İnsan bir zikir söylemekle irfandaki seyr-ü sülükte “taharet makamına” varıyor artık namaz kılmak için abdest almasına ve gusül yapmasına gerek kalmıyor iddiasında bulunan bazı kimseler var olmaktadır. Acaba böyle bir şeyin doğru olması mümkün müdür?

2014/02/24
Soru
Bazı kimseler irfandaki seyr-ü sülük’e (manevi yoculuğa) girmişler ve şöyle iddia ediyorlar: insan bir tür zikir yaparak “makam-i tahir”e (taharet makamı) varıyor. Bu maka vardıktan sonra artık namaz kılmak için abdest almasına ve gusül yapmasına gerek kalmıyor. Yani insan bu makama vardıktan sonra abdestsiz ve gusülsüz namaz kılabiliyor. Acaba böyle bir şeyin doğru olması mümkün mumudur?

İrfanda yüksek makamlara varmak zahiri ibadetlerden el çekmeye delil olamaz. Peygamber (s.a.a.) ve imamların (a.s.) makamına hiç kimse ulaştığını iddia edemez. Peygamber (s.a.a.) ve imamların (s.a.) hayatlarını mütalaaya tabi tuttuğumuzda onların her kesten daha güzel bu gibi ibadetlere sarıldıklarını ve sürekli bu ibadetlere bağlı kalınmasını ve hatta bazı müstahap olan amellere tekit ettiklerini görüyoruz.

Ayrıntılı Cevap

 Sizin sorunuzu ve dediğinizi tamamlamak için şunu söylemek gerekir: bazı kimseler abdestsiz namaz kılınabilir iddiasında bulunduğu gibi bazı kimseler de irfanın yüksek makamına (yani hakikate) varıldığında bırakın abdestsiz namaz kılmayı kökten namazı bırakıyorlar ve bunun caiz olduğunu iddia ediyorlar.

Şimdi sorunun cevabına başlarken ilkin aşağıdaki iki soruyu soracağız: birincisi: acaba peygamberler (s.a.s.) ve imamlar (a.s.) “makam-i tahir” [1] olarak kendisinden yâd ettikleri makama vardılar mı varmadılar mı? İkincisi: acaba delillini gösterebilecek bir şekilde bu şahsiyetlerin zamanın her hangi bir kısmında abdest almak ve gusül yapmak gibi ameller olmak üzere zahiri ibadetleri terk etiklerine rastladınız mı?

Bu soruları cevaplandıran kimseyi, kuran ve rivayetlere inanan Müslüman bir kimse olduğunu farz edersek onun birinci soruya vereceği insaflı cevap kesinlikle pozitif ve ikinci soruya vereceği insaflı cevap da kesinlikle negatif olacaktır. Bunun tersini iddia eden her Müslüman savunması mümkün olan İslami kaynaklardan bir kaynak vermek zorundadır. Böyleli bir kaynağı bulan her kesten bu kaynağı bizim ihtiyarimize de sunmasını rica ediyoruz.

Bu konunun daha fazla açıklanması için şöyle demeliyiz: peygamberin (s.a.a.) en üstün makama vardığı konusu bütün Müslümanlar tarafından kabul görülmektedir ve bu konu onlar için çok açık ve nettir. Ancak bizim sorduğumuz soru şudur: bir kişinin söz konusu makama varmadığı halde Allah onu insanlar için en güzel ve en iyi örnek olarak tayin etmesi mümkün müdür? [2] Hakeza müminlere ona şartsız ve kayıtsız bir şekilde itaat edilmesini emretmesi mümkün müdür? [3]

Diğer taraftan biliyoruz ki, yukarıdaki iddiayı ortaya atan şahıslar birçok nedenlerden dolayı kendilerinin peygamber (s.a.a.) ve imamlardan (a.s.) üstün olduklarını ibraz etmiyorlar. Bu nedenlerden bir tanesi etrafında yer alan taraftarlarının onların bu iddialarına karşı tepki göstereceklerinden korkmalarıdır. Dolaysıyla şunu söylemekle yetiniyorlar: bizim bu iddiamız başkalarının ulaşmadığı bir nüktede ve bazı sırlarda yatmaktır!.

Şu noktayı hatırlatmak gerekir ki, biz bazı insanların gösterecekleri halisane kullukları nedeniyle Allah u Teala kendilerine özel bazı yetileri vereceğini inkar etmiyoruz. Ancak gerçek ve hakikatte kimlerin sapıttığını ve kimlerin doğru ve hak yolda olduğunu sadece Allah bildiği için [4] değişik ve farklı kimselerin sözlerini kabul etmek noktasında söylenen sözleri kuran ve sünnete götürüp kuran ve sünnet çerçevesi içinde değerlendirip tartmamız gerekir. Bu değerlendirme ve araştırma neticesinde kuran ve sünnete muhalif olduğu durumda onları yeniden gözden geçirmemiz gerekmektedir.

Konuyla alakalı olarak bilmeliyiz ki, zaman süresi içinde dinden yanlış anlaşmalar tarih boyunca söz konusu olmuştur. Bu yanlış anlaşılmaların bir çoğuna neden olan şey dini öğretilerden kişisel çıkarımlar ( istinbat) dır. Bazı kimseler, bir görüş ortaya atılır atılmaz onu araştırmadan ve İslam’ın kabul görülmüş kaynaklarından alınmış tartışılmaz konularla uyum içinde olup olmadığını ortaya çıkarması için hiçbir gayret içine girmeden ve kendini bu bağlamda hiçbir zahmete sokmadan kabul ediyorlar.   Bu tür inhiraflar bazen kendini dinin ibadi alanında göstermektedir (söz konusu soruda sorulan konu gibi) bazen dinin iktisadi alanında ve bazen de dinini diğer alanlarında kendini hüveyda etmektedir.

Ama taharet makamına vardıktan sonra abdest alma ve gusül yapma teklifinden kurtulurlar mı? Sorusu hakkında şunu demeliyiz: biz dini kaynaklardan hareketle bu amelin vacip olduğu noktasında mutmain derecesine varmış ve ortaya atılan iddiada da vacibi evveliye’yi inkar edecek bir durum yoktur. Şimdilik taharet makamına ulaşma olayı olmak üzere has durum ve şartlarda namaz kılmak için abdestin alınması ve guslün yapılması gerekli olmadığı meselesini ortaya atan bir kimselerle karşı karşıyayız. Bu durumda yapacağımız şey şudur ki onlardan iddialarını ve bu akidelerini gerekçelendirecek delillerini göstermelerini istemeliyiz. Diğer taraftan onların bu itikatlarını dini ilimlerde mütehassıs ve uzman olan kimselerle paylaşacağız ve konuyla alakalı mütehassıslerin görüşlerini alarak iddianın doğru olup olmadığını ortaya çıkarmaya çalışmalıyız. Sizin sorduğunuz soruda tarafın sadece iddiası zikir edilmiş ve delillerine asla işaret edilmemiştir. Şimdi biz İslam’ın kaynaklarına göz atarak bu iddiayı araştırıp değerlendirmeye tabi tutacağız:

Bir taraftan şunu bilmeliyiz ki insanın zahiri tahareti batini tahareti dolaysız bir şekilde etkilediği kesindir. Bedir savaşıyla irtibatlı olarak nazil olan enfal süresinin on birinci ayetinde şöyle denilmektedir: “Hani (Allah) kendi tarafından bir güvenlik olarak sizi hafif bir uykuya daldırıyor; sizi (zahirinizi) temizlemek, sizden şeytanın vesvesesini (içinizdeki pislikleri) gidermek… için üzerinize gökten yağmur yağdırıyordu”. Diğer taraftan da şunu demeliyiz ki, ayetler ve rivayetler gereğince iman eden her kes getirdiği imanla manevi taharetin derecelerinden bir derecesine varıyor zaten. Ancak bu ayetlerde tekliflerin kaldırılmasına neden olan taharet makamı adına her hangi bir şeye işaret edilmemiştir.

Dolayısıyla imanlı olan hiç kimse kirli (necis) değildir ta abdest onun içindeki bu necisi gidersin. İmam Sadık (a.s.) şöyle buyurmaktadır: “abdest almak Allah ın tekliflerinden bir tekliftir. Bu teklif ile isyan edenler ile itaat edenler bir birinden tanınırlar. İman sahibi olan kimseyi hiçbir şey necis yapamıyor”. [5] Bu rivayete dikkat ediniz: İmam (a.s.) hiçbir şey iman sahibi olan hiç kimseyi necis yapamıyor diyor. Oysaki birçok yerlerde mümin kimselerin bedeninin zahiri necaset ile necislendiğini biliyoruz. Bundan dolayı imamın bu sözlerinden anlıyoruz ki imamın (a.s.) buradaki maksadı dışsal necis değil bilakis insanın içsel necasettir. Yani iman getiren her kes getirdiği imanla manevi taharetin makamlarından bir makama ulaşıyor anlamındadır. Buna binaen teklif mahiyetinde Allah tarafından belirlenen abdest insanın manevi kirlililiğini götürmek için değildir. Belki bu teklif maneviyattaki kirlilikleri gideren teklifler dışında bir teklif olup insanları imtihana tabi tutma gayesini güden bir tekliftir. Bu teklifin vacip olma hükmünün idamesi insanın manevi taharetteki miktarıyla her hangi bir irtibatı söz konusu değildir. Hasan b. Ubeyd isminde birisi imam Sadık’a (a.s.) bir mektup yazıyor ve mektubunda imama dan (a.s.) şunu soruyor: müminlerin emiri hz. Ali (a.s.) peygambere (s.a.a.) vefatından sonra gusül verdi. Bu guslü verdikten sonra Hz. Alinin (a.s.) kendisi ölüye dokunma guslünü yaptı mı? Altıncı imam (a.s.) bu şahsın sorusundaki nüktenin ne olduğuna teveccüh ederek şahsa verdiği aşağıdaki cevap günümüzde ortaya atılan söz konusu iddialardan kaynaklanan şüpheye bir cevap mahiyetinde olduğunu söyleyebiliriz. İmamın verdiği cevap şöyledir: “peygamber (s.a.a.) hem kendisi tahir (pak) hem (pak edici yani diğerlerini de temizliyor) mutahhirdir. Ancak bununla birlikte Hz. Ali’nin (a.s.) kendisi Ona gusül yaptırdıktan sonra gusül yaptı. Sünnette yapılan bu gusül de bu amele binaen cari olunmuştur”. [6]

Görüldüğü gibi hem peygamberin (s.a.a) kendisi hem kendisine gusül yaptıran imam Ali (a.s.) taharetin en yüksek mertebesinde yer aldıkları noktasında hiç kimsenin kuşkusu  ve şüphesi yoktur. Ancak bu ikisi de bu yüce makamda yer almalarına rağmen muttakilerin mevlası Hz. Ali (a.s.) Allahın emrine itaat ederek hem Allahın resulü olan Hz Muhammede (s.a.a.) gusül yaptırıyor hem kendisi bu guslü yaptırdıktan sonra gusül yapıyor. İkimizde taharet makamına olaşmışsız dolayısıyla gusül yaptırmaya ve gusül yapmaya gerek yoktur şeklinde bir anlayışı ortaya atmıyor. Şia ve Sünni olmak üzere Müslümanların hem rivayi ve hem tarihi kitaplarında peygamberin (s.a.a.), masum imamların (a.s.) ve ashaplarının aldıkları abdest, gusül ve yaptıkları teyemmümleriyle çok karşılaşıyoruz. Bunların bütününü bu kısacık makalede beyan etmek makalenin gayesini açıyoruz. Onlardan hiç birisine bu amelleri terk ettikleri durumla karşılaşmıyorsunuz

Zikir edilenleri bırakın bir kenara iddia edilen zikir (şayet bu zikrin masumlara dayandıracak hiçbir senedi de yoktur) hakkında hiç düşündünüz mü? Bu zikirde ne gibi nitelikler yerleştirilmiştir ki bu nitelikler vasıtasıyla kuranı kerimde Allahın, rivayetlerde de peygamberin (s.a.a.) açık bir şekilde beyan etmiş oldukları emri kenara itiyoruz.!

İslam’ın bu öğretileri esasınca şu neticeyi almak mümkündür: İslam’ın düsturlarına amel etmek herkes için bir gerekliliktir. Bu tür iddiaları kabul etmek imkânsızdır. Buna rağmen eğer birisi çıkıp bu iddiada bulunur ve kendi iddiasını gerekçelendirecek delil sunarsa delillerini bu siteye ya dini öğreti ve bilimlerinde mütehassıs olanlara müracaat ediniz ta ortaya atılan delilleri bu çerçevede incelensin, değerlendirilsin ve araştırılarak gerçeğinin ne olduğu ortaya çıkartılsın.

Şunu hatırlatmakta yarar var ki, İslami irfanın bir kısım nitelikleri hakkında bilgi edinmek için aşağıdaki adrese müracaat edebilirsiniz:

Soru: 1223 (sayt: 1210) . Soru 2389: (sayt: 2548). Bu siteye de müracaat ediniz.

------------
[1] Ariflerin nezdinde bu makam “sukr” makamı olarak bilinmektedir. Bu makam “sahv (dakik bir şekilde şeriata riayet etme)” makamını savunanlara karşı ortaya atılmış bir makamdır. Birinci makamı horasan ikinci makamı Bağdat mektebi savunmaktadır.

[2] Ahzap 21.

[3] Haşır, 7.

[4] Necm, 30.

[5] HUR AMULİ, Muhammed b. Hasan, “ vesailu’ş-şia ” Kum: müesesei alul-beyt, 1409, c. 1, s. 484, rivayet no: 1383.

[6] a. g. e., c. 3, s. 291, rivayet no: 3677.

Yeni Makale ve Video öğeleri

Yeni Kitaplar

  • Salih Evlat

    Şeyh Fazlullah, Meşrutiyet Dönemi'nde idam edilen büyük müçtehitlerdendi. Ne var ki ay ...
  • İslami Açıdan Gençlik Psikolojisi

    Bizlerin, gençlere karşı takındığımız hâl ve hareket, tavır ve davranışlarımız, onlara karşı olan hisler ...