SİTE HAKKINDA BİZE YAZIN İRTİBAT YARDIM
   DOWNLOAD LİNKLER SORU-CEVAP ARŞİVİ SİTE HARİTASI

Soru-Cevap Arşivi

  • Akidevi Sorular
  • Ehl-i Beyt(a.s) hakkında Sorular
  • Kuran-i Kerim ile ilgili Sorular
  • Fıkhi Sorular
  • Muhtelif Sorular
  • 1- Allah-u tealayı bana subut edermisiniz?

    Allah’ın varlığı ile ilgili çeşitli delilleri zikretmek daha geniş bir fırsatı gerektirdiği için ziyaretçi defterinde bu önemli konuyu hakkınca ele almak ve incelemek mümkün değildir. Ama bununla beraber siz değerli arkadaşın isteğine saygımızı göstermek için size bazı tavsiyelerde bulunmayı gerekli gördük.
    1. İnsandaki bilincin doruk noktası olan Allah’ı tanımak ve Allah’a inanmak, ruhta özel bir temizlik ve hazırlığın oluşmasına bağlıdır. Eğer bu oluşmazsa insanın Allah’ı tanıması mümkün olmaz. Renkleri görmek gözde özel bir yapının olmasına bağlı olduğu –köpeklerin gözünde bu yapı olmadığı için renkleri görmemekteler yani her şeyi siyah beyaz olarak görmekteler.- ve güzellikleri sezmek için insanda estetik duygusunun olması gerektiği gibi Yüce Allah’ı da tanımak için ruhta özel bir kabiliyetin oluşması gereklidir.
    Başka bir ifadeyle tanıyıcı olarak bizle, tüm güzelliklerin kendisinde toplayan Allah arasında bir uyum olmalıdır. Aksı taktirde biz yapı olarak böyle bir yüceliği anlamaktan mahrum oluruz. Sonsuz merhamet, sonsuz ilim, sonsuz doğruluk, sonsuz ihsan, sonsuz güzelliğin ve benzeri tüm güzel sıfatları kendisinde bulunduran Yüce Allah’ı tanımak için her insan gerekli yetenek ve donanıma doğal olarak sahip olmasına rağmen bazıları kendi iradesini kötüye kullanarak bu kabiliyeti kaybedebilir ve o zaman böyle bir kimsenin Allah’ı tanıması mümkün olmaz. Ve böyle birisi için Yüce Allah’ı ispatlayan delilleri sıralamak da bir fayda etmez.
    Kur’an-i Kerim buyuruyor ki:
    “Oysa onların kendi yaptıkları kalplerini (benliklerini) kirletmiştir.”
    Eğer insan -kötü olduğunu bildiği halde- sürekli başkalarına zulüm ve haksızlık eder ve kendisinde tekebbür ve bencillik sıfatının egemen olmasına sebep olursa veya benzeri kötülüklerle kendi benliğini bozarsa, böyle birinin tüm merhametlerin ve sonsuz güzelliklerin taşıyıcısı olan Allah’ı tanıması ve ona boyun eğmesi mümkün olmaz. Tüm varlığı zulüm, haksızlık kötülük ve çirkefliğe özdeş olan bir kimse nasıl sonsuz adalet ve güzellik ve merhamet olan Allah’a inanabilir ve O’na kul olabilir?
    Allah’ı tanımak isteyen kimse ilk önce, içten gelen doğruluk, ilim, iyilik, adalet, fedakarlık, insanlara hizmet, cömertlik ve bunun gibi yüce ilahi ve insani vasıfların çağrısına olumlu cevap vermeye çalışmalı ve kendisiyle tanımak istediği Yüce Allah arasında bir uyum oluşmasına çalışmalıdır. İşte bu Allah’ı tanımada birinci adımı oluşturur.
    2. İkinci önemli adım ise, insanın en önemli özelliklerimizden olan düşünme kabiliyetinden yararlanmasıdır.
    Özellikle kendi yaratılışımız ve varlığımızın boyutları hakkında düşünmeliyiz. Hayatımızdaki aşamalar bir insan olarak sonsuzluğa olan bağlılığımız, özellikle varlığımızın sürekliliğine karşı ilgimiz ve bekaya karşı olan aşk ve isteğimiz hakkında düşünmeliyiz.
    Yapı ve yaratılış gereği su ve yemeğe olan ihtiyaç bizde yerleştirilmişse bunun anlamı evrende suyun var olduğu değil midir? Aynı şekilde bekaya ve sürekliliğe olan bağlılık da acaba insanın ölümle yok olamayan bir varlık olduğunu göstermez mi?
    Yine içimizden kaynaklanan maneviyat, kutsallık, fizik ötesi güce inanç, gibi insanı duygu ve bilinçlerin hep uyduruk ve temelsiz olduklarını nasıl söyleyebiliriz? Oysa tüm bu duygular her insanda su ve ekmeğe olan ihtiyaç gibi en yerleşik en sağlam duygulardandır.
    Eğer her şeye egemen olan yüce bir varlık (neuzibillah) yok ise neden her insan sıkıntı anlarında ve tüm maddi sebeplerden ümidi kesildiğinde içten gelen bir duyguyla sonsuz güç sahibi olan bir varlığa sığınıyor ve onun gaybi yardımını umuyor?
    Acaba her insanda var olan bu sığınma duygusu en sadık duygulardan biri değil midir? Ve insanın gayba bağlı olduğunu göstermiyor mu?
    İnsanın hayatının her boyutunu çevreleyen ve evrendeki tüm varlıklara egemen olan uyum, harmoni, sağlamlık ve hesaplılık bu yaratıkların başı boşluk içinde olduklarını ve bir üstün bilincin denetiminde olmadıklarını reddetmek için yetmez mi?
    Kör bazı tesadüfler etkisinde tüm bu ihtişam ve düzenin meydana geldiğini ve devam ettiğini söylemek gülünç bir söz değil midir?
    Evet insan doğru şekilde düşünürse, bu düşünme onu Allah’ı tanımaya doğru kılavuzluk eder ve böyle bir kimse Allah’ı tanımada kendi başına en büyük adımı atmış olur.
    Burada şu noktayı da hatırlatalım ki Allah’ın ispatı konusunda onlarca felsefi delil ve metot mevcuttur ki İslam filozofları tarafında kelam ve felsefe ile ilgili kaynaklarda açıklanmıştır. Bu alanda inceleme yapmak için İbn-i Sina’nı Eş-Şifa ve El-İşarat, Hace Nasiru’d-Din Tusi’nin Şerh- Tecridi’l-İtikat, Molla Sedra’nın El-Esfar, Hadi Sebzevari’nin Şerh-i Menzume ve Allame Tebatebai’nin Nihayetu’l-Hikme adlı eserlerine müracaat edilebilir.
    Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi Allah’ın ispatıyla ilgili delilleri nakletmek daha geniş bir fırsat ve konumu gerektirdiği için ziyaretçi sayfasında bu delilleri zikretmeye çalışmadık. Ancak madde aleminin Allah’a bağlılık ve ihtiyacını ortaya koymak için felsefi kitaplarda var olan onlarca değişik felsefi metot ve delillere örnek olsun diye Ehl-i Beyt Mektebinin büyük filozofu Molla Sadra Şirazi’nin Hareketi cevheri (Cevherde –tözde- hareket) nazariyesine işaret edeceğiz:
    Açıklama: Zaman kavramı herkesçe bilinen bir kavramdır. Genelde biz maddi varlıkları ve hadiseleri zamanla tanımlarız; bir maddi varlık veya hadisenin diğerinden önce veya sonra olduğunu söyleriz. Örneğin bin yıl önce yaşamış olan bir şahısla yüz yıl önce yaşamış olan veya şimdi yaşamakta olan bir başka şahsın arasındaki zaman farkını göz ardı etmeyerek bin yıl önce yaşamış olanın zaman yönünden diğer şahıslardan önce olduğunu söyleriz. Ve bu öncelik ve sonralığın bir varsayım olmayıp gerçek bir sıfat olduğunu kesin olarak biliriz. Şimdi soru şudur ki acaba maddi varlıklarla ilgili bu öncelik ve sonralık ve belli bir süreçte olma sıfatı neden ve nereden kaynaklanıyor?
    Bazıları zaman kavaramı için basit bir yorum sunmaya çalışırlar; onlara göre zaman kavaramı yerin, güneşin etrafına dönmesinden kaynaklanır? Oysa bu yeterli bir açıklama değildir çünkü buna göre eğer yer, güneşin etrafına dönmeyecek olursa maddi varlıklar için söz konusu olan süreç ve birinin diğerinden öncelik ve sonralığı diye bir özellik kalmayacaktır. Halbuki hiç şüphesiz maddi her varlık belli bir süreçte var olmakta ve biri diğerinden öncelik ve sonralık özelliğini taşımaktadır. Başka bir ifadeyle yerin hareketi olsun olmasın maddi varlıklar zaman sürecine tabidirler. Yerin, güneş etrafına dönmesi bu süreci ölçmek için kullanılan bir birimden başka bir şey değildir.
    İşte bu konu üzerinde iyice düşündüğümüzde anlarız ki zaman kavaramı maddi varlıkların kendisinden kaynaklanan bir gerçektir. Yani gerçekte tüm maddi varlıklar her an için bir oluşum içerisindedirler; yani her an yok olup yeniden var olmaktadırlar; aynen bir elektrik akımı sonucu lambanın yanması gibi. Nasıl lambanın yanar vaziyette kalması için sürekli elektrik akımına ihtiyacı var ise, maddi varlıklar da varlıklarını sürdürebilmeleri için her an yüksek alemden gelen varlık feyzine ihtiyaç duymaktalar. İşte bu sürekli oluşum sonucu biz zaman kavramını maddi varlıklardan ediniyoruz. Bu konu üzerinde düşünmek bile bizlerin ve tüm maddi varlıkların her an için yüksek alemden gelen feyizle varlığımızı sürdürdüğümüzü gösterir.
    Ziyaretçi defterinin konumunu göz önüne alarak bu kadarıyla yetiniyoruz. Allah’ın ispatıyla ilgili felsefi ve akli delilleri İnanç Esasları > Tevhid > Allah Teala'nın Varlığı bölümünden inceleyebilirsiniz.


    2- Caferilik mezhebi hakkında bilgi edinmek istiyordum..Acaba bu mezhebi benimseyenler niçin bu mezhebe geçiyorlar.. Neye dayanarak caferilik mezhebini benimsiyorlar?..Ve birisinden duyduğuma göre Zamanımızın imamı Hz.Mehdi (as) zuhur etmiş.. Budoğrumu? Hz.Mehdi(as)kimdir ? detaylı bir şekilde bilgi edinmek istiyorum.

    Ehl-i Beyt imamlarında olan İmam Cafer Sadık’ı takip etmek anlamına gelen Caferi Mezhebi, Ehl-i Beyt mektebinin fıkhi cephesine denir. Kur’an ve Peygamber’in gerçek sünnetini, -diğer mezheplerdeki beşeri ve zanni yöntemlere başvurmadan- ilahi ilimle olduğu gibi korumayı ifade etmesi hasebiyle Ehl-i Beyt imamlarının hepsinin fıkhı yöntemi aynıdır ve aralarında hiçbir farklılık yoktur. Bu gerçeği göz önünde bulundurduğumuzda Ehl-i Beyt mektebinin fıkhi müessesinin İmam Cafer Sadık (a.s)’ın ismine atfedilmesin nedeni Fıkhi mezheplerinin kurulmasının bu İmam’ın dönemine rastladığı içindir. İmam Cafer Sadık döneminden başlayarak fıkıhta yani şeri hükümleri belirlemede çeşitli mezhepler ortaya çıktı; bunların en önemlileri şunlardır: 1- Aslen İran kökenli olan Ebu Hanife diye meşhur Numan b. Sabit’in mezhebi. Bu mezhep daha çok kıyas yani çeşitli konular arasındaki benzerliği esas alarak hükümleri akla dayanarak çıkaran bir fıkhı akımdır. Ebu Hanife’nin iki yıl imam Cafer Sadık’ın yanında ders aldığı meşhurdur. Ama sonraları imam Cafer Sadık’ın açıkladığı fıkhi esasları çiğneyerek kıyasa dayalı yeni bir mezhep kurmuştur. İmam Cafer Sadık onu kıyas etmekten kesin bir dille defalarca sakındırmasına ve kıyasın dini temelden tahrip edeceğini bildirerek Ebu Hanife’yi uyarmasına rağmen o bu yönteminden el çekmemiş ve din hususunda kıyasa dayalı bir fıkıh oluşturmuştur. Ebu Hanife’den sonra, Maliki mezhebinin kurucusu olan Malik b. Enes ve Şafii mezhebinin kurucusu olan Muhammed b. İdris ve Hanbeli mezhebinin kurucusu Ahmet b. Hanbel fıkıhta ya Ebu Hanife gibi kıyas yöntemine ağırlık vermiş veya içtihatta hadisi ve selefin sünnetini esas aldılar ama bunlar da hem hadiste ve hem de selefin sünnetinde Ehl-i Beyt imamlarına ağırlık vermeyip genelde ehlibeytin karşısında yer alan sahabe ve tabiilerin naklettikleri hadisleri ve fıkhi görüşleri kabul etmişlerdir.
    Bu dört mezhep yani Hanefi, Şafii, Maliki ve Hanbeli hepsi Peygamber’den en az yüz elli yıl sonra meydana gelmiş ve sonraları Ebu Hanife’nin talebesi olan Ebu Yusuf’un zalim Abbasi halifesi Harun er-Raşit tarafından Kadi’l- kuzat olarak (günümüzün diyanet ve Yargıtay başkanın tekabul eden bir makama) atanması üzere bu mezhep yayılmış ve diğer dört mezhep ise yine zalim Abbasi halifelerinden olan Mustansirubillah tarafından hilafet merkezi olan Bağdat’ta ve daha sonraları Mısır’ın Padişahı Baybaros’un kendilerine verilen resmi tedris kürsüsü ve yargı yetkisi ile İslam beldelerinde yaygınlaşmıştır. (Bu konuları araştırmak için meşhur tarihçi Makrizi’nin El-hutetü’l Makriziyye c. 2 ve İbn-il Futi’nin El- Hevadisu’l-Camia adlı eserlerinin Hicri 645. yılın olayları bölümüne bakınız.)
    Bu kısa açıklamadan da esinlenildiği gibi bu dört mezhebin ortaya çıkışı, dörtle sınırlandırılışı ve yayılışları şeri bir dayanağa dayalı olmadığı gibi bu mezheplerin kurucularının Ehl-i Beyt kadar Peygamber’e yakın olmadıklarından yukarıda işaret edildiği gibi çeşitli eğilim ve tahriflerden kendilerini kurtaramamışlardır.
    Mezheplerin dörtle sınırlı olduğunu savunanlar bile bunu şeri bir delilin olamadığını bildikleri için sadece aklı ve tarihi tutanaklarla bu konuyu açıklamaya çalışırlar.
    Ama Caferi mezhebine gelince durum tamamen farklıdır. Bu mezhebin ortaya çıkışının tamamen şeri bir dayanağı vardır. Yani Peygamber (s.a.a)’in defalarca “Ben sizin aranızda iki değeli emanet Kur’an ve Ehl-i Beyt’imi bırakıyorum bunlara sarıldığınız sürece haktan asala sapmazsınız” emrine dayalı olarak Ehl-i Beyt mektebi ortaya çıkmıştır. Başka bir ifadeyle Ehl-i Beyt mektebi ve onun fıkhı cephesi olan Caferilik, Peygamber’in gerçek sünnetinin Allah’ın emri ve Peygamber’in vasiyeti üzere Ehl-i Beyt’i tarafından korunuş çizgisidir. İkinci sorunuza gelince, Zamanın İmam’ı Hz. Mehdi, Hz. İmam Hasan Askeri’nin oğludur Hicri 255 yılında Samirra şehrinde dünyaya gelmiş ve ilahi irade gereği gaybete çekilmiştir. Ehli-i Beyt mektebinin tüm alim, fakih, arifleri ve bu mektebe bağlı olan her kes o İmam’ın varlığına ve ilahi irade gereği bir gün zuhur edip tüm yeryüzünde adaleti hakim kılacaklarına inanmaktadırlar. Ehl-i Sünnet’ten de bir çok büyük şahsiyet özellikle irfan ve tasavvufta ün yapmış kimseler Hz. Mehdi’inin varlığını itiraf etmişlerdir.
    Hz Mehdi (a.s) zuhur etmiş değildir. Onun zuhuru için Peygamber ve Ehl-i Beyt imamları tarafından belirtilen alametler gerçekleşmemiştir. Onun zuhuru için belli bir zaman belirleyen kimse sahih hadisler gereğince yalancıdır. O Allah’ın dinini tüm dinlere galip ve salihleri yeryüzüne varis kılacağına dair kesin vaadinin gerçekleştirmek için Allah’ın irade ettiği bir zamanda zuhur edecektir. Allah bizi ona feda eylesin. Kalbimizde yerleşen muhabbet ve marifetini sürekli artırsın, kamil eylesin.


    3- Ahirette cennet ehlinin allah ı görüp (rü'yetullah ) görmeme meselesine bakış tarzınız nasıl?

    Allah Teala’nın görülmesi (rü’yetullah) hakkında Ehl-i Beyt Mektebindeki akide şöyledir: Allah Teala ne dünyada ve ne de ahirette (cennette) görülemez. Çünkü Allah gözlerle görülemeyecek kadar yücedir. Görülebilen varlıklarda olan yön, boyut vb. eksikliklerden münezzehtir.
    Bu hususta Ehl-i Beyt imamlarından nakledilen onlarca sahih hadis vardır.
    Ehl-i Beyt İmamlarından nakledilen hadislerde özellikle şu ayeti kerimelere dikkat çekilmiştir:
    “Gözler onu göremez; halbuki O gözleri görür. O, her şeyi iyice bilen her şeyden haberdardır.” (En’am: 103)
    “Onlar bilgisi O’nu kapsayamaz”. (Taha: 110)
    “Onun benzeri hiçbir şey yoktur...” (Şura: 11)
    Bu hadisler de yer aldığı üzere Allah’ın kıyamette görülebileceği hususunda nakledilen hadisler ya doğru değil veya kalbi ru’yet gibi başka bir te’vili vardır.
    Bu hususta Ehl-i Beyt Mektebinin temel hadis ve kelam kitaplarında bir çok hadis ve delil zikredilmiştir.
    Biz örnek olsun diye Merhum Şeyh Saduk’un değerli Et-tevhid adlı eserinde naklettiği hadislerden birini nakletmekle yetiniyoruz:
    Saduk kendi senediyle Safvan b. Yahya’dan naklediyor ki: “Bir muhaddis olan Ebu Kurre benden kendisini İmam Rıza’nın huzuruna çıkarmamı istedi. Ben de İmam’dan izin aldım İmam’ın huzuruna vardı. Helal, haram ve ahkam konularıyla ilgili bir çok soru sorduktan sonra tevhid konusuna geldi. Ebu Kurre şöyle dedi: Bize rivayet edilmiştir ki: Allah Teala kelam ve rü’yeti iki kişi arasında taksim etmiştir. Kelamı Hz. Musa’ya vermiş ve rü’yeti de Hz. Muhammed’e.
    (Bunun üzerine) İmam Rıza şöyle dedi: Acaba cinlere ve insanlara “Gözler onu göremez.” “Onların bilgisi O’nu kapsayamaz.” “Onun benzeri hiçbir şey yoktur...” ayetlerini ulaştıran kimdir? Hz. Muhammed değil midir?! Nasıl bir kimse Allah tarafından geldiğini ve Allah’ın emriyle (halkı) O’na doğru çağırmakla görevli olduğunu bildirerek tüm mahlukata gelir ve “Gözler onu göremez.” “Onların bilgisi O’nu kapsayamaz.” “Onun benzeri hiçbir şey yoktur...” der, sonra da ben kendi gözümle onu gördüm ve onu bir beşer şeklinde olduğu halde bilgi ile O’nu kuşattım diyebilir?
    Hiç utanmıyor musunuz? Hatta zındıklar Peygamber’e böyle bir şeyi isnat etmediler; ki Peygamber bir yandan Allah’tan bir şey getirdiğini bildirsin ve sonra başka bir yönden onun hilafına bir şey getirsin....” (Bkz. Et-tevhid: Bab Ma Cae firrü’ye)
    Merhum Allame Hilli de Kelam dalında temel eserlerden olan Keşfu’l-Murat adlı kitabında şöyle diyor:
    “Allah’ın varlığının vücubu (vacubil’vücut oluşu) O’nu görülebilmesini reddeder. Bil ki, bilginlerin (filozofların) çoğu O’nun görülmesinin mümkün olmadığına inanırken Mücessime Allah’ın cisim olduğuna inandıkları için görülebileceğini ileri sürmüşlerdir. Aş’rile de bu konuda tüm hekimlerle muhalefet ederek bir yandan Allah’ın mücerret olduğuna inanırken diğer yandan O’nun görülebileceğini savunmuşlardır.
    Allah’ın görülmesinin muhal olduğunun delili şudur: Allah’ın vacubu’l-vücut oluşu O’nun mücerret (gayr-i maddi) olmasını ve yön ve mekandan münezzeh olmasını gerektirir. Buna göre onun görülmesi asla mümkün olmaz. Çünkü görülen her şey mutlaka şuradadır veya oradadır denerek işaret edilen bir yönde olması gerekir. Ve yine mukabil de veya mukabilin hükmünde olması gerekir. Bu manalar Allah hakkında geçerli olmadığından görülmesi de imkansızdır.” (bkz. Keşfu’l-Murat, s. 296-297)
    Sonra, Allame Hilli Kur’an-i Kerim’de yer alan bazı müteşabih ayetlerin cevabını zikrediyor.
    Kısacası, Ehl-i beyt mektebinde Allah’ın gözle görülmesi itikadı kesinlikle reddedilmektedir. Ve bunun Yüce Allah’a bir noksanlık getirdiği için hem dünyada hem ahirette muhal olduğuna inanılmaktadır.
    Ancak kalple Allah’ı görmeye gelince bu Ehl-i Beyt imamlarından gelen hadislerde de yer aldığına göre mümkündür. Hatta kalple rü’et (kalple Allah’ı görmek) Allah’ın kendi velilerine bu dünyada ve ahirette verdiği en yüce makamlardan biridir. Ama bunun Allah’ı cisim olan gözle görmekle bir alakası yoktur.


    4- Niçin caferilik mezhebi Hz.Ali'ye çok önem veriyor..? Ve Hz.Ali'yi diğer halifelerden üstün tutuyorlar?..namaz kılarken topraktan imal edilen maddelere secde ediyorlar?..mesela taş'ın üstüne secde ediyorlar?..Bunu sahih kaynaklardan ispatlamanız mümkünmü?..

    Ehl-i Beyt mektebi Hz. Ali’ın (Allah’ın selamı ona olsun) diğer sahabeden üstün olduğunu inanmaktadır. Bunun delillerini açıklamak için çeşitli metotlar vardır. Biz sadece bir yönteme işaretle yetineceğiz.
    İmi üstünlük:
    Hz. Ali (a.s)’ın tüm sahabeden ilmi üstünlüğü delile ihtiyaç olmayacak derecede açıktır.
    Peygamber (s.a.a) şöyle buyurmuştur:
    “Ben ilim şehriyim Ali ise kapısıdır. İlmi isteyen kimse kapıdan girmelidir.” (El-Cam’us-Sagir 1/415, Sevaik’ul Muhrika 73 Tehzib’ut-Tehzib 6/320 ve Müstedrek-i Hakim 3/126)
    -Peygamber (s.a.a), Fatıma (a.s)’a şöyle hitap etmiştir: “Eşin (Hz. Ali), ümmetin en hayırlısı, ilim açısından en bilgini, hilim ve sabır açısından en üstünü ve İslam’ı kabul açısından insanların ilkidir.”(Kenz’ul-Ummal 11/605, Cem’ul-Cevami’I, Suyuti, 6/398; İstiab 3/1099; Mecme’ul Zevaid 9/101 ve 114; Siyer-i Halebiyye 1/285.)
    Nahiv ilminin büyük şahsiyetlerinden olan ve Aruz ilminin kurucusu sayılan Halil şu gerçeğe işaretle şöyle demiştir: Herkesin ona ilimde muhtaç oluşu ve onun herkesten müstağni oluşu onun herkesin önderi olduğuna delildir.”
    Bu cümlesiyle Halil, İslam tarihinde tüm sahabenin hatta birinci ve ikinci halifenin bile bir hükmü bilmediklerinde Hz. Ali’ye müracaat ettikleri gerçeğine işaret etmektedir.
    Biz her türlü taassuptan uzak olarak diyoruz ki günümüzde dünyanın kütüphaneleri herkesin yüzüne açıktır. İnternet yoluyla tüm önemli kütüphaneleri araştırmak bile mümkündür. Siz inceleyin, dost ve düşmanın Hz. Ali’den naklettiği sözler ve ilmi değer taşıyan mektup ve hutbeleri bir yana ve yüz bine aşkın diğer tüm sahabilerin sözlerini de diğer yana bırakın sonra bunlar arasında bir mukayese yapın göreceksiniz ki Hz. Ali’den nakledilen ilmi eser ve sözler tüm sahabeden nakledilen ilim eserden çok daha üstündür. Hatta o yüz bin sahabinin ilmi eseri Hz. Ali’den nakledilen ilim karşısında mukayeseye gelmeyecek derecede küçüktür. Buna dost ve düşman herkes itiraf etmektedir. Örneğin Meşhur Arap Edebiyatçısı Cahiz _ ki bu zat Ehl-i Beyt’e düşmanlığı ile tanınır; ama buna rağmen tüm bu edebi gücü sen kimden öğrendin diye kendisine sorulduğunda ben Ali’nin hutbelerini ezberlemek sayesinde bu makama ulaştım diyor.”- Arap edebiyatının dört temel eserinden bir sayılan El-Beyan vet- Tibyan kitabında defalarca Hz. Ali (a.s)’ın sözlerinden övgüyle bahsetmiştir; hatta bir çok yerde bu sözler karşısında hayranlığını ifade etmekten bile çekinmemiştir.
    Ebu İshak Şirazi Tabakatul’Fukaha kitabında Hasan-i Basri’den şöyle rivayet etmiştir:
    “Ömer Peygamber (s.a.a)’in ashabını istişare için bir araya topladı aralarında Ali de bulunuyordu, Ali’ye hitaben sen bunların en ilimlisi ve en üstünüsün” dedi.
    Ahmet b. Muhammed b. Abdi Rabbih (Ö: 328) Ikdı’l-Ferid kitabında Aişe’den şöyle nakleder: “Peygamber erkekler arasında en çok sevdiği kişi Ali ve kadınlar arasında en çok sevdiği onun hanımı (Hz. Fatıma) idi.”
    Hz. Ali’nin ilmi üstünlüğü hakkındaki delilleri incelemek için lütfen bu sitenin Oniki İmam > İmam Ali bölümünde “İmam Ali’nin ilmi” başlıklı makaleye müracaat edin.
    Secde konusuna gelince ilk önce şu noktayı hatırlatmak isteriz ki, bir şeyin üzerine secde etmekle bir şey için secde etmenin arasında fark vardır. Başka bir ifadeyle secde anında anlını bir şeyin üzerine koymakla bir şey için secde etmek farklı farklı şeylerdir. Her kes secde anında anlını bir şeye koyuyor ama bu, onun o şey için secde ettiği anlamına gelmediği açıktır.
    Bazı cahil kimseler bu iki konuyu birbirine karıştırdığı için Şia’ya iftirada bulunarak Şia taşa tapıyor diyebilmekteler. Oysa herkes anlını secde anında bir şeyin üzerine bırakmaktadır. Biri halı ve kilime diğeri ise taşa ve toprağa. Bu ise halıya veya taşa tapıldığı anlamına değildir. secde yalnız Allah içindir. Anlı taş veya toprak ya da başka bir şeyin üzerine bırakmak bu gerçeği asla değiştirmez.
    Ama neden Ehl-i Beyt mektebine uyanlar (Şia) kilime, halıya vb. şeylere secde etmiyor da yalnız taş toprak ve hasır gibi şeylere secde ediyorlar?
    Bu sorunun cevabı ise kısaca şöyledir:
    Ehl-i Beyt İmamlarından gelen sahih hadisler gereğince, insanların yiyecek ve giyecek olarak kullandıkları maddeler üzerine secde etmek doğru değildir ve bu tür secde namazı batıl eder. Secde edilen şey Peygamber (s.a.a)’in kesin sünnetine uygun olarak ve Ehl-i Beyt İmamlarından gelen sahih hadisler gereğince yer veya yerden biten ama insanların yiyecek ve giyecek olarak kullanamadıkları maddelerden olması şarttır. (Taş, toprak, ağaç hasır vb. şeyler)
    Bu konuyla ilgili olarak Ehl-i Beyt imamlarından bir hadis nakletmekle yetiniyoruz. İmam Cafer Sadık’ın ashabından olan Huşam b. Hakem şöyle diyor: İmam Cafer Sadık’a: “Nelerin üzerine secde etmek sahihtir? diye sordum. İmam Cafer Sadık şöyle buyurdu: “İnsanların yediği ve giydikleri maddeler hariç yeryüzüne ve yeryüzünden göveren her şeye secde edilir.” Huşam: Bunun hikmeti nedir? diye sorunca da, İmam Cafer Sadık (s.a) şöyle buyurdular: “Secde Allah’a karşı huzudur (boyun eğmedir) Bu yüzden secde yenilecek ve giyilecek maddeleri üzere olmamalıdır. Çünkü dünya düşkünleri yedikleri ve giydikleri şeylerin kuldurlar. Yüce Allah’a secde eden bir kimse, secde anında dünya halkının taptığı ve gönül verip aldandığı şeylere alnını koymamalıdır.” (El-Vesail, c3, B. 3 Ebvab ma yusced aleyh)
    Secdenin toprağa taşa yapılması Peygamber’in sünnetiyle kesin olarak sabittir.
    Peygamber (s.a.a) buyurmuştur ki: “Yeryüzü bana temizleyici ve secde yeri olarak kılındı.” (Buhari 1/91)
    Peygamber (s.a.a) libas ve giysi türünden olan şeylere secde etmekten sakındırdığı sabittir ve bu konuda onlarca hadis temel kaynaklarda mevcuttur.
    Biz sadece üç örnek vermekle yetiniyoruz:
    Ahmed b. Hanbel kendi Müsnedinde (3/327) ve Beyhaki kendi süneninde (1/439) da Cabir b. Abdullah El- Ensari’den nakleder ki: “Biz Peygamberle öğle namazını kılıyorduk ve bir avuç kum alıp onu bir elimizden diğerine taşıyarak soğutuyorduk sonra sıcaktan korunmak için onun üzerine secde ediyorduk.” Beyhaki şöyle demiştir: Eğer elbiseye secde etmek caiz olsaydı kumu elde soğutmak yerine onun üzerine secde etmek yolunu seçerlerdi.”
    Yine Beyhaki kendi süneninde (2/105) Hubab b. El-Ert’ten nakleder ki güneşin şiddetli sıcağının anlımızı ve ellerimizi yaktığını Peygamber’e şikayet ettik ama Peygamber (s.a.a) şikayetimizi kabul etmedi.”
    Muttaki Kenz’ul-Ummal kitabında Halid el- Cehni’den nakleder ki Peygamber (s.a.a) Suhayb’in secde anında anlını toprağa koymaktan sakındığını gördü; ona “Ey Suhayb yüzünü toprak üzerine koy” diye buyurdu.
    Ne yazık ki bir kısım halk cehaletten ve bir kısmı ise taassuptan Peygamber’in apaçık sünnetini görmezlikten gelerek sünnete ters düşen secde türünü yani seccade ve halı vb şeyler üzerine secde etmeyi tercih ediyorlar; sonrada kendilerine Ehl-i Sünnetiz diyebiliyorlar. Peygamber’in sünnetinde sahihliği kesin olan secde türü yalnız toprağa ve kuma (taşa) ve hasıra (yenilecek ve giyilecek maddesi olmadığı için secde hasıra caizdir ve Sahih hadisler gereğince Peygamber (s.a.a)’in secde için bazen hasır kullandığı kesindir) olan secdedir. Başka şeylere secde etmek örneğin halı, kilim ve aynı maddelerden yapılan seccadeye secde etmek Ehl-i Beyt İmamları tarafından kesinlikle menedilmiştir. Ehl-i Sünnet kaynaklarında da bunu destekleyen hadisler çoktur.


    5- Mut'a nikahı ile ilgili Burhaneddin adlı şahsın yazısı ve yazının cevabı.


    6- ben muta nikahı helaldir diyenlere aşağıda yazdıklarımın islamiyete göre bir açıklamasını istiyorum.
    kabul edelimki ben muta nikahını helal biliyorum.
    ve 2.000 nüfuslu bir ilçede yaşıyorum.yaşım 20 ve evlenmek için birikmiş bir param yok.ama cinsel isteklerim var.ne yapmam gerekiyor.hemen muta nikahı.ilçeden muta nikahını helal bilen dul bir hanımla 3 aylığına anlaştığımız miktarda mehrini vererek kendime muta nikahı ile nikahlıyorum.muta nikahı ile nikahladığım bayan benden hamile kalıyor fakat benim haberim yok.ben bu 3 ayın bitiminde askere gidiyorum.ben askerde iken muta nikahı ile nikahladığım kadın bir kız çocuğu doğuruyor.ama bana bir türlü ulaşamıyor.askerlik dönüşüde aynı ilçeye yerleşmeyip fransaya yerleşiyorum.fransada daimi bir nikahla evleniyorum ve 1 oğlum oluyor.aradan yıllar geçiyor oğlum 22 yaşına geliyor ve babasının memleketine gidiyor ve benim muta nikahı ile nikahladığım hanımın kızına aşık oluyor.ve evleniyorlar.
    (şimdi içinizden bazıları diyebilirki o kadın günümüzün bu şartlarında size nasıl ulaşamaz artık dünyanın öbür ucundaki insana cebindeki telefondan ulaşıyorsunuz. bu yukarda bahsettiğim olayın birde 200 sene önce yaşandığını düşünürseniz sonucun ne olduğunu kolayca anlarsınız.)

    Sorunuza cevap olarak şu noktalara dikkat ediniz:
    1. Aynı soru süt emzirme yoluyla oluşan mahremlikte söz konusudur. Yani bir hanımla evlendikten sonra hatta ondan birkaç çocuğunuz bile olsa bir süre sonra onun kendi süt kardeşiniz olduğunu anlayabilirsiniz. Yani tesadüfen bir hanım ben sizin ikinize de süt vermişim derse veya validen bu hanıma da süt vermişti denir ve bu ispat olursa o evlilik şer’an batıl olur. Ve o eşlerin birbirinden hemen ayrılmaları gerekir. Bu tür olaylar çok meydana gelmesine rağmen bunun birlikte kimse süt verme zamanında bunun bir kayda geçilmesinin farz olduğuna dair hüküm vermemiştir.
    2. Daimi nikahta da bu olayla karşılaşılabilir. Örneğin sürekli yolculuk yapan bir iş adamı işi icabı sık sık uğradığı asıl memleketinin dışındaki bir yerde de evlenebilir ve bu durumundan birinci ailesini haberdar etmez. Sonraları anı bir hadise sonucu bu adam hayatını kaybederse onun çocuklarının da tesadüf icabı birbirlerini yabancı sanarak birbirleriyle evlenme için teşebbüs etmeleri mümkündür. Böyle bir teşebbüs olursa durumun farkına varır varmaz ayrılmaları gerekir. Bu yapıldığı taktirde onlara bir beis olmaz. Fıkhi kitaplarda bu gibi durumlarla ilgili tüm hükümler açıklanmıştır.
    3. Genelde insan evlilikte karşı tarafı tanımaya en azından onun kimin çocuğu olduğunu öğrenmeye çalışır. Bu yüzden sizin ortaya attığınız ihtimal yaşanan gerçeklere bakıldığında temelsiz bir varsayımdan başka bir şey değildir.
    4. Kaldı ki Allah Teala gaybi yardımları sayesinde müminleri ve takva ehlini bilmeyerek de olsa kötülüklere düşmekten korur. Onun için takva ehli için Allah’ın yardımıyla bu tür olaylar vuku bulmaz.
    5. Muta nikahının meşru oluşu onun şartlara göre toplumsal bir takım kanunlar çerçevesinde sınırlarının belirlenmesini örneğin belli bir usul gereği resmi bir işlemle kayıt edilmesini engellemez. İslam ebedi bir din olduğu ve tüm zaman ve şartlarda uygulanmasının mümkün olması için bu gibi teferruatı insanların kendisine ve daha doğrusu toplumun yöneticisine bırakmıştır.


    7- Dun kerkuk lu bir bir sunni turk hanim soyle buyurdu: Peygamberimiz SAAW, sozum ona "asure " gununde oruc tutulmasinin sevap oldugunu ve gerektigini bildirmis. sebeb: yahudiler Musa (as) in firavundan kurtulma gunu oldugu icin (asure gunu, muharrem in 10 cu gunu)oruc tutarlarmis mis !!!???? bizim de Peygamberimimz SAAW onlar gibi hasa huzurdan yapilmasini soylemis.
    simdi: benim sorularim cevapsiz kaldi kendisince;
    1. firavun zamaninda, ay takvimi mi kullanilmis?
    2. Peygamberimiz yahudi sunnetini ne zamandan beri takip edermis???!!! estagfirUlLAH
    3. yahudiler hala bunu tatbik ederlermiymis??
    tabii ki cevap veremedi. lutfen bana bir delil verebilirmisiniz, eger mumkunse , firavun zamaninda ne takvimi kullandilar ? sadece merakimi tatmin icin, zira, bu uydurulmus kurtulus tarihine inandigimdan degil, ve kendilerine aksini ispat etmek icin. bu bilgili (!) hanim, Peygemberimizin saaw, hicretine de yuz kusur bir sey diye millete yanlis seyler de soyler, Ottawa, Kanada da oturuyorlar.

    Başkaları türlü türlü düşünceler sahip olabilirler ama bizim için ölçü olan en temiz kaynak olan Ehl-i Beyt’in açıkladığı şekilde İslam’ı öğrenmek ve ona amel etmeğe çalışmaktır. Sizin sorduğunuz soruların cevabındaki teferruata inmeden Ehlibeyt İmamlarından gelen sahih hadisler ve Ehlibeyt mektebinin temel kaynakları ışığında, aşura günü mü’min bir kimsenin ne yapması gerektiği hususunu açıklamaya çalışacağız. Bizce bu, imanı doğru olan bir kimse için delil ve hüccet olarak yeterlidir.
    Ehlibeyt mektebinin büyük alimlerinden olan Merhum Şeyh Mufid şöyle diyor: “Muharrem ayının onuncu gününde Hz. Huseyin şehit edilmiştir. İmam Cafer Sadık’tan gelen rivayetler gereğince bu günde neşeden uzak durmak, yas merasimleri düzenlemek ve öğle oluncaya kadar bir şey yiyip içmemek ve öğleden sonra yaslı insanların yediği içtiği miktarda bir şeyler yemek gerekir.” (Vesail’uş-Şia c.10, s. 394)
    Ehli Beyt Mektebinin en büyük muhaddislerinden olan Şeyh Saduk İmam Riza (a.s) da şöyle buyurduğunu nakleder:
    “Aşura gününü kendisine hüzün ve musibet ve ağlama günü yapan kimseye, Allah kıyamet gününü sevinç ve neşe günü kılar.” (İlelu’ş-Şerayi 227)
    Şeyh Saduk kendi senediyle İlelu’ş-Şerayi ve Emali kitaplarında Cibille Mekkiye’den şöyle nakleder:
    “Hz. Ali (a.s)’ın sır dostlarından olan Meysem Temmar’dan şöyle dedi:: Allah’a yemin olsun ki bu ümmet kendi peygamberlerinin torununu Muharrem ayının onuncu günü öldürecekler ve Allah’ın düşmanları o günü bereket günü yapacaklar. Bu iş Allah’ın ilminde geçmiş kesin kazalardandır. Hz. Ali’nin bana öğrettiği ilim üzere ben bundan haberdar oldum.
    Hz. Ali bana bildirdi ki tüm yaratıklar hatta çölün yırtıcı hayvanları, denizdeki balıklar ve gökte uçan kuşlar bile Peygamber’in torununa ağlayacaktır.
    Güneş, ay yıldızlar, gök, yer, insan ve cinlerin mü’min olanları göklerdeki tüm melekler Rizvan meleği, cennetin koruyucusu melek ve cehennemle görevli olan Malik tüm koruyucu melekler, gök ve arşı koruyan meleklerin hepsi Hüseyin’ ağlayacaklardır.
    Sonra Meysem şöyle dedi: Allah’a ortak koşanlara, Yahudi, Hıristiyan ve Mecusilere Allah’ın laneti gerekli olduğu gibi Hz. Hüseyin’in öldürenlere de bu lanet gerekli olmuştur.
    Cibille diyor ki Meysem’e nasıl halk Hz. Hüseyin’in şahadet gününü bereket günü bileceklerdir? diye sordum.
    Meysem bu soruya karşılık ağlayarak şöyle dedi:
    Kendileri uydurdukları bir hadis gereğince Aşura günün Hz. Adem’in tövbesinin kabul olduğu gün olduğunu söyleyecekler. Oysa Hz. Adem’in tövbesi Zilhicce ayında kabul olunmuştur. Yine onlar Aşura gününde Yüce Allah’ın Hz. Davud’un tövbesinin kabul ettiğini söyleyecekler oysa Davud’un tövbesi de zilhicce ayında kabul olmuştur. Onlar bu günde Allah’ın Hz. Yunus’u balığın karnından kurtardığını söyleyecekler. Oysa Allah Teala Hz. Yunus’u Zilkaade ayında balığın karnından çıkarmıştır. Onlar Aşura gününde Hz. Nuh’un gemisinin sahile yanaştığını söyleyecekler oysa bu zilhicce ayının 18. günü vuku bulmuştur. Onlar bu günde Beni İsrail’ın kurtulması için denizin Allah tarafından yarıldığını söyleyecekler oysa bu Rebiulevvel ayında gerçekleşmiştir....”
    Ehl-i Beyt mektebinin kaynaklarında çeşitli senetlerle İmam Muhammed Bakır’dan nakledilen ve Ehlibeyt dostlarınca sürekli okunan Aşura Ziyareti duasında şu cümleler yer almaktadır:
    “Allah’ım bu aşura günü Umeyyeoğulları ve ciğer yiyen kadının oğlu tarafından kutlu ve mübarek bir gün olarak bilinir.... Bugün Ziyad oğullarının ve Mervan oğullarının Hz. Hüseyin’i (Allah’ın salatı ona olsun) öldürdükleri için sevindiği bir gündür. Allah’ım onlara olan lanet ve azabını iki kat eyle....”


    8- İmam-ı ali (r.a) hilafete haklı oldugu halde (şii lere göre) ebu bekir (r.a),ömer (r.a) ve osman (r.a.) ın hilafetleri döneminde onlara isyan etmediği gibi onların şeyhül islamlığı vazifesini ,( yirmi üç sene )kemal-i liyakatla yerine getirdi.NEDEN ?

    Sorunun cevabı için şu noktaları nazara almak gerekir:
    Evvela birinci, ikinci ve üçüncü halife dönemlerinde şeyhü’l-islamlık makamı diye bir şey yoktu, ve hiçbir meşhur tarihçi ve bilgin de bu dönemlerde böyle bir kurumun varlığından söz etmemişlerdir.
    Buna göre, sorunuz yanlış bir varsayım üzerine kuruludur ve temelden yanlıştır. Ama eğer maksadınız ilk üç halife döneminde Hz. Ali (a.s)’ın ilmine müracaat etmeleri ise, elbette bu doğrudur. Ama şu gerçeği bilmek gerekir ki, Hz. Ali (a.s)’ın halifelere karşı tavrı, asla halifeleri meşru gösterecek şekilde değildi. Bunu anlamak için, Hz. Ali (a.s)’dan nakledilen aşağıdaki söz ve hutbeler üzerinde düşünmek yeterlidir. Hz. Ali (a.s), Cemel savaşından önce yaptığı bir konuşmada şöyle buyuruyor:
    “Allah’a yemin ederim ki, Allah Teala, Yüce Peygamber’inin ruhunu aldığından bugüne kadar, sürekli ben hakkımdan uzaklaştırılmış bulunuyorum...” (Nehcu’l-Belağa, Hutbe: 6.)
    Yine kendi hilafeti döneminde halifeler dönemiyle ilgili bir konuşmasında halifelerin ona ait olan bir hakkı yağmaladıklarını dile getirerek, gözünde diken boğazında kemik kalmış biri gibi bu duruma tahammül ettiğini açıkça dile getirmiştir:
    “Allah’a andolsun ki falan kimse (Ebi Kuhafe oğlu Ebubekir), hilafete göre yerimin, değirmen taşının mili gibi olduğunu bildiği halde hilafeti bir gömlek gibi üzerine giyindi. Oysa sel her zaman benden akar ve hiç bir kuş benim yükseldiğim yüce zirvelere yükselemez. Ben de hilafetle kendi arama bir perde gerdim, ondan tümüyle yüz çevirdim.
    Başladım kendi kendime düşünmeye; şu kesilmiş elimle hemen atağa mı geçeyim, yoksa şu kapkaranlık körlüğe sabır mı edeyim? Öyle bir karanlık ve körlük ki bu, büyüğü tamamıyla yıpratır, küçüğü tümüyle ihtiyarlatır, mümin kimse de Rabbine ulaşıncaya dek bu karanlık körlükte sürekli olarak zahmetten zahmete düşer.
    Gördüm ki sabretmek akla daha yatkındır, sabrettim. Ama gözümde diken vardı, boğazımda ise kemik. Mirasımın tümüyle yağmalandığını görüyordum.” (Nehcu’l-Belağa, Şıkşıkıyye Hutbesi)
    Ali’nin Medin’de kendi hilafeti döneminde okuduğu bir hutbede neden hakkını almak için kıyam etmediğini de şöyle açıklamıştır:
    “Peygamber (s.a.a), bizim aramızdan gittiğinde biz onun varisi, velileri ve öz soyundan olan yakınlarıyız, artık kimse hilafet konusunda bizimle niza etmez ve göz dikmez, dedik. Ama beklemediğimiz bir şekilde Kureyiş’ten bir grup bizim hakkımıza el uzatarak yöneticilik hakkını bizden aldı ve kendileri sahiplendiler. Allah’a yemin ederim ki, eğer Müslümanların arasında bölünme meydana gelmesi, küfrün tekrar geri dönerek dinin tamamen yok olması korkusu olmasaydı bu gün üzerinde olduğumuz şeyden farklı bir durumda olurduk.” (Şerh-i Nehcu’l-Belağa, Hutbe: 3)
    Hz. Ali (a.s), ikinci halife tarafından kurulan şurada kendisine hilafeti vermeleri karşısında, ortaya konulan Ebubkir ve Ömer’in yolunu devam ettirmesi şartını açıkça reddetmiş ve yalnız Peygamber’in sünnetine bağlı kalacağını açıklamıştır. Açıktır ki, Hz. Ali (a.s) onların Şeyhu’l-İslamlığını yapmış olsaydı veya onların hilafetteki yöntemlerini meşru bilseydi o zaman onların sünnetini bir ölçü olarak reddetmesinin bir anlamı kalmazdı. Yakubi nakletmiştir ki, Ömer’in kurduğu altı kişilik halife belirleme şurasında olan Abdurrahman b. Avf, Hz. Ali’yi bir kenara çekilerek şöyle dedi:
    “Allah bizimle senin aranda şahit olsun ki, kendi hilafetin döneminde Allah’ın kitabına ve Peygamberi’in sünnetine ve Ebubekir ve Ömer’in sünnetine uyasın.”
    Hz. Ali şöyle karşılık verdi:
    “Halife olursam gücüm yettiğince sizlerin arasında Allah’ın kitabı ve Peygamber’in sünnetine uygun olarak davranacağım.”
    Abdurrahman sonra Osman’ı bir kenara çekerek aynı sözü ona da dedi, Osman onun isteğini hemen kabul etti. Tekrar Hz. Ali’ye aynı teklifi tekrarladı; ama Hz. Ali yine aynı cevabı vererek sözlerine şunları ekledi: “Allah’ın kitabı ve Peygamber’in sünnetinin yanı sıra artık başka bir kimsenin gelenek ve gidişatına uymaya bir ihtiyaç yoktur. Aslında sen bu hilafet benden uzaklaştırmaya çalışıyorsun.”
    Bütün bunlar gösteriyor ki Hz. Ali (a.s)’a üç halife döneminde hilafet sistemini meşruiyetini kabul etmemiş ve onları kendi hakkını yağmalayan güçler olarak görmüştür. Elbette Hz Ali (a.s)’ın eşsiz ilmi makamı yüzünden, halifeler kendi siyasetleriyle çelişmediği ve bilgisizlik yüzünden başka bir alternatifleri de olmadığı hallerde İmam’a başvurulmuştur. İmam Ali de onların dinle ilgili sorularını halletmiştir ve İslam’ın hükmünü beyan etmiştir.
    Ama neden İmam’a başvurduklarında onların ilmi ihtiyaçlarını gidermiş ve onlara yol göstermiştir? Oysa isteseydi onların sorularına cevap vermeyi reddederdi. Bunun cevabı aşağıdaki hususa dikkat edilirse açıktır. Masum İmam’ın da Peygamberler gibi iki önemli ilahi vazifesi vardır; birincisi hilafet ve ikincisi şehadet (gözetleyicilik). Yani Hz. Adem leyhisselam’dan başlayarak her dönemde bu iki ilahi görevi üstlenmeleri için, her zaman bulunan masum ilahi şahsiyetler (peygamberler veya peygamberlerin vasileri) var olmuşlar.
    Hilafet görevi, insanların doğru şekilde yönetilmesini ve toplumda ilahi hükümlerin uygulanmasını sağlamak içindir. İkinci görev yani şahadet (gözetleyicilik) görevi ise dine bağlı olan insanların haktan sapmalarını önlemek ve sürekli ilahi hükümlerin tahriften korunmasını sağlamak içindir.
    Kur’an-ı Kerim’de bir çok ayet peygamberlerin bu iki ilahi göreve sahip olduğunu açıklamaktadır. Bu açıklama ışığında şu noktaya dikkat etmek gerekir ki, bir peygamber veya imamda bu iki görevden birinin sekteye uğraması yani bazı engeller yüzünden yürürlük kazanmaması, diğer vazifenin de tatil olmasını gerektirmez. Bir çok peygamber kendi dönemlerinde hilafet görevini yüklenmemesine rağmen ikinci görevlerini yani şehadet (gözetleyicilik görevini) yerine getirmiştir. Peygamber veya masum imam bu iki görevden hangisini ifa etmeye bir fırsat bulursa onu yerine getirmelidir. Çünkü bu onun ilahi mesuliyetidir.
    Hz. Ali (a.s) ilk üç halife döneminde hilafet görevini ifa etmekten mahrum bırakılmasına rağmen şehadet görevini kısmen ifa etmeye fırsat bulmuş ve bu vazifeyi yerine getirmiştir. Ancak bunun yanı sıra, sürekli onların hilafetlerinin meşru olmadığını çeşitli şekillerde imkan dahilinde beyan etmiştir. İslam’ın temeli tehlikeye düşmesin diye de bir kıyama baş vurmamıştır. Bizce, İslam tarihinde gerçek manada bir araştırması olan kimse bunların hiçbir gizli yönü olmayan apaçık gerçekler olduğunu anlar. İsteyen kabul eder ve istemeyen emr-i vakı’i müdafaa etmek için onları görmezlikten gelir.


    9- Ben hanefi mezhebinden olan bir ehli sünnet müslümanıyım. ve benim öğrendiğim kadarıyla hak olan mezhep dört tanedir. peki caferilik gerçekten hak mezhepmidir.eğer öyle ise neye dayanarak bu savunuluyor.

    Kur'an-i Kerim buyuruyor ki: "Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp bunların hepsi ondan sorumludur." (İsra : 36) Bu ayetten anlaşıldığı üzere insan bilgisi olmadan bir yargıda bulunması ve bir şeye bağlı olması caiz değil ve Allah karşısında böyle bir tutumundan dolayı insan mutlaka sorumlu tutulacaktır. Şimdi "dört mezhep haktır" görüşünü inceleyerek bu görüşün sağlam bir delilinin olup olmadığını araştıralım. 1. Dört mezhebin kurucuları şunlardan ibarettir:
    1- Ebu Hanife, Numan b. Sabit el-Kufi hicri 80'de doğmuş ve H. 150'de vefat etmiştir.
    2- Malik b. Enes, H. 93'de doğmuş ve Hicri 179'da vefat etmiştir.
    3. Muhammed b. İdris Şafii, H 105'de doğmuş ve H 204'de vefat etmiştir.
    4. Ahmed b. Hanbel H. 164'de doğmuş ve H. 241'de vefat etmiştir.
    Görüldüğü gibi bu dört mezhebin hepsinin temelleri peygamber (s.a.a)'dan en az yüz yıl sonra atılmaya başlamıştır. Birinci ve ikinci hicri yüzyılda Ehli Beyt'i ilmi mercii olarak bilenler, bundan sonraki dönemlerde olduğu gibi, şer'i konularda Ehli Beyt'e bağlı kalmışlardır.
    Ama Ehl-i Beyt'e bağlı olmayan Müslümanlar ise bu mezheplerden hiç birine bağlılık söz konusu olmadan yaşayıp dünyadan gitmişlerdir. Mezheplerin dörtle sınırlandırılması her hangi bir şer'i delile dayanmamaktadır. İkinci hicri yüzyıldan başlayarak Ehli Beyt'i ilmi mercii olarak kabul etmeyen Müslümanlar, çeşitli mezheplere bölünmüşlerdir. Böylece onlarca fıkhi mezhep ortaya çıkmıştır. Ancak Abbasi halifelerinin ve onlardan sonraki bazı yöneticilerin baskıları neticesinde bu dört mezhep resmi mezhep olarak yayılmış ve mezhepler dörtle sınırlandırılmaya çalışılmıştır.
    Meşhur ve muteber tarihçi Makrizi El-Hutet adlı eserinde bu husuta şöyle yazıyor:
    "Kadi Ebu Yusuf H. 170'de Abbasi Halifesi Harun Reşid tarafından kadılık makamına atandı; o işini sürdürerek başkadılık makamına kadar yükseldi. O bu makamda Horasan'dan tutun ta Şam'a kadar bütün beldelerde özellikle Ebu Hanife'yi taklit edenleri bu makama adamaya dikkat ediyordu. Böylece Hanefi mezhebinin yayılmasında Ebu Yusuf en büyük rolü oynadı." Doğuda Hanefi mezhebinin yayılmasıyla birlikte Batı'da (Afrıka'da) Ziyad b.Abdurrahman vasıtasıyla maliki mezhebi yayılmaktaydı. Makrizi diğer mezheplerin yayılmasına işaretle şöyle diyor: Daha sonra Mısır sultanı Baybaros Mısır'a Şafii, Maliki, Hanefi ve Hanbeli olarak dört kadı tayin etti. Baybaros 658'de saltanatı ele geçirmiş ve 676'da vefat etmiştir. Makrizi şöyle diyor: "H. 665 yılında Mısırda dört mezhebe bağlı dört kadının (hakimin) atanması ve bu işin sürdürülmesi üzerine tüm İslam beldelerinde dört mezhebin dışında resmi tanınan başka bir mezhep kalmadı. Bu mezheplerden başkasına bağlı olanlarla düşmanlık edildi; onlara karşı çıkıdı bu mezheplerden birine bağlı olmayan kimse kadı olarak tayin edilmedi hitabet, cemaat imamlığı ve tedris kürsüsü ona verilmedi.
    Bu müddet zarfında çeşitli fakihler de bu mezheplere uymanın farz ve diğer mezheplere uymanın haram olduğuna dair fetvalar verdiler..."
    İbn-i Futi'de El-havadisu'l Camia adlı eserinde 631 yılının olaylarını anlatırken mezheplerin dörtle sınırlandırılışının Abbasi Halifesi Müstansirubillah'ın emriyle Bağdat'taki Mustansariyye Medresesi'nde bu mezheplerden her birine bir tedris kürsüsü verilerek gerçekleştirildiğini açıkça vurguluyor.
    Bu husustaki tarihi örnekleri çoğaltmak mümkündür. Kısacası bu dört mezhebin hak olup diğer mezheplerin hak olmadığı fikri her hangi bir şeri delile dayanmamaktadır. Bu mezheplerin dörtle sınırlandırılmasında en önemli rolü zalim sultanlar oynamıştır.
    Kısaca söylemek gerekir ki tahkik ehline göre, dört mezhebin hak ve diğer mezheplerin batıl olduğuna dair her hangi bir delil ortada yoktur.
    Hatta bu mezheplerin kurucuları olan mezhep imamları bile ortaya koydukları görüşlerin (ki sonradan bir fıkhi mezhep haline gelmiştir) içtihattan ibaret olduğunu açıklamışlardır bunlar kendi içtihatlarının hak ve diğerlerinin geçersiz olduğunu iddia etmemişlerdir. Örneğin Hatip Bağdadi Meşhur tarih kitabında (13. cildinde) Mezahim b. Zefr'den naklediyor ki: "Ebu Hanife'ye "Bu verdiğin fetvalar ve kitaplarında yazdığın bu konular şüphesi olmayan hak mıdır?" diye sordum. Ebu Hanife: "Allah'a yemin ederim ki bilmiyorum. (Benim bu fetvalarım) şüphesi olmayan bir batıl da olabilir" dedi.
    Ehli Beyt imamları Ebu Hanife'nin içtihadının batıl temele dayandığını açıkça ifade ettikleri sabittir.
    Ebu Nueym, meşhur Hilye kitabında (c.3 s196) Amr b. Cemi' den şöyle nakleder: "Ben ve İbn-i Ebi Leyla ve Ebu Hanife, İmam Cafer Sadık'ın huzuruna gittik İmam: İbn-i Ebi leyla'dan "bu şahıs kimdir? diye sordu. Ebi Leyla din hususunda bilinçli bir şahıstır diye cevap verdi. İmam: "Şayet o dini kendi görüşüyle kıyas ediyor? (Mukayese yoluyla hükümleri çıkarmaya çalışıyor) dedi. O "evet" dedi. Sonra İmam kıyasın batıl olduğunu ispatlamak için ondan bazı sorular sordu Ebu Hanife İmam'ın sorularını cevaplayamadı. İmam, o soruların cevabını verdikten sonra şöyle dedi: Ey Nu'man (Ebu Hanife'nin ismi Nu'man'dır) babam, büyükbabamdan nakletmiştir ki, Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: "Din işlerinde ilk kıyas (mukayese ve benzetme) yoluna giden İblistir (Şeytan'dır). Allah Teala ona: Adem'e secde et, dedi. O ise "Ben ondan daha üstünüm beni ateşten ve onu topraktan yaratmışsın (yani Şeytan ateşle toprağı birbirine mukayese ederek kendi üstünlüğünü ortaya koymaya çalışmıştır)" dedi. Her kim dinde kendi görüşüyle kıyas ederse Allah Teala onu kıyamet günü İblisle birlikte kılar. Çünkü o, kıyasta ona (İblis'e) uymuştur. Bu hadisi Ebu Nuaym başka bir senetle de nakleder bu ikinci nakilde şöyle der: İmam Cafer Sadık Ebu Hanife'den sordu ki: "Adam öldürmek mi daha büyüktür (büyük günahtır) yoksa zina mı? Ebu Hanife, adam öldürmek, diye cevap verdi. İmam dedi ki (Öyleyse neden) Allah Teala adam öldürmede (adam öldürmenin ispatında) iki şahidi yeterli bilmiştir; ama zinada dört şahit istemiştir.Yine İmam Cafer Sadık sordu ki "Namaz mı daha önemlidir yoksa oruç mu? O namaz diye cevap verdi. Bunun üzerine İmam şöyle dedi: "Öyleyse neden kadın hayız (adet) olduğu zamandaki orucunu kaza etmesi gerekir ama namazını kaza etmesi gerekmez? Yazıklar olsun sana kıyas nasıl doğru olabilir? Allah'tan kork ve dini kendi görüşünler kıyas etme." İbni Hallakan Ka'nebi'den naklediyor ki: Malik'in (Maliki mezhebinin İmamı) ölüm hastalığında yanına gittim selam vererek oturdum. Malik'in ağladığını gördüm. Neden ağlıyorsun? dedim. O nasıl ağlamayayım? Ağlamaya benden daha layık olan kim olabilir? Dedi Allah'a yemin ederim ki kendi görüşüm üzere fetva verdiğim her konuda bana bir kırbaç vurulmasını ve benim o fetvayı vermemiş olmamı isterdim. Keşke kendi reyimle fetvam olmasaydı... dedi."
    Diğer iki mezhepler için de aynı şeyler söz konusudur. Kendi içtihadı ve reyiyle fetva veren ve kıyasın temelini atan İkinci Halife Ömer'in bile "Din hakkındaki görüşlere kötümser olun; bizim görüşler zanna ve tekellüfe dayanır" dediğini İbn-i Hazm El- Muhella'da nakleder. Ebu Davud Secistani de kendi Sünenin'de Ömer'in "hak olan Peygamber'in sözüdür, bizim görüş ve sözlerimiz böyle değildir; bizim sözlerimizi bırakın" manasını ifade eden bir sözünü nakleder. (Oysa Ömer'in bizzat kendisi kıyas yoluyla hüküm çıkarmanın temelini atan şahıslardan sayılır. Ömer'in kendi valisi olan Ebu Musa Eş'ri'ye şöyle yazdığı nakledilmiştir: "Kur'an ve sünnette olamayan ve senin hatırına bir şey gelmeyen konularda çabuk fetva verme çok düşün ve benzeri konuları bil ve onları birbiriyle karşılaştır ve hakka daha benzer olanına kıyas et" -bk. Ebu İshak Şirazi Tebekatu'l-fukaha, İbn-i Kayyim, A'lam'ul Mukiin-) Kısacası yukarıda işaret edildiği üzere Ehli Beyt imamlarının bu mezheplerin dayandıkları temelin (kıyas)'ın batıl olduğunu açıkladıklarını nazara alarak ve bizzat söz konusu mezhep imamlarının bile, kendi görüşlerinin hak olmayacağını itiraf etmelerini göz önünde bulundurarak şöyle deriz: Dört mezhep haktır demek din adına büyük pervasızlık sayılır. Allah bizleri büyük yanılgılardan korusun. Ama Caferi mezhebine gelince iş tamamen farklıdır çünkü bu mezhep Peygamber (s.a.a)'nın Kur'an ve Ehli Beyt'e sarılmaya dair kesin emri doğrultusunda şer'i hükümlerde Ehli beyt'e uymayı esas almak temeli üzerine kuruludur. Bu mezhepte herhangi bir kıyas ve benzeri batıl yöntemlere başvurulmaz. Ehli Beyt imamları (12 masum imam) sadece Allah'ın onlara verdiği vehbi ilimle Allah'ın dinini her hangi bir zann, içtihat ve reye başvurmadan ortaya koymuşlarıdır. Caferilik veya başka bir ismiyle şia (Ehli Beyt mektebi) Peygamber'in ilmin kapısı olarak tanıttığı Hz. Ali ve onun soyundan olan masum imamlara uymak temeli üzere kuruludur. Bu fırkanın caferi olarak adlandırılması İmam Cafer Sadık'ın bu mezhebin tek imamı olmasından değildir; Emevilerin çöküşü ve Abbasilerin başa geçmesi döneminde meydan gelen gevşemenin İmam Cafer Sadık'ın dönemine rastlaması ve bu iki grubun (Abbasilerle Emevi'lerin) birbiriyle uğraşmasından dolayı meydana gelen nisbi rahatlıktan yararlanarak İmam Cafer Sadık'ın Şia'nın inançları ve fıkhı meselelerini beyan etmesinden dolayıdır.
    Söz fazla uzamasın diye şimdilik bu kadar yeter.


    10- Takiyye nedir?

    Takiyye ve takva aynı kökten olup Arapça itteka ve veka kökünden alınmışlardır ve korunmak ve sakınmak anlamınadırlar. Şu farkla ki takiyye genelde insanlardan korkmak, sakınmak anlamında kullanılır.
    Takiyyenin fikhi anlamına gelince, Ehlibeyt mektebinin büyük fıkıh alimlerinden olan Şeyh Ansari Takkiye adli risalesinde Takiyye'yi söyle tarif etmiştir: "Takiyye başkasından gelebilecek zarardan korunmak için, ona hakka uygun olmayan bir söz veya davranışla uyum sağlamaktır." Başka bir ifadeyle takiyye bir kafir veya zalimin korkusundan kendi inancını gizleyip zahirde onunla uyum sağlamaya denir.
    Takiyye'nin meşru olduğunun delilleri:
    1. Kur'an:
    Allah Teala şöyle buyuruyor:
    "Firavun ailesinden olup imanını gizleyen bir adam şöyle dedi: Siz bir adam 'Rabbim Allah'tır diyor,' diye öldürecek misiniz..."(Gafir Suresi: 28)
    İmanı gizlemek takiyye ile mümkün olur ve bu ayette bu tavır övgü ile anılmıştır.
    Yine buyurmuştur ki:
    "Müminler müminleri bırakıp da kafirleri dost edinmesin. Kim bunu yaparsa artık onun Allah nezdinde hiçbir değeri yoktur; ancak kafirlerden gelebilecek zarardan korunarak yaptığınız dostluk başkadır." (Ali İmran: 28) Yine buyurmuştur ki:
    "Kim iman ettikten sonra Allah'ı inkar ederse -kalbi iman ile dolu olduğu halde (inkara) zorlanan başka- fakat kim kalbini inkara açarsa, işte Allah'ın gazabı bunlaradır..." Nahl 106
    Bu ayetlerde takiyyenin meşru olduğu açıkça beyan edilmiştir.
    Gerçi bu ayetler kafirlere karşı takiyye konusunda nazil olmuştur, ancak hiç şüphesiz zalimlere karşı takiyyenin de meşruluğunu ispatlamaktadır. Çünkü her ikisinde de zalimden gelebilecek bir zarardan korunmak için kendi inancını gizlemek ölçüsü mevcuttur. Küfürle zulmün bu hükümde değişecek bir yönü yoktur.
    2. Hadis:
    Resulullah (s.a.a)'den nakledilen ve "Ümmetten iztirar (çaresizlik) durumlarının günahı kaldırılmıştır" diye nakledilen sahih hadis yine takiyye'nin meşruluğunu hiçbir kuşkuya yer bırakmadan ispatlamaktadır.
    İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur:
    "Takiyye müminin siperidir. Takiyyesi olmayanın imanı yoktur."
    Ehlibeyt imamlarından takiyyenin meşru olduğu hatta yerine göre (canı korumak vb. durumlarda) asla terk edilmemesi gereken bir farz olduğuna dair bir çok sahih hadis mevcuttur. İsteyen Kafi kitabını 2. cildine ve Vesailuşşia kitabının 16. cildine müracaat edebilir.
    Ehlibeyt mektebinin uleması arasında takiyyenin meşruluğu hakkında görüş birliği vardır.
    Şunu da hatırlatmak gerekir ki Şeyh Ensari'nin de takiyye adlı risalesinde açıkladığı üzere takiyye hüküm olarak beş kısama ayrılır:
    1. Farz takiyye (Korunması farz olan bir canı korumak için yapılan takiyye)
    2. Haram takiyye (Kendi canını korumak için başka birinin kanını dökmek durumundaki takiyye.)
    3. Müsatehap takiyye (riayet edilmediği taktirde fiili bir zarar söz konusu olmayan ama ileride zarara maruz kalmaya zemin hazırlayan takiyye)
    4. Mekruh takiyye
    5. Mubah Takiyye
    Takiyyenin hükümleri teferruatıyla Ehlibeyt mektebinin fıkıh kitaplarında yazılmıştır. İsteyenler bu fıkhi kaynaklara müracaat edebilirler.


    11- Beş çeşit takiyyeden bahsedildi neden imam-ı hüseyin yirmi-otuz bin kişilik orduya karşı KERBELA da takiyye yapmadı ve ayrıca imam-ı hasan muaviyeye karşı (kuvvetler denk olmasına ragmen ) kılıçlarını kınlarına koydular.

    Takiyye, insanın canını ve malını zalimlere karşı koruması için din çerçevesinde konulmuş bir hükümdür. Bu hüküm bir çok diğer ibadi vb. hükümlere göre öncelik taşımasına rağmen bu hükümden daha önemli hükümler de dinde vardır. Buna göre, canı ve malı korumaktan daha önemli bir mükellefiyet söz konusu olduğunda artık takiyyeye yer kalmaz.
    Örneğin dinin temeli tehlikeye düşer ve dinin korunması için kişinin hakkı açıkça söylemesi veya kıyam etmesi gerekirse, o zaman takiyye meşru olmaz. ve dini korumak kendi canının tehlikeye atmayı gerektirirse bile kişinin bu yolda hareket etmesi farz olur. Önceki yazılarımızda da işaret edildiği gibi böyle bir durumda takiyye haram olur.
    Ehl-i Beyt Mektebinin ünlü fakihlerinden olan Muhammed Hasan Necefi Hz. Hüseyin'in kıyamını fıkhi açısından tahlil ederken şöyle diyor:
    "....Üstelik, Ceddi Hz. Muhammed sellallahu aleyhi ve alihi'in din ve şeriatının korunması ve Yezit ve çevresinin kafir olduklarını muhalif ve muvafık olan herkese açıklaması bu kıyamına bağlıydı." (Bkz. Cevahir'ul-Kelam c 21 s. 296)
    Ancak burada başka bir soruyla karşılaşırız o da, dinin tehlike de olup olmadığını anlamak için başvurulacak ölçü nedir? Acaba bu konuda herkesin kendi teşhisi yeterli midir?
    Bu sorunun cevabında şunu söyleyebiliriz ki, bu konuda şahısların kendi teşhisleri geçerli olmasa da kesin olan şu ki, en azından Müslümanların önderi ve imamı konumunda olan Allah tarafından gönderilmiş ve belirlenmiş olan peygamberler ve masum imamların teşhisleri kendileri ve o dönemde olanlar için geçerlidir. Bu yüzden Hz. Hasan ve Hüseyin gibi masum bir imam, bir dönemin kıyam veya takiyye dönemi olduğunu belirledikten sonra, onun teşhisi sayesinde artık Müslümanların vazifelerini belirlemiş olur.
    Bu sorunun cevabının diğer boyutlarının da açıklık kazanması için şu noktalara dikkat etmek gerekir:
    A. Ehl-i Beyt Mektebindeki İmamet Anlayışı:
    Ehl-i Beyt mektebinde Ehl-i Beyt İmamları Allah tarafından belirlenmiş masum ve vehbi ilimlere sahip kişilerdir Onlar, hiçbir hareketlerinde Allah'ın emirlerinden bir kıl payı bile çıkmazlar.
    Bize onlara uymak ve onların emirlerine teslim olmak emredilmiştir; hatta imanlı olup olmadığımızın en önemli ölçülerinden biri, onlara kayıtsız şartsız tabi olup olmamamızla belli olur. Esasen Peygamber'e ve masum imamlara bu kayıtsız şartsız itaat tevhid inancından sonra dinin bize öğrettiği en önemli emirdir. Diğer emirler Allah Teala'nın iradesi gereği ancak bunun çerçevesinde anlam kazanır ve kabul olur.
    Bizler zayıf aklımızla onların davranışlarının hikmetini anlasak da anlamasak da bu böyledir.
    Bu konunun daha iyi anlaşılması için aşağıdaki ayet ve hadislere dikkat edin:
    Kur'an-ı Kerim şöyle buyuruyor:
    "Rabbine and olsun ki, kendi aralarında çıkan ihtilaflı konularda seni hakem kılıp sonrada senin verdiğin hükme hiçbir sıkıntı duymaksızın tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olamazlar." (Nisa: 65)
    Ehl-i Beyt İmamlarından gelen sahih hadislerde şöyle nakledilmiştir.
    "Bilin ki, eğer bir adam geceleri ibadetle gündüzleri oruçla geçirir, tüm malını Allah yolunda sadaka verir ve ömür boyunca her yıl hacca gider de Allah'ın velisinin velayetini tanımaz; onun velayetini kabul etmez ve tüm amelleri onun kılavuzluğu ile olmazsa yaptığı amellerin mükafatı konusunda Allah'a bir hakkı olmaz ve iman ehlinden de sayılmaz". (El-Kafı c.2, s. 18; Vesailu'ş-Şia c. 18, s. 44.)
    Diğer bir hadiste şöyle yer almıştır: "İblis Adem (a.s)'a secde etmeğe emredildiğinde Allah'tan istedi ki, beni bu emrini yerini getirerek Adem'e secde etmemekten mazur gör; bundan sonra sana öyle bir ibadet edeyim ki hiçbir mukarreb melek sana öyle bir ibadet etmemiş olsun. Bunun üzerine Allah Teala tarafından hitap geldi ki, senin ibadetine ihtiyacım yoktur."
    Demek Allah kendisine kulluk etmeği ve ona tapmayı ancak kendi Peygamberine ve yeryüzündeki halifesine boyun eğmek ona itaat etmeğe bağlı kılmıştır. Bu yüzden Allah, başka türlü bir ibadeti, insan kendisini onun için çok fazla yorsa da kabul etmez.
    Kısacası Ehl-i Beyt mektebine göre Peygamber (s.a.a)'ın ve onun Ehl-i Beyt'inin yaptıkları işlere tam bir teslimiyet göstermeyen ve o işlere itirazda bulunan ve kendinden aksı görüşler ortaya koyan kimseler gerçek manada Peygamber ve Ehl-i Beyt'ini tanımayan zayıf imanlı ve bazen imandan yoksun kimselerdir. Örneğin Peygamber'in Hudeybiye sulhunu yapması veya hac mut'asını teşri etmesi veya kendinden sonrası için bir vasiyet yazdırmak istemesi vb. olaylarda Peygamber'in görüşüne karşı görüşler ortaya koyanlar ve Peygamber'e itiraz edenler bu gruptan insanlar sayılırlar. Çünkü Peygamber'in Peygamberliği kesin delil ile örneğin mucize ile bize ispatlandıktan sonra böyle bir itiraz gerçekte Allah'a karşı itiraz sayılır ve cehaletin alametidir.
    Ehl-i Beyt İmamlarının hayatında olan ve bizlerin basit bir düşünceyle onları yorumlamakta zorluk çektiğimiz gerçeklerin şu veya bu şekilde Peygamberlerin hayatında da olduğu kesindir; bizlere düşen bunların hikmetini anlamaya çalışmanın yanı sıra her halükarda onlara uymak ve ittiba etmekten başka bir şey değildir.
    Buna bazı örenkler verelim:
    1. Allah Teala, Hz. İbrahim'in ailesinden ve soyundan çok sayıda Peygamber göndermiştir. Hz. İbrahim ve iki oğlu İshak ve İsmail İsahak'ın oğlu Yakup Yakup'un oğlu Yusuf hepsi peygamberdirler. Hatta Kur'an'da ismi geçen diğer bir çok peygamber de aynı soydan ve ailedendir. Kur'an Kerim "Birbirinden gelen bir soydur" diye nitelendirmiştir. Aynı durum Peygamber'ın Ehl-i Beyti için de söz konusudur.
    2. Hz İsa (a.s) çok fakirce bir hayat yaşadığı hatta barınacak bir evinin olmadığı ve kuru toprağın üzerinde yattığı ve insanları dünyaya karşı zahit olmaya davet ettiği bellidir; ama diğer yandan büyük bir Peygamber olan Hz Suleyman bir sultan olarak yaşamış ve bir Sultan layık olan tüm ihtişamı taşımıştır.
    3. Hz Yusuf bir Peygamber olarak bir kafir olan Mısır'ın Padişah'ına vezir olmayı kabul etmiştir. Hatta böyle bir görev için kendini aday göstermiştir.
    Kısacası biz bu benzeri konularda Peygamberler ve onların masum olan varislerinin tutumlarının hikmet ve felsefesini anlasak da anlamasak da onları kabul etmek tabi olmakla yükümlüyüz.
    Peygamber (s.a.a):
    "Hasan ve Hüseyin iki imamdır İster kıyam etsinler ve isterse kıyam etmeyip otursunlar" diye buyurmuştur.
    keza
    "Hasan ve Hüseyin cennet gençlerinin efendileridirler."
    Bu vb. hadisler bize sahih olarak ulaştıktan ve özellikle onları masum imamlar olarak kabullendikten sonra onların davranışlarındaki hikmeti barış ve savaşlarının felsefesini anlasak da anlamasak da her halükarda onlara uymaya onarı imam kabul etmeye mükellefiz.
    İşte Bu cevaba işaretle Muhammaed Hasan Necefi, Cevahir'ul-Kelam adlı eserinde şöyle diyor:
    "Hz. Hüseyn'in kıyamına gelince bu kıyam ilahi sırlardan bir sırdan ve gizli ilimlerden bir ilimdir." Sonra birkaç fıkhı açıklamaya yer veriyor ve şöyle devam ediyor:
    "Üstelik İmam'ın özel bir mükellefiyeti söz konusudur. O özel mükellefiyetini yerine getirmek için hareket etmiş ve o emri icabet etmiştir. İmam hatadan uzak olduğu için onun söz ve işlerinde itirazın anlamı yoktur. İşte bu yüzden de, delillerin zahirine uymak ve delilin umum ve genel kaideleri çerçevesinde hareket etmek ve bu delillerin birbirleriyle çeliştiği konularda zanni tercihlerle birini tercih etmekle yükümlü olan kimsenin mükellefiyeti ona mukayese edilemez."
    B. Neden Hz. Hasan Barıştı ve Hz. Hüseyin Kıyam Etti?
    Neden Hz. Hasan'ın barışıp ve Hz. Hüseyin'in barışmadığını anlamak için ilk önce bu iki hidayet imamının barış ve kıyamlarının iki dönemde gerçekleştiğine ve bu iki dönemin birbirinden tamamen farklı olduğuna dikkat etmek gerekir.
    Muaviye'nin kendi döneminde İslam adına işlediği cinayetler ve İslamı yıkmak için yaptığı faaliyetler burada sıralayıp yazılmayacak derecede çoktur. Biz bunlardan bir kaçına işaret ediyoruz:
    1.Müslümanların hak halifesi olan Hz. Ali'ye karşı başkaldırmak ve binlerce Müslüman'ın ölümüne sebep olmak,
    2. Hz. Ali'ye karşı alenen minberlede lanet okutmak,
    3. Hucr gibi büyük şahsiyetleri sırf Hz. Ali ile olan sevgileri için katletmek .
    4. Dinde bir çok bidat çıkarmak,
    5. Oğlu Yezidi kendisinden sonra halife ilan ederek ona biat almak, Ve bunun bir ilahi takdir olduğunu ilan etmek,
    6. Hz. Muhammed (s.a.a)'ın isminin tamamen yok edilmesini kendisinin bir hedef olarak seçmek.
    Ama tüm bunlara rağmen Muaviye gerçek yüzünü gizleyerek kendisini din taraftarı gösteriyor ve asla dine karşı olduğunu ortaya koymuyordu. Müslümanların çoğu ve özellikle Şam halkı da onun gerçekte Peygamber'in sahabisi ve bir yakını olarak destekliyordu.
    İşte böyle bir dönemde birinin çıkıp da ben İslam'ı tatbik etmek istiyorum onun için kıyam ederek Muaviye'ye karşı gelecek olduğunu ilan edecek olsaydı ve sonra da onun bu kıyamı sonuçsuz kalsaydı bu kıyamın Müslümanların bilinçlenmesinde bir etkisi olmaz ve halk o kıyam edeni suçlar ve onun kendine makam elde etmek için başkaldırdığını ileri sürerlerdi ve onun kıyamı kendi canının ve dostlarının canını tehlikeye düşürmekten başka bir işe yaramazdı. Oysa böyle bir ortamda sağlığını koruyarak çeşitli vesilelerle Müslümanların bilinçlenmesi için çaba göstermesi mümkündür.
    Ancak Yezid'in dönemi tamamen farklıydı Çünkü Yezid alenen İsalm hükümlerini çiğniyor, açıkça şarap içiyor; maymun oynatıyor ve o asla babası gibi kendisini imanlı biri göstermeye çalışmıyordu. Böyle birisinin Peygamber'in halifesi olamaya layık olmadığı en basit düşünceye sahip Müslümanlarca bile kolayca biliniyordu. Yani Yezid'in döneminde Müslümanların bilinç yetersizliği yoktu sadece dinlerini müdafaa için cesaret yetersizliği vardı; herkes can ve malları tehlikeye düşmesin diye susmuş ve bir şey söylemiyor ama Yezid'in mahiyetini iyice biliyordu.
    Böyle bir durumda her şey bir ilahi kıyam için hazırdı Daha doğrusu İslam'ın eğrilikten tek kurtuluş yolu böyle bir hareketti. Bu kıyam sayesinde ümmette kaybolan hamaset ve şecaat ruhu yeniden dirilecek ve herkes içinde bulunduğu bana ne lazımcılıktan kurtulacaktı İşte böyle bir durumda Hz. Hüseyin diyor ki:
    "Ey insanlar! Resulullah buyurmuştur ki, "Her kim Allah'ın haramını helal bilen, ahdini bozan, Resulünün sünnetine muhalif olan, kulları arasında günah ve haksızlık yapan zalim bir yönetici görür, ameli ve sözüyle ona karşı muhalefet etmezse Allah-u Teâla böyle bir adamı, o zalimi sokacağı yere (cehennem'e) sokar." Ey insanlar! bilin ki, bunlar (Yezid ve yardımcıları) Allah'ın itaatini terk edip Şeytan'ın itaatine sarıldılar. Fesadı yayıp ilahi sınırları tatil ettiler. Fey'î (ganimeti) kendilerine ayırdılar. Allah'ın haramını helal, helalını da haram ettiler (emr ve nehiylerini değiştirdiler.)
    Yine Buyuruyor ki,
    "Allah'ım! Sen de biliyorsun ki bizim kıyamımız, saltanat hevesiyle veya dünya malına düşkünlüğümüz dolayısıyla değildir. Amacımız, senin dininin işaretlerini diriltip egemen kılmak, sana ait olan şu yeryüzünü ıslah edip her yerde huzur ve güvenliği sağlamak, zulme uğrayan kullarını zalimlerin şerrinden kurtarmak ve senin farzlarını, sünnetlerini ve emirlerini uygulamaktır." (Tuhef'ul-Ukul, s. 243).
    Yine buyuruyor ki
    "Eğer Muhammed'in dini sadece benim şahadetimle ayakta kalacaksa ben ölüme hazırım."
    Kısacası, Hz. Hasan ve Hüseyin değişik şartlarda ilahi görevleri gereği iki değişik yönteme başvurmuşlardır. Bu yöntemleri en ufak teferruatına kadar Peygamberlerin hareketinde olduğu gibi kendi şahsi görüşleri gereği değil doğrudan Allah'tan vehbi ilimleriyle ve Peygamber'den kendilerine ulaşan özel vasiyet çerçevesinde takip etmişlerdir.
    Hatta Hz. Hasan'ın barışı Hz. Huseyin'in kıyamına zemin hazırlamıştır, Yani Hz. Hasan Hz. Hüseyin'in döneminde olsaydı aynen Hz. Hüseyin gibi kıyam ederdi; Hz. Hüseyin de Hz Hasan'ın döneminde olsaydı Hz. Hasan'ın tavrını izlerdi.


    12- Cuz'i irade ve kader konusunda bakış tarzınız nasıldır?

    Konunun daha iyi anlaşılması için, bu konuyla ilgili olarak İslam alemindeki çeşitli akımlara işaret edeceğiz.
    İlk önce şunu belirtelim ki ihtiyar ve kaza kader konusunda çeşitli sorular kelamcılar (İslami inançların aklı delillerini araştıran bilginler) tarafından ortaya atılarak yanıtlandırılmaya çalışılmıştır. Bu soruların en önemlilerinden biri şu sorudur: Kulların yaptıkları işlerin, Allah’a olan nispeti/isnadı ve kulun kendisine olan nispeti/isnadı nasıldır? Bu vb. soruların cevabındaki farklılık yüzünden İslam aleminde çeşitli akımlar meydana gelmiştir:
    Bunların en önemlileri şunlardır:
    1. Cebriler:
    Bu görüş Cehm b. Safvan ve takipçilerine isnat edilir. Bu görüşün taraftarları, insanların kendi yaptıkları işlerde hiçbir ihtiyara sahip olmadıklarının ileri sürmekteler. Bunlara göre iradesiz olarak eli esen bir insanın elinin esmesiyle, sağlıklı birinin kendi isteğiyle yürüyerek bir yer gitmesi arasında bir fark yoktur; yani her iki harekette insanın ihtiyarı olmadan oluşur; yine damın üzerine kendi isteğiyle çıkanla, damın üzerinden düşen adamın arsında bir fark yoktur. Bu görüşe göre işlerin yapanlarına isnat edilmesi mecazidir.
    2. Kaderiler (Tefvize inananlar):
    Cebrilerin görüşünün tam karşı noktasında Kaderilerin görüşü yer alır. Mu’tezile akımı genelde bu görüşün kurucusu ve savunucusu olarak kabul edilir.
    Bunlara göre, Yüce Allah kullarını kudretli ve iradeli olarak yaratmış ve her şeyi onlara bırakmıştır; kullar kendi istediklerini yapmakta mustakil olarak davranırlar.
    Meşhur İslam Filozofu İbn-i Sina bunların görüşünü açıklarken şöyle diyor:
    Mu’tezile’den bir çokları hatta eğer Yüce Yaratıcının yok olması mümkün olsaydı bile, onun yok oluşu evrenin varlığını etkilemez demekten sakınmıyorlar. Çünkü onlara göre alem ilk yaratılışında yaratıcıya ihtiyaç duymuştur sonra böyle bir ihtiyacı kalmamıştır.” (El-İşarat: c. 3 s. 68)
    3. İki Görüşün Ortası:
    Genelde Müslümanlar yukarıdaki açık cebir ve tefviz görüşlerini reddetmiş ve orta bir yol izlemeye çalışmışlardır. Bu üçüncü yolu izlemeye çalışan fikri ekol ve mektepleri kısaca aşağıda sıralayacağız:
    A. Aş’arilerin Görüşü:
    Bu görüş Ebul’hasan El-Aş'ari ve onun görüşünde olanlara aittir. Bunlar kulların kendi ihtiyarları ile yaptıkları işlerin Allah’ın kudretiyle meydana geldiğini ve her işi yaratan ve var edenin Allah olduğunu ve kulun kudretinin o işin varolmasında bir tesirinin olmadığını savunur; ancak şu farkla ki Allah Teala’nın gerçekte kul vasıtasıyla oluşan işi var etmekle beraber kulda o işi yapmak için bir irade ve kudret yaratır. Kul kendi irade ve kudretinin aynı işin var oluşuyla beraber oluşuna bakarak o işi kendisine atfeder ve kendisinin o işi yaptığını zanneder. Oysa gerçekte onu yaratan ve var eden Allah’ın kudretidir. Bu görüşe göre yaratıcılık sadece Allah’a mahsus olduğundan kulun irade ve kudretinin bir işin oluşmasında bir etkisi yoktur. Kul sadece o işi kesb edicidir.(Şerh’ul-Mevakıf c.8, s146)
    Görüldüğü gibi bu görüşü cebrilerden ayıran ana fikir kesbin kul tarafından gerçekleştiği fikridir. Kesbin ne olduğuna gelince Aş’arilerin büyükleri bu konuda ihtilafa düşmüş ve kesbi açıklamada çeşitli yorumlar ortaya koymuşlardır. Örneğin Kazi Baklani, Gazali, Kuşci, ve Taftazani herbirisi kesb görüşünü farklı farklı yorumlamışlardır. Kesb ile ilgili görüşleri açıklayıp tahlil etmek bu yazının konum ve hedefini aştığı için biz bu konuya girmeyeceğiz. Sadece şunu hatırlatmakla yetineceğiz ki Aş’ariler kesb görüşünü ortaya koymakla alenen cebre inanmaktan kaçınmaya çalışmalarına rağmen ancak gerçekte onların görüşleri de sonuçta cebre inanlardan farklı değildir. Çünkü onlar, açıklamalarında açıkça yer aldığı üzere, alemde Allah’tan başka bir etkenin olmadığını yani yaratıklar arasında neden sonuç ilişkisinin bulunmadığını ve kulun kudretinin kendi işlerinin oluşmasında bir etkisinin olmadığını vurgulamaktadırlar. Bu ise kaçınılmaz olarak kulun irade ve ihtiyarının göstermelik olduğu sonucunu doğurur.
    Bu yüzden gerçek anlamda kulun ihtiyar sahibi olduğunu savunan Ehlibeyt alimleri, Aş'arileri cebre inanlardan saymış ve onların görüşlerinin batıl olduğunu çeşitli akli ve nakli delillerle açıklamaya çalışmışlardır.
    B. Maturidilerin Görüşü:
    Bu görüş Ebu Mansur Maturidi’ye mensuptur. Bu görüş sahipleri Aşa’rilere göre biraz daha cebrilerden uzak durmaya ve kulun iradesinin de kendi işlerinin oluşmasında etkili olduğunu söylemeye çalışmışlarsa da, yine ne yazık ki bunu sağlam bir fikri temele oturtturamamışlardır; çünkü bunlar da kendi görüşlerini Aş’ariler gibi kesb çerçevesinde yorumlamaya çalışmış, evrende, yaratıklar arasında, neden sonuç ilişkisinin olduğunu inkar etmiş ve alemde vuku bulan her olay ve yapılan her işin var edeninin sadece Allah Teala olduğunu ileri sürmüşlerdir. Maturidiler bunu savunmanın yanı sıra, insanın kendi iradesinin de kendi işlerinde etkili olduğunu söyleyerek bir nevi fikri çelişkiye girmişler; ve çözüm olarak ortaya koydukları fikir kesb görüşü olmuştur. (bkz. Şerh’ul-Akaid En-Nesefiyye s. 115)
    Bizce alemde yaratıklar arasında sebep sonuç ilişkisini inkar ederek tüm yaratıkların ve yaratıkların yaptıkları işlerinin doğrudan Allah tarafından var edildiğini söyledikten sonra kulun da iradesinin işlerde etkili olduğunu söylemek bir çelişkiden başka bir şey değildir. Ama herhalukarda bu görüşü benimseyenler fikri alanda bir çelişki yaşamalarına rağmen kulun iradesinin kendi işlerinde etkili olduğunu söyledikleri için cebrilerden daha bir uzak sayılırlar.
    C. Ehlibeyt Mektebinin Görüşü:
    Bu mektebe göre ne cebir görüşü doğrudur; ne de tefviz. Doğru olan bu iki görüşün orta haddidir. Konunun açıklık kazanması için Ehlibeyt’ten bu konuyla ilgili olarak nakledilen bazı hadisleri aşağıda zikredelim: 1. Saduk, İmam Muhammed Bakır’ ve İmam Cafer Sadık’ın şöyle dediklerini şöyle nakleder:
    Şüphesiz Allah, kullarını günaha mecbur edip sonra bu günahlardan dolayı onları cezalandırmaktan daha yüce ve keremli; istemesine rağmen bir işin gerçekleşmemesinden daha güçlüdür. Bu iki İmamdan, “cebir ve tefviz görüşünün arasında orta bir menzil var mı” diye sorulunca, İmamlar ‘evet’ dediler; “Bu menzil yer ve göğün arasından daha geniştir.” (Et-Tevhid: 360)
    2. Yine Saduk Hariz vasıtasıyla İmam Cafer Sadık’tan şöyle dediğini nakleder: “İnsanlar kader konusunda üç kısma ayrılırlar: bazıları Allah Teala’nın kulları günaha mecbur ettiğine inanır; böyle düşünen Allah’ın verdiği hükümde zulüm ettiğine inandığından küfre düşmüştür. Bazıları da Allah’ın her işi onlara bıraktığına inanır bu da Allah’ın saltanat ve kudretini gevşek ve zayıf saymıştır ve böyle düşündüğü için küfre düşmüştür. Bazıları ise Allah’ın insanları güçleri yettiği şeye yükümlü kıldığına ve güçleri yetmediği şeyle onları yükümlü kılmadığına inanır. Bunlara göre kul iyilik yaparsa Allah’a hamd etmelidir. Günah işlerse Allah’tan bağış dilmelidir. İşte böyle düşünen hakka ulaşan Müslüman’dır.”
    Bu görüşün felsefi ve kelami açıklamasına gelince konunun teferruatına geçmeden sadece şunu söylemek isteriz ki bu görüşte Aş’arilerin ve Maturidilerin aksine insanın kendi irade ve kudretinin yaptığı işlerin oluşumunda etkili olduğu, yaratıklar arsında neden sonuç ilkesinin gerçek anlamda geçerli olduğu, ancak tüm sebeplerin ve bu sebeplerden biride irade ve ihtiyar sahibi insanın varlığının her an Allah’a bağlı olduğu vurgulanmaktalar. Bu mektebe göre her işi aynı anda hem kula hem de kulun yaratıcısı olan Allah’a isnat etmek doğrudur ve bunlar arasında bir çelişki yoktur. Bu görüşte insan hakiki anlamda ihtiyar sahibi bilinir. Ancak bu insanın kendi işlerinde müstakil olduğu anlamına da gelmez. Konunun biraz açıklık kazanması için Ehlibeyt mektebinin büyük alim ve kelamcılarından olan Şeyh Mufid’in (Vefat: 413 H.) zikrettiği bir örneği nakledelim:
    Farz edelim bir efendi ve büyük kendi köle ve hizmetçilerinden birini çağırarak ona ikramda bulunur ona mal ve servet verir ve emrinde olan bir bölgenin yetkisini belli bir sure için ona bırakır. Bu hizmetçinin konumunu üç şekilde yorumlamak mümkündür:
    1. Hizmetçinin kendisine verilen bu makam ve mülke rağmen yine de bir şeye sahip olmadığını söylemek ve kölenin aslında bir yetkisinin olmasının bir şey ifade etmediğinde ısrar etmek. Bu görüş işte Cebre inananların görüşüdür.
    2. Efendinin kendi hizmetçisine bu yetkiyi vermekle kendisinin artık yetkisinin kalmadığını ve her şeyin hizmetçinin eline geçtiğini iddia etmek; bu görüş tefvize inanların görüşüdür.
    3. Her ikisinin de yetkili olduğuna inanarak efendinin kendi makamının sürdüğünü ve hizmetçinin de hizmetçi olmakla birlikte efendisinin verdiği yetki ile yetki kazandığını ve yetkisinin efendisinin yetkisine bağlı olarak var olduğunu yani onun yetkisini kapsayan bir yetkinin var olduğunu söylemek; işte bu görüş hak görüştür. Bu açıklamaya göre Ehlibeyt mektebi hem cebir ve hem de tefviz görüşünü reddetmekle kalmaz, gerçek anlamda ihtiyari reddeden yani gizli cebire inanan Aş’arilerin ve Maturidilerin görüşünü de reddeder. Bu yüzden cüz’i ihtiyar görüşü Maturidilik ve Aş’rilik’te benimsenen kesp görüşünün çerçevesinde ortaya konan bir görüş olduğundan gerçek anlamda insanın ihtiyarına inanan Ehlibeyt mektebinin görüşüyle farklıdır.
    Kaza ve Kader kavramları Kader Ve Takdir kelimeleri bir şeyin miktarını (kemiyet ve niceliğini) belirlemeğe denir. (bk. Müfredati Rağip: Kader Maddesi)
    Kaza ise Bir şeyi sağlamlaştırmak, muhkemleştirmek ve geçerli duruma getirmeğe denir. (bk. El-Mekayis c.5s.99) Kuleyni Bir hadiste şöyle nakleder: Yunus b. Abdurrahman İmam Riza a.s’dan kader ve kazanın anlamları nedir, diye sordu. İmam şöyle buyurdu: Kader ölçüyü belirlemek ve bir şeyin ne kadar kalacağını ve ne zaman yok olacağı yönünden sınırlarını belirlemeğe denir. Ama kaza kesinleştirmeye ve bir şeyi yerine dikmeye denir.” (El-Kafi c. 1 s. 158) Kaza ve kaderin manalarının daha iyi anlaşılması için bir örnek verelim:
    Örneğin bir odunu düşünelim; bu odunun kaderi yani varlık yönünden taşıdığı ölçü gereği ki onda çeşitli kabiliyetler oluşur; örneğin bir odun olarak kolayca yakılabilir veya marangozlukta kullanılır örneğin bir masa veya sandalyeye dönüştürülebilir ya da çürümeğe terk edilir; demek ki varlık ölçüsü bazı imkanlar onda oluşmuştur. İşte bu çeşitli imkanlar ve kabiliyetleri ifade eden ölçüye o odunun kaderi deriz Buna göre kader geniş yelpazeli imkan ve kabiliyetleri ifade etmenin yanı sıra bir sınırı da ifade eder.
    Ama bu odunun bu kabiliyetlerinden birinin gerçekleşerek fiili olmasına o odunun kazası (yanı kesinleşen kaderi) denir. İnsan fertleri de böyledir. Yani her insan için hem türsel ve hem ferdi özellikler yönünden bir kaderi yani yetenek ve varlık sınırları vardır. Bu kaderi gereği her insanın binlerce değişik kabiliyeti vardır işte bu kabiliyetlerden birinin kesinleşmesine kaza denir.
    İnsanın kaderindeki yeteneklerinden birin kesinlik kazanması çeşitli etkenlere bağlıdır bu etkenler arasında en belirleyicisi Allah’ın insana verdiği iradesini ne yolda kullanması etkenidir. Buna göre kaza ve kaderin oluşunun anlamı bu alemde her şeyin belli bir düzene bağlı ve çok ince ilahi hesaplar çerçevesinde gerçekleştiği anlamınadır; kesinlikle insanın irade ve ihtiyarinin etkili olmadığı anlamına değildir.
    Hatta hadislerde de açıkça beyan edildiği üzere insanın yeteneklerini belirleyen kader ve o kaderi çerçevesindeki yetenek ve seçeneklerinden birinin kesinleşmesi durumunu ifade eden kaza bile değişebilir. Hadislerde açıklandığı üzere dua (Allah’a yalvarmak), sadaka vermek ve akrabalara iyilik etmek, insanın kader ve kazasının değişmesinde etkili olan etkenlerden bazısıdır.
    Kaza ve kaderin insanın ihtiyarını yok etmediğinin iyice anlaşılması için bu yazının sonunda Hz. Ali as’dan nakledilen bir hadisi nakledelim:
    Kafi ve Uyun kitaplarında nakledildiği üzere Hz Ali a.s Siffin harbinden dönüşü sırasında bir yaşlı adam Hz Ali’nin yanına gelerek şöyle dedi: Ey Emirelmüminin Şu Şam ehliyle savaşımız acaba Allah’ın kaza ve kaderi ile mi gerçekleşti? Hz. Ali as şöyle dedi: ‘Evet ey şeyh’, dedi, ‘her tepe ve dağa çıkışınız ve vadiye inişiniz Allah’ın kaza ve kaderi ile vuku buldu. Bunun üzerine (o yaşlı adam üzülerek) şöyle dedi: “O zaman bu zahmetlerimizi Allah’a bırakıyorum. (yani bu zahmetler hep boşuna gitmiştir.)” Hz. Ali a.s. : ‘Sabırlı ol, ey yaşlı adam’ dedi, ‘Allah’a yemin ederim ki, size hem gidişinizde hem orada beklemenizde hem de dönüşünüzde mükafat vardır. Sizler bu hallerinizden hiçbirinde yaptığınız işlere zorlanmamış ve mecbur kılınmamışsınız.'
    Yaşlı adam ‘Nasıl biz bu hallerimizden hiç birine zorlanmadık ve mecbur kılınmadık oysa bizim gidiş ve dönüşümüzün hepsi Allah’ın kaza ve kaderiyle gerçekleşmiştir, diye sordu. Hz. Ali a.s. şöyle cevap verdi: ‘Sen kaza ve kaderin kesin, zorunlu ve kaçınılmaz olduğunu sanıyorsun; Eğer öyle olsaydı Allah’ın mükafat ve cezalandırması, emir ve yasağı anlamsız olurdu; Allah’ın iyilere cenneti vaat etmesinin ve kötüleri azaptan korkutmasının da bir anlamı kalmazdı. Ne günahkar kınanabilir ve ne de iyilik yapan övgüyü hakkederdi; hatta günah işleyen, iyilik yapandan daha çok mükafata ve iyi olan da günah işleyenden daha fazla cezaya layık olurdu. Bu söz (kaza kaderin insanın iradesini yok ettiği) puta tapanların, Allah’ın düşmanlarının ve Şeytana uyanların bu ümmetin kaderilerinin ve Mecusilerinin sözüdür. Allah kullarını muhayyer bırakarak onlara mükellefiyetler koymuş; onları sakınsınlar diye bazı işerden onları nehy etmiştir; kulların az amellerine çok mükafat vermiştir. Ne yenilgiye uğratılarak ona karşı gelinir ne de itaati mecburiyetle olur. O kulları kendi başlarına bırakarak onları bir şey vermemiştir; gökleri ve yeri boşuna yaratmamıştır; peygamberleri de müjdeleyici ve korkutucu olarak boşuna göndermemiştir; bu kafir olanların zannıdır. Yazıklar olsun kafirlere uğrayacakları ateşten dolayı.” (bk. El-Kafi 1/155)


    13- Hz. Ali (k.v) neden kızı Ümm-ü Külsüm'ü Hz. Ömer'e verdi. Eğer Hz. Ömer, Hz. Fâtıma annemizi çeşitli şekillerde üzdü ise, Hz. Ali (k.v) kızını vererek Hz. Fâtıma annemizi üzmüş olmaz mı?

    İslâm âlimlerinden bir çoğu bu olayın doğru olmadığı ve bu konuda nakledilen rivâyetlerin uydurma olduğu kanısındalar. Bunu reddeden büyük âlimler ve araştırmacılar bu konuda geniş risaleler yazmış ve delillerini ortaya koymuşlardır. Onlar söz konusu rivâyetleri teker teker ele alarak onları senet ve muhteva açısından çürütmeğe ve bunun bir düzmece olduğunu ispat etmeğe çalışmışlardır. Böylesine uzun araştırmaları böyle kısa yazışmalara sığdırmak zor ve yorucu olabileceği için ben detaylara inmeden bu araştırmalardan kısa bir rapor sunmakla yetineceğim:
    a)-Rivâyetlerin senedi zayıf ve itibarsızdır. Zira bu rivâyetlerin senetlerinde yer alan râvilerin bir çoğu bizzat Sünnî ricâl âlimlerinin çok ağır ifâdeleriyle taz'if edilmişlerdir ki, biz her rivâyetin senedinden sadece bir kişiyi seçip ismini vermekle yetineceğiz:
    1-Ahmed b. Abd-ül Cabbâr 2-Yunus b. Bükeyr 3-Amr b. Dinâr 4-Süfyan b. Üyeyne 5-Veki' b. Cerrâh 6-İbn-i Cüreyh 7-İbn-i Ebî Melike 8-Hişâm b. Sa'd 9-İbn-i Veheb 10-Musa b. Ali El-Lahmî 11-Ali b. Rabâh El-Lahmî 12-Akabe b. Âmir-il Cühenî 13-Atâ-ül Horâsanî 14-Muhammed b. Ömer El-Vâkidî 15-Abdurrahman b. Zeyd 16-Zeyd b. Eslem 17-Zubeyr b. Bekkâr 18-İbn-i Şehâb Ez-Zuhrî 19-Amir-üş Şa'bî 20-Ammâr b. Ebî Ammâr 21-Abdullah-il Behiyy.17
    b)-Bu rivâyetlerden hiçbirisi, ne Sahih-i Buhârî'de, ne de Sahih-i Müslim'de nakledilmemiştir. Birçok Sünnî ulemâsı, bir rivâyetin bu iki kitapta nakledilmemesini, onun zayıf ve itibarsızlığının delili olarak gösteriyorlar.
    c)-Bu rivâyetler sadece adı geçen iki kaynakta değil, Kütüb-i Sitte'nin hiçbirisinde, hatta muteber bilinen Müsnetlerde dahi (Müsned-i Ahmed b. Hanbel gibi) nakledilmemiştir. Yine çoğu Sünnî âlimler, bu kaynaklarda nakledilmeyen rivâyetleri muteber saymamaktadır; ama nedense bu muhteremler, bu ve benzeri konulara gelince kendi prensiplerini hep unutuyorlar!!
    d)-Rivâyetleri inceleyen herkes onlar arasında birbirini yalanlayan, akıl almaz ihtilafların, hatta çelişkilerin bulunduğunu açıkça görür. Bazı nakiller Emir-ül Mu'min'in bizzat kendisinin kızının nikah işini üstlendiğini; bazısı ise bu işi Abbâs İbn-i Abdulmuttalib'e bıraktığını öne sürmektedir. Bazı rivâyetler bu işin Ömer'in bir takım tehditlerinden sonra icbâren, bazısı ise gönül rızasıyla ve ihtiyarî bir şekilde gerçekleştiğini söylüyor. Bazısında Ömer'in bu evlenme neticesinde Fâtıma, Zeyd ve Rukayye adında çocuklarının olduğunu, bazısı ise henüz zifaf gerçekleşmeden Ömer'in öldürüldüğünü zikrediyor. Yine bazı nakillerde sözü geçen Zeyd İbn-i Ömer'in çocuk sahibi olduğu, bazısında ise çoluk-çocuk sahibi olmadan öldürüldüğü öne sürülmektedir. Yine bazı nakiller, Zeyd'in anasıyla birlikte öldürüldüğünü, bazısı ise anasının kendisinden sonra bir müddet yaşadığını iddia etmiştir. Anası Ümm-ü Külsüm ile aynı günde vefat eden Zeyd'e kimin cenaze namazı kıldırdığı hususunda da değişik rivâyetler vardır; bazısı bu kişinin Abdullah b. Ömer, bazısı Said b. Âs, bazısı da Sa'd b. Ebi Vakkâs olduğunu kaydetmektedir. Yine bazı rivâyetler, Ömer'in kırk bin dirhem mihir tayin ettiğini, bazısı dört bin, bazısı da mihrin beş yüz dirhem olduğunu ileri sürmüştür; buna benzer daha nice değişik ve çelişkili nakiller söz konusudur. Böylesine çelişkili rivayetleri kabul etmek akıl kârı değildir ve bu iddianın iptaline bunca çelişki yeter aslında.
    e)-Bu rivâyetlerde haysiyet ve hamiyet sahibi insanların asla kabul edemeyeceği bir takım iddia ve isnatlar mevcuttur ki ben bunlardan bir kaçına değinip hükmü sizin insaf ve vicdanınıza bırakacağım: Bazı rivâyetlerde şöyle nakledilmiştir: "Ömer, Ali b. Ebi Talib'ten Ümm-ü Külsüm'ü kendisine tezvic etmesini istedi. Hz. Ali ise o henüz küçüktür cevabını verdi. Ömer, ya Ebe-l Hasan dedi, onu bana tezvic et. Kimse benim gibi onun kerametini koruyamaz. Bunun üzerine, Hz. Ali 'O halde yanına göndereceğim onu; eğer beğenirsen sana nikahlarım' dedi ve bir hırkayla onu Ömer'in yanına göndererek ona 'Bahsettiğim hırka budur işte' demesini istedi. Kız bunu ona söyleyince, Ömer 'Babana söyle razıyım' dedi. Sonra elini uzatarak onun ayağını açtı. Buna rahatsız olan Ümm-ü Külsüm 'Sen mi bunu yapıyorsun dedi; eğer Emir-ül Mu'minin olmasaydın burnunu kırardım senin.' Sonra da babasına gelerek durumu anlattı ve 'Beni kötü bir ihtiyarın yanına gönderdin' diye babasına yakındı. Hz. Ali de 'Kızım, o senin kocandır' dedi. Bu rivâyetlerin bazısında Hz. Ali'nin, kızına süslenip de Ömer'in yanına gitmesini emrettiği de ilave edilmiştir. Bazı rivayetlerde, kız Ömer'in yanına geldiğinde onun ayağını açıp okşadığını, bazısında bağrına bastığını, hatta bazısında onu öptüğünü nakletmişlerdir!! Halbuki bütün kaynaklar, o sırada daha nikah akdinin gerçekleşmediğinde müttefiktir!! Ey hamiyet ve vicdan sahipleri, Ali gibi hamiyet ve haysiyet madeni olan birisinin, kendi namusu hakkında böylesine süfli bir davranışta bulunabileceğine inanıyor musunuz ki hâşâ kendi namusunu bu şekilde başkalarına peşkeş çeksin ve henüz şer'î nikah kıyılmadan namusuna sarkıntılık yapılmasına göz yumsun; hatta vesile olsun?! Siz kendi namusunuz hakkında böyle davranır mısınız ki hamiyet ve takva sahiplerinin önderine böyle bir şeyi layık göresiniz?! Yine bu rivâyetlerin bazısında şöyle diyor: "Hz. Ali bu evlilik konusunda iki oğlu Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin ile istişâre etti; onlar da 'O da bir kadındır; seçme hakkı vardır' deyip muhalefet ettiler; ancak babalarının kızarak küstüğünü görünce razı oldular." Nasıl?! Beğeniyor musunuz aziz kardeşim? Karar sizin. Bu rivâyetler arasında, bunlar gibi daha nice gülünç ve utanç verici nakillere rastlamanız mümkündür.18
    f)-Bu rivâyetlerin bir çoğunda Ümm-ü Külsüm'ün, kardeşi İmam Hasan'ın zamanında vefat ettiğini; hatta İmâm Hasan'ın da kardeşi İmâm Hüseyin'le birlikte Ümm-ü Külsüm'ün cenaze namazına katılıp imamın arkasında ona namaz kıldıkları19 iddia edilmektedir; oysa birçok tarihi belge, Ümm-ü Külsüm'ün Kerbelâ vak'asına katıldığını, hatta Kufe ve Şam'da hutbeler okuduğunu göstermektedir.20 İşte bu zikrettiğimiz ve zikretmediğimiz daha birçok delile dayanarak çoğu âlimler, bu rivâyetlerin uydurma olduğu kanaatine varmışlardır.


    17-Ehl-i Sünnet'in "Ricâl" âlimlerinin bu râviler hakkındaki görüşleri için sırasıyla aşağıdaki kaynaklara baş vurabilirsiniz:
    1-Tehzib-üt Tehzib, C.1, S.44.
    2-Tehzib-üt Tehzib, C.11, S.382.
    3-Tehzib-üt Tehzib, C.8, S.27.
    4-Tehzib-üt Tehzib, C.4, S.106.
    5-Mizân-ül İ'tidâl, C.4, S.336.
    6-Tehzib-üt Tehzib, C.6, S.359, Mizân-ül İ'tidâl, C.2, S.656, Tekrib-üt Tehzib, C.1, S.520.
    7-Tehzib-üt Tehzib, C.5, S.268.
    8-Müzân-ül İ'tidâl, C.4, S.298, Tehzib-üt Tehzib, C.11, S.37.
    9-El-Kâmil-u Fiz-Zuâfa, C.4, S.124, Mizan-ül İ'tidâl, C.2, S.521-252, Tehzib-üt Tehzib, C.6, S.66-67.
    10-Tehzib-üt Tehzib, C.10, S.324.
    11-Tehzib-üt Tehzib, C.7, S. 280.
    12-Tehzib-üt Tehzib, C.7, S.216, El-Ensab, Cüheni maddesi, Hüsn-ül Muhazara, C.1, S.585, Et-Tabakât, C.3, S. 259.
    13-Ez-Zuafa-üs Sağir, No: 469, Kitab-ül Mecruhin, C.2, S.130, Ez-Zuafa-ül Kebir, No: 1444, Mizân-ül İ'tidâl, C.3, S.73, El-Ensab (Horasanî), C.2, S.337.
    14-Mizân-ül İ'tidâl, C.3, S.662, El-Muğni Fiz-Zuafa,C.2,S.194, Tabakât-ül Huffâz, No: 144
    15-Tehzib-üt Tehzib, C.6, S.161.
    16-Tehzib-üt Tehzib, C.3, S.342.
    17-Tehzib-üt Tehzib, C.3, S.269.
    18-İhyâ-ül Ulum, C.4, S.346, Tabakât-ül Kübrâ, C.1, S.546, El-İsâbe, C.4, S.379, Tehzib-üt Tehzib, C.2, S.127.
    19-Tehzib-üt Tehzib, C.7, S.353, Takrib-üt Tehzib, C.2, S.48.
    20-Tehzib-üt Tehzib, C.10, S.368.
    21-Tehzib-üt Tehzib, C.6, S.82.


    14- Caferî mezhebi varsa İmâm Bâkır'ın mezhebi neydi; İmâm Musâ-i Kâzım'ın mezhebi neydi? Neden diğer İmâmların adıyla bir grup adlandırılmıyor da Caferilik ayrı bir gurup oluyor?

    Ehl-i Beyt İmâmlarının itikat ve mezhep açısından birbirleriyle hiçbir farkları yoktur ve hepsi aynı hakikatin temsilcileridirler. Ancak Ehl-i Beyt İmâmları tarih boyunca zalim sultanların baskıları ve bin bir türlü entrika ve engellemelerin neticesinde, bildikleri hakikatleri ve Resulullah'tan miras aldıkları ilim ve irfanı insanlara ulaştırmaya ve olduğu gibi aktarmaya müsait zemin bulamamışlardı. Ancak biraz İmâm Bâkır'ın ve daha çok İmâm Cafer-i Sadık'ın zamanında, Emevi-Abbâsî sürtüşmesinden meydana gelen boşluktan, rahat ve müsait ortamdan yararlanarak o Mübârek zatlar Ehl-i Beyt mektebinin hakikatlerini ve gerçek İslâm'ı büyük ölçüde anlatmaya, tebliğ etmeğe muvaffak olmuşlardı; öyle ki tarihlerin yazdığına göre İmâm Cafer-i Sâdık'ın ders halkalarında çeşitli İslâmî ilimleri öğrenmeğe çalışan dört binden fazla talebe oturuyordu. Ayrıca bu dönem, mezheplerin ortaya çıkış sürecine rastladığından ve o gün de Ehl-i Beyt mektebinin temsilcisi ve imamı İmam Cafer Sadık olduğundan dolayı bu mektebin taraftarlarına diğer bazı isimlerle birlikte "Caferilik" de denilmiştir.



    1- MEHDİ KİMDİR...ALAMETLERİ NELERDİR,
    SAHİH-İ BUHARİ'DE GEÇİYORMU.SAYFA-CİLT

    Zamanın İmam’ı Hz. Mehdi, Hz. İmam Hasan Askeri’nin oğludur. Hicri 255 yılının Şaban ayının 15. gecesinde, şafak sökerken Samerra şehrinde dünyaya gelmiş ve ilahi irade gereği bir süre sonra gaybete çekilmiştir. Ehli-i Beyt mektebinin tüm alim, fakih, arifleri ve bu mektebe bağlı olan her kes o İmam’ın varlığına ve ilahi irade gereği bir gün zuhur edip tüm yeryüzünde adaleti hakim kılacaklarına inanmaktadırlar. Ehl-i Sünnet’ten de bazı büyük şahsiyetler özellikle irfan ve tasavvufta ün yapmış kimseler Hz. Mehdi’inin varlığını itiraf etmişlerdir.
    Ehl-i Beyt Mektebinin Kaynaklarında Hz. Mehdi İle İlgili Hadisler:
    İmamlar on iki kişidir. İlki Hz. Ali, sonuncusu ise Hz. Mehdi’dir. Bu hususta tam 91 hadis vardır.
    İmamlar on iki kişidir ve sonuncusu Mehdi’dir: Bu hususta 94 hadis vardır.
    İmamlar on iki kişidir, dokuzu Hüseyin’in soyundandır ve dokuzuncusu Mehdi’dir: 107 hadis.
    Mehdi, Peygamber’in Ehl-i Beyt’indendir: 389 hadis.
    Mehdi, Ali’nin soyundan gelecektir: 214 hadis.
    Mehdi, Fatıma’nın soyundan gelecektir: 192 hadis.
    Mehdi, Hüseyin’in soyundan gelecektir: 185 hadis.
    Mehdi, Hüseyin’in dokuzuncu evladıdır: 148 hadis.
    Mehdi, Ali b. Hüseyin’in evladıdır: 185 hadis.
    Mehdi, İmam Muhammed Bakır’ın evladındandır: 103 hadis.
    Mehdi, İmam Cafer Sadık’ın soyundan gelecektir: 103 hadis.
    Mehdi, İmam Sadık’ın 6. soyundan gelecektir: 99 hadis.
    Mehdi, Musa b. Cafer’in soyundan gelecektir: 101 hadis.
    Mehdi, Musa b. Cafer’in 5. soyundan gelecektir: 98 hadis.
    Mehdi, Ali b. Musa Rıza’nın 4. soyundan gelecektir: 95 hadis.
    Mehdi, İmam Muhammed Taki’nin 3. soyundan gelecektir: 90 hadis.
    Mehdi, İmam Hâdi’nin soyundan gelecektir: 90 hadis.
    Mehdi, İmam Hasan Askeri’nin evladıdır: 145 hadis.
    Mehdi’nin, babasının adı Hasan’dır: 148 hadis.
    Mehdi’nin adı ve künyesi, Resulullah’ın (s.a.a) adı ve künyesi ile aynıdır: 47 hadis. (Bu bilgiler Ayetullah Emini’nin eserine istinaden verilmiştir.)
    Biz örnek olsun diye bir hadisi naklediyoruz:
    Ali b. Ebi Talib (a.s) kendi etrafındaki sahabileri muhatap alarak onlara şöyle buyurmuştur: "Allah için söyleyin, Resulullah’ın son hutbesinde "Ey insanlar, ben Allah’ın Kitab’ını ve Ehl-i Beyt’imi sizlere bırakıyorum. Onlara sarılın ki sapıklığa düşmeyesiniz. Zira Allah Teâlâ bana kıyamete dek onların asla birbirinden ayrılmayacağını haber vermiştir." dediğini biliyor musunuz? Bu sırada Ömer b. Hattab kızarak, "Ya Resulallah, bu söz tüm Ehl-i Beyt’in hakkında mıdır?" diye sorunca o Hazret "Hayır, bu hüküm benim vasilerim hakkındadır ki ilki Ali b. Ebi Talib’dir; o benim kardeşim vezirim ve halifemdir, müminlerin velisidir. Ali’den sonra evladım Hasan, daha sonra Hüseyin ve ondan sonra da Hüseyin’in evlatlarından dokuz kişi benim vasilerimdir. Kıyamete dek birbirleri ardınca gelecektirler. Onlar yeryüzünde şahit, insanlara hüccet, ilim hazineleri ve hikmet madenleridir. Onlara itaat eden Allah’a itaat etmiştir; onlara isyan eden ise Allah’a isyan etmiştir." Hz. Ali’nin (a.s) sözleri buraya varınca oradakiler cevab olarak "Evet!" dediler, "Biz, Resulullah’ın böyle buyurduğuna şehadet ederiz."( Cami-u Ahadis-iş Şia, c.1, Önsöz.)
    B: Alametleri:
    1. Bir çok hadislerde yer aldığı üzere Hz. Mehdi’nin zuhurundan önce Ebu Süfyan’ın neslinden olan birisi kıyam edecektir. Bu şahıs şöyle tavsif edilmiştir. Görünümde salih ve daima Allah’ı zikreden birisidir. Ama insanların en kötüsü ve soysuzudur. Bir çok insanı kandıracak kendisiyle işbirliğine razı edecektir. Şam Hums Filistin, Ürdün ve Kinnisrin (Eski Halep) bölgelerini ele geçirecektir. Şiilerden bir grubu katledecek ve Hz. Mehdi’nin zuhurunu duyunca onunla savaşması için bir ordu gönderecektir. Ama Hz. Mehdi’yi bulamayacak ve Mekke Medine arasında bir yerde ordusuyla birlikte yerin dibine gömülecektir.
    2. Deccal’ın zuhuru da Hz. Mehdi’nin zuhurunun alametlerinden biridir. Deccal’ı şöyle tavsif etmektedirler: Kafir birisidir. Bir gözü kördür. Bir gözü de alnındadır ve yıldız gibi parlamaktadır. Alnında şöyle yazılıdır: "Bu Kafirdir". Bunu okuma-yazması olan veya olmayan herkes okumaktadır. Beyaz bir merkebe binmektedir ki her adımı bir mil kadardır. Gökler onun emriyle yağmur yağdıracak ve yeryüzü bitki bitirecektir. Yeryüzünün hazineleri onun elindedir. Ölüyü diriltecek ve herkesin duyacağı gür bir sesle şöyle diyecektir: "Ben sizin yüce tanrınızım ki sizleri yaratmış ve rızık vermekteyim. Bana doğru koşunuz."
    Peygamber (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Deccal zuhur etmeden önce yetmiş Deccal zuhur edecektir." ( Mecme-uz Zevaid, c.7, s.333.)
    Mezkur hadislerden de anlaşıldığı gibi Deccal belirli bir şahıs adı değildir.Tüm yalancı ve saptırıcı kimseler için kullanılmaktadır. Ancak bunların en tehlikelisi Hz. Mehdi (a.s)’ın zuhurunun arefesinde meydana çıkacaktır.
    3. Mucizeyle Birlikte Olan İlahi Çağrı: İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “(Hz. Mehdi) Rükn ve Makam arasında durur, yüksek sesle şöyle seslenir: “Ey benim temsilcilerim, özel dostlarım, ey ben zuhur etmeden Allah’ın bana yardım etmesi için yeryüzünde hazırladığı kimseler, itaat ederek bana gelin.” Onlar yeryüzünün doğu veya batısında mihrap veya yataklarında olduğu halde İmam (a.s)’ın sesini işitirler. Bu bir tek ses onların hepsinin kulağına gider ve hepsi ona doğru hareket ederler. Çok geçmeden göz açıp kapatıncaya kadar hepsi huzuruna varırlar. Bu (azametli toplantı) Rükün ve Makam arasında (güneş doğmadan önce) gerçekleşecektir.” (Bihar’ul-Envar, c. 53, s. 7)
    C: Buhari ve diğer Ehl-i Sünnet Kaynaklarında Hz. Mehdi:
    Sahih-i Müslim ve Sahih-i Buhari de yer alan bir takım hadislerde her ne kadar Mehdi (a.s)’ın adı açıkça zikr edilmemesine rağmen, onların Hz. Mehdi (a.s) hakkında oldukları şüphe götürmeyecek derecede açıktır. Bu yazımızda sözü geçen hadislerden bazılarına yer vermek istiyoruz:
    1-Buhari Sahih’inde Bab’un-Nuzul-i İsa b. Meryem’de Ebu Hureyre’den Peygamber’in şöyle buyurduğunu nakletmektedir:
    “İsa b. Meryem aranıza indiğinde ve imamınız da sizden olduğunda haliniz ne olacak?”( Sahih-i Buhari, c.4, Bab-u bed-il halk, Bab-u nuzul-i İsa)
    2-Müslim Sahih’inde Cabir b. Abdullah’tan naklen Peygamber’in şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir:
    “Ümmetimden bir grup sürekli hak yolunda savaşacak ve kıyamete kadar üstün olacaklardır. Sonunda İsa b. Meryem nazil olur, onların emiri şöyle der: Gel bizlere namaz kıldır, ama o şöyle der: Hayır emiriniz kendinizdendir ve bu Allah’ın bu ümmete verdiği bir saygınlıktır.” ( Sahih-i Müslim, c.2, Bab-u nuzul-i İsa)
    Diğer sihah kitaplarında yer alan Mehdilik inancı ile ilgili hadisler
    1-Tirmizi Sahih’inde Peygamber (s.a.a)’den şöyle rivayet etmektedir: “Adı adım olan Ehl-i Beyt’imden birisi Araplara hakim olmadıkça dünya sona ermez.” (Sahih-i Tirmizi, be Şerh-i İbn’il-Arabi, 9/74 ve Sünen-i Ebi Davud, Kitab’ul-Mehdi, 4282. hadis)
    2-Ebu Davud Sünen’inde şöyle rivayet etmektedir: “Kıyamet’in kopmasına bir gün dahi kalsa Allah Ehl-i Beyt'imden birini gönderir ve o yeryüzü zulümle dolduğu gibi onu adalet ile doldurur.” (Sünen-i Ebi Davud-Kitab’ul-Mehdi, 4283. hadis)
    3-Ebu Davud ve İbn-i Mace, Peygamber (s.a.a)’den şöyle rivayet etmektedir:
    “Mehdi benim itretimden (kendi soyumdan) ve Fatıma’nın evlatlarındandır.” (Sünen-i Ebi Davud, Kitab’ul-Mehdi, 4284. Hadis)
    Mehdilik ile ilgili hadisleri Sünen-i Ebi Davud, c. 4, Kitab’ul-Mehdi; Sünen-i İbn-i Mace, Kitab’ul-Fiten, Bab-u Huruc’il-Mehdi, Cami’us-Sahih-i Tirmizi, Kitab’ul-Fiten, Bab-u maca fil Mehdi gibi kaynaklarda inceleyebilirsiniz.


    2- GADİR BAYRAMI İLE İLGİLİ HADİSLER YAZMANIZI İSTİYORUM.

    Hadislerde yer aldığına göre her peygamber zilhicce ayının 18. günü olan Gadir bayramını kutlamışlardır. Bu günün adı göklerde Ahd-i Mahud ve yerde Misak-i Ma’huz’dur. Hz. Ali (a.s)’ın sevgisi imanı kamil edendir. Allah Teala bu günün önemine Kur’an’ı Kerim’de değinmiş ve Gadir-i Humda şu ayet-i kerime’yi Resulullah’a indirmiştir: “Bugün dininizi ikmal ettim, size verdiğim nimetimi tamamladım ve İslam’ı size din olarak (verip buna) razı oldum”
    Gadir Hum bayramının önemi ile ilgili iki hadis:
    1. İmam Cefer Sadık (a.s)’den şöyle sordular: “Müslümanların Cum’a, Kurban ve Ramazan bayramlarından başka bir bayramı da var mı?” İmam: “Evet dedi, tüm bayramlardan hürmeti daha fazla olan bir bayram vardır.” “Hangi bayramdır?” diye sorulunca şöyle cevap verdi: “Resulullah (s.a.a)’in Hz. Ali (a.s)’ı kendi halifesi olarak tayin ettiği gündür. Bu günde Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdular: “Ben kimin mevlasi (önderi) isem, Ali de onun mevlasıdır.” Bugün Zilhicce ayının 18. günüdür....
    2. Ebi Nesr Bezenti naklediyor ki: İmam Reza (a.s): şöyle buyurdu: “Ey Ebi Nesr! Nerede olursan ol, Gadir bayramında Hz. Ali (a.s)’ın mukaddes mezarının yanında olmaya çalış. Şüphesiz Allah bu günde her mümin erkek ve kadının altmış yıllık günahını bağışlar. Bu günde, Ramazan ayında ve Kadir gecesinde ve Fıtır gecesinde Cehennem’in ateşinden kurtardığı kimselerin iki katını azaptan kurtarır. Bu günde mümin kardeşine verdiğin bir dirhem diğer zamanlarda verilen bin dirhem değerindedir... (bkz. Mefatihu’l-Cinan).


    3- İmam-ı ali (r.a) hilafete haklı oldugu halde (şii lere göre) ebu bekir (r.a),ömer (r.a) ve osman (r.a.) ın hilafetleri döneminde onlara isyan etmediği gibi onların şeyhül islamlığı vazifesini ,( yirmi üç sene )kemal-i liyakatla yerine getirdi.NEDEN ?

    Sorunun cevabı için şu noktaları nazara almak gerekir:
    Evvela birinci, ikinci ve üçüncü halife dönemlerinde şeyhü’l-islamlık makamı diye bir şey yoktu, ve hiçbir meşhur tarihçi ve bilgin de bu dönemlerde böyle bir kurumun varlığından söz etmemişlerdir.
    Buna göre, sorunuz yanlış bir varsayım üzerine kuruludur ve temelden yanlıştır. Ama eğer maksadınız ilk üç halife döneminde Hz. Ali (a.s)’ın ilmine müracaat etmeleri ise, elbette bu doğrudur. Ama şu gerçeği bilmek gerekir ki, Hz. Ali (a.s)’ın halifelere karşı tavrı, asla halifeleri meşru gösterecek şekilde değildi. Bunu anlamak için, Hz. Ali (a.s)’dan nakledilen aşağıdaki söz ve hutbeler üzerinde düşünmek yeterlidir. Hz. Ali (a.s), Cemel savaşından önce yaptığı bir konuşmada şöyle buyuruyor:
    “Allah’a yemin ederim ki, Allah Teala, Yüce Peygamber’inin ruhunu aldığından bugüne kadar, sürekli ben hakkımdan uzaklaştırılmış bulunuyorum...” (Nehcu’l-Belağa, Hutbe: 6.)
    Yine kendi hilafeti döneminde halifeler dönemiyle ilgili bir konuşmasında halifelerin ona ait olan bir hakkı yağmaladıklarını dile getirerek, gözünde diken boğazında kemik kalmış biri gibi bu duruma tahammül ettiğini açıkça dile getirmiştir:
    “Allah’a andolsun ki falan kimse (Ebi Kuhafe oğlu Ebubekir), hilafete göre yerimin, değirmen taşının mili gibi olduğunu bildiği halde hilafeti bir gömlek gibi üzerine giyindi. Oysa sel her zaman benden akar ve hiç bir kuş benim yükseldiğim yüce zirvelere yükselemez. Ben de hilafetle kendi arama bir perde gerdim, ondan tümüyle yüz çevirdim.
    Başladım kendi kendime düşünmeye; şu kesilmiş elimle hemen atağa mı geçeyim, yoksa şu kapkaranlık körlüğe sabır mı edeyim? Öyle bir karanlık ve körlük ki bu, büyüğü tamamıyla yıpratır, küçüğü tümüyle ihtiyarlatır, mümin kimse de Rabbine ulaşıncaya dek bu karanlık körlükte sürekli olarak zahmetten zahmete düşer.
    Gördüm ki sabretmek akla daha yatkındır, sabrettim. Ama gözümde diken vardı, boğazımda ise kemik. Mirasımın tümüyle yağmalandığını görüyordum.” (Nehcu’l-Belağa, Şıkşıkıyye Hutbesi)
    Ali’nin Medin’de kendi hilafeti döneminde okuduğu bir hutbede neden hakkını almak için kıyam etmediğini de şöyle açıklamıştır:
    “Peygamber (s.a.a), bizim aramızdan gittiğinde biz onun varisi, velileri ve öz soyundan olan yakınlarıyız, artık kimse hilafet konusunda bizimle niza etmez ve göz dikmez, dedik. Ama beklemediğimiz bir şekilde Kureyiş’ten bir grup bizim hakkımıza el uzatarak yöneticilik hakkını bizden aldı ve kendileri sahiplendiler. Allah’a yemin ederim ki, eğer Müslümanların arasında bölünme meydana gelmesi, küfrün tekrar geri dönerek dinin tamamen yok olması korkusu olmasaydı bu gün üzerinde olduğumuz şeyden farklı bir durumda olurduk.” (Şerh-i Nehcu’l-Belağa, Hutbe: 3)
    Hz. Ali (a.s), ikinci halife tarafından kurulan şurada kendisine hilafeti vermeleri karşısında, ortaya konulan Ebubkir ve Ömer’in yolunu devam ettirmesi şartını açıkça reddetmiş ve yalnız Peygamber’in sünnetine bağlı kalacağını açıklamıştır. Açıktır ki, Hz. Ali (a.s) onların Şeyhu’l-İslamlığını yapmış olsaydı veya onların hilafetteki yöntemlerini meşru bilseydi o zaman onların sünnetini bir ölçü olarak reddetmesinin bir anlamı kalmazdı. Yakubi nakletmiştir ki, Ömer’in kurduğu altı kişilik halife belirleme şurasında olan Abdurrahman b. Avf, Hz. Ali’yi bir kenara çekilerek şöyle dedi:
    “Allah bizimle senin aranda şahit olsun ki, kendi hilafetin döneminde Allah’ın kitabına ve Peygamberi’in sünnetine ve Ebubekir ve Ömer’in sünnetine uyasın.”
    Hz. Ali şöyle karşılık verdi:
    “Halife olursam gücüm yettiğince sizlerin arasında Allah’ın kitabı ve Peygamber’in sünnetine uygun olarak davranacağım.”
    Abdurrahman sonra Osman’ı bir kenara çekerek aynı sözü ona da dedi, Osman onun isteğini hemen kabul etti. Tekrar Hz. Ali’ye aynı teklifi tekrarladı; ama Hz. Ali yine aynı cevabı vererek sözlerine şunları ekledi: “Allah’ın kitabı ve Peygamber’in sünnetinin yanı sıra artık başka bir kimsenin gelenek ve gidişatına uymaya bir ihtiyaç yoktur. Aslında sen bu hilafet benden uzaklaştırmaya çalışıyorsun.”
    Bütün bunlar gösteriyor ki Hz. Ali (a.s)’a üç halife döneminde hilafet sistemini meşruiyetini kabul etmemiş ve onları kendi hakkını yağmalayan güçler olarak görmüştür. Elbette Hz Ali (a.s)’ın eşsiz ilmi makamı yüzünden, halifeler kendi siyasetleriyle çelişmediği ve bilgisizlik yüzünden başka bir alternatifleri de olmadığı hallerde İmam’a başvurulmuştur. İmam Ali de onların dinle ilgili sorularını halletmiştir ve İslam’ın hükmünü beyan etmiştir.
    Ama neden İmam’a başvurduklarında onların ilmi ihtiyaçlarını gidermiş ve onlara yol göstermiştir? Oysa isteseydi onların sorularına cevap vermeyi reddederdi. Bunun cevabı aşağıdaki hususa dikkat edilirse açıktır. Masum İmam’ın da Peygamberler gibi iki önemli ilahi vazifesi vardır; birincisi hilafet ve ikincisi şehadet (gözetleyicilik). Yani Hz. Adem leyhisselam’dan başlayarak her dönemde bu iki ilahi görevi üstlenmeleri için, her zaman bulunan masum ilahi şahsiyetler (peygamberler veya peygamberlerin vasileri) var olmuşlar.
    Hilafet görevi, insanların doğru şekilde yönetilmesini ve toplumda ilahi hükümlerin uygulanmasını sağlamak içindir. İkinci görev yani şahadet (gözetleyicilik) görevi ise dine bağlı olan insanların haktan sapmalarını önlemek ve sürekli ilahi hükümlerin tahriften korunmasını sağlamak içindir.
    Kur’an-ı Kerim’de bir çok ayet peygamberlerin bu iki ilahi göreve sahip olduğunu açıklamaktadır. Bu açıklama ışığında şu noktaya dikkat etmek gerekir ki, bir peygamber veya imamda bu iki görevden birinin sekteye uğraması yani bazı engeller yüzünden yürürlük kazanmaması, diğer vazifenin de tatil olmasını gerektirmez. Bir çok peygamber kendi dönemlerinde hilafet görevini yüklenmemesine rağmen ikinci görevlerini yani şehadet (gözetleyicilik görevini) yerine getirmiştir. Peygamber veya masum imam bu iki görevden hangisini ifa etmeye bir fırsat bulursa onu yerine getirmelidir. Çünkü bu onun ilahi mesuliyetidir.
    Hz. Ali (a.s) ilk üç halife döneminde hilafet görevini ifa etmekten mahrum bırakılmasına rağmen şehadet görevini kısmen ifa etmeye fırsat bulmuş ve bu vazifeyi yerine getirmiştir. Ancak bunun yanı sıra, sürekli onların hilafetlerinin meşru olmadığını çeşitli şekillerde imkan dahilinde beyan etmiştir. İslam’ın temeli tehlikeye düşmesin diye de bir kıyama baş vurmamıştır. Bizce, İslam tarihinde gerçek manada bir araştırması olan kimse bunların hiçbir gizli yönü olmayan apaçık gerçekler olduğunu anlar. İsteyen kabul eder ve istemeyen emr-i vakı’i müdafaa etmek için onları görmezlikten gelir.


    4- Beş çeşit takiyyeden bahsedildi neden imam-ı hüseyin yirmi-otuz bin kişilik orduya karşı KERBELA da takiyye yapmadı ve ayrıca imam-ı hasan muaviyeye karşı (kuvvetler denk olmasına ragmen ) kılıçlarını kınlarına koydular.

    Takiyye, insanın canını ve malını zalimlere karşı koruması için din çerçevesinde konulmuş bir hükümdür. Bu hüküm bir çok diğer ibadi vb. hükümlere göre öncelik taşımasına rağmen bu hükümden daha önemli hükümler de dinde vardır. Buna göre, canı ve malı korumaktan daha önemli bir mükellefiyet söz konusu olduğunda artık takiyyeye yer kalmaz.
    Örneğin dinin temeli tehlikeye düşer ve dinin korunması için kişinin hakkı açıkça söylemesi veya kıyam etmesi gerekirse, o zaman takiyye meşru olmaz. ve dini korumak kendi canının tehlikeye atmayı gerektirirse bile kişinin bu yolda hareket etmesi farz olur. Önceki yazılarımızda da işaret edildiği gibi böyle bir durumda takiyye haram olur.
    Ehl-i Beyt Mektebinin ünlü fakihlerinden olan Muhammed Hasan Necefi Hz. Hüseyin'in kıyamını fıkhi açısından tahlil ederken şöyle diyor:
    "....Üstelik, Ceddi Hz. Muhammed sellallahu aleyhi ve alihi'in din ve şeriatının korunması ve Yezit ve çevresinin kafir olduklarını muhalif ve muvafık olan herkese açıklaması bu kıyamına bağlıydı." (Bkz. Cevahir'ul-Kelam c 21 s. 296)
    Ancak burada başka bir soruyla karşılaşırız o da, dinin tehlike de olup olmadığını anlamak için başvurulacak ölçü nedir? Acaba bu konuda herkesin kendi teşhisi yeterli midir?
    Bu sorunun cevabında şunu söyleyebiliriz ki, bu konuda şahısların kendi teşhisleri geçerli olmasa da kesin olan şu ki, en azından Müslümanların önderi ve imamı konumunda olan Allah tarafından gönderilmiş ve belirlenmiş olan peygamberler ve masum imamların teşhisleri kendileri ve o dönemde olanlar için geçerlidir. Bu yüzden Hz. Hasan ve Hüseyin gibi masum bir imam, bir dönemin kıyam veya takiyye dönemi olduğunu belirledikten sonra, onun teşhisi sayesinde artık Müslümanların vazifelerini belirlemiş olur.
    Bu sorunun cevabının diğer boyutlarının da açıklık kazanması için şu noktalara dikkat etmek gerekir:
    A. Ehl-i Beyt Mektebindeki İmamet Anlayışı:
    Ehl-i Beyt mektebinde Ehl-i Beyt İmamları Allah tarafından belirlenmiş masum ve vehbi ilimlere sahip kişilerdir Onlar, hiçbir hareketlerinde Allah'ın emirlerinden bir kıl payı bile çıkmazlar.
    Bize onlara uymak ve onların emirlerine teslim olmak emredilmiştir; hatta imanlı olup olmadığımızın en önemli ölçülerinden biri, onlara kayıtsız şartsız tabi olup olmamamızla belli olur. Esasen Peygamber'e ve masum imamlara bu kayıtsız şartsız itaat tevhid inancından sonra dinin bize öğrettiği en önemli emirdir. Diğer emirler Allah Teala'nın iradesi gereği ancak bunun çerçevesinde anlam kazanır ve kabul olur.
    Bizler zayıf aklımızla onların davranışlarının hikmetini anlasak da anlamasak da bu böyledir.
    Bu konunun daha iyi anlaşılması için aşağıdaki ayet ve hadislere dikkat edin:
    Kur'an-ı Kerim şöyle buyuruyor:
    "Rabbine and olsun ki, kendi aralarında çıkan ihtilaflı konularda seni hakem kılıp sonrada senin verdiğin hükme hiçbir sıkıntı duymaksızın tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olamazlar." (Nisa: 65)
    Ehl-i Beyt İmamlarından gelen sahih hadislerde şöyle nakledilmiştir.
    "Bilin ki, eğer bir adam geceleri ibadetle gündüzleri oruçla geçirir, tüm malını Allah yolunda sadaka verir ve ömür boyunca her yıl hacca gider de Allah'ın velisinin velayetini tanımaz; onun velayetini kabul etmez ve tüm amelleri onun kılavuzluğu ile olmazsa yaptığı amellerin mükafatı konusunda Allah'a bir hakkı olmaz ve iman ehlinden de sayılmaz". (El-Kafı c.2, s. 18; Vesailu'ş-Şia c. 18, s. 44.)
    Diğer bir hadiste şöyle yer almıştır: "İblis Adem (a.s)'a secde etmeğe emredildiğinde Allah'tan istedi ki, beni bu emrini yerini getirerek Adem'e secde etmemekten mazur gör; bundan sonra sana öyle bir ibadet edeyim ki hiçbir mukarreb melek sana öyle bir ibadet etmemiş olsun. Bunun üzerine Allah Teala tarafından hitap geldi ki, senin ibadetine ihtiyacım yoktur."
    Demek Allah kendisine kulluk etmeği ve ona tapmayı ancak kendi Peygamberine ve yeryüzündeki halifesine boyun eğmek ona itaat etmeğe bağlı kılmıştır. Bu yüzden Allah, başka türlü bir ibadeti, insan kendisini onun için çok fazla yorsa da kabul etmez.
    Kısacası Ehl-i Beyt mektebine göre Peygamber (s.a.a)'ın ve onun Ehl-i Beyt'inin yaptıkları işlere tam bir teslimiyet göstermeyen ve o işlere itirazda bulunan ve kendinden aksı görüşler ortaya koyan kimseler gerçek manada Peygamber ve Ehl-i Beyt'ini tanımayan zayıf imanlı ve bazen imandan yoksun kimselerdir. Örneğin Peygamber'in Hudeybiye sulhunu yapması veya hac mut'asını teşri etmesi veya kendinden sonrası için bir vasiyet yazdırmak istemesi vb. olaylarda Peygamber'in görüşüne karşı görüşler ortaya koyanlar ve Peygamber'e itiraz edenler bu gruptan insanlar sayılırlar. Çünkü Peygamber'in Peygamberliği kesin delil ile örneğin mucize ile bize ispatlandıktan sonra böyle bir itiraz gerçekte Allah'a karşı itiraz sayılır ve cehaletin alametidir.
    Ehl-i Beyt İmamlarının hayatında olan ve bizlerin basit bir düşünceyle onları yorumlamakta zorluk çektiğimiz gerçeklerin şu veya bu şekilde Peygamberlerin hayatında da olduğu kesindir; bizlere düşen bunların hikmetini anlamaya çalışmanın yanı sıra her halükarda onlara uymak ve ittiba etmekten başka bir şey değildir.
    Buna bazı örenkler verelim:
    1. Allah Teala, Hz. İbrahim'in ailesinden ve soyundan çok sayıda Peygamber göndermiştir. Hz. İbrahim ve iki oğlu İshak ve İsmail İsahak'ın oğlu Yakup Yakup'un oğlu Yusuf hepsi peygamberdirler. Hatta Kur'an'da ismi geçen diğer bir çok peygamber de aynı soydan ve ailedendir. Kur'an Kerim "Birbirinden gelen bir soydur" diye nitelendirmiştir. Aynı durum Peygamber'ın Ehl-i Beyti için de söz konusudur.
    2. Hz İsa (a.s) çok fakirce bir hayat yaşadığı hatta barınacak bir evinin olmadığı ve kuru toprağın üzerinde yattığı ve insanları dünyaya karşı zahit olmaya davet ettiği bellidir; ama diğer yandan büyük bir Peygamber olan Hz Suleyman bir sultan olarak yaşamış ve bir Sultan layık olan tüm ihtişamı taşımıştır.
    3. Hz Yusuf bir Peygamber olarak bir kafir olan Mısır'ın Padişah'ına vezir olmayı kabul etmiştir. Hatta böyle bir görev için kendini aday göstermiştir.
    Kısacası biz bu benzeri konularda Peygamberler ve onların masum olan varislerinin tutumlarının hikmet ve felsefesini anlasak da anlamasak da onları kabul etmek tabi olmakla yükümlüyüz.
    Peygamber (s.a.a):
    "Hasan ve Hüseyin iki imamdır İster kıyam etsinler ve isterse kıyam etmeyip otursunlar" diye buyurmuştur.
    keza
    "Hasan ve Hüseyin cennet gençlerinin efendileridirler."
    Bu vb. hadisler bize sahih olarak ulaştıktan ve özellikle onları masum imamlar olarak kabullendikten sonra onların davranışlarındaki hikmeti barış ve savaşlarının felsefesini anlasak da anlamasak da her halükarda onlara uymaya onarı imam kabul etmeye mükellefiz.
    İşte Bu cevaba işaretle Muhammaed Hasan Necefi, Cevahir'ul-Kelam adlı eserinde şöyle diyor:
    "Hz. Hüseyn'in kıyamına gelince bu kıyam ilahi sırlardan bir sırdan ve gizli ilimlerden bir ilimdir." Sonra birkaç fıkhı açıklamaya yer veriyor ve şöyle devam ediyor:
    "Üstelik İmam'ın özel bir mükellefiyeti söz konusudur. O özel mükellefiyetini yerine getirmek için hareket etmiş ve o emri icabet etmiştir. İmam hatadan uzak olduğu için onun söz ve işlerinde itirazın anlamı yoktur. İşte bu yüzden de, delillerin zahirine uymak ve delilin umum ve genel kaideleri çerçevesinde hareket etmek ve bu delillerin birbirleriyle çeliştiği konularda zanni tercihlerle birini tercih etmekle yükümlü olan kimsenin mükellefiyeti ona mukayese edilemez."
    B. Neden Hz. Hasan Barıştı ve Hz. Hüseyin Kıyam Etti?
    Neden Hz. Hasan'ın barışıp ve Hz. Hüseyin'in barışmadığını anlamak için ilk önce bu iki hidayet imamının barış ve kıyamlarının iki dönemde gerçekleştiğine ve bu iki dönemin birbirinden tamamen farklı olduğuna dikkat etmek gerekir.
    Muaviye'nin kendi döneminde İslam adına işlediği cinayetler ve İslamı yıkmak için yaptığı faaliyetler burada sıralayıp yazılmayacak derecede çoktur. Biz bunlardan bir kaçına işaret ediyoruz:
    1.Müslümanların hak halifesi olan Hz. Ali'ye karşı başkaldırmak ve binlerce Müslüman'ın ölümüne sebep olmak,
    2. Hz. Ali'ye karşı alenen minberlede lanet okutmak,
    3. Hucr gibi büyük şahsiyetleri sırf Hz. Ali ile olan sevgileri için katletmek .
    4. Dinde bir çok bidat çıkarmak,
    5. Oğlu Yezidi kendisinden sonra halife ilan ederek ona biat almak, Ve bunun bir ilahi takdir olduğunu ilan etmek,
    6. Hz. Muhammed (s.a.a)'ın isminin tamamen yok edilmesini kendisinin bir hedef olarak seçmek.
    Ama tüm bunlara rağmen Muaviye gerçek yüzünü gizleyerek kendisini din taraftarı gösteriyor ve asla dine karşı olduğunu ortaya koymuyordu. Müslümanların çoğu ve özellikle Şam halkı da onun gerçekte Peygamber'in sahabisi ve bir yakını olarak destekliyordu.
    İşte böyle bir dönemde birinin çıkıp da ben İslam'ı tatbik etmek istiyorum onun için kıyam ederek Muaviye'ye karşı gelecek olduğunu ilan edecek olsaydı ve sonra da onun bu kıyamı sonuçsuz kalsaydı bu kıyamın Müslümanların bilinçlenmesinde bir etkisi olmaz ve halk o kıyam edeni suçlar ve onun kendine makam elde etmek için başkaldırdığını ileri sürerlerdi ve onun kıyamı kendi canının ve dostlarının canını tehlikeye düşürmekten başka bir işe yaramazdı. Oysa böyle bir ortamda sağlığını koruyarak çeşitli vesilelerle Müslümanların bilinçlenmesi için çaba göstermesi mümkündür.
    Ancak Yezid'in dönemi tamamen farklıydı Çünkü Yezid alenen İsalm hükümlerini çiğniyor, açıkça şarap içiyor; maymun oynatıyor ve o asla babası gibi kendisini imanlı biri göstermeye çalışmıyordu. Böyle birisinin Peygamber'in halifesi olamaya layık olmadığı en basit düşünceye sahip Müslümanlarca bile kolayca biliniyordu. Yani Yezid'in döneminde Müslümanların bilinç yetersizliği yoktu sadece dinlerini müdafaa için cesaret yetersizliği vardı; herkes can ve malları tehlikeye düşmesin diye susmuş ve bir şey söylemiyor ama Yezid'in mahiyetini iyice biliyordu.
    Böyle bir durumda her şey bir ilahi kıyam için hazırdı Daha doğrusu İslam'ın eğrilikten tek kurtuluş yolu böyle bir hareketti. Bu kıyam sayesinde ümmette kaybolan hamaset ve şecaat ruhu yeniden dirilecek ve herkes içinde bulunduğu bana ne lazımcılıktan kurtulacaktı İşte böyle bir durumda Hz. Hüseyin diyor ki:
    "Ey insanlar! Resulullah buyurmuştur ki, "Her kim Allah'ın haramını helal bilen, ahdini bozan, Resulünün sünnetine muhalif olan, kulları arasında günah ve haksızlık yapan zalim bir yönetici görür, ameli ve sözüyle ona karşı muhalefet etmezse Allah-u Teâla böyle bir adamı, o zalimi sokacağı yere (cehennem'e) sokar." Ey insanlar! bilin ki, bunlar (Yezid ve yardımcıları) Allah'ın itaatini terk edip Şeytan'ın itaatine sarıldılar. Fesadı yayıp ilahi sınırları tatil ettiler. Fey'î (ganimeti) kendilerine ayırdılar. Allah'ın haramını helal, helalını da haram ettiler (emr ve nehiylerini değiştirdiler.)
    Yine Buyuruyor ki,
    "Allah'ım! Sen de biliyorsun ki bizim kıyamımız, saltanat hevesiyle veya dünya malına düşkünlüğümüz dolayısıyla değildir. Amacımız, senin dininin işaretlerini diriltip egemen kılmak, sana ait olan şu yeryüzünü ıslah edip her yerde huzur ve güvenliği sağlamak, zulme uğrayan kullarını zalimlerin şerrinden kurtarmak ve senin farzlarını, sünnetlerini ve emirlerini uygulamaktır." (Tuhef'ul-Ukul, s. 243).
    Yine buyuruyor ki
    "Eğer Muhammed'in dini sadece benim şahadetimle ayakta kalacaksa ben ölüme hazırım."
    Kısacası, Hz. Hasan ve Hüseyin değişik şartlarda ilahi görevleri gereği iki değişik yönteme başvurmuşlardır. Bu yöntemleri en ufak teferruatına kadar Peygamberlerin hareketinde olduğu gibi kendi şahsi görüşleri gereği değil doğrudan Allah'tan vehbi ilimleriyle ve Peygamber'den kendilerine ulaşan özel vasiyet çerçevesinde takip etmişlerdir.
    Hatta Hz. Hasan'ın barışı Hz. Huseyin'in kıyamına zemin hazırlamıştır, Yani Hz. Hasan Hz. Hüseyin'in döneminde olsaydı aynen Hz. Hüseyin gibi kıyam ederdi; Hz. Hüseyin de Hz Hasan'ın döneminde olsaydı Hz. Hasan'ın tavrını izlerdi.


    5- Ehli Beyte murad :Hz. Muhammedin(asv)Sünneti seniyesine temesük etmektir. Eyer Hz Muhammedin sünneti seniyesine tabi degilse ehli Beyten olmıyacağı ehli ilimce belirlenmiştir.Ehli Beyte mensub olanlar : Başta Hz Ali Ks.Hz Hasan Hz Hüseyin Hz Fatma annemidir. Ayrıca Hz Muhammedin Hanımları da Ehli Beyt olarak kabul edilmiştir.

    Yazinizda “Ehl-i Beyt’ten murad Hz. Muhammedin(asv) sünneti seniyesine temesük etmektir. Eger Hz Muhammedin sünneti seniyesine tabi degilse Ehl-i Beyt’ten olmiyacagi ehli ilimce belirlenmistir” diye açiklamaniz sizin Ehl-i Beyt terimi farkli bir anlamda kullandiginizi gösterir. Bizce Kur’an-i Kerim’de ve hadislerde geçen Ehl-i Beyt kelimesi sadece belirli sahislari ifade etmektedir. Bunlar su kisilerdir: 1. Hz. Muhammed (Allah’in salat ve selami ona ve Ehl-i Beyt’ine olsun) 2. Hz. Ali (Allah’in selami ona olsun) 3. Hz. Fatima (Allah’in selami ona olsun) 4. Hz. Hasan (Allah’in selami ona olsun) 5. Hz. Hüseyin (Allah’in selami ona olsun) 6. Hz. Zeynelabidin (Allah’in selami ona olsun) 7. Hz. Muhammed Bakir (Allah’in selami ona olsun) 8. Hz Cafer Sadik (Allah’in selami ona olsun) 9. Hz. Musa Kazim (Allah’in selami ona olsun) 10. Hz. Ali Er-Riza (Allah’in selami ona olsun) 11. Hz. Muhammed Taki (Allah’in selami ona olsun) 12 Hz. Ali Naki. (Allah’in selami ona olsun) 13. Hz. Hasan Askeri (Allah’in selami ona olsun) 14. Hz. Mehdi (Allah’in selami ona olsun) Ehl-i Beyt terimi Peygamber’e atfedilerek Peygamber’in Ehl- i Beyt’i olarak kullanildigi gibi, bazen Peygamber (s.a.a)’i de içine alacak sekilde genis bir anlamda kullanilir. Nitekim Peygamber (s.a.a), bazen kendisinden ve diger Ehl-i Beyt’inden “Biz Ehl-i Beyt” olarak söz etmistir. Kisacasi Ehl-i Beyt terimi sadece yukarida mübarek isimlerini zikrettigimiz kisileri ifade etrmektedir; baska hiç bir kimseyi degil; Bu terimi Peygamber’in soyundan gelenleri ifade etmek için kullanilan seyyit ve serif kelimelriyle karistirmamak gerekir. Ehl-i Beyt kelimesinin yukarida zikredilen belli kisiler anlamina geldigini isbatlayan bazi deliller söyledir: 1. Tethir Ayeti ve Kisa Hadisi: Tirmizi Sünen’inde (Hadis: 3129 ve 3719) Hakim Müstedrek’inde (c. 3 s. 146) ve Beyhaki Sünen’inde (c.2 s. 169) ve diger bir çok muhaddis Ummu Seleme’nin söyle dedigini nakletmislerdir: “Allah yalniz siz Ehl-i Beyt’ten her türlü kusur ve kötülügü gidermeyi ve sizleri tertemiz kilamayi irade etmistir…” ayeti benim evimde nazil oldu. O zaman evde Fatima, Ali, Hasan ve Hüseyin vardi. Resulullah bunlarin üzerine abasini örterek: “Bunlar benim Ehl-i Beyt’imdir; Allah, bunlardan her türlü kusuru gider ve bunlari tertemiz kil” dedi.” Bu hadis Sia ve Ehl-i Sünnet kaynaklarindaki mütevatir olarak nakledilmistir. Üstelik bir çok senedi de sahihtir. Bizzat Tirmizi ve Hakim yukaridaki hadisin senet yönünden sahih oldugunu kaydetmislerdir. Mustadrek’us-Sahiheyn’in nakline göre hadisin sonunda su ifade yer almistir: “Ummu Seleme diyor ki: “Ya Resululah, ben Ehl-i Beyt’ten degil miyim? diye sordum; Resulullah: “Sen hayir üzeresin; ama Ehl-i Beyt’im bunlardir” diye ceap verdi.” Ahmet b. Hanbel’in naklinde de su ifade yer almistir: Ummu Seleme diyor ki: “Ben abayi kaldirarak onlarin yaninada yer almak istedim; Resulullah abayi benim elimden çekerek “Senin akibetin hayirlidir” buyurdu. Tehavi Müskil-ul Asar’da su hadisi nakleder: Umret’ul Hamdaniye diyor ki “Ben Ummu Seleme’nin yanina gelerek: “Ey Ümm’ül-Müminin, dedim, bu adam hakkinda bana bilgi ver; bazilari onu seviyor; bazilari ise onu sevmiyor. Maksadi Ali b. Ebitalip idi.” Ummu Seleme: “Sen nasil? onu seviyor musun? Yoksa ona düsman misin? diye sordu; Umre : “Ben ne onu seviyor ve ne de ona dusmanlik besliyorum” dedim. Bunun üzerine Ummu Seleme aba hadisini anlatarak söyle dedi Allah, “Sadece siz Ehl-i Beyt’ten her türlü kusur ve pisligi gidrermeyi ve sizleri tertemiz kilamayi irade etmistir...” ayetini indirdi; evde sadece Cebrail, Resulullah, Ali, Fatima, Hasan ve Hüseyin var idi. Ben Ya Resulullah, ben de Ehl-i Beyt’ten miyim? diye sordum. Resulullah Allah katinda senin için hayir vardir; dedi. Ben, soruma evet diye karsilik vermesini arzu ediyordum; o zaman evet diye cevap vermesi günesin dogup isigini saçtigi her seyi bana vermekten daha sevimli idi. (Müskül’ül-Asar c. 1 s. 336) Görüldügü gibi, Resulullah ayette geçen Ehl-i Beyt kelimesi hakkinda her hangi bir yoruma yer birakmamak için abasini Ehl-i Beyt’inin üzerine örterek bu Ehl-i Beyt’en maksadin kimler oldugunu açik bir sekilde ortaya koymustur. Resulullah’in bunlari bir abanin altinda toplamasi ve hatta bir çok nakilde yer aldigi üzere Ummu Seleme’nin bile onlarin yanina katilmasina engel olmasi Ehl-i Beyt’in kim olduklari hakkinda her türlü süpheyi ortadan kaldirmak içindir. Peygamber’in hanimlarindan hiç birinin bu ayetin kendisi hakkinda nazil oldugunu iddia etmemesi de bu ayette geçen Ehl-i Beyt kelimesinin açik bir sekilde Peygamber’in döneminde Hz. Ali, Hz. Fatima, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin’e tahsis edildigini göstermektedir. Ehl kelimesinin asil mana itibariyla de zevceye denilmedigini lugat kitaplarini incelemekle anlamak mümkündür; hatta Sahih Müslim’de varolan Zeyd b. Arkam’in hadisi de bunu göstermektedir. Sahih Muslim’de nakledildigi üzere “Zeyd b. Arkam’den Ehl- i Beyt’ten kimler kast edilmistir? Acaba maksat Peygamber’in hanimlari midir? diye sorulunca, Hayir, Allah’a yemin ederim ki, hanim kocasiyla uzun bir dönem yasar sonra kocasi onu bosar ve o kendi babasina ve ailesine döner, dedi. (Sahih-i Müslim Hadis: 4425) Hz. Hüseyin (as)’in evlatlarindan olan yukarida mubarek isimlerini zikrtettigimiz diger dokuz Imam’in Ehl-i Beyt’en oluslari ise, bir önceki Imam’in kendinden sonra gelecek Imam’i sahsen tanitmasi ve Peygamber’in gelecegini bildirdigi on iki imam’dan ve Ehl-i Beyt’ten oldugunu açiklamasi ile sabittir. Söz konusu ayetin Peygamber’in hanimlariyla ilgili ayetlerin siyakinda yer alisina dayanarak bu ayetin Peygamber’in hanimlari hakkinda nazil oldugunu söylemek ise nassa karsi ictihat oldugundan geçersizdir. Yukaridaki açiklamalardan anlasildigi üzere bu ayetin Peygamber’in hanimlari hakkinda nazil oldugunu israrla söyleyen Ikrime ve Mucahit gibi kisilerin sözü temelsiz ve batildir. Bunlarin hadis uydurduklari hatta Ikrime’nin yalan olarak hadis uydurdugu için bir süre Abdullah b. Abbas’in oglu tarafindan tuvaletin kapisin baglandigi ve Mucahid’in Abbasi halifesi Mansur’a istediginiz konuda sizin için hadis uydurabilirim dedigi sabittir. Nesai Mucahid’i taninmis yalancilardan saymistir. Bu zatin Hz Ali’ye karsi düsmanligi da açiktir. (bkz. Vefeyat’ul-A’yan c.1 s.320; Delail’us-sidk c. 2, s95) 2. Selam Hadisi Sahih Tirmizi Musnet Ahmet ve Musnet Teyalisi ve Mustadrek’us-Sahiheyn’de Ust’ul-gabe’de yine Mecme’uz- Zavait, El-Istib ve bir çok diger hadis ve tefsir kaynaginda nakledilmistir ki: Resulullah (s.a.a) alti ay boyuncz sabah namazi için çiktiginda Hz. Fatima’nin kapidina ugrayarak söyle derdi: Namaz vaktidir Ey Ehl-i beyt! Gerçekten Allah sizden her türlü kusur ve kötüügü gidrmek ve sizleri tertemiz kilamak istemektedir. Hakim, Ma’rifet Ulumul- Hadis adli eserinde bu hadisin Abdullah b. Abbas ve baskalari yoluyla mütavetir olarak nakledildigini kaydetmistir. 3. Mubahele Olayi Muslim Sahihin’de kendi senediyle Sa’d b. Ebi Vakkas’tan söyle nakletmistir ki: “Gelin çocuklarimiz ve çocuklariniz kadinlarimizi, kendimizi ve kendinizi çagiralim ve sonra beddua edip yalvaralim da Allah’in la’netini yalancilarin üzerine okuyalim.” ayeti nazil olunca Resulullah (Allah’in salat ve selami ona ve Ehl-i Beyt’ine olsun) Ali, Fatima, Hasan ve Hüseyin’i çagirarak söyle buyurdu: Ey Allah’im! Bunlar benim Ehlimdir.” Ayni hadisi Tirmizi, Sünen’inde ve Ahmet b. Hanbel Müaned’inde rivayet etmislerdir. Ahmed’in naklinde hadisn sonu söyledir: “Bunlar benim Ehl-i Beytimdir.” Peygamber (s.a.a)’nin mubahele olayinda hanim ve yakinlarindan hiç birini kendisiyle götürmemesi ve sadece Ali, Fatima, Hasan ve Hüseeyin’i kendi yanina alip bunlar benim Ehl-i Beyt’imdir diye buyurmasi yine Ehli Beyt’in yalniz bunlardan ibaret olduguna delildir. Yukaridaki açiklamalar üzerinde iyice dikkat edilirse anlasilir ki, Ehl-i Beyt’en maksat yalniz yukarida isimlerini zikrettigimiz belirli kisilerdir. Buna göre Ehl- i Beyt’ten olmak için falan sart gerekir demek yersiz olur. Evet Ehl-I Beyt kelimesinden Resulullah’in akraba ve yakinlari veya soy olarak Resulullah (s.a.a)’in soyundan olan her kes kast edilirse ve buna hatta Peygamber’in hanimlari da eklenirse o zaman “Birisinin Ehli-i Beyt’ten olabilmesi için Peygamber’in sünnetine uymasi gerekir Eger Hz Muhammedin sünneti seniyesine tabi degilse ehli Beyten olmiyacagi ehli ilimce belirlenmistir.” demek bir anlam ifade eder; ama biz yukarida açikladigimiz gibi Ehl-i Beyt kelimesi Kur’an ve Hadislerde böyle bir anlam ifade etmemektedir. Ehl-i Beyt sadece yukarida ismi geçen sahsiyetlerdir. Bunlarin ise sünnetin gerçek açiklayici ve koruyuculari olduklari, ilim ve takvada kendi dönemlerinde her kesten üstün olduklari tarihini inceleyen her kes için süphe götürmeyen bir hakikattir. Biz arastirmaci kardeslere ip ucu vermek gayesiyle Ehl-i Beyt imamlarinin kimler olduklarini açikça yazan ve hatta onlarin faziletleri beyan eden bazi Ehl-i sünnet alimlerinin isimlerini kaydediyoruz: 1-Semsuddin b. Tulun Bu zat Ehl-i Beyt imamlarinin fazileti hakkinda Eleimme el-Isna aser kitabini yazmistir. 2- Sablenci Safii Ehl-i Beyt hakkinda Nur’ul Ebsar kitabini yazmistir. 3- Semsuddin Zehebi Siyer A’lam en-Nubela’da 4- Fazl b. Ruzbehan Bu zat on iki Ehl-i Beyt imaminin fazileti ve onlara salavat getirimekle ilgili olarak bir kitap yazmistir. 5- Ibn-i Hacer Mekki, Bu sahis sözüm ona Rafizilerin reddiyesi olarak yazdigi Es- Sevaik el- Muhrika adli eserinde on iki imami sayarak bunlarin kendi zamanlarainda Peygamber’in soyundan gelen en faziletli kisiler olduklarina itiraf etmistir. 6- Muhyiddin Arabi Futuhat-i Mekkiye’sinde on iki Ehl-i Beyt imamini sayarak bunların yüce sahsiyetlerini açiklamistir. 7- Kunduzi Hanefi On iki imam’in faziletleriyle ilgili olarak kaleme aldigi degerli ve kapsamli eseri Yenabil Mevedde’de Ehl-i Beyt’in yukarida saydiklarimiz oldugunu ve bunlarin ilahi makam ve faziletlerini sahih senetli hadislerle isbatlamistir. 8- Ebu reye El-Ezva Alessünnetunnebeviyye adli eserinde. Allah’a hamd olsun bizi bu yüce gerçege hidayet ettigi için; Eger bizi hidayet etmeseydi bizler hakki bulamazdiz.



    1- Tin Suresinde Allahu Teale Incire ve Zeytine and icerim Mealinde bir yemini var Incir ve zeytinden kasd edilen sizce nelerdir bir baska surede iki doguya ve iki batiya and ediyor .ve sonuncu sorum Allahumma salli gale seyidine Muhammed deyiminden bizlerin neler anlamamiz gerekmektedir Salli kelimesi Salat anlamina gelir ise Allah hasa Peygambere Salat mi ediyor degil ise Kuranda Salli veya Salat kelimeleri ne anlama gelmektedir.

    Söz konusu ayet-i kerimede geçen incir ve zeytin’dan maksat bazı müfessirler göre bilinen iki meyvedir. Bunların önemli oluşları yüzünden Allah Teala bunlara yemin etmiştir. Bazılarına göre, İncir’den maksat Şam şehrinin eteğinde yer aldığı dağ ve Zeytun’dan da Beytu’l- Makdis’in yer aldığı Zeytun adlı dağ kasdedilmiştir. Bu dağlara yemin edilişi bunların önemi bu iki dağın bulunduğu bölgede bir çok Peygamber’in gönderilmiş olmasıdır.
    Furat Tefsirinde yer alan bir hadise göre, ise İncirden maksat Hz. Hasan ve Zeytinden Maksat Hz. Hüseyin ve Tur-i sinin’den maksat Hz. Ali (s.a) ve Beled-i Emin’den maksat Hz. Muhammed (s.a.a)’dır.
    İki doğu ve iki batıdan maksat ise, Ehl-i Beyt Mektebinin büyük alimlerinden olan Merhum Feyz’in Es-Safi adlı tefsirinde açıkladığı üzere, güneşin yaz ve kış mevsimlerindeki doğduğu yereldir. Bu mana Hz. Ali (a.s)’dan nakledilen bir hadiste yer almıştır. Hz. Ali (a.s) bu nakle göre şöyle buyurmuştur: “Yazın kendine has doğusu ve kışın da kendine has doğusu vardır. Bu, güneşin yaklaşması ve uzaklaşmasından anlaşılır.”
    İmam Sadık (a.s)’dan nakledilen bir hadise göre, iki doğudan maksat Hz. Peygamber ve Hz. Ali’dir. İki batıdan maksat ise Hz. Hasan ve Hüseyin’dir.
    Eğer bu hadisi sahih kabul edersek bu hadisle yukarıdaki hadis arasında bir çelişki yoktur. Çünkü, Kur’an-i Kerim sürekli manevi değerleri anlatmak için maddi hayatımızdaki sözcük ve kavramları örnek verir. Bu yüzden iki doğu ve iki batının maddi alemde bir belirgin örneğinin oluşu maneviyat aleminde de onun yüce bir örneğinin oluşuyla çelişmez. Bu konu kendi yerinde açıklanması gereken önemli bir ilkedir.
    Üçüncü sorunuza gelince “salat,” dua, özel rahmet, bağışlanma dileme anlamındadır. Kula nispet verildiğinde yerince rahmet ve bağış dilemek anlamına gelir; ama Allah’a nispet edildiğinde sırf özel rahmet etmek anlamına gelir.
    Firuzabadi Kamus adlı eserinde Salat’ın Yüce Allah’ın Peygamber’e sena etmesi anlamına geldiğini açıklamıştır.
    Buna göre, Allah Peygamber’e salat eder dediğimizde, bunun anlamı Peygamber’e güzel sena eder veya özel rahmet gönderir, anlamındadır.
    Ayrıca, Salat’ın bir anlamı da rüku ve secdesi olan özel ibadettir (namazdır).


    2- Velayet ayetindeki "ve hum rakiun (ruku eder halde iken)" kelimesini, "gönülden rıza göstererek, Allah'a kalben teslim olarak zekatını verirler" mana vermek doğru mudur?

    Bu mana yanlıştır çünkü:
    a. Peygamber (s.a.a) ve Ehl-i Beyt’ten ulaşan onlarca hadiste ki bu hadisler manen mütevatir sayılacak derecede çoktur bu ayetin Hz. Ali (a.s) hakkında nazil olduğunu nakletmişlerdir. Buna göre ayeti başka türlü mana etmek nassa karşı yorum sayılır ve batıldır. Bu tür hadisleri incelemek için Şia’dan Mecme’ul-Beyan Es-Safi Et-Tibyan El-Burhan ve El-Mizan vb. tefsirlere müracaat edebilirsiniz. Ayrıca Usul-i Kafi gibi temel hadis kitaplarında da bu konuyu açıklayan Ehli- Beyt imamlarından gelmiş sahih senetli hadisler mevcuttur. Konu uzamasın diye biz bunları nakletmiyoruz. Ehl- Sünnete ait tefsir ve hadis kitapların da bu ayetin Hz. Ali (a.s)’ın yüzüğünü Allah yolunda fakire sadaka olarak rukü halind vermesi üzerine Hz. Ali hakkında nazil olduğuna dair onlarca hadis vardır. Bunun için örneğin şu kitapşara muracaat edebilirsiniz: Zimehşeri, Kurtubi, Fahri Razi, Taberi, Suyuti ve İbn-i Kesir’in ve diğerlerinin tefsir kitaplarına ve Teberani’nin El-Evset’ine Muttaki’nin Kenzu’l-Ummal ve Vahidi’nin Esbabu’n-Nuzul’una Heysem’inin Mecme’ine diğer kaynaklara müracaat edebilirsiniz.
    b. Rakiun rukü kökündendir ve rukü Kur’an hadiste hiçbir zaman "gönülden rıza göstererek, Allah'a kalben teslim olmak anlamına kullanılmamıştır.” Sürekli vücudun Allah karşısında bükülmesi, eğilmesi anlamına kullanılmıştır. Gönülden rıza göstermek ve teslimiyet anlamını ifade etmek için Kur’an’da kullanılan tabir Huşu ve Huzudur. Dolayısıyla rukü kelimesine sizin işaret ettiğiniz anlamı vermek Arapça dili açısından ve Kur’an’daki kullanımı yönünden hatalıdır. Bazı mutassip kimselerde görüldüğü gibi ayeti “Onlar rukü ederler” diye mana etmek yani cümle-i Hailiyeyi Cümle-i Müstenifeye çevirmek ise manayı tamamen bayağılaştırarak bozar çünkü rakiun kelimesin başında önceden bilinen bir özelliğin bunlara tahsisini ifade etmeğe yarayacak bir elif ve lam olmadığı için bu kelimede muhatabın bilmediği bir mananın yer alması gerekir oysa böyle bir şey olmadığı için bu ifadeyi bir yeni habermiş gibi kullanmak ifade açısından önemli bir zaaf sayılır oysa Allah’ın kelamı her türlü zaaftan münezzehtir.
    c.Ayetin başında yer alan İnnema yalnız anlamına gelir ve bu da ayette açıklanan makamın özel kimse veya kimselere ait olduğunu açıklar oysa bu anlama göre bu tahsisin yeri kalmaz. Bu tahsisten maksat mutlak değil göreli ve nispi bir tahsis anlamı çıktığını söylemek ayetin zahiriyle çelişir; Üstelik ayette mutlak bir velayetten söz edilmiştir yani Allah ve Peygambere sabit olan mutlak velayetin aynen üçüncü şıkta açıklanan kimse veya kimselere de sabit olduğu bildirilmiştir Bellidir ki mutlak velayet yalnız masum insanlar için sabit olabilir aksı taktirde bu dinin bozulmasına ve hakkın batıla dönüşmesine yol açar.


    3- Meveddet ayetinde yakınlardan maksat kimlerdir?

    Bu ayetteki yakınlardan maksat Peygamber’in yakınları yanı Ehl-i Beyt’tir. Başka manalar yanlıştır. Çünkü:
    a.Bu konuda Peygamber’den nakledilen bir çok hadis bu ayetin Ehl-i Beyt hakkında nazil olduğunu açıklamaktadır. Ve Ehli- Beyt imamlarından örneğin Hz. Hasan (a.s) ve İmam Zeynelabidin (a.s)’dan ve diğer İmamlardan nakledilen hadislerde de bu ayetten maksadın Ehl-i Beyt olduğu açıklanmıştır.
    Bu hususta Ehl-i sünnet tarikiyle nakledilen bir hadisi şöyledir: “Ahmed b. Henbel Musnedinde Said b. Cubeyr’den o da İbn-i Abbas’tan şöyle naklediyor: Meveddet ayeti nazil olduğunda (ashap): Ya Resulullah sevgilerini bize farz kıldığın yakınların kimlerdir? Peygamber (s.a.a.): Ali, Fatime, Hasan ve Huseyn’dir.” (Gayet’ul-Meram s.306, hadis1.)
    Eğer ayeti başka türlü mana edersek Kur’an’ı anlamada Peygamber ve Ehl-i Beyt’inden ayrılmış oluruz. Oysa ki Kur’an ve Peygamber ve Kur’an ve Ehl-i Beyt birbirinden ayrılmazlar ve bu yerinde delilleriyle ispatlanmış bir husustur.
    b. Bu ayetin Ehl-i Beyt’in sevgisi hakkında olduğunu, Ehl-i Beyt’in sevgisine emredin onlarca hadis desteklemektedir: Örneğin Keşşaf kendi tefsirinde bu ayetin tefsirinde şu hadisi nakletmektedir:
    Peygamber (s.a.a.) buyurdular: Kim Al-i Muhammed’in (Ehl-i Beyt’in) sevgisiyle dünyadan gderse şehit dünyadan gitmiştir.Bilin ki herkes Al-i Muhammed’in (Ehl-i Beyt’in) sevgisiyle dünyadan gitse imani kamil olan mümin olarak dünyadan gitmiştir. Bilin ki her kes Al-i Muhammed’in (Ehl-i Beyt’in) sevgisiyle dünyadan gitse ölüm meleği ona cenneti müjdeler. Bilin ki herkes Al-i Muhammed’in (Ehl-i Beyt’in) düşmanı olarak dünyadan gitse kafir olarak dünyadan gitmiştir. (Keşşaf Tefsiri c.4, s.120-121)
    d.Herkesin kendi yakınları sevmesi gibi genel bir anlam ayete verilse, o zaman ayette anlam bozukluğu meydana gelir; çünkü insanın kendi akrabalarına sevgi beslemesinin Peygamber’in risaleti (Peygamberliği) için bir mükafat sayılması bu ikisi arasında mantık yönünden bir ilişkinin olmasına bağlıdır oysa bu ikisi arasında hiçbir ilişki yoktur. Ayeti Allah’a yakınlık olarak da mana etmek yanlıştır. Çünkü Kurba kelimesi Kur’an’da yalnızca akraba ve yakınlar anlamına gelmiştir. Allah’a yakınlık anlamına değil.


    4- Kuranda namaz kelimesine karşılık gelen arapça kelime nedir. Bu kelime kuranda kaç kere geçiyor?

    Namaz kelimesinin karşılığı olan Salat kelimesi isim kipinde 62 defa (tekil ve çoğul olarak) Kur'an-i Kerim'de kullanılmıştır. Salat (Salave) kökünden türeyen fiil ve mekan kipi sözcükleri de buna eklersek toplam olarak yaklaşık 90 defa namaz kelimesinin karşılığı olan salat kelimesi Kur'an'da kullanılmıştır.


    5- Caferi inanç esaslarına göre kur'an da ehl-i beyt suresi var mı ,yok mu ?

    Kur’an-ı Keirm 114 Suredir. Ve bu sureler tüm Müslümanlarca bilinen surelerdir. Türkiye caferileri sitesinin Kuran’-i Kerim bölümünde bu surelerin isimleri ve meali şerifleri mevcuttur.
    Ehl-i Beyt mektebine bağlı olan kimselerin (Caferilerin) her gün okuduğu ve evlerinde camilerinde muhafaza ettikleri Kur’an Mushafları bir harf fazlalık ve bir harf eksikliği olmadan her kesin bildiği 114 sureyi içine alır.
    Yüce Allah “Biz zikri (Kur’an’ı) indirdik ve biz onu koruyucularız.” diye buyurmaktadır. İlahi irade yenilemeyeceğine göre hiçbir kimsenin kıyamete kadar Kur’an’ın lafzını değiştirmeye gücü yetmez.
    Caferi mezhebinin, İslam’ın ilk asrından bu güne kadar taşıdığı inanç budur. Tüm büyük alimlerimiz bu husus açıkça ifade etmişlerdir.
    Bu açıklamadan iyice anlaşıldığı üzere, Kur’an-i Kerim’de Ehl-i Beyt suresi adında bir sure yoktur.
    Ancak Kur’n-i Kerim’deki ayetlerin Ehl-i Beyt’in faziletlerini beyan etmesine gelince, basiret gözü kör olmayan her araştırmacı bilir ki, Kur’an-i Kerim’in büyük bir kısmı Ehl-i beyt’in faziletleri hakkındadır ve bazı sureler de Ehli-i Beyt’in faziletini açıklamak için inmiştir. Örneğin Dehr (İnsan) Suresi gibi. Bu surenin, Ehli-i Beyt’in nezirlerini yerine getirmeleri için yetim, esir ve fakire kendi yemeklerini vermesi ve bunun Yüce Allah tarafından en güzel şekilde kabul edildiğini açıklamak hakkında nazil olduğu muteber tefsirlerde nakledilmiştir. (Bkz El-keşşaf ve diğer tefsirler)
    Yine Fecr suresi Hz. Hüseyin hakkında nazil olduğu Ehl-i beyt mektebinin muteber kaynaklarında mevcuttur.
    Sevab’ul-A’mal kitabında yer aldığına göre İmam Cafer Sadık şöyle buyurmuştur: “Fecr Suresini farz ve nafile namazlarınızda okuyun; çünkü bu sure Hz. Hüseyin’in suresidir. Kim bu sureyi okursa Cennette Hüseyin’le birlikte onun derecesinde olur. (Bk. Nur’us-Sakaleyn Tefsiri.)”
    Bu surenin Hz. Hüseyin’e intisap edilmesi belki de bu surenin son dört ayet-i kerimeleri olan
    “Ey güvene kavuşan can, * Sen ondan hoşnut ve O da senden hoşnut olarak Rabbine dön. * Artık (seçkin) kullarımın içine katı. * ve Cennetime gir.” ayetlerinin Hz. Hüseyin’inin Kerbela’daki şehadetine işaret sayılabileceği için olabilir.
    Kur’an-i Keirm yüzlerce ayetinin Ehl-i Beyt hakkında ve özellikle Hz. Ali’nin faziletleri hakkında nazil olduğu kesindir. Bu konuda Ehl-i Beyt mektebinin ve Ehl-i Sünnet mezhebinin hadis ve tefsir kitaplarında bir çok sahih hadis mevcuttur.
    Ehl-i Beyt İmamlarından İmam Muhammed Bakır (a.s)’den nakledilen sahih senetli bir hadiste İmam şöyle buyuruyor:
    “Kur’an dört kısım olarak nazil olmuştur: Dörtte biri bizim hakkımızdadır. Dörtte biri bizim düşmanlarımız hakkındadır. Dörtte biri de sünnetler ve örneklerdir ve dörtte biri de farizalar ve hükümlerle ilgilidir.” (El-Kafi: 2/628)
    İlgili hadisleri incelemek için Ehl-i Beyt mektebinin tefsirlerinden Nuru’s-Sekaleyn ve El-Burhan ve Es-Safi tefsirlerine ve Amme’den Suyuti’nin Ed-Durru’l-Mensur ve Hesekani’nin Şevahdu’t-Tenzil kitaplarına müracaat etmek yeterlidir.


    6- Abese suresinde uyarılan peygamberimiz (as)mıdır?değilse kimdir?eğer uyarılan efendimiz ise bunun izahı nasıldır?

    Hem Ehl-i Sünnet, hem de Ehl-i Beyt mektebi müfessirlerinin geneli, bu surenin, Hz. Resulullah (s.a.a)’ın Utbe bin Rabia, Ebu Cehil, Abbas bin Ebu Talib, Ubey ve Umeyye bin Halef gibi Kureyş’in ileri gelenlerinden bir grubu İslam’a davet ettiği bir esnada âmâ olan Ümmi Mektum ismindeki sahabenin aniden gelip ısrarla Hazret’e: “Allah’ın sana öğrettiğinden bana da öğret, Allah’ın sana öğrettiğinden bana da öğret” diyerek, Hazret’in konuşmasının bölünmesine yol açtıktan sonra nazil olduğunda ittifak etmişlerdir. Allah Teala bu surede kınar bir dille, hidayet almak için gelen âmâ bir insana karşı birinin, surat asarak, yüz çevirip gereken ilgiyi göstermediğini, buna karşılık zengin olanla ise fazlasıyla ilgilendiğini belirtmektedir. Ancak bunu kimin yaptığını açıkça belirtmemiştir. Fakat sözün akışının zahirinden o kimsenin bizzat Hz. Resulullah’ın kendisi olduğu anlaşılmaktadır. Ehl-i Sünnet ekolünün genelinin görüşü de budur. Hatta naklettikleri hadislerde, Hz. Resulullah (s.a.a)’ın Ümmi Mektum’un bu davranışından rahatsız olarak kalbinde, “Bu Kureyş’in büyükleri, bunun taraftarları sadece köleler, fakirler ve körlerdir” diyeceklerinden endişelenerek böyle yaptığını da kaydediyorlar. Ehl-i Beyt ekolüne gelince, bu konuda iki çeşit hadis gelmiştir. Azınlıkta olan birinci kısım hadislerde Ümmi Mektum’a surat asıp, yüz çevirenin Hz. Resulullah olduğu kaydedilirken, çoğunlukta olan ikinci kısım hadislerde bu işi yapanın Hz. Resulullah olmadığı, aksine o toplantıda hazır bulunan Beni Umeyye’den bir kişinin olduğu ve hatta bazı hadislerde o kişinin Osman bin Afvan olduğu belirtilmiştir. Bu durumda eğer Ehl-i Beyt kanalıyla gelen, bu işi yapanın Beni Umeyye’den bir kişinin olduğunu belirten hadisleri kabul edersek, ortada bir sorun kalmıyor. Çünkü bu taktirde kınanan Hz. Resulullah değil, o toplantıda hazır bulunan ve bu davranışı yapan kişidir. Zaten Allah Teala da bu işi kimin yaptığını açıkça belirtmemiş, sadece önce üçüncü şahıs kipiyle bir kimsenin böyle yaptığını belirtmiş, sonra da onu muhatap alarak, “sen zengin birine önem veriyor, ama kalbindeki Allah korkusuyla bir şey öğrenmek için geleni görmezlikten geliyorsun” diye onu kınamıştır. Ehl-i Beyt alimlerinin önde gelenlerinden Seyyid Mürteza, Tenzih-ül Enbiya adlı kitabında bu görüşü savunmaktadır. O şöyle diyor: “Bu ayetin zahirinden Nebiyy-i Ekrem’e yönelik olduğu anlaşılmamaktadır. Onda o Hazret’e hitap edildiğini gösteren bir belirti de yoktur. Bu ayette kimin yaptığına tasrih edilmeksizin sadece bir olayın vukuundan haber verilmektedir. Hatta dikkatlice düşünüldüğünde maksadın Peygamber’den başkası olduğu anlaşılmaktadır. Zira ayette o kimse yüz asmakla vasıflandırılmaktadır. Oysa Kur’an-ı Kerim ve hadislerde Peygamber-i Ekrem’in düşmanlara karşı bile böyle bir davranışı olmadığı belirtilmiştir; nerde kala hidayet isteyen mü’minlere karşı böyle bir davranışı olsun. Sonra bu ayette o kimsenin, zenginlere fazlasıyla teveccüh gösterirken, fakirleri görmezlikten geldiği anlatılmaktadır. Bunu da o Hazret’e yakıştıramayız. Peygamberimizi tanıyan bir kimse, onu bu sıfatla vasıflandıramaz. Bu onun yüce ahlakı ve kavmine olan şefkatiyle de bağdaşmamaktadır... dolayısıyla bu ayetin ashapdan biri hakkında nazil olduğu ve anlatılan işi onun yaptığı söylenmiştir. Bu durumda biz bu ayetin kimin hakkında nazil olduğundan şüpheye düşsek bile, ondan Hz. Peygamber-i Ekrem’in kastedilmediğinden şüphe edemeyiz... çünkü Allah Teala Peygamber-i Ekrem’i bundan daha az kınanacak sıfatlardan bile tenzih etmiştir.” (Bihar-ül Enbiya c. 17 s. 78 naklen Tenzih-ül Enbiya s. 118) Ehl-i Beyt müfessirleri genellikle bu görüşü benimsemişlerdir. Buna dayanak olarak da Kur’an-ı Kerim’de Hz. Resulullah’ın yüce ahlakını öven ayetlerle Ehl-i Beyt İmamları’ndan bu ayetlerden maksadın Hz. Resulullah olmadığı, aksine Beni Umeyye’den bir kişinin kastedildiğine dair gelen hadisleri göstermişlerdir. Bu müfessirlerden biri de asrımızın büyük Ehl-i Beyt müfessiri Allame Tabatabai’dir. O, El-Mizan adlı tefsirinin 20.cildinin 223.sayfasında yukarıda işaret ettiğimiz Seyyid Murtaza’nın görüşünü onaylayarak bu davranışın Hazret’in yüce ahlakıyla bağdaşmadığını, dolayısıyla maksadın Hazret olmaması gerektiğini belirttikten sonra şöyle devam ediyor: “Oysa Allah Teala, bahsi geçen surenin inmesinden önce Hz. Resulullah’ın yüce ahlakını ululayarak “Sen büyük ahlak üzeresin” buyurmuştur. Bu ayet Nun Suresi’nde vakidir. Surelerin nüzul tertibini belirten bütün rivayetler, bu surenin İkra Suresi’nden sonra indiğinde ittifak etmişlerdir. Bu durumda Allah Teala’nın, bi’setin ilk başında herhangi bir sınır koymaksızın ahlakını ululadığı ve her yönüyle yüce ahlaka sahip olduğunu belirttiği Peygamberini, daha sonraları, kafir oldukları halde zenginlere daha fazla ilgi göstermek ve mü’min oldukları halde fakirlere karşı ilgisiz kalmak gibi bazı ahlaki davranışlarından dolayı kınadığı nasıl düşünülebilir? Yine Allah Teala Şuara Suresi’nin 215.ayetinde Peygamberine; “Yakın aşiretini uyar ve sana tabi olan mü’minlere karşı tevazulu ol” buyurmuştur. Allah Teala bu ayette Peygamberine mü’minlere karşı tevazulu davranmasını emretmektedir. Bu ayet de Mekke’de nazil olan surede vaki olup davetin ilk başlarında nazil olan “Yakın aşiretini uyar” ayetinin devamında yer almıştır. Yine Allah Teala, Hicr Suresi’nin 88.ayetinde; “Onlardan yaşattırdığımız bazı gruplara gözünü dikme, (müslüman olmadılar diye de) onlara üzülme, mü’minlere ise kanadını ger, tevazulu ol” buyurmaktadır. Bu ayetin akışında aleni davetin başlangıcında ise; “Sana emredileni açıkça ilan et ve müşriklerden yüz çevir” buyurmaktadır. Bu durumda Hz. Resulullah (s.a.a)’ın mü’minlere yüzünü ekşitmesi ve onlardan yüz çevirmesi nasıl düşünülebilir? Oysa Allah Teala ona, mü’minlere karşı saygılı olmasını, onlara tevazu göstermesini ve dünya ehlinin dünyasına göz dikmemesini emretmiştir. Sonra; bir fazilet ölçüsü olmadığı halde zenginin zenginliğini fakirin kemaline tercih ederek, fakire karşı yüz asıp itinasızlık etmek ve zengine zenginliğinden dolayı ilgi göstermek aklen çirkin bir olay olup, yüce insani ahlakla bağdaşmamaktadır. Bundan kaçınılmasının gerektiğinin kavranılması için lafzi bir emrin gelmesi de gerekmemektedir.... O halde daha önceden bu hususta bir nehiy gelmediğini farz etsek bile, akıl bu işin çirkinliğine hükmetmektedir. Dolayısıyla da Allah Teala’nın “Sen çok büyük bir ahlak üzeresin” buyurarak yüce ahlakını mutlak olarak ululamış olduğu üstün ahlak sahibi Peygamber-i Ekrem’in böyle bir işi yapması asla düşünülemez. Çünkü ahlak insanın ruhunda yerleşmiş olan bir özelliktir ve devamlı olarak kendine uygun davranışları gerektirir.” Allame, daha sonra Ehl-i Beyt İmamları’ndan gelen, bu surede muhatabın Hz. Resulullah olmadığını ve Beni Umeyye’den bir kişinin bu davranışta bulunduğunu, bunun üzerine de bu surenin inerek onun bu davranışını yerdiğini belirten iki hadisi de naklederek, bu husustaki bahsini sona erdiriyor. Evet, eğer biz Allame ve onun gibi düşünen müfessirlerin bu istilalını kabul etsek ve bu surede Hz. Resulullah’a değil, başkasına hitap edildiğini kabul etsek, artık bir sorun kalmıyor ve bu surenin Hz. Resulullah’ın masumiyetiyle her hangi bir çelişkisi de olmadığı ortaya çıkıyor. Ancak ne var ki, bütün Ehl-i Beyt müfessirleri aynı düşüncede olmamışlardır. Onların içinde bu surede bahsedilen kişinin Hz. Resulullah olduğunu savunanlar da az değildir. Zaten bu suredeki ayetlerin söz akışının zahiri de maksadın Hz. Resulullah olduğunu göstermektedir. Çünkü, Allah korkusuyla ve din öğrenme çabasıyla gelen kişi mutlaka Hz. Resulullah’a gelmiş ve ayet de kendine gelinen kimseye hitaben, “sana Allah korkusuyla çaba harcayarak gelene ilgisiz olup, zengine ise fazlasıyla ilgi gösteriyorsun” buyurmaktadır. O halde ayetlerdeki söz akışı muhatabın Hz. Resulullah olduğunu göstermektedir. Sonra bu surede bahsedilen kimsenin Beni Umeyye’den bir kişinin olduğunu belirten Ehl-i Beyt İmamları’ndan nakledilen hadisler de ahat türünden hadislerdir. Dolayısıyla ilk önce onların senedinin sahih olduğu belirlenmelidir. Senetlerinde bir sorun olmasa bile, ahat türünden hadisler ancak dinin fer-i hükümlerinde, o da Kur’an’ın zahiriyle çelişmediği taktirde hücciyet taşır. Oysa bu konu dinin fer-i hükümlerinden olmadığı gibi, bu hadisler ayetlerin söz akışındaki zahiri anlamla da çelişmektedir. Dolayısıyla bu hadislere pek fazla itimat edemeyiz. Burada önemli olan bu surenin Allame’nin işaret ettiği Hz. Resulullah’ın yüce ahlak sahibi olduğunu belirten ayetle çelişip çelişmediğini belirlemektir. Eğer bu sure o ayetle çelişirse, elbette ki, Hz. Resulullah o yüce ahlakıyla çelişen bir davranışta bulunmaz. Dolayısıyla da bu surenin söz akışının zahirinden istifade edilen anlamdan vazgeçilmeli ve maksadın Hz. Resulullah olmadığı kabul edilmelidir. Çünkü bu durumda mezkur ayet kayıtsız şartsız olarak Hz. Resulullah’ın yüce ahlak sahibi olduğunu açıkça belirtmekte, bu surenin zahiri anlamı ise o Hazret’in bu yüce ahlakla bağdaşmayan bir davranışta bulunduğunu söylemektedir. Açıktır ki, her yerde açık ve nas olan bir beyanla zahiri bir beyan çelişirse, zahiri anlamdan vazgeçilir, açık ve nas olan beyan kabul edilir. Ama bendenizin şahsi kanaati şudur ki, bu surenin zahiri anlamıyla Hz. Resulullah’ın yüce ahlak sahibi olduğunu ifade eden mezkur ayetin açık anlamı arasında herhangi bir çelişki söz konusu olmadığı gibi, o Hazret masumiyetiyle çelişen bir davranışta da bulunmamıştır. Çünkü bu surenin ifade ettiği davranışın o Hazretin yüce ahlakıyla çelişmesi için, Allame’nin de işaret ettiği gibi, bu surenin o Hazretin zengin birine zenginliğinden dolayı itina gösterdiğini ve fakir birine ise fakirliğinden dolayı itinasızlık yaptığını ifade etmesi lazımdır. Oysa bu sure asla böyle bir anlamı ifade etmiyor, aksine bu sure Hazret’in zengin olarak nitelediği kimse veya kimseleri Allah yoluna hidayet etmek için yoğun çaba harcadığını belirtiyor. Dolayısıyla da Allah; “senin bu kadar çaba harcamana gerek yoktur; sen sadece tebliğ etmekle sorumlusun; onların hidayet olmamalarının sorumluluğu sana ait değildir” anlamına gelen bir tabirle Hazret’e bu kadar zahmet ve çaba harcamasının gerekmediğini hatırlatıyor. Nitekim Yüce Allah Kehf Suresi’nin 6.ayetinde yine o Hazret’i uyarmış ve “Neredeyse, inanmadılar diye, onlara üzülerek ve peşlerine düşerek kendini helak edeceksin” buyurarak insanları hidayet etmek uğruna bu kadar çaba harcamasının zorunlu olmadığını hatırlatmıştır. O halde Hazret’in mezkur zenginlere olan fazla ilgisi onların zenginliğinden dolayı değil; onları hidayet etmek ve İslam dinine kazandırmak içindi. Elbette adı geçen Kureyş’in büyüklerini İslam’a kazandırmakla, onların kendilerinin hidayet bulmalarına ilaveten, bu gibi müstekbirlerin baskısı altında inleyen zayıf ve fakir Müslümanların da kurtulup rahata kavuşması ve İslam dininin ilerlemesinin ve hakimiyetinin önündeki en büyük engelin kalkması da söz konusu idi. Dolayısıyla Hazret, bu yüce hedefleri temin ederek Allah Teala’nın rızasını kazanmak için onlara fazlasıyla ilgi göstermekteydi. Allah Teala da bu kadar çaba harcamasına gerek olmadığını bildirmiştir. Hazret’in âmâ olan Ümmi Mektum’a ilgisizlik göstermesine gelince, bu olayı nakleden hadis, tefsir ve siyer kaynaklarına müracaat ettiğimizde, Hazret’in ona karşı gösterdiği bu ilgisizliliğinin de onun âmâ veya fakir oluşundan dolayı olmadığı görülmektedir. Bir kere, Ümmi Mektum edep kurallarına riayet etmemiş ve yüksek sesle mükerrer olarak Hazret’in sözünün arasına girerek Hazret’in bu ciddi konuşmasının kesilmesine ve bölünmesine yol açmıştı. Dolayısıyla da onun uyarılması icap etmekteydi. Hazret’in bu davranışı ise bu doğrultuda gösterilen en doğal bir davranıştı. Sonra Ümmi Mektum âmâ idi ve Hazret’in ona surat asmasını görmemekteydi, dolayısıyla Hazret’in bu davranışından onun kalbinin kırılması ve incinmesi de söz konusu değildi. O halde Hazret bir mü’minin kalbini kıracak bir davranışta da bulunmuyordu ki, bunun Hazret’in yüce ahlakıyla bağdaşmadığı söz konusu edilsin. Sadece Hazret ona cevap vermeyi geciktirmişti. Bu da onun kalbini kıracak bir hareket değildi. Çünkü o Hazret’in başkasıyla konuşmakta olduğunun farkına varacak ve tabii olarak Hazret’in o konuşmasını bitirdikten sonra kendisine cevap vermesinin pek doğal olduğunu anlayacaktı. İlaveten tarihe baktığımızda Ümmi Mektum ile Hazret arasında samimiyete varan bir ilişki olduğunu görmekteyiz. Ümmi Mektum’un hatta Hazret’in hanımlarıyla birlikte olduğu halde izin almaksızın Hazret’in evine girmesi bunun delilidir. Dolayısıyla insanın önemli bir işle iştigal halindeyken samimi olduğu arkadaşının cevabını geciktirmesinin, onun kalbini kırmayacağı ve ona ağır gelmeyeceği açıktır. O halde bu açıdan da Hazret’in ona ilgisiz kalması pek doğal kabul edilen bir davranıştır, Hazret’in yüce ahlakıyla da hiç çelişkisi olmadığı gibi günah sayılacak bir eylem de değildir. O halde Hazret bu olayda yüce ahlakı ve masumiyetiyle çelişen bir davranışta bulunmamıştı. Olsa olsa Hazret burada evla olan yani daha iyi olan bir davranışı terk etmişti. O da şu ki, Hazret onun bu edep dışı davranışından hiç incinmemesi, yüzünü asmaması ve hemen cevap vermesi idi. Hazret bunu yapmamıştı. Daha iyi olanı terk etmenin ise, ne yüce ahlakla ne de masumiyetle bir çelişkisi yoktur. Çünkü masumiyetin anlamı terk-i evla etmemek olmadığı gibi, yüce ahlak da edep dışı davranıştan hiç etkilenmemek değildir. Masumiyetin anlamı günah işlememek ve görevinde yanlışlık yapmamakla birlikte bilgi açısından hataya düşmemektir. Yüce ahlak sahibi olmak da insanı her halükarda en güzelini yapmaya mecbur kılmıyor. Yüksek ahlak tek tek davranışla değil, genel davranışla ilgilidir. Genel davranışlarında en iyi ahlaki davranışı sergileyen kimse yüksek ahlak sahibidir. Zaten Peygamberimiz de genel davranışlarında davranışların en güzelini sergilemiştir. Ama bazı hallerde de en güzelini sergileyememiştir. Bu onun yüksek ahlak sahibi olmasına bir halel getirmez. Çünkü, bu kavram nispi bir kavram olup genel davranışla orantılıdır. Elbette güzelin daha güzeli ve yücenin daha yücesi vardır. Peygamberimiz diğerlerine oranla en güzel ahlak ve davranışa sahiptir. Ama bunun anlamı bu değildir ki, artık Peygamberimiz bu açıdan son noktaya ulaşmıştır ve kat edeceği hiçbir mesafe kalmamıştır. Hayır, peygamberimizin de henüz kat edeceği mesafesi ve elde edeceği kemalleri vardır ve olmalıdır da. Aksi taktirde Peygamberimizin imtihan üstü bir varlık olması gerekir ki, ne biz buna inanıyoruz, ne de böyle olması mümkündür. Çünkü bir kulun imtihan dışı olması ancak onun kemalin son noktasına varmasıyla mümkün olabilir. Kul olan bir yaratığın da dünya hayatında böyle bir kemale ulaşması imkansızdır. O halde Peygamberimiz de dünya hayatında imtihana tabidir ve kazandığı yüce sıfatlar ve gösterdiği güzel davranışlarla kemal derecelerini kat etmektedir. Bu yolculukta da çoğunlukla en güzelini, bazen de masumiyetle çelişmeyen bundan aşağısını elde etmektedir. Burada akla şöyle bir soru gelebilir: Madem ki, Hz. Resulullah’ın bu davranışı doğal bir davranıştıysa, Allah Teala’nın böyle bir kınamasının olmaması gerekirdi. Peki neden Allah Teala Resulünü bu davranışından dolayı kınıyor? Bunun cevabı da şudur ki, Allah Teala’nın Resulünü kınamasının iki nedeni vardır. Birincisi, her ne kadar Hazret’in bu davranışı doğal bir davranıştı ve ne masumiyet, ne de yüce ahlakla bir çelişkisi yoktu, ama o makamda olandan bundan daha iyisi de beklenmekteydi. Allah Teala’nın kınaması bu daha iyi olanın terk edilmesinden dolayıdır. Yüce mevki sahipleri daha iyi olanı terk etmekle de kınanır. Onlar, başkalarının sorumlu tutulmadığı şeylerden de sorumlu tutulur. Ama bunlar onların masumiyetine bir halel getirmez ve sadece elde edebilecekleri daha üstün bir kemalden mahrum kalırlar. Yani, eğer Hazret Ümmi Mektum’un bu edep dışı davranışı karşısında hiç incinmez ve güler yüzle hemen onun cevabını vermiş olsaydı, daha üstün bir makam elde edebilirdi. Ama Hazret bu fırsatı kaçırmıştı. İşte kınama bundan dolayı idi. Zaten biz, Kur’an-ı Kerim’de ilahi peygamberlere isnat edilen günah ve benzeri kavramların hep bundan dolayı olduğu inancındayız. Bunun aksinin olmasının da imkansız olduğunu peygamberlerin masumiyetini konu edinen ilgili kitaplarda ispatlamaktayız. Bendeniz, sitemizin “İnanç Esasları”nın Nübüvvet bölümünde masumiyetle ilgili açıklamada bulunmuşum. Bu hususta o bölümü de gözden geçirmenizi tavsiye ederim. İkincisi ise, orada hazır bulunanların zihninde doğabilecek yanlış anlamayı önlemek içindir ki, onlar İslam dininde de zenginliğin bir değer ölçeği kabul edildiğini sanmasınlar. Evet, İslam dininde değer ölçeği sadece kişinin inanç derecesidir. O fakir, âmâ ve köle olsa bile, bu üstün değere ve hakikati anlamaya hazır olan bir kalbe sahipse, değer taşımaktadır. Böyle bir değerden yoksun olursa, dünya metası açısından zamanın Karun’u bile olsa hiçbir değer sahibi değildir.


    7- (ve ne oluyor sizle de Allah yolunda mallarınızı harcamıyorsunuz? ve Allahındır göklerin ve yeryüzünün mirası; Mekke'nin fetihten önce Allah için mal veren ve savaşanlar, daha sonra harcayıp savaşanlarla eşit değildir. Onların derecesi, sonradan Allah yolunda harcayan ve savaşanlardan daha yüksektir. Bununla beraber Allah hepsine de en güzel olanı [Cenneti] vâdetmiştir.) [Hadid 10]
    Ayet-i kerimede, sapıklara fırsat vermemek
    için, ve küllen va'adallahü husna
    buyuruluyor. Yani Allah hepsine Cenneti söz vermiştir buyuruluyor. Fazilet bakımından elbette Mekke'nin fethinden önce Müslüman olanlar, daha sonra Müslüman olanlardan daha üstündür. Buna göre hepisi cennetlik olan Sahâbe-i kirâmı özellikle Hz. Ebubekir(r.a) ve Hz. Ömer(r.a) nasıl eleştirebiliyorsunuz?

    Bu ve bundan sonraki ayetlerde hitap müminleredir yoksa imanı izhar edip kalbinde küfrü gizleyen münafıklar ve bunun gibi sonunda imandan çıkan kimselerin bundan müstesna olduğunda kimse şüphe etmemiştir. Çünkü amelin kabul olmasının şartı mutlak surette imandır
    Allah Teala buyuruyor ki:
    “...ve kim imanından döner ve kafir olursa tüm amelleri hiç olur.” (Maide 5)
    Ayette geçen kullen hepsine değil, “her birine” anlamındadır. yani Mekke’nin fethinden önce Allah için mal veren ve savaşanlarla Mekke’den sonra Allah için mal verip savaşan gruplardan her birine Allah en iyi olanı (cenneti) söz vermiştir. Demek ayetteki vade sadece söz konusu iki grup hakkındadır. Tüm Müslümanlar hakkında değil. Ayette yer alan minkum yani içinizden.... tabiri de bunu her Müslüman için geçerli olmadığını açıkça gösterir. Ebubekir ve Ömer’in ise ne fetihden önce ve ne sonra savaştığı nakledilmemiştir. Eğer bir savaşa katılmışlarsa da kaçmış ve hezimetle geri dönmüşlerdir.
    Üstelik onlar savaşıp mal harcasalar bile Allah sadece iman şartıyla ameli kabul ettiği için onların kalben iman ettikleri sonradan Peygamber’in apaçık emirlerine karşı tutumlarından anlaşıldığı üzere sabit değildir. Eğer başta iman etmiş olsalar bile sonradan Peygamber’i Hz. Ali ve Ehlibeyti hakkındaki apaçık vasiyetlerini ihlal ettikleri için tüm amelleri batıl olmuştur.
    Dindeki her yeni emir iman eden kimseler için bir imtihan vesilesidir Örneğin bir grup namaz hükmü veya zekat hükmü gelince direnmiş ve dinden çıkmışlar ve sahabenin bir çoğu da Hz. Peygamber’in Hz. Ali’yi kendinden sonra Allah’ın emri üzere halifesi ve müminlerin imamı olduğunu ilan etmesi üzerine direnmiş ve bu hükme boyun eğmedikleri için imanlarının değersiz kılmışlardır. Bunun apaçık belirtisi peygamber’in emri üzere Usame’nin ordusuna gitmekle yükümlü olan sahabenin bu emri yerine getirmemeleri ve Peygamebr’in defalarca buyurduğu vasiyetini yazdırmak istemesi üzere Ömer’in “bırakın bu adam sayıklıyor bize Allah’ın kitabı yeter” diyerek Peygamber’in bu konudaki emrini yerine getirmeyeceklerini bildirmesidir. Bu da onların imanlarını yok etmek için yeterlidir. Çünkü Peygamber’e hakaret edecek derecede onun emirlerini reddetmek asla iman ile bağdaşmaz. Peygamber’in vefatından sonrada Hz. Fatime Zehra’nın çocuğunu düşürmesine ve kendisinin şehit düşmesine yol açacak şekilde Ebubekir’in emri üzere Ömer’in ve Ebubekir’in hizmetçisi tarafından vurulması bile onların imanla alakalarını kesmek için yeterlidir. Çünkü Hz. Fatima normal bir insan değildir Peygamber’in kendisi hakkında sahih hadisler gereği ona eziyet bana eziyettir ve onun gazabı benim gazabımdır buyurduğu kimsedir ve bizce Hz. Meryem gibi hatta ondan daha üstün masum bir şahsiyettir. Kim bir masum şahsiyete hakarette bulunursa imansız olur. Allah Teala; bu ayetin devamında yer alan ayetlerde münafıkların, dünyada müminlerden görünseler bile kıyamette azaba duçar olacaklarını açıkça bildirmektedir. Bu da cennet vadesinin gerçek anlamda imanı olan kimselere mahsus olduğunu gösterir.
    Bu açıklamadan aşağıdaki ayetler hakkındaki şüphelerinizin cevabı da belli oldu. Çünkü tüm bu vasıf ve özellikler ancak müminler hakkındadır gayrı müminler hakkında değildir. Rızvan biatı hakkında da özellikle Allah Teala biat eden müminler kaydını zikrediyor.
    Sahabiler içinde münafıkların olduğu gerçeği ise hiç şüphe götürmeyen bir konudur Çünkü Kur’an-i Kerim buyuruyor ki “Medine halkından öyle münafıklar var ki onları yalnız biz biliriz; sen (Ey peygamber) onarın kim olduklarını bilmezsin.” (Bkz. Tevbe: 101)
    Böylece zahirde Müslüman olmalarına rağmen ve Müslümanların onları sahabilerden saymalarına rağmen münafıkların varlığı Kur’an sünnet açısından inkar edilmeyecek bir gerçektir.
    Yine biatin bozulabileceği yani bazılarının doğru biat etmelerine rağmen sonra biatlerini çiğneyebilecekleri gerçeği de Kur’an ile sabittir. Rızvan biatı hakkındaki ayeti içeren surede yani bizzat Fetih Sure’sinde yine rizvan biatı hakkındaki diğer bir ayette şöyle buyuruyor “Muhakkak ki seninle biat edenler ancak Allah’a biat etmektedirler; Allah’ın eli onların elinin üzerindedir. Kim biatini bozarsa kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah ile olan ahdine vefa gösterirse Allah ona büyük bir mükafat verecektir.” (Fetih 10)
    Böylece anlaşılıyor ki Allah’ın, rizvan biatina katılanlar için vaat ettiği mükafat biatlerini bozmayan müminler içindir; mümin olmayanlar veya sonradan biatlerini bozanlar için değildir.

    GENEL BİR AÇIKLAMA:
    Burada sizin için genel bir hatırlatma olsun diye şu hususu da açıklayalım ki, Kur’an’ın gerçek tefsiri ancak Ehlibeytin yanındadır. Çünkü bu iki emanet yani Kur’an ve Ehlibeyt birbirinden ayrılmazlar. Peygamber saa’nın ve Ehlibeyt imamlarının açıklamalarına rağmen Kur’an’a bir yorum getirmek ve bunun kendi hayalince bir görüşü ispat ettiğini sanmak temel itibarıyla geçersiz ve anlamsız ve imkansız bir tavırdır. Çünkü bu, Allah’ın nurunu vesile kılarak Allah’ın nurunu söndürmeğe çalışmaktan ibaret, boşuna bir çabadır. Konunun anlaşılması için İmam Cafer Sadık ile Ebuhanife arasındaki bir konuşmanın bir bölümünü size aktaralım:
    Şeyh Hurr Amilinin kendi senediyle nakline göre Ehlibeyt İmamlarından olan İmam Cafer Sadık Ebuhanife’ye “sen Irak halkının fakihi misin diye” sordu Ebuhanife evet, dedi, İmam neye dayanarak fetva veriyorsun, dedi Ebuhanife Allah’ın kitabı ve Peygamber’in sünneti ile dedi. İmam Cafer Sadık “Acaba Allah’ın kitabını nasıhını mensuhunu hakkınca biliyor musun? dedi O evet dedi. İmam “Allah’ın sadece kitabının ilmini taşıyan kimselere verdiği bir ilmin kendinde olduğunu iddia ediyorsun. Oysa, yazıklar olsun sana! Allah bu ilmi Peygamber’in soyundan sadece özel bir kesimin yanında bırakmıştır. Allah kendi kitabının ilminden bir harfi bile sana vermemiştir....” (Vesail c 27 s 48)
    Evet Kur’an’ın tefsire ve yoruma ihtiyacı olan ayetlerini delil göstererek bu gibi konuları ele almak sizi haktan daha da uzaklaştırır. Kur’anı anlamak için tek yol ondan ayrılmayan diğer emaneti Ehlibeyt’i tanımak ve onların hayatları ve sözleri çerçevesinde Kur’anı anlamaya çalışmaktır.

    Şu noktayı da hatırlatalım ki biz tartışmayı özenen birisi değiliz. Allah Teala biliyor ki sizin önem verdiğiniz şahsiyetlere dil uzatarak sizi rencide etmeyi de kendimize hedef edinmiş değiliz. Şer’i sorumluluk hissetmeseydik bu yazdıklarımızı da size yazmazdık. Ricamız odur ki bizi bir tartışma heveslisi zannederek her kafanızdan geçen şeyi, bize yazmayın. Eğer gerçekten araştırmak istiyorsanız bu ve benzeri siteler gibi Ehlibeyt mektebi hakkındaki konuları içeren sitelerdeki yazıları inceleyin inşallah yeterli olur.
    Yukarıdaki soruların cevabına dikkatle diğer sorularınızın cevabı da genel çerçevede verilmiş sayılır. Bu yüzden diğer şüphelerinizi(Tevbe 100, Feth 18) ayrıca incelemeyeceğiz.


    8- Kuranı kerimin bir ayetinde,YE BENİ İSRAİLE ÜZKÜRU NİMETİYE ELLETİ ENAMTU ALEKUM VEENNİ FADDALTEKUM ALAL ALEMİN.ayette zikredilen beni israilin üstünlüğü ehli beytle bağlantısı varmıdır?

    YE BENİ İSRAİLE ÜZKÜRU NİMETİYE ELLETİ ENAMTU ALEKUM VEENNİ FAZZALTEKUM ALAL ALEMİN "Ey İsrail oğulları, size verdiğim nimetimi ve sizi (bir zamanlar) âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın" (Bkara:47 ve 122) ayetleriyle ilgili olarak sorunuzu açık bir şekilde ifade etmemişsiniz. Ama bu ayetlerle ilgili olarak şöyle bir soru akla gelebilir ki: Eğer İsrail oğulları alemlere üstün kılınmışlarsa Ehli Beyt Mektebindeki İslam Peygamberlerinin ve onun masum Ehli Beyt'nin (12 İmam'ın) İsrail oğulları dahil olmak üzere tüm insanlardan üstün olduğuna dair inançla çelişmez mi? Bu sorunun cevabi kısaca şöyledir. Bu ayet-i kerimeler tek başına değil diğer ayetler ve kesin hadisler ışığında ele alınıp manası anlaşılmaya çalışılmalıdır. Başka bir ifadeyle her ayet ancak İslam'daki temel ilkeler çerçevesinde yorumlanıp açıklanabilir Kur'an ve İslam bir bütündür; ve her ayet bu bütünün bir parçası hgükmündedir; diğer ayet ve hadislere karşı inmiş bir şey değildir. Kur'an-i Kerim mantığında İslam ümmeti en üstün ümmettir.
    Çünkü Kur'an şöyle buyuruyor:
    "Siz (İslam ümmeti) insanlar için ortaya çıkarılmış en iyi ümmetsiniz..." (Al-i İmran: 110)
    Bu ilke çerçevesinde yukarıdaki ayetlerle ilgili olarak müfessirler iki veya üç tefsir zikretmişlerdir:
    1. Tefsir:
    Bu ayettelerdekialemler kelimesi genel bir manayı ifade edebilecek bir kelimedir; ama bu kelimeden özel bir mana yani sadece İsrail oğullarının yaşadığı dönemdeki alemler (topluluklar) irade edilmiştir. Bizzat bu ayetler ve bunlardan önceki ve sonraki ayetler üzerinde düşünülürse bu konu iyice anlaşılır. Çünkü bu ayette sizleri alemlere üstün kıldığımızı hatırlayın diyor. Bu da gösteriyor ki bu üstünlük şimdi var olan bir şey değildir; önceden belli bir dönem için var olmuş ve şimdi ancak hatırlanması gereken bir olaydır. Nitekim onlarca ayette hep Kur'an'ı Kerim İsrail oğullarının başından geçen olayları örneğin denizin onlara yarılmasını ve diğer mücizeleri ve Allah'a karşı gelmelerini örneğin buzağıya tapmalarını vb. olayları onlara hatırlatmıştır. Bütün bunlar önceden olup geçmiş ve belli bir döneme ait konulardır.
    Bir çok ayet-i kerime onların Allah'ın nimetlerine şükretmeyerek Allah'ın dünya ve ahirette azap ve lanetine uğradıklarını açıkça beyan etmektedir. Örneğin şu ayetlere bakın:
    83. Hani, İsrailoğullarından, "Allah'tan başkasına ibadet etmeyin, anne babaya, akrabalara, yetimlere, yoksullara iyilik edin ve insanlara güzel söz söyleyin, namazı kılın ve zekâtı verin." diye söz almıştık. Ama sonra siz, pek azınız hariç, (haktan) yüz çevirerek (sözünüzden) döndünüz.
    87. Gerçekten, biz Musa'ya kitap verdik; ondan sonra da art arda peygamberler gönderdik. Ve Meryem oğlu İsa'ya apaçık deliller verdik; onu Ruh'ul-Kudüs (Cebrail) ile destekledik. Fakat ne zaman bir elçi nefsinizin istemediği bir şey (bir hüküm) getirdiyse, siz (ona karşı) büyüklük taslamadınız mı? (Elçilerden) bir kısmını yalanladınız, bir kısmını da öldürüyordunuz.
    88. (Onlar;) "Kalplerimiz kapanmıştır. (Senin ne dediğini anlamıyoruz)" dediler. Oysa Allah, inkârlarından dolayı onları lânetlemiştir; artık çok az inanırlar.
    89. Daha önce (Son Pey-gamber'in gönderilmesiyle) kâfirlere karşı zafer beklerken, onlara Allah katından, yanlarında olanı (Tevrat'ı) doğrulayan bir kitap -önceden bilip tanıdıkları şey- gelince, onu inkâr ettiler. Artık Allah'ın lâneti kâfirlere olsun.
    Bakara Sure'sindeki 92.-97 ayetler de bu manayı açıkça ifade etmektedir.
    Açıktır ki, Allah'ın çeşitli nimetlerine nankörlük ettikleri ve özellikle son Peygamber'e iman etmedikleri için Allah'ın gazabına layık olan bir milletin sürekli olarak alemlerden üstün olması düşünülemez.
    2. Tefsir:
    Bazı müfessirler bu ayetteki üstünlükten maksat her yönden ve mutlak anlamda değil, belli şeylerde tüm alemlerden üstün olmalarıdır demişlerdir. Örneğin onlardan gelen peygamber sayısının çok oluşu onlara gökten bıldırcın ve kudret helvası inmesi gibi özelliklerde onlar tüm ümmetleden üstündürler. Bu gibi üstünlük ise belli bir şeyde olduğu için mutlak anlamdaki üstünlüğü gerektirmez. Bunu bir örnekle şöyle açıklanabilir: Örneğin birisi Ahmet ile hasan beden gücü yönünden karşılaştırarak diyebilir ki: "Ahmet Hasan'dan güç yönünden üstündür." Ama onun bu sözü Ahmed'in mutlak anlamdaki üstünlüğünü ifade etmez; çünkü gerçekte Hasan diğer insani üstünlük ölçüleri yönünden Ahmet'ten daha üstün olabilir. Bu ayette de belli yönlerden İsrail oğularının üstün oluşlarının ifade edilişi onların mutlak anlamdaki üstünlükleri anlamına gelmez. (bkz. Şey Tusi, Tibyan Tefsiri, Nasir Mekarim Numune Tefsiri; Rehnema Tefsiri.)
    Bu ayetle ilgili diğer tefsirlerde vardır biz bu kadarıyla yetiniyoruz.



    1- Öğle namazını özel vaktinde kıldıktan belli bir zaman sonra (mesela 20 dakika sonra) cem kasdı olmaksızın ikindi namazı kılınabilir mi?

    Kılınabilir. Cem' kasdi diye bir şey gerekli değildir.


    2- Namaz kılarken 3 yaşındaki oğlum sırtıma çıkıyor ve ben namaz dışında bir hareket yapmadan oğlum sırtımda iken namaz kılıyorum.Bu namazı bozar mı?

    Namazda özellikle kıraat ve zikir söylerken şart olan tuma'nine (sükunet)'i bozmazsa bu kendiliğinde namazı batıl etmez. Aksi taktirde namazı bozar.


    3- Abdest alırken kollarımıza avcumuzla su dökmek yerine, kolarımızı çeşmenin altına getirerek çeşmeden akan su ile kollarımızı yıkamamız caizmidir?

    Bunu bir sakıncası yoktur. Ancak yıkamanın tekrarlanmaması için su kollara ulaştıktan sonra tekrar aynı yeri el veya ikinci defa çeşmeyle yıkamak gerekir.


    4- Ayaklarımızı meshederken ayaklarımızı bir yere basmak şart mıdır? Ayaklarımız havada olsa (ayağı hareket ettimeden) ayağımıza mesh yapabilirmiyiz?

    Ayakları yere koymadan örneğin bir duvara veya diz üzerine yaslayarak hareket etmeyecek şekilde tutarsa sakıncası yoktur.


    5- Vücudumuzdan kan akması abdesti bozar mı?

    Bozmaz.


    6- Ehl-i Sünnet memleketlerinde ezan okunduktan en az kaç dakika sonra iftar etmeliyiz?

    Genel ölçü olarak gün battıktan sonra doğu tarafına yansıyan parıltı ve ışıltının (kızıllığın) başımızın üzerinde batıya doğru kaymasını beklemek gerekir. Müşahedelerimiz kadarınca bu, söz konusu ezanlardan en geç 15 dakika sonra gerçekleşir


    7- Bankalardan enflasyon oranı altında miktar ile kredi almak caizmidir?

    Kredi almak, aldığı paradan daha fazlasını vermeği gerektirirse bu haram olan rıbayı girer ve haramdır. Bunun enflasyon oranın altında olması taklit mercii olan müçtehitlerimizin genelinin görüşüne göre bir şeyi değiştirmez.


    8- Mut'a nikahı ile ilgili Burhaneddin adlı şahsın yazısı ve yazının cevabı.


    9- Ramazan ve Kurban bayramlarında oruç tutmanın hükmü haramdır. bundan hiç şüphemiz yok.Velakin Gadir-iHum bayramında niçin oruç tutmanın hükmü Helal dir?

    1. Bayram ve şenliği sadece maddi boyutumuz açısından değerlendirsek oruçla bayramın bağdaşmaması düşünebiliriz. Ancak insanın iki boyutlu bir varlık olduğunu dikkate alınırsa şenliğinin de iki boyutlu olduğu anlaşılır; maddi şenlik; yemek, içmek vb. helal zevklerin eşliğinde olduğu gibi, manevi şenlik ise, doğru inanç sahibi olmak, ilim ve maneviyat kazanmak ve Allah’a yönelmemizi sağlayan amelleri yerine getirmekle olur. Peygamber (s.a.a.) bir yandan dünyada kedisine sevimli olan nimetlerden söz ederken, diğer yandan, “Beni en çok sevindiren (gözümü aydınlatan) nazmadır” diye buyurmuştur.
    Namaz kılmak, oruç tutmak, Kur’an-i Kerim okumak insana manevi şenlik kazandıran amellerdir. Hz. Ali (a.s) de bu konuda işaretle şöyle buyurmuştur:
    “Günah işlenilmeyen her gün bayramdır.”
    İnsanın şenliğinin iki boyutu olduğu içindir ki, Peygamber (s.a.a) Ramazan ayı hakkında buyuruyor ki “Siz bu mübarek ayda Allah’ın ziyafetine çağrılmışsınız.” Yine bir hadiste Peygamber (s.a.a) Kur’an-i Kerim hakkında şöyle buyuruyor: “Kur’an Allah’ın sofrasıdır.”
    Ve İmam Ca’fer Sadık (a.s) “İnsan kendi yemeğine baksın” ayetinin tefsirinde, “Yani öğrendiği ilmi kimden öğrendiğine baksın” diye buyurmuştur..
    Bu hadisten de anlaşılacağı üzere, insanın maddi vücudunun gıdaya ihtiyaç duyduğu gibi ruhu da gıdaya ihtiyaç duymaktadır.
    Buna göre, Gadir Hum bayramında orucun müstehap kılınışı bu günün bir şenlik ve bayram günü olmasıyla asla çelişkisi yoktur. Bu bayramda orucun sevap kılınışı belki de bu bayramda ruhun şenliğinin esas alındığı için olabilir. Elbette mübarek Ramazan bayramı bir ay oruçtan sonra geldiği ve Kurban bayramı da özellikle hacı adaylarının yerine getirdikleri ağır ilahi vazifelerden sonra yer aldığı için manevi ve maddi şenlik bu iki bayramda iç-içedir. Her halükarda ister bu bayramda oruç tutmanın hikmetini anlayalım veya anlamayalım fark etmez. Bizim için önemli olan Ehl-i Beyt İmamlarının Gadir Hum gününü oruç tutmanın büyük bir sevabı olduğunu bildirmeleridir. Bu delil olarak yeter. Çünkü Peygamber (s.a.a)’nin emriyle Kur’an ve Ehl-i Beyt’in emirlerine sarılmak her Müslüman’a, sapıklıktan kurtulmak için kaçınılmaz bir ilahi vazifedir.
    2. Şer’i hükümleri aklı mukayeseler yaparak çıkarmak oldukça sakıncalı ve özellikle Ehl-i Beyt mektebinde kesin olarak reddedilen bir husustur. Yani iki konunun birbirine benzerliğini bahane ederek, bu ikisinin hükmünün aynı olduğunu söylemek –kıyas etmek- Ehl-i Beyt imamlarınca şiddetle kınanmış ve dinin tahribine yol açan bir yöntem olarak nitelendirilmiştir. İmam Cafer Sadık defalarca Ebu Hanife’yi bu hususta uyarmış olduğu bir çok tarih kitaplarında yazılıdır. Ehl-i Beyt mektebine göre, dini hükümler, aklı mukayeseyle değil, Kur’an-ı Kerimin ayetleri, Peygamber ve Ehl-i Beyt İmamlarından bize ulaşan sahih hadis ve sünnetle anlaşılır; sanı ve zanna dayanan akıl yürütmelerle değil. Kur’an-i Kerim. “Şüphesiz zann asla haktan hiçbir şeyde insana yetmez.” diye buyurmaktadır. Bu yüzden Bir bayramda oruç tutmak haram olurken diğer bayramda da aynı hükmün geçerli olmasını söylemek kıyas yöntemine dayalı bir fikirdir. Bu yöntemin Ehl-i Beyt mektebine göre geçersiz bir yöntemdir.
    Konunun açıklık kazanması için kıyas yönteminin Ehl-i Beyt mektebeinde şiddetle kınadığını gösteren bir hadise işaret edelim:
    İmam Cafer Sadık şöyle buyurdu:
    Ey Nu'man (Ebu Hanife'nin ismi Nu'man'dır) babam, büyükbabamdan nakletmiştir ki, Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: "Din işlerinde ilk kıyas (mukayese ve benzetme) yoluna giden İblistir (Şeytan'dır). Allah Teala ona: Adem'e secde et, dedi. O ise "Ben ondan daha üstünüm beni ateşten ve onu topraktan yaratmışsın (yani Şeytan ateşle toprağı birbirine mukayese ederek kendi üstünlüğünü ortaya koymaya çalışmıştır)" dedi. Her kim dinde kendi görüşüyle kıyas ederse Allah Teala onu kıyamet günü İblisle birlikte kılar. Çünkü o, kıyasta ona (İblis'e) uymuştur.
    “Ebu Nuaym kendi senediyle nakleder ki: İmam Cafer Sadık Ebu Hanife'den sordu ki: "Adam öldürmek mi daha büyüktür (büyük günahtır) yoksa zina mı? Ebu Hanife, adam öldürmek, diye cevap verdi. İmam dedi ki (Öyleyse neden) Allah Teala adam öldürmede (adam öldürmenin ispatında) iki şahidi yeterli bilmiştir; ama zinada dört şahit istemiştir.Yine İmam Cafer Sadık sordu ki "Namaz mı daha önemlidir yoksa oruç mu? O namaz diye cevap verdi. Bunun üzerine İmam şöyle dedi: "Öyleyse neden kadın hayız (adet) olduğu zamandaki orucunu kaza etmesi gerekir ama namazını kaza etmesi gerekmez? Yazıklar olsun sana kıyas nasıl doğru olabilir? Allah'tan kork ve dini kendi görüşünle kıyas etme."
    3. Bazı hadislerde yer aldığı üzere Gadir-i Hum bayramında oruç tutmanın hikmeti Allah Teala’ya bu gün verdiği velayet nimeti için şükür ve hamd etmektir. Nitekim Gadir-i Hum günü Hz. Ali (a.s)’ın velayetine inanan iki kişi birbiriyle görüştüğünde şöyle demeleri vurgulanmıştır: “El-Hamdu lillahillezi cealena minel mutemessekine bi velayeti Ali ibn-i Eb-i Talib” (Allah’a hamd olsun ki bizi Hz. Ali b. Talib’in velayetine bağlı olanlardan kıldı.” Bu hikmetin açıklık kazanması için Ehl-i Beyt İmamlarından Gadir-i Hum bayramında (Zihicce ayının 18. gününde) oruç tutmanın hikmetine işaret eden bir hadisi naklediyoruz:
    “Mufazzel b. Ömer şöyle diyor: İmam Cafer Sadık (a.s)’a Müslümanların kaç bayramı vardır, diye sordum, İmam dört bayramı, dedi. Ben: “İki bayramı (Kurban ve Fıtır Bayramlarını) bir de Cuma gününü biliyorum,” dedim İmam: “Bu bayramlarını en önemlisi ve en değerlisi zilhicce ayının 18. günüdür. Bu günde Allah’ın Resulü (s.a.a) Emiru’l-Müminin’i insanlara açıkça önder olarak belirledi. Ben: “Bu günde ne yapmalıyız? dedim. İmam: “Bu günü Allah’a şükür ve hamt olarak oruç tutmanız vaciptir (gerekir). Gerçi Allah her an şükür edilmeye layıktır. (Ancak şükrün yöntem ve şekilleri nimet göre farklı olabilir) Tüm Peygamberler de vasilerinin belirlendiği günü, vasilerinin oruç tutmalarını ve bayram yapmalarını emretmişlerdir...” (Bkz. Vesailu’ş-Şia c.10 s. 443-446)


    10- Bazılarımız ilaç lazım olduğunda başkalarının BAĞ-KUR adı verilen sigorta kartı na benzer bir belgesi ile çok cuz-i bir meblağ karşılığında ilaçlarını temin edebilmektedirler, ve bu da devlet tarafından yasaklanmıştır,Çünkü bu ilaç parasının geri kalan meblağı devlet tarafından ödenmektedir, bunun şe-ren bir sakıncası varmıdır?

    Taklit merci'lerinden fetvalarını alabildiklerimize göre başkasına ait olan bir belgeyi örneğin başkasına ait BAĞ-KUR v.b. sigorta kartını kullanarak ucuz ilaç almak, Müslüman bir ülkede yürürlükte olan kanunlara aykırı ise haramdır.


    11- Namazı neden türkçe kılamıyoruz?

    Şüphesiz namaz bir ibadet olarak Allah Teala’nın emrettiği şekilde ve İslam’da açıklandığı üzere yerine getirilmelidir. Ve bu dinin apaçık hükümlerindendir.
    Bazıları, dine karşı düşmanlıklarını, -kendilerini bu dine mensup gösterip- dini inançları tahrip ve tahrif etmekle ortaya koymaktadırlar İşte bunlar, dini tahrif etmek için, son zamanlarda namazın Türkçe kılınması düşüncesini ortaya atmışlardır.
    Biz, namazın Türkçe kılınmasının caiz olmadığını ispatlayan delillerden bazılarına aşağıda işaret ederek birinci ve ikinci delille ilgili bazı açıklamalara yer vereceğiz.
    Bu konuyla ilgili bazı deliller şöyledir:
    1. Ulemasının icması
    2. İbadetlerin tevkifi hükümlerden oluşu.
    3. Namazda Kur’an kıraatinin farz oluşu ve tercümenin Kur’an olmayışı.
    4. Beşer ait olan kelamı namaza dahil etmenin (namazda konuşmanın) namazı batıl etmesi.
    5. Dinde her türlü bid’atın haram oluşu,
    Birinci delilin açıklık kazanması için ilk önce şu noktaya dikkat etmek gerekir ki. bir şer’i hüküm üzerine fakihlerin ittifakına, görüş birliğine icma denir. İcma, kendi başına delil sayılmaz ancak Ehl-i Beyt mektebinin fukaha’sının İcması, Masum İmam’ın görüşünü bildirdiği için geçerli delil olarak sayılır. İcmanın masum imamların o görüşe mutabakatını göstermesi, çeşitli yöntemlerle açıklanmıştır. Bunlardan önemlisi hads yöntemidir. Yani din hükümleri anlamak ve korumak için azamı dikkat ve hassasiyet gösteren takva sahibi ulemanın yüzlerce yıl boyunca aynı görüşü üzere ittifakları o görüşün masumlardan alındığına dair güven oluşmasına neden olur.
    Şimdi bu konudaki ittifakı gösteren Ehli Beyt Mektebinin büyük fakihlerinden bazılarının sözlerini nakledelim:
    Merhum Seyyid Muhammed Amili şöyle diyor:
    “Namazda Fatiha suresinin yerine tercümesinin yeteli olmayışı icmamızla sabittir. Amme’nin (Ehl-i Sünnet’in) çoğu da, bizlerle muvafıktırlar. Çünkü Allah Teala, buyuruyor ki: “Biz Kur’an’ı Arapça olarak indirdik.” Tercüme, ise asıl metinden farklı bir şeydir. Aksi taktirde şiirin tercümesi de şiir olurdu.” (Medariku’l-Ahkam c. 3, s. 341)
    Merhum Şeyh Mürteza Ensari de şöyle diyor:
    “Fatihayı okumaya gücü olan kimse için, Fatihanın tercümesi, onu okumanın yerine geçemez; Bu konu da ulema arasında icma vardır. Çünkü Fatihanın tercümesini okumaya, Fatiha okumak denilmez”. (Es-Selat s. 114)
    Büyük Fakih Muhammed Hasan Nacafi’nin de, bu konudaki açıklaması şöyledir:
    “Muhakkik ve onun gibilerinin ifadelerinden (Namaz kılana Fatihanın tercümesi yeterli değildir.) anlaşılan şu ki, namazda olan Fatiha ve surenin kıraati konusunda asla tercüme yeterli değildir. (Yani hatta Fatiha’yı okumaktan aciz olsa ve öğrenmesi mümkün olmasa bile tercümelerini okumak yeterli değildir. Fatihayı okumaya gücü yetmediği taktirde onun yerine aşağıda açıklanacağı üzere zikir -Subhanellah- demelidir.) Bu konuya bazı fakihler tasrih etmişlerdir. Hatta bunun ulemadan bir cemaatın açık görüşü olduğu diğer bir grubun de sözlerinin zahiri bu olduğu nakledilmiştir. Buna göre, bu çoğunluğun görüşü sayılır. Hatta El-Hilaf ve diğer kitaplarda nakledilen icmanın zahirinin de bu olduğu söylenebilir. Bu konuda sadece, Nihayet’ul-Ahkam, Tezkire ve Revz kitaplarının Kur’an ve bedeli (yani zikir -subhanellah- demek) mümkün olmadığı zaman, tercümeye geçilebileceği görüşünü ileri sürmüşlerdir. Ancak bu görüş hiç şüphesiz zayıf bir görüştür. Çünkü temel ilkeye ters düşer; Üstelik Fatiha okunmasını emreden delillerimiz mutlaktır; asla hiçbir aşamada tercümeye geçilebileceğine dair bir kayıt yoktur.
    Öte yandan Kur’an’ın tercümesi insanların kelamına girer (İnsanların kelamını ise namaza dahil etmek, namazı batıl eder) Muhakkik Kereki Cami’ul Mekasit kitabında ve diğerleri de buna değinmişlerdir. Fatıha’yı tekbire kıyas etmek de haramdır. (Yani Ulema tekbiret’ul İhramı Arapça getirmekten aciz olan yeni Müslüman olmuş bir şahsın tekbirin tercümesini söyleyebileceğine dair fetva vermişlerdir. Biri çıkıp da aynı şey Fatiha için de geçerli olduğunu söylerse bunun bir kıyas olduğunu ve kıyasın şer’an haram olduğunu söyleriz.) Üstelik bu ikisi arasında şöyle bir farkın olduğu da zikredilebilir: Kıraatten maksat ondaki mucize olan o nazmı dile getirmektir. Haccal’ın naklettiği bir hadiste İmam Cafer Sadık veya Muhammed Bakır’dan biri şöyle buyurmuştur: Allah’ın “Açıklayan Arapça dili üzere (indirdi)” ayeti hakkında İmam’dan sordular. İmam şöyle buyurdu: O (Kur’an) diğer dilleri açıklar ama hiçbir dil onu açıklayamaz. ....” (Cevahiru’ul-Kelam c.9 s,314)
    Seyyid Tabatabai Urvetu’l-Vuska kitabında şöyle diyor:
    “Eğer kıraati bilmiyorsa öğrenmesi farzdır. Eğer Kur’an’dan hiçbir şey bilmiyorsa fatiha miktarınca tesbih der; tekbir getirir; ve zikr eder. İhtiyaten tesbihat’ul Erba’yı okusun.”
    Görüldüğü gibi, Ehli Beyt mektebinin fukehası hatta zaruret durumlarında bile Fatiha suresinin yerine tercümesinin okumanın sahih olmadığını açıkça ifade etmişlerdir.
    2. İbadetlerin tevkifi hükümlerden olması:
    Dinde var olan bazı hükümler, insanların kendi yaşayışları gereği alış veriş gibi tüm felsefesini anlayabildikleri ve kendileri arasında ona bazı kaideler oluşturdukları konulardan değildir. İbadet şekli ile ilgili hükümler işte bu türden hükümlerdir. Bunlara Usul-i Fıkıh ilminde mutelakkat mineşşari (Şari’den alınan hükümler) veya tevkifi hükümler (şekil, şart ve cüzlerinin belirlenmesi insanların elinde olmayan her yönüyle Allah’ın belirlenmesine bağlı olan hükümler) denir. Hiçbir kimse, akıl yürütmekle namazın şeklini keşfedemez. Allah Teala’nın emirleri ortada olmadan tüm insanlar bir araya gelecek olsalar bile, namazın şekli, rüku, secde ve rek’atlarının sayısı zikirleri hakkında bir şey söylemeleri mümkün olmazdı.
    Bu gibi konuları gayp aleminden gelen emirler sayesinde belirlenmesinden başka bir yol yoktur. Demek bu tür hükümlerin muhteva ve şartları hakkında görüş belirtmek, onu değiştirmek veya ona başka bir şey eklemek ilke itibariyle yanlıştır.


    12- Neden ehli-shia ehli-sünnetten 15 dakika sonra iftarini veya namazini kiliyor?

    Ehli Beyt imamlarından elde bulunan sahih hadislere göre akşamın oluşunun ölçüsü güneşin batı ufuklarında gözden kayboluşu değildir. Güneşin gözden kayboluşuyla birlikte, doğu ufuklarındaki güneşin ışınlarının oluşturduğu parıltı ve kızıllığın kaybolması da gerekir. Başka bir ifadeyle güneş batı tarafında olduğunda, ışınları karşı tarafa yansır ve doğu tarafının yüksek yerlerinde örneğin yüksek dağların başında güneş ışıklarından oluşan kızıllık gözükür; eğer doğu tarafında yüksek bir dağ ve benzeri bir şey olmasa bile güneş ışınlarının etkisi sonucu doğunun gök ufuklarında bu kızıllık görülür. Güneş, yerin hareketi sonucu batı ufuklarında aşağı indikçe söz konusu parıltı ve kızıllık da karşı taraftan yani doğudan batıya doğru çekilir; güneş tam batınca bu kızıllık insanın baş tarafından geçerek batıya doğru kayar ve böyle olduğunda güneşin tam olarak battığı anlaşılır yani şer'i ölçülere göre akşam olur. Oysaki Ehl-i sünnette yaygın olan görüş şu ki, akşam namazının vakti güneşin gözlerden kaybolmasıyla başlar. Hatta bazı Ehl-i sünnet alimleri batı tarafında bir dağ olur da güneş dağın diğer tarafına geçme sonucu gözlerden kaybolursa bunu bile akşamın olması için yeterli bilmişlerdir. Ama Şia uleması arasında yaygın olan görüş bunun aksinedir. Şia uleması, Ehli Beyt imamlarından gelen sahih hadislere dayanarak akşam namazının vaktinin yukarıda açıklandığı üzere güneşin tam batışı, yani doğudaki kızıllığın insanın başının üzerinden batıya geçmesiyle gerçekleştiğine inanırlar. Sahib-i Cevahir bu görüşün şia uleması arasında fetva, amel ve nakil yönünden mutlak şekilde meşhur olduğunu nakleder. (Cevahir'ul Kelam c. 7 s. 109) . Kuleyni Furu el-Kafi'de (c. 1 s. 77) ve Tusi Et-tehzib'de (c1 s. 141) İmam Muhammed Bakır'dan (Allah'ın selamı ona olsun) şöyle nakleder:
    "Şu taraftaki yani doğudaki kızıllık yok olunca güneş hem yerin doğusundan hem de batısından batmıştır."
    Yine Şeyh Hurr-i Amuli Vesailu'ş-Şia'da (c.3, s. 129) Abdullah b. Vezzah'tan şöyle nakleder:
    "Ben İmam Musa Kazım'a (Allah'ın selamı ona olsun) yazdım ki, Güneş gözden kayboluyor. Akşam (karanlığı) başlıyor; sonra akşam (karanlığı) çoğalıyor. Güneş de artık gözlerimizden kayboluyor. Ama dağın başında bir kızıllık beliriyor. Bizim bulunduğumuz bölgedeki müezzinler ezan okuyorlar. Acaba böyle olduğunda ben namazımı kılayım mı? Oruca niyetli isem orucumu açayım mı? Yoksa dağın başındaki kızıllığın gitmesini mi bekleyeyim? İmam Musa Kazım (Allah'ın selamı ona olsun) bana şöyle yazdı: Ben kızıllık gidinceye kadar senin beklemeni ve dinin için daha ihtiyatlı olan şeyi tutmanı (gerekli) görüyorum."
    Bu hususta bir çok hadis vardır biz bu kadarıyla yetindik. Şüphesiz bu hadisler Ehl-i Beyt'e uymayı gerekli bilen her kes için hüccettir.


    13- Merak ettigim bir konuda namazlarin cemi meselesi.Acaba Resulullah(S.A.V.) Efendimiz devamli cem ederekmi kilmis.Yoksa bazi zamanlardami,yada zaruret halindemi yapmis.Su anda hanefi fikihinda sadece Hacda yapiliyor.Ve diger vakit namazlarda yapilmiyor.Caferi fikihinda bu durum nasil.Kaynaklarla belgelendirirsek memnun olurum.

    Sormuş olduğunuz Caferi mezhebine mensupların öğleyle ilkindi, akşamla yatsı namazlarını birlikte kılmalarının gerekçesine dair sorunuzu yanıtlamadan önce, Caferi mezhebinin namazların vakti hakkındaki görüşlerine kısaca bir değinmek istiyorum. Caferi mezhebine göre öğleyle ikindi, akşamla yatsı namazlarının vakti, özel, ortak ve fazilet vakti olmak üzere üç kısma ayrılır. Öğle namazının özel vakti, öğle vaktinin girdiği andan itibaren bir öğle namazının kılınabileceği kadar bir süredir. Yani bu vakitte eda kastıyla yalnızca öğle namazı kılınabilir. Eğer bu vakitte yanlışlıkla bile ikindi namazına niyet etmiş olur ve namazını tamamladıktan sonra onu öğle namazının özel vaktinde kılmış olduğunun farkına varırsa, mutlaka öğle namazını kıldıktan sonra ikindi namazını tekrar kılmalıdır. Ama o vakitte kaza namazı veya nafile namazı kılabilir. Çünkü bu, öğle namazının kazaya kalmasına sebebiyet vermez. Zira aşağıda açıklayacağımız üzere henüz öğle namazının ikindi namazıyla ortak olduğu genel vakti bakidir ve o süre zarfında öğle namazını kılabilir. İkindi namazının özel vakti ise, akşam namazının vaktinin görmesine, bir ikindi namazının kılınabileceği kadar bir süre kalıncadır. Yani bu vakitte yalnızca ikindi namazı kılınabilir ve eğer bir insan, o zamana kadar öğle namazını kılmamış olursa, artık onun öğle namazı kazaya kalmıştır; dolaysıyla o vakitte öğle namazını bırakmalı ve ikindi namazını kılmalıdır; sonra da öğle namazını kaza niyetiyle yerine getirmelidir. Hatta ikindi namazını kılmamış olan bir insan o vakitte kaza veya nafile namazı da kılamaz. Çünkü bu ikindi namazının kazaya kalmasına sebep olmaktadır; bilinçli olarak da bir namazı kazaya bırakmak caiz değildir. Öğle ve ikindi namazlarının müşterek vakitleri ise, bu iki vakit arasında kalan süredir. Ancak mutlaka bu iki namaz tertip üzere kılınmalıdır; yani önce öğle namazı daha sonra da ikindi namazı kılınmalıdır. Eğer bir insan bilinçli olarak bu süre zarfında ikindi namazını öğle namazından önceye geçirirse, ikindi namazı batıl olmuş olur. Dolayısıyla mutlaka öğle namazından sonra ikindi namazını da kılmalıdır. Fakat, bu süre zarfında yanlışlıkla öğle namazını kılmadan ikindi namazına niyet eder ve henüz namazını sona erdirmeden yanlışlığının farkına varırsa, niyetini öğle namazına çevirmeli ve namazını öğle namazı niyetiyle sonra erdirmeli, sonra da ikindi namazını kılmalıdır. Ama eğer bu namazını sona erdirdikten sonra bu hatasının farkına varırsa, onun kılmış olduğu bu namazı sahih sayılır ve yalnızca öğle namazını kılması icap eder. Çünkü bu taktirde vakit açısından ikindi namazına bir halel gelmemiştir ve o öğle namazıyla müşterek olduğu kendi vaktinde kılınmıştır. Burada söz konusu olan sadece öğle namazından sonra kılınması gerektiği şartına, yani tertip şartına riayet olunmamıştır. Bu da yanlışlıkla olduğundan ona bir halel getirmez. Çünkü tertip şartı bilinçli hallerde şarttır; bilinçsiz hallerde değil; yani insan bilinçli olarak ikindi namazını öğle namazından önce kılamaz, ama eğer unutkanlık sebebiyle bu şarta riayet etmezse, ikindi namazı öğle namazının özel vaktinde kılınmadığı taktirde bunun bir zararı yoktur. Öğle namazının fazilet vakti ise, bir şeyin öğle vaktinin girmesinden itibaren doğuya doğru uzamaya başlayan gölgesinin, kendi boyu kadar uzayıncaya kadardır. Yani bu süre zarfında öğle namazını kılmak daha faziletlidir; ve öğle namazını bu süreden sonraya erteleyerek, ikindi namazıyla ortak olduğu geri kalan vakitte kılmak onun faziletini azaltır. İkindi namazının fazilet vakti ise, bir şeyin öğle vaktinin girmesinden itibaren doğuya doğru uzamaya başlayan gölgesinin o şeyin boyunun yedide dördü miktarıca uzaması anından başlar ve o şeyin boyunun iki katı kadar oluncaya kadar devam eder; yani ikindi namazını bu süre zarfında kılmak daha faziletlidir ve bu süreden önce veya sonra öğle namazıyla ortak olduğu geri kalan vakitte kılmak onun faziletini azaltır. Akşam ve yatsı namazı için de aynı şeyler söz konusudur; yani onların da özel, ortak ve fazilet vakitleri vardır. Bununla ilgili açıklamalar, Caferi mezhebinin ilmihal ve fıkıh kitaplarında mevcuttur. Fakat söz fazla uzamasın diye biz bunun da açıklamasına girmiyor ve ilgili fıkıh ve ilmihal kitaplarına müracaat etmenizi tavsiye ediyoruz. Sabah namazına gelince, onun başka bir namazla ortak olduğu müşterek vakti yoktur. Onun vakti fecr-i sadık denen sabah ezanı vaktinden başlar ve güneşin doğmasına kadar devam eder. Ancak sabah namazının da fazilet vakti vardır. Sabah namazının fazilet vakti, sabah ezanından itibaren güneşin doğmasından önce doğu ufkunda beliren kızartının ortaya çıkmasına kadar devam eder. Caferi mezhebinin fıkıh kitaplarında namaz vakitleriyle ilgili bu hükümlerin delilleri mevcuttur. Şimdilik bizi bu hükümlerin dayanakları ilgilendirmemektedir. İsteyen ilgili fıkıh kitaplarına müracaat ederek bu hükümlerin gerekçelerini görebilir. Zaten sizin sorunuz da bu husus değildir. Siz, Caferi mezhebi mensupları arasında yaygın olan öğleyle ikindi ve akşamla yatsı namazlarını birlikte kılmalarının gerekçelerini sormuşsunuz. O halde bu husus üzerinde durmamız icap eder. Aziz kardeşim, yukarıdaki öğleyle ilkindi ve akşamla yatsı namazlarının vakitleriyle ilgili açıklamamız, Caferi mezhebi mensuplarının bu namazları birlikte kılmalarına ışık tutmaktadır. Yani, Caferi fıkhında bu namazların vakitlerinden bir bölümünün ortak vakit kabul edildiğinden bu ortak vakitte bu namazların tertip üzere birlikte kılınmasında bir sakınca görülmemektedir. Peki Caferiler bu görüşlerinde neye dayanmaktadırlar? Acaba gerçekten bu namazların ortak vakitleri var mıdır? İşte bu soruların cevabını bulmak için baş vurabileceğimiz tek kaynak Kur’an-ı Kerim ve Hz. Resulullah (s.a.a)’ın sünnetidir. Bu konuyu Kuran-ı Kerim ve Hz. Resulullah’ın sünnetine sunmadan önce, şunu belirteyim ki, sizin de belirttiğiniz üzere, bütün Müslümanlar hac mevsiminde Arafat’da öğle namazından hemen sonra ikindi namazını kılarlar, buna da “cem-i taktim” denir. Keza, Müzdelife’de akşam namazını erteleyip yatsı namazıyla birlikte kılarlar, buna da “cem-i ta’hir” denir. Bu hususta hiçbir ihtilaf yoktur. Dayanakları ise, Hz. Resulullah (s.a.a)’dan gördükleri uygulamadır. Hz. Resulullah hac amelini yerine getirirken bu uygulamayı yapmış ve bunun aksi bir uygulama hazretlerinden görülmemiştir. Dolayısıyla bütün Müslümanlar bu uygulama üzerinde ittifak etmiştir. Hac dışındaki durumlara gelince, Hanefi mezhebi, ister sefer hali olsun, ister mukim hali, hiçbir halükarda bu namazların birlikte kılınamayacağı görüşünü ileri sürürken, Şafii, Maliki ve Hambeli mezhepleri bu namazların sefer halinde birlikte kılınabileceği, mukim halinde ise, ayrı ayrı kendilerine has kabul ettikleri vakitte kılınmaları gerektiği fetvasını vermişlerdir. Seferi olmak hariç, yağmur, korku ve hastalık gibi mazeretlerden dolayı da birlikte kılınıp kılınamayacağı hususunda ise, ihtilafa düşmüşler; bazıları bu mazeretlerden dolayı da birlikte kılınabileceklerine cevaz verirken, bazıları da bu hallerin birlikte kılmaya cevaz vermediğini savunmuştur.Caferi mezhebinin görüşünü de yukarıda gördünüz; bu namazların ayrı ayrı kendi fazilet vakitlerinde kılınmalarının daha faziletli olduğu kabul edilmekle birlikte, tertip üzere ortak vakitte beraber kılınmalarının da caiz olduğu kabul edilmiş, kolaylık olduğundan dolayı da daha fazla bu uygulama yaygınlık kazanmıştır. Peki Caferiler bu uygulamalarını neye dayandırmaktalar? Eğer gerçekten de Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin iddia ettikleri şeklinde bu namazların vakitleri ayrı ise, bu durumda Caferilerin bu uygulamaları yanlıştır demektir. Çünkü, genellikle Caferilerin öğle namazından hemen sonra ikindi namazını ve akşam namazından hemen sonra da yatsı namazını kıldıklarına göre, bu durumda onların ikindi ve yatsı namazlarını kendi vakitlerinden önce kılmaları gerekir. Bir namazı da vaktinden önce kılmak onun batıl olmasına yol açar. Açıktır ki, bu itiraz Müslümanların Arafat ve Müzdelife’de yaptıkları uygulamayla, Şafii, Maliki ve Hambelilerin seferi halde yaptıkları uygulamaya da varittir. Çünkü bu durumda cem-i takdim yaptıkları taktirde ikindi namazıyla yatsı namazının vaktinden önce kılınması gerekmekte ve cem- i ta’hir yaptıkları taktirde de öğle namazıyla akşam namazlarının kendi vakitlerinin dışında kılınması icap eder. Acaba Arafat ve Müzdelife’de bu uygulamayı yapan Hz. Resulullah’ın ve sefer halinde cem etmeğe cevaz veren o kardeşlerimizin namazlarının bir kısmını vaktinin dışında kıldığını kabul etmek mümkün müdür? Açıktır ki, böyle bir şeyi söylemek mümkün değildir. Oysa Ehl-i Sünnet kardeşlerimiz, genellikle Caferilere, “biz beş vakit namazımızı kendi vaktinde kılıyoruz; siz ise beş vakti üç vakte indirmişsiniz ve namazının bir kısmını vaktinin haricinde kılıyorsunuz” itirazını yapıyorlar. Eğer bu itiraz doğru olursa, yukarıdaki durumlar için de aynı şey söz konusudur. Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin “yukarıdaki durumları sizin yaptığınız uygulamayla mukayese etmek mümkün değildir; çünkü bu durumlarda böyle yapılabileceğine bizzat Hz. Resulullah (s.a.a)’den cevaz gelmiştir ve bu durumlarda böyle yapılmanın caiz olduğu Hz. Resulullah (s.a.a)’in sünnetiyle sabittir” demeleri mümkündür. Onlara cevabımız şudur ki, biz de kendi uygulamamızı Hz. Resulullah (s.a.a)’in uygulama ve sünnetine dayandırmaktayız. Biz bunu kendi yanımızdan çıkarmamışız ki, sizin bu itirazınız yerinde olsun. Bize Ehl-i Beyt kanalıyla ulaşan mütevatir hadisler, Hz. Resulullah (s.a.a)’ın yukarıda işaret ettiğimiz haller dışında da, herhangi bir mazeret olmaksızın mukim halinde namazlarını cem ederek kıldığını belirtmektedir. Biz de Hz. Resulullah (s.a.a)’ın bu sünnetine istinaden bunun caiz olduğunu kabul etmişiz; bir kolaylık olduğundan dolayı da bu uygulama yaygınlık kazanmıştır. Hz. Resulullah (s.a.a)’ın bu uygulaması sadece biz Ehl-i Beyt dostlarının kaynaklarında da yer almamıştır ki, Ehl-i Sünnet kardeşlerimiz; “biz buna itibar etmeyiz, bunlar sizin uydurma hadislerinizdir” desinler. Bu hadisler, Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin en muteber hadis kaynaklarında da yer almıştır. O halde, Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin; “Siz Caferiler, beş vakit namazı üç vakte indirmişsiniz” şeklindeki itirazları yerinde bir itiraz değildir. Sonra; Ehl-i Sünnet kardeşlerimiz, bu namazların vakitlerinin onları iddia ettikleri şekilde ayrı olduklarını neye dayandırıyorlar? Kur’an-ı Kerim’de böyle bir açıklama yoktur. Aksine Kur’an-ı Kerim’in açıklaması bizim görüşümüzü onaylamaktadır. Bakınız, Allah Tela Kur’an- ı Kerim’de “Namaz, mü’minler için vakitli bir farzdır” buyurmakla birlikte, Hud Suresi’nin 114. ayetiyle İsra Suresi’nin 78. ayetlerinde bu vakitleri bizim inandığımız şekilde açıklamaktadır. Allah Tela Hud Suresi’nin 114. ayetinde şöyle buyuruyor: “Günün iki tarafında ve gecenin ilk yarısında namaz kılın” buyuruyor. Görüldüğü üzere, bu ayette öğleyle ikindi ve akşamla yatsı namazlarının vakitleri birlikte açıklanmıştır. Çünkü günün ilk tarafı sabah namazının vaktidir. İkinci tarafı ise, öğleyle ikindinin vaktidir. Gecenin ilk yarısı da akşamla yatsının vaktidir. O halde bu ayetten biz Ehl-i Beyt dostlarının inancı ortaya çıkmaktadır. Çünkü biz de bu namazların vakitlerinin ortak olduğu görüşündeyiz. Yine, Allah Tela İsra Suresi’nin 78.ayetinde de: “Güneşin zevalından (öğle vaktinden) gece yarısına kadar ve bir de fecir aydınlandığı zaman namaz kılın...” buyuruyor. Görüldüğü üzere, bu ayet-i kerimede de Allah Tela öğleyle ikindi ve akşamla yatsı namazlarının vaktini birlikte açıklamış ve bunları birbirinden ayırmamıştır. Bu da bizim inancımızın aynısıdır. Burada Ehl-i Sünnet kardeşlerimiz; “Evet her ne kadar bu ayetlerde mezkur namazların vakti birbirinden ayrılmamışsa da; Hz. Resulullah kendi uygulamasında bunları, şimdi bizim kıldığımız şekilde ayrı ayrı kılmış, ayrıca hadisi şerifte Cebrail’in bu vakitlerde Hz. Resulullah’a inerek ona nasıl namaz kılacağını öğrettiği yer almıştır; dolaysıyla da bizim uygulamamız doğrudur” diyebilirler. Bunun cevabı da açıktır. Zira bu namazları ayrı ayrı kılan Hz. Resulullah onları herhangi bir mazeret olmaksızın birlikte de kılmıştır. Bundan da şu sonuç çıkar ki, bu namazların vakitleri müşterektir, onları birlikte de kılmak mümkündür ayrı ayrı kılmak da. Ancak Hz. Resulullah daha çok onları ayrı ayrı kıldığına göre, onları ayrı ayrı o vakitlerde kılmak daha faziletlidir. Ancak birlikte kılmanın da hiçbir mahzuru yoktur. Bu da biz Ehl-i Beyt dostlarının görüşlerinin aynısıdır. O halde bir Müslüman’ı böyle bir uygulama yapıyor diye kınamak ve ona “senin namazın olmadı, sen İslam’ın hükmünü çiğnedin gibi itiraz etmek” çok yersiz ve abes bir itirazdır. Biz, Hz. Resulullah (s.a.a)’ın herhangi bir mazeret olmaksızın mukim halinde bu namazları birlikte kıldığını söyledik, ama bu hususu açıklayan hadislerden örnekler vermedik, şimdi bu hadislerden bazılarına işaret etmek istiyorum. Ancak Ehl-i Beyt kaynaklarında yer alan bu hususu açıklayan hadisler, Ehl-i Sünnet kardeşlerimiz için bağlayıcı olmayacağından, Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin kendi temel kaynaklarında yer alan bu hadislerin bazısına işaret edeceğim. Ehl-i Sünnet’in Hambeli mezhebinin kurucusu Ahmet bin Hanbel el-Müsned adlı hadis kitabının 1828 numaralı hadisinde İbn-i Abbas’tan naklen diyor ki: “Resulullah (s.a.a) Medine’de mukim olup seferi olmadığı halde yedi rekatı ve sekiz rekatı birlikte kıldı” Maliki mezhebinin kurucusu olan İmam Malik de el-Muvatta adlı hadis kitabının 300 numaralı hadisinde İbn-i Abbas’tan naklen diyor ki: “Hz. Resulullah (s.a.a) bir korku ve sefer durumu olmaksızın öğleyle ikindiyi ve akşamla yatsıyı birlikte kıldı.” Ayrıca bakınız; Sahih-i Buhari hadis no: 510, Sahih-i Müslim hadis no: 1146, 1153, Sahih-i Tirmizi hadis no: 172, Sahih-i Nesai hadis no: 597, 598, Sünen-i Ebu Davud hadis no: 1024, 1025, Müsned-i Ahmet hadis no: 2426 Yine Müslim kendi hadis kitabının 1147 numaralı hadisinde İbn-i Abbas’tan naklen diyor ki: “Hz. Resulullah (s.a.a) Medine’de bir yağmur veya korku söz konusu olmaksızın, öğleyle ikindiyi ve akşamla yatsıyı birlikte kılardı. Ravi diyor; ben İbn-i Abbas’a “Neden böyle yapardı?” dedim. İbn- i Abbas: “Ümmetine zorluk çıkarmasın diye” cevabını verdi. Ayrıca bu hususta bakınız: Sahih-i Buhari 529 ve 1103 numaralı hadisleri, Sahih-i Nesai 585 ve 599 numaralı hadisleri, Sünen-i Ebu Davud 1027 numaralı hadisi, Müsned-i Ahmet bin Hanbel 1818, 1825, 3336, 2451, 2056, 3094, 2152, 3233 ve 3288 numaralı hadisleri Aziz kardeşim, hadis kitaplarına baktığımızda sahabenin bu sünneti sürekli olarak uyguladıklarını görmekteyiz. Bunun kanıtı Müslim’in kendi hadis kitabının 1154 numaralı ve Ahmet bin Hanbel’in kendi hadis kitabının 2156 numaralı hadislerinde naklettikleri şu olaydır: “Abdullah bin Şakik diyor; bir gün İbn-i Abbas ikindi namazından sonra bize vaaz vermeğe başladı; bu arada sözü uzattı; öyle ki, güneş battı; gökyüzü karardı ve semada yıldızlar belirmeğe başladı. Bu arada insanlar -bir nakle göre de Beni Tamim kabilesinden bir kişi- ona: “Namaz, namaz” diye bağırmaya başladı. Bunun üzerine İbn-i Abbas sinirlenerek ona: “Bana sünneti mi öğreteceksin; -bir nakle göre de bana namazı mı öğreteceksin- ben Resulullah’ın öğleyle ikindiyi ve akşamla yatsıyı birlikte kıldığını gördüm” dedi. Bir nakilde de “biz Resulullah’ın döneminde iki namazı birleştirerek kılardık” dediği geçmektedir. Bunun bir başka örneği de Buhari’nin ikindi namazının vakti bölümünde naklettiği şu olaydır. Buhari’nin 516 ve 988 numaralı hadislerinde, Nesai’nin 505 ve 506 numaralı hadislerinde ve Ahmet bin Hanbel’in 12762 numaralı hadisinde naklettiği olay şöyledir: “Eba Umame diyor ki; biz Ömer bin Abdulaziz ile birlikte öğle namazını kıldık; akabinde Enes bin Malik’in evine gittik ve onun namaz kıldığını gördük. Ben ona: “Ey amca bu ne namazıdır?” dedim. Enes: “Bu ikindi namazıdır. Bu Resulullah’la kıldığımız onun namazıdır” cevabını verdi. Aziz kardeşim benzeri hadisleri daha da çoğaltmak mümkündür. Biz bu hadislerin tamamına burada yer verecek değiliz. Ancak bu hadislerden anlaşıldı ki, öğleyle ikindi namazını ve akşamla yatsı namazını birlikte kılmak bizzat Hz. Resulullah’ın uygulamış olduğu onun bir sünnetidir. O halde bir kimseyi Hz. Resulullah’ın bu sünnetine uymaktan dolayı kınamak olur mu? Aslında Hz. Resulullah, bu sünneti, İbn-i Abbas’ın hadisinde de geçtiği üzere, ümmetine bir kolaylık olsun diye koymuştur. Hatta hadislerden Hz. Resululah’ın bunu, öyle istisnai olarak değil, sürekli olarak yaptığı anlaşılmaktadır. Çünkü bu hadislerin bir çoğunda süreklilik anlamını ifade eden “Muzari” kipi kullanılmış ve “Hz. Resulullah böyle yapardı” tabiri kullanılmıştır. Bu durumda bu sünnete uymak her Müslüman’ın en doğal hakkıdır. Hiçbir kimse, kraldan daha kral kesilerek Allah ve Resulü’nün koymuş olduğu bir kolaylığa karşı çıkma hakkı yoktur. Özellikle de içinde bulunduğumuz bu asırda Hz. Resulullah’ın koymuş olduğu bu kolaylığın ne kadar elzem olduğu daha belirgin olarak önümüze çıkmaktadır. Çünkü biliyoruz ki, bir çok Müslüman ve dindar insan sırf bu zorlamalar yüzünden Allah’ın farizesini yerine getiremiyor veya birçok vakitte onu ihmal etmek zorunda kalıyor. Birçok insan mamurluk ve benzeri görevlerde bulunduklarından dolayı hem öğle, hem de ikindi vakti namaz kılma imkanına sahip olamıyor; bundan dolayı da namazı kökten terk ediyor. Oysa, eğer biz Allah ve Resulü’nün tanımış olduğu bu kolaylığı onlardan esirgemeseydik, belki de namaz kılanların oranı şimdikinin birkaç katı daha artabilirdi.



    1- Sizden acizane ricam odurki ehlibeyt taraftarı birkaç kardeşle bir kitle-toplum oluşturma yönünde(tabiki ilk etapta kendi çevremizde)yapılacak bir çalışma için gerekli olan-olabilecek bilği,yol,yöntem,medot ve proğram kaynakları hakkında bilgilendirmeniz.
    Ayrıca irtibat kurabileceğimiz ve kaynak edinebileceğimiz hertürlü adres gönderirseniz çok minnettar oluruz.

    Ehl-i Beyt mektebine bağlı diğer insanlarla bir kitle oluşturmanın temelleri hususunda mezhebi açıdan gerekli olan şeyler şu noktalardan ibarettir:
    1. Ehl-i Beyt mektebine bağlı olan herkes, Hz. Mehdi’nin gaybet dönemi olan bu dönemde bir ilahi farz olarak, mutlaka şartları haiz bir taklit merciine taklit etmesi gerekir. Karşılaştığı tüm sorunlarda ona müracaat etmeli ve onun ortaya koyduğu emirlere göre amel etmelidir.
    Hz. Mehdi (a.s)’vasıtasıyla gönderilen bir tevki’de (Temel kaynaklarımızda yer alan İmam’ın imzasını taşıyan bir mektupta) şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Karşılaştığınız olaylarda, hadislerimizi nakleden kimselere müracaat edin. Onlar sizlere benim hüccetimdir. Ben de onlara Allah'ın hüccetiyim."
    2. Ehl-i Beyt’in hadislerinin söylendiği ve özellikle Hz. Hüseyin (a.s)’ın musibetleri anıldığı toplantılara katılmak önemli bir diğer görevdir. Yine bu mektep hakkındaki bilgisini sağlam kaynaklar ve özellikle takvalı alimlerin vasıtasıyla öğrenmeye çalışmak Ehl-i Beyt mektebine bağlı olan bir kimsenin vazifesidir. Eğer bulunduğu ortamda böyle bir imkan yok ise bunun için gerekli zemini hazırlamaya çalışmakla yükümlüdür. Aksı taktirde bu mektebi yaşayıp yaşatmamız mümkün olmaz.
    3. Bir çok hadislerde önemle üzerinde durulan müminin diğer mümin kardeşi üzerindeki hakları öğrenerek elimizden geldiği kadar bunlara riayet etmeğe çalışmalıyız gerçi bu haklar o kadar ağır ve zordur ki Allah Teala’nın haklarında kurtuluşu yazdığı kimselerden başka kimse bunları doğru olarak yerine getiremez. Ama bize düşen bu yolda çaba göstermek ve nefsimizle mücadele etmektir.
    4. Müslümanların dertleriyle ilgilenmek ve İslam’ın izzeti uğruna çalışmak bu hususta görevimizi yaparken 1. ilkede belirtilen esasa özellikle riayet etmek.


    2- Neden sünnilere Ehli Sünnet ismi veriliyor. Bizler sünnet ehli değilmiyiz?

    Sünnetten maksat Peygamber’in sünnetine uymak ise gerçek anlamda sünnet uyanlar Hz. Ali ve onun şiasıdır. Hz. Ali’nin ve şialarının en belirgin özellikleri Peygamber’in sünnetine tam teslimiyet iken, Ehl-i Beyt’ten ayrı düşen çoğunluğun önderleri “Bu adam sayıklıyor, Bize Allah’ın kitabı yeter” diyerek açıkça Peygamber’e ve sünnetine karşı çıkmış ve en azından sünnete kapsamlı bir şekilde bağlı olmadıklarını ister Peygamber’in hayatı döneminde ve isterse Peygamber’in vefatından sonra ortaya koymuşlardır. Bu bağlamda Peygamber’den sonra da sünnetin yazılmasını yaklaşık yüzyıl yasaklamışlardır.
    Bu yüzden, Ehl-i Sünnet’ten maksat Peygamber’in sünnetinden çok sahabenin sünnetini temel alan ve özellikle Ehl-i Beyt’in ortaya koydukları gerçek sünneti reddeden akım anlaşılır. Biz Ehl-i Beyt’in şiası olarak Peygamber’in sünnetini bırakıp sahabenin sünnetini değer vermemiz düşünülemez ve biz bu manadaki sünneti kabul etmiyoruz.


    3- Büyük günahı işleyen bir insanın durumu nedir.

    Büyük günahın etkisi konusunda şu görüşler söz konusudur:
    1- Hariciler: Hariciler günah-ı kebire (büyük günah) işleyen kimseyi kafir olarak görür ve iman dairesinden çıkmış bir kişinin cehennem ateşinde kalacağına inanırlar.
    2- Mutezile: Mutezile mensupları günah-ı kebireyi işleyen kimseyi müminle kafir arasında görür ve bu kişinin ölmeden önce tövbe etmemesi durumunda cehennem ateşinde kalıcı olduğuna inanırlar.
    3- Mürcie: Bu fırka insanın uhrevi kurtuluşunu sadece kalbi tasdik ve dille ikrarda görüp ameli gerekli bilmemektedir. Mürcie görüşü bazılarına göre, İslam ve Müslümanlar için en büyük tehlikeyi oluşturmuştur. Çünkü Mürcie'ye ait bu görüş, insanları ve özellikle genç nesli, davranışları yönünden tam bir sorumsuzluğa çekmekte; cehennem azabının sadece kafirler için vaat edildiğine, cehennem ateşinden kurtulmak için kalbi tasdik veya dille ikrarın yeterli olduğuna inanmaktadır.
    Ehl-i Beyt İmamları şiddetle Mürcie’ye karşı çıkmış ve onların bu fikirleriyle din adına mücadele etmenin gerekliliğini kendi dostlarına açıkça bildirmişlerdir.
    3- Şia ve Ehl-i Sünnet: Bu iki mektebin fakih ve mütekellimlerinin çoğu imanı kalbi tasdikle birlikte dille ikrar olarak görerek, “amel”i imanı kemale ulaştıran bir etken olarak tanımlarlar. Bu görüşe göre, insanı küfürden imana sevk eden, canına ve malına ihtiram gösterilmesi hükmünü sağlayan kalbi tasdiktir. Bu tasdik dille ikrar edilmelidir. Sağır ve dilsizler hususunda ve dille ikrarın mümkün olmadığı durumlarda ise işaret yapılmalıdır. Ancak bu tasdik ve ikrar, dini farizalar yerine getirilmediği takdirde cehennemden kurtarıcı ve cennete sevk edici olmayacaktır.
    Amel İmanın Bir Parçası mıdır?
    Konuyla ilgili ayetler incelendiğinde amelin, imanın bir parçası olmadığı, imanın dışında kaldığı sonucuna varmaktayız:
    1- "Onlar ki inandılar (iman) ve iyi işler yaptılar (amel)"
    Burada iman ve amel kelimeleri arasında atıfta bulunulması, yani "ve" bağlacı ile birbirinden ayrılması, amelin imanın bir parçası olduğu görüşüne aykırıdır.
    2- "İnanarak iyi işlerde bulunan..."
    Burada "inanarak" cümlesi, hal cümlesidir. Yani hayırlı işlerde bulunan ve aynı zamanda mümin olan kimse kastedilmektedir. Bu ise salih amelle imanın farklı anlamlar içerdiğini ortaya koyar.
    3- "Eğer müminlerden iki grup birbiriyle savaşırlarsa hemen aralarını bulun. Eğer biri ötekine saldırırsa o saldırganlarla, Allah’ın emrine itaat edinceye kadar savaşın..."
    Allah (c.c), bu ayette asi taifeye mümin nispetini vermektedir. Zahiri anlamı şudur; onlara mümin denilmesi, onların baği, saldırgan olduğu zamana aittir. Yani sadece geçmişteki durumları için onlara mümin denilmemektedir.
    4- "Ey inananlar, Allah'tan korkun ve doğrularla beraber olun."
    Allah (c.c) bu ayette imanla vasıflananlara takvalı olmayı emretmektedir. Bu ise imanla takvasızlığın bir arada bulunabileceğine delalet eder. Aksi takdirde takva emri anlamsız ve kazanılmışı yeniden kazanma anlamına gelirdi.
    5- "... Onlar o kimselerdir ki Allah kalplerine iman yazmış ve mukadder etmiştir..."
    Bu ayet imanın merkezinin kalp olduğuna delalet eder. Başka bir ayette şöyle buyuruyor:
    "...İman kalplerinize girmedi henüz ..."
    Bu ayetlerden anlaşılacağı ve icmanın teyit ettiği üzere amel, imanın dışındadır ve imanın bir parçası değildir. Ulema, imanı ibadetlerin doğruluğunun şartı olarak görürler ve sünnet de bu görüşü teyit eder.
    Elbette kalbi tasdik, başlı başına insanın ahiretini kurtarmaya yeterli değildir. Kalbi tasdik sadece insanı kafirler zümresi dairesinden çıkarır, ama kurtaramaz; kurtuluşun başka şartları da vardır ki kitap ve sünnette zikredilmiştir. Bu görüş, insanın uhrevi kurtuluşunu sadece kalbi tasdik ve dille ikrarda görüp ameli gerekli bilmeyen Mürcie fırkasının görüşünü batıl bilmektedir. Mürcie görüşü bazılarına göre, İslam ve Müslümanlar için en büyük tehlikeyi oluşturmuştur. Çünkü Mürcie'ye ait bu görüş, insanları ve özellikle genç nesli, davranışları yönünden tam bir sorumsuzluğa çekmekte; cehennem azabının sadece kafirler için vaat edildiğine, cehennem ateşinden kurtulmak için kalbi tasdik veya dille ikrarın yeterli olduğuna inanmaktadır.
    Şunu da bilmek gerekir ki, Ehl-i Beyt imamlarından gelen bir çok hadis gereği günah insanın kalbinde etki yapmakta, onda bir siyah nokta meydana getirmektedir. İnsan tövbe etmediği taktirde kalpte oluşan bu etki aynen bir tohum gibi kalpte etkisini genişletmekte ve yeni günahlar da buna eklendikçe insanın kalbi tamamen kararmaktadır. Eğer insanın kalbi tamamen kararırsa artık onun için bir kurtuluş yolu kalmaz ve insanın imanı yok olup gider. Yani imanı taşımak için insanda belli bir derecede temizlik olmalıdır ve bu olmadığı taktirde insanda ilk önce şüphe ve sonra Allah’ın ayetlerini ve kıyameti yalanlama (neuzibillah) oluşabilir. İmansız bir insan da artık ebedi olarak cehennemde kalır ve kıyamette şefaatten mahrum olur.
    Elbette insan imanını koruyarak ve özellikle Ehl-i Beyt İmamlarının velayetini taşıyarak bu dünyadan giderse Ehl-i Beyt İmamların şefaatiyle -Allah’ın izniyle- kurtuluşa izniyle erir.


    4- İradenin zayıflığı hakkında beni bilgilendirir ve tavsiyede bulunursanız sevinirim.

    İlk önce şunu bilmek gerekir ki irade ve azim insana verilen en büyük ilahi nimetlerdendir. Hatta en üstün peygamberler olan Hz. Nuh (a.s), Hz. Musa(a.s), Hz. İsa(a.s) ve Hz. Muhammed (s.a.a)’in ortak vasıfları olarak Ulu’l-azm (azim sahipleri) vasfının seçilmesi de buna bir işaret olarak değerlendirilebilir.
    İmam Musa Kazim aleyhisselam da kendisinden nakledilen bir duada şöyle diyor:
    “Ve ben biliyorum ki, sana (Allah’a) doğru gelenin en iyi azığı seni seçtiğine dair azim ve iradesidir.”
    Ancak iradenin zaafını gidermek için şimdilik kendimize ve size yapabileceğimiz tavsiye şunlardan ibarettir:
    1. Namaza önem vermek.
    Peygamber (s.a.a) buyurmuştur ki:
    “İnsan günlük beş namazı koruduğu (bu namazları vakitlerini riayet ederek huşu ile yerine getirdiği) müddetçe Şeytan ondan korkar. Ancak namazlarını zayi edince şeytan ona karşı cesaretlenir ve onu büyük günahlara düşürür. (Mizanu’l-Hikme Hadis: 10702)
    Namazın iradenin güçlenmesindeki rolünü Kur’an-i Kerim’den de anlamak mümkündür. Kur’an, Hz. Muhammed (s.a.a)’nın Allah Teala tarafından verilecek ilim ve vahyi taşıyabilmesi için onu gece (teheccüd)namazını kılmasını emrediyor. Bu da namazın iradenin güçlenmesindeki önemine bir işret sayılabilir.
    2. Yüce Allah’a karşı muhabbet.
    Yüce Allah’a karşı kalbimizde bilinç ve ona müteakip muhabbeti çoğaltmaya çalışarak dini emirleri ve insanı vazifeleri yapmayı tabiatımızdan kaynaklanan bir eğilime dönüştürmek gerekir. İnsanın kalbinde ilahi muhabbet tam manada yer etmedikçe dini emirleri yerine getirmesi sürekli ağır bir mücadeleyi gerektirir ve bu ise irade ve azim gücümüze ağırlık yükler. Ancak eğer insanın kalbinde ilahi muhabbet yerleşirse o zaman artık yapı ve tabiatı itibarıyla kötülüklere ilgi duymaz ve sürekli içten gelen bir özenti ile doğruluğa ve Allah’a itaate yönelir böyle birisine dünya düşkünlerinin gözlerinde önem taşıyan şeyler önemsiz ve küçük olarak görünür. Elbette her insan, kendi merhalesinde çeşitli imtihanlarla mutlaka karşı karşıya gelecektir ve bu Allah’ın değişmez bir kanunudur.
    Allah’tan kendi fazl ve ihsanı hakkına namaza hakkınca önem vermeyi bize lütfetmesini ve kendi muhabbetini kalbimize yerleştirmesini diliyoruz.


    5- İmam-ı ali hakkında ve ehl-i beyt hakkında yüzlerce belki binlerce medih ve senakarane ve mübeşşirane ( rabbimizin kitabında ve rasulünün hadislerinde ve sahabelerin kibar-ı kelamlarında v.s. )hakikatlar olmasına ragmen caferilik ( eimme-i isna aşer ) mezhebi veyahut yolu ; şu anda yeryüzünde 1.5 milyar etbaı bulunan alem-i islam içinde neden ??? konum olarak iran ın dışına ve sayı olarak 100 milyon (alem-i islamın yüzde 6-7 sini veyahut yüzde 10 nu ) aşamadı

    Bu sorunun cevabının sosyolojik ve psikolojik ve tarihi hatta kelami yönleri vardır; ancak bu sorunun üzerinde etraflıca durmak bir çoklarının kavmi ve mezhebi taassup ateşini alevlendireceğinden cevap olarak sadece şu iki noktaya değinmekle yetiniyoruz:
    A: İnsanların kendi ilahi fıtratları gereği bir yöne yönelmeleri yerince o yönün hak olduğunu gösterebilse bile bu yöneliş Muaviye Yezid gibi Emevi veya Abbasi sultanlarının kılıç zoruyla gerçekleşmiş ise bir değer taşımaz.
    İbn-i Ebilhadid el-Medaini’den naklen yazıyor ki “Muaviye camaat yılından (Camaat yılı Umeyye oğullarının literatüründe Muaviye ile biat edilme yılına denilmiştir. Bu da Ehl-i Sünnet vel-camaat kelimesinin hangi kaynağa dayandığını ve kimin sünnet ve cemaatı kastedildiğini göstermek yönünden ilginçtir) sonra Muaviye kendi valilerine bir emir yazarak o emirde şöyle dedi: ‘Ben Hz Ali ve Ehl-i Beyt’inin fazileti hakkında hadis nakleden kişilerden teberri ediyorum. (uzak olduğumu ilan ediyorum)’ Bunun üzerine hatipler minber üzerinde Hz. Ali’ye lanet eder ve ondan uzak olduklarını söyler ve onun ve Ehl-i Beytini yererlerdi. Özellikle Kufe’de Hz Ali’nin şiaları çok olduğundan bu şehirde şialar kim oldukları vali tarafından incelenerek ortaya çıkarılıyor. Nerde olsalar yakalanarak öldürülüyor, bazılarının el ve ayakları kesiliyor ve bazılarının gözleri çıkarılıyordu. Öyle ki buna müteakip şia olarak tanınmış bir kişi Kufe’de kalmadı.” (Şerh-i İbn-i Ebil-Hadid 11 / 44)
    Muaviye’inin oğlu Yezid’in dönemi Ehl- i Beyt mektebine baskı ve zulüm yönünden daha kötü idi öyle ki Hz. Hüseyin ve 72 yaranı susuz olarak Kerbela’da şehid edilmişlerdir. Sonraki dönemlerde de Ehlibeyt mektebine olan bu hınç ve düşmanlık daha da artmış ve Ehlibeyt mektebinin yayılması önlenmeye çalışılmıştır. Buna karşılık Ehlibeyt’in karşısında olan mektep ve mezhepler yani Ehl-i Sünnet vel camaat ve bu mektep içerisinde yer alan dört fıkhi mezhep bazı istisna durumları hariç genelde Emevilerin ve Abbasilerin ve sonraki sultanların kılıçlarının koruması altına girerek maddi desteklerine mazhar olmuştur. Bu gerçekleri dikkate aldığımızda acaba zalimlerin desteğiyle bir mezhebin yayılması o mezhep için bir iftihar mı sayılır yoksa bir zaaf noktası mı?!
    B: Taraftarlarının çok ve az olduğu gibi ölçülerle hareketle bir fikrin değerlendirmek –doğru olduğu taktirde bile- şüphede olan insanlar için geçerli olabilir ama hakkı apaçık ortada iken çoğunluk başka bir şey söylüyor sevad-i azam başka bir yerde diyerek haktan ayrılmak asla doğru olmaz.
    Kur’an-ı Kerim buyuruyor ki:
    “Ey iman edenler siz kendinize bakın. Siz doğru yolda olunca sapan kimse size bir zarar veremez...” (Al-i İmran 105)
    Yine buyuruyor ki: “Allah müminleri şu bulunduğunuz halde bırakacak değildir. Sonunda kötü ve pisi temizden ayıracaktır. ” (Al-i İmran 179)
    Yine buyuruyor ki:
    “De ki Pis ve kötü ile temiz ve iyi bir değildir; pis ve kötünün çokluğu hoşuna gitse bile. Öyleyse ey akıl sahipleri Allah’tan korkun ki kurtuluşa eresiniz.” (Maide: 100)
    Bu ayetleri zikretmekten maksadımız, elbette kimin kötü ve kimin temiz olduğu hakkında bir yargıda bulunmak değildir. Bunu incelemek konumuz dışındadır ve başka delilleri gerektirir; maksadımız sadece çokluğun temizlik ölçüsü olmadığını vurgulamaktır.
    Çoğunluk Emevilerin yanında yer alarak alenen şarap içen fisk-u fucur yapan haksız yere kan döken zulüm eden, dinle oynayan Yezid’in yanında yer aldılar ve Hz. Hüseyn’in Kerbela’da şehit etme olayında Emevileri desteklediler bu çoğunluğun Allah katında bir değeri var mi?
    Hz. Ali buyuruyor ki:
    “Hak yolu katetmede o yolu katedenler azdırlar diye yalnızlığa ve vahşete kapılmayın.” (Nehc’ul-Belağa)


    6- benim annem zeynel abidin as soyundandır. bir kardeşimizle sohbetimizde bu konudan bahsettim ve bana "hayır senin annen seyyide değildir" "madem senin annen ehl-i sünnete mensup birisidir, o halde senin annen seyyide değildir" dedi. bana bu konuda bilgi verebilirmisiniz.

    Ehl-i Beyt mektebinin ulemasına göre bir insanın Peygamber (s.a.a)'in soyundan olduğunu ispatlanması şu yollardan olur:
    1. İki adil şahidin şahitlik etmesi.
    2. Kesin bilgi ve yakin getirecek derecede birinin bu soya mensup olduğunun meşhur (yaygın) olması; yalnız kendi şehrinde bile bu soya mensup olduğu meşhur olursa yeterlidir.
    Ancak burada bazı noktaları size hatırlatmak istiyorum: Allah Teala kulunu verdiği nimet ölçüsünde sorumlu tutar. Şüphesiz Peygamber'e yakın olanla Peygamberden uzak olanların, bilenle bilmeyenin, varlıyla fakirin sorumluluğu bir değildir. Allah her kesi verdiği nimet ölçüsünde sorumlu tutar ve hesaba çeker. Peygamber'in soyundan olmak Kur'an ve hadislerden anlaşıldığı üzere büyük sorumluluğu gerektiren büyük bir nimettir.
    Allah Teala hem yaratılış itibarıyla Peygamber ve soyuna bir çok üstünlükler tanımış ve hem de koyduğu ilahi kanunlar gereğince de onlara özel bir makam vermiştir. Örneğin zekat ve sadaka yemeyi baba tarafından Peygamber'in soyuna mensup onlara haram kılmış; karşılığında onlara Humus almayı caiz kılmıştır. Bu özellikler bir nimet olduğundan Peygamber'in soyundan gelen kimselerin (Yani Hz. Ali ve Fatıma'nın soyundan gelenlerin Çünkü Peygamber, kendi soyunun Hz. Fatıma'nın çocukalrı vasıtasıyla devam edeceğini bildirmiştir.) sorumluluğu diğer insanlara oranla daha fazladır. Bu sorumluluk Peygamber tarafından getirilen dinin korunması yolunda tüm varlklarıyla fedakarlığa hazır olmak ve bu dinin ihyası için elinden geleni yapmakta tecelli eder.
    Tarih de bunu iyice göstermiştir. Peygamber'in (s.a.a) soyu ve Özellikle Ehl-i Beyt imamları bu dini her türlü tahrif ve sapmadan korumak için Allah yolunda çekmedikleri zahmet kalmamıştır. Nice eziyetlere ve zulümlere maruz kalmış ve Allah yolunda her şeylerini feda etmişlerdir.
    Bakın Hz Hüseyin Kerbela'da nasıl bir zulüme maruz kalmıştır ve ancak bu yolla ceddinin dinini Yezid'in eliyle yıkılmasını önlemiştir. Ehli Beyt imamları ilk üç Halife ve sonraki emeviler döneminde o kadar zulüm ve işkenceye maruz kalmışlardır ki: Sizin kendi ceddiniz olarak bildiğiniz İmam Zeynelabidin (Allah'ın selamı ona olsun) bu hususta şöyle demiştir:
    "Eğer Peygamber kendi ümmetine, benim Ehl-i Beytime benden sonra zulüm ve eziyet edin diye vasiyet edecek olsaydı ümmet Ehli Beyt hakkında bu yaptığından fazlasını yapamazdı."
    Şimdi acaba siz kendinizden sordunuz mu ki Ehl-i Beyt bunca zulüm ve işkenceye kimler tarafından maruz kalmıştır? ve bu zülmü yapanların hedefi ve yol yordamları ne idi? Gidişat, tavır, fikir ve amel, fıkıh, akıdeyi Muaviye, Yezid, Mervan ve Harun Reşid gibi Ehli Beyt'e zülmedenlerden alıp kendinizi Ehli Beyt'e mensup bilmek bir nevi çelişki değil midir?. Resulullah'ın kalbini Ehli Beyt'ine yaptıkları zulüm ve işkencelerle parçalayan kimselerin desteklediği ve bu gün yaygın inanç haline getirdikleri yolu takip ederken nasıl kıyamette Peygamber'in kendinize şafaat etmesini bekleyebilirsiniz?
    İrfan ehlinin bu konuda şöyle bir tabirleri vardır: Eğer bir kimse davranış, akıde ve amel yönünden Peygamber ve Ehl-i Beyt'ine benzer ve onların yolunu devam ettirirse, ve soy olarak Ehl-i Beyt soyundan olursa, o adam hem SİRETTE (davranış ve tutumda) ve hem de SURETTE peygamber'in evaldı sayılır. Ama bir insan davarnış ve tutum yönünden Ehli Beyt'in yoluna uymaz ve onalrın yolundan gitmez de sadece soy olarak Peygamber'e ve Ehli Beyt'ine bağlı olursa o adam surette evlattır ama sirette evlat değildir. Ümidimiz şu ki siz ve anneniz surette Peygamber'in Ehl-i Beyt'ine bağlı olduğunuz gibi sirette de Pyegamber'in Ehl-i Beyt'inebağlı olasınız. Sizin ve sizin gibi Ehli Beyt'in öğretisinden uzak düşüp mahrum kalan kimseler için, Allah'a yalvarıp dua etmekten başka bir şey elimizden gelmiyor.


    7- Ehlibeyt kelimesinin turkce anlami nedir? Ben ehlibeyt immamlari kavramindan hic bir sey anlamiyorum,lutfen bana bu kavrami aciklayin. Immamlar kac kisidirler? her kes immam olabilirmi?

    Ehli Beyt, Arapça ehl ve Beyt kelimelerinden oluşan bileşik bir kelimedir. Ragıp İsfahani Meşhur Kur’ani terimler sözcüğü olan Mufredat kitabında ehlin kişiyle soy, vb. yönlerden bir bağı olan şahıs anlamına geldiğini açıklamıştır. Ekreb’ul Mevarıd adlı tanınmış lügat kitabında da ehl kelimesinin kişinin akrabaları anlamına geldiği açıklanmıştır. Beyt kelimesinin ise asıl anlamı ev ve mesken olmakla birlikte şeref ve tazimi göstermek için kullanıldığı lugat bilginleri tarafından vurgulanmıştır. Bu bileşik kelimeden maksat Hz Muhammed’in (Allah’ın salatı ona ve temiz Ehli Beytine olsun) yakın akrabası olduğunda şüphe yoktur. Ancak burada üzerinde durulması gerekli olan bir husus Kur’an ve Hadis terminolojisinde Ehli Beyt kelimesinden maksadın kimler olduğudur. Kur’an’da Ahzap suresi ayet 33de geçmiş ve Allah’ın kendilerin her türlü kusuru temizlemeyi irade ettiği açıklanmıştır ve bir çok hadislerde Peygamber (Allah’ın salatı ona ve temiz Ehli Beytine olsun), Ehli Beyt hakkında önemli tavsiyelerde bulunmuştur. Örneğin sahih bir hadiste kendisinden sonra iki değerli emanet bıraktığını, bu iki emanetin Kur’an ve Ehli Beyti olduğunu açıklamış ve Müslümanların bu iki emanete birlikte sarıldığı müddetçe sapıklığa düşmeyeceğini bildirmiştir. Veya “Ehli Beytimden ayrı düşmeyin onlardan öne geçmeyin ve onlardan ayrılarak geride de kalmayın ve onlara bir şey öğretmeye kalkışmayın çünkü onlar sizden daha bilgilidir” buyurduğu sabittir. Yukarıdaki ayet ve bu konudaki yüzlerce hadis dikkate alınarak Ehli Beytin kimler olduğu sorusunun üzerinde önemle durulmaya şayan bir konu olduğu ortaya çıkar. Ehli Beyt Mektebinin alimleri Ehli Beyt’ten maksat Peygamber’in döneminde Hz. Muhammed’in kendisi Hz. Fatıma Hz. Ali, Hz. Hasan, ve Hz Hüseyin olduğunda ve Peygamber’den sonra ise Hz. Hüseyn’in soyundan olan dokuz imam olduğunda hiçbir kuşkuya kapılmamışlardır. Bu hususta en büyük delil Hz. Peygamberden nakledilen kesin hadislerdir. Örnek olarak bu hususu açıklayan yüzlerce sahih hadislerden bazılarını aşağıda zikrediyoruz: Ehli Beyt Mektebinin Büyük Muhaddislerden olan Saduk, Uyun-i Ahbarir-Riza kitabında İmam Cafer Sadık’tan o da babalarından şöyle nakleder Hz. Ali’den Peygamber’in ben aranızda iki emanet bırakıyorum hadisinde geçen yakın akrabalarından maksat kimlerdir diye sorulunca Hz. Ali: Ben, Hasan ve Hüseyin ve dokuz imamlardır ki onların dokuzuncusu Hz. Mehdi’dir. Bunlar Kur’an’dan Kur’an da bunlardan ayrılamaz...diye buyurmuştur. (bkz Uyun Ahbar Rıza c.1 s. 46) Hulefa mektebinin önde gelen muhaddislerinden olan Muslim Kendi Sahih’inde ve Tirmizi kendi süneninde naklederler ki “Gelin çağıralım...” ayeti indiğinde Peygamber Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin’i çağırarak şöyle dedi Allahım! İşte bunlar benim yakınlarımdır (Ehli Beytimdir.)” Bkz. Muslim c.4, 1871). Yine Tirmizi kendi Sünen’inde rivayet eder ki, “Allah siz Ehli Beyt’ten her türlü kusuru gidermek ve sizleri tertemiz kılmak ister ayeti Peygamber’in Değerli hanımlarından olan Ummu Sele’nin evinde nazil oldu; Bunun üzerine Peygamber Fatıma Hasan Hüseyin’i çağırdı. Hz. Ali de Peygamber’in kendi arkasında yer alacak şekilde onların üzerine bir örtü çekti ve şöyle dedi: Allah’ım! Bunlar benim Ehli Beytim’dir; bunlardan her türlü kusuru gider ve tertemiz kıl; Ummu Seleme: Ey Allah’ın Elçisi ben de onlarla bir arada olabilir miyim deyince, Peygamber: Sen kendi yerinde kal; senin sonun iyidir diye buyurdu. Suyuti’nin nakline göre hadisin sonu şöyledir: Ummu Seleme “Ben Örtüyü kaldırarak onların yanına katılmak istedim ama Peygamber örtüyü benim elimden çekti ve senin sonun iyidir, dedi. Ehli Beyt’ten maksadın sadece Peygamber, Ali, Fatime, Hasan ve Hüseyin olduğunu Ehli Sünnetin de bir çok büyük şahsiyeti de itiraf etmektedir. Ashaptan Aişe, Ummu Seleme Ebu Said el Hudri Enes b. Malik ve Vaile de bu görüşü teyit etmekteler. Bizce temel kaynaklara müracaat edebilen insaf sahibi bir insan için Ehli Beytten maksadın Peygamber, Ali, Fatime, Hasan ve Hüseyin olduğunda şüphesi kalmaz. Ama ne yazık ki bunun gibi kesin olan bir çok gerçek tarihte sürekli bazıları tarafından inkar edilmeye çalışılmıştır.

    2- Ehli Beyt İmamlar Hz Ali, Hz. Hasan, Hz Hüseyin, Hz İmam Zeyn’ül Abidin, Hz. İmam Muhammed Bakır, Hz İmam Cafer Sadık, Hz. İmam Musa Kazım, Hz. İmam Muhammed Taki, Hz İmam Ali Naki, Hz. İmam Hasan Askeri ve Hz. İmam Mehdi’dir. İlk üç İmam’ın (Hz Ali Hz. Hasan ve Hz Hüseyin’in) İmam ve Ehli Beyt’ten oldukları yukarıda bazılarına işaret ettiğimiz deliller ışığında sabittir. Diğer imamlar ise Hz. Hüseyn’in soyundan gelen -yukarıda isimleri anılan- dokuz imamdır. Bunların Ehli Beyt’en oluşları ve imam oldukları hem önceki imamların açık vasiyetleri ve hem de Peygamber’den gelen bir çok sahih hadisle sabittir.


    8- Bir hadîs-i şerîfde(Ashabım gökteki yıldızlar gibidir; hangisine uyarsanız hidayet bulursunuz) buyurmuşdur. bu hadise bakış açınızı öğrenmek istiyorum.

    Biz bu rivâyet hakkında önce bu rivâyetin zayıf, itibarsız ve uydurma olduğunu itiraf eden Sünni âlimlerin isimlerini kaynaklarıyla birlikte vereceğiz; daha sonra rivâyetin senetlerini incelemeğe tâbi tutacağız;. ardından da hadisin muhtevası üzerinde durmağa çalışacağız.

    Hadisi Zayıf Bilen Ehl-i Sünnet Alimleri:
    1- İmam Ahmed b. Hanbel (Ölüm: 241 hc.) (1)
    2- Hâfız Ebu İbrâhim-il Muznî (Ölüm: 264 hc.) (2)
    3- Hâfız Ebu Bekr-il Bezzâr (Ölüm: 292 hc.)
    4- İbn-ül Kattân -Hâfız Ebu Ahmed Abdullah b.Adiyy- (Ölüm: 365 hc.) (4)
    5- Hâfız Ebu-l Hasan Dârekutnî (Ölüm: 385 hc.) (5)
    6- Hâfız İbn-i Hazm -Ebu Muhammed Ali b. Ahmed- ( Ölüm: 456 hc.) (6)
    7- Hâfız Beyhakî -Ebubekr Ahmed b. Hüseyin b. Ali b. Abdullah- (Ölüm: 457 hc.) (7)
    8- Hâfız Ebu Ömer İbn-i Abd-il Birr (Ölüm: 463 hc.) (8)
    9- Hâfız İbn-i Esâkir -Ebu-l Kâsım Ali b. Hibetullah- (Ölüm: 571 hc.) (9)
    10- Hâfız Abdurrahman Ebu-l Ferac İbn-il Cevzî (Ölüm: 597 hc.) (10)
    11- Hâfız İbn-i Dihye –Ebu-l Hattab Ömer b. Hasan- (Ölüm: 633 hc.) (11)
    12- İmam Esir-üd Din Ebu Hayyân-il Endülüsî (Ölüm: 745 hc.) (12)
    13- Hafız Şemsüddin Ebu Abdillah ez-Zehebî Ölüm: 748 hc.) (13)
    14- Ahmed İbn-i Abdülkadir Tâcuddin İbn-i Mektum Ebu Muhammed-il Kaysî (Ölüm: 749 hc.) (14)
    15- Şemsüddin İbn-i Kayyim-il Cevziyye (Ölüm: 751 hc.) (15)
    16- Hâfız Zeynüddin Abdurrahim b. Hüseyn-il İrâkî (Olüm: 806 hc.) (16)
    17- Hafız Şehabüddin İbn-i Hacer-il Askalânî ( Ölüm: 852 hc.) (17)
    18- Kemâlüddin Muhammed İbn-il Hemmâm-il Hanefî (Ölüm: 861 hc.) (18)
    19- İbn-u Emir-il Hâc -Şemsüddin Muhammed b. Muhammed b. Muhammed b. Hasan- (Ölüm: 879 hc.) (19)
    20- Hâfız Şemsuddin Ebulhayr Muhammed b. Abdurrahman Es-Sahavî (Ölüm: 902 hc.) (20)
    21- Kemâlüddin Ebu-l Meâlî Muhammed b. Emir Nâsıruddin Muhammed b. Ebî Bekr b. Ali b. Ebî Şerif-il Makdisî-iş Şâfiî (Ölüm: 906 hc.) (21)
    22- Hâfız Celâlüddin-is Suyûtî eş-Şâfiî (Ölüm: 911 hc.) (22)
    23- Şeyh Aliyy-ül Muttaki-l Hindî (Ölüm: 975 hc.) (23)
    24- Şeyh Aliyy-ül Kâriyy-ül Mekkî (Ölüm: 1014 hc.) (24)
    25- El-Mennâviyy-üş Şâfiî -Abdürrauf b. Tâc-ül Ârifin b. Ali b. Zeynülâbidin- (Ölüm: 1029 hc.) (25)
    26-Şeyh Şehâbüddin-il Hafâcî-il Hanefî -Ahmed b. Muhammed b. Ömer (Ölüm: 1096 hc.) (26)
    27- Kâzî Muhibbullah-il Behârî-il Hindî (Ölüm: 1119 hc.) (27)
    28- Kâzî Muhammed b. Ali b. Muhammed b. Abdullah-iş Şevkânî (Ölüm: 1250 hc.) (28)
    29- Sadık Muhammed Hasan Hân (Ölüm: 1307 hc.) (29)
    Burada şunu da hatırlatmamız gerekir ki bu isimleri biz örnek olarak zikrettik; yoksa bu hadisin uydurma veya zayıf olduğunu itiraf eden Sünnî âlimlerin sayısı daha fazladır. Mesela İbn-ül Mulakkin, İbni Teymiye, Celâl-ül Muhallî, Ebu Nasr-is Seczî, Ebuzer-il Halebî, Ahmed b. Kâsım-il İbâdî, Es-Sebukî, İbn-u İmâm-il Kâmiliyye, Mevlevî Nizâmuddin, Mevlevî Abd-ül Ali Bahr-ul Ulûm, Muhammed Nâsıruddin-il Albânî ve Seyyid Muhammed İbn-i Akil-il Alevî gibi âlimleri de bunlara ekleyebiliriz.
    Açıklamamız gereken bir diğer husus da şudur ki, "Yıldızlar " rivayetinin bazı nakillerinde "Ümmetimin ihtilâfı rahmettir" şeklinde bir söz de yine Resulullah'a isnad edilmiştir ki aynı senetle nakledildiği için o rivâyetin zayıf ve uydurma olduğunu söyleyenlerin sözleri doğal olarak bu rivâyet için de geçerlidir ki bunlardan bazılarının ismini örnek olarak zikredip geçiyoruz: Hâfız İrâkî, Hafız Muhammed b. Tâhir, Tabarânî, Deylemî, Muhammed Nâsıruddin-il Albânî ve...(30)

    Rivâyetin Senedi Üzerine:
    Gerçi bir önceki bölümde bir kısmının isimlerini verdiğimiz Ehl-i Sünnet âlimlerinin, rivayetin zayıflığını ve uydurma olduğunu teyit ve tasdik etmeleri, bizi rivâyetin senedini incelemekten müstağnî kılıyor; ama yine de bahsimizin tekmili ve hiçbir şüpheye mahal vermemek için rivâyetin senedi üzerinde de kısa bir incelemenin uygun olacağını düşünüyoruz.
    Evet bu rivayet bildiğimiz kadarıyla altı sahabîden nakledilmiştir ki aşağıda teker teker ele alacağımız üzere bunların hiç birisinin senedi sağlam değildir:

    *Abdullah İbn-i Ömer:
    Bu rivâyet Abdullah İbn-i Ömer'den iki senedle nakledilmiştir; bu iki senedin birisinde ezcümle şu iki râvînin isimleri göze çarpmaktadır:
    1- Abdurrahim b. Zeyd:
    Buhâri'nin ve Nesâî'nin "Ez-Zuafâ" (Zayıf Râvîler) isimli kitaplarında, İbn-i Ebi Hâtem'in "El-İlel" kitabında, İbn-i Cevzî'nin "El-Mevzuât" ve "El-İlel-ül Mütenâhiye" kitaplarında, Zehebî'nin "Mizân-ül İ'tidâl", "El-Kâşif" ve "El-Muğnî" kitaplarında, Hazrecî'nin "Hulâsat-u Tezhib-i Tehzib-il Kemâl" kitabında ve diğer çoğu ricâl kitaplarında bu râvî, "Hiçbir değeri yoktur", "Çok yalancıdır", "Çok yalancı bir habistir" gibi tabirlerle tanıtılmıştır.
    2- Zeyd-ül Ammi:
    Bu adam yukarıda bahsettiğimiz Abdurrahim'in babasıdır. Şevkânî Şöyle diyor: "O ikisi son derece zayıftırlar." İbn-i Sa'd "Zeyd hadiste zayıftır demiştir. İbn-i Adiy ise onun hakkında "Onun bütün rivâyetleri ve ondan rivâyet eden bütün râvîler zayıftır" tespitinde bulunmuştur.(31)
    Diğer senede gelince onda da ezcümle "Hamzat-ül Cezri" (Hamza b. Ebî Hamza en-Nasibi)'yi görmekteyiz. Onun hakkında ise ricâl âlimleri şu tabirleri kullanmışlardır: "Hadisi münkerdir", "Hadisi terkedilmiştir", "Hadisi atılmıştır", "Bir şeye yaramaz", "Hadis uyduran birisidir", "Bir para etmez." (32)

    *2. Halife Ömer b. Hattab:
    2. Halif'e Ömer'e dayandırılan rivâyette ise şu râvilerin ismi geçmektedir:
    1- Naim b. Hammad:
    İbn-i Cevzî onun hakkında şu tespitte bulunmuştur: "Naim (ricâl âlimleri tarafından) cerhedilmiştir."
    2- Abdürrahim b. Zeyd: Durumu açıklandı.
    3- Zeyd-ül Ammî: Durumu açıklandı.

    *Câbir b. Abdullah-il Ensârî:
    Câbir'e dayandırılan rivâyet de iki senetle nakledilmiştir. Bu senetlerin birisinde rivâyet ta Mâlik b. Enes'e ondan da ta Câbire kadar uzanıyor; ancak Mâlik'ten aşağıya bütün râvîler meçhul ve tanınmayan kimselerdir. Bunu İbn-i Hacer Askalânî "Tahric-u Ehâdis-il Keşşâf" isimli eserinde açıkça beyan etmiştir.(33)
    Diğer sened de ise şu râvîlerin ismini görmekteyiz:
    1- Ebu Süfyân:
    İbn-i Hazm "Ebu Süfyân zayıftır" demiştir.(34)
    2- Selâm b. Selim:
    Yine İbn-i Hazm Bu râvî hakkında ricâl alimlerinden şu görüşleri nakletmiştir: İbn-i Hacer: "Selam zayıftır." İbn-i Harâş: "O çok yalancıdır." İbn-i Hıbbân: "O bir çok uydurma hadis rivâyet etmiştir." Ardından da "Bu adamın zayıflığında icma edilmiştir" tespitini eklemiştir İbn-i Hazm.(35)
    3- Hâris b. Gasîn:
    İbn-i Abd-il Birr rivâyeti bu senedle naklettikten sonra Şöyle demiştir: "Bu sened hüccet olamaz; zira senette yer alan "Hâris b. Gasîn" meçhuldür ve durumu belli değildir. Yine Ebu Amr ve Zeynüddin-il İrâkî de onun hakkında aynı şeyi söylemişlerdir.(36)
    *Abdullah İbn-i Abbâs:
    Abdullah İbn-i Abbâs'a dayandırılan rivâyetin senedinde ezcümle şu râvîlerin ismi geçmektedir:
    1- Süleyman İbn-iEbî Kerîme:
    Ebu Hâtem Râzî, Celâlüddin Suyûtî ve Muhammed b. Tâhir onun zayıf olduğunu söylemişlerdir. İbn-i Adiy ise "Onun bütün hadisleri münkerdir" demiştir. Zehebî'nin tespiti ise şöyledir: "O, itibarsız ve bir çok münker (hadisin sahibidir.(37)
    2- Cüveybır b.Said:
    Bu râvî zayıflığı hakkında ricâl âlimlerinin söylediklerinden bazısı şöyledir: Nesâî ve Dârekutnî: "Hadisi terkedilmiştir." Buhari Ali b. Yahya'dan Şöyle nakletmektedir: "Cuveybır'ın iki hadis naklettiğini biliyorum." Ardından ikisini de naklederek onların zayıf olduğunu ortaya koymuştur. İbn-i Cevzî: "Cuveybır'a gelince, onun zayıf olduğunda icma etmişlerdir." Ahmed b. Hanbel: "Onun hadisiyle iştigal edilmez." İbn-i Muin: "Hiçbir şeye değmez." Cevzecânî: "Onunla iştigal edilmez." Ve benzeri bir çok tabir..(38)
    3- Ez-Zahhâk b. Müzâhim:
    Bu râvî hakkında da şu tabirler kullanılmıştır: "Bu adamdan hadis nakledilmezdi." "Hadis hususunda zayıftır." "Âlimler tarafından cerhedilmiştir." Şu'be ve bir çok âlim ise onun İbn-i Abbas'ı görmediğini iddia etmişlerdir.(39)
    *Ebu Hureyre:
    Ebu Hureyre'ye dayandırılan rivâyetin senedinde "Cafer b. Abd-ül Vahid-il Kâzî el-Hâşimî" isimli râvînin ismi de geçmektedir. Rical kitaplarında bu şahıs da "Hadis uyduran", "Hadis çalan", "Yalancı", "Hadisi terk edilen" vb. tabirlerle tanıtılmıştır.(40)
    Arıca bilindiği gibi Ebu Hureyre'nin kendisi de bir çok Sünni alim tarafından muteber birisi olarak kabul edilmiyor.
    *Enes b. Mâlik:
    Enes b. Mâlik'e dayandırılan rivayetin senedinde ise "Bişr İbn-il Hüseyin" isimli bir râvînin ismini görmekteyiz ki rivâyeti Zübeyr b. Adiy kanalıyla Enes'ten nakletmektedir.
    Zehebî "El-Muğnî" kitabında, Dârekutnî'nin onun hakkında "Terk edilmiştir." ve Ebu Hâtem'in ise "O Zübeyr'in diline yalan uydurmuştur." dediğini nakletmektedir. Bu râvî hakkında diğer rical alimlerinin yergilerini görmek için İbn-i Hacer Askalânî'nin "Lisân-ül Mizân" kitabına bakılabilir.(41)
    Böylece bu rivâyetin bütün senetlerini incelemiş bulunuyoruz; gördüğünüz gibi bu senetlerin hiç biri sahih değil ve bazısında üç, bazısında iki ve bazısında da en az bir tane zayıf râvî olduğunu bizzat Ehl-i Sünnet'in kendi ricâl kitaplarına ve ricâl âlimlerinin görüşlerine dayanarak ispatlamış olduk.
    Rivâyetin Muhtevası Üzerine:
    Rivâyetin muhtevası hakkında da birkaç nükteyi hatırlatmakla yetineceğiz:
    1- Eğer gerçekten bu rivayet doğru olsaydı ve Resulullah'ın etrafında bulanan sahabenin her birisi gökteki yıldızlar gibi olsaydı, o zaman mesela şu âyetlerin indirilmesinin bir anlamı olur muydu?: "Eğer o (Peygamber) ölür veya öldürülürse topuklarınız üzerine gerisin geriye mi döneceksiniz."(42)
    "Etrafınızda olan bedevilerden ve Medine ehlinden nifakı adet haline getirmiş nice münafıklar vardır ki sen onları bilmezsin; onları biz biliriz. Yakında onları iki defa azap edeceğiz; sonra da büyük bir azaba döndürüleceklerdir." (43)
    Eğer sahabenin hepsi âdil ve her biri bir hidâyet yıldızı olsaydı, Allah Resulü onlara hitaben: "Aman benden sonra kafirler olarak geri dönmeyin." (44)
    Veya: "Şirk sizin aranızda karıncanın ayak sesinden de gizli olacaktır." (45)
    Yada: "Çok geçmeden, ümmetim yetmiş üç fırkaya bölünecektir ki onlardan sadece birisi kurtuluşa erecektir..." (46) buyurur muydu?!
    Yine Buhari ve Müslim gibi bir çok muteber kaynakta nakledilen şu hadis, sahabenin hepsinin âdil oluşu ve her birisinin bir hidâyet yıldızı olduğuyla bağdaşıyor mu acaba?: "Kıyamet günü ashâbımın önde gelenlerinden bazısını getirip amel defteri siyah olanlarla birlikte haşredecekler. Ben "Allah'ım! Onlar benim Ashâbım!" dediğimde, şu cevabı duyacağım: "Senden sonra bu Ashâbının neler yaptıklarını bilmiyorsun!" O zaman ben de o salih kulun sözlerini (Mâide, 117'de Hz. İsa'nın (s.a) sözü kastediliyor) tekrarlayacak "..Ve ben aralarında bulunduğum sürece amellerine şahittim onların, beni aralarından aldıktan sonra de kendin şahid oldun" diyeceğim. Bunun üzerine bana şöyle denilecek: "Sen aralarından ayrılır ayrılmaz bunlar mürted olup dinden çıktılar ve eski hallerine döndüler." (47)
    Bakın bu hadiste Allah Resulü açık bir şekilde kendisinden uzaklaştırılan kimselerin, ashabından olduğunu söylüyor. Bu da açıkça öyle her sahabî denen kimsenin hidayet yıldızı ve âdil olmadığını, dolayısıyla bahis mevzuumuz olan "yıldızlar" rivayetinin doğru olamayacağını ortaya koyuyor.
    2- Sahabî ismi ile anılan birçoklarının hayat hikayeleri, bir çok amelleri ve icraatı bu rivâyetin doğru olamayacağının bir diğer açık kanıtıdır. Zira bunlardan bugün bile takdis edilen bir çoklarının, yalancılık, birbirine küfretme, iftirada bulunma, zina, şarap içme ve birbirleriyle savaşma ve birbirlerinin kanını dökme gibi Kur'an âyetleri ve Resul'ün sünnetiyle yasaklanan ve yapan kimselerin fâsık ve fâcir olup büyük azapları hak ettikleri, büyük günah ve kötülüklere bulaştıklarını bir çok muteber kaynakta okumaktayız ki arzu edenler ilgili kaynaklara baş vurabilirler. İstedikleri takdirde bunların bariz örneklerini biz de belgeleriyle birlikte kendilerine sunabiliriz.
    Durum böyleyken söz konusu rivayeti doğru kabul edip bu amellere bulaşan kimseleri hidayet yıldızı olarak addetmeği siz akıl ve mantığınıza sığdırabiliyor musunuz ki Allah'ın Resulü'ne de böyle bir sözü yakıştırabilesiniz?! Yoksa Resulullah kendinden sonra meydana gelecek olaylardan haberi mi yoktu? En azından bu olayların meydana gelebileceğine ihtimal bile vermiyor muydu? Hayır kesinlikle böyle bir şey doğru olamaz. Zira yukarıda örnek olarak zikrettiğimiz âyet ve hadisler, bunun böyle olamadığını ve Allah Resulü'nün bu olaylardan haberdar olduğunu açıkça göstermektedir. Bu ise bu hadisin kesinlikle uydurma olduğunu ortaya koyuyor. Zira haberdar olduğu halde böyle bir şeyi buyurması asla düşünülemez.
    3- Ashabın en azından bir kısmının arasında çoğu zaman şiddetli ihtilafların yaşandığını, bir çok konuda farklı düşündüklerini, hatta bu ihtilafların bazen kavga ve nizaya ve bilindiği gibi bazen binlerce insanın kanlarının akıtılmasına vesile olan savaşlara dönüştüğünü görmekteyiz (Cemel, Sıffın ve Nehrevan savaşları gibi). Biz bütün bunlarda, onları mazur bile görsek (ki böyle olduğunu kesinlikle kabul etmiyoruz) her birisinin farklı ve bazen taban tabana zıt görüş ve davranışlarının hidâyete götüreceğini kabul etmemiz asla mümkün değildir. Zira bu, Allah Resulü'nün ümmetini aynı zamanda çelişkili yollara ve hedeflere sevk ve teşvik ettiği anlamına gelir ki bu da hikmet ve hidayet, akıl ve mantık Resulü olan Habibi Kibriya'dan kesinlikle uzaktır. Kısacası bu rivâyetin böyle bir muhtevaya sahip olması onun uydurma olduğunu ispatlamaya yeter, artar bile.
    Evet, bir şeyin meşhur olması bizi aldatmamalıdır. Nice meşhur görüş ve rivâyetler vardır ki ciddi bir araştırma ve incelemeye tabi tutulduğunda, esastan yalan ve uydurma olduğunu görürsünüz. Bugün muhakkik âlimler uzun, araştırmaların neticesinde onlarca sahabî ve râvinin uydurma olduğunu ve asla dünyada yaşamadıklarını ve mesela Seyf b. Ömer gibi zındıklıkla suçlanan, dinini dünyaya satmış bazı kıssacı ve yalancı râvilerin hayal ürünlerinden ibarettir. Arzu edenler Allame Murtaza Askerî'nin "Abdullah b. Seba", "Yüz elli uydurma sahabî" ve "Uydurma raviler" kitaplarına müracaat edebilirler.

    KAYNAKLAR:
    1-İmam Ahmed b. Hanbel'in bu görüşü İbn-i Emir-il Hacc'ın "Et-Takrir-u Vet-Tahbir" kitabında, İbn-i Kudâme'nin "El-Müntahab" kitabında, yine Et-Teysir kitabında C.3, S.243 ve Silsilet-ül Ehâdis-iz Zaifet-i Vel-Mevzua, kitabında C.1, S.79 da nakledilmiştir.
    2-Câmi-u Beyân-il İlm (İbn-i Abd-il Birr), C.2, S.89-90.
    3-Câmi-u Beyân-il İlm (İbn-i Abd-il Birr), C.2, S.90, İ'lâm-ül Muvakkıin, C.2, S.223, El-Bahr-ül Muhit (Ebu Hayyan-il Endülüsî), C.5, S.528.
    4-Söz konusu âlim bu görüşünü, zayıf râvîler hakkında yazdığı "El-Kâmil" adlı kitabında, Cafer b. Abd-ül Vâhid-il Hâşimî-il Kadî ve Hamzat-ün Nasibî'nin hal tercemesi bölümünde açıklamıştır.
    5-Tahric-u Ehâdis-il Keşşâf (ibn-i Hacer Askalânî), C.2, S.628.
    6-El-Bahr-ül Muhit, C.5, S.528, Silsilet-ül Ehâdis-iz Zaifet-i Vel-Mevzua, kitabında C.1, S.78.
    7-Tahric-u Ehâdis-il Keşşâf (ibn-i Hacer Askalânî), C.2, S.628.
    8-Câmi-u Beyân-il İlm (İbn-i Abd-il Birr), C.2, S.90-91.
    9-Feyz-ül Kadîr-i Fi-Şerh-il Câmi-is Sağîr (El-Mennâvî), C.4, S.76.
    10-İbn-i Cevzî bu görüşünü "El-İlel-ül Mütenâhiye Fil-Ehâdis-il Vâhiye" isimli kitabında ortaya koymuştur. Bak: Feyz-ül Kadir-i Fi-Şerh-il Câmi-is Sağîr, C.4, S.76.
    11-Ebekât-ül Envâr kitabının nakline göre İbn-i Dıhye'nin bu görüşü "Ta'lik-u Tahric-i Ehâdis-i Minhâc-il Beyzâvî" kitabında zikredilmiştir.
    12-El-Bahr-ül Muhit (Ebu Hayyân-il Endülüsî), C.5, S.527-528.
    13-Mizan-ül İ'tidâl (Zehebî), C.1, S.413, C.2, S.102.
    14-Ed-Dürr-ül Lakît Min-el Bahr-il Muhît, (Bahr-ül Muhit'in hamişinde basılmıştır), C.5, S.527.
    15-İ'lâm-ül Muvakkıîn, C.2, S.223.
    16-Zeyn-üd Din-il İrâkî'nin bu görüşü, İbn-i Adiyy'in "El-Kâmil" kitabında, Hamza b. Ebi Hamza Nasîbî'nin hal tercemesinde, Beyhakî'nin "El-Medhal" kitabında, "Tahric-u Ehâdis-il Minhâc" kitabından naklen Ebekât-ül Envâr kitabında nakledilmiştir.
    17-Tahric-u Ehâdis-il Keşşâf (Keşşaf tefsirinin hamişinde basılmıştır), C.2, S.628.
    18-Et-Tahrir (Emir Padişah-il Hüseynî'nin şerhiyle), C.3, S.243.
    19-Etakrir-u Vet-Tahbîr Fi-Şerh-it Tahrîr; bak: Et-Teysir-u Fi-Şerh-it Tahrir, C.3, S.243-244.
    20-El-Mekâsid-ül Hasenet-u Fi-Beyân-i Kesirin Min-el Ehâdis-il Müşteheret-i Ale-l Elsine, S.26-27.
    21-Feyz-ül Kadir Fi-Şerh-il Câmi-is Sağîr (Mennâvî), C.4, S.76.
    22-Feyz-ül Kadir Fi-Şerh-il Câmi-is Sağîr (Mennâvî), C.4, S.76.
    23-Kenz-ül Ummâl, C.6, S.133.
    24-El-Mirqât-u Fi-Şerh-il Mişkât, C.5, S.523.
    25-Feyz-ül Kadir Fi-Şerh-il Câmi-is Sağîr (Mennâvî), C.4, S.76.
    26-Nesim-ur Rıyâz Fi-Şerh-i Şifâ-il Kâzî İyâz, C.4, S.423-424.
    27-Müsellem-us Subût, C.2, S.241.
    28-İrşâd-ül Fuhûl, S.83.
    29-Hüsn-ül Ma'mûl Min İlm-il Usûl, S.56.
    30-Bu konuda şu kaynaklara bakılabilir: El-Muğnî en Haml-il Esfâr-i Fil-Esfâr (İhya-ül Ulum'un Hamişinde basılmıştır), C.1,S.34, Tezkiret-ül Mevzûât, S.90-91, Silsilet-ü Ehadis-iz Zaifet-i Vel-Mevzûa, C.1, S.76-78.
    31-İrşâd-ül Fuhûl, S.83. Feyz-ül Kadir, C.4, S.76.
    32-Buhâri'nin ve Nesâî'nin "Ez-Zuafâ" (Zayıf Râvîler) isimli kitaplarında, İbn-i Cevzî'nin "El-Mevzuât" kitabında, Zehebî'nin "Mizân-ül İ'tidâl" ve "El-Kâşif" kitaplarında, Ebu Hayyân'ın "El-Bahr-ül Muhît" kitabında ve diğer rical kitaplarının çoğunda, bu râvînin ismi bölümüne bakılabilir.
    33-Tahric-u Ehâdis-il Keşşâf, (Keşşâf' tefsirinin hamişinde basılmıştır), C.2, S.628.
    34-Silsilet-ül Ehâdis, C.1, S.78.
    35-Aynı kaynak.
    36-Câmi-ül Beyân, C.2, S.90-91, İ'lâm-ül Muvakkıîn, C.2, S.223.
    37-Bu konuda İbn-i Cevzî'nin "El-Mevzûât"ına, Zehebî'nin "Mizân-ül İ'tidal" ve "El-Muğnî"sine, İbn-i Hacer'in "Lisân-ül Mizân"ına ve Muhammed b. Tahir'in "Kanun-ül Mevzûât"ına ve diğer ricâl kitaplarına mürâcaât edilebilir.
    38-Bu görüşler için şu kaynaklara bakılabilir: Nesâî ve Buhârî'nin "Ez-Zuafâ" isimli kitaplarına, İbn-i Cevzî'nin "El-Mevuât" kitabına, Zehebî'nin "Mizân-ül İ'tidâl" ve "El-Kâşif" kitabına ...
    39-Bu görüşler için Zehebî'nin "Mizân-ül İ'tidâl" ve "El Muğnî" kitaplarına ve İbn-i Hacer Askalânî'nin "Tehzib-üt Tehzib" kitabına bakılabilir.
    40-Bu konuda İbn-i Hacerin "Tahric-u Ehâdis-il Keşşâf" ve "Lisânül Mizân" kitaplarına, Zehebî'nin "Elmuğnî" ve "Mizân-ül İ'tidâl" kitaplarına, ve Suyûtî'nin "El-Liâl-il Masnûa" isimli eserine baş vurabilirsiniz.
    41-Lisân-ül Mizân, C.2, S.21-23.
    42-Al-i İmrân, 114.
    43-Tevbe, 101.
    44-İrşâd-ül Fuhûl, s.76
    45-Feyz-ül Kadir, C.4, S.173.
    46-El-Mezahib-ül İslamiyye (Muhammed Ebu Zühre), s.14.
    47-Sahihi Buhâri, Mâide Suresi tefsirinde, "... Ve kuntu eleyhim şehîdâ..." babında ve Kitab'ul Enbiya, "...Ve ittehazallahu..." babında ve Sahihi Tirmizi, "Saffet-ul Kıyâme" ve "...Mâ câe fî şa'nul Heşr..." babları ve Tâhâ Suresi tefsiri kısmında.


    9- Aşerei mübeşşire yani cennetle müjdelenen on kişi hadisi hakkındaki görüşlerinizi öğrenmek istiyorum

    Ehl-i Sünnet arasında çok meşhur olan ve bir kısım sahabe hakkında sürekli referans olarak gösterilen rivâyetlerden birisi "Aşere-i Mübeşşere Hadisi" diye bilinen ve güya Allah Resulü'nün ismini vererek cennetle müjdelediği on kişiyi anlatan rivâyettir. Bu rivâyet hakkında şimdilik aktarabileceğimiz bazı hususları şöyle sıralayabiliriz:
    1- Evvela bu hadis en muteber hadis kaynağı kabul edilen Buhârî ve Müslim'de nakledilmemiştir. Halbuki Ehl-i Sünnet âlimlerinden bir çoğu Buhârî ve Müslim'de olmayan bir hadis (aleyhlerinde olduğu zaman) hemen Buhârî ve Müslim nakletmediği için hadisin reddine kalkışırlar.
    2- Bu hadis iki Sahabîden nakledilmiştir ki ikisi de bu hadise göre, müjdelenen on kişinin içerisindedir. Birisi Abdurrahman b. Avf, diğeri ise Said b. Zeyd. Bu ise sadakat ve taharetleri başka delillerle sabit olamayan kimseler hakkında, kendilerine yönelik bir tezkiye ve medhiye niteliğini taşıdığı için şüphe ve şaibeye muciptir.
    3- Bu hadisin bir râvisi Abdurrahman b. Hamid isminde bir kişidir ki söz konusu hadisi, babası Hamid b. Abdurrahman ez-Zuhri kanalıyla bir defasında Abdurrahman b. Avf'tan, bir defasında ise direk olarak Resul-i Ekrem'den nakletmiştir.
    Bu senet esastan batıl bir senettir. Zira evvela Hamid b. Abdurrahman ez-Zuhrî bir kere sahâbî değil tâbiîdir; tabîî olduğu için de Resulullah'tan direk nakli söz konusu olamaz; saniyen Abdurrahman b. Avf'tan nakli de doğru değildir; zira bu adam hal tercemesinde kaydedildiği üzere Hicrî 32. yılında, tam Abdurrahman b. Avf'ın vefat ettiği senede veya ondan bir sene sonra dünyaya gelmiştir. Abdurrahman öldüğünde henüz bir bebek olan veya daha dünyaya gelmemiş olan birisinin ondan hadis rivayet etmesi düşünülebilir mi?! (1) Böylece bu rivâyetin senedi kopuk bir senet olduğu için muteber sayılmaz.
    4- Hadisin nakledildiği diğer sahabî ise Said b. Zeyd'dir.
    Bu hadis iki senedle Said'den nakledilmiştir. Hadisin metnine bakıldığında, da görüldüğü gibi Said, bu hadisi Muâviye zamanında Kûfe'de, Kûfe mescidinde nakletmektedir.
    Şimdi evvela sormak lazım, bu kadar aradan zaman geçmesine rağmen neden o güne kadar Said bu hadisi nakletmemişti. Halbuki Peygamber'den sonra saha-biler, ezcümle hadiste isimleri geçenler arasında çıkan ihtilaflar, kavgalar sırasında en çok bu tür hadislere ihtiyaç duyuluyordu. Eğer böyle bir hadis olsaydı hemen kendisi veya sevenleri ona sarılır ve onu referans olarak gösterirlerdi. Halbuki tarih o zamana kadar böyle bir hadise, herhangi birisi tarafından temessük edildiğini nakletmemiştir.
    Burada iki ihtimal söz konusu olabilir; birincisi şu ki Said, Hz. Ali'ye (a.s) açıkça yapılan hakaretlere karşı onu savunmanın tek yolunu, onu da o gün kabul gören bazı meşhur Sahabîlerin de yanına koyarak, cennetlik olduklarını, dolayısıyla hakaret edilmemesi gerektiğini vurgulamakta gördüğü için böyle bir yola baş vurmuş olabilir.
    Bundan da daha güçlü ihtimal şu ki, Said tarihlerin de yazdığı gibi Kûfe'de bulunduğunda, Muâviye'nin valisinin ve Muâviye taraftarlarının Hz. Ali'ye (a.s.) yaptıkları hakaretlere karşı gelmesi, artı Yezid veliaht tayin edildiğinde de biat etmeyip Mervân'la sert tartışmaya girdikten sonra, Muâviye'nin hilelerinden ve başına gelecek tehlikelerden korkarak kendisini bir nebze emniyete almak için bu rivayeti uydurup, ben Ali'yi de, muhaliflerini de seviyorum imajı vermek istemiş olabilir.
    Belki de hiç birisi değil ve bu hadis Said'in diline uydurulmuştur (ki bizce bu en mantıklı ihtimaldir). Yoksa birbiriyle taban tabana zıt düşünce ve tavırlar sergileyen, hatta birbiriyle savaşan, on kişinin hepsinin de cennetlik olması nasıl düşünülebilir?!
    Bu çelişkileri gözleriyle görmek için, tarafsız bir gözle konuyla ilgili değişik kaynakları araştıran kimseler bunun açık örneklerine sık sık rastlayabilirler. Bu on kişi arasında yaşanan ihtilaf ve sürtüşmeler hakkında detaylı bilgi sahibi olmak isteyen kimselere bizzat Ehl-i Sünnet kaynaklarından gerekli bilgi ve belgeler sunmamız mümkündür.
    Hatırlatılması gereken bir diğer husus şudur ki, faraza bu hadis doğru bile olsa, bunun benzeri olan ve diğer bir kısım sahabînin cennetlik olduklarını isimleriyle vurgulayan ve senet açısından daha güçlü ve daha sahih olan hadisler de bulunduğu halde neden sadece bu hadis dillere destan olmuştur? Öyle ki mesela İmâm Ahmet b. Hanbel "Bu on kişinin dışında kimseye, 'şu cennetliktir' denmesi câiz değildir." demektedir. (2)
    Mesela Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin hakkında:
    "Hasan ve Hüseyin cennet gençlerinin efendisidir." diye buyurduğu hadis ittifakla sahih olarak kabul edilmiyor mu?
    Yine: "Hasan ve Hüseyin'in, dedeleri, babaları, anneleri, amcaları, halaları, teyzeleri, kendileri ve ikisini sevenlerin hepsi cennettedir" buyurmamış mıdır Allah'ın Resulü?! (3)
    Aynı şekilde Hz. Fatıma'nın cennete girecek ilk kadın olduğunu vurgulayan muhtelif hadisler, yine Hz. Hatice annemizin cennetle müjdelenmesini, cennetteki yerini açıklayan hadisler neden göz ardı ediliyor?
    Yine sahih senetle şöyle buyurduğu rivâyet edilmemiş midir?: "Hiç şüphesiz cennet şu dört kişiye müştaktır: Ali b. Ebi Tâlib, Ammâr b. Yâsir, Selmân-ı Fârisî ve Mikdad."
    Yine şöyle buyurmamış mıdır?:
    "Cennet üç kişiye müştaktır: Ali, Ammâr ve Bilâl."
    Ahmed b. Hanbel büyük bir hadisçi olmasına rağmen bu hadisleri bilmiyor muydu ki "Bu on kişinin dışında kimseye, 'şu cennetliktir' denmesi câiz değildir" diyor?!
    Evet, neden sağlam senetlerle nakledilen bu hadislerden kimsenin haberi yok?! Ama yukarıdaki hadis senedi zayıf olmasına rağmen dillere destandır?! Kararı sizin insaf ve hür vicdanınıza bırakıyoruz.

    KAYNAKLAR:
    1-İsteyen, Tehzib-üt Tehzib ve diğer Rical kitaplarına bakabilir.
    2-Cela-ül Ayneyn, S.118.
    3-Taberânî, El-Kebir ve El-Evsat' kitaplarında bu hadisi nakletmiştir.