<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Caferilik &#8211; Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</title>
	<atom:link href="https://www.caferilik.com/genel/caferilik/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.caferilik.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Mon, 22 Jun 2020 08:16:18 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=5.8.10</generator>
	<item>
		<title>Caferî Mezhebi’nde İbadetler</title>
		<link>https://www.caferilik.com/caferi-mezhebi%cc%87nde-i%cc%87badetler/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/caferi-mezhebi%cc%87nde-i%cc%87badetler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Jun 2020 18:15:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Caferilik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.islamex.com/?p=4697</guid>

					<description><![CDATA[<p>Namaz Namaz, Allah’ın emridir. İslâm’ın temel ve büyük şartlarındandır. Na­maz, Allah’a bir yakarış olup, her Müslümanın ru­hî gıdasıdır ve âlemlerin Rabbi ile kulları ara­sında bir rabıtadır. Geçmiş ümmetlerde de namaz, dua ve Allah’a yakarış ve yöneliş var­dı. Hz. Muhammed ve O’nun Ehlibeyti namaz âşığı idiler. Hz. Resulullah (s.a.a) gecenin büyük bir kısmını namaz kıl­makla geçirirdi. [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/caferi-mezhebi%cc%87nde-i%cc%87badetler/">Caferî Mezhebi’nde İbadetler</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<h1>Namaz</h1>



<p>Namaz, Allah’ın emridir. İslâm’ın temel ve büyük şartlarındandır. Na­maz, Allah’a bir yakarış olup, her Müslümanın ru­hî gıdasıdır ve âlemlerin Rabbi ile kulları ara­sında bir rabıtadır.</p>



<p>Geçmiş ümmetlerde de namaz, dua ve Allah’a yakarış ve yöneliş var­dı. Hz. Muhammed ve O’nun Ehlibeyti namaz âşığı idiler. Hz. Resulullah (s.a.a) gecenin büyük bir kısmını namaz kıl­makla geçirirdi. Hz. Ali bazı geceler yüzlerce rekât namaz kılardı. Sıffin&#8217;de Muavi­ye ile savaşırken, öğle vakti namaza durdu. Ordusunda bulunan İbn Abbas dedi ki: “Ya Emîre’l-Müminin! Şimdi namazın sırası mı?” Ali ona şu cevabı verdi:</p>



<p>Ey Abbas’ın oğlu! Ben na­maz için ve onu yaşatmak için savaşıyorum.</p>



<p>İmam Hüseyin (a.s), Aşûra yani Muhar­rem ayının onuncu gecesi ve günü, o ka­dar düşmana ve başına gelen bütün o be­lâ ve felâketlere rağmen namazını kılıyordu. İmam Zeynelabidin o kadar ibadet eder ve namaz kılardı ki, ona Seyyidu’s-Sâcidin yani secde edenlerin efendisi lâkabı verildi.</p>



<p>Hz. İmam Cafer Sadık (a.s), ölüm döşeğindeyken, bütün ak­raba ve dostlarının hazır bulunması istedi; İmam onlara bakarak şöyle buyurdu:</p>



<p>Bilmiş olunuz ki biz Ehlibeyt’in şefaati namazı hafife alanlara erişmeyecektir.</p>



<p>Hz. Ali şehadeti esnasında bir takım vasiyetlerde bulundu; onlardan biriside şöyleydi:</p>



<p>Namaz konusunda Allah’tan korkunuz, çünkü namaz, sizin dininizin temelidir. Kur’ân’da elliden fazla ayet namazın önemi konusunda nazil olmuştur. Namazı terk eden kimseye cehennem ateşi vaat edilmiş ve ce­hennem ehline, <strong>“Hangi ameliniz sizi cehenneme getirdi? diye sorulduğunda onlar şu karşılığı verirler: Biz namaz kılanlardan değildik.”</strong><a href="#_ftn1">[1]</a></p>



<p>Her halükârda namaz, Caferî mezhebinde farzlar arasında birinci derecede yer alır. Namazın farz ve bir borç olduğunu inkâr eden kimse Kur’ân-ı inkâr etmiş demektir.</p>



<h2>Farz ve Müstehap Namazlar</h2>



<p>Caferî mezhebinde her Müslümanın günlük kılması gereken farz namazlar, on yedi rekât olup beş vakitte kılınır.</p>



<p>Sabah namazı iki rekât, öğle namazı dört rekât, ikindi namazı dört rekât, akşam namazı üç rekât ve yat­sı namazı dört rekâttır.</p>



<p>Sünnet ve müstehap olan namazlar pek çoktur; önemlileri teheccüd denilen gece namazıyla, günlük sünnet namazlardır.</p>



<p>Gece namazı on bir rekâttır. Sünnet namazları ise şöyledir: Sabah namazından önce kılınan iki rekât, öğle namazından önce sekiz rekât, ikindi namazından önce sekiz rekât, akşam namazından sonra üç rekât, yatsı namazından sonra oturarak iki rekât.</p>



<p>İnsan öğle ve ikindi namazlarının sünnetlerinin hepsini, öğle ile ikindinin farzlarından evvel kılamazsa, geri kalanını namazdan sonra da kılabilir.</p>



<p>Tavsiye edilen sünnet namazları kılmanın çok sevabı vardır. Ancak bir Müslüman yalnız farzları kılmak isterse, yine de Müslümanlık ödevini yapmış olur ve sırf sünneti terk etmekle gü­nahkâr olmaz, ancak sünnetin sevabını elinden kaçırmış olur.</p>



<h2>Yolculukta Namaz</h2>



<p>Dört rekât olan namazlar yolculuk esnasında iki rekât olarak kılınır. Bu konudaki hükmü bilen insanın se­yahat sırasında namazı dört rekât kılması caiz değildir. Ancak eğer hükmü bilmiyorsa o başka.</p>



<p>Hz. Peygamber (s.a.a) seferde iken daima dört rekâtlı namazları iki rekât olarak kılmıştır. I. ve II. Halife döneminde de iki rekât kılınırdı. II: Halife’ye, “Dört rekâtlı namazlar neden iki rekât olarak kılınmalı?” diye sorduklarında de­di ki: “Bu, Allah’ın bize verdiği bir hediyedir, hediyeyi kabul etmek gerekir.”</p>



<p>Bu amel Osman’ın devrine kadar devam etti. Os­man hac zamanı Arafat ve Mina’da öğle, ikindi ve yatsı namazlarını dört rekât olarak kıldı. İbn Mesud ve halktan bazıları, “Resulullah’ın sünnetini değiştirdin.” diyerek Osman’a şid­detle itiraz ettiler. Osman özür dilemek mecburiyetinde kaldı ve dedi ki: “Ben Mekkeli bir kadın ile evlendiğim için Mekke ahalisinden sayılırım ve yolcu sayılmam.”<a href="#_ftn2">[2]</a></p>



<p>Osman’dan sonra Muaviye ile Aişe dört rekât kılmaya devam ettiler. Ama Resul-ü Ekrem’in Ehlibeyt’i ile on­lara tâbi olanlar, Hz. Peygamber’in (s.a.a) amelini ölçü alarak daima yolculukta iken dört rekâtlı namazları iki rekât olarak kıldılar ve kılmaya devam ediyorlar.</p>



<h2>Namazların Vakti</h2>



<p>Sabah namazının vakti, fecr-i sadıktan, gü­neşin doğuşuna kadardır. Ama sabah nama­zının fazilet vakti, doğu tarafında kızıllığın görülmesine kadardır.</p>



<p>Öğle vaktinin başlamasından, güneşin batışına kadar olan müddet, öğle ve ikindi namazlarının kılın­ma vaktidir. Bu süre zarfında Müslüman ister camide, ister evde, ister sahrada, isterse dükkânda ve okul­da, nerede olursa olsun, orada dinî vazi­fe ve görevi olan namazı yerine getirebilir. Kılamazsa, kazasını kılmalıdır.</p>



<p>Akşam ve yatsı namazlarına gelince, bunların da vakti, güneşin batmasından gece yarı­sına kadar olan zaman zarfıdır. Bir Müslüman, farz olan bu namazları kılmalıdır. Nitekim Kur’ân’da şöyle buyurulur:</p>



<p>Gündüzün güneş dönüp gecenin karanlığı bastırıncaya kadar (belli vakitlerde) namaz kıl; bir de sabah namazını. Çünkü sabah namazı şahitlidir.<a href="#_ftn3"><strong>[3]</strong></a></p>



<p>Ama en iyisi namazları ilk vaktinde kılmaktır. Öğle namazını öğle vaktinin başından yani vakti tayin için dikilen çubuğun gölgesi bir misli oluncaya ka­dar ve ikindi namazını da çubuğun gölgesi, iki misli oluncaya kadar kılmak daha iyidir.</p>



<p>Akşam namazını ise güneşin batmasından batı tara­fındaki kızıllık kayboluncaya kadar, yatsı namazını da batı tarafındaki kızıllık kaybolduktan, gecenin üçte biri geçinceye kadar kılmak daha iyidir. Bunlar namazların ilk ve faziletli vakitleridir yani bu vakitlerde kılınan namazın seva­bı daha fazladır.</p>



<h2>Namazların Cem (Birleştirilerek) Kılınması</h2>



<p>Yukarıda yazıldığı gibi, öğle ve ikindi namazları ile akşam ve yatsı namazlarının ara verilerek kılınması sünnet ve daha çok sevabı olmasıyla birlikte, Hz. Pey­gamber (s.a.a) Müslümanlara kolaylık olsun diye öğle ile ikindinin ve akşamla yatsı namazlarının bir arada cem yapılarak kılınabileceğine izin vermiştir.</p>



<p>Medine’de Müslümanların evleri Mescid-i Nebi’ye yakındı. Hatta bir zamanlar evlerin kapıları mescide açılıyordu. Müslümanlar öğle namazını kılıyor, ikindi vakti tekrar geliyorlardı. Akşam ve yatsı na­mazlarında da böyle yapıyorlardı. Fakat aşırı sıcak­ta öğle namazını geciktiriyor ve ikindi namazı ile bir­likte kılıyorlardı.</p>



<p>Bazen de yağmurlu günlerde ikindi namazını öğlen namazından sonra kılıp gidiyorlardı. Resulullah yolculuk­ta iken daima öğle ile ikindi, akşam ile yatsı na­mazlarını bir arada kılıyordu. Öğleden sonra yolculuğa çıkmak istediğinde, öğle namazından sonra ikindiyi de kılıp hareket ediyordu. Öğleden önce yolculuk etmeye başlamışsa, öğle namazını erteleyip ikindi namazı ile birlikte kılıyordu. Akşam ve yatsı namaz­larında da böyle yapıyordu.</p>



<p>Bu mesele Ehlisünnet’in hadis kitaplarında mevcuttur. Mezhep âlimleri de buna fet­va vermişlerdir. Hatta Aişe’den Hz. Peygam­ber’in önemli işleri olduğunda ve hastalık halinde iki namazı bir arada kıldığı nakledilmiştir. Bu birkaç mesele hakkında Caferîler ile diğer mezhepler arasında ihtilaf yoktur. Fakat ihtilaf şu konudadır:</p>



<p>Caferî uleması, Müslümanların öğle namazı ile ikindi namazını, öğle vaktinin başlamasından güne­şin batmasına kadar bir arada kılabileceğine, bunun gibi akşam ve yatsı namazlarını da bir arada kılabileceklerine dair fetva vermişlerdir. Her ne kadar namazlar arasında fasıla vermek sünnet ise de, şart değildir. Hz. Peygamber (s.a.a), ümmetine zahmet ve eziyet olmasın diye, namazlarını bir arada kılmalarına izin vermiştir ve kendisi de böyle kılmıştır.<a href="#_ftn4">[4]</a></p>



<p>Onların bu husustaki delil ve dayanakları İsra Suresi’nin 87’inci ayeti ile Ehlisünnet’in de hadis kaynaklarında naklettiği hadislerdir. Müslim “Sahih”inde Said b. Cübeyr’den naklen diyor ki:</p>



<p>Peygamber yolculuk ve korkunun dışındaki hallerde, öğle ve ikindi namazlarını bir arada kıldı. Birisi Said’e sordu: “Peygamber neden böyle kıldı?” Said şu cevabı verdi: “Ben İbn Abbas’tan sebebini sordum; cevaben dedi ki: Resulullah ümme­tinin meşakkate katlanmasını istemedi.”</p>



<p>İmam Neseî <em>Sünen</em> adlı eserinde naklettiğine göre, İbn Abbas öğle ve ikindi namazlarını bir arada kıldı; ikisinin arasında da bir şey kılmadı, o şu inançta idi: Resul-ü Ekrem Medine’de öğle ve ikindi namazlarını böyle kıldı.</p>



<p>Yine İmam Neseî aynı kitapta Ebu İmame’den naklen şöyle anlatıyor: Medine&#8217;de öğle namazını ca­mide kıldık. Sonra Enes b. Malik’in evine gittik. Baktık ki Enes namaz kılıyor. Sorduk: “Amca bu ne namazıdır?” Şu cevabı verdi: “İkindi namazıdır ve bu Allah’ın Resulü’nün namazıdır.”</p>



<p>Yine İmam Neseî bir cemaatten naklen diyor ki: “Medine&#8217;de öğle namazını kıldık. Sonra Enes&#8217;i görme­ye gittik. Enes: ‘Kalkınız! İkindi namazınızı da kılın.’ dedi. Biz de kalktık, ikindi namazını kıldık.”</p>



<h3>Hz. Peygamber Binlerce Kişi Huzurunda Namazları Bir Arada Kıldı</h3>



<p>Hiç şüphe yok ki ister Peygamber olsun, ister ümmeti olsun, namazlar vaktinden önce kılınamadığı gibi, vakitlerinden sonraya da bırakılarak kılınamaz.</p>



<p>Hz. Pey­gamber’in Arefe günü, Arafat çölünde öğle namazıyla ikindi namazını birlikte kıldığı, bütün İslâm mezheplerince sabittir. Peki, buna göre Hz. Resulullah vakitsiz yani zamanından önce mi namaz kılmıştır? Hayır, ancak buradan ikindi namazının kendi vaktinde kılınmasının sünnet olduğu ve farz olmadığı anlaşılmalıdır.</p>



<p>Arafat’ta güneş battığında halk: “Namaz ya Re­sulullah” dedi. Fakat Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Meş‘arü’l-Haram’da.” Akşam namazını geciktirdiler ve Meş’arü’l-Haram’da yatsı namazıyla beraber kıldılar ki, bu da eda idi, kaza değil.</p>



<p>Hz. Peygamber’in (s.a.a) ilahî emri ge­ciktirmeyeceği bellidir. Onun maksadı, deve ile hareket edip Meş’arü’l-Haram’a gidinceye kadar akşam namazının gecikmeden dolayı kaza olmayacağını ve akşam namazının vaktinin yatsı namazına kadar bâki olduğunu ve iki namazı bir arada kıl­manın mümkün olduğunu belirtmek idi.</p>



<p>Şimdi buna dayanarak, ya­ğmur veya sıcaklık sebebiyle, o da Medine gibi küçük bir şehirde öğle ve ikindi namazlarının yahut akşam ve yatsı namazlarının bir arada kılınması caiz oluyor da, yaşadığımız bu asırda bunca sıkıntı ve zorluk için­de, fabrika ve fakültelerde, iş yerlerinde ve yüzlerce başka meşguliyetler ile neden caiz olmasın? Hele ki şeriatın sahibi ve kurucusu olan zatın kendisi bile bir arada kılmış iken ve sebep olarak da, ümmetim için zahmet olmasın diye buyurduğu halde niçin caiz olmasın?</p>



<p>İşte Ehlibeyt’in ve İmam Cafer Sadık&#8217;ın inançları budur; yani beş vakit namazların bazıları arasında çok, bazılarında ise az fasıla vardır. Ama namaz sayısı 5’tir ve vakitleri de beştir ve vak­tinden önce kılınmaz.</p>



<h2>Günlük Namazların Dışındaki Farz ve Müstehap Namazlar</h2>



<p>Beş vakit namazın dışında, farz olan başka namazlar da söz konusudur:</p>



<h3>1- Cenaze Namazı:</h3>



<p>Kelime-i şahadeti getiren her Müslüman ve her şahsın, bu dünyadan göçtü­ğünde cenaze namazı kılınır. Ama farz-ı kifaye olduğu için birisi kıldığında sorumluluk ötekilerin boynundan kalkar.</p>



<p>Caferî mezhebine göre bu hükümde, mezhep farklılığından dolayı bir farklılık söz konusu olmaz. Hangi mezhebe mensup olursa olsun fark etmez; onun ce­naze namazının kılınması farzdır. Hatta dört mezhepten birine mensup olmasa bile bu böyledir. Şu şartla ki İslâm dininin zaruri hükümlerinden birini inkâr etmemiş ve her iki kelime-i şahadeti getirmiş olsun.</p>



<p>Cenaze namazında dört tekbir getirilir. Her tek­birden sonra bir dua okunur ve beşinci tekbirle na­maz biter.</p>



<p>İmam Suyuti demiştir ki: Cenaze namazında beş tekbir getirilir, ama Ömer, bunu dört tekbir olarak kararlaştırdı.<a href="#_ftn5">[5]</a></p>



<p>Cenaze namazında yüzün kıbleye doğru olması şarttır. Fakat cemaatle kılınması şart değildir, münferiden ve tek başına da kılınabilir.</p>



<h3>2- Ayât Namazı:</h3>



<p>Güneş tu­tulması, Ay tutulması, zelzele yahut halkın korkusuna sebep olan önemli tabii olaylar gerçekleşirse, iki rekât namaz kılınmadır.</p>



<p>Her re­kâtta beş rükû vardır ve her rükûdan önce birer defa Fatiha ve İhlas sureleri okunabilir veyahut bir sure beş kısma bölünerek de kılınabilir. Bu konuda ayrıntılı bilgi için ilmihâl kitaplarına bakılabilir.</p>



<p>Caferî mezhebinin dışında bu namaz farz olarak bilinmez. Fakat muteber hadiste güneş tutulduğunda Hz. Resulullah’ın (s.a.a) <em>“Böyle olduğu zaman namaz kılınız.”</em> buyurduğu geçer.</p>



<h3>3- Cuma Namazı:</h3>



<p>İslâm’ın ilk dönemlerinde, önemli farz­lardan biri de cuma namazı idi. Cuma günleri öğle namazı yerine kılınırdı. Cuma Suresi’nin 9’uncu ayetinde buna işaret buyurulmuştur. Cuma namazı iki rekât­tır, namazdan önce iki hutbesi vardır. Ancak cemaatin sayısı, hatibin bulunma­sı, Müslümanların imamının izin vermesi, yer mese­lesi gibi bir takım şartlar söz konusudur.</p>



<p>Hanefî mezhebine göre, Müslümanların sultanı­nın izin vermesi ve şehirde kılınması şarttır. Ama Caferî mezhebine göre müçtehitlerin fetvası gereklidir.</p>



<p>Her halükârda şartların yerine gelmesi halinde cu­ma namazı kılınırsa öğle namazı insanın üzerinden kalkar. Fakat şartlardan bazıları olmazsa ihtiyat bakımından hem cuma, hem de öğle namazı kılınması iyidir. En iyisi her asırda zamanın müçtehit ve müftüsünden izin almaktır.</p>



<h3>4- Ramazan Bayramı ve Kurban Bayramı Namazları:</h3>



<p>Bu iki namaz İslâm’ın iki büyük bayramında kılınır; iki rekât olup namazdan sonra, iki hutbesi var­dır. Bayram namazının da şartları vardır. Bu asır­da kılınması önemle vurgulanan müstehaplardandır.</p>



<h3>5- Kaza Namazı:</h3>



<p>Caferî mezhe­bine göre farz namazları vaktinde kıl­mayan veya bir süre namaz kılmayan birisinin kılmadığı namazların kazalarını kılması farzdır.</p>



<h3>6- Nezir:</h3>



<p>İnsan, ahd veya yemin vesilesiyle kendisine farz kıldığı namazları, ettiği nezir gereğince yerine getirmelidir.</p>



<h2>Ramazan Ayının Sünneti Yahut Teravih Namazı</h2>



<p>Caferî mezhebinde sünnet namazlar pek çoktur, fakat hepsinden önemlisi günlük farzların sünne­ti ve gece kılınan teheccüd namazı ile Ramazan ayı­nın sünnet namazlarıdır. Ramazan ayında bin rekât namaz kılmak sünnettir. Bu bin rekât namaz, Caferî Mezhebi’ne göre ikişer rekât halinde münferiden, yalnız olarak kılınır. Yani cemaatle kılınmaz; herkes kendi arzusuna göre bu na­mazdan faydalanır. Sahabenin çoğu bu namazı evlerinde ve gecenin sonunda kılarlardı.</p>



<p>Caferîler, bu bin rekâtı cemaatle kılmazlar ve şöyle derler: Hz. Peygamber ile Ebubekir zamanında ve kısa bir süre de Ömer’in döneminde, herkes bu namazı münferiden kılardı ve cemaat ile kılınmazdı; ancak Ömer&#8217;in son zamanlarında Halife’nin emri ile cemaat halinde kılınmıştır.</p>



<p>İmam Malik, “Muvatta” adlı eserinde şöyle anlatmaktadır:</p>



<p>Ömer, bir gece ramazan ayında camiye geldi. Hal­kın dağınık olarak namaz kıldıklarını gördü ve dedi ki: “Eğer bunlar bir imamla kılsalar daha iyi olur.” Son­ra cemaat ile kılınması emrini verdi ve halk da itaat etti. Başka bir gece Ömer yine camiye geldi ve ce­maati görünce dedi ki: “Ne iyi bir bidattir; ama gece­nin sonunda kılsalar gecenin başında kılmaktan daha faziletlidir.”<a href="#_ftn6">[6]</a></p>



<p>Yukarıdaki cümle bizzat Halife’ye aittir. Rama­zanın sünnet namazlarını cemaat ile kılmak, onun bidatlerindendir. Ehlisünnet iyi bidattir diyor­; ama Caferîler Hz. Peygamber’in uygulamasını esas alıp cemaat ile kılınmasını bidat sayıyorlar.</p>



<h1>Caferî Mezhebi’nde Abdest Ve Gusül</h1>



<p>Farz ve müstehap olan bütün namazlarda abdest almak şarttır. Yine Kur’ân ayetleri ile Allah’ın (c.c) mukaddes isimlerine veya Hz. Peygambe­r’in (s.a.a) adına elini sürmek isteyenin abdestli olması gerekir.</p>



<p>Caferî mezhebinde abdestsiz olarak Hz. Ali ile Hz. Fatıma, İmam Hasan, İmam Hüseyin ve diğer do­kuz imamın isimlerine de abdestsiz el sürülmez. Onlara göre Kur’ân-ı Kerim ile Ehlibeyt, Hz. Resulullah’ın (s.a.a) iki büyük emaneti olup, her ikisi de saygı ve hürmete lâyık ve takdise şayandırlar.</p>



<h2>Abdestin Alınış Şekli</h2>



<p>Abdest almadan önce, ağza su alıp çalkalama ve buruna su çekme müstehaptır. Sonra yüz yıkanır. Sağ el ve kol dirsekten parmakla­rın ucuna kadar, sonra aynı şekilde sol el ve kol yıkanır. Daha sonra başın ön kısmına üç parmak miktarınca mesh edilir. Sonra sağ el ile sağ ayağın üstüne, ayak bileğinden parmakların ucuna kadar ve aynı tertiple sol ayağın üstüne, sol el ile mesh edilir. Caferîler ayaklarını yıka­mazlar. Temiz ayaklara mesh ederler. Fakat ayak­lar kirli ise evvelâ ayaklar yıkanır, sonra abdest alınır.</p>



<p>Çizmeye veya ayakkabıya mesh etmek caiz de­ğildir. İmam Suyuti “Tarihu’l-Hulefa” adlı eserinde diyor ki:</p>



<p>Çizme üzerine mesh eden ilk zat, II. Halife Ömer idi. Eğer Hz. Peygamberi ayakkabısı üzeri­ne mesh etmiş ise, bu ya ıztırar veya savaş za­manında olmuştur yahut da Hz. Peygamber’in ayakkabı­sı Arap ayakkabılarından idi. Bu kundura terlik şek­linde olup ayakların üstünü kapatmaz, örtmezdi.</p>



<p>Nitekim halen bu tür ayakkabı giymek Arap ülkelerinde âdettir. Kitabın yazarı olan ben, bir gün İstanbul’da câmilerden birinde namaz için abdest alıyordum. Müslüman din kardeşlerimden biri de abdest alıyordu. Ben ayağımın üzerine mesh ettim, o ise kundurası üstüne mesh etti. Abdest aldıktan sonra o mümin bana şöyle dedi: “Senin ayağının üzerine mesh etmene hayret ettim.” Ben de cevaben dedim ki: “Ey Müslüman kardeşim! Sen de o ayakkabının üzerine mesh ettin; ama ben hayret etmedim. Ben temiz çıplak ayağımın üzerine mesh ettim, ne diye şaşırıp kaldın?” Orada bulunanlar benim bu sözüm üzerine düşünce­ye, ben ise caminin içine daldım.</p>



<h2>Farz Gusüller</h2>



<p>1- <strong>Cenabet guslü:</strong> Caferî Mezhebi’ne göre farzdır ve İslâm dininin zarurî ve ittifakla kabul edilen hükümlerinden biridir. Cenabet ne şekilde olursa olsun, Müslüman onun için gusül etmelidir; gusledilmeden kılınan namaz batıldır. Böyle bir kimse camiye giremez. Caferî Mezhebi’n­de cenabet guslünün farz olduğunu inkâr eden bir kimse bulunmaz.</p>



<p>2- <strong>Ölüye dokunma guslü</strong>: Soğuduktan sonra ve cenaze guslü verilmeden önce ölü­nün bedenine elini süren insan, gusletmelidir. Bu hüküm, Caferî Mezhebi’ne has bir hükümdür; başka mezheplerde yoktur.</p>



<p>3- <strong>Hayız guslü:</strong> Kadınlar aybaşı âdetini görüp paklandıktan sonra gusletmelidirler; temizlenmeden önce cinsel ilişkide bulunmak caiz değildir.</p>



<p>4- <strong>Nifas yani lohusalık guslü:</strong> Doğuran bir ka­dın doğumdan on gün sonra gusletmelidir. Çocuk ister diri doğsun, isterse ölü olarak doğsun, ister tabiî yoldan doğsun, ister gayri tabiî yoldan doğsun fark etmez. Bir de kadınlar için istihaze durumu söz konusudur. İstihazenin farklı kısımları vardır. Bazı kısımlarında gusül gereklidir.</p>



<p>5- <strong>Cenaze guslü:</strong> Müslümana ve kelime-i şahadeti getiren birisine öldükten sonra ce­naze guslü verilir. Müslüman anne ve babadan dün­yaya gelen hatta dört aylık düşük çocuğa bile gusül verilir.</p>



<p>Caferî Mezhebi’ne göre kelime-i şehadet getiren her insana ister Hanefî olsun, ister Şafiî olsun, ister Malikî olsun, ister Hanbelî olsun, isterse bunların dışında başka bir mezhebe tâbi olsun öldüğünde cenazesine güsul verilmeli ve defnedilmelidir.</p>



<h3>Cenaze Guslünün Keyfiyeti</h3>



<p>İster buluğ çağına ermiş olsun ister ermemiş olsun ölen her Müslümana gusül verilir. Düşük çocuk dört aylık olursa ona da gusül verilir. Caferî Mezhebi’ne göre cenazeye üç defa gusül verilir:</p>



<p>1- İçine biraz sedir karıştırılmış su ile ölü guslü verilir.</p>



<p>2- İçine bir miktar kâfur karıştırılmış su ile ölü guslü verilir.</p>



<p>3- Saf su ile gusül verilir.</p>



<p>Gusülden sonra bir miktar kâfur, hamur yapılıp yedi secde yerine, yani alın, iki diz, iki avuç içi ve iki ayak parmaklarının uçlarına bir miktar konulur, sonra, üç parça ile kefenlenir ve cenaze namazı kı­lındıktan sonra kıbleye doğru ve sağ tarafına yatırı­larak mezara konulur.</p>



<p>Cenaze merasiminde Caferîlerin temizlik ve ahkâm bakımından gösterdikleri titizlik ve itina öteki İslâm mezheplerinden da­ha fazladır. İstanbul’da yaşayan Caferîler cena­zelerine evlerde gusül vermezler. Camilerin veya mezarlıkların gusülhanelerinde gusül ettirirler.</p>



<p>Daha önce de belirtildiği gibi Caferî Mezhebi müçtehitlerinin fetvası gereğince kelime-i şahadeti getiren her Müslümanın, hangi mezhebe tabi olursa olsun cenazesini kaldırmak farz-ı kifayedir, yani gusül, kefen, namaz ve defin gibi cenaze işlemleri herkese farzdır. Bu fetvadan, Caferî Mezhebi’nde ve İmam Cafer Sadık öğretilerinde İslâmî birlik, beraberlik ve vahdete ne kadar önem verildiği iyice anlaşılmaktadır.</p>



<h3>Gusüllerin Keyfiyeti</h3>



<p>Bütün gusüllerde ilk önce baş ile boyun, sonra sağ taraf ve daha sonra sol taraf yıkanır. Cena­bet guslünden sonra namaz için abdest alınmaz. Alınan gusülle namaz kılınır. Fakat müstehap gusüllerde ayrıca abdest de alınır.</p>



<h1>CAFERİ MEZHEBİ’NDE NAMAZ</h1>



<h2>Namaz Nasıl Kılınır?</h2>



<p>Caferî Mezhebi’nde namazın cüzleri ve şartları konusundaki hükümler, öteki mezheplere nispetle daha mufassaldır.</p>



<p>Namazdan önce ezan ve ikame okunur. Sonra, “tekbiretü’l-ihram” getirilir. Tekbir alırken eller kulak hizasına kadar kaldırılır. Tekbir, Arapça “Allah-u Ekber” cümlesiyle alınır; Arapça başka bir cümle ile veya başka dildeki tercümesi ile tekbir alınmaz. Dolayısıyla Türkçe ve Farsça çevirisi ile tekbir alınmaz; ancak İmam-ı Azam bunu caiz görmüş­tür.</p>



<p>Fatiha Suresi’nin besmele ile okunması şarttır. Sonra besmele ile bir kâmil sure okunur. “Fatiha” yerine Kur’ân’ın başka suresi ve ayetleri okunmaz. Ama İmam-ı Azam Fatiha Suresi yerine Kur’ân’dan iki ayet okunmasını veya onun tercümesini caiz bilir.</p>



<p>Sure bittikten sonra rükûya gidilir. Rükûda “Subhane Rabbiyel-azîmi ve bihamdih” yahut üç ke­re “Subhanallah” denir. Rukûda zikir denilmezse namaz batıl olur. Ama İmam-ı Âzam rükûda zikri şart görmemiştir.</p>



<p>Rükûdan sonra iki defa secde edilir. Secdede vücudun yedi azasının yani alın, iki avucu­nun içi, iki diz, iki ayağın başparmaklarının yere değmesi şarttır. Yalnız burnun yere değmesi şart değildir. Fakat Hanefî mezhe­binde alnın bir kısmının yere değmesi bile kifayet eder. Caferîlere göre secdenin yere yapılması şarttır. El avu­cunun içine secde edilmesini caiz görmezler. Fa­kat İmam-ı Azam&#8217;a göre bu caizdir. Birinci secdeden kalktıktan sonra biraz durmak lâzımdır.</p>



<p>İkinci rekât birinci rekât gibi yerine getirilir. İkinci rekâtta secdeden son­ra oturularak “teşehhüd” okunur</p>



<p>Üçüncü ve dördüncü rekâtlarda besmeleyle birlikte Fatiha Suresi veyahut üç kere tesbihat-ı erbaa yani “Subhanallah ve’l-hamdu lillah ve lâ ilahe illallahu vallahu ekber” zikri okunur. Üçüncü ve dördüncü rekât­lardaki rükû ve secde, öteki rekâtlardaki gibidir.</p>



<p>Caferî mezhebine göre namaz “es-Selamu aleyke eyyuhe’n-Nebiyyu ve rahmetullahi ve berekatuh” cümlesinin ardından “es-Selâmu aleyna ve alâ ibadillahi’s-sâlihin” veya “es-Selâmu aleykum ve rahmetullahi ve berekatuh” cümleleri ile bitirilir; başka bir selâm ibaresiyle namaz bitirilmez. Namaza özel cümle ile başlanıldığı gibi özel cümlelerle de bitirilir. Ancak İmam-ı Âzam şöyle der: “Teşehhüdü” okuduktan sonra selâm yerine namazı bozan başka bir şeyle de namaz bitirilebilir; örneğin gülme ile namaz sonlandırılabilir; bu şekilde sonlanan namaz sahihtir.</p>



<p>Selâm cümleleri okunurken yüz kıbleye doğru ol­malı ve selâm cümleleri bitmeden yüzü kıbleden çevirmemeli, lâkin bir selâm kıbleye doğru verildikten sonra sağ ve sol ta­rafa da selâm verilmesi müstehaptır. Diğer mez­heplere göre selâmın ilk başından itibaren yüz kıbleden sağ ve sol tarafa çevrilebilir.</p>



<p>Namazla ilgili müstehaplar çok fazladır. Bu hususta ayrıntılı kitaplara bakılabilir. Fa­kat en önemlisi “kunut”tur. Caferîler namaz­da ikinci rekâtın rükûundan önce iki elleri yüzle­rin hizasında tutarak kunut tutarlar. Kunutta herhangi bir dua okunur. Kur’an’da geçen duaların okunması daha iyidir “Rabbena atina fi-d-dünya haseneten ve fi’l-ahireti haseneten ve kina azabe’n-nar” ayeti gibi. Rükûdan önce kunut unutulursa rükûdan sonra tutulabilir. Kunut namazda müstehap bir ameldir; farz değildir. Hadislerde belirtildiğine göre Hz. Peygamber mühim hadiselerde namazda “ku­nut” tutardı. Hanefîler de sabah namazında bunu müstehap bilirler. Şafiîler ikinci rekâttan sonra ku­nut okurlar.</p>



<h2>Ezanda Fark</h2>



<p>Caferî mezhebinde ezan ve ikamenin cümleleri öteki mezheplerde olduğu gibidir. Yalnız “Hayye ale’l-felâh”tan sonra iki defa “Hayye alâ hayri’l-amel” der­ler. Bu cümle Hz. Resulullah (s.a.a) zamanında ezan ile ikame­de okunurdu. Fakat II. Halife zamanında terk edildi. Ayrıca “Eşhedu enne Muhammeden Resulullah” ibaresinden sonra “Eşhedu enne Aliyyen Veliyyullah” derler, yani Ali’nin Allah’ın dostu olduğuna şahadet ederler.</p>



<p>Bu cümleyi ezan ve ikamenin bir cüzü bilmezler. Bunu okumalarının sebebi ise Hz. Peygamber’in (s.a.a) irtihalinden sonra iki zümrenin Hz. Ali b. Ebu Talib hakkındaki batıl inançlarıdır. Bir zümre Hz. Ali’yi (a.s) Allah’ın düşmanı biliyorlardı. Bundan dolayı uzun müddet camilerde ve minberlerde Ali’ye sövü­yor ve onu telin ediyorlardı. Bu zümrenin reisi Mua­viye ve onun taraftarları idi. Onlar göre, Ali&#8217;ye sövmek, namazın kabulünü mucipti. Öteki zümre ise Ali’ye (maazallah) Allah’tır diyorlar­dı. Bunlar da yollarını sapıtmış ve batıl bir inanca sahip idiler. Bu iki zümrenin ikisinin de itikatları Kur’ân’ın hükmüne ve İslâm dinine aykırıdır. Bu iki batıl akideye muka­bil doğru, dürüst ve İslâm dinine uygun bir inanış söz konusudur. O da şudur: Hz. Ali, ne Allah&#8217;tır, ne de Allah’ın düşmanıdır; Ali, Allah’ın dostu ve sevgilisidir.</p>



<p>Ehlibeyt İmamları’nın ve müçtehitlerimizin onayına dayanarak biz “Eş­hedu enne Aliyyen veliyullah” cümlesiyle insanlara Ali’nin ne Allah, ne de Al­lah&#8217;ın düşmanı olduğunu haykırıyoruz. Muaviye’nin halka anlattığının tersine Ali’nin (a.s) Allah’ın düşmanı değil, bilâkis dostu olduğunu ve onun için ulûhiyet makamının söz konusu olmadığını, onun ilah olduğuna inananların hak yoldan saptıklarını ilân ediyoruz.</p>



<p>Her halükârda yukarıda bahsi geçen ve Caferîlerin okudukları cümle, ezan ve ikame­nin bir cüzü değildir. Bunda zikrettiğimiz sebepten başka bir sebep yoktur. Her Müslüman Hz. Ali’yi Allah&#8217;ın salih kulu ve dostu, Allah’ın onu ve onun da Allah’ı sevdiğini bilmelidir. İnsan bu cüm­le ile işaret edilen iki batıl inançtan ken­dini korur ve bu inançta olmadığını ilân eder.</p>



<h2>Eli Açık Olarak Namaz Kılmak</h2>



<p>Namaz hakkında Caferîler ile Hanefîler arasın­daki ihtilaflardan biri de Caferîlerin namazı eli açık, Hanefîlerin ise eli bağlı olarak kılmalarıdır. Bu cüz&#8217;î, küçük bir amel ve fer’î bir ihtilaf olmakla bera­ber, kimi zaman anlaşmazlığa sebep olmuştur.</p>



<p>İstanbul’un bazı camilerinde ve Türkiye’nin bazı yerlerinde eli açık namaz kıldığım için bana hakaret ettiler. Ben bu hakaretten daha ziyade bazı Müslümanların cehalet ve gafletlerine üzüldüm. Zira küçücük bir farklılık, Müslümana hakareti ve din kardeşleri arasında tefrikaya mu­cip olmaktadır. Bugün dünyanın çeşitli yerlerinde yüz otuz milyona yakın Caferî mezhebine mensup Müslüman yaşamaktadır; bunların hepsi namazlarını eli açık olarak kılmaktadırlar. Hatta Malikîler ile Şafiî­ler namazın eli açık kılınmasını tavsiye etmişler­dir.</p>



<p>Okurlarımıza bu me­seleyi etraflıca açıklayalım. Bazı ta­rih kitaplarında yer aldığına göre namazda el bağlama uygulaması, II. Halife zamanında başlamıştır. Şöyle ki: Halife’nin huzuruna getirilen İranlı esirlerden birisi el pençe divan du­rarak Halife’ye tazimde bulundu. Halife, “Bu nedir ve ne biçim duruştur?” diye sordu. Dediler ki: “Biz büyüklerimize bu şekilde tazimde bu­lunuruz.” Bu, Halife Ömer’in hoşuna gitti; bunu üzerine “Namazda da büyük Allah’a böyle tazimde bulunulmalı.” dedi. Bu olaydan sonra bazıları namazda ellerini bağladılar. Fakat birçokları bu tarzı beğenmediler.</p>



<p>Emevîler döneminde Emevî taraftarları ve kimi hüküme­tten korkan insanlar ellerini bağlıyorlardı. Bu konu Sahih-i Buhari’de nakledilmiştir. Buhari’de Sehl b. Sa’d’dan şöyle nakledilir: “Halka sağ elin sol kolun üzerine koyulmasını emrediyorlardı.”<a href="#_ftn7">[7]</a></p>



<p>Hadiste bu emri halka kimin verdiği beyan edilmi­yor. Ama mesele bellidir; bu emir, zamanın hükü­meti tarafından veriliyordu. İlahî bir emir değildi.</p>



<h3>Namazda Ellerin Açık Olmasının Doğruluğu</h3>



<p>Eli açık olarak namaz kılmaya yönelik birçok delil bulunmaktadır. Ayrıca namazı eli bağlı olarak kılma mecburiyeti söz konusu değildir. Ulema, müçtehit ve mez­hep imamlarından bir tek kimse bile namazda el bağlamanın namazın farzı veya vacibi yahut da şar­tı olduğunu söylememiştir. Oysa İmam Malik, namaz kılarken ellerin açık veya yana sar­kık olması gerektiğini söylemiştir. Bilindiği kadarıyla İmam Malik el bağlamayı esasen müstehap ve sünnet dahi bilmemiştir. Aksi takdirde sünneti terk etmeye yönelik fetva vermezdi. Ebu Hanife ile muasır olan ve ondan sonra bir müddet daha hayatta olan büyük müçtehit Evzaî şöyle demiştir:</p>



<p>Kü­çüklerin namazda ellerini serbest bırakmaları daha iyidir. Ama evliya ve zahitler gibi büyük kimseler el­lerini açmak veya bağlamak hususunda muhayyerdir­ler.</p>



<p>Evzaî şunu da ilâve etmiştir: El bağlama huzur-i kalbe mânidir.</p>



<p>İmam Şafiî de şöyle demiştir:</p>



<p>Kalbî huzurlarını koruyamayanların namaz kı­larken ellerini serbest bırakmaları daha iyidir.</p>



<p>Ehlisünnet’in arif ve müçtehitlerinden İmam Şa’rani diğer ulemanın fetvalarını naklettikten sonra diyor ki:</p>



<p>En iyisi elleri açık, sarkık ve serbest bırak­maktır. Çünkü elleri bağlamak, Allah’a tam manasıyla teveccüh etmeye mânidir.<a href="#_ftn8">[8]</a></p>



<p>Gerek İmam Cafer Sadık ve gerekse Hz. Resul’ün bütün Ehlibeyti şöyle buyurmuşlardır: Namazda en iyi hâl, ellerin açık kalmasıdır. Elleri bağlamak zâid bir harekettir; zâid bir hareket, namazda olmamalı ve ya­pılmamalıdır.</p>



<p>Buraya kadar açıklanan fetvalardan anlaşıldığı üzere bütün müçtehitler namaz­da ellerin bağlanmasına dair İslâm Peygamberi’nden nakledilen hadisleri muteber saymamışlar ve doğru addetmemişlerdir. Ayrıca el bağlamakla ilgili hadislerde tutarsızlık söz konusudur; biri eli kol üze­rine koymayı, bir başkası eli el üze­rine, üçüncüsü göbek altına, dördüncüsü göbeğin üst tarafına koymayı içeriyor.</p>



<p>Kaldı ki Sahih-i Buharî’de Hz. Peygamber’in namazı bölümünde bu amelden bahsedilmemiştir. Sünnet veya müstehap olsaydı beyan edilirdi.</p>



<h2>Toprak Üzerine Secde Etmek</h2>



<p>Caferî mezhebinde namazda secdenin yere, toprağa, yerden ve topraktan biten şeyler üzerine ya­pılması şarttır. Yiyecek ve giyecek üzerine yapılmamalıdır. Nitekim teyemmümde de toprak ve yer üzerinde yapılma­sı şarttır. Hz. Peygamber (s.a.a) zamanında camiler­de halı vb. şeyler yoktu. Hz. Peygamber ve sahabe toprak, kum ve hasır üzerine secde ediyorlar­dı. Hatta havanın çok sıcak ve kumların yakıcı ve kızgın olduğu vakit, halk sıcaktan şikâyet ettiğinde Hz. Resulullah, kumların üstüne su serpiniz, sonra üzerine secde ediniz, buyuruyordu. Kilim, parça vb. gibi şeyler üzerine secde etmelerine müsaade etmiyordu. Bu durum İslâm Peygam­beri’nin (s.a.a) ömrünün sonuna kadar devam etmiştir. Bir hadiste Resul-ü Ekrem (s.a.a) şöyle buyurmuştur:</p>



<p>Beni yaratan Allah yeri ve toprağı, benim için secde yeri ve temizleyici kılmıştır.</p>



<p>Yani toprak secde yeri­dir ve abdest yerine geçen teyemmüm de toprak üzerine yapılır. Buradan hareketle Caferîler Hz. Peygamber’e (s.a.a) tâbi olmak suretiyle imkân dâhilinde top­rak üzerine secde ederler. Bu amaçla bazen kutsal Mekke ve Medine şehirlerinin toprakların­dan yahut başka kutsal şehirlerin topraklarından mühür de­nilen küçük parçalar yapıp namazda onun üzerine secde ederler.</p>



<p>Bu tutum, din işlerinde ihtiyata uygun bir iş olmanın ve secde yerinin te­mizliğine riayet etmenin yanı sıra bir tevazu nişanesi­dir de. Çünkü insanoğlu alnını Allah için toprağa koyarak topraktan yaratıldığını, toprağa dönüşeceğini ve tekrar topraktan dirileceğini ifade ediyor.</p>



<p>Maalesef bazı Müslüman kardeşlerimiz mührün menşeini, hikmetini bilmediklerinden yahut kasıtlı olarak Caferîlerin taşa, puta taptıklarını söylüyorlar. Maazal­lah, birisi halı üzerine secde ettiğinde halı­ya tapıyor denilebilir mi? Toprağa ve mühür üzerine secde de aynen bunun gibidir.</p>



<h1>Oruç</h1>



<p>Ramazan ayının orucu büyük farzlardan biri olup, Kur’ân-ı Kerim’de 2’nci surenin 183’üncü ayetinde” farz kılınmış, sonra da 187’nci ayete kadar bir­kaç ayet oruç ile Ramazan ayının ehemmiyetine dair nazil olmuş ve oruç tutmayı tekit buyurmuştur.</p>



<p>İslâm Peygamberi’nden orucun önemi ve onun se­vabı hakkında muteber hadisler rivayet edil­miştir. Peygamber’in Ehlibeyti, bilhassa İmam Cafer Sadık (a.s) ve İmam Muhammed Bakır (a.s), Ramazan ayında oruç tutmayı tavsiye ve tekit etmişlerdir.</p>



<p>İmam Cafer Sadık (a.s), Hz. Resul’den (s.a.a) naklettiği hadiste şu ciheti beyan etmiştir:</p>



<p>Her şeyin zekâtı var­dır. Bedenin zekâtı da oruç tutmaktır.</p>



<p>İmam Cafer Sadık’tan (a.s) rivayet edilen başka bir hadiste de şöyle denilmektedir:</p>



<p>Oruç, cehennem ateşine kar­şı bir kalkandır.</p>



<p>İmam Muhammed Bakır (a.s) şöyle buyurmuştur:</p>



<p>Herkes Ramazan ayında gündüzleri oruç tu­tup geceleri ibadet eder, kendi gözünü, kulağını, di­lini, korursa annesinden doğ­muş kimse gibidir.</p>



<p>Peygamber Ehlibeyti’nden bunun gibi pek çok hadis nakledilmiştir. Ehlibeyt İmamları Ramazan ayının orucuna çok ehemmiyet verirlerdi. Gece ve gündüz dualar okunmasını emretmişlerdir. Herhangi bir kimse mazereti olmadan ramazan ayında oruç tutmaz ve yerse, keffaret ver­melidir; yani altmış fakiri doyurmalı veya iki ay oruç tutmalı ve yediği günü de kaza etmelidir.</p>



<h2>Yolculukta Oruç Tutulmaz</h2>



<p>Caferî mezhebinde seferde (seyahatte) oruç tut­mak, seyahat şartlarının tahakkukundan sonra caiz değildir, günahtır. Kur’ân-ı Kerim’in ikinci suresinin 184’üncü ayetinde şöyle buyrulmuştur:</p>



<p>Sizden her kim hasta yahut yolcu olursa diğer günlerde kaza eder.<a href="#_ftn9"><strong>[9]</strong></a></p>



<p>185&#8217;inci ayette mevzu tekrarlanıp şöyle buyurulmuştur:</p>



<p>Kim o anda (ramazanda) hasta veya yolcu olursa başka günlerde kaza etsin. Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez. Bütün bunlar, sayıyı tamamlamanız ve size doğru yolu göstermesine karşılık, Allah&#8217;ı tazim etmeniz, şükretmeniz içindir.<a href="#_ftn10"><strong>[10]</strong></a></p>



<p>Kur’ân-ı Kerim’de bulunan bu tekit ile yolculukta oruç tutulma­malıdır. Hz. Peygamber’den (s.a.a) “Seyahatte oruç iyi de­ğildir.” sözü nakledilmiştir. Hz. Peygamber’in (s.a.a) kendisi bile bir yolculukta hal­kın huzurunda orucunu yedi ve başkalarının da iftar etmelerini emretti. Bu hususta, oruçla ilgili ayrıntılı kitaplara bakılabilir.</p>



<h2>Orucun Şartları</h2>



<p>Ramazan ayında oruç tutmanın şartları ve adabı vardır. Bunlardan biri niyettir. İmsak vaktinin başlangıcından gü­neşin batışına kadar, oruç tutmaya ni­yet eder ve güneş battığında iftar eder. Bu müddet zarfında oruçlu kimse şu aşağıdaki dokuz şeyi yapmamalıdır:</p>



<p>l- Her çeşit ve her ne şekil ve surette olursa ol­sun yemek ve içmek.</p>



<p>2- Cinsel ilişki.</p>



<p>3- İs­timna (mastürbasyon).</p>



<p>4- Kasten kusmak.</p>



<p>5- Allah’a ve Peygamber&#8217;e yalan isnat etmek.</p>



<p>6- Sıvı madde ile tenkiye yapmak.</p>



<p>7- Başın tamamını suya sokmak.</p>



<p>8- Cünüp, hayız ve nifas hâllerinde sabahlamak. İnsan gece cünüp olursa imsakten önce gusül etmelidir. Gusül etmeden sabahlarsa oruç batıldır.</p>



<p>9- Boğaza yoğun ve katı toz kaçırmak.</p>



<p>Bu sayılanlardan bazıları orucu bozduğu gibi kefaret de gerektirir. Ayrıntılı fıkıh ve ilmihâl kitaplarına bakılabilir.</p>



<h2>Müstehap Oruçlar</h2>



<p>Yılın bütün günlerinde oruç tutmak müstehaptır. Ama bazı günleri oruç tutmak için özellikle tavsiye edilmiştir ki, onların bazısı şunlardan ibarettir:</p>



<p>1- Kamerî aylarından ayın her ilk perşembe, son perşembe ve onuncu günden sonraki ilk çarşamba günleri olmak üzere üç gün oruç tutmak.</p>



<p>2- Her kamerî ayın on üç, on dört ve on beşinci günlerinde oruç tutmak.</p>



<p>3- Recep ve Şaban aylarının tamamında, özellikle Recep ayının 13, 14 ve 15’inci günleri oruç tutmak.</p>



<p>4- Nevruz Bayramı günü.</p>



<p>5- Hz. Peygamber’in biset (Ehlisünnet’e göre miraç) günü olan 27 Recep.</p>



<p>6- Be­rat günü olan 15 Şaban.</p>



<p>7- Emîrü’l-Müminin Ali b. Ebu Talib’in hilafet ve velâyet günü olan Zil­hicce ayının 18’inci günü.</p>



<p>8- Muharrem ayının ilk on günü.</p>



<p>İslâm Peygamberi, Ramazan ayının orucu farz olmadan evvel, Muharrem ayının ilk on gününü oruç tutardı. Fakat Ramazan ayı orucu farz olduktan sonra o on güne fazla önem vermiyordu.</p>



<p>Bazı Ehlibeyt muhipleri yalnız Muharrem ayının on ikinci gününe kadar oruç tu­tarlar. Hz. İmam Hüseyin’in şahadeti ve susuzluğu dolayısıyla lezzetli yemekler yemekten ve soğuk su içmekten sakınırlar. Elbette ki böyle bir hareket Hz. Peygamber hanedanına tam bağlı­lık bakımından müstehaptır. Ama farz değildir. Çünkü farz olan oruç ancak ve yalnız Ramazan ayında tutulan oruçtur.</p>



<p>Âşura gününe gelince, Ümeyyeoğulları İmam Hüseyin’i (a.s) şehit ettikten sonra şükür kabilinden oruç tuttukları için Caferî mezhebince âşura günü oruç tutmak iyi değildir.</p>



<p>Şunu da hatırlatalım ki, bazı günlerde oruç tutmak haram ve bazı günlerde ise mekruhtur. Bu konuda geniş fıkıh kitaplarına bakılabilir.</p>



<h1>Zekât</h1>



<p>İslâm’ın büyük farzlarından biri zekâttır; varlıklı kimseler zekâtlarını yoksullara ve sair şer’î masraflara verirler. Fakat seyitlere, yani Hz. Peygamber sülâlesinden olanlara zekât ve sadaka vermek caiz de­ğildir. Onlar için humus denilen başka bir hak tanın­mıştır ki, aşağıda zikredilecektir.</p>



<p>Caferî mezhebinde şu dokuz şeyden zekât veril­mesi farzdır:</p>



<p>1- Buğday.</p>



<p>2- Arpa.</p>



<p>3- Hurma.</p>



<p>4- Kuru üzüm.</p>



<p>5- Deve.</p>



<p>6- Sığır.</p>



<p>7- Koyun.</p>



<p>8- Altın.</p>



<p>9- Gümüş.</p>



<p>Bunlardan her birinin muayyen bir nisabı vardır. O nisaba, yani gerekli miktara sahip olan kimse, farz şartların tahakkukundan sonra zekât ver­melidir. Caferî fıkıh kitaplarında keyfiyet beyan edil­miştir. Caferî mezhebinde zekâta çok ehemmiyet ve­rilmiş, zekâtını vermeyen şiddetle kınan­mıştır. İmam Cafer Sadık (a.s) der ki:</p>



<p>Zekâtını vermeyen, mümin değildir ve onda hayır yoktur.</p>



<p>Yani böyle hayır iş görmeyen bir adamdan başka hayır bekleme; zira kendisine hayrı yoktur.</p>



<p>Hz. İmam Ali (a.s) de şöyle buyurmuştur:</p>



<p>Halk zekât vermezse yeryüzünden be­reket kalkar, yoksul ve zenginin her ikisinin durumu kötü olur.</p>



<p>Fitre zekâtı da farzdır. Fitre zekâtı kişi başına yaklaşık üç kilogram buğday, arpa, hurma, kuru üzüm, pirinç veya mısır gibi yiyecek maddelerinden müstahak olan birine verilmelidir. Bunlardan birinin kıymetini para olarak ödemek de yeterlidir.</p>



<h1>Humus</h1>



<p>Caferî mezhebinde bir kimse; ticaret, kazanç ve işinden geçimini sağlayıp maddi ve manevi ihtiyaç­larını teminden sonra maddi geliri olur­sa onun l/5’ini humus olarak vermelidir.</p>



<p>Ayrıca harp ganimetlerinden eline bir şey geçer, bir maden istihraç eder veya deni­zin altına dalıp eşya çıkarır yahut bir hazine veya define bulursa, onların l/5&#8217;ini İslâm hâkimine vermelidir.</p>



<p>Humus denilen bu l/5’lerin yarısı Hz. Peygamber sülâlesinden olan fakir seyitlere ve­rilir, öteki yarısı da dinî masraflara, içtimai işlere ve toplumun hayrına tahsis edilir.</p>



<figure class="wp-block-table"><table><tbody><tr><td>&nbsp;</td></tr></tbody></table></figure>



<p>Humusun taallûk ve istihkak şartları fıkıh kitaplarında beyan edilmiştir. İsteyen o kitaplara bakabilir.</p>



<h1>Hac Ve kısımları</h1>



<p>Hac, İslâm’da önemsenen büyük, içtimai, siyasi ve dinî iba­detlerden biridir. Malî ve bedenî kudreti ve emniyeti olan herkesin ha­yatında bir defa Kâbe’yi ziyaret etmesi ve belli günlerde hac amelini yerine getirmesi farz kılınmıştır.</p>



<p>Haccın kısımları vardır. En üstünü temettü hac­cıdır; bu tür hacda önce umre amelleri yapılır, ihram­dan çıkılır, Zilhicce ayının sekizinci günü tekrar ihrama girilir, Arafat&#8217;a gidilir. Kurban gecesi Meş’arü’l-Ha­ram’a dönülür. Kurban bayramı günü Mina’da, Mina amelleri yerine getirilir; kurban kesilir. Daha sonra Mekke’ye gidilir, tavaf, sa’y, safa ve öteki vazifeler eda edilir ve böylece hac tamamlanır.</p>



<p>Bu tür hac, Mekke dışında yaşayan ve yanlarında kurban getirmeyenler içindir geçerlidir. Nitekim bu haccın keyfiyeti Bakara Suresi’nin 196’ncı ayetinde açıklanmıştır. Mekke dışından hacca giden bütün Caferîler te­mettü haccını yerine getirirler. İmam Cafer Sadık şöy­le buyurmuştur:</p>



<p>Bir kimsenin Ebu Kubeys Dağı ka­dar altını olup, onu Allah yolunda fakirlere verse, onun sevabı hac sevabıyla bir olmaz.</p>



<p>Caferîler haccı önemserler. Her sene İran, Pakistan, Hindistan, Irak ve sair ülkelerden binlerce Caferî mez­hebine mensup Müslüman Mekke’ye gider.</p>



<h1>Cihad</h1>



<p>İslâm dininin ve İslâm ülkelerinin düşmanları ile mücadele etmek Müslümanın büyük dinî vazifelerinden biridir. Emîrü’l-Müminin Ali b. Ebu Talip şöyle bu­yurmuştur.</p>



<p>Cihad, cennet kapılarından biridir.</p>



<p>Hz. İmam Hüseyin der ki:</p>



<p>Hayat, akide ve cihattan iba­rettir.</p>



<p>Kur’ân-ı Kerim’de cihad edenler için oldukça yüksek makamlardan bahsedilmiştir. Caferî mezhe­binde cihad, dinin füruundan ve büyük farzlardan sa­yılmış, namaz, oruç, hac ve zekât sırasında yer almıştır.</p>



<h1>Tevella ve teberra</h1>



<p>Caferî mezhebinde çok önem verilen mevzular­dan birisi de tevella ve teberra meselesidir. Her Müslümanın vazifesi; İslâm dinini sevenlerle, Müslümanlarla, Hz. Peygamber muhipleri ile dost olmak, onların düşmanları ile de düşman olmaktır. Dostluğa “tevella” ve düşman­ bilmeye de “teberra” denir. Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyrulmuştur:</p>



<p>Muhammed Allah&#8217;ın elçisidir. Beraberinde bulunanlar da kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirler.<a href="#_ftn11"><strong>[11]</strong></a></p>



<p>Ey iman edenler! Eğer benim yolumda savaşmak ve rızamı kazanmak için çıkmışsanız, benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanlara sevgi göstererek, gizli muhabbet besleyerek onları dost edinmeyin.<a href="#_ftn12"><strong>[12]</strong></a></p>



<p>Allah&#8217;a ve ahiret gününe inanan bir toplumun -babaları, oğulları, kardeşleri yahut akrabaları da olsa- Allah&#8217;a ve Resulüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin.<a href="#_ftn13"><strong>[13]</strong></a></p>



<p>Bu ayetlere istinaden Caferîler Allah&#8217;a veya Resulüne düşman olan hiç kimseyi sevmezler. İmam Hasan, İmam Hüseyin gibi Peygamber evlâdını zehirleyen ve öldüren kişilerin hepsini Allah’ın ve Resu­lü’nün düşmanları bilirler.</p>



<p>Yine Ali b. Ebu Talib’e senelerce küfreden ve ona lânet edenleri Resulullah’ın (s.a.a) düşmanı bi­lirler. Hz. Peygamber’den (s.a.a) nakledilen muteber bir ha­diste şöyle yer alır:</p>



<p>Ey Ali, kim sana söverse bana küfretmiş demektir. Kim bana söverse Allah’a küfretmiş demektir. Allah’a sebbeden ise cehennemliktir.</p>



<p>Caferî mezhebiyle diğer mezhepler arasındaki önemli farklardan birisi tevella ve teberra meselesidir. Ehlisünnet, Meveddet ayeti<a href="#_ftn14">[14]</a> gereği Ehlibeyt’i sevmeyi ve onlara muhabbet göstermeyi lâzım bilirler; İmam Hasan ile İmam Hüseyin’i ve Peygamber sülâlesinden olan öte­ki imamları, bilhassa Hz. Ali&#8217;yi severler; ama ne yazık ki, Ali’yi öldüren yahut onunla uzun müd­det harp eden veya Hz. İmam Hasan ile İmam Hüseyin’i öldürenleri de severler, hem de onlar hakkında “radiyallah anh” der; ashab-ı kirama olduğu gibi onlara hazret kelimesi ile hitap ederler. Caferîler bunu yapmazlar. Zira Hz. Peygamber (s.a.a) hayatta olsaydı, bizim onun torunları İmam Hasan ve İmam Hüseyin’­in katillerine yahut Ali b. Ebu Talib’e minberde lânet edenlere saygı gösterip onlara “Hazret” dememizden incinmez ve huzursuzluk duymaz mıydı? Hz. Peygamber (s.a.a) bu tutumumuzdan rahatsız olmaz mıydı? O sağ olsaydı İmam Hasan’ın katiliyle İmam Hüseyin’in katili olan Yezid’i telin etmez miydi? Bu olanlardan üzüntü hissetmez miydi?</p>



<p>Şüphesiz Emevîler ile Abbasîlerin, Ehlibeyt’i öldüren, zehirleyen ve zindanlara atan kimselerin hareketleri Hz. Resulullah’ı üzer ve incitirdi. Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerim’de<a href="#_ftn15">[15]</a> Hz. Peygamber’e (s.a.a) eziyet edeni lânetlemiştir.</p>



<p>Caferîlerin inandıkları “teberra”nın manası budur. Bu ne düşmanlıktır, ne de taassup kaynaklıdır.</p>



<h1>Caferî Mezhebinde Haramlar</h1>



<p>Kur’ân&#8217;ı Kerim’in veya Resulü Ekrem’in, haram olduğunu bildirdiği her şeyi Caferîler haram bilir ve bu ahkâmın kıyamete kadar devam edeceğine inanırlar. Hiçbir kimse helali haram ve haramı helâl yapamaz. İlahî hüküm, zaman aşımı ile eskimez, yıpranıp bozulmaz.</p>



<p>Haramlar çoktur, en mü­himleri şunlardır:</p>



<p>Adam öldürmek, zina etmek, şa­rap ve her nevi içkiyi içmek, cinsel sapıklık, kumar, hırsızlık, adam çekiştirmek, fitnecilik, halka her çe­şit eziyette bulunmak, münafıklık, suizanda bulun­mak, farzları terk etmek, babaya ve anneye hürmetsizlikte bulunmak, Müslüman kimseye ihanet ve hıyanette bulunmak.</p>



<p>Bunların hepsi Kur’ân’da ve Hz. Peygamber’in (s.a.a) hadislerinde beyan edilmiştir.<br></p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p><a href="#_ftnref1">[1]</a>&#8211; Müddessir (74), 43.</p>



<p><a href="#_ftnref2">[2]</a>&#8211; el-Tâc, c. 1, s. 295, 297.</p>



<p><a href="#_ftnref3">[3]</a>&#8211; İsra (17), 78.</p>



<p><a href="#_ftnref4">[4]</a>&#8211; et-Tâc, c. 1, s. 297.</p>



<p><a href="#_ftnref5">[5]</a>&#8211; Tarihu’l-Hülâfa, sayfa 53.</p>



<p><a href="#_ftnref6">[6]</a>&#8211; Muvatta, s. 136.</p>



<p><a href="#_ftnref7">[7]</a>&#8211; Sahih-i Buhari, c. 1, s. 188.</p>



<p><a href="#_ftnref8">[8]</a>&#8211; Mizan-ı Şa&#8217;rani.</p>



<p><a href="#_ftnref9">[9]</a>&#8211; Bakara/184.</p>



<p><a href="#_ftnref10">[10]</a>&#8211; Bakara/185.</p>



<p><a href="#_ftnref11">[11]</a>&#8211; Fetih (48), 29.</p>



<p><a href="#_ftnref12">[12]</a>&#8211; Mümtehine (60), 1.</p>



<p><a href="#_ftnref13">[13]</a>&#8211; Mücadele (58), 22.</p>



<p><a href="#_ftnref14">[14]</a>&#8211; Şura (42), 23. <em>“De ki: Ben buna karşılık sizden akrabalık sevgisinden başka bir ücret istemiyorum.”</em></p>



<p><a href="#_ftnref15">[15]</a>&#8211; Ahzab (33), 57. “<em>Allah ve Resulünü incitenlere Allah, dünyada ve ahirette lânet etmiş ve onlar için horlayıcı bir azap hazırlamıştır.”</em></p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/caferi-mezhebi%cc%87nde-i%cc%87badetler/">Caferî Mezhebi’nde İbadetler</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/caferi-mezhebi%cc%87nde-i%cc%87badetler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Caferiliğin Doğuşu</title>
		<link>https://www.caferilik.com/caferiligin-dogusu/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/caferiligin-dogusu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 15 Jun 2020 10:26:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Caferilik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.islamex.com/?p=4558</guid>

					<description><![CDATA[<p>Caferilik konusunu ele alan genellikle Ehl-i Sünnet mezheplerine mensup bazı yazarların, bu mektebe karşın çok olumsuz ve insafsızca bir tavır sergilediklerini esefle görmekteyiz, okumaktayız. Acınarak belirtmeliyiz ki, kuru taassupları yüzünden ne zahmet çekip bu mektebin öz kaynaklarına müracaat etme tenezzülünde bulunan, ne de böyle bir lüzumu gören, bu tip yazarlar, bu mektebi eleştirirken, bu mektebin [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/caferiligin-dogusu/">Caferiliğin Doğuşu</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Caferilik konusunu ele alan genellikle Ehl-i Sünnet mezheplerine mensup bazı yazarların, bu mektebe karşın çok olumsuz ve insafsızca bir tavır sergilediklerini esefle görmekteyiz, okumaktayız. Acınarak belirtmeliyiz ki, kuru taassupları yüzünden ne zahmet çekip bu mektebin öz kaynaklarına müracaat etme tenezzülünde bulunan, ne de böyle bir lüzumu gören, bu tip yazarlar, bu mektebi eleştirirken, bu mektebin muhalifleri tarafından uydurulduğu belli olan, bir takım yalan yanlış bilgilere ve hatta iftiralara istinat ederek onun; İslam dinini bölüp yıkmak amacıyla İslam dininin düşmanları tarafından ortaya çıkarılan, bir bölücülük hareketi olduğu iddiasında bulunabilecek kadar cüretkâr ve kaygısız olabiliyorlar.</p>



<p>Hatta hali malum bu yazarların, Hz. Resulullah (s.a.a)&#8217;ın Ehl-i Beyti ve seçkin ashabının yolu olan bu mektebi karalamak için onun, İslam dinini içten çökertmek gayesiyle Abdullah bin Seba ismindeki bir Yahudi dönmesi tarafından uydurulan bir mezhep olduğu safsatasını yapacak kadar ileri gittiklerine ve kitaplarında aslı astarı olmayan Abdullah bin Seba masalını ballandıra ballandıra anlattıklarına şahit olmaktayız.</p>



<p>Bu yazarlar, ilk olarak hilafet makamının aslında Hz. Ali&#8217;ye ait olduğu görüşünü ve hatta buna da yetinmeyip, Ali&#8217;nin Allah olduğunu iddia ettiğini, işte Ehl-i Beyt mektebinin temelinde böyle bir şahsın bulunduğunu döne döne kitaplarında zikrederler. Maksatlarıysa, Müslümanlara bu mektebi İslam dışı bir mektep olarak takdim etmek ve böylece onları, Hz. Resulullah&#8217;ın Kur&#8217;an&#8217;ın eşi olarak ümmetine emanet edip, kıyamete kadar bu ikisinin birbirinden ayrılmayacağını ve bu ikisine sarıldıkları takdirde asla sapmayacaklarını bildirdiği, Ehl-i Beyt&#8217;den uzak tutmaktır. Çünkü zalim Emevi hükümdarlarını aklamak ve onların İslam ve Müslümanlara reva gördükleri zulümleri tevcih etmek bunu gerektirir, bunun için başka bir alternatif bulunmamaktadır.</p>



<p>Oysa tahkik ehli tarihçiler, adı geçen kişinin tarihte yaşamış olduğundan bile şüphe etmekte ve Emevi yandaşlarının Ehl-i Beyt mektebini karalamak amacıyla böyle bir düzme hikâyeyi uydurduklarını açıkça ortaya koymaktalar.</p>



<p>Bu hususta daha geniş bilgi edinmek için, araştırmacı insanları, merhum Abdulbaki Gölpinarlı&#8217;nın tercüme ettiği &#8220;Abdullah bin Seba&#8217;nın Masalı&#8221; adlı kitaba müracaat etmelerini tavsiye ederken, şu kadarını belirtelim ki, bu masal ilk olarak Taberi&#8217;nin tarihinde yer almıştır. Ancak bu masal birilerinin işine geldiğinden çok geçmeden Ehl-i Beyt mektebine saldırmak isteyenlerin diline destan olmuştur.</p>



<p>Abdullah bin Seba&#8217;nın masalını ilk olarak Taberi&#8217;nin naklettiğine işaret etmiştik. Şimdi Taberi&#8217;nin bu masalı kimden naklettiğine ve bu rivayetin senedinde kimin bulunduğuna kısaca bir göz atalım.</p>



<p>Taberi tek başına naklettiği bu masalı Seyf bin Amr Et-Temimi&#8217;den nakletmiştir. Bu kişi ise, bütün hadis ve biyografı âlimlerinin nezdinde, Emevi yandaşlığına ilaveten, zındıklık, yalancılık, iftiracılık ve hadis uydurmacılığıyla meşhurdur.</p>



<p>Yahya bin Muin onu, &#8220;Seyf bin Amr Et-Temimi, hadis açısından çok zayıf biridir, bir kara para ondan daha hayırlıdır.&#8221; şeklinde değerlendirir.</p>



<p>Ebu Davut onun hakkında: &#8220;Onun bir değeri yoktur, çok yalancıdır.&#8221; diyor.</p>



<p>Nesai onu, &#8220;Zayıf biridir, hadislerine itina edilmez, sıka ve güvenilir değildir.&#8221; sözleriyle eleştirir.</p>



<p>İbn-i Hayyan onun hakkında: &#8220;O, uydurma hadisleri nakleder, zındıklıkla itham edilmiştir, kendisi de yalan hadis uydurur.&#8221; der.</p>



<p>İbn-i Edi ise şöyle der: &#8220;Seyf zayıf biridir, onun hadislerinden bazıları meşhurdur, ancak geneli münker hadislerdir, itina edilemez durumdadır.&#8221;</p>



<p>Hâkim onu şöyle değerlendirir: &#8220;Onun hadisleri terkedilmiştir, kendisi de zındıklıkla suçlanmıştır.&#8221;<a href="#_ftn1">[1]</a></p>



<p>Şimdi bu Abdullah bin Seba düzmesini dillerinden düşürmeyenlere sormak lazım. Acaba Peygamber-i Ekrem&#8217;in Ehl-i Beyti, Ammar-i Yasir, Ebuzer, Selman-i Farisi, Meysem-i Temmar, Ebu Eyyub-u Ensari gibi binlerce salih insan ile geçmişte ve şimdide milyonlarca Müslüman&#8217;ın tabi olduğu böyle bir mektebi, ulamanın zındık olarak nitelediği bir oyunbazın düzmeleriyle itham etmek ve onu hak mezhep olarak nitelendirdikleri mezhepler düzeyinde bile görmemek, açık bir zulüm ve insafsızlık değil de nedir?</p>



<p>Faraza Abdullah bin Seba denen bir kişi tarihte yaşamış olsa ve yalancı Seyf bin Amir&#8217;in düzmesi o sapık görüşü savunsa bile, bunun Ehl-i Beyt mektebiyle ne ilgisi vardır? Ehl-i Beyt mektebinin inancını Ehl-i Beyt&#8217;in kendinden mi yoksa bir paranoyaktan mı öğrenmek gerekir? Ehl-i Beyt mektebinin görüşlerini Hz. Ali, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin, kısacası on iki imamlar mı açıklamaya yetkilidir, yoksa kim olduğu, ne olduğu belli olmayan ruh hastası bir paranoyak mı? Özellikle ulemanın müfteri ve zındık olduğunu açıkça belirttiği Seyf bin Amir&#8217;in düzmelerine dayanarak bir mektep hakkında hükmetmeyi hangi akıl ve hangi vicdan kabul eder.</p>



<p>Ama Ehl-i Beyt mektebi inancında olmayan her yazar yukarıda bahsi geçen yazarlar gibi düşünmemiş, yazmamıştır. Onların içerisinde bu düzmenin Ehl-i Beyt mektebiyle yakından uzaktan bir ilişkisi bulunmadığını açıkça ortaya koyanlar da olagelmiştir.</p>



<p>Bu hususta Ehl-i Sünnet bilginlerinden Muhammed Kürd Ali şöyle yazıyor: &#8220;Caferi mezhebinin İbn-i Savda ismiyle maruf olan, Abdullah bin Seba&#8217;nın bidatlerinden olduğuna dair bazı yazarların ortaya sürdükleri görüşlerine gelince, bu sadece bir vehim olup, onların bu mezhep hususunda tahkike dayanan bilgilerinin azlığından kaynaklanmaktadır. Kim, Caferilerin adı geçen bu kişi hakkındaki görüşlerinden, Caferi mezhebini benimseyenlerin onun görüş ve fiillerinden ibraz ettikleri bizarlıklarından, Caferi mezhebi ulamasının istisnasız olarak bu kişiyle ilgili ortaya koydukları ta&#8217;n ve karalamalarından haberi olursa, bu iddianın doğruluktan ne kadar uzak olduğunu anlar.&#8221;<a href="#_ftn2">[2]</a></p>



<p>Evet, Ehl-i Beyt mektebini kabul etmediği halde konuya biraz insaflıca yaklaşan yazarlar da olagelmiştir. Onlar, Ehl-i Beyt mektebinin de en azından sonradan İslam dini içinde ortaya çıkan, kendilerinin mensup oldukları herhangi bir müçtehidin yorum ve fetvalarından ibaret olan mezhepler türünden bir mezhep olarak algılanması gerektiğini belirtiyorlar.</p>



<p>Ancak bunlar da bu mektebin kendilerinin mensup oldukları mezheplere herhangi bir üstünlüğü olmadığını ve sıradan bir mezhep sayılması gerektiği mesajını vermek gayesiyle, bu mektebin doğuş tarihinin kendilerinin mensup oldukları mezheplerin doğuş tarihine yakın bir döneme denk geldiği üzerinde ısrarla duruyorlar.</p>



<p>Bu yazarlardan biri, Prof. Dr. Ethem Ruhi Fığlalı&#8217;dır. Ona göre, Şiilik (Caferilik) Hicri birinci asırdan sonra bir mezhep olarak teşekkül etmiştir. O, &#8220;Şiatu Ali&#8221; kelimesinin daha öncelerden Müslümanlar arasında kullanıldığını kabullenmekle birlikte, bunun Şiiliğin bir mezhep olarak bu kelimenin kullanıldığı tarihten itibaren var olduğuna delil teşkil etmeyeceğini savunur. Zira ona göre, bu kelime o günlerde günlük dildeki anlamı olan &#8220;taraftar&#8221; manasında kullanılırdı, belirli bir inanış tarzını ifade etmek anlamda değil.</p>



<p>O, bu görüşünü şöyle dile getirir: &#8220;Hz. Ali&#8217;nin bütün Müslümanlarca teslim edilen ve yüceltilen şahsi meziyetleri, ilmi, takvası, kahramanlığı, cesareti ve nihayet Hz. Peygamberin (s.a.s) amcasının oğlu, Medine&#8217;deki muâhât (Müslümanlar arasındaki kardeşlik akdi) sırasında kardeşi ve damadı oluşu söz konusu olduğu takdirde, bu hususlarla ilgili ilk tezahürlerin daha Resulullahın (s.a.v.) sağlığında mevcut olması son derece doğru ve tabiidir. Ancak buradaki tezahür, bir fırka veya ayrı bir zümre teşkil etmek şeklinde değil, manevî bir bağlılık ve samimi bir dostluktur. Aynı şekilde gerek Sakîfe toplantısı<a href="#_ftn3">[3]</a> sonrasında, gerek Osman zamanında zuhur eden karışıklıklar sırasında Hz. Ali&#8217;ye teveccüh gösteren hareketleri ve Hz. Ali&#8217;nin hilafetinde onun yanında yer alan Müslümanların davranışları bir &#8216;fırka&#8217; hareketinin tezahürleri olarak değerlendirilemez.&#8221;<a href="#_ftn4">[4]</a></p>



<p>Tarihte ve Günümüzde Caferilik kitabının yazarı İsmail Mutlu da bu yazarlardan bir diğeridir. O, yukarıda naklettiğimiz Prof. Dr. Ethem Ruhi Fığlalı&#8217;nın görüşünü aktardıktan sonra şöyle devam eder: &#8220;Biz de Şiiliğin birinci asrın sonlarında teşekkül ettiğini savunan yazarların görüşlerini daha isabetli buluyor ve bu hususta bu yazarların fikirlerine yer vermek istiyoruz.&#8221;<a href="#_ftn5">[5]</a></p>



<p>O, daha sonra kendisi gibi düşünen İrfan Abdulhamid&#8217;in sözlerini ve bu görüşüne delil olarak yer verdiği Zeydi imamlarından İbn-i Murtaza&#8217;nın sözlerini naklettikten sonra onlara teyit olarak şöyle devam ediyor:</p>



<p>&#8220;Gerçekten de İbn-i Murtaza&#8217;nın bu görüşü, Şia&#8217;nın Peygamberimiz zamanında veya Peygamberimizin vefatından sonra ortaya çıktığı görüşünü kesin bir şekilde reddetmektedir. Çünkü Şii kaynaklarda ismi geçen Ammar (r.a) gibi Sahabiler Hz. Ali&#8217;nin taraftarı olarak zikredilir ve Şiiliğin Peygamberimiz zamanında varlığına bu taraftarlık delil olarak gösterilir. Oysa bu Sahabilerin Hz. Ali&#8217;yi sevmeleri daha önce de ifade ettiğimiz gibi, ıstılahı manada bir taraftarlık değildi. Nitekim yukarıdaki ifadelerde de dikkat çekildiği gibi, bu Sahabiler ne Ebu Bekir ve Ömer&#8217;den ayrılmışlar, ne de onlara sövmüşlerdir. Eğer bunlar iddia edildiği gibi, ıstılahı manada Şii olsalardı, bu iki Sahabiden uzaklaşmaları, onlara sövmeleri, onların verdikleri vazifeleri yapmamaları gerekirdi. Bu durum Şiilikteki takiyye, yani inancını gizleme ile de izah edilemez. Çünkü bu iki halife döneminde Müslümanlara en ufak bir baskı uygulanmıyordu.&#8221;<a href="#_ftn6">[6]</a></p>



<p>Evet, bu yazarlar, Ehl-i Beyt mektebinin (Caferiliğin) doğuş tarihini mümkün olduğu kadar kendilerinin müntesip oldukları mezheplerin ortaya çıkış tarihine yakınlaştırmaya çalışıyorlar. Onların bu çabalarını doğal karşılamak gerekir. Onların, Ehl-i Beyt mektebini İslam dini üzerinde yapılan sıradan bir yorum tarzı değil de, İslam dininin devamı olarak algılamalarını bekleyecek değiliz ya. Onlar başka türlü düşünemezler. Aksi takdirde kendi gidişatlarını tevcih etmekten aciz kalırlar.</p>



<p>Ama acaba durum onların çizdiği tablodan mı ibarettir? Yoksa başka bir şey mi vardır? İşte bunu anlamak için, Asr-i Saadet&#8217;e dönüp, Ehl-i Beyt mektebinin bel kemiğini teşkil eden öğretisinin (imamet anlayışının) bizzat İslam dininin metninde yer alan bir öğreti mi, yoksa Ehl-i Beyt mektebine mensup olanların sonradan içtihat ederek İslam dinine getirdikleri bir yorum mu olduğunu anlamak zorundayız.</p>



<p>Bilindiği üzere, Ehl-i Beyt mektebinin (Caferiliğin) bel kemiğini teşkil eden öğretisi, imamete dair inancıdır. Ehl-i Beyt mektebi, Hz. Resulullah (s.a.a)&#8217;dan sonra İslam ümmetinin önderliğinin başta Hz. Ali olmak üzere On iki Ehl-i Beyt İmamlar&#8217;na ait olduğu, onların Allah Teala&#8217;nın tayini ve Hz. Resulullah&#8217;ın açıklamasıyla belirlenen İlahi önderler oldukları inancındadır. Kim, bu inancı kabul ederse, diğer teferruatta başka türlü düşünse bile Caferi&#8217;dir. Aksi takdirde diğer teferruatta Ehl-i Beyt mektebiyle birleşse de Caferi değildir.</p>



<p>Elbette yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, bu mektebe Hz. İmam Cafer-i Sadık (a.s)&#8217;ın döneminden sonra &#8220;Caferiyye&#8221; Caferilik ismi verilmiştir. Bu, o mektebin o Hazret&#8217;in döneminde doğduğu anlamına gelmemektedir. Hayır, bu mektep Hz. Resulullah&#8217;ın döneminden itibaren vardı. İsmi de Caferilik değil, Ali taraftarlığı anlamına gelen, Ali Şialığı (Şiat-u Ali) idi. Sadece o Hazret&#8217;in döneminde bu mektebin öğretileri, Hz. İmam Cafer Sadık (a.s)&#8217;ın çabalarıyla daha yaygınlık kazandığı için, Şialık ismine Caferilik ismi de eklenmiştir.</p>



<p>Peki, bu mektebin bel kemiğini teşkil eden bu öğretisi, İslam dininin öğretileri içerisinde yer almış mıydı? Birileri; &#8220;bu sizin iddianızdır. İslam dininin öğretileri içerisinde böyle bir şey yoktur&#8221; diyebilirler. Yani, bu mektebin bizzat Hz. Resulullah&#8217;ın döneminden itibaren başlaya gelebilmesi için, bu öğretinin açıkça ya İslam dininin ana temel kaynağı olan Kur&#8217;an-ı Kerim, ya da Hz. Resulullah&#8217;ın sünnetinde yer bulması gerekir. Aksi takdirde bu öğreti, içtihat sonucu İslam dinine getirilen bir yorumdan öteye gitmez. Acaba Kur&#8217;an-ı Kerim veya Hz. Resulullah (s.a.a)&#8217;ın sünnetinde Ehl-i Beyt İmamları&#8217;nın imametine dair bir açıklama var mıdır? İşte bunun için İslam dininin öğretilerini bir daha gözden geçirmemiz gerekir.</p>



<p>Ehl-i Beyt mektebi, bu inancının hem Kur&#8217;an-ı Kerim, hem de daha açık ve net olarak Hz. Resulullah (s.a.a)&#8217;ın sünnetinde yer aldığı görüşündedir. Buna kanıt olarak da Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in ilgili ayetleriyle, Hz. Resulullah&#8217;ın sünnetinden örnekler zikrediyor. Biz bu kanıtlarından bazılarına sitemizin kitap bölümünde yayınladığımız &#8220;Ehl-i Beyt Mektebi&#8217;nde Temel İnançlar&#8221; adlı kitabımızın &#8220;İmamet&#8221; bölümünde değinmişiz. İsteyenler oradaki delilleri görebilirler.</p>



<p>Ancak burada şu kadarını belirtelim ki Ali Şialığı, yani Hz. Resulullah (s.a.a)&#8217;dan sonra ümmetin imametinin Hz. Ali&#8217;ye ait olduğu inancı, bizzat Hz. Resulullah&#8217;ın öğretileriyle başlamış ve Hz. Resulullah&#8217;ın döneminden itibaren ashabın önde gelenlerinden büyük bir bölük bu inanca sahip olmakla meşhur olmuş, hatta daha ötesi, Ali Şialığı ismini bizzat Hz. Resulullah bu bölüğe vermiştir. Bu inanç, özellikle de Hz. Resulullah (s.a.a)&#8217;ın dünyadan göçmesiyle ortaya çıkan birinci halife Ebu Bekir&#8217;in hilafete seçilmesi olayı karşısında hem Hz. Ali (a.s)&#8217;nin aldığı tavır, hem de Hz. Ali&#8217;nin imam olması gerektiği inancıyla ashaptan büyük bir topluluğun Ebu Bekir&#8217;e biat etmeyi reddederek, Hz. Ali&#8217;nin etrafında toplanmasıyla daha da belirginlik kazanmıştır.</p>



<p>Bu mevzudaki bilgiler, yalnızca Ehl-i Beyt kaynaklarında yer almamıştır. Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin kaynaklarını inceleyen her insan, kolaylıkla bu hususta yeterli bilgi elde eder. Bu hususta biz, Ehl-i Beyt kaynaklarında yer alan rivayetlerle değil, bizzat Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin rivayetlerinde yer alan bir -iki hadis zikredeceğiz:</p>



<p>Suyûti, &#8220;ed-Dürr-ül Mensur Fi Tefsiri Kitabullahi Bil Me&#8217;sur&#8221; adlı tefsir kitabında İbn-i Asakir rivayetiyle Cabir bin Abdullah&#8217;tan naklederek demiştir ki: &#8220;Hz. Peygamber (s.a.a)&#8217;in yanındaydık; Ali (a.s) çıkageldi. Hz. Peygamber (s.a.a) buyurdu ki: <em>&#8220;Nefsim kudret kabzasında olan Allah&#8217;a andolsun ki, bu ve şiası, kıyamet gününde</em> <em>kurtulmuşlardır,</em> <em>muratlarına ermişlerdir.&#8221;</em> Derken, &#8220;İnanlar ve iyi işlerde bulunanlar ise; işte onlar, yaratılmışların en hayırlılarıdır.&#8221;<a href="#_ftn7">[7]</a> ayeti nazil oldu.&#8221;<a href="#_ftn8">[8]</a></p>



<p>İbn-i Adiyy, İbn-i Abbas&#8217;tan rivayet ederek demiştir ki: &#8220;İnananlar ve iyi işlerde bulunanlar ise; işte onlar, yaratılmışların en hayırlılarıdır.&#8221; ayeti indiği zaman Resulullah (s.a.a) Ali&#8217;ye, <em>&#8220;Onlar sensin ve şiandır; kıyamet günü Allah rızasını kazanmış ve ondan razı olmuş bulunacaksınız.&#8221;</em> buyurdu.&#8221;<a href="#_ftn9">[9]</a></p>



<p>İbn-i Mardavayh Hz. Ali (a.s)&#8217;den rivayet ederek demiştir ki: <em>&#8220;Resulullah (s.a.a) bana, Allah Teala&#8217;nın &#8220;İnananlar ve iyi işlerde bulunanlar ise; işte onlar, yaratılmışların en hayırlılarıdır&#8221; ayetini duymadın mı? Onlar sensin ve senin şiandır; benimle onların buluşacakları yer, Kevser havuzunun yanıdır; ümmetler hesaba geldikleri zaman onlar, yüzleri ak olarak çağrılacaklardır.&#8221;</em> dedi.<a href="#_ftn10">[10]</a></p>



<p>Bu hadislerin bir kısmını de İbn-i Hacer, Darukutni&#8217;den naklederek &#8220;Savaik-ül Muhrika&#8221; adlı kitabında zikreder. Ümmi Seleme (r.a) Hz. Peygamber (s.a.a)&#8217;in <em>&#8220;Ya Ali, sen ve ashabın cennettesiniz.&#8221;</em> buyurduğunu rivayet etmiştir.</p>



<p>İbn-i Hacer&#8217;in nakline göre, Hafiz Cemaluddin Zerendi İbn-i Abbas&#8217;tan naklederek demiştir ki: &#8220;Hz. Resulullah (s.a.a), Allah Teala&#8217;nın &#8220;İnananlar ve iyi işlerde bulunanlar ise; işte onlar, yaratılmışların en hayırlılarıdır.&#8221; ayeti nazil olduğunda, Hz. Ali&#8217;ye: <em>&#8220;Ya Ali, onlar sen ve senin şiandır. Kıyamet günü Allah&#8217;a, onun rızasını kazanmış ve ondan razı olmuş bir halde kavuşacaksınız; düşmanın ise, kızgın ve elleri boynuna bağlı olarak ulaşacaktır.&#8221;</em> buyurdu.&#8221;<a href="#_ftn11">[11]</a></p>



<p>İbn-i Asir de bu hadise &#8220;en-Nihaye&#8221; adlı kitabında yer vererek, Hz. Peygamber (s.a.a)&#8217;in <em>&#8220;Ya Ali, sen ve şian, Allah&#8217;a, onun rızalığını kazanmış ve ondan razı olmuş bir halde kavuşacaksınız; düşmanınız ise, kızgın ve ellerini boynuna bağlı olarak ulaşacak.&#8221;</em> buyurduğunu, sonra da ellerini nasıl bağlı olduğunu göstermek için ellerini boynuna götürdüğünü zikreder.<a href="#_ftn12">[12]</a></p>



<p>Bu hadisi İbn-i Hacer, &#8216;Savaık&#8217;ında ve diğerleri başka yollardan naklederler ki, bu da hadisin, hadis erbabı katında şöhretine delalet eder.</p>



<p>Yine Zamahşeri, &#8216;Rabi-ül Abrar&#8217; adlı kitabında Hz. Resulullah (s.a.a)&#8217;dan rivayet eder; buyurmuştur ki: <em>&#8220;Ya Ali, kıyamet günü olunca ben yüce Allah&#8217;a sığınırım, sen benim kuşağıma yapışırsın; benimle Allah&#8217;a tevessül edersin; evladın sana yapışırlar, evladının şiası da onlarla Allah&#8217;a tevessül ederler.&#8221;</em></p>



<p>Görülüyor ki, Ali şiası (Ali taraftarlığı) terimi, bizzat Hz. Resulullah (s.a.a)&#8217;ın sözlerinden alınmadır. Sanki Hz. Resulullah (s.a.a) Hz. Ali hakkında buyurmuş olduğu <em>&#8220;Ben kimin mevlası (efendisi) isem Ali de onun mevlasıdır,<a href="#_ftn13">[13]</a> Ali&#8217;nin konumu bana nispet, Harun&#8217;un Musa&#8217;ya olan konumu gibidir,<a href="#_ftn14">[14]</a> Ali benim kardeşim, yardımcım ve vasimdir,<a href="#_ftn15">[15]</a> Ali benim ilmimin kapısıdır, Ali benden sonra her mü&#8217;minin velisidir,<a href="#_ftn16">[16]</a> Ali&#8217;yi sevmek iman, Ali&#8217;ye buğzetmek ise münafıklık nişanesidir, Ali hakladır, hak da Ali iledir; hak Ali&#8217;nin ekseninde döner,<a href="#_ftn17">[17]</a> Ali Kur&#8217;an&#8217;ladır, Kur&#8217;an da Ali iledir; Havz-u Kevser başında bana kavuşuncaya kadar bu ikisi birbirinden ayrılmazlar.&#8221;</em><a href="#_ftn18">[18]</a> ve benzeri yüzlerce tavsiye ve tekitlere rağmen, ashabının ve onlardan sonra gelen ümmetinin Hz. Ali hususunda iki gruba ayrılacaklarını, bir grubunun Ali&#8217;nin yanında yer alıp Ali şiası olurken, ikinci grubun Ali&#8217;den kopacağını önceden görüyor ve biliyordu. Dolayısıyla bu ikazlarla onları uyarıp, Ali&#8217;den ayrılmanın İlahi gazapla sonuçlanacağını bildiriyordu ki, her yönden galip hüccet Allah&#8217;ın ve Allah Resulü&#8217;nün olsun ve yarın kimse, ben bunun farkında değildim, deme bahanesi arkasına saklanmasın.</p>



<p>Evet, İslam tarihinin Asr-i Saadet&#8217;le ilgili bölümünü biraz devşirdiğimizde, Hz. Resulullah (s.a.a)&#8217;ın ashabının, Ehl-i Beyt&#8217;i üstün görüp, öne geçiren Kur&#8217;an-ı Kerim ayetleri ve Hz. Resulullah (s.a.a)&#8217;ın kendinden sonra Hz. Ali&#8217;nin İslam ümmetinin imamı olmasını istediğini ortaya koyduğu, yukarıda örneklerine işaret ettiğimiz açıklamaları karşısında iki gruba ayrıldıklarını görmekteyiz. Bir grup, nass karşısında içtihat etmenin caiz olmadığını kabullenerek, Hz. Resulullah (s.a.a)&#8217;ın bu açıklamaları ve Kuran-ı Kerim&#8217;in Ehl-i Beyt&#8217;i üstün görüp, öne geçiren ayetlerine hiçbir yorum getirmeden teslim olurken, ikinci grup, bu hususta kendi içtihat ve görüşlerine yer verir ve görüşleri, herhangi bir gerekçeyle farklı olduğu takdirde, kendi görüşlerini öne geçiriyorlardı.</p>



<p>Bu bölünme hatta Hz. Resulullah (s.a.a)&#8217;ın kaydı hayatta bulunduğu dönemde bile ihsas ediliyordu. Ashaptan bir grup, özellikle Hz. Ali&#8217;ye yakınlığı ile tanınırdı. Öyle ki, bunlar &#8220;Şiatu Ali&#8221; (Ali Taraftarları) olarak tanınır ve bu isimle anılırlardı. Buna karşın ashabın içerisinde kalbinde Ali&#8217;nin düşmanlığını taşıyanlar da vardı. İbn-i Abbas diyor: &#8220;Biz, kimin münafık olduğunu, onun Ali&#8217;ye karşı olan düşmanlığıyla tanır, teşhis ederdik.&#8221; Bu ölçeği, Hz. Resulullah (s.a.a) onlara vermişti. Çünkü Hz. Resulullah (s.a.a), ashabına, Ali&#8217;yi sevmenin iman, Ali&#8217;ye karşı düşman olmanın da münafıklık nişanesi olduğunu bildirmişti. Ashaptan bazıları da, ne Hz. Ali&#8217;ye karşı kalbinde düşmanlık hissediyor, ne de Hz. Ali&#8217;nin şiası sayılacak kadar, o Hazret&#8217;e yakınlık gösteriyorlardı.</p>



<p>Bütün sahabe, Ali&#8217;nin şiası olsaydı, bir bölüğü &#8220;Ali&#8217;nin şiası&#8221; diye anılmazdı. Gerçekten de Hz. Peygamber&#8217;in zamanında da Ali taraftarları olan, onu imam bilen; Hz. Peygamber&#8217;in sözlerini şerh ve tefsir eyleyen, hikmetlerini hükümlerini tebliğ eden zat olarak onu tanıyan sahabe az değildi. İşte Ali şiası sözü, bu bölüğe ait bir hususu ad olmuştu. Nitekim lügat ehli de bunu söylemiştir. Nihaye&#8217;ye, Lisan-ül Arab&#8217;a ve emsali diğer lügat kitaplarına müracaat edilirse bu adın, Ali&#8217;ye uyanlara, evladına ve onların taraftarı olanlara verildiği görülecektir.</p>



<p>Şia sözünün, Ali&#8217;yi seven ve ona buğzetmeyen ashabın tamamına söylendiğini ileri sürmek doğru bir yorum olamaz. Çünkü bir kimseyi sevmek ve ona buğzetmemek, tek başına onun şiası olmak için kifayet etmez; burada bir hususiyetin de olması gerekir ki bu da, o şahsa uymak, onun tarafını tutmaktır. Bu özellik olmadan birisine, birisinin şiasıdır demek, ancak mecazi bir itibarla olabilir. O halde bu sözle, ashaptan bir kısmının kastedildiği şüphe götürmez bir olaydır ki onlarda bulunan bir özellik, onları diğer ashaptan ayırmış ve kendilerine bu ismin verilmesini sağlamıştır. Bu özelliğin diğer ashapta da olmadığı da bellidir. Çünkü aksi takdirde yalnızca onlara Ali şiası denilmezdi.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>



<p>Ebu Hatem-i er-Razi diyor: &#8220;İslam dini içinde Resulullah (s.a.a)&#8217;in döneminde ilk ortaya çıkan isim &#8220;Şia&#8221; ismidir. Bu isim, Ali&#8217;ye yakınlıklarıyla meşhur olan ashaptan dört kişinin: Ebuzer, Salman, Miktad ve Ammar&#8217;ın lakabı idi.&#8221;<a href="#_ftn19">[19]</a></p>



<p>Hatib-i Bağdadi &#8220;el- Kifaye&#8221; adlı kitabında diyor ki; Ebu Abdullah bin Ahrem el-Hafiz&#8217;a, Buhari&#8217;nin neden Sahabe Ebu Tufeyl&#8217;den hadis nakletmediği sorulunca; &#8220;Çünkü o Ali bin Ebu Talib&#8217;in şiası idi.&#8221; cevabını verdi.&#8221;<a href="#_ftn20">[20]</a></p>



<p>İbn-i Haldun ise şöyle yazıyor: &#8220;Ashaptan bir grup, Ali&#8217;nin taraftarlığını yapıyor, onun hilafete diğerlerinden daha layık olduğunu savunuyorlardı. Ancak ondan başkasının hilafete seçildiğini görünce, buna çok hüzünlenip üzüldüler. Fakat dinde sabitkadem olduklarından ve birlik ve beraberliğe çok önem verdiklerinden kendi aralarında izhar ettikleri hüzün ve üzüntülerine ilaveten fazla bir itirazda bulunmadılar.&#8221;<a href="#_ftn21">[21]</a></p>



<p>Ustad Muhammed Kürd Ali ise demiştir ki: &#8220;Ashabın büyüklerinden bir grup, Hz. Resulullah (s.a.a)&#8217;ın döneminden itibaren Ali taraftarlığı ile tanınmaktaydı. Bu cümleden biri, Salman-i Farisi&#8217;dir. O; &#8220;Biz Hz. Resulullah&#8217;a Müslümanların hayrını istemek, Ali bin Ebu Talib&#8217;i imam edinip, onu sevmek üzere biat eyledik.&#8221; derdi. Bunlardan bir diğeri de, Ebu Said-i Hudri&#8217;dir. O; &#8220;İnsanlar beş şeye emredildiler, onlar ise onların dördüne amel edip, birini de terk ettiler.&#8221; derdi. Ona: &#8220;Amel edilen o dört şeyin ne olduğu sorulunca da, o: &#8220;Namaz, zekât, Ramazan ayının orucu ve hacdır.&#8221; diye cevaplandırdı. Bu arada ona: &#8220;İnsanların terk ettiği o bir şey neydi?&#8221; denince de, O: &#8220;Ali bin Ebu Talib&#8217;in velayetidir.&#8221; cevabını verirdi. Ona: &#8220;Bu da mı onlarla beraber farzdı?&#8221; diye sorulunca da, O: &#8220;Evet.&#8221; derdi. Bu sahabelere, Ebuzer el-Gaffari, Ammaber bin Yasir, Huzeyfe bin Yeman, Züşhadeteyn Huzeyme bin Sabit, Ebu Eyyub-i Ensari, Halid bin Said bin el-Ass ve Kays bin Sa&#8217;d bin Ubade gibilerini de misal olarak zikredebiliriz.&#8221;<a href="#_ftn22">[22]</a></p>



<p>Ünlü Ehl-i Sünnet yazarı Doktor Sübhi Salih ise bu hususta şöyle der: &#8220;Hz. Resulullah (s.a.a)&#8217;ın döneminde bile sahabe içerisinde Hz. Resulullah&#8217;ın damadı Ali&#8217;nin taraftarlığını yapanlar bulunmaktaydı. Ebuzer el-Gaffari, Mikdat bin Esved, Cabir bin Abdullah, Ubey bin Ka&#8217;b, Ebu Tufeyl Öber bin Vaile, Abbas bin Abdulmuttelip ve bütün oğulları, Ammar bin Yasir ve Ebu Eyyub-i Ensari bu cümleden ashap arasında yer almaktaydı.&#8221;<a href="#_ftn23">[23]</a></p>



<p>Abdullah Emin ise, Şiilik hakkında şöyle der: &#8220;Şiiliğin temeli, hilafet husussunda Ali efendimizin yanında yer alıp, bu önemli mevkie onun daha layık olduğu inancıyla ona yardım eden ashaba dayanmaktadır.&#8221;<a href="#_ftn24">[24]</a></p>



<p>Ustad Muhammed Abdullah İnan ise bu konuda şunları yazıyor: &#8220;Şiiliğin ilk olarak Haricilerin bölünmesi esnasında ortaya çıktığını sanmak bir hatadır. Aslında Şiilik, Allah Teala&#8217;nın: &#8220;En yakın aşiretini uyar.&#8221;<a href="#_ftn25">[25]</a> emrini indirdiğinde, Allah Resulü&#8217;nün yakın akrabalarını toplayıp onlara peygamberliğini açıkladığı sırada onlardan bir cevap gelmezken, Hz. Ali&#8217;nin Peygamber-i Ekrem&#8217;e iman ettiğini ve her sahnede kendilerinden yardımını esirgemeyeceğini ilan etmesi üzerine, Allah Resulü&#8217;nün Hz. Ali&#8217;ye işaretle onlara: <em>&#8220;Bu, benim kardeşim, vasim ve sizin içerinizdeki halifemdir; onu dinleyin ve ona itaat edin.&#8221;</em> açıklamasını yaptığı dönemden itibaren ortaya çıkmıştır.&#8221;<a href="#_ftn26">[26]</a></p>



<p>Bütün bu açıklamalar şunu gösteriyor ki, Hz. Resulullah (s.a.a)&#8217;ın ashabı, Hazret&#8217;in kendinden sonra başta Hz. Ali (a.s) olmak üzere, Ehl-i Beyt İmamları&#8217;nın İslam ümmetinin önderleri olmasına dair olan isteği ve Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in Ehl-i Beyt&#8217;i üstün tutup, öne geçiren ayetleri karşısında iki ana kola ayrılmıştır.</p>



<p>Bir kol, Peygamber-i Ekrem&#8217;in ve Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in bu yöndeki açıklamaları karşısında hiçbir yorum yapmaksızın teslim olmuş, Hz. Resulullah (s.a.a)&#8217;ın döneminden itibaren ağırlığını bu yönde koymuş ve Hz. Ali başta olmak üzere, Ehl-i Beyt&#8217;in öne geçmesini istemiş, bunu savunmuştur.</p>



<p>Ancak Hz. Resulullah&#8217;ın vefatından sonra, kendileri gibi düşünmeyen ashap tarafından herhangi bir gerekçeyle bunun önünün tıkandığını görünce de, yine başta Hz. Ali olmak üzere Ehl-i Beyt&#8217;i örnek alarak, hüzünlenmiş ve cari gidişata itiraz etmişse de, Hz. Resulullah (s.a.a)&#8217;ın vefat etmesiyle henüz yeni filizlenmekte olan İslam dininin dağılıp yıkılmasını beklemekte olan İslam düşmanlarına bir fırsat vermemek gayesiyle fazla ileri gitmemiş ve İslam&#8217;da kapanmasına imkân bulunmayacak bir gedik açılmasına meydan vermeyerek, birlik ve beraberlik yolunu seçmiştir.</p>



<p>İkinci kol ise, Kuran-ı Kerim&#8217;in ve Hz. Resulullah (s.a.a)&#8217;ın bu açıklamaları karşısında, kendileri için içtihat etme hakkı tanımış ve Hz. Ali&#8217;nin henüz genç olduğu ve hilafete daha yaşlı birinin geçmesi gerektiği yahut Hz. Ali&#8217;nin kâfirlerden birçoğunu öldürmüş olması nedeniyle Arap kabilelerinin kolay kolay ona boyun eğmeyeceğini, ya da hem nübüvvet hem de hilafetin Haşımoğulları&#8217;nda olmaması gerektiği yahut Hz. Resulullah&#8217;ın kendinden sonra Hz. Ali&#8217;nin Müslümanların önderi olmasına dair olan isteğinin, bir İlahi emir olmayıp, akrabalık ve benzeri sebeplerden dolayı Hazret&#8217;in şahsi görüşü olduğu gibi mülahazalarla Hz. Resulullah (s.a.a)&#8217;ın dünyadan göçmesinden hemen sonra, mübarek nâ&#8217;şının gusül ve kefeniyle ilgilenmeyi Hz. Ali ve yaranına terk edip, Hz. Ali ve yaranının yokluğundan da yararlanarak, &#8220;Sakife&#8221; denen yerde toplanarak birinci Halife Ebu Bekir&#8217;in başa geçmesini sağlamıştır.</p>



<p>Ancak Hz. Ali ve yaranı bu hareketi meşru kabul etmeyip Ebu Bekir&#8217;e biat etmeği reddetmiştir. Hatta Sahih-i Buhari&#8217;nin Hayber gazvesi babında geldiği üzere, Hazret altı ay gibi uzun bir süre bu muhalefetini devam ettirip, biat etmekten sakınmıştır. Fakat Müslümanların bu dağılmışlığından İslam dininin pusuda bekleyen iç ve dış düşmanlarının istifade etmeğe çalıştıklarını ve bu durumu sürdürmenin İslam&#8217;da telafisi mümkün olmayacak bir gedik açacağını görünce de, Hz. Resulullah (s.a.a)&#8217;dan aldığı tavsiyeye uyarak, kendi tabiriyle zehirden daha acı olsa bile ağzının yarını yutkunmuştur. Gözünde diken kalmış ve boğazında kemik tıkanmış bir insanın durumunda olsa bile sabretmeyi daha yeğ bulmuştur. Ancak yine de başa geçmişlerden İslam ve Müslümanların yararına olan nasihatlerini esirgememiş ve karşılaştıkları her zorlukta onların imdadına koşmuştur. Ona tabi olan sadık yarları da mevlalarını taklit ederek aynı siyaseti sürdürmüşlerdir.</p>



<p>Görüldüğü üzere, Ehl-i Beyt mektebinin temelini teşkil eden Hz. Resulullah (s.a.a)&#8217;dan sonra İslam ümmetinin imamet ve önderliğinin Hz. Ali&#8217;ye ait olduğuna dair inancı Peygamber-i Ekrem&#8217;in kaydı hayatta bulundukları dönemden başlamış, Hazret&#8217;in dünyadan göçmesinden hemen sonra Ebu Bekir&#8217;in hilafete seçilmesinin gündeme yerleşmesiyle de daha belirginlik kazanmıştır. Peygamber-i Ekrem&#8217;in dünyadan göçmesinden hemen sonra İslam ümmetinin önderliği hususunda cereyan eden olaylardan azıcık haberi olan hiçbir kimse bu hakikati inkâr edemez.</p>



<p>Fazl bin Abbas&#8217;ın, Sakife&#8217;de cereyan eden Ebu Bekir&#8217;in hilafete getirildiği haberinin yayılır yayılmaz, orada toplanmış olan topluluğa hitaben söylemiş olduğu: &#8220;Ey Kureyş topluluğu, hilafet sizin hakkınız değildir. Biz onun ehliyiz, siz değil. Bizim efendimiz (Hz. Ali) ona sizden daha evladır.&#8221;<a href="#_ftn27">[27]</a> sözü işte bu inanca dayanmaktadır.</p>



<p>Hz. Ali ve yaranının Ebu Bekir&#8217;e biat etmeği ret etmesi de bu inançtan dolayıdır. Tarih-i Yakubi bu hadiseye işaretle şunları yazıyor: &#8220;Muhacir ve Ensar&#8217;dan bir topluluk Ebu Bekir&#8217;e biat etmeyi reddedip, Ali&#8217;nin yanında yer aldılar. Abbas bin Abdulmuttelib, Fazl bin Abdulmuttelib, Zübeyr bin Avam bin As, Halid bin Said, Mikdat bin Amir, Selman-i Farisi, Ebuzer el-Gaffari, Ammar bin Yasir, Bera bin Azib ve Ubey bin Ka&#8217;b bu cümleden ashap arasında bulunmaktaydı.&#8221;<a href="#_ftn28">[28]</a></p>



<p>Böylece Hz. Resulullah (s.a.a)&#8217;dan sonra İslam ümmetinin önderliğinin Hz. Ali&#8217;nin hakkı olduğunu savunan güçlü bir topluluk ortaya çıkmıştı. Onlar, Sakife&#8217;de cereyan eden Ebu Bekir&#8217;in hilafete getirilmesi olayına itiraz ediyor ve konunun tekrar gözden geçirilerek hilafet mevkiinin Hz. Ali&#8217;ye devredilmesini talep ediyorlardı. Onlar, Hz. Fatime&#8217;nin evinde toplanıyor, Sakife&#8217;de cereyan eden hadisenin, İslam ümmetinin önderliği hususunda karşılaşılan bir talihsizlik olduğunu ve bunun nasıl önlenebileceğini tartışıyorlardı.</p>



<p>Yakubi bu hususta şunları yazıyor: &#8220;Ebu Bekir ve Ömer&#8217;e Ensar ve Muhacirlerden bir bölüğün Ali ile birlikte (muhalefet kastıyla) Resulullah&#8217;ın kızı Fatime&#8217;nin evinde toplandıkları haberi ulaştı. Bunun üzerine, bir grupla birlikte hareket edip o eve hücum ettiler&#8230;&#8221;<a href="#_ftn29">[29]</a></p>



<p>Ehl-i Sünnet&#8217;in büyük âlimlerinden İbn-i Kuteybe ise, bu olayı şöyle anlatıyor: &#8220;Ebu Bekir, bir grubun kendisine muhalefet amacıyla Ali (a.s)&#8217;ın evinde toplandıklarını öğrenince, Ömer&#8217;i onlara gönderdi. Ömer, Ali&#8217;nin evine gelip onlara seslendi, ama onlar dışarı çıkmayı reddettiler. Bunun üzerine Ömer, odun getirilmesini istedi ve: &#8220;Ömer&#8217;in canı elinde olana andolsun ki, ya dışarı çıkarsınız, ya da evi içindekilerle birlikte yakarım.&#8221; dedi.<a href="#_ftn30">[30]</a></p>



<p>Tarihçiler, bu olayda Ömer&#8217;e, evde Peygamber-i Ekrem&#8217;in kızı Fatime&#8217;nin de bulunduğunun hatırlatıldığını, Ömer&#8217;in de: &#8220;Hatta o bile olsa, yine yakarım.&#8221; cevabını verdiğini ve bu hengâmede Hz. Fatime&#8217;nin yüce sesle: &#8220;Ey babam, ey Resulullah, senden sonra şu İbn-i Hattab ve İbn-i Ebu Kuhafe&#8217;nin elinden çektiklerimiz nedir?&#8221; diye feryat ettiğini de kaydetmekteler.<a href="#_ftn31">[31]</a></p>



<p>Evet, Ömer&#8217;in deyimiyle &#8220;felteten&#8221; düşünülmeden aceleyle gerçekleştirilen Ebu Bekir&#8217;e biat meselesi, artık onlara her şeyi unutturmuştu. Artık ne Allah Teala&#8217;nın &#8220;De ki, ben çektiğim zahmet karşılığında sizden akrabalarımı sevmekten başka bir ücret istemiyorum.&#8221;<a href="#_ftn32">[32]</a> ayetini hatırlıyor, ne de Peygamber-i Ekrem&#8217;in &#8220;Fatime benim pare tenimdir; kim, onu incitirse, beni incitmiştir; kim de beni incitirse, Allah&#8217;ı incitmiştir.&#8221; sözü onları ilgilendiriyordu. Değil Peygamber&#8217;in biricik kızı Fatime&#8217;yi incitmemek; onlar bu uğurda Fatime-i Zehra, Hz. Ali ve cennet gençlerinin efendileri Hz. Hasan ve Hüseyin de dâhil olmak üzere, o gün o evde toplanan herkesi diri diri yakmayı bile göze almışlardı.</p>



<p>Evet, onlar hilafet uğruna her şeyi göze almışlardı; ne pahasına olursa olsun mutlaka bu makamı elde etmeleri gerekirdi. Artık Peygamber-i Ekrem&#8217;in izin almadan içeri girmediği ve Fatime&#8217;den izin gelinceye kadar dışarıda beklediği kapıyı tekmeyle kırarak yahut ateş vurup yakarak içeri girmek onlar için fark etmezdi. Onlar için mühim olan, muhalefet amacıyla içeride toplanmış olanların dışarı çıkarılması ve hangi yöntemle olursa olsun, onların bu emellerini suya düşürebilecek bu muhalefet hareketinin çok büyümeden bastırılmasıydı.</p>



<p>Şimdilik olayın bu yönü bizi ilgilendirmiyor. Onlar, Peygamber&#8217;in Ehl-i Beyt&#8217;ine karşı gösterdikleri bu cefalarının hesabını Allah&#8217;a vereceklerdir. Bizim burada üstünde durmak istediğimiz husus, bu değildir. Bizi ilgilendiren, o gün Hz. Ali ve ona tabi olan ashabın önde gelenlerinden büyük bir bölüğün, onların hilafet kararlarını tanımamaları ve bu hususta hakkın Ali&#8217;ye ait olduğunu savunmalarıdır.</p>



<p>İşte bu, biz Ehl-i Beyt mektebinin inanıp savunduğu şeydir. Bu, bizim inancımızın sonradan değil, o zamandan beri var olduğunu göstermektedir. Bu, bazı yazarların ısrarla ispatlamaya çalıştığı, Ehl-i Beyt mektebinin Peygamber-i Ekrem&#8217;den sonra İslam ümmetinin önderliğinin Hz. Ali&#8217;ye ait olduğu inancının çok sonraları doğduğuna dair iddialarını suya düşürmektedir. İşte bizim vurgulamak istediğimiz husus budur. Bütün bu olup bitenler, Ehl-i Beyt mektebinin, temelini Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in ayetleri ve Hz. Resulullah (s.a.a)&#8217;ın sünnetinde bulan, İslam ümmetinin önderliğinin, başta Hz. Ali olmak üzere Ehl-i Beyt&#8217;e ait olduğu temel inancının, Peygamber-i Ekrem&#8217;in kendi döneminden başladığını, Hazret&#8217;in vefatından sonra ortaya çıkan hilafet meselesinde de, varlığını daha belirgin olarak hissettirdiğini açıkça gözler önüne sermektedir.</p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p><a href="#_ftnref1">[1]</a>&#8211; Ulama’nın Seyfhakkındaki düşüncelerini daha detaylı olarak görmek için, Abdulbaki Gölpinarlı’nın tercüme ettiği “Abdullah bin Seba’nın Masalı” adlı kitaba müracaat edin.</p>



<p><a href="#_ftnref2">[2]</a>&#8211; Hutat-üş Şam c. 1 s. 251.</p>



<p><a href="#_ftnref3">[3]</a>&#8211; Ebu Bekir’in hilafete seçildiği toplantı.</p>



<p><a href="#_ftnref4">[4]</a>&#8211; Terihte ve Günümüzde Caferilik İsmail Mutlu’nun s. 21, 22 naklen 12. Milletlerarası Tarihte ve Günümüzde Şiilik Sempozyumu s. 35, 36.</p>



<p><a href="#_ftnref5">[5]</a>&#8211; Tarihte ve Günümüzde Caferilik İsmail Mutlu’nun s. 22.</p>



<p><a href="#_ftnref6">[6]</a>&#8211; Ayni kaynak s. 23.</p>



<p><a href="#_ftnref7">[7]</a>&#8211; Beyyine: 7.</p>



<p><a href="#_ftnref8">[8]</a>&#8211; ed-Dürr-ül Mensur tefsiri c. 6 s. 379.</p>



<p><a href="#_ftnref9">[9]</a>&#8211; Nur-ül Ebsar Fi Menakib-i Al-i Beyt-ül Muhtar Şeblenci’nin s. 80, 102.</p>



<p><a href="#_ftnref10">[10]</a>&#8211; ed-Dürr-ül Mensur tefsiri c. 6 s. 379, Şevahid-üt Tenzil Hakim Haskani’nin c. 2 s. 356, 366, Tefsir-üt Taberi c. 3 s. 146, Feth-ül Kadir Şevkani’nin c. 5 s. 477, Ruh-ül Meani Alusi’nin c. 30 s. 207, Kifayet-üt Talib Genci Şafii’nin s. 244, El-Menakib Harezmi’nin s. 62, 187, el-Fusul-ül Muhimme İbn-i Sabbağ Maliki’nin s. 107, Nezm-i Dürer-i Simtayn Zerendi Hanefi’nin s. 92, Tarih-i Dimeşk Ali bin Ebu Talib bölümü İbn-i Asakir’in c. 2 s. 442, Yenabi-ül Meveddet Kondozi Hanefi’nin s. 62, 74, 270, Tezkiret-ül Havas Sibt bin Cevzi’nin s. 18 vs.</p>



<p><a href="#_ftnref11">[11]</a>&#8211; Savaik-ül Muhrika s. 96, 161.</p>



<p><a href="#_ftnref12">[12]</a>&#8211; İbn-i Esir’in “en-Nihaye Fi Garib-il Hadis vel- Eser adlı kitabı c. 6 s. 379.</p>



<p><a href="#_ftnref13">[13]</a>&#8211; Müsned-i Ahmet 906, 915, 1343, 2903, 17749, 18476, 18497, Sünen-i İbn-i Mace 113, 118, Sahih-i Tirmizi 2646numaralı hadisler vs. Hz. Resulullah bu hadisi Gadirihum denen yerde buyurmuştur. Konu hakkında daha fazla bilgi edinmek için sitemizin kitap bölümünde yayınlanan imamet bahsine müracaat edebilirsiniz.</p>



<p><a href="#_ftnref14">[14]</a>&#8211; Sahih-i Buhari 3430, 4066, Sahih-i Müslim 4418,4419, 4420, 4421, Sahih-i Tirmizi 2658, 2666, Sünin-i İbn-i Mace 112, 118, Müsned-i Ahmet 1384, 1408, 1423, 1424 vs. numaralı hadisler. Bu hadisle ilgili daha fazla bilgi edinmek için sitemizin kitab bölümünde yayınlanan imamet bahsine müracaat edebilirsiniz.</p>



<p><a href="#_ftnref15">[15]</a>&#8211; Mecme-üz Zevaid c.9 s. 121, Hasais-ül Emir-ül Mü’ninin Nesai’nin s. 86, Riyaz-ün Nazre c.2 s. 300 vs.</p>



<p><a href="#_ftnref16">[16]</a>&#8211; Müsned-i Ahmet 2903, 19081, 21883,21889, 21979 vs. numaralı hadisler. Bu hadisle ilgili daha fazla bilgi için sitemizin kitap bölümündeki imamet bahsine müracaat edebilirsiniz.</p>



<p><a href="#_ftnref17">[17]</a>&#8211; Tarih-i Bağdat c. 14 s. 321, Tarih-i Dimeşk Ali bin Ebu Talib bölümü c. 3 s. 119, el-İmamet ves- Siyaset c. 1 s. 73, Feraid-üs Simtayn c. 1 s. 177, el-Menakib Harezmi’nin s. 56, Fet-ül Kebir Nebhani’nin c. 2 s. 131, el Müstedrek Hakim’in c. 3 s. 124, Cami-ül Usul İbn-i Esir’in c. 9 s. 420 vs.</p>



<p><a href="#_ftnref18">[18]</a>&#8211; el-Müstedrek Hakim’in c. 3 s. 24, Savaık-ül Muhrika İbn-i Hacer’in s. 122, 124, 191, el-Cami-üs Sağir Suyuti’nin c. 2 s. 56, Feyz-ül Kadir Şevkani’nin c. 4 s. 358, Yenabi-ül Mevedde Kondozi’nin s. 40, el-Menakib Harezmi’nin s. 110, Kifayet-üt Talib s. 399, Tarih-ül Hülefa Suyuti’nin s. 173, Nur-ül Ebsar Şeblenci’nin s. 73.</p>



<p><a href="#_ftnref19">[19]</a>&#8211; Revzat-ül Cennat 88.</p>



<p><a href="#_ftnref20">[20]</a>&#8211; Rekibtü-s-Sefine s. 618.</p>



<p><a href="#_ftnref21">[21]</a>&#8211; Tarih-i İbn-i Haldun c. 3 s. 364.</p>



<p><a href="#_ftnref22">[22]</a>&#8211; Rekibtü-s Sefine s. 619 naklen Hutet-üş Şam c. 5 s. 251.</p>



<p><a href="#_ftnref23">[23]</a>&#8211; Rekibtü-s Safine s. 619 naklen En-Nezm-ül İslamiyye s. 96.</p>



<p><a href="#_ftnref24">[24]</a>&#8211; Rekibtü-s Sefine s. 619 naklen Abdullah Nimet’in Ruh-üt Teşayyu kitabından.</p>



<p><a href="#_ftnref25">[25]</a>&#8211; Şuara: 214.</p>



<p><a href="#_ftnref26">[26]</a>&#8211; Rekibtü-s Sefine s. 619, naklen Ruh-üt Teşayyu s. 20.</p>



<p><a href="#_ftnref27">[27]</a>&#8211; Tarih-i Yakubi c. 2 s. 124.</p>



<p><a href="#_ftnref28">[28]</a>&#8211; Aynı kaynak.</p>



<p><a href="#_ftnref29">[29]</a>&#8211; Tarih-i Yakubi c. 2 s. 126.</p>



<p><a href="#_ftnref30">[30]</a>&#8211; İbn-i Kuteybe’nin el-İmamet ves- Siyaset kitabı c. 1 s. 9.</p>



<p><a href="#_ftnref31">[31]</a>&#8211; Ayrıca bkz. Tarih-i Teberi c. 3 s. 198, Tarih-i Ebu-l Feda c. 2 s. 64, İkd-ül Ferid c. 5 s. 12, A’lam’ün Nisa c. 4 s. 114, el-Futuh İbn-i A’sam’in c. 1 s. 12, Şer-i Nehc-ül Belağa İbn-i Ebu-l Hadid’in c. 2 s. 65, uMuruc-üz Zeheb Mesudi’nin vs.</p>



<p><a href="#_ftnref32">[32]</a>&#8211; Şura: 23.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/caferiligin-dogusu/">Caferiliğin Doğuşu</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/caferiligin-dogusu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Caferilik nedir?</title>
		<link>https://www.caferilik.com/caferilik-nedir/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/caferilik-nedir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 15 Jun 2020 09:10:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Caferilik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.islamex.com/?p=4556</guid>

					<description><![CDATA[<p>Caferilik, Hz. İmam Cafer Sadık (a.s)&#8217;ın mezhebine mensup olmak demek olup, Hz. Resulullah (s.a.a)&#8217;dan sonra İslam camiasının önderliğinin ilki Hz. Ali olan on iki imama ait olduğuna inanan Ehl-i Beyt mektebinin ortak ismidir. Bu mektebe aynı zamanda İsnaaşeriyye, İmamiyye ve Şiilik de denmektedir. Ancak bu mektep, Türkiye&#8217;mizde daha çok Şiilik isimiyle tanınırken; İran, Irak, Azerbaycan, [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/caferilik-nedir/">Caferilik nedir?</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Caferilik, Hz. İmam Cafer Sadık (a.s)&#8217;ın mezhebine mensup olmak demek olup, Hz. Resulullah (s.a.a)&#8217;dan sonra İslam camiasının önderliğinin ilki Hz. Ali olan on iki imama ait olduğuna inanan Ehl-i Beyt mektebinin ortak ismidir. Bu mektebe aynı zamanda İsnaaşeriyye, İmamiyye ve Şiilik de denmektedir. Ancak bu mektep, Türkiye&#8217;mizde daha çok Şiilik isimiyle tanınırken; İran, Irak, Azerbaycan, Lübnan, Bahreyn, Suriye, Afganistan, Arabistan, Pakistan Bengladeş ve Hindistan gibi, aynı inancı paylaşan Ehl-i Beyt dostlarının yoğun olduğu ülkelerde Şiilik ve Caferilik isimleriyle meşhur olmuştur.</p>



<p>Burada şunu da vurgulamalıyız ki, bu mektebe Caferi mezhebi denilirken, onun da İslam camiası içerisinde ortaya çıkan Hanefi, Şafii, Maliki, Hambeli Zahiri, Sevri ve diğer İslami mezhepler türünden bir mezhep olduğu anlaşılmamalıdır. Çünkü mezhep, belli bir ilmi kariyer ve şartlara haiz olarak içtihat derecesine ulaşan bir âlimin, İslam dini üzerinde ortaya koyduğu yorum ve fetvalar mecmuasına denir. Oysa bu mektep, kendisini müntesip kıldığı İmam-ı Cafer Sadık ve diğer imamları müçtehit olarak kabul etmiyor. Aksine; imamların Allah Teala&#8217;nın emri ve Hz. Resulullah&#8217;ın açıklaması ile tayin edilen birer ilahi hüccet olduklarına inanır. Dolayısıyla da İmam Cafer Sadık da dâhil olmak üzere, on iki imamın din konusunda yaptıkları açıklamaların, onların kendi içtihatları sonucu vardıkları şahsi fetva ve yorumları değil de, bizzat Allah Teala&#8217;nın Resul-ü Ekrem&#8217;e indirdiği dini öğretinin özü olduğuna inanır.</p>



<p>Aslında bu mektebe mezhep ismini veren de bu mektebin kendi mensupları değildir. İslam camiasında her hangi bir müçtehidin fetvalarına uyan diğer İslami fırkalar bu mektebe mezhep ismini yakıştırmışlardır. Onlar, kendi yollarına mezhep ismini verdikleri gibi, bu mektebin öğretilerinin daha çok Hz. İmam Cafer Sadık (a.s)&#8217;dan geldiğini ve diğer imamların böyle bir şansı yakalayamadıklarını görünce, Hz. İmam Cafer Sadık (a.s)&#8217;ın da kendilerinin müntesip olduğu müçtehitlerden biri gibi sıradan bir müçtehit olduğuna inandıklarından, kendi mezheplerine kıyasla bu mektebe de Caferi mezhebi ismini vermişlerdir. Oysa bu mektep, kendisini bir mezhep olarak nitelendirmemektedir.</p>



<p>Bu mektep, Hz. İmam Cafer Sadık da dâhil olmak üzere ne Hz. Resulullah&#8217;tan sonra İslam camiasının önderleri olduğuna inandığı on iki imamın, diğer İslam ulemasının yaptığı gibi, normal ilim tahsil sürecini geçiren müçtehitler olduğuna inanır, ne de on iki imamlardan gelen açıklamaların onların İslam dini üzerinde yaptıkları içtihat sonucu vardıkları şahsı yorum ve fetvaları olduğunu kabul eder. Bu mektep, imamlardan gelen açıklamaların Hz. Resulullah&#8217;ın açıklamalarının aynısı olduğuna inanır. O halde bu mektep, imamların açıklamalarının İslam dini üzerinde yapılan bir yorum değil, bizzat İslam dininin kendi öğretileri olduğu görüşündedir.</p>



<p>Bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere; bu mektebe Hz. İmam Cafer Sadık (a.s)&#8217;ın döneminden sonra, o Hazret&#8217;in bu mektebin ilkelerini ortaya koymakta diğer imamlara oranla daha fazla imkân yakalamasından dolayı &#8220;Caferiyye&#8221; (Caferilik) ismi verilmiştir. Bu mektep, o Hazret&#8217;in döneminden önce Ali taraftarlığı anlamına gelen &#8220;Şiatu Ali&#8221; ismiyle tanınırdı ki, daha sonraları bu terim, halk arasında o kadar bir yaygınlık kazanmıştır ki, &#8220;Şia&#8221; kelimesi Hz. Ali (a.s)&#8217;ye intisap edilmeksizin, tek başına kullanıldığında bile, maksadın bu mektebi kabul edenler olduğu anlaşılmaya başlamıştır. Yoksa bu mektep, on iki imamların on ikisinin de aynı statüye sahip olduklarını ve hepsinin öğretilerinin aynı olup, Hz. Resulullah&#8217;ın öğretilerinden başka bir şey olmadığı inancındadır.</p>



<p>Hz. İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: <em>&#8220;Benim sözüm babamın sözüdür; babamın sözü ceddimin sözüdür; ceddimin sözü de Hüseyin&#8217;in sözüdür, Hüseyin&#8217;in sözü de Hasan&#8217;ın sözüdür; Hasan&#8217;ın sözü ise Ali bin Ebu Talib&#8217;in sözüdür; Ali bin Ebu Talib&#8217;in sözü ise, Resulullah&#8217;ın sözüdür; Resulullah&#8217;ın sözü ise Allah&#8217;ın sözüdür.&#8221;</em><a href="#_ftn1">[1]</a></p>



<p>Yine o Hazret kendisine bir soru soran şahsa şöyle buyurmuştur: <em>&#8220;Andolsun Allah&#8217;a ki biz, kendi heva hevesimiz ve görüşümüze dayanarak bir şey söylemeyiz; biz Rabbimizin dediğinden başka bir şey de demeyiz. Eğer sana bir hususta bir şey söylediysem, mutlaka bu Resulullah&#8217;tandır. Biz kendi reyimizle bir şey demeyiz.&#8221;</em><a href="#_ftn2">[2]</a></p>



<p>Hz. İmam Bakır (a.s) ise şöyle buyurmuştur: <em>&#8220;Eğer biz size kendi reyimizle bir şey söylersek, bizden öncekilerin saptıkları gibi biz de saparız; hayır, biz ancak Rabbimizin Peygamberi&#8217;nin bize açıkladığı şeyleri size söyleriz.&#8221;</em> <a href="#_ftn3">[3]</a></p>



<p>Yine o Hazret şöyle buyurmuştur: <em>&#8220;Eğer biz sizlere, kendi rey, heva ve hevesimize dayanarak bir şey söylersek, helak olmuşlardan oluruz; hayır biz, diğerlerinin altın gümüşlerini toplayıp sakladığı gibi, Hz. Resulullah (s.a.a)&#8217;dan alarak toplayıp sakladığımız hadisleri söyleriz.&#8221;</em><a href="#_ftn4">[4]</a></p>



<p>Yine Hz. İmam Sadık (a.s) kendisine bir soru soran şahsı cevapladığında, o adam: &#8220;Eğer bu hususta şöyle- şöyle söylenirse, nasıl bir görüş olur?&#8221; deyince; Hazret ona: <em>&#8220;Dur bakalım, ben bir hususta bir cevap verirsem, bu, Hz. Resulullah&#8217;tandır. Biz, şöyle-şöyle olur şeklinde görüş belirtenlerden değiliz&#8221;</em><a href="#_ftn5">[5]</a> diye cevap vermişlerdir.</p>



<p>Evet; Ehl-i Beyt mektebi, diğer İslami mezhepler gibi, rey ve görüşe dayalı olan bir mektep değildir. Ehl-i Beyt mektebi, Hz. Resulullah (s.a.a)&#8217;dan alınan İslam dininin hiçbir yoruma tabi tutulmaksızın sunuluşudur.</p>



<p>Hz. İmam Cafer Sadık (a.s)&#8217;ın diğer imamlara oranla bu mektebin ilkelerini daha fazla ortaya koymasının sırrı ise, imamların içinde bulundukları siyasi şartlarda yatmaktadır. Bu husus İslam tarihi hakkında azıcık bilgisi olan herkes tarafından açık seçik olarak bilinmektedir. Bilindiği üzere, on iki imamlardan hiç biri Hz. İmam Sadık (a.s)&#8217;ın yakalayabildiği hür ortamı yakalayamamıştır.</p>



<p>Hz. İmam Sadık dışındaki imamların içinde bulundukları siyasi baskı ortamı, ya Ehl-i Beyt imamlarını toplumdan soyutlayarak bir köşede inziva hayatını sürdürmek zorunda bırakmış, ya da büsbütün hürriyetleri ellerinden alınarak, o mübarek zatlar zindan köşelerinde yaşamaya mahkûm edilmişlerdir. On iki imamın ilki ve büyüğü olan Hz. Ali (a.s)&#8217;nin irad buyurmuş olduğu: <em>&#8220;Allah&#8217;ım, Kureyş ve yardakçılarına karşı hakkımı senden istiyor, senden yardım diliyorum. Resulullah&#8217;a olan yakınlığımı inkâr ettiler, elimdeki kabı baş aşağı çevirdiler; başkasından fazla layık olduğum işte, hakkım olan mevkide benimle kavgaya giriştiler. &#8220;Hak alınır da, verilir de; istersen gamlara batarak dayan; istersen acılanarak öl&#8221; dediler.</em></p>



<p><em>Bir de baktım gördüm ki, Ehl-i Beyt&#8217;imden başka ne bir yardımcı var bana, ne de bir yâri yaver. Onların tehlikeye düşmelerini reva görmedim. Gözlerime toz-toprak dolmuştu; gözlerimi yumdum; ağzımın yarını dertle, elemle yuttum; zehirden acı olan bıçaklarla doğranmaktan çetin olan bu işe dayanıp sabrettim&#8221;</em><a href="#_ftn6">[6]</a> sözleri o Hazret&#8217;in nasıl bir baskı ve sıkıntı içinde bulunduğunu çok açık ve net olarak ortaya koymaktadır.</p>



<p>Yine o Hazret hilafete seçildikten sonra Kufe mescidinde irad buyurmuş olduğu &#8220;Şıkşıkıyye&#8221; ismiyle maruf olan bir hutbede o günlerdeki esefli halini şöyle dile getiriyor: <em>&#8220;Andolsun Allah&#8217;a ki Ebu Kuhafe&#8217;nin oğlu, onu bir gömlek gibi giyindi; oysa o daha iyi bilirdi ki, ben hilafete nispetle değirmen taşının mili gibiydim; sel benden akardı; hiçbir kuş uçtuğum zirveye çıkamazdı. Böyle olunca, ben de hilafetle arama bir perde çektim; onu koltuğumdan silkip attım.</em></p>



<p><em>Düşündüm; kesilmiş elimle hamle mi edeyim; yoksa bu kapkaranlık körlüğe sabır mı edeyim? Hem de öyle bir körlük ki, ihtiyarları tamamıyla yıpratır; çocuğu ise kocaltıp ihtiyarlaştırır; inanan ise, Rabbine ulaşıncaya kadar bu zulmette zahmet ve çile çeker.</em></p>



<p><em>Gördüm ki, sabretmek daha doğru; sabrettim; ama gözümde diken vardı; boğazımda da kemik tıkanmıştı; mirasımın yağmalandığını görüyordum.</em></p>



<p><em>Derken birincisi, onu kendinden sonra İbn-i Hattab&#8217;a atıp gitti.&#8221;</em></p>



<p>Sonra İmam, A&#8217;şa&#8217;nın şu beytini okudular:</p>



<p>Bugün deveye binmişim; yolculuk zahmetine düşmüşüm;</p>



<p>Cabir&#8217;in kardeşi Hayyan&#8217;la bulunduğum günle bu günüm kıyaslanır mı hiç?</p>



<p><em>&#8220;Ne de şaşılacak şey ki, yaşarken halkın kendisini bırakmasını teklif ederdi; ölümünden sonra yerine öbürünün geçmesini sağladı. Bu iki kişi hilafeti, devenin iki memesi gibi aralarında paylaştılar. O, hilafeti düz ve düzgün olmayan çorak bir yere attı; sözü sertti, insanı yaralardı; onunla buluşup görüşeni incitirdi. Meselelerde şüphesi çoktu; özür getirmesinin sayısı yoktu. Onunla arkadaşlık eden, serkeş bir deveye binmişe benzerdi; burnuna geçen yularını çekse burnu yırtılır, yaralanırdı; bırakırsa üstündekini helak olma uçurumuna götürür, atardı. Allah&#8217;ın bekasına andolsun ki, halk, onun zamanında ne edeceğini şaşırdı, yoldan çıktı; renkten renge boyandı; oradan oraya yeldi durdu.</em></p>



<p><em>Uzun bir zaman çetin mihnetlere düştüm; sabrettim; derken o da yoluna düzüldü; halifeliği bir topluluğa bıraktı ki, ben de bunların biriyim sanıldı.</em></p>



<p><em>Allah&#8217;ım sana sığınırım; ne de danışma topluluğuydu bu. Onlardan benim hakkımda, birincisiyle ne vakit bir şüpheye düşüldü ki, bu çeşit kişilere katıldım ben?! Fakat inerlerken ben de onlarla indim; uçarlarken ben de onlarla uçtum; inişte, yokuşta onlarla beraber oldum. Derken içlerinden biri, hasedinden gerçekten saptı; öbürü de, damadı olduğundan ona uydu, benden yüz çevirdi; ötekileri de, öyle işler yaptılar ki, anmak bile çirkin.</em></p>



<p><em>Nihayet kavmin üçüncüsü kalktı; hem de bir halde ki, iki yanı da yelle dolmuştu; işi gücü, yediğini çıkaracağı yerle yiyeceği yer arasında gidip gelmekti. Onunla beraber babasının oğulları da işe giriştiler; Allah malını, devenin ilkbahar otlarını, çayırı-çimeni yiyip sömürdüğü gibi yediler, sömürdüler.</em></p>



<p><em>Sonunda onun da ipi çözüldü; hareketi, tezce yaralanıp öldürülmesine sebep oldu; karnının dolgunluğu onu bu hale getirdi; o da işini tamamladı gitti.</em></p>



<p><em>Derken, halkın benim etrafıma, sırtlanın boynundaki kıllar gibi üşüşmesi kadar beni ezen bir şey olmadı; her yandan, birbiri ardınca çevreme üşüştüler; öyle ki, kalabalıkta</em> <em>Hasan ile Hüseyin, ayaklar altında kalacaktı neredeyse. Koyunların ağıla üşüşmesi gibi çevreme toplandılar; bu hengâmede elbisem bile yırtılmıştı.</em></p>



<p><em>Ama işi elime aldıktan sonra bir bölük, biatten döndü, ahdini bozdu; diğer bir bölük de, ok yaydan fırlar gibi fırladı, inancından vazgeçti; öbürleri de, itaatten çıktı; sanki onlar, her türlü noksan sıfatlardan münezzeh Allah&#8217;ın: &#8220;İşte ahiret yurdu; biz onu, yeryüzünde yücelik ve bozgunculuk dilemeyenlere veririz; sonuç çekinenlerindir&#8221;<a href="#_ftn7"><strong>[7]</strong></a> buyurduğunu duymamışlardı. Evet, andolsun Allah&#8217;a, elbette duydular da, ezberlediler de; fakat dünya, gözlerine bezenmiş bir şekilde göründü, onun bezentisi hoş geldi onlara.</em></p>



<p><em>Ama şunu da bilin ki, andolsun tohumu yarana, insanı yaratana, bu topluluk biat için toplanmasaydı ve Allah&#8217;ın bilginlerden, zalimin tıka basa tokluğu karşısında mazlumun aç kalmasına rıza göstermemeleri gerektiğine dair, almış olduğu ahd-ü peymani olmasaydı, yine de hilafet devesinin yularını sırtına atardım; ümmetin sonuncusunu, ilkinin kâsesiyle suvarır giderdim. Siz de biliyorsunuz ki, sizin bu dünyanız, benim katımda dişi bir keçinin aksırığından daha değersizdir.&#8221;</em><a href="#_ftn8">[8]</a></p>



<p>Demişlerdir ki; Hutbelerinde söz, buraya gelince, Irak ili halkından biri kalktı, Hazret&#8217;e bir kâğıt sundu. Hazret kâğıdı okumaya daldılar. Okuyup bitirince, İbn-i Abbas: &#8220;Ey Mü&#8217;minlerin Emiri, sözünü bıraktığın yerden devam etsen.&#8221; dedi. Bunun üzerine, Hz. Emir-ül Mü&#8217;minin buyurdular ki: <em>&#8220;Heyhat! Ey İbn-i Abbas, bu, erkek devenin, esridiği zaman ağzına gelen bir köpüktü; geldi, gene geriye gitti.&#8221;</em></p>



<p>İbn-i Abbas dedi ki: &#8220;Andolsun Allah&#8217;a ki, hiçbir konuşma bu konuşma kadar beni üzmemiştir. Neden Emir-ül Mü&#8217;minin istediği şekilde konuşma imkanını bulamıyordu?!&#8221;<a href="#_ftn9">[9]</a></p>



<p>Hz. Ali&#8217;nin bu konuşması, Hazret&#8217;in hangi şartlar altında bulunduğunu, hatta üzerindeki baskı ortamının hilafet döneminde bile kalkmadığını göstermeye yetmiyor mu?</p>



<p>İşte buradan, Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin hadis kaynaklarında, Hz. Resulullah&#8217;ı sadece iki yıl gibi kısa bir müddet görme imkânına sahip olan Ebu Hureyre&#8217;den 5374 civarında hadis nakledilirken, çocukluk döneminden beri yirmi üç seneden fazla bir süre zarfında Hz. Resululullah (s.a.a)&#8217;ı vefat edinceye kadar deve yavrusunun annesini izlemesi gibi hiç ayrılmadan izlemiş olan, bizzat Hz. Resulullah (s.a.a)&#8217;ın kendi eliyle terbiye ettiği<a href="#_ftn10">[10]</a> ve hakkında buyurmuş olduğu: <em>&#8220;Ben ilmin şehriyim, Ali ise onun kapısıdır; kim ilim öğrenmek isterse, o kapıdan gelsin&#8221;</em><a href="#_ftn11">[11]</a> veya <em>&#8220;Ben hikmetin eviyim, Ali ise onun kapısıdır; kim hikmet almak istiyorsa, o kapıdan gelsin&#8221;</em><a href="#_ftn12">[12]</a> yahut <em>&#8220;Ben neyi öğrendimse, onu Ali&#8217;ye de öğrettim, o benim ilmimin kapısıdır&#8221;</em><a href="#_ftn13">[13]</a> şeklindeki övgülerle ümmete nübüvvet ilminin kapısı olarak tanıttığı, Hz. Ali gibi bir zattan ise sadece elli civarında sahih hadis nakledilmesinin sırrı da gün ışığına çıkmış olur.<a href="#_ftn14">[14]</a></p>



<p>Diğer imamların nasıl bir baskı altında bulunduklarını ise, artık anlatmaya gerek yoktur sanırım. Hz. Resulullah (s.a.a)&#8217;in ümmetine, cennet gençlerinin efendisi olarak tanıtıp,<a href="#_ftn15">[15]</a> secdede iken bile mübarek omzuna bindiklerinde onları üzmemek için, kendilerinin mübarek omzundan ayrılıncaya kadar secdesini uzattığı, bir an bile ağlamalarına tahammül etmeyip, onların ağladıklarını gördüğünde minberinden inerek kucağına alıp tekrar minberine sözünü devam ettirmek üzere geri dönecek kadar itina gösterdiği, biricik torunları Hz. Hasan ve Hüseyin (a.s)&#8217;e nelerin reva görüldüğünü hatırlamak, bu mübarek zatların hangi şartlar altında bulunduklarını açık olarak gösterdiğini söylemeye bir gerek yoktur.</p>



<p>Hz. Hasan&#8217;ı zehirleyerek şehit eden; İslam âleminden öte, İnsanlık âleminin yüz karası olan Kerbela faciasını yaratarak, Hz. Hüseyin ve yaranını feci şekilde susuz şehit edip, Peygamber-i Ekrem&#8217;in ehli ayalını esir ederek, kâfir çocuklarına reva görülmeyecek ihanetlerle köy köy, kasaba kasaba, şehir şehir dolaştırdıktan sonra, Şam şehrinde ne sıcaktan, ne de soğuktan koruyan harabe bir evde tutsak tutan; buna da yetinmeyip, büyük bir iş başarmışçasına, zafer kutlaması havasında galibiyet sarhoşluğuna kapılarak, şarap kadehlerinin tokuşturulduğu Yezid&#8217;in meclisinde Peygamber&#8217;in namusunu hicapsız olarak namahrem gözlerin çirkin bakışlarına sergileyen; &#8220;Haşimoğulları padişahlıkla oynadılar; yoksa ne gaipten bir haber gelmiştir, ne de bir vahiy inmiştir; keşke Bedir&#8217;de öldürülen büyüklerim olsaydı da Haşimoğullarından onların intikamını nasıl aldığımı görselerdi&#8221;<a href="#_ftn16">[16]</a> diyerek açıkça inançsızlığını göstermekten çekinmeyen; hicri doksan dokuz yılında halife Ömer bin Abdulaziz&#8217;in döneminde yasaklanıncaya kadar, elli sekiz senelik bir zaman zarfında kendilerine bağlı saray âlimlerine kıldırttıkları Cuma namazlarının hutbelerinde Allah&#8217;ın aslanı, Hz. Resulullah&#8217;ın yaveri ve sırdaşı Hz. Ali gibi mübarek bir zata hâşâ, lanet okutturan;<a href="#_ftn17">[17]</a> Ehl-i Beyit&#8217;in faziletini gizlemek uğruna Ehl-i Beyt&#8217;in faziletlerinin nakledilmesine koydukları ambargoya ilaveten, kendileri ve yandaşları için saray âlimlerine yalan fazilet uydurtarak Allah Resulü&#8217;nün diline yalan bağlamaktan bile sakınmayan; yarattıkları terör ortamıyla Ehl-i Beyt dostlarından yaşama hakkını alan; Ehl-i Beyt sevgisiyle tanınan Meysem-i Temmar ve Hücr bin Adiy ve arkadaşları gibi mukaddes zatları şehit etmeleri yanı sıra Müslümanları Ehl-i Beyt sevgisini taşıyan komşularını ihbar etmeye teşvik eden, Sıffın savaşını başlatarak aralarında Ammar-i Yasir, Haşim-ül Mirkal, züşşehadeteyn Hüzeyme bin Sabit, Uveys-i Karani gibi salih insanların ve Bedir erlerinden yirmi beş ashabın da bulunduğu yüz bin kadar Müslüman&#8217;ın kanının akıtılmasına sebebiyet veren<a href="#_ftn18">[18]</a> zalim Emevi hükümdarlarının döneminin hali zaten malumdur.</p>



<p>Zalim Emevi hükümdarlığının yıkılıp, yerini Abbasi zulmüne bıraktığı dönemlerde de şartların Ehl-i Beyt imamları ve Ehl-i Beyt dostları için kolaylaşmadığı, aksine daha da ağırlaştığı İslam tarihinden azıcık bilgisi olan herkes tarafından bilinmektedir.</p>



<p>Sadece Hz. İmam Sadık (a.s) kendi dönemine denk gelen, Emevioğullarıyla Abbasoğullarının hilafet kavgası sonucu ortaya çıkan siyasi otorite boşluğunun yarattığı nispi hürriyet ortamından yararlanarak dedeleri Hz. Resulullah&#8217;tan kendilerine ulaşan ilmi yayma imkânını yakalamıştır ki, tarih kitapları o dönemde Hz. İmam Sadık (a.s)&#8217;ın verdiği eğitime katılan dört bin civarında öğrencisinin bulunduğunu kaydetmektedir.</p>



<p>İşte bundan dolayıdır ki, bu mektep bu dönemden sonra &#8220;Caferiyye&#8221; Caferilik ismiyle anılmaya başlamıştır. İşte Ebu-l-Hasan-ül Veşşa, Kûfelilerden bir topluluğa, Kûfe Mescidini kastederek; &#8220;Ben öyle bir zamana eriştim ki, bu camide takva ehlinden dokuz yüz kişiyi duydum, hepsi de bana Cafer bin Muhammed dedi ki diye ondan hadis rivayet ederdi&#8221;<a href="#_ftn19">[19]</a> demekle bu gerçeği dile getirmektedir.</p>



<p>Tabiin&#8217;in büyükleri o Hazret&#8217;in derslerine katılır ve bundan dolayı iftihar ederlerdi. Ehl-i Sünnet&#8217;in iki büyük mezhebi olan Hanefi ve Maliki mezheplerinin kurucuları, İmam Ebu Henife ve İmam Malik de bu öğrencilerdendi. Ebu Hanife&#8217;nin, Hz. İmam Sadık (a.s)&#8217;ın derslerine katıldığı iki senelik öğrenciliğine işaretle söylemiş olduğu: &#8220;Eğer o iki yıl olmasaydı, Nu&#8217;man<a href="#_ftn20">[20]</a> helak olurdu&#8221; şeklindeki meşhur sözü, o Hazret&#8217;in bu ilmi çalışmalarının ne kadar etkin olduğunu açıkça göstermektedir.</p>



<p>Yine Sufyan bin Uyeyne, Sufyan-ı Sevri, Eyyup Sicistani, Yahya bin Said-ül Ensari gibi ilim ve takvayla şöhret bulan kimseler, o Hazret&#8217;in derslerine katılmaktan iftihar duyan öğrenciler arasında yer almaktaydı.</p>



<p>Ehl-i Sünnet&#8217;in büyük âlimlerinden olan Şehristani de o Hazret&#8217;in bu ilmi çalışmalarına işaretle şöyle demiştir: &#8220;Cafer bin Muhammed Es-Sadık, büyük ilim, kâmil hikmet, dünyaya karşı zahit ve tam anlamıyla vere ve takva sahibi bir zattır. Medine&#8217;de bulunduğu sürece taraftarlarına ilim öğretmiş ve kendi dostlarına ilim sırlarını açmıştır.&#8221;<a href="#_ftn21">[21]</a></p>



<p>İşte bunun içindir ki, bu mektebe &#8220;Caferiyye&#8221; Caferilik ismi verilmiştir. Yoksa bu mektep, Caferilik olduğu kadar, Aliciliktir; Alicilik olduğu kadar, Hasancılıktır; Hasancılık Olduğu kadar, Hüseyinciliktir; Hüseyincilik olduğu kadar, birer birer diğer Ehl-i Beyt imamcılığıdır ve bilahare on iki imamcılık olduğu kadar, Muhammedicilik, tek kelime ile İslam dinin ta kendisidir.</p>



<h1>CAFERİLİĞİN DOĞUŞU</h1>



<p>Caferilik konusunu ele alan genellikle Ehl-i Sünnet mezheplerine mensup bazı yazarların, bu mektebe karşın çok olumsuz ve insafsızca bir tavır sergilediklerini esefle görmekteyiz, okumaktayız. Acınarak belirtmeliyiz ki, kuru taassupları yüzünden ne zahmet çekip bu mektebin öz kaynaklarına müracaat etme tenezzülünde bulunan, ne de böyle bir lüzumu gören, bu tip yazarlar, bu mektebi eleştirirken, bu mektebin muhalifleri tarafından uydurulduğu belli olan, bir takım yalan yanlış bilgilere ve hatta iftiralara istinat ederek onun; İslam dinini bölüp yıkmak amacıyla İslam dininin düşmanları tarafından ortaya çıkarılan, bir bölücülük hareketi olduğu iddiasında bulunabilecek kadar cüretkâr ve kaygısız olabiliyorlar.</p>



<p>Hatta hali malum bu yazarların, Hz. Resulullah (s.a.a)&#8217;ın Ehl-i Beyti ve seçkin ashabının yolu olan bu mektebi karalamak için onun, İslam dinini içten çökertmek gayesiyle Abdullah bin Seba ismindeki bir Yahudi dönmesi tarafından uydurulan bir mezhep olduğu safsatasını yapacak kadar ileri gittiklerine ve kitaplarında aslı astarı olmayan Abdullah bin Seba masalını ballandıra ballandıra anlattıklarına şahit olmaktayız.</p>



<p>Bu yazarlar, ilk olarak hilafet makamının aslında Hz. Ali&#8217;ye ait olduğu görüşünü ve hatta buna da yetinmeyip, Ali&#8217;nin Allah olduğunu iddia ettiğini, işte Ehl-i Beyt mektebinin temelinde böyle bir şahsın bulunduğunu döne döne kitaplarında zikrederler. Maksatlarıysa, Müslümanlara bu mektebi İslam dışı bir mektep olarak takdim etmek ve böylece onları, Hz. Resulullah&#8217;ın Kur&#8217;an&#8217;ın eşi olarak ümmetine emanet edip, kıyamete kadar bu ikisinin birbirinden ayrılmayacağını ve bu ikisine sarıldıkları takdirde asla sapmayacaklarını bildirdiği, Ehl-i Beyt&#8217;den uzak tutmaktır. Çünkü zalim Emevi hükümdarlarını aklamak ve onların İslam ve Müslümanlara reva gördükleri zulümleri tevcih etmek bunu gerektirir, bunun için başka bir alternatif bulunmamaktadır.</p>



<p>Oysa tahkik ehli tarihçiler, adı geçen kişinin tarihte yaşamış olduğundan bile şüphe etmekte ve Emevi yandaşlarının Ehl-i Beyt mektebini karalamak amacıyla böyle bir düzme hikâyeyi uydurduklarını açıkça ortaya koymaktalar.</p>



<p>Bu hususta daha geniş bilgi edinmek için, araştırmacı insanları, merhum Abdulbaki Gölpinarlı&#8217;nın tercüme ettiği &#8220;Abdullah bin Seba&#8217;nın Masalı&#8221; adlı kitaba müracaat etmelerini tavsiye ederken, şu kadarını belirtelim ki, bu masal ilk olarak Taberi&#8217;nin tarihinde yer almıştır. Ancak bu masal birilerinin işine geldiğinden çok geçmeden Ehl-i Beyt mektebine saldırmak isteyenlerin diline destan olmuştur.</p>



<p>Abdullah bin Seba&#8217;nın masalını ilk olarak Taberi&#8217;nin naklettiğine işaret etmiştik. Şimdi Taberi&#8217;nin bu masalı kimden naklettiğine ve bu rivayetin senedinde kimin bulunduğuna kısaca bir göz atalım.</p>



<p>Taberi tek başına naklettiği bu masalı Seyf bin Amr Et-Temimi&#8217;den nakletmiştir. Bu kişi ise, bütün hadis ve biyografı âlimlerinin nezdinde, Emevi yandaşlığına ilaveten, zındıklık, yalancılık, iftiracılık ve hadis uydurmacılığıyla meşhurdur.</p>



<p>Yahya bin Muin onu, &#8220;Seyf bin Amr Et-Temimi, hadis açısından çok zayıf biridir, bir kara para ondan daha hayırlıdır.&#8221; şeklinde değerlendirir.</p>



<p>Ebu Davut onun hakkında: &#8220;Onun bir değeri yoktur, çok yalancıdır.&#8221; diyor.</p>



<p>Nesai onu, &#8220;Zayıf biridir, hadislerine itina edilmez, sıka ve güvenilir değildir.&#8221; sözleriyle eleştirir.</p>



<p>İbn-i Hayyan onun hakkında: &#8220;O, uydurma hadisleri nakleder, zındıklıkla itham edilmiştir, kendisi de yalan hadis uydurur.&#8221; der.</p>



<p>İbn-i Edi ise şöyle der: &#8220;Seyf zayıf biridir, onun hadislerinden bazıları meşhurdur, ancak geneli münker hadislerdir, itina edilemez durumdadır.&#8221;</p>



<p>Hâkim onu şöyle değerlendirir: &#8220;Onun hadisleri terkedilmiştir, kendisi de zındıklıkla suçlanmıştır.&#8221;<a href="#_ftn22">[22]</a></p>



<p>Şimdi bu Abdullah bin Seba düzmesini dillerinden düşürmeyenlere sormak lazım. Acaba Peygamber-i Ekrem&#8217;in Ehl-i Beyti, Ammar-i Yasir, Ebuzer, Selman-i Farisi, Meysem-i Temmar, Ebu Eyyub-u Ensari gibi binlerce salih insan ile geçmişte ve şimdide milyonlarca Müslüman&#8217;ın tabi olduğu böyle bir mektebi, ulamanın zındık olarak nitelediği bir oyunbazın düzmeleriyle itham etmek ve onu hak mezhep olarak nitelendirdikleri mezhepler düzeyinde bile görmemek, açık bir zulüm ve insafsızlık değil de nedir?</p>



<p>Faraza Abdullah bin Seba denen bir kişi tarihte yaşamış olsa ve yalancı Seyf bin Amir&#8217;in düzmesi o sapık görüşü savunsa bile, bunun Ehl-i Beyt mektebiyle ne ilgisi vardır? Ehl-i Beyt mektebinin inancını Ehl-i Beyt&#8217;in kendinden mi yoksa bir paranoyaktan mı öğrenmek gerekir? Ehl-i Beyt mektebinin görüşlerini Hz. Ali, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin, kısacası on iki imamlar mı açıklamaya yetkilidir, yoksa kim olduğu, ne olduğu belli olmayan ruh hastası bir paranoyak mı? Özellikle ulemanın müfteri ve zındık olduğunu açıkça belirttiği Seyf bin Amir&#8217;in düzmelerine dayanarak bir mektep hakkında hükmetmeyi hangi akıl ve hangi vicdan kabul eder.</p>



<p>Ama Ehl-i Beyt mektebi inancında olmayan her yazar yukarıda bahsi geçen yazarlar gibi düşünmemiş, yazmamıştır. Onların içerisinde bu düzmenin Ehl-i Beyt mektebiyle yakından uzaktan bir ilişkisi bulunmadığını açıkça ortaya koyanlar da olagelmiştir.</p>



<p>Bu hususta Ehl-i Sünnet bilginlerinden Muhammed Kürd Ali şöyle yazıyor: &#8220;Caferi mezhebinin İbn-i Savda ismiyle maruf olan, Abdullah bin Seba&#8217;nın bidatlerinden olduğuna dair bazı yazarların ortaya sürdükleri görüşlerine gelince, bu sadece bir vehim olup, onların bu mezhep hususunda tahkike dayanan bilgilerinin azlığından kaynaklanmaktadır. Kim, Caferilerin adı geçen bu kişi hakkındaki görüşlerinden, Caferi mezhebini benimseyenlerin onun görüş ve fiillerinden ibraz ettikleri bizarlıklarından, Caferi mezhebi ulamasının istisnasız olarak bu kişiyle ilgili ortaya koydukları ta&#8217;n ve karalamalarından haberi olursa, bu iddianın doğruluktan ne kadar uzak olduğunu anlar.&#8221;<a href="#_ftn23">[23]</a></p>



<p>Evet, Ehl-i Beyt mektebini kabul etmediği halde konuya biraz insaflıca yaklaşan yazarlar da olagelmiştir. Onlar, Ehl-i Beyt mektebinin de en azından sonradan İslam dini içinde ortaya çıkan, kendilerinin mensup oldukları herhangi bir müçtehidin yorum ve fetvalarından ibaret olan mezhepler türünden bir mezhep olarak algılanması gerektiğini belirtiyorlar.</p>



<p>Ancak bunlar da bu mektebin kendilerinin mensup oldukları mezheplere herhangi bir üstünlüğü olmadığını ve sıradan bir mezhep sayılması gerektiği mesajını vermek gayesiyle, bu mektebin doğuş tarihinin kendilerinin mensup oldukları mezheplerin doğuş tarihine yakın bir döneme denk geldiği üzerinde ısrarla duruyorlar.</p>



<p>Bu yazarlardan biri, Prof. Dr. Ethem Ruhi Fığlalı&#8217;dır. Ona göre, Şiilik (Caferilik) Hicri birinci asırdan sonra bir mezhep olarak teşekkül etmiştir. O, &#8220;Şiatu Ali&#8221; kelimesinin daha öncelerden Müslümanlar arasında kullanıldığını kabullenmekle birlikte, bunun Şiiliğin bir mezhep olarak bu kelimenin kullanıldığı tarihten itibaren var olduğuna delil teşkil etmeyeceğini savunur. Zira ona göre, bu kelime o günlerde günlük dildeki anlamı olan &#8220;taraftar&#8221; manasında kullanılırdı, belirli bir inanış tarzını ifade etmek anlamda değil.</p>



<p>O, bu görüşünü şöyle dile getirir: &#8220;Hz. Ali&#8217;nin bütün Müslümanlarca teslim edilen ve yüceltilen şahsi meziyetleri, ilmi, takvası, kahramanlığı, cesareti ve nihayet Hz. Peygamberin (s.a.s) amcasının oğlu, Medine&#8217;deki muâhât (Müslümanlar arasındaki kardeşlik akdi) sırasında kardeşi ve damadı oluşu söz konusu olduğu takdirde, bu hususlarla ilgili ilk tezahürlerin daha Resulullahın (s.a.v.) sağlığında mevcut olması son derece doğru ve tabiidir. Ancak buradaki tezahür, bir fırka veya ayrı bir zümre teşkil etmek şeklinde değil, manevî bir bağlılık ve samimi bir dostluktur. Aynı şekilde gerek Sakîfe toplantısı<a href="#_ftn24">[24]</a> sonrasında, gerek Osman zamanında zuhur eden karışıklıklar sırasında Hz. Ali&#8217;ye teveccüh gösteren hareketleri ve Hz. Ali&#8217;nin hilafetinde onun yanında yer alan Müslümanların davranışları bir &#8216;fırka&#8217; hareketinin tezahürleri olarak değerlendirilemez.&#8221;<a href="#_ftn25">[25]</a></p>



<p>Tarihte ve Günümüzde Caferilik kitabının yazarı İsmail Mutlu da bu yazarlardan bir diğeridir. O, yukarıda naklettiğimiz Prof. Dr. Ethem Ruhi Fığlalı&#8217;nın görüşünü aktardıktan sonra şöyle devam eder: &#8220;Biz de Şiiliğin birinci asrın sonlarında teşekkül ettiğini savunan yazarların görüşlerini daha isabetli buluyor ve bu hususta bu yazarların fikirlerine yer vermek istiyoruz.&#8221;<a href="#_ftn26">[26]</a></p>



<p>O, daha sonra kendisi gibi düşünen İrfan Abdulhamid&#8217;in sözlerini ve bu görüşüne delil olarak yer verdiği Zeydi imamlarından İbn-i Murtaza&#8217;nın sözlerini naklettikten sonra onlara teyit olarak şöyle devam ediyor:</p>



<p>&#8220;Gerçekten de İbn-i Murtaza&#8217;nın bu görüşü, Şia&#8217;nın Peygamberimiz zamanında veya Peygamberimizin vefatından sonra ortaya çıktığı görüşünü kesin bir şekilde reddetmektedir. Çünkü Şii kaynaklarda ismi geçen Ammar (r.a) gibi Sahabiler Hz. Ali&#8217;nin taraftarı olarak zikredilir ve Şiiliğin Peygamberimiz zamanında varlığına bu taraftarlık delil olarak gösterilir. Oysa bu Sahabilerin Hz. Ali&#8217;yi sevmeleri daha önce de ifade ettiğimiz gibi, ıstılahı manada bir taraftarlık değildi. Nitekim yukarıdaki ifadelerde de dikkat çekildiği gibi, bu Sahabiler ne Ebu Bekir ve Ömer&#8217;den ayrılmışlar, ne de onlara sövmüşlerdir. Eğer bunlar iddia edildiği gibi, ıstılahı manada Şii olsalardı, bu iki Sahabiden uzaklaşmaları, onlara sövmeleri, onların verdikleri vazifeleri yapmamaları gerekirdi. Bu durum Şiilikteki takiyye, yani inancını gizleme ile de izah edilemez. Çünkü bu iki halife döneminde Müslümanlara en ufak bir baskı uygulanmıyordu.&#8221;<a href="#_ftn27">[27]</a></p>



<p>Evet, bu yazarlar, Ehl-i Beyt mektebinin (Caferiliğin) doğuş tarihini mümkün olduğu kadar kendilerinin müntesip oldukları mezheplerin ortaya çıkış tarihine yakınlaştırmaya çalışıyorlar. Onların bu çabalarını doğal karşılamak gerekir. Onların, Ehl-i Beyt mektebini İslam dini üzerinde yapılan sıradan bir yorum tarzı değil de, İslam dininin devamı olarak algılamalarını bekleyecek değiliz ya. Onlar başka türlü düşünemezler. Aksi takdirde kendi gidişatlarını tevcih etmekten aciz kalırlar.</p>



<p>Ama acaba durum onların çizdiği tablodan mı ibarettir? Yoksa başka bir şey mi vardır? İşte bunu anlamak için, Asr-i Saadet&#8217;e dönüp, Ehl-i Beyt mektebinin bel kemiğini teşkil eden öğretisinin (imamet anlayışının) bizzat İslam dininin metninde yer alan bir öğreti mi, yoksa Ehl-i Beyt mektebine mensup olanların sonradan içtihat ederek İslam dinine getirdikleri bir yorum mu olduğunu anlamak zorundayız.</p>



<p>Bilindiği üzere, Ehl-i Beyt mektebinin (Caferiliğin) bel kemiğini teşkil eden öğretisi, imamete dair inancıdır. Ehl-i Beyt mektebi, Hz. Resulullah (s.a.a)&#8217;dan sonra İslam ümmetinin önderliğinin başta Hz. Ali olmak üzere On iki Ehl-i Beyt İmamlar&#8217;na ait olduğu, onların Allah Teala&#8217;nın tayini ve Hz. Resulullah&#8217;ın açıklamasıyla belirlenen İlahi önderler oldukları inancındadır. Kim, bu inancı kabul ederse, diğer teferruatta başka türlü düşünse bile Caferi&#8217;dir. Aksi takdirde diğer teferruatta Ehl-i Beyt mektebiyle birleşse de Caferi değildir.</p>



<p>Elbette yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, bu mektebe Hz. İmam Cafer-i Sadık (a.s)&#8217;ın döneminden sonra &#8220;Caferiyye&#8221; Caferilik ismi verilmiştir. Bu, o mektebin o Hazret&#8217;in döneminde doğduğu anlamına gelmemektedir. Hayır, bu mektep Hz. Resulullah&#8217;ın döneminden itibaren vardı. İsmi de Caferilik değil, Ali taraftarlığı anlamına gelen, Ali Şialığı (Şiat-u Ali) idi. Sadece o Hazret&#8217;in döneminde bu mektebin öğretileri, Hz. İmam Cafer Sadık (a.s)&#8217;ın çabalarıyla daha yaygınlık kazandığı için, Şialık ismine Caferilik ismi de eklenmiştir.</p>



<p>Peki, bu mektebin bel kemiğini teşkil eden bu öğretisi, İslam dininin öğretileri içerisinde yer almış mıydı? Birileri; &#8220;bu sizin iddianızdır. İslam dininin öğretileri içerisinde böyle bir şey yoktur&#8221; diyebilirler. Yani, bu mektebin bizzat Hz. Resulullah&#8217;ın döneminden itibaren başlaya gelebilmesi için, bu öğretinin açıkça ya İslam dininin ana temel kaynağı olan Kur&#8217;an-ı Kerim, ya da Hz. Resulullah&#8217;ın sünnetinde yer bulması gerekir. Aksi takdirde bu öğreti, içtihat sonucu İslam dinine getirilen bir yorumdan öteye gitmez. Acaba Kur&#8217;an-ı Kerim veya Hz. Resulullah (s.a.a)&#8217;ın sünnetinde Ehl-i Beyt İmamları&#8217;nın imametine dair bir açıklama var mıdır? İşte bunun için İslam dininin öğretilerini bir daha gözden geçirmemiz gerekir.</p>



<p>Ehl-i Beyt mektebi, bu inancının hem Kur&#8217;an-ı Kerim, hem de daha açık ve net olarak Hz. Resulullah (s.a.a)&#8217;ın sünnetinde yer aldığı görüşündedir. Buna kanıt olarak da Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in ilgili ayetleriyle, Hz. Resulullah&#8217;ın sünnetinden örnekler zikrediyor. Biz bu kanıtlarından bazılarına sitemizin kitap bölümünde yayınladığımız &#8220;Ehl-i Beyt Mektebi&#8217;nde Temel İnançlar&#8221; adlı kitabımızın &#8220;İmamet&#8221; bölümünde değinmişiz. İsteyenler oradaki delilleri görebilirler.</p>



<p>Ancak burada şu kadarını belirtelim ki Ali Şialığı, yani Hz. Resulullah (s.a.a)&#8217;dan sonra ümmetin imametinin Hz. Ali&#8217;ye ait olduğu inancı, bizzat Hz. Resulullah&#8217;ın öğretileriyle başlamış ve Hz. Resulullah&#8217;ın döneminden itibaren ashabın önde gelenlerinden büyük bir bölük bu inanca sahip olmakla meşhur olmuş, hatta daha ötesi, Ali Şialığı ismini bizzat Hz. Resulullah bu bölüğe vermiştir. Bu inanç, özellikle de Hz. Resulullah (s.a.a)&#8217;ın dünyadan göçmesiyle ortaya çıkan birinci halife Ebu Bekir&#8217;in hilafete seçilmesi olayı karşısında hem Hz. Ali (a.s)&#8217;nin aldığı tavır, hem de Hz. Ali&#8217;nin imam olması gerektiği inancıyla ashaptan büyük bir topluluğun Ebu Bekir&#8217;e biat etmeyi reddederek, Hz. Ali&#8217;nin etrafında toplanmasıyla daha da belirginlik kazanmıştır.</p>



<p>Bu mevzudaki bilgiler, yalnızca Ehl-i Beyt kaynaklarında yer almamıştır. Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin kaynaklarını inceleyen her insan, kolaylıkla bu hususta yeterli bilgi elde eder. Bu hususta biz, Ehl-i Beyt kaynaklarında yer alan rivayetlerle değil, bizzat Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin rivayetlerinde yer alan bir -iki hadis zikredeceğiz:</p>



<p>Suyûti, &#8220;ed-Dürr-ül Mensur Fi Tefsiri Kitabullahi Bil Me&#8217;sur&#8221; adlı tefsir kitabında İbn-i Asakir rivayetiyle Cabir bin Abdullah&#8217;tan naklederek demiştir ki: &#8220;Hz. Peygamber (s.a.a)&#8217;in yanındaydık; Ali (a.s) çıkageldi. Hz. Peygamber (s.a.a) buyurdu ki: <em>&#8220;Nefsim kudret kabzasında olan Allah&#8217;a andolsun ki, bu ve şiası, kıyamet gününde</em> <em>kurtulmuşlardır,</em> <em>muratlarına ermişlerdir.&#8221;</em> Derken, &#8220;İnanlar ve iyi işlerde bulunanlar ise; işte onlar, yaratılmışların en hayırlılarıdır.&#8221;<a href="#_ftn28">[28]</a> ayeti nazil oldu.&#8221;<a href="#_ftn29">[29]</a></p>



<p>İbn-i Adiyy, İbn-i Abbas&#8217;tan rivayet ederek demiştir ki: &#8220;İnananlar ve iyi işlerde bulunanlar ise; işte onlar, yaratılmışların en hayırlılarıdır.&#8221; ayeti indiği zaman Resulullah (s.a.a) Ali&#8217;ye, <em>&#8220;Onlar sensin ve şiandır; kıyamet günü Allah rızasını kazanmış ve ondan razı olmuş bulunacaksınız.&#8221;</em> buyurdu.&#8221;<a href="#_ftn30">[30]</a></p>



<p>İbn-i Mardavayh Hz. Ali (a.s)&#8217;den rivayet ederek demiştir ki: <em>&#8220;Resulullah (s.a.a) bana, Allah Teala&#8217;nın &#8220;İnananlar ve iyi işlerde bulunanlar ise; işte onlar, yaratılmışların en hayırlılarıdır&#8221; ayetini duymadın mı? Onlar sensin ve senin şiandır; benimle onların buluşacakları yer, Kevser havuzunun yanıdır; ümmetler hesaba geldikleri zaman onlar, yüzleri ak olarak çağrılacaklardır.&#8221;</em> dedi.<a href="#_ftn31">[31]</a></p>



<p>Bu hadislerin bir kısmını de İbn-i Hacer, Darukutni&#8217;den naklederek &#8220;Savaik-ül Muhrika&#8221; adlı kitabında zikreder. Ümmi Seleme (r.a) Hz. Peygamber (s.a.a)&#8217;in <em>&#8220;Ya Ali, sen ve ashabın cennettesiniz.&#8221;</em> buyurduğunu rivayet etmiştir.</p>



<p>İbn-i Hacer&#8217;in nakline göre, Hafiz Cemaluddin Zerendi İbn-i Abbas&#8217;tan naklederek demiştir ki: &#8220;Hz. Resulullah (s.a.a), Allah Teala&#8217;nın &#8220;İnananlar ve iyi işlerde bulunanlar ise; işte onlar, yaratılmışların en hayırlılarıdır.&#8221; ayeti nazil olduğunda, Hz. Ali&#8217;ye: <em>&#8220;Ya Ali, onlar sen ve senin şiandır. Kıyamet günü Allah&#8217;a, onun rızasını kazanmış ve ondan razı olmuş bir halde kavuşacaksınız; düşmanın ise, kızgın ve elleri boynuna bağlı olarak ulaşacaktır.&#8221;</em> buyurdu.&#8221;<a href="#_ftn32">[32]</a></p>



<p>İbn-i Asir de bu hadise &#8220;en-Nihaye&#8221; adlı kitabında yer vererek, Hz. Peygamber (s.a.a)&#8217;in <em>&#8220;Ya Ali, sen ve şian, Allah&#8217;a, onun rızalığını kazanmış ve ondan razı olmuş bir halde kavuşacaksınız; düşmanınız ise, kızgın ve ellerini boynuna bağlı olarak ulaşacak.&#8221;</em> buyurduğunu, sonra da ellerini nasıl bağlı olduğunu göstermek için ellerini boynuna götürdüğünü zikreder.<a href="#_ftn33">[33]</a></p>



<p>Bu hadisi İbn-i Hacer, &#8216;Savaık&#8217;ında ve diğerleri başka yollardan naklederler ki, bu da hadisin, hadis erbabı katında şöhretine delalet eder.</p>



<p>Yine Zamahşeri, &#8216;Rabi-ül Abrar&#8217; adlı kitabında Hz. Resulullah (s.a.a)&#8217;dan rivayet eder; buyurmuştur ki: <em>&#8220;Ya Ali, kıyamet günü olunca ben yüce Allah&#8217;a sığınırım, sen benim kuşağıma yapışırsın; benimle Allah&#8217;a tevessül edersin; evladın sana yapışırlar, evladının şiası da onlarla Allah&#8217;a tevessül ederler.&#8221;</em></p>



<p>Görülüyor ki, Ali şiası (Ali taraftarlığı) terimi, bizzat Hz. Resulullah (s.a.a)&#8217;ın sözlerinden alınmadır. Sanki Hz. Resulullah (s.a.a) Hz. Ali hakkında buyurmuş olduğu <em>&#8220;Ben kimin mevlası (efendisi) isem Ali de onun mevlasıdır,<a href="#_ftn34"><strong>[34]</strong></a> Ali&#8217;nin konumu bana nispet, Harun&#8217;un Musa&#8217;ya olan konumu gibidir,<a href="#_ftn35"><strong>[35]</strong></a> Ali benim kardeşim, yardımcım ve vasimdir,<a href="#_ftn36"><strong>[36]</strong></a> Ali benim ilmimin kapısıdır, Ali benden sonra her mü&#8217;minin velisidir,<a href="#_ftn37"><strong>[37]</strong></a> Ali&#8217;yi sevmek iman, Ali&#8217;ye buğzetmek ise münafıklık nişanesidir, Ali hakladır, hak da Ali iledir; hak Ali&#8217;nin ekseninde döner,<a href="#_ftn38"><strong>[38]</strong></a> Ali Kur&#8217;an&#8217;ladır, Kur&#8217;an da Ali iledir; Havz-u Kevser başında bana kavuşuncaya kadar bu ikisi birbirinden ayrılmazlar.&#8221;</em><a href="#_ftn39">[39]</a> ve benzeri yüzlerce tavsiye ve tekitlere rağmen, ashabının ve onlardan sonra gelen ümmetinin Hz. Ali hususunda iki gruba ayrılacaklarını, bir grubunun Ali&#8217;nin yanında yer alıp Ali şiası olurken, ikinci grubun Ali&#8217;den kopacağını önceden görüyor ve biliyordu. Dolayısıyla bu ikazlarla onları uyarıp, Ali&#8217;den ayrılmanın İlahi gazapla sonuçlanacağını bildiriyordu ki, her yönden galip hüccet Allah&#8217;ın ve Allah Resulü&#8217;nün olsun ve yarın kimse, ben bunun farkında değildim, deme bahanesi arkasına saklanmasın.</p>



<p>Evet, İslam tarihinin Asr-i Saadet&#8217;le ilgili bölümünü biraz devşirdiğimizde, Hz. Resulullah (s.a.a)&#8217;ın ashabının, Ehl-i Beyt&#8217;i üstün görüp, öne geçiren Kur&#8217;an-ı Kerim ayetleri ve Hz. Resulullah (s.a.a)&#8217;ın kendinden sonra Hz. Ali&#8217;nin İslam ümmetinin imamı olmasını istediğini ortaya koyduğu, yukarıda örneklerine işaret ettiğimiz açıklamaları karşısında iki gruba ayrıldıklarını görmekteyiz. Bir grup, nass karşısında içtihat etmenin caiz olmadığını kabullenerek, Hz. Resulullah (s.a.a)&#8217;ın bu açıklamaları ve Kuran-ı Kerim&#8217;in Ehl-i Beyt&#8217;i üstün görüp, öne geçiren ayetlerine hiçbir yorum getirmeden teslim olurken, ikinci grup, bu hususta kendi içtihat ve görüşlerine yer verir ve görüşleri, herhangi bir gerekçeyle farklı olduğu takdirde, kendi görüşlerini öne geçiriyorlardı.</p>



<p>Bu bölünme hatta Hz. Resulullah (s.a.a)&#8217;ın kaydı hayatta bulunduğu dönemde bile ihsas ediliyordu. Ashaptan bir grup, özellikle Hz. Ali&#8217;ye yakınlığı ile tanınırdı. Öyle ki, bunlar &#8220;Şiatu Ali&#8221; (Ali Taraftarları) olarak tanınır ve bu isimle anılırlardı. Buna karşın ashabın içerisinde kalbinde Ali&#8217;nin düşmanlığını taşıyanlar da vardı. İbn-i Abbas diyor: &#8220;Biz, kimin münafık olduğunu, onun Ali&#8217;ye karşı olan düşmanlığıyla tanır, teşhis ederdik.&#8221; Bu ölçeği, Hz. Resulullah (s.a.a) onlara vermişti. Çünkü Hz. Resulullah (s.a.a), ashabına, Ali&#8217;yi sevmenin iman, Ali&#8217;ye karşı düşman olmanın da münafıklık nişanesi olduğunu bildirmişti. Ashaptan bazıları da, ne Hz. Ali&#8217;ye karşı kalbinde düşmanlık hissediyor, ne de Hz. Ali&#8217;nin şiası sayılacak kadar, o Hazret&#8217;e yakınlık gösteriyorlardı.</p>



<p>Bütün sahabe, Ali&#8217;nin şiası olsaydı, bir bölüğü &#8220;Ali&#8217;nin şiası&#8221; diye anılmazdı. Gerçekten de Hz. Peygamber&#8217;in zamanında da Ali taraftarları olan, onu imam bilen; Hz. Peygamber&#8217;in sözlerini şerh ve tefsir eyleyen, hikmetlerini hükümlerini tebliğ eden zat olarak onu tanıyan sahabe az değildi. İşte Ali şiası sözü, bu bölüğe ait bir hususu ad olmuştu. Nitekim lügat ehli de bunu söylemiştir. Nihaye&#8217;ye, Lisan-ül Arab&#8217;a ve emsali diğer lügat kitaplarına müracaat edilirse bu adın, Ali&#8217;ye uyanlara, evladına ve onların taraftarı olanlara verildiği görülecektir.</p>



<p>Şia sözünün, Ali&#8217;yi seven ve ona buğzetmeyen ashabın tamamına söylendiğini ileri sürmek doğru bir yorum olamaz. Çünkü bir kimseyi sevmek ve ona buğzetmemek, tek başına onun şiası olmak için kifayet etmez; burada bir hususiyetin de olması gerekir ki bu da, o şahsa uymak, onun tarafını tutmaktır. Bu özellik olmadan birisine, birisinin şiasıdır demek, ancak mecazi bir itibarla olabilir. O halde bu sözle, ashaptan bir kısmının kastedildiği şüphe götürmez bir olaydır ki onlarda bulunan bir özellik, onları diğer ashaptan ayırmış ve kendilerine bu ismin verilmesini sağlamıştır. Bu özelliğin diğer ashapta da olmadığı da bellidir. Çünkü aksi takdirde yalnızca onlara Ali şiası denilmezdi.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>



<p>Ebu Hatem-i er-Razi diyor: &#8220;İslam dini içinde Resulullah (s.a.a)&#8217;in döneminde ilk ortaya çıkan isim &#8220;Şia&#8221; ismidir. Bu isim, Ali&#8217;ye yakınlıklarıyla meşhur olan ashaptan dört kişinin: Ebuzer, Salman, Miktad ve Ammar&#8217;ın lakabı idi.&#8221;<a href="#_ftn40">[40]</a></p>



<p>Hatib-i Bağdadi &#8220;el- Kifaye&#8221; adlı kitabında diyor ki; Ebu Abdullah bin Ahrem el-Hafiz&#8217;a, Buhari&#8217;nin neden Sahabe Ebu Tufeyl&#8217;den hadis nakletmediği sorulunca; &#8220;Çünkü o Ali bin Ebu Talib&#8217;in şiası idi.&#8221; cevabını verdi.&#8221;<a href="#_ftn41">[41]</a></p>



<p>İbn-i Haldun ise şöyle yazıyor: &#8220;Ashaptan bir grup, Ali&#8217;nin taraftarlığını yapıyor, onun hilafete diğerlerinden daha layık olduğunu savunuyorlardı. Ancak ondan başkasının hilafete seçildiğini görünce, buna çok hüzünlenip üzüldüler. Fakat dinde sabitkadem olduklarından ve birlik ve beraberliğe çok önem verdiklerinden kendi aralarında izhar ettikleri hüzün ve üzüntülerine ilaveten fazla bir itirazda bulunmadılar.&#8221;<a href="#_ftn42">[42]</a></p>



<p>Ustad Muhammed Kürd Ali ise demiştir ki: &#8220;Ashabın büyüklerinden bir grup, Hz. Resulullah (s.a.a)&#8217;ın döneminden itibaren Ali taraftarlığı ile tanınmaktaydı. Bu cümleden biri, Salman-i Farisi&#8217;dir. O; &#8220;Biz Hz. Resulullah&#8217;a Müslümanların hayrını istemek, Ali bin Ebu Talib&#8217;i imam edinip, onu sevmek üzere biat eyledik.&#8221; derdi. Bunlardan bir diğeri de, Ebu Said-i Hudri&#8217;dir. O; &#8220;İnsanlar beş şeye emredildiler, onlar ise onların dördüne amel edip, birini de terk ettiler.&#8221; derdi. Ona: &#8220;Amel edilen o dört şeyin ne olduğu sorulunca da, o: &#8220;Namaz, zekât, Ramazan ayının orucu ve hacdır.&#8221; diye cevaplandırdı. Bu arada ona: &#8220;İnsanların terk ettiği o bir şey neydi?&#8221; denince de, O: &#8220;Ali bin Ebu Talib&#8217;in velayetidir.&#8221; cevabını verirdi. Ona: &#8220;Bu da mı onlarla beraber farzdı?&#8221; diye sorulunca da, O: &#8220;Evet.&#8221; derdi. Bu sahabelere, Ebuzer el-Gaffari, Ammaber bin Yasir, Huzeyfe bin Yeman, Züşhadeteyn Huzeyme bin Sabit, Ebu Eyyub-i Ensari, Halid bin Said bin el-Ass ve Kays bin Sa&#8217;d bin Ubade gibilerini de misal olarak zikredebiliriz.&#8221;<a href="#_ftn43">[43]</a></p>



<p>Ünlü Ehl-i Sünnet yazarı Doktor Sübhi Salih ise bu hususta şöyle der: &#8220;Hz. Resulullah (s.a.a)&#8217;ın döneminde bile sahabe içerisinde Hz. Resulullah&#8217;ın damadı Ali&#8217;nin taraftarlığını yapanlar bulunmaktaydı. Ebuzer el-Gaffari, Mikdat bin Esved, Cabir bin Abdullah, Ubey bin Ka&#8217;b, Ebu Tufeyl Öber bin Vaile, Abbas bin Abdulmuttelip ve bütün oğulları, Ammar bin Yasir ve Ebu Eyyub-i Ensari bu cümleden ashap arasında yer almaktaydı.&#8221;<a href="#_ftn44">[44]</a></p>



<p>Abdullah Emin ise, Şiilik hakkında şöyle der: &#8220;Şiiliğin temeli, hilafet husussunda Ali efendimizin yanında yer alıp, bu önemli mevkie onun daha layık olduğu inancıyla ona yardım eden ashaba dayanmaktadır.&#8221;<a href="#_ftn45">[45]</a></p>



<p>Ustad Muhammed Abdullah İnan ise bu konuda şunları yazıyor: &#8220;Şiiliğin ilk olarak Haricilerin bölünmesi esnasında ortaya çıktığını sanmak bir hatadır. Aslında Şiilik, Allah Teala&#8217;nın: &#8220;En yakın aşiretini uyar.&#8221;<a href="#_ftn46">[46]</a> emrini indirdiğinde, Allah Resulü&#8217;nün yakın akrabalarını toplayıp onlara peygamberliğini açıkladığı sırada onlardan bir cevap gelmezken, Hz. Ali&#8217;nin Peygamber-i Ekrem&#8217;e iman ettiğini ve her sahnede kendilerinden yardımını esirgemeyeceğini ilan etmesi üzerine, Allah Resulü&#8217;nün Hz. Ali&#8217;ye işaretle onlara: <em>&#8220;Bu, benim kardeşim, vasim ve sizin içerinizdeki halifemdir; onu dinleyin ve ona itaat edin.&#8221;</em> açıklamasını yaptığı dönemden itibaren ortaya çıkmıştır.&#8221;<a href="#_ftn47">[47]</a></p>



<p>Bütün bu açıklamalar şunu gösteriyor ki, Hz. Resulullah (s.a.a)&#8217;ın ashabı, Hazret&#8217;in kendinden sonra başta Hz. Ali (a.s) olmak üzere, Ehl-i Beyt İmamları&#8217;nın İslam ümmetinin önderleri olmasına dair olan isteği ve Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in Ehl-i Beyt&#8217;i üstün tutup, öne geçiren ayetleri karşısında iki ana kola ayrılmıştır.</p>



<p>Bir kol, Peygamber-i Ekrem&#8217;in ve Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in bu yöndeki açıklamaları karşısında hiçbir yorum yapmaksızın teslim olmuş, Hz. Resulullah (s.a.a)&#8217;ın döneminden itibaren ağırlığını bu yönde koymuş ve Hz. Ali başta olmak üzere, Ehl-i Beyt&#8217;in öne geçmesini istemiş, bunu savunmuştur.</p>



<p>Ancak Hz. Resulullah&#8217;ın vefatından sonra, kendileri gibi düşünmeyen ashap tarafından herhangi bir gerekçeyle bunun önünün tıkandığını görünce de, yine başta Hz. Ali olmak üzere Ehl-i Beyt&#8217;i örnek alarak, hüzünlenmiş ve cari gidişata itiraz etmişse de, Hz. Resulullah (s.a.a)&#8217;ın vefat etmesiyle henüz yeni filizlenmekte olan İslam dininin dağılıp yıkılmasını beklemekte olan İslam düşmanlarına bir fırsat vermemek gayesiyle fazla ileri gitmemiş ve İslam&#8217;da kapanmasına imkân bulunmayacak bir gedik açılmasına meydan vermeyerek, birlik ve beraberlik yolunu seçmiştir.</p>



<p>İkinci kol ise, Kuran-ı Kerim&#8217;in ve Hz. Resulullah (s.a.a)&#8217;ın bu açıklamaları karşısında, kendileri için içtihat etme hakkı tanımış ve Hz. Ali&#8217;nin henüz genç olduğu ve hilafete daha yaşlı birinin geçmesi gerektiği yahut Hz. Ali&#8217;nin kâfirlerden birçoğunu öldürmüş olması nedeniyle Arap kabilelerinin kolay kolay ona boyun eğmeyeceğini, ya da hem nübüvvet hem de hilafetin Haşımoğulları&#8217;nda olmaması gerektiği yahut Hz. Resulullah&#8217;ın kendinden sonra Hz. Ali&#8217;nin Müslümanların önderi olmasına dair olan isteğinin, bir İlahi emir olmayıp, akrabalık ve benzeri sebeplerden dolayı Hazret&#8217;in şahsi görüşü olduğu gibi mülahazalarla Hz. Resulullah (s.a.a)&#8217;ın dünyadan göçmesinden hemen sonra, mübarek nâ&#8217;şının gusül ve kefeniyle ilgilenmeyi Hz. Ali ve yaranına terk edip, Hz. Ali ve yaranının yokluğundan da yararlanarak, &#8220;Sakife&#8221; denen yerde toplanarak birinci Halife Ebu Bekir&#8217;in başa geçmesini sağlamıştır.</p>



<p>Ancak Hz. Ali ve yaranı bu hareketi meşru kabul etmeyip Ebu Bekir&#8217;e biat etmeği reddetmiştir. Hatta Sahih-i Buhari&#8217;nin Hayber gazvesi babında geldiği üzere, Hazret altı ay gibi uzun bir süre bu muhalefetini devam ettirip, biat etmekten sakınmıştır. Fakat Müslümanların bu dağılmışlığından İslam dininin pusuda bekleyen iç ve dış düşmanlarının istifade etmeğe çalıştıklarını ve bu durumu sürdürmenin İslam&#8217;da telafisi mümkün olmayacak bir gedik açacağını görünce de, Hz. Resulullah (s.a.a)&#8217;dan aldığı tavsiyeye uyarak, kendi tabiriyle zehirden daha acı olsa bile ağzının yarını yutkunmuştur. Gözünde diken kalmış ve boğazında kemik tıkanmış bir insanın durumunda olsa bile sabretmeyi daha yeğ bulmuştur. Ancak yine de başa geçmişlerden İslam ve Müslümanların yararına olan nasihatlerini esirgememiş ve karşılaştıkları her zorlukta onların imdadına koşmuştur. Ona tabi olan sadık yarları da mevlalarını taklit ederek aynı siyaseti sürdürmüşlerdir.</p>



<p>Görüldüğü üzere, Ehl-i Beyt mektebinin temelini teşkil eden Hz. Resulullah (s.a.a)&#8217;dan sonra İslam ümmetinin imamet ve önderliğinin Hz. Ali&#8217;ye ait olduğuna dair inancı Peygamber-i Ekrem&#8217;in kaydı hayatta bulundukları dönemden başlamış, Hazret&#8217;in dünyadan göçmesinden hemen sonra Ebu Bekir&#8217;in hilafete seçilmesinin gündeme yerleşmesiyle de daha belirginlik kazanmıştır. Peygamber-i Ekrem&#8217;in dünyadan göçmesinden hemen sonra İslam ümmetinin önderliği hususunda cereyan eden olaylardan azıcık haberi olan hiçbir kimse bu hakikati inkâr edemez.</p>



<p>Fazl bin Abbas&#8217;ın, Sakife&#8217;de cereyan eden Ebu Bekir&#8217;in hilafete getirildiği haberinin yayılır yayılmaz, orada toplanmış olan topluluğa hitaben söylemiş olduğu: &#8220;Ey Kureyş topluluğu, hilafet sizin hakkınız değildir. Biz onun ehliyiz, siz değil. Bizim efendimiz (Hz. Ali) ona sizden daha evladır.&#8221;<a href="#_ftn48">[48]</a> sözü işte bu inanca dayanmaktadır.</p>



<p>Hz. Ali ve yaranının Ebu Bekir&#8217;e biat etmeği ret etmesi de bu inançtan dolayıdır. Tarih-i Yakubi bu hadiseye işaretle şunları yazıyor: &#8220;Muhacir ve Ensar&#8217;dan bir topluluk Ebu Bekir&#8217;e biat etmeyi reddedip, Ali&#8217;nin yanında yer aldılar. Abbas bin Abdulmuttelib, Fazl bin Abdulmuttelib, Zübeyr bin Avam bin As, Halid bin Said, Mikdat bin Amir, Selman-i Farisi, Ebuzer el-Gaffari, Ammar bin Yasir, Bera bin Azib ve Ubey bin Ka&#8217;b bu cümleden ashap arasında bulunmaktaydı.&#8221;<a href="#_ftn49">[49]</a></p>



<p>Böylece Hz. Resulullah (s.a.a)&#8217;dan sonra İslam ümmetinin önderliğinin Hz. Ali&#8217;nin hakkı olduğunu savunan güçlü bir topluluk ortaya çıkmıştı. Onlar, Sakife&#8217;de cereyan eden Ebu Bekir&#8217;in hilafete getirilmesi olayına itiraz ediyor ve konunun tekrar gözden geçirilerek hilafet mevkiinin Hz. Ali&#8217;ye devredilmesini talep ediyorlardı. Onlar, Hz. Fatime&#8217;nin evinde toplanıyor, Sakife&#8217;de cereyan eden hadisenin, İslam ümmetinin önderliği hususunda karşılaşılan bir talihsizlik olduğunu ve bunun nasıl önlenebileceğini tartışıyorlardı.</p>



<p>Yakubi bu hususta şunları yazıyor: &#8220;Ebu Bekir ve Ömer&#8217;e Ensar ve Muhacirlerden bir bölüğün Ali ile birlikte (muhalefet kastıyla) Resulullah&#8217;ın kızı Fatime&#8217;nin evinde toplandıkları haberi ulaştı. Bunun üzerine, bir grupla birlikte hareket edip o eve hücum ettiler&#8230;&#8221;<a href="#_ftn50">[50]</a></p>



<p>Ehl-i Sünnet&#8217;in büyük âlimlerinden İbn-i Kuteybe ise, bu olayı şöyle anlatıyor: &#8220;Ebu Bekir, bir grubun kendisine muhalefet amacıyla Ali (a.s)&#8217;ın evinde toplandıklarını öğrenince, Ömer&#8217;i onlara gönderdi. Ömer, Ali&#8217;nin evine gelip onlara seslendi, ama onlar dışarı çıkmayı reddettiler. Bunun üzerine Ömer, odun getirilmesini istedi ve: &#8220;Ömer&#8217;in canı elinde olana andolsun ki, ya dışarı çıkarsınız, ya da evi içindekilerle birlikte yakarım.&#8221; dedi.<a href="#_ftn51">[51]</a></p>



<p>Tarihçiler, bu olayda Ömer&#8217;e, evde Peygamber-i Ekrem&#8217;in kızı Fatime&#8217;nin de bulunduğunun hatırlatıldığını, Ömer&#8217;in de: &#8220;Hatta o bile olsa, yine yakarım.&#8221; cevabını verdiğini ve bu hengâmede Hz. Fatime&#8217;nin yüce sesle: &#8220;Ey babam, ey Resulullah, senden sonra şu İbn-i Hattab ve İbn-i Ebu Kuhafe&#8217;nin elinden çektiklerimiz nedir?&#8221; diye feryat ettiğini de kaydetmekteler.<a href="#_ftn52">[52]</a></p>



<p>Evet, Ömer&#8217;in deyimiyle &#8220;felteten&#8221; düşünülmeden aceleyle gerçekleştirilen Ebu Bekir&#8217;e biat meselesi, artık onlara her şeyi unutturmuştu. Artık ne Allah Teala&#8217;nın &#8220;De ki, ben çektiğim zahmet karşılığında sizden akrabalarımı sevmekten başka bir ücret istemiyorum.&#8221;<a href="#_ftn53">[53]</a> ayetini hatırlıyor, ne de Peygamber-i Ekrem&#8217;in &#8220;Fatime benim pare tenimdir; kim, onu incitirse, beni incitmiştir; kim de beni incitirse, Allah&#8217;ı incitmiştir.&#8221; sözü onları ilgilendiriyordu. Değil Peygamber&#8217;in biricik kızı Fatime&#8217;yi incitmemek; onlar bu uğurda Fatime-i Zehra, Hz. Ali ve cennet gençlerinin efendileri Hz. Hasan ve Hüseyin de dâhil olmak üzere, o gün o evde toplanan herkesi diri diri yakmayı bile göze almışlardı.</p>



<p>Evet, onlar hilafet uğruna her şeyi göze almışlardı; ne pahasına olursa olsun mutlaka bu makamı elde etmeleri gerekirdi. Artık Peygamber-i Ekrem&#8217;in izin almadan içeri girmediği ve Fatime&#8217;den izin gelinceye kadar dışarıda beklediği kapıyı tekmeyle kırarak yahut ateş vurup yakarak içeri girmek onlar için fark etmezdi. Onlar için mühim olan, muhalefet amacıyla içeride toplanmış olanların dışarı çıkarılması ve hangi yöntemle olursa olsun, onların bu emellerini suya düşürebilecek bu muhalefet hareketinin çok büyümeden bastırılmasıydı.</p>



<p>Şimdilik olayın bu yönü bizi ilgilendirmiyor. Onlar, Peygamber&#8217;in Ehl-i Beyt&#8217;ine karşı gösterdikleri bu cefalarının hesabını Allah&#8217;a vereceklerdir. Bizim burada üstünde durmak istediğimiz husus, bu değildir. Bizi ilgilendiren, o gün Hz. Ali ve ona tabi olan ashabın önde gelenlerinden büyük bir bölüğün, onların hilafet kararlarını tanımamaları ve bu hususta hakkın Ali&#8217;ye ait olduğunu savunmalarıdır.</p>



<p>İşte bu, biz Ehl-i Beyt mektebinin inanıp savunduğu şeydir. Bu, bizim inancımızın sonradan değil, o zamandan beri var olduğunu göstermektedir. Bu, bazı yazarların ısrarla ispatlamaya çalıştığı, Ehl-i Beyt mektebinin Peygamber-i Ekrem&#8217;den sonra İslam ümmetinin önderliğinin Hz. Ali&#8217;ye ait olduğu inancının çok sonraları doğduğuna dair iddialarını suya düşürmektedir. İşte bizim vurgulamak istediğimiz husus budur. Bütün bu olup bitenler, Ehl-i Beyt mektebinin, temelini Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in ayetleri ve Hz. Resulullah (s.a.a)&#8217;ın sünnetinde bulan, İslam ümmetinin önderliğinin, başta Hz. Ali olmak üzere Ehl-i Beyt&#8217;e ait olduğu temel inancının, Peygamber-i Ekrem&#8217;in kendi döneminden başladığını, Hazret&#8217;in vefatından sonra ortaya çıkan hilafet meselesinde de, varlığını daha belirgin olarak hissettirdiğini açıkça gözler önüne sermektedir.</p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p><a href="#_ftnref1">[1]</a>&#8211; Bu hususta bkz. Taha Hüseyin’in “Neşet-ül Fikr-il Felsefi” adlı kitabı, c. 2 s. 28, Doktur, Muhammed Ammare’nin “Tayyarat-ül Fikr-il İslami” adlı kitabı s. 203 ve El-Vaili’nin Hüvviyet-üt Teşeyyü” adlı kitabı s. 137, 140.</p>



<p><a href="#_ftnref2">[2]</a>&#8211; Bihar-ül Envar c. 2 s. 173.</p>



<p><a href="#_ftnref3">[3]</a>&#8211; Bihar-ül Envar c. 2 s. 173.</p>



<p><a href="#_ftnref4">[4]</a> &#8211; Bihar-ül Envar c. 2 s. 173.</p>



<p><a href="#_ftnref5">[5]</a>&#8211; Bihar-ül Envar c. 2 s. 173.</p>



<p><a href="#_ftnref6">[6]</a>&#8211; Nehc-ül Belağa Abdülbaki Gölpinarlı&#8217;nın tercümesi s. 167, Nehc-ül Belağa 208. hutbe.</p>



<p><a href="#_ftnref7">[7]</a>&#8211; Kasas: 83.</p>



<p><a href="#_ftnref8">[8]</a>&#8211; Nehc-ül Belağa Abdulbaki Gölpinarlı&#8217;nın tercümesi s. 168, 167, 169, Nehc-ül Belağa 3. hutbe.</p>



<p><a href="#_ftnref9">[9]</a>&#8211; Nehc-ül Belağa Abdulbaki Gölpinarlı&#8217;nın tercümesi s. 168, 167, 169, Nehc-ül Belağa 3. hutbe.</p>



<p><a href="#_ftnref10">[10]</a>&#8211; Fezail-üs Sehabe Feth-ül Bari&#8217;nin s. 142.</p>



<p><a href="#_ftnref11">[11]</a>&#8211; Tarih-i Dimeşk Ali bin Ebu Talib bölümü c. 2 s. 464, Şevahid-üt Tenzil Haskani’nin c. 1 s. 334, El-Müstedrek Hakim’in c. 3 s. 126, 127, Üsd-ül Gabe c. 4 s. 22, Menakib-i Ali bin Ebu Talib İbn-i Meğazili’nin s. 80, Kenz-ül Ummal c. 15, s. 129, Kifayet-üt Talib s. 220, El-Menabik Harezmi’nin s. 40, El-Mizan Zehebi’nin c.1 s. 415, El-Cami-üs Sağir Suyuti’nin c. 1 s. 93 vs.</p>



<p><a href="#_ftnref12">[12]</a>&#8211; Tarih-i Bağdat c. 4 s. 204, El-Menakib İbn-i Meğazili Şafii&#8217;nin s. 124, Lisan-ül Mizan c. 5 s. 19, Sahih-i Tirmizi c. 5 s. 301, Hilyet-ül evliya c. 1 s. 63, Mesabih-üs Sünnet Beğavi’nin c. 2 s. 275, Riyaz-ün Nezre c. 2 s. 255, Tarih-i Dimeşk Ali bin Ebu Talib bölümü c. 2 s. 459 vs.</p>



<p><a href="#_ftnref13">[13]</a>&#8211; İhkak-ül Hak c. 5 s. 501 İbn-i Meğüazili&#8217;nin Menakibi.</p>



<p><a href="#_ftnref14">[14]</a>&#8211; Ehl-i Sünnet kaynaklarında Hz. Ali (a.s)&#8217;dan toplam 536 hadis nakledilmiştir. Bunlardan ise sadece ellisinin sahih diğerlerinin ise sahih olmadığı belirtilmiştir. Ehl-i Sünnet&#8217;in en önemli hadis alimi olan Buhari ise bu hadislerden sadece yirmisine kendi kitabında yer vermiştir. Bkz. Esma-üs Sehabe Er-Rüvat İbn-i Hazm&#8217;in s. 44.</p>



<p><a href="#_ftnref15">[15]</a>&#8211; Bkz. Sahih-i Tirmizi 3701, 3714, Müsned-i Ahmet 10576, 11166, 11192, 11351, 22240, Sünen-i İbn-i Mace 115 numaralı hadisler.</p>



<p><a href="#_ftnref16">[16]</a>&#8211; Tarih-i Taberi c. 10 s. 60.</p>



<p><a href="#_ftnref17">[17]</a>&#8211; Ikd-ul Ferid c. s. 301, Şerh-i Nehc-ül Belağa İbn-i Ebu-l Hadid&#8217;in c. 4 s. 56, 57.</p>



<p><a href="#_ftnref18">[18]</a>&#8211; Müruc-üz Zeheb c. 2 s. 393, 394, Tezkiret-ül Havvas s. 88.</p>



<p><a href="#_ftnref19">[19]</a>&#8211; Rekibtussefine Mervan Hüleyfat’ın s. 559.</p>



<p><a href="#_ftnref20">[20]</a>&#8211; Numan Ebu Hanife’nin ismidir.</p>



<p><a href="#_ftnref21">[21]</a>&#8211; El-Milel ven Nihel Şehristani’nin.</p>



<p><a href="#_ftnref22">[22]</a>&#8211; Ulama’nın Seyfhakkındaki düşüncelerini daha detaylı olarak görmek için, Abdulbaki Gölpinarlı’nın tercüme ettiği “Abdullah bin Seba’nın Masalı” adlı kitaba müracaat edin.</p>



<p><a href="#_ftnref23">[23]</a>&#8211; Hutat-üş Şam c. 1 s. 251.</p>



<p><a href="#_ftnref24">[24]</a>&#8211; Ebu Bekir’in hilafete seçildiği toplantı.</p>



<p><a href="#_ftnref25">[25]</a>&#8211; Terihte ve Günümüzde Caferilik İsmail Mutlu’nun s. 21, 22 naklen 12. Milletlerarası Tarihte ve Günümüzde Şiilik Sempozyumu s. 35, 36.</p>



<p><a href="#_ftnref26">[26]</a>&#8211; Tarihte ve Günümüzde Caferilik İsmail Mutlu’nun s. 22.</p>



<p><a href="#_ftnref27">[27]</a>&#8211; Ayni kaynak s. 23.</p>



<p><a href="#_ftnref28">[28]</a>&#8211; Beyyine: 7.</p>



<p><a href="#_ftnref29">[29]</a>&#8211; ed-Dürr-ül Mensur tefsiri c. 6 s. 379.</p>



<p><a href="#_ftnref30">[30]</a>&#8211; Nur-ül Ebsar Fi Menakib-i Al-i Beyt-ül Muhtar Şeblenci’nin s. 80, 102.</p>



<p><a href="#_ftnref31">[31]</a>&#8211; ed-Dürr-ül Mensur tefsiri c. 6 s. 379, Şevahid-üt Tenzil Hakim Haskani’nin c. 2 s. 356, 366, Tefsir-üt Taberi c. 3 s. 146, Feth-ül Kadir Şevkani’nin c. 5 s. 477, Ruh-ül Meani Alusi’nin c. 30 s. 207, Kifayet-üt Talib Genci Şafii’nin s. 244, El-Menakib Harezmi’nin s. 62, 187, el-Fusul-ül Muhimme İbn-i Sabbağ Maliki’nin s. 107, Nezm-i Dürer-i Simtayn Zerendi Hanefi’nin s. 92, Tarih-i Dimeşk Ali bin Ebu Talib bölümü İbn-i Asakir’in c. 2 s. 442, Yenabi-ül Meveddet Kondozi Hanefi’nin s. 62, 74, 270, Tezkiret-ül Havas Sibt bin Cevzi’nin s. 18 vs.</p>



<p><a href="#_ftnref32">[32]</a>&#8211; Savaik-ül Muhrika s. 96, 161.</p>



<p><a href="#_ftnref33">[33]</a>&#8211; İbn-i Esir’in “en-Nihaye Fi Garib-il Hadis vel- Eser adlı kitabı c. 6 s. 379.</p>



<p><a href="#_ftnref34">[34]</a>&#8211; Müsned-i Ahmet 906, 915, 1343, 2903, 17749, 18476, 18497, Sünen-i İbn-i Mace 113, 118, Sahih-i Tirmizi 2646numaralı hadisler vs. Hz. Resulullah bu hadisi Gadirihum denen yerde buyurmuştur. Konu hakkında daha fazla bilgi edinmek için sitemizin kitap bölümünde yayınlanan imamet bahsine müracaat edebilirsiniz.</p>



<p><a href="#_ftnref35">[35]</a>&#8211; Sahih-i Buhari 3430, 4066, Sahih-i Müslim 4418,4419, 4420, 4421, Sahih-i Tirmizi 2658, 2666, Sünin-i İbn-i Mace 112, 118, Müsned-i Ahmet 1384, 1408, 1423, 1424 vs. numaralı hadisler. Bu hadisle ilgili daha fazla bilgi edinmek için sitemizin kitab bölümünde yayınlanan imamet bahsine müracaat edebilirsiniz.</p>



<p><a href="#_ftnref36">[36]</a>&#8211; Mecme-üz Zevaid c.9 s. 121, Hasais-ül Emir-ül Mü’ninin Nesai’nin s. 86, Riyaz-ün Nazre c.2 s. 300 vs.</p>



<p><a href="#_ftnref37">[37]</a>&#8211; Müsned-i Ahmet 2903, 19081, 21883,21889, 21979 vs. numaralı hadisler. Bu hadisle ilgili daha fazla bilgi için sitemizin kitap bölümündeki imamet bahsine müracaat edebilirsiniz.</p>



<p><a href="#_ftnref38">[38]</a>&#8211; Tarih-i Bağdat c. 14 s. 321, Tarih-i Dimeşk Ali bin Ebu Talib bölümü c. 3 s. 119, el-İmamet ves- Siyaset c. 1 s. 73, Feraid-üs Simtayn c. 1 s. 177, el-Menakib Harezmi’nin s. 56, Fet-ül Kebir Nebhani’nin c. 2 s. 131, el Müstedrek Hakim’in c. 3 s. 124, Cami-ül Usul İbn-i Esir’in c. 9 s. 420 vs.</p>



<p><a href="#_ftnref39">[39]</a>&#8211; el-Müstedrek Hakim’in c. 3 s. 24, Savaık-ül Muhrika İbn-i Hacer’in s. 122, 124, 191, el-Cami-üs Sağir Suyuti’nin c. 2 s. 56, Feyz-ül Kadir Şevkani’nin c. 4 s. 358, Yenabi-ül Mevedde Kondozi’nin s. 40, el-Menakib Harezmi’nin s. 110, Kifayet-üt Talib s. 399, Tarih-ül Hülefa Suyuti’nin s. 173, Nur-ül Ebsar Şeblenci’nin s. 73.</p>



<p><a href="#_ftnref40">[40]</a>&#8211; Revzat-ül Cennat 88.</p>



<p><a href="#_ftnref41">[41]</a>&#8211; Rekibtü-s-Sefine s. 618.</p>



<p><a href="#_ftnref42">[42]</a>&#8211; Tarih-i İbn-i Haldun c. 3 s. 364.</p>



<p><a href="#_ftnref43">[43]</a>&#8211; Rekibtü-s Sefine s. 619 naklen Hutet-üş Şam c. 5 s. 251.</p>



<p><a href="#_ftnref44">[44]</a>&#8211; Rekibtü-s Safine s. 619 naklen En-Nezm-ül İslamiyye s. 96.</p>



<p><a href="#_ftnref45">[45]</a>&#8211; Rekibtü-s Sefine s. 619 naklen Abdullah Nimet’in Ruh-üt Teşayyu kitabından.</p>



<p><a href="#_ftnref46">[46]</a>&#8211; Şuara: 214.</p>



<p><a href="#_ftnref47">[47]</a>&#8211; Rekibtü-s Sefine s. 619, naklen Ruh-üt Teşayyu s. 20.</p>



<p><a href="#_ftnref48">[48]</a>&#8211; Tarih-i Yakubi c. 2 s. 124.</p>



<p><a href="#_ftnref49">[49]</a>&#8211; Aynı kaynak.</p>



<p><a href="#_ftnref50">[50]</a>&#8211; Tarih-i Yakubi c. 2 s. 126.</p>



<p><a href="#_ftnref51">[51]</a>&#8211; İbn-i Kuteybe’nin el-İmamet ves- Siyaset kitabı c. 1 s. 9.</p>



<p><a href="#_ftnref52">[52]</a>&#8211; Ayrıca bkz. Tarih-i Teberi c. 3 s. 198, Tarih-i Ebu-l Feda c. 2 s. 64, İkd-ül Ferid c. 5 s. 12, A’lam’ün Nisa c. 4 s. 114, el-Futuh İbn-i A’sam’in c. 1 s. 12, Şer-i Nehc-ül Belağa İbn-i Ebu-l Hadid’in c. 2 s. 65, uMuruc-üz Zeheb Mesudi’nin vs.</p>



<p><a href="#_ftnref53">[53]</a>&#8211; Şura: 23.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/caferilik-nedir/">Caferilik nedir?</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/caferilik-nedir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
