgül almış, ondan sonra da diğer Ehl-i Beyt İmamları’nın ve taraftarlarının mücadeleleri ile de günümüze kadar da süregelmiş, kıyamete kadar da sürecektir. Bu şanlı mücadele destanına son noktayı koyacak olan da Allah Resulü’nün bütün zalimlerinin kökünü kurutacağı ve mutlak adaleti yeryüzünün tamamına egemen kılarak hakiki İslam dinini bütün cihanda egemen kılarak Allah’ın dininin bütün batıl dinlere, inançlara ve ideolojilere galibiyetini sağlayacağını vaat ettiği İmam Mehdi (a.s)’dır. Bu doğrultuda, sonucu Müslümanları kıyamete kadar etkileyebilecek bir bid’ate karşı çıkmaktan daha büyük bir ibadet olur mu? Veya böyle bir mücadele imanın gereği sayılmaz mı? Evet biz bid’atlere karşı çıkmayı ibadet ve imanın gereği olarak addediyoruz. Bu yüzden de Ömer’in de bid’atleri dahil olmak üzere bütün bid’atlerin karşısında yer almış ve böyle bir mücadeleyi de kendimizin kutsal vazifesi ve ibadeti olarak görmüş ve görmekteyiz. Zaten İslam’dan azıcık haberdar olan hiçbir iman ehlinin bid’atler karşısında mücadele etmenin ibadet ve iman gereği olduğunda en ufak bir kuşkusu da olamaz.

Burhaneddin bey şöyle devam ediyor:

“Burada bir noktayı okuyucuların insaf nazarlarına arz etmek isteriz. Yukarıda, müt’a nikahı bahsini Sünni kaynaklara göre incelerken gördük ki Ehl-i Sünnet uleması mesele üzerinde tamamen Hz. Peygamber’in hadislerine dayanmaktadır. Müt’anın Resulullah tarafından bir ara mubah kılındığını, bilahare yasaklandığını, son defa Mekke fethi sırasında yasaklanıp, veda hutbesi sırasında yasağın bir kere daha hatırlatıldığını. bu yasağı işitmemiş olan sahabi ve tabiiden bazılarının bunun lehinde fetva verdiğini, İkinci Halife Ömer’in buna muttali olunca, Aleyhissalâtu vesselâm’ın haram kılma hadisesini hatırlatarak, meseleyi gündeme getirip yasağı ta’mim ettiğini belirttik. Yine gördük ki, şarihler bu hususta icmadan bahsederken , İbnu Abbas’tan bir ara varit olan lehindeki fetva sebebiyle tam bir icma hususunda tereddüt hasıl olduğunu, Şia’dan bazılarının müt’aya fetva verdiğini vs. hep kaydetmektedirler.

Halbuki Şia’nın dayandığı muteber kaynakları, meseleyi açıklarken Ehl-i Sünnet’in dayandığı sahih rivayetleri hiç görmezden gelir. Onlara atıfta bile bulunmaz.

Burhaneddin beyin iddiasının aksine şimdiye kadar ki yazılarımızda gördük ki, Ehl-i Beyt mektebinin kaynağında yer alan hadislerin tümü müt’a hükmünün Peygamber tarafından helal kılındığını ve Kur’an’da açıkça yer aldığını ve bunun asla neshedilmediğini açıklamaktadır. Ehl-i Beyt İmamları’na dayanan hadislerimiz de hep bu nükteyi vurgulamışlardır. İlaveten ulemamız, bütün ihtilafi meselelerde olduğu gibi bu meselede de Ehl-i Sünnet’in muvafık hadislerinden istifade ederken muhalif hadislerini de irdelemiş ve onların konunun ispatından uzak olduğunu belgeleriyle ortaya koymuşlardır. Yukarıda vermiş olduğumuz büyük Şia müfessiri Allame Tabatabai’nin yazısıyla Mürsel kardeşimizin bu husustaki yazıları da bunun en açık örneklerindendir. Aslında Şia’nın önde gelen bütün müçtehitlerinin izledikleri yöntem hep bu olmuştur. Örneğin, Burhaneddin beyin de sık sık ismini andığı, Şia hadis kaynaklarının ikisinin de yazarı olan Şey Tusi’nin “El-Hilaf” ismindeki fıkıh kitabını zikredebiliriz. Şey Tusi bu eserinde Ehl-i Beyt mektebiyle Ehl-i Sünnet fıkhını delilleriyle birlikte incelemiş ve Şia fıkhındaki haklılığı delilleriyle birlikte ortaya koymuştur. Bunun gibi nice örnek verebiliriz. Ancak bunlar bahsimizin mevzuunun haricinde olduğundan fazla örnek verip detaylı olarak üzerinde durmaya gerek görmüyoruz.

Velhasıl şimdiye kadar mükerrer olarak gördük ki, müt’anın caiz oluşu Ehl-i Sünnet’in temel hadis kaynaklarında da çokluca yer almıştır. Bu konu da Müslim’de yer alan Cabir b. Abdullah’ın hadisi bile yeter Bu hadise göre Cabir “Biz Peygamber’in ve Ebubekir’in döneminde bir avuç hurma veya un ile müt’a yapıyorduk. Bu durum Ömer Amr b. Hureys hakkında Ömer bunu yasaklayıncaya kadar devam etti.”

Dikkat edilmelidir ki bu hadiste ben demiyor biz diyor; Bu da gösteriyor ki sahabeden bir çoğu Peygamber ve Ebubekir’in döneminde müt’a yapıyorlardı. Ömer’in yasağından sonraki yapmayışlarının ise, Ömer’in yandaşlarının Ömer’e muvafakat ettiklerinden, muhaliflerinin ise ona karşı çıkma cesaretini kendinde görmediğinden  kaynaklandığı da ortadadır. Zira eğer Burhaneddin beyin iddia ettiği gibi ashaptan bazılarının müt’ayı terk edişi, Ömer’in Allah Resulü’nün yasağını iblağ edişinden kaynaklanmış olsaydı, o zaman Cabir müt’anın yasağını Ömer’e isnat etmez, aksine Allah Resulü’nün yasağını iblağ etmeyi ona isnat eder ve: “Bu durum Ömer’in Amr bin Hüreys olayında Allah Resulü’nün müt’ayı yasaklamasını bize açıklamasına kadar devam etti” derdi. Oysa Cabir böyle yapmıyor ve bizzat yasaklama eylemini Ömer’e isnat ediyor ve ashabın müt’ayı terk edişinin de bu yasaklamadan kaynaklandığını belirtiyor. Bu, ashaptan Ömer yandaşı olmayanların müt’adan kaçınmalarının (ki, geçen yazılarımızda pek de öyle kaçınmadıklarını belgeleriyle gözler önüne sermiş bulunmaktayız) Ömer korkusundan kaynaklandığını göstermektedir. Bunun gibi onlarca hadis Ehl-i Sünnet’in muteber kaynaklarında vardır. Ancak kör taassup hep bu hadisleri te’vil ederek Cabir gibi onlarca büyük sahabein bu kadar önemli ve tabii olarak her kes tarafından bilinmesi gereken konuyu yıllar boyunca bilmediklerini söylemişlerdir. Bunun için de müt’anın neshedildiğine dair çelişkili ve bir birini yalanlayan hadisler uydurmayı gerekli görmüşlerdir. Bütün bunları şimdiye kadar açık belgeleriyle gözler önüne sermiş bulunmaktayız, artık tekrara gerek duymuyoruz.

Burhaneddin bey diyor ki;

“Şimdi şöyle bir soru akla gelebilir: "Şia da esas itibariyle Kur’an ve sünnete dayandığına göre, Müt’a nikâhı meselesinde niye bu kadar zıt görüşler ortaya çıkmıştır? Onların hiç mi haklilik tarafı yok?”

Bunun gerçek bir izahı uzun kaçar. Ancak kısaca bilinmesi gereken husus şudur: Ehl-i Sünnet bu meselede onların kendiliklerinden hadis uydurduğunu söylemiyor. Resulullah’ın müt’aya cevaz verdiğini, sağlığında bununla amel eden sahabein bulunduğunu kabul ediyor. Bu husus Ehl-i sünnet nezdindeki sahih rivayetlerde sabittir. Ancak, diğer birçok meselede olduğu gibi Aleyhissalâtu vesselâm bunu sonradan yasaklamış, böylece neshedilmiştir. Ehl-i Sünnet, Resulullah’ın vefatından sonra, bu yasağı işitmemiş bulunan bazı sahabi ve tabiin tarafından da müt’a nikahının icra edildiğini de kabul eder. Ancak, Ehl-i Sünnet, bu tatbikatın İkinci Halife Ömer’in meseleye müdahale edip yasağı ta’mim etmesiyle son bulduğunu ve İkinci Halife Ömer’e hiçbir sahabenin itiraz etmediğini, böylece müt’anın haram olduğu hususunda icma hasıl olduğunu da kabul eder.”

Bütün bu iddiaların gülünç iddialardan ibaret olduğu önceki yazılarımızda belgeleriyle gözler önüne serilmiştir. Tekrarın lüzumu yoktur.

“Şia ile Ehl-i Sünnet, hadis anlayışında farklıdır. Aradaki ayrılık temelde bundan kaynaklanır. Şöyle ki: Ehl-i Sünnet sahabe arasında hiçbir ayırım yapmadan hepsinin rivayetini makbul addederken, Şia Al-i Beyt’e mensup çok az sayıda sahabenin rivayetini kabul eder, diğerlerini reddeder. Ravi meselesindeki tefrikleri sahabe tabakasında kalmaz sahabeden sonra gelen tabiin ve etbaut tabiin gibi diğer ravi tabakalarında da ayırım devam eder. Sahabeden sonraki ravilerdeki ayırım, ravinin makbul olabilmesi için ravide aradıkları şartlardan ileri gelir. Gerçi Ehl-i Sünnet de her raviden hadis almaz, ravinin mü’min, dindar, doğru sözlü mürüvvet sahibi vs. olmasını şart koşar. Şia da benzer vasıfları şart koşar. Ama “mü’min” deyince, ravinin İmamiye-Isnaaşeriye mezhebinden olmasını kasteder. Yani ravide aranan şart objektif olmaktan çok sübjektif bir hal alır(69) Halbuki Ehl-i Sünnet, ravinin “mü’min olması gerekir” derken, bununla İslam’ın iman esaslarını dil ile ikrar kalp ile tasdikini kasteder, başka bir kayıt koymaz. Hatta Ehl-i Sünnet’ten olmasını da şart koşmaz. Diyanet ve sıdk vasıflarını taşıyan Şii ravilerden de hadis alır. Şia ise, değil Ehl-i Sünnet, isnaaşere dışında kalan, Şii mezheplerine mensup kimselerden bile hadis kabul etmez.

Şiilere göre, hadis, masum imamların söz, fiil ve takrirleridir.(70) Bir rivayetin hadis olabilmesi için mutlaka masum addettikleri bir imama ulaşması şarttır. Ona ulaşmadan gelen sözler hadis değildir, makbul değildir. Bu sebeple Şiilerin hadis kitapları hep, masum olduğuna inandıkları imamların sözleriyle doludur. Resulullah’a nispet edilen hadisler pek nadirdir.”

Yukarıda Burhaneddin beyin bu iddiasının kökten asılsız olduğunu kısaca da olsa, belgeleriyle ortaya koymuş bulunmaktayız. O yazımızda gördük ki, Şia’nın en temel hadis kitabı sayılan El-Kafi’de bir Sünni olan Sekuni’den 445 hadis yer almıştır. Bu sadece bir örnektir. Bu, Burhaneddin beyin Şia sadece kendi inancında olan kimselerin naklettiği hadislere itibar eder, iddiasının ya Şia kaynaklarına olan cehaletinden ya da garezinden kaynaklandığını göstermektedir. Şia’nın hiçbir sahabiden hadis almadığı da iftiradan başka bir şey değildir. Kynaklarımızala yakından ilgilenlerin Ebuzer, Selman, Ammar, Mikdad, Ubeyy b. Ka’b, Cabir b. Abdullah, Said-i Hudri, Hüzeyfe, Abdullah b. Mes’ud, Abbas b. Abdulmuttalip, Abdullah b. Abbas gibi onlarca sahabiden naklettikleri hadisleri girebilirler. Evet, Şia “Muaviye’nin sofrası daha yağlıdır” diyerek onun ve benzerlerinin haram sofrasının başında yer alan Ebu Hüreyre gibi zalim sultanların yanında yer alan hadis ravilerinin ve saray alimlerinin hadislerine ve sözlerine itibar etmemiş ve etmeyecektir de. Bu da onların dini inançlarına olan hassasiyetlerinden kaynaklanmaktadır. Ayrıca bu ilkede Allah Resulü’nün şu buyuruğunu esas almışlardır ki, buyurmuştur: “Fakihler, Resulün eminleridirler, ama dünyaya dalmadıkları sürece.” O hazrete dünyaya dalmanın ne olduğu sorulunca da: “Sultana tabi olmaktır” cevabını vermiştir. (Bihar-ül Envar, c. 2, s. 36,110) Evet Şia, karınlarını tıka basa haramla dolduran, elleri cinayet kanlarıyla renklenen zalim sultanların önlerine atacağı iki haram lokma için onların sarayına yerleşip, onların borazanlıklarını yapan dışı din, içi nifak olan ravi ve alimlerin sözlerine ve hadislerine itibar etmiyor. Siz itibar ediyorsanız, bu sizin bileceğinizdir. Bu konuda söylecek çok söz var ama şimdlik bu kadarıyla yetiniyoruz.

Ehl-i Sünnet’in sahabi de koştukları şartlara gelince iddiaların aksine bu mektebin hadis kaynaklarından haberdar olanlar şunu biliyorlar ki bu kayanaklar en çürük, en şaibeli kimselerden dahi hadis naklaetmeyi ihmal etmemişlerdir. Sahihi Buhari gibi birinci derecedeki kaynakta İmran b. Hattan gibi Ali düşmanı bir hariciden dahi hadis nakletmiştir. Aynı şekilde Semure b. Cündep gibi binlerce müslümanın katilinden, yine diğer bir çok kaynakta Kerbela’da Yezit ordusunun baş komüt’anı Ömer b. Sa’d’dan ve daha nicelerinden hadis nakletmişlerdir ki isteyen her kese bunların kaynaklarını teker teker gösterebiliriz Allah’ın izniyle. Şimdi Burhaneddin beyin iddiasında ne kadar samimi olduğunu sizin feraset ve basiretinize bırakıyoruz artık.   

Burhaneddin bey yazısını şöyle sürdürüyor:

“Hemen şunu belirtelim ki, masum imam inancı, Ehl-i Sünnet’te yoktur. Ne Kur-an ne de sahih hadisler böyle bir akideye yer vermez, bu Şia’ya mahsus bir inançtır. Ehl-i Sünnet Ismet’i yani her çeşit hata ve günahtan korunmuş olma halini sadece peygamberlere tanır. Peygamberler dışında hiç kimse ismet sahibi yani günahsız ve hatasız olamaz, Allah namına hüküm beyan edemez.”

Evvela Ehl-i Beyt mektebinin Ehl-i Beyt imamlarının masumiyeti hakkındaki delilleri hakkında burada bahsetmeyi uygun görmüyoruz. İsteyenlerin bu sitenin İmamet bölümüne müracaat edip bu konuda Kur'an ve hadislerden verdiğimiz delilleri görebilirler. Ancak burada Burhaneddin beyin sözünün ikinci bölümü, yani Ehl-i Sünnet'in peygamberlerin masumiyeti hakkındaki görüşü üzerinde durmak istiyoruz.

Evet gerçi söylem olarak Ehl-i Sünnet Peygamberler masumdur diyorlar, ama kaynaklarında nakledilen bir takım rivayetler ve bazı Kur'ân ayetlerine getirdikleri yorumlar, resmi görüşleri hakkında en azından bazı tereddütler doğuruyor insanda. Zira evvela Resulullah veya diğer bazı Peygamberler ile ilgili bir takım şeyler söyleniyor veya naklediliyor ki onlar öyle iddia ettikleri gibi zelle falan değil, basbayağı büyük hata veya günahtırlar. Hatta aşağıda örneklerini göreceğiniz gibi onların bir kısmından bazı sahabenin Resulullah'a üstünlüğü gibi bir sonuç bile ortaya çıkıyor. Biz bunlardan bazı örnekleri üç bölümde bizzat Sünni kaynaklardan sizlere nakledip kararı kendi vicdanınıza bırakacağız.

 

a) Resulullah (s.a.a) ile ilgili olanlar:

1- Bedir savaşında alınan esirlerle ve esirlerin fidye karşılığında serbest bırakılmasıyla ilgili, deniliyor ki, bu olayda Allah Resulü sahabenin çoğunluğuyla birlikte hata yapmış ve esir alınmayacağı yerde esir almışlar ve sonra da esirleri fidye karşılığı serbest bırakmışlardır. Daha sonra Allah-u Teala Enfal suresinin 66 ila 68. âyetlerini indirerek Resulullah'ı ve söz konusu Müslümanları yaptıkları yanlıştan dolayı kınamıştır. Şimdi önce bu âyetlerin metnini bir görelim:

 

"Hiçbir peygambere yeryüzünde, kesin bir zafer kazanıncaya (dini yeryüzünde kökleşinceye) kadar esir alması yakışmaz. Siz dünyanın geçici yararını istiyorsunuz. Oysa Allah (size) ahireti istemektedir. Allah üstün ve güçlüdür. Ve hikmet sahibidir. (67)

Eğer Allah'ın önceden bir yazması olmasaydı, aldığınız (esirlere) karşılık size gerçekten büyük bir azap dokunurdu. (69)

Artık ganimet olarak elde ettiklerinizden helal ve temiz olarak yiyin ve Allah'tan korkup sakının. Hiç şüphesiz Allah bağışlayandır, esirgeyendir." (69)

İşte bu ayetlerin zahirine ve nakledilen bazı rivayetlere dayanarak Sünni yazarlar diyorlar ki, Bedir savaşında Müslümanların esir almaları, sonra da esirleri fidye karşılığında serbest bırakmaları Resulullah'ın bir içtihadından ileri gelmiş, fakat bu içtihatta hata yaptığı için Allah tarafından kınanmıştır.

Şimdi bu görüş kabul edildiği takdirde, Resulullah'ın bu fiili ve güya ittihadını bir zelle olarak nitelendirmek mümkün müdür? Eğer biz de bunu söylemiş olsak, âyetlerin muhtevası bunun tam tersini ortaya koymaktadır.  

67. ayette buyuruyor ki:

"...Siz (şu esir almanızla) dünyanın geçici metaını istiyorsunuz. Oysa Allah (sizin için) ahireti istemektedir..."

Allah Resulü'nün hayatı ve şahsiyetine az da olsa vakıf ve arif olan bir kimse Resulullah'ın bu ilahi uyarıya muhatap olmasına ihtimal dahi verilebilir mi?!

Hedefi için dünya ve dünyevî olan her şeye sırt çeviren, müşriklerin tekliflerine karşı "Güneşi sağ elime, ayı da sol elime koysalar dahi yine de davamdan vazgeçmem" buyuran Allah'ın Habibi esirlerden gelecek üç-beş kuruş fidyeye mi göz dikmişti?!

Bazıları, bu olayda Resulullah ve Müslümanlar dünya ve ahireti birlikte istiyorlardı, diyorlar. Bu hüsn-i zan Resulullah hakkında fena değil; ancak Kur'ân bunu dahi reddederek açıkça: "Siz dünyanın geçici metaını istiyorsunuz..." buyurmaktadır. Bu ise ayetin muhatabı olan kimse veya kimselerin hakkında söz konusu hüsn-i zannın geçersiz olduğunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

68. ayette ise: "Eğer Allah'ın önceden bir yazması olmasaydı, aldığınıza (esirlere veya fidyelere) karşılık size gerçekten büyük bir azap dokunurdu." buyrulmaktadır.

Şimdi bu ayetin muhtevasını dikkate aldığımızda yapılan bu yanlışa bir zelle deyip geçmemiz mümkün mü? "Zelle" demek küçük yanılgı demektir. Oysa hepimiz biliyoruz ki büyük azap ancak büyük günaha karşı söz konusu olabilir. Hekim ve adil Allah'ın bir zelle (küçük günah veya hata) karşılığında büyük azapla cezalandırması düşünülebilir mi? Şimdi acaba (neuzibillah) Allah Resulü büyük bir günah mı işlemişti ki, büyük bir azabı hak etmiş olsun?!" Bunun ihtimalini dahi vermenin ne kadar dehşet verici olduğunu insaf sahibi olan her kes teslim eder herhalde!

İşte gördüğünüz gibi olay o kadar da basit değildir. Hem bu ağır İlahi kınamanın Resulullah'a yönelik olduğunu söyleyeceksin, hem de bu bir zelle idi deyip kendini rahatlatacaksın; olacak şey mi Allah aşkına?!

O zaman nedir bu olayın gerçek yüzü? Bu yanlışı yapan ve söz konusu ayetler vasıtasıyla kınanan kim veya kimlerdi, diye sorulabilir. Bunun cevabı, bu sitenin "Sorular Ve Cevaplar" bölümünün 34. sorusunun cevabında geniş bir şekilde yanıtlanmış ve sağlam delillerle bunun Allah Resulüne yönelik olamayacağı ispat edilmiş ve ayetlerin gerçek tefsiri ortaya konmuştur. Burada tekrara gerek görmüyoruz; isteyen kardeşler oraya müracaat edebilirler.

 

2- Fetih Suresi'nin ilk âyetlerinde Resulullah'a (s.a.a) hitaben şöyle buyurmaktadır:

"Biz sana açık bir fetih nasip ettik * ki Allah senin önceki ve sonraki günahlarını bağışlasın..."

Bizim bildiğimiz kadarıyla Sünni müfessirler, genelde bu ayetlerdeki günah ve mağfireti, bilinen şer'i günah ve mağfiret olarak tefsir etmektedirler. Şimdi bu tefsire göre (haşa) Allah Resulü'nün geçmiş ve gelecekte birçok günah işlediği ve işleyeceği, fakat Allah tarafından affedildiği gibi bir sonuç ortaya çıkmaktadır. Bu görüşü benimsedikten sonra, bunu zelle olarak nitelemekle halletmek mümkün mü? Bir kere zelle, küçük hata demektir. Hata, hatadır; insanın onda bir suçu günahı söz konusu değil ki af ve mağfiret söz konusu olmuş olsun.

Şimdi yine "O zaman, bu ayetleri nasıl tefsir etmek gerekir ki, Resulullah'ın masumiyetiyle çelişmesin?" diye sorulacak olursa, bunu şöyle yanıtlayabiliriz:

Biz evvela ayetlerde bulunan iki nükteye dikkati çekerek bu ayetlerdeki "Günah" ve "Mağfiret" kavramlarının bizim bildiğimiz şer'î günah ve mağfiret olmadığını, daha sonra da bu kavramlarla bu ayetlerde neyin kastedildiğini, Resulullah'ın müt’ahhar Ehl-i Beyti'nden ve onun ilim ve irfanının mirasçılarından olan Sekizinci İmam, İmam Ali Rıza'nın (a.s) açıklamalarına dayanarak ortaya koyacağız, inşaallah.

Bu ayetlerde Allah-u Teala, nasip kıldığı fetih ve zaferi (ki bundan maksat ya Mekke'nin fethi veya Mekke fethiyle sonuçlanan Hudeybiye antlaşmasıdır), Resulullah'ın günahlarının bağışlanmasına bir sebep olarak beyan etmektedir. Böylesi bir durumda "günah", bildiğimiz şer'î günah olarak algılanırsa, burada bir mantıksızlık söz konusu olmuş olur. Şöyle ki, İlahi inayet ve lütuflar, yapılan iyi ameller ve itaatlere karşılık verilir. Günahlar ise cezalandırılmayı veya en azından birtakım İlahi lütuflardan mahrum kalmayı gerektirir. Oysa burada tam tersi bir durum söz konusudur. Yani işlenen günaha karşılık cezalandırma söz konusu olmadığı gibi, verilen fetih, günahların bağışlanmasına bir vesile olarak bildirilmekte ve bir anlamda günahkar, yaptığı günahından dolayı mükafatlandırılmaktadır. İşte bu nükteden anlıyoruz ki buradaki günah ve mağfiretten maksat, şer'î günah ve mağfiret olamaz. Bu nükte, bazılarının "Buradaki günahlardan maksat ümmetin günahlarıdır." sözünü de geçersiz kılmaktadır.

İkinci nükte ise şudur ki, âyette "önceki ve sonraki veya geçmiş ve gelecek günahlar"dan bahsetmektedir. Farz edelim ki, ayetteki günahtan maksat, şer'î günah olmuş olsun, o zaman da geçmiş günahların bağışlanmasının bir anlamı olabilir de, fakat gelecek (yani henüz işlenmemiş) günahların bağışlanmasının ne anlamı vardır? Kaldı ki bu, açıkça günaha teşvik değil mi? Bu, "Ey Peygamber, sen ileride de günah işlesen bir zararı yok! Nasıl olsa biz seni bağışlamışız." demenin bir başka ifadesi olmaz mı?!

İşte bu iki nükte, bizce açık bir şekilde bu ayetlerdeki "Günah" ve "Mağfiret" kavramlarının şer'î manada kullanılmadığını göstermektedir. Şimdi mutlaka "O zaman hangi manada kullanılmıştır?" diye sabırsızlanıyorsunuzdur. İşte bunu İmam Ali Rıza'nın (a.s) mübarek dilinden öğreneceğiz. Fakat önce şunu belirtmeliyiz ki bu ayetlerin orijinalindeki "zenb" ve "yağfiru-mağfiret"  kelimelerinin şer'î değil, lügatteki manaları kastedilmiştir. "Zenb"in Şer'î manası, Allah'a karşı işlenen suç demektir, "mağfiret" ise bu suçun Allah tarafından bağışlanması, affedilmesidir. Ancak lügatte zenb, işlenen her türlü suça denir; kime karşı ve hangi hedefle olursa olsun. Mağfiret ise bu suçun üzerinin örtülmesi, izlerinin ve sonuçlarının kaybolması demektir. Miğfer kelimesi de bu kökten olup başı örten alet anlamınadır. Şimdi gelelim İmam Rıza'nın (a.s) cevabına; Abbasi halifesi Me'mun, bu ayetlerin tefsirini İmam'a sorduğunda, şöyle buyurmuştur:

"Mekke müşriklerine göre Resulullah'tan (s.a.a) günahı daha ağır olan birisi yoktu. Zira onlar 330 puta tapıyorlardı. Allah Resulü onları tevhide davet ettiğinde, bu onlara çok ağır geldi ve şöyle dediler: "O, bizim bu kadar tanrımızı bir tanrıya mı dönüştürmek istiyor? Ne şaşılacak bir şey!... Biz atalarımızdan böyle bir şeyi asla duymamıştık. Bu olsa olsa büyük bir yalandan ibarettir."

Ama Allah-u Teala (Hudeybiye antlaşmasının ardından) Mekke'nin fethini nasip ettikten sonra, buyurdu ki "Ey Muhammed, biz açık bir zafer sana nasip ettik ki, tevhide davet ettiğin için Arap müşriklerine göre (hicret) öncesi ve (hicret) sonrası işlemiş olduğun suç ve günahları Allah onların gözünden silip götürsün. Zira bu fetihle birlikte, artık müşriklerden bir kısmı iman etmiş, bir kısmı ise Mekke'den çıkıp gitmişlerdi ve artık tevhidi, alenen inkar edemiyorlardı. Bu yüzden Peygamber (s.a.a) onlara göre de suçlu bir kimse olma durumundan çıkmıştı..." (Nur-us Sekaleyn, C.5, S.56)

İşte İmam Rıza'nın da buyurduğu gibi, bu ayetlerdeki günahtan maksat, şer'î bir günah değil, Allah Resulü'nün müşriklere karşı (onların zannına göre) işlediği suçlardır ki, Mekke'nin fethi neticesinde silinip gitti ve Allah Resulü Mekke'ye suçlu ve âsî birisi olarak değil, muzaffer bir komüt’an ve Allah'ın Resulü olarak girmişti. Böyle bir tefsirle hem zaferle günahların bağışlanması arasındaki ilişki yerini bulmuş oluyor, hem sonraki günahların bağışlanması anlam kazanıyor (ki maksat Medine'ye hicretten sonraki müşriklerin suç addettikleri şeylerdi); hem de ayetler Resulullah'ın masumiyetiyle ters düşmeyecek şekilde gerçek tefsirini bulmuş oluyor.

 

3- Sünni kaynaklarda Resulullah'ın masumiyetiyle açık bir şekilde çelişen ve zelle olarak yorumlanması mümkün olmayan bir diğer husus da, bir çok muteber kaynaklarında nakledilen şu rivayettir:

Sahih-i Buharî ve Sahih-i Müslim başta olmak üzere, birçok kaynakta Ebu Hüreyre’den şöyle rivayet edilmektedir: Resulullah (s.a.a) buyurdu ki: "Allah'ım, Muhammed de bir beşerdir; her beşer (insan) gazaplandığı gibi o da gazaplanır; ben seninle ahitleşmişim ve sen asla ahdini bozacak değilsin. Eğer ben (gazaplandığım zaman) bir kula (haksız yere) eziyet eder veya ona küfür eder veya lanet eder ya da kırbaçlarsam, bütün bunları o kul için bir kefaret ve sana yakınlaşma vesilesi kıl!"

(Sahih-i Buhari, C.4, Dualar Kitabı, Peygamber'in "Ben eziyet edersem..." Babı. Sahih-i Müslim, C.4, Birr Ve İyilik Kitabı, Hak Etmediği Halde Peygamber'in Bir Kimseyi Lanetlemesi Bâbı)

Bu rivayetlerden açık bir şekilde anlaşılan şey şudur ki, (haşa, sümmehaşa) Allah Resulü de diğer insanlar gibi gazaplandığı zaman, bazen haksız yere birilerine eziyet ediyor veya lanetliyor, küfür ediyor veya kırbaçlıyordu!! Bunu masum olarak kabul edilen Peygamber'e yakıştırmak mümkün mü? Allah Resulü'nün (s.a.a) kendisi insanları lanet etmekten, küfür bazlıktan, insanlara eziyet etmekten nehyetmemiş midir? Kendi nehyettiği bir şeyde, insanlara örnek olması gerektiği halde, nasıl kendisi böyle çirkin bir şeye teşebbüs edebilir?! O yüceler yücesi, defalarca "Ben rahmet olarak seçildim, lanetçi olarak değil." buyurmamış mıdır? Şimdi Allah aşkına söyleyin, haksız yere birisine eziyet etmek, küfür ve lanet etmek veya kırbaçlamak zelle olarak nitelendirilebilir mi? Böyle bir şeyi Allah Resulüne atfetmek mümkün olmadığına göre bu hadisin uyduruk olduğunu anlıyoruz. Elbette bu hadisi uyduranlar Allah Resulü’nün haklı yere lanetlediği, Ebu Sufyan, Muaviye ve benzerlerini kurtarmaya çalışmışlar ve Allah Resulü’nün onlar hakkındaki lanetlerinin haksız lanetler olduğunu ima etmeğe çalışmışlardır.

4- Yine Buhari ve Müslim başta olmak üzere bir çok muteber Sünni kaynakta "Ledüd Hadisi" diye meşhur olan bir rivayet nakledilmektedir ki, rivayetin değişik nakillerini dikkate alarak, olayı şöyle özetleyebiliriz: "Resulullah'ın hayatının son günlerinde, hastalığı iyice ağırlaştığı bir sırada, Resulullah'ın hanımları veya ashabından bazısının tavsiyesiyle, sancılanan kimselere verilen acı bir ilacı, Allah Resulü'nün ağzına döküyorlar. Resulullah uyandığında ağzının acılığını hissedince, yemin ederek orada bulunan herkesin ağzına aynı ilaçtan dökülmesini emrediyor; amcası Abbas hariç (çünkü o bu işe müdahale etmemişti). Meclistekiler bu işte bir art niyetlerinin olmadığını beyan ediyorlarsa da nafile; bir kere Resulullah bu işin yapılması gerektiğine dair ant içmiştir. Böylece oradakilerin hepsinin ağzına birer birer ilaçtan dökülüyor! Hatta Resulullah'ın hanımlarından birisi (Meymune), ısrarla oruç olduğunu söylüyor; fakat Resulullah ant içmiştir diye onun da sözünü dinlemeyerek ağzına ilaç dökülüyor!"

(Sahih-i Buhari, Tıp kitabı, Ledüd Bâbı, Sahih-i Müslim, Selam Kitabı, Ledüd ile Tedavinin Mekruhluğu Bâbı, Müsned-i Ahmed b. Hanbel, C.6, S.118, Sünen-i Tirmizi, C. 3, S. 265 Ve...)

Şimdi ey vicdan sahipleri, size böyle bir muamele yapılırsa, karşılığında siz böyle bir tepki içerisine girer misiniz ki rahmet Peygamberi ve (Kur'an'ın tabiriyle) en yüce ahlaka sahip olan Allah'ın Habib'i girsin?! Evvela ortada bir suç veya en azından bir art niyet yoktu ki oradakiler böyle bir cezayı hak etmiş olsunlar. Suçlu bile olsalar, kendisine en kötü muameleleri yapan kimseleri affeden rahmet Peygamberi, kendi ashap ve zevcelerine, bazılarının oruç olmalarına da aldırmadan, böyle davranabilir mi?! Şimdi böyle bir rivayeti kabul ettikten sonra, bunu bir zelle olarak görüp göremeyeceğinizi, artık sizin kendi vicdanınıza bırakıyorum.

Bu konuda verebileceğimiz daha bir çok örnek vardır ki, söz uzamasın diye, bu kadarıyla yetiniyoruz. Bazı örnekler de bu sitenin "Sorular ve Cevaplar" bölümünde, 34, 35 ve 36. soruların cevabında geniş bir şekilde işlendiği için, tekrar etmeğe lüzum görmüyoruz.

 

b)- Diğer Peygamberlerle İlgili Olanlar:

1- Buhari ve Müslim gibi bir çok muteber bilinen kaynakta nakledilen ve İmam Suyuti tarafından mütevatir hadisler silsilesinde yer alan bir rivayette, açık bir şekilde Hz. Adem, Allah'a isyan sayılan gerçek bir günah işlemekle, Hz. İbrahim (a.s), günah olan bazı yalanları söylemekle, Hz. Nuh (a.s), haksız bir duada bulunmakla, Hz. Musa (a.s), Allah emretmediği halde bir insanı öldürmekle (cinayet işlemekle) suçlanarak, şefaat etme liyakatine sahip olmadıkları bizzat bu peygamberlerin kendi dilinden nakledilmektedir!!

Ebu Hüreyre Resul-i Ekrem'den (s.a.a) şöyle rivayet etmektedir:

"Ben kıyamet günü insanların efendisiyim. Biliyor musunuz bu nedendir? Allah kıyamet günü öncekileri ve sonrakileri bir alanda toplar. O gün ki davetçi, onlara sesini duyurur. Göz onları -yayıldıkları- yerlere kadar görür. Güneş alçalır, insanların taşımaya güçleri yetmeyecek kadar bir gam, sıkıntı sarar. İnsanların bazısı bazısına: "İçinde bulunduğumuz durumu ve başımıza geleni görmüyor musunuz? Size Rabbiniz katında şefaat edecek birisine bakmaz mısınız?" derler.

"İnsanların bazısı, bazısına Adem'e gidin derler. Onlar da Adem'e gelirler: "Ey Adem, sen insanların babasısın; Allah seni kendi elleriyle yarattı, sana ruhundan üfledi ve meleklerin sana secde etmesini emretti. Rabbinin katında bize şefaat et. İçinde bulunduğumuz durumu ve başımıza geleni görmüyor musun?" derler. Adem der ki: "Rabbim bugün öyle bir gazaba gelmiştir ki, O ne bundan önce böyle bir gazaba gelmiş ve ne de bundan sonra benzeri bir gazaba gelecektir. O beni ağaçtan yemekten men etti, ben ona asi oldum ve o ağaçtan yedim.

Nuh'a gelirler: "Ey Nuh, sen peygamberlerin (tufandan sonra) yere (dünyaya) gönderilen ilkisin. Allah seni çok şükreden biri olarak adlandırdı. Rabbinin katında bize şefaat et. İçinde bulunduğumuz durumu ve başımıza geleni görmüyor musun?" derler. (Nuh) der ki: "Rabbim bu gün öyle bir gazaba gelmiştir ki, o ne bundan önce böyle bir gazaba gelmiş ve ne de bundan sonra böyle bir gazaba gelecektir. Benim bir tek duam vardır, onu da kavmimin aleyhine yaptım. Nefsim, nefsim, İbrahim'e gidiniz."

İbrahim'e gelirler, derler ki: "Sen Allah'ın Nebisi ve yeryüzündeki Halili'sin. Rabbine bizim için Şefaatte bulun. İçinde bulunduğumuz durumu ve başımıza geleni görmüyor musun?" derler. İbrahim onlara der ki: "Benim Rabbim, bu gün öyle bir gazaba gelmiştir ki, o ne bundan önce böyle bir gazaba gelmiş ve ne de bundan sonra böyle bir gazaba gelecektir. (Dünyada) söylemiş olduğu yalancılıklarını zikreder. Nefsim, nefsim!... Benden başkasına gidin, Musa'ya gidiniz."

Musa'ya gelirler: "Ey Musa, sen Allah'ın Resulü'sün; Allah seni risaletleri ile ve senle konuşmakla seni faziletli kıldı. Rabbine bizim için şefaatte bulun; içinde bulunduğumuz ve başımıza geleni görmüyor musun?" derler. Musa onlara der ki: "Rabbim, bu gün öyle bir gazaba gelmiş tir ki, O ne bundan önce böyle bir gazaba gelmiş ve ne de bundan sonra böyle bir gazaba gelecektir. Ben öldürülmesi emredilmeyen birisini öldürdüm. Nefsim, nefsim!... İsa'ya gidiniz." İsa'ya giderler. Derler ki: "Ey İsa, sen Allah'ın Resulü'sün; beşikteyken insanlara konuştun. Sen, O'ndan bir sözsün. Meryem'e o sözü ilga etti. Sen ondan bir "ruh"sun. Rabbine bizim için şefaatte bulun". İsa (a.s) onlara der ki: "Rabbim, bugün öyle bir gazaba gelmiş tir ki, o ne bundan önce böyle bir gazaba gelmiş ve ne de bundan sonra böyle bir gazaba gelecektir. (O hiç günahlarından söz etmedi.) Nefsim, nefsim!.. Benden başkasına gidin, Muhammed'e (s.a.a) gidiniz."

(Sahih-i Buhari, C.6, Beni İsrail suresinin tefsiri, Sahih-i Müslim, C.1, Kitab-ül İman, Mütevatir Hadisler (Suyuti), 111. Hadis)

2- Ebu Hüreyre’nin bir diğer rivayeti; Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurdu: "Ölüm meleği (Azrail) (a.s), (Allah tarafından) Musa'nın yanına gönderildi (ki onun canını alsın. Musa (bu durumu sezince) tokat atarak onun gözünü kör etti. Azrail (a.s) Rabbine dönerek, "Beni öyle bir kulun yanına göndermişsin ki, ölmek istemiyor" dedi. Allah gözünü ona iade etti ve şöyle buyurdu: "Dön ve ona de ki, elini bir sığırın sırtına koysun; elini altında yer alan her kıla karşılık bir yıl ömrünü uzatacağım. (Azrail dönüp bunu Musa'ya söyleyince, şöyle dedi: "Ey Rabbim, bütün bunların ardından ne olacak? Cevap geldi: "Ölüm!" İşte o zaman "O halde şimdi istiyorum ölümümü" dedi ve Allah'tan kendisini Beyt-ül Mukaddese yaklaştırıp orada canının alınmasını istedi... O zamana kadar, Azrail canları açık bir şekilde almaya geliyordu. Ama Musa'ya gelip de tokadı yiyerek kör olduktan sonra, artık gizli bir şekilde (canları almaya) gelmeğe başladı!!"

(Sahih-i Buhari, C.2, Cenazeler Kitabı, Mukaddes Yerde Gömülmeği İsteyen Kimse Babı, Sahih-i Müslim, C.7, Musa'nın Faziletleri Babı, Müsned-i ahmed b. Hanbel, C.2, S.533, Müstedrek-üs Sahihayn, C.2, S.578)       

3- Yine Şöyle rivayet edilmiştir Allah Resulü'nden (s.a.a): "Bir karınca, peygamberlerden birisinin ayağını ısırdı. O peygamber de (öyle bir) rahatsız oldu ki, emrederek karıncaların yuvasını tümden yaktırdı!! Bu sırada Allah-u Teala ona şöyle vahyetti: "Ayağını bir karınca ısırdı diye, Allah'ı tespih eden bir ümmeti mi yakıyorsun?!" Tirmizi'nin nakline göre bu Peygamber Hz. Musa imiş!!

(Sahih-i Buhari, C.4, Cihad ve Seyr Kitabı, Sahih-i Müslim, C.7, Canlıları Yakma Kitabı, Karıncanın yakılmasından Nehy Babı, İrşad-üs Sari, C.6, 114, Feth-ül Bari, C.7, S.168)

Şimdi Allah rızası için söyleyin bütün bunları zelle diyerek temizlemek mümkün mü?!

Bir çok rivayette de Allah'ın en seçkin kulları olan Peygamberler hakkında öyle şeyler nakledilmiştir ki, onları normal bir insana atfetmekten insan haya ediyor; ama biz kabul etsek etmesek de, beğensek de beğenmesek de bunlar Sünni kaynaklarda, hem de en meşhur ve en muteber bilinenlerinde nakledilmiştir. Bunlardan da birkaç örnek vererek, bu bölüme son vermek istiyoruz:

1- Ebu Hüreyre Allah'ın Resulü'nden şöyle rivayet eder; buyurdu: "Musa (a.s) hayalı ve mahcup birisiydi; öyle ki bedenini kimsenin göremeyeceği şekilde örterdi. Bilahare Beni İsrail'den bazıları bu durumdan istifadeyle O'na eziyet maksadıyla şöyle dediler: "Mutlaka o (Musa), bunu cildinde, baras olduğu veya fıtık-hadım olduğu için yapıyor." Allah-u Teala Musa'yı ona isnat ettikleri bu ithamdan kurtarmak istedi. Bir gün Musa, tek başına bir yerde elbiselerini çıkarıp taşın üzerine koydu ve gusül etmeğe başladı. Gusül bittikten sonra, elbisesini almaya geldiğinde, taş elbiseyi alarak kaçmaya başladı. Musa asasını alarak taşın peşine düştü. O taşı kovalarken "Ey taş elbisemi ver; ey taş elbisemi ver" diye sesleniyordu. Bu esnada Musa, aniden Beni İsrail'in ileri gelenlerinden bir grubun yanına vardı. Onlar çıplak bedenle Musa'yla karşılaşınca, onu Allah'ın yarattığı en güzel şekilde gördüler (ve hiçbir kusurunun olmadığını anladılar). Böylece Allah, onu Beni İsrail'in ithamından kurtarmış oldu. İşte orada taş durdu ve Musa elbiselerini alıp giydi. Ardından (o kızgınlık haliyle) asasıyla taşa vurmaya başladı. Allah'a ant olsun ki taşın üzerine üç, dört veya beş darbe izi belli oluyordu!! İşte Allah-u Teala'nın Kur'an'da "Ey iman edenler Musa'ya eziyet edenler gibi olmayın ki Allah onu onların söylediği ithamdan uzaklaştırdı ve O (Musa) Allah indinde şeref ve haysiyet sahibiydi" ayetinde bunu demek istiyor!!"

(Sahih-i Buhari, C.1, Gusül Kitabı, Yalnız Bir Yerde Çıplak Gusledenin Babı, Sahih-i Müslim, C.1, Yalnız Bir Yerde Çıplak Gusletmenin Cevazı Babı)

2- Ebu Hüreyre Bir diğer rivayetinde Resulullah'tan şöyle naklediyor: "Bir gece Hz. Süleyman şöyle dedi: Allah'a ant olsun ki bu gece, 100 veya 99 eşimle ilişki de bulunacağım (!!) ki her biri Allah yolunda cihad edecek bir mücahid doğursun!" Yanında bulunan bir melek, ona dedi ki: "Söyle inşaallah." Ama Süleyman (a.s) inşaallah demedi. Bu yüzden de o kadınlardan bir tanesi hariç hiç birsi hamile kalmadı; o da tam insan olmayan bir parça et doğurdu." Ardından Resulullah şöyle ekledi:" Muhammed'in nefsini elinde tutan (Allah'a) ant olsun ki eğer "İnşaallah" deseydi, her birisi Allah yolunda cihad edecek bir savaşçı doğururdu."

(Sahih-i Buhari, C.4, Ciha Kitabı, Cihad için evlat isteyen Babı, (Sahih-i Müslim, C.5, Kitab-ül İman, Bab-ül İstişna)

 

Ashap Hakkındaki Bazı Tutumların değerlendirilmesi:

Önceden de belirttiğimiz gibi, gerçi Ehl-i Sünnet'in ashap hakkındaki resmi görüşü bellidir; ancak bu kardeşlerimizin bazı tutum ve davranışları ve kaynaklarında nakledilen bazı görüş ve rivayetler, insana başka çağrışımlar yapmaktadır. Şimdi de bunlardan bazı örnekler vererek, kararı okuyucularımızın kendi vicdanlarına bırakıyoruz:

1- Bir defa her şeyden önce Ehl-i Sünnet'in sahabe hakkındaki tutumlarına bir göz atmak lazım. Resulullah hakkında nakledilen bir takım uygunsuz söylem veya eylemleri, asla tevil etme ihtiyacı duymadan, "Olabilir; o da bir beşerdi!" diyerek teyit ve tasdikten çekinmeyen kardeşlerimiz, nedense söz bazı ashaptan ve onlardan sadır olan yanlışlardan açılınca, adeta onlar masummuşlar gibi davranıp asla laf söyletmeme ve her yaptıklarını bir türlü tevil etme ve doğruya çıkarma eğilimine girip, bu yanlışları dile getirenlere demediklerini bırakmıyor ve nice ithamlara maruz bırakıyorlar. Oysa eğer gerçekten onların masum olmadıklarına inanıyorlarsa, bu tepkileri anlamsızdır. Elbette eğer bir kimse, senedsiz sübutsuz, kaynak göstermeden bir kimseye bir isnat veya ithamda bulunursa, bu kabul da edilemez ve böyle birisine tepki gösterilmesi doğaldır. Ancak eğer kaynak gösteriyorsa (hem de Ehl-i Sünnet'in kendi kaynaklarından), burada yapılacak şey, ya gösterilen delil ve belgeleri ikna edici bir şekilde cevaplayıp çürütmek veya kabul etmektir; en azından susmaktır.

Biz burada bunlara bir kaç örnek vermekle yetiniyoruz:

Mesela Hudeybiye antlaşması sırasında 2. Halife Ömer b. Hattab'ın, Resulullah'a karşı takındığı tavır ve itirazları dile getirildiğinde, en azından bunun bir hata, bir yanlış olduğunu kabul etme yerine, bin bir türlü te'vile başvuruluyor ve hata olması bir yana, bu onun iftiharlarından birisi olarak gösterilmeğe çalışılıyor .

Yine Allah Resulü'nün vefatına yakın bir sırada 1. ve 2. halife de dahil bütün sahabenin (Hz. Ali hariç), Üsame ordusuna katılmalarını ısrarla emretmesine rağmen, Ebubekir ve Ömer'in orduya katılmaktan çekinip Medine'de kalmaları dile getirildiğinde, yine bunu en azından bir yanlış, bir hata olarak değerlendirme yerine, nice akıl almaz tevillere baş vurulmaktadır.

Bir diğer çarpıcı örnek ise, bizzat Allah Resulü'nün yatağı başında vuku bulan olaydır. Buhari ve Müslim de dahil bir çoj Sünni kaynağın nakline göre, Allah Resulü (s.a.a), hayatının son demlerinde yanındaki ashabına dönerek, "Bana bir kağıt kalem getirin; size öyle bir şey yazayım ki, benden sonra asla dalalete düşmeyesiniz." diye fermanda bulunduğunda, oradakilerden bazısı (ki bunun Ömer b. Hattab olduğunda kaynaklar müttefiktir), "Şu adam sayıklıyor, (veya bazı rivayetlere göre hastalığın etkisi altında kalmıştır, yani ne demek istediğini bilmiyor); aramızda Allah'ın kitabı var; o bize yeter!" diyerek Resulullah'ın vasiyetinin yazılmasına engel oluyor.

(Bu konuda şu Sünni kaynaklara baş vurulabilir: Sahih-i Buhari (Diyanet baskısı), C.1, S.108, C.8, S.412-413, Sahih-i Muslim, C.2, S.72, Müsned-i Ahmed, C.1, S.222, Siret-ül Halebiyye, C.3, S.344, Kenz-ül Ummal, C.7, S.243, Hadis Külliyatı (İbrahim Canan), C.15, S.223-224-229, Tabakat (İbn-i Sa'd), C.2, S.242-244, El-Milel-ü Ven-Nihel (Şehristani), S.29, Mecme-üz Zevaid (Heysemi), C.9, 33.)

Bu olay hakkında da maalesef tutum aynı! Allah'ın Habibi'ne karşı (ona kayıtsız şartsız itaati emreden onca ayete rağmen) yapılan bu küstahlık hakkında hadis şarihleri tarafından yapılan akıl almaz tevillere Allah rızası için bir bakın; ondan sonra bizim bu tespitimiz hakkında kararınızı verin.

Zehebi gibi meşhur bir Sünni alimin yorumu, bunlardan sadece bir tanesi. O diyor ki: "Bazıları bu olaya dayanarak Hz. Ömer'i eleştirmeğe çalışıyor; oysa bu olay onun kerametlerinden birisidir! Çünkü Allah-u Teala ona ilham etti ki bu yazının yazılmasını önlemen gerekiyor. Zira eğer yazılırsa, ileride ümmetin arasında fitneye vesile olabilir. Hz. Ömer de bu yüzden yazılmasına engel oldu!!" Nasıl beğeniyor musunuz? Karar sizin.

Ümmetin icmayla seçtiği şer'î halife olan Hz. Ali'ye karşı savaşan bazı sahabenin yaptıkları hakkında yapılan te'viller, bunun bir diğer örneği ki artık üzerinde durmaya gerek görmüyoruz. Bu bölümde yapılan te'villere bir başka örnek daha zikredip geçmek istiyoruz:

Sahih-i Müslim ve birçok diğer Sünni kaynakta Abdullah İbn-i Abbas'tan şöyle nakledilmiştir: "Ben, çocukluk dönemimde bir gün sokakta çocuklarla oynarken, Allah Resulü'nün (s.a.a) oradan geçtiğini görünce, kaçıp bir duvarın arkasına saklandım. Ama Resulullah, benim yanıma gelerek, muhabbetle elini sırtıma vurarak bana, "Abdullah! Git Muaviye'yi benim yanıma çağır!" buyurdu. Ben (gidip) geldim ve onun yemek yediğini söyledim. Yine, git Muaviye'yi çağır, buyurdu. Ben yine (gidip) geri döndüm ve "O yemek yiyor." dedim. (Bilahare, iki defa çağrılmasına rağmen yemeği bahane ederek gelmeyen Muaviye hakkında) Allah Resulü şöyle buyurdu: "Allah onun karnını duyurmasın!"

(Sahih-i Müslim, C.8, İyilik ve İhsan Kitabı, "Hak Etmediği Halde Resulullah'ın Lanetlediği Kimse..." Babı, Müsned-i Ebi Davud, C.11, S.359)

Ehl-i Sünnet'in sahabe hakkındaki bahsettiğimiz ifratî tutumuna en bariz örneklerden birisini teşkil ettiği için, meşhur Sünni âlimlerden bazılarının bu olay hakkında ortaya koydukları tevilleri ve görüşlerini, sizlere aktarmak istiyoruz. Muaviye gibi ne olduğu ve İslam tarihinde neler yaptığı her münsif insan tarafından bilinen biri hakkında bu gibi teviller yapılabiliyorsa, diğer sahabe hakkındaki tutumlarını artık kendiniz tahmin edin; ondan sonra da Resulullah hakkındaki bazı rivayetlerle karşılaştırın!!

İbn-i Hacer Mekkî, Muaviye'nin faziletleri (!!) hakkında yazdığı "Tathir-ül Cinân" kitabında bu hadis hakkında muhtelif cevaplar verdikten sonra, şöyle diyor: "Bu beddua, kasıtsız olarak Allah Resulü'nün ağzından çıkmıştır. Kaldı ki Müslim bu hadisi sahihinde "Resulullah'ın, hak etmediği halde birisini lânetlemesi..." babında naklederek, Muaviye'nin bu bedduayı hak etmediğini ima etmeğe çalışmıştır!!" (Tathir-ül Cinan, S.59)

Şemseddin Zehebî, Tezkiret-ül Huffaz kitabında, İmam Nesaî'nin hayatından bahsederken şöyle diyor: "Şamlılar (Hz. Ali'nin faziletleri hakkında kitap yazdıktan sonra) Nesaî'ye, "Neden Muaviye'nin faziletleri hakkında da kitap yazmadığını sorunca, şu cevabı verdi: "Muaviye hakkında hangi fazileti nakledeyim? "Allah karnını doyurmasın." hadisini mi?" (Yani bundan başka bir hadis onun hakkında bilmiyorum.)

Zehebi, bu sözü naklettikten sonra şöyle diyor: "Aslında Nesaî'nin tariz ve kınama maksadıyla söylediği bu hadis, bir kınama ve ta'n vesilesi değil, Muaviye'nin faziletlerinden birisi olarak sayılmalıdır! Zira Allah Resulü'nün kendisi buyurmuştur ki "Allah'ım, benim kullar hakkındaki lanet ve bedduamı, onlar hakkında rahmet ve günahlardan arınma vesilesi kıl!" (Tezkiret-ül Huffâz -Hindistan baskısı-, C.2, S.699)  

Yine İbn-i Hacer Mekki bir diğer kitabında, Meşhur Emevî "Hakem bin Âs" ve oğlu "Mervân" hakkında Resulullah'ın ettiği lanet ve bedduaları, muhtelif senedlerle muteber kaynaklardan naklettikten sonra şöyle diyor: "Ama Resulullah'ın bu iki kişi hakkındaki laneti onlara bir zarar vermez. Zira Allah Resulü kendi lanet ve bedduasını başka bir sözüyle telafi etmiş ve buyurmuştur ki: "Allah'ım, Muhammed de başkaları gibi bir beşerdir; eğer bir kimseye lanet ve beddua ederse, bu onun için rahmet ve günahlardan temizlenme vesilesi olsun!!!" (Sevâik-ül Muhrika, S.108)

İbn-i Hacer'in temize çıkardığı Hakem ve oğlu Mervan hakkında bir iki cümle yazmamız okuyucuları aydınlatma babından faydalı olur.

Hakem Bin Eb-il Âs

Resulullah (s.a.a), Mekke'de davetini açığa vurduğunda o, Resulullah'a (s.a.a) muhalefet etmişti. Ebu Lehep, Utbe bin Ebi Muayt ve Ebu Cehil gibi İslam'ın en azılı düşmanlarıyla beraber Resulullah'a (s.a.a) karşı her türlü düşmanlıklarını yaptılar. (Tabakât-ı İbn-i Sa'd, C.1, S.186)

Tanınmış İslam tarihçisi İbn-i Hişam şöyle diyor: "Resulullah'a (s.a.a) komşu olup ona eziyet edenler Ebu Leheb , Hakem bin Abi-l As ve Utbe bin Abi Muayt idi." (Sire-tu İbn-i Hişam, C.2, S.57)

Hakem bin Abi-l As, cahiliye devrinde Resulullah'ın (s.a.a) komşusuydu. İslam'ın ilk zamanlarında o, Allah Resulü'nü çok eziyet ederdi. O, Resulullah'ın (s.a.a) en kötü komşularından idi.

Hakem, Mekke'nin fethinden sonra zahiri olarak Müslüman oldu ve Medine'ye geldi. Ama doğru dürüst bir inancı yoktu.

Resulullah (s.a.a) yürüdüğünde o, Hazret'in peşi sıra yürüyüp çeşitli edalar çıkarıp, göz kaş oynatarak, maskaraya alacak şekilde hakaret  ederdi.

Resulullah (s.a.a) namaz kıldığında O'nun taklidini yapardı. Bunlara ilaveten Resulullah'ın (s.a.a) özel yaşantısına burnunu sokardı. Resulullah (s.a.a), bir gün hanımlarından birisinin evindeyken izinsiz odaya girdi. Resulullah (s.a.a), onu tanıdı ve elinde bir asayla dışarı çıkıp şöyle buyurdular: "Beni bu lanetlikten rahatlatacak kimse yok mu?" Daha sonra şöyle buyurdular: "Bu adam bu şehirde kalmamalı."

Böylece onları, Taif şehrine sürgün etti. Bu iki şahıs Resulullah'ın (s.a.a) vefatına kadar Taif'de kaldılar. Resulullah'ın (s.a.a) vefatından sonra Osman, Ebu Bekir'den onları Medine'ye döndürmesini istedi. Ebu Bekir kabul etmedi ve şöyle dedi: "Resulullah'ın (s.a.a) sürdüğünü ben geri döndüremem."

Ebu Bekir'den sonra Ömer halifeliğe geldiğinde Osman, yine aynı şeyi istedi. O da kabul etmeyerek Ebu Bekir'in verdiği cevabı verdi.

Osman'ın kendisi hilafete geldiğinde onları Medine'ye döndürdü ve şöyle dedi: "Bunlar için ben, Resulullah (s.a.a) ile konuşmuştum. Resulullah (s.a.a), onları Medine'ye döndürecekti; ama ecel müsaade etmedi!!" (Ensâb-ül Eşrâf, C.5, S.27; El-İstiab, C.1, S.316; Üsd-ül Gabe, C.1, S.34)

Abdullah bin Amr bin As şöyle diyor: "Resulullah'ın (s.a.a) huzurundayken hazret şöyle buyurdular: "Şimdi lanetlenmiş birisi meclise gelecek." Ben, az önce Ömer'in Resulullah'ın (s.a.a) yanına gelmek için elbisesini giydiğini görmüştüm. Kalbim Ömer'in geleceği korkusuyla sıkışıyordu. Aniden Hakem bin Ebi-l As içeri girdi." (El-İstiab, C.1, S.317)

Hâkim şöyle yazıyor: "Resulullah (s.a.a), Hakem'i ve çocuklarını lanetledi."

Hakem bin Ebi-l As'ın İslam tarihindeki kötü geçmişi kimseye gizli değildir. Resulullah'a (s.a.a) kötü davranmasından dolayı İslam'ın merkezinden sürülmesine ve de Hz. Resulullah (s.a.a) tarafından lanetlenmesine rağmen, Osman, onu Medine'ye döndürerek, onlara saygınlık kazandırdı.

Mervan

Hakem oğlu Mervan da babası gibi kötü bir geçmişe sahipti. Resulullah (s.a.a) tarafından sürülmüştü.

Hâkim Nişâburî, kendi Müstedrek kitabında şöyle naklediyor: "Medine'de yeni doğan çocukları Resulullah'a (s.a.a) getiriyorlardı. Mervan da dünyaya geldiğinde, onu Resulullah'ın (s.a.a) huzuruna getirdiler. Hazret, onun hakkında şöyle buyurdular: "Bu mel'un oğlu mel'undur." (Müstedrek-i Hakim, C.4, S.479)

Resulullah (s.a.a), bir gün Hakem'i gördü ve şöyle buyurdu: "Benim ümmetim bu adamın çocuklarından çok işkenceler görecektir." (El-İsabe, C.1, S.345; Üsd-ül Gabe, C.1, S.34)

Ayşe, Mervan'a şöyle diyordu: "Sen babanın sulbündeyken Resulullah (s.a.a) babanı lanetledi." (Üsd-ül Gabe, C.2, S.34; El-İsabe, C.1, S.317)

İşte size Hakem ve oğlu Mervan'ın portresi ve diğeri de İbn-i Hacer gibi Sünni âlimlerin onlar hakkındaki görüşleri!! Değerlendirmesini kendi insaf ve vicdanınıza bırakıyoruz.

2- Ehl-i Sünnet'in, resmi açıklamalarının aksine birçok konuda bazı halifelerin içtihat ve uygulamalarını, Resulullah'ın uygulamalarına ters düşmesine rağmen tercih edip amel ettiklerini görüyoruz. Kaynaklardan ve olayın iç yüzünden habersiz olan kardeşler, buna şaşırıp hemen itiraza kalkışabilirler. Ancak bu kardeşlerimize sakin olmalarını ve aşağıda bizzat Sünni kaynaklardan vereceğimiz örneklere dikkat edip ondan sonra karar vermelerini istirham ediyoruz. İşte örnekler:

a) Resulullah'ın (s.a.a) zamanında, hac müt’ası (temettu' haccı) ve kadınlar müt’ası uygulanıyordu; ancak sonradan 2. Halife kendi hilafeti zamanında bunları yasakladığı için Ehl-i Sünnet de o gün bu gündür Resulullah'ın değil, 2. Halifenin görüşüne amel ediyorlar. Bu iddiamızın belgelerini isteyen kardeşlerimize, "Sorular ve Cevaplar" bölümündeki 40. sorunun cevabını okumalarını tavsiye ediyoruz. Konu biraz uzun olduğundan buraya eklemeği uygun görmüyoruz.

b) Allah Resulü'nün (s.a.a) sünnet namazlarını hiçbir zaman cemaatle kılmaması ve başkalarını da bundan men etmesine rağmen 2. Halife bunu uygulamış ve bid’at olduğunu itiraf ettiği halde "Ne güzel bid'attir!" deyip bunu sünnetleştirmiştir. Bu gün de görüyoruz ki Ehl-i Sünnet camiası Resulullah'ın değil, 2. Halife'nin sünneti (kendi tabiriyle "güzel bid'ati") doğrultusunda hareket etmektedir.

(Teravih namazının Resulullah Zamanında değil, 2. Halife zamanında cemaatle kılınmağa başlandığının Sünni kaynaklardaki belgeleri için şu kaynaklara müracaat edilebilir: Sahih-i Buharî, C.3, Oruç Kitabı, Ramazan'da Geceleri İbadetle geçirenin Fazileti Bâbı, Sahih-i Müslim, C.2,  Ramazan'da Geceleri İbadete Teşvik Bâbı, Tabâkat (İbn-i Sa'd), C.3, S.202, İrşâd-üs Sârî, C.3, S.415, Târih-i Yakubî, C.2, S.140, Târih-ül Hulefâ (Suyutî), S.123.)

c) Kaynakların açık bir şekilde yazdığına göre, Resulullah (s.a.a) dört rek'atlik namazları seferde, seferi olarak (ikişer rekat şeklinde) kılmıştır. Ancak 3. Halife Osman, hilafeti zamanında Mina'da dört rek'at olarak kılmış ve bir çok sahabenin (Hz. Ali, İbn-i Abbas, Abdullah b. Mes'ud ve...gibi) Allah Resulü'nün hiçbir zaman böyle yapmadığını ve namazı seferde, seferi olarak kıldığını hatırlatıp itirazda bulunmalarına rağmen, kendi görüşünden vazgeçmeyip "Bu benim şahsi görüş ve içtihadımdır." diyerek onların itirazlarına itina göstermemiştir. Şimdi ise Ehl-i Sünnet'in Resulullah değil, bizzat 3. Halifenin görüş ve uygulamasına göre hareket ettiğini görmekteyiz.

(Resulullah'ın Mina'da namazı seferi olarak kıldığının belgeleri için: Sahih-i Buhari, Seferi Namazı hükmü bölümü, Hac Kitabı, Mina'da Namaz Bâbı, Sahih-i Müslim, Yolcuların namazı Kitabı, Mina'da Namazın Seferi Kılınışı Bâbı, Sünen-i Nesâî, Sünen-i Tirmizi, C.1, Seferde Namazların seferi kılınışı Bâbı, C.1, S.212, Müsned-i Ahmed b. Hanbel, C.1, S.378-425, C.2, S.31-140-148, C.5, S.165, Sünen-i Beyhakî, C.3, S.126-135-143-144-153, El-Muvatta' (İmam Malik), Hac Kitabı, Mina'da Namaz Bölümü, Sünen-i Daremî, C.1, S.354, C.2, S.55, Müsned-i İmam Ebu Hanife, S.16, Kenz-ül Ummâl, C.4, S. 242, Müsned-i Teyâlisî, C.8, S.250, Osman'ın uygulamasının belgeleri için ise, Sahih-i Buhari, Seferi Namazı hükmü bölümü, Mina'da Namaz Bâbı, Aynı rivayet Buhari'nin Hac Kitabı, Mina'da Namaz Bâbı'nda da tekrarlanmıştır; Hilyet-ül Evliya (ebu Naim İsfahanî), C.4, S.344, C.7, S. 188, Sünen-i Nesâî, C.1, S.212, kaynak olarak baş vurulabilir.)

d)- Allah Resulü zamanında, talak (boşama), eğer tek mecliste gerçekleşseydi, bu ister bir kere söylemekle olsun, isterse üç defa tekrarlansın veya bir deyişte "Üç defalığına seni boşadım." Şeklinde olsun, bir defa sayılıyor ve üç talak hükmü (örneğin muhallile ihtiyaç duyulması) geçerli olmuyordu. Ancak 2. Halife Ömer'in zamanında, onun yaptığı bir ictihad sonucunda, bu uygulama değiştirildi vetek celsede de olsa bir kimse eşine "Seni üç defalığına boşadım" dediğinde, bu üç defa sayılıyor ve artık o kadının kocası, muhallil olmadan (başka birisiyle evlenmeden) bir daha eşine dönemiyordu. Şimdi de Ehl-i Sünnet arasında Resulullah'ın uygulaması değil, 2. Halife'nin görüş ve uygulamasının hakim olduğunu görmekteyiz. (Talak hakkında bu şekilde bir uygulama 2. Halife zamanında başladığının belgeleri için, örnek olarak şu Sünni kaynaklara müracaat edilebilir: Sahih-i Müslim, Süt verme Kitabı, Üç Talak Bâbı, Sahih-i Ebi Davud, C.13, S.218, Müstedrek-üs Sahihayn (Hakim Nişaburi), C.2, S.196, Müsned-i Ahmed B. Hanbel, C.1, S.314, Sünen-i Beyhakî, C.7, S.336, Sünen-i Darekutnî, Talak Kitabı, S.433, 444, Sünen-i Nesâî, C.2, Üç Talak Bâbı, Müsned-i İmam Şafiî, Talak Kitabı, S.112)

Evet bunlar gibi daha bir çok örnekler de verilebilir ki sözü fazla uzatmamak için bu kadarıyla yetiniyoruz. Bu konularda daha geniş bilgi sahibi olmak isteyenleri, "Nas Ve İctihad" kitabına müracaat etmelerini tavsiye ediyoruz.

Görüldüğü gibi, resmi açıklamaların aksine bir çok yerde Sünni kardeşlerimiz, kendi bildikleri sebeplerden dolayı Resulullah'ın açıklama ve uygulamaları yerine, Halifelerinkini tercih ederek amel etmektedirler.

3- Bu bölümde size örnek olarak bazı olaylardan bahsedeceğiz ki, Ehl-i Sünnetin resmi açıklamalarının aksine, onlardan da (ortada bir kasıt olsun veya olmasın), Halifelerin Resulullah'a üstünlüğü ortaya çıkmaktadır; eğer bu olaylar veya görüşlerin hepsini buraya aktarmaya çalışırsak, onlarca sayfayı doldurmamız gerekecek; bu yüzden akıllıya işaret yeterlidir esasına dayanarak bunlardan sadece bazı örnekler vermekle yetineceğiz:

a) Sünni kaynaklardan haberdar olan bir kimse "Muvafakat-ı Ömer" diye bir kavrama sık sık rastlar. Bunun anlamı şudur: Güya bir çok yerde 2. Halife Ömer, Allah-u Teala'nın sonradan göndereceği hükümleri önceden sezmiş ve onları açıklamış; vahiy indiğinde insanlar Ömer'in dediğinin doğru ve İlahi vahye muvafık olduğunu görmüşlerdir. Hatta bazı Sünni alimleri (İbn-i Hacer Askalnî, İbn-i Hacer Mekkî ve Suyutî gibi) bunun sayısını yirminin üzerine çıkarmışlardır. Belki de bundan dolayı olsa gerek ki "Eğer, benden sonra bir peygamber gelmiş olsaydı, o, Ömer olurdu." sözü Resulullah'a atfen söylenmiştir.

(Muvafakat-i Ömer konusunda ve Sünni alimlerin bu konudaki görüşleri için Şu kaynaklara müracaat edilebilir: Müsned-i Ahmed b. Hanbel, C.1, S. 24-36-53-456, C.2, S. 148, C.6, S.223-271, Müsned-i Tayalisiî, Hadis: 41, Siret-u İbn-i Hişâm, S.348, Tarih-ul Hulefâ (Suyutî), S.114, Tefsir-i Dürr-ül Mensûr (Suyutî), C.3, S.170, C.5, S. 213-214, Şerh-i İbn-i Ebi-l Hadid, c.12, S.57, Feth-ül Bârî (İbn-i Hacer Askalanî), C.423, Sevâik-ül Muhrike (İbn-i Hacer Mekkî), S.57-58)

Şimdi bazıları hemen "Bunda yadırganacak ne vardır? Böyle bir şey olamaz mı?" diye itiraz edebilirler. Bu kardeşlerimize cevabımız şudur ki, eğer mesele burada noktalanmış olsaydı, belki önemsemeyip göz yumulabilirdik. Ancak mesele daha ilerilere taşınmış ve bu sayılan yerlerin bir çoğunda güya Allah Resulü ile Ömer arasında ihtilaf çıkmış ve her biri bir türlü görüş belirtmiş; fakat daha sonra vahiy indiğinde, bunların hepsinde Resulullah'ın değil Ömer'in dediğinin doğru olduğu ve +İlahi vahye muvâfık ve müt’abık olduğu ortaya çıkmıştır!!! Bunları okurken insanın, "Madem Resulullah'tan da daha akıllı birisiydiyse, o zaman Allah-u Teala'nın onu Peygamber seçmesi daha mantıklı olmaz mıydı?" diyesi geliyor içinden!

Biz bu konuda bundan fazla sözü uzatmaya gerek görmüyor ve olayların detayını öğrenmek isteyenlere verdiğimiz kaynaklara müracaat etmelerini tavsiye ediyor ve kararı kendi vicdanlarına bırakıyoruz.

b) Sünni kaynaklarda sayısı elliyi geçen bir çok sahabeden (ki bunların başında 1. Halife Ebubekir gelmektedir) bahsedilmektedir ki, bunlar cahiliye zamanında kendi akıllarıyla bir çok doğruyu kavramışlardı. Bu yüzden de puta tapmaz, puta kesilen etten yemez, şarap içmez, zina etmez ve daha sonra İslam'da da haram kılınan şeylerden kaçınıyorlardı ve kısacası Hanif dinine amel etmekteydiler. Ama ne hikmetse bu kaynaklar Allah Resulü'ne gelince, peygamberlik öncesi (cahiliye zamanında) Resulullah'ın bu saydıklarımızdan en azından bir kısmına (haşa) müptelâ olduğunu nakletmektedirler. Bu konuda da bir çok örnek verilebilir ki biz sadece iki tanesini nakletmekle yetineceğiz:

a) Buhari başta olmak üzere bir çok kaynakta Abdullah b. Ömer ve bazı diğer ravilerden şöyle nakledilmektedir: "Allah Resulü, henüz kendisine vahiy gelmediği (Peygamber olmadığı) sıralarda, bir gün Beldeh dağının eteklerinde, Zeyd İbn-i Amr İbn-i Nüfeyl ile karşılaştı. Orada bir sofra açarak onu, içinde et de bulunan yemeğe davet etti. Zeyd o eti yemekten çekinip Resulullah'a şöyle dedi: "Ben sizin putlarınıza kestiğiniz etlerden yemem. Ben ancak Allah'ın ismi anılarak kesilen etlerden yerim." Bir diğer rivayette şu şekilde nakledilmiştir: "Resulullah, Ebu Süfyan b. Hars ile birlikte o etten yiyorlardı. Onlar, Zeyd'i de yedikleri etten yemesi için sofraya davet ettiler; ama o şu cevabı verdi: "Kardeşimin oğlu, ben putlar adına kesilen etten yemem." Hadisi rivayet eden şöyle ilave ediyor: "Artık o günden itibaren Resulullah da peygamberliğe seçilinceye kadar, putlar adına kesilen etlerden yemedi!"

(Bu olayı nakleden bazı Sünni kaynaklar: Sahih-i Buharî, C.7, Putlar adına kesilen Bâbı, C.5, Zeyd İbn-i Amr İbn-i Nüfeyl Hadisi Bâbı, Müsned-i Ahmed b. Hanbel, C.1, 189, El-İstiâb (İbn-i Abd-il Birr), C.2, S.4, El-Ağânî (Ebulferec İsfahanî), C.3, S.120)

Gördüğünüz gibi, bu rivayetlere göre Allah Resulü (s.a.a) de cahiliye zamanında başkaları gibi put sahibiydi; hayvanlarını onlar adına kesiyor ve onlardan yiyordu. (Zeyd'in Resulullah'a hitaben söylediği "Sizin putlarınız adına kestiğiniz..." cümlesi bunu açıkça ortaya koyuyor.) Ama Zeyd'in bu hareketini görünce gaflet uykusundan uyanıp artık bunlardan kaçınmaya karar veriyor!! Şimdi hangisi daha üstündür, (en azından cahiliye zamanında) Zeyd mi, Resulullah mı?! Karar sizin.

b) Acaba Resulullah cahiliye zamanında şarap da içiyor muydu? Aşağıda nakledeceğim olay, Allah Resululü'nün değil sadece Cahiliye zamanında şarap içmesi, hatta Peygamberliğe seçildikten sonra bile, sadece Mekke'de değil Medine de bile, yani şarabın haramlığını açıkça ilan eden vahiy ininceye kadar, (haşa) içtiğini ortaya koyuyor. Aşağıda nakledeceğimiz rivayetten biz bunu anlıyoruz; eğer biz yanılıyorsak, siz düzeltin. Ahmed b. Hanbel kendi Müsned'inde şöyle naklediyor:

Nafi İbn-i Kisan kendi babasından şöyle naklediyor: "Ben Resulullah'ın zamanında şarap ticareti yapıyordum. Bir defasında, Medine'de satmak için Şam'dan birkaç fıçı şarap getirdim. Resulullah'ın huzuruna varıp "Ya Resulullah, senin için kaliteli-güzel bir şarap getirmişim." Allah Resulü bana şu cevabı verdi: "Ey Kisân, sen gittikten sonra şarap haram kılındı!!" (Müsned-i Ahmed b. Hanbel, C.4, S.335)

Şimdi aziz kardeşlerim, başkası değil, siz kendiniz bir dikkate alın. Eğer siz bir kimseyle, şöyle birkaç günlüğüne de olsa ahbaplık yapsanız, onun alışkanlıklarından, nelerden hoşlanıp hoşlanmadığından haberdar olmaz mısınız? Böyle ki bir kimseye, bir hediye alıp götürmek isterseniz, onun hoşlanmadığı veya asla kullanmadığı bir şeyi alıp götürür müsünüz? Mesela sigara kullanmayan bir kimseye, sigara hediye etmenin bir mantığı var mı? Bu ona hakaret sayılmaz mı? Şimdi eğer Resulullah Şarap içmiyorduysa, uzun zaman Allah Resulü'yle birlikte Medine de bulunan Kisân'ın, bundan bihaber kalması mümkün mü? Kaldı ki eğer öyle bir şey olsaydı bile, Allah Resulü ona Şarap sen gittikten sonra haram kılındı." deme yerine, re'sen "Ben bunu kullanmıyorum." demesi daha mantıklı olmaz mıydı?"

Görüldüğü gibi bu rivayetten, sadece cahiliye zamanı değil, Allah Resulü'nün (haşa), Peygamber olduktan sonra da yıllarca, Medine döneminde bile, şarap kullandığı sonucu ortaya çıkıyor!

c) Bir kısım Sünni rivayetlerden anlaşılan şu ki (haşa) şeytan Allah Resulü'nden değil, Ömer b. Hattap'tan korkuyordu!! "Bunu da nereden çıkarıyorsunuz?" diye yine hemen itiraza kalkışmayın; vereceğimiz belgelere dikkat edin; eğer haksız isek, o zaman istediğinizi söyleyebilirsiniz; işte size birkaç örnek:

Urve b. Zübeyr, Aişe'den şöyle nakletmektedir: "Resulullah (ile birlikte) otururken, birden bir gürültü-kargaşa ve çocukların sesini duyduk. Resulullah ayağa kalktı ve etrafına çocukların toplandığı Habeşi bir kadının şarkı söylediğini (gördü). Resulullah bana hitaben "Ey Aişe, gel de seyret." buyurdu. Ben gelip yanağımı Resulullah'ın omzuna koyup, ona seyretmeğe başladım. (Biraz geçtikten Resulullah, "Acaba doydun mu? Acaba doydun mu?" diye soruyordu. Ben de her defasında ona "Hayır" cevabı veriyordum ki Resulullah'ın yanında, nasıl bir yere sahip olduğumu anlayayım. İşte o sırada aniden Ömer çıkageldi. Bunu gören insanlar, o cariyenin etrafından dağıldılar. Bunun üzerine Allah Resulü şöyle buyurdu: "Ben insanlar ve cinlerden olan bütün şeytanların Ömer'den kaçtığını görüyorum!!"(Sünen-i Tirmizi, C.5, Ömer'in Menkıbeleri Bâbı, Hadis: 3774)

Ehl-i Sünnet'in Halifelerin eleştirilmezlik düşünceleri noktasında naklettikleri aşağıdaki rivayetler de dikkat çekicidir:

Resulullah (s.a.a): "Ebu Bekir ve Ömer istişare sırsında bir meselede ittifak edip birleştiler mi asla itiraz etmem." (Kütüb -i Sitte Muhtasarı, (İbrahim Canan), C.16, S.132, Hadis: 54)

İbn-i Ömer'den rivayetle: "Ömer'in bir şey için -zannederim bu böyle olmalıdır- deyip de onun zannettiği şekilde hasıl olmadığı vaki değildir." der. (Kütüb -i Sitte Muhtasarı, (İbrahim Canan), C.16, S.132, Hadis: 55)

Resulullah (s.a.a): "Benden sonra bir peygamber gelseydi Ömer olurdu." (Kütüb -i Sitte Muhtasarı, (İbrahim Canan), C.16, S.132, Hadis: 58)

Resulullah (s.a.a): "Allah'ın hakkı Ömer'in lisanına ve kalbine konmuştur." (Kütüb -i Sitte Muhtasarı, (İbrahim Canan), C.16, S.132, Hadis: 59)

Hz. Peygamber buyurmuştur: "Allah, Ebu Bekir'in (kararlarında) hata yapmasından, semasının fevkinde rahatsız olur." (Kütüb -i Sitte Muhtasarı, (İbrahim Canan), C.16, S.132, Hadis: 60)

Kütüb-i Sitte Muhtasarı sahibi yukarıdaki rivayetleri şu kaynaklardan nakletmiştir: Feyzul Kadir (Münavi), Mecme-üz Zevaid (Heysemi), Üsd-ül Gâbe, Buharî, Feth-ül Bârî (İbn-i Hacer), Sünen-i Tirmizi.

Bu hadisleri okuyun da hatta (haşa) Allah Teala’nın bile Allah Resulünü risalete seçtiğinde hata ettiğini anlayın!!! Karar sizin!

Burhaneddin bey şöyle devam ediyor:

“Şu halde Ehl-i Sünnet ile Şia arasında bir kısım farklar, objektiflik, sübjektiflik noktasında başlar. Ehl-i Sünnet Kur’an ve hadiste gelen objektif kıstaslarla hareket eder. Şia sübjektiviteyi esas alır, akli ve sağduyuyu tatmin etmeyen bir kısım peşin kabullerden hareket eder. Kur'an’la ilgili açıklamalarda olsun, Kur'an’da olmayan meselelerin zuhurunda koyacağı hükümde olsun, Ehl-i Sünnet hep sünnete dayanmayı esas aldığı halde, sahabei reddetmesi sebebiyle Resulullah’ın hadislerinden kendini mahrum bırakan Şia, ortadaki boşluğu masum imamla doldurmayı denemiş, Hıristiyanlıktaki kilise müessesesi gibi bir masum imam otoritesi kabul etmek zorunda kalmıştır. Bu yüzden onlar masum imamın sözlerine, fiillerine ve takrirlerine sünnet demeye mecbur olmuşlardır. İşin içerisine siyasi taassup ve garazkâr muhalefet de girince, yukarıda kaydettiğimiz örneklerde görüldüğü üzere, müt’a meselesinde kendiliğinden bir ayrılık ve kemikleşme ortaya çıkmıştır. Ashab’i reddetme, kendi mezheplerinden olmayanları mü’min saymama ve İkinci Halife Ömer buğzunu her şeyin üstünde tutma gibi bazı prensipler, onları objektiviteden uzaklaştırmış, bir çok sahih rivayetlerden mahrum bırakmış, ölçülerinden geçen ve fakat işlerine gelmeyen rivayetleri de keyfi te’villere sevkederek hatalı sonuçlara atmıştır. Nitekim müt’a nikahının Hayber Seferi sırasında yasaklandığına dair Hz. Ali’den gelen rivayeti “takiyye” diye nasıl te’vil ettiklerini gördük.”

Şimdiye kadar yaptığımız açıklamalar bir nebze de olsa kimin objektif değil de sübjektif hareket ettiğini ortaya koymuştur. Dolayısıyla bu konular üzerinde fazla bir açıklamaya gerek görmezken, şu kadarını arz edelim ki, Burhaneddin beyin iddiasının aksine, Şia ne imamet ilkesine olan inancında ne de ashaptan bazılarını red etme konusunda kendi yanından uydurduğu tevillerle değil, bütün bu hususlarda Kur’an-ı Kerim ve Allah Resulü’nün açık beyanlarına dayanmıştır. Bunlarla ilgili belgeleri de özet nitelikte bile olsa bu sitemizde ortaya koymuş bulunmaktayız. İsteyen kardeşlerimiz, ister Şia’nın imamet inancı olsun ister diğer hususlar olsun bu sitede yer alan bilgilere baş vurabilirler. Bütün bu bilgilerden şu sonuca varıyoruz ki, Ehl-i Sünnet kutsal kabul ettiği ikinci halifenin bir bid’atini müvecceh göstermek amacıyla her yolu denemiş hatta bu doğrultuda müt’anın cevazına hükmettiği gün gibi ortada olan Hz. Ali’nin diline bile yalan hadis bağlamaktan bile kaçınmamıştır.

Oysa bu hadisin hem sened yönünden hem de içerik yönünden yalan olduğunu mükerrer olarak ortaya koymuş bulunmaktayız. Ancak burada o açıklamalarımıza  ilaveten aziz okurların dikkatini şu nüktelere celp ediyoruz.

1. Hadisin senedinde Zuhri yer almıştır Bu şahıs Tusi’nin Rical’inde yer aldığı gibi Ehl-i Beyt düşmanlarındandır.

2. Bu şahsın Hz. Ali (a.s)’a açıkça dil uzatan Emevilerin devlet mekanizmasında önemli bir mevkie sahip bir kişi olduğu bilinmektedir. Hatta İmam Zeynulabidin (a.s) Onun zalimlerin tezgâhında yer almasını şiddetle kınayarak ona yazdığı mektubunda şöyle demiştir:

“Bil ki, gizlediğin en ufak hak ve taşıdığın en hafif günah, zalime yaklaşmakla ve davetini kabul etmekle onun yalnızlık ve korkusunu giderip sapıklık yolunu ona kolaylaştırmandır. Beni korkutan şey, yarın günahınla birlikte hainlerle Allah'ın huzuruna çıkman ve zalimlerin zulmüne yardım etmenle de aldığın ücretten sorguya çekilmendir. Çünkü sen, hakkın olmayan bir malı alarak hiç kimsenin hakkını vermeyen bir adama yaklaşmışsın. Ona yaklaşmanla da hiçbir batılı önleyememiş ve Allah'a düşmanlık eden bir kimseyle dostluk kurmuşsun. Acaba onlar, kendi yanlarına çağırmakla seni kendi zulüm değirmenlerinin etrafında döndükleri bir eksen, kendi gayelerine ulaşmak için bir köprü, dalaletlerine bir merdiven, sapık yollarına tebliğci ve gittikleri yolu izleyen birisi yapmamışlar mı? Seninle gerçek alimler hakkında şüphe icat ederek cahillerin kalplerini kendilerine çekiyorlar. Onların fesatlarının üzerini kapamakta, has ve ammenin (alim ve cahillerin) ayağını onların kapısına açmakta, onların en yakın vezir ve en güçlü yardımcılarının bile yapamadığı hizmeti sen yapmaktasın.”

Böyle bir zatın Hz. Ali (a.s)’ın dilinden müt’anın neshedildiğine dair bir sözü nakletmesi acaba güvenilebilir mi?

Hz. Ali’den neshe dair hadisin diğer senedleri de bu senedte olduğu gibi zayıf ravileri içermekte ve bu yönden muteber bir hadis sayılamazlar.

Oysa ki, hem Sünni ve hem de Ehl-i Beyt mektebinin kaynaklarında yer alan onlarca hadis Hz. Ali (a.s)’ın Ömer’i müt’a nikahını kaldırdığı için toplumda meydana gelen fuhuş olaylarının sorumlusu olarak bildiğini açıklayan hadisler mevcuttur. Bu hususta Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: Eğer Ömer müt’ayı yasaklamasaydı bedbaht olan kişiden başka kimse zina etmezdi. Bir başka nakle göre de çok az kişilerden başka kimse zina etmezdi buyurmuştur. Bu hadis sahih senedlerle Hz. Ali (a.s)’dan nakledilmiş zaten Hz. Ali’den sonra diğer Ehl-i Beyt imamları Örneğin İmam Cafer Sadık ve diğer Ehl-i Beyt İmamlarından da mütevatir olarak müt’anın caiz olduğunu açıklamışlardır. Hz. Ali (a.s)’dan bunu nakletmişlerdir. Acaba takva ve ilim ve nurda dönemlerinin en üstün şahsiyetleri olarak dost ve düşmanları tarafından tanınan kimselerin Hz. Resulullah (s.a.a)’den Hz. Ali (a.s)’dan naklettiklerine mi güvenmek gerekir yoksa zalimlerin kapısında bekçilik yapan ravi ve muhaddislerin mi sözüne güvenmek lazımdır?  

Zaten nesih iddiasının temelde Ömer’in koyduğu bu bid’atı iyi göstermek için bir teşebbüs olduğu bu konuda kendi kaynaklarında bulunan onlarca çelişkili hadislerden de malumdur. Çünkü nesih iddiası için yedi sekiz civarındayer ve zaman zikredilmiş ve hatta bu çelişkileri düzeltmek için bazı Ehl-i Sünnet alimleri müt’a nikahının kaç defa Peygamber tarafından helal kılınıp bir müddet sonra neshinin ilan edildiğini sonra tekrar helal kılınıp tekrar tekrar neshedildiğini söylemekten ve böylece İslam dinini gülünç duruma düşürmekten bile geri durmamışlardır. Elbette Ömer’in dinde müt’a konusuna benzer bir çok müdahale ve bid’atleri söz konusudur. Hiç şüphesi olmayan bid’atlerinden biri de teravih namazıdır; yine ezanda hayya ale hayrilameli çıkarması ve Hacc-i temetu’u kaldırmaya çalışması gibi diğer meşhur bid’atleri de muteber tarih ve hadis kitaplarında yazılıdır.

3. Bu hadiste müt’anın Hayber vakasında neshedildiğini naklediyor oysa tarihçilerden bir çoklarının açıkladıkları üzere Hayber vakasında asla müt’a için bir ortam söz konusu değildi. Ve bu yüzden bu naklin doğru olmadığı kendiliğinden ortadadır demişledir.

 

Sonuç: Müt’a, hem Kur’an’ın emri hem de Allah Resulü’nün sünnetiyle sabittir. Onun neshedildiği iddiası ise sadece Ömer’in yanlış uygulamasını tevcih etmek için uydurulmuştur. Bunun böyle olduğunu ispat için sadece Allah Resulü’nün ümmetine emanet ettiği ikinci büyük emanet olan Ehl-i Beyt’in onun cevazından yana aldıkları tavır yeterlidir. Biz bu kutsal önderleri kendimize önder kabul ettik; dinimizi öğrenmekte onların kapısına gideriz. Siz de kendinize önder kabul ettiğiniz kimselerin peşinden gidebilirsiniz. Ancak yarın kıyamet günü aramızda Allah hakemlik yapacaktır. İşte o zaman kimin hak, kimin de batıl üzere olduğu ortaya çıkacaktır.

Evet değerli okurlarımız, vaktimiz sınırlı ve meşguliyetlerimiz pek fazla olması ve fer’i bir mesele olduğundan esasında fazla önemli addetmememize rağmen, müt’a konusunu Burhaneddin beyin yazısını esas alarak imkanımız ölçüsünde ele alıp işlemeye ve söz konusu şahısın iddialarını cevaplamaya çalıştık. Artık bu meseleyi bundan fazla uzatmaya gerek görmüyor ve onca esaslı ve temel konular dururken böylesi fer’i ve fıkhi bir meseleye bu kadar vakit ayırmayı bile fazla görüyor ve o temel konular halledildiğinde bunların kendiliğinden sorun olmaktan çıkacağına inanıyoruz.

Ümid ediyoruz ki bu çalışma, merak eden kardeşlerimizin takıntılarını, dikkatli ve tarfsız bir gözle mutalaa edip mukayese yapma kaydıyla büyük ölçüde giderecektir. Biz artık bu konuyu burada noktalıyor ve her kesi kendi hür vicdanı ve islami insafıyla başbaşa bırakıyoruz. Bütün bu açıklamaların ardından ikna olanlar olur, olmayanlara da son sözümüz şudur: “Sizin görüş ve düşünceleriniz size, bizimki de bize.”

Allah hepimize doğruları olduğu gibi bulmayı ve ona samimiyet ve cesaretle ittiba edebilmeyi nasip buyursun. Amin!