| |||||||||
| |||||||||
|
|
|
1- Allah-u tealayı bana subut edermisiniz? |
Allah’ın varlığı ile ilgili
çeşitli delilleri zikretmek daha geniş bir fırsatı gerektirdiği için ziyaretçi
defterinde bu önemli konuyu hakkınca ele almak ve incelemek mümkün değildir.
Ama bununla beraber siz değerli arkadaşın isteğine saygımızı göstermek için
size bazı tavsiyelerde bulunmayı gerekli gördük. |
2- Caferilik mezhebi hakkında bilgi edinmek istiyordum..Acaba bu mezhebi benimseyenler niçin bu mezhebe geçiyorlar.. Neye dayanarak caferilik mezhebini benimsiyorlar?..Ve birisinden duyduğuma göre Zamanımızın imamı Hz.Mehdi (as) zuhur etmiş.. Budoğrumu? Hz.Mehdi(as)kimdir ? detaylı bir şekilde bilgi edinmek istiyorum. |
|
Ehl-i Beyt imamlarında olan İmam
Cafer Sadık’ı takip etmek anlamına gelen Caferi Mezhebi, Ehl-i Beyt mektebinin
fıkhi cephesine denir. Kur’an ve Peygamber’in gerçek sünnetini, -diğer
mezheplerdeki beşeri ve zanni yöntemlere başvurmadan- ilahi ilimle olduğu gibi
korumayı ifade etmesi hasebiyle Ehl-i Beyt imamlarının hepsinin fıkhı yöntemi
aynıdır ve aralarında hiçbir farklılık yoktur. Bu gerçeği göz önünde
bulundurduğumuzda Ehl-i Beyt mektebinin fıkhi müessesinin İmam Cafer Sadık
(a.s)’ın ismine atfedilmesin nedeni Fıkhi mezheplerinin kurulmasının bu İmam’ın
dönemine rastladığı içindir. İmam Cafer Sadık döneminden başlayarak fıkıhta yani
şeri hükümleri belirlemede çeşitli mezhepler ortaya çıktı; bunların en
önemlileri şunlardır: 1- Aslen İran kökenli olan Ebu Hanife diye meşhur Numan
b. Sabit’in mezhebi. Bu mezhep daha çok kıyas yani çeşitli konular arasındaki
benzerliği esas alarak hükümleri akla dayanarak çıkaran bir fıkhı akımdır. Ebu
Hanife’nin iki yıl imam Cafer Sadık’ın yanında ders aldığı meşhurdur. Ama
sonraları imam Cafer Sadık’ın açıkladığı fıkhi esasları çiğneyerek kıyasa
dayalı yeni bir mezhep kurmuştur. İmam Cafer Sadık onu kıyas etmekten kesin bir
dille defalarca sakındırmasına ve kıyasın dini temelden tahrip edeceğini
bildirerek Ebu Hanife’yi uyarmasına rağmen o bu yönteminden el çekmemiş ve din
hususunda kıyasa dayalı bir fıkıh oluşturmuştur. Ebu Hanife’den sonra, Maliki
mezhebinin kurucusu olan Malik b. Enes ve Şafii mezhebinin kurucusu olan
Muhammed b. İdris ve Hanbeli mezhebinin kurucusu Ahmet b. Hanbel fıkıhta ya Ebu
Hanife gibi kıyas yöntemine ağırlık vermiş veya içtihatta hadisi ve selefin
sünnetini esas aldılar ama bunlar da hem hadiste ve hem de selefin sünnetinde
Ehl-i Beyt imamlarına ağırlık vermeyip genelde ehlibeytin karşısında yer alan
sahabe ve tabiilerin naklettikleri hadisleri ve fıkhi görüşleri kabul
etmişlerdir. |
3- Ahirette cennet ehlinin allah ı görüp (rü'yetullah ) görmeme meselesine bakış tarzınız nasıl? |
|
Allah Teala’nın görülmesi (rü’yetullah) hakkında Ehl-i Beyt
Mektebindeki akide şöyledir: Allah Teala ne dünyada ve ne de ahirette
(cennette) görülemez. Çünkü Allah gözlerle görülemeyecek kadar yücedir.
Görülebilen varlıklarda olan yön, boyut vb. eksikliklerden münezzehtir. |
4- Niçin caferilik mezhebi Hz.Ali'ye çok önem veriyor..? Ve Hz.Ali'yi diğer halifelerden üstün tutuyorlar?..namaz kılarken topraktan imal edilen maddelere secde ediyorlar?..mesela taş'ın üstüne secde ediyorlar?..Bunu sahih kaynaklardan ispatlamanız mümkünmü?.. |
|
Ehl-i Beyt mektebi Hz. Ali’ın (Allah’ın selamı ona olsun)
diğer sahabeden üstün olduğunu inanmaktadır. Bunun delillerini açıklamak için
çeşitli metotlar vardır. Biz sadece bir yönteme işaretle yetineceğiz. |
5- Mut'a nikahı ile ilgili Burhaneddin adlı şahsın yazısı ve yazının cevabı. |
6- ben muta nikahı helaldir diyenlere aşağıda yazdıklarımın islamiyete göre bir açıklamasını istiyorum. |
|
Sorunuza
cevap olarak şu noktalara dikkat ediniz: |
7- Dun kerkuk lu bir bir sunni turk hanim soyle buyurdu:
Peygamberimiz SAAW, sozum ona "asure " gununde oruc tutulmasinin sevap oldugunu
ve gerektigini bildirmis. sebeb: yahudiler Musa (as) in firavundan kurtulma gunu
oldugu icin (asure gunu, muharrem in 10 cu gunu)oruc tutarlarmis mis !!!????
bizim de Peygamberimimz SAAW onlar gibi hasa huzurdan yapilmasini soylemis. |
|
Başkaları türlü türlü düşünceler sahip olabilirler ama bizim
için ölçü olan en temiz kaynak olan Ehl-i Beyt’in açıkladığı şekilde İslam’ı
öğrenmek ve ona amel etmeğe çalışmaktır. Sizin sorduğunuz soruların cevabındaki
teferruata inmeden Ehlibeyt İmamlarından gelen sahih hadisler ve Ehlibeyt
mektebinin temel kaynakları ışığında, aşura günü mü’min bir kimsenin ne yapması
gerektiği hususunu açıklamaya çalışacağız. Bizce bu, imanı doğru olan bir kimse
için delil ve hüccet olarak yeterlidir. |
8- İmam-ı ali (r.a) hilafete haklı oldugu halde (şii lere göre) ebu bekir (r.a),ömer (r.a) ve osman (r.a.) ın hilafetleri döneminde onlara isyan etmediği gibi onların şeyhül islamlığı vazifesini ,( yirmi üç sene )kemal-i liyakatla yerine getirdi.NEDEN ? |
|
Sorunun cevabı için şu noktaları nazara almak gerekir: |
9- Ben hanefi mezhebinden olan bir ehli sünnet müslümanıyım. ve benim öğrendiğim kadarıyla hak olan mezhep dört tanedir. peki caferilik gerçekten hak mezhepmidir.eğer öyle ise neye dayanarak bu savunuluyor. |
|
Kur'an-i Kerim buyuruyor ki: "Hakkında bilgin
olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp bunların hepsi ondan
sorumludur." (İsra : 36) Bu ayetten anlaşıldığı üzere insan
bilgisi olmadan bir yargıda bulunması ve bir şeye bağlı olması caiz değil ve
Allah karşısında böyle bir tutumundan dolayı insan mutlaka sorumlu
tutulacaktır. Şimdi "dört mezhep haktır" görüşünü inceleyerek bu
görüşün sağlam bir delilinin olup olmadığını araştıralım. 1. Dört mezhebin
kurucuları şunlardan ibarettir: |
10- Takiyye nedir? |
|
Takiyye ve takva aynı kökten olup Arapça itteka ve veka
kökünden alınmışlardır ve korunmak ve sakınmak anlamınadırlar. Şu farkla ki
takiyye genelde insanlardan korkmak, sakınmak anlamında kullanılır. |
11- Beş çeşit takiyyeden bahsedildi neden imam-ı hüseyin yirmi-otuz bin kişilik orduya karşı KERBELA da takiyye yapmadı ve ayrıca imam-ı hasan muaviyeye karşı (kuvvetler denk olmasına ragmen ) kılıçlarını kınlarına koydular. |
|
Takiyye, insanın canını ve malını zalimlere karşı koruması
için din çerçevesinde konulmuş bir hükümdür. Bu hüküm bir çok diğer ibadi vb.
hükümlere göre öncelik taşımasına rağmen bu hükümden daha önemli hükümler de
dinde vardır. Buna göre, canı ve malı korumaktan daha önemli bir mükellefiyet
söz konusu olduğunda artık takiyyeye yer kalmaz. |
12- Cuz'i irade ve kader konusunda bakış tarzınız nasıldır? |
|
Konunun daha iyi anlaşılması için, bu konuyla ilgili olarak
İslam alemindeki çeşitli akımlara işaret edeceğiz. |
13- Hz. Ali (k.v) neden kızı Ümm-ü Külsüm'ü Hz. Ömer'e verdi. Eğer Hz. Ömer, Hz. Fâtıma annemizi çeşitli şekillerde üzdü ise, Hz. Ali (k.v) kızını vererek Hz. Fâtıma annemizi üzmüş olmaz mı? |
|
İslâm âlimlerinden bir çoğu bu olayın doğru olmadığı ve bu konuda
nakledilen rivâyetlerin uydurma olduğu kanısındalar. Bunu reddeden büyük
âlimler ve araştırmacılar bu konuda geniş risaleler yazmış ve delillerini
ortaya koymuşlardır. Onlar söz konusu rivâyetleri teker teker ele alarak onları
senet ve muhteva açısından çürütmeğe ve bunun bir düzmece olduğunu ispat etmeğe
çalışmışlardır. Böylesine uzun araştırmaları böyle kısa yazışmalara sığdırmak
zor ve yorucu olabileceği için ben detaylara inmeden bu araştırmalardan kısa
bir rapor sunmakla yetineceğim:
|
14- Caferî mezhebi varsa İmâm Bâkır'ın mezhebi neydi; İmâm Musâ-i Kâzım'ın mezhebi neydi? Neden diğer İmâmların adıyla bir grup adlandırılmıyor da Caferilik ayrı bir gurup oluyor? |
|
Ehl-i Beyt İmâmlarının itikat ve mezhep açısından birbirleriyle hiçbir farkları yoktur ve hepsi aynı hakikatin temsilcileridirler. Ancak Ehl-i Beyt İmâmları tarih boyunca zalim sultanların baskıları ve bin bir türlü entrika ve engellemelerin neticesinde, bildikleri hakikatleri ve Resulullah'tan miras aldıkları ilim ve irfanı insanlara ulaştırmaya ve olduğu gibi aktarmaya müsait zemin bulamamışlardı. Ancak biraz İmâm Bâkır'ın ve daha çok İmâm Cafer-i Sadık'ın zamanında, Emevi-Abbâsî sürtüşmesinden meydana gelen boşluktan, rahat ve müsait ortamdan yararlanarak o Mübârek zatlar Ehl-i Beyt mektebinin hakikatlerini ve gerçek İslâm'ı büyük ölçüde anlatmaya, tebliğ etmeğe muvaffak olmuşlardı; öyle ki tarihlerin yazdığına göre İmâm Cafer-i Sâdık'ın ders halkalarında çeşitli İslâmî ilimleri öğrenmeğe çalışan dört binden fazla talebe oturuyordu. Ayrıca bu dönem, mezheplerin ortaya çıkış sürecine rastladığından ve o gün de Ehl-i Beyt mektebinin temsilcisi ve imamı İmam Cafer Sadık olduğundan dolayı bu mektebin taraftarlarına diğer bazı isimlerle birlikte "Caferilik" de denilmiştir. |
2- GADİR BAYRAMI İLE İLGİLİ HADİSLER YAZMANIZI İSTİYORUM. |
|
Hadislerde yer aldığına göre her peygamber zilhicce ayının
18. günü olan Gadir bayramını kutlamışlardır. Bu günün adı göklerde Ahd-i Mahud
ve yerde Misak-i Ma’huz’dur. Hz. Ali (a.s)’ın sevgisi imanı kamil edendir.
Allah Teala bu günün önemine Kur’an’ı Kerim’de değinmiş ve Gadir-i Humda şu
ayet-i kerime’yi Resulullah’a indirmiştir: “Bugün dininizi ikmal ettim, size
verdiğim nimetimi tamamladım ve İslam’ı size din olarak (verip buna) razı
oldum” |
3- İmam-ı ali (r.a) hilafete haklı oldugu halde (şii lere göre) ebu bekir (r.a),ömer (r.a) ve osman (r.a.) ın hilafetleri döneminde onlara isyan etmediği gibi onların şeyhül islamlığı vazifesini ,( yirmi üç sene )kemal-i liyakatla yerine getirdi.NEDEN ? |
|
Sorunun cevabı için şu noktaları nazara almak gerekir: |
4- Beş çeşit takiyyeden bahsedildi neden imam-ı hüseyin yirmi-otuz bin kişilik orduya karşı KERBELA da takiyye yapmadı ve ayrıca imam-ı hasan muaviyeye karşı (kuvvetler denk olmasına ragmen ) kılıçlarını kınlarına koydular. |
|
Takiyye, insanın canını ve malını zalimlere karşı koruması
için din çerçevesinde konulmuş bir hükümdür. Bu hüküm bir çok diğer ibadi vb.
hükümlere göre öncelik taşımasına rağmen bu hükümden daha önemli hükümler de
dinde vardır. Buna göre, canı ve malı korumaktan daha önemli bir mükellefiyet
söz konusu olduğunda artık takiyyeye yer kalmaz. |
5- Ehli Beyte murad :Hz. Muhammedin(asv)Sünneti seniyesine temesük etmektir. Eyer Hz Muhammedin sünneti seniyesine tabi degilse ehli Beyten olmıyacağı ehli ilimce belirlenmiştir.Ehli Beyte mensub olanlar : Başta Hz Ali Ks.Hz Hasan Hz Hüseyin Hz Fatma annemidir. Ayrıca Hz Muhammedin Hanımları da Ehli Beyt olarak kabul edilmiştir. |
|
Yazinizda “Ehl-i Beyt’ten murad Hz. Muhammedin(asv) sünneti seniyesine temesük etmektir. Eger Hz Muhammedin sünneti seniyesine tabi degilse Ehl-i Beyt’ten olmiyacagi ehli ilimce belirlenmistir” diye açiklamaniz sizin Ehl-i Beyt terimi farkli bir anlamda kullandiginizi gösterir. Bizce Kur’an-i Kerim’de ve hadislerde geçen Ehl-i Beyt kelimesi sadece belirli sahislari ifade etmektedir. Bunlar su kisilerdir: 1. Hz. Muhammed (Allah’in salat ve selami ona ve Ehl-i Beyt’ine olsun) 2. Hz. Ali (Allah’in selami ona olsun) 3. Hz. Fatima (Allah’in selami ona olsun) 4. Hz. Hasan (Allah’in selami ona olsun) 5. Hz. Hüseyin (Allah’in selami ona olsun) 6. Hz. Zeynelabidin (Allah’in selami ona olsun) 7. Hz. Muhammed Bakir (Allah’in selami ona olsun) 8. Hz Cafer Sadik (Allah’in selami ona olsun) 9. Hz. Musa Kazim (Allah’in selami ona olsun) 10. Hz. Ali Er-Riza (Allah’in selami ona olsun) 11. Hz. Muhammed Taki (Allah’in selami ona olsun) 12 Hz. Ali Naki. (Allah’in selami ona olsun) 13. Hz. Hasan Askeri (Allah’in selami ona olsun) 14. Hz. Mehdi (Allah’in selami ona olsun) Ehl-i Beyt terimi Peygamber’e atfedilerek Peygamber’in Ehl- i Beyt’i olarak kullanildigi gibi, bazen Peygamber (s.a.a)’i de içine alacak sekilde genis bir anlamda kullanilir. Nitekim Peygamber (s.a.a), bazen kendisinden ve diger Ehl-i Beyt’inden “Biz Ehl-i Beyt” olarak söz etmistir. Kisacasi Ehl-i Beyt terimi sadece yukarida mübarek isimlerini zikrettigimiz kisileri ifade etrmektedir; baska hiç bir kimseyi degil; Bu terimi Peygamber’in soyundan gelenleri ifade etmek için kullanilan seyyit ve serif kelimelriyle karistirmamak gerekir. Ehl-i Beyt kelimesinin yukarida zikredilen belli kisiler anlamina geldigini isbatlayan bazi deliller söyledir: 1. Tethir Ayeti ve Kisa Hadisi: Tirmizi Sünen’inde (Hadis: 3129 ve 3719) Hakim Müstedrek’inde (c. 3 s. 146) ve Beyhaki Sünen’inde (c.2 s. 169) ve diger bir çok muhaddis Ummu Seleme’nin söyle dedigini nakletmislerdir: “Allah yalniz siz Ehl-i Beyt’ten her türlü kusur ve kötülügü gidermeyi ve sizleri tertemiz kilamayi irade etmistir…” ayeti benim evimde nazil oldu. O zaman evde Fatima, Ali, Hasan ve Hüseyin vardi. Resulullah bunlarin üzerine abasini örterek: “Bunlar benim Ehl-i Beyt’imdir; Allah, bunlardan her türlü kusuru gider ve bunlari tertemiz kil” dedi.” Bu hadis Sia ve Ehl-i Sünnet kaynaklarindaki mütevatir olarak nakledilmistir. Üstelik bir çok senedi de sahihtir. Bizzat Tirmizi ve Hakim yukaridaki hadisin senet yönünden sahih oldugunu kaydetmislerdir. Mustadrek’us-Sahiheyn’in nakline göre hadisin sonunda su ifade yer almistir: “Ummu Seleme diyor ki: “Ya Resululah, ben Ehl-i Beyt’ten degil miyim? diye sordum; Resulullah: “Sen hayir üzeresin; ama Ehl-i Beyt’im bunlardir” diye ceap verdi.” Ahmet b. Hanbel’in naklinde de su ifade yer almistir: Ummu Seleme diyor ki: “Ben abayi kaldirarak onlarin yaninada yer almak istedim; Resulullah abayi benim elimden çekerek “Senin akibetin hayirlidir” buyurdu. Tehavi Müskil-ul Asar’da su hadisi nakleder: Umret’ul Hamdaniye diyor ki “Ben Ummu Seleme’nin yanina gelerek: “Ey Ümm’ül-Müminin, dedim, bu adam hakkinda bana bilgi ver; bazilari onu seviyor; bazilari ise onu sevmiyor. Maksadi Ali b. Ebitalip idi.” Ummu Seleme: “Sen nasil? onu seviyor musun? Yoksa ona düsman misin? diye sordu; Umre : “Ben ne onu seviyor ve ne de ona dusmanlik besliyorum” dedim. Bunun üzerine Ummu Seleme aba hadisini anlatarak söyle dedi Allah, “Sadece siz Ehl-i Beyt’ten her türlü kusur ve pisligi gidrermeyi ve sizleri tertemiz kilamayi irade etmistir...” ayetini indirdi; evde sadece Cebrail, Resulullah, Ali, Fatima, Hasan ve Hüseyin var idi. Ben Ya Resulullah, ben de Ehl-i Beyt’ten miyim? diye sordum. Resulullah Allah katinda senin için hayir vardir; dedi. Ben, soruma evet diye karsilik vermesini arzu ediyordum; o zaman evet diye cevap vermesi günesin dogup isigini saçtigi her seyi bana vermekten daha sevimli idi. (Müskül’ül-Asar c. 1 s. 336) Görüldügü gibi, Resulullah ayette geçen Ehl-i Beyt kelimesi hakkinda her hangi bir yoruma yer birakmamak için abasini Ehl-i Beyt’inin üzerine örterek bu Ehl-i Beyt’en maksadin kimler oldugunu açik bir sekilde ortaya koymustur. Resulullah’in bunlari bir abanin altinda toplamasi ve hatta bir çok nakilde yer aldigi üzere Ummu Seleme’nin bile onlarin yanina katilmasina engel olmasi Ehl-i Beyt’in kim olduklari hakkinda her türlü süpheyi ortadan kaldirmak içindir. Peygamber’in hanimlarindan hiç birinin bu ayetin kendisi hakkinda nazil oldugunu iddia etmemesi de bu ayette geçen Ehl-i Beyt kelimesinin açik bir sekilde Peygamber’in döneminde Hz. Ali, Hz. Fatima, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin’e tahsis edildigini göstermektedir. Ehl kelimesinin asil mana itibariyla de zevceye denilmedigini lugat kitaplarini incelemekle anlamak mümkündür; hatta Sahih Müslim’de varolan Zeyd b. Arkam’in hadisi de bunu göstermektedir. Sahih Muslim’de nakledildigi üzere “Zeyd b. Arkam’den Ehl- i Beyt’ten kimler kast edilmistir? Acaba maksat Peygamber’in hanimlari midir? diye sorulunca, Hayir, Allah’a yemin ederim ki, hanim kocasiyla uzun bir dönem yasar sonra kocasi onu bosar ve o kendi babasina ve ailesine döner, dedi. (Sahih-i Müslim Hadis: 4425) Hz. Hüseyin (as)’in evlatlarindan olan yukarida mubarek isimlerini zikrtettigimiz diger dokuz Imam’in Ehl-i Beyt’en oluslari ise, bir önceki Imam’in kendinden sonra gelecek Imam’i sahsen tanitmasi ve Peygamber’in gelecegini bildirdigi on iki imam’dan ve Ehl-i Beyt’ten oldugunu açiklamasi ile sabittir. Söz konusu ayetin Peygamber’in hanimlariyla ilgili ayetlerin siyakinda yer alisina dayanarak bu ayetin Peygamber’in hanimlari hakkinda nazil oldugunu söylemek ise nassa karsi ictihat oldugundan geçersizdir. Yukaridaki açiklamalardan anlasildigi üzere bu ayetin Peygamber’in hanimlari hakkinda nazil oldugunu israrla söyleyen Ikrime ve Mucahit gibi kisilerin sözü temelsiz ve batildir. Bunlarin hadis uydurduklari hatta Ikrime’nin yalan olarak hadis uydurdugu için bir süre Abdullah b. Abbas’in oglu tarafindan tuvaletin kapisin baglandigi ve Mucahid’in Abbasi halifesi Mansur’a istediginiz konuda sizin için hadis uydurabilirim dedigi sabittir. Nesai Mucahid’i taninmis yalancilardan saymistir. Bu zatin Hz Ali’ye karsi düsmanligi da açiktir. (bkz. Vefeyat’ul-A’yan c.1 s.320; Delail’us-sidk c. 2, s95) 2. Selam Hadisi Sahih Tirmizi Musnet Ahmet ve Musnet Teyalisi ve Mustadrek’us-Sahiheyn’de Ust’ul-gabe’de yine Mecme’uz- Zavait, El-Istib ve bir çok diger hadis ve tefsir kaynaginda nakledilmistir ki: Resulullah (s.a.a) alti ay boyuncz sabah namazi için çiktiginda Hz. Fatima’nin kapidina ugrayarak söyle derdi: Namaz vaktidir Ey Ehl-i beyt! Gerçekten Allah sizden her türlü kusur ve kötüügü gidrmek ve sizleri tertemiz kilamak istemektedir. Hakim, Ma’rifet Ulumul- Hadis adli eserinde bu hadisin Abdullah b. Abbas ve baskalari yoluyla mütavetir olarak nakledildigini kaydetmistir. 3. Mubahele Olayi Muslim Sahihin’de kendi senediyle Sa’d b. Ebi Vakkas’tan söyle nakletmistir ki: “Gelin çocuklarimiz ve çocuklariniz kadinlarimizi, kendimizi ve kendinizi çagiralim ve sonra beddua edip yalvaralim da Allah’in la’netini yalancilarin üzerine okuyalim.” ayeti nazil olunca Resulullah (Allah’in salat ve selami ona ve Ehl-i Beyt’ine olsun) Ali, Fatima, Hasan ve Hüseyin’i çagirarak söyle buyurdu: Ey Allah’im! Bunlar benim Ehlimdir.” Ayni hadisi Tirmizi, Sünen’inde ve Ahmet b. Hanbel Müaned’inde rivayet etmislerdir. Ahmed’in naklinde hadisn sonu söyledir: “Bunlar benim Ehl-i Beytimdir.” Peygamber (s.a.a)’nin mubahele olayinda hanim ve yakinlarindan hiç birini kendisiyle götürmemesi ve sadece Ali, Fatima, Hasan ve Hüseeyin’i kendi yanina alip bunlar benim Ehl-i Beyt’imdir diye buyurmasi yine Ehli Beyt’in yalniz bunlardan ibaret olduguna delildir. Yukaridaki açiklamalar üzerinde iyice dikkat edilirse anlasilir ki, Ehl-i Beyt’en maksat yalniz yukarida isimlerini zikrettigimiz belirli kisilerdir. Buna göre Ehl- i Beyt’ten olmak için falan sart gerekir demek yersiz olur. Evet Ehl-I Beyt kelimesinden Resulullah’in akraba ve yakinlari veya soy olarak Resulullah (s.a.a)’in soyundan olan her kes kast edilirse ve buna hatta Peygamber’in hanimlari da eklenirse o zaman “Birisinin Ehli-i Beyt’ten olabilmesi için Peygamber’in sünnetine uymasi gerekir Eger Hz Muhammedin sünneti seniyesine tabi degilse ehli Beyten olmiyacagi ehli ilimce belirlenmistir.” demek bir anlam ifade eder; ama biz yukarida açikladigimiz gibi Ehl-i Beyt kelimesi Kur’an ve Hadislerde böyle bir anlam ifade etmemektedir. Ehl-i Beyt sadece yukarida ismi geçen sahsiyetlerdir. Bunlarin ise sünnetin gerçek açiklayici ve koruyuculari olduklari, ilim ve takvada kendi dönemlerinde her kesten üstün olduklari tarihini inceleyen her kes için süphe götürmeyen bir hakikattir. Biz arastirmaci kardeslere ip ucu vermek gayesiyle Ehl-i Beyt imamlarinin kimler olduklarini açikça yazan ve hatta onlarin faziletleri beyan eden bazi Ehl-i sünnet alimlerinin isimlerini kaydediyoruz: 1-Semsuddin b. Tulun Bu zat Ehl-i Beyt imamlarinin fazileti hakkinda Eleimme el-Isna aser kitabini yazmistir. 2- Sablenci Safii Ehl-i Beyt hakkinda Nur’ul Ebsar kitabini yazmistir. 3- Semsuddin Zehebi Siyer A’lam en-Nubela’da 4- Fazl b. Ruzbehan Bu zat on iki Ehl-i Beyt imaminin fazileti ve onlara salavat getirimekle ilgili olarak bir kitap yazmistir. 5- Ibn-i Hacer Mekki, Bu sahis sözüm ona Rafizilerin reddiyesi olarak yazdigi Es- Sevaik el- Muhrika adli eserinde on iki imami sayarak bunlarin kendi zamanlarainda Peygamber’in soyundan gelen en faziletli kisiler olduklarina itiraf etmistir. 6- Muhyiddin Arabi Futuhat-i Mekkiye’sinde on iki Ehl-i Beyt imamini sayarak bunların yüce sahsiyetlerini açiklamistir. 7- Kunduzi Hanefi On iki imam’in faziletleriyle ilgili olarak kaleme aldigi degerli ve kapsamli eseri Yenabil Mevedde’de Ehl-i Beyt’in yukarida saydiklarimiz oldugunu ve bunlarin ilahi makam ve faziletlerini sahih senetli hadislerle isbatlamistir. 8- Ebu reye El-Ezva Alessünnetunnebeviyye adli eserinde. Allah’a hamd olsun bizi bu yüce gerçege hidayet ettigi için; Eger bizi hidayet etmeseydi bizler hakki bulamazdiz. |
2- Velayet ayetindeki "ve hum rakiun (ruku eder halde iken)" kelimesini, "gönülden rıza göstererek, Allah'a kalben teslim olarak zekatını verirler" mana vermek doğru mudur? |
|
Bu
mana yanlıştır çünkü: |
3- Meveddet ayetinde yakınlardan maksat kimlerdir? |
|
Bu
ayetteki yakınlardan maksat Peygamber’in yakınları yanı Ehl-i Beyt’tir. Başka
manalar yanlıştır. Çünkü: |
4- Kuranda namaz kelimesine karşılık gelen arapça kelime nedir. Bu kelime kuranda kaç kere geçiyor? |
|
Namaz kelimesinin karşılığı olan Salat kelimesi isim kipinde 62 defa (tekil ve çoğul olarak) Kur'an-i Kerim'de kullanılmıştır. Salat (Salave) kökünden türeyen fiil ve mekan kipi sözcükleri de buna eklersek toplam olarak yaklaşık 90 defa namaz kelimesinin karşılığı olan salat kelimesi Kur'an'da kullanılmıştır. |
5- Caferi inanç esaslarına göre kur'an da ehl-i beyt suresi var mı ,yok mu ? |
|
Kur’an-ı Keirm 114 Suredir.
Ve bu sureler tüm Müslümanlarca bilinen surelerdir. Türkiye caferileri
sitesinin Kuran’-i Kerim bölümünde bu surelerin isimleri ve meali şerifleri
mevcuttur. |
6- Abese suresinde uyarılan peygamberimiz (as)mıdır?değilse kimdir?eğer uyarılan efendimiz ise bunun izahı nasıldır? |
|
Hem Ehl-i Sünnet, hem de Ehl-i Beyt mektebi müfessirlerinin geneli, bu surenin, Hz. Resulullah (s.a.a)’ın Utbe bin Rabia, Ebu Cehil, Abbas bin Ebu Talib, Ubey ve Umeyye bin Halef gibi Kureyş’in ileri gelenlerinden bir grubu İslam’a davet ettiği bir esnada âmâ olan Ümmi Mektum ismindeki sahabenin aniden gelip ısrarla Hazret’e: “Allah’ın sana öğrettiğinden bana da öğret, Allah’ın sana öğrettiğinden bana da öğret” diyerek, Hazret’in konuşmasının bölünmesine yol açtıktan sonra nazil olduğunda ittifak etmişlerdir. Allah Teala bu surede kınar bir dille, hidayet almak için gelen âmâ bir insana karşı birinin, surat asarak, yüz çevirip gereken ilgiyi göstermediğini, buna karşılık zengin olanla ise fazlasıyla ilgilendiğini belirtmektedir. Ancak bunu kimin yaptığını açıkça belirtmemiştir. Fakat sözün akışının zahirinden o kimsenin bizzat Hz. Resulullah’ın kendisi olduğu anlaşılmaktadır. Ehl-i Sünnet ekolünün genelinin görüşü de budur. Hatta naklettikleri hadislerde, Hz. Resulullah (s.a.a)’ın Ümmi Mektum’un bu davranışından rahatsız olarak kalbinde, “Bu Kureyş’in büyükleri, bunun taraftarları sadece köleler, fakirler ve körlerdir” diyeceklerinden endişelenerek böyle yaptığını da kaydediyorlar. Ehl-i Beyt ekolüne gelince, bu konuda iki çeşit hadis gelmiştir. Azınlıkta olan birinci kısım hadislerde Ümmi Mektum’a surat asıp, yüz çevirenin Hz. Resulullah olduğu kaydedilirken, çoğunlukta olan ikinci kısım hadislerde bu işi yapanın Hz. Resulullah olmadığı, aksine o toplantıda hazır bulunan Beni Umeyye’den bir kişinin olduğu ve hatta bazı hadislerde o kişinin Osman bin Afvan olduğu belirtilmiştir. Bu durumda eğer Ehl-i Beyt kanalıyla gelen, bu işi yapanın Beni Umeyye’den bir kişinin olduğunu belirten hadisleri kabul edersek, ortada bir sorun kalmıyor. Çünkü bu taktirde kınanan Hz. Resulullah değil, o toplantıda hazır bulunan ve bu davranışı yapan kişidir. Zaten Allah Teala da bu işi kimin yaptığını açıkça belirtmemiş, sadece önce üçüncü şahıs kipiyle bir kimsenin böyle yaptığını belirtmiş, sonra da onu muhatap alarak, “sen zengin birine önem veriyor, ama kalbindeki Allah korkusuyla bir şey öğrenmek için geleni görmezlikten geliyorsun” diye onu kınamıştır. Ehl-i Beyt alimlerinin önde gelenlerinden Seyyid Mürteza, Tenzih-ül Enbiya adlı kitabında bu görüşü savunmaktadır. O şöyle diyor: “Bu ayetin zahirinden Nebiyy-i Ekrem’e yönelik olduğu anlaşılmamaktadır. Onda o Hazret’e hitap edildiğini gösteren bir belirti de yoktur. Bu ayette kimin yaptığına tasrih edilmeksizin sadece bir olayın vukuundan haber verilmektedir. Hatta dikkatlice düşünüldüğünde maksadın Peygamber’den başkası olduğu anlaşılmaktadır. Zira ayette o kimse yüz asmakla vasıflandırılmaktadır. Oysa Kur’an-ı Kerim ve hadislerde Peygamber-i Ekrem’in düşmanlara karşı bile böyle bir davranışı olmadığı belirtilmiştir; nerde kala hidayet isteyen mü’minlere karşı böyle bir davranışı olsun. Sonra bu ayette o kimsenin, zenginlere fazlasıyla teveccüh gösterirken, fakirleri görmezlikten geldiği anlatılmaktadır. Bunu da o Hazret’e yakıştıramayız. Peygamberimizi tanıyan bir kimse, onu bu sıfatla vasıflandıramaz. Bu onun yüce ahlakı ve kavmine olan şefkatiyle de bağdaşmamaktadır... dolayısıyla bu ayetin ashapdan biri hakkında nazil olduğu ve anlatılan işi onun yaptığı söylenmiştir. Bu durumda biz bu ayetin kimin hakkında nazil olduğundan şüpheye düşsek bile, ondan Hz. Peygamber-i Ekrem’in kastedilmediğinden şüphe edemeyiz... çünkü Allah Teala Peygamber-i Ekrem’i bundan daha az kınanacak sıfatlardan bile tenzih etmiştir.” (Bihar-ül Enbiya c. 17 s. 78 naklen Tenzih-ül Enbiya s. 118) Ehl-i Beyt müfessirleri genellikle bu görüşü benimsemişlerdir. Buna dayanak olarak da Kur’an-ı Kerim’de Hz. Resulullah’ın yüce ahlakını öven ayetlerle Ehl-i Beyt İmamları’ndan bu ayetlerden maksadın Hz. Resulullah olmadığı, aksine Beni Umeyye’den bir kişinin kastedildiğine dair gelen hadisleri göstermişlerdir. Bu müfessirlerden biri de asrımızın büyük Ehl-i Beyt müfessiri Allame Tabatabai’dir. O, El-Mizan adlı tefsirinin 20.cildinin 223.sayfasında yukarıda işaret ettiğimiz Seyyid Murtaza’nın görüşünü onaylayarak bu davranışın Hazret’in yüce ahlakıyla bağdaşmadığını, dolayısıyla maksadın Hazret olmaması gerektiğini belirttikten sonra şöyle devam ediyor: “Oysa Allah Teala, bahsi geçen surenin inmesinden önce Hz. Resulullah’ın yüce ahlakını ululayarak “Sen büyük ahlak üzeresin” buyurmuştur. Bu ayet Nun Suresi’nde vakidir. Surelerin nüzul tertibini belirten bütün rivayetler, bu surenin İkra Suresi’nden sonra indiğinde ittifak etmişlerdir. Bu durumda Allah Teala’nın, bi’setin ilk başında herhangi bir sınır koymaksızın ahlakını ululadığı ve her yönüyle yüce ahlaka sahip olduğunu belirttiği Peygamberini, daha sonraları, kafir oldukları halde zenginlere daha fazla ilgi göstermek ve mü’min oldukları halde fakirlere karşı ilgisiz kalmak gibi bazı ahlaki davranışlarından dolayı kınadığı nasıl düşünülebilir? Yine Allah Teala Şuara Suresi’nin 215.ayetinde Peygamberine; “Yakın aşiretini uyar ve sana tabi olan mü’minlere karşı tevazulu ol” buyurmuştur. Allah Teala bu ayette Peygamberine mü’minlere karşı tevazulu davranmasını emretmektedir. Bu ayet de Mekke’de nazil olan surede vaki olup davetin ilk başlarında nazil olan “Yakın aşiretini uyar” ayetinin devamında yer almıştır. Yine Allah Teala, Hicr Suresi’nin 88.ayetinde; “Onlardan yaşattırdığımız bazı gruplara gözünü dikme, (müslüman olmadılar diye de) onlara üzülme, mü’minlere ise kanadını ger, tevazulu ol” buyurmaktadır. Bu ayetin akışında aleni davetin başlangıcında ise; “Sana emredileni açıkça ilan et ve müşriklerden yüz çevir” buyurmaktadır. Bu durumda Hz. Resulullah (s.a.a)’ın mü’minlere yüzünü ekşitmesi ve onlardan yüz çevirmesi nasıl düşünülebilir? Oysa Allah Teala ona, mü’minlere karşı saygılı olmasını, onlara tevazu göstermesini ve dünya ehlinin dünyasına göz dikmemesini emretmiştir. Sonra; bir fazilet ölçüsü olmadığı halde zenginin zenginliğini fakirin kemaline tercih ederek, fakire karşı yüz asıp itinasızlık etmek ve zengine zenginliğinden dolayı ilgi göstermek aklen çirkin bir olay olup, yüce insani ahlakla bağdaşmamaktadır. Bundan kaçınılmasının gerektiğinin kavranılması için lafzi bir emrin gelmesi de gerekmemektedir.... O halde daha önceden bu hususta bir nehiy gelmediğini farz etsek bile, akıl bu işin çirkinliğine hükmetmektedir. Dolayısıyla da Allah Teala’nın “Sen çok büyük bir ahlak üzeresin” buyurarak yüce ahlakını mutlak olarak ululamış olduğu üstün ahlak sahibi Peygamber-i Ekrem’in böyle bir işi yapması asla düşünülemez. Çünkü ahlak insanın ruhunda yerleşmiş olan bir özelliktir ve devamlı olarak kendine uygun davranışları gerektirir.” Allame, daha sonra Ehl-i Beyt İmamları’ndan gelen, bu surede muhatabın Hz. Resulullah olmadığını ve Beni Umeyye’den bir kişinin bu davranışta bulunduğunu, bunun üzerine de bu surenin inerek onun bu davranışını yerdiğini belirten iki hadisi de naklederek, bu husustaki bahsini sona erdiriyor. Evet, eğer biz Allame ve onun gibi düşünen müfessirlerin bu istilalını kabul etsek ve bu surede Hz. Resulullah’a değil, başkasına hitap edildiğini kabul etsek, artık bir sorun kalmıyor ve bu surenin Hz. Resulullah’ın masumiyetiyle her hangi bir çelişkisi de olmadığı ortaya çıkıyor. Ancak ne var ki, bütün Ehl-i Beyt müfessirleri aynı düşüncede olmamışlardır. Onların içinde bu surede bahsedilen kişinin Hz. Resulullah olduğunu savunanlar da az değildir. Zaten bu suredeki ayetlerin söz akışının zahiri de maksadın Hz. Resulullah olduğunu göstermektedir. Çünkü, Allah korkusuyla ve din öğrenme çabasıyla gelen kişi mutlaka Hz. Resulullah’a gelmiş ve ayet de kendine gelinen kimseye hitaben, “sana Allah korkusuyla çaba harcayarak gelene ilgisiz olup, zengine ise fazlasıyla ilgi gösteriyorsun” buyurmaktadır. O halde ayetlerdeki söz akışı muhatabın Hz. Resulullah olduğunu göstermektedir. Sonra bu surede bahsedilen kimsenin Beni Umeyye’den bir kişinin olduğunu belirten Ehl-i Beyt İmamları’ndan nakledilen hadisler de ahat türünden hadislerdir. Dolayısıyla ilk önce onların senedinin sahih olduğu belirlenmelidir. Senetlerinde bir sorun olmasa bile, ahat türünden hadisler ancak dinin fer-i hükümlerinde, o da Kur’an’ın zahiriyle çelişmediği taktirde hücciyet taşır. Oysa bu konu dinin fer-i hükümlerinden olmadığı gibi, bu hadisler ayetlerin söz akışındaki zahiri anlamla da çelişmektedir. Dolayısıyla bu hadislere pek fazla itimat edemeyiz. Burada önemli olan bu surenin Allame’nin işaret ettiği Hz. Resulullah’ın yüce ahlak sahibi olduğunu belirten ayetle çelişip çelişmediğini belirlemektir. Eğer bu sure o ayetle çelişirse, elbette ki, Hz. Resulullah o yüce ahlakıyla çelişen bir davranışta bulunmaz. Dolayısıyla da bu surenin söz akışının zahirinden istifade edilen anlamdan vazgeçilmeli ve maksadın Hz. Resulullah olmadığı kabul edilmelidir. Çünkü bu durumda mezkur ayet kayıtsız şartsız olarak Hz. Resulullah’ın yüce ahlak sahibi olduğunu açıkça belirtmekte, bu surenin zahiri anlamı ise o Hazret’in bu yüce ahlakla bağdaşmayan bir davranışta bulunduğunu söylemektedir. Açıktır ki, her yerde açık ve nas olan bir beyanla zahiri bir beyan çelişirse, zahiri anlamdan vazgeçilir, açık ve nas olan beyan kabul edilir. Ama bendenizin şahsi kanaati şudur ki, bu surenin zahiri anlamıyla Hz. Resulullah’ın yüce ahlak sahibi olduğunu ifade eden mezkur ayetin açık anlamı arasında herhangi bir çelişki söz konusu olmadığı gibi, o Hazret masumiyetiyle çelişen bir davranışta da bulunmamıştır. Çünkü bu surenin ifade ettiği davranışın o Hazretin yüce ahlakıyla çelişmesi için, Allame’nin de işaret ettiği gibi, bu surenin o Hazretin zengin birine zenginliğinden dolayı itina gösterdiğini ve fakir birine ise fakirliğinden dolayı itinasızlık yaptığını ifade etmesi lazımdır. Oysa bu sure asla böyle bir anlamı ifade etmiyor, aksine bu sure Hazret’in zengin olarak nitelediği kimse veya kimseleri Allah yoluna hidayet etmek için yoğun çaba harcadığını belirtiyor. Dolayısıyla da Allah; “senin bu kadar çaba harcamana gerek yoktur; sen sadece tebliğ etmekle sorumlusun; onların hidayet olmamalarının sorumluluğu sana ait değildir” anlamına gelen bir tabirle Hazret’e bu kadar zahmet ve çaba harcamasının gerekmediğini hatırlatıyor. Nitekim Yüce Allah Kehf Suresi’nin 6.ayetinde yine o Hazret’i uyarmış ve “Neredeyse, inanmadılar diye, onlara üzülerek ve peşlerine düşerek kendini helak edeceksin” buyurarak insanları hidayet etmek uğruna bu kadar çaba harcamasının zorunlu olmadığını hatırlatmıştır. O halde Hazret’in mezkur zenginlere olan fazla ilgisi onların zenginliğinden dolayı değil; onları hidayet etmek ve İslam dinine kazandırmak içindi. Elbette adı geçen Kureyş’in büyüklerini İslam’a kazandırmakla, onların kendilerinin hidayet bulmalarına ilaveten, bu gibi müstekbirlerin baskısı altında inleyen zayıf ve fakir Müslümanların da kurtulup rahata kavuşması ve İslam dininin ilerlemesinin ve hakimiyetinin önündeki en büyük engelin kalkması da söz konusu idi. Dolayısıyla Hazret, bu yüce hedefleri temin ederek Allah Teala’nın rızasını kazanmak için onlara fazlasıyla ilgi göstermekteydi. Allah Teala da bu kadar çaba harcamasına gerek olmadığını bildirmiştir. Hazret’in âmâ olan Ümmi Mektum’a ilgisizlik göstermesine gelince, bu olayı nakleden hadis, tefsir ve siyer kaynaklarına müracaat ettiğimizde, Hazret’in ona karşı gösterdiği bu ilgisizliliğinin de onun âmâ veya fakir oluşundan dolayı olmadığı görülmektedir. Bir kere, Ümmi Mektum edep kurallarına riayet etmemiş ve yüksek sesle mükerrer olarak Hazret’in sözünün arasına girerek Hazret’in bu ciddi konuşmasının kesilmesine ve bölünmesine yol açmıştı. Dolayısıyla da onun uyarılması icap etmekteydi. Hazret’in bu davranışı ise bu doğrultuda gösterilen en doğal bir davranıştı. Sonra Ümmi Mektum âmâ idi ve Hazret’in ona surat asmasını görmemekteydi, dolayısıyla Hazret’in bu davranışından onun kalbinin kırılması ve incinmesi de söz konusu değildi. O halde Hazret bir mü’minin kalbini kıracak bir davranışta da bulunmuyordu ki, bunun Hazret’in yüce ahlakıyla bağdaşmadığı söz konusu edilsin. Sadece Hazret ona cevap vermeyi geciktirmişti. Bu da onun kalbini kıracak bir hareket değildi. Çünkü o Hazret’in başkasıyla konuşmakta olduğunun farkına varacak ve tabii olarak Hazret’in o konuşmasını bitirdikten sonra kendisine cevap vermesinin pek doğal olduğunu anlayacaktı. İlaveten tarihe baktığımızda Ümmi Mektum ile Hazret arasında samimiyete varan bir ilişki olduğunu görmekteyiz. Ümmi Mektum’un hatta Hazret’in hanımlarıyla birlikte olduğu halde izin almaksızın Hazret’in evine girmesi bunun delilidir. Dolayısıyla insanın önemli bir işle iştigal halindeyken samimi olduğu arkadaşının cevabını geciktirmesinin, onun kalbini kırmayacağı ve ona ağır gelmeyeceği açıktır. O halde bu açıdan da Hazret’in ona ilgisiz kalması pek doğal kabul edilen bir davranıştır, Hazret’in yüce ahlakıyla da hiç çelişkisi olmadığı gibi günah sayılacak bir eylem de değildir. O halde Hazret bu olayda yüce ahlakı ve masumiyetiyle çelişen bir davranışta bulunmamıştı. Olsa olsa Hazret burada evla olan yani daha iyi olan bir davranışı terk etmişti. O da şu ki, Hazret onun bu edep dışı davranışından hiç incinmemesi, yüzünü asmaması ve hemen cevap vermesi idi. Hazret bunu yapmamıştı. Daha iyi olanı terk etmenin ise, ne yüce ahlakla ne de masumiyetle bir çelişkisi yoktur. Çünkü masumiyetin anlamı terk-i evla etmemek olmadığı gibi, yüce ahlak da edep dışı davranıştan hiç etkilenmemek değildir. Masumiyetin anlamı günah işlememek ve görevinde yanlışlık yapmamakla birlikte bilgi açısından hataya düşmemektir. Yüce ahlak sahibi olmak da insanı her halükarda en güzelini yapmaya mecbur kılmıyor. Yüksek ahlak tek tek davranışla değil, genel davranışla ilgilidir. Genel davranışlarında en iyi ahlaki davranışı sergileyen kimse yüksek ahlak sahibidir. Zaten Peygamberimiz de genel davranışlarında davranışların en güzelini sergilemiştir. Ama bazı hallerde de en güzelini sergileyememiştir. Bu onun yüksek ahlak sahibi olmasına bir halel getirmez. Çünkü, bu kavram nispi bir kavram olup genel davranışla orantılıdır. Elbette güzelin daha güzeli ve yücenin daha yücesi vardır. Peygamberimiz diğerlerine oranla en güzel ahlak ve davranışa sahiptir. Ama bunun anlamı bu değildir ki, artık Peygamberimiz bu açıdan son noktaya ulaşmıştır ve kat edeceği hiçbir mesafe kalmamıştır. Hayır, peygamberimizin de henüz kat edeceği mesafesi ve elde edeceği kemalleri vardır ve olmalıdır da. Aksi taktirde Peygamberimizin imtihan üstü bir varlık olması gerekir ki, ne biz buna inanıyoruz, ne de böyle olması mümkündür. Çünkü bir kulun imtihan dışı olması ancak onun kemalin son noktasına varmasıyla mümkün olabilir. Kul olan bir yaratığın da dünya hayatında böyle bir kemale ulaşması imkansızdır. O halde Peygamberimiz de dünya hayatında imtihana tabidir ve kazandığı yüce sıfatlar ve gösterdiği güzel davranışlarla kemal derecelerini kat etmektedir. Bu yolculukta da çoğunlukla en güzelini, bazen de masumiyetle çelişmeyen bundan aşağısını elde etmektedir. Burada akla şöyle bir soru gelebilir: Madem ki, Hz. Resulullah’ın bu davranışı doğal bir davranıştıysa, Allah Teala’nın böyle bir kınamasının olmaması gerekirdi. Peki neden Allah Teala Resulünü bu davranışından dolayı kınıyor? Bunun cevabı da şudur ki, Allah Teala’nın Resulünü kınamasının iki nedeni vardır. Birincisi, her ne kadar Hazret’in bu davranışı doğal bir davranıştı ve ne masumiyet, ne de yüce ahlakla bir çelişkisi yoktu, ama o makamda olandan bundan daha iyisi de beklenmekteydi. Allah Teala’nın kınaması bu daha iyi olanın terk edilmesinden dolayıdır. Yüce mevki sahipleri daha iyi olanı terk etmekle de kınanır. Onlar, başkalarının sorumlu tutulmadığı şeylerden de sorumlu tutulur. Ama bunlar onların masumiyetine bir halel getirmez ve sadece elde edebilecekleri daha üstün bir kemalden mahrum kalırlar. Yani, eğer Hazret Ümmi Mektum’un bu edep dışı davranışı karşısında hiç incinmez ve güler yüzle hemen onun cevabını vermiş olsaydı, daha üstün bir makam elde edebilirdi. Ama Hazret bu fırsatı kaçırmıştı. İşte kınama bundan dolayı idi. Zaten biz, Kur’an-ı Kerim’de ilahi peygamberlere isnat edilen günah ve benzeri kavramların hep bundan dolayı olduğu inancındayız. Bunun aksinin olmasının da imkansız olduğunu peygamberlerin masumiyetini konu edinen ilgili kitaplarda ispatlamaktayız. Bendeniz, sitemizin “İnanç Esasları”nın Nübüvvet bölümünde masumiyetle ilgili açıklamada bulunmuşum. Bu hususta o bölümü de gözden geçirmenizi tavsiye ederim. İkincisi ise, orada hazır bulunanların zihninde doğabilecek yanlış anlamayı önlemek içindir ki, onlar İslam dininde de zenginliğin bir değer ölçeği kabul edildiğini sanmasınlar. Evet, İslam dininde değer ölçeği sadece kişinin inanç derecesidir. O fakir, âmâ ve köle olsa bile, bu üstün değere ve hakikati anlamaya hazır olan bir kalbe sahipse, değer taşımaktadır. Böyle bir değerden yoksun olursa, dünya metası açısından zamanın Karun’u bile olsa hiçbir değer sahibi değildir. |
7- (ve ne oluyor sizle de Allah yolunda mallarınızı harcamıyorsunuz? ve Allahındır göklerin ve yeryüzünün mirası; Mekke'nin fetihten önce Allah için mal veren ve savaşanlar, daha sonra harcayıp
savaşanlarla eşit değildir. Onların derecesi, sonradan Allah yolunda harcayan
ve savaşanlardan daha yüksektir. Bununla beraber Allah hepsine de en güzel
olanı [Cenneti] vâdetmiştir.) [Hadid 10] |
|
Bu ve bundan sonraki
ayetlerde hitap müminleredir yoksa imanı izhar edip kalbinde küfrü gizleyen
münafıklar ve bunun gibi sonunda imandan çıkan kimselerin bundan müstesna
olduğunda kimse şüphe etmemiştir. Çünkü amelin kabul olmasının şartı mutlak
surette imandır |
8- Kuranı kerimin bir ayetinde,YE BENİ İSRAİLE ÜZKÜRU NİMETİYE ELLETİ ENAMTU ALEKUM VEENNİ FADDALTEKUM ALAL ALEMİN.ayette zikredilen beni israilin üstünlüğü ehli beytle bağlantısı varmıdır? |
|
YE BENİ İSRAİLE ÜZKÜRU NİMETİYE ELLETİ ENAMTU ALEKUM VEENNİ FAZZALTEKUM
ALAL ALEMİN "Ey İsrail oğulları, size verdiğim nimetimi ve sizi (bir
zamanlar) âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın" (Bkara:47 ve 122)
ayetleriyle ilgili olarak sorunuzu açık bir şekilde ifade etmemişsiniz. Ama bu
ayetlerle ilgili olarak şöyle bir soru akla gelebilir ki: Eğer İsrail oğulları
alemlere üstün kılınmışlarsa Ehli Beyt Mektebindeki İslam Peygamberlerinin ve
onun masum Ehli Beyt'nin (12 İmam'ın) İsrail oğulları dahil olmak üzere tüm
insanlardan üstün olduğuna dair inançla çelişmez mi? Bu sorunun cevabi kısaca
şöyledir. Bu ayet-i kerimeler tek başına değil diğer ayetler ve kesin hadisler
ışığında ele alınıp manası anlaşılmaya çalışılmalıdır. Başka bir ifadeyle her
ayet ancak İslam'daki temel ilkeler çerçevesinde yorumlanıp açıklanabilir
Kur'an ve İslam bir bütündür; ve her ayet bu bütünün bir parçası hgükmündedir;
diğer ayet ve hadislere karşı inmiş bir şey değildir. Kur'an-i Kerim mantığında
İslam ümmeti en üstün ümmettir. |
1- Öğle namazını özel vaktinde kıldıktan belli bir zaman sonra (mesela 20 dakika sonra) cem kasdı olmaksızın ikindi namazı kılınabilir mi? |
|
Kılınabilir. Cem' kasdi diye bir şey gerekli değildir. |
2- Namaz kılarken 3 yaşındaki oğlum sırtıma çıkıyor ve ben namaz dışında bir hareket yapmadan oğlum sırtımda iken namaz kılıyorum.Bu namazı bozar mı? |
|
Namazda özellikle kıraat ve zikir söylerken şart olan tuma'nine (sükunet)'i bozmazsa bu kendiliğinde namazı batıl etmez. Aksi taktirde namazı bozar. |
3- Abdest alırken kollarımıza avcumuzla su dökmek yerine, kolarımızı çeşmenin altına getirerek çeşmeden akan su ile kollarımızı yıkamamız caizmidir? |
|
Bunu bir sakıncası yoktur. Ancak yıkamanın tekrarlanmaması için su kollara ulaştıktan sonra tekrar aynı yeri el veya ikinci defa çeşmeyle yıkamak gerekir. |
4- Ayaklarımızı meshederken ayaklarımızı bir yere basmak şart mıdır? Ayaklarımız havada olsa (ayağı hareket ettimeden) ayağımıza mesh yapabilirmiyiz? |
|
Ayakları yere koymadan örneğin bir duvara veya diz üzerine yaslayarak hareket etmeyecek şekilde tutarsa sakıncası yoktur. |
5- Vücudumuzdan kan akması abdesti bozar mı? |
|
Bozmaz. |
6- Ehl-i Sünnet memleketlerinde ezan okunduktan en az kaç dakika sonra iftar etmeliyiz? |
|
Genel ölçü olarak gün battıktan sonra doğu tarafına yansıyan parıltı ve ışıltının (kızıllığın) başımızın üzerinde batıya doğru kaymasını beklemek gerekir. Müşahedelerimiz kadarınca bu, söz konusu ezanlardan en geç 15 dakika sonra gerçekleşir |
7- Bankalardan enflasyon oranı altında miktar ile kredi almak caizmidir? |
|
Kredi almak, aldığı paradan daha fazlasını vermeği gerektirirse bu haram olan rıbayı girer ve haramdır. Bunun enflasyon oranın altında olması taklit mercii olan müçtehitlerimizin genelinin görüşüne göre bir şeyi değiştirmez. |
8- Mut'a nikahı ile ilgili Burhaneddin adlı şahsın yazısı ve yazının cevabı. |
9- Ramazan ve Kurban bayramlarında oruç tutmanın hükmü haramdır. bundan hiç şüphemiz yok.Velakin Gadir-iHum bayramında niçin oruç tutmanın hükmü Helal dir? |
|
1. Bayram
ve şenliği sadece maddi boyutumuz açısından değerlendirsek oruçla bayramın
bağdaşmaması düşünebiliriz. Ancak insanın iki boyutlu bir varlık olduğunu
dikkate alınırsa şenliğinin de iki boyutlu olduğu anlaşılır; maddi şenlik;
yemek, içmek vb. helal zevklerin eşliğinde olduğu gibi, manevi şenlik ise,
doğru inanç sahibi olmak, ilim ve maneviyat kazanmak ve Allah’a yönelmemizi
sağlayan amelleri yerine getirmekle olur. Peygamber (s.a.a.) bir yandan dünyada
kedisine sevimli olan nimetlerden söz ederken, diğer yandan, “Beni en çok
sevindiren (gözümü aydınlatan) nazmadır” diye buyurmuştur. |
10- Bazılarımız ilaç lazım olduğunda başkalarının BAĞ-KUR adı verilen sigorta kartı na benzer bir belgesi ile çok cuz-i bir meblağ karşılığında ilaçlarını temin edebilmektedirler, ve bu da devlet tarafından yasaklanmıştır,Çünkü bu ilaç parasının geri kalan meblağı devlet tarafından ödenmektedir, bunun şe-ren bir sakıncası varmıdır? |
|
Taklit merci'lerinden fetvalarını alabildiklerimize göre başkasına ait olan bir belgeyi örneğin başkasına ait BAĞ-KUR v.b. sigorta kartını kullanarak ucuz ilaç almak, Müslüman bir ülkede yürürlükte olan kanunlara aykırı ise haramdır. |
11- Namazı neden türkçe kılamıyoruz? |
|
Şüphesiz namaz bir ibadet olarak Allah Teala’nın emrettiği
şekilde ve İslam’da açıklandığı üzere yerine getirilmelidir. Ve bu dinin apaçık
hükümlerindendir. |
12- Neden ehli-shia ehli-sünnetten 15 dakika sonra iftarini veya namazini kiliyor? |
|
Ehli Beyt imamlarından elde bulunan sahih hadislere göre
akşamın oluşunun ölçüsü güneşin batı ufuklarında gözden kayboluşu değildir.
Güneşin gözden kayboluşuyla birlikte, doğu ufuklarındaki güneşin ışınlarının
oluşturduğu parıltı ve kızıllığın kaybolması da gerekir. Başka bir ifadeyle
güneş batı tarafında olduğunda, ışınları karşı tarafa yansır ve doğu tarafının
yüksek yerlerinde örneğin yüksek dağların başında güneş ışıklarından oluşan
kızıllık gözükür; eğer doğu tarafında yüksek bir dağ ve benzeri bir şey olmasa
bile güneş ışınlarının etkisi sonucu doğunun gök ufuklarında bu kızıllık
görülür. Güneş, yerin hareketi sonucu batı ufuklarında aşağı indikçe söz konusu
parıltı ve kızıllık da karşı taraftan yani doğudan batıya doğru çekilir; güneş
tam batınca bu kızıllık insanın baş tarafından geçerek batıya doğru kayar ve
böyle olduğunda güneşin tam olarak battığı anlaşılır yani şer'i ölçülere göre
akşam olur. Oysaki Ehl-i sünnette yaygın olan görüş şu ki, akşam namazının
vakti güneşin gözlerden kaybolmasıyla başlar. Hatta bazı Ehl-i sünnet alimleri
batı tarafında bir dağ olur da güneş dağın diğer tarafına geçme sonucu
gözlerden kaybolursa bunu bile akşamın olması için yeterli bilmişlerdir. Ama
Şia uleması arasında yaygın olan görüş bunun aksinedir. Şia uleması, Ehli Beyt
imamlarından gelen sahih hadislere dayanarak akşam namazının vaktinin yukarıda
açıklandığı üzere güneşin tam batışı, yani doğudaki kızıllığın insanın başının
üzerinden batıya geçmesiyle gerçekleştiğine inanırlar. Sahib-i Cevahir bu
görüşün şia uleması arasında fetva, amel ve nakil yönünden mutlak şekilde
meşhur olduğunu nakleder. (Cevahir'ul Kelam c.
7 s. 109) . Kuleyni Furu el-Kafi'de (c.
1 s. 77) ve Tusi Et-tehzib'de (c1
s. 141) İmam Muhammed Bakır'dan (Allah'ın selamı ona olsun) şöyle
nakleder: |
13- Merak ettigim bir konuda namazlarin cemi meselesi.Acaba Resulullah(S.A.V.) Efendimiz devamli cem ederekmi kilmis.Yoksa bazi zamanlardami,yada zaruret halindemi yapmis.Su anda hanefi fikihinda sadece Hacda yapiliyor.Ve diger vakit namazlarda yapilmiyor.Caferi fikihinda bu durum nasil.Kaynaklarla belgelendirirsek memnun olurum. |
|
Sormuş olduğunuz Caferi mezhebine mensupların öğleyle ilkindi, akşamla yatsı namazlarını birlikte kılmalarının gerekçesine dair sorunuzu yanıtlamadan önce, Caferi mezhebinin namazların vakti hakkındaki görüşlerine kısaca bir değinmek istiyorum. Caferi mezhebine göre öğleyle ikindi, akşamla yatsı namazlarının vakti, özel, ortak ve fazilet vakti olmak üzere üç kısma ayrılır. Öğle namazının özel vakti, öğle vaktinin girdiği andan itibaren bir öğle namazının kılınabileceği kadar bir süredir. Yani bu vakitte eda kastıyla yalnızca öğle namazı kılınabilir. Eğer bu vakitte yanlışlıkla bile ikindi namazına niyet etmiş olur ve namazını tamamladıktan sonra onu öğle namazının özel vaktinde kılmış olduğunun farkına varırsa, mutlaka öğle namazını kıldıktan sonra ikindi namazını tekrar kılmalıdır. Ama o vakitte kaza namazı veya nafile namazı kılabilir. Çünkü bu, öğle namazının kazaya kalmasına sebebiyet vermez. Zira aşağıda açıklayacağımız üzere henüz öğle namazının ikindi namazıyla ortak olduğu genel vakti bakidir ve o süre zarfında öğle namazını kılabilir. İkindi namazının özel vakti ise, akşam namazının vaktinin görmesine, bir ikindi namazının kılınabileceği kadar bir süre kalıncadır. Yani bu vakitte yalnızca ikindi namazı kılınabilir ve eğer bir insan, o zamana kadar öğle namazını kılmamış olursa, artık onun öğle namazı kazaya kalmıştır; dolaysıyla o vakitte öğle namazını bırakmalı ve ikindi namazını kılmalıdır; sonra da öğle namazını kaza niyetiyle yerine getirmelidir. Hatta ikindi namazını kılmamış olan bir insan o vakitte kaza veya nafile namazı da kılamaz. Çünkü bu ikindi namazının kazaya kalmasına sebep olmaktadır; bilinçli olarak da bir namazı kazaya bırakmak caiz değildir. Öğle ve ikindi namazlarının müşterek vakitleri ise, bu iki vakit arasında kalan süredir. Ancak mutlaka bu iki namaz tertip üzere kılınmalıdır; yani önce öğle namazı daha sonra da ikindi namazı kılınmalıdır. Eğer bir insan bilinçli olarak bu süre zarfında ikindi namazını öğle namazından önceye geçirirse, ikindi namazı batıl olmuş olur. Dolayısıyla mutlaka öğle namazından sonra ikindi namazını da kılmalıdır. Fakat, bu süre zarfında yanlışlıkla öğle namazını kılmadan ikindi namazına niyet eder ve henüz namazını sona erdirmeden yanlışlığının farkına varırsa, niyetini öğle namazına çevirmeli ve namazını öğle namazı niyetiyle sonra erdirmeli, sonra da ikindi namazını kılmalıdır. Ama eğer bu namazını sona erdirdikten sonra bu hatasının farkına varırsa, onun kılmış olduğu bu namazı sahih sayılır ve yalnızca öğle namazını kılması icap eder. Çünkü bu taktirde vakit açısından ikindi namazına bir halel gelmemiştir ve o öğle namazıyla müşterek olduğu kendi vaktinde kılınmıştır. Burada söz konusu olan sadece öğle namazından sonra kılınması gerektiği şartına, yani tertip şartına riayet olunmamıştır. Bu da yanlışlıkla olduğundan ona bir halel getirmez. Çünkü tertip şartı bilinçli hallerde şarttır; bilinçsiz hallerde değil; yani insan bilinçli olarak ikindi namazını öğle namazından önce kılamaz, ama eğer unutkanlık sebebiyle bu şarta riayet etmezse, ikindi namazı öğle namazının özel vaktinde kılınmadığı taktirde bunun bir zararı yoktur. Öğle namazının fazilet vakti ise, bir şeyin öğle vaktinin girmesinden itibaren doğuya doğru uzamaya başlayan gölgesinin, kendi boyu kadar uzayıncaya kadardır. Yani bu süre zarfında öğle namazını kılmak daha faziletlidir; ve öğle namazını bu süreden sonraya erteleyerek, ikindi namazıyla ortak olduğu geri kalan vakitte kılmak onun faziletini azaltır. İkindi namazının fazilet vakti ise, bir şeyin öğle vaktinin girmesinden itibaren doğuya doğru uzamaya başlayan gölgesinin o şeyin boyunun yedide dördü miktarıca uzaması anından başlar ve o şeyin boyunun iki katı kadar oluncaya kadar devam eder; yani ikindi namazını bu süre zarfında kılmak daha faziletlidir ve bu süreden önce veya sonra öğle namazıyla ortak olduğu geri kalan vakitte kılmak onun faziletini azaltır. Akşam ve yatsı namazı için de aynı şeyler söz konusudur; yani onların da özel, ortak ve fazilet vakitleri vardır. Bununla ilgili açıklamalar, Caferi mezhebinin ilmihal ve fıkıh kitaplarında mevcuttur. Fakat söz fazla uzamasın diye biz bunun da açıklamasına girmiyor ve ilgili fıkıh ve ilmihal kitaplarına müracaat etmenizi tavsiye ediyoruz. Sabah namazına gelince, onun başka bir namazla ortak olduğu müşterek vakti yoktur. Onun vakti fecr-i sadık denen sabah ezanı vaktinden başlar ve güneşin doğmasına kadar devam eder. Ancak sabah namazının da fazilet vakti vardır. Sabah namazının fazilet vakti, sabah ezanından itibaren güneşin doğmasından önce doğu ufkunda beliren kızartının ortaya çıkmasına kadar devam eder. Caferi mezhebinin fıkıh kitaplarında namaz vakitleriyle ilgili bu hükümlerin delilleri mevcuttur. Şimdilik bizi bu hükümlerin dayanakları ilgilendirmemektedir. İsteyen ilgili fıkıh kitaplarına müracaat ederek bu hükümlerin gerekçelerini görebilir. Zaten sizin sorunuz da bu husus değildir. Siz, Caferi mezhebi mensupları arasında yaygın olan öğleyle ikindi ve akşamla yatsı namazlarını birlikte kılmalarının gerekçelerini sormuşsunuz. O halde bu husus üzerinde durmamız icap eder. Aziz kardeşim, yukarıdaki öğleyle ilkindi ve akşamla yatsı namazlarının vakitleriyle ilgili açıklamamız, Caferi mezhebi mensuplarının bu namazları birlikte kılmalarına ışık tutmaktadır. Yani, Caferi fıkhında bu namazların vakitlerinden bir bölümünün ortak vakit kabul edildiğinden bu ortak vakitte bu namazların tertip üzere birlikte kılınmasında bir sakınca görülmemektedir. Peki Caferiler bu görüşlerinde neye dayanmaktadırlar? Acaba gerçekten bu namazların ortak vakitleri var mıdır? İşte bu soruların cevabını bulmak için baş vurabileceğimiz tek kaynak Kur’an-ı Kerim ve Hz. Resulullah (s.a.a)’ın sünnetidir. Bu konuyu Kuran-ı Kerim ve Hz. Resulullah’ın sünnetine sunmadan önce, şunu belirteyim ki, sizin de belirttiğiniz üzere, bütün Müslümanlar hac mevsiminde Arafat’da öğle namazından hemen sonra ikindi namazını kılarlar, buna da “cem-i taktim” denir. Keza, Müzdelife’de akşam namazını erteleyip yatsı namazıyla birlikte kılarlar, buna da “cem-i ta’hir” denir. Bu hususta hiçbir ihtilaf yoktur. Dayanakları ise, Hz. Resulullah (s.a.a)’dan gördükleri uygulamadır. Hz. Resulullah hac amelini yerine getirirken bu uygulamayı yapmış ve bunun aksi bir uygulama hazretlerinden görülmemiştir. Dolayısıyla bütün Müslümanlar bu uygulama üzerinde ittifak etmiştir. Hac dışındaki durumlara gelince, Hanefi mezhebi, ister sefer hali olsun, ister mukim hali, hiçbir halükarda bu namazların birlikte kılınamayacağı görüşünü ileri sürürken, Şafii, Maliki ve Hambeli mezhepleri bu namazların sefer halinde birlikte kılınabileceği, mukim halinde ise, ayrı ayrı kendilerine has kabul ettikleri vakitte kılınmaları gerektiği fetvasını vermişlerdir. Seferi olmak hariç, yağmur, korku ve hastalık gibi mazeretlerden dolayı da birlikte kılınıp kılınamayacağı hususunda ise, ihtilafa düşmüşler; bazıları bu mazeretlerden dolayı da birlikte kılınabileceklerine cevaz verirken, bazıları da bu hallerin birlikte kılmaya cevaz vermediğini savunmuştur.Caferi mezhebinin görüşünü de yukarıda gördünüz; bu namazların ayrı ayrı kendi fazilet vakitlerinde kılınmalarının daha faziletli olduğu kabul edilmekle birlikte, tertip üzere ortak vakitte beraber kılınmalarının da caiz olduğu kabul edilmiş, kolaylık olduğundan dolayı da daha fazla bu uygulama yaygınlık kazanmıştır. Peki Caferiler bu uygulamalarını neye dayandırmaktalar? Eğer gerçekten de Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin iddia ettikleri şeklinde bu namazların vakitleri ayrı ise, bu durumda Caferilerin bu uygulamaları yanlıştır demektir. Çünkü, genellikle Caferilerin öğle namazından hemen sonra ikindi namazını ve akşam namazından hemen sonra da yatsı namazını kıldıklarına göre, bu durumda onların ikindi ve yatsı namazlarını kendi vakitlerinden önce kılmaları gerekir. Bir namazı da vaktinden önce kılmak onun batıl olmasına yol açar. Açıktır ki, bu itiraz Müslümanların Arafat ve Müzdelife’de yaptıkları uygulamayla, Şafii, Maliki ve Hambelilerin seferi halde yaptıkları uygulamaya da varittir. Çünkü bu durumda cem-i takdim yaptıkları taktirde ikindi namazıyla yatsı namazının vaktinden önce kılınması gerekmekte ve cem- i ta’hir yaptıkları taktirde de öğle namazıyla akşam namazlarının kendi vakitlerinin dışında kılınması icap eder. Acaba Arafat ve Müzdelife’de bu uygulamayı yapan Hz. Resulullah’ın ve sefer halinde cem etmeğe cevaz veren o kardeşlerimizin namazlarının bir kısmını vaktinin dışında kıldığını kabul etmek mümkün müdür? Açıktır ki, böyle bir şeyi söylemek mümkün değildir. Oysa Ehl-i Sünnet kardeşlerimiz, genellikle Caferilere, “biz beş vakit namazımızı kendi vaktinde kılıyoruz; siz ise beş vakti üç vakte indirmişsiniz ve namazının bir kısmını vaktinin haricinde kılıyorsunuz” itirazını yapıyorlar. Eğer bu itiraz doğru olursa, yukarıdaki durumlar için de aynı şey söz konusudur. Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin “yukarıdaki durumları sizin yaptığınız uygulamayla mukayese etmek mümkün değildir; çünkü bu durumlarda böyle yapılabileceğine bizzat Hz. Resulullah (s.a.a)’den cevaz gelmiştir ve bu durumlarda böyle yapılmanın caiz olduğu Hz. Resulullah (s.a.a)’in sünnetiyle sabittir” demeleri mümkündür. Onlara cevabımız şudur ki, biz de kendi uygulamamızı Hz. Resulullah (s.a.a)’in uygulama ve sünnetine dayandırmaktayız. Biz bunu kendi yanımızdan çıkarmamışız ki, sizin bu itirazınız yerinde olsun. Bize Ehl-i Beyt kanalıyla ulaşan mütevatir hadisler, Hz. Resulullah (s.a.a)’ın yukarıda işaret ettiğimiz haller dışında da, herhangi bir mazeret olmaksızın mukim halinde namazlarını cem ederek kıldığını belirtmektedir. Biz de Hz. Resulullah (s.a.a)’ın bu sünnetine istinaden bunun caiz olduğunu kabul etmişiz; bir kolaylık olduğundan dolayı da bu uygulama yaygınlık kazanmıştır. Hz. Resulullah (s.a.a)’ın bu uygulaması sadece biz Ehl-i Beyt dostlarının kaynaklarında da yer almamıştır ki, Ehl-i Sünnet kardeşlerimiz; “biz buna itibar etmeyiz, bunlar sizin uydurma hadislerinizdir” desinler. Bu hadisler, Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin en muteber hadis kaynaklarında da yer almıştır. O halde, Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin; “Siz Caferiler, beş vakit namazı üç vakte indirmişsiniz” şeklindeki itirazları yerinde bir itiraz değildir. Sonra; Ehl-i Sünnet kardeşlerimiz, bu namazların vakitlerinin onları iddia ettikleri şekilde ayrı olduklarını neye dayandırıyorlar? Kur’an-ı Kerim’de böyle bir açıklama yoktur. Aksine Kur’an-ı Kerim’in açıklaması bizim görüşümüzü onaylamaktadır. Bakınız, Allah Tela Kur’an- ı Kerim’de “Namaz, mü’minler için vakitli bir farzdır” buyurmakla birlikte, Hud Suresi’nin 114. ayetiyle İsra Suresi’nin 78. ayetlerinde bu vakitleri bizim inandığımız şekilde açıklamaktadır. Allah Tela Hud Suresi’nin 114. ayetinde şöyle buyuruyor: “Günün iki tarafında ve gecenin ilk yarısında namaz kılın” buyuruyor. Görüldüğü üzere, bu ayette öğleyle ikindi ve akşamla yatsı namazlarının vakitleri birlikte açıklanmıştır. Çünkü günün ilk tarafı sabah namazının vaktidir. İkinci tarafı ise, öğleyle ikindinin vaktidir. Gecenin ilk yarısı da akşamla yatsının vaktidir. O halde bu ayetten biz Ehl-i Beyt dostlarının inancı ortaya çıkmaktadır. Çünkü biz de bu namazların vakitlerinin ortak olduğu görüşündeyiz. Yine, Allah Tela İsra Suresi’nin 78.ayetinde de: “Güneşin zevalından (öğle vaktinden) gece yarısına kadar ve bir de fecir aydınlandığı zaman namaz kılın...” buyuruyor. Görüldüğü üzere, bu ayet-i kerimede de Allah Tela öğleyle ikindi ve akşamla yatsı namazlarının vaktini birlikte açıklamış ve bunları birbirinden ayırmamıştır. Bu da bizim inancımızın aynısıdır. Burada Ehl-i Sünnet kardeşlerimiz; “Evet her ne kadar bu ayetlerde mezkur namazların vakti birbirinden ayrılmamışsa da; Hz. Resulullah kendi uygulamasında bunları, şimdi bizim kıldığımız şekilde ayrı ayrı kılmış, ayrıca hadisi şerifte Cebrail’in bu vakitlerde Hz. Resulullah’a inerek ona nasıl namaz kılacağını öğrettiği yer almıştır; dolaysıyla da bizim uygulamamız doğrudur” diyebilirler. Bunun cevabı da açıktır. Zira bu namazları ayrı ayrı kılan Hz. Resulullah onları herhangi bir mazeret olmaksızın birlikte de kılmıştır. Bundan da şu sonuç çıkar ki, bu namazların vakitleri müşterektir, onları birlikte de kılmak mümkündür ayrı ayrı kılmak da. Ancak Hz. Resulullah daha çok onları ayrı ayrı kıldığına göre, onları ayrı ayrı o vakitlerde kılmak daha faziletlidir. Ancak birlikte kılmanın da hiçbir mahzuru yoktur. Bu da biz Ehl-i Beyt dostlarının görüşlerinin aynısıdır. O halde bir Müslüman’ı böyle bir uygulama yapıyor diye kınamak ve ona “senin namazın olmadı, sen İslam’ın hükmünü çiğnedin gibi itiraz etmek” çok yersiz ve abes bir itirazdır. Biz, Hz. Resulullah (s.a.a)’ın herhangi bir mazeret olmaksızın mukim halinde bu namazları birlikte kıldığını söyledik, ama bu hususu açıklayan hadislerden örnekler vermedik, şimdi bu hadislerden bazılarına işaret etmek istiyorum. Ancak Ehl-i Beyt kaynaklarında yer alan bu hususu açıklayan hadisler, Ehl-i Sünnet kardeşlerimiz için bağlayıcı olmayacağından, Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin kendi temel kaynaklarında yer alan bu hadislerin bazısına işaret edeceğim. Ehl-i Sünnet’in Hambeli mezhebinin kurucusu Ahmet bin Hanbel el-Müsned adlı hadis kitabının 1828 numaralı hadisinde İbn-i Abbas’tan naklen diyor ki: “Resulullah (s.a.a) Medine’de mukim olup seferi olmadığı halde yedi rekatı ve sekiz rekatı birlikte kıldı” Maliki mezhebinin kurucusu olan İmam Malik de el-Muvatta adlı hadis kitabının 300 numaralı hadisinde İbn-i Abbas’tan naklen diyor ki: “Hz. Resulullah (s.a.a) bir korku ve sefer durumu olmaksızın öğleyle ikindiyi ve akşamla yatsıyı birlikte kıldı.” Ayrıca bakınız; Sahih-i Buhari hadis no: 510, Sahih-i Müslim hadis no: 1146, 1153, Sahih-i Tirmizi hadis no: 172, Sahih-i Nesai hadis no: 597, 598, Sünen-i Ebu Davud hadis no: 1024, 1025, Müsned-i Ahmet hadis no: 2426 Yine Müslim kendi hadis kitabının 1147 numaralı hadisinde İbn-i Abbas’tan naklen diyor ki: “Hz. Resulullah (s.a.a) Medine’de bir yağmur veya korku söz konusu olmaksızın, öğleyle ikindiyi ve akşamla yatsıyı birlikte kılardı. Ravi diyor; ben İbn-i Abbas’a “Neden böyle yapardı?” dedim. İbn- i Abbas: “Ümmetine zorluk çıkarmasın diye” cevabını verdi. Ayrıca bu hususta bakınız: Sahih-i Buhari 529 ve 1103 numaralı hadisleri, Sahih-i Nesai 585 ve 599 numaralı hadisleri, Sünen-i Ebu Davud 1027 numaralı hadisi, Müsned-i Ahmet bin Hanbel 1818, 1825, 3336, 2451, 2056, 3094, 2152, 3233 ve 3288 numaralı hadisleri Aziz kardeşim, hadis kitaplarına baktığımızda sahabenin bu sünneti sürekli olarak uyguladıklarını görmekteyiz. Bunun kanıtı Müslim’in kendi hadis kitabının 1154 numaralı ve Ahmet bin Hanbel’in kendi hadis kitabının 2156 numaralı hadislerinde naklettikleri şu olaydır: “Abdullah bin Şakik diyor; bir gün İbn-i Abbas ikindi namazından sonra bize vaaz vermeğe başladı; bu arada sözü uzattı; öyle ki, güneş battı; gökyüzü karardı ve semada yıldızlar belirmeğe başladı. Bu arada insanlar -bir nakle göre de Beni Tamim kabilesinden bir kişi- ona: “Namaz, namaz” diye bağırmaya başladı. Bunun üzerine İbn-i Abbas sinirlenerek ona: “Bana sünneti mi öğreteceksin; -bir nakle göre de bana namazı mı öğreteceksin- ben Resulullah’ın öğleyle ikindiyi ve akşamla yatsıyı birlikte kıldığını gördüm” dedi. Bir nakilde de “biz Resulullah’ın döneminde iki namazı birleştirerek kılardık” dediği geçmektedir. Bunun bir başka örneği de Buhari’nin ikindi namazının vakti bölümünde naklettiği şu olaydır. Buhari’nin 516 ve 988 numaralı hadislerinde, Nesai’nin 505 ve 506 numaralı hadislerinde ve Ahmet bin Hanbel’in 12762 numaralı hadisinde naklettiği olay şöyledir: “Eba Umame diyor ki; biz Ömer bin Abdulaziz ile birlikte öğle namazını kıldık; akabinde Enes bin Malik’in evine gittik ve onun namaz kıldığını gördük. Ben ona: “Ey amca bu ne namazıdır?” dedim. Enes: “Bu ikindi namazıdır. Bu Resulullah’la kıldığımız onun namazıdır” cevabını verdi. Aziz kardeşim benzeri hadisleri daha da çoğaltmak mümkündür. Biz bu hadislerin tamamına burada yer verecek değiliz. Ancak bu hadislerden anlaşıldı ki, öğleyle ikindi namazını ve akşamla yatsı namazını birlikte kılmak bizzat Hz. Resulullah’ın uygulamış olduğu onun bir sünnetidir. O halde bir kimseyi Hz. Resulullah’ın bu sünnetine uymaktan dolayı kınamak olur mu? Aslında Hz. Resulullah, bu sünneti, İbn-i Abbas’ın hadisinde de geçtiği üzere, ümmetine bir kolaylık olsun diye koymuştur. Hatta hadislerden Hz. Resululah’ın bunu, öyle istisnai olarak değil, sürekli olarak yaptığı anlaşılmaktadır. Çünkü bu hadislerin bir çoğunda süreklilik anlamını ifade eden “Muzari” kipi kullanılmış ve “Hz. Resulullah böyle yapardı” tabiri kullanılmıştır. Bu durumda bu sünnete uymak her Müslüman’ın en doğal hakkıdır. Hiçbir kimse, kraldan daha kral kesilerek Allah ve Resulü’nün koymuş olduğu bir kolaylığa karşı çıkma hakkı yoktur. Özellikle de içinde bulunduğumuz bu asırda Hz. Resulullah’ın koymuş olduğu bu kolaylığın ne kadar elzem olduğu daha belirgin olarak önümüze çıkmaktadır. Çünkü biliyoruz ki, bir çok Müslüman ve dindar insan sırf bu zorlamalar yüzünden Allah’ın farizesini yerine getiremiyor veya birçok vakitte onu ihmal etmek zorunda kalıyor. Birçok insan mamurluk ve benzeri görevlerde bulunduklarından dolayı hem öğle, hem de ikindi vakti namaz kılma imkanına sahip olamıyor; bundan dolayı da namazı kökten terk ediyor. Oysa, eğer biz Allah ve Resulü’nün tanımış olduğu bu kolaylığı onlardan esirgemeseydik, belki de namaz kılanların oranı şimdikinin birkaç katı daha artabilirdi. |
2- Neden sünnilere Ehli Sünnet ismi veriliyor. Bizler sünnet ehli değilmiyiz? |
|
Sünnetten maksat Peygamber’in sünnetine uymak ise gerçek anlamda sünnet
uyanlar Hz. Ali ve onun şiasıdır. Hz. Ali’nin ve şialarının en belirgin
özellikleri Peygamber’in sünnetine tam teslimiyet iken, Ehl-i Beyt’ten ayrı
düşen çoğunluğun önderleri “Bu adam sayıklıyor, Bize Allah’ın kitabı yeter”
diyerek açıkça Peygamber’e ve sünnetine karşı çıkmış ve en azından sünnete
kapsamlı bir şekilde bağlı olmadıklarını ister Peygamber’in hayatı döneminde ve
isterse Peygamber’in vefatından sonra ortaya koymuşlardır. Bu bağlamda
Peygamber’den sonra da sünnetin yazılmasını yaklaşık yüzyıl yasaklamışlardır. |
3- Büyük günahı işleyen bir insanın durumu nedir. |
|
Büyük günahın etkisi konusunda şu görüşler söz konusudur: |
4- İradenin zayıflığı hakkında beni bilgilendirir ve tavsiyede bulunursanız sevinirim. |
|
İlk önce şunu bilmek
gerekir ki irade ve azim insana verilen en büyük ilahi nimetlerdendir. Hatta en
üstün peygamberler olan Hz. Nuh (a.s), Hz. Musa(a.s), Hz. İsa(a.s) ve Hz.
Muhammed (s.a.a)’in ortak vasıfları olarak Ulu’l-azm (azim sahipleri) vasfının
seçilmesi de buna bir işaret olarak değerlendirilebilir. |
5- İmam-ı ali hakkında ve ehl-i beyt hakkında yüzlerce belki binlerce medih ve senakarane ve mübeşşirane ( rabbimizin kitabında ve rasulünün hadislerinde ve sahabelerin kibar-ı kelamlarında v.s. )hakikatlar olmasına ragmen caferilik ( eimme-i isna aşer ) mezhebi veyahut yolu ; şu anda yeryüzünde 1.5 milyar etbaı bulunan alem-i islam içinde neden ??? konum olarak iran ın dışına ve sayı olarak 100 milyon (alem-i islamın yüzde 6-7 sini veyahut yüzde 10 nu ) aşamadı |
|
Bu sorunun cevabının sosyolojik ve psikolojik ve tarihi hatta kelami
yönleri vardır; ancak bu sorunun üzerinde etraflıca durmak bir çoklarının kavmi ve
mezhebi taassup ateşini alevlendireceğinden cevap olarak sadece şu iki noktaya
değinmekle yetiniyoruz: |
6- benim annem zeynel abidin as soyundandır. bir kardeşimizle sohbetimizde bu konudan bahsettim ve bana "hayır senin annen seyyide değildir" "madem senin annen ehl-i sünnete mensup birisidir, o halde senin annen seyyide değildir" dedi. bana bu konuda bilgi verebilirmisiniz. |
|
Ehl-i Beyt mektebinin ulemasına göre bir insanın Peygamber (s.a.a)'in
soyundan olduğunu ispatlanması şu yollardan olur: |
7- Ehlibeyt kelimesinin turkce anlami nedir? Ben ehlibeyt immamlari kavramindan hic bir sey anlamiyorum,lutfen bana bu kavrami aciklayin. Immamlar kac kisidirler? her kes immam olabilirmi? |
|
Ehli Beyt, Arapça
ehl ve Beyt kelimelerinden oluşan bileşik bir kelimedir. Ragıp İsfahani Meşhur Kur’ani
terimler sözcüğü olan Mufredat kitabında ehlin kişiyle soy, vb. yönlerden bir
bağı olan şahıs anlamına geldiğini açıklamıştır. Ekreb’ul Mevarıd adlı tanınmış
lügat kitabında da ehl kelimesinin kişinin akrabaları anlamına geldiği
açıklanmıştır. Beyt kelimesinin ise asıl anlamı ev ve mesken olmakla birlikte
şeref ve tazimi göstermek için kullanıldığı lugat bilginleri tarafından
vurgulanmıştır. Bu bileşik kelimeden maksat Hz Muhammed’in (Allah’ın salatı ona
ve temiz Ehli Beytine olsun) yakın akrabası olduğunda şüphe yoktur. Ancak
burada üzerinde durulması gerekli olan bir husus Kur’an ve Hadis
terminolojisinde Ehli Beyt kelimesinden maksadın kimler olduğudur. Kur’an’da
Ahzap suresi ayet 33de geçmiş ve Allah’ın kendilerin her türlü kusuru
temizlemeyi irade ettiği açıklanmıştır ve bir çok hadislerde Peygamber
(Allah’ın salatı ona ve temiz Ehli Beytine olsun), Ehli Beyt hakkında önemli
tavsiyelerde bulunmuştur. Örneğin sahih bir hadiste kendisinden sonra iki
değerli emanet bıraktığını, bu iki emanetin Kur’an ve Ehli Beyti olduğunu
açıklamış ve Müslümanların bu iki emanete birlikte sarıldığı müddetçe sapıklığa
düşmeyeceğini bildirmiştir. Veya “Ehli Beytimden ayrı düşmeyin onlardan öne
geçmeyin ve onlardan ayrılarak geride de kalmayın ve onlara bir şey öğretmeye
kalkışmayın çünkü onlar sizden daha bilgilidir” buyurduğu sabittir. Yukarıdaki
ayet ve bu konudaki yüzlerce hadis dikkate alınarak Ehli Beytin kimler olduğu
sorusunun üzerinde önemle durulmaya şayan bir konu olduğu ortaya çıkar. Ehli
Beyt Mektebinin alimleri Ehli Beyt’ten maksat Peygamber’in döneminde Hz.
Muhammed’in kendisi Hz. Fatıma Hz. Ali, Hz. Hasan, ve Hz Hüseyin olduğunda ve
Peygamber’den sonra ise Hz. Hüseyn’in soyundan olan dokuz imam olduğunda hiçbir
kuşkuya kapılmamışlardır. Bu hususta en büyük delil Hz. Peygamberden nakledilen
kesin hadislerdir. Örnek olarak bu hususu açıklayan yüzlerce sahih hadislerden
bazılarını aşağıda zikrediyoruz: Ehli Beyt Mektebinin Büyük Muhaddislerden olan
Saduk, Uyun-i Ahbarir-Riza kitabında İmam Cafer Sadık’tan o da babalarından
şöyle nakleder Hz. Ali’den Peygamber’in ben aranızda iki emanet bırakıyorum
hadisinde geçen yakın akrabalarından maksat kimlerdir diye sorulunca Hz. Ali:
Ben, Hasan ve Hüseyin ve dokuz imamlardır ki onların dokuzuncusu Hz. Mehdi’dir.
Bunlar Kur’an’dan Kur’an da bunlardan ayrılamaz...diye buyurmuştur. (bkz Uyun
Ahbar Rıza c.1 s. 46) Hulefa mektebinin önde gelen muhaddislerinden olan Muslim
Kendi Sahih’inde ve Tirmizi kendi süneninde naklederler ki “Gelin çağıralım...”
ayeti indiğinde Peygamber Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin’i çağırarak şöyle dedi
Allahım! İşte bunlar benim yakınlarımdır (Ehli Beytimdir.)” Bkz. Muslim c.4,
1871). Yine Tirmizi kendi Sünen’inde rivayet eder ki, “Allah siz Ehli Beyt’ten
her türlü kusuru gidermek ve sizleri tertemiz kılmak ister ayeti Peygamber’in
Değerli hanımlarından olan Ummu Sele’nin evinde nazil oldu; Bunun üzerine
Peygamber Fatıma Hasan Hüseyin’i çağırdı. Hz. Ali de Peygamber’in kendi
arkasında yer alacak şekilde onların üzerine bir örtü çekti ve şöyle dedi: Allah’ım!
Bunlar benim Ehli Beytim’dir; bunlardan her türlü kusuru gider ve tertemiz kıl;
Ummu Seleme: Ey Allah’ın Elçisi ben de onlarla bir arada olabilir miyim
deyince, Peygamber: Sen kendi yerinde kal; senin sonun iyidir diye buyurdu.
Suyuti’nin nakline göre hadisin sonu şöyledir: Ummu Seleme “Ben Örtüyü
kaldırarak onların yanına katılmak istedim ama Peygamber örtüyü benim elimden
çekti ve senin sonun iyidir, dedi. Ehli Beyt’ten maksadın sadece Peygamber,
Ali, Fatime, Hasan ve Hüseyin olduğunu Ehli Sünnetin de bir çok büyük şahsiyeti
de itiraf etmektedir. Ashaptan Aişe, Ummu Seleme Ebu Said el Hudri Enes b.
Malik ve Vaile de bu görüşü teyit etmekteler. Bizce temel kaynaklara müracaat
edebilen insaf sahibi bir insan için Ehli Beytten maksadın Peygamber, Ali, Fatime,
Hasan ve Hüseyin olduğunda şüphesi kalmaz. Ama ne yazık ki bunun gibi kesin
olan bir çok gerçek tarihte sürekli bazıları tarafından inkar edilmeye
çalışılmıştır. |
8- Bir hadîs-i şerîfde(Ashabım gökteki yıldızlar gibidir; hangisine uyarsanız hidayet bulursunuz) buyurmuşdur. bu hadise bakış açınızı öğrenmek istiyorum. |
|
Biz bu rivâyet hakkında önce bu rivâyetin zayıf, itibarsız ve
uydurma olduğunu itiraf eden Sünni âlimlerin isimlerini kaynaklarıyla birlikte
vereceğiz; daha sonra rivâyetin senetlerini incelemeğe tâbi tutacağız;.
ardından da hadisin muhtevası üzerinde durmağa çalışacağız. |
9- Aşerei mübeşşire yani cennetle müjdelenen on kişi hadisi hakkındaki görüşlerinizi öğrenmek istiyorum |
|
Ehl-i Sünnet arasında çok meşhur olan ve bir kısım sahabe hakkında
sürekli referans olarak gösterilen rivâyetlerden birisi "Aşere-i Mübeşşere
Hadisi" diye bilinen ve güya Allah Resulü'nün ismini vererek cennetle
müjdelediği on kişiyi anlatan rivâyettir. Bu rivâyet hakkında şimdilik
aktarabileceğimiz bazı hususları şöyle sıralayabiliriz: |