SİTE HAKKINDA BİZE YAZIN İRTİBAT YARDIM
   DOWNLOAD LİNKLER SORU-CEVAP ARŞİVİ SİTE HARİTASI

Soru-Cevap Arşivi

  • Akidevi Sorular
  • Ehl-i Beyt(a.s) hakkında Sorular
  • Kuran-i Kerim ile ilgili Sorular
  • Fıkhi Sorular
  • Muhtelif Sorular
  • 1- Allah-u tealayı bana subut edermisiniz?

    Allah’ın varlığı ile ilgili çeşitli delilleri zikretmek daha geniş bir fırsatı gerektirdiği için ziyaretçi defterinde bu önemli konuyu hakkınca ele almak ve incelemek mümkün değildir. Ama bununla beraber siz değerli arkadaşın isteğine saygımızı göstermek için size bazı tavsiyelerde bulunmayı gerekli gördük.
    1. İnsandaki bilincin doruk noktası olan Allah’ı tanımak ve Allah’a inanmak, ruhta özel bir temizlik ve hazırlığın oluşmasına bağlıdır. Eğer bu oluşmazsa insanın Allah’ı tanıması mümkün olmaz. Renkleri görmek gözde özel bir yapının olmasına bağlı olduğu –köpeklerin gözünde bu yapı olmadığı için renkleri görmemekteler yani her şeyi siyah beyaz olarak görmekteler.- ve güzellikleri sezmek için insanda estetik duygusunun olması gerektiği gibi Yüce Allah’ı da tanımak için ruhta özel bir kabiliyetin oluşması gereklidir.
    Başka bir ifadeyle tanıyıcı olarak bizle, tüm güzelliklerin kendisinde toplayan Allah arasında bir uyum olmalıdır. Aksı taktirde biz yapı olarak böyle bir yüceliği anlamaktan mahrum oluruz. Sonsuz merhamet, sonsuz ilim, sonsuz doğruluk, sonsuz ihsan, sonsuz güzelliğin ve benzeri tüm güzel sıfatları kendisinde bulunduran Yüce Allah’ı tanımak için her insan gerekli yetenek ve donanıma doğal olarak sahip olmasına rağmen bazıları kendi iradesini kötüye kullanarak bu kabiliyeti kaybedebilir ve o zaman böyle bir kimsenin Allah’ı tanıması mümkün olmaz. Ve böyle birisi için Yüce Allah’ı ispatlayan delilleri sıralamak da bir fayda etmez.
    Kur’an-i Kerim buyuruyor ki:
    “Oysa onların kendi yaptıkları kalplerini (benliklerini) kirletmiştir.”
    Eğer insan -kötü olduğunu bildiği halde- sürekli başkalarına zulüm ve haksızlık eder ve kendisinde tekebbür ve bencillik sıfatının egemen olmasına sebep olursa veya benzeri kötülüklerle kendi benliğini bozarsa, böyle birinin tüm merhametlerin ve sonsuz güzelliklerin taşıyıcısı olan Allah’ı tanıması ve ona boyun eğmesi mümkün olmaz. Tüm varlığı zulüm, haksızlık kötülük ve çirkefliğe özdeş olan bir kimse nasıl sonsuz adalet ve güzellik ve merhamet olan Allah’a inanabilir ve O’na kul olabilir?
    Allah’ı tanımak isteyen kimse ilk önce, içten gelen doğruluk, ilim, iyilik, adalet, fedakarlık, insanlara hizmet, cömertlik ve bunun gibi yüce ilahi ve insani vasıfların çağrısına olumlu cevap vermeye çalışmalı ve kendisiyle tanımak istediği Yüce Allah arasında bir uyum oluşmasına çalışmalıdır. İşte bu Allah’ı tanımada birinci adımı oluşturur.
    2. İkinci önemli adım ise, insanın en önemli özelliklerimizden olan düşünme kabiliyetinden yararlanmasıdır.
    Özellikle kendi yaratılışımız ve varlığımızın boyutları hakkında düşünmeliyiz. Hayatımızdaki aşamalar bir insan olarak sonsuzluğa olan bağlılığımız, özellikle varlığımızın sürekliliğine karşı ilgimiz ve bekaya karşı olan aşk ve isteğimiz hakkında düşünmeliyiz.
    Yapı ve yaratılış gereği su ve yemeğe olan ihtiyaç bizde yerleştirilmişse bunun anlamı evrende suyun var olduğu değil midir? Aynı şekilde bekaya ve sürekliliğe olan bağlılık da acaba insanın ölümle yok olamayan bir varlık olduğunu göstermez mi?
    Yine içimizden kaynaklanan maneviyat, kutsallık, fizik ötesi güce inanç, gibi insanı duygu ve bilinçlerin hep uyduruk ve temelsiz olduklarını nasıl söyleyebiliriz? Oysa tüm bu duygular her insanda su ve ekmeğe olan ihtiyaç gibi en yerleşik en sağlam duygulardandır.
    Eğer her şeye egemen olan yüce bir varlık (neuzibillah) yok ise neden her insan sıkıntı anlarında ve tüm maddi sebeplerden ümidi kesildiğinde içten gelen bir duyguyla sonsuz güç sahibi olan bir varlığa sığınıyor ve onun gaybi yardımını umuyor?
    Acaba her insanda var olan bu sığınma duygusu en sadık duygulardan biri değil midir? Ve insanın gayba bağlı olduğunu göstermiyor mu?
    İnsanın hayatının her boyutunu çevreleyen ve evrendeki tüm varlıklara egemen olan uyum, harmoni, sağlamlık ve hesaplılık bu yaratıkların başı boşluk içinde olduklarını ve bir üstün bilincin denetiminde olmadıklarını reddetmek için yetmez mi?
    Kör bazı tesadüfler etkisinde tüm bu ihtişam ve düzenin meydana geldiğini ve devam ettiğini söylemek gülünç bir söz değil midir?
    Evet insan doğru şekilde düşünürse, bu düşünme onu Allah’ı tanımaya doğru kılavuzluk eder ve böyle bir kimse Allah’ı tanımada kendi başına en büyük adımı atmış olur.
    Burada şu noktayı da hatırlatalım ki Allah’ın ispatı konusunda onlarca felsefi delil ve metot mevcuttur ki İslam filozofları tarafında kelam ve felsefe ile ilgili kaynaklarda açıklanmıştır. Bu alanda inceleme yapmak için İbn-i Sina’nı Eş-Şifa ve El-İşarat, Hace Nasiru’d-Din Tusi’nin Şerh- Tecridi’l-İtikat, Molla Sedra’nın El-Esfar, Hadi Sebzevari’nin Şerh-i Menzume ve Allame Tebatebai’nin Nihayetu’l-Hikme adlı eserlerine müracaat edilebilir.
    Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi Allah’ın ispatıyla ilgili delilleri nakletmek daha geniş bir fırsat ve konumu gerektirdiği için ziyaretçi sayfasında bu delilleri zikretmeye çalışmadık. Ancak madde aleminin Allah’a bağlılık ve ihtiyacını ortaya koymak için felsefi kitaplarda var olan onlarca değişik felsefi metot ve delillere örnek olsun diye Ehl-i Beyt Mektebinin büyük filozofu Molla Sadra Şirazi’nin Hareketi cevheri (Cevherde –tözde- hareket) nazariyesine işaret edeceğiz:
    Açıklama: Zaman kavramı herkesçe bilinen bir kavramdır. Genelde biz maddi varlıkları ve hadiseleri zamanla tanımlarız; bir maddi varlık veya hadisenin diğerinden önce veya sonra olduğunu söyleriz. Örneğin bin yıl önce yaşamış olan bir şahısla yüz yıl önce yaşamış olan veya şimdi yaşamakta olan bir başka şahsın arasındaki zaman farkını göz ardı etmeyerek bin yıl önce yaşamış olanın zaman yönünden diğer şahıslardan önce olduğunu söyleriz. Ve bu öncelik ve sonralığın bir varsayım olmayıp gerçek bir sıfat olduğunu kesin olarak biliriz. Şimdi soru şudur ki acaba maddi varlıklarla ilgili bu öncelik ve sonralık ve belli bir süreçte olma sıfatı neden ve nereden kaynaklanıyor?
    Bazıları zaman kavaramı için basit bir yorum sunmaya çalışırlar; onlara göre zaman kavaramı yerin, güneşin etrafına dönmesinden kaynaklanır? Oysa bu yeterli bir açıklama değildir çünkü buna göre eğer yer, güneşin etrafına dönmeyecek olursa maddi varlıklar için söz konusu olan süreç ve birinin diğerinden öncelik ve sonralığı diye bir özellik kalmayacaktır. Halbuki hiç şüphesiz maddi her varlık belli bir süreçte var olmakta ve biri diğerinden öncelik ve sonralık özelliğini taşımaktadır. Başka bir ifadeyle yerin hareketi olsun olmasın maddi varlıklar zaman sürecine tabidirler. Yerin, güneş etrafına dönmesi bu süreci ölçmek için kullanılan bir birimden başka bir şey değildir.
    İşte bu konu üzerinde iyice düşündüğümüzde anlarız ki zaman kavaramı maddi varlıkların kendisinden kaynaklanan bir gerçektir. Yani gerçekte tüm maddi varlıklar her an için bir oluşum içerisindedirler; yani her an yok olup yeniden var olmaktadırlar; aynen bir elektrik akımı sonucu lambanın yanması gibi. Nasıl lambanın yanar vaziyette kalması için sürekli elektrik akımına ihtiyacı var ise, maddi varlıklar da varlıklarını sürdürebilmeleri için her an yüksek alemden gelen varlık feyzine ihtiyaç duymaktalar. İşte bu sürekli oluşum sonucu biz zaman kavramını maddi varlıklardan ediniyoruz. Bu konu üzerinde düşünmek bile bizlerin ve tüm maddi varlıkların her an için yüksek alemden gelen feyizle varlığımızı sürdürdüğümüzü gösterir.
    Ziyaretçi defterinin konumunu göz önüne alarak bu kadarıyla yetiniyoruz. Allah’ın ispatıyla ilgili felsefi ve akli delilleri İnanç Esasları > Tevhid > Allah Teala'nın Varlığı bölümünden inceleyebilirsiniz.


    2- Caferilik mezhebi hakkında bilgi edinmek istiyordum..Acaba bu mezhebi benimseyenler niçin bu mezhebe geçiyorlar.. Neye dayanarak caferilik mezhebini benimsiyorlar?..Ve birisinden duyduğuma göre Zamanımızın imamı Hz.Mehdi (as) zuhur etmiş.. Budoğrumu? Hz.Mehdi(as)kimdir ? detaylı bir şekilde bilgi edinmek istiyorum.

    Ehl-i Beyt imamlarında olan İmam Cafer Sadık’ı takip etmek anlamına gelen Caferi Mezhebi, Ehl-i Beyt mektebinin fıkhi cephesine denir. Kur’an ve Peygamber’in gerçek sünnetini, -diğer mezheplerdeki beşeri ve zanni yöntemlere başvurmadan- ilahi ilimle olduğu gibi korumayı ifade etmesi hasebiyle Ehl-i Beyt imamlarının hepsinin fıkhı yöntemi aynıdır ve aralarında hiçbir farklılık yoktur. Bu gerçeği göz önünde bulundurduğumuzda Ehl-i Beyt mektebinin fıkhi müessesinin İmam Cafer Sadık (a.s)’ın ismine atfedilmesin nedeni Fıkhi mezheplerinin kurulmasının bu İmam’ın dönemine rastladığı içindir. İmam Cafer Sadık döneminden başlayarak fıkıhta yani şeri hükümleri belirlemede çeşitli mezhepler ortaya çıktı; bunların en önemlileri şunlardır: 1- Aslen İran kökenli olan Ebu Hanife diye meşhur Numan b. Sabit’in mezhebi. Bu mezhep daha çok kıyas yani çeşitli konular arasındaki benzerliği esas alarak hükümleri akla dayanarak çıkaran bir fıkhı akımdır. Ebu Hanife’nin iki yıl imam Cafer Sadık’ın yanında ders aldığı meşhurdur. Ama sonraları imam Cafer Sadık’ın açıkladığı fıkhi esasları çiğneyerek kıyasa dayalı yeni bir mezhep kurmuştur. İmam Cafer Sadık onu kıyas etmekten kesin bir dille defalarca sakındırmasına ve kıyasın dini temelden tahrip edeceğini bildirerek Ebu Hanife’yi uyarmasına rağmen o bu yönteminden el çekmemiş ve din hususunda kıyasa dayalı bir fıkıh oluşturmuştur. Ebu Hanife’den sonra, Maliki mezhebinin kurucusu olan Malik b. Enes ve Şafii mezhebinin kurucusu olan Muhammed b. İdris ve Hanbeli mezhebinin kurucusu Ahmet b. Hanbel fıkıhta ya Ebu Hanife gibi kıyas yöntemine ağırlık vermiş veya içtihatta hadisi ve selefin sünnetini esas aldılar ama bunlar da hem hadiste ve hem de selefin sünnetinde Ehl-i Beyt imamlarına ağırlık vermeyip genelde ehlibeytin karşısında yer alan sahabe ve tabiilerin naklettikleri hadisleri ve fıkhi görüşleri kabul etmişlerdir.
    Bu dört mezhep yani Hanefi, Şafii, Maliki ve Hanbeli hepsi Peygamber’den en az yüz elli yıl sonra meydana gelmiş ve sonraları Ebu Hanife’nin talebesi olan Ebu Yusuf’un zalim Abbasi halifesi Harun er-Raşit tarafından Kadi’l- kuzat olarak (günümüzün diyanet ve Yargıtay başkanın tekabul eden bir makama) atanması üzere bu mezhep yayılmış ve diğer dört mezhep ise yine zalim Abbasi halifelerinden olan Mustansirubillah tarafından hilafet merkezi olan Bağdat’ta ve daha sonraları Mısır’ın Padişahı Baybaros’un kendilerine verilen resmi tedris kürsüsü ve yargı yetkisi ile İslam beldelerinde yaygınlaşmıştır. (Bu konuları araştırmak için meşhur tarihçi Makrizi’nin El-hutetü’l Makriziyye c. 2 ve İbn-il Futi’nin El- Hevadisu’l-Camia adlı eserlerinin Hicri 645. yılın olayları bölümüne bakınız.)
    Bu kısa açıklamadan da esinlenildiği gibi bu dört mezhebin ortaya çıkışı, dörtle sınırlandırılışı ve yayılışları şeri bir dayanağa dayalı olmadığı gibi bu mezheplerin kurucularının Ehl-i Beyt kadar Peygamber’e yakın olmadıklarından yukarıda işaret edildiği gibi çeşitli eğilim ve tahriflerden kendilerini kurtaramamışlardır.
    Mezheplerin dörtle sınırlı olduğunu savunanlar bile bunu şeri bir delilin olamadığını bildikleri için sadece aklı ve tarihi tutanaklarla bu konuyu açıklamaya çalışırlar.
    Ama Caferi mezhebine gelince durum tamamen farklıdır. Bu mezhebin ortaya çıkışının tamamen şeri bir dayanağı vardır. Yani Peygamber (s.a.a)’in defalarca “Ben sizin aranızda iki değeli emanet Kur’an ve Ehl-i Beyt’imi bırakıyorum bunlara sarıldığınız sürece haktan asala sapmazsınız” emrine dayalı olarak Ehl-i Beyt mektebi ortaya çıkmıştır. Başka bir ifadeyle Ehl-i Beyt mektebi ve onun fıkhı cephesi olan Caferilik, Peygamber’in gerçek sünnetinin Allah’ın emri ve Peygamber’in vasiyeti üzere Ehl-i Beyt’i tarafından korunuş çizgisidir. İkinci sorunuza gelince, Zamanın İmam’ı Hz. Mehdi, Hz. İmam Hasan Askeri’nin oğludur Hicri 255 yılında Samirra şehrinde dünyaya gelmiş ve ilahi irade gereği gaybete çekilmiştir. Ehli-i Beyt mektebinin tüm alim, fakih, arifleri ve bu mektebe bağlı olan her kes o İmam’ın varlığına ve ilahi irade gereği bir gün zuhur edip tüm yeryüzünde adaleti hakim kılacaklarına inanmaktadırlar. Ehl-i Sünnet’ten de bir çok büyük şahsiyet özellikle irfan ve tasavvufta ün yapmış kimseler Hz. Mehdi’inin varlığını itiraf etmişlerdir.
    Hz Mehdi (a.s) zuhur etmiş değildir. Onun zuhuru için Peygamber ve Ehl-i Beyt imamları tarafından belirtilen alametler gerçekleşmemiştir. Onun zuhuru için belli bir zaman belirleyen kimse sahih hadisler gereğince yalancıdır. O Allah’ın dinini tüm dinlere galip ve salihleri yeryüzüne varis kılacağına dair kesin vaadinin gerçekleştirmek için Allah’ın irade ettiği bir zamanda zuhur edecektir. Allah bizi ona feda eylesin. Kalbimizde yerleşen muhabbet ve marifetini sürekli artırsın, kamil eylesin.


    3- Ahirette cennet ehlinin allah ı görüp (rü'yetullah ) görmeme meselesine bakış tarzınız nasıl?

    Allah Teala’nın görülmesi (rü’yetullah) hakkında Ehl-i Beyt Mektebindeki akide şöyledir: Allah Teala ne dünyada ve ne de ahirette (cennette) görülemez. Çünkü Allah gözlerle görülemeyecek kadar yücedir. Görülebilen varlıklarda olan yön, boyut vb. eksikliklerden münezzehtir.
    Bu hususta Ehl-i Beyt imamlarından nakledilen onlarca sahih hadis vardır.
    Ehl-i Beyt İmamlarından nakledilen hadislerde özellikle şu ayeti kerimelere dikkat çekilmiştir:
    “Gözler onu göremez; halbuki O gözleri görür. O, her şeyi iyice bilen her şeyden haberdardır.” (En’am: 103)
    “Onlar bilgisi O’nu kapsayamaz”. (Taha: 110)
    “Onun benzeri hiçbir şey yoktur...” (Şura: 11)
    Bu hadisler de yer aldığı üzere Allah’ın kıyamette görülebileceği hususunda nakledilen hadisler ya doğru değil veya kalbi ru’yet gibi başka bir te’vili vardır.
    Bu hususta Ehl-i Beyt Mektebinin temel hadis ve kelam kitaplarında bir çok hadis ve delil zikredilmiştir.
    Biz örnek olsun diye Merhum Şeyh Saduk’un değerli Et-tevhid adlı eserinde naklettiği hadislerden birini nakletmekle yetiniyoruz:
    Saduk kendi senediyle Safvan b. Yahya’dan naklediyor ki: “Bir muhaddis olan Ebu Kurre benden kendisini İmam Rıza’nın huzuruna çıkarmamı istedi. Ben de İmam’dan izin aldım İmam’ın huzuruna vardı. Helal, haram ve ahkam konularıyla ilgili bir çok soru sorduktan sonra tevhid konusuna geldi. Ebu Kurre şöyle dedi: Bize rivayet edilmiştir ki: Allah Teala kelam ve rü’yeti iki kişi arasında taksim etmiştir. Kelamı Hz. Musa’ya vermiş ve rü’yeti de Hz. Muhammed’e.
    (Bunun üzerine) İmam Rıza şöyle dedi: Acaba cinlere ve insanlara “Gözler onu göremez.” “Onların bilgisi O’nu kapsayamaz.” “Onun benzeri hiçbir şey yoktur...” ayetlerini ulaştıran kimdir? Hz. Muhammed değil midir?! Nasıl bir kimse Allah tarafından geldiğini ve Allah’ın emriyle (halkı) O’na doğru çağırmakla görevli olduğunu bildirerek tüm mahlukata gelir ve “Gözler onu göremez.” “Onların bilgisi O’nu kapsayamaz.” “Onun benzeri hiçbir şey yoktur...” der, sonra da ben kendi gözümle onu gördüm ve onu bir beşer şeklinde olduğu halde bilgi ile O’nu kuşattım diyebilir?
    Hiç utanmıyor musunuz? Hatta zındıklar Peygamber’e böyle bir şeyi isnat etmediler; ki Peygamber bir yandan Allah’tan bir şey getirdiğini bildirsin ve sonra başka bir yönden onun hilafına bir şey getirsin....” (Bkz. Et-tevhid: Bab Ma Cae firrü’ye)
    Merhum Allame Hilli de Kelam dalında temel eserlerden olan Keşfu’l-Murat adlı kitabında şöyle diyor:
    “Allah’ın varlığının vücubu (vacubil’vücut oluşu) O’nu görülebilmesini reddeder. Bil ki, bilginlerin (filozofların) çoğu O’nun görülmesinin mümkün olmadığına inanırken Mücessime Allah’ın cisim olduğuna inandıkları için görülebileceğini ileri sürmüşlerdir. Aş’rile de bu konuda tüm hekimlerle muhalefet ederek bir yandan Allah’ın mücerret olduğuna inanırken diğer yandan O’nun görülebileceğini savunmuşlardır.
    Allah’ın görülmesinin muhal olduğunun delili şudur: Allah’ın vacubu’l-vücut oluşu O’nun mücerret (gayr-i maddi) olmasını ve yön ve mekandan münezzeh olmasını gerektirir. Buna göre onun görülmesi asla mümkün olmaz. Çünkü görülen her şey mutlaka şuradadır veya oradadır denerek işaret edilen bir yönde olması gerekir. Ve yine mukabil de veya mukabilin hükmünde olması gerekir. Bu manalar Allah hakkında geçerli olmadığından görülmesi de imkansızdır.” (bkz. Keşfu’l-Murat, s. 296-297)
    Sonra, Allame Hilli Kur’an-i Kerim’de yer alan bazı müteşabih ayetlerin cevabını zikrediyor.
    Kısacası, Ehl-i beyt mektebinde Allah’ın gözle görülmesi itikadı kesinlikle reddedilmektedir. Ve bunun Yüce Allah’a bir noksanlık getirdiği için hem dünyada hem ahirette muhal olduğuna inanılmaktadır.
    Ancak kalple Allah’ı görmeye gelince bu Ehl-i Beyt imamlarından gelen hadislerde de yer aldığına göre mümkündür. Hatta kalple rü’et (kalple Allah’ı görmek) Allah’ın kendi velilerine bu dünyada ve ahirette verdiği en yüce makamlardan biridir. Ama bunun Allah’ı cisim olan gözle görmekle bir alakası yoktur.


    4- Niçin caferilik mezhebi Hz.Ali'ye çok önem veriyor..? Ve Hz.Ali'yi diğer halifelerden üstün tutuyorlar?..namaz kılarken topraktan imal edilen maddelere secde ediyorlar?..mesela taş'ın üstüne secde ediyorlar?..Bunu sahih kaynaklardan ispatlamanız mümkünmü?..

    Ehl-i Beyt mektebi Hz. Ali’ın (Allah’ın selamı ona olsun) diğer sahabeden üstün olduğunu inanmaktadır. Bunun delillerini açıklamak için çeşitli metotlar vardır. Biz sadece bir yönteme işaretle yetineceğiz.
    İmi üstünlük:
    Hz. Ali (a.s)’ın tüm sahabeden ilmi üstünlüğü delile ihtiyaç olmayacak derecede açıktır.
    Peygamber (s.a.a) şöyle buyurmuştur:
    “Ben ilim şehriyim Ali ise kapısıdır. İlmi isteyen kimse kapıdan girmelidir.” (El-Cam’us-Sagir 1/415, Sevaik’ul Muhrika 73 Tehzib’ut-Tehzib 6/320 ve Müstedrek-i Hakim 3/126)
    -Peygamber (s.a.a), Fatıma (a.s)’a şöyle hitap etmiştir: “Eşin (Hz. Ali), ümmetin en hayırlısı, ilim açısından en bilgini, hilim ve sabır açısından en üstünü ve İslam’ı kabul açısından insanların ilkidir.”(Kenz’ul-Ummal 11/605, Cem’ul-Cevami’I, Suyuti, 6/398; İstiab 3/1099; Mecme’ul Zevaid 9/101 ve 114; Siyer-i Halebiyye 1/285.)
    Nahiv ilminin büyük şahsiyetlerinden olan ve Aruz ilminin kurucusu sayılan Halil şu gerçeğe işaretle şöyle demiştir: Herkesin ona ilimde muhtaç oluşu ve onun herkesten müstağni oluşu onun herkesin önderi olduğuna delildir.”
    Bu cümlesiyle Halil, İslam tarihinde tüm sahabenin hatta birinci ve ikinci halifenin bile bir hükmü bilmediklerinde Hz. Ali’ye müracaat ettikleri gerçeğine işaret etmektedir.
    Biz her türlü taassuptan uzak olarak diyoruz ki günümüzde dünyanın kütüphaneleri herkesin yüzüne açıktır. İnternet yoluyla tüm önemli kütüphaneleri araştırmak bile mümkündür. Siz inceleyin, dost ve düşmanın Hz. Ali’den naklettiği sözler ve ilmi değer taşıyan mektup ve hutbeleri bir yana ve yüz bine aşkın diğer tüm sahabilerin sözlerini de diğer yana bırakın sonra bunlar arasında bir mukayese yapın göreceksiniz ki Hz. Ali’den nakledilen ilmi eser ve sözler tüm sahabeden nakledilen ilim eserden çok daha üstündür. Hatta o yüz bin sahabinin ilmi eseri Hz. Ali’den nakledilen ilim karşısında mukayeseye gelmeyecek derecede küçüktür. Buna dost ve düşman herkes itiraf etmektedir. Örneğin Meşhur Arap Edebiyatçısı Cahiz _ ki bu zat Ehl-i Beyt’e düşmanlığı ile tanınır; ama buna rağmen tüm bu edebi gücü sen kimden öğrendin diye kendisine sorulduğunda ben Ali’nin hutbelerini ezberlemek sayesinde bu makama ulaştım diyor.”- Arap edebiyatının dört temel eserinden bir sayılan El-Beyan vet- Tibyan kitabında defalarca Hz. Ali (a.s)’ın sözlerinden övgüyle bahsetmiştir; hatta bir çok yerde bu sözler karşısında hayranlığını ifade etmekten bile çekinmemiştir.
    Ebu İshak Şirazi Tabakatul’Fukaha kitabında Hasan-i Basri’den şöyle rivayet etmiştir:
    “Ömer Peygamber (s.a.a)’in ashabını istişare için bir araya topladı aralarında Ali de bulunuyordu, Ali’ye hitaben sen bunların en ilimlisi ve en üstünüsün” dedi.
    Ahmet b. Muhammed b. Abdi Rabbih (Ö: 328) Ikdı’l-Ferid kitabında Aişe’den şöyle nakleder: “Peygamber erkekler arasında en çok sevdiği kişi Ali ve kadınlar arasında en çok sevdiği onun hanımı (Hz. Fatıma) idi.”
    Hz. Ali’nin ilmi üstünlüğü hakkındaki delilleri incelemek için lütfen bu sitenin Oniki İmam > İmam Ali bölümünde “İmam Ali’nin ilmi” başlıklı makaleye müracaat edin.
    Secde konusuna gelince ilk önce şu noktayı hatırlatmak isteriz ki, bir şeyin üzerine secde etmekle bir şey için secde etmenin arasında fark vardır. Başka bir ifadeyle secde anında anlını bir şeyin üzerine koymakla bir şey için secde etmek farklı farklı şeylerdir. Her kes secde anında anlını bir şeye koyuyor ama bu, onun o şey için secde ettiği anlamına gelmediği açıktır.
    Bazı cahil kimseler bu iki konuyu birbirine karıştırdığı için Şia’ya iftirada bulunarak Şia taşa tapıyor diyebilmekteler. Oysa herkes anlını secde anında bir şeyin üzerine bırakmaktadır. Biri halı ve kilime diğeri ise taşa ve toprağa. Bu ise halıya veya taşa tapıldığı anlamına değildir. secde yalnız Allah içindir. Anlı taş veya toprak ya da başka bir şeyin üzerine bırakmak bu gerçeği asla değiştirmez.
    Ama neden Ehl-i Beyt mektebine uyanlar (Şia) kilime, halıya vb. şeylere secde etmiyor da yalnız taş toprak ve hasır gibi şeylere secde ediyorlar?
    Bu sorunun cevabı ise kısaca şöyledir:
    Ehl-i Beyt İmamlarından gelen sahih hadisler gereğince, insanların yiyecek ve giyecek olarak kullandıkları maddeler üzerine secde etmek doğru değildir ve bu tür secde namazı batıl eder. Secde edilen şey Peygamber (s.a.a)’in kesin sünnetine uygun olarak ve Ehl-i Beyt İmamlarından gelen sahih hadisler gereğince yer veya yerden biten ama insanların yiyecek ve giyecek olarak kullanamadıkları maddelerden olması şarttır. (Taş, toprak, ağaç hasır vb. şeyler)
    Bu konuyla ilgili olarak Ehl-i Beyt imamlarından bir hadis nakletmekle yetiniyoruz. İmam Cafer Sadık’ın ashabından olan Huşam b. Hakem şöyle diyor: İmam Cafer Sadık’a: “Nelerin üzerine secde etmek sahihtir? diye sordum. İmam Cafer Sadık şöyle buyurdu: “İnsanların yediği ve giydikleri maddeler hariç yeryüzüne ve yeryüzünden göveren her şeye secde edilir.” Huşam: Bunun hikmeti nedir? diye sorunca da, İmam Cafer Sadık (s.a) şöyle buyurdular: “Secde Allah’a karşı huzudur (boyun eğmedir) Bu yüzden secde yenilecek ve giyilecek maddeleri üzere olmamalıdır. Çünkü dünya düşkünleri yedikleri ve giydikleri şeylerin kuldurlar. Yüce Allah’a secde eden bir kimse, secde anında dünya halkının taptığı ve gönül verip aldandığı şeylere alnını koymamalıdır.” (El-Vesail, c3, B. 3 Ebvab ma yusced aleyh)
    Secdenin toprağa taşa yapılması Peygamber’in sünnetiyle kesin olarak sabittir.
    Peygamber (s.a.a) buyurmuştur ki: “Yeryüzü bana temizleyici ve secde yeri olarak kılındı.” (Buhari 1/91)
    Peygamber (s.a.a) libas ve giysi türünden olan şeylere secde etmekten sakındırdığı sabittir ve bu konuda onlarca hadis temel kaynaklarda mevcuttur.
    Biz sadece üç örnek vermekle yetiniyoruz:
    Ahmed b. Hanbel kendi Müsnedinde (3/327) ve Beyhaki kendi süneninde (1/439) da Cabir b. Abdullah El- Ensari’den nakleder ki: “Biz Peygamberle öğle namazını kılıyorduk ve bir avuç kum alıp onu bir elimizden diğerine taşıyarak soğutuyorduk sonra sıcaktan korunmak için onun üzerine secde ediyorduk.” Beyhaki şöyle demiştir: Eğer elbiseye secde etmek caiz olsaydı kumu elde soğutmak yerine onun üzerine secde etmek yolunu seçerlerdi.”
    Yine Beyhaki kendi süneninde (2/105) Hubab b. El-Ert’ten nakleder ki güneşin şiddetli sıcağının anlımızı ve ellerimizi yaktığını Peygamber’e şikayet ettik ama Peygamber (s.a.a) şikayetimizi kabul etmedi.”
    Muttaki Kenz’ul-Ummal kitabında Halid el- Cehni’den nakleder ki Peygamber (s.a.a) Suhayb’in secde anında anlını toprağa koymaktan sakındığını gördü; ona “Ey Suhayb yüzünü toprak üzerine koy” diye buyurdu.
    Ne yazık ki bir kısım halk cehaletten ve bir kısmı ise taassuptan Peygamber’in apaçık sünnetini görmezlikten gelerek sünnete ters düşen secde türünü yani seccade ve halı vb şeyler üzerine secde etmeyi tercih ediyorlar; sonrada kendilerine Ehl-i Sünnetiz diyebiliyorlar. Peygamber’in sünnetinde sahihliği kesin olan secde türü yalnız toprağa ve kuma (taşa) ve hasıra (yenilecek ve giyilecek maddesi olmadığı için secde hasıra caizdir ve Sahih hadisler gereğince Peygamber (s.a.a)’in secde için bazen hasır kullandığı kesindir) olan secdedir. Başka şeylere secde etmek örneğin halı, kilim ve aynı maddelerden yapılan seccadeye secde etmek Ehl-i Beyt İmamları tarafından kesinlikle menedilmiştir. Ehl-i Sünnet kaynaklarında da bunu destekleyen hadisler çoktur.


    5- Mut'a nikahı ile ilgili Burhaneddin adlı şahsın yazısı ve yazının cevabı.


    6- ben muta nikahı helaldir diyenlere aşağıda yazdıklarımın islamiyete göre bir açıklamasını istiyorum.
    kabul edelimki ben muta nikahını helal biliyorum.
    ve 2.000 nüfuslu bir ilçede yaşıyorum.yaşım 20 ve evlenmek için birikmiş bir param yok.ama cinsel isteklerim var.ne yapmam gerekiyor.hemen muta nikahı.ilçeden muta nikahını helal bilen dul bir hanımla 3 aylığına anlaştığımız miktarda mehrini vererek kendime muta nikahı ile nikahlıyorum.muta nikahı ile nikahladığım bayan benden hamile kalıyor fakat benim haberim yok.ben bu 3 ayın bitiminde askere gidiyorum.ben askerde iken muta nikahı ile nikahladığım kadın bir kız çocuğu doğuruyor.ama bana bir türlü ulaşamıyor.askerlik dönüşüde aynı ilçeye yerleşmeyip fransaya yerleşiyorum.fransada daimi bir nikahla evleniyorum ve 1 oğlum oluyor.aradan yıllar geçiyor oğlum 22 yaşına geliyor ve babasının memleketine gidiyor ve benim muta nikahı ile nikahladığım hanımın kızına aşık oluyor.ve evleniyorlar.
    (şimdi içinizden bazıları diyebilirki o kadın günümüzün bu şartlarında size nasıl ulaşamaz artık dünyanın öbür ucundaki insana cebindeki telefondan ulaşıyorsunuz. bu yukarda bahsettiğim olayın birde 200 sene önce yaşandığını düşünürseniz sonucun ne olduğunu kolayca anlarsınız.)

    Sorunuza cevap olarak şu noktalara dikkat ediniz:
    1. Aynı soru süt emzirme yoluyla oluşan mahremlikte söz konusudur. Yani bir hanımla evlendikten sonra hatta ondan birkaç çocuğunuz bile olsa bir süre sonra onun kendi süt kardeşiniz olduğunu anlayabilirsiniz. Yani tesadüfen bir hanım ben sizin ikinize de süt vermişim derse veya validen bu hanıma da süt vermişti denir ve bu ispat olursa o evlilik şer’an batıl olur. Ve o eşlerin birbirinden hemen ayrılmaları gerekir. Bu tür olaylar çok meydana gelmesine rağmen bunun birlikte kimse süt verme zamanında bunun bir kayda geçilmesinin farz olduğuna dair hüküm vermemiştir.
    2. Daimi nikahta da bu olayla karşılaşılabilir. Örneğin sürekli yolculuk yapan bir iş adamı işi icabı sık sık uğradığı asıl memleketinin dışındaki bir yerde de evlenebilir ve bu durumundan birinci ailesini haberdar etmez. Sonraları anı bir hadise sonucu bu adam hayatını kaybederse onun çocuklarının da tesadüf icabı birbirlerini yabancı sanarak birbirleriyle evlenme için teşebbüs etmeleri mümkündür. Böyle bir teşebbüs olursa durumun farkına varır varmaz ayrılmaları gerekir. Bu yapıldığı taktirde onlara bir beis olmaz. Fıkhi kitaplarda bu gibi durumlarla ilgili tüm hükümler açıklanmıştır.
    3. Genelde insan evlilikte karşı tarafı tanımaya en azından onun kimin çocuğu olduğunu öğrenmeye çalışır. Bu yüzden sizin ortaya attığınız ihtimal yaşanan gerçeklere bakıldığında temelsiz bir varsayımdan başka bir şey değildir.
    4. Kaldı ki Allah Teala gaybi yardımları sayesinde müminleri ve takva ehlini bilmeyerek de olsa kötülüklere düşmekten korur. Onun için takva ehli için Allah’ın yardımıyla bu tür olaylar vuku bulmaz.
    5. Muta nikahının meşru oluşu onun şartlara göre toplumsal bir takım kanunlar çerçevesinde sınırlarının belirlenmesini örneğin belli bir usul gereği resmi bir işlemle kayıt edilmesini engellemez. İslam ebedi bir din olduğu ve tüm zaman ve şartlarda uygulanmasının mümkün olması için bu gibi teferruatı insanların kendisine ve daha doğrusu toplumun yöneticisine bırakmıştır.


    7- Dun kerkuk lu bir bir sunni turk hanim soyle buyurdu: Peygamberimiz SAAW, sozum ona "asure " gununde oruc tutulmasinin sevap oldugunu ve gerektigini bildirmis. sebeb: yahudiler Musa (as) in firavundan kurtulma gunu oldugu icin (asure gunu, muharrem in 10 cu gunu)oruc tutarlarmis mis !!!???? bizim de Peygamberimimz SAAW onlar gibi hasa huzurdan yapilmasini soylemis.
    simdi: benim sorularim cevapsiz kaldi kendisince;
    1. firavun zamaninda, ay takvimi mi kullanilmis?
    2. Peygamberimiz yahudi sunnetini ne zamandan beri takip edermis???!!! estagfirUlLAH
    3. yahudiler hala bunu tatbik ederlermiymis??
    tabii ki cevap veremedi. lutfen bana bir delil verebilirmisiniz, eger mumkunse , firavun zamaninda ne takvimi kullandilar ? sadece merakimi tatmin icin, zira, bu uydurulmus kurtulus tarihine inandigimdan degil, ve kendilerine aksini ispat etmek icin. bu bilgili (!) hanim, Peygemberimizin saaw, hicretine de yuz kusur bir sey diye millete yanlis seyler de soyler, Ottawa, Kanada da oturuyorlar.

    Başkaları türlü türlü düşünceler sahip olabilirler ama bizim için ölçü olan en temiz kaynak olan Ehl-i Beyt’in açıkladığı şekilde İslam’ı öğrenmek ve ona amel etmeğe çalışmaktır. Sizin sorduğunuz soruların cevabındaki teferruata inmeden Ehlibeyt İmamlarından gelen sahih hadisler ve Ehlibeyt mektebinin temel kaynakları ışığında, aşura günü mü’min bir kimsenin ne yapması gerektiği hususunu açıklamaya çalışacağız. Bizce bu, imanı doğru olan bir kimse için delil ve hüccet olarak yeterlidir.
    Ehlibeyt mektebinin büyük alimlerinden olan Merhum Şeyh Mufid şöyle diyor: “Muharrem ayının onuncu gününde Hz. Huseyin şehit edilmiştir. İmam Cafer Sadık’tan gelen rivayetler gereğince bu günde neşeden uzak durmak, yas merasimleri düzenlemek ve öğle oluncaya kadar bir şey yiyip içmemek ve öğleden sonra yaslı insanların yediği içtiği miktarda bir şeyler yemek gerekir.” (Vesail’uş-Şia c.10, s. 394)
    Ehli Beyt Mektebinin en büyük muhaddislerinden olan Şeyh Saduk İmam Riza (a.s) da şöyle buyurduğunu nakleder:
    “Aşura gününü kendisine hüzün ve musibet ve ağlama günü yapan kimseye, Allah kıyamet gününü sevinç ve neşe günü kılar.” (İlelu’ş-Şerayi 227)
    Şeyh Saduk kendi senediyle İlelu’ş-Şerayi ve Emali kitaplarında Cibille Mekkiye’den şöyle nakleder:
    “Hz. Ali (a.s)’ın sır dostlarından olan Meysem Temmar’dan şöyle dedi:: Allah’a yemin olsun ki bu ümmet kendi peygamberlerinin torununu Muharrem ayının onuncu günü öldürecekler ve Allah’ın düşmanları o günü bereket günü yapacaklar. Bu iş Allah’ın ilminde geçmiş kesin kazalardandır. Hz. Ali’nin bana öğrettiği ilim üzere ben bundan haberdar oldum.
    Hz. Ali bana bildirdi ki tüm yaratıklar hatta çölün yırtıcı hayvanları, denizdeki balıklar ve gökte uçan kuşlar bile Peygamber’in torununa ağlayacaktır.
    Güneş, ay yıldızlar, gök, yer, insan ve cinlerin mü’min olanları göklerdeki tüm melekler Rizvan meleği, cennetin koruyucusu melek ve cehennemle görevli olan Malik tüm koruyucu melekler, gök ve arşı koruyan meleklerin hepsi Hüseyin’ ağlayacaklardır.
    Sonra Meysem şöyle dedi: Allah’a ortak koşanlara, Yahudi, Hıristiyan ve Mecusilere Allah’ın laneti gerekli olduğu gibi Hz. Hüseyin’in öldürenlere de bu lanet gerekli olmuştur.
    Cibille diyor ki Meysem’e nasıl halk Hz. Hüseyin’in şahadet gününü bereket günü bileceklerdir? diye sordum.
    Meysem bu soruya karşılık ağlayarak şöyle dedi:
    Kendileri uydurdukları bir hadis gereğince Aşura günün Hz. Adem’in tövbesinin kabul olduğu gün olduğunu söyleyecekler. Oysa Hz. Adem’in tövbesi Zilhicce ayında kabul olunmuştur. Yine onlar Aşura gününde Yüce Allah’ın Hz. Davud’un tövbesinin kabul ettiğini söyleyecekler oysa Davud’un tövbesi de zilhicce ayında kabul olmuştur. Onlar bu günde Allah’ın Hz. Yunus’u balığın karnından kurtardığını söyleyecekler. Oysa Allah Teala Hz. Yunus’u Zilkaade ayında balığın karnından çıkarmıştır. Onlar Aşura gününde Hz. Nuh’un gemisinin sahile yanaştığını söyleyecekler oysa bu zilhicce ayının 18. günü vuku bulmuştur. Onlar bu günde Beni İsrail’ın kurtulması için denizin Allah tarafından yarıldığını söyleyecekler oysa bu Rebiulevvel ayında gerçekleşmiştir....”
    Ehl-i Beyt mektebinin kaynaklarında çeşitli senetlerle İmam Muhammed Bakır’dan nakledilen ve Ehlibeyt dostlarınca sürekli okunan Aşura Ziyareti duasında şu cümleler yer almaktadır:
    “Allah’ım bu aşura günü Umeyyeoğulları ve ciğer yiyen kadının oğlu tarafından kutlu ve mübarek bir gün olarak bilinir.... Bugün Ziyad oğullarının ve Mervan oğullarının Hz. Hüseyin’i (Allah’ın salatı ona olsun) öldürdükleri için sevindiği bir gündür. Allah’ım onlara olan lanet ve azabını iki kat eyle....”


    8- İmam-ı ali (r.a) hilafete haklı oldugu halde (şii lere göre) ebu bekir (r.a),ömer (r.a) ve osman (r.a.) ın hilafetleri döneminde onlara isyan etmediği gibi onların şeyhül islamlığı vazifesini ,( yirmi üç sene )kemal-i liyakatla yerine getirdi.NEDEN ?

    Sorunun cevabı için şu noktaları nazara almak gerekir:
    Evvela birinci, ikinci ve üçüncü halife dönemlerinde şeyhü’l-islamlık makamı diye bir şey yoktu, ve hiçbir meşhur tarihçi ve bilgin de bu dönemlerde böyle bir kurumun varlığından söz etmemişlerdir.
    Buna göre, sorunuz yanlış bir varsayım üzerine kuruludur ve temelden yanlıştır. Ama eğer maksadınız ilk üç halife döneminde Hz. Ali (a.s)’ın ilmine müracaat etmeleri ise, elbette bu doğrudur. Ama şu gerçeği bilmek gerekir ki, Hz. Ali (a.s)’ın halifelere karşı tavrı, asla halifeleri meşru gösterecek şekilde değildi. Bunu anlamak için, Hz. Ali (a.s)’dan nakledilen aşağıdaki söz ve hutbeler üzerinde düşünmek yeterlidir. Hz. Ali (a.s), Cemel savaşından önce yaptığı bir konuşmada şöyle buyuruyor:
    “Allah’a yemin ederim ki, Allah Teala, Yüce Peygamber’inin ruhunu aldığından bugüne kadar, sürekli ben hakkımdan uzaklaştırılmış bulunuyorum...” (Nehcu’l-Belağa, Hutbe: 6.)
    Yine kendi hilafeti döneminde halifeler dönemiyle ilgili bir konuşmasında halifelerin ona ait olan bir hakkı yağmaladıklarını dile getirerek, gözünde diken boğazında kemik kalmış biri gibi bu duruma tahammül ettiğini açıkça dile getirmiştir:
    “Allah’a andolsun ki falan kimse (Ebi Kuhafe oğlu Ebubekir), hilafete göre yerimin, değirmen taşının mili gibi olduğunu bildiği halde hilafeti bir gömlek gibi üzerine giyindi. Oysa sel her zaman benden akar ve hiç bir kuş benim yükseldiğim yüce zirvelere yükselemez. Ben de hilafetle kendi arama bir perde gerdim, ondan tümüyle yüz çevirdim.
    Başladım kendi kendime düşünmeye; şu kesilmiş elimle hemen atağa mı geçeyim, yoksa şu kapkaranlık körlüğe sabır mı edeyim? Öyle bir karanlık ve körlük ki bu, büyüğü tamamıyla yıpratır, küçüğü tümüyle ihtiyarlatır, mümin kimse de Rabbine ulaşıncaya dek bu karanlık körlükte sürekli olarak zahmetten zahmete düşer.
    Gördüm ki sabretmek akla daha yatkındır, sabrettim. Ama gözümde diken vardı, boğazımda ise kemik. Mirasımın tümüyle yağmalandığını görüyordum.” (Nehcu’l-Belağa, Şıkşıkıyye Hutbesi)
    Ali’nin Medin’de kendi hilafeti döneminde okuduğu bir hutbede neden hakkını almak için kıyam etmediğini de şöyle açıklamıştır:
    “Peygamber (s.a.a), bizim aramızdan gittiğinde biz onun varisi, velileri ve öz soyundan olan yakınlarıyız, artık kimse hilafet konusunda bizimle niza etmez ve göz dikmez, dedik. Ama beklemediğimiz bir şekilde Kureyiş’ten bir grup bizim hakkımıza el uzatarak yöneticilik hakkını bizden aldı ve kendileri sahiplendiler. Allah’a yemin ederim ki, eğer Müslümanların arasında bölünme meydana gelmesi, küfrün tekrar geri dönerek dinin tamamen yok olması korkusu olmasaydı bu gün üzerinde olduğumuz şeyden farklı bir durumda olurduk.” (Şerh-i Nehcu’l-Belağa, Hutbe: 3)
    Hz. Ali (a.s), ikinci halife tarafından kurulan şurada kendisine hilafeti vermeleri karşısında, ortaya konulan Ebubkir ve Ömer’in yolunu devam ettirmesi şartını açıkça reddetmiş ve yalnız Peygamber’in sünnetine bağlı kalacağını açıklamıştır. Açıktır ki, Hz. Ali (a.s) onların Şeyhu’l-İslamlığını yapmış olsaydı veya onların hilafetteki yöntemlerini meşru bilseydi o zaman onların sünnetini bir ölçü olarak reddetmesinin bir anlamı kalmazdı. Yakubi nakletmiştir ki, Ömer’in kurduğu altı kişilik halife belirleme şurasında olan Abdurrahman b. Avf, Hz. Ali’yi bir kenara çekilerek şöyle dedi:
    “Allah bizimle senin aranda şahit olsun ki, kendi hilafetin döneminde Allah’ın kitabına ve Peygamberi’in sünnetine ve Ebubekir ve Ömer’in sünnetine uyasın.”
    Hz. Ali şöyle karşılık verdi:
    “Halife olursam gücüm yettiğince sizlerin arasında Allah’ın kitabı ve Peygamber’in sünnetine uygun olarak davranacağım.”
    Abdurrahman sonra Osman’ı bir kenara çekerek aynı sözü ona da dedi, Osman onun isteğini hemen kabul etti. Tekrar Hz. Ali’ye aynı teklifi tekrarladı; ama Hz. Ali yine aynı cevabı vererek sözlerine şunları ekledi: “Allah’ın kitabı ve Peygamber’in sünnetinin yanı sıra artık başka bir kimsenin gelenek ve gidişatına uymaya bir ihtiyaç yoktur. Aslında sen bu hilafet benden uzaklaştırmaya çalışıyorsun.”
    Bütün bunlar gösteriyor ki Hz. Ali (a.s)’a üç halife döneminde hilafet sistemini meşruiyetini kabul etmemiş ve onları kendi hakkını yağmalayan güçler olarak görmüştür. Elbette Hz Ali (a.s)’ın eşsiz ilmi makamı yüzünden, halifeler kendi siyasetleriyle çelişmediği ve bilgisizlik yüzünden başka bir alternatifleri de olmadığı hallerde İmam’a başvurulmuştur. İmam Ali de onların dinle ilgili sorularını halletmiştir ve İslam’ın hükmünü beyan etmiştir.
    Ama neden İmam’a başvurduklarında onların ilmi ihtiyaçlarını gidermiş ve onlara yol göstermiştir? Oysa isteseydi onların sorularına cevap vermeyi reddederdi. Bunun cevabı aşağıdaki hususa dikkat edilirse açıktır. Masum İmam’ın da Peygamberler gibi iki önemli ilahi vazifesi vardır; birincisi hilafet ve ikincisi şehadet (gözetleyicilik). Yani Hz. Adem leyhisselam’dan başlayarak her dönemde bu iki ilahi görevi üstlenmeleri için, her zaman bulunan masum ilahi şahsiyetler (peygamberler veya peygamberlerin vasileri) var olmuşlar.
    Hilafet görevi, insanların doğru şekilde yönetilmesini ve toplumda ilahi hükümlerin uygulanmasını sağlamak içindir. İkinci görev yani şahadet (gözetleyicilik) görevi ise dine bağlı olan insanların haktan sapmalarını önlemek ve sürekli ilahi hükümlerin tahriften korunmasını sağlamak içindir.
    Kur’an-ı Kerim’de bir çok ayet peygamberlerin bu iki ilahi göreve sahip olduğunu açıklamaktadır. Bu açıklama ışığında şu noktaya dikkat etmek gerekir ki, bir peygamber veya imamda bu iki görevden birinin sekteye uğraması yani bazı engeller yüzünden yürürlük kazanmaması, diğer vazifenin de tatil olmasını gerektirmez. Bir çok peygamber kendi dönemlerinde hilafet görevini yüklenmemesine rağmen ikinci görevlerini yani şehadet (gözetleyicilik görevini) yerine getirmiştir. Peygamber veya masum imam bu iki görevden hangisini ifa etmeye bir fırsat bulursa onu yerine getirmelidir. Çünkü bu onun ilahi mesuliyetidir.
    Hz. Ali (a.s) ilk üç halife döneminde hilafet görevini ifa etmekten mahrum bırakılmasına rağmen şehadet görevini kısmen ifa etmeye fırsat bulmuş ve bu vazifeyi yerine getirmiştir. Ancak bunun yanı sıra, sürekli onların hilafetlerinin meşru olmadığını çeşitli şekillerde imkan dahilinde beyan etmiştir. İslam’ın temeli tehlikeye düşmesin diye de bir kıyama baş vurmamıştır. Bizce, İslam tarihinde gerçek manada bir araştırması olan kimse bunların hiçbir gizli yönü olmayan apaçık gerçekler olduğunu anlar. İsteyen kabul eder ve istemeyen emr-i vakı’i müdafaa etmek için onları görmezlikten gelir.


    9- Ben hanefi mezhebinden olan bir ehli sünnet müslümanıyım. ve benim öğrendiğim kadarıyla hak olan mezhep dört tanedir. peki caferilik gerçekten hak mezhepmidir.eğer öyle ise neye dayanarak bu savunuluyor.

    Kur'an-i Kerim buyuruyor ki: "Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp bunların hepsi ondan sorumludur." (İsra : 36) Bu ayetten anlaşıldığı üzere insan bilgisi olmadan bir yargıda bulunması ve bir şeye bağlı olması caiz değil ve Allah karşısında böyle bir tutumundan dolayı insan mutlaka sorumlu tutulacaktır. Şimdi "dört mezhep haktır" görüşünü inceleyerek bu görüşün sağlam bir delilinin olup olmadığını araştıralım. 1. Dört mezhebin kurucuları şunlardan ibarettir:
    1- Ebu Hanife, Numan b. Sabit el-Kufi hicri 80'de doğmuş ve H. 150'de vefat etmiştir.
    2- Malik b. Enes, H. 93'de doğmuş ve Hicri 179'da vefat etmiştir.
    3. Muhammed b. İdris Şafii, H 105'de doğmuş ve H 204'de vefat etmiştir.
    4. Ahmed b. Hanbel H. 164'de doğmuş ve H. 241'de vefat etmiştir.
    Görüldüğü gibi bu dört mezhebin hepsinin temelleri peygamber (s.a.a)'dan en az yüz yıl sonra atılmaya başlamıştır. Birinci ve ikinci hicri yüzyılda Ehli Beyt'i ilmi mercii olarak bilenler, bundan sonraki dönemlerde olduğu gibi, şer'i konularda Ehli Beyt'e bağlı kalmışlardır.
    Ama Ehl-i Beyt'e bağlı olmayan Müslümanlar ise bu mezheplerden hiç birine bağlılık söz konusu olmadan yaşayıp dünyadan gitmişlerdir. Mezheplerin dörtle sınırlandırılması her hangi bir şer'i delile dayanmamaktadır. İkinci hicri yüzyıldan başlayarak Ehli Beyt'i ilmi mercii olarak kabul etmeyen Müslümanlar, çeşitli mezheplere bölünmüşlerdir. Böylece onlarca fıkhi mezhep ortaya çıkmıştır. Ancak Abbasi halifelerinin ve onlardan sonraki bazı yöneticilerin baskıları neticesinde bu dört mezhep resmi mezhep olarak yayılmış ve mezhepler dörtle sınırlandırılmaya çalışılmıştır.
    Meşhur ve muteber tarihçi Makrizi El-Hutet adlı eserinde bu husuta şöyle yazıyor:
    "Kadi Ebu Yusuf H. 170'de Abbasi Halifesi Harun Reşid tarafından kadılık makamına atandı; o işini sürdürerek başkadılık makamına kadar yükseldi. O bu makamda Horasan'dan tutun ta Şam'a kadar bütün beldelerde özellikle Ebu Hanife'yi taklit edenleri bu makama adamaya dikkat ediyordu. Böylece Hanefi mezhebinin yayılmasında Ebu Yusuf en büyük rolü oynadı." Doğuda Hanefi mezhebinin yayılmasıyla birlikte Batı'da (Afrıka'da) Ziyad b.Abdurrahman vasıtasıyla maliki mezhebi yayılmaktaydı. Makrizi diğer mezheplerin yayılmasına işaretle şöyle diyor: Daha sonra Mısır sultanı Baybaros Mısır'a Şafii, Maliki, Hanefi ve Hanbeli olarak dört kadı tayin etti. Baybaros 658'de saltanatı ele geçirmiş ve 676'da vefat etmiştir. Makrizi şöyle diyor: "H. 665 yılında Mısırda dört mezhebe bağlı dört kadının (hakimin) atanması ve bu işin sürdürülmesi üzerine tüm İslam beldelerinde dört mezhebin dışında resmi tanınan başka bir mezhep kalmadı. Bu mezheplerden başkasına bağlı olanlarla düşmanlık edildi; onlara karşı çıkıdı bu mezheplerden birine bağlı olmayan kimse kadı olarak tayin edilmedi hitabet, cemaat imamlığı ve tedris kürsüsü ona verilmedi.
    Bu müddet zarfında çeşitli fakihler de bu mezheplere uymanın farz ve diğer mezheplere uymanın haram olduğuna dair fetvalar verdiler..."
    İbn-i Futi'de El-havadisu'l Camia adlı eserinde 631 yılının olaylarını anlatırken mezheplerin dörtle sınırlandırılışının Abbasi Halifesi Müstansirubillah'ın emriyle Bağdat'taki Mustansariyye Medresesi'nde bu mezheplerden her birine bir tedris kürsüsü verilerek gerçekleştirildiğini açıkça vurguluyor.
    Bu husustaki tarihi örnekleri çoğaltmak mümkündür. Kısacası bu dört mezhebin hak olup diğer mezheplerin hak olmadığı fikri her hangi bir şeri delile dayanmamaktadır. Bu mezheplerin dörtle sınırlandırılmasında en önemli rolü zalim sultanlar oynamıştır.
    Kısaca söylemek gerekir ki tahkik ehline göre, dört mezhebin hak ve diğer mezheplerin batıl olduğuna dair her hangi bir delil ortada yoktur.
    Hatta bu mezheplerin kurucuları olan mezhep imamları bile ortaya koydukları görüşlerin (ki sonradan bir fıkhi mezhep haline gelmiştir) içtihattan ibaret olduğunu açıklamışlardır bunlar kendi içtihatlarının hak ve diğerlerinin geçersiz olduğunu iddia etmemişlerdir. Örneğin Hatip Bağdadi Meşhur tarih kitabında (13. cildinde) Mezahim b. Zefr'den naklediyor ki: "Ebu Hanife'ye "Bu verdiğin fetvalar ve kitaplarında yazdığın bu konular şüphesi olmayan hak mıdır?" diye sordum. Ebu Hanife: "Allah'a yemin ederim ki bilmiyorum. (Benim bu fetvalarım) şüphesi olmayan bir batıl da olabilir" dedi.
    Ehli Beyt imamları Ebu Hanife'nin içtihadının batıl temele dayandığını açıkça ifade ettikleri sabittir.
    Ebu Nueym, meşhur Hilye kitabında (c.3 s196) Amr b. Cemi' den şöyle nakleder: "Ben ve İbn-i Ebi Leyla ve Ebu Hanife, İmam Cafer Sadık'ın huzuruna gittik İmam: İbn-i Ebi leyla'dan "bu şahıs kimdir? diye sordu. Ebi Leyla din hususunda bilinçli bir şahıstır diye cevap verdi. İmam: "Şayet o dini kendi görüşüyle kıyas ediyor? (Mukayese yoluyla hükümleri çıkarmaya çalışıyor) dedi. O "evet" dedi. Sonra İmam kıyasın batıl olduğunu ispatlamak için ondan bazı sorular sordu Ebu Hanife İmam'ın sorularını cevaplayamadı. İmam, o soruların cevabını verdikten sonra şöyle dedi: Ey Nu'man (Ebu Hanife'nin ismi Nu'man'dır) babam, büyükbabamdan nakletmiştir ki, Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: "Din işlerinde ilk kıyas (mukayese ve benzetme) yoluna giden İblistir (Şeytan'dır). Allah Teala ona: Adem'e secde et, dedi. O ise "Ben ondan daha üstünüm beni ateşten ve onu topraktan yaratmışsın (yani Şeytan ateşle toprağı birbirine mukayese ederek kendi üstünlüğünü ortaya koymaya çalışmıştır)" dedi. Her kim dinde kendi görüşüyle kıyas ederse Allah Teala onu kıyamet günü İblisle birlikte kılar. Çünkü o, kıyasta ona (İblis'e) uymuştur. Bu hadisi Ebu Nuaym başka bir senetle de nakleder bu ikinci nakilde şöyle der: İmam Cafer Sadık Ebu Hanife'den sordu ki: "Adam öldürmek mi daha büyüktür (büyük günahtır) yoksa zina mı? Ebu Hanife, adam öldürmek, diye cevap verdi. İmam dedi ki (Öyleyse neden) Allah Teala adam öldürmede (adam öldürmenin ispatında) iki şahidi yeterli bilmiştir; ama zinada dört şahit istemiştir.Yine İmam Cafer Sadık sordu ki "Namaz mı daha önemlidir yoksa oruç mu? O namaz diye cevap verdi. Bunun üzerine İmam şöyle dedi: "Öyleyse neden kadın hayız (adet) olduğu zamandaki orucunu kaza etmesi gerekir ama namazını kaza etmesi gerekmez? Yazıklar olsun sana kıyas nasıl doğru olabilir? Allah'tan kork ve dini kendi görüşünler kıyas etme." İbni Hallakan Ka'nebi'den naklediyor ki: Malik'in (Maliki mezhebinin İmamı) ölüm hastalığında yanına gittim selam vererek oturdum. Malik'in ağladığını gördüm. Neden ağlıyorsun? dedim. O nasıl ağlamayayım? Ağlamaya benden daha layık olan kim olabilir? Dedi Allah'a yemin ederim ki kendi görüşüm üzere fetva verdiğim her konuda bana bir kırbaç vurulmasını ve benim o fetvayı vermemiş olmamı isterdim. Keşke kendi reyimle fetvam olmasaydı... dedi."
    Diğer iki mezhepler için de aynı şeyler söz konusudur. Kendi içtihadı ve reyiyle fetva veren ve kıyasın temelini atan İkinci Halife Ömer'in bile "Din hakkındaki görüşlere kötümser olun; bizim görüşler zanna ve tekellüfe dayanır" dediğini İbn-i Hazm El- Muhella'da nakleder. Ebu Davud Secistani de kendi Sünenin'de Ömer'in "hak olan Peygamber'in sözüdür, bizim görüş ve sözlerimiz böyle değildir; bizim sözlerimizi bırakın" manasını ifade eden bir sözünü nakleder. (Oysa Ömer'in bizzat kendisi kıyas yoluyla hüküm çıkarmanın temelini atan şahıslardan sayılır. Ömer'in kendi valisi olan Ebu Musa Eş'ri'ye şöyle yazdığı nakledilmiştir: "Kur'an ve sünnette olamayan ve senin hatırına bir şey gelmeyen konularda çabuk fetva verme çok düşün ve benzeri konuları bil ve onları birbiriyle karşılaştır ve hakka daha benzer olanına kıyas et" -bk. Ebu İshak Şirazi Tebekatu'l-fukaha, İbn-i Kayyim, A'lam'ul Mukiin-) Kısacası yukarıda işaret edildiği üzere Ehli Beyt imamlarının bu mezheplerin dayandıkları temelin (kıyas)'ın batıl olduğunu açıkladıklarını nazara alarak ve bizzat söz konusu mezhep imamlarının bile, kendi görüşlerinin hak olmayacağını itiraf etmelerini göz önünde bulundurarak şöyle deriz: Dört mezhep haktır demek din adına büyük pervasızlık sayılır. Allah bizleri büyük yanılgılardan korusun. Ama Caferi mezhebine gelince iş tamamen farklıdır çünkü bu mezhep Peygamber (s.a.a)'nın Kur'an ve Ehli Beyt'e sarılmaya dair kesin emri doğrultusunda şer'i hükümlerde Ehli beyt'e uymayı esas almak temeli üzerine kuruludur. Bu mezhepte herhangi bir kıyas ve benzeri batıl yöntemlere başvurulmaz. Ehli Beyt imamları (12 masum imam) sadece Allah'ın onlara verdiği vehbi ilimle Allah'ın dinini her hangi bir zann, içtihat ve reye başvurmadan ortaya koymuşlarıdır. Caferilik veya başka bir ismiyle şia (Ehli Beyt mektebi) Peygamber'in ilmin kapısı olarak tanıttığı Hz. Ali ve onun soyundan olan masum imamlara uymak temeli üzere kuruludur. Bu fırkanın caferi olarak adlandırılması İmam Cafer Sadık'ın bu mezhebin tek imamı olmasından değildir; Emevilerin çöküşü ve Abbasilerin başa geçmesi döneminde meydan gelen gevşemenin İmam Cafer Sadık'ın dönemine rastlaması ve bu iki grubun (Abbasilerle Emevi'lerin) birbiriyle uğraşmasından dolayı meydana gelen nisbi rahatlıktan yararlanarak İmam Cafer Sadık'ın Şia'nın inançları ve fıkhı meselelerini beyan etmesinden dolayıdır.
    Söz fazla uzamasın diye şimdilik bu kadar yeter.


    10- Takiyye nedir?

    Takiyye ve takva aynı kökten olup Arapça itteka ve veka kökünden alınmışlardır ve korunmak ve sakınmak anlamınadırlar. Şu farkla ki takiyye genelde insanlardan korkmak, sakınmak anlamında kullanılır.
    Takiyyenin fikhi anlamına gelince, Ehlibeyt mektebinin büyük fıkıh alimlerinden olan Şeyh Ansari Takkiye adli risalesinde Takiyye'yi söyle tarif etmiştir: "Takiyye başkasından gelebilecek zarardan korunmak için, ona hakka uygun olmayan bir söz veya davranışla uyum sağlamaktır." Başka bir ifadeyle takiyye bir kafir veya zalimin korkusundan kendi inancını gizleyip zahirde onunla uyum sağlamaya denir.
    Takiyye'nin meşru olduğunun delilleri:
    1. Kur'an:
    Allah Teala şöyle buyuruyor:
    "Firavun ailesinden olup imanını gizleyen bir adam şöyle dedi: Siz bir adam 'Rabbim Allah'tır diyor,' diye öldürecek misiniz..."(Gafir Suresi: 28)
    İmanı gizlemek takiyye ile mümkün olur ve bu ayette bu tavır övgü ile anılmıştır.
    Yine buyurmuştur ki:
    "Müminler müminleri bırakıp da kafirleri dost edinmesin. Kim bunu yaparsa artık onun Allah nezdinde hiçbir değeri yoktur; ancak kafirlerden gelebilecek zarardan korunarak yaptığınız dostluk başkadır." (Ali İmran: 28) Yine buyurmuştur ki:
    "Kim iman ettikten sonra Allah'ı inkar ederse -kalbi iman ile dolu olduğu halde (inkara) zorlanan başka- fakat kim kalbini inkara açarsa, işte Allah'ın gazabı bunlaradır..." Nahl 106
    Bu ayetlerde takiyyenin meşru olduğu açıkça beyan edilmiştir.
    Gerçi bu ayetler kafirlere karşı takiyye konusunda nazil olmuştur, ancak hiç şüphesiz zalimlere karşı takiyyenin de meşruluğunu ispatlamaktadır. Çünkü her ikisinde de zalimden gelebilecek bir zarardan korunmak için kendi inancını gizlemek ölçüsü mevcuttur. Küfürle zulmün bu hükümde değişecek bir yönü yoktur.
    2. Hadis:
    Resulullah (s.a.a)'den nakledilen ve "Ümmetten iztirar (çaresizlik) durumlarının günahı kaldırılmıştır" diye nakledilen sahih hadis yine takiyye'nin meşruluğunu hiçbir kuşkuya yer bırakmadan ispatlamaktadır.
    İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur:
    "Takiyye müminin siperidir. Takiyyesi olmayanın imanı yoktur."
    Ehlibeyt imamlarından takiyyenin meşru olduğu hatta yerine göre (canı korumak vb. durumlarda) asla terk edilmemesi gereken bir farz olduğuna dair bir çok sahih hadis mevcuttur. İsteyen Kafi kitabını 2. cildine ve Vesailuşşia kitabının 16. cildine müracaat edebilir.
    Ehlibeyt mektebinin uleması arasında takiyyenin meşruluğu hakkında görüş birliği vardır.
    Şunu da hatırlatmak gerekir ki Şeyh Ensari'nin de takiyye adlı risalesinde açıkladığı üzere takiyye hüküm olarak beş kısama ayrılır:
    1. Farz takiyye (Korunması farz olan bir canı korumak için yapılan takiyye)
    2. Haram takiyye (Kendi canını korumak için başka birinin kanını dökmek durumundaki takiyye.)
    3. Müsatehap takiyye (riayet edilmediği taktirde fiili bir zarar söz konusu olmayan ama ileride zarara maruz kalmaya zemin hazırlayan takiyye)
    4. Mekruh takiyye
    5. Mubah Takiyye
    Takiyyenin hükümleri teferruatıyla Ehlibeyt mektebinin fıkıh kitaplarında yazılmıştır. İsteyenler bu fıkhi kaynaklara müracaat edebilirler.


    11- Beş çeşit takiyyeden bahsedildi neden imam-ı hüseyin yirmi-otuz bin kişilik orduya karşı KERBELA da takiyye yapmadı ve ayrıca imam-ı hasan muaviyeye karşı (kuvvetler denk olmasına ragmen ) kılıçlarını kınlarına koydular.

    Takiyye, insanın canını ve malını zalimlere karşı koruması için din çerçevesinde konulmuş bir hükümdür. Bu hüküm bir çok diğer ibadi vb. hükümlere göre öncelik taşımasına rağmen bu hükümden daha önemli hükümler de dinde vardır. Buna göre, canı ve malı korumaktan daha önemli bir mükellefiyet söz konusu olduğunda artık takiyyeye yer kalmaz.
    Örneğin dinin temeli tehlikeye düşer ve dinin korunması için kişinin hakkı açıkça söylemesi veya kıyam etmesi gerekirse, o zaman takiyye meşru olmaz. ve dini korumak kendi canının tehlikeye atmayı gerektirirse bile kişinin bu yolda hareket etmesi farz olur. Önceki yazılarımızda da işaret edildiği gibi böyle bir durumda takiyye haram olur.
    Ehl-i Beyt Mektebinin ünlü fakihlerinden olan Muhammed Hasan Necefi Hz. Hüseyin'in kıyamını fıkhi açısından tahlil ederken şöyle diyor:
    "....Üstelik, Ceddi Hz. Muhammed sellallahu aleyhi ve alihi'in din ve şeriatının korunması ve Yezit ve çevresinin kafir olduklarını muhalif ve muvafık olan herkese açıklaması bu kıyamına bağlıydı." (Bkz. Cevahir'ul-Kelam c 21 s. 296)
    Ancak burada başka bir soruyla karşılaşırız o da, dinin tehlike de olup olmadığını anlamak için başvurulacak ölçü nedir? Acaba bu konuda herkesin kendi teşhisi yeterli midir?
    Bu sorunun cevabında şunu söyleyebiliriz ki, bu konuda şahısların kendi teşhisleri geçerli olmasa da kesin olan şu ki, en azından Müslümanların önderi ve imamı konumunda olan Allah tarafından gönderilmiş ve belirlenmiş olan peygamberler ve masum imamların teşhisleri kendileri ve o dönemde olanlar için geçerlidir. Bu yüzden Hz. Hasan ve Hüseyin gibi masum bir imam, bir dönemin kıyam veya takiyye dönemi olduğunu belirledikten sonra, onun teşhisi sayesinde artık Müslümanların vazifelerini belirlemiş olur.
    Bu sorunun cevabının diğer boyutlarının da açıklık kazanması için şu noktalara dikkat etmek gerekir:
    A. Ehl-i Beyt Mektebindeki İmamet Anlayışı:
    Ehl-i Beyt mektebinde Ehl-i Beyt İmamları Allah tarafından belirlenmiş masum ve vehbi ilimlere sahip kişilerdir Onlar, hiçbir hareketlerinde Allah'ın emirlerinden bir kıl payı bile çıkmazlar.
    Bize onlara uymak ve onların emirlerine teslim olmak emredilmiştir; hatta imanlı olup olmadığımızın en önemli ölçülerinden biri, onlara kayıtsız şartsız tabi olup olmamamızla belli olur. Esasen Peygamber'e ve masum imamlara bu kayıtsız şartsız itaat tevhid inancından sonra dinin bize öğrettiği en önemli emirdir. Diğer emirler Allah Teala'nın iradesi gereği ancak bunun çerçevesinde anlam kazanır ve kabul olur.
    Bizler zayıf aklımızla onların davranışlarının hikmetini anlasak da anlamasak da bu böyledir.
    Bu konunun daha iyi anlaşılması için aşağıdaki ayet ve hadislere dikkat edin:
    Kur'an-ı Kerim şöyle buyuruyor:
    "Rabbine and olsun ki, kendi aralarında çıkan ihtilaflı konularda seni hakem kılıp sonrada senin verdiğin hükme hiçbir sıkıntı duymaksızın tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olamazlar." (Nisa: 65)
    Ehl-i Beyt İmamlarından gelen sahih hadislerde şöyle nakledilmiştir.
    "Bilin ki, eğer bir adam geceleri ibadetle gündüzleri oruçla geçirir, tüm malını Allah yolunda sadaka verir ve ömür boyunca her yıl hacca gider de Allah'ın velisinin velayetini tanımaz; onun velayetini kabul etmez ve tüm amelleri onun kılavuzluğu ile olmazsa yaptığı amellerin mükafatı konusunda Allah'a bir hakkı olmaz ve iman ehlinden de sayılmaz". (El-Kafı c.2, s. 18; Vesailu'ş-Şia c. 18, s. 44.)
    Diğer bir hadiste şöyle yer almıştır: "İblis Adem (a.s)'a secde etmeğe emredildiğinde Allah'tan istedi ki, beni bu emrini yerini getirerek Adem'e secde etmemekten mazur gör; bundan sonra sana öyle bir ibadet edeyim ki hiçbir mukarreb melek sana öyle bir ibadet etmemiş olsun. Bunun üzerine Allah Teala tarafından hitap geldi ki, senin ibadetine ihtiyacım yoktur."
    Demek Allah kendisine kulluk etmeği ve ona tapmayı ancak kendi Peygamberine ve yeryüzündeki halifesine boyun eğmek ona itaat etmeğe bağlı kılmıştır. Bu yüzden Allah, başka türlü bir ibadeti, insan kendisini onun için çok fazla yorsa da kabul etmez.
    Kısacası Ehl-i Beyt mektebine göre Peygamber (s.a.a)'ın ve onun Ehl-i Beyt'inin yaptıkları işlere tam bir teslimiyet göstermeyen ve o işlere itirazda bulunan ve kendinden aksı görüşler ortaya koyan kimseler gerçek manada Peygamber ve Ehl-i Beyt'ini tanımayan zayıf imanlı ve bazen imandan yoksun kimselerdir. Örneğin Peygamber'in Hudeybiye sulhunu yapması veya hac mut'asını teşri etmesi veya kendinden sonrası için bir vasiyet yazdırmak istemesi vb. olaylarda Peygamber'in görüşüne karşı görüşler ortaya koyanlar ve Peygamber'e itiraz edenler bu gruptan insanlar sayılırlar. Çünkü Peygamber'in Peygamberliği kesin delil ile örneğin mucize ile bize ispatlandıktan sonra böyle bir itiraz gerçekte Allah'a karşı itiraz sayılır ve cehaletin alametidir.
    Ehl-i Beyt İmamlarının hayatında olan ve bizlerin basit bir düşünceyle onları yorumlamakta zorluk çektiğimiz gerçeklerin şu veya bu şekilde Peygamberlerin hayatında da olduğu kesindir; bizlere düşen bunların hikmetini anlamaya çalışmanın yanı sıra her halükarda onlara uymak ve ittiba etmekten başka bir şey değildir.
    Buna bazı örenkler verelim:
    1. Allah Teala, Hz. İbrahim'in ailesinden ve soyundan çok sayıda Peygamber göndermiştir. Hz. İbrahim ve iki oğlu İshak ve İsmail İsahak'ın oğlu Yakup Yakup'un oğlu Yusuf hepsi peygamberdirler. Hatta Kur'an'da ismi geçen diğer bir çok peygamber de aynı soydan ve ailedendir. Kur'an Kerim "Birbirinden gelen bir soydur" diye nitelendirmiştir. Aynı durum Peygamber'ın Ehl-i Beyti için de söz konusudur.
    2. Hz İsa (a.s) çok fakirce bir hayat yaşadığı hatta barınacak bir evinin olmadığı ve kuru toprağın üzerinde yattığı ve insanları dünyaya karşı zahit olmaya davet ettiği bellidir; ama diğer yandan büyük bir Peygamber olan Hz Suleyman bir sultan olarak yaşamış ve bir Sultan layık olan tüm ihtişamı taşımıştır.
    3. Hz Yusuf bir Peygamber olarak bir kafir olan Mısır'ın Padişah'ına vezir olmayı kabul etmiştir. Hatta böyle bir görev için kendini aday göstermiştir.
    Kısacası biz bu benzeri konularda Peygamberler ve onların masum olan varislerinin tutumlarının hikmet ve felsefesini anlasak da anlamasak da onları kabul etmek tabi olmakla yükümlüyüz.
    Peygamber (s.a.a):
    "Hasan ve Hüseyin iki imamdır İster kıyam etsinler ve isterse kıyam etmeyip otursunlar" diye buyurmuştur.
    keza
    "Hasan ve Hüseyin cennet gençlerinin efendileridirler."
    Bu vb. hadisler bize sahih olarak ulaştıktan ve özellikle onları masum imamlar olarak kabullendikten sonra onların davranışlarındaki hikmeti barış ve savaşlarının felsefesini anlasak da anlamasak da her halükarda onlara uymaya onarı imam kabul etmeye mükellefiz.
    İşte Bu cevaba işaretle Muhammaed Hasan Necefi, Cevahir'ul-Kelam adlı eserinde şöyle diyor:
    "Hz. Hüseyn'in kıyamına gelince bu kıyam ilahi sırlardan bir sırdan ve gizli ilimlerden bir ilimdir." Sonra birkaç fıkhı açıklamaya yer veriyor ve şöyle devam ediyor:
    "Üstelik İmam'ın özel bir mükellefiyeti söz konusudur. O özel mükellefiyetini yerine getirmek için hareket etmiş ve o emri icabet etmiştir. İmam hatadan uzak olduğu için onun söz ve işlerinde itirazın anlamı yoktur. İşte bu yüzden de, delillerin zahirine uymak ve delilin umum ve genel kaideleri çerçevesinde hareket etmek ve bu delillerin birbirleriyle çeliştiği konularda zanni tercihlerle birini tercih etmekle yükümlü olan kimsenin mükellefiyeti ona mukayese edilemez."
    B. Neden Hz. Hasan Barıştı ve Hz. Hüseyin Kıyam Etti?
    Neden Hz. Hasan'ın barışıp ve Hz. Hüseyin'in barışmadığını anlamak için ilk önce bu iki hidayet imamının barış ve kıyamlarının iki dönemde gerçekleştiğine ve bu iki dönemin birbirinden tamamen farklı olduğuna dikkat etmek gerekir.
    Muaviye'nin kendi döneminde İslam adına işlediği cinayetler ve İslamı yıkmak için yaptığı faaliyetler burada sıralayıp yazılmayacak derecede çoktur. Biz bunlardan bir kaçına işaret ediyoruz:
    1.Müslümanların hak halifesi olan Hz. Ali'ye karşı başkaldırmak ve binlerce Müslüman'ın ölümüne sebep olmak,
    2. Hz. Ali'ye karşı alenen minberlede lanet okutmak,
    3. Hucr gibi büyük şahsiyetleri sırf Hz. Ali ile olan sevgileri için katletmek .
    4. Dinde bir çok bidat çıkarmak,
    5. Oğlu Yezidi kendisinden sonra halife ilan ederek ona biat almak, Ve bunun bir ilahi takdir olduğunu ilan etmek,
    6. Hz. Muhammed (s.a.a)'ın isminin tamamen yok edilmesini kendisinin bir hedef olarak seçmek.
    Ama tüm bunlara rağmen Muaviye gerçek yüzünü gizleyerek kendisini din taraftarı gösteriyor ve asla dine karşı olduğunu ortaya koymuyordu. Müslümanların çoğu ve özellikle Şam halkı da onun gerçekte Peygamber'in sahabisi ve bir yakını olarak destekliyordu.
    İşte böyle bir dönemde birinin çıkıp da ben İslam'ı tatbik etmek istiyorum onun için kıyam ederek Muaviye'ye karşı gelecek olduğunu ilan edecek olsaydı ve sonra da onun bu kıyamı sonuçsuz kalsaydı bu kıyamın Müslümanların bilinçlenmesinde bir etkisi olmaz ve halk o kıyam edeni suçlar ve onun kendine makam elde etmek için başkaldırdığını ileri sürerlerdi ve onun kıyamı kendi canının ve dostlarının canını tehlikeye düşürmekten başka bir işe yaramazdı. Oysa böyle bir ortamda sağlığını koruyarak çeşitli vesilelerle Müslümanların bilinçlenmesi için çaba göstermesi mümkündür.
    Ancak Yezid'in dönemi tamamen farklıydı Çünkü Yezid alenen İsalm hükümlerini çiğniyor, açıkça şarap içiyor; maymun oynatıyor ve o asla babası gibi kendisini imanlı biri göstermeye çalışmıyordu. Böyle birisinin Peygamber'in halifesi olamaya layık olmadığı en basit düşünceye sahip Müslümanlarca bile kolayca biliniyordu. Yani Yezid'in döneminde Müslümanların bilinç yetersizliği yoktu sadece dinlerini müdafaa için cesaret yetersizliği vardı; herkes can ve malları tehlikeye düşmesin diye susmuş ve bir şey söylemiyor ama Yezid'in mahiyetini iyice biliyordu.
    Böyle bir durumda her şey bir ilahi kıyam için hazırdı Daha doğrusu İslam'ın eğrilikten tek kurtuluş yolu böyle bir hareketti. Bu kıyam sayesinde ümmette kaybolan hamaset ve şecaat ruhu yeniden dirilecek ve herkes içinde bulunduğu bana ne lazımcılıktan kurtulacaktı İşte böyle bir durumda Hz. Hüseyin diyor ki:
    "Ey insanlar! Resulullah buyurmuştur ki, "Her kim Allah'ın haramını helal bilen, ahdini bozan, Resulünün sünnetine muhalif olan, kulları arasında günah ve haksızlık yapan zalim bir yönetici görür, ameli ve sözüyle ona karşı muhalefet etmezse Allah-u Teâla böyle bir adamı, o zalimi sokacağı yere (cehennem'e) sokar." Ey insanlar! bilin ki, bunlar (Yezid ve yardımcıları) Allah'ın itaatini terk edip Şeytan'ın itaatine sarıldılar. Fesadı yayıp ilahi sınırları tatil ettiler. Fey'î (ganimeti) kendilerine ayırdılar. Allah'ın haramını helal, helalını da haram ettiler (emr ve nehiylerini değiştirdiler.)
    Yine Buyuruyor ki,
    "Allah'ım! Sen de biliyorsun ki bizim kıyamımız, saltanat hevesiyle veya dünya malına düşkünlüğümüz dolayısıyla değildir. Amacımız, senin dininin işaretlerini diriltip egemen kılmak, sana ait olan şu yeryüzünü ıslah edip her yerde huzur ve güvenliği sağlamak, zulme uğrayan kullarını zalimlerin şerrinden kurtarmak ve senin farzlarını, sünnetlerini ve emirlerini uygulamaktır." (Tuhef'ul-Ukul, s. 243).
    Yine buyuruyor ki
    "Eğer Muhammed'in dini sadece benim şahadetimle ayakta kalacaksa ben ölüme hazırım."
    Kısacası, Hz. Hasan ve Hüseyin değişik şartlarda ilahi görevleri gereği iki değişik yönteme başvurmuşlardır. Bu yöntemleri en ufak teferruatına kadar Peygamberlerin hareketinde olduğu gibi kendi şahsi görüşleri gereği değil doğrudan Allah'tan vehbi ilimleriyle ve Peygamber'den kendilerine ulaşan özel vasiyet çerçevesinde takip etmişlerdir.
    Hatta Hz. Hasan'ın barışı Hz. Huseyin'in kıyamına zemin hazırlamıştır, Yani Hz. Hasan Hz. Hüseyin'in döneminde olsaydı aynen Hz. Hüseyin gibi kıyam ederdi; Hz. Hüseyin de Hz Hasan'ın döneminde olsaydı Hz. Hasan'ın tavrını izlerdi.


    12- Cuz'i irade ve kader konusunda bakış tarzınız nasıldır?

    Konunun daha iyi anlaşılması için, bu konuyla ilgili olarak İslam alemindeki çeşitli akımlara işaret edeceğiz.
    İlk önce şunu belirtelim ki ihtiyar ve kaza kader konusunda çeşitli sorular kelamcılar (İslami inançların aklı delillerini araştıran bilginler) tarafından ortaya atılarak yanıtlandırılmaya çalışılmıştır. Bu soruların en önemlilerinden biri şu sorudur: Kulların yaptıkları işlerin, Allah’a olan nispeti/isnadı ve kulun kendisine olan nispeti/isnadı nasıldır? Bu vb. soruların cevabındaki farklılık yüzünden İslam aleminde çeşitli akımlar meydana gelmiştir:
    Bunların en önemlileri şunlardır:
    1. Cebriler:
    Bu görüş Cehm b. Safvan ve takipçilerine isnat edilir. Bu görüşün taraftarları, insanların kendi yaptıkları işlerde hiçbir ihtiyara sahip olmadıklarının ileri sürmekteler. Bunlara göre iradesiz olarak eli esen bir insanın elinin esmesiyle, sağlıklı birinin kendi isteğiyle yürüyerek bir yer gitmesi arasında bir fark yoktur; yani her iki harekette insanın ihtiyarı olmadan oluşur; yine damın üzerine kendi isteğiyle çıkanla, damın üzerinden düşen adamın arsında bir fark yoktur. Bu görüşe göre işlerin yapanlarına isnat edilmesi mecazidir.
    2. Kaderiler (Tefvize inananlar):
    Cebrilerin görüşünün tam karşı noktasında Kaderilerin görüşü yer alır. Mu’tezile akımı genelde bu görüşün kurucusu ve savunucusu olarak kabul edilir.
    Bunlara göre, Yüce Allah kullarını kudretli ve iradeli olarak yaratmış ve her şeyi onlara bırakmıştır; kullar kendi istediklerini yapmakta mustakil olarak davranırlar.
    Meşhur İslam Filozofu İbn-i Sina bunların görüşünü açıklarken şöyle diyor:
    Mu’tezile’den bir çokları hatta eğer Yüce Yaratıcının yok olması mümkün olsaydı bile, onun yok oluşu evrenin varlığını etkilemez demekten sakınmıyorlar. Çünkü onlara göre alem ilk yaratılışında yaratıcıya ihtiyaç duymuştur sonra böyle bir ihtiyacı kalmamıştır.” (El-İşarat: c. 3 s. 68)
    3. İki Görüşün Ortası:
    Genelde Müslümanlar yukarıdaki açık cebir ve tefviz görüşlerini reddetmiş ve orta bir yol izlemeye çalışmışlardır. Bu üçüncü yolu izlemeye çalışan fikri ekol ve mektepleri kısaca aşağıda sıralayacağız:
    A. Aş’arilerin Görüşü:
    Bu görüş Ebul’hasan El-Aş'ari ve onun görüşünde olanlara aittir. Bunlar kulların kendi ihtiyarları ile yaptıkları işlerin Allah’ın kudretiyle meydana geldiğini ve her işi yaratan ve var edenin Allah olduğunu ve kulun kudretinin o işin varolmasında bir tesirinin olmadığını savunur; ancak şu farkla ki Allah Teala’nın gerçekte kul vasıtasıyla oluşan işi var etmekle beraber kulda o işi yapmak için bir irade ve kudret yaratır. Kul kendi irade ve kudretinin aynı işin var oluşuyla beraber oluşuna bakarak o işi kendisine atfeder ve kendisinin o işi yaptığını zanneder. Oysa gerçekte onu yaratan ve var eden Allah’ın kudretidir. Bu görüşe göre yaratıcılık sadece Allah’a mahsus olduğundan kulun irade ve kudretinin bir işin oluşmasında bir etkisi yoktur. Kul sadece o işi kesb edicidir.(Şerh’ul-Mevakıf c.8, s146)
    Görüldüğü gibi bu görüşü cebrilerden ayıran ana fikir kesbin kul tarafından gerçekleştiği fikridir. Kesbin ne olduğuna gelince Aş’arilerin büyükleri bu konuda ihtilafa düşmüş ve kesbi açıklamada çeşitli yorumlar ortaya koymuşlardır. Örneğin Kazi Baklani, Gazali, Kuşci, ve Taftazani herbirisi kesb görüşünü farklı farklı yorumlamışlardır. Kesb ile ilgili görüşleri açıklayıp tahlil etmek bu yazının konum ve hedefini aştığı için biz bu konuya girmeyeceğiz. Sadece şunu hatırlatmakla yetineceğiz ki Aş’ariler kesb görüşünü ortaya koymakla alenen cebre inanmaktan kaçınmaya çalışmalarına rağmen ancak gerçekte onların görüşleri de sonuçta cebre inanlardan farklı değildir. Çünkü onlar, açıklamalarında açıkça yer aldığı üzere, alemde Allah’tan başka bir etkenin olmadığını yani yaratıklar arasında neden sonuç ilişkisinin bulunmadığını ve kulun kudretinin kendi işlerinin oluşmasında bir etkisinin olmadığını vurgulamaktadırlar. Bu ise kaçınılmaz olarak kulun irade ve ihtiyarının göstermelik olduğu sonucunu doğurur.
    Bu yüzden gerçek anlamda kulun ihtiyar sahibi olduğunu savunan Ehlibeyt alimleri, Aş'arileri cebre inanlardan saymış ve onların görüşlerinin batıl olduğunu çeşitli akli ve nakli delillerle açıklamaya çalışmışlardır.
    B. Maturidilerin Görüşü:
    Bu görüş Ebu Mansur Maturidi’ye mensuptur. Bu görüş sahipleri Aşa’rilere göre biraz daha cebrilerden uzak durmaya ve kulun iradesinin de kendi işlerinin oluşmasında etkili olduğunu söylemeye çalışmışlarsa da, yine ne yazık ki bunu sağlam bir fikri temele oturtturamamışlardır; çünkü bunlar da kendi görüşlerini Aş’ariler gibi kesb çerçevesinde yorumlamaya çalışmış, evrende, yaratıklar arasında, neden sonuç ilişkisinin olduğunu inkar etmiş ve alemde vuku bulan her olay ve yapılan her işin var edeninin sadece Allah Teala olduğunu ileri sürmüşlerdir. Maturidiler bunu savunmanın yanı sıra, insanın kendi iradesinin de kendi işlerinde etkili olduğunu söyleyerek bir nevi fikri çelişkiye girmişler; ve çözüm olarak ortaya koydukları fikir kesb görüşü olmuştur. (bkz. Şerh’ul-Akaid En-Nesefiyye s. 115)
    Bizce alemde yaratıklar arasında sebep sonuç ilişkisini inkar ederek tüm yaratıkların ve yaratıkların yaptıkları işlerinin doğrudan Allah tarafından var edildiğini söyledikten sonra kulun da iradesinin işlerde etkili olduğunu söylemek bir çelişkiden başka bir şey değildir. Ama herhalukarda bu görüşü benimseyenler fikri alanda bir çelişki yaşamalarına rağmen kulun iradesinin kendi işlerinde etkili olduğunu söyledikleri için cebrilerden daha bir uzak sayılırlar.
    C. Ehlibeyt Mektebinin Görüşü:
    Bu mektebe göre ne cebir görüşü doğrudur; ne de tefviz. Doğru olan bu iki görüşün orta haddidir. Konunun açıklık kazanması için Ehlibeyt’ten bu konuyla ilgili olarak nakledilen bazı hadisleri aşağıda zikredelim: 1. Saduk, İmam Muhammed Bakır’ ve İmam Cafer Sadık’ın şöyle dediklerini şöyle nakleder:
    Şüphesiz Allah, kullarını günaha mecbur edip sonra bu günahlardan dolayı onları cezalandırmaktan daha yüce ve keremli; istemesine rağmen bir işin gerçekleşmemesinden daha güçlüdür. Bu iki İmamdan, “cebir ve tefviz görüşünün arasında orta bir menzil var mı” diye sorulunca, İmamlar ‘evet’ dediler; “Bu menzil yer ve göğün arasından daha geniştir.” (Et-Tevhid: 360)
    2. Yine Saduk Hariz vasıtasıyla İmam Cafer Sadık’tan şöyle dediğini nakleder: “İnsanlar kader konusunda üç kısma ayrılırlar: bazıları Allah Teala’nın kulları günaha mecbur ettiğine inanır; böyle düşünen Allah’ın verdiği hükümde zulüm ettiğine inandığından küfre düşmüştür. Bazıları da Allah’ın her işi onlara bıraktığına inanır bu da Allah’ın saltanat ve kudretini gevşek ve zayıf saymıştır ve böyle düşündüğü için küfre düşmüştür. Bazıları ise Allah’ın insanları güçleri yettiği şeye yükümlü kıldığına ve güçleri yetmediği şeyle onları yükümlü kılmadığına inanır. Bunlara göre kul iyilik yaparsa Allah’a hamd etmelidir. Günah işlerse Allah’tan bağış dilmelidir. İşte böyle düşünen hakka ulaşan Müslüman’dır.”
    Bu görüşün felsefi ve kelami açıklamasına gelince konunun teferruatına geçmeden sadece şunu söylemek isteriz ki bu görüşte Aş’arilerin ve Maturidilerin aksine insanın kendi irade ve kudretinin yaptığı işlerin oluşumunda etkili olduğu, yaratıklar arsında neden sonuç ilkesinin gerçek anlamda geçerli olduğu, ancak tüm sebeplerin ve bu sebeplerden biride irade ve ihtiyar sahibi insanın varlığının her an Allah’a bağlı olduğu vurgulanmaktalar. Bu mektebe göre her işi aynı anda hem kula hem de kulun yaratıcısı olan Allah’a isnat etmek doğrudur ve bunlar arasında bir çelişki yoktur. Bu görüşte insan hakiki anlamda ihtiyar sahibi bilinir. Ancak bu insanın kendi işlerinde müstakil olduğu anlamına da gelmez. Konunun biraz açıklık kazanması için Ehlibeyt mektebinin büyük alim ve kelamcılarından olan Şeyh Mufid’in (Vefat: 413 H.) zikrettiği bir örneği nakledelim:
    Farz edelim bir efendi ve büyük kendi köle ve hizmetçilerinden birini çağırarak ona ikramda bulunur ona mal ve servet verir ve emrinde olan bir bölgenin yetkisini belli bir sure için ona bırakır. Bu hizmetçinin konumunu üç şekilde yorumlamak mümkündür:
    1. Hizmetçinin kendisine verilen bu makam ve mülke rağmen yine de bir şeye sahip olmadığını söylemek ve kölenin aslında bir yetkisinin olmasının bir şey ifade etmediğinde ısrar etmek. Bu görüş işte Cebre inananların görüşüdür.
    2. Efendinin kendi hizmetçisine bu yetkiyi vermekle kendisinin artık yetkisinin kalmadığını ve her şeyin hizmetçinin eline geçtiğini iddia etmek; bu görüş tefvize inanların görüşüdür.
    3. Her ikisinin de yetkili olduğuna inanarak efendinin kendi makamının sürdüğünü ve hizmetçinin de hizmetçi olmakla birlikte efendisinin verdiği yetki ile yetki kazandığını ve yetkisinin efendisinin yetkisine bağlı olarak var olduğunu yani onun yetkisini kapsayan bir yetkinin var olduğunu söylemek; işte bu görüş hak görüştür. Bu açıklamaya göre Ehlibeyt mektebi hem cebir ve hem de tefviz görüşünü reddetmekle kalmaz, gerçek anlamda ihtiyari reddeden yani gizli cebire inanan Aş’arilerin ve Maturidilerin görüşünü de reddeder. Bu yüzden cüz’i ihtiyar görüşü Maturidilik ve Aş’rilik’te benimsenen kesp görüşünün çerçevesinde ortaya konan bir görüş olduğundan gerçek anlamda insanın ihtiyarına inanan Ehlibeyt mektebinin görüşüyle farklıdır.
    Kaza ve Kader kavramları Kader Ve Takdir kelimeleri bir şeyin miktarını (kemiyet ve niceliğini) belirlemeğe denir. (bk. Müfredati Rağip: Kader Maddesi)
    Kaza ise Bir şeyi sağlamlaştırmak, muhkemleştirmek ve geçerli duruma getirmeğe denir. (bk. El-Mekayis c.5s.99) Kuleyni Bir hadiste şöyle nakleder: Yunus b. Abdurrahman İmam Riza a.s’dan kader ve kazanın anlamları nedir, diye sordu. İmam şöyle buyurdu: Kader ölçüyü belirlemek ve bir şeyin ne kadar kalacağını ve ne zaman yok olacağı yönünden sınırlarını belirlemeğe denir. Ama kaza kesinleştirmeye ve bir şeyi yerine dikmeye denir.” (El-Kafi c. 1 s. 158) Kaza ve kaderin manalarının daha iyi anlaşılması için bir örnek verelim:
    Örneğin bir odunu düşünelim; bu odunun kaderi yani varlık yönünden taşıdığı ölçü gereği ki onda çeşitli kabiliyetler oluşur; örneğin bir odun olarak kolayca yakılabilir veya marangozlukta kullanılır örneğin bir masa veya sandalyeye dönüştürülebilir ya da çürümeğe terk edilir; demek ki varlık ölçüsü bazı imkanlar onda oluşmuştur. İşte bu çeşitli imkanlar ve kabiliyetleri ifade eden ölçüye o odunun kaderi deriz Buna göre kader geniş yelpazeli imkan ve kabiliyetleri ifade etmenin yanı sıra bir sınırı da ifade eder.
    Ama bu odunun bu kabiliyetlerinden birinin gerçekleşerek fiili olmasına o odunun kazası (yanı kesinleşen kaderi) denir. İnsan fertleri de böyledir. Yani her insan için hem türsel ve hem ferdi özellikler yönünden bir kaderi yani yetenek ve varlık sınırları vardır. Bu kaderi gereği her insanın binlerce değişik kabiliyeti vardır işte bu kabiliyetlerden birinin kesinleşmesine kaza denir.
    İnsanın kaderindeki yeteneklerinden birin kesinlik kazanması çeşitli etkenlere bağlıdır bu etkenler arasında en belirleyicisi Allah’ın insana verdiği iradesini ne yolda kullanması etkenidir. Buna göre kaza ve kaderin oluşunun anlamı bu alemde her şeyin belli bir düzene bağlı ve çok ince ilahi hesaplar çerçevesinde gerçekleştiği anlamınadır; kesinlikle insanın irade ve ihtiyarinin etkili olmadığı anlamına değildir.
    Hatta hadislerde de açıkça beyan edildiği üzere insanın yeteneklerini belirleyen kader ve o kaderi çerçevesindeki yetenek ve seçeneklerinden birinin kesinleşmesi durumunu ifade eden kaza bile değişebilir. Hadislerde açıklandığı üzere dua (Allah’a yalvarmak), sadaka vermek ve akrabalara iyilik etmek, insanın kader ve kazasının değişmesinde etkili olan etkenlerden bazısıdır.
    Kaza ve kaderin insanın ihtiyarını yok etmediğinin iyice anlaşılması için bu yazının sonunda Hz. Ali as’dan nakledilen bir hadisi nakledelim:
    Kafi ve Uyun kitaplarında nakledildiği üzere Hz Ali a.s Siffin harbinden dönüşü sırasında bir yaşlı adam Hz Ali’nin yanına gelerek şöyle dedi: Ey Emirelmüminin Şu Şam ehliyle savaşımız acaba Allah’ın kaza ve kaderi ile mi gerçekleşti? Hz. Ali as şöyle dedi: ‘Evet ey şeyh’, dedi, ‘her tepe ve dağa çıkışınız ve vadiye inişiniz Allah’ın kaza ve kaderi ile vuku buldu. Bunun üzerine (o yaşlı adam üzülerek) şöyle dedi: “O zaman bu zahmetlerimizi Allah’a bırakıyorum. (yani bu zahmetler hep boşuna gitmiştir.)” Hz. Ali a.s. : ‘Sabırlı ol, ey yaşlı adam’ dedi, ‘Allah’a yemin ederim ki, size hem gidişinizde hem orada beklemenizde hem de dönüşünüzde mükafat vardır. Sizler bu hallerinizden hiçbirinde yaptığınız işlere zorlanmamış ve mecbur kılınmamışsınız.'
    Yaşlı adam ‘Nasıl biz bu hallerimizden hiç birine zorlanmadık ve mecbur kılınmadık oysa bizim gidiş ve dönüşümüzün hepsi Allah’ın kaza ve kaderiyle gerçekleşmiştir, diye sordu. Hz. Ali a.s. şöyle cevap verdi: ‘Sen kaza ve kaderin kesin, zorunlu ve kaçınılmaz olduğunu sanıyorsun; Eğer öyle olsaydı Allah’ın mükafat ve cezalandırması, emir ve yasağı anlamsız olurdu; Allah’ın iyilere cenneti vaat etmesinin ve kötüleri azaptan korkutmasının da bir anlamı kalmazdı. Ne günahkar kınanabilir ve ne de iyilik yapan övgüyü hakkederdi; hatta günah işleyen, iyilik yapandan daha çok mükafata ve iyi olan da günah işleyenden daha fazla cezaya layık olurdu. Bu söz (kaza kaderin insanın iradesini yok ettiği) puta tapanların, Allah’ın düşmanlarının ve Şeytana uyanların bu ümmetin kaderilerinin ve Mecusilerinin sözüdür. Allah kullarını muhayyer bırakarak onlara mükellefiyetler koymuş; onları sakınsınlar diye bazı işerden onları nehy etmiştir; kulların az amellerine çok mükafat vermiştir. Ne yenilgiye uğratılarak ona karşı gelinir ne de itaati mecburiyetle olur. O kulları kendi başlarına bırakarak onları bir şey vermemiştir; gökleri ve yeri boşuna yaratmamıştır; peygamberleri de müjdeleyici ve korkutucu olarak boşuna göndermemiştir; bu kafir olanların zannıdır. Yazıklar olsun kafirlere uğrayacakları ateşten dolayı.” (bk. El-Kafi 1/155)


    13- Hz. Ali (k.v) neden kızı Ümm-ü Külsüm'ü Hz. Ömer'e verdi. Eğer Hz. Ömer, Hz. Fâtıma annemizi çeşitli şekillerde üzdü ise, Hz. Ali (k.v) kızını vererek Hz. Fâtıma annemizi üzmüş olmaz mı?

    İslâm âlimlerinden bir çoğu bu olayın doğru olmadığı ve bu konuda nakledilen rivâyetlerin uydurma olduğu kanısındalar. Bunu reddeden büyük âlimler ve araştırmacılar bu konuda geniş risaleler yazmış ve delillerini ortaya koymuşlardır. Onlar söz konusu rivâyetleri teker teker ele alarak onları senet ve muhteva açısından çürütmeğe ve bunun bir düzmece olduğunu ispat etmeğe çalışmışlardır. Böylesine uzun araştırmaları böyle kısa yazışmalara sığdırmak zor ve yorucu olabileceği için ben detaylara inmeden bu araştırmalardan kısa bir rapor sunmakla yetineceğim:
    a)-Rivâyetlerin senedi zayıf ve itibarsızdır. Zira bu rivâyetlerin senetlerinde yer alan râvilerin bir çoğu bizzat Sünnî ricâl âlimlerinin çok ağır ifâdeleriyle taz'if edilmişlerdir ki, biz her rivâyetin senedinden sadece bir kişiyi seçip ismini vermekle yetineceğiz:
    1-Ahmed b. Abd-ül Cabbâr 2-Yunus b. Bükeyr 3-Amr b. Dinâr 4-Süfyan b. Üyeyne 5-Veki' b. Cerrâh 6-İbn-i Cüreyh 7-İbn-i Ebî Melike 8-Hişâm b. Sa'd 9-İbn-i Veheb 10-Musa b. Ali El-Lahmî 11-Ali b. Rabâh El-Lahmî 12-Akabe b. Âmir-il Cühenî 13-Atâ-ül Horâsanî 14-Muhammed b. Ömer El-Vâkidî 15-Abdurrahman b. Zeyd 16-Zeyd b. Eslem 17-Zubeyr b. Bekkâr 18-İbn-i Şehâb Ez-Zuhrî 19-Amir-üş Şa'bî 20-Ammâr b. Ebî Ammâr 21-Abdullah-il Behiyy.17
    b)-Bu rivâyetlerden hiçbirisi, ne Sahih-i Buhârî'de, ne de Sahih-i Müslim'de nakledilmemiştir. Birçok Sünnî ulemâsı, bir rivâyetin bu iki kitapta nakledilmemesini, onun zayıf ve itibarsızlığının delili olarak gösteriyorlar.
    c)-Bu rivâyetler sadece adı geçen iki kaynakta değil, Kütüb-i Sitte'nin hiçbirisinde, hatta muteber bilinen Müsnetlerde dahi (Müsned-i Ahmed b. Hanbel gibi) nakledilmemiştir. Yine çoğu Sünnî âlimler, bu kaynaklarda nakledilmeyen rivâyetleri muteber saymamaktadır; ama nedense bu muhteremler, bu ve benzeri konulara gelince kendi prensiplerini hep unutuyorlar!!
    d)-Rivâyetleri inceleyen herkes onlar arasında birbirini yalanlayan, akıl almaz ihtilafların, hatta çelişkilerin bulunduğunu açıkça görür. Bazı nakiller Emir-ül Mu'min'in bizzat kendisinin kızının nikah işini üstlendiğini; bazısı ise bu işi Abbâs İbn-i Abdulmuttalib'e bıraktığını öne sürmektedir. Bazı rivâyetler bu işin Ömer'in bir takım tehditlerinden sonra icbâren, bazısı ise gönül rızasıyla ve ihtiyarî bir şekilde gerçekleştiğini söylüyor. Bazısında Ömer'in bu evlenme neticesinde Fâtıma, Zeyd ve Rukayye adında çocuklarının olduğunu, bazısı ise henüz zifaf gerçekleşmeden Ömer'in öldürüldüğünü zikrediyor. Yine bazı nakillerde sözü geçen Zeyd İbn-i Ömer'in çocuk sahibi olduğu, bazısında ise çoluk-çocuk sahibi olmadan öldürüldüğü öne sürülmektedir. Yine bazı nakiller, Zeyd'in anasıyla birlikte öldürüldüğünü, bazısı ise anasının kendisinden sonra bir müddet yaşadığını iddia etmiştir. Anası Ümm-ü Külsüm ile aynı günde vefat eden Zeyd'e kimin cenaze namazı kıldırdığı hususunda da değişik rivâyetler vardır; bazısı bu kişinin Abdullah b. Ömer, bazısı Said b. Âs, bazısı da Sa'd b. Ebi Vakkâs olduğunu kaydetmektedir. Yine bazı rivâyetler, Ömer'in kırk bin dirhem mihir tayin ettiğini, bazısı dört bin, bazısı da mihrin beş yüz dirhem olduğunu ileri sürmüştür; buna benzer daha nice değişik ve çelişkili nakiller söz konusudur. Böylesine çelişkili rivayetleri kabul etmek akıl kârı değildir ve bu iddianın iptaline bunca çelişki yeter aslında.
    e)-Bu rivâyetlerde haysiyet ve hamiyet sahibi insanların asla kabul edemeyeceği bir takım iddia ve isnatlar mevcuttur ki ben bunlardan bir kaçına değinip hükmü sizin insaf ve vicdanınıza bırakacağım: Bazı rivâyetlerde şöyle nakledilmiştir: "Ömer, Ali b. Ebi Talib'ten Ümm-ü Külsüm'ü kendisine tezvic etmesini istedi. Hz. Ali ise o henüz küçüktür cevabını verdi. Ömer, ya Ebe-l Hasan dedi, onu bana tezvic et. Kimse benim gibi onun kerametini koruyamaz. Bunun üzerine, Hz. Ali 'O halde yanına göndereceğim onu; eğer beğenirsen sana nikahlarım' dedi ve bir hırkayla onu Ömer'in yanına göndererek ona 'Bahsettiğim hırka budur işte' demesini istedi. Kız bunu ona söyleyince, Ömer 'Babana söyle razıyım' dedi. Sonra elini uzatarak onun ayağını açtı. Buna rahatsız olan Ümm-ü Külsüm 'Sen mi bunu yapıyorsun dedi; eğer Emir-ül Mu'minin olmasaydın burnunu kırardım senin.' Sonra da babasına gelerek durumu anlattı ve 'Beni kötü bir ihtiyarın yanına gönderdin' diye babasına yakındı. Hz. Ali de 'Kızım, o senin kocandır' dedi. Bu rivâyetlerin bazısında Hz. Ali'nin, kızına süslenip de Ömer'in yanına gitmesini emrettiği de ilave edilmiştir. Bazı rivayetlerde, kız Ömer'in yanına geldiğinde onun ayağını açıp okşadığını, bazısında bağrına bastığını, hatta bazısında onu öptüğünü nakletmişlerdir!! Halbuki bütün kaynaklar, o sırada daha nikah akdinin gerçekleşmediğinde müttefiktir!! Ey hamiyet ve vicdan sahipleri, Ali gibi hamiyet ve haysiyet madeni olan birisinin, kendi namusu hakkında böylesine süfli bir davranışta bulunabileceğine inanıyor musunuz ki hâşâ kendi namusunu bu şekilde başkalarına peşkeş çeksin ve henüz şer'î nikah kıyılmadan namusuna sarkıntılık yapılmasına göz yumsun; hatta vesile olsun?! Siz kendi namusunuz hakkında böyle davranır mısınız ki hamiyet ve takva sahiplerinin önderine böyle bir şeyi layık göresiniz?! Yine bu rivâyetlerin bazısında şöyle diyor: "Hz. Ali bu evlilik konusunda iki oğlu Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin ile istişâre etti; onlar da 'O da bir kadındır; seçme hakkı vardır' deyip muhalefet ettiler; ancak babalarının kızarak küstüğünü görünce razı oldular." Nasıl?! Beğeniyor musunuz aziz kardeşim? Karar sizin. Bu rivâyetler arasında, bunlar gibi daha nice gülünç ve utanç verici nakillere rastlamanız mümkündür.18
    f)-Bu rivâyetlerin bir çoğunda Ümm-ü Külsüm'ün, kardeşi İmam Hasan'ın zamanında vefat ettiğini; hatta İmâm Hasan'ın da kardeşi İmâm Hüseyin'le birlikte Ümm-ü Külsüm'ün cenaze namazına katılıp imamın arkasında ona namaz kıldıkları19 iddia edilmektedir; oysa birçok tarihi belge, Ümm-ü Külsüm'ün Kerbelâ vak'asına katıldığını, hatta Kufe ve Şam'da hutbeler okuduğunu göstermektedir.20 İşte bu zikrettiğimiz ve zikretmediğimiz daha birçok delile dayanarak çoğu âlimler, bu rivâyetlerin uydurma olduğu kanaatine varmışlardır.


    17-Ehl-i Sünnet'in "Ricâl" âlimlerinin bu râviler hakkındaki görüşleri için sırasıyla aşağıdaki kaynaklara baş vurabilirsiniz:
    1-Tehzib-üt Tehzib, C.1, S.44.
    2-Tehzib-üt Tehzib, C.11, S.382.
    3-Tehzib-üt Tehzib, C.8, S.27.
    4-Tehzib-üt Tehzib, C.4, S.106.
    5-Mizân-ül İ'tidâl, C.4, S.336.
    6-Tehzib-üt Tehzib, C.6, S.359, Mizân-ül İ'tidâl, C.2, S.656, Tekrib-üt Tehzib, C.1, S.520.
    7-Tehzib-üt Tehzib, C.5, S.268.
    8-Müzân-ül İ'tidâl, C.4, S.298, Tehzib-üt Tehzib, C.11, S.37.
    9-El-Kâmil-u Fiz-Zuâfa, C.4, S.124, Mizan-ül İ'tidâl, C.2, S.521-252, Tehzib-üt Tehzib, C.6, S.66-67.
    10-Tehzib-üt Tehzib, C.10, S.324.
    11-Tehzib-üt Tehzib, C.7, S. 280.
    12-Tehzib-üt Tehzib, C.7, S.216, El-Ensab, Cüheni maddesi, Hüsn-ül Muhazara, C.1, S.585, Et-Tabakât, C.3, S. 259.
    13-Ez-Zuafa-üs Sağir, No: 469, Kitab-ül Mecruhin, C.2, S.130, Ez-Zuafa-ül Kebir, No: 1444, Mizân-ül İ'tidâl, C.3, S.73, El-Ensab (Horasanî), C.2, S.337.
    14-Mizân-ül İ'tidâl, C.3, S.662, El-Muğni Fiz-Zuafa,C.2,S.194, Tabakât-ül Huffâz, No: 144
    15-Tehzib-üt Tehzib, C.6, S.161.
    16-Tehzib-üt Tehzib, C.3, S.342.
    17-Tehzib-üt Tehzib, C.3, S.269.
    18-İhyâ-ül Ulum, C.4, S.346, Tabakât-ül Kübrâ, C.1, S.546, El-İsâbe, C.4, S.379, Tehzib-üt Tehzib, C.2, S.127.
    19-Tehzib-üt Tehzib, C.7, S.353, Takrib-üt Tehzib, C.2, S.48.
    20-Tehzib-üt Tehzib, C.10, S.368.
    21-Tehzib-üt Tehzib, C.6, S.82.


    14- Caferî mezhebi varsa İmâm Bâkır'ın mezhebi neydi; İmâm Musâ-i Kâzım'ın mezhebi neydi? Neden diğer İmâmların adıyla bir grup adlandırılmıyor da Caferilik ayrı bir gurup oluyor?

    Ehl-i Beyt İmâmlarının itikat ve mezhep açısından birbirleriyle hiçbir farkları yoktur ve hepsi aynı hakikatin temsilcileridirler. Ancak Ehl-i Beyt İmâmları tarih boyunca zalim sultanların baskıları ve bin bir türlü entrika ve engellemelerin neticesinde, bildikleri hakikatleri ve Resulullah'tan miras aldıkları ilim ve irfanı insanlara ulaştırmaya ve olduğu gibi aktarmaya müsait zemin bulamamışlardı. Ancak biraz İmâm Bâkır'ın ve daha çok İmâm Cafer-i Sadık'ın zamanında, Emevi-Abbâsî sürtüşmesinden meydana gelen boşluktan, rahat ve müsait ortamdan yararlanarak o Mübârek zatlar Ehl-i Beyt mektebinin hakikatlerini ve gerçek İslâm'ı büyük ölçüde anlatmaya, tebliğ etmeğe muvaffak olmuşlardı; öyle ki tarihlerin yazdığına göre İmâm Cafer-i Sâdık'ın ders halkalarında çeşitli İslâmî ilimleri öğrenmeğe çalışan dört binden fazla talebe oturuyordu. Ayrıca bu dönem, mezheplerin ortaya çıkış sürecine rastladığından ve o gün de Ehl-i Beyt mektebinin temsilcisi ve imamı İmam Cafer Sadık olduğundan dolayı bu mektebin taraftarlarına diğer bazı isimlerle birlikte "Caferilik" de denilmiştir.



    1- MEHDİ KİMDİR...ALAMETLERİ NELERDİR,
    SAHİH-İ BUHARİ'DE GEÇİYORMU.SAYFA-CİLT

    Zamanın İmam’ı Hz. Mehdi, Hz. İmam Hasan Askeri’nin oğludur. Hicri 255 yılının Şaban ayının 15. gecesinde, şafak sökerken Samerra şehrinde dünyaya gelmiş ve ilahi irade gereği bir süre sonra gaybete çekilmiştir. Ehli-i Beyt mektebinin tüm alim, fakih, arifleri ve bu mektebe bağlı olan her kes o İmam’ın varlığına ve ilahi irade gereği bir gün zuhur edip tüm yeryüzünde adaleti hakim kılacaklarına inanmaktadırlar. Ehl-i Sünnet’ten de bazı büyük şahsiyetler özellikle irfan ve tasavvufta ün yapmış kimseler Hz. Mehdi’inin varlığını itiraf etmişlerdir.
    Ehl-i Beyt Mektebinin Kaynaklarında Hz. Mehdi İle İlgili Hadisler:
    İmamlar on iki kişidir. İlki Hz. Ali, sonuncusu ise Hz. Mehdi’dir. Bu hususta tam 91 hadis vardır.
    İmamlar on iki kişidir ve sonuncusu Mehdi’dir: Bu hususta 94 hadis vardır.
    İmamlar on iki kişidir, dokuzu Hüseyin’in soyundandır ve dokuzuncusu Mehdi’dir: 107 hadis.
    Mehdi, Peygamber’in Ehl-i Beyt’indendir: 389 hadis.
    Mehdi, Ali’nin soyundan gelecektir: 214 hadis.
    Mehdi, Fatıma’nın soyundan gelecektir: 192 hadis.
    Mehdi, Hüseyin’in soyundan gelecektir: 185 hadis.
    Mehdi, Hüseyin’in dokuzuncu evladıdır: 148 hadis.
    Mehdi, Ali b. Hüseyin’in evladıdır: 185 hadis.
    Mehdi, İmam Muhammed Bakır’ın evladındandır: 103 hadis.
    Mehdi, İmam Cafer Sadık’ın soyundan gelecektir: 103 hadis.
    Mehdi, İmam Sadık’ın 6. soyundan gelecektir: 99 hadis.
    Mehdi, Musa b. Cafer’in soyundan gelecektir: 101 hadis.
    Mehdi, Musa b. Cafer’in 5. soyundan gelecektir: 98 hadis.
    Mehdi, Ali b. Musa Rıza’nın 4. soyundan gelecektir: 95 hadis.
    Mehdi, İmam Muhammed Taki’nin 3. soyundan gelecektir: 90 hadis.
    Mehdi, İmam Hâdi’nin soyundan gelecektir: 90 hadis.
    Mehdi, İmam Hasan Askeri’nin evladıdır: 145 hadis.
    Mehdi’nin, babasının adı Hasan’dır: 148 hadis.
    Mehdi’nin adı ve künyesi, Resulullah’ın (s.a.a) adı ve künyesi ile aynıdır: 47 hadis. (Bu bilgiler Ayetullah Emini’nin eserine istinaden verilmiştir.)
    Biz örnek olsun diye bir hadisi naklediyoruz:
    Ali b. Ebi Talib (a.s) kendi etrafındaki sahabileri muhatap alarak onlara şöyle buyurmuştur: "Allah için söyleyin, Resulullah’ın son hutbesinde "Ey insanlar, ben Allah’ın Kitab’ını ve Ehl-i Beyt’imi sizlere bırakıyorum. Onlara sarılın ki sapıklığa düşmeyesiniz. Zira Allah Teâlâ bana kıyamete dek onların asla birbirinden ayrılmayacağını haber vermiştir." dediğini biliyor musunuz? Bu sırada Ömer b. Hattab kızarak, "Ya Resulallah, bu söz tüm Ehl-i Beyt’in hakkında mıdır?" diye sorunca o Hazret "Hayır, bu hüküm benim vasilerim hakkındadır ki ilki Ali b. Ebi Talib’dir; o benim kardeşim vezirim ve halifemdir, müminlerin velisidir. Ali’den sonra evladım Hasan, daha sonra Hüseyin ve ondan sonra da Hüseyin’in evlatlarından dokuz kişi benim vasilerimdir. Kıyamete dek birbirleri ardınca gelecektirler. Onlar yeryüzünde şahit, insanlara hüccet, ilim hazineleri ve hikmet madenleridir. Onlara itaat eden Allah’a itaat etmiştir; onlara isyan eden ise Allah’a isyan etmiştir." Hz. Ali’nin (a.s) sözleri buraya varınca oradakiler cevab olarak "Evet!" dediler, "Biz, Resulullah’ın böyle buyurduğuna şehadet ederiz."( Cami-u Ahadis-iş Şia, c.1, Önsöz.)
    B: Alametleri:
    1. Bir çok hadislerde yer aldığı üzere Hz. Mehdi’nin zuhurundan önce Ebu Süfyan’ın neslinden olan birisi kıyam edecektir. Bu şahıs şöyle tavsif edilmiştir. Görünümde salih ve daima Allah’ı zikreden birisidir. Ama insanların en kötüsü ve soysuzudur. Bir çok insanı kandıracak kendisiyle işbirliğine razı edecektir. Şam Hums Filistin, Ürdün ve Kinnisrin (Eski Halep) bölgelerini ele geçirecektir. Şiilerden bir grubu katledecek ve Hz. Mehdi’nin zuhurunu duyunca onunla savaşması için bir ordu gönderecektir. Ama Hz. Mehdi’yi bulamayacak ve Mekke Medine arasında bir yerde ordusuyla birlikte yerin dibine gömülecektir.
    2. Deccal’ın zuhuru da Hz. Mehdi’nin zuhurunun alametlerinden biridir. Deccal’ı şöyle tavsif etmektedirler: Kafir birisidir. Bir gözü kördür. Bir gözü de alnındadır ve yıldız gibi parlamaktadır. Alnında şöyle yazılıdır: "Bu Kafirdir". Bunu okuma-yazması olan veya olmayan herkes okumaktadır. Beyaz bir merkebe binmektedir ki her adımı bir mil kadardır. Gökler onun emriyle yağmur yağdıracak ve yeryüzü bitki bitirecektir. Yeryüzünün hazineleri onun elindedir. Ölüyü diriltecek ve herkesin duyacağı gür bir sesle şöyle diyecektir: "Ben sizin yüce tanrınızım ki sizleri yaratmış ve rızık vermekteyim. Bana doğru koşunuz."
    Peygamber (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Deccal zuhur etmeden önce yetmiş Deccal zuhur edecektir." ( Mecme-uz Zevaid, c.7, s.333.)
    Mezkur hadislerden de anlaşıldığı gibi Deccal belirli bir şahıs adı değildir.Tüm yalancı ve saptırıcı kimseler için kullanılmaktadır. Ancak bunların en tehlikelisi Hz. Mehdi (a.s)’ın zuhurunun arefesinde meydana çıkacaktır.
    3. Mucizeyle Birlikte Olan İlahi Çağrı: İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “(Hz. Mehdi) Rükn ve Makam arasında durur, yüksek sesle şöyle seslenir: “Ey benim temsilcilerim, özel dostlarım, ey ben zuhur etmeden Allah’ın bana yardım etmesi için yeryüzünde hazırladığı kimseler, itaat ederek bana gelin.” Onlar yeryüzünün doğu veya batısında mihrap veya yataklarında olduğu halde İmam (a.s)’ın sesini işitirler. Bu bir tek ses onların hepsinin kulağına gider ve hepsi ona doğru hareket ederler. Çok geçmeden göz açıp kapatıncaya kadar hepsi huzuruna varırlar. Bu (azametli toplantı) Rükün ve Makam arasında (güneş doğmadan önce) gerçekleşecektir.” (Bihar’ul-Envar, c. 53, s. 7)
    C: Buhari ve diğer Ehl-i Sünnet Kaynaklarında Hz. Mehdi:
    Sahih-i Müslim ve Sahih-i Buhari de yer alan bir takım hadislerde her ne kadar Mehdi (a.s)’ın adı açıkça zikr edilmemesine rağmen, onların Hz. Mehdi (a.s) hakkında oldukları şüphe götürmeyecek derecede açıktır. Bu yazımızda sözü geçen hadislerden bazılarına yer vermek istiyoruz:
    1-Buhari Sahih’inde Bab’un-Nuzul-i İsa b. Meryem’de Ebu Hureyre’den Peygamber’in şöyle buyurduğunu nakletmektedir:
    “İsa b. Meryem aranıza indiğinde ve imamınız da sizden olduğunda haliniz ne olacak?”( Sahih-i Buhari, c.4, Bab-u bed-il halk, Bab-u nuzul-i İsa)
    2-Müslim Sahih’inde Cabir b. Abdullah’tan naklen Peygamber’in şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir:
    “Ümmetimden bir grup sürekli hak yolunda savaşacak ve kıyamete kadar üstün olacaklardır. Sonunda İsa b. Meryem nazil olur, onların emiri şöyle der: Gel bizlere namaz kıldır, ama o şöyle der: Hayır emiriniz kendinizdendir ve bu Allah’ın bu ümmete verdiği bir saygınlıktır.” ( Sahih-i Müslim, c.2, Bab-u nuzul-i İsa)
    Diğer sihah kitaplarında yer alan Mehdilik inancı ile ilgili hadisler
    1-Tirmizi Sahih’inde Peygamber (s.a.a)’den şöyle rivayet etmektedir: “Adı adım olan Ehl-i Beyt’imden birisi Araplara hakim olmadıkça dünya sona ermez.” (Sahih-i Tirmizi, be Şerh-i İbn’il-Arabi, 9/74 ve Sünen-i Ebi Davud, Kitab’ul-Mehdi, 4282. hadis)
    2-Ebu Davud Sünen’inde şöyle rivayet etmektedir: “Kıyamet’in kopmasına bir gün dahi kalsa Allah Ehl-i Beyt'imden birini gönderir ve o yeryüzü zulümle dolduğu gibi onu adalet ile doldurur.” (Sünen-i Ebi Davud-Kitab’ul-Mehdi, 4283. hadis)
    3-Ebu Davud ve İbn-i Mace, Peygamber (s.a.a)’den şöyle rivayet etmektedir:
    “Mehdi benim itretimden (kendi soyumdan) ve Fatıma’nın evlatlarındandır.” (Sünen-i Ebi Davud, Kitab’ul-Mehdi, 4284. Hadis)
    Mehdilik ile ilgili hadisleri Sünen-i Ebi Davud, c. 4, Kitab’ul-Mehdi; Sünen-i İbn-i Mace, Kitab’ul-Fiten, Bab-u Huruc’il-Mehdi, Cami’us-Sahih-i Tirmizi, Kitab’ul-Fiten, Bab-u maca fil Mehdi gibi kaynaklarda inceleyebilirsiniz.


    2- GADİR BAYRAMI İLE İLGİLİ HADİSLER YAZMANIZI İSTİYORUM.

    Hadislerde yer aldığına göre her peygamber zilhicce ayının 18. günü olan Gadir bayramını kutlamışlardır. Bu günün adı göklerde Ahd-i Mahud ve yerde Misak-i Ma’huz’dur. Hz. Ali (a.s)’ın sevgisi imanı kamil edendir. Allah Teala bu günün önemine Kur’an’ı Kerim’de değinmiş ve Gadir-i Humda şu ayet-i kerime’yi Resulullah’a indirmiştir: “Bugün dininizi ikmal ettim, size verdiğim nimetimi tamamladım ve İslam’ı size din olarak (verip buna) razı oldum”
    Gadir Hum bayramının önemi ile ilgili iki hadis:
    1. İmam Cefer Sadık (a.s)’den şöyle sordular: “Müslümanların Cum’a, Kurban ve Ramazan bayramlarından başka bir bayramı da var mı?” İmam: “Evet dedi, tüm bayramlardan hürmeti daha fazla olan bir bayram vardır.” “Hangi bayramdır?” diye sorulunca şöyle cevap verdi: “Resulullah (s.a.a)’in Hz. Ali (a.s)’ı kendi halifesi olarak tayin ettiği gündür. Bu günde Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdular: “Ben kimin mevlasi (önderi) isem, Ali de onun mevlasıdır.” Bugün Zilhicce ayının 18. günüdür....
    2. Ebi Nesr Bezenti naklediyor ki: İmam Reza (a.s): şöyle buyurdu: “Ey Ebi Nesr! Nerede olursan ol, Gadir bayramında Hz. Ali (a.s)’ın mukaddes mezarının yanında olmaya çalış. Şüphesiz Allah bu günde her mümin erkek ve kadının altmış yıllık günahını bağışlar. Bu günde, Ramazan ayında ve Kadir gecesinde ve Fıtır gecesinde Cehennem’in ateşinden kurtardığı kimselerin iki katını azaptan kurtarır. Bu günde mümin kardeşine verdiğin bir dirhem diğer zamanlarda verilen bin dirhem değerindedir... (bkz. Mefatihu’l-Cinan).


    3- İmam-ı ali (r.a) hilafete haklı oldugu halde (şii lere göre) ebu bekir (r.a),ömer (r.a) ve osman (r.a.) ın hilafetleri döneminde onlara isyan etmediği gibi onların şeyhül islamlığı vazifesini ,( yirmi üç sene )kemal-i liyakatla yerine getirdi.NEDEN ?

    Sorunun cevabı için şu noktaları nazara almak gerekir:
    Evvela birinci, ikinci ve üçüncü halife dönemlerinde şeyhü’l-islamlık makamı diye bir şey yoktu, ve hiçbir meşhur tarihçi ve bilgin de bu dönemlerde böyle bir kurumun varlığından söz etmemişlerdir.
    Buna göre, sorunuz yanlış bir varsayım üzerine kuruludur ve temelden yanlıştır. Ama eğer maksadınız ilk üç halife döneminde Hz. Ali (a.s)’ın ilmine müracaat etmeleri ise, elbette bu doğrudur. Ama şu gerçeği bilmek gerekir ki, Hz. Ali (a.s)’ın halifelere karşı tavrı, asla halifeleri meşru gösterecek şekilde değildi. Bunu anlamak için, Hz. Ali (a.s)’dan nakledilen aşağıdaki söz ve hutbeler üzerinde düşünmek yeterlidir. Hz. Ali (a.s), Cemel savaşından önce yaptığı bir konuşmada şöyle buyuruyor:
    “Allah’a yemin ederim ki, Allah Teala, Yüce Peygamber’inin ruhunu aldığından bugüne kadar, sürekli ben hakkımdan uzaklaştırılmış bulunuyorum...” (Nehcu’l-Belağa, Hutbe: 6.)
    Yine kendi hilafeti döneminde halifeler dönemiyle ilgili bir konuşmasında halifelerin ona ait olan bir hakkı yağmaladıklarını dile getirerek, gözünde diken boğazında kemik kalmış biri gibi bu duruma tahammül ettiğini açıkça dile getirmiştir:
    “Allah’a andolsun ki falan kimse (Ebi Kuhafe oğlu Ebubekir), hilafete göre yerimin, değirmen taşının mili gibi olduğunu bildiği halde hilafeti bir gömlek gibi üzerine giyindi. Oysa sel her zaman benden akar ve hiç bir kuş benim yükseldiğim yüce zirvelere yükselemez. Ben de hilafetle kendi arama bir perde gerdim, ondan tümüyle yüz çevirdim.
    Başladım kendi kendime düşünmeye; şu kesilmiş elimle hemen atağa mı geçeyim, yoksa şu kapkaranlık körlüğe sabır mı edeyim? Öyle bir karanlık ve körlük ki bu, büyüğü tamamıyla yıpratır, küçüğü tümüyle ihtiyarlatır, mümin kimse de Rabbine ulaşıncaya dek bu karanlık körlükte sürekli olarak zahmetten zahmete düşer.
    Gördüm ki sabretmek akla daha yatkındır, sabrettim. Ama gözümde diken vardı, boğazımda ise kemik. Mirasımın tümüyle yağmalandığını görüyordum.” (Nehcu’l-Belağa, Şıkşıkıyye Hutbesi)
    Ali’nin Medin’de kendi hilafeti döneminde okuduğu bir hutbede neden hakkını almak için kıyam etmediğini de şöyle açıklamıştır:
    “Peygamber (s.a.a), bizim aramızdan gittiğinde biz onun varisi, velileri ve öz soyundan olan yakınlarıyız, artık kimse hilafet konusunda bizimle niza etmez ve göz dikmez, dedik. Ama beklemediğimiz bir şekilde Kureyiş’ten bir grup bizim hakkımıza el uzatarak yöneticilik hakkını bizden aldı ve kendileri sahiplendiler. Allah’a yemin ederim ki, eğer Müslümanların arasında bölünme meydana gelmesi, küfrün tekrar geri dönerek dinin tamamen yok olması korkusu olmasaydı bu gün üzerinde olduğumuz şeyden farklı bir durumda olurduk.” (Şerh-i Nehcu’l-Belağa, Hutbe: 3)
    Hz. Ali (a.s), ikinci halife tarafından kurulan şurada kendisine hilafeti vermeleri karşısında, ortaya konulan Ebubkir ve Ömer’in yolunu devam ettirmesi şartını açıkça reddetmiş ve yalnız Peygamber’in sünnetine bağlı kalacağını açıklamıştır. Açıktır ki, Hz. Ali (a.s) onların Şeyhu’l-İslamlığını yapmış olsaydı veya onların hilafetteki yöntemlerini meşru bilseydi o zaman onların sünnetini bir ölçü olarak reddetmesinin bir anlamı kalmazdı. Yakubi nakletmiştir ki, Ömer’in kurduğu altı kişilik halife belirleme şurasında olan Abdurrahman b. Avf, Hz. Ali’yi bir kenara çekilerek şöyle dedi:
    “Allah bizimle senin aranda şahit olsun ki, kendi hilafetin döneminde Allah’ın kitabına ve Peygamberi’in sünnetine ve Ebubekir ve Ömer’in sünnetine uyasın.”
    Hz. Ali şöyle karşılık verdi:
    “Halife olursam gücüm yettiğince sizlerin arasında Allah’ın kitabı ve Peygamber’in sünnetine uygun olarak davranacağım.”
    Abdurrahman sonra Osman’ı bir kenara çekerek aynı sözü ona da dedi, Osman onun isteğini hemen kabul etti. Tekrar Hz. Ali’ye aynı teklifi tekrarladı; ama Hz. Ali yine aynı cevabı vererek sözlerine şunları ekledi: “Allah’ın kitabı ve Peygamber’in sünnetinin yanı sıra artık başka bir kimsenin gelenek ve gidişatına uymaya bir ihtiyaç yoktur. Aslında sen bu hilafet benden uzaklaştırmaya çalışıyorsun.”
    Bütün bunlar gösteriyor ki Hz. Ali (a.s)’a üç halife döneminde hilafet sistemini meşruiyetini kabul etmemiş ve onları kendi hakkını yağmalayan güçler olarak görmüştür. Elbette Hz Ali (a.s)’ın eşsiz ilmi makamı yüzünden, halifeler kendi siyasetleriyle çelişmediği ve bilgisizlik yüzünden başka bir alternatifleri de olmadığı hallerde İmam’a başvurulmuştur. İmam Ali de onların dinle ilgili sorularını halletmiştir ve İslam’ın hükmünü beyan etmiştir.
    Ama neden İmam’a başvurduklarında onların ilmi ihtiyaçlarını gidermiş ve onlara yol göstermiştir? Oysa isteseydi onların sorularına cevap vermeyi reddederdi. Bunun cevabı aşağıdaki hususa dikkat edilirse açıktır. Masum İmam’ın da Peygamberler gibi iki önemli ilahi vazifesi vardır; birincisi hilafet ve ikincisi şehadet (gözetleyicilik). Yani Hz. Adem leyhisselam’dan başlayarak her dönemde bu iki ilahi görevi üstlenmeleri için, her zaman bulunan masum ilahi şahsiyetler (peygamberler veya peygamberlerin vasileri) var olmuşlar.
    Hilafet görevi, insanların doğru şekilde yönetilmesini ve toplumda ilahi hükümlerin uygulanmasını sağlamak içindir. İkinci görev yani şahadet (gözetleyicilik) görevi ise dine bağlı olan insanların haktan sapmalarını önlemek ve sürekli ilahi hükümlerin tahriften korunmasını sağlamak içindir.
    Kur’an-ı Kerim’de bir çok ayet peygamberlerin bu iki ilahi göreve sahip olduğunu açıklamaktadır. Bu açıklama ışığında şu noktaya dikkat etmek gerekir ki, bir peygamber veya imamda bu iki görevden birinin sekteye uğraması yani bazı engeller yüzünden yürürlük kazanmaması, diğer vazifenin de tatil olmasını gerektirmez. Bir çok peygamber kendi dönemlerinde hilafet görevini yüklenmemesine rağmen ikinci görevlerini yani şehadet (gözetleyicilik görevini) yerine getirmiştir. Peygamber veya masum imam bu iki görevden hangisini ifa etmeye bir fırsat bulursa onu yerine getirmelidir. Çünkü bu onun ilahi mesuliyetidir.
    Hz. Ali (a.s) ilk üç halife döneminde hilafet görevini ifa etmekten mahrum bırakılmasına rağmen şehadet görevini kısmen ifa etmeye fırsat bulmuş ve bu vazifeyi yerine getirmiştir. Ancak bunun yanı sıra, sürekli onların hilafetlerinin meşru olmadığını çeşitli şekillerde imkan dahilinde beyan etmiştir. İslam’ın temeli tehlikeye düşmesin diye de bir kıyama baş vurmamıştır. Bizce, İslam tarihinde gerçek manada bir araştırması olan kimse bunların hiçbir gizli yönü olmayan apaçık gerçekler olduğunu anlar. İsteyen kabul eder ve istemeyen emr-i vakı’i müdafaa etmek için onları görmezlikten gelir.


    4- Beş çeşit takiyyeden bahsedildi neden imam-ı hüseyin yirmi-otuz bin kişilik orduya karşı KERBELA da takiyye yapmadı ve ayrıca imam-ı hasan muaviyeye karşı (kuvvetler denk olmasına ragmen ) kılıçlarını kınlarına koydular.

    Takiyye, insanın canını ve malını zalimlere karşı koruması için din çerçevesinde konulmuş bir hükümdür. Bu hüküm bir çok diğer ibadi vb. hükümlere göre öncelik taşımasına rağmen bu hükümden daha önemli hükümler de dinde vardır. Buna göre, canı ve malı korumaktan daha önemli bir mükellefiyet söz konusu olduğunda artık takiyyeye yer kalmaz.
    Örneğin dinin temeli tehlikeye düşer ve dinin korunması için kişinin hakkı açıkça söylemesi veya kıyam etmesi gerekirse, o zaman takiyye meşru olmaz. ve dini korumak kendi canının tehlikeye atmayı gerektirirse bile kişinin bu yolda hareket etmesi farz olur. Önceki yazılarımızda da işaret edildiği gibi böyle bir durumda takiyye haram olur.
    Ehl-i Beyt Mektebinin ünlü fakihlerinden olan Muhammed Hasan Necefi Hz. Hüseyin'in kıyamını fıkhi açısından tahlil ederken şöyle diyor:
    "....Üstelik, Ceddi Hz. Muhammed sellallahu aleyhi ve alihi'in din ve şeriatının korunması ve Yezit ve çevresinin kafir olduklarını muhalif ve muvafık olan herkese açıklaması bu kıyamına bağlıydı." (Bkz. Cevahir'ul-Kelam c 21 s. 296)
    Ancak burada başka bir soruyla karşılaşırız o da, dinin tehlike de olup olmadığını anlamak için başvurulacak ölçü nedir? Acaba bu konuda herkesin kendi teşhisi yeterli midir?
    Bu sorunun cevabında şunu söyleyebiliriz ki, bu konuda şahısların kendi teşhisleri geçerli olmasa da kesin olan şu ki, en azından Müslümanların önderi ve imamı konumunda olan Allah tarafından gönderilmiş ve belirlenmiş olan peygamberler ve masum imamların teşhisleri kendileri ve o dönemde olanlar için geçerlidir. Bu yüzden Hz. Hasan ve Hüseyin gibi masum bir imam, bir dönemin kıyam veya takiyye dönemi olduğunu belirledikten sonra, onun teşhisi sayesinde artık Müslümanların vazifelerini belirlemiş olur.
    Bu sorunun cevabının diğer boyutlarının da açıklık kazanması için şu noktalara dikkat etmek gerekir:
    A. Ehl-i Beyt Mektebindeki İmamet Anlayışı:
    Ehl-i Beyt mektebinde Ehl-i Beyt İmamları Allah tarafından belirlenmiş masum ve vehbi ilimlere sahip kişilerdir Onlar, hiçbir hareketlerinde Allah'ın emirlerinden bir kıl payı bile çıkmazlar.
    Bize onlara uymak ve onların emirlerine teslim olmak emredilmiştir; hatta imanlı olup olmadığımızın en önemli ölçülerinden biri, onlara kayıtsız şartsız tabi olup olmamamızla belli olur. Esasen Peygamber'e ve masum imamlara bu kayıtsız şartsız itaat tevhid inancından sonra dinin bize öğrettiği en önemli emirdir. Diğer emirler Allah Teala'nın iradesi gereği ancak bunun çerçevesinde anlam kazanır ve kabul olur.
    Bizler zayıf aklımızla onların davranışlarının hikmetini anlasak da anlamasak da bu böyledir.
    Bu konunun daha iyi anlaşılması için aşağıdaki ayet ve hadislere dikkat edin:
    Kur'an-ı Kerim şöyle buyuruyor:
    "Rabbine and olsun ki, kendi aralarında çıkan ihtilaflı konularda seni hakem kılıp sonrada senin verdiğin hükme hiçbir sıkıntı duymaksızın tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olamazlar." (Nisa: 65)
    Ehl-i Beyt İmamlarından gelen sahih hadislerde şöyle nakledilmiştir.
    "Bilin ki, eğer bir adam geceleri ibadetle gündüzleri oruçla geçirir, tüm malını Allah yolunda sadaka verir ve ömür boyunca her yıl hacca gider de Allah'ın velisinin velayetini tanımaz; onun velayetini kabul etmez ve tüm amelleri onun kılavuzluğu ile olmazsa yaptığı amellerin mükafatı konusunda Allah'a bir hakkı olmaz ve iman ehlinden de sayılmaz". (El-Kafı c.2, s. 18; Vesailu'ş-Şia c. 18, s. 44.)
    Diğer bir hadiste şöyle yer almıştır: "İblis Adem (a.s)'a secde etmeğe emredildiğinde Allah'tan istedi ki, beni bu emrini yerini getirerek Adem'e secde etmemekten mazur gör; bundan sonra sana öyle bir ibadet edeyim ki hiçbir mukarreb melek sana öyle bir ibadet etmemiş olsun. Bunun üzerine Allah Teala tarafından hitap geldi ki, senin ibadetine ihtiyacım yoktur."
    Demek Allah kendisine kulluk etmeği ve ona tapmayı ancak kendi Peygamberine ve yeryüzündeki halifesine boyun eğmek ona itaat etmeğe bağlı kılmıştır. Bu yüzden Allah, başka türlü bir ibadeti, insan kendisini onun için çok fazla yorsa da kabul etmez.
    Kısacası Ehl-i Beyt mektebine göre Peygamber (s.a.a)'ın ve onun Ehl-i Beyt'inin yaptıkları işlere tam bir teslimiyet göstermeyen ve o işlere itirazda bulunan ve kendinden aksı görüşler ortaya koyan kimseler gerçek manada Peygamber ve Ehl-i Beyt'ini tanımayan zayıf imanlı ve bazen imandan yoksun kimselerdir. Örneğin Peygamber'in Hudeybiye sulhunu yapması veya hac mut'asını teşri etmesi veya kendinden sonrası için bir vasiyet yazdırmak istemesi vb. olaylarda Peygamber'in görüşüne karşı görüşler ortaya koyanlar ve Peygamber'e itiraz edenler bu gruptan insanlar sayılırlar. Çünkü Peygamber'in Peygamberliği kesin delil ile örneğin mucize ile bize ispatlandıktan sonra böyle bir itiraz gerçekte Allah'a karşı itiraz sayılır ve cehaletin alametidir.
    Ehl-i Beyt İmamlarının hayatında olan ve bizlerin basit bir düşünceyle onları yorumlamakta zorluk çektiğimiz gerçeklerin şu veya bu şekilde Peygamberlerin hayatında da olduğu kesindir; bizlere düşen bunların hikmetini anlamaya çalışmanın yanı sıra her halükarda onlara uymak ve ittiba etmekten başka bir şey değildir.
    Buna bazı örenkler verelim:
    1. Allah Teala, Hz. İbrahim'in ailesinden ve soyundan çok sayıda Peygamber göndermiştir. Hz. İbrahim ve iki oğlu İshak ve İsmail İsahak'ın oğlu Yakup Yakup'un oğlu Yusuf hepsi peygamberdirler. Hatta Kur'an'da ismi geçen diğer bir çok peygamber de aynı soydan ve ailedendir. Kur'an Kerim "Birbirinden gelen bir soydur" diye nitelendirmiştir. Aynı durum Peygamber'ın Ehl-i Beyti için de söz konusudur.
    2. Hz İsa (a.s) çok fakirce bir hayat yaşadığı hatta barınacak bir evinin olmadığı ve kuru toprağın üzerinde yattığı ve insanları dünyaya karşı zahit olmaya davet ettiği bellidir; ama diğer yandan büyük bir Peygamber olan Hz Suleyman bir sultan olarak yaşamış ve bir Sultan layık olan tüm ihtişamı taşımıştır.
    3. Hz Yusuf bir Peygamber olarak bir kafir olan Mısır'ın Padişah'ına vezir olmayı kabul etmiştir. Hatta böyle bir görev için kendini aday göstermiştir.
    Kısacası biz bu benzeri konularda Peygamberler ve onların masum olan varislerinin tutumlarının hikmet ve felsefesini anlasak da anlamasak da onları kabul etmek tabi olmakla yükümlüyüz.
    Peygamber (s.a.a):
    "Hasan ve Hüseyin iki imamdır İster kıyam etsinler ve isterse kıyam etmeyip otursunlar" diye buyurmuştur.
    keza
    "Hasan ve Hüseyin cennet gençlerinin efendileridirler."
    Bu vb. hadisler bize sahih olarak ulaştıktan ve özellikle onları masum imamlar olarak kabullendikten sonra onların davranışlarındaki hikmeti barış ve savaşlarının felsefesini anlasak da anlamasak da her halükarda onlara uymaya onarı imam kabul etmeye mükellefiz.
    İşte Bu cevaba işaretle Muhammaed Hasan Necefi, Cevahir'ul-Kelam adlı eserinde şöyle diyor:
    "Hz. Hüseyn'in kıyamına gelince bu kıyam ilahi sırlardan bir sırdan ve gizli ilimlerden bir ilimdir." Sonra birkaç fıkhı açıklamaya yer veriyor ve şöyle devam ediyor:
    "Üstelik İmam'ın özel bir mükellefiyeti söz konusudur. O özel mükellefiyetini yerine getirmek için hareket etmiş ve o emri icabet etmiştir. İmam hatadan uzak olduğu için onun söz ve işlerinde itirazın anlamı yoktur. İşte bu yüzden de, delillerin zahirine uymak ve delilin umum ve genel kaideleri çerçevesinde hareket etmek ve bu delillerin birbirleriyle çeliştiği konularda zanni tercihlerle birini tercih etmekle yükümlü olan kimsenin mükellefiyeti ona mukayese edilemez."
    B. Neden Hz. Hasan Barıştı ve Hz. Hüseyin Kıyam Etti?
    Neden Hz. Hasan'ın barışıp ve Hz. Hüseyin'in barışmadığını anlamak için ilk önce bu iki hidayet imamının barış ve kıyamlarının iki dönemde gerçekleştiğine ve bu iki dönemin birbirinden tamamen farklı olduğuna dikkat etmek gerekir.
    Muaviye'nin kendi döneminde İslam adına işlediği cinayetler ve İslamı yıkmak için yaptığı faaliyetler burada sıralayıp yazılmayacak derecede çoktur. Biz bunlardan bir kaçına işaret ediyoruz:
    1.Müslümanların hak halifesi olan Hz. Ali'ye karşı başkaldırmak ve binlerce Müslüman'ın ölümüne sebep olmak,
    2. Hz. Ali'ye karşı alenen minberlede lanet okutmak,
    3. Hucr gibi büyük şahsiyetleri sırf Hz. Ali ile olan sevgileri için katletmek .
    4. Dinde bir çok bidat çıkarmak,
    5. Oğlu Yezidi kendisinden sonra halife ilan ederek ona biat almak, Ve bunun bir ilahi takdir olduğunu ilan etmek,
    6. Hz. Muhammed (s.a.a)'ın isminin tamamen yok edilmesini kendisinin bir hedef olarak seçmek.
    Ama tüm bunlara rağmen Muaviye gerçek yüzünü gizleyerek kendisini din taraftarı gösteriyor ve asla dine karşı olduğunu ortaya koymuyordu. Müslümanların çoğu ve özellikle Şam halkı da onun gerçekte Peygamber'in sahabisi ve bir yakını olarak destekliyordu.
    İşte böyle bir dönemde birinin çıkıp da ben İslam'ı tatbik etmek istiyorum onun için kıyam ederek Muaviye'ye karşı gelecek olduğunu ilan edecek olsaydı ve sonra da onun bu kıyamı sonuçsuz kalsaydı bu kıyamın Müslümanların bilinçlenmesinde bir etkisi olmaz ve halk o kıyam edeni suçlar ve onun kendine makam elde etmek için başkaldırdığını ileri sürerlerdi ve onun kıyamı kendi canının ve dostlarının canını tehlikeye düşürmekten başka bir işe yaramazdı. Oysa böyle bir ortamda sağlığını koruyarak çeşitli vesilelerle Müslümanların bilinçlenmesi için çaba göstermesi mümkündür.
    Ancak Yezid'in dönemi tamamen farklıydı Çünkü Yezid alenen İsalm hükümlerini çiğniyor, açıkça şarap içiyor; maymun oynatıyor ve o asla babası gibi kendisini imanlı biri göstermeye çalışmıyordu. Böyle birisinin Peygamber'in halifesi olamaya layık olmadığı en basit düşünceye sahip Müslümanlarca bile kolayca biliniyordu. Yani Yezid'in döneminde Müslümanların bilinç yetersizliği yoktu sadece dinlerini müdafaa için cesaret yetersizliği vardı; herkes can ve malları tehlikeye düşmesin diye susmuş ve bir şey söylemiyor ama Yezid'in mahiyetini iyice biliyordu.
    Böyle bir durumda her şey bir ilahi kıyam için hazırdı Daha doğrusu İslam'ın eğrilikten tek kurtuluş yolu böyle bir hareketti. Bu kıyam sayesinde ümmette kaybolan hamaset ve şecaat ruhu yeniden dirilecek ve herkes içinde bulunduğu bana ne lazımcılıktan kurtulacaktı İşte böyle bir durumda Hz. Hüseyin diyor ki:
    "Ey insanlar! Resulullah buyurmuştur ki, "Her kim Allah'ın haramını helal bilen, ahdini bozan, Resulünün sünnetine muhalif olan, kulları arasında günah ve haksızlık yapan zalim bir yönetici görür, ameli ve sözüyle ona karşı muhalefet etmezse Allah-u Teâla böyle bir adamı, o zalimi sokacağı yere (cehennem'e) sokar." Ey insanlar! bilin ki, bunlar (Yezid ve yardımcıları) Allah'ın itaatini terk edip Şeytan'ın itaatine sarıldılar. Fesadı yayıp ilahi sınırları tatil ettiler. Fey'î (ganimeti) kendilerine ayırdılar. Allah'ın haramını helal, helalını da haram ettiler (emr ve nehiylerini değiştirdiler.)
    Yine Buyuruyor ki,
    "Allah'ım! Sen de biliyorsun ki bizim kıyamımız, saltanat hevesiyle veya dünya malına düşkünlüğümüz dolayısıyla değildir. Amacımız, senin dininin işaretlerini diriltip egemen kılmak, sana ait olan şu yeryüzünü ıslah edip her yerde huzur ve güvenliği sağlamak, zulme uğrayan kullarını zalimlerin şerrinden kurtarmak ve senin farzlarını, sünnetlerini ve emirlerini uygulamaktır." (Tuhef'ul-Ukul, s. 243).
    Yine buyuruyor ki
    "Eğer Muhammed'in dini sadece benim şahadetimle ayakta kalacaksa ben ölüme hazırım."
    Kısacası, Hz. Hasan ve Hüseyin değişik şartlarda ilahi görevleri gereği iki değişik yönteme başvurmuşlardır. Bu yöntemleri en ufak teferruatına kadar Peygamberlerin hareketinde olduğu gibi kendi şahsi görüşleri gereği değil doğrudan Allah'tan vehbi ilimleriyle ve Peygamber'den kendilerine ulaşan özel vasiyet çerçevesinde takip etmişlerdir.
    Hatta Hz. Hasan'ın barışı Hz. Huseyin'in kıyamına zemin hazırlamıştır, Yani Hz. Hasan Hz. Hüseyin'in döneminde olsaydı aynen Hz. Hüseyin gibi kıyam ederdi; Hz. Hüseyin de Hz Hasan'ın döneminde olsaydı Hz. Hasan'ın tavrını izlerdi.


    5- Ehli Beyte murad :Hz. Muhammedin(asv)Sünneti seniyesine temesük etmektir. Eyer Hz Muhammedin sünneti seniyesine tabi degilse ehli Beyten olmıyacağı ehli ilimce belirlenmiştir.Ehli Beyte mensub olanlar : Başta Hz Ali Ks.Hz Hasan Hz Hüseyin Hz Fatma annemidir. Ayrıca Hz Muhammedin Hanımları da Ehli Beyt olarak kabul edilmiştir.

    Yazinizda “Ehl-i Beyt’ten murad Hz. Muhammedin(asv) sünneti seniyesine temesük etmektir. Eger Hz Muhammedin sünneti seniyesine tabi degilse Ehl-i Beyt’ten olmiyacagi ehli ilimce belirlenmistir” diye açiklamaniz sizin Ehl-i Beyt terimi farkli bir anlamda kullandiginizi gösterir. Bizce Kur’an-i Kerim’de ve hadislerde geçen Ehl-i Beyt kelimesi sadece belirli sahislari ifade etmektedir. Bunlar su kisilerdir: 1. Hz. Muhammed (Allah’in salat ve selami ona ve Ehl-i Beyt’ine olsun) 2. Hz. Ali (Allah’in selami ona olsun) 3. Hz. Fatima (Allah’in selami ona olsun) 4. Hz. Hasan (Allah’in selami ona olsun) 5. Hz. Hüseyin (Allah’in selami ona olsun) 6. Hz. Zeynelabidin (Allah’in selami ona olsun) 7. Hz. Muhammed Bakir (Allah’in selami ona olsun) 8. Hz Cafer Sadik (Allah’in selami ona olsun) 9. Hz. Musa Kazim (Allah’in selami ona olsun) 10. Hz. Ali Er-Riza (Allah’in selami ona olsun) 11. Hz. Muhammed Taki (Allah’in selami ona olsun) 12 Hz. Ali Naki. (Allah’in selami ona olsun) 13. Hz. Hasan Askeri (Allah’in selami ona olsun) 14. Hz. Mehdi (Allah’in selami ona olsun) Ehl-i Beyt terimi Peygamber’e atfedilerek Peygamber’in Ehl- i Beyt’i olarak kullanildigi gibi, bazen Peygamber (s.a.a)’i de içine alacak sekilde genis bir anlamda kullanilir. Nitekim Peygamber (s.a.a), bazen kendisinden ve diger Ehl-i Beyt’inden “Biz Ehl-i Beyt” olarak söz etmistir. Kisacasi Ehl-i Beyt terimi sadece yukarida mübarek isimlerini zikrettigimiz kisileri ifade etrmektedir; baska hiç bir kimseyi degil; Bu terimi Peygamber’in soyundan gelenleri ifade etmek için kullanilan seyyit ve serif kelimelriyle karistirmamak gerekir. Ehl-i Beyt kelimesinin yukarida zikredilen belli kisiler anlamina geldigini isbatlayan bazi deliller söyledir: 1. Tethir Ayeti ve Kisa Hadisi: Tirmizi Sünen’inde (Hadis: 3129 ve 3719) Hakim Müstedrek’inde (c. 3 s. 146) ve Beyhaki Sünen’inde (c.2 s. 169) ve diger bir çok muhaddis Ummu Seleme’nin söyle dedigini nakletmislerdir: “Allah yalniz siz Ehl-i Beyt’ten her türlü kusur ve kötülügü gidermeyi ve sizleri tertemiz kilamayi irade etmistir…” ayeti benim evimde nazil oldu. O zaman evde Fatima, Ali, Hasan ve Hüseyin vardi. Resulullah bu