<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Makaleler &#8211; Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</title>
	<atom:link href="https://www.caferilik.com/makaleler/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.caferilik.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Wed, 07 Jan 2026 18:12:08 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.3</generator>
	<item>
		<title>Sadıkeyn (a.s) Asrında Şiilerin Tasnifi</title>
		<link>https://www.caferilik.com/sadikeyn-a-s-asrinda-siilerin-tasnifi/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/sadikeyn-a-s-asrinda-siilerin-tasnifi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[hakime gulnaz aytekin]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 07 Jan 2026 18:12:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.caferilik.com/?p=21145</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dr. Said Şefiî Özet Sâdıkayn (İmamMuhammed Bakır ve İmam Caferi Sadık) asrında Şiiler arasında asgari beş fikrî kol vardı. 1) Siyasi ve popüler Şiilik: Peygamber’den hemen sonra halifeliği Hz. Ali’nin hakkı bilen,  teberri, ricat ve Mehdilik akaidinde tezahür eden, mevcut durumun Peygamber ailesinin lehine dönmesini beklemek Şia’nın bu kolunun itikatlarındandır. 2) Mutedil fakihler: Sorunlara itidalli [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/sadikeyn-a-s-asrinda-siilerin-tasnifi/">Sadıkeyn (a.s) Asrında Şiilerin Tasnifi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><strong>Dr. Said Şefiî</strong></p>
<p><strong>Özet</strong></p>
<p>Sâdıkayn (İmamMuhammed Bakır ve İmam Caferi Sadık) asrında Şiiler arasında asgari beş fikrî kol vardı. 1) Siyasi ve popüler Şiilik: Peygamber’den hemen sonra halifeliği Hz. Ali’nin hakkı bilen,  teberri, ricat ve Mehdilik akaidinde tezahür eden, mevcut durumun Peygamber ailesinin lehine dönmesini beklemek Şia’nın bu kolunun itikatlarındandır. 2) Mutedil fakihler: Sorunlara itidalli ve ihtiyatlı bakan Eban b. Tağleb, Zürâre ve Ebu Basir gibi en seçkin fıkıh âlimlerinden bir kesim. 3)  Şii kelamcılar: Kays Mâsir, Hişam b. Hakem ve Mü’min gibi isimler bu grupta yeralır. 4) Aşırılıkçılar<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a>: Muğeyre b. Said, Beyan b. Sem’ân ve hepsinden önemlisi Ebu’l-Hattab Esedî, bu dönem faaliyet göstermiş ünlü guluvculardandır. 5) Mufavvıza veya grup içi gulat: Bunların inancına göre İmamlar (a.s), Allah’ın yapması gereken bütün işleri yapmaktaydı. Bir farkla ki, Allah’ın kudreti asıl, onların kudreti bağımlıydı.</p>
<p><strong>Giriş</strong></p>
<p>Şiilerin ve ravilerin mensup olduğu şube ve kategoriler ile her grubun fikir ve inançlarını tanımak, Şia’nın rivayetlerinin sâdır olduğu ortamı ve ortaya çıktığı zeminleri ve bazı yüksek seviyeli ravileri zayıflatan sebepleri bilmek, hepsinden önemlisi sahih rivayetleri zayıf olanlardan ayırt edebilmek için büyük önem taşımaktadır. Bununla birlikte Şia’nın doğuşu ve tarihsel seyri hakkında ortaya konmuş çok sayıda kitap arasında bu bahislere hiçbir şekilde işaret edilmemiştir. Sadece muhakkik üstad Dr. Seyyid Hüseyin Müderrisî, bazı kitaplarında<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> dağınık biçimde Emeviler döneminde mevcut bulunan bazı kollara değinmiş ve onların kimi inançlarını zikretmiştir. Biz de onun emanetini koruyup yeni şubeler ve başlıklar ekleyerek, ama aynı zamanda yeni örneklere ve bazı gerekli çıkarımlara da yer vererek İmam Bâkır ve İmam Sâdık (a.s) dönemindeki Şia’nın kollarına işaret edeceğiz.</p>
<p>Buna göre bu zamanda Şiiler arasında asgari beş fikrî akımın mevcut bulunduğu anlaşılmaktadır. Aşağıda sözkonusu kolları tarihsel sıralarına göre inceleyeceğiz:</p>
<ol>
<li><strong>Siyasi ve Popüle<strong>Şiilik</strong>r </strong></li>
</ol>
<p>Birçok Şii’nin (esas itibariyle de Kufe Şiilerinin) inancına göre tarih, Peygamber’in (s.a.a) rıhletinden hemen sonra bir çeşit sapmaya maruz kaldı. Bu bakışa göre Beni Ümeyye hükümeti, bu ilk sapmanın mantıksal sonucundan başka bir şey değildi. Ebu Hanife’den nakledilmiş bir haberde onun İmam Sâdık’a (a.s) şöyle dediği geçer: “Kufe halkından on binden fazla insan Peygamber’in (s.a.a) ashabına lanet ediyor. Eğer mümkünse onları bu işten menedin.” İmam buyurdu ki: “Onlar, benim sözümü kabul etmiyor.”<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a></p>
<p>Bu nakil, o devirde Kufe Şiilerinin çoğunun İmam’a itaat etmek gerektiğinden haberdar olmadığını göstermektedir.</p>
<p>Selim b. Kays’ın kitabı, elimize ulaşmış en eski Şii kitabıdır. Her ne kadar bu kitabın konuları pek çok değişikliğe maruz kaldıysa da eserin özü büyük ölçüde el değmemiş olarak durmaktadır. Kaleme alındığı tarih Hişam b. Abdulmelik dönemi (hicri 105-125) ve onun hükümetinin son yıllarıdır. Emevi döneminin sonlarında Kufe’nin tanınmış muhaddisi Câbir Cu’fi’nin rivayetleri de Kufe Şiilerinin o zamandaki bu ekolünün inanç ve söylemi hakkında bilgi olarak kabul edilebilir. O, ricat inancıyla suçlanmış ve Ali’yi (a.s) “dabbetu’l-arz” kabul etmiş kişilerdendir.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a> Dabbetu’l-arz itikadı, onun ve başka birçok kişinin suçlandığı ricat inancının bir parçasıdır. Câbir, hiçkimseye nakletmediği ellibin hadis bildiğini iddia ediyordu. Bu sebeple ve ricata inanması nedeniyle güvenilirliği Ehl-i Sünnet’in rical âlimleri nezdinde ihtilaf konusu olmuştur.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a></p>
<p>Benzerleri İslam’dan önceki düşüncelerde ve Keysaniyye fırkasının inançlarında mevcut bulunan ricat inancı -İmam Ali ve mazlum evlatlarının bir gün geri dönecekleri ve düşmanlarından intikam alacakları- bu zamanın Şiilerinin fikirlerinden biri sayılmaktadır. Daha önce bu akide Reşid Hecerî’ye nispet edilmiştir. Habib b. Sübhan şöyle nakleder: Reşid Hecerî, Ali’ye (a.s) dedi ki, “Şehadet ederim ki sen dabbetu’l-arzsın.” Ali (a.s) onu şiddetle kınadı.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a></p>
<p>İmam Ali’den (a.s) önceki halifelerden teberri etmek, Kufe Şiiliğinin bu kolunun temel özelliklerindendir. Bu, Câbir Cu’fî’nin rivayetlerinde de görülmektedir. Câbir’den, Emevi döneminin sonlarında Şii toplumunun, olayların Peygamber (s.a.a) ailesinin lehine dönmesi için emel ve arzularını yansıtan Mehdilik düşüncesi hakkında da çok sayıda rivayet nakledilmiştir. Bazı rivayetlerde, Emevi sülalesinden Şiilerin intikamını alacak “Kâim” adında bir kişiden bahsedilmiştir. Hatta kimi zaman bu intikamcının İmam Bâkır (a.s) olduğu düşünülmüştür.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a></p>
<p>Genel olarak, Emevi döneminin sonlarında Kufe Şiilerinin popüler kolunun inançlarını aşağıdaki şekilde özetlemek mümkündür:</p>
<ol>
<li>Hüseynî kolun tarafında istikamet tutarak Ali’ye (a.s) ve evlatlarına dostluğun vurgulanması.</li>
<li>Ali’den (a.s) önceki halifeleri kabul etmemek.</li>
<li>Ricat ve Mehdilik inancında tezahür eden, olayların değişip Peygamber (s.a.a) ailesinin lehine dönmesini beklemek.</li>
<li>Basit düşünce tarzı ve bahislerde kelamî karmaşanın olmaması.</li>
<li>Zalim imamların sayısı henüz oniki kişiyi (Kufelilerin inancı) aşmamıştı.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a></li>
<li>İmamları peygamberlerden (a.s) üstün gören akide henüz oluşmamıştı ve deniyordu ki, Abdulmuttalib evladından cennetin efendileri şunlardır: Peygamber (s.a.a), Ali (a.s), kardeşi Cafer, amcası Hamza, Hasan ve Hüseyin (a.s), Fatıma (s.a) ve Mehdi (a.s).<a href="#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a></li>
<li><strong>Mutedil Fakihler</strong></li>
</ol>
<p>Bu zamandaki diğer bir kol, sorunlara mutedil ve ihtiyatlı bakan ve o dönemin kültürel ve ilmî iletişimleri içinde yeralan en seçkin Şii fakihlerden bir gruptu.<a href="#_ftn10" name="_ftnref10">[10]</a> Bunlar, Şia veya Ehl-i Sünnet nazarında yalancılıkla veya itikatlarında aşırılıkla suçlanmamış ve yalnızca Şiilikleri izah edilmiştir.</p>
<p>Büyük Şii ravi Eban b. Tağleb’i (vefatı hicri 141) Şia’nın bu kolunun temsilcisi saymak mümkündür. Şia ve Ehl-i Sünnet arasındaki itibarı ve mevkii öyle yüksekti ki Medine’ye geldiğinde etrafında ders halkaları oluşur ve Peygamber’in (s.a.a) yaslandığı sütun onun oturması için boş bırakılırdı.<a href="#_ftn11" name="_ftnref11">[11]</a> Bu durum, Eban’ın, Ehl-i Sünnet raviler ve muhaddislerle kapsamlı iletişim içinde olduğunu göstermektedir. Eban, İslamî ilimlerin kıraat, fıkıh, lugat, nahiv gibi tüm dallarında üstatlık makamındaydı ve o dönem Şiilerinin temsilcisi sayılıyordu. Eban’ın rivayetlerini Ehl-i Sünnet âlimleri de kabul ediyor; onun aşırılıkçı olmadığını ve dinde bidat uydurmadığını itiraf ediyorlardı. Çünkü Şeyheyn’e itiraz etmiyordu. Bilakis tek yaptığı, Ali’yi (a.s) bu ikisinden üstün görmekten ibaretti.<a href="#_ftn12" name="_ftnref12">[12]</a></p>
<p>Emeviler döneminin sonlarında mutedil camiaya mensup diğer Şii raviler arasında İbn Ebi Ya’fûr Abdî’ye (vefatı hicri 131) işaret edilebilir. Daha İmamların insanların arasında bulunduğu zamandan beri Şii toplumunda, Şia’nın İmamlar konusundaki geleneksel tefekkür ve itikadıyla çelişen birtakım eğilimler vardı. Çoğu Şii, İmamların sadece ilmî merci olduğuna inanıyor ve İmamlara (a.s) insanüstü sıfatlar atfedilmesine karşı çıkıyordu.<a href="#_ftn13" name="_ftnref13">[13]</a> Onlar, İmamları (a.s) “ulema-i ebrar” (muttaki âlimler) görüyordu. İslam’ın lideri ve imamı olarak İmama itaati gerekli buluyor ve İmamlara (a.s) mutlak manada itaat ediyorlardı.</p>
<p>İbn Ebi Ya’fûr, bu kişilerin en önemlilerinden ve İmam Sâdık’ın (a.s), kendi lisanıyla nadir sıfatlarla övdüğü en yakın yârânındandı. Zeyd Şahham, Hazret’in şöyle buyurduğunu nakletmiştir:</p>
<p>“Sözümü kabul eden, emrime itaat eden ve ecdadımın yolunda yürüyen şu iki kişi dışında kimseyi göremedim: Abdullah b. Ebi Ya’fûr ve Hamran b. A’yan. Allah, mümin ve ihlaslı Şiilerimizden olan onlara rahmet etsin. Adları yanımızda, Allah’ın Peygamber’ine verdiği ashab-ı yemin kitabında geçmektedir.”<a href="#_ftn14" name="_ftnref14">[14]</a></p>
<p>Onunla Mualla b. Huneys arasında cereyan eden bir münazarada Mualla şöyle dedi: Peygamber’in vasileridirler. İbn Ebi Ya’fûr onları muttaki ulema-i ebrar olarak nitelemiştir. İmam Sadık (a.s) onu destekleyerek, İmamları (a.s) peygamber olarak kabul edenlerden teberri etmiştir.<a href="#_ftn15" name="_ftnref15">[15]</a> Eş’arî, gulatın aksine imameti inkâr edenleri kafir saymayan “Ya’furiyye” adında bir fırka zikretmiştir.<a href="#_ftn16" name="_ftnref16">[16]</a></p>
<p>Merhum Bahru’l-Ulûm, Rical kitabında Şehid-i Sânî’den, İmamların (a.s) çoğu ashabının ve ilk dönem Şiilerin İmamları yalnızca ulema-i ebrar gördüklerini nakleder. Hatta onların masum olduklarına da inanmıyorlardı. Bununla birlikte İmamlar (a.s) onları mümin ve âdil kabul ediyordu.<a href="#_ftn17" name="_ftnref17">[17]</a> Sonraki dönemde, Şia’nın dördüncü yüzyıldaki saygın âlim ve kelamcılarından sayılan, kendi zamanında Şia’nın büyük reisi ve görüşleri kendisinden sonraki Şii ulemanın dayanağı olan<a href="#_ftn18" name="_ftnref18">[18]</a> Ebu Cafer Muhammed b. Kubbe Râzî gibi bazı Şii kelamcılarının da desteklediği görüştü bu. O, İmamları sadece Kur’an ve Sünnet’i bilen âlimler ve salih kullar olarak görüyor, gaybı bildiklerini inkâr ediyordu.<a href="#_ftn19" name="_ftnref19">[19]</a> Buna rağmen onun akaid çizgisi, o devirlerde Şia’nın ilim camiasında övgü konusuydu.<a href="#_ftn20" name="_ftnref20">[20]</a> Galiba Nevbahtîler de İmamlarla ilgili bazı konularda (mesela İmamın bütün dilleri bilmesi, gaybı bilmesi, insanların içinden geçeni bilmesi, İmamın mucizeleri gibi) kendi asırlarındaki Şiilerinkine uygun görüşlere sahip değildi.<a href="#_ftn21" name="_ftnref21">[21]</a> İmamların ashabından bir kesim, hatta onların fıkhî meselelerde o çağların diğer fakihleri gibi şahsî görüşleriyle (rey) serbest içtihad veya kıyasla amel ettiklerine dahi inanıyorlardı. Bu görüş de Kum muhaddislerinden bir grubun destekleyip kabul ettiği görüştü.<a href="#_ftn22" name="_ftnref22">[22]</a></p>
<p>Fakat Şeyh Müfid zamanında Şia ulemasından sadece bir azınlık İmamların (a.s) masum olduğunu reddediyordu.<a href="#_ftn23" name="_ftnref23">[23]</a> Bahru’l-Ulûm da masumiyete muhalif olanları tenzih etmeyi sadece o zamana özgü görür ve sonraki dönemler için caiz kabul etmez.<a href="#_ftn24" name="_ftnref24">[24]</a> Bu grubun en önemli üyelerinden diğerleri şöyle sıralanabilir: Büreyd b. Muaviye Iclî, Zürâre b. A’yen, Ebu Basir Leys b. Bahterî Muradî, Ebu Basir Yahya b. Kasım Esedî, Muhammed b. Müslim, Hamran b. A’yen, Cemil b. Derrac, Eban b. Osman, Hammad b. İsa, Hammad b. Osman, Abdullah b. Bekir Şeybanî, Abdullah b. Muskân ve Muaviye b. Ammar Dühenî. Bu kişilerin çoğu, ilim ve fakihlikleri epeyce anlatılmış ashab-ı icmanın parçasıydı.<a href="#_ftn25" name="_ftnref25">[25]</a> Onlardan dört kişi de İmam Sâdık’ın (a.s) alakasına mazhar olmuş Şiilerdendi: Büreyd, Zürâre, Ebu Basir<a href="#_ftn26" name="_ftnref26">[26]</a> ve Muhammed b. Müslim. Hazret, bu dört kişiyi şu ifadelerle anmıştır:</p>
<p>“Ehl-i Beyt’in (a.s) hatırasını diriltenler”, “dinin muhafızları”, “babamın (a.s) eminleri”, “sâbıkîn”.<a href="#_ftn27" name="_ftnref27">[27]</a></p>
<p>Hatta İmam Sâdık’ın (a.s) ilgisine mazhar olan Şiiler ile gulat arasındaki ihtilaf konusunda o zamandan aktarılmış haberler vardır. Ebu’l-Hattab ve takipçilerini izleyen o dönemin aşırılıkçıları bu dört kişiden nefret ederdi. O kadar ki, Cemil b. Derrac şöyle der:</p>
<p>“Ebu’l-Hattab’ın ashabını, onların bu dört kişiye öfkelerinden tanıyorduk.”<a href="#_ftn28" name="_ftnref28">[28]</a></p>
<p>Nitekim Zürâre, Muhammed b. Müslim ve Ebu Basir’i kınayan rivayetin isnadına baktığımızda bu rivayetlerin çoğunun senedinde Cebrail b. Ahmed’in, Muhammed b. İsa b. Ubeyd Yaktinî’den naklettiği tarikin bulunduğunu görmekteyiz.<a href="#_ftn29" name="_ftnref29">[29]</a> Birincisi meçhuldür. Muhammed b. İsa ise Şeyh Tûsî vasıtasıyla zayıf kabul edilmiş ve gulat olarak niletenen kimseler zümresinden sayılmıştır.<a href="#_ftn30" name="_ftnref30">[30]</a> Merhum Ayetullah Hoî de (rh) bu durumlarda Cebrail’in meçhul olduğuna ve bu rivayetlerin senedinin zayıflığına dikkat çekmiştir.,<a href="#_ftn31" name="_ftnref31">[31]</a> Yine bu senedlerde Keşşî’nin gulat olduğunu belirttiği Muhammed b. Bahr Rehenî Nermâşirî vardır.<a href="#_ftn32" name="_ftnref32">[32]</a></p>
<p>İmamların (a.s) siretinden, onların fıkhî meselelerde vazifelerini, net bir şekilde, genel ilke ve kaideleri beyan etmek olarak görmüş, detay hükümleri çıkarma ve teferruatı bulmayı ise takipçilerine bırakmışlardır.<a href="#_ftn33" name="_ftnref33">[33]</a> Bunlar, sahih haber ile sahih olmayanı birbirinden ayırt edebilen, Şii ravilerin mercii, şüphe ve ihtilafları bertaraf edebilen kimseler sayılıyordu.</p>
<p>İmam Sâdık (a.s), Feyz b. Muhtar’a talimat verdi:</p>
<p>“Ehl-i Beyt’in hadislerini araştırırken Zürâre b. A’yen’e müracaat et.”<a href="#_ftn34" name="_ftnref34">[34]</a></p>
<p>Bu tür göndermeler dikkate alındığından dolayı Ömer b. Üzeyne, Kitabu İrs’ini bütünüyle Zürâre’ye arzetti ve aktardığı rivayetlerde ondan izin aldı.<a href="#_ftn35" name="_ftnref35">[35]</a> İbn Ebi Umeyr, Şuayb Akarakûfî’den rivayet eder:</p>
<p>İmam Sâdık’a (a.s) arzettim ki, “Bazen bir mesele hakkında tahkike ihtiyaç duyuyorum ama size de ulaşamıyorum. Böyle durumlarda kime müracaat etmeliyim?” Hazret şöyle buyurdu: “Yapman gereken, Ebu Basir Esedî’ye başvurmaktır.”<a href="#_ftn36" name="_ftnref36">[36]</a></p>
<p>Yine rivayet edildiğine göre çok kıymetli muhaddis Abdullah b. Ebi Ya’fûr, Hazret-i Sâdık’a (a.s) şöyle dedi:</p>
<p>“Her zaman yanınıza gelme imkânı bulamıyorum. Kimi zaman bazı Şiiler bana gelip cevabını bilmediğim birtakım sorular soruyorlar. Böyle durumlarda ne yapmalıyım?” İmam (a.s) şöyle buyurdu: “Muhammed b. Müslim’e müracaat et. O, babamdan hadis işitmiş ve makam yüksek biridir.”<a href="#_ftn37" name="_ftnref37">[37]</a></p>
<ol start="3">
<li><strong>Şii Kelamcılar</strong></li>
</ol>
<p>O zamanın Şiileri arasında üçüncü kol, Şii kelamcılar grubuydu. Kendilerinden kelam meselelerine dair ayrıntılı görüşler nakledilmiş Kays Mâsir, Hişam b. Hakem, Mü’minu’t-Tâk, Hişam b. Sâlim, Zürâre b. A’yen, Ali b. Mansur Kufî (Hişam’ın talebelerinden) ve Ali b. İsmail b. Meysem Temmâr gibi isimler. Mezhebin rivayetlerinden anlaşıldığı kadarıyla Şia İmamları, kendi Şiileri arasında akıl ve istidlale dayalı tefekkürün zeminini oluşturma ve harekete geçirmeye büyük ilgi duyuyorlardı. Kendi zamanlarındaki Şii kelamcıları, özellikle de Hişam b. Hakem ve Mü’minu’t-Tâk’ı kelam ve akaid bahislerine teşvik ediyor, hatta onlara münazara metodunu öğretiyorlardı.<a href="#_ftn38" name="_ftnref38">[38]</a> Kelamcılar da sonraki nesillerdeki mezhebî tartışmalar için talebelerine yardımcı oluyordu. Nitekim Fazl b. Şâzân, kendisini Muhammed b. Ebi Umeyr ve Safvan b. Yahya’nın halefi olarak adlandırıyor, Yunus b. Abdurrahman’ı ise muhaliflerle münazara için Hişam b. Hakem’in halefi kabul ediyordu.<a href="#_ftn39" name="_ftnref39">[39]</a></p>
<p>Bu isimlerin bir kısmı, Mutezile’nin ortaya çıkışından önce bile kelam meseleleriyle uğraşıyordu. Kays b. Mâsir Kufî, Mutezile oluşmadan önce İmam Seccad’ın (a.s) yanında eğitim görmüş Şii kelamcılardandır.<a href="#_ftn40" name="_ftnref40">[40]</a> Şii kelamcıların yaptığı tartışmalar imametle sınırlı değildi. Bütün meselelerle ilgiliydiler. Mesela Hişam’dan kalan üç eser, Aristo, Dualistler ve Naturalistlere reddiye idi.<a href="#_ftn41" name="_ftnref41">[41]</a></p>
<p>O dönemin Şii kelamcıları Şia itikadının temellerini atarken takdire şayan bir rol oynadılar ve muhalifleriyle yaptıkları başarılı münazaralar sayesinde Şii akaidini sonraki nesillerde sağlamlaştırmanın yolunu hazırladılar.</p>
<p>Hişam b. Hakem Kufî, Şia’nın ünlü kelamcısıdır. İmamet mevzusunda kelam babı açtı ve derinlikli bir bakışla Şia mezhebine yeni bir ruh bahşetti.<a href="#_ftn42" name="_ftnref42">[42]</a></p>
<p>“İmamların ismeti” bahsinde esaslı görüşleri olan Hişam b. Hakem, Şia’da bu bahsin kurucularından sayılmaktadır. Öyle ki, Muhammed b. Ebi Umeyr şöyle der: “Hişam’la ahbablığım boyunca, ondan, İmamların ismeti bahsinden sağladığım istifadeyi başka hiçbir bahiste görmedim.”<a href="#_ftn43" name="_ftnref43">[43]</a> Hişam b. Hakem, Darar’la yaptığı münazarada İmamı; ilim, ismet, cesaret ve cömertlikte insanların en üstünü kabul eder ve imametin kıyamet gününe kadar devam edeceğine inancını belirtir.<a href="#_ftn44" name="_ftnref44">[44]</a> Hişam’dan sonra ismet bahsi daha kâmil hale geldi ve kelamcılar ondan tafsilatlı olarak bahsederek değişik boyutlarını incelemeye koyuldular.<a href="#_ftn45" name="_ftnref45">[45]</a> “İsmet” İmamın özelliğidir. Şeyh Müfid’in ifadesiyle, Allah Teâla’nın, ismete bağlı kalacağını bildiği kimseye lütfudur. Fakat ismet, çirkin şeyi yapma kudretine mani olmak veya iyi fiili yapmaya mecbur tutmak değildir.<a href="#_ftn46" name="_ftnref46">[46]</a></p>
<p>Bu dönemin büyük kelamcılarından bir diğeri de “Sâhibu’t-Tâk”<a href="#_ftn47" name="_ftnref47">[47]</a> ve “Mü’minu’t-Tâk”<a href="#_ftn48" name="_ftnref48">[48]</a> adıyla tanınan Muhammed b. Ali b. Nu’man’dır.<a href="#_ftn49" name="_ftnref49">[49]</a> Şiirde kendi zamanının dâhilerindendi.<a href="#_ftn50" name="_ftnref50">[50]</a> Kelam meselelerinde oldukça hazır cevaptı. Muhalifleriyle girdiği münazaralar ve hikâyeleri kitaplarda kayıtlıdır. O da Hişam gibi imamet bahislerinde uzmandı ve İmam Sâdık (a.s) ona kelam tartışmalarına girmesi talimatını vermişti.<a href="#_ftn51" name="_ftnref51">[51]</a></p>
<p>Hişam b. Sâlim, İmam Sâdık’ın (a.s) ashabından ve diğer talebelerinden biridir. Tevhid ilmindeki uzmanlığı nedeniyle daha ziyade bu mevzuda tartışma ve münazaralara katılırdı.<a href="#_ftn52" name="_ftnref52">[52]</a> Aralarında miraç hakkındaki kitap da bulunan bazı kitapların müellifi olarak bilinir.<a href="#_ftn53" name="_ftnref53">[53]</a></p>
<p>Bu zamanda Şiiler arasında yoğun tartışmalara sebep olan çeşitli kelam akımları mevcuttu. Bu meselenin şahitleri rical ve hadis kitaplarında, özellikle de Rical-i Keşî’de bol miktarda görülebilir. Bu konu, fihrist yazarlarının kitaplarındaki ravilerin kitap adlarından da çıkartılabilir. Mesela Hişam b. Hakem’in Hişam b. Sâlim ve Mü’minu’t-Tâk’a reddiyelerine dair kitaplar gibi.<a href="#_ftn54" name="_ftnref54">[54]</a> Hişam b. Hakem ile Hişam b. Sâlim arasındaki ihtilaf o kadar ciddiydi ki, Şia’nın reisleri, ihtilafı çözmeleri için bu ikisi arasında münazara tertipledi. Buna rağmen Hişam b. Sâlim, Hişam b. Hakem’in ilmini övmüştür.<a href="#_ftn55" name="_ftnref55">[55]</a> Dikkat çekici olan şu ki, bazen bir grubun mensupları, İmamların imametini kabul etme ilkesi dışındaki fikrî ilkelerin tamamında kendi ilmî rehberi ve lideriyle görüş ayrılığı yaşayabiliyordu. Mesela Ebu Cafer Sekkâk Bağdadî, Hişam b. Hakem’in talebesi olmasına rağmen imamet dışında diğer akaid konularında Hişam’a muhalefet etmiştir.<a href="#_ftn56" name="_ftnref56">[56]</a></p>
<ol start="4">
<li><strong>Aşırılıkçılar / Guluvcular</strong></li>
</ol>
<p>Aşırılık ve aşırılıkçılık<a href="#_ftn57" name="_ftnref57">[57]</a> bahsi, Şia başta olmak üzere Müslümanlar arasında sürekli gündeme gelmiş önemli ve tartışmalı konulardandır. Aşırılık akımı ve gulatların müfrit inançları Şia için tehlikeliydi. Çünkü akaidde karmaşa yaratmasına ve Şiiler arasında ihtilaf ve tefrika çıkarmasına ilaveten, Şia’yı başkaları nazarında dinî füruatla ilgili olarak ipini koparmış kimseler gibi gösteriyor, Ehl-i Sünnet’in mutaassıpları ve idarecilerinin eline koz veriyor ve onlar da sapkın gulat fikirler bahanesiyle bütün Şiileri ezmeye, tahkir edip kötülemeye girişiyorlardı.</p>
<p>“Ğuluvv” lugatta herşeyde ifrat, irtifa, had ve hududu aşma manasına gelmektedir. Istılahta ise dinde ifrat veya gerçeğe aykırı olarak bir şeyi ya da şahsı büyük görmektir. Kur’an ayetleri ve Masumların (a.s) rivayetleri de bu anlamı teyit etmektedir. Kur’an-ı Kerim Ehl-i Kitaba hitaben şöyle buyurur:</p>
<p style="text-align: right;"> قُلْ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لاَ تَغْلُواْ فِي دِينِكُمْ غَيْرَ الْحَقِّ</p>
<p>“De ki: Ey Ehl-i Kitap, dininizde haksız yere abartıya kaçmayın.”<a href="#_ftn58" name="_ftnref58">[58]</a></p>
<p>Allah Rasülü (s.a.a) şöyle buyurmaktadır:</p>
<p>“Ey insanlar, dinde aşırılıktan kaçının. Çünkü sizden öncekilerin helak olmalarının sebebi dinde aşırılıktı.”<a href="#_ftn59" name="_ftnref59">[59]</a></p>
<p>Bazı rivayetlerde aşırılık “tenetta” olarak ifade edilmiştir. Nitekim Peygamber (s.a.a) şöyle buyurur:</p>
<p style="text-align: right;">“هلک المتنطّعون”<a href="#_ftn60" name="_ftnref60"><sup>[60]</sup></a></p>
<p>Dolayısıyla aşırılığın kökü, geçmiş dinlerde ve tüm İslamî fırkalardadır. Ama bu lafız çoğunlukla Ali (a.s) ve Ehl-i Beyt hakkında aşırıya kaçan Şiiler için kullanılmıştır. Şeyh Müfid şöyle yazar:</p>
<p>“Gulat yalnızca İslam’la tezahür eder. Onlar, Emirulmüminin ve İmamlara (a.s) ulûhiyet ve nübüvvet nispet etmişlerdir. Din ve dünyada üstünlük bahsinde de haddi aşmış ve orta yoldan ayrılmışlardır. Bunlar sapkın ve kâfirdirler. Emirulmüminin onları katlederek veya yakarak ortadan kaldırdı. İmamlar (a.s) onların hükmünü küfür ve İslam’dan çıkmak olarak beyan etti.”<a href="#_ftn61" name="_ftnref61">[61]</a></p>
<p>İbn Haldun da gulatı Şia taifesinden kabul eder. Akıl ve iman haddini aşmış, beşer olan İmamlara ilahî sıfatlar atfetmiş veya “Allah beşer zâtında geldi” demişlerdir. Bu söz, Hıristiyanların İsa (a.s) konusundaki itikadından alınmış hulüle inanmaktır.<a href="#_ftn62" name="_ftnref62">[62]</a></p>
<p>Aşırılığın Çerçevesi ve Gulatın Akaidi</p>
<p>Gulüv ve tefvizi birbirinden ayırmanın kriteri konusunda ulema arasında epeyce ihtilaf görülmektedir. Geç dönem rical âlimlerinin çoğu, eskilerin bazı ravilerle ilgili ta’n ve cerh değerlendirmelerinin itikadî bahislere bakıştaki ihtilaflardan kaynaklandığını düşünmekte ve bu suçlamaları amelin ölçütü kabul etmemektedir.<a href="#_ftn63" name="_ftnref63">[63]</a> Ama Şia İmamlarının rububiyetine veya Allah’ın ruhunun onlara hülul ettiğine inanan birey veya fırkaların dinin zaruriyatını inkâra vardıklarından “gulat” sayıldıkları konusunda hiçbir ihtilaf yoktur.<a href="#_ftn64" name="_ftnref64">[64]</a> Şeyh Müfid (rh) imametin ilkelerini üç genel asılda özetler: İmametin vacipliği, ismet ve imamete nas.<a href="#_ftn65" name="_ftnref65">[65]</a></p>
<p>O dönemde Şiiler arasındaki dördüncü kol<a href="#_ftn66" name="_ftnref66">[66]</a>, kendi içinde değişik kollar barındıran, genel anlamda “guluv”dur. Ama her halükarda İmamların (a.s) makamı konusundaki aşırılık, her şekliyle o büyük şahsiyetlerin kınama ve ta’nına maruz kalmıştır. Kufe, gulatın faaliyet gösterdiği en önemli şehirdi. İmam Sâdık (a.s) bu kişiler hakkında şöyle buyurur:</p>
<p style="text-align: right;">“و اللّٰه لو أقررت بما یقول فی أهل الکوفة لأخذتنی الارض و ما أنا إلا عبد مملوک لا أقدر علی شیء ضرّ و لا نفع”</p>
<p>“Allah’a yemin olsun ki, Kufe halkının benim hakkımda söylediklerine inanacak olsam yer beni yutar. Oysa ben Allah’ın emrinde bir kulum. Fayda ve zarar vermeye gücüm yetmez.”<a href="#_ftn67" name="_ftnref67">[67]</a></p>
<p>Yine İmam Sâdık’ın (a.s) alaka duyduğu Şiiler ile gulatlar arasındaki ihtilaflar konusunda bu dönemden gelmiş haberler vardır.</p>
<p>Bu zamanın meşhur gulatları arasında, bizzat İmam Bâkır (a.s) tarafından tekfir edilmiş Muğire b. Said ve Beyan b. Sem’an vardı. Ali b. Muhammed Nevfelî şöyle der:</p>
<p>Muğire b. Said, İmam Bâkır’ın (a.s) yanına geldi ve şöyle dedi: “Sen insanlara gaybın ilmine sahip olduğunu söyle, ben de Irak’ı bunu kabul etmesi için hazırlayayım.” İmam Bâkır (a.s) onu sert bir dille yanından kovdu ve sonra meseleyi Ebu Haşim b. Muhammed b. Hanefiyye ile dertleşti.<a href="#_ftn68" name="_ftnref68">[68]</a></p>
<p>Bu nakil, Kufelilerin, yeni ve aşırılık içeren yeni konuları kabul ettirmedeki büyük yeteneğini göstermektedir.</p>
<p>Ebu’l-Hattab Esedî adıyla tanınan<a href="#_ftn69" name="_ftnref69">[69]</a> Muhammed b. Ebi Zeyneb Kufî (Miklâs) ve İmam Sâdık (a.s) zamanının diğer gulatları da Hazret tarafından sert şekilde lanetlenmiştir. İmam şöyle buyuruyordu:</p>
<p>“Gençler! Kendinizi gulatlardan koru­yun.”<a href="#_ftn70" name="_ftnref70">[70]</a></p>
<p>Kufe’de Ebu’l-Hattab’ın takipçileri o kadar çoktu ki Keşî şöyle nakleder: “Ebu’l-Hattab Kufe’yi ifsad etti. Hatta onlar, şafak gizlenene dek mağrip tarafına namaz kılmazlar.”<a href="#_ftn71" name="_ftnref71">[71]</a> Onlar, her zamanda iki peygamber olması gerektiğine inanırlar. Biri nâtık, diğeri sâmit. Mesela Muhammed (s.a.a) nâtık resul, Ali (a.s) ise sâmit resuldü.<a href="#_ftn72" name="_ftnref72">[72]</a> Bu fırkanın zuhuru, her taraftan hükümete karşı kıyamlar ve hareketlerin patlak verdiği ve hükümranların henüz duruma tamamen hâkim olamadığı Beni Ümeyye’nin sonları ve Beni Abbas’ın başlarındaydı. Ebu’l-Hattab bu sırada Ehl-i Beyt İmamlarını (a.s) gündeme getirip onlar hakkında aşırılık ve kendisinin vesayet ve nübüvvetini iddia ederek -belki kıyam için- kuvvet toplamaya çalıştı. Başına buyrukluk, fesad, herşeyi mübah görme ve şehvetleri caiz saymayı yaygınlaştırarak Kufe’de o zamanın fâsidlerinden kalabalık bir grubu etrafında toplamayı başardı. Kufe’de Kenâse mahallesinde bir çadır kurdu ve ashabını İmam Sâdık’a (a.s) ibadet etmeye çağırdı.<a href="#_ftn73" name="_ftnref73">[73]</a> Fakat netice itibariyle işi ilerletemedi, kendisiyle birlikte etrafındaki yetmiş kişi, Kufe mescidine sığınmışken Mansur’un Kufe valisi İsa b. Musa b. Ali b. Abdullah b. Abbas (hicri kameri 138 yılında) tarafından katledildi. Bir görüşe göre Ebu’l-Hattab’ı Kufe’nin Kenâse mahallesinde darağacında sallandırdılar.<a href="#_ftn74" name="_ftnref74">[74]</a> Bu maceradan sadece bir kişi, yani Ebu Hadice adıyla tanınan Ebu Seleme Sâlim b. Mükerrem Cemmâl canını kurtarabildi. Katliamı yapanlar onu ölü sanmıştı. Gece ağır yaralı bir halde kaçtı ve daha sonra da tevbe etti.<a href="#_ftn75" name="_ftnref75">[75]</a> Aynı şekilde bazı kitaplarda Hattabiyye fırkasıyla İsmailiyye arasında yakın ilişkiden bahsedilmiştir. Hatta halis İsmaililerin aslında Hattabiler olduğu, Ebu’l-Hattab’ın da İsmailiyye fırkasının oluşmasını sağlayan asıl kişilerden ve onların liderlerinden biri kabul edildiği bile söylenmiştir.<a href="#_ftn76" name="_ftnref76">[76]</a></p>
<p>Ebu’l-Hattab öldürüldü ama akidesi bâki kaldı. Öyle ki kendinden sonra ortaya çıkan bütün gulat fırkaları etkisi altına aldı. Birçok gulat, ondan sonra kendi akaidlerini ondan iktibas ettiler. Ebu’l-Hattab’ın takipçileri onun ölümünden sonra beş gruba ayrıldı: Muammeriyye (Muammer adlı kişiyi Ebu’l-Hattab’tan sonra imam kabul ettiler), Beziğiyye<a href="#_ftn77" name="_ftnref77">[77]</a> veya Bezi’iyye<a href="#_ftn78" name="_ftnref78">[78]</a> (Beziğ veya Bezi’ b. Musa Hâik’in takipçileri), Umeyriyye veya İcliyye (Umeyr b. Beyan İclî’nin takipçileri)<a href="#_ftn79" name="_ftnref79">[79]</a>, Mufaddala<a href="#_ftn80" name="_ftnref80">[80]</a> veya Mufaddaliyye<a href="#_ftn81" name="_ftnref81">[81]</a> (Mufaddal Sayrafî’nin takipçileri) ve Hattabiyye-i Mutlaka (Ebu’l-Hattab’a bağlı kalanlar).<a href="#_ftn82" name="_ftnref82">[82]</a></p>
<ol start="5">
<li><strong>Mufavvıza</strong></li>
</ol>
<p>Bu zamanda ortaya çıkan bir diğer önemli mesele, Mufaddal b. Ömer Cu’fî (hicri 183’ten önce hayattaydı) zamanından itibaren gündeme gelen, işleri İmam’a (a.s) bırakma<a href="#_ftn83" name="_ftnref83">[83]</a> meselesiydi. Şia’nın rical âlimleri Mufaddal hakkında farklı görüşler bildirmiştir:</p>
<p>Erken dönem Şii rical âlimlerinden Ne­câşî ve İbn Gazâirî, onu zayıf ve güvenilmez biri olarak değerlendirmiştir. Necâşî onu<br />
“فاسد المذهب و مضطرب الروایة” olarak niteleyerek şöyle yazmaktadır: “Hattabiyye’den olduğu söylenmiştir.”<a href="#_ftn84" name="_ftnref84">[84]</a> İbn Gazâirî, Mufaddal b. Ömer’in, “مرتفع القول و خطابی” olduğuna inanmaktaydı. Gulatlar onun hadislerine el sürmüştü ve hadisinin yazılması caiz değildi.<a href="#_ftn85" name="_ftnref85">[85]</a> Keşî, onu kınayan rivayetler de, öven rivayetler de nakletmişti ve Mufaddal’ın başta doğru yolda olduğuna ama sonra Hattabî olduğuna inanıyordu.<a href="#_ftn86" name="_ftnref86">[86]</a> Şeyh Tûsî, Fihrist ve Rical<a href="#_ftn87" name="_ftnref87">[87]</a> kitaplarında ondan kınayarak da, överek de bahsetmemiştir.</p>
<p>İbn Şehrâşûb<a href="#_ftn88" name="_ftnref88">[88]</a> ve İbn Davud<a href="#_ftn89" name="_ftnref89">[89]</a> gibi orta yüzyılın rical uleması da erken dönem rical âlimlerinin sözlerine bir şey eklememiştir. Tabii ki Allame Hıllî onun adını kitabının ikinci kısmında zikrederek şöyle yazar: “Rivayetler onun kınandığına delalet etmektedir.”<a href="#_ftn90" name="_ftnref90">[90]</a> Buna mukabil Şia’nın geç dönem rical âlimleri Mufaddal’ı desteklemiş ve rivayetlerini makbul bulmuştur. Allame Şûşterî ve merhum Ayetullah Hoî (rh), Mufaddal’ı İmam Sâdık’ın (a.s) özel dostlarından, Hazret’in yârânı arasındaki şeyhlerden, muhiplerden, sikalardan ve fukahanın büyüklerinden saymaktadır.</p>
<p>Merhum Ayetullah Hoî, Şeyh Tûsî’nin sözüne dayanarak Tehzibu’l-Ahkâm’daki bir rivayetin şerhinde şöyle yazar: “Bu haberi sadece Muhammed b. Sinan, Mufaddal b. Ömer’den nakletmiştir. Muhammed b. Sinan ashabın ta’na uğramış ismidir ve cidden zayıftır.”<a href="#_ftn91" name="_ftnref91">[91]</a> Buradan şu sonuca varır: “Şeyhin Mufaddal b. Ömer’e itimat ettiğine dair sözü gayet nettir ve ona ta’n edildiği vaki değildir.”<a href="#_ftn92" name="_ftnref92">[92]</a> Merhum Şûşterî de bu cümleden benzer bir sonuç çıkarmıştır.<a href="#_ftn93" name="_ftnref93">[93]</a></p>
<p>Ayetullah Hoî, Mufaddal’ın, İbn Şehrâ­şûb tarafından Menâkıb kitabında İmam Sâ­dık’ın (a.s) yakın ashabından sayılmasını bunun başka bir delili olarak zikreder.<a href="#_ftn94" name="_ftnref94">[94]</a> Sözünün devamında Mufaddal’ı öven rivayetleri -bir rivayet Şeyh Müfid’den, geriye kalanlar Keşî’den- ve yeren rivayetleri nakleder ve şu sonuca varır: “Aktardıklarımızdan anlaşılan odur ki, Mufaddal b. Ömer’e tefviz ve Hattabiyye nispet edilmesi sabit değildir. Çünkü İbn Gazârî’nin kitabının müellife nispeti ispatlanmıştır. Ayrıca Keşî’nin ‘Mufaddal dosdoğru yoldaydı ama sonra Hattabî oldu’ sözünün de görünüşe göre şahidi yoktur. ‘قیل’ lafzıyla bildirilmiş Necâşî’nin sözü de bizim görüşümüzü desteklemektedir.  Zira Necâşî’nin bu duruma razı olmadığını göstermektedir. Onu yeren rivayetlere gelince, hepsinin senedi zayıftır ve güvenilmezdirler. Sahih senede sahip, ilmi ehlinin nezdinde olan, Masumlardan sâdır olduğuna ilişkin genel bilgi iddiasına yakın çok sayıda ve birbirini destekleyen rivayetlerle çatışmayan üç rivayet hariç&#8230; Mufaddal’ın büyüklüğü konusunda, İmam Sâdık’ın (a.s) onu Tevhid-i Mufaddal adıyla meşhur kitabı rivayete tahsis etmiş olması yeterlidir.”<a href="#_ftn95" name="_ftnref95">[95]</a> Merhum Ayetullah Hoî, “muztaribu’r-rivaye” ifadesini, sahih olduğu farzedilerek güvenilmezliğe delil saymaz ve fâsit teliflerin Mufaddal’a nispetini de kabul etmez.<a href="#_ftn96" name="_ftnref96">[96]</a></p>
<p>Ayetullah Hoî burada Şeyh Müfid’in sözünü Necâşî’nin görüşüne üstün tutmaktadır. Fakat fıkha ilişkin eserlerinden birinde, içinde Mufaddal b. Ömer’in geçtiği senedi incelerken Necâşî’nin ezberinin Müfid’den daha iyi kabul edildiğini dikkate alarak Mufaddal’ın rivayetine itimat etmemiştir.<a href="#_ftn97" name="_ftnref97">[97]</a></p>
<p>Ama her halükarda Mufaddal’ın tevsik edilip edilmemesinin ya da mufavvıza akımına mensubiyetinin doğru olup olmamasının bahsin aslına (sözkonusu akaide sahip bir fırkanın mevcudiyetine) pek o kadar da etkisi yoktur ve bu konunun doğru olduğuna ilişkin birçok tarihsel referans inkâr edilemez. Mufaddal’dan nakledilmiş birçok rivayet, ya Fazl b. Şâzân, İbn Ukde, Şeyh Müfid, Necâşî, İbn Gazâirî ve Şeyh Tûsî tarafından zayıf kabul edilmiş ve sika kabul edilmesi imkânı bulunmayan<a href="#_ftn98" name="_ftnref98">[98]</a> ünlü talebesi, Muhammed b. Sinan Zâhirî (vefatı hicri 220) yoluyla, ya da Mufaddal’ın diğer talebesi Muhammed b. Kesir Sakafî<a href="#_ftn99" name="_ftnref99">[99]</a> aracılığıyla gelmiştir. Bazı muhakkiklerin inancına göre bu akım, ikinci yüzyılın başlarında Keysani gulatlarından iki aşırılıkçı görüşün buluşmasıyla ortaya çıkmıştır. Bu tefekkürün kurucusu aslında Hattabiye’nin reisi Ebu’l-Hattab Esedî’dir (vefatı hicri 138). Bu fikrî akım, Mufaddal b. Ömer tarafından da Mufavvıza biçimine dönüştürülmüştür.<a href="#_ftn100" name="_ftnref100">[100]</a></p>
<p>“Gulat” ıstılahı, rical ve rivayet kitaplarında Mufavvıza için de kullanılmıştır. Ama bu grup Şia mezhebi içinde devam etmiş ve bir tür grup içi gulat olmuştur. Bunlar, rical ulemasının ifadelerinde “ehlu’l-irtifa fi mezhebihi”, “fi hadisihi irtifa”, “mürtefiu’l-kavl” veya “fihi ğuluv ve tereffu” gibi lafızlarla ayırt edilmişlerdir. Bu tabirler, İmamların (a.s) makamı konusundaki mübalağayı ve aşırı gitmeyi belirtmektedir. Fakat İmamlar (a.s) için ulûhiyet aşamasına varmamışlardır. Bazen Mufavvıza gulattan net bir şekilde ayırt edilmiş ve yanyana kullanılmıştır. Bir rivayette şöyle geçer:</p>
<p style="text-align: right;">“الغلاة کفار و المفوّضة مشرکون”<a href="#_ftn101" name="_ftnref101"><sup>[101]</sup></a></p>
<p>Şeyh Müfid de Evâilu’l-Makâlât’ta “İmam’ın gaybı bilmediği” bahsinde şöyle yazar:</p>
<p style="text-align: right;">“و علی قولی هذا جماعة أهل الامامة إلا من شذّ عنهم من المفوّضة و من انتمی إلیهم من الغلاة”</p>
<p>“Mufavvıza ve onların yolundan giden gulatlar gibi çok azı dışında tüm İmamiyye bu görüşte benimle aynı düşünmektedir.”<a href="#_ftn102" name="_ftnref102">[102]</a></p>
<p>Bu mesele, gulatın tamamen ayrı bir şey olması karşısında Mufavvıza’nın grup içi konumunu göstermektedir.</p>
<p><strong>Mufavvıza’ya Ait İtikatlar</strong></p>
<ol>
<li>Tefviz: Allame Meclisî, “tefviz” konusunda birkaç mana ortaya koymuştur.<a href="#_ftn103" name="_ftnref103">[103]</a> Bunların tümünü iki kısımda ele almak mümkündür: Birincisi, yaratma ve rızık verme işini İmama bırakma; ikincisi, din ve siyaset işini İmama bırakma. Bu ikisinden her biri de kendi içinde “mutlak” ve “mukayyed” olmak üzere iki kısma ayrılır. Özetle, bütün işlerde esas hâlik, sâni’ ve şâri’ Allah Teâla’dır. Kur’an ayetleri pek çok yerde buna işaret etmektedir. İmamlar da (a.s) kendilerini bu anlamdan tefvizden beri görmüşlerdir.<a href="#_ftn104" name="_ftnref104">[104]</a></li>
</ol>
<p>Ama mukayyed manada tefviz, İmamların (a.s), Allah Teâla’dan bir şey istediklerinde Allah’ın bu isteğe icabet ederek bir şeyi onlar için gerçekleştirmesi anlamına gelir. Bu mevzu, Hazret-i Mehdi’nin (a.f) Şiilerin ihtilafına verdiği cevapta teyit edilmiştir. Allah, ecsamı yaratan ve rızımları taksim edendir. Ama İmamlar (a.s) Allah’tan ister, o da onlara icabet etmek ve onların hakkının büyük olduğunu göstermek için yaratır ve rızık verir.<a href="#_ftn105" name="_ftnref105">[105]</a></p>
<p>Başka bir yerde Hazret (a.f), Mufavvıza’yı yalancı olarak nitelemiş ve şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Kalplerimiz, Allah’ın dilemesi için kaplardır. O dilerse biz de isteriz.”<a href="#_ftn106" name="_ftnref106">[106]</a></p>
<p>Yani bizim irademiz Allah’ın iradesine tabidir. İşler üzerinde tasarrufta bulunuyorsak, bu, onun izni ve iradesiyledir. Dolayısıyla İmamların (a.s) mucize ve kerametleri de Allah’ın izniyle gerçekleşen şeyler oldukları şeklinde izah edilebilecektir. Nitekim İsa (a.s) Allah’ın izniyle körün gözünü açıyor ve ölüleri diriltiyordu. Ebu Basir’den bir rivayette İmam Bâkır (a.s), İmamın ölüleri diriltmek ve körlere şifa vermeye gücü yetip yetmediği konusunda şöyle buyurmaktadır:</p>
<p>“Evet, ama Allah Teâla’nın izniyle.”</p>
<p>Bu olayda Ebu Basir’in görmeyen gözlerine, onun talebi üzerine ilk haline dönecek şekilde şifa verdi.<a href="#_ftn107" name="_ftnref107">[107]</a></p>
<p>Fakat Mufavvıza’nın söylediği bu rivayetlerin ötesine geçiyordu. Mufavvıza, Peygamber (s.a.a) ve İmamlar (a.s), Allah’ın yapması gereken bütün işleri yerine getirmektedir. Şu farkla ki, Allah’ın kudreti aslî, onların kudreti ise bağımlıdır.<a href="#_ftn108" name="_ftnref108">[108]</a> Şöyle diyorlardı: İnsanların rızkı, göğün ve yerin işleri İmamların (a.s) elindedir.<a href="#_ftn109" name="_ftnref109">[109]</a> Bu anlamda tefviz, yani tekvinî işlerde ilahî kudret elinin bağlı olması Şiilerin teyit ettiği görüş değildir ve bu akaid küfür sayılmaktadır.<a href="#_ftn110" name="_ftnref110">[110]</a> İmam Rıza (a.s), meşhur bir rivayette, İmamlar (a.s) için hakettiklerinden daha yüksek bir makama inananlardan hoşnutsuzluğunu dile getirmekte ve yaratma, rızık ve kulluğu Allah Teâla’ya mahsus kabul etmektedir.<a href="#_ftn111" name="_ftnref111">[111]</a></p>
<ol start="2">
<li>Hilkat-i ezelle<a href="#_ftn112" name="_ftnref112">[112]</a>: Mufavvıza’ya ait itikatlardan bir diğeri de bedenlerin yaratılmasından önceki gölge yaratılışa inançtır. Bazı rivayetlerde geçtiğine göre İmamlar (a.s) yaratılıştan önce misal âleminde idiler. Mufaddal b. Ömer’in İmam Sâdık’tan (a.s) aktardığı bir rivayette bu konuya açıklık getirilmiştir.<a href="#_ftn113" name="_ftnref113">[113]</a> Başka bir rivayette şöyle beyan edilmiştir: Ehl-i Beyt (a.s) yaratılıştan önce nuranî gölgeler şeklindeydi.<a href="#_ftn114" name="_ftnref114">[114]</a> Şeyh Müfid, gölgelerin kadim oluşunu yanlış kabul eder ve âlemin sonradan yaratılmış olmasına aykırı bulur. Çünkü ezeli kadim, yalnızca bir olan Allah’tır. Ondan başka herşey hâdistir ve yaratılmıştır.<a href="#_ftn115" name="_ftnref115">[115]</a> Şeyh Müfid, İmamların (a.s) zâtının, beşerin babası Âdem’den önce yaratılmış olmasını sahih görmez. Ona ögre İmamların ruhlarının Âdem’e (a.s) önce yaratılması, bu büyük şahsiyetlerin yüce şan ve şereflerine fazla bir şey katmaz.<a href="#_ftn116" name="_ftnref116">[116]</a> Gölge ruhlar konusunda gelmiş haberlerin, lafızda farklı farklı ve manada birbirine uzak olduğunu belirtir ve onları gulatın uydurduğunu söyler. Örnek vermek gerekirse, gulat olmakla suçlanan Muhammed b. Sinan’a ait el-Eşbah ve’l-Ezelle kitabının adını zikreder ve şöyle yazar: “Bu kitabın ona ait olduğu doğruysa o, haktan sapmış biridir.”<a href="#_ftn117" name="_ftnref117">[117]</a> Yine, İmam Sâdık’ın (a.s) Mufaddal’a derslerini içeren Mufaddal b. Ömer’e ait el-Heft ve’l-Ezelle isimli kitabın, bir çeşit varlığın ve bazı dinî ilkelerin bâtınî izahı olduğuna işaret eder.<a href="#_ftn118" name="_ftnref118">[118]</a></li>
<li>İmamın gayp ilminden mutlak haberdar oluşu: Çok sayıda rivayet, İmamın, gelecekte insanların başına gelecek olayları bildiğini teyit etmektedir. İmam Ali (a.s) Meysem Temmar’ın şehadetini günü ve saatiyle haber vermişti. Hatta dilinin kesileceğini bile öngörmüştü.<a href="#_ftn119" name="_ftnref119">[119]</a> Kâfî, Besâir ve İrşad’da bunu ispatlayan birçok rivayet vardır. Mesela Ravza-i Kâfî’nin rivayetinde İmam Bâkır (a.s) Karkisya hadisesini ve Kays’ın öldürüleceğini önceden bildirmektedir.<a href="#_ftn120" name="_ftnref120">[120]</a> Başka bir rivayette İmam Sâdık (a.s) bazen gelecekteki olayları bilmeyi İmamın insanlara hüccet oluşunun ihtiyacı olarak adlandırır.<a href="#_ftn121" name="_ftnref121">[121]</a></li>
</ol>
<p>Fakat sorulması gereken şudur ki, acaba önceden haber vermek gaybı bilmek manasına mı gelir? Gayp ilminin İmamlara (a.s) atfedilmesi caiz midir?</p>
<p>Mufavvıza, gaybın bilgisinin İmamlara (a.s) atfedilmesini caiz görüyordu. Şeyh Müfid (rh) onları bu mevzuda gulatla aynı hizaya koymaktadır. Müfid, gaybın bilgisinin İmamlar (a.s) için konu edilmesini inkâr etmekte ve fesat görmektedir. Bu görüşün, Mufavvıza ve gulat dışında İmamiyenin çoğunluğunun görüşü olduğunu belirtir.<a href="#_ftn122" name="_ftnref122">[122]</a></p>
<p>İmamların (a.s) gaybı bilmesi hususunda iki grup rivayet vardır:</p>
<p>Rivayetlerin bir grubu, gaybın bilgisini İmamlardan (a.s) nefyeder. Emirulmüminin Ali (a.s) Basra’da gelecekte olacakları haber verdiğinde ashaptan biri sordu: “Bu söyledikleriniz gayp ilmi mi?” Hazret gülümsedi ve şöyle buyurdu:</p>
<p>“Bu gaybın bilgisini değildir. Bilakis muallimden öğrendiğim ilimdir. Gaybın bilgisi kıyameti bilmektir.”</p>
<p>Sonra gaypla ilgili beş konunun Allah’a mahsus olduğunun zikredildiği Lokman suresi 34. ayete işaret etti.<a href="#_ftn123" name="_ftnref123">[123]</a> İmam Sâdık (a.s) şöyle buyurur:</p>
<p>“Bizim gaybın bilgisine vakıf olduğumuzu zanneden güruha şaşıyorum. Hâlbuki Allah Teâla’dan başkası gaybı bilmez.”</p>
<p>Bu rivayetin devamında şöyle yazıyor:</p>
<p>Gaybın ilmini Nübüvvet ailesinden nefyeden İmam’ın sözüne şaşıran Sedir, “Biz sizi gayba nispet etmiyoruz. Fakat çok fazla ilminiz olduğunu da biliyoruz.” diyerek daha fazla bilgi istedi. İmam (a.s):</p>
<p style="text-align: right;"> وَيَقُولُ الَّذِينَ كَفَرُواْ لَسْتَ مُرْسَلاً قُلْ كَفَى بِاللّٰهِ شَهِيدًا بَيْنِي وَبَيْنَكُمْ وَمَنْ عِندَهُ عِلْمُ الْكِتَابِ</p>
<p>“Kâfir olanlar diyor ki, “Sen gönderilmiş elçi değilsin.” De ki: “Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah ve elinde kitaptan ilim bulunan kimse kâfidir.”<a href="#_ftn124" name="_ftnref124">[124]</a></p>
<p>İki kere şöyle buyurdu: “Allah’a yemin olsun ki kitabın bütün ilmi bizim elimizdedir.”<a href="#_ftn125" name="_ftnref125">[125]</a></p>
<p>Bu rivayet, İmamların (a.s) ilminin menşeinin Kur’an olduğunu beyan etmektedir.<a href="#_ftn126" name="_ftnref126">[126]</a> İlahî kelam için onun dergâhındaki en iyi kul Resul-i Ekrem’dir (s.a.a) ve İmamlar (a.s) bu ilmi Hazret’ten beri nesilden nesile ecdadından öğreniyordu.</p>
<p>Seyyid Murtaza (rh) şöyle der: “İmam için velayetin icabı ve şer’î ahkâm dışındaki ilmi vacip görmekten Allah’a sığınırım. Gayp ilmi bunların dışındadır.”<a href="#_ftn127" name="_ftnref127">[127]</a> O, İmamın, şeriatla ilgisi bulunmayan tüm sözleri ve meslekleri bilmesinin zorunlu olmadığına inanmaktaydı. Çünkü bu alanların her birinin kendine has uzmanlığı vardır ve İmama tek gereken, ahkâmı bilmesidir.<a href="#_ftn128" name="_ftnref128">[128]</a></p>
<p>Şeyh Tûsî (rh) İmamı Allah’ın kullarından bir kul kabul etmektedir. Tabiat ve sıfatlarda diğer insanlar gibidirler. Onların tek üstünlüğü, icabı şeriat ahkâmını bilmek olan din ve dünyada genel riyasettir. İmamiyye Şia’sının, İmamların gaybı bildiği görüşüne nispet edilmesi doğru değildir. Çünkü Şiiler Allah’ın kitabına iman etmekte ve onda Peygamber’in şöyle buyurduğunu okumaktadır:</p>
<p style="text-align: right;"> لَوْ كُنتُ أَعْلَمُ الْغَيْبَ لاَسْتَكْثَرْتُ مِنَ الْخَيْرِ</p>
<p>“Eğer gaybı biliyor olsaydım daha fazla hayır biriktirirdim.”<a href="#_ftn129" name="_ftnref129">[129]</a></p>
<p style="text-align: right;"> إِنَّمَا الْغَيْبُ لِلّٰهِ</p>
<p>“De ki: Gayp sadece Allah’a mahsus­tur.”<a href="#_ftn130" name="_ftnref130">[130]</a></p>
<p style="text-align: right;"> قُل لَّا يَعْلَمُ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ الْغَيْبَ إِلَّا الله</p>
<p>“De ki: Göklerde ve yerde olan gaybı Allah’tan başkası bilmez.”<a href="#_ftn131" name="_ftnref131">[131]</a>&#8211;<a href="#_ftn132" name="_ftnref132">[132]</a></p>
<p>Tabersî, Hud suresi 123. ayeti tefsir ederken şöyle yazar: “İmamiye Şia’sına İmamların gaybı bildiği görüşünü nispet edenler Şia’ya zulmetmiştir. Biz, bütün bilgilere vakıf Allah Teâla dışında gaybı bilme sıfatını herhangi birisi için caiz gören bir Şia tanımıyoruz.”</p>
<p>Emirulmüminin’den (a.s) fitnelere ilişkin hutbelerde nakledilmiş haberlerin ve buna benzer diğer rivayetlerin Peygamber’den (s.a.a) ve Hazret’in ilahî ilimlerinden alındığını düşünmektedir.<a href="#_ftn133" name="_ftnref133">[133]</a> Çağdaş ulema arasında da bazıları gaybın bilgisini İmamlardan (a.s) nefyetmektedir.<a href="#_ftn134" name="_ftnref134">[134]</a></p>
<p>Buna mukabil gaybın bilindiğini teyit eden rivayetler de vardır. Ravi, İmam Sâdık’a (a.s) sorar: “İmam, bilmediği şeylere nereden cevap verir?” İmam şöyle buyurur:</p>
<p>“یکنت فی القلب نکتا او ینقر فی الأذن نقرا” (Kalbe iner veya kulakta çınlar)<a href="#_ftn135" name="_ftnref135">[135]</a></p>
<p>Bu rivayet, İmamın ilminin gaybî menşeini beyan etmektedir. Yine Ammar Sâbâtî, İmam Sadık’a (a.s) şöyle sordu: “İmam gayp ilmini bilir mi?” İmam cevap verdi:</p>
<p>“Hayır. Lakin bir şeyi bilmek istediğinde Allah ona bildirir.”<a href="#_ftn136" name="_ftnref136">[136]</a></p>
<p>Bu rivayetten, İmamın gelecekteki olaylarla ilgili bilgisinin sürekli olmadığı, İmamın iradesi ve Allah Teâla’nın izniyle belli bir anda İmamlara (a.s) feyz edildiği anlaşılmaktadır. Nitekim İmam Sâdık (a.s) İsa b. Hamza Sakafî’ye verdiği cevapta şöyle buyurur:</p>
<p>“Ne zaman gelir veya çınlarsa sözümüzü söyleriz. Ne zaman kesilirse dururuz.”<a href="#_ftn137" name="_ftnref137">[137]</a></p>
<p>Bu yüzden Şeyh Hürr Âmulî, el-Fusûlu’l-Mühimme kitabında bu bahisle ilgili babı şöyle adlandırmıştır: “Babu inne’n-Nebiyy ve’l-Eimme (a.s) lâ ya’lemûne cemia ilmi’l-ğayb ve innemâ ya’lemûne ba’dahu bi-i’lâmi’llahi iyyâhum ve izâ erâdû en ya’lemû şey’en alemû” (Peygamber ve İmamlar (a.s) gayp ilminin tamamını bilmez. Bilakis Allah Teâla ne zaman onlara bildirirse bir kısmını bilirler. Ne zaman bir şeyden haberdar olmalarını irade ederse onu bileceklerdir.)<a href="#_ftn138" name="_ftnref138">[138]</a></p>
<p>Merhum Muzaffer de rivayetleri inceledikten sonra, irade edilmiş ve Sübhan Allah’ın tevfizi olan İmamın ilmine dair bu grup rivayetleri mutedil tavır kabul eder ve onu çeşitli delilleri uzlaştırmak için münasip görür.<a href="#_ftn139" name="_ftnref139">[139]</a></p>
<p>İmam Bâkır (a.s), Hamran b. A’yen’in “عَالِمُ الْغَيْبِ فَلَا يُظْهِرُ عَلٰى غَيْبِه۪ٓ اَحَداًۙ” (Gaybı bilir ve gaybından kimseyi haberdar etmez.)<a href="#_ftn140" name="_ftnref140">[140]</a> Ayeti hakkında sorduğu soruya verdiği cevapta bir sonraki ayete (اِلَّا مَنِ ارْتَضٰى مِنْ رَسُولٍ / Razı olduğu peygamber hariç)<a href="#_ftn141" name="_ftnref141">[141]</a> istinat ederek şöyle buyurur:</p>
<p>“Allah’a yemin olsun ki, Muhammed (s.a.a) Allah’ın razı olduğu kullardandı.”</p>
<p>Sonra şöyle devam eder:</p>
<p>“Allah’a mahsus olan gaybın ilmi, takdir edilmiş olup ilahî ilimde gerçekleşmeden ve meleklere bırakılmadan önce kazaya dönüşmüş ilimdir. Bu ilim Allah’ın nezdindedir ve ilahî kaza onda yürürlüktedir ama henüz imzalanmamıştır. Fakat kazaya dönüşüp imzalanmış ilim, Allah Rasülü’ne (s.a.a) ulaşan ve ondan sonra bize intikal eden ilimdir.”<a href="#_ftn142" name="_ftnref142">[142]</a></p>
<p>Şeyh Müfid’in inancı da şudur: “İlham yoluyla gelen ilim inkâr etmek mümkün değildir. Çünkü peygamberler ve vasilerin mucizelerinin büyük bölümü ve onlar tarafından gayptan haber verilmesi bu yolla gerçekleşmiştir.” İmamların (a.s) bütün meslekleri ve dilleri bilmesini mümkün görür. Gerçi akıl ve kıyas bakımından bu zorunlu değildir. Ama bunu tasdik eden haberler mevcuttur. Müfid, İmamların (a.s) kalpler ve kâinatla ilgili ilmini de kabul eder, ama vacip görmez. Zira imamın sıfat ve şartları arasında bu yoktur. Sadece Allah’ın lütfu ve kerametidir.<a href="#_ftn143" name="_ftnref143">[143]</a></p>
<p><strong>Kum Ulemasının Mufavvıza’nın Fikirlerine Tepkisi</strong></p>
<p>Şiiler arasından dışlanmayan Mufavvıza’nın fikirleri sonraki yüzyıllarda da devam etti. Üçüncü yüzyılın sonlarında Şia’nın asli merkezi olan Kum’da ulema, Mufavvıza’nın fikirlerine tepki gösteriyor ve İmamlara (a.s) her türlü insanüstü sıfatlar nispet edilmesine karşı çıkıyordu. Bir karar aldılar: Kim İmamlara insanüstü durumlar nispet ederse onu gulat ilan edecek ve şehirden sürüp çıkaracaklardı. Sehl b. Ziyad Âdemî<a href="#_ftn144" name="_ftnref144">[144]</a>, Ebu Sumine Muhammed b. Ali Karaşî<a href="#_ftn145" name="_ftnref145">[145]</a>, Hüseyin b. Ubeydullah Muharrir<a href="#_ftn146" name="_ftnref146">[146]</a> ve nakildeki dikkatsizliği yüzünden ihraç edilen Ahmed b. Muhammed b. Halid Berkî gibi kişiler bunların arasındadır.</p>
<p>Bu cezalandırmalar, bu tür meseleleri nakledenler içindi. Fakat bu konulara gerçekten itikat edenler küfürde sayılıyordu. Hatta ölümle bile cezalandırılabilirlerdi. Bir defasında Kum halkı, bu fikirlere inanan bir raviyi katletmek istedi. Fakat onun namaz kıldığını görünce vazgeçtiler.<a href="#_ftn147" name="_ftnref147">[147]</a> Bu olay, Kum Şiilerinin gulat ile Mufavvaza arasında fark gözetmediğini ve İmamları insanüstü varlıklar kabul eden kimselerin oruç, namaz ve diğer ibadetlerle meşgul olmadığına inandıklarını göstermektedir. Onlara göre Peygamber-i Ekrem (s.a.a) veya Eimme-i Athar’ı (a.s), ilahî mesajı tebliğle irtibatı bulunmayan şahsî işlerininin detaylarında dahi hata ve yanlışlıktan masun görenler gulattır.<a href="#_ftn148" name="_ftnref148">[148]</a> Kum ulemasından bir kesim, hatta İmamları (a.s) şeriatı öğrenme tarzı bakımından diğer âlimler gibi görüyorlardı. Yani İmamlar da teferruat hükümleri keşfetmek için içtihada başvuruyor ve füruatı usüle arzederek ahkâma ulaşıyordu.<a href="#_ftn149" name="_ftnref149">[149]</a></p>
<p>Kum ulemasının karşısında Mufavvaza onları “mukassıra” olarak niteliyordu.<a href="#_ftn150" name="_ftnref150">[150]</a> Bu, daha önce Osmancılara ve Emevilerin taraftarlarına atfedilen bir isimdi. Çünkü onlar, Ali’nin (a.s) makamıyla ilgili olarak saygısızlık ediyorlardı. Onların izahına göre mukassıra, İmamların (a.s) makamının hakikat ve özüne vakıf olmada aciz ve kusurluydu. Hatta bu adlandırmada Âl-i Ali’ye (a.s) zıdlık ve nâsibilik kokusu da geliyordu.<a href="#_ftn151" name="_ftnref151">[151]</a></p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Aktarılanlardan, Şia rivayetlerinin, çeşitli gruplara mensup ve muhtelif görüşler taşıyan raviler eliyle nakledildiği anlaşılmaktadır. Bu rivayetlerin sahih mi, zayıf mı olduklarını teşhis ederken rivayetin sâdır olduğu ortama ve ravinin itikatlarına daha fazla dikkat edilmesi gerekmektedir. Buna göre, çoğunlukla Zürâre b. A’yen, Ebu Basir, Büreyd b. Muaviye ve Muhammed b. Müslim gibi sika raviler tarafından nakledilmiş fıkıh rivayetlerinin en sağlıklı rivayetler olduğu anlaşılmaktadır. İtikatların prensipleri alanında Şia’nın kelamcı ravileri İmamlar (a.s) tarafından teyit edilmiştir ve mevcut rivayetlerin birçoğu güvenilirdir.</p>
<p>Halifeler ve İmamların (a.s) tarihiyle ilişkili rivayetlerin ağırlıklı kısmı Emeviler döneminden kalmış ve Emevilerin Şia’ya yoğun baskısı altında nakledilmiştir. Bu yüzden de o dönemin zulüm görmüş insanlarının arzusu, ricat ve Mehdilikle ilgili bazı rivayetlerin oluşmasında etkisiz sayılamaz. Kelam bahislerine dair sade ve basit düşünce tarzı bu rivayetlerde gözlenmektedir. Bazen kimi itikatlar sonraki dönemlerde köklü değişikliklere maruz kalıyordu. İmamet bahsinde, özellikle İmamların (a.s) makam ve faziletleri konusunda Şii rivayetler gulat ve Mufavvıza’nın düşüncelerinin etkisine maruz kalmıştır. Dolayısıyla günümüzde elimizde olan herşey, epeyce inceleme ve araştırmaya muhtaçtır.</p>
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<p>Akîlî, Duafâu’l-Akîlî, kameri 1418, tahkik: Dr. Abdulmu’ti Emin Kal’acî, Beyrut, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, ikinci baskı.</p>
<p>Allame Hıllî, Hasan b. Yusuf b. Ali Mutahhar, el-Elfin fi İmameti Emirulmüminin Ali b. Ebi Talib (a.s), kameri 1405/1985, el-Kuveyt, Mektebetu’l-Elfin.</p>
<p>Bağdadî, Abdulkahir b. Tahir, el-Fark beyne’l-Firak, kameri 1411/1990, tahkik: Mahmud Muhyiddin Abdulhamid, Beyrut, el-Mektebetu’l-Asriyye.</p>
<p>Bahranî, Ali b. Meysem, el-Necâh fi’l-Kıyame, kameri 1417, Mecmeu’l-Fikri’l-İslamî, Kum, Müessesetu’l-Hâdî.</p>
<p>Bahru’l-Ulûm, el-Fevâidu’r-Ricâliyye, 1363, tahkik ve talik: Muhammed Sâdık Bahru’l-Ulûm ve Hüseyin Bahru’l-Ulûm, Tehran, Mektebetu’s-Sâdık.</p>
<p>Cündî, Abdulhalim, el-İmam Caferi’s-Sâdık (a.s), kameri 1397/1977, editör: Muhammed Tevfik Uveyda, Kahire, el-Meclisu’l-A’lâ li’ş-Şuûni’l-İslamiyye.</p>
<p>Eş’arî Ali b. İsmail, Makâlâtu’l-İslamiyyîn ve İhtilafu’l-Musallîn, 1980, tashih: Hellmut Ritter, basım yeri belli değil, Cem’iyyetu’l-Müsteşrikîn el-Almaniyye, üçüncü baskı.</p>
<p>Fazl b. Şâzân Ezdî, el-İzâh, 1363, tahkik: Seyyid Celaleddin Hüseynî Ermevî el-Muhaddis, Tehran, Dânişgâh-i Tehran.</p>
<p>Fetâl Nişâbûrî, Ravzatu’l-Vâizîn, tarihsiz, mukaddime: el-Seyyid Muhammed Mehdi el-Harsân, Kum, Menşûrâtu’r-Radıyy.</p>
<p>Gaffar Abdurresul, Şübhetu’l-Guluvv inde’ş-Şia, kameri 1415, Beyrut, Dâru’r-Resuli’l-Ekrem, Dâru’l-Mehacceti’l-Beyda.</p>
<p>Hâkânî, Ali, Ricâlu’l-Hâkânî, kameri 1404, Seyyid Muhammed Sâdık, Bahru’l-Ulûm, basım yeri belli değil, Mektebetu’l-A’lami’l-İslamî, ikinci baskı.</p>
<p>Hasibî, Hüseyin b. Hamdan, el-Hidayetu’l-Kübra, kameri 1411/1991, Beyrut, Müessesetu’l-Belağ li’t-Tabâa ve’n-Neşr ve’t-Tevzi’, dördüncü baskı.</p>
<p>Hoî, Ebulkasım, Mu’cemu Ricali’l-Hadis ve Tafsilu Tabakâtu’r-Revah, kameri 1413/1992, basım yeri belli değil, yayıncı belli değil, beşinci baskı.</p>
<p>Humeynî, Ruhullah, Tahriru’l-Vesile, tarihsiz, Kum, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye.</p>
<p>Hürr Âmulî, Muhammed b. el-Hüseyin, el-Fusûlu’l-Mühimme fi Usûli’l-Eimme, kameri 1418/1376, tahkik: ve edisyon: Muhammed b. Muhammed Hüseyin Kâinî, Kum, Müessese-i Meârif-i İslamî-yi İmam Rıza (a.s).</p>
<p>İbn Davud Hıllî, Rical-i İbn Davud, kameri 1392/1972, tahkik ve takdim: Seyyid Muhammed Sâdık Âl-i Bahru’l-Ulûm, el-Necefu’l-Eşref, Matbaatu’l-Haydariyye.</p>
<p>İbn Ebi’l-Hadid, Şerhu Nehci’l-Belağa, kameri 1378/1959, tahkik: Muhammed Ebulfazl İbrahim, basım yeri belli değil, Dâru İhyai’l-Kütübi’l-Arabiyye.</p>
<p>İbn Gazâirî, Ahmed b. Hüseyin b. Ubeydullah Gazâirî Vâsıtî Bağdadî, Rical-i İbnu’l-Gazâirî, kameri 1422/1380, tahkik: Seyyid Muhammed Rıza Celâlî Hüseynî, Kum, Dâru’l-Hadis.</p>
<p>İbn Haldun, Tarih-i İbn Haldun (Kitabu’l-İber ve Divanu’l-Mübteda ve’l-Haber fi Eyyami’l-Arab ve’l-Acem ve’l-Berber ve min Âsirihim min Zevi’s-Sultani’l-Ekber), tarihsiz, Beyrut, Dâru İhyai’t-Turâsi’l-Arabî.</p>
<p>İbn Hanbel, Ahmed, Müsned-i Ahmed, tarihsiz, Beyrut, Dâru Sâdır.</p>
<p>İbn Mâce, Muhammed b. Yezid el-Kazvinî, Sünen-i İbn Mâce, tarihsiz, tahkik, noktalama ve talik: Muhammed Fuad Abdulbâki, yayın yeri belli değil, Dâru’l-Fikr li’t-Tabâa ve’n-Neşri ve’t-Tevzi’.</p>
<p>İbn Sa’d, Muhammed b. Sa’d, el-Tabakatu’l-Kübra, tarihsiz, Beyrut, Dâru Sâdır.</p>
<p>Kuleynî, Muhammed b. Yakub, el-Kâfî, 1363, tashih ve talik: Ali Ekber Gaffârî, Tehran, Dâru’l-Kütübi’l-İslamiyye, beşinci baskı.</p>
<p>Lâlâyî, Ruzeyne R., el-Fikru’ş-Şiî el-Mübkiri Teâlimi İmam Muhammed Bâkır, 2004, basım yeri belli değil, Dâru’s-Sâkî bi’l-İştirak mea Muahhidi’d-Dirâsâti’l-İslamiyye.</p>
<p>Meclisî, Muhammed Bâkır, Biharu’l-Envar, kameri 1403/1983, Beyrut, Müessesetu’l-Vefa, ikinci baskı.</p>
<p>Muğniyye, Muhammed Cevad, el-Şia fi’l-Mizan, kameri 1399/1979, Beyrut, Dâru’t-Teâruf li’l-Matbûât, dördüncü baskı.</p>
<p>Muzaffer, Muhammed Hüseyin, İlmu’l-İmam, kameri 1402/1982, Beyrut, Dâru’z-Zehra li’t-Tabâa ve’n-Neşr ve’t-Tevzi’.</p>
<p>Müderrisî Tabâtabâî, Seyyid Hüseyin, Mekteb der Ferâyend-i Tekâmül, 1375, tercüme: Haşim İzdîpenah, basım yeri belli değil, yayıncı belli değil.</p>
<p>Müderrisî Tabâtabâî, Seyyid Hüseyin, Miras-i Mektûb-i Şia ez Se Karn-i Nehostin-i Hicrî, defter-i evvel, 1383, tercüme: Seyyid Ali Karâî, Resul Caferiyân, Kum, Kitabhâne-i Tahassusî-yi Tarih-i İslam ve İran.</p>
<p>Müfid, Muhammed b. Muhammed b. Nu’man İbnu’l-Muallim ,Evâilu’l-Makâlât, kameri 1414/1993, tahkik: İbrahim Ensarî, Beyrut, Dâru’l-Müfid li’t-Tabâa ve’n-Neşr ve’t-Tevzi’, ikinci baskı.</p>
<p>Müfid, Muhammed b. Muhammed b. Nu’man İbnu’l-Muallim, el-Mesâilu’l-Akberiyye, kameri 1414/1993, tahkik: Ali Ekber İlahî Horasanî, Beyrut, Dâru’l-Müfid li’t-Tabâa ve’n-Neşr ve’t-Tevzi’, ikinci baskı.</p>
<p>Müslim Nişâbûrî, Sahih-i Müslim, tarihsiz, Beyrut, Dâru’l-Fikr.</p>
<p>Nehcu’l-Belağa (İmam Ali’nin -a.s- hutbeleri), tarihsiz, tahkik: Şeyh Muhammed Abduh, Beyrut, Dâru’l-Ma’rife.</p>
<p>Nesâî, Sünen-i Nesâî, kameri 1348/1930, Beyrut, Dâru’l-Fikr li’t-Tabâa ve’n-Neşr ve’t-Tevzi’.</p>
<p>Nu’manî, Muhammed b. İbrahim, Kitabu’l-Gaybe, kameri 1422, tahkik: Fâris Hasûn Kerim, Kum, Envaru’l-Hüda.</p>
<p>Saduk, Muhammed b. Ali, İlelu’ş-Şerâi’, kameri 1385/1966, takdim: Seyyid Muhammed Sâdık Bahru’l-Ulûm, el-Necefu’l-Eşref, el-Mektebetu’l-Haydariyye.</p>
<p>Saduk, Muhammed b. Ali, Meâni’l-Ahbar, kameri 1379/1338, tashih ve talik: Ali Ekber el-Gaffârî, Kum, Müessesetu’n-Neşri’l-İslamî el-Tâbiatu li-Cemâati’l-Müderrisin.</p>
<p>Saffâr, Muhammed b. Hasan, Besâiru’d-Derecât, kameri 1404/1362, tashih, talik ve takdim: Hac Mirza Hasan Kûçe Bâğî, Tehran, Menşurâtu’l-A’lemî.</p>
<p>Seyyid Murtaza, İlmülhüda Ali b. Hüseyin Musevî Bağdadî, el-Şâfi fi’l-İmame, kameri 1410, Kum, Müessesetu İsmailiyyan, ikinci baskı.</p>
<p>Subhanî, Cafer, Külliyat fi İlmi’r-Rical, kameri 1404, Kum, Müessesetu’n-Neşri’l-İslami el-Tâbia li-Cemâati’l-Müderrisin, üçüncü baskı.</p>
<p>Şehristanî, el-Milel ve’n-Nihal, tarihsiz, tahkik: Muhammed Seyyid Kilanî (Macestir min Külliye Âdâbu Câmiati’l-Kahire), Beyrut, Dâru’l-Ma’rife.</p>
<p>Taberî, Muhammed b. Cerir Rüstem (el-Şiî), Delâilu’l-İmamet, kameri 1413, tahkik: Kısmu’d-Dirâsâti’l-İslamiyye Müesseseti’l-Bi’se, Kum, Merkezu’t-Tabâa ve’n-Neşri fi Müesseseti’l-Bi’se.</p>
<p>Tûsî, Muhammed, el-Emâlî, kameri 1414, tahkik: Kısmu’d-Dirâsâti’l-İslamiyye Müesseseti’l-Bi’se, Kum, Dâru’s-Sekâfe li’t-Tabâa ve’n-Neşr ve’t-Tevzi’.</p>
<p>Tûsî, Muhammed, İhtiyaru Ma’rifeti’r-Rical, kameri 1404, tashih ve talik: Mir Damad el-Esterâbâdî, tahkik: el-Seyyid Mehdi el-Recaî, Kum, Müessesetu Âl-i Beyt (a.s) li-İhyai’t-Turâs.</p>
<p>Tüsterî, Muhammed Takî, Kâmusu’r-Rical, kameri 1419, basım yeri belli değil, Müessesetu’n-Neşri’l-İslamî, el-Tâbia li-Cemâati’l-Müderrisin.</p>
<p>Vahid Bihbihânî, Muhammed Bâkır, el-Fe­vâidu’r-Ricâliyye, tarihsiz, basım yeri belli değil, yayıncı belli değil.</p>
<p>Zehebî, Şemsuddin Ebu Abdullah, Seyru A’lâmu’n-Nubelâ, kameri 1413/1993, editör ve tahric: Şuayb el-Ernevu, tahkik: Hüseyin el-Esed, Beyrut, Müessesetu’r-Risale, yedinci baskı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"><sup>[1]</sup></a>     Metinde “ğâliyân”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2"><sup>[2]</sup></a>     Müderrisî Tabâtabâî, 1383, ikinci bölüm, s. 67, 120, 130 vs.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3"><sup>[3]</sup></a>     Meclisî, kameri 1403, c. 10, s. 220.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4"><sup>[4]</sup></a>     Akîlî, kameri 1418, c. 1, s. 194.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5"><sup>[5]</sup></a>     Zehebî, kameri 1382, c. 1, s. 379.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6"><sup>[6]</sup></a>     A.g.e., c. 2, s. 52.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7"><sup>[7]</sup></a>     Nu’mânî, kameri 1422, s. 311 ve 312, “ma câe fi zikri ceyşi’l-gadab” babı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8"><sup>[8]</sup></a>     Selim b. Kays, tarihsiz, s. 212.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9"><sup>[9]</sup></a>     A.g.e., s. 380; Müderrisî Tabâtabâî, 1383, s. 120-122.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10"><sup>[10]</sup></a>    Müderrisî Tabâtabâî, 1383, s. 67.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11"><sup>[11]</sup></a>    Necâşî, kameri 1416, s. 11.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12"><sup>[12]</sup></a>    Zehebî, kameri 1382, c. 1, s. 5.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13"><sup>[13]</sup></a>    Müderrisî Tabâtabâî, 1383, s. 144.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14"><sup>[14]</sup></a>    Tûsî, kameri 1404, c. 2, s. 418.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15"><sup>[15]</sup></a>    A.g.e., s. 515.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16"><sup>[16]</sup></a>    Eş’arî, Ali b. İsmail, 1980, s. 22.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17"><sup>[17]</sup></a>    Bahru’l-Ulûm, 1363, c. 3, s. 220.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18"><sup>[18]</sup></a>    Allame Hıllî, kameri 1417, s. 243.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19"><sup>[19]</sup></a>    Müderrisî Tabâtabâî, 1368, s. 33, Keşfu’l-Kanâ’dan nakil, s. 200.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20"><sup>[20]</sup></a>    Tûsî, kameri 1417, s. 207.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21"><sup>[21]</sup></a>    Müfid, kameri 1414, “elif”, s. 67-69.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref22" name="_ftn22"><sup>[22]</sup></a>    Müfid, kameri 1414, “be”, s. 36.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23"><sup>[23]</sup></a>    Müfid, kameri 1414, “elif”, s. 135.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref24" name="_ftn24"><sup>[24]</sup></a>    Bahru’l-Ulûm, 1363, c. 3, s. 22.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref25" name="_ftn25"><sup>[25]</sup></a>    Tûsî, kameri 1404, c. 2, s. 507 ve 673.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref26" name="_ftn26"><sup>[26]</sup></a>    Bazı nakillerde Ebu Basir yerine Ebu Cafer Ahval zikredilmiştir. (Tûsî, kameri 1404, c. 1, sayı 215, 326)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref27" name="_ftn27"><sup>[27]</sup></a>    A.g.e., c. 1, sayı 217, 219 ve 220.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref28" name="_ftn28"><sup>[28]</sup></a>    A.g.e., s. 349.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref29" name="_ftn29"><sup>[29]</sup></a>    Hoî, kameri 1413, c. 8, 242-253.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref30" name="_ftn30"><sup>[30]</sup></a>    Tûsî, kameri 1417, s. 216.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref31" name="_ftn31"><sup>[31]</sup></a>    Hoî, kameri 1413, c. 8, s. 242-252; c. 18, s. 269, bu rivayetlerin şerhinde.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref32" name="_ftn32"><sup>[32]</sup></a>    Tûsî, kameri 1404, c. 1, s. 363.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref33" name="_ftn33"><sup>[33]</sup></a>    Bezentî’nin İmam Rıza’dan (a.s) naklettiğine göre Hazret şöyle buyurmuştur: “علینا القاء اصول إلیکم و علیکم التفرع” (İbn İdris Hıllî, tarihsiz, s. 575).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref34" name="_ftn34"><sup>[34]</sup></a>    Zürârî, kameri 1399, c. 1, s. 51; Tûsî, kameri 1404, c. 1, s. 347.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref35" name="_ftn35"><sup>[35]</sup></a>    Kuleynî, 1363, c. 7, s. 95, babu mirâsi’l-vâlid mea’l-ebeveyn.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref36" name="_ftn36"><sup>[36]</sup></a>    Tûsî, kameri 1404, c. 1, s. 400.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref37" name="_ftn37"><sup>[37]</sup></a>    A.g.e., s. 383.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref38" name="_ftn38"><sup>[38]</sup></a>    A.g.e., s. 425.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref39" name="_ftn39"><sup>[39]</sup></a>    Fazl b. Şâzân, 1363, s. 17; Tûsî, kameri 1404, c. 2, s. 818.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref40" name="_ftn40"><sup>[40]</sup></a>    Kuleynî, 1363, c. 1, s. 169-173.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref41" name="_ftn41"><sup>[41]</sup></a>    Necâşî, kameri 1416, s. 11.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref42" name="_ftn42"><sup>[42]</sup></a>    İbn Nedim, tarihsiz, s. 223.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref43" name="_ftn43"><sup>[43]</sup></a>    Saduk, kameri 1385, c. 1, s. 204; Saduk, kameri 1379, s. 133.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref44" name="_ftn44"><sup>[44]</sup></a>    Saduk, kameri 1385, c. 1, s. 203.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref45" name="_ftn45"><sup>[45]</sup></a>    Seyyid Murtaza, kameri 1410, c. 1, s. 286-300; Bahrânî, kameri 1417, s. 55-63; Allame Hıllî, kameri 1405, s. 135, 180, 303 ve 379.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref46" name="_ftn46"><sup>[46]</sup></a>    Müfid, 1414, “be”, s. 128.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref47" name="_ftn47"><sup>[47]</sup></a>    Bu isim ona, sarraf dükkanının Kufe’nin Tâku’l-Mehâmil mahallesinde bulunmasından dolayı verilmiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref48" name="_ftn48"><sup>[48]</sup></a>    Hişam b. Hakem’in ona taktığı ve Şiiler arasında yaygın olan adıdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref49" name="_ftn49"><sup>[49]</sup></a>    Necâşî, kameri 1416, s. 325; İbn Hacer Askalanî, kameri 1390, c. 5, sayı 117, s. 321.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref50" name="_ftn50"><sup>[50]</sup></a>    A.g.e.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref51" name="_ftn51"><sup>[51]</sup></a>    Tûsî, 1404, c. 2, s. 555.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref52" name="_ftn52"><sup>[52]</sup></a>    A.g.e., s. 556.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref53" name="_ftn53"><sup>[53]</sup></a>    Necâşî, kameri 1416, s. 534.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref54" name="_ftn54"><sup>[54]</sup></a>    A.g.e., s. 433.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref55" name="_ftn55"><sup>[55]</sup></a>    Müderrisî Tabâtabâî, 1383, s. 322.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref56" name="_ftn56"><sup>[56]</sup></a>    Burucerdî, 1410, c. 1, s. 577.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref57" name="_ftn57"><sup>[57]</sup></a>    Metinde “ğuluvv ve ğâliyân”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref58" name="_ftn58"><sup>[58]</sup></a>    Maide 77.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref59" name="_ftn59"><sup>[59]</sup></a>    İbn Mâce, tarihsiz, c. 2, s. 1008; Nesâî, kameri 1348, c. 5, s. 268; Beyhakî, tarihsiz, c. 5, s. 127.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref60" name="_ftn60"><sup>[60]</sup></a>    Müslim, tarihsiz, c. 1, s. 386.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref61" name="_ftn61"><sup>[61]</sup></a>    Müfid, kameri 1414, “be”, s. 131.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref62" name="_ftn62"><sup>[62]</sup></a>    İbn Haldun, tarihsiz, c. 1, s. 198.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref63" name="_ftn63"><sup>[63]</sup></a>    Vahid Bihbihânî, tarihsiz, s. 38 ve 39; Hâkânî, kameri 1404, s. 146-148.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref64" name="_ftn64"><sup>[64]</sup></a>    Humeynî, tarihsiz, c. 1, s. 118; Subhanî, kameri 1414, s. 419.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref65" name="_ftn65"><sup>[65]</sup></a>    Müfid, kameri 1414, c. , s. 296.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref66" name="_ftn66"><sup>[66]</sup></a>    Tabii ki gulatlar Şia açısından Şiilerin parçası değildir. Ama tarihsel süreç içinde Şia toplumunun içinde gelişmiş ve Şiilerin görüşlerini etkilemiş olması nedeniyle bu kolu da burada inceleyeceğiz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref67" name="_ftn67"><sup>[67]</sup></a>    Tûsî, kameri 1404, c. 2, s. 590.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref68" name="_ftn68"><sup>[68]</sup></a>    İbn Ebi’l-Hadid, şemsi 1378, c. 8, s. 121.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref69" name="_ftn69"><sup>[69]</sup></a>    Tûsî, kameri 1415, sayı 2321, s. 296.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref70" name="_ftn70"><sup>[70]</sup></a>    Tûsî, kameri 1414, s. 650.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref71" name="_ftn71"><sup>[71]</sup></a>    A.g.e., c. 2, s. 582.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref72" name="_ftn72"><sup>[72]</sup></a>    Bağdadî, kameri 1411, s. 223.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref73" name="_ftn73"><sup>[73]</sup></a>    A.g.e.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref74" name="_ftn74"><sup>[74]</sup></a>    Bağdadî, kameri 1411, s. 224.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref75" name="_ftn75"><sup>[75]</sup></a>    Tûsî, kameri 1414, c. 2, s. 641.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref76" name="_ftn76"><sup>[76]</sup></a>    Eş’arî, Sa’d b. Abdullah, 1963, c. 2, s. 81.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref77" name="_ftn77"><sup>[77]</sup></a>    Bağdadî, kameri 1411, s. 224; Eş’arî, Ali b. İsmail, 1980, s. 11 ve 12.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref78" name="_ftn78"><sup>[78]</sup></a>    Burucerdî, kameri 1411, s. 243 ve 244; Hâkânî, kameri 1404, s. 131.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref79" name="_ftn79"><sup>[79]</sup></a>    Bağdadî, kameri 1411, s. 225; Şehristanî, tarihsiz, c. 1, s. 181.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref80" name="_ftn80"><sup>[80]</sup></a>    Bağdadî, kameri 1411, s. 225.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref81" name="_ftn81"><sup>[81]</sup></a>    Eş’arî, Ali b. İsmail, 1980, s. 13; Şehristanî, tarihsiz, c. 1, s. 181.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref82" name="_ftn82"><sup>[82]</sup></a>    Bağdadî, kameri 1411, s. 225.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref83" name="_ftn83"><sup>[83]</sup></a>    Metinde “tefviz)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref84" name="_ftn84"><sup>[84]</sup></a>    Necâşî, kameri 1412, s. 416.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref85" name="_ftn85"><sup>[85]</sup></a>    İbn Gazâirî, kameri 1422, s. 87.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref86" name="_ftn86"><sup>[86]</sup></a>    Tûsî, kameri 1404, c. 2, s. 614.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref87" name="_ftn87"><sup>[87]</sup></a>    Tûsî, kameri 1417, s. 251.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref88" name="_ftn88"><sup>[88]</sup></a>    İbn Şehrâşûb, tarihsiz, s. 159.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref89" name="_ftn89"><sup>[89]</sup></a>    İbn Davud Hıllî, kameri 1392, s. 208.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref90" name="_ftn90"><sup>[90]</sup></a>    Allame Hıllî, kameri 1417, s. 407.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref91" name="_ftn91"><sup>[91]</sup></a>    Tûsî, 1364, c. 7, babu’l-muhûr ve’l-ucûr, hadis 464.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref92" name="_ftn92"><sup>[92]</sup></a>    Hoî, kameri 1413, c. 19, s. 319.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref93" name="_ftn93"><sup>[93]</sup></a>    Tüsterî, kameri 1419, c. 10, s. 214.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref94" name="_ftn94"><sup>[94]</sup></a>    İbn Şehrâşûb, kameri 1376, c. 3, s. 400.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref95" name="_ftn95"><sup>[95]</sup></a>    Hoî, kameri 1413, c. 19, s. 328 ve 329.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref96" name="_ftn96"><sup>[96]</sup></a>    A.g.e., s. 330.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref97" name="_ftn97"><sup>[97]</sup></a>    Diyârî Bidgolî, 1384, s. 221.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref98" name="_ftn98"><sup>[98]</sup></a>    Hoî, kameri 1413, c. 17, s. 169.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref99" name="_ftn99"><sup>[99]</sup></a>    Tûsî, kameri 1404, c. 2, s. 612.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref100" name="_ftn100"><sup>[100]</sup></a>  Müderrisî Tabâtabâî, 1375, s. 37 ve 38.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref101" name="_ftn101"><sup>[101]</sup></a>  Saduk, kameri 1404, c. 1, s. 216.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref102" name="_ftn102"><sup>[102]</sup></a>  Müfid, kameri 1414, s. 67.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref103" name="_ftn103"><sup>[103]</sup></a>  Meclisî, kameri 1403, c. 25, s. 347-350.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref104" name="_ftn104"><sup>[104]</sup></a>  Gaffâr, kameri 1415, s. 163.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref105" name="_ftn105"><sup>[105]</sup></a>  Tûsî, kameri 1411, s. 294; Tabersî, kameri 1386, c. 2, s. 285.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref106" name="_ftn106"><sup>[106]</sup></a>  Taberî, kameri 1413, s. 506; Hasibî, kameri 1411, s. 359; Tûsî, kameri 1411, s. 247.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref107" name="_ftn107"><sup>[107]</sup></a>  Saffâr, 1362, s. 289.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref108" name="_ftn108"><sup>[108]</sup></a>  Burucerdî, kameri 1410, c. 2, s. 358.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref109" name="_ftn109"><sup>[109]</sup></a>  Tûsî, kameri 1404, c. 2, s. 615-617.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref110" name="_ftn110"><sup>[110]</sup></a>  Saduk, kameri 1404, s. 97.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref111" name="_ftn111"><sup>[111]</sup></a>  A.g.e., s. 100.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref112" name="_ftn112"><sup>[112]</sup></a>  Ezelle (zilâl’in çoğulu), gölgeler manasına gelir. “Zıll-ı sokof (tavanın gölgesi)” vs. gibi. Merhum Gaffârî, ezelle kelimesine ruhlar âlemi manası vermiştir. (Kuleynî, c. 8, hadis 1, s. 6 dipnot).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref113" name="_ftn113"><sup>[113]</sup></a>  Kuleynî, 1363, c. 1, s. 441, babu beledi’n-nebiyy ve vefatuhu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref114" name="_ftn114"><sup>[114]</sup></a>  A.g.e., s. 442.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref115" name="_ftn115"><sup>[115]</sup></a>  Müfid, kameri 1404, “dal”, s. 27.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref116" name="_ftn116"><sup>[116]</sup></a>  A.g.e., s. 28.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref117" name="_ftn117"><sup>[117]</sup></a>  A.g.e., s. 37 ve 38.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref118" name="_ftn118"><sup>[118]</sup></a>  Müderrisî Tabâtabâî, 1383, s. 398.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref119" name="_ftn119"><sup>[119]</sup></a>  Fetâl Nişâbûrî, tarihsiz, c. 1, s. 298.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref120" name="_ftn120"><sup>[120]</sup></a>  Kuleynî, 1363, c. 8, s. 295.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref121" name="_ftn121"><sup>[121]</sup></a>  Saffâr, kameri 1404, s. 504; Kuleynî, 1363, c. 1, s. 258.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref122" name="_ftn122"><sup>[122]</sup></a>  Müfid, kameri 1414, “elif”, s. 67.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref123" name="_ftn123"><sup>[123]</sup></a>  Nehcu’l-Belağa, hutbe 128.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref124" name="_ftn124"><sup>[124]</sup></a>  Ra’d 43.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref125" name="_ftn125"><sup>[125]</sup></a>  Saffâr, kameri 1404, s. 233; Kuleynî 1363, c. 1, s. 258.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref126" name="_ftn126"><sup>[126]</sup></a>  Bkz: İmamın İlmî Salahiyetinin Menşei bahsi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref127" name="_ftn127"><sup>[127]</sup></a>  Seyyid Murtaza, kameri 1411, s. 164.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref128" name="_ftn128"><sup>[128]</sup></a>  A.g.e., s. 165.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref129" name="_ftn129"><sup>[129]</sup></a>  A’raf 188.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref130" name="_ftn130"><sup>[130]</sup></a>  Yunus 20.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref131" name="_ftn131"><sup>[131]</sup></a>  Neml 65.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref132" name="_ftn132"><sup>[132]</sup></a>  Muğniye, kameri 1399, s. 42, Telhisu’ş-Şâfî’den nakil, s. 321.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref133" name="_ftn133"><sup>[133]</sup></a>  Tabersî, kameri 1415, c. 5, s. 352 ve 353.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref134" name="_ftn134"><sup>[134]</sup></a>  Muğniye, kameri 1399, s. 57.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref135" name="_ftn135"><sup>[135]</sup></a>  Saffâr, kameri 1404, s. 337; Tûsî, kameri 1414, s. 408.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref136" name="_ftn136"><sup>[136]</sup></a>  Kuleynî, 1363, c. 1, s. 257.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref137" name="_ftn137"><sup>[137]</sup></a>  Saffâr, kameri 1404, s. 336.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref138" name="_ftn138"><sup>[138]</sup></a>  Hürr Âmulî, kameri 1418, c. 1, s. 394.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref139" name="_ftn139"><sup>[139]</sup></a>  Muzaffer, kameri 1402, s. 64.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref140" name="_ftn140"><sup>[140]</sup></a>  Cin 26.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref141" name="_ftn141"><sup>[141]</sup></a>  Cin 27.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref142" name="_ftn142"><sup>[142]</sup></a>  Kuleynî, 1363, c. 1, s. 256.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref143" name="_ftn143"><sup>[143]</sup></a>  Müfid, hicri 1404, “be”, s. 67.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref144" name="_ftn144"><sup>[144]</sup></a>  Allame Hıllî, kameri 1417, s. 357.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref145" name="_ftn145"><sup>[145]</sup></a>  A.g.e., s. 398.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref146" name="_ftn146"><sup>[146]</sup></a>  A.g.e., s. 339.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref147" name="_ftn147"><sup>[147]</sup></a>  Necâşî, kameri 1416, s. 329, sayı 891, Muhammed b. Urûme Kummî.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref148" name="_ftn148"><sup>[148]</sup></a>  Saduk, tarihsiz, c. 1, s. 359 ve 360.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref149" name="_ftn149"><sup>[149]</sup></a>  Müfid, kameri 1414, “be”, s. 136.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref150" name="_ftn150"><sup>[150]</sup></a>  A.g.e., s. 135 ve 136.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref151" name="_ftn151"><sup>[151]</sup></a>  Bu meseleler Biharu’l-Envar’da (c. 26, s. 6) bilinmeyen bir metinden Selman ve Cündüb’ün Emirulmüminin’den (a.s) nakliyle aktarılmıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/sadikeyn-a-s-asrinda-siilerin-tasnifi/">Sadıkeyn (a.s) Asrında Şiilerin Tasnifi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/sadikeyn-a-s-asrinda-siilerin-tasnifi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kur’an’ın Bâtını ve Tevili</title>
		<link>https://www.caferilik.com/kuranin-batini-ve-tevili-2/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/kuranin-batini-ve-tevili-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[hakime gulnaz aytekin]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 06 Jan 2026 17:53:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-i Kerim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.caferilik.com/?p=21136</guid>

					<description><![CDATA[<p>Üstad Marifet ile Söyleşi Giriş Tevil, Kur’an ilimlerinde bahsedilen en önemli konulardandır. Elinizdeki metin, bir grup düşünür ve araştırmacı âlim tarafından hazırlanmış Kur’an’ın bâtını mevzusunda Teori Kürsüleri zincirinden biridir. Bu oturumun sayın teorisyeni, bu konuda yeni bir adım atmaya ve yeni bir çerçeve ortaya koymaya çalışmıştır. Oturumun konukları şunlardır: Dr. Muhammed Ali Rızâyî İsfehânî -Kürsü’nün [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/kuranin-batini-ve-tevili-2/">Kur’an’ın Bâtını ve Tevili</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Üstad Marifet ile Söyleşi</strong></p>
<p><strong>Giriş</strong></p>
<p>Tevil, Kur’an ilimlerinde bahsedilen en önemli konulardandır. Elinizdeki metin, bir grup düşünür ve araştırmacı âlim tarafından hazırlanmış Kur’an’ın bâtını mevzusunda Teori Kürsüleri zincirinden biridir. Bu oturumun sayın teorisyeni, bu konuda yeni bir adım atmaya ve yeni bir çerçeve ortaya koymaya çalışmıştır. Oturumun konukları şunlardır: Dr. Muhammed Ali Rızâyî İsfehânî -Kürsü’nün sekreteri-, Ayetullah Muhammed Hâdi Ma’rifet, Hüccetulislam ve’l-Müslimin Ali Ekber Reşad, Hüccetulislam Ali Ekber Bâbâyî, Üstad Seyyid Rıza Müeddeb, Üstad Kudsî, Dr. Âsıfî, Hüccetulislam Hüseyin Alevî Mihr ve Üstad Ali Nasırî. Bu oturumda Ayetullah Ma’rifet’in kendi teorisini ortaya koyduğunu ve diğer konukların da onu ele alıp eleştirilerini dile getirdiklerini hatırlatalım.</p>
<p><strong>Rızâyî:</strong></p>
<p>Oturum başlamadan önce Dr. Rızâyî, bu Teori Kürsü’sünün oluşturulmasında emeği geçen Pejuhşegâh-i Ferheng ve Endişe-i İslamî, Gurûh-i Kur’an-pejuhî, Defter-i Nehzet-i Tovlid-i İlm ve Encümen-i Kur’an-pejuhî’ye teşekkür etti. Yine dördüncü kanala, Radyo Maarif’e, Radyo Kur’an’a ve temsilcileri oturumda hazır bulunan gazetelere takdirlerini sundu.</p>
<p>Dr. Rızâyî, teori üretme alanındaki oturumun mevzusunu katılımcılara ifade etti. Teori oluşturma ve bilgi üretmenin öneminin açık olması sebebiyle, sadece, bu Kürsü’nün Kum İlimler Havzası’ndaki dinî tartışmalar alanında kendi türünde bir ilk olduğuna değindi. Bu yuvarlak masa toplantısı, Dr. Rızâyî’nin, konuşmasından önce şahsiyeti hakkında birkaç cümle sarfettiği oturumun teorisyeni olarak Ayetullah Ma’rifet’in hazır bulunmasıyla oluşturuldu.</p>
<p>Ayetullah Muhammed Hâdi Ma’rifet, 1930 yılında Kerbela’da dünyaya geldi.</p>
<p>Kendisinin asli vatanı İsfahan’dır; ama tahsilini Necef’te tamamladı. Ayetullah Hakim, Ayetullah Hoî gibi önemli şahsiyetler, Zencanî, Hac Şeyh Hüseyin Ali, Seyyid Ali Fânî ve İmam Humeynî (rh) gibi büyük üstadlardan istifade etti. Fıkıh sahasında uzman ve ilim havzasında ders-i hariç müderrisidir. Kur’an araştırmaları bahislerinde İslam dünyasının önde gelen araştırmacılarından sayılmaktadır. İki cilt “el-Tefsir ve’l-Müfessirun fi Sevbihi’l-Kaşib” kitabı ile “Siyanetu’l-Kur’an ani’t-Tahrif” kitabı, telif ettiği eserler arasındadır. En son Havza âlimlerinden bir grupla birlikte “el-Tefsiru’l-Esriyyi’l-Câmi” isimli paha biçilmez bir kitabın telifiyle meşguldü. Eserin birinci cildi yayınlandı.</p>
<p>Bu ciltte gündeme getirilen “Kur’an’ın bâtını ve tevili” alanında yaptığı tartışma, her ne kadar daha önce “el-Tefsir ve’l-Müfessirun” kitabında da bir şekilde ele alınıp ortaya konmuşsa da aslında yeni bir teoridir.</p>
<p>Kimi zaman tevil başlığıyla da adından bahsedilen Kur’an’ın bâtını mevzusu, Kur’an ilimlerinin önemli konularından biri sayılmaktadır. Şia ve Ehl-i Sünnet’ten Kur’an’ın bâtını ve teviline dair;</p>
<p>“ان للقرآن ظهرا و بطنا  / Kur’an’ın bir zâhiri, bir de bâtını vardır.”</p>
<p>Bu ve benzeri çok sayıda rivayet aktarılmıştır. Hatta bazı rivayetlerde, Kur’an’da hem zâhiri, hem de bâtını bulunmayan bir tek ayet bulunmadığı ifade edilmiştir. Allame Meclisî (rh) bu rivayetleri Biharu’l-Envar’ın 92. cildinde biraraya toplamıştır. İslam tarihi boyunca Kur’an’ın bâtını konusunda üç ana görüş gündeme gelmiştir.</p>
<ol>
<li>Bazı Sufiler ve İsmailîler tarafından ortaya atılan birinci görüş, Kur’an’ı bâ­tınla sınırlı görmekte ve zâhirini gözardı etmektedir. Tabii ki tarih boyunca bu görüş kapsamlı eleştirilerle karşılaşmıştır.</li>
<li>Ehl-i Zâhir’e, bazen de İbn Teymiyye’ye nispet edilen ikinci görüş, şeriatın zâhiriyle yetinir ve bâtınla ilgili rivayetlerde tereddüt eder.</li>
<li>Allame Tabâtabâî’nin el-Mizan’ın mukaddimesinde gündeme getirdiği üçüncü görüş, Ehl-i Beyt’in (a.s) görüşüdür ve Kur’an’ın hem zâhiri, hem de bâtını olduğuna inanır. Bu görüş, hüccetin zuhuru olduğundan Kur’an’ın zâhirine sarılmamız gerektiğini, ama aynı zamanda Kur’an’ın bâtınından da yararlanmamız lazım geldiğini söyler. Bu görüş izah edilirken Allame Tabâtabâî ve İmam Humeynî’nin görüşü gibi birtakım düşünceler ve meseleler de ortaya atılmıştır. Bu oturumda tartışmaya açılacak olan konu, Üstad Ma’rifet’in Kur’an’ın bâtını ve tevili hususunda ortaya attığı yeni görüştür. Kendisi bu görüşün diğerlerinden farkını açıklayacak ve içerdiği belirsizlikleri giderecektir.</li>
</ol>
<p><strong>Üstad Ma’rifet:</strong></p>
<p>Bismillahirrahmanirrahim. Kur’an’ın tevili meselesi çok eskiden beri, yani ilk dönemlerden itibaren gündeme gelmiş ve zaman zaman da suistimallere konu olmuştur. Birçok üstatlar bu mevzu hakkında araştırmalar yapmış ve görüşlerini ortaya koymuştur. Bendeniz de, bu meseleye çokça alaka duyduğumdan en başından bu yana bu mevzu üzerinde hassasiyetle durdum ve bâtından kastedilenin ne olduğunu bulmanın peşine düştüm. Bu meselenin on, onbeş yıldan fazla bir zamandır düşüncemi meşgul ettiğini ama buna rağmen halledilmemiş bir sorun olarak kaldığını söylesem abartmış olmam. Bildiğiniz gibi, bir mevzuyu araştıran kimse için, o mevzu saplantıya dönüşüp ukde haline gelir. Onu halledemedikçe huzur bulamaz ve sonunda, “Arayan bulur” babından Allah yardım eder.</p>
<p>Allah Resulü (s.a.a) bâtın meselesini ilk günden başlayarak ortaya koydu ve; “ان للقرآن ظهرا و بطنا  / Kur’an’ın bir zâhiri, bir de bâtını vardır.” diye buyurdu. Dolayısıyla pek çokları Kur’an konusunda kimi meseleleri açıklarken ve onu tefsir ederken, özellikle de bâtınları alanında ihtiyatlı davranıyordu. Bu kesim, kendisini rahatlatıyor ve Kur’an’ın bâtınlarını kimsenin bilmediğine inanıyordu. Bâtınlar sırların parçasıydı ve sadece vahiyle irtibat halindeki kimselere mahsustu. Sonuç itibariyle, bir ayetin etrafında bâtın olarak sahih veya sahih olmayan rivayetleri zikretmekle yetiniyorlardı.</p>
<p>Fakat Hz. Peygamber’in ortaya koyduğu kapsam meselesi, başka bir meseledir. Bu fakir esas itibariyle bu mesele üzerinde düşünmektedir. Eğer Kur’an’ın bâtınını belli bir kesim biliyor olsaydı Peygamber bunu herkese açık biçimde gündeme getirmezdi. O halde Nebiyy-i Ekrem (s.a.a) Kur’an’ın bâtınını herkese açık biçimde ve tüm Müslümanlar için defalarca dile getirdiğine göre muhatabı bütün insanlar ve Kur’an’a ilgi duyan herkes olmalıdır. Böyle davranması kesinlikle bir sebebe binaendi. Bir kimse, bir şahsa veya şahıslara talimat verir ya da ödev yüklerse bunun, o kişilerin bu işin üstesinden gelebileceği anlamı taşıdığını biliyoruz. Öyleyse Peygamber, Müslümanların geneline ve İslam düşünürlerine Kur’an’ın zâhiri ve bâtını olduğu hitabında bulunuyorsa, bu, onun ardına düşün demektir; çünkü onu elde edebilirsiniz. Bunun manası, ona ulaşamayacağınız değildir. Hz. Peygamber, Kur’an’ın herkesin anladığı bir zâhiri, bir de başkalarına mahsus bâtını olduğunu söylemedi. Hazret, sözün, Kur’an’ın yüzüne baktığınızda anlayabileceğiniz yüzeysel delaleti itibariyle zâhirî bir medlule, yani yüzeysel bakışa sahip olduğunu söylemek istemektedir, ama Peygamber aynı zamanda daha derinlemesine bakmaya güç yetirmemiz gerektiğini de vurgulamaktadır. Aslında bu, ayet-i şerifesinin beyan ettiği şeyin aynısıdır, Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</p>
<p style="text-align: right;"> أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ أَمْ عَلَى قُلُوبٍ أَقْفَالُهَا</p>
<p>“Ne diye Kur’ân’ı, bir iyice düşünüp taşınmazlar, yoksa gönüllerinde kilitler mi var?”<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a></p>
<p>Yani Kur’an’ın sırf zâhiri düzeyiyle yetinmek tasvip gören bir şey değildir. Belli bir kesim için normal karşılanabilir ama asıl istenen, derinlemesine bakmaktır. Bâtın, deruna bakmak ve derinleşmek demektir. Şu halde bu iş İslam dünyasının düşünürleri için mümkün bir şeydir. Şu noktayı ihmal etmeyelim:</p>
<p>Ehl-i Beyt’in (a.s) bu sahadaki rolünü görmezden gelemeyiz. Nitekim dostlarla sohbet meclislerinde defalarca belirttim ki, İmamların (a.s) Kur’an’ın tefsiri ve açıklanmasındaki rolü, anahtar bir roldür. Yani İmamlar (a.s), bize, Kur’an’ı anlamanın yolunu, zâhir ve bâtın manaları keşfetme ve istinbat metodunu öğretti. Tıpkı bir hocanın talebesini eğitmesi gibi. Sözgelimi fakihler rivayetlerden ve Kur’an’dan nasıl sonuç çıkarıyorsa, öyle. İmamlar (a.s) kimi zaman tefsir yapıyordu, ama aslında nasıl tefsir yapılması gerektiğini öğretmek istiyorlardı. O halde tek tek detaylarda, Kur’an’ın zâhiri veya bâtını hakkında İmamlardan (a.s) bir rivayet bulmanın peşine düşüyorsak bu yanlıştır. Hiçbir zaman böyle yapılmamıştır. Çünkü İmamlar, meseleyi Kur’an’ın kendisinden bulmaya çalışmanın üzerinde durmuştur. Tabii ki bu işin metodunu da öğrettiler. İmamların (a.s), Kur’an’daki sembolleri çözmek ve anlamları net olarak anlamak için en çok vurguladıkları şey, Kur’an’ın ve her ayetin yüksek manasına ve hakikatlere erişilmek istendiğinde ayette pratiğe dökülmüş noktaların (inceliklerin) ardına düşülmesini buyurmuş olmalarıdır. Yani İmamların (a.s) izlediği metodlardan biri, fazla yüzeysel bakılmamasıydı. Ayetteki ince noktalara baktığınızda bazen o noktalar sayesinde gerçek ve asıl anlama ulaşmanız mümkün olabilir. Bir müfessir ayetlerin nükte ve inceliklerine odaklanmalıdır, filan kelimenin ne anlama geldiğini anlamak için yalnızca “el-Müncid”e başvurmakla olmaz. Hâsılı İmamların (a.s) temel bir rolü vardır. Ama Kur’an’ın yüce anlamlarına erişebilmek için bunun yolunu bize de öğretmişlerdir.</p>
<p>Ubeyde Selmanî, Berre Hamdanî ve Alkame b. Kays tabiinin seçkin üç ismidir. Bunlar Mevla Emirulmüminin’e sordular: “Ara sıra Kur’an’ı anlamada sorunlarla karşılaşıyoruz. Ne yapalım?” Hazret şöyle buyurdu:</p>
<p>“علیکم بالعترة” İtrete / Ehlibeyt’e müracaat edin.”</p>
<p>İmam Bâkır (a.s) tabiin döneminin önde gelen şahsiyetiydi ve bunların tamamı Hazret’e müracaat ederdi. Hz. Bâkır (a.s) tabiin asrında tüm insanların sorunlarını halletmek için mümtaz bir isim olarak gündemdeydi. Anlatıldığına göre Hazret’in evi, tüm boyutlarıyla dini anlamada adeta sığınak gibiydi. Ulema için bile böyleydi. Tabiin devresi, herkesin Nübüvvetin sülalesine ilgi gösterdiği bir devirdi. İbn Nedim el-Fihrist’te şöyle der:</p>
<p style="text-align: right;">“جل التابعین بل الاکثریة الغالبة من التابعین هم شیعة آل البیت”</p>
<p>Bunların tamamı İmam Bâkır ve İmam Sâdık (a.s) mumu etrafında dönüp duruyor ve onlardan istifade ediyordu. Şu halde İmamların (a.s) rolü tüm devirlerde öğretmenlik rolüydü. Hatta Abdulkerim Şehristanî şöyle der:</p>
<p>“Bir Kur’an tefsiri yazma düşüncesindeydim. Fakat bir üstad arıyordum. Üstadın Peygamber’in sülalesinden olması gerektiğini anlayınca uzun süre araştırdım.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: right;">حتی اثرت علی سید جلیل من ذریة رسول اللّٰه</p>
<p style="text-align: left;">/ Öyleki Allah Resulü’nün soyundan üstün bir şahsiyetle karşılaştım.</p>
<p>Dolayısıyla tefsiri yazmaya başladım. Tabii ki Kur’an’daki zorlukların bu yolla halledileceği inancıyla.”</p>
<p>Hâsılı, sadr-ı İslam’da gündemde olan bu mesele, İmamların büyük rolü hakkında bilgi vermektedir. Öyleyse hiçbirimiz bu konuyu gözardı edemeyiz.</p>
<p>Fakat benim arzetmek istediğim mevzu, bir ayeti anlamak için net biçimde burada hangi rivayetin yeraldığına bakmamız gerektiğidir. Haklarında hiçbir rivayetin olmadığı pek çok ayet vardır. Bu durumda, Kur’an etrafında ve Kur’an’da geçen temel konulara ulaşmak üzere tahkik yapmakla vazifeliyiz. Hiç tereddütsüz İmamlar (a.s) anlama yolunu bize öğretmişlerdir.</p>
<p>Fehmi b. Yesar, İmam Bâkır’a (a.s) sorar: “Peygamber-i Ekrem’in ان للقرآن ظهرا و بطنا  buyurmasındaki maksat nedir?” Yani bâtından kastedilenin ne olduğuna ilişkin meşguliyet onlar için de sözkonusuydu. Hazret şöyle buyurdu: “ظهره تنزیله و بطنه تأویله” Sonra izah etti: “Kastedilen, kimi zaman Kur’an’a yüzeysel bakmanız, yani nüzul sebeplerine dikkat etmenizdir. Kimi zaman da derinlemesine bakmanızdır. Bu da bâtındır.”</p>
<p>Bendeniz şimdi bir noktayı arzedeceğim. O da şudur ki, Kur’an’ın zâhir ve bâtın itibariyle çifte delalete sahip olmasında başlangıç noktası, tedvin edilmiş bir kitap olarak gökten inmemiş olduğudur. Bilakis yirmi yıl müddetince (kimileri Kur’an’ın yirmiüç yılda nazil olduğunu düşünür ama yanlıştır. Çünkü Kur’an’ın nüzulü bisetten üç yıl sonra başladı) “نزول نجوما و بالمناسبات” vardı. Yani ne zaman bir gelişme gerçekleşse, bir olay vuku bulsa ve o günün İslam toplumunda sorunlar ortaya çıksa, her ne sorun olursa olsun, ister siyasi, ister ilmî, ister öğretiler bakımından vs. Hz. Resulullah ve Müslümanlar, bu müşkülatın Kur’an vahyiyle halledilmesini bekliyordu. Netice itibariyle bu sorunların çözümlenmesi için ayetler geliyor veya bir münasebet ortaya çıkıyor ve onun için bir ayet nazil oluyordu. Hulasa, Kur’an muhtelif zamanlarda ve münasebetlerle nazil olduğundan ve her bir ayet belli bir cihete dönük indiğinden bu da Kur’an’ı belli bir yönle irtibatlı hale getirmiştir.</p>
<p>Bu sözün manası, Kur’an’ın “tarih” olduğudur. Oysa Kur’an tüm beşeriyet için ebediyete kadar umumi bir hidayettir. Bu mesele, Peygamber’i, filan ayetin belli bir münasebetle nazil olduğu ve o münasebetle ilişkili geldiği ama derinlemesine bakmamız gerektiğini bize ikaz etmek zorunda bıraktı. Çünkü bu ayet kendi içinde genel ve ebedî risaleti taşımaktadır. Belli bir konuda nazil olan bu ayetin belli bir sorunu çözdüğünü söyleyemezsiniz. Eğer böyle olursa İmam Bâkır’ın (a.s) “اذا لمات القرآن بموتهم” buyurduğu gibi Kur’an şimdiye dek ölmüş olurdu. Tıpkı bir doktorun bir hastalık için yazdığı reçete gibi. Bugün bir reçete yazar, yarın başka bir reçete&#8230; Daha sonra bu reçeteler hiçbir derde deva olmaz. Kur’an, o gün ortaya çıkmış mesele ve müşkülata ilaçtır. Ama o günün meselelerine ilaç olmasının yanısıra her bir sorunun içinde bir mesaj gizlidir. Hz. Peygamber, filan ayetin hangi konuda nazil olduğunu, kimi hedef aldığını, falan kişiyi, mesela Ebu Cehil’i vs. hedefe koyduğunu bilebilmek için nüzul sebeplerine başvurmamız gerektiğini, bunun tenzil itibariyle olduğunu söylemekle birlikte, bununla yetinmememiz lazım geldiğini ikaz etmektedir. Çünkü o zaman tarih kitabı olur. Aksine derinlemesine bakılmalıdır. O ayetin içinde hangi mesajın yeraldığı ve bu mukaddes kitabın ölümsüzlüğünü güvence altına alan risaletin ne olduğu idrak edilmelidir. Eğer Kur’an yüzeysel olsaydı geçmişle ilgili olurdu. Burada bir misal vermek gerekir. Bu misali çok yerde anlattım, ama zihni konuya yaklaştırmak için tekrarlamamda yarar var.</p>
<p>Kur’an ayetlerinin çoğunda şahsa hitap vardır. Bu hitabın muhatapları da belli şahıslardır. Bu zeminde birçok misal de geçmektedir. Mesela</p>
<p style="text-align: right;"> وَمَا أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ إِلاَّ رِجَالاً نُّوحِي إِلَيْهِمْ فَاسْأَلُواْ أَهْلَ الذِّكْرِ إِن كُنتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ</p>
<p>“Senden önce de ancak, kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkekleri peygamber olarak gönderdik. Eğer bilmiyorsanız ilim sahiplerine sorun.”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a></p>
<p>Bu ayetin muhatabı müşriklerdir ve ayetin nüzul sebebi, beşerden peygamber mi olacağına itiraz eden müşriklerin nübüvvet meselesinden kuşku duymasıdır. Allah bu şüpheye hem çözüm getiren, hem de iddiayı reddeden bir cevap vermiştir. Çözüm getiren cevabı başka bir ayetle vermiştir:</p>
<p style="text-align: right;"> وَقَالُواْ لَوْلا أُنزِلَ عَلَيْهِ مَلَكٌ وَلَوْ أَنزَلْنَا مَلَكًا لَّقُضِيَ الأمْرُ ثُمَّ لاَ يُنظَرُونَ</p>
<p>“Bir de dediler ki: “Ona (açıktan göreceğimiz) bir melek indirilse ya!” Eğer (öyle) bir melek indirseydik artık iş bitirilmiş olurdu, sonra da kendilerine göz açtırılmazdı. (Hemen helâk edilirlerdi.)”<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a></p>
<p style="text-align: right;"> وَلَوْ جَعَلْنَاهُ مَلَكًا لَّجَعَلْنَاهُ رَجُلاً وَلَلَبَسْنَا عَلَيْهِم مَّا يَلْبِسُونَ</p>
<p>“Ve şâyet onu melek yapsaydık, onu mutlaka erkek olarak (erkek suretinde) yapardık. Şüphe ettikleri şeyi, mutlaka onlara (gene) şüphe ettirirdik.”<a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a></p>
<p>Yani eğer bir melek gönderecek olsaydık, melek insanlarla diyalog, iletişim, karşı karşıya gelme ve konuşma imkânından mahrum olduğu için insan suretine girmek zorunda kalacak ve beşer giysisiyle örtünecekti. Böyle olsaydı bu kez de onun melek olduğunu kimin söyleyebileceğini öne sürüp şüphe edeceklerdi. Kendisi “ben meleğim” dese, “melek olduğunu nereden çıkarıyorsun” karşılığını vereceklerdi. Bu, çözüm getiren cevaptır. Reddeden cevap ise şudur: “Siz Araplar, Yahudilerle biraradasınız ve bu kesimi bilgili kabul ediyorsunuz. Öyleyse onlara sorun bakalım, peygamberleri kimlerdi.”</p>
<p>Şimdi bu ayet, aynı meseleyi izah kasdı taşımaktadır. Yani deniyor ki, “onlara sorun (فَاسْأَلُواْ أَهْلَ الذِّكْرِ)”. Şu halde sadr-ı İslam’da müşriklerin belli bir konudaki şüphesine Kur’an’ın başvuru için gösterdiği referans Ehl-i Kitap’tır, yani Yahudi ve Hıristiyanlar. Öyleyse bu konu o zamanda da çözülmesi istenen bir problemdi. Nitekim öyle de oldu. Bu ayet günümüz için bir haberdir. O zamanda yaşanmış bir olayın haberi. Fakat derinlemesine bakmayı emreden Allah Resulü ve İmamların (a.s) talimatı, bu ayetin içinde bir de mesaj bulunduğu, ayeti tarihle kısıtlamadığı ve onu bu kısıttan çıkarıp ebedileştirdiği içindir. Ben, bazı rivayetlerde “الی سبعه بطون” şeklinde geçen bâtına ulaşma meselesinde, yani ayetlerin derununda gizli mesajlara erişme konusunda hepsini tashih etmeye çalıştım. Çünkü bir ayette bir mesaj, iki mesaj, on mesaj, yirmi mesaj bulunabilir. Bu, o ayet üzerinde ne kadar dikkat sarfettiğinize bağlıdır. Nitekim Masum da, Kur’an’ın derya olduğunu buyuruyor. Ne kadar derine dalarsanız dalın dibini bulamazsınız.</p>
<p>“لا تحصی عجائب و لا تبلی غرائبه” cümlesi buna işaret etmektedir. Yani ne kadar derinleşirseniz o kadar fazla hakikate ulaşırsınız. Yani bâtınlara, çok sayıda mesajlara. Bu yaklaşımda bir sorun yoktur. Şimdi, bu ayet “zâhire bakma” diyor. Neden bakmayalım?! Burada bâtına erişmenin yolunu kurallı hale getirmeye vardık. Bu noktada bir soru yönelteceğim: Acaba Kur’an tefsirinin -tenzille irtibatlıdır- bir yasası var mıdır? Yani herkes, dilediği gibi reyle tefsir yapabilir mi?</p>
<p>Tefsir kurallı olmalıdır da tevilin, yani bâtını elde etmenin kuralı yok mudur? Uzunca bir süredir bunun kuralının ne olduğu üzerinde düşünüyoruz. Bu kanunu tedvin edilmiş biçimde ortaya koymak, tevili ve bâtını kurallı hale getirmek için çaba gösteriyoruz. Kur’an’ın gerçek bâtınına ulaşmak olan hak tevili, Bâtınîlerin tevillerinden ve mevcut (لا عن دلیل) tevillerden ayırdık. Eğer bu eksende olursa bâtına erişilmesi makbuldür, aksi takdirde kabul görmeyecektir.</p>
<p>Burada ayetin kıyafetini dikkate alıyoruz. Bu ayette (Nahl 43) müşrikler muhataptır. Bu, ayetin elbisesinden biridir. Burada bilinmesi gereken, müşriklerin<br />
“بما انهم مشرکون” (müşrik olmaları), nedeniyle mi, yoksa “بما انهم جاهلون” (cahil olmaları) nedeniyle mi ayetin muhatabı olduklarıdır. Her akıl, müşriğin “بما انه مشرک” (müşrik olması) nedeniyle bu ayetin muhatabı olmadığını kesin biçimde tanıklık eder. Bilakis bu ayetin muhatabı, “بما انه جاهل” müşriktir. Öyleyse muhatap cahildir. Ayetin manasındaki hususiyet ilga edildikten sonra elde edilen mesaj ve risalet, ayetin zâhirine nispeti tümevarım ve tümdengelim ilişkisi biçiminde olmalıdır. Mesela “ایها المشرکون ان شککتم فی امر الرسالة فارجعوا الی الیهود” ayetin zâhiridir. “لانه” tümdengelimdir. Mantık okudunuz. Ne zaman “لانه” geçiyorsa bu tümdengelimdir.</p>
<p>“لانه علی کل جاهل أن یراجع العالم فی ما لا یعلم”</p>
<p>Öyleyse bâtın-zâhir ilişkisi açıklığa kavuşmuş oldu. Netice itibariyle herşeye bâtın denilemez. Bâtın, ayetin derunundan çıkartıldığında ayetin zâhirinin harici tezahürlerinden birini oluşturduğu genel bir tümdengelimin hükmü olmaktadır. Eğer böyleyse bu yaptığın bu iş sahihtir. Eğer böyle değilse yaptığın işte halel meydana gelecektir. Her halükarda burada bu kadarının izahıyla yetindiğim daha fazla şartlar da mevcuttur.</p>
<p><strong>Rızâyî:</strong></p>
<p>Bu toplantıda Kürsü’nün sekreteryası Dr. Rızâyî, Ayetullah Ma’rifet’e teşekkür ve takdirlerini sunarak bu oturumun diğer konuğu olan Huccetulislam Reşad’ı, Üstad’ın, daha sonra devam edecek olan konuşmasının bu kısmına ilişkin görüşünü açıklamak üzere davet etti.</p>
<p><strong>Reşad</strong>:</p>
<p>Kıymetli Üstad Ayetullah Ma’rifet, zamanımızda Kur’an ilimleri sahasında Şia’nın iftiharı olmayı haketmiş bir şahsiyettir. Et-Temhid fi Ulumi’l-Kur’an gibi çok değerli ilmî eserler ortaya koyarak Kur’an alanında takdire şayan hizmetler sunmuştur. Kendisiyle birkaç yıllık ahbaplığımızdan büyük haz aldığımı ve gurur duyduğumu söylemeliyim. Araştırma Merkezimizde, özellikle de Kur’an Araştırmaları Grubu’nun oturumunda hazır bulunmasından ve bir grup muhakkikin işbirliğiyle telif aşamasında olan Dânişnâme-i Kur’anşinâsî başta olmak üzere Grub’un araştırmalarına kılavuzluk yapan ilmî katkılarından mutluyuz. Üstad Muhammed Hâdi Ma’rifet, elhak ismiyle müsemma olarak hidayet ve marifet adamıdır. İnatçılar dışında hiçkimse, Üstad Ma’rifet’in adının, bu çağda Kur’an ilimleri sahasındaki telif ve tahkiki çağrıştırdığını inkâr edemez. Bu oturum tam anlamıyla bir ders ortamı oldu. Ülkemiz insanları, ilmî boyutların, eğer yeni bir teori ve söze sahipse nasıl sabır ve engin gönüllülükle eleştiriye açık olabildiğini görmelidir. Üstelik benim gibi bir talebenin eleştirisi olsa bile.</p>
<p>Bu oturum, aslında biz medrese talebeleri için kendi naçiz eleştirel görüşlerimizi beyan edemeyeceğimiz bir ders ortamıdır. Üniversiteliler de İlimler Havzasındaki ilmî hürriyet, ilmî tevazu, ilmî ahlak ve tartışma mantığının her zaman önde ve öncü olduğunu görebilecekleri bu toplantıdan ders çıkarmalıdır. Bu oturum, özgürlük ruhu ve ilmî ahlakın medreselerde diri olduğunun göstergesidir. Kendi şöyle buyurmaktadır: Onbeş yıl bu meselenin kaygısını taşıdım. Sonunda bu çözüm yoluna ulaştım. Bu nokta çok çok değerlidir. Bu çözüm yolu eleştirilse bile. “Görüşümü değiştirdim” dese dahi bu çabanın ilmî değerinden hiçbir şey eksilmez. Çünkü kişi sorumluluk taşıyarak ve ilmî tavır içinde bir meseleyle karşılaştığında bir çözüme ulaşabilmek için onbeş yıl o konuda dert edinerek çalışır. Bu yüzdendir ki bu oturum muhtelif yönlerden gerçek manada tarihî bir ders ortamıdır.</p>
<p>Bendenizin bu toplantıda Üstad Ma’rifet’in görüşü etrafında gündeme getireceğim şeyler, daha ziyade, teorinin açıklamasına ilaveten ve bazı boyutların mercek altına alınması için kendisinin biraz daha fazla izahatta bulunması kasdıyla olacaktır. Göstereceğim cesaretten Üstad’ın huzurunda peşinen özür diliyorum.</p>
<p>Üstad’ın teorisi ve et-Tefsiru’l-Esriyyi’l-Câmi kitabında ifade edilen görüş, çeşitli açılardan üzerinde durmaya değerdir. Bu oturumun tanıdığı fırsat ölçüsünce bunların bir kısmına değineceğim.</p>
<p>Birincisi, kendisi tefsiri lugat ve ıstılah olarak şöyle açıklamaktadır:</p>
<p style="text-align: right;">“التفسیر مأخوذ من فسر بمعنی ابان و کشف و اصطلحوا علی ان التفسیر. هو ازاحه الابهام عن التعبیر المشکل حیثما ابهم فی افاده المراد”</p>
<p>Daha sonra şunu eklemektedir:</p>
<p style="text-align: right;">“فالتفسیر محاوله لکشف المعنی و بذل الجهد لازاله الخفاء عن وجه المشکل من الآیات<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[5]</sup></a>”</p>
<p>Tevil konusunda da iki boyutlu bir tanım getirmiştir. İfade şöyledir:</p>
<p style="text-align: right;">“و التأویل مأخوذ منالأول بمعنی الرجوع لیکون التأویل ارجاعا. اما الی الوجه المقبول کما فی باب المتشابهات او الی فحوی الآیة العام بعد عدم صحه الاقتصار علی الظاهر الذی یبدو خاصا حسب التنزیل”<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[6]</sup></a></p>
<p>Sonra şunu vurgular: Tevilin birinci kısmı tefsirin bir çeşididir. Ama ikinci kısmı, lafzın gerisinde gizli, zâhiren ve tenzil itibariyle özel olan genel mananın açıklanmasından ibaret olması bakımından tevildir.</p>
<p>Üstad ikinci manada tevili, tenkıh-i menât<a href="#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a> ve sözün manasını genelleme kabul etmektedir. Bâtın ve tevil hakkındaki görüşünü açıklamak için kullandığı istidlallerin tamamı, tevilin bu ikinci manasına dayanmaktadır.</p>
<p>Burada akla gelen soru veya sorun, acaba tevilin ikinci manasının da bir tür tefsir olup olmadığıdır. Acaba Hak Teâla bu genel anlamı mı murad etmiştir, yoksa biz mi bunu metne dayatıyoruz? Bizim vahyin metnine böyle bir şeyi dayatmadığımız kesindir ve hiç tereddütsüz Bâri-yi Teâla’nın muradındaki manayı keşfediyoruz. Biz, tenzil manasının harici tezahürlerinden birini oluşturduğu gerçek ve genel olanı keşfetmek niyetindeyiz. Nitekim sözünün devamında Şâtıbî’nin görüşünün doğru olduğunu belirterek şöyle der:</p>
<p style="text-align: right;">“البطن هو الفهم عن اللّٰه لمراده”<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[8]</sup></a></p>
<p>Yukarıdaki noktalara ilaveten Üstad, tevili, sözün ilintili medlulü cümlesinden kabul etmiş ve şöyle buyurmuştur: Tevil, ayetin dikkate aldığı mananın aşikâr olmayan delaletle açıklanmasıdır. Ama onu anlamak derinlemesine bakışa muhtaçtır. Bu, “tefsir”in hususiyetinin de -tef’il babının veznine dayanarak- Kur’an’daki manaları keşfetmek için çaba göstermede abartı ve kuvvetle odaklanma kabul edilmesi durumundadır.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a></p>
<p>Bu noktaların bütünü gözönünde bulundurulduğunda öyle anlaşılıyor ki, tevilin yorumu, tevilin tefsire, doğal olarak da bâtının zâhire irca edilmesi olacaktır. Çünkü tefsir, aralarında ilintili delaletin de bulunduğu üçlü delaletten birine dayanma yolundan başkasıyla mı oluşuyor? Acaba tevilin ilintili delalete irca edilmesi, tevilin tefsire havale edilmesi, sonuçta da tevilin iptal edilmesi anlamına gelmeyecek midir?</p>
<p>İkincisi, Üstad Ma’rifet, bâtınlara sahip olmayı, teville tenkıh ve genelleme yaptığımız ve umumi mana çıkardığımız belli durumlarda ve münasebetlerle nazil olmuş ayetlerle sınırlıyor. Ama Kur’an’ın bâtın ve zâhirini sözkonusu eden rivayetlerin büyük bölümü belirtisiz<a href="#_ftn10" name="_ftnref10">[10]</a> lisanla nefy siyakında söylenmiştir. Kitabın 30. sayfasında nakledilmiş haber gibi:</p>
<p style="text-align: right;">&#8220;.ما فی القرآن آیة الا و لها ظهر و بطن&#8221;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yine Emirulmüminin’in sözünde geçtiği gibi:</p>
<p style="text-align: right;">“إنی سمعت رسول اللّٰه (ص) یقول: لیس من القرآن آیة الا و لها ظهر و بطن”<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[11]</sup></a></p>
<p>Nefy siyakında belirtisiz söyleyişin umum ifade etmeye yönelik olduğunu biliyoruz. Hz. Emir’in (a.s) mübarek lisanından dökülen Nebevî kelam, “ظهر و بطن”ın, Kur’an ayetlerinin tamamını kapsama özelliğine sahip olduğuna açıklıkla ortaya koymaktadır. Bu da, Kur’an’ın bazı ayetlerinin değil, hepsinin tevil edilebilir bâtınî manalar içerdiği anlamına gelmez mi?</p>
<p>İlaveten, acaba Kur’an ayetlerinin tamamı, Üstad’ın buyurduğu mana ve metodla tevil edilebilecek belli durumlar için ve özel münasebetlerle nazil olmamış mıdır?! Kur’an ayetlerinin hepsi, tevili, kendisinin dile getirdiği mana ve mantıkla yansıtmakta mıdır? Mesela tathir ayeti veya mübahele ayeti ve benzerleri tenkıh edilip genelleştirilebilir mi? Yoksa bütün ayetler mi tenkıh edilip genelleştirilmek üzere belli bir nüzul sebebine sahiptir ve vakıa eksenlidir?</p>
<p>Üçüncüsü, müteşabihler, sadece tevil güzergâhında neyi kastettikleri anlaşılıp bilinebilecek tevile muhtaç ve bâtın sahibi ayetler cümlesindendir. Acaba müteşabih ayetler, teşabüh durumundan çıkarıp muhkem hale getirebilmek için teville mananın halis hale getirilip<a href="#_ftn12" name="_ftnref12">[12]</a> tenkıh-i menât ile genelleştirilecek belli örnekler ve münasebetlerle nazil olmuş durumlara atfedilebilir mi? Tevil eğer Üstad tarafından iki anlam veya kısımdan başka şey olarak gözönünde bulundurulmuyorsa müteşabihin tevili iki manadan hangisine girmektedir? Müteşabihlerin tevili Üstad’ın önerdiği anlamlardan hiçbirine uymuyor görünmüyor mu?</p>
<p>Dördüncüsü, rivayetlerin çoğu -Üstad da bunların bir kısmını kitabında nakletmiştir- kendisinin de açıkladığı gibi zâhir ve bâtın, tefsir ve tevil konusuna delalet etmiyor. Bilakis kimisi üstelik Üstad’ın görüşünü reddediyor.</p>
<p style="text-align: right;">“ظهره تنزیله و بطنه تأویله”</p>
<p>Buyuran İmam Bâkır’ın (a.s) sözünde teville ilgili tercih edilen manaya hiçbir şekilde delalet yoktur.</p>
<p>Bazı rivayetlerin, zâhiri tenzil manasında ve bâtını tevil manasında kabul ettiği doğrudur. Ama tevilden muradın, sözü tarihsel, coğrafi donatılarla süslemek, manayı halisleştirip tenkıh-i menât yapmak olduğuna işaret edilmemiştir. Üstad istişhad babının 49. sayfası ve devamında, kastettiği manaya şahitlik etmeyen birtakım rivayetler nakletmiştir. İmam Sâdık’ın (a.s) “mizan”ın manasını soran soruya verdiği cevap tevil değil, tefsir ve şerh olabilir. Tevil bile olsa Üstad’ın kastettiği manada tevil değildir.</p>
<p>“وَلَا تُخْسِرُوا الْمِيزَانَ” ayetinin “اطیعوا الامام و لا تبخسوه من حقه” ile tefsir edilmesi, ayetin genellendiği anlamına mı gelir? Acaba İmam (a.s), önce “mizan”ı genelleştirip onun asrındaki özel manayı halisleştirdi de, sonra Masum İmam’a itaate mi atfetti? Yoksa “mizan” kelimesini genelleştirmeksizin aynen imam anlamında mı kabul etti? Acaba “adl” manasındaki “kıst” özel bir anlama gelmektedir de Emirulmüminin manasında genel bir anlam mı taşımaktadır? Genel bir anlam farzederek mecburen onun için çok sayıda harici tezahürü kastedip sonra da kelimeyi başka bir özel anlama hamletmekte çekilen tevilin manasını açıklarkenki bunca sıkıntı gerekli midir, hatta doğru mudur? Bilakis bazen genel ve kapsayıcı rivayetlerin lisanıdır ama tevile sıra geldiğinde özel anlamla amel edilmiştir.</p>
<p style="text-align: left;">Örneğin  “مسؤولون عن ولایة علی” şeklinde tevil edilmiş “وَقِفُوهُمْ إِنَّهُمْ مَسْؤُلُونَ” ayeti gibi (a.g.e., s. 50). “فَمَن يَأْتِيكُم بِمَاءٍ مَّعِينٍ”, yani “یأتیکم بعلم الامام”</p>
<p>Üstad şöyle buyurmuştur: “مَاءٍ مَّعِينٍ, faydalı ilim için istiaredir.” Acaba istiare, ilintili medlülden midir, yoksa kendisinin bâtın ve tevilin manasına ilişkin görüşüne delalet edebilmesi için mananın genelleştirilmesi, halis hale getirilmesi ve tenkıh edilmesi mi?!</p>
<p>Aynı şekilde İmam Sâdık’ın (a.s) “علمه الذی یأخذه عمن یأخذه” manası verdiği “فَلْيَنظُرِ الْإِنسَانُ إِلَى طَعَامِهِ” ayeti, ifade ettiği mana bakımından, genelleştirme ve halis hale getirme teorisine nasıl uygulanabilir? Nazariye ve kural, bütün durumlarda doğrulanabilir ve uygulanabilir olmalıdır. Ravi, Masum’a ayetin manası bahsinde bir soru sorduğunda bir cevap işitiyor. Bir kez daha sorduğunda başka bir cevap alıyor. Üçüncü soruda ise üçüncü bir cevap. Ravinin, Hazret’e, “Aynı ayetin manasına dair size birkaç kez soru sordum, her defasında başka bir cevap verdiniz. Neden?” sorusuna cevaben İmam şöyle buyurmuştur: “Bana yetmiş kere de sorsan yeni bir cevap işiteceksin. Çünkü Kur’an’ın bir bâtını vardır. Her bâtının da bir bâtını&#8230;” Acaba İmam’ın (a.s) her defasında ifade buyurduğu cevaplar, genel ve külli örnekler midir ki, İmam’ın tenkıh-i menât yaptığı ve genel manayı çıkartarak her defasında onun örneklerinden birini soruya cevap olarak aktardığı söylenebilsin?!</p>
<p>Beşincisi, bizzat Üstad’ın da bugünkü tartışmada işaret ettiği gibi, rivayetlerin lisanında Kur’an’ın “سبعة ابطن” ve “سبعین بطن”<br />
sahibi olduğu geçmektedir. Eğer tevil, manayı tarihsel ve coğrafi giysi ve kalıplardan halis hale getirip genel ve külli bir çıkarıma varmaksa acaba bu rivayetler, yetmiş bâtının, bir ayetten yetmiş genel mana elde edilebileceği anlamına geldiğini mi söylemektedir? Özellikle de yetmiş kelimesini çokluğun simgesi kabul edersek bâtınî anlamlar yediyüz anlama baliğ olacaktır. Nitekim rivayetlerin lisanı, ayetlerin tamamının böyle bir kabiliyet taşıdığını ifade eder tarzdadır.</p>
<p>Altıncısı, Üstad, haklı olarak tevilin Masumlarla sınırlı olmadığını vurgulamaktadır. Aynı şekilde kendi görüşünü açıkladıktan sonra bâtını teşhis etmek ve ayetlerin bâtınını anlamak, yani tevil yapmak için kimi kural ve kriterler açıklamaktadır. Bu kuralların sayısı -kendisinin buyurduğuna ve başkalarından aktardığına göre- beş kaideyi aşmıyor. Eğer bâtın ve tevilden murad, onun buyurduğu şeyse ve eğer beş basit kuralla bâtını anlamak ve tevili kullanmak mümkünse, bu durumda neden Kur’an ve hadisler tevilin konumu ve tevil yapmanın liyakatı konusunda bu kadar abartıya kaçmıştır? Böylesine basitçe ve kolaylıkla gerçekleşebilen bir işin, neden Allah’a ve râsih olanlara -rivayetlere göre bunun harici tezahürü Ehl-i Beyt İmamlarıdır- mahsus olduğunda ısrar edilmiştir? Buradan, bâtının sandığımız ve tevilin tahmin ettiğimiz gibi bir şey olmadığı anlaşılıyor.</p>
<p>Yedincisi, merhum Âhund da Kifaye’de “استعمال اللفظ فی اکثر من معنی” bahsinde ihtimal olarak şöyle buyurmuştur: “Belki de ilintili manalara delalet, metnin bâtınlara sahip olmasıyla aynı şeydir.” Ama hemen ardından bu konudaki tereddüdünü belirtmiştir. Şimdi soru şudur: Eğer bâtından murad, halis hale getirilmiş mana ve tevilden amaç da ilintili anlamı keşfetmekse bâtın ve tevil Kur’an’a mahsus olmayacaktır. Çünkü ilintili anlama sahip olmak ve lafzın ilintili manada kullanılması söze ve vahye mahsus değildir. Yine özel tanımıyla tevil, genel ve tenkıh-i menât manasıyla Allah’ın kelamına indirgenecek özellikte değildir. Bu sıfat her kelamda bulunabilir ve herkesin sözünü -bir münasebete sahip olduğu takdirde- çağının giysilerinden, kişisel kalıplardan ve harici tezahürlerinden arındırmak ve tenkıh-i menât yapıp manasını genişletmek mümkündür. Çünkü rivayetler ve ayetler, zâhir ve bâtına sahip olmayı vahiy ve şeriat metinlerinin özellik ve hasletlerinden kabul etmiştir. Bâtınlı olma hali ve tevil konusu o kadar önemli bulunmuş ve bu babta o kadar çok söz söylenmiştir ki, bahsin kendisi itikatların tartışma meydanı ve görüşlerin çarpışma alanına dönüşmüştür. Bunlardan biri de Üstad Ma’rifet’in görüşüdür.</p>
<p>Kur’an’ın özelliklerinden bâtın olma hali ve tevil de Kur’an’daki öğretilerin katman veya katmanlarını anlamaya özgü metod ve tekniktir. Aksi takdirde muhterem Ayetullah Ma’rifet’in buyurduğu anlamda bâtınlara sahip olmak ve tevile dayalı anlama metodu Allah’ın vahiy metnine münhasır değildir. Bu durumda babın rivayetleri de mevzu olma değerini ve önemini kaybedecektir.</p>
<p>Sekizincisi, bir teori, ilmî tenkit ve yanlışlamayla rakip teorileri sahneden çıkmaya zorladığı zaman kuvvetli ve sürekli bir mesnede dayanabilir. Üstad Ma’rifet bâtın, zâhir ve tevil babındaki görüşlerin hiçbirini tenkit edip yanlışlamamıştır. Mesela Allame Tabâtabâî’nin “el-Mizan”ın üçüncü cildinde ve “Kur’an der İslam”da zikrettiği nazariyesinin, bir kenara bırakmamızı ve durumlara uymamanın yanısıra pratikte bâtını inkar ve tevili red anlamına gelen başka bir görüşü onun yerine geçirmemizi gerektirecek ne sorunu vardır?! Sözün sonunda tekrar sergilediğimiz cesaret nedeniyle Üstad Ma’rifet’ten ve bu kıymetli ilmî mahfilde hazır bulunan, diğer üstatların, hususen de muhterem Bâbâyî beyefendinin huzurunda affımı istirham ediyorum.</p>
<p><strong>Rızâyî</strong>:</p>
<p>Hüccetulislam ve’l-müslimin Dr. Reşad’ın konuşmasından sonra Dr. Rızâyî, Üstad Bâbâyî’yi konuşmasını yapmak üzere davet etti.</p>
<p><strong>Bâbâyî</strong>:</p>
<p>Bismillahirrahmanirrahim. Sözün başında Üstad Ma’rifet’in Kur’an ilimleri sahasında sarfettiği emeğe teşekkür etmem gerekir. Allah Teâla’dan kendisi için Kur’an-ı Kerim alanına hizmet ve Ehl-i Beyt (a.s) mektebine destek yönünde her gün artacak başarılar temenni ediyorum. Kur’an’ın bâtınını tarif ederken ortaya koyduğu nazariye etrafında göze çarpan bazı noktaları şu şekilde ifade edebiliriz:</p>
<ol>
<li>Üstad’ın Kur’an-ı Kerim’in bâtınını açıklamayı kurala bağlı görmesi, keyfe ve istihsana dayalı tevilleri reddetmesi doğru bir tutumdur, makbuldür ve bu nazariyenin kuvvetli noktasıdır.</li>
<li>Bâtının, “ayetlerin muhtevasından çıkartılan kuşatıcı genel anlam”<a href="#_ftn13" name="_ftnref13">[13]</a> şeklindeki tarifi, kapsayıcı ve dört başı mamur bir tanım değildir. Bu konuda külli anlayışların ifade edilmesi uygun bir ifade biçimi olmamaktadır. Çünkü çoğu ayette kuşatıcı genel anlam ve külli anlayış, ayetlerin lafzının umum oluşundandır veya mutlaklığın icabıdır ve ayetlerin zâhirlerinden sayılmaktadır, bâtınından değil. Örnek vermek gerekirse, kendisinin Kur’an’ın bâtını için misal olarak zikrettiği<a href="#_ftn14" name="_ftnref14">[14]</a> hums ayetinde “غنم”in “غرم” mukabilinde<a href="#_ftn15" name="_ftnref15">[15]</a> ve “غنم الشیء” ifadesinin de “فاز به” (ona ulaştı, onu elde etti) manasında kullanıldığı<a href="#_ftn16" name="_ftnref16">[16]</a> gözönünde bulundurulur ve “ما”nın mutlaklığı ile “من شیء”in<br />
genelliği hesaba katılırsa “انما غنمتم من شیء”<br />
cümlesinin umumi ve kuşatıcı mana ifade ettiğine tereddüt kalmayacak, insanın elde ettiği her faydayı (ister savaş, ister başka şeyden) kapsayacak ve bu ayet, insanın, elde ettiği her faydanın humsunu ödemesinin vacip olduğuna aşikâr biçimde delalet edecektir.</li>
</ol>
<p>Netice itibariyle humsun vacip oluşu, savaş dışında kazanç, ticaretler vs. gibi şeylerden elde edilen faydalar, bu ayetin zâhir medlulüdür. Kendisinin ifade ettiği gibi ayetin tevili ve bâtınî manası değildir. Kendi iddiasını teyit etmek üzere aktardığı rivayet ise bu iddiaya delalet etmemek bir yana -çünkü o rivayette ayetin tevili ve bâtınından bahseden hiçbir söz yoktur-, aksine muhataplarına mutlak olarak ganimetler ve faydaların humsunun vacip olduğunu açıklarken bu ayet-i kerimeye istinat etmesi nedeniyle ayetin bu genel hükme delaleti zâhir olmaktadır. İmam Sâdık’tan (a.s) nakledilen diğer bir rivayette bu ayet hakkında sorulan soruya cevaben şöyle buyurulmuştur:</p>
<p>“هی و اللّٰه الافادة یوما بیوم”<a href="#_ftn17" name="_ftnref17">[17]</a> (Allah’a yemin olsun ki, bu ayet[in mevzusu] her gün kazanç elde etmektir).</p>
<p>Bu da genel ve kuşatıcı mananın ayet-i kerimenin zâhiri olduğunu teyit etmektedir. Muhakkik fakih Mukaddes Erdebilî de (rh), zâhirinden her ganimette humsun vacip olduğu anlaşılmış ve ganimetin de lugatta, hatta örfte fayda manasında kullanıldığı bu ayeti beyan ettikten sonra sözkonusu rivayetin bu genel manaya işaretini belirtmiştir.<a href="#_ftn18" name="_ftnref18">[18]</a></p>
<p>Şeyh Tûsî, bu ayetin izahında, “ashabımız (Şia) nezdinde, kazanç, ticaret kârı, hazine, madenler, dalış vs. gibi şeylerden elde edilen her faydada hums vaciptir” dedikten sonra şöyle buyurur: “Bu ayet o konularda humsun vacip olduğuna delil gösterilebilir. Çünkü onların hepsine ganimet adı verilmektedir.”<a href="#_ftn19" name="_ftnref19">[19]</a> Tabersî de (rh) bu ayeti, o şeylerde humsun vacip olduğuna delil göstermenin imkânını beyan ettikten sonra şöyle buyurmuştur: “Çünkü lugat örfünde o şeylerin tümüne ganem ve ganimet adı verilir.”<a href="#_ftn20" name="_ftnref20">[20]</a></p>
<p>Ehl-i Sünnet’in meşhur müfessiri Kurtubî de, her ne kadar Ehl-i Sünnet’in icmasına istinat ederek ayeti savaş ganimetlerine tahsis etmişse de, “Ganimet lugatta, bir şahsın veya toplumun emek sarfederek elde ettiği şeydir.”<a href="#_ftn21" name="_ftnref21">[21]</a> İzahını vermiş ve şöyle itiraf etmiştir: “Lugat, bu tahsisi icap ettirmez.”<a href="#_ftn22" name="_ftnref22">[22]</a> Ayetullah Hoî de (rh) bu ayetin, humsun mutlak manada fayda için vacip olduğuna delaletini açıklarken şöyle buyurmuştur: “غنم kelimesi, ayet-i mübarekede geçtiği şekliyle ربح (kâr etti) ve استفاد (fayda sağladı) vs. ile eşanlamlıdır. Bu durumda mutlak faydayı kapsar ve savaşa tahsis edilmesi hiçkimse tarafından vehmedilmemiştir. Belki شیء tabirinde bu genellemeye ve kârdan bir شیء’in doğruladığı herşeyde humsun sabit olduğuna işaret etmektedir. O şey, savaş ganimetlerine uygun düşmeyen bir dirhem gibi çok az bile olsa böyledir. Bu ayetten önceki ve sonraki ayetlerde savaştan bahsedilmesinin bu genellemeye herhangi bir aykırılığı yoktur. Çünkü mevzunun, hakkında geldiği hükmü tahsis için olmadığı aşikârdır.”<a href="#_ftn23" name="_ftnref23">[23]</a></p>
<p>Üstadın bu oturumdaki izahatından çıkan sonuç şudur ki, ona göre ayetlerin ilintili medlulü ile tenkıh-i menât ve hususiyetin atılmasıyla ayetlerin muhtevasındaki delaletten anlaşılan mana, Kur’an-ı Kerim’in bâtın anlamadır. Hâlbuki bu tür manalar, fakihlere ve usül ilminin âlimlerine göre kelamın zâhiri olmaktadır.</p>
<p>Dolayısıyla bu nazariyede Kur’an’ın bâtını olarak tanıtılan şey, ya ayetlerin umum ve mutlaklığından elde edilen konudur, ya ayetlerin ilintili medlulüdür ya da muhtevanın delaletinden, tenkıh-i menât ve hususiyetin atılmasıyla ayetlerden anlaşılan anlamdır. Neticede bütün bu anlamlar Kur’an-ı Kerim’in zâhirine aittir, bâtınına değil.</p>
<ol start="3">
<li>Kur’an-ı Kerim’de bâtının varolduğuna ana delil rivayetlerdir. Gerçi bazı ayetlerden de Kur’an’da bâtının varlığı anlaşılabilmektedir.<a href="#_ftn24" name="_ftnref24">[24]</a> Fakat bâtının varlığı konusunda sağlam bir delil mevcut değildir. Yani eğer rivayetler bâtına delalet etmeseydi ayetlere dayanarak Kur’an’da bâtının bulunduğunu söylememiz müşkül olacaktı. Önemli rivayetler Kur’an-ı Kerim’de bâtının varlığına delil oluşturduğundan Kur’an’daki bâtının ne olduğunu ve mahiyetini anlamak için bu rivayetlerin nasıl tanımlanabileceğini kavramak gerekmektedir. Kur’an-ı Kerim’i açıklamada sahih olan nazariye, rivayetlerle bağdaşan ve onlarla uyum içinde olandır. Üstad’ın teorisi bazı yönlerden (aşağıda sıralanacaktır) rivayetlerle bağdaşmamaktadır:</li>
<li>a) Rivayetlerden anlaşıldığına göre Kur’an ayetlerinin her birinin, hatta her harfin zâhir ve bâtını vardır. Mesela Fudayl’ın muteber rivayetinde, Kur’an ayetlerinin her birinin zâhiri ve bâtını bulunduğu meselesi kesin ve tartışmasız<a href="#_ftn25" name="_ftnref25">[25]</a> sayılmıştır. Zâhir ve bâtın konusunda soru sorduğunda İmam Bâkır (a.s), her ayetin zâhiri ve bâtını bulunduğunu reddetmeksizin bu ikisinin manasını açıklamıştır.<a href="#_ftn26" name="_ftnref26">[26]</a> Allah Rasulü’nden (s.a.a), Kur’an’daki harflerden her birinin zâhiri ve bâtını olduğu rivayet edilmiştir.<a href="#_ftn27" name="_ftnref27">[27]</a> Kur’an harflerinden her birinin, hatta her ayet için, o harf veya ayetin zâhiri ve bâtınının, aşikâr ve gizli tezahürlerinden olduğu bir genel anlam ve kapsayıcı mana tasavvur edilebileceği de açıktır. O halde Kur’an’ın bâtını, Üstad’ın beyan buyurduğundan başka bir şeydir. Zira o mana, Kur’an’daki bütün harfler ve hatta tüm ayetler için tasavvur edilememektedir. Sözkonusu rivayetlerin, Kur’an’daki ayetlerin çoğunda bâtın bulunduğunu kastettiğini söylemek o rivayetlerin zâhirine aykırı, hatta nassına muhaliftir.</li>
<li>b) Rivayetlerde ayetler için beyan edilen bâtınî manaların çoğu bu tarifin kapsamına girmiyor. Çünkü ayetlerden soyutlanan ve o anlamlara uyan kapsayıcı genel bir mana göze çarpmıyor. Mesela İmam Sâdık’ın (a.s) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Kur’an’ın zâhiri ve bâtını vardır. Allah’ın Kur’an’da haram kıldıklarının tümü, zâhirdir [Kur’an] ve onun bâtını eğri önderlerdir. Allah’ın Kur’an’da helal kıldıklarının tümü de zâhirdir [Kur’an] ve onun da bâtını hak önderlerdir.”<a href="#_ftn28" name="_ftnref28">[28]</a></li>
</ol>
<p>Kur’an’ın haramları ve eğri önderler ile Kur’an’ın helalleri ve hak önderleri kapsayan genel anlam ve kuşatıcı mana nedir? Abdullah b. Sinan’ın Sahih’inde “ثُمَّ لْيَقْضُوا تَفَثَهُمْ”<a href="#_ftn29" name="_ftnref29">[29]</a> cümlesinde zâhir, bıyığı kısaltmak ve tırnakları kesmek ama bâtın, imamla buluşmak olarak tefsir edilmiştir.<a href="#_ftn30" name="_ftnref30">[30]</a> Oysa ayet için, o iki mananın her birinin tezahürünü oluşturduğu bir genel anlam tasavvur etmek zordur. Allame Meclisî, bu hadisin şerh ve açıklamasında kirlerin giderilmesini kapsadığını belirtmiş ve kirlerin iki kısım olduğunu buyurmuştur:</p>
<ol>
<li>Bedensel ve zâhirî</li>
<li>Ruhsal ve bâtınî. İmamı ziyaretle ruhsal kirler bertaraf olur.<a href="#_ftn31" name="_ftnref31">[31]</a> Fakat biraz daha dikkat ettiğimizde bu açıklamanın sorunu çözmediğini anlıyoruz. İmamı ziyaret ruhsal kirliliğin bertaraf olmasının sebebi olabilir, kendisi değil. Eğer İmamla buluşmak kapsayıcı mananın tezahürü olsaydı müşkül hallolurdu. Fakat onun tezahür etmesinin sebebidir, tezahürün kendisi değil. Müsamahalı davranıp Üstad’ın açıklamasını kabul etmenin mümkün olabileceği söylenemez. Çünkü Masum İmamların (a.s) sözleri konu olduğunda müsamaha caiz değildir. Faraza bu rivayete dayanarak kapsayıcılık tasavvur edilse bile kesinlikle rivayetlerin çoğunda kapsayıcılık tasavvur edilemeyecektir. Abdullah b. Sinan’ın İmam Sâdık’tan (a.s) aktardığı başka bir rivayette “bismillahirrahmanirrahim”deki harflerin bâtınî ve sembolik manası açıklanırken şöyle nakledilmiştir:</li>
</ol>
<p>“Ba” Allah’ın pahasıdır (ışıltı, güzellik, azamet, kemal); “sin” Allah’ın senasıdır (aydınlık, yücelik ve yükseklik); “mim” Allah’ın mecdidir (büyüklük ve izzet). Bazılarının rivayetine göre de Allah’ın mülküdür (hükümranlık).”<a href="#_ftn32" name="_ftnref32">[32]</a></p>
<p>Oysa “بسم”in zâhir manasını ve bu anlamlar ile sembolleri kapsayan genel anlam tasavvur edilmiş değildir. Kur’an’daki diğer bazı kelimelerin harflerinin manasını ve surelerin baş tarafındaki mukattaa harflerinin anlamını açıklarken de bu kabil rivayetlerden çokça nakledilmiştir.<a href="#_ftn33" name="_ftnref33">[33]</a> Hepsini zikretmek sözü uzatacaktır. Gerçi bütün bu rivayetlerin senedi sahih değildir. Ama bu rivayetlerin çok sayıda nakledildiği ve içlerinden bazılarının senedinin kuvvetli olduğu hesaba katılırsa tamamına kayıtsız kalmak mümkün olmamaktadır. Bu durumda Kur’an’ın bâtını, sözkonusu rivayetlerde zikredilen manaları kapsamayacak ve tüm o rivayetlere kayıtsız kalmaya yolaçacak biçimde tarif edilemez.</p>
<ol>
<li>c) Genel mana ve külli anlayış, birçok ayette ilimde derinleşmemiş olanlar için de anlaşılabilir bir şeydir. Hâlbuki Fudayl’ın muteber rivayetinde Kur’an’ın bâtınına, onun tevili olarak mana verilmiştir.<a href="#_ftn34" name="_ftnref34">[34]</a></li>
</ol>
<p>“ وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلاَّ اللّٰهُ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ”<a href="#_ftn35" name="_ftnref35">[35]</a> cümle-i kerimesinde tevil ilmi, ilimde derinleşenlere (Peygamber ve Masum İmamlar) özgü ve bunların dışındakilerin ilmî yeterliliğinin ötesinde bir şey olarak tanıtılmıştır. Bu rivayet ve ayetten çıkan sonuç şudur ki, Kur’an’ın tevili ve bâtınî manaları, ilimde derinleşenler için de anlaşılabilir olan manalardan başkadır.</p>
<ol>
<li>d) İmam Ali’den (a.s) nakledilmiş bir rivayette şöyle buyurulmaktadır:</li>
</ol>
<p>“İstesem Fatihatu’l-Kitab’ın (Hamd suresi) tefsiriyle yetmiş deveyi yükleyebilirim.”</p>
<p>Yani bu sureyi tefsir ederken yetmiş deve yükü hacminde meseleyi izah edebilirim. İbn Abbas’ın şöyle dediği nakledilmiştir:</p>
<p>“Bir gece Ali b. Ebi Talib (a.s), bir saat “el-Hamdu”nun elif harfinin tefsirine, bir saat lâm harfinin tefsirine, bir saat ha harfinin tefsirine, bir saat mim harfinin tefsirine dair konuştu. Gün ağarırken bana dal harfinin tefsirini anlatıyordu.”<a href="#_ftn36" name="_ftnref36">[36]</a></p>
<p>Yine Hazret’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:</p>
<p>“İstesem ‘bismillah’ın şerhine dair kırk deveyi yükleyebilirim.”<a href="#_ftn37" name="_ftnref37">[37]</a></p>
<p>Saduk’un Tevhid’inde uzun bir rivayette İmam Bâkır’dan (a.s) aktarıldığına göre, Hazret, “el-Samed”in harflerinin işaret ettiği şeyleri açıkladıktan sonra şöyle buyurmuştur:</p>
<p style="text-align: right;">“لو وجدت لعلمی الذی اتانی اللّٰه عز و جل حمله لنشرت التوحید و الاسلام و الایمان و الشرایع من الصمد”<a href="#_ftn38" name="_ftnref38"><sup>[38]&#8221;</sup></a></p>
<p>Bu rivayetlerde işaret edilmiş tefsir ve ilmin Kur’an-ı Kerim’in bâtınî tefsiri ve manası olduğu açıktır. Bu nazariyede Kur’an’ın bâtını ve tevili için beyan edilen tarif ise Kur’an’ın bu tür tefsirlerini ve bilgilerini kapsamamaktadır. Çünkü ayetlerden genel bir anlam çıkarmakla Kur’an’ın bu kısım bilgisine ulaşılamaz.</p>
<p>Bu açıklama aracılığıyla, Kur’an’ın bâtınının bu teoride tanımlanmış anlam olamayacağı sonucuna varıyoruz. Eğer bu anlamı, Kur’an’ın anlam mertebelerinden gizli olanını ifade ettiği gerekçesiyle Kur’an’ın bâtınî anlamlarından biri kabul ediyorsak, onu, bu nazariyede beyan edilmiş anlamıyla Kur’an’ın bâtınına münhasır görmek mümkün değildir.</p>
<p><strong>Rızâyî:</strong></p>
<p>Bâbâyî’nin konuşmasından sonra Dr. Rızâyî, muhterem Üstad’ın cevap vermesi için bazı soruları kendisine yöneltti. Şöyle dedi: Daha önce Üstad’ın dikkatine arzedilen görünmez ilintili delaletin, lafzın zâhirî delaletinden olduğu söylenebilir. Kendisi de bu meseleyi çokça vurguladığına göre, dolayısıyla burada zâhir ve bâtın arasındaki sınırı açıklığa kavuşturmak amacıyla daha fazla izah verilmesine ihtiyaç vardır.</p>
<p>Diğer nokta, Bihar’ın 92. cildinde Allame Meclisî, Kur’an’ın mukattaa harfleri ve sembollerine işaret eden bazı rivayetlere yer vermesidir. Üstad ise et-Tefsiru’l-Esriyyi’l-Câmi kitabında mukattaa harflerini Allah ile Peygamber (s.a.a) arasında şifre olarak kabul etmiştir. Eğer böyleyse ve eğer bütün ayetlerin bâtın sahibi olması gerekiyorsa bu durumda bu rivayetler ne yapılacaktır? Acaba mesaja dayalı genel kurallar mukattaa harflerinden elde edilebilir mi?</p>
<p>Yine bir diğer konu da, Bihar’ın 92. cildinde, vasilerden başka hiçkimsenin Kur’an’ın zâhir ve bâtınından haberdar olduğunu iddia edemeyeceğine ilişkin birtakım rivayetlerin geçmesidir. Dolayısıyla zâhir ve bâtın bahsini vasilerle sınırlı gören rivayetler Üstad’ın ifade buyurduklarıyla nasıl bağdaşabilir? Hâlbuki Üstad’ın söylediklerinden çıkan sonuç, hususiyeti ilgayı herkesin yapabileceği olmaktadır. Ama bu, vasilerden başkasının zâhir ile bâtını biraraya getirmeye güç yetiremeyeceğinin anlaşıldığı rivayetlerle nasıl uzlaştırılabilir? Acaba Üstad Reşad’ın buyurduğu gibi söyleyemez miyiz: Bâtının aşamaları, anlamları ve mertebeleri vardır ve bahsin bir mertebesi ilintili delaletse de daha derin olanı Masum’a mahsustur. Eğer rivayetler arasında böyle bir uzlaşma sağlanabilirse acaba bu, kabul edebileceğiniz bir anlayış olur mu? Özellikle de 92. ciltte tevilin kapısının bulunduğu ve o kapıdan girmek gerektiğini söyleyip tevili anlama kapısının İmamlar (a.s) olduğuna işaret eden rivayetler varken.</p>
<p>Bu rivayetleri, Üstad’ın ifade buyurduğu ve “بطنه تأویله و ظهره تنزیله منه ما قد معنی ما لم یکن یجری کما تجری الشمس و القمر” gibi bazıları gerçekten Üstad’ın görüşüne tam manasıyla delalet eden rivayetlerle yanyana koyarsak (Sayın Reşad’ın görüşünün aksine) muhterem Üstad’ın açıklamalarına tamamen mutabık olacaktır. Fakat vasilerin delaletini sözkonusu eden veya tevil ve bâtın bahsinin kapısını açıklayan bir grup rivayet daha vardır. Bu durumda bu iki grup rivayet nasıl uzlaştırılabilir? Acaba ikinci çözüm yolu (anlatıldığı şekilde) burada önerilebilir mi?</p>
<p>Bu oturumda hâzirun tarafından bazı sorular ortaya atıldı. Bunlara da değinmek gerekir. Toplantıda hazır bulunlardan birinin sorusu, pek çok ayetin bütün medlullerinin onların zâhirinde geldiği zemininde yöneltildi ve buna da “elhamdu lillahi rabbil-âlemin” örnek verildi. Hâzirundan bir diğeri ise bâtın babında ulaşan rivayetler bir yana bırakılırsa, acaba bâtının varlığı ve ispatlanması konusunda Kur’an’ın kendisinden yararlanmanın mümkün olup olmadığını sordu.</p>
<p>Üstad Bâbâyî şöyle buyurdu: Rivayetler bahsin delilidir. Fakat benim burada maksadım, soruyu tamamlamak üzere, aklı esas alarak bâtını anlamanın mümkün olup olmadığını söylemektir. Bir hakim konuşacağı ve hayli yüksek bir mevzuyu kıyamete kadar 604 sayfada açıklayacağı zaman ister istemez bu hikmetli kelamın katmanları olması gerekir. Acaba bazı rivayetlerin sened sorununun çözümlenmesi için akılcılık esasından yararlanmak mümkün olamaz mı? Çünkü bu durumda irşad rivayetleri akılcılık temeline oturtulmuş olacaktır.</p>
<p>Başka bir soru da şu: Üstad’ın bâtın konusundaki nazariyesi, kıssalardaki bahisler vs. gibi eski ümmetlerin yaşadığı olaylarla ilgili ayetlerin genelleştirilmesiyle ilintilidir. Hâlbuki kıssaların dışındaki bahislerde bu konu doğrulanmayabilir, değil mi? Bir soru da, Kur’an’ın asli hedefinin Allah’ın tüm kullarına hidayet etmek ve onları aydınlatmak olduğu dikkate alındığında acaba bâtınî manaların bu aslî doğrultuya müdahalesi ve etkisi olup olmadığı yönünde. Etkisi varsa göreceli ve kısmi mi, yoksa mutlak ve kâmil mi? Kur’an’daki bâtınları aydınlatmak, ilmî ve teorik boyuta mı mahsustur, yoksa kulların ilmî bakımdan hidayeti böyle bir bilgiye mi muhtaçtır?</p>
<p>Sonuç itibariyle, eğer bâtınî anlamların işlev ve faydasının insanın hayatı ve kaderi üzerinde doğrudan ve geniş etkisi varsa neden o düzeye ulaşmak herkes için kolay değil? Diğer bir ifadeyle, neden başından itibaren ayetin zâhirî düzeyinde beyan edilmemiştir?</p>
<p><strong>Müeddeb</strong>:</p>
<p>Bismillahirrahmanirrahim. Görüşünü hem bu toplantıda, hem de başka ortamlarda dile getiren Muhterem Üstad Ayetullah Ma’rifet’e çok teşekkür ederek başlayayım. Bu fakirin aklına gelen bazı soruları muhterem Üstad Reşad ve Üstad Bâbâyî gündeme getirdi. Ama sanırım başka iki konu daha var. Kısaca özetleyeyim:</p>
<p>Birincisi, Üstad’ın söylediği gibi anahtar rol oynayan İmamların (a.s) rolü konusundadır. Eğer böyleyse ve bâtın da hususiyetin ilgasıysa acaba bu özelliğin eğitime ihtiyacı var mıdır? Yani hususiyeti ilga, İmamların öğretmesine muhtaç mıdır? İmamların yardımı olmaksızın bu işi yapamaz ve bu teknikleri kendimiz bulamaz mıyız? Yahut böyle değil, hususiyeti ilga etmek ve bunun yollarını bulmak için kesinlikle İmamlara muhtaç olduğumuz ve İmamların yardım etmesi gereken durumlar vardır.</p>
<p>İkincisi, eğer İmamlar bizim için rollerini oynadıysa sürecin devamında İmamlara ihtiyacımız kalmamış demektir. Yani kapının kilidini açtıktan sonra artık onlara muhtaç değiliz. Kur’an’ı öğrenmiş olan biz, artık İmamlara muhtaç olmasınlar diye başkalarına da öğretebilir miyiz? Yoksa bâtın meselesinde ve ona ulaşmakta daima İmamlara ihtiyaç halinde miyiz? Bu bölüm hakkında Üstad biraz daha izahatta bulunursa istifade ederiz. İkinci sorum, başka bir toplantıda Üstad’a arzettiğim, tekrarlanan ayetler meselesidir. Benim için şu konu henüz açıklık kazanmış değil: Rivayet-i şerife göre<br />
(ما فی القرآن آیة الا و لها ظهر و بطن) ayetlerin hepsi veya ağırlıklı bölümünün bâtını varsa (göründüğü kadarıyla Üstad, ayetlerin hepsinin değil, ağırlıklı bölümünün böyle olduğunu düşünmektedir. Nitekim Ehl-i Sünnet’in rivayetlerinde de ayetlerin ağırlıklı bölümü konusunda zikredilmiştir), aynı şekilde içerik bakımından benzer ve kimi zaman cümleleri de aynı olan tekrar ayetlerinden bâtın çıkarma işi nasıl olacaktır? Acaba ayetlerin tekrarıyla birbirine paralel bâtınların tekrarı da hâsıl olmaktadır da onların tekrarı yok mudur?</p>
<p><strong>Kudsî</strong>:</p>
<p>Bismillahirrahmanirrahim. Üstad Ma’rifet’in “Kur’an’ın bâtını” olarak sözkonusu ettiği şey, gayet somut ve şeffaftır. Öyle görünüyor ki şimdiye dek “tevil” ve “bâtın” konusunda mevcut olan belirsizlikleri de gidermektedir. Fakat aynı zamanda birkaç noktayı soru veya sorun olarak ele almam da mümkündür. Tevazu içinde Üstad’dan cevap vermesini istirham edeceğim:</p>
<ol>
<li>Acaba Üstad, “tevil” adı altında açıklamalarında geçen (bâtına da uygulanmış ve bâtının eşanlamlısı sayılmış) şeye ve bu zeminde ortaya atılan bahislere Âl-i İmran suresi yedinci ayette konu edilen tevil manası vermek ve genel olarak Kur’an lugatında tevilden kastedileni mi açıklamak istemiştir, yoksa rivayetlerin kültüründeki tevili mi? Yahut her ikisini de mi (hem rivayetlerdeki, hem ayetlerdeki)? Veyahutta müfessirlerin ıstılahındaki tevili mi?</li>
</ol>
<p>Eğer maksadı Kur’an lugatındaki tevil ise bu kelimenin Kur’an’da kullanıldığı her yere işaret etmesi gerekmez miydi? Tercih edilen mananın tek tek o yerlere uyup uymadığını aydınlatması lazım gelmez miydi?</p>
<ol start="2">
<li>Eğer Üstad’ın maksadı Kur’an lugatındaki tevil ise merhum Allame Tabâtabâî’nin bu konuyla ilgili görüşüne neden hiç değinmemiştir? Hâlbuki merhumun görüşü çok özeldir, ilmî ortamlarda ve ilim havzasında ele alınmaktadır, kabulün veya tenkidin konusu olmalıdır.</li>
<li>Üstad’ın “tefsir”i “keşfu’l-ğıta” manasında aldığı gözönünde bulundurulursa hiç kuşku yok, “ğıta”nın tezahürleri arasında zaman münasebetleri, nüzul ortamı, ayetin nazil olmasının zaman ve mekân şartları vardır. Eğer bu perde kenara çekilir ve ayetin manası böyle bir örtüden arındırılsa ayetin genel anlamı gün yüzüne çıkacaktır. Hâlbuki bu mana, tevilin ikinci anlamı ve ikinci kısmı sayılmıştır. Diğer bir ifadeyle, bu izaha göre Üstad’ın açıklamasındaki tevilin ikinci kısmı artık tefsir kısmı olmayacaktır. Bilakis tefsirin tezahürlerinden olmaktadır.</li>
<li>Üstad’ın bâtın için zikrettiği iki anlam, rivayetlerle bağlantılı olarak da geçerlidir ve onlara da sirayet etmektedir. Oysa Ehl-i Beyt rivayetlerinin zâhiri (Kur’an’ın “bâtınlı” olduğuna itiraz eden rivayetler), bâtına sahip olmanın yalnızca Kur’an’ın özelliklerinden olduğunu göstermektedir.</li>
<li>Kur’an için “yetmiş bâtın” farzeden rivayetlerin tek ifade biçimi “ان للقرآن سبعین بطنا”<br />
olsaydı kastedilen şey, zaman yatağında tahakkuk edecek bâtın ve tevilin tezahürleri olduğu biçiminde açıklanabilecekti ve “تجری کلمات تجری الشمس و القمر” denebilecekti. Fakat bazı kardeşlerimizin naklettiği bazı rivayetlerde geçtiğine ve “للبطن بطن”, yani her bâtının kendine ait bir bâtını bulunduğuna göre bu tabir nasıl izah edilebilir? Çünkü bunun icabı, her genel anlamın da kendisinin ötesinde başka bir genel anlama daha sahip olmasıdır. Böyle bir durum nasıl açıklanabilir?</li>
<li>Üstad Bâbâyî’nin, sahip oldukları bilgi birikimiyle Zerih Muharibî rivayetinin muteber olduğu sonucuna varmasından memnuniyet duymalıyız. Çünkü bu rivayetle ve Fudayl rivayetiyle (zâhiri tenzile, bâtını da tevile denk kabul eder) Üstad’ın bâtın için ifade buyurduğu ikinci mana gayet net teyit edilmekte ve desteklenmektedir. Yani bu iki rivayetten, tevilin ve Kur’an ayetlerinin tevil tezahürlerinin, zaman yatağında akıp giden bâtından ve bâtın tezahürlerinden başka bir şey olmadığı gayet güzel anlaşılmaktadır. Örnek vermek gerekirse, “ لْيَقْضُوا تَفَثَهُمْ” ayetinde “قضاء تفث”, “kir ve pisliği gidermek ve kesip atmak”tır. Hiç kuşku yok, bu genel anlamın tezahürlerinden biri, bu mananın tenzilî, zâhirî ve maddî tezahürü olan tırnağı kesip atmaktır. Bu genel anlamın tezahürleriden bir diğeri de, ruhsal ve manevî kirleri gidermeye sebep olan ve bu genel anlamın tevilî, bâtınî ve manevî tezahürü sayılan “لقاء الامام”dır.</li>
</ol>
<p>Üstad Bâbâyî, “لقاء الامام”ı “تفث”in muadili saymakla hataya düşmüştür. “لقاء الامام”ı, “قضاء تفث”in yanına koyup muadili kabul etmek gerekir.</p>
<ol start="7">
<li>Üstad Ma’rifet’in tevil için zikrettiği anlamın, Masum dışındakiler için de ulaşılabilir olduğuna itiraz edilebilir. Çünkü bütün müfessirler veya onların çoğu, ayetleri münasebetlerden ve zaman mekân giysilerinden soyutlayarak Kur’an’ın tevil ve bâtınına -anlayış, idrak ve çabalarıyla uyumlu olarak- ulaşmışlardır. Hâlbuki Âl-i İmran suresinin yedinci ayetine ve “وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ” cümlesindeki vav harfinin atıf kabul edilmesine göre (Üstad Ma’rifet bu düşüncededir) sadece Allah ve ilimde derinleşenler tevilden haberdardır. Çok sayıda rivayete uygun olarak da yalnızca İmamlar (a.s) ilimde derinleşmiş olanlardır (نحن الراسخون فی العلم). Diğer bir ifadeyle, bu tür ayetleri tecrit etmenin ilimde derinleşmeye ihtiyacı yoktur. Çünkü birçok Kur’an araştırmacısı, “الراسخون” olmamasına rağmen böyle bir soyutlamayı yapma gücüne sahiptir. Oysa ayetler bunu, Allah’ın ve ilimde derinleşmiş olanların özelliklerinden kabul etmektedir.</li>
</ol>
<p>Bu sorunu çözerken denebilir ki, başka birçok yerde olduğu gibi (“فاسئلوا اهل الذکر”nin izahına ilişkin gelen rivayetler gibi) bu tür rivayetlerdeki kısıtlama, hasr-ı hakiki değil, hasr-ı izafidir. Yani bu tür rivayetlerde İmamların (a.s) hedefi, “ilimde derinleşmiş olanlar”ın bir tek tezahürü bulunduğu ve onun da kendileri, yani İmamlar olduğunu ifade etmek değildir. Aksine kastettikleri, bu şahsiyetlerin karşısında dükkân açmış ve kendisine Kur’an müfessiri ve ilimde derinleşen olarak konum tayin etmiş filan kimseler değil, bu zamanda İmam Sâdık (a.s) ve İmam Bâkır (a.s) gibi “الراسخون”un tezahürü olduklarıdır. Bu ifade biçimi, tefsir âlimlerini, özellikle de o büyük şahsiyetlerin mektebinin talebelerini kesinlikle reddetmemektedir.</p>
<p>Aynı şekilde “diğer bir beyan” başlığı altında zikredilenlere cevap olarak da şunu söyleyebiliriz: Bir kimse o genel anlamı bulsa, onu zaman mekân giysilerinden sıyırsa, ayetin ruh, maksat ve özüne ulaşılsa zihin berraklığına ve ilimde derinleşmenin mertebelerine ihtiyaç vardır. Netice itibariyle, her ne kadar en üstün örneği İmamlar olsa da birçok müfessir ve Kur’an araştırmacısı da “الراسخون”un tezahürlerindendir. Hatırlatmak gerekir ki, bu madde (madde 7) ve önceki madde (madde 6) Üstad’a yöneltilmiş eleştiri değildir, bilakis kendisini savunma sayılmalıdır.</p>
<ol start="8">
<li>Üstad’a arzetmek istediğimiz en son mesele, Kur’an’ın bâtını için beyan edilen bu iki kısımdan başka bir üçüncü kısım daha varsaymamızda veyahut Allah Sübhan’ın sonsuz fasih ve beliğ bir mütekellim olduğu ve muhatapları arasında onun esma-i hüsnasını yansıtıp zekâ ve aklın son noktasında yeralan kimseler (kâmil insanlar) bulunduğu hesaba katılırsa fesahat ve belağatin nihayetindeki o mütekellimin (insanların geneli için sözkonusu ettiği) kelime ve beyanlarının, sadece Resul-i Mükerrem (s.a.a) ve İmamların (a.s), yani hakiki tezahürlerin (من خوطب به) üstesinden gelebileceği birtakım kodlar ve sembollerle içiçe zikredilmiş olduğu ihtimalini kabul etmemizde ne sorun olabilir. Tıpkı büyük bir şahsiyetin genele hitap eden konuşmasında sözlerini, sadece havarileri ve dar halkasının anlayabileceği ve “Üstad’ın bu ifadede filan meseleye işaret ettiğini ve asıl maksadının falan şey olduğunu biliyoruz” diyeceği alametler ve simgelerle içiçe dile getirmesi gibi. Bu nokta, bazı rivayetlerde işaret, incelik ve hakikatler olarak sözkonusu edilen şeylerin aynısı değil midir? Nihayet, Kur’an’ın bâtını için, sadece salihler ve masumların istifade edeceği üçüncü bir kısmın tasavvur edilmesinde ne sorun vardır?</li>
</ol>
<p><strong>Rızâyî</strong>:</p>
<p>Sayın Kudsî’nin savunmasını takdir etmekle birlikte bu toplantının hedefinin bu nazariyenin üstünlüklerini anlatmak olmadığını, aksine ele alınan bahisleri açıklığa kavuşturmak olduğunu açıkladı.</p>
<p><strong>Âsıfî</strong>:</p>
<p>Bismillahirrahmanirrahim. Özetle söylemek istediğim şu ki, aslında muhterem Üstad’ın bâtın kelimesine ilişkin yorumu, bâtından bahsetmenin, ayetin zâhirinin, tezahür ve detayı olduğu genel bir anlamdan bahsetmek anlamına gelmesidir. Hâlbuki rivayetlerde birçok yerde bâtın olarak geçen şey tikeldir ve harici tezahürdür.</p>
<p>Şimdi bu tavsife göre rivayetlerde müşahede ettiğimiz şeyin hakikatte bâtının tatbiklerinden biri olduğunu ve bâtının kendisi olmadığını söylemek zorundayız. Elbette hatırlatmak gerekir ki rivayetin zâhirine göre bâtın, mesela bu tezahüre uygulanmış genel mananın keşfi ve ara aşama değildir, bunların kendisi bâtındır. Yahut rivayetin manasını bâtın kabul edersek bâtının küllî olması nasıl mümkün olabilecektir? Yine eğer küllî olanların tezahürleri zikredebileceğini söylersek, bazı rivayetlerde birtakım tezahürlerin bâtında zikredildiği dikkate alındığında bu tezahürlerin, küllî olanların kapsadığı tezahürlere eklenmesi nasıl bir durum ortaya çıkarır? Acaba bu tezahürlerin bütünü, tikel olanı bâtın mana için uygulama mı yapmaktadır, yoksa bâtını, onun için tikel olma imkânı taşıyan şeye mi uygun hale getirmektedir?</p>
<p><strong>Alevî Mihr:</strong></p>
<p>Bismillahirrahmanirrahim. Üstad’ın görüşüne göre, ortada olmayan ilintili delaletin söz konusu edildiği zâhir-bâtın ilişkisi konusunda görünen o ki, eğer ayetlere, bahsi geçen ayetle (فاسئلوا اهل الذکر) bir tek bakışaçısından, bâtın kabul edilen bir anlamın çok sayıda tezahürü olarak bakıyorsak her ne kadar işaret buyurduğunuz bâtınî anlamların araç ve güzergâhı lafız ise de ve aslında medlulcü ve lafız eksenli olduğu söylenebilirse de ama bu tezahürler lafzın icabı değildir. Bilakis lafza uygun anlam olmaktadır. Mesela “فاسئلوا اهل الذکر”<br />
ayet-i şerifesindeki “اهل الذکر” genel bir anlamdır, ayette Yahudi uleması kaydı yoktur ve her zamanda açık bir tezahüre sahiptir. Her halükarda tezahürlerinden birinin Yahudi uleması veya Eimme-i Athar ya da taklid merceleri olması veyahut başka birçok tezahür kabul edilmesi mümkündür. Öyleyse “اهل الذکر”in, pek çok kişiye uygulanabilecek genel bir anlamı vardır ve her zamanda “اهل الذکر”in tezahürlerinden biri ona uygun olacaktır.</p>
<p>Bu delalet, mutabık delalettir ve “اهل الذکر”in sadece Eimme-i Athar (a.s) “اهل الذکر” olmasını gerektiren kaçınılmaz icap değildir. Eimme-i Athar, bir tezahür ve uygunluk örneği olarak “اهل الذکر”dir. Bizim zamanımınızda taklit merceleri tezahür ve uygunluk olarak “اهل الذکر”dirler. Başka birçok ulema veya ele alınan diğer tezahürler de. Çünkü “اهل الذکر”in manası, mutabık olma bakımından hepsini kapsayan genel bir anlamdır, ne ilintili delalet, ne de görünmez olandır. Görünmez olan da değildir, bilakis ortadadır ve “اهل الذکر”in bunlar olduğu gayet açıktır. Veyahut da “ لا يَمَسُّهُ إِلا الْمُطَهَّرُونَ” ayet-i şerifesi tahareti zâhirî manasında da (fıkıhta geçen taharet) alabilir. Fakat bir tezahürü zâhirî taharet, diğer bir tezahürü manevî taharettir. Yani günahlardan taharet.</p>
<p>Yine başka bir tezahürü, ismet makamına sahip Masum İmamların (a.s) mükemmel ve tam taharetidir. Dolayısıyla bu taharetin veya “الْمُطَهَّرُون”un, mutabık olma bakımından çok sayıda kişiye delaleti bulunan geniş bir anlamı vardır. Her ne kadar bu delaletin güzergâhı lafız ise de uygunluk bakımından çeşitli zamanlarda çok sayıda tezahüre delalet etmektedir. Öte yandan lafız eksenli olduğu görüşü, muhterem Bâbâyî’nin şüphesine cevap oluşturabilir. Biz, lafız yoluyla bâtınî mana ve mefhuma giriyoruz. Aslında burada medlulcü ve lafız eksenlidir. Allame Tabâtabâî de bazı uygunlukları gündeme getirmiştir. Her ne kadar Ayetullah Hoî (rh) herşeye karşın genel ilintili delalet manası vermişse de, lafzın, üstelik de görünmeyen ilintili delaleti değil, bâtın manaya ulaşabilmek için çok sayıda tezahüre uygulanabilecek geniş bir anlamı vardır. Diğer ayetler de bu şekildedir:</p>
<p>“ إِنْ أَصْبَحَ مَاؤُكُمْ غَوْرًا” ayet-i şerifesi veya münafıklara ya da “لَهُمْ قُلُوبٌ لَّا يَفْقَهُونَ” ve “صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لاَ يَرْجِعُونَ” gibi işitmeyen ve kalpleri mühürlü olanlara beddua eden ayetler, çok sayıda kişiye uygulanabilecek birçok tezahüre sahiptir.</p>
<p><strong>Nasirî</strong>:</p>
<p>Bismillahirrahmanirrahim. Ben de kendi payıma Ayetullah Ma’rifet’e teşekkür ediyorum. Tevil konusunda gündeme getirdiği bahislerden biri, ayet ve rivayetlere başvurarak tevilin hangi alanlarını elde edebileceğimizdir. Yani tevil için yaptığımız yorum ve izah, ayet ve rivayetlerde kullanılan manayı örtebilir mi?</p>
<p>Kur’an’a başvurduğumuzda Âl-i İmran suresi yedinci ayette tevilin müteşabihler hakkında kullanıldığını görüyoruz. Bu, zatıâlilerinin beyan ettiği ve tamamen doğru olan bir konudur. Tevil, müteşabih ayetlerde Allah’ın gerçek murad ve maksadına erişmemizdir. Müteşabih ayetler de Kur’an’ın bütün ayetlerini kapsamaz. Bilakis belli ayetleri içerir. Rivayetlere baktığımızda tevilin iki sahada kullanıldığını görüyoruz:</p>
<p>Biri, olaylar ve hadiselerle ilgili olarak. Mesela Kur’an’da “الَّذِينَ أُخْرِجُوا مِن دِيَارِهِمْ” denmesi gibi. Nitekim Ehl-i Beyt şöyle buyurur: “نزلت فی المهاجرین و جعلت لاهل البیت” Bazı rivayetlerde de “جرت فی الحسین علیه السلام” geçer. Üstad’ın tevil hakkında buyurduğu, hususiyeti ilga edip manayı çıkarma ve sonra da onu İmam Bâkır’a (a.s) istinat ederek genişletme işte buna dönüktür.</p>
<p>Rivayetlerde geçen diğer bir grup, ayetlerin bâtınına erişme bahsidir. Yani ayet muhkemdir ama olay ve hadise türünden de değildir. Fakat aynı zamanda ayette, rivayetin ilgili olduğu bir bâtın da vardır.</p>
<p>Burada mevzuyu açıklığa kavuşturmak için bazı örnekler vermek gerekmektedir. Bunların arasında Kur’an’ın buyurduğu şu ayet-i şerife vardır:</p>
<p style="text-align: left;">“وَمَنْ أَحْيَاهَا فَكَأَنَّمَا أَحْيَا النَّاسَ جَمِيعًا” Ravi İmam’a sorar: “Efendim, kastedilen kimdir?” İmam şöyle buyurur: “Eğer bir kimse birisini yokolmaktan, boğulmaktan ve yanmaktan kurtarırsa bunun manası, bütün insanları kurtarmış olmasıdır.” Bunun üzerine soru soran şu soruyu yöneltir: “Eğer onu dalaletten hidayete iletirse nasıl olur?”’ İmam (a.s) şöyle buyurur:</p>
<p style="text-align: right;">“ذلک من تأویله الاعظم”</p>
<p>Bu aslında olay ve hadise bahsi değildir. Yahut mesela mübarek Abese suresinde “فَلْيَنظُرِ الْإِنسَانُ إِلَى طَعَامِهِ” ayetinde İmam (a.s) buyurur ki, “طَعَامِ”ın bir bilinen zâhirî manası vardır. Ama bir de bâtınî manası vardır (فلینظر الی علمه عن من یأخذه). Buna neden tatbik ve cerh kısmında yer verelim ve Üstad’ın söylediği hususiyeti ilga manası bazı durumlarda bunu cevaplayamasın?</p>
<p>Tevilin, uzlaşmazı uzlaştırma<a href="#_ftn39" name="_ftnref39">[39]</a> biçiminde üç anlamda kullanıldığını söyleyebiliriz:</p>
<p>Bir: Müteşabihleri izah. Esas itibariyle bizzat ayetlerin bu manayı kullandığı bir grup ayeti halledebileceğiniz izah tabiri mevcuttur.</p>
<p>İki: Ayetlerin bâtınına ulaşma. Zorunlu olarak müteşabihlerle uğraşmaz. Mesela muhkem ayet olan “فَلْيَنظُرِ الْإِنسَانُ إِلَى طَعَامِهِ” gibi.</p>
<p>Üç: Rivayette kullanılmış diğer bir grup, celb-i tatbiktir. Nitekim Allame Meclisî ve el-Mizan’da merhum Tabâtabâî bunu kullanmıştır. Eğer bu şekilde halledersek, yani tevili bu üç anlamda kullanırsak her defasında ölçüt ve kriter gösterebilir ve tevil krizini çözebiliriz. Ben de bir defasında yetmiş kelimesini araştırdım ve rivayetin hiçbir rivayet dayanağı bulunmadığını makalelerden iki örnekle gösterdim. Merhum Üstad Gaffarî, bir yerde der ki, ne kadar araştırdıysam da gördüm ki yetmiş bâtın kelimesi asla rivayet değildir. Bilakis aslı olmayan meşhur rivayettir.</p>
<p><strong>Rızâyî</strong>:</p>
<p>Kendisi, Üstad Nasırî’nin konuşması doğrultusunda şöyle açıkladı: Üstad’ın, “فَلْيَنظُرِ الْإِنسَانُ إِلَى طَعَامِهِ”yi bedensel ve ruhsal gıda şeklinde alması, Ayetullah Ma’rifet’in hususiyeti ilga bahsinde buyurduğunu desteklemektedir. Ama “وَمَنْ أَحْيَاهَا فَكَأَنَّمَا أَحْيَا النَّاسَ جَمِيعًا” ayetinde onu da “Tefsir Metodları” kitabında, Üstad’ın, hususiyeti ilga ve hayatın genel kuralı yapma şeklindeki görüşünü teyit eden nokta olarak zikrettik. Burada hayatın da bedensel, manevî ve ilmî yönleri vardır.</p>
<p>Hulasa maksadım şudur ki, Üstad’ın bu konuda dile getirdikleri doğru olabilir. Fakat Üstad’ın tevil konusundaki görüşünün Allame’nin görüşünden farklı olması nedeniyle daha fazla izah verilmesinde yarar vardır. Elbette kitabının bazı bölümlerinde Allame’nin görüşünü sorgulamıştır.</p>
<p><strong>Üstad Marifet:</strong></p>
<p>Bismillahirrahmanirrahim. Bizim tarikimizle ve genel olarak Ehl-i Sünnet yoluyla gelen sahih rivayetlerdeki “ان للقرآن ظهرا و بطنا” rivayetleri konusunda güvenilir olan, bu cümlenin lafız manasıdır. Nitekim Zerih rivayetlerinde de Hz. Sâdık (a.s) böyle buyurmaktadır. Bu yüzden “ما من آیة” tabirini hasr-ı hakikî kabul edemeyiz. Sahih olduğu farzedildiğinde, esas itibariyle ayetin bâtınının, ayetin derununda mevcut bulunan mesaj olduğunu arzetmiştik. Hulasa bâtının manası budur. O vakit birçok ayetin mesajı zâhirinde yeralmakta olup keşfetmeye ve dakik incelemeye incelemeye ihtiyaç duyurmaz. Ahkâm ayetleri böyledir. Bütün ayetlerin mesajı zâhirindedir. Böyle olunca da artık içeride bir mesaj taşımazlar. Dolayısıyla esasen bu tür ayet ve rivayetler, ayetin zâhirinden kendine mahsus bir boyut anlaşılan durumlarla ilgilidir.</p>
<p>İşte bu nedenle Ubeyd b. Yesar, İmam Bâkır’a (a.s) bu hadis hakkında sorduğunda İmam, doğru olduğuna istidlal için şu misali verir: “اذا نظر القرآن فی قوم” Yani Hazret, nüzulü kendine mahsus bir boyut taşıyan ayetlerin ardına düşmektedir. Ama her ayetin bir bâtını bulunduğu meselesi, şart olmayan mevzuya sarılmak demektir.</p>
<p>Bâtın kelimesinin Farsça karşılığının, ayetin derunundaki mesaj olduğu ama manasının perde gerisinde yeralmak olmadığını hatırlatmak lazımdır. Bâtının tercih edildiğini söylediğimizde yüzeysel bakan kimselerin hazzını kastediyoruzdur. Yani eğer ayette derinleşme varsa ondan bu mana çıkmaktadır. Tabii ki ayetler üzerinde dikkat sarfetme şartıyla. Ayetlere dikkat edersek ondaki mesajı anlayabiliriz. Örnek vermek gerekirse, Hz. Musa (a.s) hakkındaki ayet-i şerife, Hazret ruhî, cismî ve manevî azamet ve kudretin zirvesine ulaştığında şu anda zâhirî ve bâtınî nimetler arasında bulunduğunu düşündüğünü beyan etmektedir. Yani elinde bir dizi kudretli güçler bulunmaktadır. Bu sebeple de şükrünü dile getirmektedir. Allah Kasas suresi 17. ayette Hazret’in şükrünü şöyle ifade etmektedir:</p>
<p style="text-align: right;">&#8221; رَبِّ بِمَا أَنْعَمْتَ عَلَيَّ فَلَنْ أَكُونَ ظَهِيرًا لِّلْمُجْرِمِينَ&#8221;</p>
<p>Yani Allahım, bana bahşettiğin nimete şükürler olsun ki bu kuvvetlerimden hiçbirisini günahkârların kullanımına bırakmamaya çalışacağım.</p>
<p>Beyan edilen şey, nimete şükrün göstergesi olan taahhüttür ve Allah bunu bize bildirmektedir. Benim söylemek istediğim, bunu bize neden bildirdiğidir. Acaba Allah, sadece bir kişinin iki bin yıl önce söylediği sözü mü aktarmak istiyor, yoksa bu bilgide bir mesaj gizlidir ve mesele Musa’dan (a.s) ibaret değil midir? Mesaj şudur ki, eğer Allah bana, sana ve fizik, kimya, matematik ve sanayide buluş yapan bilim adamına yetenek bahşetmişse bu yeteneği zalim ve mütekebbir bireylerin hizmetine vermemeliyiz. Çünkü bu, nimete nankörlüktür ve kişilerin günahkârlığını topluma dayatmaya sebep olur. Atom bombasını yapan kişi, elinde bilim olmayan ve bir bilimadamını kullanan müstekbir cellattı. Şu halde Allah’ın parçacığı bilebilme nimeti verdiği ey bilimadamı, neden bu bilgiyi bir zalimin hizmetine sundun? Bu nimete nankörlük sayılmaz mı? Öyleyse bu ayet,  aslında, dünyadaki tüm bilimadamlarına, uygarlığın gelişmesinde payı bulunan herkese Kur’an’ın en temel mesajlarından biridir. Bunlar Allah’ın onlara verdiği nimettir. Şu halde bilimsel, teorik, düşünsel ve sınai ilerlemeleri insanlığa karşı kullanmayacak kimselere kişilerin kullanımına vermelidirler. Çünkü Kur’an şöyle buyurur:</p>
<p style="text-align: right;">&#8221; هُوَ أَنشَأَكُم مِّنَ الأَرْضِ وَاسْتَعْمَرَكُمْ فِيهَا&#8221;</p>
<p>“Yani siz insanları yerden yarattık ve sizi tek tek onu âbâd etmeye yönelttik.”</p>
<p>İnsanın yaratılışının büyük hedeflerinden biri, insanın yeryüzünü âbâd etmeye çalışmasıdır, tahrip edici araçları zalimlerin kullanımına sunması değil. Öyleyse bu ayet-i şerife, hiçbir şekilde sadece büyük bir şahsiyetin haberini vermemektedir.</p>
<p>Bunların mesajı vardır. Gayret göstermeli ve şöyle buyuran peygamberin kelamını açıklamalıyız: “Bu haberlerin yanından basitçe geçip gitmeyin. Bilakis duraklayın ve bakın bakalım, ayette hangi mesele kastedilmiştir.” Dolayısıyla bu tür ayetlerin zâhirinin, ya bir haber ya o zamanın ilacı ya da bir soruya cevap olduğunu söylemek durumundayız. İmam Bâkır da (a.s) bu mevzuyu açıklamaktadır. Aynı şekilde İmam Sâdık da (a.s) faiz ayeti, alışveriş ayeti, namaz ve oruç ayetinin peşine düşmemiştir. Aksine bu tür ayetlerin peşinden gitmiş ve bize, Hz. Peygamber’in (s.a.a) ayetleri kısıtlamamamızı buyurduğunu öğretmiştir.</p>
<p>Ama ayetin bâtına delaleti konusunda hatırlatılması gereken nokta, bâtını müşkül ve karmaşık bir şey olarak tasavvur etmemek ve onu perdelerin altına yerleştirmemek gerektiğidir. Hulasa, bâtın, kuşatmaktır.</p>
<p>Deruna bakmalı ve düşünür insanlar için zaruri bir iş olan hali, bu ayetin bu manaya delaletini kabul etmeliyiz. Benim bütün çabam, esas itibariyle bâtını ortaya çıkarmaktır. Yani lafzî delaletin parçası saymaktır. Neden? Çünkü bu mesaj ayetin medlullerinin parçası olmaz ve zâhirin delaletine ihtiyaç duyarsa bir fakih, ayetin delalet etmediği bir bâtına sarılamaz. İşaret etse bile. Neden? Çünkü fakih için hüccet olan şey, zâhirlerin hüccet oluşturmasıdır. Bu kayıtları ayetten kaldırdığımızda ayetin bâtınında olan şeyler zuhur eder ve delaletin kısımları zümresinde yerini alır. Bu mesele Câmiu’l-Mukaddimât’ta kübrayu’l-mantık bölümünde açıklanmıştır. Orada lafzî delaletin kısımları açıklanırken şöyle denir: Mutabık, tazmin ve iltizam delaleti. İltizam delaleti, mevzu’ leh gerektirir: Görünür olma ve olmama gereği, genel ve özel olma gereği. O zaman genel olma gereğine görünür olma ve olmama demektedir. Yani onu iki kısma ayırır. Görünmez olan; derinleşme, üzerinde düşünme ve istidlalle lafızdan keşfedildiği zamandır. Yine ilave eder: İltizam delaleti.</p>
<p>Şöyle der: Bu, beyan ve usül uleması nezdinde muteberdir. Yani? Yani bu, zâhirin parçası olmaktadır. Öyleyse çabamız, iltizam medlullerini -şu anda adını bâtın ve tevil koyuyoruz- Kur’an’ın zâhirine dâhil olması için delaletlerin parçası sayma yönünde olmalıdır. Aksi takdirde nasıl hüccet oluşturabilecektir? Mesela daha önce açıklanan tenkıh-i menâtın yolu zaten tenkıh-i menâttır. Yani bir fakih tenkıh-i menât yapmak istediğinde bu çalışmayı yapar, hususiyeti ilga çalışması yapar ve bu lafzın manasından daha genel bir anlam çıkartır. Yani burada konu edilen metodu.</p>
<p>Bazı rivayetlerde tezahürlerin bâtını olarak anlatılanlar ise, belirtmek gerekir ki, İmam Sâdık (a.s) “نحن اهل الذکر” buyurduğuna ve burada her parçayı kastettiğine göre, kesin olarak böyle anlaşılamaz.</p>
<p>Başka bir ayet şöyle der:</p>
<p style="text-align: right;">&#8221; فَسْئَلِ الَّذِینَ یَقْرَءُونَ الْكِتَابَ مِن قَبْلِكَ&#8221;</p>
<p>“&#8230;O zaman senden önce kitabı okuyan kimselere sor.”<a href="#_ftn40" name="_ftnref40">[40]</a></p>
<p>Burada üzerinde durulan nokta, “یَقْرَءُونَ الْكِتَابَ”tır. Fakat ehl-i zikrin ehl-i kitap olduğu varsayımıyla bu hususiyetleri ilga etmeniz gerektiğini söyleriz.</p>
<p>Şu halde İmam Sâdık (a.s) “نحن اهل الذکر” buyurduğuna veya ganimetlerle ilgili ayeti kazanç sahiplerine uyguladığına göre Hazret’in metodu, ilkin ayetten genel manayı çıkarma biçimindedir. Yani ayet için bir genel manayı gözönünde bulundurmuş, belli ilke ve kurallara göre bunu çıkarmış ve sonra da o külli manayı kendisine tatbik etmiştir. Bu, başka konulara genelleştirilmiş<a href="#_ftn41" name="_ftnref41">[41]</a> anlamdır. Bu, Allame ve başkalarının sözünde de mevcuttur. Bunun manası, önce ayetin mesajı olan genel anlamı derundan istinbat etmek ve sonra fakihin işine uygulamaktır. Öyleyse Hazret, bir tezahürü beyan etmesi sebebiyle aslında önce genel manayı ayetten çıkarmıştır. Sonra da tezahürlerden birini söylemektedir, bunun şimdi ayetin kendi medlulü olduğunu değil.</p>
<p>Hatırlatmak gerekir ki, ulema ve büyük şahsiyetlerin tevil konusundaki diğer görüşleri ele aldık. Bendenizin gayreti bahsin kapsayıcı olması yönündedir. Genel olarak izlediğim yöntem, geçmiştekilerin ve günümüzdekilerin, hakkında hiçbir şey yazmadıkları hiçbir mevzu üzerine yazmamaktır. İmkân olduğu ölçüde bu görüşlerin ya tenkit, ya izah, ya da kabul edilip edilmeyeceğine bakarım. Bâtın manasına gelen tevilin Kur’an’da geçmediğini söylemek durumundayız. Tevilin dört anlamı vardır: Biri, “akıbetu’l-emr” manasınadır. Mesela “ahsanu te’vilen”, akıbeti çok iyi demektir. Bir diğeri “tevil ve rüya” manasınadır. Nitekim Yusuf suresinde bu mana sekiz kez tekrar edilmiştir. Biri de “tevcihu’l-müteşabih” manasınadır. Bu üç mana Kur’an’da geçmektedir. Ama bâtın manasına tevil, genel anlam ve ayetin derununda gizli mesaj anlamında tevil ıstılahtır. İmam Bâkır (a.s), Allah Rasülü’nün (s.a.a) sözünü tefsir ederken buyurmuştur. Bu dört mananın hepsi de birbiriyle uyum içindedir. Yani birbirine yabancı değildir. Ama ıstılah olduğunda bir tek mana üzerine birleşik hale gelirler. Fakat “بطنه تأویله”nun ne olduğu sorusuna cevap verirken ayeti bir tek biçime irca etmek, zâhirden çıkarmak, ayete yapışık ve onu zaman, mekân, şahısla kısıtlayan kayıtlardan kurtarmak ve aslına döndürmek olduğu söylenmelidir. Çünkü tevil, asla döndürmektir. Yani ayetin takip ettiği ilahî hedefe ve aslî mesaja ulaştırmaktır. O halde “بطنه تأویله”nun manası, açıklanan nokta olmaktadır. Yani bu ayetin derununda, ayetin irca edileceği ve aslında ayetin söylemek istediğini kabul ettiğimiz, diğer bir ifadeyle zâhirden arındıracağımız bir mesaj gizlidir.</p>
<p>Diğer bir konu da şudur ki, birçok tevil İmamlardan (a.s) ulaşmıştır. Eğer İmam buyurmasaydı asla elimize geçmezdi. Bu kabul ettiğimiz bir şeydir. Mesela Mütevekkil’in huzuruna bir hırsızı getirdiler. Elini kesme konusunda görüş ayrılığı ortaya çıktı. Biri dedi ki, “omuzdan”. Diğeri “dirsekten”, bir başkası&#8230; Herkes görüşünü ortaya koydu. Mütevekkil, Hz. Cevad’ın (a.s) görüşünü sordurdu. Hazret şöyle buyurdu: “Esabi’den”, yani parmak kökünden kesilmelidir. Sarfedilen sözün ne acaip bir görüş olduğuna itiraz ettiler. Hazret şöyle buyurdu: “Allah أَنَّ الْمَسَاجِدَ لِلّٰهِ  (Secde yerleri Allah’a aitti.) buyurmadı mı?” O zaman buna binaen elin avuç içi, yani râhetu’l-kef, secde yeri olduğundan kesilmemelidir. “أَنَّ الْمَسَاجِدَ لِلّٰهِ” elin avuç içi secde yeridir, hırsızlık için değildir. Hırsızlıkta kullanılan, parmaklardır. Öyleyse hırsızlık için kullanılan kesilmelidir, Allah için olan şey değil. Hepsi bu meseleyi kabul etti.</p>
<p>Bu ayetten eli parmaktan kesme hükmü çıkarılmıştır. Hal böyle olunca, aktardığımız bu kriterlerden hangisine uygundur? Bizim bunun için bir izahımız var, yok değil. Ama zâhire göre, eğer Hazret birçok yerde bu çıkarımı izlememiş olsaydı belki aklımıza gelmeyecekti. İmamlardan buna benzer çok örnek vardır.</p>
<p>Sözüm şudur ki, İmamların yaptığı bu işler aslında bana ve sana ikaza dönüktür. Biz de biraz dikkat etsek ayetlerden böyle çıkarımlar yapabiliriz. Mesela arzettiğim bu ayete dikkat etmezsek bu manayı anlayamayız. Ama bu ayete ve mesacid kelimesine şöyle anlam verildiğini de belirtmek isterim: Biri, ibadet mahallidir (meâbid). Yani mabetlerde Allah’tan başkasını çağırmaya hakkımız yoktur.</p>
<p>Diğer mana ise esas itibariyle ibadetin Allah için olmasıdır. Sücûd manasındadır ve ism-i masdardır. Mabetler manasına geliyorsa ism-i mekân sayılır. Fakat ikinci anlam ism-i masdardır. Yani başkasına secde etme hakkımız yoktur. Burada Hz. Seccad’ın (a.s) ortaya attığı üçüncü anlamda (مواضع ما یسجد به), secde yerleri manası verilmiştir. Hazret’in kullandığı bu metod burada lafzı çok anlamda (lafzı birden fazla manada) kullanma babındandır.</p>
<p>Nitekim Necef-i Eşref’te büyük Üstadımız Mirza Bâkır Zencanî’nin görüşüne göre lafzın çok anlamda kullanılması standart değildir. Ama imkânsız da değildir. Fakat zihinsel kısıtlamalarımız nedeniyle bizim için mümkün olamayabilir. Tabii ki bu iş Kur’an’da göze çarpmaktadır. Bu kelamın mütekelliminde zihinsel sınırlama olmadığından ve bir tek şeyde bütün yönleri hesaba katabildiğinden, ilimde derinleşmiş olanlar<a href="#_ftn42" name="_ftnref42">[42]</a> bu ilahî muradları keşfetmek için çalışmak durumundadır.</p>
<p>Sözün sonunda şunu hatırlatmalıyım ki, böyle durumları araştırıyorsak bu, nazariyeyi reddetmek demek değildir. Herkesin kendine has varsayımı vardır.</p>
<p><strong>Rızâyî</strong>:</p>
<p>Toplantıyı bitirirken Ayetullah Ma’rifet ve değerli konukların oturumda hazır bulunmasına teşekkür etti ve oturumun, Şia’nın tefsir ve Kur’an ilimleri birikimine katkısını takdir etmeyi zorunluluk gördüğünü belirtti.</p>
<p><strong>Ma’rifet</strong>:</p>
<p>Bendenizi mutlu eden etkenlerden biri, ister Necef medreselerinde, ister burada olsun, tüm dostların gösterdiği muhabbet ve ilmî görüşleriyle yardımcı olmalarıdır. Söylenmesi gereken şu ki, eğer dostlar bir meseleyi naklediyorsa bu, dostların lütfundandır. Dostların eleştirilerini belirtmeleri için Et-Tefsiru’l-Esriyyi’l-Câmi’nin birinci cildini yayınladım. Çünkü yenilik getiren bir çalışmaydı. Tabii ki yenilik getiren bir işin iftihar edilecek bir şey olmadığını söylemek lazım. Bilakis birçok hatalar bulunduğunu söyleyebilirim. Öyleyse çok dikkat sarfetmek gerekir. Çünkü bu iş, ister Şii, ister Sünni, bütün İslam toplumuyla ilgilidir ve aslında ilim havzasının tefsir rivayeti konusundaki görüşlerini dünyaya yansıtmaktadır. Netice itibariyle büyük hatalar yapmışsam medreseye zarar verecektir. Sizler, havzanın seçkinleri olarak, telafi edebilmemiz için önceden bu sorunları hatırlatmakla görevlisiniz. Son olarak, görüşlerini açıklayan tüm beyefendilere teşekkürlerimi sunuyorum.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"><sup>[1]</sup></a>     Muhammed,24.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2"><sup>[2]</sup></a>     Nahl,43.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3"><sup>[3]</sup></a>     En’am,8.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4"><sup>[4]</sup></a>     En’am,9.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5"><sup>[5]</sup></a>     et-Tefsiru’l-Esriyyi’l-Câmi, c. 1, s. 29.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6"><sup>[6]</sup></a>     A.g.e., s. 30.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7"><sup>[7]</sup></a>     Manayı benzer örneklere de genelleyebilmek için şârinin hitabından hükmün kriterini çıkarmak.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8"><sup>[8]</sup></a>     A.g.e., s. 31.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9"><sup>[9]</sup></a>     A.g.e., s. 29.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10"><sup>[10]</sup></a>    Metinde “nekere”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11"><sup>[11]</sup></a>    el-Burhan fi Tefsiri’l-Kur’an, 190, s. 270.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12"><sup>[12]</sup></a>    Metinde “ıstıhlâs”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13"><sup>[13]</sup></a>    Et-Tefsir ve’l-Müfessirun fi Sevbihi’l-Kaşib, c. 2, s. 527.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14"><sup>[14]</sup></a>    A.g.e., c. 1, s. 22 ve 23.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15"><sup>[15]</sup></a>    “و الغنم الغرم ای مقابل به ”  (Feyyumî, Ahmed b. Muhammed, el-Misbahu’l-Münir, s. 622).</p>
<p>“و یقال الغنم بالغرم مقابل به فالذی یعود علیه الغنم من شیء یتحمل ما فیه من غرم” (el-Mu’cemu’l-Vasit, s. 664).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16"><sup>[16]</sup></a>    el-Mu’cemu’l-Vasit, s. 664</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17"><sup>[17]</sup></a>    “عن حکیم موذن بنی عبس عن ابی عبداللّٰه (ع) قال قلت له: واعلموا انما غنمتم من شیء فان للّٰه خمسه و للرسول. قال هی و اللّٰه الفادة یوما بیوم”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18"><sup>[18]</sup></a>    Bkz: Erdebilî, Ahmed b. Muhammed, Zübdetu’l-Beyan, s. 210.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19"><sup>[19]</sup></a>    Et-Tıbyan fi’t-Tefsiri’l-Kur’an, c. 5, s. 123.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20"><sup>[20]</sup></a>    Mecmeu’l-Beyan, c. 4, s. 544.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21"><sup>[21]</sup></a>    Kurtubî,Muhammed b. Ahmed, el-Câmiu’l-Ahkami’l-Kur’an, c. 8, s. 3.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref22" name="_ftn22"><sup>[22]</sup></a>    A.g.e.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23"><sup>[23]</sup></a>    Burucerdî, Murtaza, Müstenidu’l-Urveti’l-Vüska, kitabu’l-hums, s. 194.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref24" name="_ftn24"><sup>[24]</sup></a>    Mesela Nahl suresi 89. ayet.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref25" name="_ftn25"><sup>[25]</sup></a>    Metinde “mefruğ anh”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref26" name="_ftn26"><sup>[26]</sup></a>    Bkz: Biharu’l-Envar, c. 92, s. 97, hadis 64.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref27" name="_ftn27"><sup>[27]</sup></a>    Bkz: Câmiu’l-Beyan-i Taberî, c. 1, s. 9. Biharu’l-Envar, c. 33, s. 155.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref28" name="_ftn28"><sup>[28]</sup></a>    Nuru’s-Sakaleyn, c. 2, s. 25.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref29" name="_ftn29"><sup>[29]</sup></a>    Hac (22): 29.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref30" name="_ftn30"><sup>[30]</sup></a>    Bkz: Men La Yahduruhu’l-Fakih, c. 2, s. 369.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref31" name="_ftn31"><sup>[31]</sup></a>    Bkz: Mir’âtu’l-Ukûl, c. 18, s. 248.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref32" name="_ftn32"><sup>[32]</sup></a>    Meâni’l-Ahbar, s. 3 (babu ma’na bismillahirrahmanirrahim, hadis 1).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref33" name="_ftn33"><sup>[33]</sup></a>    Bkz: A.g.e., s. 3 (babu ma’na bismillahirrahmanirrahim, hadis 2), s. 7, babu ma’na’s-samed, s. 22-28 (babu ma’na hurufu’l-mukattaa fi evâili’s-suver mine’l-Kur’an). Kitabu’t-Tevhid, Saduk, s. 88, babu tefsir kable hüvellahu ehad ila âheriha). Usûl-i Kâfi, c. 1, s. 546 (babu muvellidu Musa b. Cafer (a.s), Biharu’l-Envar, c. 92, s. 90, hadis 34, s. 376, hadis 4 ve 6, s. 381, hadis 14, s. 383, hadis 23.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref34" name="_ftn34"><sup>[34]</sup></a>    Bkz: Biharu’l-Envar, c. 92, s. 97, hadis 64.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref35" name="_ftn35"><sup>[35]</sup></a>    Âl-i İmran (3): 7.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref36" name="_ftn36"><sup>[36]</sup></a>    Bkz: Biharu’l-Envar, c. 92, s. 105-106.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref37" name="_ftn37"><sup>[37]</sup></a>    A.g.e, c. 40, s. 186.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref38" name="_ftn38"><sup>[38]</sup></a>    et-Tevhid, s. 91.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref39" name="_ftn39"><sup>[39]</sup></a>    Metinde “mâniu’l-hulû</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref40" name="_ftn40"><sup>[40]</sup></a>    Yunus,94.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref41" name="_ftn41"><sup>[41]</sup></a>    Metinde “ceriyy-i tatbik”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref42" name="_ftn42"><sup>[42]</sup></a>    Metinde “râsihûn fi’l-ilm”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/kuranin-batini-ve-tevili-2/">Kur’an’ın Bâtını ve Tevili</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/kuranin-batini-ve-tevili-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kur’an İlimlerinde  Bilimsel Metodların Kullanımı</title>
		<link>https://www.caferilik.com/kuran-ilimlerinde-bilimsel-metodlarin-kullanimi/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/kuran-ilimlerinde-bilimsel-metodlarin-kullanimi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[hakime gulnaz aytekin]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 30 Dec 2025 16:19:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-i Kerim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.caferilik.com/?p=21131</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dr. İbrahim Fethullahî Giriş Geçmiştekilerin kullandığı eski araştırma modellerine göre her bilim dalında mecburen ve sadece bir tek araştırma metodunun bulunduğu varsayılmaktadır. Diğer bir ifadeyle geçmiştekiler, ilmî araştırmaların önceden tasarlanmış bir yol haritasına göre hareket etmesi gerektiğine inanıyordu. Kavramsal olarak harita modelini izleyen metod da (map-model) denilebilecek bu metod, 19. yüzyıldaki ve 20. yüzyıl başlarındaki [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/kuran-ilimlerinde-bilimsel-metodlarin-kullanimi/">Kur’an İlimlerinde  Bilimsel Metodların Kullanımı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Dr. İbrahim Fethullahî</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Giriş</strong></p>
<p>Geçmiştekilerin kullandığı eski araştırma modellerine göre her bilim dalında mecburen ve sadece bir tek araştırma metodunun bulunduğu varsayılmaktadır. Diğer bir ifadeyle geçmiştekiler, ilmî araştırmaların önceden tasarlanmış bir yol haritasına göre hareket etmesi gerektiğine inanıyordu. Kavramsal olarak harita modelini izleyen metod da (map-model) denilebilecek bu metod, 19. yüzyıldaki ve 20. yüzyıl başlarındaki bilimlere hakimdi. İlk bakışta başarılı bir model gibi görünüyordu ve kullanılması, insanda üstünlük duygusuna yolaçmaktaydı. Bu metoddaki yaklaşımın türü indirgemeci bakış (reductionalism) idi. Yani herşeyin önceden tasarlanmış haritaya uygun olarak ilerlemesi gerekiyordu ve eğer durum bunun dışındaysa o zaman bilimsel sayılmıyordu. Bu metodda araştırma için özel bir perspektif tercih edilmiş oluyordu. Bu nedenle her perspektiften elde edilen sonuçlar göreceli idi. Bu babta gündeme getirilebilecek soru şudur: Acaba bilimsel dalların tümünde kaçınılmaz olarak kendine has bir metod mu kullanılmalıdır? Acaba sentezci araştırma metoduna sahip bir bilimin temeli atılamaz mı?</p>
<p>Sentezci araştırma metodunda, meselenin türü hesaba katılarak ilimlerde tedavülde olan bir veya birkaç metoddan yararlanılabilir ve araştırmada kendimizi bir tek metodla sınırlandırmamızın lüzumu yoktur. Günümüzde bir meseleyi araştırırken o meseleyle ilgili çeşitli bakışaçıları ortaya çıkarsa ona ilişkin daha belirgin görüşe ulaşılabileceğine inanılmaktadır. Değişik bakışaçıları yorumun belirginliğini arttıracaktır. Hatta kimilerinin inancına göre bir meselenin çeşitli görünümleri olabilir ve bunların her biri belli bir bilimin alanıyla ilişkilidir.</p>
<p><strong>Metodolojik Tekelcilikten Kaçınma</strong></p>
<p>Bilimlerin alanları ve branşlarına aidiyet veya bir düşünce sistemi ve ekolünün parçası olma durumu, çoğunlukla diğer epistemik dalları ve meşrepleri ihmal etmeye sebep olmakta ve diğer bilim dallarını ve eğilimleri inkara yolaçmaktadır. Böylece her türlü yaklaşımla ilgili olarak diğer epistemik sistemler ve branşların metod ve prensiplerini inkar ve red tavrı benimsenmektedir. Bu tavra metodolojik tekelcilik (methodological exclusivism) adı verilmektedir. Dinî araştırmalar babında, özellikle de Kur’an ilimleriyle ilgili çalışmalarda araştırmacıyı metodolojik tekelcilikten alıkoyacak şey, dinî araştırmaların meselelerinin birkaç kökenli olduğunun gözönünde bulundurulmasıdır. Dolayısıyla ne irfanın yararına felsefeyi reddetmeli, ne de irfan ve felsefeyi Kur’an ilimleri ve rivayet malumatının rakibi görmelidir. Bilakis çoğulcu yaklaşımı (methodological pluralism) kabul ederek tüm meşrepler ve epistemik branşlarla ilgili derinlikli ve kuşatıcı yaklaşıma ulaşılabilir.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> Bütünlüklü yaklaşım, metodolojik tekelcilikten dikkatlice kaçınmaya ve disiplinler arası yaklaşımı benimsemeye bağlıdır.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a></p>
<p><strong>Kur’an İlimlerinde Sentezci Araştırma Metodu</strong></p>
<p>Bu metodun scientolojik önkoşulu, Kur’an ilimlerinde çeşitli araştırma metodlarından yararlanılabileceği ve kendimizi araştırmada bir tek metodla sınırlamak zorunda olmadığımızdır. Başka bir deyişle, kelam ilmi benzeri bazı İslamî ilimlerde muhtelif araştırma metodlarından yararlanılabildiği gibi, Kur’an ilimlerinde de sentez araştırma metodundan istifade edilmesi, gerekli performansı sağlayacaktır. Kelam ilminde hem nakilci metod, hem de akılcı metod hakimdir. Kelam ilminin meseleleri zamanın olaylarına bağlı olarak değişim geçirmekte, bundan dolayı araştırma metodları da meselenin türüne göre değişmektedir. Kur’an ilimleri de böyle bir mahiyet taşımaktadır ve bütün Kur’an ilimleri için bir tek metod hesaba katılamaz. Aksine meselenin türüne uygun olarak onun araştırma ve inceleme metodu da değişecektir. Bundan dolayı muhtelif ilimlerin araştırma metodları, Kur’an ilimlerinin metodolojisinde yararlanılabilir olmaktadır. Sentezci metod eğer pratik ve kesin ilkelere ve kurallara sahipse en iyi sonuçları verecektir. Bu yüzden bir tür sentezci metod olan içtihad eksenli metod, tefsirin en kâmil metodlarındandır. Aynı şekilde, sentezci metodun bir diğer çeşidi olan ve akıl, nakil, şühûd metodlarının karışımını kullanan Molla Sadra’nın Hikmet-i Mütealiye’si, kendinden önceki metodlara (Meşşâî, İşrak, İrfan, Kelam) nispetle daha kâmil ve gelişmiş bir ahenk taşımaktadır. Bunun gibi, fıkıh usülünde de (Ahund Horasanî’nin ekolü) akıl ve nakil metodunun sentezinden istifade caizdir. Buna göre sentezci araştırma metodlarına muhtaç ilimleri hesaba katmak mümkündür. İlimlerin birçoğunda, bu arada Kur’an ilimlerinde meselenin türüne bakarak, ilimlerde geçerli olan metodlardan bir veya birkaçını kullanabiliriz.</p>
<p>Sözün özü şudur: Çeşitli Kur’an ilimleri, bu ilimlerden her birinin mahiyetine bağlı olarak muhtelif araştırma metodlarını takip etmektedir. Mesela Kur’an’ın kavramları konu olduğunda eski ve modern lingustik metodlar, Kur’an’ın i’cazı konu olduğunda kelam metodu, esbab-ı nüzul ilmi konu olduğunda tarih ve rivayet metodu, âmm ve hâs gibi ayetler arasındaki ilişkilerle ilgili bahisler konu olduğunda fıkıh usülünden alınmış metod kullanılabilmektedir.</p>
<p>Sonuç itibariyle denebilir ki, Kur’an ilimleri, değişik mevzuları (poly subject) olan bir ilimdir. Dolayısıyla metodları da birden fazla (poly methodic) olacaktır. Bu ilmin parçalarına birlik kazandıran kriter, onu oluşturan ilimlerin ortak gayesidir. Bu da Kur’an’ı tanımak ve anlamaktır.</p>
<p>Bu makalede, Kur’an ilimleriyle irtibatlı araştırmalarda muhtelif ilimlerde kullanılan metodların kullanımına aşina olacağız.</p>
<ol>
<li>Kur’an İlimlerinde Matematik Bilimler Metodunun Kullanımı</li>
</ol>
<p><strong>Kur’an’ın Matematiksel Yapısı</strong></p>
<p>Kur’an ilimleri üzerine yazanlar çeşitli yerlerde matematik bilimler metodundan yararlanmıştır. Kimileri, Kur’an’ı oluşturan öğelerin her birinin matematik terkip içerdiğini göstermeye çalışmıştır. Bunların inancına göre, Kur’an’da, insan eliyle yazılmış hiçbir kitapta bulunmayan eşsiz bir fenomen vardır. Bu da, sureler, ayetler, kelimeler, harflerin sayıları, aynı aileye mensup kelimelerin sayıları, Allah’ın isimlerinin çeşitleri vs., bunların tamamının kendine has bir terkibi olmasıdır. Bu kapsamlı matematik kod nedeniyle Kur’an’ın metnindeki veya terkip yapısındaki en küçük bir değişiklik hemen anlaşılır. Bu görüşte Kur’an’ın yapısı mutlak matematiksel farzedilmiş ve “بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ” cümlesinin ondokuz harf oluşu esas alınarak, Kur’an’daki sure, ayet, kelime ve harflerin kullanımındaki matematiksel mucizeden bahsedilmiştir.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a></p>
<p>Kur’an’ın matematiksel yapısında, onun ayet, kelime ve harflerinin matematiksel inşaya sahip olması bir yana, üstelik mutlak manada matematiksel insan ötesi bir mimariyle sıralanmıştır ve edebî muhtevasının böyle bir yapının tertibiyle hiçbir irtibatı yoktur. Kur’an’ın yapısının mutlak manada matematiksel olmasından dolayı Kur’an’da geçen sayısal dokunun Kur’an’ın 19 temeline mutabakat sağlaması beklenmektedir. Kur’an’da otuz adet belli sayı geçmekte ve bunların hepsinin toplamı, 19 sayısına bölünebilen 162146 rakamını vermektedir. Bu görüşe göre 19 sayısı Kur’an’daki sistemin ortak çarpanıdır. Aşağıdaki örneklere dikkat edilmesi konunun izahına yardımcı olacaktır:</p>
<ol>
<li>a) “بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ” cümlesinde harflerin sayısı 19’dur. Yine, Peygamber’e (s.a.a) ilk ayetler olarak nazil olan Alak suresinin ilk beş ayetinin kelime sayısı da 19’dur. Yahut sureleri sondan başa doğru sıralayıp sayarsak Alak suresi ondokuzuncu sure olacaktır. Peygamber’e (s.a.a) nazil olan son sure Nasr suresidir ve bu surenin kelime sayısı da 19’dur. Buna ilaveten Nasr suresinin ilk ayetinde 19 harf vardır.</li>
<li>b) Diğer misal “واحد” kelimesi hakkındadır. Cümmel (Ebced) hesabına göre sayısal değeri 19 olmaktadır. Bu kelime Kur’an’da, 19 yerde Allah’la ilgili olmak üzere 25 kez kullanılmıştır. Bu da, Kur’an’ın aslî mesajı olarak telakki edilen “واحد” kelimesinin önemini göstermektedir. Kur’an’ın ortak çarpanının 19 sayısı olması gibi, “واحد” kelimesinin miktarı da Ebced hesabıyla 19’dur.</li>
<li>c) Bir diğer misal, 19 harfe sahip “بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ” cümlesidir. Bu cümle<br />
“اسم”, “اللّٰه ”, “الرحمن”, “الرحیم” olmak üzere dört kelimeden oluşmaktadır. Bu dört kelimenin her birinin sayısı Kur’an’ın tamamında 19 sayısının katları olarak geçer. (“اسم” kelimesi 19 kez, “اللّٰه” kelimesi 2698 kez, “الرحمن” kelimesi 57 kez, “الرحیم” kelimesi 114 kez kullanılmıştır.)</li>
<li>d) “ق” mukattaa harfine sahip iki sure olan Şura ve Kaf surelerinde “ق” harfi eşit sayıda 57 kez kullanılmıştır. Dolayısıyla bu surelerdeki “ق”ların toplamı, Kur’an’ın 114 suresini göstermektedir (114=57+57). Buna ilaveten Kaf suresinin ilk ayeti şöyledir:<br />
“قٓ۠ وَالْقُرْاٰنِ الْمَج۪يدِ”. Bu da, “ق”ın Kur’an’ı temsil ettiğini gösterir. Bu inanç, “Kur’an” kelimesinin Kur’an ayetlerinin tamamında 57 kere tekrarlanmış olduğu gerçeğiyle muhkem hale gelmektedir. Yine, bu surede Kur’an’ın sıfatı olarak geçen “الْمَج۪يدِ” kelimesi Cümmel (Ebced) hesabıyla 57 sayısını gösterir (“م” harfi (40) + “ج” harfi (3) + “ی” harfi (10) + “د” harfi = 57).</li>
</ol>
<p>Kaf suresinde 57 tane olan “ق” harfinin sayısındaki hikmet başka yerden de ispatlanabilir. Mesela Hz. Lut’a (a.s) kafir olan insanlar konusuna Kur’an’ın 13 yerinde işaret edilmiştir. Bunlardan biri de Kaf suresinin 13. ayetidir. 12 yerde onlardan “قوم” olarak sözedilmiş ama Kaf suresinde “اخوان” olarak adlandırılmışlardır. Eğer bu surede de “قوم” olarak isimlendirilmiş olsalardı bu surede “ق” harfinin sayısı 58 olacak ve bahsi geçen sistem çökecekti. Bu, Kur’an’ın matematiksel mimarisine bir örnektir. Dolayısıyla bu bütünlüklü matematiksel kod nedeniyle, sure ve ayetleri sayılı olan Kur’an’ın metninde veya birleşik yapısındaki en küçük bir değişiklik hemen anlaşılacaktır. Diğer bir ifadeyle, matematiksel mutlak doğruluk ve dakiklik, bir tek harfin bile değişmesiyle sistemin tümden ortadan kalkmasına yolaçacak şekildedir.</p>
<p><strong>Kur’an’ın Sayısal Mucizesi</strong></p>
<p>Çağdaş yazarlardan biri, “بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ” cümlesinin ondokuz harf esasına göre oluşunu kapsamlı ve delilli biçimde Kur’an’ın sayısal mucizesi olarak ele almış ve bu ölümsüz açık mucizenin, surelerin başındaki mukattaa harflerinin sayısının, her birinde tek başına veya sureler arasında yaygın biçimde “بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ”in ondokuz harfinin sayısının doğru katı olduğu şaşırtıcı bir düzene oturtulduğunu savunmuştur. Daha sonra, bu kesin hüccetin, vahyin nüzulünün zaman ve mekana ilişkin hal ve şartları hesaba katarak incelenmesi halinde, benzerine insanlık uygarlığının hiçbirinde, başka hiçbir kitapta rastlanmamış böyle karmaşık bir ağın tasarımı ve icadının, harf ve kelimelerin harikulade ilişkisinin insan aklının gücü ve düşüncesinin dışında kaldığını, tesadüfen vuku bulma ihtimalinin de imkansız olduğunu gösterdiği ve bunun tamamen reddedilmesi gerektiği sonucuna varır.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a></p>
<ol start="2">
<li>Kur’an İlimlerinde Duyusal ve Deneysel Metodun Kullanımı</li>
</ol>
<p>Her ilimde araştırma metodunu belirleyen şey o ilmin mevzusu olduğuna göre eğer ilmin mevzusu duyu yoluyla insanın idrakine erişen fenomenlerse o fenomenin hal ve durumlarını öğrenmeye ilişkin araştırma metodu da ister istemez duyusal metod olacaktır.</p>
<p>Kur’an ilimlerinde mevzu Kur’an-ı Mecid’in kendisidir. Kur’an ise tarihsel bir fenomendir. Geçmişte yaklaşık ondört asır zaman aralığıyla vuku bulmuş bir hadisedir. Kur’an o çağda “işitsel” duyu gözlemiyle insanların idrakine sunulmuştu. Öyleyse onunla ilgili hal, durum ve meseleleri de duyusal gözlemle, yani Kur’an’ın idraklere sunulduğu yolla elde etmek gerekmektedir. Fakat Kur’an’ın diğer tarihsel olaylardan farkı, aynen yerinde duruyor olmasıdır. Bu nedenle meselelerinin bir bölümüne “doğrudan duyu metodu”yla erişmek mümkündür. Mesela sure ve ayetlerdeki kelime ve harflerin sayısıyla ilgili ilimde araştırma metodu, sayısal temelli doğrudan gözlem metodudur.</p>
<p><strong>Kur’an’ın Bilimsel Tefsiri</strong></p>
<p>Bilimsel tefsirden kasıt, bilimler esas alınarak oluşturulup yazılan ve bilimsel kavramların kullanıldığı tefsirdir. Bilimsel tefsirlerde çeşitli bilimlerden yararlanılmış ve bilimin çeşitli dallarında âlim olanlar, Allah’ın ayetlerini şerh ve izah ederken kendi bilim ve uzmanlıklarından yararlanmışlardır.</p>
<p>Bazı Müslüman âlimler Kur’an-ı Kerim tefsirinde, ayetleri, deneysel bilimleri esas alıp doğa ve fizik yasalarına uydurarak tefsir etmeye çalışmıştır. Diğer bazı Müslüman âlimler ise “لَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ”<a href="#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a> gibi kimi ayetleri gözönünde bulundurarak tüm bilimleri Kur’an’dan çıkarmaya uğraşmıştır. Bir kısmı da Kur’an’ı zamanın bilimleriyle tefsir etmeyi ve Allah’ın ayetlerini beşerî bilimlerin birikimine uydurmayı hedeflemiştir.</p>
<p>Bu etkenlerin tamamı, Kur’an’ın bilimsel tefsirleriyle ilgili olumsuz bir görüşün doğmasına yolaçmıştır. Bu nedenle İslam uleması bu tür tefsirlerle karşılaştığında ihtiyatı elden bırakmamıştır. Bazıları da bilimsel tefsiri bir tür reyle tefsir olarak adlandırmış ve ona karşı çıkmıştır. Bu izahtan da anlaşılmaktadır ki bilimsel tefsirlerin kısımlarını tanımak ve onu red ya da kabul etmenin kriterlerini bulmak zorunludur.</p>
<p><strong>Kur’an’ın Bilimsel Tefsirlerinin Metodolojisi</strong></p>
<p>Kur’an’ın bilimsel tefsirlerinde üç yöntem ve yaklaşımı saymak mümkündür:</p>
<ol>
<li>Tüm bilimleri Kur’an’dan çıkarma çabası</li>
<li>Kur’an’a bilimsel görüşleri uygulama ve yükleme</li>
<li>Kur’an’ı daha iyi anlamak için bilimlerin istihdamı</li>
</ol>
<p>Şimdi Kur’an’ın bilimsel tefsirlerinde üç yaklaşım ve metodların her birini incelemeye geçeceğiz.</p>
<p>Birinci yaklaşım: Kur’an “تِبْيَاناً لِّكُلِّ شَيْءٍ”dir ve tüm ilimleri ondan çıkarmak gerekir.</p>
<p>Kimilerinin varsayımı şudur ki, Kur’an doğa, matematik ve uzay bilimlerinin tüm ilke ve prensiplerini, hatta sanayi branşları, bilimsel keşifler ve diğer konuları kapsamaktadır ve bilinmesi gerekenlerden hiçbir şeyi ve hiçbir bilimi gözardı etmemiştir. Hulasa Kur’an, şeriat koyucu kitap olmasına ilaveten bilimsel bir kitap da sayılmaktadır. Bu görüşü ispatlamak için bizzat Kur’an’dan delil getirirler. Bunlardan bazıları,<br />
“وَنَزَّلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ تِبْيَاناً لِكُلِّ شَيْءٍ”<a href="#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a> (Kur’an’ı sana herşeyi açıklaması için gönderdik) ayeti, yine “مَا فَرَّطْنَا فِي الْكِتَابِ مِنْ شَيْءٍ” (Kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık) buyuran En’am suresinin 38. ayeti, aynı şekilde “لَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ” (Aşikar kitapta kayda geçmemiş yaş ve kuru hiçbir şey yoktur) buyuran En’am suresi 59. ayetidir. Bunu esas alarak Kur’an’da tıp, astronomi, geometri vs. bilimlerinin de bulunduğunu ispatlamak için çok sayıda ayeti delil gösterirler.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a></p>
<p>Bunun yanısıra Abdullah b. Mesud’dan bir hadise de istinat edilmektedir. Şöyle nakledilmiştir:</p>
<p>“من اراد علم الاولین و الاخرین فلیتدبر القرآن” Her kim geçmiştekilerin ve gelecektekilerin ilmini istiyorsa Kur’an üzerinde derinleşsin.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a></p>
<p>Bu görüşe göre Kur’an’da bütün ilimler vardır ve bu nedenle ilimlerin tamamını Kur’an’dan çıkarmak gerekir. Bu görüş, Kur’an’ın, maddî dünyanın en detaylı ilmî meselelerini ve yaratılışın sırlarını içerdiğine, insanlığın zaman içinde büyük zahmetlerle keşfettiği veya gelecekte keşfedeceği herşeyin Kur’an’da mevcut olduğuna inanmaktadır.</p>
<p>Nitekim Ebu Hamid Gazalî, Kur’an’ın yetmişyedi bin ikiyüz çeşit ilmi kapsadığını belirtmektedir.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a></p>
<p>“اِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْف۪ينِ” (Şuara 80) ayetini tefsir ederken bu ayetten tıp ilminin çıkarıldığını söyler.<a href="#_ftn10" name="_ftnref10">[10]</a></p>
<p>Bunun yanısıra Gazalî’nin inancı şudur: Anlaşılması muhakkikler için zor olan ve insanların görüş ayrılığına düştüğü her meseleye, Kur’an’da, idrak edilmesinin anlayış ehline mahsus olduğuna dair işaret bulunabilir.<a href="#_ftn11" name="_ftnref11">[11]</a></p>
<p>Abdurrahman Kevakibî de Tabâyiu’l-İstibdad ve Mesâriu’l-İsti’bâd risalesinde Kur’an-ı Kerim’i “şemsu’l-ulûm ve kenzu’l-hikme” şeklinde tavsif etmiş, sonra da yerin daimi hareketinin keşfedilmesinin “وَكُلٌّ ف۪ي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ”<a href="#_ftn12" name="_ftnref12">[12]</a> ayetine göre olduğunu belirtmiş, güneş ve ayın görevini ve yerin onlardan yararlandığını anlatmış, kimyasal değişim ve birleşimler, bitkilerin tozlaşması vs. gibi konulardan sözetmiştir.<a href="#_ftn13" name="_ftnref13">[13]</a></p>
<p>Kahire’de Dâru’l-İlm’in üstatlarından biri olan Mısırlı çağdaş şair, filozof ve yazar Şeyh Tantavî, el-Tâcu’l-Murassa bi-Cevâhiri’l-Kur’an ve’l-Ulûm isimli tefsirinde bilimsel ve modern keşifleri Kur’an ayetlerine tatbik etmeye çalışmıştır. Fizik, kimya, tıp vs. alanlarında Kur’an’a uygulanabilen bilimsel meseleleri açıklarken, kimilerinin onun tefsir kitabını bir tür modern bilimler ansiklopedisi olarak adlandırabileceği ve bu tefsirde Kur’an tefsiri dışında herşeyin bulunabileceği şekilde hareket etmiştir.<a href="#_ftn14" name="_ftnref14">[14]</a></p>
<p>Yine Celaleddin Abdurrahman Suyutî, el-İtkan fi Ulûmi’l-Kur’an kitabında<br />
“وَنَزَّلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ تِبْيَاناً لِكُلِّ شَيْءٍ” ayetine dayanarak Kur’an-ı Mecid’in tüm ilimleri, hatta tıp, astronomi, geometri, sanatlar ve benzerlerini kapsadığını savunmakta ve misal olarak deliller zikretmektedir.</p>
<p>Bazı düşünürler bilimsel tefsire bu tür bir yaklaşımı reyle tefsirin çeşidi kabul ederek Tantavî, Kevakibî ve Seyyid Hibetullah Şehristanî gibilerin tefsirlerini, her ne kadar kötü niyetten uzak olsa da göründüğü kadarıyla modern bilimleri Kur’an’a uygulama yönü bulunan bu tefsirlerin Kur’an ayetlerinin maddî tefsirine zemin hazırladığını, inkarcıların ve sapkınların tefsirlerine bilimsel boyut kazandırdığını savunmuştur. Bunların arasında, mead ayetlerinin bilimsel maddî ilkelere göre tefsirine ve Kur’an’daki yaratılış ayetlerinin evrim teorisine göre tefsirine işaret edilebilir.<a href="#_ftn15" name="_ftnref15">[15]</a></p>
<p>Misal olarak, Kur’an’ın gaybî ve metafizik hakikatlerini duyumsanan meselelerle ifade etmeye çalışanlar o kadar ileri gitmektedir ki, Kur’an’ın meleklerden maksadının insanın canını alan mikroplar olduğunu söyleyebilmektedirler.<a href="#_ftn16" name="_ftnref16">[16]</a></p>
<p>Bilimsel tefsire muhalif olan diğer bir grup, bilimsel tefsirin sonuç itibariyle tevil olduğunu savunmaktadır. Çünkü bazı kişilerin Kur’an ayetlerinin bilimsel tefsiri için ayetlerin zâhir sınırlarını aştığına, bilimsel bir teori veya kanuna aykırılık ve çelişki taşıyan her bir ayetin, o teoriyi Kur’an’la ilişkilendirebilmek için tevil edildiğine inanmaktadır. Nitekim Darwin’in türlerin evrimi teorisi için bu tür teviller gerçekleştirilmiştir.<a href="#_ftn17" name="_ftnref17">[17]</a></p>
<p>Aslında bu kişiler, zâhiri bilimsel bir yasayla bağdaşan ayetleri beyan etmekte ve eğer Kur’an’ın zâhiri yeterli gelmezse tevile el atmakta ve ayetlerin zâhirini, ellerindeki teori ve bilime rücu ettirmektedir. Geometri, aritmetik, tıp, astronomi, cebir ve mukabele ilmini Kur’an’dan çıkardıkları yer işte burasıdır.</p>
<p>Mesela bazıları cebir ilmi için surelerin başındaki mukattaa harflerinden yararlandı.<a href="#_ftn18" name="_ftnref18">[18]</a> Yahut “اِذَا زُلْزِلَتِ الْاَرْضُ زِلْزَالَهَا”<a href="#_ftn19" name="_ftnref19">[19]</a> ayetinden 702 yılındaki depremi öngördüler.<a href="#_ftn20" name="_ftnref20">[20]</a></p>
<p>Bu tür bir bilimsel tefsirin, Kur’an ayetlerinde edebî kurallara, lafızların zâhirine ve lugat manasına riayet etmeksizin çok sayıda teville sonuçlanacağı gayet açıktır.</p>
<p>İkinci yaklaşım: Bilimsel teorilerin Kur’an’a uygulanması ve dayatılması</p>
<p>Bilimsel tefsirde adapte etmekten kasıt, müfessirin başlangıçta bilimsel bir teoriyi seçmesi, daha sonra ona uygun ayetleri Kur’an-ı Mecid’de bulması ve ona muhalif ayetleri tevil etmesidir. Son yüzyılda çoğu kişi deneysel bilimlerin yasa ve teorilerini kesin varsayarak onlara uygun ayetleri bulmaya çalıştılar. Uygun ayeti bulamadıklarında da tevile ve reyle tefsire el atarak ayetleri zâhir mananın aksine yordular.</p>
<p>Son yüzyılda bu tür bilimsel tefsir Mısır ve İran’da revaç buldu ama bazı Müslüman âlimlerin bilimsel tefsire kötü gözle bakmasına yolaçtı. Bu nedenle bilimsel tefsiri bir tür reyle tefsir, görüş ve inançları Kur’an’a dayatma olarak kabul ettiler.</p>
<p>Allame Tabâtabâî, bilimsel tefsiri adaptasyon olarak adlandırmakta ve müfessirin Kur’an’da araştırma yapıp bilimsel teori veya yasaya uygun ayetleri bulduğuna ve onları birbirine uygun hale getirdiğine ve aykırı ayetleri, bir çeşit Kur’an’a dayatma sayılan tevil ettiğine inanmaktadır. Nihayet bilimsel tefsirin aslında tefsir olmadığı sonucuna varmaktadır. Çünkü ayetlerin mana ve maksadını açıklığa kavuşturmamaktadır, bilakis sadece bir tür tatbiktir.<a href="#_ftn21" name="_ftnref21">[21]</a></p>
<p>Allame Tabâtabâî, bilimsel tefsirin, uygulama ve dayatma yaklaşımı olarak ün kazanmış bu yaklaşımını izah ederken şöyle der:</p>
<p>Bazıları ilmî tefsirde akılcı metodun (eski ulemanın metoduydu) bâtıl olduğu sonucuna varmıştır. Çünkü deneysel bilimlerin ve batıda felsefenin gelişmesiyle akılcı metod (Aristoculuk) yanlışlanmıştır. Diğer taraftan rivayetler de Kur’an tefsiri için güvenilir değildir. Çünkü birçok yerde ona İsrailiyat ve uydurma karışmıştır. O halde Kur’an’ı tefsir için geriye tek yol kalmaktadır. O da ilmî tefsirdir. Bu bakımdan Kur’an’ı bilimsel teoriler ve tecrübeler ışığında tefsir etmeliyiz.<a href="#_ftn22" name="_ftnref22">[22]</a></p>
<p>Bazı uzmanlar da bu tür bilimsel tefsire muhalefet ederken, tefsirde gerçekte ayeti anlama niyetinde olmak gerektiğine, yoksa önceden bir şeyi kabul edip sonra ayetlere uygulamanın ve canı istediğini Kur’an’a dayatmanın kabul edilemeyeceğine inanır. İsterse o önyargı felsefî veya irfanî anlamlardan, deneysel bilimlerden veya sosyolojiden vs. kaynaklansın.<a href="#_ftn23" name="_ftnref23">[23]</a> Yine adaptasyon nazariyesini reddetme hususunda şöyle denmiştir:</p>
<p>Hipotezler zamanın geçmesiyle değişime ve başkalaşmaya uğrarlar. Bu nedenle, sabit ve değişmez Kur’an’ı değişen hipotezlere adapte etmek mümkün değildir. Mesela bitkiler âleminde dişi ve erkeğin çiftleşmesi veya yerin hareketi&#8230;<a href="#_ftn24" name="_ftnref24">[24]</a></p>
<p>Kur’an’a bilimsel görüşü dayatma ve adapte etme yaklaşımıyla bilimsel tefsire bir örnek de “هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَجَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا”<a href="#_ftn25" name="_ftnref25">[25]</a> ayetinin tefsirinde görülebilir. Bu ayetin bilimsel tefsiri yapılırken “نَفْسٍ” kelimesine proton , “زَوْجَ” kelimesine de elektron manası verilmiş ve şöyle denmiştir: “Kur’an’ın kastettiği şudur: Hepinizi, atomun pozitif ve negatif parçaları olan proton ve elektrondan yarattık.”<a href="#_ftn26" name="_ftnref26">[26]</a></p>
<p>Ayetin bu tefsirinin bir şekilde adaptasyon yaptığını ve bilimsel teoriyi Kur’an ayetine dayattığını görüyoruz. Çünkü “نَفْسٍ” kelimesinin lugat ve ıstılah manasına dahi riayet etmemiştir.</p>
<p>Bilimsel teoriyi Kur’an’a dayatmaya diğer bir örneği de “وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنْ سُلَالَةٍ مِنْ ط۪ينٍ”<a href="#_ftn27" name="_ftnref27">[27]</a> ayetinin tefsirinde görmek mümkündür. Bu ayet tefsir edilirken şöyle denmiştir: “Kur’an evrim teorisini kastetmektedir. İfade edilen şudur ki, hayat suda tek hücreden ortaya çıkmış ve daha sonra evrimleşip insana kadar gelmiştir.”<a href="#_ftn28" name="_ftnref28">[28]</a></p>
<p>Burada da ayetin tefsirinin bir şekilde adaptasyona maruz kaldığını ve bilimsel teorinin Kur’an nassına dayatıldığını görüyoruz.</p>
<p>Bu yaklaşım da nihayetinde reyle tefsirle sonuçlanacak ve Kur’an’ın bilimlere tâbi olduğunun farzedilmesine yolaçacaktır. Seyyid Kutub, Fi Zilali’l-Kur’an tefsirinde şöyle der:</p>
<p>“Bilimsel tefsir, Kur’an’ın, hata ve değişime açık olan bilimlerdeki değişikliğe tâbi olmasına yolaçmaktadır.”<a href="#_ftn29" name="_ftnref29">[29]</a> Kutub, bilimsel konular değişim halinde olduğundan ve mutlak olmadığından onları mutlak ve nihai hakikatlere sahip Kur’an’a nispet ve izafe etmenin veya dayatmanın mümkün olmadığına inanmaktadır.<a href="#_ftn30" name="_ftnref30">[30]</a> Bazı uzmanlar da Kur’an’daki manaları anlamak için bilimsel araçları kullanmanın oldukça güç ve çürük bir iş olduğunu düşünmektedir. Çünkü bilimin sabit bir hali yoktur ve zamanın ilerlemesiyle gelişip değişir. Bir zamanlar kesin olduğuna inanılan nice bilimsel teori -nerede kaldı hipotez- gün gelmiş, suya düşen serap gibi yokolup gitmiştir. Bu nedenle eğer Kur’an’daki manaları, bilimin kalıcı olmayan araçlarıyla tefsir edip yorumlarsak sabit bir hal ve muhkem gerçekliğe sahip Kur’an’ın anlamlarını sarsmış ve çürük hale getirmiş oluruz. Hulasa, bilimin ulaştığı sonuçları Kur’an’la düğümlemek sahih bir iş gibi görünmemektedir.<a href="#_ftn31" name="_ftnref31">[31]</a></p>
<p>İkinci yaklaşımın neticesi şu oldu: Mesela Batlamyus astronomisinin hakim olduğu ve dokuz gökkürenin kesin gerçeklik kabul edildiği bin yıl önce Kur’an’da geçen yedi gök, dokuz gökküre anlayışına uymuyordu. Bu yüzden, o dönemin astronomisiyle ayetlerin zâhirdeki çelişkisini bertaraf edebilmek için “arş” ve “kürsi” kelimelerini sekizinci ve dokuzuncu felek olarak tarif etmek zorunda kaldılar.<a href="#_ftn32" name="_ftnref32">[32]</a></p>
<p>Yani ikinci yaklaşımın kabul edilmesi, bazı Kur’an ayetlerinin bilimsel bilgilerle çatıştığı her defasında mecburen Kur’an’ı tevil etmek ve bilimsel bilgiye uydurmak gerektiği anlamına gelmektedir. Sonuç itibariyle denebilir ki, deneysel bilimler kesin olmadığına ve nihai bilgiyi sunmadığına, öte yandan ilahî vahiy de kesin, değişmez ve hatasız olduğuna göre, bu durumda deneysel bilimlerin bilgisini kesin ve değişmezmiş gibi Kur’an’a nispet etmek mümkün değildir. Kişi Kur’an’a kesin biçimde nispet ederse bir çeşit dayatma yapmış ve adaptasyona yönelmiş olur, bu da reyle tefsir demektir. Dolayısıyla bilimleri Kur’an’a arzetmek gerekir, Kur’an’ı bilimlere değil.</p>
<p>Üçüncü yaklaşım: Kur’an’ı daha iyi anlamak için bilimlerin istihdam edilmesi ve onlardan yararlanma</p>
<p>Bu yaklaşımda Kur’an müfessiri, gerekli şartları taşıyarak ve tefsirin kurallarına riayet ederek, bilimlerin, Kur’an ayetlerinin zâhirine (lugat ve ıstılah manasına uygun) aykırı olmayan kesin bilgilerinden (akıl tarafından desteklenir) istifade yoluyla bilimsel tefsir yapmaya ve Kur’an’ın bilinmeyen anlamlarını keşfetmeye çalışır. Bu çeşit tefsirin doğruluk şartı, müfessirin her türlü tevil ve reyle tefsirden kaçınması ve yalnızca Kur’an’ın maksadından ihtimal biçiminde bahsetmesidir. Çünkü deneysel bilimler, metodlarda duyusal ve tümevarımsal oluşu nedeniyle kesin teoriler sunamaz.</p>
<p>Bazıları, Kur’an’ı daha iyi anlamak için bilimlerden yararlanmanın Kur’an’ın bilimsel mucizeviliğine de yardımcı olacağına inanmaktadır. Mesela bitkilerin tozlaşma yasası onyedinci yüzyılda keşfedilmiştir. Lakin ondan yaklaşık on yüzyıl önce Kur’an bitkilerin tozlaşmasından sözetmiştir.</p>
<p>Bu çeşit tefsiri onaylayanlar, modern keşiflerin ve bilimsel yasaların Kur’an’daki bazı meselelerin açıklanmasını sağladığını ve ayetleri tefsir ederken bize yardımcı olduğunu savunmaktadır. Mesela yerkürenin kendi etrafında ve güneşin çevresinde hareket etmesi “اَلَمْ نَجْعَلِ الْاَرْضَ كِفَاتاً”<a href="#_ftn33" name="_ftnref33">[33]</a> ayetinin tefsir edilmesini ve ayetin manasının anlaşılmasını sağlamıştır: “Yeri, hızlı ve çekimli harekete sahip kılmadık mı?” Oysa daha önce şöyle tercüme ediliyordu: “Yeri, insanlığın her işi için yeterli kılmadık mı?” Dolayısıyla denebilir ki, eğer birey, bir Kur’an müfessirinin şartlarına sahip olarak ve muteber tefsirin kurallarına riayet ederek, zâhiri itibarıyla, ispatlanmış ve kesin bilimsel yasaya uygun olan bir ayeti kesin bilimsel bilgiyle tefsir ederse, bu, reyle tefsir sayılmamak bir yana, üstelik ayetin mana ve tefsirine açıklık kazandıracak girişim olur. Bazı üstatlar der ki, “Eğer bir ilim adamı, kesinliğinden emin olduğu elindeki bilimsel araçla Kur’an’daki kimi belirsizlikleri giderebiliyorsa bu tasvip görecek bir iştir. Bunun şartı, görüşünü açıklamaya ‘belki’ kelimesiyle başlaması ve şöyle demesidir: Belki -veya kuvvetle muhtemeldir ki- ayetin maksadı budur. Böylece eğer sözkonusu bilimsel teoride değişiklik meydana gelirse Kur’an’a herhangi bir halel gelmemiş ve yalnızca yapılan tefsirin hatalı olduğu söylenmiş olacaktır.”<a href="#_ftn34" name="_ftnref34">[34]</a></p>
<p>Bilimsel tefsirdeki üçüncü yaklaşımı izah ederken şöyle denebilir: Bu metodda müfessir, bilimleri Kur’an’ın hizmetine sokmanın peşindedir ve asla bilimsel teoriyi Kur’an’a dayatmaz. Bilakis ayetin manasını aydınlatmak için bilimlerin kesin bilgilerinden yararlanmak ister. Mesela güneşin hareketinin ispatlanması (kendi etrafında vs.) “وَالشَّمْسُ تَجْر۪ي لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا”<a href="#_ftn35" name="_ftnref35">[35]</a><br />
ayetinin manasının büyük ölçüde açıklık kazanmasını sağlamıştır. Yahut yeni bilimsel keşifler, Kur’an’daki bilimsel anlamların her geçen gün daha belirgin ve bariz hale gelmesini temin etmektedir. Çağdaş araştırmacılardan biri bu konuda şöyle der:</p>
<p>Bu konuda (ayın keşfi) bilimdeki gelişme nasıl da Kur’an’a uygun düştü. Yani ondört yüzyıl sonra bilim, bu ölçüde Kur’an’a yetişti. Bu, hem Kur’an’ın mucizesidir, hem de Kur’an’ın bilime uygunluğu tartışmasızdır. Ama böyle olmayan, aklî ve matematiksel delile dayanmayan, temelini tahminin ve kesin olmayan dayanakların oluşturduğu teorilerde geleceği beklemek ve Kur’an’ın zâhirinden vazgeçmemek gerekir.<a href="#_ftn36" name="_ftnref36">[36]</a></p>
<p>Bundan dolayı bir kimse doğa bilimlerinin kanıtlanmamış teorilerini Kur’an’a adapte etmek isterse, bunun neticesi, bilimlerdeki geçersiz bilgiler, tezatlar ve çelişkilerin Kur’an girmesi olacaktır. Fakat eğer bilimsel tefsir sahih biçimde gerçekleşirse, yani Kur’an tefsiri doğa bilimleriyle ve tefsirin ve müfessirin şartlarına riayet ederek yapılırsa herhangi bir sorun çıkmayacaktır.</p>
<p>Daha basit bir ifadeyle, eğer bilimsel tefsir, Kur’an’ın zâhirinin bilimsel bilgiye uygun olduğu anlamındaysa sorun yoktur. Çünkü bu durumda reyle tefsir ve dayatma işini içinde değildir.</p>
<p>Üçüncü yaklaşıma göre eğer Kur’an’ın zâhiri kesin deneysel bilimlere muvafıksa Kur’an’ın tefsirinde o bilimsel bilgiden yararlanılabilir. Fakat zanna dayalı bilgiler, bilimsel teoriler gibiyse Kur’an tefsirinde onlardan yararlanmak mümkün değildir. Çünkü bu teoriler zamanla değişim ve dönüşüme maruz kalmaktadır ve Kur’an’ın onlarla özdeşleştirilmesi, bilimlerde değişiklik meydana geldiğinde insanların Kur’an’ın doğruluğu ve hüccet oluşundan kuşku duymasına sebep olacaktır.</p>
<p>Seyyid Kutub, Fi Zilali’l-Kur’an isimli tefsir kitabında bilimsel teorilerin Kur’an’a dayatılmasını reddederken, Kur’an’ı daha iyi anlamak için bilimlerden yararlanmayı onaylayarak şöyle demiştir: “Bilimsel bilgiler değişikliğe uğradığından ve mutlak olmadığından, onları, mutlak ve nihai hakikatlere sahip Kur’an’a nispet ve izafe etmek ya da dayatmak mümkün değildir. Ancak insanın varlığı ve hayatıyla ilgili olarak bilimsel hakikatler ve teorilerde keşfedilmiş bilgilerden Kur’an’ı anlamak için istifade edilebilir ve bu yolla Kur’an’ın delaletleri geliştirilebilir.<a href="#_ftn37" name="_ftnref37">[37]</a></p>
<p><strong>Üçüncü yaklaşım esas alınarak aşağıdaki sonuçlar çıkartılabilir:</strong></p>
<ol>
<li>Kur’an’ı anlamada bilimlerden ve beşerî bilginin kesin sonuçlarından yararlanılmasının, Kur’an’daki lafızların manasını geliştirmeye ve ayetlerin, bilimsel hakikatlere işaret edilmiş hariçteki gerçek örneklerini bulmaya etkin biçimde yardımcı olmaktadır. Diğer bir ifadeyle, bilimsel tefsire bu tür bir yaklaşım, Kur’an’a ilişkin anlayışımızı derinleştirecek ve Kur’an ayetlerinin delaletlerini zenginleştirecektir.</li>
</ol>
<p>Misal vermek gerekirse, “وَمَنْ يُرِدْ اَنْ يُضِلَّهُ يَجْعَلْ صَدْرَهُ ضَيِّقاً حَرَجاً كَاَنَّمَا يَصَّعَّدُ فِي السَّمَٓاءِ”<a href="#_ftn38" name="_ftnref38">[38]</a><br />
ayetinde irtifanın artışıyla nefes almanın güçleştiği meselesine değinilmiştir.</p>
<p>“Bu ayette sapkınların hayatındaki güçlük ve zorluktan bahsedilmekte ve onlar, atmosferin yüksek katmanlarına yükselen, yükseldikçe nefes darlığına ve göğüste büyük sıkışmaya maruz kalan kişiye benzetilmektedir. Eski müfessirler yukarıdaki ayette geçen bu benzetmeyi izah ederken görüş ayrılığına düşmüştür. Bazıları, kastedilenin, uçmak için boşuna çabalayan ve kuşlar gibi göğe uçmaya uğraşan kişiye benzetme olduğuna inanmıştır. Çünkü buna gücü yetmez, rahatsız olur ve rahatsızlığın şiddetinden nefes alması güçleşir. Fakat günümüzde yeryüzünde hava basıncı fenomeni ve onun bedendeki kan basıncına uygun olduğunun (böylece iç ve dış basıncın dengelendiğinin) anlaşılmasıyla ayetteki benzetmenin izahı daha iyi anlaşılmakta ve eski tefsirlerin belirsizliklerini büyük ölçüde azaltmaktadır.”<a href="#_ftn39" name="_ftnref39">[39]</a></p>
<ol start="2">
<li>Üçüncü yaklaşımla bilimsel tefsir Kur’an’ın bilimsel mucizesini ispatlamayı sağlamaktadır. Çünkü Müslüman âlimler Kur’an’ın mucize boyutlarından birinin bilimsel işaretler olduğunu düşünmektedir. Bilimsel işaretlerden bir kısmı eski zamanlarda, bir kısmı son yıllarda bilimin araçlarıyla ortaya çıkmıştır. Belki de diğer birçoğu da zaman içinde bilinir hale gelecektir.</li>
</ol>
<p>Bilimsel mucizeden kasıt, tabiatın bazı sırlarıyla ilgili ve Kur’an’ın ifade katmanlarından -bazen- sızıntı biçiminde gözlemlenen geçici işaretlerdir. Zaman geçtikçe, bilimin gelişmesi ve bazı bilimsel teorilerin kesinlik kazanmasıyla bu işaretlerin üzerindeki perde kalkar ve bilginler, özellikle bu hakikatlere vakıf olarak Kur’an’ı mucize açısından övgüye konu edip makbul bulurlar.</p>
<p>Dolayısıyla Kur’an ayetlerini daha iyi anlayabilmek için bilimlerin kesin sonuçlarından yararlanmak, Kur’an’ın bilimsel işaretlerinin doğruluğunu ispatlamaya yardımcı olmaktadır.</p>
<p>Kur’an’ın bilimsel işaretleri, gerçekte bu sözlerin ilahî ilim ve hikmetle dolup taşan bir kaynaktan geldiğini ifade etmekte ve sonsuz ilim kaynağını anlatmaktadır.</p>
<p>Bundan dolayı bilim adamları büyük gayret ve çabayla varlığın gizem ve sırlarından birini açtığında ve bu keşif kesin bilgiye dönüştüğünde, güvenilir bilim adamlarından nakledilen bazı kati bilimsel teorilerden yararlanarak bilimsel işaretler içeren bazı Kur’an ayetleri tefsir edilebilir.</p>
<p>Seyyid Ebulkasım Hoî, el-Beyan fi Tefsiri’l-Kur’an kitabında incelikli bir noktaya değinmektedir:</p>
<p>Kur’an-ı Mecid, çok sayıda ayette yaratılışın kanunları, tabiat âlemi, semavi küreler ve benzerleriyle ilgili meselelerden bahsetmektedir. Kur’an, vahiy ve gaybî haberler dışında bu bilgilere ulaşmanın hiçbir yolu bulunmadığı ve hiçkimsenin bu hakikatleri kavrayamadığı dönemlerde bu hakikatlerin ve sırların üzerindeki perdeyi kaldırmıştır.<a href="#_ftn40" name="_ftnref40">[40]</a></p>
<p>Daha sonra şöyle devam eder:</p>
<p>Dikkat çekici nokta şudur ki, Kur’an’daki bilimsel ayetler hakikati beyan etmesinin yanısıra daima ihtiyat yolunu tutarak, o dönemde idrak edilip anlaşılabilen bilgileri açıklık ve netlikle ifade etmiş, ama o çağın insanların anlayıp idrak etmekten uzak olduğu bilgilerde genel hatlarla beyan ve sadece değiniyle yetinmiş, bu bilgilerin tam manasıyla açıklanmasını, bilimsel buluşlar ve gelişmelerle, mikro araçlar, büyüteç ve kameralarla donanacak sonraki çağların insanlarına bırakmıştır.”<a href="#_ftn41" name="_ftnref41">[41]</a></p>
<p>Bu görüşe göre kesinliği olan bilimlerden ve beşeri bilginin sonuçlarından yararlanmak, müfessirin, bilimsel işaretler içeren ayetlerin delaletlerini anlamada kullanacağı araçlardan biridir.</p>
<ol start="3">
<li>Bilim ve dinin çatıştığı varsayımını önlemek, üçüncü yaklaşımın ışığında varılan sonuçlardan bir diğeridir.</li>
</ol>
<p>Bazıları, Kur’an’daki bilimsel ayetlerin tefsirinde kesin bilimlerden yararlanılmasının, geçersiz din-bilim çatışması varsayımını önleyeceğine inanmaktadır. Çünkü Kur’an’ın bilimsel bilgilerinin aydınlatılmasıyla herkes insafa gelip İslam’ın bilimlerle bağdaştığını, hatta bilimin dini teyit ettiğini anlayabilecektir.</p>
<ol start="3">
<li>Kur’an İlimlerinde Tarihsel Metodun Kullanımı</li>
</ol>
<p>Tarihin konusu, zaman ve mekanda vuku bulmuş geçmişteki olaylardır. Zaman ve mekanlı hadiseler daima duyusal metodla idrake ulaşır. Bu nedenle tarih bilimindeki araştırma metodu da duyusal metoddur. Geçmişteki olaylar doğrudan duyu yoluyla incelenemeyeceğinden tarihte, dolaylı gözlem metodundan yararlanılır. Yani “sened ve belge” adı verilen geriye kalmış eserlerin gözlemlenmesiyle. Bu belgeler iki kısımdır: Maddî ve şahsî.</p>
<p>Maddî olanlar; binalar, takılar, geçmişten kalan ve geçmişin eserlerinin saklandığı herşeydir.</p>
<p>Şahsî olanlar ise sanatsal eserler, yazılar, kitabeler, basılı ve şifahi nakillerdir.</p>
<p>Kur’an ilimlerinin bazılarında şahsî dolaylı gözlem metodundan yararlanmak gerekir. Hadisler ve rivayetler biçiminde nakledilmiş senedler yoluyla tahkike girişilmelidir.</p>
<p>Tarih Biliminde Araştırma Metodu</p>
<p>Daha önce söylendiği gibi, tarihin araştırma konusu geçmiş zamanla, tarihçinin erişimine uzak ve doğrudan gözlemin dışında kalanla ilgilidir. Bu nedenle tarih biliminde bir araştırmacı, geçmişten kalan eserleri inceleyip araştırabilmek için mütalaa ve tahkikini, yaşayan tanıklıklar veya şahitliklere, sened ve belgelere ve tarihsel delillere dayandırmalıdır. Bu eserler bazen insanların bir bölümünün zihninde yeralmaktadır, hatıralarının bir parçasıdır ve anlatımları aracılığıyla ortaya çıkar. Buna ıstılahta tanıklık veya şehadet adı veriyoruz. Bazen de bu eserler, tarihçilerin kullanımına hazır vaziyette yazılarda, resmi belgelerde, âdâp, gelenekler ve âdetlerde ya da tarihî binalarda yadigar kalmıştır. Dolayısıyla tarihçinin, tarihsel olayları tanımak için iki kaynağı vardır: 1- Tanıklık veya şehadet, 2- Tarihsel sened ve belgeler.<a href="#_ftn42" name="_ftnref42">[42]</a></p>
<ol>
<li>a) Tanıklık veya şehadet</li>
</ol>
<p>Tanıklık veya şehadetten kasıt, bir hadiseyi, ona şahsen tanık olmuş ve vuku bulmasını izlemiş kişi aracılığıyla açıklamaktır. Istılahta şahit veya tanık, sözkonusu hadiseyi gören veya işiten kişiye atfedilir. Genel olarak malumatımızın önemli kısmı, başkalarından işittiğimiz bilgilerdir. Tarihsel olaylarla ilgili ilmimiz de esas itibariyle bu kısımdandır ve genellikle bireyler bu vesileyle türdeş duyular ve hafızadan yararlanır, geçmiştekilerin ve çağdaşların tecrübelerinin yardımıyla malumatlarını geliştirir. Bir araştırmacının şahsen bütün olayları kendi gözüyle müşahede etmesine imkan bulunmadığından başkalarının gözlem ve tanıklıklarına muhtaçtır.</p>
<ol>
<li>b) Tarihî sened ve belgeler</li>
</ol>
<p>Tarihî sened ve belgelerden kasıt, yazılar veya kitabeler ya da kompleksler, yahut binalar veya araç gereçler, elbise, savaş eşyaları vs. biçiminde insanoğlunun geçmiş hayatından geriye kalmış eserlerin tamamıdır. Tarihsel senedler ve belgeler iki kısımdır:</p>
<ol>
<li>Maddî senedler ve belgeler: Bundan maksat, geçmişin maddî eser ve kalıntılarıdır. Binalar, yapılar, mobilyalar, elbiseler, takılar, alet edevat, silahlar, toprak altından çıkan eşyalar, sikkeler, kaplar vs. gibi.</li>
<li>Maddî olmayan ve şahsî senedler ve belgeler: Bundan maksat, vicdan ve hatıralarda saklanmış geçmiş zamanların eserleridir. yahut bize ulaşmış tarihî yazılar, kitabeler, heykeller, taşbaskılar ve resimlerdir.</li>
</ol>
<p><strong>Tarihsel meseleler konusunda araştırma ve inceleme yapmak için tarihçinin elinde iki metod vardır:</strong></p>
<ol>
<li>a) Tarihsel eleştiri metodu (analitik metod)</li>
<li>b) Tarihsel sentez ve telif metodu</li>
<li>a) Tarihsel eleştiri metodu: Tarihsel eleştiriden kasıt, hakikatlerin bilinmesi, orijinal ve sahih senedlerin orijinal ve sahih olmayanlardan ayırt edilmesi için tarih kaynakları üzerinde yapılan sistematik araştırmadır.<a href="#_ftn43" name="_ftnref43">[43]</a> Başka bir deyişle, tarihsel tenkidin maksadı, tanıklık veya şehadetin, maddî olsun olmasın sened ve belgelerin değerini ve mertebesini belirlemek, insanın geçmişi babında hakikatleri ortaya çıkarmaktır.<a href="#_ftn44" name="_ftnref44">[44]</a></li>
<li>b) Tarihsel sentez ve telif metodu: Olaylar sened ve belgelerden yararlanarak bilindikten sonra tarihçi onları biraraya getirmeli ve onlardan ahenkli bir bütün oluşturmalıdır. Yani analizi yaptıktan sonra sentez ve telif işi başlar. Bu, ıstılahta “tarihin mimarisi” denilen şeydir.<a href="#_ftn45" name="_ftnref45">[45]</a></li>
</ol>
<p>Tarih biliminin araştırma metodunu özetle kategorilendirmek istersek her tarihsel araştırmanın aşağıdaki aşamaları katettiğini söyleyebiliriz:</p>
<ol>
<li>Sened ve belgelerin toplanması, bulunan kaynakların birinci el mi, yoksa başkalarının görüşü mü olduğunun belirlenmesi.</li>
<li>Toplanan belgelerin, bilgi ve konuların tanzim edilip sıralanmasına riayet edilerek tasnifi. Böylece bu yolla, olaylar ve toplumsal durumlar arasında mantıksal irtibat kurulabilecektir.</li>
<li>Başkalarının toplanmış bilgilere yönelttiği eleştirilerin kaydedilip saklanması.</li>
<li>Olaylar arasındaki sebep-sonuç ilişkisini bulmak için bilgilerin tenkidi, mantıksal analiz ve çözümlemesi.<a href="#_ftn46" name="_ftnref46">[46]</a></li>
</ol>
<p><strong>Dinî Araştırmalar ve Kur’an Çalışmalarında Tarihsel Mütalaaya İhtiyacın Gerekçeleri</strong></p>
<p>Dinî araştırmaların tarihsel araç ve metodlardan kaçışı yoktur. Günümüzde tarihsel mütalaalar, genel olarak dinî araştırmalar alanında ve özel olarak Kur’an ilimleri alanında, dinî araştırmaların kendine özgü alanını şekillendirecek, tarihsel din araştırmalarının çeşitli ekol ve metodlarını meydana getirecek derecede önem kazanmış ve yaygınlaşmıştır. Değerlendirmelerde tarihsel delillere istinadı bolca görmekteyiz. Denebilir ki dinî araştırmalar ve Kur’an çalışmaları diğer alanlardan daha fazla tarihsel yönelime ihtiyaç duymaktadır. Çünkü tarih bilimi, metodoloji ve tarih felsefesiyle birkaç boyutlu ilişkiye sahiptir:</p>
<ol>
<li>Geleceğin ışığında geçmişe bakmanın teşvik edilmesi Kur’an ayetlerinde geçmektedir. “قُلْ س۪يرُوا فِي الْاَرْضِ ثُمَّ انْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّب۪ينَ”<a href="#_ftn47" name="_ftnref47">[47]</a> gibi ayetler, geçmişteki insanların akıbeti üzerinde düşünme ve araştırma yapmayı tavsiye etmektedir. Bu iş, aslında geçmiştekilerin geleceğini görme veya halef üzerinden selefi tanıma demektir. Dinî öğretiler bireyi, durumların soyut ve fiili vaziyeti üzerinde durmaktan ve olayların sonuçlarına bakmamaktan sakındırır. Bu türden tarihsel basirete davet, bireyleri, ona ulaştıran araç ve metodları bulmaya motive eder. Böylece de tarihsel araştırmanın araçlarına duyulan ihtiyaç, dinî araştırmalar sahasının araştırmacısını tarih biliminin felsefesi ve metodolojisine sevkeder.</li>
<li>Dinî araştırmaların çoğu meselesi, tekelci veya tekelci olmayan biçimde, tarih bilimine, tarihsel araçlar ve enformasyona müracaatla betimlenip açıklanabilir. Kelamcıların hâsse nübüvvet meselesinde, hâsse mucize ve imameti ispatlarken tarihsel incelemelerden kaçınması imkansızdır. Günümüzde pek o kadar kısa olmayan ondört yüzyıl geçtikten ve bu zaman içinde çok sayıda hadise vuku bulduktan sonra imametin Şiî teorisinin doğruluğu ve hakikat tarihsel bilgiyle daha iyi anlaşılabilmektedir.</li>
<li>Kelamcıların tarihsel olmayan metodlarla ele aldığı peygamberlerin ismeti, iman tecrübesinin birliği, peygamberlerin toplumsal-tarihsel rolü vs. gibi meselelerde tarihsel mütalaalar onları probleme çağırmaktadır. Sorun ve müzakerede hazır bulunmanın şartı, tarihsel araçlar ve metodları tanımaktır.</li>
<li>Kur’an’daki öğretilerin, insanlık tarihinin bütünü ve ilahî iradenin özel ve tarihsel gerekleri babında sözü vardır: Akıbet muttaki olanlarındır ve tarihin gayesi, onun maddî mahiyetinin ötesinde, ilahî kaza ve kaderin icabıdır. İlahî iradenin istikameti ise insanın kurtuluşu ve hakkın zaferine yöneliktir. Bugün bu öğretiler, nazari tarih felsefesinde bir teori olarak, maddiyatçı ve sekülarist görüşleri rekabete çağırır.<a href="#_ftn48" name="_ftnref48">[48]</a></li>
<li>Mukaddes kitap Kur’an’ın bir bölümü, Hz. Rasül-i Ekrem (s.a.a) veya büyük peygamberler ve diğer nebiler, evliyalar ve uzak dönemlerin insanları zamanında vuku bulmuş birtakım olayları kapsamaktadır. Bu olaylar hakkında mukaddes kitap Kur’an’ın tefsiri ve ondan çıkarımda bulunmak, bu olayların tarihsel olarak anlaşılmasını ve vuku buldukları zamanı kavramayı gerektirecektir.</li>
<li>Nüzulden önce ve sonra Peygamber’in (s.a.a) halleri, Kur’an’ın yazımı, Kur’an katipleri ve hafızları, halifelerin davranışı -Ebubekir’in hilafetinden Hz. Ali’nin (a.s) zamanına kadar-, Benî Ümeyye ve Benî Mervan hilafeti, ilk tefsirlerin ve Kur’an tercümelerinin ortaya çıkış tarihi, Kur’an kârileri, Kur’an’ın yayılması için gösterilen çaba ve Müslümanların bu işe önem vermesi, Kur’an’ın tezhibi ve güzel yazımı vs. gibi bahislerin tamamı, Kur’an ilimleri bir yana, tarih ve siret kitaplarında ilgilenilmiş tarihsel konulardır. İddianın şahidi, bu bahislerin, Taberi Tarihi, İbn İshak Sireti, İbn Hişam Sireti, Mesudî’nin Murucu’z-Zeheb’i, İbn Haldun Tarihi, İbn Esir’in Kamil’i vs. gibi tarihsel kaynaklara yansımasıdır. Diğer bir ifadeyle, Kur’an ilimlerinin kaynaklarında geçen bu kabil bahisler ve müzakereler genel olarak tarih kitaplarına başvurmuş ve istinat etmiştir. Bu nedenle tarihsel metodlardan yararlanılması ve tarihsel sened ve belgelerin tenkidi bu grup bahislerde gerekli işlevi üstlenebilmektedir.</li>
<li>Tarihsel metodun Kur’an ilimleri alanındaki en temel işlevini, nüzulün başından Peygamber’in (s.a.a) rıhletine kadar “Kur’an tarihi” ve Kur’an’ın toplanma şekliyle ilgili bahislerde bulmak mümkündür. Elbette ki “Kur’an tarihi” kavramı, çağdaş dönemde gündeme geldiği şekliyle eskilerin eserlerinde yaygın değildi. Aralarında Bedruddin Zerkeşî’nin telifi el-Burhan fi Ulûmi’l-Kur’an’ı ve Suyutî’nin telifi el-İtkan fi Ulûmi’l-Kur’an’ı gibi kitapların bulunduğu Kur’an ilimlerinin temel kitapları “Kur’an tarihi” kavramından bahsetmemiştir. Son yüzyılda “Kur’an tarihi” başlığı, ilk olarak Alman Nöldeke tarafından önerilmiştir.<a href="#_ftn49" name="_ftnref49">[49]</a></li>
</ol>
<p>Yine, ilk kez Blachère’in Kur’an tercümesinin yayınladığı 1945 yılındaki çalışma, konuya ilgi duyanların dikkatini çeken mukaddime oldu. Bu eser; tarih, lugat ve edebiyat kaynakları ve bahislerini tenkitle ilgili en net çalışmadır. Özellikle günümüzdeki kıraatı tedvin ve tespit konusunda ilgi odağı olmuştur.</p>
<p>Blachère bu eseri yayınlayarak Kur’an-ı Mecid’in yaşayan tarihini Fransız okuyucuların hizmetine sundu. Bu eserini daha ziyade Nöldeke’nin<a href="#_ftn50" name="_ftnref50">[50]</a> ünlü çalışması Kur’an Tarihi’ne dayandırdı. Blachère bu çalışmada mana ve tarih bahisleri, ayetlerin nüzul sırasına göre yeniden tanzimi, ayetlerin Mekkî ve Medenî oluşu gibi konular üzerinde çokça durur.<a href="#_ftn51" name="_ftnref51">[51]</a></p>
<p>Müsteşriklerin Kur’an konusundaki çalışmalarında bazı eleştiriler ortaya atıldı. Bunların arasında meşhur oryantalistlerden Arthur Jeffery, İbn Ebi Davud Sicistanî’nin el-Mesâhif kitabının mukaddimesinde müsteşriklerin Kur’an hakkındaki araştırmalarını tenkit etti. Şöyle yazıyordu: “Tahkik ehline gelince, onların araştırma metodu, inceleme ve keşif yapabilmek ve hakikatleri sözde bulup çıkarabilmek için temelsiz ve asılsız tasavvurlar, evhamlar, tahminler, zanlar, görüşler ve faraziyeleri biraraya toplamaktan ibarettir.”<a href="#_ftn52" name="_ftnref52">[52]</a></p>
<p>Açık olan şu ki, eğer bu oryantalistler, araştırmalarını İslam ulemasının kriterlerine göre hadisleri tenkit ve tahlil metoduyla uyumlu hale getirebilselerdi; bunun yanısıra mevzuyla ilişkili hadis ve haberleri bu ölçütlere göre seçebilselerdi Kur’an tarihine dair, hatası en aza indirilmiş, buna karşılık doğruya çok daha yakın örnek ve model kitaplar telif edebilirlerdi.</p>
<p>Allame Tabâtabâî, ilke olarak “Kur’an tarihi”nin, İslam’ın semavi kitabının kendine has vazedilme biçimi ve üstünlükleriyle bağdaşmayan bir başlık olduğuna inanmaktadır. Şöyle der:</p>
<p>Nüzul gününden başlayarak günümüze kadar Kur’an-ı Mecid’in tarihi tamamen ortadadır. Kur’an’ın sure ve ayetleri sürekli Müslümanların dilinde olmuş ve elden ele ulaşmıştır. Hepimiz, şu an elimizde olan Kur’an’ın ondört yüzyıl önce Peygamber-i Ekrem’e (s.a.a) indirilen Kur’an olduğunu biliyoruz. Bu vasfıyla Kur’an-ı Mecid’in, her ne kadar tarihi net olarak ortadaysa da gerçekliğini ispatlamak ve itibar kazanmak için bir tarihe muhtaç görülmemesi gerekir. Çünkü Allah’ın kelamı olduğunu iddia eden, bu iddiasına metnini delil gösteren ve meydan okuyarak insanları ve cinlerin onun benzerini yapmaya güç yetiremeyeceğini söyleyen bir kitap, artık Allah’ın kelamı olduğunu, tahrif ve değiştirmeye uğramadığını, nasıl geldiyse öyle kaldığını ispatlatmak için kendinden başka bir delile veya şahide ihtiyaç duyması, yahut ispatlanmak için bir şahsın veya makamın tasdik ve teyidine sığınması olacak iş değildir. Evet, günümüzde elimizde olan Kur’an’ın Peygamber-i Ekrem’e (s.a.a) nazil olmuş ve hiçbir değişiklik ve tahrife uğramamış Kur’an’ın ta kendisi olduğunun en bariz kanıtı, Kur’an-ı Mecid’in bizzat kendisi için beyan ettiği vasıf ve ayrıcalıkların hâlâ geçerli olması, nasıl idiyse öyle var kalmasıdır.<a href="#_ftn53" name="_ftnref53">[53]</a></p>
<p>Yazdığı Kur’an’ı Kur’an’la tefsirin mukaddimesi olarak telif edilmiş el-Kur’anu’l-Mecid kitabının müellifi Muhammed İzzet Derveze, Kur’an tarihiyle ilgili meselelerin özellikle son yüzyılda belirsizliğe gömülmesi ve yolunu kaybetmesini oryantalistlerin görüş ve araştırmalarının yaygınlaşmasına bağlar. Onun inancına göre bu oryantalistler, rivayetleri ilmî tenkide tabi tutmaksızın sened ve metin bakımından kullanıma konu etmişlerdir. Bunun yanısıra o, Kur’an serüveninin sahih tarihini edinmede en iyi çözüm yolunun bizzat Kur’an’a başvurmak olduğunu düşünmektedir. Çünkü Kur’an’da İslam Peygamberi’ne (s.a.a), Kur’an’a, vahye ve onun nüzulüne yönelik envai çeşit suçlama ve eleştiri incelenmiştir. Bu nedenle Kur’an tarihinde ele alınmış meseleleri araştırmanın en iyi yolu Kur’an’ın metnine müracaat etmektir.<a href="#_ftn54" name="_ftnref54">[54]</a></p>
<p><strong>Özetle denebilir ki, Muhammed İzzet Derveze’ye göre Kur’an tarihini incelemek için iki metod vardır:</strong></p>
<ol>
<li>Kur’an tarihiyle ilgili hadislerin sened ve metin bakımından ilmî tenkidi</li>
<li>Kur’an tarihi ve vahyin nüzulüyle ilgili meselelerde Kur’an metnine başvurulması</li>
<li>Kur’an İlimlerinde Kelam İlmindeki Metodların Kullanımı</li>
</ol>
<p>Kelam, dinî öğretilerin rasyonel savunmasını üstlenen bir ilimdir. Bu bakımdan bu ilmi tanımlarken şöyle denmiştir: Kesin deliller üzerinden dinî inançlara ilişkin ilimdir.</p>
<p>Bu tanıma göre kelamın, âmme ve hâsse nübüvvet ve bununla ilgili meselelerle uğraştığı ortadadır. Bunun yanısıra peygamberlere geler vahyin niteliğinin açıklanması, Peygamber-i Ekrem’e (s.a.a) vahyin nasıl nazil olduğu, İslam Peygamberi’nin (s.a.a) risaletini ispatlayan mucizenin, yani Kur’an ve onun mucize boyutlarının beyanı, Kur’an’ın meydan okuyuşu ve karşıtlarını rekabet sahasında acze düşürmesi, Kur’an’ın tahrif edilemezliği de, Kur’an ilimleriyle de ortak yönü bulunan kelam bahisleri arasındadır. Çünkü vahyin niteliğinin ve Kur’an’ın mucize boyutlarının açıklanması Kur’an ilimlerinin aslî görevlerindendir. Öte yandan Kur’an ilimlerinin kapsamlı ve tartışmalı bahislerinden biri olan muhkem ve müteşabih konusunda da kelam ilmi bariz biçimde sahnededir. Zira Kur’an’ın müteşabihleri ve muhkemlerini incelenirken Eş‘arilik, Mutezile, İmamiye, Maturidiye, Keramiye vs. gibi çeşitli kelam fırkaları ve onların bu grup ayetler karşısında nasıl davrandıkları ele alınmaktadır. Buna ilaveten, kelam ilmi açısından Kur’an Allah’ın sözü ve vahyin sesidir. Bu nedenle kelam tartışmalarının başladığı ilk günlerden itibaren Allah’ın kelamı olarak iki açıdan tartışma ve polemiğin konusu yapılmıştır: İlahî kelamın kadim mi, yoksa hâdis mi olduğu ve Kur’an’ın icazı.</p>
<p>Birinci tartışmanın mevzusu, Kur’an’ın, yani Allah’ın kelamının ezelden beri var mı olduğu<a href="#_ftn55" name="_ftnref55">[55]</a>, yoksa sonradan mı ortaya çıktığı<a href="#_ftn56" name="_ftnref56">[56]</a> meselesidir. Sonuç itibariyle, Kur’an acaba Allah’ın sıfatları kategorisine mi aittir, yoksa fiilleri kategorisine mi? Bu tartışma her ne kadar kelam ilminin tarihinde maceralı bir polemiği ifade ediyorsa da tefsir açısından inkar edilemez bir etkiyi harekete geçirmektedir. Allah’ın kelamının ezeli mi olduğu, yoksa sonradan mı yaratıldığı etrafında beyan edilen muhtelif görüşler, tefsir metodunda farklılıklar meydana getirmiştir.</p>
<p>İkinci tartışma, yani Kur’an’ın icazı meselesi, İslam Peygamberi’nin (s.a.a) peygamberlik ve risaletinin doğruluğuna ilişkin delil olarak ve Kur’an-ı Kerim’in meydan okuyuşu itibariyle sürekli gündemde olmuştur. Bu görüşe göre Kur’an, İslam’ın en önemli itikadî ilkesini, yani İslam Peygamberi’nin (s.a.a) nübüvvetini ispatlamak için inceleme konusu yapılmıştır. Kur’an’ın mucize oluşunun çeşitli boyutlarının ispatlanmasıyla da kelamın maksadı hasıl olmuştur.</p>
<p>Bu kelamcı bakışta Kur’an’ın tefsir boyutu akılcı ve kelamcı istidlal temeline oturtulmuş, Kur’an’ın icazına ilişkin muhtelif ayetlerin ifade ettikleriyle kanıtlanmış ve bundan kelama ait sonuç çıkarmaya girişilmiştir. Gerçekte kelam sahasında çalışan bir araştırmacı bu doğrultuda bir müfessir gibi hareket ederek maksadına ulaşmada belli bir stratejiden faydalanmış olmaktadır. Lakin Müslüman mütefekkirler ve âlimler, Kur’an’ın mucize olduğu sonucuna varma ve İslam Peygamberi’nin (s.a.a) risaletinin doğruluğunu ispatlamayı Kur’an yoluyla yapmakta görüş birliği içinde olduklarından, kelamcıların tefsir usülü ve prensiplerine ilişkin polemiği uygun bulmamış ve neticenin sıhhati bakımından onların tefsir metodunu incelemeye girmemişlerdir.</p>
<p>Kelamcılar, mezhebî ve itikadî tartışmalarda Kur’an’a ve kavramlarına fazlasıyla muhtaçtılar. Kendi iddialarını ispatlar ve muhaliflerinin inançlarını reddederken Kur’an ayetlerinden en önemli polemik aracı olarak yararlanıyorlardı. Mesela Eş’ariler ile Mutezile arasındaki kelam tartışmasında ilk sözü Kur’an tefsiri söylüyor ve taraflar, başarılı olmak için tefsirin yürürlükteki tüm metod ve tekniklerinden yararlanıyorlardı. İslam’da yasaklanmış olmasına rağmen reyle tefsirin yaygınlaşmasının sebeplerinden biri, muhtelif kelam mezhepleri arasındaki polemik konularının şiddetli ihtiyacı olmuştur. Hiç kuşku yok, Kur’an, tefsir olmaksızın bu ihtiyacı karşılamak için yeterli değildi. Bu nedenle kelam mezheplerinin sahipleri ayetlere istinat ederek akıllarındaki manayı ona yüklüyor ve kelam tartışmalarında bunu kullanıyorlardı. Fakat tartışmanın tarafları Kur’an ayetlerini önceden oluşmuş zihniyetlere göre akıllarına estiği gibi tefsir ettiğinden kelam tartışmasında Kur’an’a başvurulması fayda sağlamıyordu. Bu noktayı İmam Ali (a.s), hükümet meselelerinde siyasi ihtilaf ve tartışma çıktığı sırada ve İbn Abbas’ı diyalog için gönderdiği Haricilerin isyanı esnasında hatırlatmıştı: Hariciler gibi bir cemaate karşı Kur’an ayetleriyle mücadele hiçbir olumlu sonuç vermeyecek ve her iki taraf da Kur’an aracılığıyla kendi düşüncesini ortaya koyup birbirinin sözünü reddedebilecektir.</p>
<p>“و لا تخاصمهم بالقرآن فانه حمال ذو وجوه تقول و یقولون”<a href="#_ftn57" name="_ftnref57">[57]</a> Bu söz, arada husumet olduğu sürece farklı tefsirler yoluyla uzlaşmaya varmaya imkan bulunmadığı anlamına gelmektedir. İmam Ali (a.s) Kur’an’ı tavsif ederken şöyle buyurur:</p>
<p>“انما هو مستور بین الدفتین لا ینطق بلسان و لابد له من ترجمان”<a href="#_ftn58" name="_ftnref58"><sup>[58]</sup></a></p>
<p>İmam Ali’nin (a.s) bu cümlede kastettiği, Kur’an’ın kendi lisanı bulunmadığı ve ancak onu anlayan insanın fikir ve lisanıyla tecelli ettiğidir. Fakat İmam’ın (a.s) bu sözü, herkesin her düşünce ve önyargıyla Kur’an’ın tercümanı ve dili olabileceği anlamına gelmez. Aksine herkesin kendi düşüncesini Kur’an’la şekillendirmesi ve dilinden Kur’an’ın dökülmesi gerektiği manasını ifade eder. Gözü ve hatta kulağı Kur’an ile mana bulmalı ve Kur’an bütün idrak araçlarında tecelli etmelidir. Bu nedenle İmam (a.s) şöyle buyurur:</p>
<p>“کتاب اللّٰه تبصرون به و تنقطون به و تسمعون به و ینطقون بعضه ببعض”<a href="#_ftn59" name="_ftnref59"><sup>[59]</sup></a></p>
<p>İmam Ali’nin (a.s) meşhur “ذلک القرآن فاسطنتقوه و لن ینطق لکن اخبرکم عنه”<a href="#_ftn60" name="_ftnref60">[60]</a> cümlesindeki ifadenin örneklerinden biri, Kur’an’la konuşan herkesin kendine göre cevabını bulacağı kelam polemikleridir. Bu sebeple net ve düzgün bir kriter olmaksızın hak ve bâtıl Kur’an’dan çıkartılamaz. Bunu söyleyen, Kur’an’ın hakikatini bildiren ve Kur’an lisanıyla konuşan İmam’dır.<a href="#_ftn61" name="_ftnref61">[61]</a></p>
<p><strong>Kur’an İlimlerinde Kelam İlmindeki Metodlardan İstifade Tarzı</strong></p>
<p>Kur’an ilimleri sahasının üstatlarından birçoğu, kelam ilmini de müfessirin ilmî öncelikleri listesine eklemiş ve kelamın bahis ve mevzularından haberdar olmayı müfessir için zaruri görmüştür.<a href="#_ftn62" name="_ftnref62">[62]</a> Bu görüşe göre kelam ilmindeki Allah’ın sıfatları, adalet ve diğer meseleleri tam bilmeden Kur’an tefsirine kalkışmak, ilkeyi sağlamlaştırmadan detaya girmek gibidir. Onlara göre bu ihtiyaç, bu ilmin Kur’an’daki itikadî ayetleri -Kur’an’ın dikkat çekici bölümünü oluşturur- izahta etkili rol oynaması nedeniyledir.</p>
<p>Kur’an’ın itikadî ayetlerinin incelenmesi ve daha fazla izah edilmesinin önemi, bazı müfessirlerin, kendi tefsirlerinde bu ayetleri açıklayıp tefsir etmesine ilaveten ayrıca bu grup ayetler etrafında bağımsız eserler yazmasına ve Müteşâbihâtu’l-Kur’an veya el-Esma ve’s-Sıfât vs. başlıkları altında kitaplar kaleme almasına sebep olmuştur.<a href="#_ftn63" name="_ftnref63">[63]</a> Aşağıda Kur’an ilimlerinde kelam metodlarının kullanıldığı durumlardan önemlilerine değinilmektedir.</p>
<ol>
<li>Kur’an pek çok ayette Yüce Allah’ın sıfatları, vahiy nübüvvet, kıyamet gibi mevzulara ve başka kelam mevzularına girmiş ve bunları ispatlamak için delil ikame etmiştir. Tefsir ilminin âlimleri tefsir usülünden bahsederken demiştir ki, bu tür ayetlerin tefsirinde dikkat edilmesi gereken karinelerden biri, bu ayetlerin sözkonusu ettiği mevzuların özelliklerine aşina olunmasıdır. Dolayısıyla bu mevzuların konumunu ve sahasını ve kelam kitaplarında onlara dair ortaya konan akıl ve nakil kanıtları ile bunlardan açılan bahsi açıklığa kavuşturmak, İslam akaidini beyan eden ayet grubunu anlamada önemli rol oynayabilir. Aynı şekilde, Yahudi ve Hıristiyan inançlarından bahsedilen ayetler konu olduğunda o ayetlerin mevzu özelliklerini ve bu dinlerin diğer inançlarını tanımak için de Yahudi ve Hıristiyan teolojisinin konularından yararlanılabilir. Elbette ki burada kastedilen, günümüzde Ehl-i Kitab’ın inancı olarak gündeme getirilen her türlü itikat değildir. Çünkü Kur’an’ın nüzul zamanında Ehl-i Kitap arasında yaygın olan çoğu inanç zaman içinde değişime uğramış olabilir ve müfessir bu tür ayetleri anlarken nüzul zamanında sözkonusu olan -ayetlerin işaret ettiği- itikatlara bakmalıdır. Peygamberlerin tahrif olmamış inançlarından bahsedilen yerlerde nüzul zamanındaki Hıristiyanların sözü de kriter değildir. Zira geçmişteki peygamberlerin pek çok semavî öğretileri, Kur’an’ın ve tarihin şahitliğine göre o peygamberlerden sonra ve Kur’an’ın nüzulünden önce tahrife uğramıştır.</li>
</ol>
<p>Buna ilaveten, kelam ilminin bilim-din ilişkisi gibi yeni bahislerine ve “yeni kelam” adıyla ün kazanmış başka mevzulara bakılması da yararlıdır. Çünkü bu bahisler müfessirin önünde yeni ufuklar açar ve Kur’an’ın boyutlarının farklı açıdan anlaşılması için uygun zemini hazırlar.</p>
<ol start="2">
<li>Kur’an’ın bu mevzularda yaptığı çıkarımlar, bazı yerlerde sıkıştırılmış biçimde ve özetle geçmesi nedeniyle daha fazla izah ve açıklamaya ihtiyaç duyar. Bu istidlaller tür itibariyle kelam ilminin bahislerinde geniş biçimde tartışılıp ispatlandığından kelam ilmine ve onun konu ve kanıtlarına aşina olmanın, ayetleri ve ifade ettiklerini anlamada takdire şayan etkisi olacaktır. Nitekim zaten bazı durumlarda bu faydalanmadan kaçış da yoktur. Mesela Yüce Allah “لَوْ كَانَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا”<a href="#_ftn64" name="_ftnref64">[64]</a> ayet-i kerimesinde tevhidi ispatlamak için bir kanıt sunmuştur. Bu kanıtta çok sayıdaki tanrı (اٰلِهَةٌ) ile dünyanın fesada uğraması arasında gereklilik ilişkisi kurulmuştur. Kelam bahislerine aşina olunması, bu gerekliliği açıklamada temel rol oynayabilir ve sözkonusu gereklilik açıklık kazandığında Allah’ın bu ayetteki maksadı daha net anlaşılmış olabilir.<a href="#_ftn65" name="_ftnref65">[65]</a></li>
</ol>
<p>Yine “وَمَا كَانَ مَعَهُ مِنْ اِلٰهٍ اِذاً لَذَهَبَ كُلُّ اِلٰهٍ بِمَا خَلَقَ وَلَعَلَا بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍ”<a href="#_ftn66" name="_ftnref66">[66]</a> ayetinde rububiyette tevhide kanıt ikame edilmiş, bu ayetler ve onunla ilgili çıkarım kelam ilminde araştırma konusu yapılmıştır. Bu nedenle bu ilme aşina olunması, bu kanıtları ve onların delalet tarzı ve prensiplerini tanımada, sonuç itibariyle de bu kabil ayetlerin tefsir ve izahında etkili olacaktır.</p>
<ol start="3">
<li>Tefsir ilminin âlimleri, karineler bahsinde, konuşanın sıfat ve hususiyetlerine bakılması gerektiğine dikkat çekmiştir. Bu karineler arasında, onun sözünü anlamada dikkatli olunması da vardır. Dolayısıyla konuşanın (Bâri Teala’nın zâtı) hususiyetlerini tanıma kelam ilminde gerçekleştiğine, öte yandan Allah’ın sıfat ve isimlerine işaret eden bazı ayetlerin zâhiri ifadeleri İslam’ın sahih itikatlarına uygun olmadığına göre, bu durumda bu tür ayetlerin sahih tefsiri ve açıklaması, müfessirin, ilahî isim ve sıfatlar konusunda dinî akaid ve inançlardan -araştırıp inceledikten sonra onun için kesinlik kazanmış sayılır- karine olarak yararlanmasını gerektirir. Mesela “ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ”<a href="#_ftn67" name="_ftnref67">[67]</a> ve<br />
“جَٓاءَ رَبُّكَ”<a href="#_ftn68" name="_ftnref68">[68]</a> ya da “يَدُ اللّٰهِ فَوْقَ اَيْد۪يهِمْ”<a href="#_ftn69" name="_ftnref69">[69]</a> gibi ayetlerin zâhiri ifadesi, adeta Allah için cismanî sıfatları olumlayacak biçimdedir. Fakat bu çeşit zâhirî anlayışların yanlışlığı kelam ilminin aklî ve naklî delilleri gibi birtakım delillerle ispatlanmakta ve ayetlerin gerçek maksadı kavranmaktadır.</li>
<li>Kelamdaki eğilimler tefsir metodunu seçmede de etkili olmuştur. Mesela ehl-i hadis, dinî nasların zâhirlerini dinin usül ve füruunda muteber kabul ederek onu, dinî bilginin güvenilirlik kriteri, pratiği ve düşüncesi görüyordu. Akıl ve naklin çatıştığı yerde nakle öncelik tanımakta ve dinî hakikatleri idrak etmede aklın yetersiz ve sınırlı olduğuna fetva vermektedir. Bu nedenle rivayet tefsire yöneldiler. Allame Tabâtabâî, ehl-i hadisin görüşü hakkında şöyle yazar:</li>
</ol>
<p>“Ehl-i hadis, sahabe ve tabiinden rivayetle tefsir yapmakla yetindi. Rivayetlerin onları götürdüğü kadarıyla ilmî seyrü sülukta ciddi olup çaba gösteriyorlardı. Haklarında elde rivayet olmayan ve manaları münakaşa edilemeyecek kadar açık ayetlerin tefsirinde dahi susuyor ve Allah’ın وَالرَّاسِخُونَ فِی الْعِلْمِ یَقُولُونَ آمَنَّا بِهِ کُلٌّ مِّنْ عِندِ رَبِّنَا kelamına sarılıyorlardı.”<a href="#_ftn70" name="_ftnref70">[70]</a> Murtaza Mutahharî, bu kesimin görüşünü tahlil ederken şöyle yazar: “Kesin olan şu ki, aklını kullanma, tefekkür, tahlil ve çözümleme işinin ehli olmayan ortalama insanlar, daima dindarlığı, ayet ve hadislerin, özellikle de hadislerin zâhirlerine fikrî teslimiyet ve taabbüde denk görür, her düşünce ve içtihadı dine karşı isyan telakki eder&#8230; İslam dünyasında Ahbarilerin Usûlilere ve müçtehidlere saldırıları, bazı fakihlerin ve muhaddislerin de felsefeye saldırıları böyle bir durumdan kaynaklanmaktadır.”<a href="#_ftn71" name="_ftnref71">[71]</a></p>
<p>Diğer misali, akılcı düşünce meşrebinin bazı takipçilerinden ve onların genel yaklaşımından vermek mümkündür. Allame Tabâtabâî bu grup hakkında şöyle yazar:</p>
<p>“Kelamcıların mezhebî görüşleri de, ihtilafın yanısıra onları (kendi kelam) mezhebine uygun biçimde (Kur’an’la) tefsire, kendi mezheplerine uygun ayetleri almaya ve onların mezheplerine muhalif ayet tevillerini kabul etmeye davet ediyordu&#8230; Filozoflar, özellikle Meşşaîler de kelamcıların boğulduğu aynı girdaba sürüklendi. Yani zâhirleri, matematik, doğa bilimleri, ilahiyat ve hikmet-i ameliyi kapsayan genel anlamıyla felsefenin apriorileriyle bağdaşmayan ayetleri tevil ve tatbik girdabına. Tabiat ötesi hakikatlerle ilgili ayetler, yaratılış, semavatın ve yerin ortaya çıkışı, berzah ve meadla ilgili ayetleri tevil ettiler, doğa bilimlerinde gökkürelerin bütün ve alt sistemi, gökkubbe ve unsura ait öğe ve hükümlerin tertibi ve başka durumlar hakkında bulduğumuz faraziye ve vazedilen ilkelerle bağdaşmayan ayetlerde de tevile el attılar. Ama aynı zamanda, ne açık ne de açıklayıcı olan vazedilmiş ilkelere dayanan bu faraziyelere açıklık kazandırıyorlardı.”<a href="#_ftn72" name="_ftnref72">[72]</a></p>
<ol start="5">
<li>Kelam eğilimlerinin Kur’an’daki ayetlerin müteşabih olmasında büyük etkisi vardı. Bu meseleyi açıklarken denebilir ki, Kur’an ayetlerindeki müteşabihlik iki türlüdür: Aslî müteşabih ve arazî müteşabih. Aslî müteşabih, lafız kısalığının, anlamın uzun ifade edilmesi halinde yetersizliğe ve bazen de kuşkuya yolaçacak olmasıdır. Bu ayetler daha ziyade epistemolojik ilkeler ve maarif usülü konusundadır. Kur’an’daki ayetlerin toplamına nispetle bu kabil müteşabih ayetlerin sayısı azdır ve “ümmü’l-kitab” olan muhkem ayetlere ve Peygamber-i Ekrem (s.a.a) ile Eimme-i Athar’ın (a.s) hadislerine başvurarak bu tür bir müteşabihlik giderilebilir. Ama arızî müteşabih, nüzul asrından sonraki zamanlarda İslam toplumunda başgösteren görüş ve inançların çatışması, muhtelif mezhep ve eğilimlerin ortaya çıkması, her fırka ve grubun da kendi mezhebini desteklemek ve popülerlik kazanmak için Kur’an’ın peşine düşmesi sonucunda o zamana kadar muhkem olan bazı ayetlerin bencilce tefsirlerle müteşabih yapılmasıdır. Günümüzde gündemde olan çoğu müteşabih ayet bunun gibidir. Misal vermek gerekirse, Eş’ariler Kur’an’dan bazı ayetlere dayanarak Allah hakkında tahayyüze inanmıştır. Tahayyüz, mekan işgal etmek ve belli bir yöne sahip olmak demektir. Bu sıfat maddî varlıkların özelliklerindendir ve cisim olmayı gerektirir. Eş’ariler, “اَلرَّحْمٰنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوٰى”<a href="#_ftn73" name="_ftnref73">[73]</a> ayetine istinaden, “يَخَافُونَ رَبَّهُمْ مِنْ فَوْقِهِمْ”<a href="#_ftn74" name="_ftnref74">[74]</a> ayetine dayanarak ve nihayet “ءَاَمِنْتُمْ مَنْ فِي السَّمَٓاءِ اَنْ يَخْسِفَ بِكُمُ الْاَرْضَ”<a href="#_ftn75" name="_ftnref75">[75]</a> ayetine sarılarak tahayyüze ikna olarak Allah’ı mekan sahibi ve üst tarafta farzetmişlerdir. Oysa İmamiye ve Mutezile, muhkem ayetlerden olan “لَيْسَ كَمِثْلِه۪ شَيْءٌ”<a href="#_ftn76" name="_ftnref76">[76]</a> ayetini gözönünde bulundurarak Allah’ı yaratılmışlara her türlü benzetmeden uzak tutmuş ve zikredilen -Eş’ari gibilerinin müteşabih yaptığı- ayetleri tevil etmişlerdir.<a href="#_ftn77" name="_ftnref77">[77]</a></li>
<li>Kur’an İlimlerinde Hadis İlimlerindeki Metodun Kullanımı</li>
</ol>
<p>Müfessirin sünneti anlamak bakımından ihtiyaç duyduğu ilimlerden biri de, en önemli tefsir kaynaklarından sayılan “ilmu’l-hadis”tir. Hadis ilmi, Peygamber-i Ekrem (s.a.a) ve Masumların (a.s) söz, onay ve fillerini konu alan ilimdir.<a href="#_ftn78" name="_ftnref78">[78]</a> Başta Kur’an tefsiri olmak üzere Kur’an’la ilgili bazı ilimlerde daha ziyade “şahsî dolaylı gözlem” metodundan yararlanmak, hadisler ve rivayetler biçiminde nakledilmiş senedler yoluyla tahkike koyulmak gerekir.</p>
<p>Kur’an ilimlerini tanımada hadis ilimlerinin önemi o kadar büyüktür ki, Kur’an ilimlerinin, tarih, siret, kelam, fıkıh vs. gibi İslam ilimlerinin hepsi veya geneli benzer biçimde önce hadis ilimlerinin kucağında şekillendiği söylenebilir. Bunun anlamı, Kur’an tarihi, muhkem ve müteşabih, nâsih ve mensuhla ilgili haberlerin tamamının, Peygamber (s.a.a) ve sahabenin tefsire ilişkin sözlerinde rivayetler formunda ve isnad zincirine sahip olarak tecelli ettiği, sonra da zaman içinde diğer İslamî ilimler gibi hadisten ayrılmış olduğudur.<a href="#_ftn79" name="_ftnref79">[79]</a> Dolayısıyla Kur’an ilimleri öğretilerinin yansıdığı ilk mecrayı rivayetlerde aramak lazımdır. Mesela Rasül-i Ekrem’den (s.a.a) Kur’an’ın nasıl nazil olduğu, vahyin doğrudan veya vahiy meleği (Cebrail) aracılığıyla nüzulü, semavî kitabın ve surelerin ya da bazen ayetlerinin adlandırılması, kıraat ve Kur’an’ın nasıl tilavet edileceği bahsi, bazı ayetlerin tefsiri, tefsir prensiplerinin ortaya konması, reyle tefsirden sakındırılma vs. hakkında nakledilenler, Kur’an ilimleriyle ilgili haberlerin şekillenmesinde ilk sermayeyi hazırlar.</p>
<p>İmamlardan (a.s) veya sahabeden ya da tabiinden bu alanda aktarılan sözler de böyle bir etki bırakmıştır. Kur’an ilimlerindeki bahislerin her birine bakıldığında meselelerin genelinin İmamlar (a.s), sahabeler ve tabiinin söz ve görüşlerini içerdiği görülecektir. Bundan dolayı, şekillenmeleri ve hammaddeleri hadis ilimlerinde vuku bulan Kur’an ilimlerinin önemli bir bölümü, hadis ilmiyle ilgili metodların kullanımıyla tam zorunluluk kazanır. Çünkü değinildiği gibi, Kur’an ilimlerinin menşei hadistir ve Kur’an veya onun maarif ve öğretileri hakkında Peygamber (s.a.a) ve İmamlardan (a.s), yahut sahabe ve tabiinden nakledilenler hadis formunda tecelli edip bize aktarılmıştır. Kur’an ilimleri hadisten ayrılıp bağımsızlık kazanmasına rağmen yine de Kur’an ilimlerinin haberlerine ulaşmak için en iyi kaynak ve pınar hadis koleksiyonlarıdır. Örnek olarak Sıkkatu’l-İslam Kuleynî, el-Kâfî kitabının muhtelif bablarında Kur’an ilimleri alanında çok sayıda rivayete yer vermesine ilaveten, Fadlu’l-Kur’an adında özel bir bölüm de tahsis etmiştir.<a href="#_ftn80" name="_ftnref80">[80]</a> Yine Allame Meclisî, Biharu’l-Envar kitabında bu konuya bir fasıl ayırmıştır.<a href="#_ftn81" name="_ftnref81">[81]</a></p>
<p>Şia’nın diğer hadis külliyatlarında ve el-Hayat<a href="#_ftn82" name="_ftnref82">[82]</a> gibi geç dönem koleksiyonlarda da Kur’an’la ilgili rivayetlerin biraraya getirildiği bablar ve fasıllar ayrılmıştır. Aynı şekilde Buharî, el-Camiu’s-Sahih kitabının ilk babında “kitabu bedi’l-vahy” başlığı altında vahyin nüzul macerası ve Peygamber’in bisetinden bahsetmiş, buna ilave olarak da kitabında “fezailu’l-Kur’an”, “el-i’tisam bi’l-Kitab ve ve’l-Sünne”, “kitabu’t-tefsir” başlıkları taşıyan bablara yer vermiştir.<a href="#_ftn83" name="_ftnref83">[83]</a> Bu model Müslim’in Sahih’i, Ebu Davud’un Sünen’i ve Tirmizî’nin Câmi’nde de izlenmiştir.</p>
<p>Bu iddianın en güzel şahidi, hadis koleksiyonlarındaki rivayetlere dayanarak ve tefsir rivayetlerini ayırarak hazırlanmış rivayet tefsiri veya tefsir-i me’sûr kitaplarıdır. Huveyzî’nin Nuru’s-Sakaleyn, Bahranî’nin el-Burhan ve Feyz Kâşânî’nin el-Sâfi tefsiri, her tefsir rivayetinin başında kendi rivayet kaynağını zikretmiştir. Öyle ki bu uygulama Suyutî’nin el-Dürrü’l-Mensûr tefsirinde de görülmektedir.</p>
<p>Tefsir rivayetlerinin çoğunun açıkça veya işaret ederek Kur’an ilimlerinin bahisleriyle, özellikle de bu ilmin önemli konuları arasında sayılan Kur’an’ı anlama ve tefsir etme mantığıyla ilgili olduğuna dikkat edilmelidir.</p>
<p>Elbette ki şimdiye dek Kur’an’la ilgili rivayetler alanında gerçekleştirilen şey tefsir rivayetleriyle sınırlıdır ve vahiy, nüzul, Kur’an tarihi, muhkem ve müteşabih, nâsih ve mensuh vs. gibi Kur’an ilimleri alanındaki diğer rivayetler kapsayıcı biçimde ve sistematik olarak biraraya toplanmış değildir. Oysa bu iş, mevcut belirsizliklerin çoğunu gidermek için zaruri görünmektedir.<a href="#_ftn84" name="_ftnref84">[84]</a></p>
<ol start="6">
<li>Kur’an İlimlerinde Rical İlmi Metodunun Kullanımı</li>
</ol>
<p>Rical ilmi, diraye ilmiyle birlikte İslamî ilimlerin iki branşıdır. Rivayetleri incelemek ve doğru olanı doğru olmayandan ayırt etmek için tedvin edilmiştir. Rical ilmini tarif ederken şöyle denmiştir: “Sözleri kabul etmenin caiz olup olmadığını belirleyecek şartlarla (doğru sözlülük, adalet, fısk vs.) donanıp donanmadıkları bakımından hadisin ravilerinin durumundan bahseden ilimdir.<a href="#_ftn85" name="_ftnref85">[85]</a></p>
<p>Diraye ilmi de “hadisi nakledenler zincirinde kesiklik mi, yoksa bütünlük mü bulunduğundan veya senedi olup olmadığından ya da irsal mi edildiği vs. açısından hadisin raviler tarafından nakledilme niteliğinden sözeden ilimdir.”<a href="#_ftn86" name="_ftnref86">[86]</a></p>
<p>Rical ve diraye ilmi arasındaki fark şudur: Diraye ilminde ravinin mevsuk mu, zayıf mı olduğu ve rivayetin makbul mü görüldüğü, yoksa red mi edildiğinin kural ve kriterlerinden sözedilmektedir. Rical ilminde ise hadisin ravilerinin adalet ve güvenilirliklerinden şahsî olarak bahsedilmekte, onların tek tek hal ve durumları tenkit konusu yapılmakta ve sözkonusu genel kural ve kriterler durumlara ve örneklere tatbik edilmektedir.</p>
<p><strong>Kur’an İlimlerinde Rical İlmi Metodundan Yararlanma Tarzı</strong></p>
<ol>
<li>a) Rical ilmi metodunun esbab-ı nüzul bahsinde kullanımı</li>
</ol>
<p>Rical ilmiyle güvenilir bağa sahip Kur’an bahisleri arasında esbab-ı nüzul konusu vardır. Bu realite, aynı başlık altında yazılmış kitaplarda bariz biçimde görülmektedir. Bu eserlerin yazarları, çeşitli rivayetlerle karşılaştıklarında, bir ayetin nüzul sebebi hakkında, ricali güvenilir olan rivayeti seçmektedir. Rivayetler çatıştığı takdirde ise ravileri daha önemli olan rivayeti tercih etmektedirler. Bir kısım durumlarda ise bazı ayetlerin nüzul sebebinin Şia ve Ehl-i Sünnet açısından önemli ve güvenilir rical kanalıyla nakledildiğini hesaba katarak bu rivayeti Müslümanların ittifak konusu kabul ederler.<a href="#_ftn87" name="_ftnref87">[87]</a> Bu hakikat, nüzul sebebi bahislerinde rical ilminin oynadığı rolü göstermektedir. Celaleddin Suyutî, esbab-ı nüzul babından, rical ilminin bu bahisteki dikkate değer rolüne tanıklık edecek genişlikte bahsetmiştir. Sözünün özeti şudur: Ne zaman bir ravi bir ayet için nüzul sebebi zikretse ve başka ravi başka bir sebep nakletse bu ikisinden birinin senedi sahih ve diğeri gayri sahihse sahih rivayete itimat edilir.<a href="#_ftn88" name="_ftnref88">[88]</a></p>
<ol>
<li>b) Rical ilmi metodunun Mekkî ve Medenî sureleri ve ayetleri tanımada kullanımı</li>
</ol>
<p>Kur’an’ın önemli bahisleri arasında Mekkî ve Medenî sureleri ve ayetleri tanıma da vardır. Bu bilginin faydası, ayetlerin ve surelerin nüzulünün önce mi, sonra mı olduğunu anlamaktır. Bunun, sırası geldiğinde nâsih ve mensuhu bilmede büyük etkisi vardır. Hangi ayet ve sure gruplarının Mekke’de, hangi grupların da Medine’de nazil olduğunu bilmenin hadis ve nakille tam bir bağı vardır. Bundan yararlanmanın da birçok yerde rical incelemelerinden başka imkanı yoktur.<a href="#_ftn89" name="_ftnref89">[89]</a></p>
<ol>
<li>c) Rical ilmi metodunun muhkem ve müteşabih bahsinde kullanımı</li>
</ol>
<p>Kur’an ayetlerine göre, bu kitapta, tevilini ancak Allah ve ilimde derinleşmiş olanların bildiği birtakım müteşabihler vardır.<a href="#_ftn90" name="_ftnref90">[90]</a> Çok sayıda rivayetlere binaen “ilimde derinleşmiş olanlar”dan maksat Masumlardır (a.s). Örnek olarak İmam Sâdık’tan (a.s) şöyle nakledilmiştir: “نحن الراسخون فی العلم و نحن نعلم تأویله”<a href="#_ftn91" name="_ftnref91">[91]</a> (İlimde derinleşmiş olanlar biziz ve Kur’an tevilini biz biliriz). Başka bir rivayette Hazret’ten şöyle aktarılmıştır:<br />
“الراسخون فی العلم امیر المؤمنین علیه السلام و الائمة من ولده”<a href="#_ftn92" name="_ftnref92">[92]</a></p>
<p>Bu durumda, Kur’an’ı tevil ve müteşabihleri tefsir işinde onların rivayetlerine başvurmaktan başka çare yoktur. Bunun lüzumu, hiç değilse Kur’an’daki müteşabihlerin bir kısmında inkar edilemez. Aksi takdirde müteşabihlerin tefsirinde sadece mütevatir rivayetin peşine düşmek gerektiğini söylemek zorunda kalırız ki böyle bir şey, mütevatir rivayetlerin nadir olması sebebiyle oldukça zordur.<a href="#_ftn93" name="_ftnref93">[93]</a></p>
<ol>
<li>d) Rical ilmi metodunun kıraat ilminde kullanımı</li>
</ol>
<p>Kur’an’ın kıraatı, İslam tarihi boyunca değişik görüş ve bahislere menşe olmuş ve hakkında çok sayıda kitap yazılmış önemli mevzulardandır. Bazı tasniflere göre Kur’an kıraatı mütevatire, ahadiyye ve şâzze şeklinde kısımlara ayrılmaktadır. Ahadiyye kıraatlar da müstafize ve gayri müstafize olarak taksim edilir.<a href="#_ftn94" name="_ftnref94">[94]</a></p>
<p>Kur’an ilimlerinin bu kısmının rical ilmiyle bağı, daha ziyade makbul kıraat için ortaya atılan kurallar bakımındandır. Mesela Celaleddin Suyutî, Mekki b. Ebi Talib’ten (ö. 437) makbul kıraatın kuralları babında nakilde bulunurken şöyle der:</p>
<p>(Kıraat babında) itimat edilebilecek ilke, kıraatın sened bakımından sahih, Arapça yönünden düzgün ve Osman hattına uygun olmasıdır. Sened bakımından en sahih kıraatlar, Nâfi ve Asım kıraatıdır. En fasihleri ise Ebu Amr ve Kesaî kıraatıdır.<a href="#_ftn95" name="_ftnref95">[95]</a></p>
<p>Rical ilminin kıraat bahsindeki etkisi, kapsayıcı bir tasnife göre Kur’an kıraatının makbul ve makbul olmayan şeklinde iki kısma ayrılması yönündendir. Makbul kıraat için dikkate alınan kurallar arasında sened bakımından sahih olması da vardır. Bu ise rical ilmine başvurmaksızın erişilmesi mümkün olamayacak bir şeydir.</p>
<p>Kur’an’ın önemli bahislerinden bir diğeri de yedi kıraat (kıraat-ı seb’a) tarzı meselesidir. Bu meselede de etkili ve faydalı rical incelemesi göze çarpmaktadır. Rical ilminin “yedi kıraat tarzı” bahsindeki etkisi, Sünni muhaddis ve müfessirlerin, Kur’an’ın yedi harf ve kıraat üzerine nazil olduğu anlamına delalet eden çok sayıda rivayet nakletmeleri yönündendir. Buna mukabil, Şii âlimler bu rivayetlerin gerçekliğine pek o kadar itibar etmemişlerdir. Şia’nın görüşünün aslî dayanağı, Zürare ve Fudayl b. Yesar’dan nakledilen iki rivayettir. Her ikisi de sened bakımından sahihtir ve senedde geçen ricalin hepsi muteber ve güvenilirdir.</p>
<p>Mesela Seyyid Ebulkasım Hoî, bu konuda Ehl-i Sünnet’in rivayetlerinden epey bir kısmını naklettikten ve meşhur yedi kıraatı, hatta on kıraatı mütevatir kabul eden kimselerin sözüne değindikten sonra on kârinin biyografisini incelemeye koyulmaktadır. Hepsinin rical durumunu tek tek inceleyerek, bu kıraatların, ya bizzat kârilerin içtihadının ürünü olduğunu ya da haber-i vahid olarak nakledildiğini ispatlamış ve mütevatir oldukların reddetmiştir.<a href="#_ftn96" name="_ftnref96">[96]</a></p>
<ol>
<li>e) Rical ilmi metodunun tefsir hadislerini incelemede kullanımı</li>
</ol>
<p>Şii ve Sünnilerden nakledilmiş rivayetlerin dikkat çekici miktarı tefsir hadisleriyle ilgilidir. Tefsir hadislerinin tahkik ve incelemesi kaçınılmaz bir şeydir. Kesin olan şu ki, bu iş, tefsir rivayetlerinin fıkhî meselelerle irtibatlı ve şeriatın haram ve helalleriyle bağlantılı kısmı konusunda büyük önem kazanmıştır. Bu hadislerin büyük kısmını yalancılık ve hadis uydurmayla suçlanmış raviler nakletmiştir. Bu hadislerin başka ravileri ise fikir ve inançta fazlasıyla sapkın olmakla itham edilmiştir. Fikir ve inançta sapma bulunmasına rağmen tefsir kitapları da vardı. Mesela Tefsir kitabı sahibi Ebi Cârud Ziyad b. Munzur gibi. Ama İmam Sâdık (a.s) onu lanetleyerek kör kalpli ve görmekten yoksun biri olarak nitelendirmiştir.<a href="#_ftn97" name="_ftnref97">[97]</a></p>
<p>Buna karşın tefsir hadislerinin bazı ravileri yüksek makam ve mevkide idi. Kimi zaman İmamların (a.s) sırlarının muhafızı ve has halka sayılıyorlardı. Bunların arasında Zerih b. Muhammed Mehâribî, Zâdân ve Safvan b. Mihran Cemal’e işaret edilebilir.</p>
<p>Tefsir hadislerinin bazı ravileri bu sahada kitap sahibiydi. Bunların arasında Ahmed b. Muhammed b. Said<a href="#_ftn98" name="_ftnref98">[98]</a>, Ebu Hamza Sumâlî<a href="#_ftn99" name="_ftnref99">[99]</a> ve Muhammed b. Sâib Kelbî’ye<a href="#_ftn100" name="_ftnref100">[100]</a> işaret edilebilir.</p>
<p>Tefsir hadislerinin epey fazla olduğu kitaplardan biri, Hasan Askerî’ye (a.s) ait tefsirdir. İbn Gazâirî, Muhakkik Dâmâd, Seyyid Ebulkasım Hoî gibi çoğu âlim ve ilim ehli bu kitabı muteber görmez ve İmam’a (a.s) nispeti haketmediğini düşünür.<a href="#_ftn101" name="_ftnref101">[101]</a> Fakat birinci ve ikinci Meclisî gibi bazıları bu kitabı muteber kabul etmiş, İmamların (a.s) ve onların sırlarının hazinesi saymıştır.<a href="#_ftn102" name="_ftnref102">[102]</a> Bazıları da tafsilata girerek rivayetlerinin bir kısmını muteber kabul etmiş, bir kısmını da muteber saymamıştır.<a href="#_ftn103" name="_ftnref103">[103]</a> Bilmekte yarar bulunan nokta şudur ki, bu tefsirin İmam’a (a.s) ait olduğunun sıhhatinden tereddüt edenlerin temel delili, tefsirin isnad zincirinde yeralan ricalin zayıf olmasıdır. Diğer bir ifadeyle, tefsirdeki rivayetlerin metninin muteber olup olmaması bir yana, sözkonusu tefsir, muteber bir senede sahip olmadığı için İmam’a (a.s) nispet edilemez. Bu sebeple, tefsirdeki rivayetlerin çoğundan yararlanırken rical ilminin kurallarını uygulamak mecburiyetinde olduğumuzu söyleyebiliriz.</p>
<p>Hatırlatmak gerekir ki, Ehl-i Sünnet’in hadis külliyatlarında ve tefsir kitaplarında da onların tercih ettiği sahabe ve tabiinden nakledilmiş çok sayıda tefsir rivayetiyle karşılaşmaktayız. Ehl-i Sünnet’in hadis uleması ve rical âlimlerinin kullandığı kriterlere göre bu rivayetlerin bir bölümü muteber ve güvenilirdir, ama büyük kısmı da muteber bir senedden yoksundur ve güvenilmezdir. Bu hadislerde yapılacak rical incelemelerinin önemi, daha ziyade, bu hadisleri tedvin eden ve toplayanların çoğunun, onları biraraya getirmekten başka bir hedefi bulunmaması -mesela sahih mi, zayıf mı olduklarına bakmamaları- nedeniyledir. Mesela Celaleddin Suyutî, çeşitli kaynaklardan nispeten epey fazla tefsir rivayetlerini belirttikten sonra şöyle yazar: “Merfu tefsirler bunlardır. Onların merfu oluşu, aynı zamanda sahih, hasen, zayıf, mürsel ve mu’zil oluşu açıklandı. Uydurma ve bâtıl olan bilgileri itimat etmedim.”<a href="#_ftn104" name="_ftnref104">[104]</a></p>
<p>Yine Suyutî bir başka yerde şöyle der: “İçinde Peygamber (s.a.a) ve sahabenin sözlerinden -merfu ve mevkuf- yaklaşık onbin tefsir hadisini biraraya getirdiğim müsned bir kitap oluşturdum.”<a href="#_ftn105" name="_ftnref105">[105]</a> Kastettiği el-Dürrü’l-Mensur kitabı olsa gerektir.</p>
<p>Suyutî, Tefsir-i Taberî hususunda da şöyle der: “O, sahih bilgileri toplamayı amaçlamamıştı. Bilakis her ayetle ilgili rivayetleri doğru olup olmadığına bakmaksızın rivayet etmiştir.”<a href="#_ftn106" name="_ftnref106">[106]</a></p>
<p>İbn Haldun, genel olarak tefsirlerin müellifleri konusunda şöyle der: “Kitaplar ve nakilleri, zayıf ve reddedilmiş bilgiler içermektedir. Ama aynı zamanda güçlü ve makbul noktalar da vardır.”<a href="#_ftn107" name="_ftnref107">[107]</a></p>
<p>Hulasa, uydurma ve vazetmenin tefsir rivayetlerine sızma ihtimali oldukça yüksektir ve bu durum onların değerini dikkat çekici biçimde azaltmaktadır. Mesela Abdullah b. Abbas, Ehl-i Sünnet’in tefsir hadislerinin meşhur nakilcilerindendir. Bu babta çok sayıda bilgi ve nokta ona nispet edilmektedir. O kadar ki, ona nispetle yaklaşık dörtyüz sayfalık Tenviru’l-Mikbas min Tefsiri İbn Abbas adında bir kitap bile basılmıştır. Oysa İmam Şafii’den, İbn Abbas’a ait yüz adetten biraz fazla tefsir hadisinden başka hiçbir şeyin sabit olmadığı nakledilmiştir.<a href="#_ftn108" name="_ftnref108">[108]</a></p>
<p>Suyutî, detaylı beyanında bu tür rivayetlerin sened durumunu belirterek şöyle yazar: “İbn Abbas’a isnad edilen uzun tefsirlerin beğenilecek yanı yoktur. Çünkü ravileri meçhuldür. Tıpkı “Cuveybir’in Dahhak’tan, onun da İbn Abbas’tan aktardığı tefsir” gibi.<a href="#_ftn109" name="_ftnref109">[109]</a> Ahmed b. Hanbel’in bu hadislerle ilgili kötümserliği o boyuttadır ki, kendisinden şöyle nakledilmiştir: “Üç şeyin aslı ve kökü yoktur: Tefsir, çatışma ve savaşlarla ilgili haberler.”<a href="#_ftn110" name="_ftnref110">[110]</a> Bu işler, bazı âlimlerin çare aramasına ve kurallar koymasına sebep olmuştur.</p>
<p>Özetlemek gerekirse, denebilir ki, tefsirde ihtilaf iki çeşittir: Dayanağı sadece nakil olan çeşit; bilinmesi nakle bağlı olmayan çeşit. Nakledilen de ya Masumdandır, ya da başkasından. Öte yandan bazı yerlerde sahih bilgiyi tanımada ihtilaf olması mümkündür, bazı yerlerde ise mümkün değildir. Bu nedenle sahih olanı zayıf olandan ayırt etmenin mümkün olmadığı durumlarda onlar hakkında araştırma ve incelemenin hiçbir faydası yoktur. Mesela Ashab-ı Kehf’in köpeğinin rengi vs. gibi.</p>
<p>Bu tür durumları bilmenin yolu nakildir. Dolayısıyla Peygamber’den (s.a.a) onlar hakkında sahih nakil sözkonusuysa kabul ederiz. Eğer yoksa ve sözgelimi Ka’b ve Vehb gibi Ehl-i Kitap isimler yoluyla ulaşmışsa o bilgiyi tekzip veya tasdik etmede duraklamak gerekir. Peygamber’in (s.a.a) şöyle buyuran sözü buna delildir: “اذا حدثکم اهل الکتاب فلا تصدقوهم و لا تکذبوهم”<a href="#_ftn111" name="_ftnref111">[111]</a> (Ehl-i Kitap size anlattığında onları ne tasdik edin, ne de tekzip).</p>
<p>Hadis tedvininin ilk devresinde Ehl-i Sünnet ve Şia’nın hadis külliyatlarında bahsi geçen rivayetlerin dikkat çekici kısmını uydurma rivayetler ve temelsiz nakiller oluşturuyordu. Hammad b. Zeyd’in ifadesiyle, İbn Ebi’l-Avca tutuklandığında “Hadislerinizin arasında dörtbin hadisi bizzat ben uydurdum. Bunlar, helali haram, haramı helal yaptığım hadislerdi.” itirafında bulunmuştur.<a href="#_ftn112" name="_ftnref112">[112]</a> Her ne kadar hadis külliyatlarındaki bu kabil rivayetleri temizlemek için Şii ve Sünni âlimler tarafından büyük çaba sarfedilmişse de hiç tereddütsüz yeterli arındırma gerçekleştirilebilmiş değildir ve bu kirlenmiş nakillerin bir bölümü mevcut hadis ve haberlerle karışık biçimde yerinde durmaktadır.</p>
<p>Uydurma fenomeni tefsir hadislerinde ve kişiler, mekanlar ve kabilelerin faziletleriyle ilişkilendirmede daha fazla göze çarpıyordu. Bu fenomen bazı zamanlar öylesine yaygınlık kazandı ki, çirkinliğini bile kaybetti ve gündelik hayatın parçası haline gelebildi. Hatta bazen onu esas alıp muamele bile yapılabiliyordu.</p>
<p>Muaviye, birçok muhaddis ve müfessirin söylediğine göre “leyletu’l-mebit”<a href="#_ftn113" name="_ftnref113">[113]</a> ve İmam Ali’nin (a.s) fazileti ile ilgili olan “ وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَشْر۪ي نَفْسَهُ ابْتِغَٓاءَ مَرْضَاتِ اللّٰهِ”<a href="#_ftn114" name="_ftnref114">[114]</a> ayetinin İbn Mülcem Muradî hakkında nazil olduğuna dair hadis uydurması için Semure b. Cündüp’e dörtyüz bin dirhem verdi. Hatta iş o noktaya vardı ki, bazen hadis uyduranlar, çok az değeri olan şeyler için bile hadis uydurup vazetmeye el attılar. Ne yazık ki rivayet vazedip uydurma fenomeni tefsir hadislerine de sızmıştır. Bu nedenle tefsirde ve başka yerde faydalanılan saf hadisleri saf olmayanlardan ayırt etmenin lüzumu, bir bölümü rical âlimlerinin sorumluluğunda olmak üzere sürekli ve iz sürerek çaba göstermeyi talep eder. Rical uleması, bu tür hadislerle karşılaştığında bu çeşit hadislerin çok sayıda ravisini, hadis uydurdukları gerekçesiyle zayıf ve güvenilmez olarak adlandırmıştır.</p>
<p>Özetle denebilir ki, pek çok tefsir hadisi, yalancılıkla ve hadis uydurmakla suçlanmış raviler tarafından nakledilmiştir. Tefsir hadislerinin diğer bir kısım ravileri ise fikir ve inançta şiddetli sapkınlıkla itham edilmiştir. Hatta akidedeki sapkınlıklarına rağmen bir de tefsir kitabı sahibidirler. Diğer taraftan tefsir hadislerinin bazı ravileri de yüksek makam ve mevkidedir. Bazen İmamların sırlarının sırdaşı ve has halkanın mensubu dahi sayılmışlardır. Bu ravilerin çeşitliliği ve tefsir bahislerinde -özellikle de fıkhî meselelerle ve şeriatın haram helal konularıyla irtibatlı tefsir rivayetleri konusunda- onları tanımanın önemi, rical ilminin, Kur’an’daki bu kısım bahislerde oynadığı role net delildir. Buna ilaveten, tefsir hadislerini tedvin eden ve toplayanların birçoğunun, onları -sahih veya zayıf olduklarına bakmaksızın- biraraya getirmekten başka bir hedefi olmamıştır. Bu yüzden, tefsir nakillerine uydurmaların sızmış olması ve zayıf rivayetlerin varolması ihtimali büyüktür. Netice itibariyle bunlar üzerinde yapılacak rical incelemelerinin zarureti kaçınılmaz olacaktır.</p>
<ol>
<li>f) Rical ilmi metodunun fezailu’l-Kur’an bahsinde kullanımı</li>
</ol>
<p>Şia ve Ehl-i Sünnet’in rivayet külliyatlarında Kur’an’daki sure ve ayetleri tilavet etmenin fazileti hakkında, hiç tereddütsüz büyük bölümü uydurma ve muteber senedden yoksun çok sayıda rivayete rastlamaktayız. Bu nedenle onların rical incelemeleri takdire şayan önem taşımaktadır. Mesela Suyutî el-İtkan fi Ulûmi’l-Kur’an’da Hakim Nişaburî’den şöyle nakletmiştir: Ebi İsmet’e sordular: “Kur’an’ın sure sure fazileti konusunda İkrime ve İbn Abbas’tan nasıl rivayet ediyorsun? Halbuki İkrime’nin ashabının bu hadisten haberi yok.” Şöyle cevap verdi: “İnsanların Kur’an’a sırt çevirdiğini, Ebu Hanife’nin fıkhına ve İbn İshak’ın Meğazi’siyle meşgul olduğunu görünce Kur’an’a yakınlaşsınlar diye bu hadisi uydurdum.”<a href="#_ftn115" name="_ftnref115">[115]</a></p>
<p>Elbette ki Şia ve Ehl-i Sünnet’in rivayet koleksiyonlarında Kur’an’ın faziletleri babında sened bakımından savunulabilir ve güvenilebilir çok sayıda rivayete de rastlamaktayız. Merhum Kuleynî, bu rivayetlerden epeyce bir kısmını Kâfî kitabının fazlu’l-Kur’an babında toplamıştır. Ondan önce merhum Meclisî, Biharu’l-Envar’ın 89 cildinin takriben tamamını bu işe tahsis etmiştir.</p>
<p>Ehl-i Sünnet arasında da bazı kimseler muteber hadisleri (kendi prensiplerine göre) biraraya getirme girişiminde bulunmuştur. Celaleddin Suyutî, Kur’an’ın faziletleri bahsinde çok sayıda hadis uydurulmuş olması sebebiyle, içinde hiçbir uydurma rivayetin bulunamayacağı Hamâilu’z-Zehr fi Fezâili’s-Suver adında bir kitap telif ettiğini söylemektedir.<a href="#_ftn116" name="_ftnref116">[116]</a></p>
<p>Hadis uydurmasıyla -özellikle Kur’an’ın faziletleri babında- meşhur raviler arasında, rical bakımından hepsi de zayıf ve güvenilmez olan Ahmed b. Abdullah Cuveybârî, Mugire b. Said Kûfî ve Vehb b. Vehb’in (Ebu’l-Bahterî) adı zikredilebilir. Dolayısıyla Kur’an’ın faziletleriyle ilgili hadislerin büyük bölümünün hadis uyduran kişiler tarafından vazedildiği hesaba katılırsa bu rivayetlerin rical incelemesine tabi tutulması büyük önem taşımaktadır.</p>
<ol>
<li><strong>g) Rical ilmi metodunun Kur’an’ın tahrifi şüphesinin incelenmesinde kullanımı</strong></li>
</ol>
<p>Çağlar boyunca çok sayıda İslam âliminin fikir ve kalemini kendisiyle meşgul etmiş önemli konulardan biri, Kur’an’ın tahrifi meselesidir. Bazen tahriften kasıt, bu kitabın bir kısmının çıkartılmış ve eksik olduğudur. Bazen birtakım ayetlerin ilave edildiği kastedilmektedir. Bazen de Kur’an’daki lafızların yer değiştirdiğine işaret eder.</p>
<p>Şeyh Tûsî tahrif nazariyesini reddederken şöyle der:</p>
<p>Ona ilaveler yapılması veya ondan bir şeylerin eksiltilmesi Allah’ın kitabına yaraşır sözler değildir. Çünkü ona ilaveler yapılması icma ile bâtıldır. Ondan bir şeylerin eksiltilmesi de zâhir itibariyle Müslümanların görüşüne aykırıdır. Bizim mezhebimize yakışan ve sahih olan söz de budur.<a href="#_ftn117" name="_ftnref117">[117]</a></p>
<p>Ama ne yazık ki gayet net bu itikada rağmen Şia ve Ehl-i Sünnet kanalıyla nakledilmiş bazı rivayetlerin zâhirdeki delaleti Kur’an’da tahrif olduğu şüphesini meydana getirmiştir. Birçok âlim bu rivayetler üzerinde sened ve delalet münakaşası yapmıştır. Fakat kimileri de bu rivayetlerin çokluğu ve epey yer tutması sebebiyle bir şekilde tereddüde kapılmış ve hatta karşı görüşe eğilim gösterebilmiştir. Bundan dolayı bu rivayetlerin isnadı üzerinde rical incelemeleri yapılmasının zaruretiyle ilgili hiçbir tereddüt kalmamaktadır. Nitekim çoğu İslam âlimi, Kur’an’ın tahrifi şüphesini incelerken bu rivayetlerin senedinde rical araştırması yapmıştır. Bunların arasında el-Beyan tefsirinde Seyyid Ebulkasım Hoî’nin araştırmasına değinilebilir. O, bu rivayetleri tahlil, inceleme ve cevaplamadan önce onları dört kısma ayırmaktadır:</p>
<p>&#8211; Birinci grup: Tahrif başlığı taşıyan ve bunun Kur’an’da vuku bulduğuna delalet eden rivayetler.</p>
<p>&#8211; İkinci grup: Kur’an ayetlerinin bir kısmında İmamların (a.s) isimlerinin zikredildiği manasına delalet eden rivayetler.</p>
<p>&#8211; Üçüncü grup: İlave ve eksiltme biçiminde Kur’an’da tahrif vuku bulduğuna, Peygamber’in (s.a.a) ümmetinin, ondan sonra bazı kelimeleri değiştirerek onların yerine başkalarını geçirdiğine delalet eden rivayetler.</p>
<p>&#8211; Dördüncü grup: Kur’an’da tahrifin sadece eksiltme şeklinde vuku bulduğuna delalet eden rivayetler.<a href="#_ftn118" name="_ftnref118">[118]</a></p>
<p>Daha sonra genel olarak bu rivayetlerin büyük bölümünün senedindeki zaafa genişçe değinmesinin ardından onların delaletlerini tenkide koyulur. Aynı şekilde Muhammed Hüseyin Âl Kâşif el-Gıta da bu kabil rivayetlerin senedindeki zayıflığa işaret ederek şöyle yazar:</p>
<p>“الاخبار الواردة منطرقنا او طرقهم الظاهرة فی نقصه او تحریفه ضعیفة”<a href="#_ftn119" name="_ftnref119"><sup>[119]</sup></a></p>
<p>Dolayısıyla denebilir ki, bu haberlerin rical incelemesi ve senedlerindeki zayıflığın ispatlanmasının, Kur’an’ın tahrifi şüphesini gidermeye büyük yardımı dokunacaktır.</p>
<p>Mesela Muhaddis Nurî, anlaşıldığı kadarıyla Kur’an’da tahrifin vuku bulduğunu ispatlamaya önem veren kişilerdendir ve ünlü Faslu’l-Hitab fi Tahrifi Kitabi Rabbi’l-Erbab kitabını bu konuya ayırmıştır. Fakat bu kitap, değişik açılardan tenkit ve incelemeye açıktır. Bu çerçevede o, maksadını ispatlamak için bahsi geçen rivayetlere sarılmıştır. Oysa bu rivayetlerin çoğunu, Ahmed b. Muhammed Seyyârî’nin telifi el-Kıraat, Ali b. Ahmed Kûfî’nin telifi el-İstiğâse, Selim b. Kays Hilalî’nin telifi el-Sakife gibi kitaplardan nakletmiştir ve bu kaynaklar rical bakımından ciddi biçimde tenkit ve münakaşaya açıktır. İlginç olan şu ki, incelemeler, bu rivayetlerin yarıdan fazlasını Ahmed b. Muhammed Seyyârî’nin naklettiğini göstermektedir. Bu şahıs, ünlü bütün rical âlimleri tarafından zayıf ve güvenilmez bulunmaktadır.<a href="#_ftn120" name="_ftnref120">[120]</a></p>
<ol>
<li>h) Rical ilmi metodunun İsrailiyatı ayırt etmede kullanımı</li>
</ol>
<p>İsrailiyattan maksat, Yahudilerin haber ve kitaplarında -Tevrat ve Talmut ile bunların şerhleri- geçen öğretiler, kıssalar, efsaneler ve hurafelerdir. Bu ıstılah Hıristiyanları da kapsamaktadır. Yani Hıristiyanların kitaplarında yaratılış, mead, peygamberlerin kıssaları, geçmiştekilerin haberleri vs. hakkında yeralan şeylerin tamamına da, tağlib babından, İsrailiyat denmiştir.<a href="#_ftn121" name="_ftnref121">[121]</a></p>
<p>Bazıları da şöyle demiştir: Bu ıstılahtan kasıt, gayri İslamî bütün itikatlardır. Özellikle de Hicri birinci yüzyıldan itibaren İslam toplumuna girmeye başlayan Yahudi ve Hıristiyanların akaid ve efsaneleridir.<a href="#_ftn122" name="_ftnref122">[122]</a></p>
<p>Bu tür bilgiler Şia’nın tefsir kitaplarında daha azdır. Fakat Ehl-i Sünnet’in tarih ve kıssa kitaplarında ve tefsirlerinde, özellikle de Taberî, Beğavî, Hâzin, İbn Kesir, Kurtubî ve başka isimlerin eserlerinde çokça görülmektedir. Bunlardan bazıları, başkalarını İsrailiyat nakletmekten sakındırmış ve onların bir kısmını tenkit edip sorunlu ilan etmiştir. Fakat kendi kitaplarında bu rivayetlerin çoğunu naklettiklerine tanık olmaktayız.<a href="#_ftn123" name="_ftnref123">[123]</a></p>
<p>Allame Tabâtabâî bu alanda şöyle der: İsrailiyatın ve ona benzer rivayetlerin -uydurma ve hile tarikiyle meydana gelmiş olanların- hadislerimize girdiği inkar edilemez. Tuzak ve afetten güvende olmayan bir haberin hüccet değeri yoktur.<a href="#_ftn124" name="_ftnref124">[124]</a></p>
<p>İbn Haldun, İsrailiyatın ortaya çıkış zeminini açıklarken şöyle yazar: “Araplar kitap ve ilim sahibi olmadığından ve dünyalarına okur yazar olmama hali ve basitlik hakim olduğundan ne zaman yaratılış ve varlığın sırları gibi konuları merak etseler Ehl-i Kitab’a, Tevrat ve İncil sahiplerine soruyorlardı. Kendileri de Araplar gibi bedevi olan ve avama ilave bir şey bilmeyen kişilere. Bunların çoğunluğu Yahudi dinine inanan Himyer kabilesindendi. İslam’a girdiklerinde aynı inançlarında kaldılar. Bu konuda Ka’b el-Ahbar, Vehb b. Münebbih, Abdullah b. Selam vs. gibi isimler zikredilebilir. Hepsi de tefsir yazarlarıydılar ve nakilleri tercih ederken gevşek ve ihmalkâr davranıp kitaplarını bu tür rivayetlerle doldurdular.”<a href="#_ftn125" name="_ftnref125">[125]</a></p>
<p>Hulasa, bu konuda kesin olarak söylenebilecek olan ve üzerinde durulması gereken şudur ki, bazı tefsir kitaplarında İsrailiyattan bir şeylerin varolması, temelsiz ve hurafe olmaları nedeniyle o kitapların değer ve itibarının azalmasına sebep olmuştur. Sonuç itibariyle tefsir rivayetlerinin bu tür bilgilerden arındırılması zaruri görünmektedir. Bu maksadın gerçekleştirilmesinin büyük ölçüde bu rivayetleri ve hikayeleri nakleden ravileri tanımaya ve rical incelemelerine bağlı olduğu bilinmektedir. İsrailiyat, rivayetlerin sened ve metni bakımından üç gruba ayrılmıştır: Sened ve metin bakımından sahih, sened veya metin yönünden zayıf, mevzu ve uydurma hadis. Bu kısımları tanımanın önemli oranda rical araştırmasına bağlı olduğu açıktır.</p>
<ol start="7">
<li>Kur’an İlimlerinde Edebî İlimler Metodunun Kullanımı</li>
</ol>
<p>Kur’an hakkında fikir üretme, yazma ve konuşmanın başladığı zamandan itibaren onun edebî mucize yönü, birçoklarının konuşma ve yazılarına konu olmuştur. Çok sayıda yazar, Kur’an’ın, vahyin manalarını açıklamaktaki lafzî güzelliklerini ve şaşırtıcı kabiliyetlerini göstermeye önem verdi. Bu vesileyle Kur’an’daki i’caz meselesi, gözleri ve kalpleri Kur’an’ın edebiyatına, beyan tarzına, cümle kurma ve ifade üretme mekanizmasına, seçilmiş lafızlar yoluyla anlamları aktarmaya daha fazla yöneltti. Bu kutsal ve değerli ihtimam, birçok düşünce ve kalemi, Kur’an’daki edebî mucizenin sembol ve sırrını keşfetmeye sevketti, bu sahada çok sayıda eser telif ettiler. Ama aynı mecrada Kur’an’ı daha dakik ve derinlikli anlamada müfessirlere de büyük yardımları dokundu. Diğer bir ifadeyle, Kur’an konusunda edebî ilimlerin ortaya çıkışı, müfessirlerin Kur’an metnine ilişkin derinlikli ve teferruatlı anlayış edinebilmesinin yolunu döşedi.</p>
<p>Eski tefsirler üzerinde yapılacak genel bir mütalaa, edebî ilimlerin, ayetlerin tefsiriyle ve manalarının şerhiyle içiçe bulunduğunu göstermektedir. Bu alandaki ilk bağımsız risaleler “Kur’an’ın nazmı” adı altında yaklaşık hicri 250-300 yıllarında telif edilmiştir. Bakıllânî’nin İ’cazu’l-Kur’an’ı, Cürcânî’nin el-İ’caz’ı ve Zemahşerî’nin el-Keşşaf’ı bu kabil telifler arasında sayılmaktadır.</p>
<p>Bu kitapların çoğunda vahiy dilinin edebî araçları inceleme araştırma konusu yapılmış ve bu, genel olarak Kur’an’ın edebiyat ve belagat mucizesi olarak adlandırılmıştır. Kur’an’daki edebî mucizeyi kabul etmek peşinden temel bir soruyu getirmiştir. Bu soru şudur: Kur’an’ın mucize boyutlarından birini onun edebî ve belagatli yönü saydığımıza göre bu boyutun öğeleri ve niteliği nedir? Başka bir deyişle, Kur’an’ın edebî mucizesi nedir? Bu sorunun cevabı, İslam uleması arasında kapsamlı ilmî ve dinî araştırmaları kendine ayırmış; belagat ilimleri ve mana sanatlarında çok sayıda esere kaynaklık etmiştir. Kur’an dilinde, sarf ve nahivden tutun, estetik mütalaalara kadar, tamamı bu soruya cevap vermeyi üstlenmiştir. Özellikle bizzat Kur’an da kendisini belagat ve beyan güzelliğiyle övmüşken.</p>
<p> اَللّٰهُ نَزَّلَ اَحْسَنَ الْحَد۪يثِ كِتَاباً مُتَشَابِهاً مَثَانِيَ <a href="#_ftn126" name="_ftnref126"><sup>[126]</sup></a></p>
<p>Böylelikle Kur’an’ı mevzu edinen tüm ilimler arasında edebî ilimler ve beyan teknikleri çok daha geniş bir alanı kendisine ayırmış ve her geçen gün sınırlarını genişletmektedir.</p>
<p>Edebî ilimlerden kasıt aşağıdaki onüç ilimdir:</p>
<p>Lugat, iştikak, tasrif, nahiv, meani, beyan, bedi’, aruz, kafiye, hat kanunları, kıraat kanunları, karzu’ş-şiir ve hitabe.<a href="#_ftn127" name="_ftnref127">[127]</a></p>
<p>Fakat tefsirin ihtiyaç duyduğu edebî ilimlerden maksat bu sahanın bilinen bütün ilimleri değildir. Bilakis Kur’an’ı anlama ve tefsir etmeyle ilgili işleve bulunan ilimler grubudur. Mesela sarf, nahiv, fıkhu’l-luga, meani, beyan gibi. Bu nedenle lafız estetiğinden -muhteva ve mana değil- sözeden bedi’ gibi ilimler, müfessirin ihtiyaç duyduğu edebî ilimler sahasının dışındadır.<a href="#_ftn128" name="_ftnref128">[128]</a></p>
<p>Adları zikredilen ilimler, birçok uzmanın dile getirdiği gibi, Kur’an’ın bereketiyle ve bu semavî kitabın tanınması ve daha derin anlaşılması için oluşturulmuştur. Kur’an, Arapça metnin şaheseri olarak bu öğelerden yararlanmış ve bu ilimler onları araştırmak amacıyla ortaya çıkmıştır. Ragıb İsfehanî’nin el-Müfredat fi Garibi’l-Kur’an’ı, Tarîhî’nin Mecmeu’l-Bahreyn’i, Hasan Mustafavî’nin el-Tahkik fi Kelimâti’l-Kur’ani’l-Kerim’i gibi kitaplar, Kur’an’daki kelimelerin manalarını açıklamak için kaleme alınmıştır. Bu kitaplara ilaveten,  Lisanu’l-Arab ve Tâcu’l-Arus gibi genel lugat kaynakları bile Kur’an ayetlerinin terminolojik bahisleriyle doludur. İbn Manzur, Lisanu’l-Arab’ın mukaddimesinde, bu kitabı Kur’an’a hizmet için ve onu anlayıp tefsir etmeyi kolaylaştırmak üzere hazırladığını belirtmektedir.<a href="#_ftn129" name="_ftnref129">[129]</a></p>
<p>Kur’an’daki sarf ve nahivin de bunun gibi bir macerası vardır. Meşhur bilgiye göre ilk defa Ebu’l-Esved Duelî ve talebeleri, Hz. Emir’in (a.s) yönlendirmesiyle sarf ve nahiv ilminin kurallarını düzenlemeye el attı.<a href="#_ftn130" name="_ftnref130">[130]</a> Sonraları Radıyuddin Esterâbâdî’nin el-Kâfiye’si, Câmi’nin Şerhu’l-Kâfiye’si, İbn Hişam’ın Muğni’l-Lebib an Kütübi’l-Eârib’i gibi kitaplar ayetlerin sarf ve nahiv yapısını tanımak için tedvin edilmiştir. Muğni kitabının bahisleri, yer yer ayetlerin delil gösterilmesiyle doludur. Bunun yanısıra Abdulkahir Cürcânî, Sekkâkî ve Taftazânî’nin, Kur’an’daki beyanın mucize boyutlarını göstermek için meani, beyan ve bedi’ olmak üzere üç ilmi meydana getirdiği meşhurdur. Buna göre Kur’an ayetlerinin çokça şahit gösterilmesine ilaveten, bu ilimlerin bahislerinde kimi yerlerde, Kur’an ilimlerindeki konuların bir bölümü de bu alanda araştırmaya tahsis edilmiştir.</p>
<p>Burada zikredilmesi öneme sahip bir nokta da şudur ki, Allame Tabâtabâî, Kur’an tefsirine dahil olan tüm ilimler arasından edebî ilimleri (bu çerçevede edebî noktalar ve edebî üslubu) çok önemli bulmuş ve onu, Kur’an’ı Kur’an’la tefsir adı verilen kendi tefsir metodunda kullanmıştır. Nazari ilkelerden yararlanmaya ve çok sayıda önyargıya dayanan İslam dünyasındaki yaygın tefsir metodlarını hatalı bulup reddettikten sonra şöyle der: “Bu metodların tamamı teville sonuçlanmaktadır. Halbuki Kur’an tefsirinde sadece Kur’an’dan ve aksiyomlardan yardım almak gerekir.” Daha sonra şunları ekler:</p>
<p>&#8230; Tefsirde zikredilen mesleklerin tümü üzerinde düşünmenin sonucunda bunların hepsinin bir eksikte müşterek olduğu anlaşılacaktır. Bu eksik ne kötü bir eksikliktir. O da dışarıdan bilimsel veya felsefî bahislerin sonuçlarını ayetlerin delaletlerine yüklemektir. Bu durumda tefsir tatbike dönüşmüş ve tatbik tefsir adını almış olmaktadır. Bu yolla Kur’an’daki hakikatler mecaza dönüşür ve bazı ayetlerin ifade ettiği şey tevil edilir hale gelir.<a href="#_ftn131" name="_ftnref131">[131]</a></p>
<p>Yine şöyle yazar:</p>
<p>Ayet-i şerifelerden bahsederken Allah’ın yardımıyla bu metodla bizim için kolaylaşan sözleri birtakım beyanlar içinde arzedecek; Arapça üslubu anlamanın ihtiyaç duyduğu edebî nokta veya anlaşılmasında ihtilaf bulunmayan pratik ya da açık bir mukaddime olmadıkça felsefî nazari delillere veya bilimsel faraziyelere ya da irfanî keşiflere dayanmaktan kaçınacağız.<a href="#_ftn132" name="_ftnref132">[132]</a></p>
<p>Görüldüğü gibi Allame Tabâtabâî’nin tefsir metodu, Kur’an’ı anlama ve tefsir etmede edebî noktalardan yararlanmayı caiz görme ve Arap edebiyatındaki edebî noktaları keşif metoduna itibar etme gibi din dışı prensipler ve önyargılara dayanmaktadır.</p>
<ol start="8">
<li>Kur’an İlimlerinde Linguistik Metodların Kullanımı</li>
</ol>
<p>Linguistik, dilin halleri, kuralları ve yasalarını inceleyen bir bilimdir. Dil, toplumun bireyleri arasında iletişim için kullanılan ses işaretlerinin tanzim edilmiş sisteminden ibarettir. İnsanlığın konuştuğu dillerin tamamı iki meselede benzerdir:</p>
<ol>
<li>Hepsi ses dalgalarından oluşur.</li>
<li>Dili oluşturan tüm sesler birtakım anlamlara delalet eder.</li>
</ol>
<p>Diğer bir nokta ise dillerin birkaç yerde birbirinden farklı olduğudur:</p>
<ol>
<li>Diller, farklı ses organlarından (ağız mahreçleri) yararlanır.</li>
<li>Ses dalgalarını muhtelif formlara dökerler.</li>
<li>Biçimlenmiş dalgalar ile dış gerçeklikler arasında farklı ilişkiler kurarlar.</li>
</ol>
<p>Dolayısıyla linguistiğin üç temel meselesi vardır:</p>
<ol>
<li>Fonetik veya sesbilim: Kavramsal olarak “fonem” adı verilen ses dalgalarının veya dillerin hammaddesinin incelenmesi, fonetik veya sesbilimde gerçekleşir.</li>
<li>a) Fiziksel sesbilim: Sesi fiziksel olarak, yani havada meydana getirdiği titreşimleri inceleme yoluyla ele alır.</li>
<li>b) Algısal sesbilim: Sesin dinleyenin algısına ulaşmasına yolaçan özelliklerin incelenmesi, linguistiğin psikolojiyle birbirine bağlandığı bu branşta gerçekleşir.</li>
<li>c) Üretimsel sesbilim: Kullanılmaları ve istinat edilmeleriyle sesin meydana geldiği ses organlarının incelenmesidir. Bu branşta linguistik biyolojiyle buluşur.</li>
</ol>
<p>Üretimsel sesbilim, Kur’an ilimleri ıstılahında tecvid adı verilen ve yüzyıllarca İslam ulemasının mütalaa ve incelemesine konu olmuş ilimdir. Halbuki esas itibariyle modern linguistik yaklaşık 150 yıl önce bilim olarak incelenebilir hale gelmiştir.</p>
<p>Üretimsel sesbilim çeşitli dillerde birbirinden farklıdır. Çünkü her dil, ses birimlerine (fonem) şekil vermek için solunum sisteminde yeralan kendine has organlardan yararlanır.</p>
<p>İslam uleması, Arapça’nın üretimsel sesbilimini (tecvid) Kur’an’ı doğru okuyabilmek için tahkik konusu yapmıştır.</p>
<ol start="2">
<li>Fonoloji: Ses dalgaları (fonemler) arasında yeralan sistemi incelemeye kavramsal olarak fonoloji adı verilir.</li>
<li>Semantik: Ses dalgalarının delalet ettiği anlamı incelemeye kavramsal olarak semantik denir.</li>
</ol>
<p>Anlatılanlara göre tecvid ilmini linguistik biliminin branşlarından saymak mümkündür. Çünkü o da seslerin hal, kural ve yasalarından bahsetmektedir. Bunlar, sistematize olduktan sonra kararlaştırılmış biçimde birtakım şeylere delalet eden seslerdir.</p>
<p>Bu Metotların Kur’an İlimlerinde Kullanımı</p>
<p>Kur’an ilimlerinde de kullanılan linguistik bahislerden bazısı aşağıdaki şekilde tasnif edilebilir:</p>
<p>&#8211; Mana ortaklığı</p>
<p>&#8211; Bağlam ve siyak</p>
<p>&#8211; Mecazî mana</p>
<p>&#8211; Kelimelerin anlamlarının coğrafî ve kültürel sınırları</p>
<p>&#8211; Dilin anlam evrimi</p>
<p>&#8211; Sözün anlamında konumun rolü</p>
<p>&#8211; Tecrübe dışı anlamlar ve mefhumlar</p>
<p>Şimdi yukarıdaki maddelerin her birini inceleyeceğiz.</p>
<ol>
<li>a) Mana ortaklığı</li>
</ol>
<p>Mana ortaklığı olgusu, linguistik birkaç anlamlılık kategorisindendir. Günümüzde linguistik ve semantiğin yeni bahislerinde gündeme gelen, sözdeki kelimelerin manalarının katışması kabilinden mevzular, Ehl-i Sünnet’in Kur’an araştırmacılarının eserlerinde lafzî ortaklık başlığı altında ve vücûh ve benzeri ıstılahla kullanılmaktadır. Molla Sadra ve Allame Tabâtabâî gibi Şiî Kur’an araştırmacıları ise kelimelerdeki anlam katışmasını, ilişkili bağlam ve siyakların türleriyle birlikte mana ortaklığı ve delalet-i âmm ile ilgili bahislerin içinde tartışmıştır.<a href="#_ftn133" name="_ftnref133">[133]</a> Ama söylendiği gibi, linguistikte iştirak kategorisi, birkaç anlamlılık bölümünde araştırma ve tartışma konusu yapılır.</p>
<p>Palmer şöyle yazar: Biz dilde, sadece değişik anlamlara sahip çeşitli kelimelerle uğraşıyoruz. Hatta kendiliğinden birkaç anlama gelebilen bazı kelimelerle karşılaşıyoruz. Bu meseleyi “birkaç anlamlılık” ve böyle kelimeleri “birkaç anlamlı” kelimeler olarak adlandırıyoruz.<a href="#_ftn134" name="_ftnref134">[134]</a></p>
<p>Bu fenomen, genel linguistikte ve batının modern teorilerinde anlam bahsine ilişkin geniş bir hacmi kendine ayırmıştır. Linguistikçiler, birkaç anlamlı şekillerin hepsine tam vakıf olmaya ve bu kanaldan, idrak edilmeleri anlamın linguistik analiz metodlarını inceledikten sonra mümkün olabilecek müşahhas mana veya manaları tahlil yönünde somut yollara ulaşmaya çalışmışlardır.</p>
<p>Suyutî şöyle demiştir: “Araplar bazen muhtelif lafızları muhtelif anlamlar için, bazen de birkaç farklı lafzı bir tek anlam için, başka bir zaman da bir lafzı muhtelif manalar için kullanmaktadır.”<a href="#_ftn135" name="_ftnref135">[135]</a></p>
<p>Genel linguistiğe ilaveten Arapça sahasında da bu zeminde incelemeler ve gelişmeler mevcuttur. Birkaç anlamlılık fenomenine odaklanmış Arap linguistikçiler, kelimeleri bu esasa göre şöyle tasnif etmişlerdir: Bir manaya delalet eden lafız, birden fazla manaya delalet eden lafız, bir tek manaya delalet eden iki lafız. Birkaç anlamlı olan ikinci tür lafzî müşterek olarak adlandırılmış; İslamî ilimlerin ve Arapça ilimlerinin lugat ilmi, mantık ilmi, usül ilmi gibi çeşitli branşlarında inceleme konusu yapılmıştır. Nitekim bu ilimlerde Ehl-i Sünnet ve Şia âlimleri arasında farklı görüşler ortaya çıkmış ve bu bahse en fazla ilgiyi usülcüler ve linguistikçiler göstermiştir. Ehl-i Sünnet’in Kur’an araştırmacıları, birkaç anlamlılık fenomenini lafzî iştirak dairesine aldıktan sonra vücûh ve benzeri olguları onun örnekleri arasında sayar. Fakat bu kelimeleri inceleyip araştırırken Kur’an’daki kelimelerin katışma ilişkilerini ve birbirinden yararlanmalarını anlamaya koyularak bir kelimenin muhtelif vecihlerindeki delalet-i âmm sayesinde nihaî ve kompleks şeklindeki lingual delaletin ortaya çıkış anına işaret ettiler. Lingual ve lingual olmayan bağlamı analiz ederek, başka lingual ve mukayeseli hakikatleri oluşturan vecihlerin kelimeleri üzerine, Kur’an’daki kelimenin manasının muhtelif vecihlerini o kelime ve ayetin tevili olarak varsaydılar.<a href="#_ftn136" name="_ftnref136">[136]</a></p>
<p>Ehl-i Sünnet’in Kur’an araştırmacıları bağlama büyük önem vererek, bağlam ve siyakın doğrudan Kur’an metninin delaletlerinde ve delaletin belirlenmesinde etkin rol oynadığını savunmuştur. Onlar, bağlamı, lafzî müştereki anlamanın karinesi kabul etmektedir. Diğer taraftan lafzî müşterek olgusuna muhalif linguistler, varlığa benzer genel lafızları mana ortaklığı olarak nitelemişlerdir.<a href="#_ftn137" name="_ftnref137">[137]</a></p>
<p>Nureddin el-Müncid, el-İştiraku’l-Lafzî fi’l-Kur’an kitabında çoğu kelimeleri incelerken, kelimelerin anlamlarının çelişkisiz olması sebebiyle genel delalete işaret ederek lafzî iştirak dairesinin dışına çıkarmakta ve farklı anlamları tevil veya mecaz ya da istiare vs. olarak nitelendirmektedir. Bu, Kur’an’ın kelimelerindeki mana ortaklığının hakikatidir. Her kelimenin manaları ve örnekleri, Kur’an’da yer yer muhtelif siyak ve bağlamlar açısından ve çeşitli sarf, nahiv, belagat ve delalet vecihleri bakımından, kendi mana iştirakiyle ve diğer kelimelerle müdahil ilişkiler üreten kendine has bir şekil ve resme sahiptir.</p>
<p>Mana ortaklığıyla ilgili bahislerin Kur’an ilimleri ve tefsirde kullanımı, çeşitli örneklere sahip sabit bir mefhumun veya bir lugat anlamının nasıl değişik çağlarda ve zamanlarda zuhur edip ortaya çıktığını ve asla eskiyip pörsümeyeceğini göstermektedir. Çünkü çeşitli anlam ve örneklerdeki lafzın esneklik kabiliyeti bakımından geniş kullanım alanı vardır. Kur’an’daki kelimelerin her biri semantik bir alana sahip olduğundan ve bu alanlarda ağ irtibatı mevcut bulunduğundan, anlam ortaklığı, alansal semantikle birlikte Kur’an’ın kültür ve dünyagörüşünü ve ayetlerin bâtınını aydınlatır. Tam da bu noktayla ilgili şöyle denmiştir: Kur’an’ın zâhiri ve bâtını vardır. Her bâtının da kendisine ait başka bâtınları bulunmaktadır.</p>
<ol>
<li>b) Bağlam ve siyak</li>
</ol>
<p>Linguistikçiler, delaletin oluşmasında bağlama önem vererek ona çeşitli tür ve kısımlar belirledi. Muhakkik âlimler, Arapça’da, sözün halin gereklerine olan uyumuna dikkat ettiler ve onu, edebî ve belagatli hitabın şartı saydılar.<a href="#_ftn138" name="_ftnref138">[138]</a> Belagat uleması açısından bu uyum, edebî esere incelerken edebiyatçı tarafından riayet edilmesi gerekli olan ve eleştiri yapan için de metinleri tenkit ve değerlendirirken gözönünde bulundurması zaruri kabul edilen kriterdir. Halin gerekleri, çevrenin dil üzerindeki haricî bağlamıdır. Bu bağlam dili etkilemektedir ama bu etki dilin içinden olmamaktadır. Zira dile etkisi, konuşan ve muhatabın içinde bulunduğu, daha ziyade kelimeler veya anlamlar bakımından dilin kendisiyle ilgili çevrenin haricî şartlarına bağlıdır. Kur’an’ın semantiği bahsinde bağlam ve siyak, doğrudan Kur’an metninin delaletlerine dair ve bu delaletleri tayinde kullanılmaktadır. Müfessirler, bağlamın bu önemli etkisini gözardı etmemiş ve daima tefsirde onu tercihe şayan karine veya anlamların istidlaline engel saymışlardır.</p>
<p>Suyutî ve Zerkeşî gibi Kur’an ilimleri üzerine yazılmış kitapların sahipleri, kitaplarında, bağlam ve siyak türlerinin işlevleri olan âmm ve hâs, mücmel ve mübeyyen, mutlak ve mukayyed, hasr ve ihtisas vs. benzeri bahislere yer vermişlerdir. Zerkeşî, kitabında, müşkül anında anlamın belirlenmesine yardım eden durumlara dair bir bölüm zikretmiştir. Şöyle der:</p>
<p>Dördüncüsü, mücmel durumları açıklamaya, âmm ifadeyi tahsis etmeye, mutlakı mukayyed yapmaya ve çeşitli delaletlere yönlendiren siyaktır (bağlam). Bu, konuşanın muradına delalet eden en büyük karinelerdendir. Bunu bir kenara atanlar, görüşlerinde hataya düşerler. Siyakı zelil ve hakir olmaya nasıl da delalet etmiş bir derya olan<br />
“ذق انک انت العزیز الکریم” ayetine bir bak.<a href="#_ftn139" name="_ftnref139">[139]</a></p>
<p>Zerkeşî, başka bir fasılda Kur’an’ı Kur’an’la tefsir başlığı altında linguistik bağlama işaret etmiştir:</p>
<p>Tefsirin en iyi metodu, Kur’an’ı Kur’an’la tefsirdir. Çünkü bir ayette özetle geçen şey, başka bir yerde tefsir edilmiştir. Eğer bunda zorluk varsa Kur’an’ı şerheden ve tefsir eden sünnete başvurulur. Allah şöyle buyurur:</p>
<p> وَمَٓا اَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ اِلَّا لِتُبَيِّنَ لَهُمُ الَّذِي اخْتَلَفُوا ف۪يهِۙ وَهُدًى وَرَحْمَةً لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ <a href="#_ftn140" name="_ftnref140">[140]</a></p>
<p>Bu çerçevede Peygamber de (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Bilin ki, Kur’an ve Kur’an’ın benzeri, yani Sünnet ikisi birlikte bana verilmiştir.”<a href="#_ftn141" name="_ftnref141">[141]</a></p>
<p>Bağlamın mefhumu, metnin lingual bağlamıyla sınırlı değildir. Bilakis lingual tercihler üzerinde etkili ve dilin aslından olmayıp aksine dili kuşatan durumlar arasındaki öğelere rücu eden dil dışı bağlamı da kapsamaktadır. Mesela konu bağlamı gibi. Yani ayetin o lafızla geçtiği ve tefsirlerde nüzul ortamı adı altında zikredilen konum.<a href="#_ftn142" name="_ftnref142">[142]</a></p>
<ol>
<li>c) Mecazî mana</li>
</ol>
<p>Kelimeler her zaman, genellikle dil ehlinin ilk bakışta anladığı hakiki manalarda kullanılmaz. Pek çok yerde, özellikle de edebî metinlerde, hakiki anlamında değil, bilakis benzerlik, ilişiklik, yakınlık, zarf ve mazruf, hatta zıtlık vs. gibi ilişkiler gereğince mecazi manada kullanılır. Konuşanın maksadının hakiki mana mı, yoksa mecazi mana mı olduğunu, eğer mecazi mana ise hangi ilgi ve ilişki dikkate alınarak, sonuç itibariyle de hangi mecazi anlamda kullanıldığını teşhis edebilmek, kelimelerin manasını anlamada bir diğer zorluktur.</p>
<ol>
<li>d) Kelimelerin anlamlarının coğrafî ve kültürel sınırları</li>
</ol>
<p>Bir dildeki kelimelerin belli coğrafî sınırları vardır. Bir kelime bir mekanın sınırları içinde birtakım anlamlara, başka bir mekanın sınırları içinde başka anlamlara sahiptir. Bu da kastedilen manayı anlamayı zorlaştıran etkenlerden biridir.</p>
<p>Dilin sadece coğrafî sınırları yoktur, aynı zamanda kültürel sınırlar da anlamayı zorlaştıran etkenlerden biridir. Çeşitli kültürel katmanların varolduğu coğrafî sınırlarda bir dil, bu farklı katmanlarda çeşitli anlamlar kazanır. Konuşanın, kelimeyi toplumun hangi kültürel katmanının ıstılahına göre kullandığı meselesi, kelimelerin manasını anlama yolunda bir zorluktur.</p>
<ol>
<li>e) Dilin anlam evrimi</li>
</ol>
<p>Tefsirde en önemli meselelerden biri, dilin evrimi meselesidir. Kelimeler, zaman içinde ve ne yazık ki linguistik biliminde tam olarak üzerinde çalışılmamış sebep ve etkenler gereğince anlam değişikliğine uğrarlar.</p>
<p>“Allah” kelimesinin İslam’dan önce bir manası vardı, İslam’dan sonra başka bir anlam kazandı. Hac, cihad, salat ve başka birçok kelime İslam’ın ortaya çıkardığı kültürel devrim etkeniyle kendi anlamını kaybetti ve yeni anlamlarında kullanılmaya başladı. Eğer İslam’dan öncesine ait bir lugat kitabı elde olsaydı Kur’an’daki kelimelerin anlamları o kitaba bakarak verilemezdi. Bugün bile el-Müncid gibi bir lugat kitabı yazılsa ona bakarak Kur’an’daki kelimeler tefsir edilip anlam verilemez. Kur’an’ın kelimelerinin manasını açıklarken Peygamber (s.a.a) asrında ve Peygamber’in kullandığı manalar dikkate alınarak yazılmış bir lugat kitabına ihtiyaç duyarız. Fakat maalesef böyle bir lugat kitabı yoktur. Nihayet kültürel-toplumsal bir gösterge olan kelimeler, diğer göstergelerin evrimine paralel olarak değişim geçirmektedir. Bu da müfessir için Kur’an’daki kelimelerin manasını anlamayı zorlaştıran etkenlerden bir diğeridir.</p>
<p>Kelimelerin evrimi ve Kur’an’a özgü kelimelerin kamusta yenilenmesi alanındaki bu meseleler ve diğer bazı meseleler hakkında Toshihiko Izutsu’nun Ahmed Ârâm’ın tercümesi olan Kur’an’da Allah ve İnsan isimli kitabının ilk bölümünde semantik ve Kur’an’da semantik mütalaanın işlevi hakkında doyurucu bir bahse yer verilmiştir.<a href="#_ftn143" name="_ftnref143">[143]</a></p>
<ol>
<li>f) Sözün anlamında konumun rolü</li>
</ol>
<p>Bazen bir kişi bir kelimeyi iki farklı konumda kullanır ve her bir konumda ruhsal durumuna veya belli haricî şartlara uygun olarak belli bir manayı kasteder. Mesela soru kelimeleri soruyu ifade etmek amacıyladır. Bazen olur ki, söyleyen, kendi ruhsal şartları gereğince veya haricî şartların icabına göre aynı soru kelimesini kullanır ama soru amacıyla değil, bilakis soruya konu olan şeyi inkar amacıyla yapar. Mesela “هَلْ يَسْتَوِي الَّذ۪ينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَ”<a href="#_ftn144" name="_ftnref144">[144]</a><br />
veya “هَلْ يَسْتَوِي الْاَعْمٰى وَالْبَص۪يرُۙ اَمْ هَلْ تَسْتَوِي الظُّلُمَاتُ وَالنُّورُ”<a href="#_ftn145" name="_ftnref145">[145]</a> gibi.</p>
<p>Müfessir, kendine mahsus şartların icabına göre kastedilmiş belli manaları anlayabilmek için Kur’an’ın kültürel sisteminin ruhuna aşina olmalı ve aklını kullanmalıdır.</p>
<ol>
<li>g) Tecrübe dışı anlamlar ve mefhumlar</li>
</ol>
<p>Bazen kelimeler, dinleyenin ne dış gözlemle, ne de iç müşahedeyle tecrübenin hiçbir çeşidini içermeyen anlamlarda kullanılır. Hatta bu anlamlar, esas itibariyle insanın madde ve beyin imkanlarının kavramasının üstesinden gelemeyeceği düzeyde de bulunabilir. İdrak organları ve organizmasında, o manaları idrak edebilecek bir araç mevcut olmayabilir.</p>
<p>Kur’an lugatında iki tür lafız vardır. Biri, insanların çoğunun, anlamlarıyla ilgili tecrübesi bulunmadığında idrak etmekten acze düştüğü türden lafızlardır. Mesela kalbin keşfi ve şühûdu, halsa, fena fillah, Allah’ı baş gözüyle değil, kalp gözüyle görmek, ilke olarak tüm irfanî makamlar gibi. Bu nedenle aslında irfan, öğrenilebilir ve öğretilebilir bir şey değildir. Çünkü onun tecrübeleri, hususi ve bireysel tecrübelerdir ve herkesin ulaşması imkan dahilinde değildir.</p>
<p>İkinci tür ise hiçbir insanın tecrübe sahibi olmayacağı lafızlardır. Çünkü o lafızların manaları insanın duyu sahasına ve idrak araçlarına uzaktır.</p>
<p>Mesela cennet, cehennem, rızvan-i ilahî, sırat, mizan, tuba, kevser vs. gibi. Misal vermek gerekirse “فَاتَّقُوا النَّارَ الَّت۪ي وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ”<a href="#_ftn146" name="_ftnref146">[146]</a> ayetinin manasını anlamak ve insanların nasıl cehennem ateşinin yakıtı olacakları, duyuyla tecrübe edilebilecek bir şey değildir.</p>
<p>Anlatılanlar itibariyle karşımıza iki mesele çıkmaktadır: Birincisi, Peygamber’in (s.a.a) bu kabil kavramları, muhatabın anlayabilmesi ve bir tasavvur elde edebilmesi için hangi yolla ve hangi yöntemle aktardığıdır. Daha önce de söylendiği gibi, metodlardan biri temsildir. Yani maddî olmayan ve idrakten uzak meseleleri dokunulabilir ve hissedilebilir forma dökmek ve bu araçla zihinleri ona yaklaştırmaktır. Bu meseleyi ciddi biçimde, detaylı ve Kur’an üzerinde çalışarak aydınlatmak müfessirlerin görevidir. Bu mesele açıklığa kavuşmadıkça ikinci mesele de aydınlatılamayacaktır.</p>
<p>İkinci mesele ise esas itibariyle müfessirlerin bu anlamları nasıl tanıyabilecekleri ve hangi metodla sırat, mizan, melek, Cebrail, cennetin makamları, cehennem vs. kavramlarını anlayabilecekleridir.</p>
<p>Acaba bir şeyler için sahip oldukları şekil ve form dikkate alınarak mı lafızlar belirlendiği, yoksa o şeyler için belirlenen lafızların onlara dair sonuç ve eser mi olduğu meselesini incelemek gerekmektedir.</p>
<p>Mesela maddî ve bilinen terazi için “mizan”, eğer sahip olduğu şekil ve form hesaba katılarak kararlaştırılmışsa onun kıyametin aşamalarından biri hakkında kullanılması gayri meşru olacaktır. Fakat eğer terazi, yapılan amel dikkate alınarak, yani ölçüp değerlendirme aracı olarak varsayılmış ve bildiğimiz terazilere atfedilmişse kıyamette insanı ve insanın amellerini ölçen güzergaha atfedilmesi gayri meşru olmayacaktır. Hatta mecazi bile değil, hakiki atıf kabul edilecektir.</p>
<p>Kaynakça</p>
<p>Kur’an-ı Kerim</p>
<p>Nehcu’l-Belağa, tanzim ve fihrist: Subhi Salih, Beyrut: hicri kameri 1378.</p>
<p>Abduh, Muhammed, Tefsiru Sureti Fatihati’l-Kitab, Kahire: 1945.</p>
<p>Alston, Pierre, (1964), “Religious Language”. The Encyclopedia of Philosophy, editör: Paul Edwards, MacMillan Publishing Co, New York, c. 7.</p>
<p>Bâbâî, Ali Ekber ve diğerleri, Reveşşinâsî-yi Tefsir-i Kur’an, Tehran: Sâzmân-i Simet, birinci baskı, hicri şemsi 1379.</p>
<p>Bronowski, Jacob, Şinâht-i Umûmi-yi İlm, tercüme: Muhammed Alipur Abdullah, Meşhed: Âstân-i Kuds-i Rezevî, hicri şemsi 1368.</p>
<p>Buharî, Muhammed b. İsmail, Sahih-i Buharî (el-Câmiu’s-Sahih), c. 1, Beyrut: Dâru’l-Fikr, hicri kameri 1422.</p>
<p>Cevad-i Âmûlî, Abdullah, Tesnim, c. 1, Kum: İntişârât-i İsra, hicri şemsi 1378.</p>
<p>Corbin, Henry, Felsefe-i İranî ve Felsefe-i Tatbikî, tercüme: Cevad Tabâtabâî, Tehran: Tûs, hicri şemsi 1369.</p>
<p>Ebu Zehra, Muhammed, el-Mu’cizetu’l-Kübra’l-Kur’an, Beyrut: Dâru’l-Fikri’l-Arabî, hicri kameri 1390.</p>
<p>Eliade, Mircae, (1969), The Quest: History and Meaning of Religion, Chicago, University of Chicago Press.</p>
<p>Fethullahî, İbrahim, Metodoloji, Tehran: İntişârât-i Dânişgâh-i Peyam-i Nur, onbirinci baskı, hicri şemsi 1385.</p>
<p>Fethullahî, İbrahim, Tarih-i Tefsir-i Kur’an-i Kerim, Tehran: İntişârât-i Nigâhî-yi Diger, birinci baskı, hicri şemsi 1386.</p>
<p>Gazalî, Ebu Hamid Muhammed, el-Kıstasu’l-Mustakim, Dımeşk: Dâru’s-Senâbil, ikinci baskı, 1994.</p>
<p>Halebî, Ali Asgar, Âşinâyî ba Ulûm-i Kur’an, Tehran: İntişârât-i Dânişgâh-i Peygam-i Nur, birinci baskı, hicri şemsi 1369.</p>
<p>Hoî, Seyyid Ebulkasım, Mu’cemu Ricali’l-Hadis ve Tafsilu Tabakâti’r-Revah, c. 1, Kum: Menşuratu Medineti’l-İlm, üçüncü baskı, hicri kameri 1403.</p>
<p>Horasanî (Ahund Horasanî), Muhammed Kazım, Kifayetu’l-Usûl, Kum: Müessesetu Âli’l-Beyt li-İhyai’t-Turas, hicri kameri 1409.</p>
<p>Hume, David, Tarih-i Tabiat-i Din, tercüme: Hamid İnayet, Tehran: İntişârât-i Harezmî, hicri şemsi 1348.</p>
<p>Inwood, Michael, (1998), “Hermeneutics”, in Routledge Encyclopedia of Philosophy, General Editor: Edward Graig, Routledge, c. 4.</p>
<p>İbn Fâris, Ebulhüseyin Ahmed, Mu’cemu Mekâyisi’l-Luga, Kum: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye İsmailiyyan Necefî, tarihsiz.</p>
<p>İbn Sina, Hüseyin b. Abdullah, Uyûnu’l-Hikme, Kum: Bidar, hicri kameri 1400.</p>
<p>Kalish, Ronald, (1967), “Semantics”, The Encyclopedia of Philosophy, Paul Edwards (ed.) in chief, London.</p>
<p>Kuleynî, Muhammed b. Yakub, el-Usûl mine’l-Kâfî (Usûl-i Kâfî), Ali Ekber Gaffarî’nin editörlüğünde, Tehran: Dâru’l-Kütübi’l-İslamiyye, üçüncü baskı, hicri kameri 1388.</p>
<p>Ma’rifet, Muhammed Hadi, el-Tefsir ve’l-Müfessirûn fi Sevbihi’l-Kaşib, Meşhed: Dânişgâh-i Ulûm-i İslamî-yi Rezevî, hicri kameri 1418.</p>
<p>Meclisî, Muhammed Bâkır, Biharu’l-Envari’l-Câmia li-Düreri Ahbari’l-Athar (a.s), c. 19, Beyrut: Müessesetu’l-Vefa, ikinci baskı, hicri kameri 1403.</p>
<p>Misbah Yezdî, Muhammed Taki, Âmuzeş-i Felsefe, c. 1, Tehran: Sâzmân-i Tebligât-i İslamî, hicri şemsi 1364.</p>
<p>Misbah Yezdî, Muhammed Taki, Mearif-i Kur’an, Kum: Müessese der Râh-i Hak, birinci baskı, hicri şemsi 1367.</p>
<p>Mutahharî, Murtaza, Âşinâyî ba Kur’an, c. 1, Tehran, İntişârât-i Sadra, hicri şemsi 1370.</p>
<p>Peterson, Michael ve diğerleri, Akl ve İ’tikad-i Dinî, tercüme: Ahmed Nerakî ve İbrahim Sultanî, Tehran: Tarh-i Nov, hicri şemsi 1376.</p>
<p>Russell, Bertrand, (1964), The Problems of Philosophy, London: Oxford University Press.</p>
<p>Saidiruşen, Muhammed Bâkır, Ulûm-i Kur’an, Kum: Müessese-i Âmuzeşî ve Pejuheşî-yi İmam Humeynî, birinci baskı, hicri şemsi 1377.</p>
<p>Suyutî, Celaleddin Abdurrahman, Tenasiku’d-Dürer fi Tenasübi’l-Âyât ve’s-Suver, Dımeşk: Dâru’l-Kütübi’l-Arabî, ikinci baskı, hicri kameri 1408.</p>
<p>Sühredeverdî, Şihabuddin, Mecmua-i Musannıfât, c. 2, Tehran: Müessese-i Mütalaat ve Tahkikat-i Ferhengî, ikinci baskı, hicri şemsi 1372.</p>
<p>Talegânî, Seyyid Abdulvehhab, Ulûm-i Kur’an ve Fihrist-i Menâbi’, Kum: Dâru’l-Kur’ani’l-Kerim-i Ayetullah Gulpâyegânî, birinci baskı, hicri şemsi 1361.</p>
<p>Watt W. M., (1988), Muhammad’s Mecca, Edinburgh: Edinburgh University Press.</p>
<p>Winston, Davis, (1987), Sociology of Religion, The Encyclopedia of Religion, Edwards P. (ed), c. 13.</p>
<p>Zehebî, Muhammed Hüseyin, el-Tefsir ve’l-Müfessirûn, c. 1, Kahire: Dâru’l-Kütübi’l-Hadise, ikinci baskı, 1976.</p>
<p>Zemahşerî, Mahmud b. Ömer Carullah, el-Keşşaf an Hakaiki Gavâmizi’t-Tenzil ve Uyûni’l-Ekavil fi Vucûhi’t-Te’vil, Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-Arabî, üçüncü baskı, hicri kameri 1407 ve Kahire: Matbaatu’l-İstikame, hicri kameri 1377.</p>
<p>Zerkeşî, Bedreddin Muhammed, el-Burhan fi Ulûmi’l-Kur’an, c. 1, Beyrut: Dâru’l-Ma’rife, hicri kameri 1391.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"><sup>[1]</sup></a>     Ehad Feramurz Karamelekî, “Meharethâ-yi Reveşşinâhtî-yi Üstad Mutahharî der Dinpejûhî”, Makâlât ve Berresîhâ, defter 74 (Kış hicri şemsi 1382), s. 112.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2"><sup>[2]</sup></a>     A.g.e., s. 113.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3"><sup>[3]</sup></a>     Bkz: Seyyid Muhammed Fâtımî, Âyât-i Kübra, Mu’cize-i Câvidân-i Kur’an-i Kerim (Tehran: Gurûh-i Fizik-i Dânişgâh-i Tehran, birinci baskı, hicri şemsi 1374), s. 7-8.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4"><sup>[4]</sup></a>     Bkz: Seyyid Muhammed Fâtımî, Âyât-i Kübra, Mu’cize-i Câvidân-i Kur’an-i Kerim (Tehran: Gurûh-i Fizik-i Dânişgâh-i Tehran, birinci baskı, hicri şemsi 1374), s. 7-8.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5"><sup>[5]</sup></a>     En’am 59</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6"><sup>[6]</sup></a>     Nahl 89</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7"><sup>[7]</sup></a>     Bkz: Muhammed Ali Rızâî Isfehanî, “ilm-i mihverî der Tefsir-i Kur’an-i Kerim”, Kabesât, sayı 9 (Kum: Müessese-i Meârif-i İslamî-yi İmam Rıza [aleyhisselam], Bahar hicri şemsi 1375), s. 65.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8"><sup>[8]</sup></a>     Bkz: Ebu Hamid Muhammed Gazalî, İhyau Ulûmi’d-Din, c. 1 (Kahire: Tarihsiz), bab 4, Kur’an tilavetinin âdâbı, s. 296.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9"><sup>[9]</sup></a>     A.g.e., c. 3, s. 135.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10"><sup>[10]</sup></a>    Bkz: Ebu Hamid Gazalî, Cevâhiru’l-Kur’an (Beyrut: el-Merkezu’l-Arabî li’l-Kitab, tarihsiz), fasıl 5, s. 27.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11"><sup>[11]</sup></a>    Bkz: Ebu Hamid Gazalî, İhyau Ulûmi’d-Din, c. 3, s. 135.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12"><sup>[12]</sup></a>    Yasin 40</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13"><sup>[13]</sup></a>    Bkz: Muhammed Hüseyin Zehebî, el-Tefsir ve’l-Müfessirûn, c. 2 (Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-Hadise, 1976), s. 498.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14"><sup>[14]</sup></a>    Habibullah Celaliyan, Tarih-i Tefsir-i Kur’an-i Kerim (Tehran: İntişârât-i Usve, hicri şemsi 1376), s. 224.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15"><sup>[15]</sup></a>    Bkz: Abbas Ali Emid Zincanî, a.g.e., s. 262.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16"><sup>[16]</sup></a>    Muhammed Ali Rızâî Isfehanî, a.g.e., s. 67.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17"><sup>[17]</sup></a>    A.g.e., s. 68.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18"><sup>[18]</sup></a>    Bkz: Muhammed Hüseyin Zehebî, a.g.e., c. 2, s. 481.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19"><sup>[19]</sup></a>    Zilzal 1</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20"><sup>[20]</sup></a>    Bkz: Bedreddin Zerkeşî, el-Burhan fi Ulûmi’l-Kur’an, c. 2 (Beyrut: Dâru’l-Ma’rife, hicri kameri 1391), s. 181.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21"><sup>[21]</sup></a>    Seyyid Muhammed Hüseyin Tabâtabâî, el-Mizan fi Tefsiri’l-Kur’an, c. 1 (Tehran: Dâru’l-Kütübi’l-İslamiyye, hicri şemsi 1372), s. 6-8.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref22" name="_ftn22"><sup>[22]</sup></a>    A.g.e., c. 1, s. 7.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23"><sup>[23]</sup></a>    Muhammed Taki Misbah Yezdî, Meârif-i Kur’an (Kum: Müessese der Râh-i Hak, birinci baskı, hicri şemsi 1367), s. 229.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref24" name="_ftn24"><sup>[24]</sup></a>    Nasır Mekarim Şirazî, Mecelle-i Peyâm-i Kur’an (önceki sayı) (Kum: İntişârât-i Dâru’l-Kur’ani’l-Kerim), s. 48.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref25" name="_ftn25"><sup>[25]</sup></a>    A’raf 189</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref26" name="_ftn26"><sup>[26]</sup></a>    Abdurrezzak Nevfel, el-Kur’an ve’l-İlmu’l-Hadis (Dâru’l-Kütübi’l-Arabî, 1973), s. 156.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref27" name="_ftn27"><sup>[27]</sup></a>    Müminun 12</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref28" name="_ftn28"><sup>[28]</sup></a>    Bkz: Seyyid Kutub, Fi Zilali’l-Kur’an tefsiri, c. 1 (Beyrut: Dâru İhyau’t-Turasi’l-Arabî, tarihsiz), s. 260.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref29" name="_ftn29"><sup>[29]</sup></a>    A.g.e., c. 1, s. 261-263.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref30" name="_ftn30"><sup>[30]</sup></a>    A.g.e., c. 1, s. 260.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref31" name="_ftn31"><sup>[31]</sup></a>    Muhammed Hadi Ma’rifet, Ulûm-i Kur’anî (Kum: Müessese-i el-Temhid, hicri şemsi 1378), s. 417.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref32" name="_ftn32"><sup>[32]</sup></a>    Bkz: Muhammed Ali Rızâî Isfehanî, a.g.e., s. 64.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref33" name="_ftn33"><sup>[33]</sup></a>    Mürselat 25</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref34" name="_ftn34"><sup>[34]</sup></a>    Bkz: Muhammed Hadi Ma’rifet, a.g.e., s. 417.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref35" name="_ftn35"><sup>[35]</sup></a>    Yasin 38</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref36" name="_ftn36"><sup>[36]</sup></a>    Lütfullah Sâfi Gulpâyegânî, Be Sûy-i Âferidegâr (Kum: Defter-i İntişârât-i İslamî, tarihsiz), s. 85.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref37" name="_ftn37"><sup>[37]</sup></a>    Seyyid Kutub, a.g.e., s. 260 ve devamı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref38" name="_ftn38"><sup>[38]</sup></a>    En’am 125</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref39" name="_ftn39"><sup>[39]</sup></a>    Muhammed Hadi Ma’rifet, a.g.e., s. 425.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref40" name="_ftn40"><sup>[40]</sup></a>    Seyyid Ebulkasım Hoî, el-Beyan fi Tefsiri’l-Kur’an (Kum: Mecme-i Zehâir-i İslamî, hicri şemsi 1360), s. 117.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref41" name="_ftn41"><sup>[41]</sup></a>    A.g.e., s. 118.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref42" name="_ftn42"><sup>[42]</sup></a>    Bkz: Felicien Challaye, Şinâht-i Revaşhâ-yi Ulûm, Felsefe-i İlmî, tercüme: Yahya Mehdevî (Tehran: Çâphâne-i Tâbân, 1323), bölüm 2, s. 57.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref43" name="_ftn43"><sup>[43]</sup></a>    Cemil Saliba, Ferheng-i Felsefî, tercüme: Menuçehr Sânıî (Tehran: İntişârât-i Hikmet, hicri şemsi 1366), s. 167.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref44" name="_ftn44"><sup>[44]</sup></a>    Müctebevî, Felsefe der İran, Makale-i Mantık-i İlmî (Tehran: İntişârât-i Hikmet, hicri şemsi 1363), s. 109.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref45" name="_ftn45"><sup>[45]</sup></a>    A.g.e.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref46" name="_ftn46"><sup>[46]</sup></a>    Bkz: Haşmetullah Tabibî, Mebadî ve Usûl-i Câmiaşinâsî (Tehran: Kitabfurûşî-yi İslamiyye, hicri şemsi 1364), s. 139.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref47" name="_ftn47"><sup>[47]</sup></a>    En’am 11</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref48" name="_ftn48"><sup>[48]</sup></a>    Bkz: Ehad Feramurz Karamelekî, Reveşşinâsî-yi Mütalaat-i Dinî (Meşhed: Dânişgâh-i Ulûm-i İslamî-yi Rezevî, birinci baskı, 1385), s. 274.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref49" name="_ftn49"><sup>[49]</sup></a>    Bkz: Muhammed İzzet Derveze, Tarih-i Kur’an, tercüme: Muhammed Ali Lisanî Feşârekî (Tehran: Nehzet-i Zenân-i Müselman, hicri şemsi 1359), mütercimin mukaddimesi, s. 4.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref50" name="_ftn50"><sup>[50]</sup></a>    Theodor Nöldeke</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref51" name="_ftn51"><sup>[51]</sup></a>    Bkz: Régis Blachère, Der Âstâne-i Kur’an, tercüme: Dr. Mahmud Râmyâr (Tehran: Defter-i Neşr-i Ferheng-i İslamî, beşinci baskı, hicri şemsi 1376), s. 4, mukaddime.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref52" name="_ftn52"><sup>[52]</sup></a>    Seyyid Muhammed Bâkır Hüccetî, Pejûheşî der Tarih-i Kur’an-i Kerim (Tehran: Defter-i Neşr-i Ferheng-i İslamî, hicri şemsi 1360), mukaddime, s. 18.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref53" name="_ftn53"><sup>[53]</sup></a>    Seyyid Muhammed Hüseyin Tabâtabâî, Kur’an der İslam, tashih: Muhammed Bâkır Behbûdî (Tehran: Dâru’l-Kütübi’l-İslamiyye, birinci baskı, hicri şemsi 1376), s. 196-199.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref54" name="_ftn54"><sup>[54]</sup></a>    Bkz: Muhammed İzzet Derveze, a.g.e., mütercimin mukaddimesi, s. 8.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref55" name="_ftn55"><sup>[55]</sup></a>    Metinde “kadim” (Çev.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref56" name="_ftn56"><sup>[56]</sup></a>    Metinde “hâdis” (Çev.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref57" name="_ftn57"><sup>[57]</sup></a>    Nehcu’l-Belağa, Mektup 77</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref58" name="_ftn58"><sup>[58]</sup></a>    A.g.e., Hutbe, 125</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref59" name="_ftn59"><sup>[59]</sup></a>    A.g.e., Hutbe 133</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref60" name="_ftn60"><sup>[60]</sup></a>    A.g.e., Hutbe 158</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref61" name="_ftn61"><sup>[61]</sup></a>    Bkz: Abbas Ali Emid Zincanî, Mebani ve Reveşhâ-yi Tefsir-i Kur’an (Tehran: Vezaret-i Ferheng ve İrşad-i İslamî, hicri şemsi 1379), s. 193.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref62" name="_ftn62"><sup>[62]</sup></a>    Bkz: Celaleddin Abdurrahman Suyutî, el-İtkan fi Ulûmi’l-Kur’an, c. 2 (Kahire: Matbaatu Hicazî, üçüncü baskı, hicri kameri 1360), s. 399.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref63" name="_ftn63"><sup>[63]</sup></a>    Mesela: Müteşâbihu’l-Kur’an, eser: Kadı Abdulcebbar ve el-Esma ve’s-Sıfât, eser: Ahmed b. Hüseyin b. Ali Beyhakî.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref64" name="_ftn64"><sup>[64]</sup></a>    Enbiya 22</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref65" name="_ftn65"><sup>[65]</sup></a>    Bkz: Cafer Subhanî, el-İlahiyyat alâ Heda’l-Kitab ve’s-Sünne ve’l-Akl, c. 2 (Kum: el-Merkezu’l-İlmî li’d-Dirâsâti’l-İslamiyye, hicri kameri 1411), s. 68.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref66" name="_ftn66"><sup>[66]</sup></a>    Muminun 91</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref67" name="_ftn67"><sup>[67]</sup></a>    Yunus 3</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref68" name="_ftn68"><sup>[68]</sup></a>    Fecr 22</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref69" name="_ftn69"><sup>[69]</sup></a>    Fetih 10</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref70" name="_ftn70"><sup>[70]</sup></a>    Seyyid Muhammed Hüseyin Tabâtabâî, el-Mizan fi Tefsiri’l-Kur’an, c. 1 (Kum: İsmailiyyan, hicri kameri 1412), s. 5.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref71" name="_ftn71"><sup>[71]</sup></a>    Murtaza Mutahharî, Âşinâyî ba Ulûm-i İslamî, kelam bölümü (Tehran: Sadra, hicri şemsi 1370), s. 169.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref72" name="_ftn72"><sup>[72]</sup></a>    Seyyid Muhammed Hüseyin Tabâtabâî, el-Mizan fi Tefsiri’l-Kur’an, c. 1 (Kum: İsmailiyyan, hicri kameri 1412), s. 6-7.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref73" name="_ftn73"><sup>[73]</sup></a>    Taha 5</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref74" name="_ftn74"><sup>[74]</sup></a>    Nahl 50</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref75" name="_ftn75"><sup>[75]</sup></a>    Mülk 16</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref76" name="_ftn76"><sup>[76]</sup></a>    Şura 11</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref77" name="_ftn77"><sup>[77]</sup></a>    Bkz: Muhammed Hadi Ma’rifet, Ulûm-i Kur’anî (Kum: Müessese-i İntişârât-i el-Temhid, birinci baskı, hicri şemsi 1378), s. 294.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref78" name="_ftn78"><sup>[78]</sup></a>    Mustafa b. Abdullah Hacı Halife, Keşfu’z-Zünûn an Esâmiyi’l-Kütüb ve’l-Fünûn (Beyrut: Dâru’l-Fikr, hicri kameri 1402), sütun numarası 635.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref79" name="_ftn79"><sup>[79]</sup></a>    Emin el-Hûlî, “Makale-i Tefsir”, Dairetulmearif-i İslamiyye, c. 1 (Tehran: İntişârât-i Cihan, tarihsiz), s. 347.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref80" name="_ftn80"><sup>[80]</sup></a>    Bkz: Muhammed b. Yakub Kuleynî, Usûl-i Kâfî, c. 2 (Tehran: İntişârât-i İlmiyye-i İslamiyye, tarihsiz), s. 595 ve devamı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref81" name="_ftn81"><sup>[81]</sup></a>    Bkz: Muhammed Bâkır Meclisî, Biharu’l-Envari’l-Câmia li-Düreri Ahbari’l-Eimmeti’l-Athar (aleyhimüsselam), c. 89 (Beyrut: Müessesetu’l-Vefa, ikinci baskı, hicri kameri 1403)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref82" name="_ftn82"><sup>[82]</sup></a>    Bkz: Muhammed Rıza Hakimî vs., el-Hayat, c. 2 (Tehran: Mektebu Neşri’s-Sekafeti’l-İslamiyye, hicri şemsi 1371), s. 67-185.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref83" name="_ftn83"><sup>[83]</sup></a>    Bkz: Muhammed b. İsmail Buharî, Sahih-i Buharî (el-Camiu’s-Sahih), c. 1 (Beyrut: Dâru’l-Fikr, hicri kameri 1422), s. 21-23.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref84" name="_ftn84"><sup>[84]</sup></a>    Bkz: Abbas Ali Nasirî, “Felsefe-i Ulûm-i Kur’anî”, Kabesât, sayı 39 ve 40 (Bahar ve Yaz, hicri şemsi 1385), s. 231.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref85" name="_ftn85"><sup>[85]</sup></a>    Cafer Subhanî, Külliyat fi İlmi’r-Rical (Kum: Merkez-i Modiriyyet-i Hovze-i İlmiyye-i Kum, ikinci baskı, hicri kameri 1410), s. 11.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref86" name="_ftn86"><sup>[86]</sup></a>    Kazım Modir Şâneçî, Dirayetu’l-Hadis (Kum: Defter-i İntişârât-i İslamî-yi Camia-i Müderrisin, ikinci baskı, hicri şemsi 1363), s. 3.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref87" name="_ftn87"><sup>[87]</sup></a>    Ali Ekber Kelanterî, a.g.e., s. 41.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref88" name="_ftn88"><sup>[88]</sup></a>    Celaleddin Abdurrahman Suyutî, el-İtkan fi Ulûmi’l-Kur’an, c. 1 (Kahire: Matbaatu Hicazî, üçüncü baskı, hicri kameri 1360), s. 33.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref89" name="_ftn89"><sup>[89]</sup></a>    Bkz: Ali Ekber Kelanterî, a.g.e., s. 51-52.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref90" name="_ftn90"><sup>[90]</sup></a>    Âl-i İmran 7</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref91" name="_ftn91"><sup>[91]</sup></a>    Muhammed b. Hasan Hürr Âmulî, Tafsilu Vesâili’ş-Şia ilâ Ma’rifeti’l-Mesâili’ş-Şeria, c. 18 (Beyrut: Dâru İhyai’t-Turasi’l-Arabî, dördüncü baskı, hicri kameri 1391), s. 132.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref92" name="_ftn92"><sup>[92]</sup></a>    A.g.e.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref93" name="_ftn93"><sup>[93]</sup></a>    Bkz: Ali Ekber Kelanterî, a.g.e., s. 26-27.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref94" name="_ftn94"><sup>[94]</sup></a>    Fazlı, Abdülhadî, Mukaddemei ber Tarih-i Kıraat-i Kur’an-i Kerim, tercüme: Seyyid Muhammed Bâkır Hüccetî (Tehran: İntişârât-i Usve, ikinci baskı, hicri şemsi 1373), s. 81-85.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref95" name="_ftn95"><sup>[95]</sup></a>    Celaleddin Abdurrahman Suyutî, el-İtkan fi Ulûmi’l-Kur’an, c. 1, s. 83.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref96" name="_ftn96"><sup>[96]</sup></a>    Seyyid Ebulkasım Hoî, el-Beyan fi Tefsiri’l-Kur’an, s. 137-140.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref97" name="_ftn97"><sup>[97]</sup></a>    Bkz: Mâmekânî, Tenkıhu’l-Makâl, c. 1 (Necef-i Eşref: Matbaatu’l-Murtazaviyye, hicri kameri 1350), s. 460.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref98" name="_ftn98"><sup>[98]</sup></a>    Bkz: Ahmed b. Ali Necaşî, Fihristu Esmâi Musannıfi’ş-Şia (Rical-i Necaşî) (Kum: Mektebetu’d-Dâverî, tarihsiz), s. 94-95.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref99" name="_ftn99"><sup>[99]</sup></a>    Bkz: Abdullah Mâmekânî, a.g.e., c. 2, s. 115.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref100" name="_ftn100"><sup>[100]</sup></a>  Bkz: Seyyid Ebulkasım Hoî, Mu’cemu Ricali’l-Hadis ve Tafsilu Tabakâti’r-Revâh, c. 1 (Kum: Menşûrâtu Medineti’l-İlm, üçüncü baskı, hicri kameri 1403), s. 107.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref101" name="_ftn101"><sup>[101]</sup></a>  Bkz: A.g.e., c. 12, s. 147.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref102" name="_ftn102"><sup>[102]</sup></a>  Bkz: Müslim Dâverî, Usûlü İlmi’r-Rical (Kum: Çâphâne-i Numune, birinci baskı, hicri kameri 1416), s. 283.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref103" name="_ftn103"><sup>[103]</sup></a>  Bkz: A.g.e., s. 284.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref104" name="_ftn104"><sup>[104]</sup></a>  Celaleddin Abdurrahman Suyutî, el-İtkan fi Ulûmi’l-Kur’an, c. 2 (Kahire: Matbaatu Hicazî, üçüncü baskı, hicri kameri 1360), s. 206.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref105" name="_ftn105"><sup>[105]</sup></a>  A.g.e., c. 2, s. 184.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref106" name="_ftn106"><sup>[106]</sup></a>  A.g.e., c. 2, s. 189.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref107" name="_ftn107"><sup>[107]</sup></a>  İbn Haldun, Mukaddime, s. 308.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref108" name="_ftn108"><sup>[108]</sup></a>  Emin el-Hûlî, “Makale-i Tefsir”, Dairetulmeârif el-İslamiyye, c. 1 (Tehran: İntişârât-i Cihan, tarihsiz), s. 350.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref109" name="_ftn109"><sup>[109]</sup></a>  Celaleddin Abdurrahman Suyutî, a.g.e., s. 189.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref110" name="_ftn110"><sup>[110]</sup></a>  Emin el-Hûlî, a.g.e., s. 351.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref111" name="_ftn111"><sup>[111]</sup></a>  Celaleddin Abdurrahman Suyutî, a.g.e., s. 177.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref112" name="_ftn112"><sup>[112]</sup></a>  Tezkiretu’l-Mevzûât, s. 7.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref113" name="_ftn113"><sup>[113]</sup></a>  Müşrik kabileler topluca Allah Rasülü’nü (s) öldürmeye karar verdiğinde Mekke’den hicret eden Rasulullah’ın yatağına İmam Ali’nin yattığı gece. Özetleyerek: http://www.hawzah.net/fa/Magazine/View/3282/6756/80702/ Ç(ev.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref114" name="_ftn114"><sup>[114]</sup></a>  Bakara 107</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref115" name="_ftn115"><sup>[115]</sup></a>  Celaleddin Suyutî, el-İtkan fi Ulûmi’l-Kur’an, c. 2, s. 155.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref116" name="_ftn116"><sup>[116]</sup></a>  A.g.e., s. 151.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref117" name="_ftn117"><sup>[117]</sup></a>  Eb Cafer Muhammed b. Hasan Tabersî, el-Tıbyan fi Tefsiri’l-Kur’an, c. 1 (Beyrut: Dâru İhyai’t-Turasi’l-Arabî, tarihsiz), s. 3.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref118" name="_ftn118"><sup>[118]</sup></a>  Seyyid Ebulkasım Hoî, el-Beyan fi Tefsiri’l-Kur’an, s. 254-264.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref119" name="_ftn119"><sup>[119]</sup></a>  Muhammed Hüseyin Kâşif el-Gıta, Aslu’ş-Şia ve Usûlühâ (Kum: Müessese-i İmam Ali (aleyhisselam), birinci baskı, hicri kameri 1415), s. 220.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref120" name="_ftn120"><sup>[120]</sup></a>  Bkz: Ahmed b. Ali Necaşî, a.g.e., s. 265.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref121" name="_ftn121"><sup>[121]</sup></a>  Seyyid Muhammed Ali İyâzî, el-Müfessirûn Hayatuhum ve Menhecehum (Tehran: Vezaret-i Ferheng ve İrşad-i İslamî, birinci baskı, hicri şemsi 1373), s. 97.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref122" name="_ftn122"><sup>[122]</sup></a>  Remzi Na’nâe, el-İsrailiyyat ve Eseruhâ fi Kütübi’t-Tefsir (Dımeşk: Neşru Dâri’l-Kalem, birinci baskı, hicri kameri 1390), s. 73.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref123" name="_ftn123"><sup>[123]</sup></a>  Seyyid Muhammed Ali İyâzî, a.g.e., s. 98.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref124" name="_ftn124"><sup>[124]</sup></a>  Seyyid Muhammed Hüseyin Tabâtabâî, el-Mizan fi Tefsiri’l-Kur’an, c. 12, s. 112.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref125" name="_ftn125"><sup>[125]</sup></a>  İbn Haldun, Mukaddime, tercüme: Pervin Gunâbâdî, c. 2 (Tehran: Şirket-i İntişârât-i İlmî ve Ferhengî, hicri şemsi 1369), s. 308.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref126" name="_ftn126"><sup>[126]</sup></a>  Zümer 23</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref127" name="_ftn127"><sup>[127]</sup></a>  Ali Ekber Dehhoda, Logatnâme-i Dehhoda, editör: Muhammed Muin (Tehran: Müessese-i Logatnâme-i Dehhoda, Dânişgâh-i Tehran, ikinci baskı, hicri şemsi 1377), Kâmusu’l-Luga’dan nakille.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref128" name="_ftn128"><sup>[128]</sup></a>  Ali Ekber Bâbâî ve diğerleri, Reveşşinâsi-yi Tefâsir-i Kur’an (Tehran: Simet, hicri şemsi 1379), s. 335.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref129" name="_ftn129"><sup>[129]</sup></a>  Bkz: İbn Manzur, Lisanu’l-Arab (Kum: Neşru Edebi’l-Havza, hicri kameri 1405)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref130" name="_ftn130"><sup>[130]</sup></a>  Muhammed Abdulazim Zerkanî, Menahilu’l-İrfan fi Ulûmi’l-Kur’an, c. 1 (Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, birinci baskı, hicri kameri 1409)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref131" name="_ftn131"><sup>[131]</sup></a>  Muhammed Hüseyin Tabâtabâî, el-Mizan fi Tefsiri’l-Kur’an, c. 1 (Kum: Matbûâtî-yi İsmailiyyan, hicri kameri 1412), s. 8.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref132" name="_ftn132"><sup>[132]</sup></a>  A.g.e., s. 12.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref133" name="_ftn133"><sup>[133]</sup></a>  Bkz: A’zam Perçem, “Nakş ve Kârkerd-i İştirak-i Ma’nevî ve Bâft der Nigah-i Tefsirî-yi Allame Tabâtabâî”, Mecelle-i Mişkât, sayı 91 (hicri şemsi 1385), s. 4.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref134" name="_ftn134"><sup>[134]</sup></a>  Mansur İhtiyârî, Ma’naşinâsî (Tehran: hicri şemsi 1348), s. 115.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref135" name="_ftn135"><sup>[135]</sup></a>  Sibeveyh, el-Kitab, c. 1 (Kum: Neşru Edebi’l-Havza, hicri kameri 1404), s. 7.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref136" name="_ftn136"><sup>[136]</sup></a>  Bkz: Nureddin el-Müncid, el-İştiraku’l-Lafzî fi’l-Kur’an (Dımeşk: Dâru’l-Fikr, 1999), s. 60.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref137" name="_ftn137"><sup>[137]</sup></a>  A.g.e., s. 61.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref138" name="_ftn138"><sup>[138]</sup></a>  Bkz: Ahmed Haşimî, Cevâhiru’l-Belaga fi’l-Meani ve’l-Beyan ve’l-Bedi’ (Kum: Mektebetu’l-Mustafavî, hicri şemsi 1367), s. 37.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref139" name="_ftn139"><sup>[139]</sup></a>  Bedreddin Zerkeşî, el-Burhan fi Ulûmi’l-Kur’an, c. 2 (Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, hicri kameri 1422), s. 288.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref140" name="_ftn140"><sup>[140]</sup></a>  Nahl 64</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref141" name="_ftn141"><sup>[141]</sup></a>  Bedreddin Zerkeşî, a.g.e., c. 2, s. 192.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref142" name="_ftn142"><sup>[142]</sup></a>  Bkz: A’zam Perçem, a.g.e., s. 9.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref143" name="_ftn143"><sup>[143]</sup></a>  Bkz: Toshihiko Izutsu, Hoda ve İnsan der Kur’an, tercüme: Ahmed Ârâm (Tehran: Defter-i Neşr-i Ferheng-i İslamî, hicri şemsi 1368)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref144" name="_ftn144"><sup>[144]</sup></a>  Zümer 9</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref145" name="_ftn145"><sup>[145]</sup></a>  Ra’d 16</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref146" name="_ftn146"><sup>[146]</sup></a>  Bakara 24</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/kuran-ilimlerinde-bilimsel-metodlarin-kullanimi/">Kur’an İlimlerinde  Bilimsel Metodların Kullanımı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/kuran-ilimlerinde-bilimsel-metodlarin-kullanimi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Haccın İslam’daki Konumu</title>
		<link>https://www.caferilik.com/haccin-islamdaki-konumu/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/haccin-islamdaki-konumu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 15 Dec 2025 17:44:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.caferilik.com/?p=21112</guid>

					<description><![CDATA[<p>Üstad Abdullah Cevadî Âmulî İslam’ın Kuşatıcılık ve Sürekliliğinin Mazharı Cihanşümul bir din ve evrensel bir okul olarak İslam, şu iki temel ve ölümsüz ilkeyi barındıran yönlerini her daim gözler önüne serer: ‘Herkes için’ ve ‘bütün zamanlar için’ geçerli olmak yani ‘kuşatıcılık’ ve ‘süreklilik’. Dolayısıyla İslam’ın insanlık için öngörmüş olduğu yaşama modelinin de cihanşümul olması ve [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/haccin-islamdaki-konumu/">Haccın İslam’daki Konumu</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size: 20px;">Üstad Abdullah Cevadî Âmulî</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;"><strong>İslam’ın Kuşatıcılık ve Sürekliliğinin Mazharı</strong></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Cihanşümul bir din ve evrensel bir okul olarak İslam, şu iki temel ve ölümsüz ilkeyi barındıran yönlerini her daim gözler önüne serer: ‘Herkes için’ ve ‘bütün zamanlar için’ geçerli olmak yani ‘kuşatıcılık’ ve ‘süreklilik’. Dolayısıyla İslam’ın insanlık için öngörmüş olduğu yaşama modelinin de cihanşümul olması ve bütün yönleriyle kuşatıcılık ve süreklilik niteliklerini yansıtması gerekir.</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">İslam, birtakım temel ilke ve rükünler üzerine inşa olunmuş ve bunlarla kıvam ve istihkâm bulmuştur. Öyle ki bu temel olmadan yıkılıp yok olmaya mahkûm olur ve karşılığı olmayan bir isim olarak kalmaktan öte hiçbir özellik taşımaz. İslam’ın bu en temel ilke ve rükünlerinden biri, aynı zamanda onun kuşatıcılık ve süreklilik özelliklerinin de bir cilvesi; dahası en önemli göstergelerinden biri olan hac ibadetidir. Bu anlamı İmam Bakır’ın (a.s) şu buyruğunda da görebiliriz:</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“İslam, beş temel üzerine inşa olunmuştur: Namaz, oruç, zekât, hac ve velayet.” (El Kâfi, c. 2, s. 18)</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Bu demektir ki bilerek ve kasıtlı olarak hac ibadetini yerine getirmeyen bir Müslüman, bu ilâhî dinin en temel rükünlerinden birini yok etmiş doğal olarak da inandığı İslam’ın kemal ve bütünlüğüne halel getirmiş sayılır. İşte bu itibarla Allah Teâla, haccı kasıtlı olarak terk etmeyi, ‘küfür/inkârcılık’ diye tabir etmektedir:</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“&#8230;Kim kâfir olursa/ inkâr ederse, bilsin ki; doğrusu Allah âlemlerden müstağnidir.”<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Bu demektir ki, kasıtlı olarak/taammüden hac farizasını yerine getirmeyen bir insan, iman ve itikat bakımından olmasa da ameli olarak ‘kâfir’ olmuş sayılır.</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Binaenaleyh haccı, İslam’ın evrensel yaşam modelinin herkesi ve bütün zamanları kuşatan niteliğinin en bariz bir örneği olarak görebilir ve bu ilahî dinin kuşatıcılık ve sürekliliğinin kesin bir kanıtı olarak değerlendirebiliriz.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Zira hac, dini bir ödev olup diğer birçok temel ilke ve esasa bağlı olarak ifa edilebilir. Öyle ki bu temel şekillenmeden haccın yerine getirilmesi de mümkün olmaz. Dolayısıyla hac, herkes için ve bütün zamanlarda geçerlidir diyorsak eğer, aynı zamanda haccın üzerinde şekillendiği bütün inanç ilkeleri ve fikirsel temellerin de kuşatıcılık ve süreklilik vasıflarına sahip olduğuna inanmamız gerekir. Çünkü hac, bu söz konusu itikâdî temelden bağımsız bir ödev değildir ve bu temel olmaksızın da makbul görülmez.</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;"><strong>Kur’an Açısından Haccın Evrenselliği</strong></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Haccın evrenselliğini daha açık bir şekilde izah edebilmek için, Kur’anî örneklerin ışığında bütün boyutlarıyla bu niteliği incelemeye ve bu doğrultuda bu dinî ibadetin özünün kuşatıcılık ve süreklilik vasıflarını aydınlatmaya çalışacağız.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a></span></p>
<ol>
<li><span style="font-size: 20px;"><strong>Kulluğun İlk Evrensel Odak ve Merkezi</strong></span></li>
</ol>
<p><span style="font-size: 20px;">Hac, Kâbe’yi ziyaret ve orada yerine getirilmesi gereken ibâdî amelleri yerine getirmek maksadıyla hareket etmektir. Bu ibadet asırlar ve yüzyıllar boyunca, farklı form ve ayinler kalıbında hep var olagelmiştir. Kâbe, halkın topluca ibadet edebilmeleri için kurulan ilk bina ve ibadet ehlini kendisine cezbeden ilk merkezdir:</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“Şüphesiz, âlemlere bereket ve hidayet kaynağı olarak insanlar için kurulan ilk ev (mâbet), Bekke’deki (Kâbe)dir. Orada apaçık nişâneler, (ayrıca) İbrahim’in makamı vardır. Oraya giren emniyette olur. Yoluna gücü yetenlerin o evi haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse bilmelidir ki, Allah bütün âlemlerden müstağnidir.”<a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Kâbe’nin bulunduğu yerin ‘kalabalık ve halkın topluca bir yere üşüşmesi’ anlamına gelen ‘Bekke’ kelimesiyle tabir olunması, bu mekânın evrensel bir merkeziyete sahip olduğunu gösterir. Yeryüzünün her yerinden insanların bütün zamanlar boyunca ona yönelmeleri ve dolayısıyla kalabalık halk yığınlarının orada buluşmalarını ifade etmek için Kâbe’nin bulunduğu şehir ‘Bekke’ diye isimlendirilmiştir.</span></p>
<ol start="2">
<li><span style="font-size: 20px;"><strong>Kâinatın Hidayet Merkezi</strong></span></li>
</ol>
<p><span style="font-size: 20px;">Kur’an-ı Kerim, Kâbe’yi ilk ve en eski ibadet ve kulluk merkezi olarak tanıtmanın yanı sıra bu mekânı, bir kulluk merkezi olarak tanıtır ve şöyle buyurur:</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“Şüphesiz, âlemlere bereket ve hidayet kaynağı olarak insanlar için kurulan ilk ev (mâbet), Mekke’deki (Kâbe)dir.”<a href="#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Yani tüm insanlar için inşa olunan ve bütün kâinat için hidayetini temin eden ilk ‘beyt’ Kâbe’dir. Bu ‘beyt’ hiçbir topluluk veya ırka özgü olmayıp hiçbir coğrafyanın sakinleri diğerlerine oranla ona daha yakın değildir. Coğrafî sınırlar, bu evrensel mekânla kurulacak bağ önünde hiçbir mani teşkil etmez. Bu yüzden yeryüzünde yaşayan bütün milletler; Hint, Fars, Keldani, Yahudi, Arap ve sair bütün topluluklar bu mekânı mukaddes bilirler.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a> Bu konuyla ilgili Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulur:</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“Bir zamanlar İbrahim’e Beytullah’ın yerini hazırlamış ve (ona şöyle demiştik): Bana hiçbir şeyi eş tutma; tavaf edenler, ayakta ibadet edenler, rükû ve secdeye varanlar için evimi temiz tut. İnsanlar arasında haccı ilân et ki, gerek yaya olarak, gerekse nice uzak yoldan gelen yorgun argın develer üzerinde, kendilerine ait bir takım yararları yakînen görmeleri, Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar üzerine belli günlerde Allah’ın ismini anmaları (kurban kesmeleri için) sana (Kâbe’ye) gelsinler&#8230;”<a href="#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a></span></p>
<ol start="3">
<li><span style="font-size: 20px;"><strong>Bütün Zamanlarda Bütün İnsanlar İçin Dönüp Varılacak Bir Toplanma Yeri</strong></span></li>
</ol>
<p><span style="font-size: 20px;">Yukarıdaki konuyu aydınlatan bir başka kanıt; “Biz Kâbe’yi bütün insanlar için dönüp varacakları bir yer ve güven ve huzur duyacakları bir mekân kıldık”<a href="#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a> mealindeki ayettir. Bu tabir, her ne kadar açık bir dille, geçmiş bütün insanları kapsamasa da ancak ayetin devamını göz önünde bulundurduğumuzda, sadece Kur’an’ın nüzulünden sonra yaşayanlar değil, geçmiş gelecek bütün çağlarda yaşayan insanların Kâbe’ye yönelmek ve ziyaretine gitmekle yükümlü tutulduklarını görürüz:</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“&#8230;Siz de İbrahim’in makamından bir namaz yeri edinin (orada namaz kılın). İbrahim ve İsmail’e: Tavaf edenler, ibadete kapananlar, rükû ve secde edenler için evimi temiz tutun, diye emretmiştik&#8230;”<a href="#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Zira bu ayet-i kerimede Allah’ın iki büyük peygamber, yani Hz. İbrahim ve Hz. İsmail (a.s) ahitleşmesine konu olan husus, onların Kâbe’yi ziyarete gelen bütün tavaf, ibadet, rükû ve secde ehli için pak ve tertemiz kılmalarıdır.</span></p>
<ol start="4">
<li><span style="font-size: 20px;"><strong>Kâbe’nin Aydınlığında Evrensel Kıyam Hareketi</strong></span></li>
</ol>
<p><span style="font-size: 20px;">Bir başka Kur’anî örnek, Allah’ın hacca çok özel bir saygınlık atfettiği ve onu bütün insanları kuşatan kitlesel bir halk hareketi; bir kıyamın kaynağı olarak tanıttığı şu ayet-i kerimedir:</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“Allah, Beyt-i Haram; Kâbe’yi insanlar için bir ayaklanma/kıyam kaynağı kıldı.”<a href="#_ftn10" name="_ftnref10">[10]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Yeryüzündeki tüm insanları harekete geçirip kıyama kaldıracak en önemli etken, herkesin namaz için yöneldiği, etrafında tavaf ettiği, çevresinde duaya durduğu ve hareminde oturup ilâhî ayetler üzerine tefekkür ettiği ‘ev’dir.</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Ayetin içeriği ve ayetin öncesi ve sonrası üzerine dikkatli bir mütalaa, Kâbe’nin, umum için bir tavaf merkezi ve kitlesel bir halk hareketinin kaynağı olarak tanıtıldığını gösterir. Yani eğer bütün peygamberler için yegâne hedef, insanların ‘kitap’, ‘mizan’ ve Allah elçilerinin getirdikleri ilahî armağanlarla tanıştıktan sonra ‘adalet’ ve ‘hakkaniyetin’ hâkimiyeti için halkların kıyama kalkışmalarını sağlamaksa ki “And olsun biz peygamberlerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların adaleti yerine getirmeleri için beraberlerinde kitabı ve mizanı indirdik”<a href="#_ftn11" name="_ftnref11">[11]</a> bütün ırksal ve coğrafi farklılık ve ayrılıkları bir kenara itebilecek, mekânsal ayrıcalıkları aşabilecek, zamansal ve dilsel dağınıklığı önemsiz kılacak, yabancıları aşina edecek, bu söz konusu yüce hedefi gerçekleştirebilecek ve bütün insanların adalet ve hakkaniyet için kıyama kalkışmalarını sağlayabilecek yegâne etken Kâbe’dir. Bu anlamda İmam Sadık (a.s) şöyle buyurur:</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“Kâbe ayakta kaldıkça, Din her daim ayakta kalacaktır.”<a href="#_ftn12" name="_ftnref12">[12]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Bu demektir ki dinin ayakta kalabilmesi, dindarların ayakta ve her daim kıyamda olmalarına bağlıdır. Aynı şekilde Kâbe’nin ayakta kalabilmesi de onu ziyaret edenlerin varlığına bağlıdır. Allah’ın dini nasıl tek bir din ve bütün herkes içinse, Kâbe’de bütün insanlar için bir tavaf merkezi ve evrensel bir ziyaret mekânıdır. Dolayısıyla halkların evrensel kıyamları da bu mekânı daima dikkat-ı nazarda bulundurmakla gerçekleşebilir.</span></p>
<ol start="5">
<li><span style="font-size: 20px;"><strong>Kâbe’nin Bütün Ziyaretçileri Eşittir</strong></span></li>
</ol>
<p><span style="font-size: 20px;">Vahiy kültürü ve Kur’an dilinde, ilahî ödevleri, özellikle de Kâbe ziyaretini yerine getirmek, belirli bir bölgede yaşayan insanlara mahsus değildir. Hiçbir coğrafyanın insanı hacca gitmek hususunda başka bir bölge insanına göre öncelikli ve ayrıcalıklı değildir. Bu ruhani yolculukta yolun uzaklığı ile yakınlığı arasında bir fark yoktur:</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“&#8230;Allah’ın yolunda, yerli ve yolcu (yakın ve uzak) bütün insanlar için eşit kılınan Mescid-i Haram&#8230;”</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">bu ayete göre, Kâbe’nin hareminde bulunan ve namaz, dua ve tavaf merkezi kılınan Mescit, bütün insanlara eşit bir şekilde tahsis olunmuştur. Bu itibarla Mekke’nin sakinleriyle dünyanın diğer noktalarından Kâbe’yi ziyarete gelenler arasında hiçbir fark söz konusu değildir.</span></p>
<ol start="6">
<li><span style="font-size: 20px;"><strong>Haccı Cihanşümul Şöhreti</strong></span></li>
</ol>
<p><span style="font-size: 20px;">Nasıl İslam Kâbe’yi ziyarete yönelmeyi, “insanların topluca Allah’a doğru bir hicreti” olarak görüyor ve bu hicreti kâinat sathında bir zaruret olarak değerlendiriyorsa, bütün diğer ilahî dinler de haccı resmi bir fermanın gereği saymışlardır. Haccın bu şöhretinin bir kanıtı da yılları belirlerken hac aylarını ölçü almalarıdır. Örneğin Hz. Musa ve Hz. Şuayb (a.s) arasında cereyan eden hadisede ‘sekiz yıl’ ‘sekiz hac’ diye tabir olunmuştur:</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“&#8230;Buna karşılık sen de sekiz yıl yanımda çalışırsın&#8230;”<a href="#_ftn13" name="_ftnref13">[13]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Hac, yılda bir kez yerine getirilen bir ibadet olduğuna göre, burada söz konusu “sekiz hac” tabirinden kasıt ‘sekiz yıl’ olmalıdır.<a href="#_ftn14" name="_ftnref14">[14]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Ele aldığımız bu örneklerden yola çıkarak, İslam’ın en önemli mazharlarından biri olan Haccın bu dinin ‘kuşatıcılık’ ve ‘süreklilik’ özelliklerinin bir tahakkuku olduğunu söyleyebiliriz. Bu itibarla Hz. İbrahim Halil (a.s) ve ondan önce Hz. Âdem (a.s) için söz konusu olan her şeyin Hatemu’l Enbiya (s.a.a) için de geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Bu yüzden hac, belirli bir millet ya da özel bir zaman dilimine özgü bir ibadettir denilemez. Zira hac, kuşatıcı ve sürekli bir ibadettir. Bu özelliği dolayısıyla da bütün geçmiş ümmetler ve kavimler arasında yüzyıllar boyu ve zaman çarkının bütün cevrine rağmen hep yaşayadurmuştur. Müminlerin Emiri (a.s) şöyle buyurur:</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“Allah Teâlâ’nın ilk toplulukları; Âdem’den (a.s)  ta en son gelenlere kadar bütün ümmetleri ne bir zararı dokunan ne de bir fayda sağlayan; ne gören ne de işiten bazı taşlarla<a href="#_ftn15" name="_ftnref15">[15]</a> sınadığını görmez misiniz? Öyleyse Allah onu (Kâbe’yi) kendisi için saygın bir ev ve insanlar için bir kıyam ve kıvam vesilesi kıldı.”<a href="#_ftn16" name="_ftnref16">[16]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Bütün bu açıklamalardan sonra haccın söz konusu iki ilkenin billurlaşmış bir örneği olduğu anlaşılmış olmalıdır. Aksi durumda onu bütün kâinat için bir hidayet vesilesi olarak göremeyiz. Zira bu durumda sadece bir millete özgü bir ayin olmaktan öteye geçemez. Bu ise haccın teşriinin temel ilkeleriyle aykırılık ve onun kuşatıcılık ve süreklilik vasıflarıyla bir tezat teşkil eder.</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;"><strong>Kur’an ve Sünnette Hac</strong></span></p>
<ol>
<li><span style="font-size: 20px;"><strong>Kur’an’da Haccın Siması</strong></span></li>
<li><span style="font-size: 20px;"><strong>a) Allah’la Özel Bir Sözleşme ve Ahitleşme</strong></span></li>
</ol>
<p><span style="font-size: 20px;">Hac, sahip olduğu özel değer ve itibardan dolayı insanlar için şeref ve itibar kaynağı olan ilahî bir ahittir. Bu yüzden haccı farz kılan ilahî tabir, namaz ve zekâtı farz kılan “Namazı tam kılın, zekâtı hakkıyla verin!”  hitabında olduğu gibi emir kipiyle değil; özel bir ilahî ahit ve sözleşmeyi ifade eden bir dille ifade edilmiştir: “O evi haccetmek, Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır.”  ‘lam’ edatı ve ‘ism-i celale’den mürekkep ve mutaalıkına mukaddem kılınan böyle bir tabir, diğer ibadetlerle ilgili hiç kullanılmamıştır.</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Bu özel tabir, çok açık bir şekilde haccın önemini göstermektedir. Her ne kadar Yüce Allah oruçla ilgili de: “Oruç, benim içindir” diye buyurur; ama hac, aynı zamanda orucu da içerir. Zira örneğin kurbanlık hayvan bulamayan bir hacı adayı, üç günü hacda yedi günü döndükten sonra olmak üzere on gün oruç tutmakla mükelleftir:</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“&#8230;Kurban kesmeyen kimse hac günlerinde üç, memleketine döndüğü zaman yedi olmak üzere oruç tutar&#8230;”<a href="#_ftn17" name="_ftnref17">[17]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Aynı şekilde namazın içerdiği bütün bereketler hacda da gerçekleşir. Zira örneğin haccın rükünlerinden sayılan tavaf, namaz hükmündedir: “Beyti tavaf etmek namazdır.”<a href="#_ftn18" name="_ftnref18">[18]</a> Evet, hacda namaz da vardır. Ancak daha da ötesi “Siz de İbrahim’in makamından bir namaz yeri edinin (orada namaz kılın)” emrine icabet ederek tavaf esnasında Makam-ı İbrahim’de namaza duran hacılar, âlemlerin rabbine dua ve niyaz ile yönelir ve cemaat halinde omuz omuza ‘dinin direğini’ ikame ederler. Bu vesileyle Mevla’mıza yakınlaşarak namazın içerdiği bütün güzelliklere nâil olurlar. İşte bu itibarla, rivayet olunur ki:</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“Hac, namaz ve oruçtan daha faziletli­dir.”<a href="#_ftn19" name="_ftnref19">[19]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Hacı adayı, zekâtta var olan bütün bereketleri de elde eder. Zira hacc ibadetinde, insanoğlunun yaratılışında kök salmış olan cimrilik ve tamahkârlığı yok eden İnfak, bağış ve özveri de vardır. Hacc insanın ruhunu, bu kötü hasletlerin kir ve pasından arındırır. Cimrilik ve tamahkârlıktan arınan bir ruh ise “kurtulmuş” olanlar zümresine dâhil olur:</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“Nefsinin tamahkârlığından korunabilmiş kimseler, işte onlar kurtuluşa eren­lerdir.”<a href="#_ftn20" name="_ftnref20">[20]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Sözün özü, hacc bütün bu ibadetlerin sonsuz faziletlerine de şamil gelir.<a href="#_ftn21" name="_ftnref21">[21]</a> Bununla birlikte diğer hiçbir ibadette bulunmayan özellikler de barındırır. En başlıca özellik, haccın Yüce Allah ve kulu arasında gerçekleşen bir ahit ve misak olmasıdır. Bu itibarla İmam Sadık (a.s) şöyle buyurur:</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“Mezardaki ölüler, dünya ve içindeki her şeye karşılık tek bir hacca sahip olmayı arzularlar.”<a href="#_ftn22" name="_ftnref22">[22]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Hatırlatma:</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Daha sonra ele alacağımız ismet hanedanı Ehlibeyt (a.s) yoluyla elimize ulaşan rivayetlerin ışığında haccın farz kılınmasının sebeplerini şu şekilde sıralayabiliriz:</span></p>
<ol>
<li><span style="font-size: 20px;">Şark ve garptan insanların bir araya gelmeleri ve tanışmaları</span></li>
<li><span style="font-size: 20px;">Ekonomik canlılık</span></li>
<li><span style="font-size: 20px;">Hz. Peygamberin iz ve hatıralarıyla tanışmak</span></li>
<li><span style="font-size: 20px;">Tövbe ve Allah’a yeniden dönüş</span></li>
<li><span style="font-size: 20px;">Hayır ve mağfiret talebi</span></li>
<li><span style="font-size: 20px;">İnfak ve ihsan</span></li>
<li><span style="font-size: 20px;">Bedenlerin zorluklara alıştırılması</span></li>
<li><span style="font-size: 20px;">Bedensel haz ve şehvetlerden uzaklaşmak</span></li>
</ol>
<p><span style="font-size: 20px;">İnsanların hem din hem de dünyalarının iyilik ve maslahatını temin eden ve hem bireysel sonuçlar (arınma) hem de sayısız sosyal faydaların kaynağı olan diğer onlarca sebepten daha söz edilebilir. Tabi bu sebeplerin bir kısmı haccın fer’î hikmet ve gayelerine bir kısmı da haccın temel ve ana gaye ve hikmetine delalet eder. İslam, bütün insanlığı vahdet ve birliğe davet eder. Örneğin her gün kılınan cemaat namazları, her hafta kılınan cuma namazları, her yıl eda olunan bayram namazları ve her yıl yerine getirilen hac ibadeti bu davetin bir sonucudur. İslam, her yıl, herkesin ömründe en az bir kez, evrensel ve uluslararası bir kongre hükmünde olan hac ziyaretinde bulunup Müslümanların siyasî ve sosyal çıkarları ve aklî ve naklî ilmî kazanımlarıyla ilgili malumat edinmesi, karşılıklı alışveriş, işbirliği ve ortaklıklar yoluyla bu bereketin daha bir çoğalmasını ister.</span></p>
<ol>
<li><span style="font-size: 20px;"><strong>b) Hac Tüm Boyutlarıyla Bir İlahî Şiardır</strong></span></li>
</ol>
<p><span style="font-size: 20px;">Yüce Allah, haccın gerçekleştiği zaman ve mekânı, hac ve umre ziyaretini eda eden kimseleri, hac kurbanlıklarını ve hatta bir hayvanın kurbanlık olduğunu belirtmek için boynuna asılan nişaneyi dahi birer ilahî şiar diye nitelendirir. Sadece hac ve umre maksadıyla ihrama bürünenleri değil; yeryüzünün en uzak köşelerinden hac ve umre maksadıyla yola çıkıp, değil harem bölgesi, hatta daha henüz mîkat noktasına dahi ulaşmamış olanları dahi ilahî şiarlar dâhilinde değerlendirir:</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“Ey İnananlar! Allah’ın şiarlarına/nişanelerine, hürmet edilen aya, hediye olan kurbanlığa, gerdanlıklar takılan hayvanlara, Rablerinden bol nimet ve rıza talep ederek Beyt-i Haram’a yönelenlere sakın hürmetsizlik etmeyin&#8230;”<a href="#_ftn23" name="_ftnref23">[23]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Hac, baştanbaşa; Kâbe’den, kurbanlık hayvanın boynuna asılan metal parçası ya da ayakkabıya kadar bütünüyle ilahî bir şiardır. Dolayısıyla hiç kimse bu sahada kendi keyfince hiçbir şeyi helal ya da serbest kılamaz. Aksine bütünüyle bütün ahkâmını vacip bilerek saygınlığını koruması gerekir.</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">‘Helal’  önü açık ve serbest, ‘haram’ yasak ve ‘ihtilal/ihlal’ başkasının hakkına tecavüz anlamına gelir. Buna karşılık ‘ihtiram’ gelir ki bir şeyin harim ve saygınlığını korumak anlamındadır. Bir şey ya da şahsın ihtilal/ihlali esnasında onun harimi/mahremiyeti ve saygınlığı korunmaz ve bu saha açık ve serbest bırakılır. ‘Şa’air’, ‘Şaire’ kelimesinin çoğulu olup ‘nişane/alamet’ anlamına gelir. Bu itibarla bütün ilahî ahkâm ve O’nun azametini gösteren her şey, ilahî şiarlar zümresinden sayılır. Demek ki Yüce Allah “Allah’ın şiarlarını helal saymayınız!” diye buyururken “ilahî şiarları ‘önü açık ve serbest bir alan’ bellemeyiniz!’ demektedir. Öyle ki, ilahî ahkâm, dinî düşünce, dinle bağlantılı şahsiyetler, eşya, mekân ve zamanların hürmet sınırları ve haremini her önüne gelen rahatlıkla çiğneyip aşmasın, bu konularla ilgili ahkâm kesmeye kalkışmasın, yakışıksız davranışlar reva görmesin ve kendince bu sahaya yeni bir şeyler ekleyip çıkarmasın diye bir uyarı vardır bu ayette.</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Kur’an-ı Kerim, hac ahkâmı hakkında diğer birçok yerde yine yukarıdaki ana ilkeden bahseder. Örneğin Safa ve Merve ile ilgili şöyle buyurur:</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“Şüphesiz Safa ile Merve Allah’ın nişanelerindendir/şiarlarındandır&#8230;”<a href="#_ftn24" name="_ftnref24">[24]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">İnsanları, ilahî şiarları yüceltmeye ve ilahî sınır ve harimi korumaya teşvik ederken, yine başka bir ana ilkeye; yani bu şiarları yüceltmenin semerelerini beyan eder ve şöyle buyurur:</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“&#8230;Kim de Allah’ın hürmet edilmesini istediği şeylere saygı gösterirse bu, kendisi için Rabbi katında şüphesiz hayırlıdır&#8230;”<a href="#_ftn25" name="_ftnref25">[25]</a> “&#8230;kim Allah’ın şiarlarını yüceltirse, şüphesiz bu, kalplerin takvasındandır.”<a href="#_ftn26" name="_ftnref26">[26]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;"><strong>Hatırlatma</strong>:</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Daha önce de değindiğimiz üzere, Yüce Allah, hac ve umre ziyaretine gidenleri kendi şiarları içerisinde addetmiştir. Öyle ki hacı ve umreci ziyarete niyetlendiği ilk lahzadan itibaren ilahî şiarlardan sayılır. Bu itibarla yolculuk hazırlıklarını yaparken, giriş ve çıkışlarında, hizmet sunumunda, aynı şekilde alışveriş yaparken vs. hac ve umre ile ilgili bütün adımlarında ve bütün yol boyunca onlara saygısızlık etmek, hakaret etmek ve sorun yaratmak caiz değildir.</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Ayette yer alan hitap umumidir. Dolayısıyla hacı adayının kendisi de Allah’ın kendisi için öngörmüş olduğu saygınlık ve hürmetin kadrini bilmek ve yakışıksız davranışlardan kaçınmakla mükelleftir. Elbette hac ve umre ziyaretini bir tür seyahat, ticaret maksat ya da şöhret ve desinler diye yerine getirmek isteyenlerin ilahî hürmetler/Allah’ın saygın görülmesini emrettiği çerçevede görülemeyecekleri açık olsa gerek.</span></p>
<ol>
<li><span style="font-size: 20px;"><strong>c) Ay’ın Hareketleri ve Hac Mevsiminin Belirlenmesi</strong></span></li>
</ol>
<p><span style="font-size: 20px;">Haccın önemini anlatan bir diğer ayet:</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“Sana, hilâl şeklinde yeni doğan ayları sorarlar. De ki: Onlar, insanlar ve özellikle hac için vakit ölçüleridir&#8230;”<a href="#_ftn27" name="_ftnref27">[27]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Her ne kadar ‘vakit ölçüleri’ tabiri, insanın ilgi alanına giren her şeyi; hatta haccı da içine alsa da burada haccın önemini vurgulamak için umum ifade eden bir tabirden sonra hususi bir konuya ayrıca değinilmiştir. Mealen anlatılmak istenen şudur: Ay’ın hareketliliği, değişim ve dönüşümü, hac aylarının teşhisini kolaylaştırmak ve insanların söz konusu aylara gelindiğinde hac için hazırlanmalarını sağlamak içindir.</span></p>
<ol>
<li><span style="font-size: 20px;"><strong>d) Hacda Hakkın Apaçık Ayetlerine Tanık Olmak</strong></span></li>
</ol>
<p><span style="font-size: 20px;">Kur’an-ı Kerim’de her şeyin Allah’ın birer ayet ve nişanesi olduğuna sıkça değinilmiştir. Ancak haccın zaman ve mekân bakımından taşıdığı özelliklerden dolayı, onunla ilgili ‘apaçık ayetler’ tabiri kullanılır. Burada maksat, tekvinî olmayan ayetlerdir. Zira tekvinî/yaratılış âlemine dair ayet ve nişaneler, coğrafi iklimsel, doğal ve sair özelliklerle ilgili incelikler, hac dışındaki bütün her yerde mevcuttur. Hacda tanık olunan ilahî ayetler ise Kâbe, Hacerü’l Esved, Makam-ı İbrahim ve diğer ilahî ayet ve nişanelerdir. Ekilip biçilmeyen bir toprak parçasının Hz. İbrahim’in “Rabbimiz! İnsanların gönüllerini onlara meylettir” dileği üzerine gönüllerin şevkle arzuladıkları bir konum kazanması ilahî bir ayettir. Haccın bütün diğer bereket ve esrarı da bu doğrultuda olup bunların birçoğunu da sadece Hakk’ın veli kulları tanıklık edebilir.</span></p>
<ol>
<li><span style="font-size: 20px;"><strong>e) Bazı Ayetlerin Hacla Bağlantılı Tefsiri</strong></span></li>
</ol>
<p><span style="font-size: 20px;">Yukarıdaki ayetlerin yanı sıra, rivayetlerde bazı diğer birçok ayet de hac ile bağlantılı olarak tefsir olunmuştur. Örnek babından üç rivayeti ele alıyoruz:</span></p>
<ol>
<li><span style="font-size: 20px;">Muaviye b. Ammar: İmam Sadık’a (a.s) ömründe bir kez olsun hacca gitmemiş zengin biri hakkında bir soru sordum. İmam hazretleri şöyle buyurdular: Böyle biri, Allah’ın haklarında biz onları kör olarak haşredeceğiz diye buyurduğu kimselerdendir:</span></li>
</ol>
<p><span style="font-size: 20px;">“ve biz onu, kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz.”<a href="#_ftn28" name="_ftnref28">[28]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Ravi diyor ki: İmam Sadık (a.s) benim bu açıklama karşısında şaşırdığımı görünce şöyle buyurdu:</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“Allah Teâlâ, böyle birini (dünya hayatında da) hak yolu tanımaktan alıkoyar.”<a href="#_ftn29" name="_ftnref29">[29]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“Bu dünyada basireti olmayan, âhirette kör olarak haşredilir.”<a href="#_ftn30" name="_ftnref30">[30]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Bu rivayet her ne kadar hac ile ilgili olsa da, son cümledeki ifadelerden anlaşılan, kıyamette arız olacak körlüğün hacca özgü olmadığı ve diğer bütün durumlarda da eğer bir hakkın zayi olması söz konusu ise böyle bir azabın söz konusu olacağı anlaşılmaktadır.</span></p>
<ol start="2">
<li><span style="font-size: 20px;">Ebu Basir: İmam Sadık’a (a.s) şu ayet hakkında bir soru sordum:</span></li>
</ol>
<p><span style="font-size: 20px;">“Bu dünyada kör olan kimse âhirette de kördür; üstelik iyice yolunu şaşırmıştır.”<a href="#_ftn31" name="_ftnref31">[31]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">İmam şöyle buyurdu:</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“Bu ayet, üzerine farz olan hac farizasını ölüm gelip çatıncaya kadar erteleyenler hakkındadır. Bu kimseler, kıyamet günü kör olarak haşrolunacaklardır.”<a href="#_ftn32" name="_ftnref32">[32]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Bu iki rivayetten anlaşılan, haccı terk eden bir kimsenin içyüzünün aslında kör olduğudur. Âhirette işte bu yüz ortaya çıkacaktır. Dolayısıyla orada kör olarak mahşere gelecektir.</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">İnsanı kötü bir akıbete ve helak olmaya sevk eden etkenlerden biri de ikinci rivayette de işaret olunan ertelemelerdir. Yani bilerek ve kasten farz olan bir ödevi yerine getirmemek ve sürekli ‘ilerde yaparım’ diye geciktirmektir.</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“Erteleyip durmaların akıbetinden sakınınız. Zira geçmiş ümmetler içerisinde niceleri bu yüzden helak olmuşlardır.”<a href="#_ftn33" name="_ftnref33">[33]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Zira insanoğlunun ne zamana kadar yaşayacağını kimse bilemez. Emiru’l Müminin İmam Ali (a.s) şöyle buyurur:</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“Yarın öbür gün deyip durma! Zira sende önce gelen niceleri, bu tür umutlar ve ertelemeler yüzünden helak olmuşlardır. En nihayet de Allah’ın emri (ölüm) ansızın gelip çatıvermiştir&#8230;”<a href="#_ftn34" name="_ftnref34">[34]</a></span></p>
<ol start="3">
<li><span style="font-size: 20px;">Bazı hadislerde “Öyleyse Allah’a koşuşun”<a href="#_ftn35" name="_ftnref35">[35]</a> ayeti hacca tatbik edilerek açıklanmıştır. Bu doğrultuda İmam Bakır (a.s) şöyle buyurur:</span></li>
</ol>
<p><span style="font-size: 20px;">“Allah’a doğru haccediniz!”<a href="#_ftn36" name="_ftnref36">[36]</a></span></p>
<ol start="2">
<li><span style="font-size: 20px;"><strong>Sünnette Haccın Siması</strong></span></li>
</ol>
<p><span style="font-size: 20px;">Daha öncede değindiğimiz üzere hac, sayılmayacak düzeyde ilahî sırlar içerir ve ilahî gelenekten birçok izler taşır. Bu yönüyle hac, İslam’ın bütün yönleriyle yansıdığı en önemli aynalardandır. Dolayısıyla hacla ilgili ve onun önemini, konumunu ve çeşitli boyutlarını anlatan birçok rivayet, dinimizin Masum Önderleri (a.s) yoluyla elimize ulaşmıştır. Biz burada bazılarını incelemeye çalışacağız:</span></p>
<ol>
<li><span style="font-size: 20px;">Birisi Resulullah’a (s.a.a) şöyle arz eder: Ben, hac maksadıyla yola çıktım; ancak onu eda edemedim. Ben zengin bir insanım. Şimdi bana bir yol gösterin de bu servetimi harcayarak haccın sevabına nâil olayım! Allah Resulü şöyle buyurdu:</span></li>
</ol>
<p><span style="font-size: 20px;">“Ebu Kubeys dağına bir bak! Bu dağ büyüklüğünde kızıl altınların olsa da sen hepsini Allah yolunda infak etsen dahi, haccı eda edenlerin sevabına asla erişemezsin.”</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Sonra Hz. Peygamber şöyle devam etti: “Hacc yolcusu yol hazırlıklarını tamamladığında, bir şeyi her yere koyup her kaldırdığında Allah onun için on sevap yazar, on günahı siler ve onu on derece yüceltir. Bineğine bindiği andan itibaren merkebinin kaldırıp koyduğu her adımda Allah onun için aynısını yapar. Kâbe’nin etrafında tavaf etmeye başladığında günahlarından arınır. Safa ve Merve arasında sa’y etmeye başladığında günahlarından arınır. Arafat’ta vakfeye durduğunda günahlarından sıyrılıp çıkar. Maş’aru-l Haram’da vakfeye durduğunda günahlarından arınır. Şeytan taşlamaya gittiğinde günahlarından arınır.”</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Böylece Peygamber haccın bütün rükünlerini tek tek sayar ve şöyle buyurur: “Bu vakfelerden her birinde durduğunda günahlarından arınır.” Sonra da şöyle buyurdu: “Sen nerede bir hacının eriştiklerini elde etmek nerede?”<a href="#_ftn37" name="_ftnref37">[37]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Şayet Allah Resulü’nün (s.a.a) “Kâbe’nin etrafında tavaf etmeye başladığında günahlarından arınır. Safa ve Merve arasında sa’y etmeye başladığında günahlarından arınır&#8230;” diye buyurması şu nükteyi ifade etmek için olabilir: Bu amellerden her biri, bir tür günahların bağışlanmasında etkilidir ve bu amellerin her biri özel bir takım günahların affolunması için vazolunmuştur. Yahut şu anlama da gelebilir: Günahlar üst üste yığılıp da günahkârın kalbinde bir pas bir perde misali yer etmişse eğer, bu amellerin her biri o perdelerin katmanlarından birinin kalkmasına sebep olur ve pasını giderir. Öyle ki hacı adayı, ne pas yığını altında kalmış ne de perdelerin karanlığına mahkûm tertemiz bir kalple Rabbinin dergâhına çıkmaya nâil olur. Rabbim bizleri de böylesi bir hac ile rızıklandırsın.</span></p>
<ol start="2">
<li><span style="font-size: 20px;">Resulullah Efendimizin (s.a.a) Hz. Ali’ye (a.s) vasiyetlerinden birinde şöyle buyurulur:</span></li>
</ol>
<p><span style="font-size: 20px;">“Ey Ali! Allah’ın azametine and olsun, bu ümmet içerisinde on grup kâfir olur: &#8230;(Bunlardan biri) güç yetirip de hacca gitmeden ölendir. Ey Ali! Gücü yettiği halde haccı terk eden kâfirdir.”<a href="#_ftn38" name="_ftnref38">[38]</a> Zira Yüce Allah şöyle buyurur:</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“Yoluna gücü yetenlerin o evi haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse bilmelidir ki, Allah bütün âlemlerden müstağnidir.”<a href="#_ftn39" name="_ftnref39">[39]</a></span></p>
<ol start="3">
<li><span style="font-size: 20px;">Müminlerin Emiri İmam Ali (a.s) hac farizasını şu şekilde tasvir eder:</span></li>
</ol>
<p><span style="font-size: 20px;">“Allah haram kılmış olduğu kendi evini haccetmeyi sizlere farz kılmıştır. O ev ki Allah onu insanlara Kıble kılmıştır. İnsanlar susamış sürülerin su kaynağına koşuşturmaları misali oraya koşuşturur güvercinler misali o yöne kanat çırparlar. Allah, Kâbe’yi insanoğlunun O’nun azameti karşısında tevazu göstermesi ve O’nun izzetinin farkına varmasının bir nişanesi kıldı. Kulları içerisinden onun buyruğuna kulak veren, davetine icabet eden, buyruğunu tasdik eden, peygamberlerinin ayak bastıkları yerde duran ve arşın etrafında her daim tavafta olan meleklerine benzemeye çalışanları seçip ayıklamıştır. İşte onlar, O’nun ibadet pazarında nice kârlar eden ve O’nun mağfiret vaadine nâil olmak için adım atanlardır.</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Allah, Kâbe’yi İslam için bir bayrak ve sığınacak bir yer arayanlar için bir sığınak kılmıştır. O’nun hakkını eda etmeyi farz ve orada haccetmeyi vacip kılmış ona doğru ziyaret yolculuğuna çıkmayı emretmiştir. Yüce Allah şöyle buyurur: “Yoluna gücü yetenlerin o evi haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse bilmelidir ki, Allah bütün âlemlerden müstağnidir.”<a href="#_ftn40" name="_ftnref40">[40]</a></span></p>
<ol start="4">
<li><span style="font-size: 20px;">İmam Ali (a.s) hac ve umrenin faziletleri hakkındaysa şöyle buyurur:</span></li>
</ol>
<p><span style="font-size: 20px;">“Allah’a ulaşmak isteyenlerin tutundukları en faziletli vesile Allah’a ve Peygamberine iman, O’nun yolunda cihat etmek&#8230; Ve hac ve umrede O’nun evini ziyaret etmektir. Hiç şüphesiz hac ve umre, fakirliği giderir ve günahların dökülmesine vesile olur&#8230;”<a href="#_ftn41" name="_ftnref41">[41]</a></span></p>
<ol start="5">
<li><span style="font-size: 20px;">İmam Ali (a.s) bir bölümünde tevazu ve alçakgönüllülüğün yaygınlaşması ve gurur ve kibrin ortadan kalkması hususunda haccın rolünü izah ettiği başka bir hutbesinde şöyle buyurur:</span></li>
</ol>
<p><span style="font-size: 20px;">“ Allah Teâlâ’nın ilk toplulukları; Âdem’den (a.s)  ta en son gelenlere kadar bütün ümmetleri ne bir zararı dokunan ne de bir fayda sağlayan; ne gören ne de işiten bazı taşlarla sınadığını görmez misiniz? İşte Allah, onu (bu taşlardan yapılmış Kâbe’yi) kendisi için saygın bir ev ve insanlar için bir kıyam ve kıvam vesilesi kıldı. Sonra da onu yeryüzünün en çıplak ve taşlık arazisi, en çorak ve bitkisiz bölgesi ve en dar vadilerinin bulunduğu bir yerde açtı. Çetin ve hırçın dağlar arasında, üst üste yığılmış kumlar içerisinde, suyu kurumak üzere olan pınarları ve birbirinden kopuk köyleri olan bir bölgeye yerleştirdi. Öyle ki orada ne bir deve toynağı ne bir atın ayağı ne de herhangi bir hayvanın tırnağı gelişip serpilmez.”</span></p>
<ol start="6">
<li><span style="font-size: 20px;">Müminlerin Emiri’nin (a.s) Haseneyn (a.s) hazretleri ve halkın geneline yapmış olduğu vasiyetin bir bölümünde şu cümleler yer alır:</span></li>
</ol>
<p><span style="font-size: 20px;">“Rabbinizin evi hususunda Allah’ı; Allah’ı gözetmeyi unutmayın sakın! Yaşadığınız müddetçe onu boş bırakmayın! Zira eğer Kâbe terk edilecek olursa size artık mühlet verilmez!”<a href="#_ftn42" name="_ftnref42">[42]</a></span></p>
<ol start="7">
<li><span style="font-size: 20px;">Daha önce de değindiğimiz üzere İmam Bakır (a.s) şöyle buyurur: “İslam beş temel esas üzere kurulmuştur: Namaz, zekât, hac, oruç ve velayet” sonra da her birinin faziletlerini tek tek sayar ve hacla ilgili şu ayeti delil gösterir: “o evi haccetmek, Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır&#8230;”<a href="#_ftn43" name="_ftnref43">[43]</a> ve Resul-i Ekrem’den şu hadisi nakleder:</span></li>
</ol>
<p><span style="font-size: 20px;">“Allah nezdinde kabul görmüş bir hac, yirmi müstehap namazdan daha hayırlıdır.”</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Oysa namaz, dinin direği ve müminin miracıdır ve Allah nezdinde makbul bir namazı eda edebilmek pek de kolay değildir.</span></p>
<ol start="8">
<li><span style="font-size: 20px;">İmam Bakır (a.s) haccın kuşatıcılığı ve köklü geçmişiyle ilgili şöyle buyurur:</span></li>
</ol>
<p><span style="font-size: 20px;">“Âdem bin kez yaya olarak bu Kâbe’ye geldi. Bunun yedi yüzü hac, üç yüzü ise umre içindi.”<a href="#_ftn44" name="_ftnref44">[44]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Bir rivayette İmam-ı Zaman’ın (af) da her yıl hacda hazır bulunduğunu ve halkı görüp tanıdığını, insanların da onu gördüklerini; ancak tanımadıklarını dile getirir.<a href="#_ftn45" name="_ftnref45">[45]</a></span></p>
<ol start="9">
<li><span style="font-size: 20px;">Zürare’nin naklettiği ve yine haccın kuşatıcılık özelliğini gösteren bir rivayette Zürare İmam Sadık’a (a.s) şöyle arz eder: “Ben kırk yıldır size haccı soruyorum ve siz bana fetva veriyorsunuz!” İmam hazretleri cevap olarak şöyle buyurdu:</span></li>
</ol>
<p><span style="font-size: 20px;">“Hac ibadeti Âdem yaratılmadan iki bin yıl önce de vardı. Şimdi sen bu ibadetin ayrıntılarının sadece kırk yıllık bir sürede bitmesini mi bekliyorsun!”<a href="#_ftn46" name="_ftnref46">[46]</a></span></p>
<ol start="10">
<li><span style="font-size: 20px;">İmam Sadık (a.s) haccın insanlar üzerine farz kılınmasının sebebi ile ilgili şöyle buyurur:</span></li>
</ol>
<p><span style="font-size: 20px;">“Cenab-ı Allah, insanların doğudan ve batıdan toplanarak birbirleri ile tanışmaları için&#8230; Ve Resulullah’ın anı ve eserlerini tanıyıp onun siyerini öğrenmeleri ve onu hatırlayıp unutmamaları için hacda toplanmayı farz kıldı&#8230;”<a href="#_ftn47" name="_ftnref47">[47]</a></span></p>
<ol start="11">
<li><span style="font-size: 20px;">Ravi, İmam Sadık’a (a.s) halkın şöyle konuştuğundan bahseder: “Üzerindeki hac farizasını yerine getiren bir insan, diğer yıllarda hac yerine sadaka verse ve yakınlarına yardım etse onun için daha hayırlıdır.” İmam şöyle buyurur:</span></li>
</ol>
<p><span style="font-size: 20px;">“Yalan söylüyorlar! Eğer insanlar böyle yapacak olsalar bu Beyt boş kalır. Oysaki Allah, Kâbe’yi insanlar için bir kıyam ve kıvam merkezi kılmıştır.”<a href="#_ftn48" name="_ftnref48">[48]</a></span></p>
<ol start="12">
<li><span style="font-size: 20px;">İmam Sadık (a.s) başka bir rivayette şöyle buyurur:</span></li>
</ol>
<p><span style="font-size: 20px;">“ Yüce Allah Kâbe’yi insanların din ve maişetleri için bir vesile kılmıştır.”<a href="#_ftn49" name="_ftnref49">[49]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Başka bir rivayette ise şöyle buyurur:</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“Kâbe ayakta kaldıkça din de bâki ka­lır.”<a href="#_ftn50" name="_ftnref50">[50]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Bu demektir ki asıl gaye, dinin bekası ve kıvamıdır. Dolayısıyla din için bir kıyam söz konusu değilse haccın bir semeresi olmaz. Bu itibarladır ki Resulullah (s.a.a) şöyle buyurur:</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“Öyle bir zaman gelecek ki padişahların/yönetenlerin haccı, eğlence, zenginlerin haccı ticaret ve fakirlerin haccı dilencilik adına olacaktır.”<a href="#_ftn51" name="_ftnref51">[51]</a></span></p>
<ol start="13">
<li><span style="font-size: 20px;">İmam Ali b. Musa Rıza (a.s) haccın semere ve bereketleriyle ilgili şöyle buyurur:</span></li>
</ol>
<p><span style="font-size: 20px;">“İnsanlar, cenab-ı Allah Teâlâ’nın ziyafetine bir yol bulabilsinler, ondan bolluk dilesinler, bulaşmış bulundukları günahlardan arınmış bir şekilde oradan ayrılsınlar; dönerken geçmişten tövbekâr ve geleceğe ümitvar bir şekilde dönsünler diye hac ile emrolunmuşlardır&#8230;”</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Devamında ise şöyle buyurur:</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“Ayrıca hacda Kâbe’nin çevresindekilerin toplanabildikleri yerlerde maişetleri temin olunur. Dahası dinde derinlikli bir ilim elde edilir ve İmamların (a.s) sözleri bütün her yer ve bölgeye yayılır. Bu minvalde Yüce Allah şöyle buyurur:</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“Her topluluktan bir taifenin dini iyi öğrenmek ve milletlerini geri döndüklerinde uyarmak üzere geri kalmaları gerekli olmaz mı? Ki böylece belki yanlış hareketlerden çekinirler.”<a href="#_ftn52" name="_ftnref52">[52]</a> Ayrıca şöyle buyurur: “Gelsinler kendilerine ait bir takım menfaatlere şahit olsunlar&#8230;”<a href="#_ftn53" name="_ftnref53">[53]</a><a href="#_ftn54" name="_ftnref54">[54]</a></span></p>
<ol start="14">
<li><span style="font-size: 20px;">Hacc, ilahî bir ziyafettir ve hacılar, tıpkı oruç tutanlar gibi rahman olan Rabbimizin misafirleri. İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor:</span></li>
</ol>
<p><span style="font-size: 20px;">“Hacı adayı ve umre ziyaretinde bulunanlar, vatanlarına dönünceye değin Allah’ın misafiri ve onun ikramına mazhardırlar.”<a href="#_ftn55" name="_ftnref55">[55]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“Üç sınıf Allah’ın seçkin kullarındandır&#8230; Hacı ve umre ziyaretçisi, zira onlar Allah’ın misafirleridirler. Öyleyse Allah’ın misafirlerine ikramda bulunması bir haktır.”<a href="#_ftn56" name="_ftnref56">[56]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Müminlerin Emiri (a.s) “Teşrik günlerinde<a href="#_ftn57" name="_ftnref57">[57]</a> oruç niçin haramdır?” sorusuna karşılık şöyle buyurdu:</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“Zira o topluluk (hacılar) Allah’ın ziyaretçileridirler. Onlar Allah’ın ziyafetine gelmişlerdir. Ev sahibinin misafirlerine oruç tutturması hoş olmaz!”<a href="#_ftn58" name="_ftnref58">[58]</a></span></p>
<ol start="15">
<li><span style="font-size: 20px;">Hakkın aydınlığı ve Rahmetin kuşatıcılığının hacdaki zuhurunu anlatan rivayetler, diğer ibadetlerle ilgili bu düzeyde açık ve bu düzeyde geniş bir şekilde varit olmamıştır. Hak Teâlâ’nın hacda ne düzeyde aşikâr olduğunu, Yüce Allah şöyle buyurur:</span></li>
</ol>
<p><span style="font-size: 20px;">“Orada apaçık ayetler vardır&#8230;”<a href="#_ftn59" name="_ftnref59">[59]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Zira Allah’ın gayrı olan her şey onun birer nişanesi ve ayetidir. Ancak hacdaki sırlar, Allah’ın apaçık ayetleridir/ayat-i beyyinattır. Orada misafir, ev sahibini müşahede eder ve ev sahibi, misafirlerine rahmet gözüyle nazar eyler. Öyle ki onun ayet ve nişaneleri apaçık ve ayan beyan zuhur bulur.</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Hakk’ın rahmetinin hacdaki enginliğini ifade eden bir rivayette İmam Bakır (a.s) hac farizasını eda etmek maksadıyla evinden çıkan ve yolculuk esnasında vefat eden bir kimse hakkında şöyle buyurur:</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“Eğer Harem bölgesinde ölecek olursa hac farizasını eda etmiş ve vazifesini yerine getirmiş sayılır.”<a href="#_ftn60" name="_ftnref60">[60]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">İşte bu Allah Teâlâ’nın rahmetinin genişliği ve ev sahibi olmanın gerektirdiği edebin bir cilvesidir. Yine bu çerçevede Resul-i Ekrem, Veda Haccı’nda Arafat’ta vakfe esnasında gün batmaya yüz tutmuşken şöyle buyurur:</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“Ey Bilal! Topluluğa sessiz olmalarını söyle!” Topluluk sessizleşince de şöyle buyurdu:</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“Rabbiniz bugün sizlere lütufta bulunarak içinizdeki ihsan sahiplerine mağfiret eyledi ve onları yine içinizdeki kötülük sahipleri için şefaatçi kıldı. Öyleyse mağfirete nâil olmuşlar olarak Maş’ari’l Haram’a doğru hareket ediniz.”<a href="#_ftn61" name="_ftnref61">[61]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Haccın bu özgün konumu dolayısıyla olsa gerektir ki İmam Sadık (a.s) İsa b. Mansur’a şöyle buyurur:</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“ Ey İsa! Ben Allah’ın, seni iki hac arasında hac yolculuğu için hazırlık yaparken görmesini ve sana nazar kılmasını arzuluyorum!”<a href="#_ftn62" name="_ftnref62">[62]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Yine İmam Sadık (a.s) şöyle buyurur:</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“Kardeşini (iman kardeşini) hacdan alıkoyan bir kimse âhireti için zâhire kıldığı akıbetten sakındığı gibi bu dünyada düşeceği fitnelerden de sakınsın!”<a href="#_ftn63" name="_ftnref63">[63]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Zira bir insanın mahrum kılınabileceği en büyük hayırlardan biridir hac; dolayısıyla Müslümanlar kendileri hac için azimli olmanın yanı sıra başkalarını da bu farizaya teşvik etmelidirler.</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Velayet; Haccın Ruhu</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">‘Velayet’siz bir hac, ‘imamet’ olmaksızın Kâbe’ye yönelmek, ‘marifet-i imam’ olmaksızın Arafat’ta vakfe, ‘imamet yolunda fedakârlık’ olmaksızın Mina’da kurban kesmek, ‘iç ve dış istikbara başkaldırmaksızın’ şeytan taşlamak ve ‘imama itaat yolunda marifet ve eylem’ olmaksızın Safa ile Merve arasında koşuşturup durmak sonuçsuz kalır. Zira ‘İslam, beş temel üzeredir: Namaz, zekât, oruç, hac ve velayet’ buyruğu gereğince hac, İslam’ın temel erkânından sayılsa da namaz, zekât, oruç ve haccın hiçbiri velayet düzeyinde İslam’ın temel direğinin ikamesinde önem arz etmez. Bu itibarla, söz konusu hadisin devamında şu cümle yer alır:</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“Velayete çağrıldığı gibi, hiçbir şeye çağrılmamıştır.”</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Zira bizzat İslam’ın canlı timsali olan İnsan-ı Kamil, kendisi İslam’ın bütün boyutlarına âşina olup diğer insanları da âşina kılabilir ve onları, özü itibarıyla tağutlara karşı bir haykırış ve kıyamdan ibaret olan tevhide yönlendirebilir.</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Kâbe’nin Saygınlık ve İzzetinin Kaynağı</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Yukarıdaki konunun aklî yorumu ve açıklamasıyla ilgili şunu hatırlatmak gerekir: Aklî burhan ve delil, bütün ilineksel varlık ve niteliklerin en nihayet varlığı kendisinden olan bir zata dayanmasını zorunlu bilir. Aksi durumda teselsül ya da kısır döngü söz konusu olur ki her ikisi de aklın muhal bildiği durumlardır. İşte bu yüzden olsa gerektir ki Kur’an-ı Kerim, her ne kadar örneğin ‘izzet’ hakkında “Oysa izzet ancak ve ancak Allah’a, Peygamberine ve mü’minlere özgüdür”<a href="#_ftn64" name="_ftnref64">[64]</a> diye buyursa da başka bir ayette diğer bütün her şeyin sahip olduğu ‘izzetin’ nihayetinde Allah’a ait olduğunu apaçık beyan eder:</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“İzzet, bütünüyle Allah’ındır.”<a href="#_ftn65" name="_ftnref65">[65]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">‘Kuvvet’ hususunda da aynı kural geçerlidir. Yani her ne kadar Allah “size verdiğimize kuvvetle sarılın”<a href="#_ftn66" name="_ftnref66">[66]</a> ve “Ey Yahya! Kitaba kuvvetle sarıl”<a href="#_ftn67" name="_ftnref67">[67]</a> veya “Onlara (düşmanlara) karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet hazırlayın”<a href="#_ftn68" name="_ftnref68">[68]</a> ya da “Gerçekten bu işte kuvvet sahibiyim ve güvenilir biriyim”<a href="#_ftn69" name="_ftnref69">[69]</a> diye buyuruyor olsa da nihayetinde açıkça şöyle bildirir:</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“Şüphesiz bütün kuvvet Allah’a aittir.”<a href="#_ftn70" name="_ftnref70">[70]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Şefaat ve sair bütün diğer olay ve olgular için de aynı kural geçerlidir. Zira bütün her şey nihayetinde, Esma-i Hüsna’nın yegâne kaynağı Hak Teâlâ’nın kutsi zatına döner. Bu demektir ki hürmet ve saygınlık Yüce Allah için bizzat söz konusu iken diğer bütün her şey için arazidir. İzzet, karşısına dikilen herkesi yüz üstü düşürecek olan Rabbimiz için bizzat iken bütün diğer her şey için ârâzidir. Yine kudret, sarsılmaz ve sonsuz güç sahibi olan Hak Teâlâ için bizzat iken diğer bütün her şey için arazidir. Evet, salt ve mutlak güç sahibi olan Kadir-i Mutlak için kudret bizzat; ama O’nun izniyle güç sahibi olan her şey için bi’l- ârâzdır.</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Hem Kur’an hem de burhanın bir gereği olan yukarıdaki kuraldan yola çıkarak şunu söyleyebiliriz: Kâbe’nin sahip olduğu bütün izzet, hürmet ve saygınlık, nihayetinde Allah’ın izzet ve hürmetine dönmelidir. Öyle ki biz ‘Kâbe’nin yıkılıp yakılması’ yahut ‘hakkın ayaklar altına alınması’ şeklinde bir ikilemle karşı karşıya kaldığımızda, hiçbir kuşkuya kapılmaksızın Kâbe’yi hakka kurban kılıp feda edebilmeliyiz. Zira bi’l- ârâz olan bir şeyin, bizzat olan bir şeyin muhafazası için feda edilmesi gerekir.</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Bu hususun şerhi bakımından şunu söyleyebiliriz: Harem bölgesinin kendine özgü ahkâmı vardır. Örneğin bu bölgeye ihramsız girmenin yasak oluşu, tevhid ehli olmayanların girişine izin verilmemesi gerektiği, harem bölgesinde bulunan sahipsiz eşyayı almak ya da sahiplenmenin bazı fıkıhçılar nezdinde haram oluşu, o bölgede avlanma yasağı, haremin saygınlığını hiçe sayarak o bölgede günah işleyenler dışındakiler hariç, günahkârlara had uygulanmaması gerektiği, o bölgede bulunan ağaç ve bitkilerin kesilmesinin yasaklanması ve benzeri haremin şerefine dalalet eden ahkâm ve hem Mekke sâkinleri hem de taşrada yaşayanlar için ortak olan Mescid-i Haram’a dair bütün hükümler bu cümledendir.</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Bütün bu söz konusu ahkâm, Kâbe’nin izzet ve şerefinin bir göstergesidir. Bu hususu ispatlayan delil, İmam Ali’nin (a.s) Arafat’ta vakfeye durmanın farz kılınıp da haremde vakfenin farz kılınmamasının sırrı ile ilgili şu buyruğudur:</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“Zira Kâbe, Allah’ın evidir ve harem bu evin kapısıdır. Dolayısıyla o eve yönelenleri o kapının girişinde bekletir ve onların o dergâhta yalvarıp yakarmalarını diler.” Bu arada şöyle bir soru sorulur: “Peki, Maş’erü’l- Haram niçin harem bölgesinde bulunmaktadır?” İmam buyurur ki:</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“Yüce Allah hacılara giriş izni verdikten sonra, ikinci bir perde ötesinde onları durdurur ve yalvarıp yakarmaları uzayınca da kurbanlıklarını sunmaları için yaklaşmalarını ister. Kir ve paslarından temizlenip kurbanlıklar vesilesiyle Allah’la kendileri arasındaki hicaba neden olan günahlardan arındıktan sonra da Beytullah’a tertemiz bir şekilde girip ziyaret etme izni verilir.”<a href="#_ftn71" name="_ftnref71">[71]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Binaenaleyh, harem ve Mekke şehrinin özel saygınlığı ayrıca diğer bütün zaman ve mekânların sahip olmadığı bir saygınlığa sahip ‘haram aylar’ ve kurban kesme mevkiinin hürmeti<a href="#_ftn72" name="_ftnref72">[72]</a> tamamen Kâbe’nin saygınlık ve hürmeti dolayısıyladır. Tabi her ne kadar Kâbe, özellikle bulunduğu konum ve üzerine kurulduğu özel mekân dolayısıyla muhterem sayılsa da; öyle ki bu mekân yeryüzünün metninden göklerin derinliklerine kadar bir varlık alanına sahip bulunmakta,<a href="#_ftn73" name="_ftnref73">[73]</a> yeryüzündeki herkes için biricik bir kıble ve tavaf makamı sayılmakta, bütün Müslümanların hem yaşamları boyunca hem de ölümlerinde yüzlerini döndükleri bir makam olarak bilinmektedir ve o makama yönelmek Allah’a doğru bir hicret addedilmekte<a href="#_ftn74" name="_ftnref74">[74]</a> ve bu itibarla bu hicret esnasında gerçekleşecek her ölümün ecri, Allah yolunda muhacir olanların ecriyle eşdeğer tutulacak ve bu ecri Yüce Allah bizzat üstlenecektir.</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“Kim Allah ve Resûlü uğrunda hicret ederek evinden çıkar da sonra kendisine ölüm yetişirse artık onun mükâfatı Allah’a düşer”<a href="#_ftn75" name="_ftnref75">[75]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Aynı şekilde Allah’ın, içinde barındırdığı her şeyi muhterem kıldığı coğrafyanın bütün saygınlığı yine Kâbe dolayısıyla olsa da; yine Mekke şehri diğer hiçbir mekân ve şehrin sahip olamadığı fıkhî ve siyasî özelliklere mazhar olsa da; aynı şekilde hac ibadeti ve bu ibadet çerçevesindeki bütün vakfe makamlarının her biri diğer hiçbir ibadetin barındırmadığı çok özgün siyasî-ibâdî boyutlara sahip bulunsa da bütün bu imtiyazlar ve özelliklerin hepsi ‘velayet’ ve ‘imamet’in bir cilvesi ve yansımasıdır.</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;"><strong>Masumların Mülkî ve </strong><strong>Melekûtî Önderlikleri</strong></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">En son nüktenin sırrı şudur: Hem bütün ameller, niyetler, dualar, apaçık ilahî ayetlerin müşahedesi, haccın manevî sırlarına vakıf olmak vesaire bütün her şeyin melekûtu, masum bir imamın ‘tekvinî velayeti’nin bir cilvesidir ki onun haccı da bütün diğer hacların imamı olup ümmetin bütün amellerinde olduğu gibi ilahî kabul dergâhına doğru yükselirken öncülük vazifesini üstlenmiştir ve diğer herkesin amelleri onun amellerinin peşi sıra o dergâha yükselirler ki:</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“O’na ancak güzel sözler yükselir (ulaşır). Onları da Allah’a amel-i sâlih ulaştırır.”</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Hem de haccın, vakfe makamlarının ve insan kitlelerinden oluşan toplulukların siyasî önderliğini pak, tertemiz ve özgür kılınmış bir mekân mihverinde üstlenip yeryüzünün bütün bölgelerinde üretilen fikirleri verimli bir zemine taşıyıp özgürlüğe, kölelikten kurtuluşa ve evrensel istikbar güçlerine karşı direnişe susamış topluluklara öncülük etmek, asıl itibarıyla Masum bir İmam’ın (a.s) imameti ve onun gaip olduğu zamanlarda ona vekâleten naiplerinin rehberliği sayesinde gerçekleşir.</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">İnsanların bulundukları her yerde her gece-gündüz bütün namazlarında ‘cemaat namazı’ çerçevesinde bir araya gelmelerinin ve her hafta ‘cuma namazı’ için bir araya toplanmalarının sırrı, küçük ve bölgesel cemaatlerin orta büyüklükteki cumalarda birleşip oradan da ‘evrensel hac toplantısında’ harem sınırları içerisine katılma lütfuna nâil olmak ve tek bir önderlik, tek bir fikirsel hat düzleminde tevhidin rükünlerini daha bir sağlamlaştırmak; şirk, tuğyan ve istikbarî düzenlerin kökünü yeryüzünden kazımak; mazlum milletleri, güç sahiplerine tapınma zilletinden kurtarmak; zalimlerin mahrum ve mazlumlara uzanan ellerini kırmak ve çapulcu ve sömürgecilerin mazlum topraklardaki varlıklarına son vermek içindir.</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Şu husus da dikkate şayandır ki Masumların (a.s) tekvinî velayetleri, amellerin hidayeti, ümmetin açık gizli bütün amellerini müşahede ve kıyamet günün de bütün herkese tanıklık etmek anlamında gerçek bir makamdır. Dolayısıyla bu makam, ne özel bir tayine bağlıdır ne de gasp edilebilir. Aksine bu, çok özel bir ilahî feyizdir.</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“Allah dilediğini kendine seçer.”<a href="#_ftn76" name="_ftnref76">[76]</a> “Kendilerine hayırlı işler yapmayı, namaz kılmayı, zekât vermeyi vahyettik. Onlar, daima bize ibadet eden kimselerdi.”<a href="#_ftn77" name="_ftnref77">[77]</a> “Böylece biz, kesin iman edenlerden olması için İbrahim’e göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk.”<a href="#_ftn78" name="_ftnref78">[78]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Tekvinî velayet ile ilgili bir araştırma, şu an incelemekte olduğumuz konunun çok üstündedir. Zira bu konu “ellerin erişemeyeceği bir yıldız konumundadır&#8230; Akıllar nerede o nerede!”<a href="#_ftn79" name="_ftnref79">[79]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;"><strong>Hac Âdâbının Velayetle Bağı</strong></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Hac, muhtelif açılardan velayetle bağlantılıdır. Burada Kâbe’nin velayetle bağının niteliği, Arafat, Maş’ar, Mina, Zemzem, Safa vesaire mekânların Masum İmam (a.s) ve semavî vahiy kültürüyle ne tür bir ilişkiye sahip olduğunu Masumların (a.s) dilinden aktarmaya çalışacağız:</span></p>
<ol>
<li><span style="font-size: 20px;"><strong>Kâbe ve Mekke’nin özel konumunun kaynağı:</strong></span></li>
</ol>
<p><span style="font-size: 20px;">Hz. Halil’in (a.s) duasıyla ‘güvenli belde’ niteliği kazanan Mekke şehri ve harem mıntıkası, çok özel birçok bereketin kaynağı olmuştur. Kur’an-ı Kerim’de de buyrulduğu üzere:</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“Yoksa biz onları, kendi katımızdan bir rızık olarak her şeyin ürününün aktarılıp-toplandığı, güvenli bir haremde yerleşik kılmadık mı?”<a href="#_ftn80" name="_ftnref80">[80]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Yine şu ayetlerde işaret olunan işte bu sosyal, ekonomik ve sair açılardan tam anlamıyla güvenli ortam, Kâbe’nin yüzü suyu hürmetineydi:</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“Ki O, kendilerini açlıktan (kurtarıp) doyuran ve onları korkudan güvenliğe kavuşturandır.”<a href="#_ftn81" name="_ftnref81">[81]</a> “Görmediler mi ki, çevrelerinde insanlar kapılıp yağma edilirken, biz harem i güvenilir (ve dokunulmaz) kıldık.”<a href="#_ftn82" name="_ftnref82">[82]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Lakin bu coğrafyayı Allah Teâlâ’nın yeminine konu olacak o özel saygınlığa kavuşturan şey ise vahiy, nübüvvet, risâlet ve velayetin bereketi olmuştur.</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Açıklamak gerekirse, Kur’an-ı Kerim’de nasıl “Asra yemin ederim ki insan gerçekten ziyan içindedir” ayetinde ‘vahiy ve risâlet çağına’ edilen yemin örneğinde olduğu gibi bazı tarihi ve hassas dönemlere ant içilmişse, bazı önemli ve tarihî yerler adına da ant içilmiştir. Örneğin “Yemin ederim bu beldeye. Ve sen bu beldede ikamet etmektesin.”<a href="#_ftn83" name="_ftnref83">[83]</a> Bu ayetlerde Allah Teâlâ, ‘güvenli beldeye’ yani Mekke topraklarına yemin etmektedir. Lakin bu toprakları bir özelliğine binaen; yani İslam Peygamberi (s.a.a) o topraklarda yaşıyor olduğu için yemine konu edinmiştir. Yoksa Mekke Peygamber olmaksızın, Kâbe olmaksızın ve ilâhî rehberlik olmaksızın normal bir toprak parçası ve normal bir yerleşim biriminden öte bir yer değildir. Öyle ki aynı yer, git gide ve zamanla bir put haneye ve putperestlik merkezine dönüşebilmiş, putperestler ve şehvet kölelerinin esareti altına girmiştir. Dahası, Kâbe’nin idaresi sarhoşlar arasında; Taifli bir sarhoşun verdiği şarap karşılığı el değiştirebilmiştir. Anlatılanlara göre Kâbe’nin Anahtarcısı Ebu Gubşan, Taif’te bir gece âleminde, Kâbe’nin idareciliğini bir deve ve bir kırba dolusu şarap karşılığında satıvermiştir.<a href="#_ftn84" name="_ftnref84">[84]</a></span></p>
<ol start="2">
<li><span style="font-size: 20px;"><strong>İbadet mekânlarının aslı ve kökeni-fer’i ve evladı:</strong></span></li>
</ol>
<p><span style="font-size: 20px;">Kâinattaki tüm özgür ruhlu varlıkların efendisi İmam Hüseyin’in (a.s) istikbar ve tuğyan karşısındaki kanlı kıyamı ve onun şahadet hadisesi, insanlık camiasının şahit olduğu en önemli hadiselerdendir. Öyle ki henüz tarih bunu tam anlamıyla hazmedip sindirememiştir. Bu ağır vakıa ve içler acısı sahne iki bölümde incelenmelidir. Bu iki bölüm birlikte ele alındığında ise tuğyan, fesat, istikbar ve ilhada karşı bir kıyamın gerçek mesajı hem o günleri anlayabilmek için hem de tüm zamanlarda gerçekleşecek kıyamların ruhunu kavrayabilmek için gereklidir. Birinci bölüm, Hz. Hüseyin b. Ali (a.s) ve dostlarının Kerbela topraklarındaki şehadetleridir. İkinci bölüm, Hz. Seccad (a.s) Zeyneb-i Kübra (sa) ve onun geride kalan nadide evlatlarının bu kıyamın mesajını insanlık âlemine taşımaları ve bu doğrultuda zamanın Kûfe ve Şam’daki tağutî yönetimini reddedip yok saymalarıdır.</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Kerbela esirlerinden oluşan kervan Şam’a girdiğinde Emevî saltanatının merkezi sayılan Şam’ın Ulu Camiinde bir toplantı tertiplenir. Kerbela şehitlerinin paha biçilmez kanlarının ağırlığının etkisiyle zamanın hükümeti, İmam Seccad’a (a.s) konuşma hakkı vermek zorunda kalır. Sonuçta söz, ehline; yani “Sözün emirleri bizleriz; onun can damarları bizim içimizde canlanmıştır”<a href="#_ftn85" name="_ftnref85">[85]</a> diyebilen Ehlibeyt’e tevdi olunur. Hz. Seccad (a.s) Allah’a hamd ve senadan ve İslam Peygamberine (s.a.a) salât ve selamdan sonra kendisini ve ilahî risâletin gerçek varislerini tanıtır ve bu esnada şöyle buyurur:</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“Benim Mekke ve Mina’nın evladı; benim Zemzem ve Safa’nın evladı!”<a href="#_ftn86" name="_ftnref86">[86]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Arap dilinde ‘İbn’ (evlat/oğul) ve bu anlamı ifade eden kavramlar, sıkı bir bağ ve sürekli bir irtibatın varlığını ifade etmek için de kullanılır. Aslında, ibadet merkezlerinin hem aslı ve kökeni hem de hürmet ve saygınlığının ana sebebi olan ‘İnsan-ı Kamil’, burada bu mekânların evladı ve varisi diye de tanıtılmaktadır. Demek ki onlar, ilkin ibadet merkezlerine varıp o mekânların ahkâmı doğrultusunda amel eder ve bu yerleri tevhid ehlinin bir şiar ve sembolü olarak tanıtırlar. İnsanları bu mekânlara teşvik eder ve bu yerlerden yüz çevirmek, karşı olmak ya da düşmanca bir tutum içerisine girmekten sakındırır ve akıbetinden korkuturlar. Böylece hem bu mekânlardaki değerlerin bir koruyucusu hem de buralardan elde edilecek semerelerin bir muhafızı olurlar. Enbiya ve Allah velileri (a.s) hacdaki ibadet ahkâm ve adabı hususunda bu rolü ifa etmişlerdir. Başka bir tabirle, onlar varoluşsal boyutlarının bir yönüyle işte bu mekânların bir fer’î, evladı ve oğulları; diğer bazı yönleriyle sultanı, efendisi ve kökenidirler.</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Hz. Zeynel Abidin’in (a.s) nurânî kelamının anlamı şudur: Mekke’nin gerçek manada evladı, kıblenin ruhunu koruyan ve tavafgâhın özünü yaşatabilendir. Mina’nın gerçek evladı, vahyin insanlığa taşıdığı armağanı korumak adına canını ve kanını feda edebilen ve özveriyle kendi öz varlığını kurban verebilen ve kurbanlıklar yurduyla olan bağını bu vesileyle sağlamlaştırabilendir. ‘Zemzemin’ gerçek oğlu, İslam’ın taze fidanı meyveye dursun diye onu kanların en değerlisi ve en layığıyla sulayabilendir. Aynı şekilde ‘Safa’nın’ evladı, kalbinin hareminde hiçbir namahreme yol vermeyen ve onu her türlü kötülük ve çirkinlikten arındırıp koruyabilen, ‘Tathir Ayeti’<a href="#_ftn87" name="_ftnref87">[87]</a> mucibince bütün günahlardan arınmış ve her tür zulmet ve çirkinlikten korunmuş olandır.</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">İnsan-ı Kamil, Masum İmam’ın (a.s) kendisidir. Nitekim onun yokluğunda ne harem ne de barındırdığı ibadet makamlarının hiçbir saygınlığı kalmaz. Zira o yoksa eğer, ne Arafat’ta ‘marifet’ ne Maş’ar’da ‘şuur’ ne Mina’da ‘büyük kurban ve takva üzere kurbanlık’ ne Zemzem’de ‘temizlik ve duruluk’ ne cemrelerde ‘şeytanın taşlanması ve tağutun recmedilmesi’ ne de haccın kendisi ve ziyaretlerde ‘apaçık ilahî ayetler’ zuhur bulur.</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">İmamet olmaksızın, hiçbir ibadet makamı ‘ilahî şiarlar’ zümresinden sayılamaz. İmamet olmaksızın, göklerdeki yıldızların tâbi olduğu düzen ve özellikle de Ay’ın hareket seyri, hac mevsiminin tanınması ve bu ibadetin menasikinin tanınması için hiçbir rol oynayamaz.</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“Sana hilal halindeki ayları sorarlar. De ki: Onlar, insanların ve hac vakitlerinin ölçüsüdür.”<a href="#_ftn88" name="_ftnref88">[88]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Hac ziyaretçileri “Rablerinin lütuf ve rızasını arayarak Beyt-i Haram’a yönelmiş kimseler”<a href="#_ftn89" name="_ftnref89">[89]</a> olarak özel bir saygınlığa hak kazanamaz ve ‘Kâbe’yi ziyaret için yola çıkmak’, bir ilâhî şiar değeri elde edemez. Zilhicce ayı ‘Haram ay’<a href="#_ftn90" name="_ftnref90">[90]</a> olmasından kaynaklanan saygınlık ve hürmetin zirvesinden aşağı çekilir ve diğer bütün aylarla aynı kefeye konulur. En bariz örneği zilhiccenin ilk on günü asla özel bir aydınlık taşımayacak ve neticede Allah’ın yeminine konu olamayacak ve ne ‘çift’ ne de ‘tek’i özel bir değer taşımayacaktır.</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“Fecre, on geceye, çifte ve teke, (her şeyi karanlığı ile) örttüğü an geceye yemin ederim ki, akıl sahibi için bunlarda elbette bir yemin var, değil mi?”<a href="#_ftn91" name="_ftnref91">[91]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Hem ‘Tevriye’ hem de ‘Arefe’ tüm özelliklerini kaybedecek ve Kâbe’nin etrafında tavafa duranlar Allah’ın arşının etrafında her daim tavaf halinde olan meleklere benzemeyeceklerdir artık. Hacılar, Kâbe’ye ve tavaf merkezine adım atmakla artık ilahî peygamberlerin ayak bastıkları yerlere ayak basmış olmayacaklar. “Allah nebilerinin ayak bastıkları yerde dururlar ve Allah’ın arşının etrafında tavafa duran meleklerine benzerler&#8230;”<a href="#_ftn92" name="_ftnref92">[92]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Sözün özü şu ki, imamet ve velayeti tanımaktan mahrum kalan hacılar, asla Allah’ın özel konukları ve misafirleri sayılmayacak ve Allah’ın o manevî ziyafetine katılamayacaklardır. Bu yüzden de ne yapmış oldukları ziyaretin bir değeri olacak ne de hac dönüşünde başkalarının bir an önce onların ziyaretlerine koşup böylesi konukların bereketine nâil olmak için kendilerine göstermeleri gereken kadir ve kıymeti hak edeceklerdir. Zira bu konuda varit olan bir rivayet der ki:</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“Hacılar, hac yolculuklarından döndüklerinde bu yolculuğun toz toprağı daha henüz üzerlerindeyken ve henüz hiçbir günaha bulaşmamışken ziyaretlerine koşunuz.”<a href="#_ftn93" name="_ftnref93">[93]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Ayrıca şöyle buyrulur:</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“Hac yolculuğunun toz toprağını üzerinde taşıyan bir hacıyla kucaklaşmak ve onunla buluşmanın sevabı, Haceru’l Esved’e el yüz sürüp öpmenin sevabıyla aynıdır.”<a href="#_ftn94" name="_ftnref94">[94]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Bu tür hacılara kadir kıymet vermenin müstehap sayılmamasının hikmeti şudur: Masum İmam’ı (a.s) tanımayan, imameti bir kenara bırakan, dünya Müslümanlarının rehberliği meselesinin önemini kavramayan, halk kitlelerinin öncülüğü meselesini hac ve benzeri ibadetlerden tamamen ayrı belleyen, bu meseleyi basit görüp herhangi bir şahsın uhdesinde olabileceğine inanan ve Allah kullarının hidayeti ve onların hayatlarını idare etme sorumluluğunun yüceliğini idrak edemeyen bir hacı, hakikatte ‘insanın hakikatini’ tanımamış ve kendisi de bu paha biçilmez insanlık harimine ayak basmamıştır demektir. İşte bu nedenle İmam Bakır (a.s) bu sıfattaki bir hacı ve ziyaretçi hakkında şöyle buyurur:</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“Şu lebbeyk diye haykıranları görüyor musun? Vallahi, onların sesleri, Allah nezdinde eşek sesinden daha rahatsız edicidir.”<a href="#_ftn95" name="_ftnref95">[95]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Böylesi bir bakış açısıyla hacca gidip yine aynı şekilde dönen bir hacı, nasıl tevhid merkezi çevresinde tavafa durmuş nasıl şirk ve tuğyanın her türünden arınmış olabilir ki? Oysa o, henüz daha ilahî feyiz kanallarını tanıyamamış ve insanlığın en önemli tekâmül kaynağını görmezlikten gelmiş nitekim tertemiz ve hayat kaynağı olan pınarlardan mahrum kalarak ebedi susuzluğa duçar kalakalmıştır.</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">İşte bu nükteye binaen olsa gerektir ki Resulullah (s.a.a) şöyle buyurur:</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“Her kim zamanının imamını tanımadan ölürse, cahiliye ölümü üzere ölmüştür.”</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Bu demektir ki “nasıl yaşıyorsanız öylece de ölürsünüz, nasıl ölmüşseniz öylece de diriltilirsiniz ve nasıl diriltilmişseniz öylece de haşrolunursunuz” hadisinden de anlaşıldığı üzere zamanının imamını tanımayan birinin ölümü câhilî bir ölüm olduğuna göre onun hayatı da câhilî bir hayat olacaktır. Bütün hayatı, her boyut ve detayında câhilî bir renge bürünmüştür demektir. Dolayısıyla bu tür insanların yapacakları hac ve ziyaretler de câhilî bir hac sayılacak ve tevhidî hacdan asla pay almış olmayacaktır.</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Bu konuyla ilgili daha geniş bir açıklamayı bu kitabın üçüncü bölümünde ‘Bazı Hacıların Hayvanî İçyüzleri’ başlığı altında mütalaa edebilirsiniz.</span></p>
<ol start="3">
<li><span style="font-size: 20px;"><strong>Kâbe ve ona sığınanların velayet sayesinde korunmuş olmaları:</strong></span></li>
</ol>
<p><span style="font-size: 20px;">Kur’an-ı Kerim sarih bir dille şu ilanda bulunur: Kâbe’ye yönelik kötü niyeti olan, onu tahrip etmeye niyetlenen ve böylece dini ortadan kaldırmak isteyen, onu viraneye çevirerek Allah’a kulluk yolunu kesmeyi dileyen, onun kökünü kurutarak tavaf ve ziyareti engellemek isteyen, onu yok ederek adalet adına kıyamı engellemeye çalışan; kısacası Kâbe ile ilgili zalimce bir sapkınlık içerisinde olan herkes, Allah’ın elim azabına duçar olur. Öyle ki böyle birinden ne bir iz kalır ne de bir eser.</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Binaenaleyh, ‘Fil Yılında’ vaki olan ve Ebrehe’nin ordularının ilâhâ azaba duçar olduğu o hadise, tarih boyunca tek bir kez vaki olup bitmiş münferit bir olay ya da tesadüfî bir vakıa değildir.</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“Rabbin fil sahiplerine neler etti, görmedin mi?  Onların hile ve düzenlerini boşa çıkarmadı mı?  Üzerlerine ebabili, sürü sürü kuşları salıverdi. Onlara (o kuşlar) siccîlden (katı, sert çamurlardan) taşlar atıyorlardı.  Böylece Allah onları yenilip çiğnenmiş ekine çevirdi.”<a href="#_ftn96" name="_ftnref96">[96]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Belki bu vakıa, değişim kabul etmez ‘sünnetullah’ın kaçınılmaz bir gereği ve Kur’an-ı Kerim’in kesin bir dil, evrensel bir hitap ve ilâhî buyruğun şu ezeli ve ebedî hükmüne tâbi olarak temellendirdiği bir ilkenin tezahürüdür:</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“&#8230;Kim orada böyle zulüm ile haktan ve adaletten sapmak isterse ona can yakıcı bir azap tattırırız.”<a href="#_ftn97" name="_ftnref97">[97]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Bu hüküm, Kur’an-ı Kerim’in tahriften korunacağına dair ilâhî taahhütle aynı kesinlikte bir dil ile ifade olunmuştur. Bu hususta Yüce Allah şöyle buyurur:</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“&#8230;O benzeri bulunmaz aziz bir kitaptır. Öyle bir kitaptır ki bâtıl ona ne önünden, ne ardından, hiç bir taraftan yol bulamaz. O hakîm ve hamîd tarafından indirilmiştir.”<a href="#_ftn98" name="_ftnref98">[98]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Kur’an’ın her tür bâtılın nüfuzundan korunmuş ve nesih, tahrif ve yok olmaktan muhafaza edilmiş olmasının yegâne amili, Allah’ın bizzat Kur’an’ın muhafazasını kendi uhdesine almış olmasıdır.</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“Hiç şüphe yok ki o zikri, (Kur’ân’ı) biz indirdik, onu koruyacak olan da biziz.”<a href="#_ftn99" name="_ftnref99">[99]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Kur’an-ı Kerim’in tesis etmiş olduğu ilke gereği, Kâbe’nin (Allah şerefini daim eylesin) saygınlığının temeli, asla zeval bulmayacak olan Hak Teâlâ’nın saygınlığıdır. Asla ölmeyecek olan dinin hayatıdır. İlâhî ahde binaen asla unutulmayacak olan vahyin sürekliliğidir. Bu demektir ki Kâbe hakkında kötü bir niyeti olan; kalbinde Hakk’ın zevali arzusunu taşıyan herkes, çok acı bir şekilde Allah’ın azabına giriftar olacaktır. Bu tehdit ve azap ise asla değiştirilemeyeceği gibi hiçbir şey vukuuna mani olamaz.</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Asla gâfil kalınmaması gereken ve bizim bu bölümde açıklamaya çalıştığımız asıl nükte şudur: Evet, Kâbe, özel bir kutsallığa sahiptir ve kadim zamanlardan beri Ashab-ı Fil ve benzeri saldırganlardan korunmuştur. Mamafih ‘İbn Zübeyir’ oraya yerleşip o pak ve arınmış Beyt’e sığındığı ve zamanın zorba iktidarı (Abdulmelik b. Mervan) o uğursuz insan, yani Haccac Sakafî eliyle mancınıklarla Kâbe’yi yakıp yıktığı ve İbn Zübeyr’in sığınağını viran edip onu ele geçirdiği zamanlarda<a href="#_ftn100" name="_ftnref100">[100]</a>, o Beyt’in sahibi tarafından Kâbe’nin korunmasına dair hiçbir ferman nazil olmadı; ne tek bir tane olsun ebabil kuşu Haccac’ı taş yağmuruna tuttu ne de “Ebu Kubeys” dağının taşları “Haceru’l Esved” hatırına bir nebzecik yerinden oynadı. Hülasa, gaipten bir el uzanıp bu duruma müdahale etmedi ve bütün her şeye rağmen o zâlimler dörtnala hücum ededurdular; kıble dergâhını viran eylediler, tavaf makamını harap eylediler, Haceru’l Esved’i ortalıktaki herhangi bir taş misali fırlatıp attılar ve Kâbe’nin her dört rüknünü üst üste yığdılar. İşte burada, velayet makamı, ümmetin rehberlik ve imamet yıldızının ışığı, mektebin irfani siyasetinin yüce zirvesi ve özcesi “tüm memleketlerin en temel rüknü ve Allah kullarının siyasî öncülerinin”<a href="#_ftn101" name="_ftnref101">[101]</a> azameti aşikâr olup ortaya çıkmaktadır.</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Ebrehe ve Haccac arasındaki fark şudur: Ebrehe zâlimi, kıble ve tavafgâhı yıkıp viran etmek istiyordu. Zira o dönemlerde de Kâbe, ‘Hanif din’ üzere olanların kıblesi ve tavafgâhı idi. Tabi diğerleri için de bir tavafgâh idi. Haccac zalimine gelince, o yine kendisi gibi başka bir zalime musallat olmuş ve Kâbe’nin kendisini (bir kıble ve tavafgâh olarak) hedef tahtasına oturtmamıştı. Her ne kadar kendisi dindar biri olmayıp yeniden dirilişe inanmıyor olsa da onun amacı, İslam’ı ve Hanif dini yok etmek değildi. Onun yegâne gayesi, yine kendisi gibi zamanının imamını; yani şehitlerin efendisi Hz. Hüseyin b. Ali’yi (a.s) tanımayan bir başka zalimi ele geçirmekti. İmam Hüseyin (a.s) Hak uğruna kıyama kalkışmış, insanları adalete davet etmiş, özgürlük şiarını yüceltmiş, İslam’ın hâkimiyetinin zaruretini haykırmış ve bu uğurda şu yiğitlik sloganını ebedileştirmişti:</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“Ben, elimi alçakça ve zelil bir şekilde size uzatmayacağım! Ben köleler gibi kaçmayacağım!”<a href="#_ftn102" name="_ftnref102">[102]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">O, Allah kullarını cehalet ve sapkınlığın şaşkınlığından kurtarmak için canını feda edebilen bir imamdı.</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“O öz canını senin uğruna feda etti; kullarını cehalet ve sapkınlığın şaşkınlığından kurtarsın diye!”<a href="#_ftn103" name="_ftnref103">[103]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">O, Allah’ın kopmaz, pörsümez, sapasağlam ipine tutunarak şu paha biçilmez sözlerle Allah’tan başkasıyla bağlarını koparan bir imamdı:</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“Vallahi, eğer sığınacak tek bir yerim, tutunacak tek bir dalım olmasa da ben, Yezid b. Muaviye’ye biat etmeyeceğim!”<a href="#_ftn104" name="_ftnref104">[104]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Meşhur Şii Fakih ve Muhaddis Şeyh Saduk (r.a) bu konuyla ilgili şöyle der: Ashab-ı Fil hakkında cereyan eden hadise, Haccac’ın başına gelmedi. Zira Haccac’ın doğrudan hedefi, Kâbe’yi yıkmak değildi. Onun gayesi, İbn Zübeyir’i yakalamaktı. İbn Zübeyir’in kendisi de hak karşıtı; yani Hz. Ali b. Hüseyin İmam Seccad’a (a.s) muhalif bir çizgideydi. İşte bu hak karşıtı şahıs, gidip Kâbe’ye sığındığında, Allah insanların şunu bilmesini irade buyurdu ki o, hak karşıtı birini asla himayesi altına almaz. Bu yüzden Kâbe’nin böyle birinin başına yıkılması için mühlet verdi. Tabi ki Haccac’ın kendisi de hak karşıtlığı ve velayet düşmanlığının canlı bir timsaliydi. Her ikisi de Ehlibeyt’in velayet nizamını yıkmak için ellerinden geleni yapmışlardı. İbn Zübeyir’in yakalanması hadisesinde yaşanan düşmanlık, sırf dünya metaı içindi. Yoksa İbn Zübeyir Şehitlerin Efendisi ve Hz. Seccad’a (a.s) katılıp yardım etmedi diye değil.</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Bu olay çok açık bir şekilde şunu göstermektedir: Velayet ve imamete muhalif bir çizgide bulunmak öylesine büyük bir kabahattir ki, masum bir imamın rehberliğine muhalefet eden kim olursa olsun bir başına ve Allah’ın yardımından mahrum kalmaya mahkûmdur. Dahası imamın karşısında yer almakla kalmayıp kendisi bizzat rehberlik iddiasında bulunan bir kimse ilâhî yardıma mazhar olamadığı gibi, Kâbe’ye dahi sığınacak olsa Allah’ın vaat etmiş olduğu o özel korunma ve himayeden de mahrum kalacaktır.</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Bu hadise, İmam’ın kadrinin yüceliği, velayetin saygınlık ve hürmeti ve ilahî hilafetin izzet ve şerefini apaçık gözler önüne sermektedir. Öyle ki aklî bir mütalaa ile hakkın kıymeti, onun nûrânîyet, cemal, celal, kibriya, bütün varlıkları kuşatan meşiyyeti ve her şeyi kabzasında bulunduran kudreti tam anlamıyla aydınlığa kavuşmaktadır. Zira harem ve ‘Beled-i Emin’ için varsayılan hürmet, Kâbe’den dolayı; Kâbe’nin hürmeti ise Allah’ın velayet makamı için tayin ettiği İmam’dan dolayıdır. İmam’ın hürmeti ise, Hakk-ı Mutlak’tan yani bütün varlıkların dergâhında boyun eğdiği Allah Teâlâ’dan dolayıdır. Bu durumda Yüce Allah bir zâlimin Kâbe’yi viran etmesi için mühlet vermişse eğer, bu şu ayetle bir tezat teşkil etmez:</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“&#8230;Kim orada böyle zulüm ile haktan ve adaletten sapmak isterse ona can yakıcı bir azap tattırırız.”<a href="#_ftn105" name="_ftnref105">[105]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Hatırlatma:</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Evet, Masum İmam’ı da (a.s) şehit etmişlerdir. Lakin imametin hakikati, İmam’ın “şehit edilemez melekûtî ruhu’ ile kaimdir; ‘şehit edilebilir bedeni’ ile değil. Hâlbuki Kâbe’nin binasının bütün varlığı, taşlar ve maddî görünümünden başkaca bir boyut taşımaz.</span></p>
<ol start="4">
<li><span style="font-size: 20px;"><strong>Velayete imanın ilk adımı:</strong></span></li>
</ol>
<p><span style="font-size: 20px;">İlâhî ilmin mazharı ve evvel-ahir bütün ilimleri ‘yarıp ortaya çıkaran’ İmam Bakır (a.s) Kâbe’nin etrafında tavaf halinde olan topluluğa bakarak: “Cahiliye zamanında da aynen böyle yedi kez Kâbe’yi tavaf ederlerdi. İslam, o câhilî geleneği olduğu gibi yaşatmak için gelmemiştir” diye buyurur. Sonra şöyle devam eder: “insanlar bu taşların etrafında dönmekle mükelleftirler. Evet, ama sonrasında bizim yanımıza gelip bize olan sevgilerini, yardımlarını ve her şeye hazır olduklarını arz etmeleri gerekir.” Gerekir ki, “Hazır olanın hazırlığı ve Hüccet’in dostlarının varlığı neticesinde kıyamı”<a href="#_ftn106" name="_ftnref106">[106]</a> için zemin hazırlanmış olsun. “Onlar, Tavaf etmek ve sonrasında bize koşup velayetlerini bildirmek ve bize yardım edeceklerini ilan etmekle emrolundular.”<a href="#_ftn107" name="_ftnref107">[107]</a> Sonra da Kur’an-ı Kerim’de Hz. İbrahim’in (a.s) diliyle ifade olunan şu ayeti delil olarak gösterir:</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“Rabbimiz! İnsanların gönüllerini onlara (yani benim evlatlarıma) meylettir!”<a href="#_ftn108" name="_ftnref108">[108]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“Kâbe’nin taşları ne bir kazanç ne de bir zarar verebilirler” ya da “bu taşların etrafında tavaf etme emri, İmam’ın (a.s) nezdinde hazır olmak için bir mukaddimedir” mealindeki tabirlere Ehlibeyt (a.s) rivayetlerinde sıkça rastlarız.<a href="#_ftn109" name="_ftnref109">[109]</a> Bütün bunlar hacıların orada ‘Kâbe-i Gil’ yani aslı çamur olan Kâbe’nin yanı sıra ‘Kâbe-i Dil’ yani aslı ve özü velayet ve rehberlik olan gönül Kâbe’sinin de korunmuş olduğunu anlasınlar diyedir. Binaenaleyh yakın uzak yerlerden Allah’ın eviyle müşerref olmak isteyenler iki ödevle yükümlüdürler: Biri, bedenleriyle “ne kâr ne de zarar verebilen”<a href="#_ftn110" name="_ftnref110">[110]</a> o taşların etrafında dönmek; diğeri, can ve ruhlarıyla pak ve masum Ehlibeyt’ini (a.s) tavaf etmek.</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Allah Teâlâ, insanların bedenleriyle alakalı ilk ödevi bildirme görevini Hz. İbrahim Halil’e verdi ve şöyle buyurdu:</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“İnsanları hacca çağır; yürüyerek veya binekler üstünde uzak yollardan sana gelsinler.”<a href="#_ftn111" name="_ftnref111">[111]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Ancak insanların ikinci ödevi yerine getirmek üzere hazırlanmaları talebini İbrahim’in (a.s) kendisi Allah’a arz etti:</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“Rabbimiz! İnsanların gönüllerini onlara (yani benim evlatlarıma) meylettir!”<a href="#_ftn112" name="_ftnref112">[112]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Zira insanların kalp ve gönülleri üzerinde yegâne sulta sahibi odur. İşte böylece, can u gönülden Ehlibeyt’le (a.s) aralarındaki velayet bağını ilan edip can ve mallarıyla her tür fedakârlık ve özveriye hazır olduklarını bildiren insanlarla “Hazır olanın hazırlığı ve Hüccet’in dostlarının varlığı neticesinde kıyamı”<a href="#_ftn113" name="_ftnref113">[113]</a> gerçekleşmiş olur.</span></p>
<ol start="5">
<li><span style="font-size: 20px;"><strong>Haccın tamamiyet şartı:</strong></span></li>
</ol>
<p><span style="font-size: 20px;">İmam Bakır (a.s) şöyle buyurur:</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“Haccın tamamiyeti, İmam’la mülakat ile olur.”<a href="#_ftn114" name="_ftnref114">[114]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Yani Masum İmam’ın (a.s) huzuruna varmak, velayet ilanında bulunmak, vefa ve fedakârlık için hazır olduğunu bildirmek, haccı tamamlayan yegâne etkendir. Demek ki, ilâhî rehberliğin hazır bulunup zâhir olmadığı durumlarda yapılan hac eksiktir. Elbette hadis-i şerifte sırf haccın dile getirilmesi, bir örneklendirme babındandır; yoksa sadece “Haccın tamamiyeti İmam’la mülakat ile olur” demekle yetinilmemeli; “namazın, orucun ve zekâtın da tamamiyeti İmam’la mülakat ile olur” denmelidir. Masum bir İmam’ın (a.s) velayetine inanmak, ona vefa ve fedakârlık bağıyla bağlanmanın bütün diğer ibadetler içinde bir tamamiyet etkeni olduğu ile ilgili sözümüzün dayanağı, İslam’ın beş rükün üzere tesis olunduğunun bildiren ve bir bölümünde velayetin önemini özellikle vurgulayarak ‘velinin’ rolünün önemine değinen ve onun diğer dört rükün için hüccet olduğunu sarih bir şekilde ifade eden hadis-i şeriftir.</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“Veli, diğer rükünler için bir hüccettir.”<a href="#_ftn115" name="_ftnref115">[115]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">İmam Bakır’ın (a.s) nurlu kelamıyla dile gelen bu nükte, aslında şu ayete dayanmaktadır:</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı beğendim.”<a href="#_ftn116" name="_ftnref116">[116]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Allah Teâlâ, bizler için velayet ve rehberliği de içeren İslam’ı din olarak beğenmiştir. İlmî, itikadî ve amelî bakımdan Hakk’ın gerçek velilerine bağlanmak, ‘ilâhî nimet’i tamamlayan ve dini kemale erdiren yegâne etkendir. İşte bu kıvama erişmiş olan bir din ancak ve ancak Hakk’ın rızasına mazhar olabilir. Dolayısıyla sadece “Haccın tamamiyeti İmam’la mülakat ile olur” demekle yetinmemeli “İslam’ın tamamiyeti İmam’la mülakat ile olur” denmelidir.</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Son olarak şu nükteyi hatırlatmak faydalı olacaktır: Evet, her ne kadar haremin saygınlığı Kâbe ile ve Kâbe’nin saygınlığı vahiy, nübüvvet, risâlet ve velayet ile bağlantılı olsa da bu bölümün girişinde de değindiğimiz üzere bütün bu hürmet ve saygınlık nihayetinde Allah’a aittir. Bu itibarladır ki Yüce Allah, Kâbe’nin saygınlığının kaynağının ifade etmek maksadıyla o mekândan “Benim evim”<a href="#_ftn117" name="_ftnref117">[117]</a> diye söz eder. Bu demektir ki Hakk’ın zâtî olarak sahip olduğu hürmet ve saygınlık, ona mensup kılınan o ‘evin’ ârâzî olarak saygınlık kazanmasına sebep olmuştur. Tabi ki Kâbe ile bağlantılı tüm her şeyin hürmet ve saygınlığı da o mekânın bu söz konusu konumu dolayısı iledir. Haccın Siyasî Çehresi</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;"><strong>Tağuttan Teberrinin En Mükemmel Cilvesi</strong></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Allah’ın yeryüzündeki bütün elçileri, tevhidin ulu dergâhında şirk baykuşları ötmesin ve Allah’ın yüce birlik hareminde tuğyan ve inat şeytanları ihram bağlamasın diye gönderilmişlerdir.</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“And olsun ki biz, “Allah’a kulluk edin ve Tâğuttan sakının” diye (emretmeleri için) her ümmete bir peygamber gönderdik.”<a href="#_ftn118" name="_ftnref118">[118]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Aslına bakılırsa, vahiy ve nübüvvetin gayesi; biri tevhidin ispatı, diğeri tağut ve şirkin reddi olmak üzere iki ayrı şey değildir. Peygamberlerin yegâne ve kutlu gayeleri, fıtrî tevhid ilkesini ihya etmek, onu korumak ve onun kutsî sınırlarını şirk ve hurafenin her türüne karşı muhafaza etmektir. Zira bütün peygamberlerin davetçisi bulunduğu “La İlahe İllallah” kelime-i tayyibesi, biri ispat, diğeri nefiy (olumsuzlama) olmak üzere iki ayrı önerme şeklinde tahlil edilemez. Bu demektir ki bu kelime-i tayyibenin manası iki ayrı ilke; yani ‘şirki nefyetmek’ ve ‘tevhidi ispatlamak’ kalıbına dökülemez. Bu cümlenin manası, fıtrî olarak varlığı bilinen ve ispat gerektirmeyen Allah dışında bir mabudun olmadığının ilanıdır. Zira bu cümledeki ‘illa’ edatı, ‘gayr’ anlamındadır ve istisna ifade etmez. Yani ‘Allah’ın gayri hiçbir ilah yoktur’ denilmektedir. Yoksa ilkin ‘hiçbir ilah yoktur’ önermesi murat edilip de sonra ikinci bir önerme öngörülerek ‘Allah’ istisna edilmiş değildir.</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Yukarıdaki konu, vahiy ve nübüvvetin gayesinin özüdür. Ancak insanoğlu iki zıt cepheye bölünmüştür. Bir grup, şirk uçurumunun kenarlarında hayatlarını kurmuş; öteki grup hayatlarını tevhid temeli ve takva sütunları üzerine inşa etmiştir.</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“Binasını, takva/Allah’tan sakınmak ve onun hoşnutluğuna ermek üzerine kuran kimse mi daha hayırlıdır; yoksa binasını kayıp yuvarlanacak bir uçurum kıyısına kurup da onunla beraber cehennem ateşine yuvarlanan kimse mi?”</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Takvanın çelik sütunları, tevhidin sarsılmaz temelleri üzerine kurulmuştur. Hac ise tevhidin bir timsali olduğuna göre, Kur’an-ı Kerim,  hac fermanını ilan ederken ayrıca mealen şöyle buyurur: Hac, takva için en güzel harç ve insanın tekâmül yolculuğunda muhtaç olduğu en güzel azıktır.</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“Hac, malum aylardır&#8230; Ne hayır işlerseniz Allah onu bilir. Azık edinin. Bilin ki azığın en hayırlısı takvâdır.”<a href="#_ftn119" name="_ftnref119">[119]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Hac menasikinin en önemli rükünlerinden olan ve câhilî kültürde de uzun bir geçmişe sahip olup zamanla şirke bulanmış, asılsız vehimlerin girdabında boğulmuş ve kurbanlık hayvanın kanını Kâbe’ye sürmek ve etini o mekânda sergilemek gibi hurafelerle bezenmiş ‘kurban’ ibadeti ile ilgili beyanatta bulunurken yine ‘takva’ için bir kılavuz daha belirler: Kurbanlığın ne eti ne de kanı Allah’a varır. Bu amelin içerdiği ve özü itibarıyla günahlardan sakınmak ve günahkârları hakir görmek, suç işlemekten kaçınmak ve suçlulara karşı acımasız olmak, Allah’a isyandan beri olmak ve isyankârlar karşısında metanetle durmak, tağutlardan uzak olmak ve tağutilere karşı direniş bayrağı açmaktan ibaret olan takva ruhudur Allah’a erişen.</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“Onların ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşır; fakat O’na sadece sizin takvânız ulaşır.”<a href="#_ftn120" name="_ftnref120">[120]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Zira soyut ve maddeden münezzeh bir hakikati ve tabiat âleminden beri bir özü olan temiz sözler/tertemiz inançlar, ilâhî mekânsızlık (la-mekân) diyarına doğru yükselir ve salih ameller bu yükselişinde onun elinden tutar.</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“O’na ancak güzel sözler/tertemiz inançlar yükselir (ulaşır). Onları da Allah’a amel-i sâlih ulaştırır.”<a href="#_ftn121" name="_ftnref121">[121]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Sözün özü, takvanın temeli, günahlardan sakınmak ve isyan ehline karşı metanetli bir duruşun asıl zemini, Kâbe ve hac ziyaretidir. Eğer bir hac bu özellikleri taşımıyor ve bir ziyaret bu hasletleri içermiyorsa, doğrusu ne Kâbe’nin hakkı eda olunmuş ne hac ödevi yerine getirilmiş ne Kâbe ziyaret ne de “İnsanları hacca çağır”<a href="#_ftn122" name="_ftnref122">[122]</a> nidasına icabet edilmiştir. Zira her bir amelin kabul ölçütü, söz konusu amelin gerektirdiği takva üzere yapılmış olmasıdır. Her bir amelin tam anlamıyla kabulü ise, bu ameli gerçekleştirenin hayatın bütün alanlarında takvayı gözetmesidir. “Allah ancak takvâ sahiplerinden kabul eder.”<a href="#_ftn123" name="_ftnref123">[123]</a> Bu itibarla eğer hac esnasında takva gözetilmeyecek olursa, sadece kâmil anlamda bir kabul söz konusu olmayacağı gibi kabulün hiçbir derecesi de söz konusu olmayacaktır. Eğer sadece hac ve ziyaret esnasında dahi takva göz önünde bulundurulup da hayatın diğer alanlarında gözetilmeyecek olursa, takva sahibi olmayan bir hacı ve ziyaretçinin ameli tam anlamıyla kabul dairesine girmez. Zira Kâbe’nin mimarı halis bir takvayla bu binayı kurmuş ve bütün varlığıyla “Rabbimiz! Bizden kabul buyur!”<a href="#_ftn124" name="_ftnref124">[124]</a> demişti. Bu yönüyle Kâbe, en kâmil anlamda kabule mazhar olunacak ameller için inşa olunmuştur. Öyleyse takva sahibi olmayan birinin ameli, Kâbe’nin mimarının; Hz. İbrahim’in (a.s) asıl gayesiyle bağdaşmaz.</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Yüce Allah, takvanın mihveri, tuğyandan kaçınmanın temeli ve tağutlara başkaldırının merkezi olan hac menasikini, vahiy yoluyla İbrahim Halil’e (a.s) meyvesi sırf tevhid olabilecek bir yol ve yöntemle talim buyurdu. Aynı ‘tevhid menasikini’ Hatemu’l Enbiya (s.a.a) bu yolun yolcularına öğretti ve “Menasiki benden öğreniniz”<a href="#_ftn125" name="_ftnref125">[125]</a> diye buyurdu. Şirke bulanmış ‘telbiye’ ve put haneye dönüştürülmüş ve etrafında tavafta bulunulan ‘tevhid evini’ arındırdı. Hem ihram ve telbiyeyi şirkin ortaklığından kurtardı hem de Kâbe’yi putların çirkef varlığından temizledi. Cahiliye döneminde dillerde dolaşan ve telbiye esnasında dillendirilen şu sözleri: “Lebbeyk, lebbeyk Allahumme lebbeyk, senin kendin için olan ve senin kendi malın olan ortağın dışında yoktur hiç bir ortağın”<a href="#_ftn126" name="_ftnref126">[126]</a> şirkten arındırarak halis bir tevhid ve hakkın eşsiz birliğini ifade eden bir içeriğe kavuşturdu. Evet, İslam’ın vazettiği telbiye, ortak bilinebilecek her şeyi reddetmek maksadıyla dile getirilir:</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“Asla ve hiçbir şekilde senin bir ortağın yoktur!” (Lebbeyk Allahumme lebbeyk, Lebbeyk la şerike leke lebbeyk!)<a href="#_ftn127" name="_ftnref127">[127]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Bütün bu hususlara binaen, Kâbe ve hac merasimi, hem Hakk’ın cemal aynasıdır hem de onun celal mazharı. Haccın ibâdî yönüyle velayete açılan kapısı Allah’ın cemaline; siyâsî yönüyle teberri içeren boyutu ise onun celaline varır.</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Evet, bütün ibadetler, aslında şirkten teberri ve tağuttan uzak durmak içindir. Lakin hac, siyasetle yoğrulmuş özel bir ibadettir. Dünyanın her köşesinden gelen ve her sınıftan insanın toplandığı bir ortamda gerçekleşir ve diğer bütün ibadetlerde de bulunan o ortak ruhu, o göz alıcı topluluk içerisinde sahnelemek için uygun bir konum yaratır. Öyle ki bu özel kulluk gösterisi o sahnede tam anlamıyla zuhur bulur. Bu yüzden ilahî vahyin fermanıyla, İslam’ın yüce Peygamberi (s.a.a) İslam hükümetinin sözcüsü Hz. Ali b. Ebi Talib’i (a.s) müşriklerden teberri ilanında bulunmak üzere görevlendirdi.<a href="#_ftn128" name="_ftnref128">[128]</a> Böylece kesin bir şekilde tevhid ile şirk ve tuğyan arasındaki sınır belirlenmiş oldu. Müslümanların safları insicam bulmuş ve küfür safından tamamen ayrışmıştı. Bu vesileyle haccın siyâsî-ibâdî çehresi gün yüzüne çıkmıştı. Kâbe ziyaretçileri, İslam hükümetinin şirkten beri olmak ve müşriklerden uzak durmak gerektiğini duyuran bu bildirisiyle, tevhid azığıyla donatılmıştı. Dolayısıyla artık Müslümanlar nasıl hayatlarının birçok zemininde Kâbe’ye yöneliyorlarsa aynı şekilde Kâbe’nin bereketiyle tevhid fermanının dünyanın bütün köşe-bucağına yöneltilmesi için zemin hazırlanmıştı.</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“Hacc-ı ekber (en büyük hac) gününde Allah ve Resûlünden insanlara bir bildiridir: Allah ve Resûlü müşriklerden uzaktır. Eğer tevbe ederseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. Ve eğer yüz çevirirseniz bilin ki, siz Allah’ı âciz bırakacak değilsiniz.”<a href="#_ftn129" name="_ftnref129">[129]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Beytullah’ı inşanın yegâne gayesi olan öz ve hâlis tevhidin biricik yolu; şirk, ilhad ve sapkın inançlardan yüz çevirmek ve ayetin içerdiği duyuru mucibince bütün müşrik, sapkın ve mülhitlerden teberri etmektir. Dolayısıyla insanoğlu yeryüzünde yaşadığı müddetçe, hac vazifesini eda etmekle yükümlüdür. Aynı şekilde yeryüzünde tek bir müşrik dahi bulunduğu müddetçe, ondan yüz çevirip beri olduğunun ilanı, hac vazifesini yerine getirmek isteyen herkesin eda etmesi gereken en mühim ödevlerden biridir.</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Yıllar yılı bir İslam memleketi olan Afganistan’ı işgal altında tutan ve en gelişmiş silahlarıyla o mazlum halkın kanını akıtan eski Sovyet rejimini yöneten Allah tanımaz sapıklardan yüz çevirdiğimizin ilanı için Allah’ın Haremi’nden daha münasip bir yer bulunamazdı. Aynı şekilde uzun yıllardır Müslümanların ilk kıblesi ve bir İslami vatan parçasını işgal etmiş bulunan ve Filistinli kadın, erkek, yaşlı ve çocukları katliama tâbi tutan vahşi ve işgalci İsrail rejiminden beri olduğumuzun ilanı için Mekke’den gayri bir mekân bulunamaz. Yine üçüncü dünya ülkelerini şeytani sultası altında ezip duran asrın süper cinayet şebekesi ve yırtıcı Amerikan siyasetçilerine karşı öfke, nefret ve teberri ilanında bulunmak için Harem-i İlâhî dışında daha uygun bir yer bulunamaz.</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Kâbe’nin Tağutların Yönetiminden Kurtarılmasının Kaçınılmazlığı</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Bu açıdan bakıldığında, bütün halkların topyekûn kıyam ederek mukaddes Kâbe’yi tağutların yönetiminden kurtararak Beytullah’a musallat olmuş, bu mekânı bir ticari kazanç sağlama amacıyla kullanan ve dünyaları uğruna dinlerini pazarlayan şer odaklarından temizlemeleri gerektiğinin kaçınılmazlığı anlaşılmış olmalıdır.</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Hatırlatmak gerekirse, Kâbe’nin idaresi Halil (Celil) Huzaî zamanına kadar Huzae kabilesinin elindeydi. O, kendisinden sonra bu görevi kızına tevdi etti ve böylece ‘Kusay b. Kilab’ bu işi üstlendi. Halil, Kâbe’nin anahtarcılığını Huzae kabilesinden Ebu Ğebşan adında birine devretmişti. Ancak Ebu Gebşan, bu büyük onuru, bir deve ve bir kırba dolusu şarap karşılığında Kusay b. Kilab’a satmıştı. “Ebu Gebşan’ın sözleşmesinden daha zararlı”<a href="#_ftn130" name="_ftnref130">[130]</a> deyiminin kaynağı da işte bu hadisedir. Bir insan bu hadiseyi duyduktan sonra acı ve hasretle düşüp ölse, inanın yeridir! İşte burada Allah zü’l celalin şu buyruğunun gerçek manası anlam kazanmaktadır:</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“İbrahim ve İsmail’den: Tavaf edenler, ibadete kapananlar, rükû ve secde edenler için evimi temiz tutun, diye söz/ahit aldık.”<a href="#_ftn131" name="_ftnref131">[131]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Kâbe’yi tertemiz kılmak ve şer odaklarının elinden kurtarmak adına kıyam, İbrahimî bir gelenektir. Aklî melekelerini yitirmiş kendini bilmezler dışında hiç kimse de bu gelenekten yüz çevirmez.</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“İbrahim’in dininden kendini sefihliğe vurmuş/kendini bilmezlerden başka kim yüz çevirir ki?”<a href="#_ftn132" name="_ftnref132">[132]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Zira akıl, Rahman olan Rabbimizi tanıyıp ona kulluk etmek ve cennete giden yolu bulmak içindir.</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“Akıl, Rahman’a kulluk ve cennete erişme vesilesidir!”<a href="#_ftn133" name="_ftnref133">[133]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Bu demektir ki insanı cennete eriştirmeyen ve Rahman olan Rabbimize kulluk vesilesi olmayan; aksine üç kuruşluk dünyayı elde etme ve tağutlara kulluk vesilesi olan her şey aslında sefihlik, budalalık ve akılsızlıktan öte bir şey değildir.</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Üstat Allame Tabatabaî (ks)  paha biçilmez tefsirinde “İbrahim’in dininden kendini sefihliğe vurmuş/kendini bilmezlerden başka kim yüz çevirir ki?” ayetini açıklarken konuyu öylesine güzel izah eder ki tam olarak yukarıdaki hadisin muhtevası da açıklanmış olur.<a href="#_ftn134" name="_ftnref134">[134]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Resulullah efendimiz (s.a.a) ve müminler, Allah’ın evini bütün çirkinliklerden ve pisliklerden arındıran İbrahim’e (a.s) intisap hususunda daha evla ve liyakatli bir konuma sahip olduklarından,<a href="#_ftn135" name="_ftnref135">[135]</a> bugün İslam ümmetinin Allah’ın evini ister ‘Batılı’ olsun ister ‘Doğulu’ her tür pislik ve çirkinlikten arındırıp tertemiz kılması, omuzlarında hissetmesi gereken bir ödevdir.</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Saf düşünceli biri çıkıp şöyle bir soru sorabilir: Günümüzde Hicaz bölgesinde artık tek bir kişi olsun müşrik bulunmamaktadır. Peki, hac mevsiminde kimden teberri edeceğiz?</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Bu soruya karşılık şu hususu dikkate almamız gerekir: Evet, doğrudur; ancak burada söz konusu olan bir müşrikin şahsı, bedensel ve maddî varlığı değildir. Teberri derken biz, şirke bulaşmış fikirler, şirke müptela şu bâtıl uygarlık, materyalist zihniyetin kurduğu sömürge düzeni, kapitalist güçlerin sömürü çarkı, modern müstekbirlerin acımasız kölecilik sistemi, İsrailî düzenin Samirîce yöntemlerle halkları eşekleştirme politikaları ve süper güçlerin bin bir hile ve tezvirle insanlığı zayıf ve muhtaç bir konuma mahkûm kılma çabalarına karşı bir duruş sergilemekten bahsediyoruz. Ki bütün bunlara bugün sadece Hicaz toprakları değil, aziz Filistin ve sair İslam memleketleri de müptela olmuş durumdadır. Derinlemesine düşünme melekesi olan ve içinde yaşadığı zamanın gelişmelerinden haberdar hiçbir insan, bu tür kafa karışıklığına duçar olmaz ve hiçbir durum karşısında şek ve şüpheye kapılmaz.</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“Zamanına vakıf bir insana, şüpheler hücum edemez!”<a href="#_ftn136" name="_ftnref136">[136]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Allah’ın evi ve hareminin bulunduğu ve Resulullah’ın (s.a.a) hareminin yer aldığı topraklar, hiç kimsenin şahsî malı, mülkü ve baba yadigârı evi gibi görülmemelidir ve kesinlikle görülemez de. Harem ve Mekke’nin taşıdığı değer ve saygınlığı tescil etmek için Kur’an-ı Kerim’in, Allah’ı, Mekke’nin rabbi ve sahibi olarak tanıtmış olması yeter:</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“Ben, ancak bu şehrin Rabbine ibadet etmekle emrolundum ki, O, burasını kutlu ve saygıdeğer kıldı&#8230;”<a href="#_ftn137" name="_ftnref137">[137]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Kâbe-i şerifin günümüzde müptela olduğu musibeti; yani şer odakları ve tağutların sultasını göz önünde bulundurduğumuzda, tevhid ehlinin efendisi Ali b. Ebi Talib’in (a.s) Malik-i Eşter’e yazmış olduğu mektuptaki nûrânî sözlerinin anlamı daha bir aydınlanacaktır. İmam Ali (a.s) şöyle buyurur:</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“Bu din, şer güçlerin elinde bir esir idi. Öyle ki din adına, heva ve hevesleriyle amel ediyor ve dini, dünya sevgileri için bir araç görüyorlardı.”<a href="#_ftn138" name="_ftnref138">[138]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Mamafih, Müslüman milletler, İbra­him’in (a.s) ihya ettiği değerleri yaşatmak ve onun bâtıl saydığı her şeyi ayaklar altına almakla yükümlüdürler. Bu ödev, ancak Allah ve Resulünün razı olduğu şekilde ve Resul-i Ekrem’in (s.a.a) metodunu takip ederek hac ve umreyi ikame etmekle yerine getirilebilir. Resulullah (s.a.a) kendisi de zaten öyle buyurur:</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“Hac menasikini benden alıp öğreniniz!”<a href="#_ftn139" name="_ftnref139">[139]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Hz. Peygamber’in kendisi de tüm bunları Cebrail’den öğrenmişti.</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Bugün artık tüm Müslümanlar Allah’a karşı kulluk bilinciyle donanmalı Hak Teâ­lâ’nın izzeti ile başlarını dik tutmalı, onun kuvvetiyle kendilerine güç katmalı, onun kudretiyle himmet etmeli, onun ahlakıyla ahlaklanmalıdırlar ki, bundan böyle hiçbir zulme giriftar olmadan Allah’ın yardımcıları olabilsinler. Hz. İsa da zaten havarilerine şöyle seslenmemiş miydi?</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">“Nitekim Meryem oğlu İsa Havarîlere: Allah’a (giden yolda) benim yardımcılarım kimdir? demişti.”<a href="#_ftn140" name="_ftnref140">[140]</a></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Tüm Müslümanlar bu bilinçle donandıktan sonra Allah ve Resulünün kendilerine vermiş oldukları her şeye kalp ve bedenlerinin güç ve kudretiyle sıkı sıkıya sarılmalıdırlar; tıpkı ‘Kitaba’ kuvvetle tutunup sarılan ve bu yolda şahadete nâil olan Yahya (a.s) gibi.</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Bu bilincin zuhur bulduğu en başta gelen zemin ve bu evrensel hareketin en nihâî zirvesi hacdır. Hac, Allah’a doğru bir hicrettir; insanların dünyanın en uzak noktalarından yollara koyulup birleştikleri noktada başlayan bir hicret.</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"><sup>[1]</sup></a>     Al-i İmran: 96-97</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2"><sup>[2]</sup></a>     Bu kitabın ikinci bölümünün dördüncü dersinin sonlarında Mescid-i Haram ve Kâbe’nin de İslam’ın evrenselliğini yansıtan özellikler taşıdığından bahsedilecektir.</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3"><sup>[3]</sup></a>     Bu kitabın ikinci bölümünde ‘Kâbe’nin Özellikleri’ başlığı altında burada ele aldığımız bütün başıkların geniş bir açıklaması yer alacaktır.</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4"><sup>[4]</sup></a>     Al-i İmran/96-97</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5"><sup>[5]</sup></a>     Al-i İmran: 96</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref6" name="_ftn6"><sup>[6]</sup></a>     El-Mizan, c. 3, s. 400-415</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref7" name="_ftn7"><sup>[7]</sup></a>     Hac: 26-27</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref8" name="_ftn8"><sup>[8]</sup></a>     Bkz. Hac: 26-27</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref9" name="_ftn9"><sup>[9]</sup></a>     Bakara: 125</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref10" name="_ftn10"><sup>[10]</sup></a>    Maide/97</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref11" name="_ftn11"><sup>[11]</sup></a>    Hadid: 25</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref12" name="_ftn12"><sup>[12]</sup></a>    Vesailu’ş Şia, c.11, s. 21</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref13" name="_ftn13"><sup>[13]</sup></a>    Kasas: 27</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref14" name="_ftn14"><sup>[14]</sup></a>    Bkz. El Kâfi, c. 5, s. 414; Tefsiru’l Ayyaşi, c.1, s. 60, Hadis 99; Bİharu’l Envar, c. 96, s. 64</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref15" name="_ftn15"><sup>[15]</sup></a>    Bu tabirlerin açıklamasına ilerleyen sayfalarda değinilecektir.</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref16" name="_ftn16"><sup>[16]</sup></a>    Nehcu’l Belağa, Hutbe 192</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref17" name="_ftn17"><sup>[17]</sup></a>    Bakara: 196</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref18" name="_ftn18"><sup>[18]</sup></a>    Availu’l Leali, c. 1, s. 214 ve c. 2, s. 167</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref19" name="_ftn19"><sup>[19]</sup></a>    Men La Yahduruhu’l Fakih, c.2, s.221, Hadis: 2236</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref20" name="_ftn20"><sup>[20]</sup></a>    Haşr: 9</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref21" name="_ftn21"><sup>[21]</sup></a>    Vesailu’ş Şia, c. 11, s.110-111</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref22" name="_ftn22"><sup>[22]</sup></a>    Men La Yahduruhu’l Fakih, c.2, s. 226, Hadis: 2251; Vesailu’ş Şia, s. 110-117</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref23" name="_ftn23"><sup>[23]</sup></a>    Maide: 2</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref24" name="_ftn24"><sup>[24]</sup></a>    Bakara: 158</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref25" name="_ftn25"><sup>[25]</sup></a>    Hac: 30</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref26" name="_ftn26"><sup>[26]</sup></a>    Hac: 32</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref27" name="_ftn27"><sup>[27]</sup></a>    Bakara: 189</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref28" name="_ftn28"><sup>[28]</sup></a>    Taha: 124</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref29" name="_ftn29"><sup>[29]</sup></a>    Vesailu’ş Şia, c.11, s.25</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref30" name="_ftn30"><sup>[30]</sup></a>    İsra: 72</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref31" name="_ftn31"><sup>[31]</sup></a>    İsra: 72</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref32" name="_ftn32"><sup>[32]</sup></a>    El Kâfi, c.4, s. 268-269; Vesailu’ş Şia, c.11, s. 26-27</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref33" name="_ftn33"><sup>[33]</sup></a>    Fıkhu’r Rıza, s.293-294; Biharu’l Envar, c.93, s.191-192</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref34" name="_ftn34"><sup>[34]</sup></a>    El Kâfi, c.2, s. 136</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref35" name="_ftn35"><sup>[35]</sup></a>    Zariyat: 50</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref36" name="_ftn36"><sup>[36]</sup></a>    El Kâfi, c.4, s.256; Vesailu’ş Şia, c.11, s. 9-10 ve 104-105</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref37" name="_ftn37"><sup>[37]</sup></a>    Vesailu’ş Şia, c.11, s.113–114</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref38" name="_ftn38"><sup>[38]</sup></a>    Vesailu’ş Şia, c.11, s.31</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref39" name="_ftn39"><sup>[39]</sup></a>      Al-i İmran: 97</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref40" name="_ftn40"><sup>[40]</sup></a>    Nehcu’l Belağa, 1.Hutbe</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref41" name="_ftn41"><sup>[41]</sup></a>    Nehcu’l Belağa, 110. Hutbe</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref42" name="_ftn42"><sup>[42]</sup></a>    Age. 47. Mektup, 6. satır</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref43" name="_ftn43"><sup>[43]</sup></a>    Al-i İmran: 97</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref44" name="_ftn44"><sup>[44]</sup></a>    El Kâfi, c.2, s. 18–19</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref45" name="_ftn45"><sup>[45]</sup></a>    Vesailu’ş Şia, c.11, s. 135</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref46" name="_ftn46"><sup>[46]</sup></a>    Age. s. 12; Men La Yahduruhu’l Fakih, c.2 s. 519.</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref47" name="_ftn47"><sup>[47]</sup></a>    Vesailu’ş Şia, c.11, s. 14 ve c. 27, s. 97</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref48" name="_ftn48"><sup>[48]</sup></a>    İlelu’ş Şerayi’, c. 2, s. 452; Vesailu’ş Şia, c.11, s. 22</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref49" name="_ftn49"><sup>[49]</sup></a>    Vesailu’ş Şia, c.11, s. 60</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref50" name="_ftn50"><sup>[50]</sup></a>    El Kâfi, c. 4, s. 271; Vesailu’ş Şia, c.11, s. 21</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref51" name="_ftn51"><sup>[51]</sup></a>    Vesailu’ş Şia, c.11, s. 60</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref52" name="_ftn52"><sup>[52]</sup></a>    Tevbe: 122</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref53" name="_ftn53"><sup>[53]</sup></a>    Hacc: 28</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref54" name="_ftn54"><sup>[54]</sup></a>    Vesailu’ş Şia, c.11, s. 12–13</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref55" name="_ftn55"><sup>[55]</sup></a>    Vesailu’ş Şia, c.14, s. 586</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref56" name="_ftn56"><sup>[56]</sup></a>    Vesailu’ş Şia, c.4, s. 116</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref57" name="_ftn57"><sup>[57]</sup></a>    Zi’l hicce ayının 11. 12. ve 13. günlerine ‘teşrik günleri’ denir. Bu günlerde Mina’da bulunanların oruç tutmaları haramdır.</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref58" name="_ftn58"><sup>[58]</sup></a>    El Kâfi, c.4, s. 224; Vesailu’ş Şia, c.11, s. 225–226</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref59" name="_ftn59"><sup>[59]</sup></a>    Al-i İmran: 97</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref60" name="_ftn60"><sup>[60]</sup></a>    El Kâfi, c.4, s. 276; Vesailu’ş Şia, c.11, s. 68</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref61" name="_ftn61"><sup>[61]</sup></a>    El Kâfi, c.4, s. 257–258; Vesailu’ş Şia, c.11, s. 95</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref62" name="_ftn62"><sup>[62]</sup></a>    El Kâfi, c.4, s. 281; Vesailu’ş Şia, c.11, s. 150</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref63" name="_ftn63"><sup>[63]</sup></a>    Men La Yahduruhu’l Fakih, c. 2, s. 221, Hadis 2235; Vesailu’ş Şia, c.11, s. 138</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref64" name="_ftn64"><sup>[64]</sup></a>    Münafıkun: 8</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref65" name="_ftn65"><sup>[65]</sup></a>    Fatir: 10</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref66" name="_ftn66"><sup>[66]</sup></a>    Bakara: 63</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref67" name="_ftn67"><sup>[67]</sup></a>    Meryem: 12</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref68" name="_ftn68"><sup>[68]</sup></a>    Enfal: 60</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref69" name="_ftn69"><sup>[69]</sup></a>    Neml: 39</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref70" name="_ftn70"><sup>[70]</sup></a>    Bakara: 165</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref71" name="_ftn71"><sup>[71]</sup></a>    Vesailu’ş Şia, c.11, s. 225; “Arafat’ta Vakfe’nin Esrarı” başlığı altındaki konumuzda bu sırrın niçin temettü’ umresi ve umre-i müfrede hususunda câri olmadığının açıklamaya çalışacağız.</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref72" name="_ftn72"><sup>[72]</sup></a>    Bkz. Maide: 2</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref73" name="_ftn73"><sup>[73]</sup></a>    Vesailu’ş Şia, c.4, 339</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref74" name="_ftn74"><sup>[74]</sup></a>    Kâbe’nin özellikleriyle ilgili geniş bir açıklama “Hac’daki Mekânlar” başlığı altında ele alınacaktır.</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref75" name="_ftn75"><sup>[75]</sup></a>    Nisa: 100</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref76" name="_ftn76"><sup>[76]</sup></a>    Şura: 13</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref77" name="_ftn77"><sup>[77]</sup></a>    Enbiya: 73</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref78" name="_ftn78"><sup>[78]</sup></a>    En’am: 75</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref79" name="_ftn79"><sup>[79]</sup></a>    El Kâfi, c.1, s. 201; Biharu’l Envar, c. 25, s. 125</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref80" name="_ftn80"><sup>[80]</sup></a>    Kasas: 57</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref81" name="_ftn81"><sup>[81]</sup></a>    Kureyş: 4</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref82" name="_ftn82"><sup>[82]</sup></a>    Ankebut: 67</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref83" name="_ftn83"><sup>[83]</sup></a>    Beled: 1-2</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref84" name="_ftn84"><sup>[84]</sup></a>    Es Siretu’n Nebeviye, c.1, s. 101; El Mizan, c. 3, s. 415</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref85" name="_ftn85"><sup>[85]</sup></a>    Nehcu’l Belağa, Hutbe 233</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref86" name="_ftn86"><sup>[86]</sup></a>    Biharu’l Envar, c.45, s. 137-138</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref87" name="_ftn87"><sup>[87]</sup></a>    Ahzab: 33</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref88" name="_ftn88"><sup>[88]</sup></a>    Bakara: 189</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref89" name="_ftn89"><sup>[89]</sup></a>    Maide: 2</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref90" name="_ftn90"><sup>[90]</sup></a>    Maide: 2</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref91" name="_ftn91"><sup>[91]</sup></a>    Fecr: 1-5</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref92" name="_ftn92"><sup>[92]</sup></a>    Nehcu’l Belağa, Hutbe 1</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref93" name="_ftn93"><sup>[93]</sup></a>    Vesailu’ş Şia, c. 11, s. 445-446</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref94" name="_ftn94"><sup>[94]</sup></a>    Age. s. 446</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref95" name="_ftn95"><sup>[95]</sup></a>    El Kâfi, c.4, s.541; Vesailu’ş Şia, c. 12, s. 389</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref96" name="_ftn96"><sup>[96]</sup></a>    Fil: 1-5</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref97" name="_ftn97"><sup>[97]</sup></a>    Hac: 25</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref98" name="_ftn98"><sup>[98]</sup></a>    Fussilet: 41-42</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref99" name="_ftn99"><sup>[99]</sup></a>    Hicr: 9</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref100" name="_ftn100"><sup>[100]</sup></a>  Biharu’l Envar, c.2, s. 282</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref101" name="_ftn101"><sup>[101]</sup></a>  Age. c. 97, s. 342; Mefatihu’l Cinan, Ziyaret-i Camia-ı Kebire</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref102" name="_ftn102"><sup>[102]</sup></a>  El İrşad, c.2, s. 98; Biharu’l Envar, c. 44, s. 191; 45. Cilt 7. Sayfada ise “köleler misali kaçıp firar etmeyeceğim” yerine “köleler misali sizi onaylamayacağım” tabiri yer alır.</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref103" name="_ftn103"><sup>[103]</sup></a>  Tehzibu’l Ahkâm, c. 6, s. 113; Mefatihu’l Cinan, Erbain Ziyareti</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref104" name="_ftn104"><sup>[104]</sup></a>  Biharu’l Envar, c. 44, s. 329</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref105" name="_ftn105"><sup>[105]</sup></a>  Hac: 25</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref106" name="_ftn106"><sup>[106]</sup></a>  Nehcu’l Belağa, Hutbe 3 (Şıkşıkıyye Hutbesi)</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref107" name="_ftn107"><sup>[107]</sup></a>  Tefsiru’l Ayyaşi, c. 2, s. 234; Biharu’l Envar, c. 65, s. 78</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref108" name="_ftn108"><sup>[108]</sup></a>  İbrahim: 37</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref109" name="_ftn109"><sup>[109]</sup></a>  Nehcu’l Belağa, Hutbe 192 (Kasıa Hutbesi) ; Biharu’l Envar, c. 23, s. 224 ve c. 47, s. 364-365 ve c. 96, s. 374</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref110" name="_ftn110"><sup>[110]</sup></a>  Nehcu’l Belağa, Hutbe 192 (Kasıa Hutbesi)</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref111" name="_ftn111"><sup>[111]</sup></a>  Hac: 27</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref112" name="_ftn112"><sup>[112]</sup></a>  İbrahim: 37</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref113" name="_ftn113"><sup>[113]</sup></a>  Nehcu’l Belağa, Hutbe 3 (Şıkşıkıyye Hutbesi)</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref114" name="_ftn114"><sup>[114]</sup></a>  El Kâfi, c.4 , s. 549; Vesailu’ş Şia, c. 14, s. 324-325</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref115" name="_ftn115"><sup>[115]</sup></a>  El Kâfi, c.2, s. 18; Vesailu’ş Şia, c. 1, s. 13</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref116" name="_ftn116"><sup>[116]</sup></a>  Maide: 3</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref117" name="_ftn117"><sup>[117]</sup></a>  Bakara: 125; Hac: 26</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref118" name="_ftn118"><sup>[118]</sup></a>  Nahl: 36</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref119" name="_ftn119"><sup>[119]</sup></a>  Bakara: 197</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref120" name="_ftn120"><sup>[120]</sup></a>  Hac: 37</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref121" name="_ftn121"><sup>[121]</sup></a>  Fatir: 10</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref122" name="_ftn122"><sup>[122]</sup></a>  Hac: 27</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref123" name="_ftn123"><sup>[123]</sup></a>  Maide: 27</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref124" name="_ftn124"><sup>[124]</sup></a>  Bakara: 127</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref125" name="_ftn125"><sup>[125]</sup></a>  Aval’il Leali, c.1, s.215; Nehcu’l Hak ve Keşfu’s Sıdk, s.472</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref126" name="_ftn126"><sup>[126]</sup></a>  El Kâfi, c. 4, s.542</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref127" name="_ftn127"><sup>[127]</sup></a>  Vesailu’ş Şia, c. 11, s.223-224 ve 233-234; c.12, s. 374-384</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref128" name="_ftn128"><sup>[128]</sup></a>  Biharu’l Envar, c.35, s.303</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref129" name="_ftn129"><sup>[129]</sup></a>  Tövbe: 3;  Ayet-i şerifede geçen Hacc-ı Ekber’in ‘arefe gününe’ dalaet ettiğini (bkz. Müstedreku’l vesail, c.10, s.62-63) ya da ‘kurban bayramı’ gününe işaret ettiği (Vesailu’ş Şia, c.14, s. 43) söylenir. Ayrıca umre karşısında haccın kendisi ‘ekber’/daha büyüktür. Bu itibarla umre ‘Hacc-ı Kebir’ diye anılır. Bazı rivayetler de ise ‘Hacc-ı Ekber’in’ işaret ettiği anlam açıklandıktan sonra, Umre ‘Hacc-ı Asğar’ diye tanıtılır. (bkz. El Kâfi, c.4, s.264-265; Vesailu’ş Şia, c.11, s.7-8)</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref130" name="_ftn130"><sup>[130]</sup></a>  Siretu’n Nebeviye, c.1,s.101; El Mizan, c.3, s.415</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref131" name="_ftn131"><sup>[131]</sup></a>  Bakara: 125</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref132" name="_ftn132"><sup>[132]</sup></a>  Bakara: 130</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref133" name="_ftn133"><sup>[133]</sup></a>  El Kâfi, c.1, s.11; Vesailu’ş Şia, c. 15, s. 206</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref134" name="_ftn134"><sup>[134]</sup></a>  El mizan, c.1, s.300</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref135" name="_ftn135"><sup>[135]</sup></a>  Al-i İmran: 68</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref136" name="_ftn136"><sup>[136]</sup></a>  El Kâfi, c.1, s.27</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref137" name="_ftn137"><sup>[137]</sup></a>  Neml: 91</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref138" name="_ftn138"><sup>[138]</sup></a>  Nehcu’l Belağa, 53. mektup</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref139" name="_ftn139"><sup>[139]</sup></a>  Aval’il Leali, c.1, s.215; Nehcu’l Hak ve Keşfu’s Sıdk, s.471</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><a href="#_ftnref140" name="_ftn140"><sup>[140]</sup></a>  Saf: 14</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/haccin-islamdaki-konumu/">Haccın İslam’daki Konumu</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/haccin-islamdaki-konumu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Batı Kapitalizmi Kadının Onurunu Ayaklar Altına Alıyor</title>
		<link>https://www.caferilik.com/bati-kapitalizmi-kadinin-onurunu-ayaklar-altina-aliyor/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/bati-kapitalizmi-kadinin-onurunu-ayaklar-altina-aliyor/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 11 Dec 2025 15:24:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dini Sohbetler]]></category>
		<category><![CDATA[Kadın ve Aile]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.caferilik.com/?p=21106</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; İslam Devrimi Lideri, binlerce kadın ve kızla yaptığı görüşmede, kadının evin işçisi değil, yöneticisi .olduğunu vurguladı İslam Devrimi Lideri Ayetullah Seyyid Ali Hamanei, Çarşamba günü farklı bölgelerden gelen kadın ve kızlarla yaptığı görüşmede, Hz. Fatıma Zehra’yı (s.a), hayatın tüm alanları için kapsamlı bir örnek olarak tanıttı ve İslam’da kadının konumunu açıklayarak kadınların evde ve [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/bati-kapitalizmi-kadinin-onurunu-ayaklar-altina-aliyor/">Batı Kapitalizmi Kadının Onurunu Ayaklar Altına Alıyor</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-21110 aligncenter" src="https://www.caferilik.com/wp-content/uploads/2025/12/REHBER-150x150.jpg" alt="" width="367" height="367" /></span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">İslam Devrimi Lideri, binlerce kadın ve kızla yaptığı görüşmede, kadının evin işçisi değil, yöneticisi .olduğunu vurguladı</span><br />
<span style="font-size: 20px;">İslam Devrimi Lideri Ayetullah Seyyid Ali Hamanei, Çarşamba günü farklı bölgelerden gelen kadın ve kızlarla yaptığı görüşmede, Hz. Fatıma Zehra’yı (s.a), hayatın tüm alanları için kapsamlı bir örnek olarak tanıttı ve İslam’da kadının konumunu açıklayarak kadınların evde ve toplumda hak ve sorumluluklarına dikkat çekti.</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Ayetullah Hamanei, Hz. Fatıma’nın ibadet ve huşu, fedakârlık, zorluklara sabır, mazlumun hakkını cesurca savunma, hakikatleri açıklama, siyasi anlayış ve faaliyet, ev idaresi, eşlik ve çocuk yetiştirme gibi faziletlerine işaret ederek, “İranlı kadın, Allah’a şükür, Peygamber Efendimizin (s.a) ifadesiyle tüm zamanların kadınlarının efendisi olan bu güneşten ders almakta ve onun hedefleri doğrultusunda ilerlemektedir” dedi.</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Ayetullah Hamanei, yozlaşmış Batı kültürünün ve kapitalizmin İslam açısından tamamen reddedildiğini belirterek, İslam’da kadınların onurunu korumak ve güçlü cinsel arzuları dizginlemek için “kadın-erkek ilişkisi, örtünme, tesettür ve evliliğe teşvik” gibi hükümler bulunduğunu, bunların kadının doğası ve toplumun gerçek ihtiyaçlarıyla uyumlu olduğunu, Batı kültüründe ise bu arzuların dizginlenmesine hiç önem verilmediğini vurguladı.</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Ayetullah Hamanei, kadın ve erkeği İslam’da pek çok ortak noktaya sahip, bazı farklılıkları ise beden ve tabiat kaynaklı olan iki dengeli unsur olarak tanımladı. Devrim Lideri Bu iki unsurun insan toplumunu yönetmede, neslin devamında, medeniyetin ilerlemesinde, toplumun ihtiyaçlarının karşılanmasında ve hayatın idaresinde rol oynadığını belirtti.</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">İslam Devrimi Lideri, kadınların ilk hakkının “sosyal ve ailevi davranışlarda adalet” olduğunu, devletin ve toplumun bu hakkı sağlaması gerektiğini söyledi.</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Ayetullah Hamanei ayrıca “güvenlik, haysiyet ve onurun korunması”nın kadınların temel hakları arasında olduğunu, Batı kapitalizminin kadının onurunu ayaklar altına aldığını, İslam’ın ise kadına tam saygıyı öngördüğünü vurguladı.  Evde kadının en önemli hakkının “eşin sevgisi” olduğunu belirten Ayetullah Hamanei, diğer büyük hakkın ise “kadına yönelik her türlü şiddetin reddi” olduğunu söyledi.  Devrim Lideri Batı’da görülen kadınların öldürülmesi veya dövülmesi gibi sapmaların İslam’da kesinlikle yasaklandığını ifade etti.</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Kadının evin yöneticisi ve başkanı olduğunu vurgulayan Ayetullah Hamanei, İslam’da kadının bağımsızlık, yetenek, kimlik ve ilerleme imkânına sahip olduğunu, kapitalist bakışın ise kadını erkeğe tabi kıldığını, kimliğini yok saydığını ve onu maddi bir araç, zevk ve eğlence nesnesi olarak gördüğünü söyledi.</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">Ayetullah Hamanei, İranlı kadınların bilim, spor, düşünce, araştırma, siyaset, toplum, sağlık ve hijyen, yaşam umudu, cihadî destekler ve şehit eşlerinin fedakârca katkıları gibi alanlarda tarihte eşi görülmemiş başarılar elde ettiğini, İran’ın tarihinde bu kadar çok bilim insanı,</span></p>
<p><span style="font-size: 20px;">düşünür ve fikir sahibi kadına sahip olmadığını, bu ilerlemenin Cumhuriyet sayesinde gerçekleştiğini ifade etti.</span></p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/bati-kapitalizmi-kadinin-onurunu-ayaklar-altina-aliyor/">Batı Kapitalizmi Kadının Onurunu Ayaklar Altına Alıyor</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/bati-kapitalizmi-kadinin-onurunu-ayaklar-altina-aliyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ehlisünnet Rivayetlerinde Mehdi Dr. Cafer Yusufî</title>
		<link>https://www.caferilik.com/ehlisunnet-rivayetlerinde-mehdi-dr-cafer-yusufi/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/ehlisunnet-rivayetlerinde-mehdi-dr-cafer-yusufi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Dec 2025 19:59:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İmam Mehdi (a.s)]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.caferilik.com/?p=21093</guid>

					<description><![CDATA[<p>Giriş Genel olarak Müslümanların tümünün nezdinde Mehdi (a.s) ile ilgili gelmiş olan hadisler tevatür haddinin çok çok üstündedir. Gerçekten Mehdi (a.s) konusunda gördüğümüz kadar çok sayıda hadisin geldiği çok az konu vardır. Bu belli bir mezhebe has durum da değildir. Aksine gerek Şii olsun gerekse Sünni, hepsi de bu hadisleri kitaplarında rivayet etmiştir. Meselenin aslı, [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/ehlisunnet-rivayetlerinde-mehdi-dr-cafer-yusufi/">Ehlisünnet Rivayetlerinde Mehdi Dr. Cafer Yusufî</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Giriş</p>
<p>Genel olarak Müslümanların tümünün nezdinde Mehdi (a.s) ile ilgili gelmiş olan hadisler tevatür haddinin çok çok üstündedir. Gerçekten Mehdi (a.s) konusunda gördüğümüz kadar çok sayıda hadisin geldiği çok az konu vardır. Bu belli bir mezhebe has durum da değildir. Aksine gerek Şii olsun gerekse Sünni, hepsi de bu hadisleri kitaplarında rivayet etmiştir. Meselenin aslı, gaybeti, zuhur alametleri, zuhurunu geciktiren- çabuklaştıran şeyler ve gaybetinin sebepleri gibi konularda Şia kanalından nakledilen hadislerin sayısı binleri geçmiştir. Bu konuda birçok kitap ve eser kaleme alınmıştır. Bilgi edinmek isteyen kimse bu konuda uzun uzadıya yazılmış kaynaklara müracaat edebilir ve bu okyanustan enfes inciler çıkarabilir; onların nurundan bereketlenebilir, onlardaki burhanlarla basiretini artırabilir. Fakat günümüzdeki önemli sorun bazı cahillerin bu gerçeği inkâr etme yolundaki çabalarıdır. Onlar ağızlarıyla Allah&#8217;ın nurunu söndürme gayreti içindedirler. Bu yüzden biz, Hz. Mehdi (a.s) hakkında Ehlisünnet kardeşlerimizin naklettiği hadisleri getirmek suretiyle &#8220;Mehdi inancının İslam&#8217;ın zaruri ve vazgeçilmez konularından olduğu&#8221; gerçeğinin anlaşılmasını istiyoruz. Konunun aslı üzerinde ittifak ve görüş birliği vardır. Şaz ve nadir denilecek az sayıdaki muhalifler ise vahyin ve ilmin kaynağını bırakıp öğretilerini Emevi ve Süfyanilerden alan garazlı kimselerdir. Bazıları ise onun dünyaya geldiği konusuna muhalefet etmiş ve onun ahir zamanda doğacağını savunmuştur. Ya da onun Resulullah&#8217;ın (s.a.a) soyundan ve Fatıma&#8217;nın (s.a) oğullarından olduğunu kabul ettikten sonra Hasan (a.s) veya Hüseyin&#8217;in (a.s) evlatlarından olduğu konusunda ihtilaf etmişlerdir. Biz, Müslümanları dinlerinde saptırmaktan vesvesecilerin ümidini kesmek ve ortaya attıkları şüphelerin cevabını vermek amacıyla Ehlisünnet&#8217;in konuyla ilgili naklettiği rivayetleri bu makalede getirdik. Özellikle bu konuda Allame Üstat Şeyh Ebutalib Tebrizi&#8217;nin &#8220;Men Hüvel Mehdi/Mehdi Kimdir&#8221; isimli kitabındaki araştırmalarından istifade ettik ve lüzum gördüğümüz bazı yerlerde bazı katkılarda bulunduk ve diğer kaynaklardan da aldığımız bilgilerin ışığında bazı açıklamalar yaptık.</p>
<h2>Ehlisünnet Nezdinde Mehdi Hadisleri Mütevatirdir</h2>
<p>1- Ehlisünnet&#8217;in büyük âlimlerinden ve araştırmacılarından olan Hafız b. Hacer Askalani, <em>Tehzib&#8217;ut-Tehzib</em> kitabında şöyle der: Hz. Muhammed Mustafa&#8217;dan (s.a.a) nakleden ravilerin sayısının bolluğu sebebiyle tevatür haddine varan hadislerde Mehdi&#8217;nin Peygamber&#8217;in (s.a.a) Ehlibeyt&#8217;inden olacağı, yedi yıl hükümet edeceği ve yeryüzünü adaletle dolduracağı ifade edilmiştir. İsa (a.s) ortaya çıkacak ve ona Deccal&#8217;i öldürmede yardımcı olacaktır. O, bu ümmetin imamı olacak ve İsa onun arkasında namaz kılacaktır.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a></p>
<p>2- Aynı ibareti Celaluddin Suyuti, kabul ettiğini belirterek &#8220;el-Havi Lil-Fetava&#8221; kitabında getirmiştir.</p>
<p>3- İbn Hacer el-Heytemi el-Mekki, <em>Es-Savaik</em> kitabında şöyle der: Ebul Hasan el-Ecri şöyle der: Hz. Muhammed Mustafa&#8217;dan (s.a.a) nakleden ravilerin sayısının bolluğu sebebiyle tevatür haddine varan hadisler; Mehdi&#8217;nin ortaya çıkacağını ve onun Peygamber&#8217;in Ehlibeyt&#8217;inden olacağını, yeryüzünü adaletle dolduracağını; onun İsa ile birlikte çıkacağını, İsa&#8217;nın (a.s) Filistin topraklarında bulunan Babu Ludd&#8217;da Deccal&#8217;i öldürmede ona yardım edeceğini, onun bu ümmete imamlık edeceğini ve İsa&#8217;nın onun arkasında namaz kılacağını belirtmektedir.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a></p>
<p>4- Ebu Muhammed Hasan b. Ali Berbahari (ö:329) şöyle der: Ehlisünnet&#8217;in itikatlarından birisi, Meryem oğlu İsa&#8217;nın (a.s) inmesine inanmaktır. O inecek; Deccal&#8217;i öldürecek, evlenecek, Muhammed Ehlibeyt&#8217;inden olan Kâim&#8217;in arkasında namaz kılacak. Sonra ölecek ve Müslümanlar onu defnedeceklerdir.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a></p>
<p>5- Şeblenci, <em>Nur&#8217;ul-Ebsar</em>&#8216;da şöyle der: Peygamber&#8217;den (s.a.a) mütevatir olarak gelen hadislere göre o, Peygamber&#8217;in Ehlibeyt&#8217;indendir. Yeryüzünü adaletle dolduracaktır. Deccal&#8217;i öldürmede İsa (a.s) ona yardım edecektir.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[4]</sup></a></p>
<p>6- Ebu Abdullah Kettani, En-Nezmu&#8217;l-Mütenasir Fi&#8217;l-Ahbar&#8217;il-Mütevatir kitabında şöyle kaydetmiştir:</p>
<p>Vaadedilmiş beklenen Fatımi Mehdi&#8217;nin çıkışı… Birçok kimse Hafız Sehavi&#8217;den bu rivayetin mütevatir olduğunu nakletmiştir. Ebu&#8217;l-A&#8217;la İdris b. Muhammed b. İdris el-Hüseyin el-Iraki&#8217;ye ait eserde Mehdi hakkındaki hadislerin mütevatir veya mütevatire yakın düzeyde olduğu belirtilmiştir. Kettani şöyle der: Araştırmacı hafızların birçoğu birinci görüşte karar kılmışlardır… Şeyh Cessus&#8217;a ait Şerhu&#8217;r-Risale&#8217;de şu ifade geçmiştir: Mehdi hakkında gelen hadislere dair Sehavi bunların tevatür haddine ulaştığını söylemiştir… Şeyh Muhammed b. Ahmed el-İsferayini&#8217;ye ait Şerh-i Akide kitabında şöyle geçmiştir: Onun çıkışı hakkında o kadar çok rivayet gelmiştir ki bunlar mana cihetinden tevatür haddine ulaşmıştır. Bu konu, Ehlisünnet uleması arasında, inançlarının bir parçası sayılacak şekilde yayılmıştır. Sonra bir grup sahabeden bu konuda rivayet edilmiş hadislerden bazılarını zikretmiş, ardından sahabeden sayılan ve sahabeden sayılmayan kimselerden çeşitli rivayetler getirmiştir. Onlardan sonra gelen tabiinden de bu konuda gelen rivayetlerin toplamından kesin ilim ifade eden sözleri nakletmiştir. Dolayısıyla Mehdi&#8217;nin çıkacağına inanmak vaciptir. Nitekim bu, ilim erbabı nezdinde sabit olmakla birlikte Ehl-i Sünnet ve&#8217;l-Cemaatin itikat esaslarında kaydedilmiştir… Daha sonra şöyle demiştir: Kadı Allame Muhammed b. Ali Şevkani Yemeni (r.a) kaleme aldığı bir risaleye şu ismi vermiştir: &#8220;Et-Tevzihu fi Tevatüri Ma Câe fi&#8217;l-Muntazar ve&#8217;d-Deccal ve&#8217;l-Mesih&#8221; (Muntazar, Deccal ve Mesih Hakkında Gelen Hadislerin Tevatürüne Dair Açıklama). Şevkani bu risalede şöyle demiştir:</p>
<p>Mehdi hakkında vakıf olunabilecek hadislerden ellisi sahih, hasen, münceber zayıf olmakla birlikte bu konudaki hadislerin mütevatir olduğunda hiç şüphe yoktur… Sonra şunu eklemiştir: Eğer konunun uzamasından korkmasaydım bu hususta kendi vakıf olduğum hadisleri getirirdim. Zira ben insanlardan birçoğunun bu zamanda onun hakkında şek ettiklerine ve &#8220;acaba bu konuda gelen hadisler kesin midir değil midir&#8221; diye sorduklarına şahit oldum. Onların birçoğu İbn Haldun&#8217;un sözüne takılıp kalıyor ve ona itimat ediyor. Hâlbuki İbn Haldun bu sahanın uzmanı değildir ve hak olan, her alanda o işin erbabına müracaat etmektir.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[5]</sup></a></p>
<p>7- Şeyh Muhammed el-Hanefi el-Mısri, <em>İthafu Ehl&#8217;il-İslam</em> kitabında şöyle der: Mehdi&#8217;nin çıkacağına dair Peygamber&#8217;den (s.a.a) mütevatir hadisler gelmiştir.</p>
<p>8- Ebul Hasan Muhammed b. Hüseyin el-Ebri Es-Secezi (ö:363), <em>Menakib-i Şafii</em> kitabında şöyle demiştir: Resulullah&#8217;tan (s.a.a) Mehd&#8217;nin zikrinde tevatür haddinde bolca hadis gelmiştir. Bu hadislerde onun kıssası uzun uzadıya anlatılmıştır; Mehdi, Peygamber&#8217;in (s.a.a) Ehlibeyt&#8217;inden olacak, yedi yıl hükümet edecek ve yeryüzünü adaletle dolduracaktır. İsa (a.s) da ortaya çıkacak ve ona, Deccal&#8217;i öldürmede yardım edecektir. O, bu ümmetin imamı olacak ve İsa onun arkasında namaz kılacaktır.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[6]</sup></a></p>
<p>9- Abdurrahman b. Abdullah Es-Suheyli (ö:581), <em>Ravzu&#8217;l-Enf</em> kitabında şöyle demiştir:  Aynı şekilde ahir zamanda soyundan müjdelenmiş olan Mehdi&#8217;nin gelişi de onun (âlem kadınlarının hanımefendisi olan Fatıma&#8217;nın) hâkimiyetindendir. Bu özelliklerin tüm ona aittir. Mehdi konusunda gelen hadisler çoktur. Ebubekir b. Ebu Hayseme bu hadisleri toplamış ve artırmıştır.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[7]</sup></a></p>
<p>10- Muhakkik Muhammed b. Abdurresul el-Berzenci, Mısır&#8217;da Abdulhamid Ahmet Hanefi tarafından basılmış &#8220;el-İşae Li Eşrat&#8217;is-Saeh&#8221; kitabında (s.78) Mehdi ile ilgili haberlerin mütevatir olduğunu söylemiştir. O, kitabının bir yerinde şöyle der:</p>
<p>Üçüncü Bab: Büyük alametler ve kıyametin yakınlaştığının belirtileridir. Bunlar oldukça fazladır. Bunlardan biri Mehdi&#8217;dir. O, bu alamet ve belirtilerin ilkidir. Şunu bilmek gerekir ki onun hakkında farklı rivayetlerle gelmiş olan hadisler neredeyse toplanamayacak kadar çoktur. Kitabının başka bir yerinde ise şöyle der: Şunu anladım ki Mehdi&#8217;nin varlığı, ahir zamanda ortaya çıkışı, onun Peygamber&#8217;in (s.a.a) Ehlibeyt&#8217;inden ve Fatıma evlatlarından oluşu hakkında gelen hadisler mana açısından tevatür haddine ulaşmıştır. Dolayısıyla bunları inkâr etmek anlamsızdır. Sonra şöyle der: Manevi tevatür haddine ulaşmış birçok sahih ve meşhur hadislerde büyük alametlerin ortaya çıkacağı sabit olmaktadır. Bu alametlerin ilki Mehdi&#8217;dir. O, Fatıma evlatlarından olup ahir zamanda gelecek; yeryüzü nasıl zulümle dolmuşsa onu adaletle dolduracaktır.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[8]</sup></a></p>
<p>11- Ehlisünnet&#8217;in büyük müfessirlerinden olan Ebu Abdullah el-Kurtubi el-Maliki (ö:671) şöyle demiştir:</p>
<p>Beyhaki <em>el-Ba&#8217;su ve&#8217;n-Nuşur</em> kitabında şöyle der: Mehdi&#8217;nin çıkışına açık şekilde delalet eden hadisleri kabul etmiştir. Bu hadislerde Mehdi&#8217;nin Resulullah&#8217;ın (s.a.a) soyundan olduğu hususu senet bakımından daha sahihtir. Dedim: Biz bunu zikrettik ve kitabımızda (<em>Et-Tezkire</em> kitabı) onu uzun uzadıya açıkladık. Allah&#8217;a hamdolsun ki Mehdi hakkındaki hadisleri tamamıyla zikrettik.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[9]</sup></a> Kurtubi de kendi &#8220;Tezkire&#8221;sinde Beyhaki ve Ebul Hasan el-Ebri Eş-Şafii&#8217;nin Mehdi hakkındaki sözüne işaret etmiştir.<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[10]</sup></a></p>
<p>12- Muhammed b. Hasan el-Esfevi, <em>Menakib-i Şafii</em> kitabında şöyle der: Mehdi&#8217;nin zikrinde ve onun Peygamber&#8217;in (s.a.a) Ehlibeyt&#8217;inden olduğuna dair Resulullah&#8217;tan (s.a.a) tevatür haddinde hadisler gelmiştir.</p>
<p>13- Şeyh Muhammed Es-Sabban, <em>İs&#8217;af&#8217;ur-Rağibin</em> kitabında şöyle der: Peygamber&#8217;den (s.a.a) mütevatir olarak gelen hadislerde Mehdi&#8217;nin çıkışından ve onun Peygamber&#8217;in Ehlibeyt&#8217;inden olduğundan söz edilmiştir. O, zulümle dolmasının ardından yeryüzünü adaletle dolduracaktır; İsa (a.s) Filistin topraklarında bulunan Babu Ludd&#8217;da Deccal&#8217;i öldürmede ona yardım edecektir. O, ümmete imamlık edecek ve İsa da onun arkasında namaz kılacaktır.<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[11]</sup></a></p>
<p>14- Ebul-Kasım Ali b. Hasan b. Asakir Eş-Şafii (ö:571), Tarih-i Medineti Dımeşk kitabında Beyhaki&#8217;den (ö:458) naklen şöyle demiştir: Mehdi&#8217;nin çıkışını açıkça ifade eden hadisler senet açısından en sahih hadislerdir. Bu hadislerde onun Peygamber&#8217;in soyundan olacağı beyan edilmiştir.<a href="#_ftn12" name="_ftnref12"><sup>[12]</sup></a></p>
<p>15- Suveydi, <em>Sebaik&#8217;uz-Zeheb</em> kitabında şöyle der: Âlimler, ahir zamanda kıyam edecek ve yeryüzünü adaletle dolduracak olan Mehdi üzerinde ittifak etmiştir.<a href="#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[13]</sup></a></p>
<p>16- Sıddık Hasan Han Kanuçi (ö:1307 Hicri), Resulullah (a.s) Ehlibeyt&#8217;ine, tabilerine ve sevenlerine karşı kin taşımakla; onların fazilet ve menkıbelerini inkâr çabası içinde olmakla tanınan selefi ekolündendir. <em>el-İzae</em> kitabında şöyle der: Farklı rivayetlerle Mehdi hakkında gelen hadisler gerçekten çok fazladır ve mana açısından tevatür haddine ulaşmaktadır. Bu hadisleri sünen, mucem, müsned gibi İslam&#8217;ın divan kitabı niteliğindeki eserlerde görmekteyiz. Daha sonra kitabının bir yerinde şöyle der:</p>
<p>Mehdi&#8217;nin ahirzamanda çıkacağında hiçbir şüphe bulunmamaktadır; ancak hangi ayda ve hangi yılda çıkacağı belirlenmemiştir. Bu konuda mütevatir hadisler gelmiştir. Ümmetin cumhuru – selefinden halefine – bu hususta ittifak etmiştir. Bu konuya muhalif olanın muhalefetine itina edilmez. Daha sonra İbn Haldun&#8217;a ve onun muhalefetine işaret ederek onu reddetmiş, şöyle söylemiştir:</p>
<p>Birçok delilin kendisine delalet ettiği vâdedilmiş Fatımi Muntazar konusunda şüpheye düşmek anlamsızdır. Hatta bunu inkâr etmek tevatür haddine ulaşmış müstefiz ve meşhur naslara karşı büyük bir cürettir, küstahlıktır.<a href="#_ftn14" name="_ftnref14"><sup>[14]</sup></a></p>
<p>17- Abdulaziz b. Baz (ö: 1420), ömrünün sonuna kadar Suudi Arabistan Başmüftüsü olarak görev yapmıştır. O, Vahhabiyetin en büyük unsurlarından ve âlimlerindendi. O, tekfircilikle tanınmış bir şahsiyetti. Nitekim tekfir anlayışı, Vahhabiyetin Muhammed b. Abdulvahhab eliyle tesis edildiği ilk günden itibaren vazgeçilmez bir alışkanlığı ve genel stratejisi olmuştur. Onlarda Resulullah (s.a.a) Ehlibeyt&#8217;ine karşı en ufak bir temayül görülmemiştir. Aksine Ehlibeyt&#8217;in faziletlerini inkâr etmek ve onları küçük düşürebilmek için özel bir çaba içine girmişler, yapabildiklerini yapmışlardır. Emevileri savunmak adına da ne gerekiyorsa sonuna kadar yapmışlardır. Sanki onların Âl-i Ebu Süfyan&#8217;a olan inancı Âl-i Muhammed&#8217;e olan inançlarından daha fazladır! Nitekim inanç, ahlak ve amelindeki onca fesada rağmen Yezid b. Muaviye&#8217;yi savunmak için kitap yazmışlardır. Oysaki Yezid&#8217;in Hz. yaptığı zulüm ve cinayetler tarihin sayfalarını karartmıştır. Özellikle Resulullah&#8217;ın (s.a.a) torunu ve cennet gençlerinin efendisi, Peygamberimizin hoş kokulu reyhan çiçeği Hüseyin b. Ali&#8217;ye (a.s); onun evlatlarına, kardeşlerine ve yarenlerine karşı işlediği cinayetler apaçık şekilde ortadadır. Onlar Muhammed (s.a.a) ümmetinin en hayırlı insanlarıydı. Yezid, İmam Hüseyin&#8217;in (a.s) ailesini ve kızlarını esir etti. Oysaki onlar Peygamber&#8217;in (s.a.a) kızlarıydı. Onun Resulullah&#8217;ın (s.a.a) haremi olan Medine şehrinde Hirre vakası olarak tarihe geçen cinayetleri de bir utanç vesikasıdır. O, bu olayda Peygamber ashabından ve tabiinden birçok masum insanı öldürmüş, ordusundaki askerlere Medine kadınları ve kızlarının namuslarını helal/mubah kılmıştır. Onların yaptığı facia ve cinayetleri hatta şayet kâfirler bile işlememiş, bu çirkefliklerden hayâ etmişlerdir. Sonra Allah&#8217;ın beytini yıkmış ve Allah&#8217;ın haremine her türlü saygısızlığı yapmıştır… Vahhabiler bunca cinayetleri işlemiş olan birini temize çıkarmak için çaba sarf etmişlerdir. Oysaki küfür, bidat ve günahını izhar eden, sünneti öldüren, Allah&#8217;ın ayetlerini tahrif eden, Allah dostlarını ve onların evlatlarını öldüren, fey&#8217;i kendileri için sahiplenen, Müslümanların mallarını ve namuslarını yağmalayan; böylece Allah&#8217;ın, meleklerin ve Allah dostlarının lanetlerini üzerlerine alan Ümeyye oğullarının bu azgın canilerini temizlemek köpekleri ve domuzları temizlemekten daha zordur! Evet, Vahhabiyet, selefin fesat ve zulümlerini haklı gösterecek gerekçeler bulmak için özel bir çaba içine girmiş bir güruhtur. Sanki Vahhabilerin yanında zulüm ve cinayet iki kısma ayrılır: İyi olanı… Selefin yaptığı, özellikle de tabiin veya Resulullah&#8217;ı (s.a.a) görenlerin işlediği zulüm ve cinayet bu kabildendir. Çirkin olanı… Bunların dışında kalanların işlediği zulüm ve cinayetler bu kabildendir. Elbette bunun da istisnası var. Eğer bu zulüm ve cinayetleri onların muhaliflerine karşı işlemişlerse bu da iyi zulüm sayılır! Allah&#8217;a yemin olsun ki bu anlayış açıktan açığa İslam dininin tahrifidir. Allah bizi onların şerrinden korusun. Kısacası Resulullah (s.a.a) Ehlibeyt&#8217;i ile hiçbir ilgisi olmayan ve onlara en ufak bir sevgisi bulunmayan [zira ayete göre Yüce Allah bir kalpte birinin sevgisiyle düşmanının sevgisini bir araya getirmez<a href="#_ftn15" name="_ftnref15"><sup>[15]</sup></a>] Vahhabi ekolünün Başmüftüsü olan Bin Baz bile Mehdi konusunu, onun çıkışını, adaletini ve bu mesele hakkında gelmiş olan hadisleri itiraf etmiştir. Elbette Bin Baz ve onun emsali kimselerin bu itirafı Resulullah (s.a.a) Ehlibeyt&#8217;inden etkilendikleri ve mezheplerinin bir gereği olduğu için değildir. Aksine bu konuda gelmiş olan hadislerin kesret ve çokluğunun doğal sonucudur. Öyle ki artık bu mesele besbelli bedihi konulardan biri olmuştur. Dolayısıyla onu inkârın münkirine daha çok zararı vardır.</p>
<p>Abdulaziz b. Baz&#8217;dan Medine şehrinde yayımlanmış el-Camiet&#8217;ul-İslamiyye (İslam Üniversitesi) dergisinin 3. sayısında Ehlisünnet&#8217;in itikadını beyan ederken şöyle dediği nakledilmiştir:</p>
<p>Mehdi meselesi bilinen bir konudur. Onun hakkında müstefiz, hatta birbirini destekler nitelikte mütevatir hadisler vardır. Birçok ilim ehli kimse bu konudaki hadislerin mütevatir olduğunu ifade etmiştir. Bu konudaki hadisler mana cihetinden mütevatirdir; zira birçok kanaldan nakledilmiştir. Hadislerin mahreçleri, sahabeleri, ravileri ve lafızlarındaki çeşitlilik, açık bir gerçeğe delalet etmektedir. O da şudur: Vâdedilen şahıs konusu sabittir ve onun çıkacağı haktır…<a href="#_ftn16" name="_ftnref16"><sup>[16]</sup></a></p>
<p>18- Vahhabi âlimlerinden Şeyh Hemud b. Abdullah Et-Tuveyceri &#8220;el-İhticac bil Eser Ala Men Enkere&#8217;l-Mehdiyy&#8217;il-Muntezer&#8221; kitabında şöyle demiştir: Bu babda gelen hadisler üzerinde düşündüğümde benim için onların çoğunun sahih olduğu ortaya çıktı. Nitekim Ebu Davud, Tirmizi, el-Hattabi, Muhammed b. Hüseyin el-Ebri, Şeyhül İslam İbn Kayyim, Şevkani gibi ilim ve dirayetlerine güven duyulan âlimler de bu gerçeği beyan etmiştir.<a href="#_ftn17" name="_ftnref17"><sup>[17]</sup></a></p>
<p>19- Çağımızın büyük Vahhabi ulemasından olan Muhammed b. Nasiruddin Albani (ö:1420), &#8220;Silsilet&#8217;ul-Ahadis&#8217;is-Sahihe ve Şey&#8217;un Min Fıkhıha ve Fevaiduha&#8221; kitabında şöyle der: Bunların durumu, Hz. İsa&#8217;nın (a.s) ahir zamanda yeryüzüne ineceği inancını – ki hakkında mütevatir düzeyde sahih hadisler vardır –inkâr edenlerin durumuna benzemektedir… Sonra şöyle demiştir: Mehdi inancını inkâr edenlerin bunu da inkâr ettiklerine dair neredeyse bende kesin kanaat oluşacaktır. Hatta bazıları açık şekilde dillendirmeseler de sözlerinin arasından bu anlaşılmaktadır. Bana göre bu inkârcıların durumu, sırf Firavunlardan bazıları ilahlık iddiasında bulunduğu için Allah&#8217;ın ilahlığını inkâr edenlere benzemektedir. Acaba öğüt alan yok mu?!</p>
<p>Aynı şekilde &#8220;Et-Temeddun&#8217;ul-İslami&#8221; dergisinde (c.22, s.632-646) yayımlanan risalesinde şöyle demiştir: Mehdi meselesine gelince; şunun iyi bilinmesi gerekir ki onun çıkışı hakkında birçok sahih hadis vardır. Bunlardan büyük bir bölümünün senetleri de sahihtir. Kısaca sözün özü şudur: Mehdi&#8217;nin çıkışına inanmak, Resulullah&#8217;tan (s.a.a) mütevatir olarak gelmiş sabit bir akidedir. Ona iman etmek vaciptir; çünkü gaybi konulardandır ve gayba inanmak Yüce Allah&#8217;ın şu ayette buyurduğu gibi muttakilerin özelliklerindendir:</p>
<p>&#8220;Elif, Lâm, Mim. İşte o kitap (Kur&#8217;an); onda bir kuşku yoktur. O, takvalı olanlar için yol göstericidir. Onlar, gayba inanırlar…&#8221;<a href="#_ftn18" name="_ftnref18"><sup><strong>[18]</strong></sup></a></p>
<p>Bu konuyu ancak cahil veya kibirli/inatçı kimse inkâr eder.<a href="#_ftn19" name="_ftnref19"><sup>[19]</sup></a></p>
<p>Gördüğünüz gibi, tevatür naklinde bile tevatür vardır. Hadis alanında uzmanlaşmış olan bu âlimler, Yüce Peygamber&#8217;den (s.a.a) Mehdi&#8217;nin çıkışı ve onun Resulullah&#8217;ın Ehlibeyt&#8217;inden olacağı konusunda gelen hadislerin mütevatir olduğuna şahitlik etmektedirler. Şunu iyi bilmek gerekir ki mütevatir bir hadisin hücciyeti onun senedinin kuvvet ve sıhhatine bağlı değildir. Zira bu, ancak hücciyetin taabbudi olduğu yerde geçerlidir. Nitekim ahad haberlerinde<a href="#_ftn20" name="_ftnref20"><sup>[20]</sup></a> durum böyledir. Onlardaki hücciyet, ilim ve yakin getirdiği için değildir. Çünkü yakinin hücciyeti taabbudi değil, zatidir. Bir hadis mütevatir olduğunda artık onun senedine, râvilerinimn biyografisine, naklettikleri konuda uzmanlıklarının bulunması gibi şartlara bakılmaz. Mehdi ile ilgili hadisler Ehlisünnet nezdinde mütevatirdir; bunları ancak inatçı veya cahil ya da kalbinde hastalık olan biri eleştirebilir. Marifetle buluştuktan sonra sapkınlığa düşmekten, şeytanın vesveselerine kapılmaktan, lafazan yalancıların ilim hırsızlığından ve cahillerin tahrifinden kıyamete kadar Allah&#8217;a sığınırız.</p>
<p>Şimdi bu konuda İmamiye mezhebinin yalnız olmadığına dair güveninizi artırmak adına Ehlisünnet âlimlerinin naklettiği rivayetlerden bir kısmını getireceğiz. Mehdi ve onun ahir zamanda çıkacağı konusu tüm Müslümanlar nezdinde müsellemattan (yani kabulünde delile ihtiyacı bulunmayan konulardan) sayılmaktadır. Onu cahil ve dünyevi bir maksadı olan kimseden başkası inkâr etmemiştir. Bazı kimseler Ehlibeyt&#8217;in fazilet ve menkıbelerinden hiçbir şeyin yayılmasına tahammül edemez; zira Ehlibeyt&#8217;in devleti onlar için hüsran ve şeytani devletlerinin yıkımı anlamına gelir. İşte bu tür kimseler ancak böylesine açık bir hakikati inkâr eder. Allah bizi böyle bir durumdan korusun ve bizi kendi yoluna hidayet etsin.</p>
<h2>Ehlisünnet Kitaplarında Mehdi Hakkındaki Rivayetlerden Bir Demet</h2>
<p>Hadisin mütevatir oluşu, kesin ilim ve yakinin yollarından sayılmıştır. Dolayısıyla mütevatir bir hadisin hücciyeti zatidir, taabbudi<a href="#_ftn21" name="_ftnref21"><sup>[21]</sup></a> değildir. Onun içeriğinin kabulü, râvisinin adil ve güvenilir olması koşuluna da bağlı değildir. Çünkü ona olan itimat, yakin ve kesin bilgi sağladığı içindir. Şu halde tevatürdeki yol, örfen ve vicdanen ilme ulaşma yollarındandır. Tevatür vuku bulduğunda hadisin mazmunu sabit olur. Hatta tevatürün oluşumunda katkısı olan yollardan bir kısmı zayıf olsa bile ona itina edilmez, dikkate alınmaz. Hatta bir kısmı tek kişi tarafından nakledilen ahad haberlerinden olsa dahi bunun tevatüre bir zararı olmaz. Lakin diğer hadisler ona eklendiğinde tevatür oluşturur ve onu şekillendirirse bunun sonucu ilim ve kesin kanaat ortaya çıkar. Şu da bir gerçektir ki İmam Mehdi (a.s) hakkındaki hadisler Müslümanlar arasında tevatürün de üstündedir. Çünkü tevatürün ölçütü belli bir sayı değildir. Bilakis tevatürün kıstası, muhatabın haberin içeriğine yakin etmesini sağlayacak düzeyde tekrarlanmış olmasıdır. Bu da çoğunlukla bir haberin farklı kanal ve râvilerle onun üzerinde bir sayıda tekrarlanmış olmasıyla gerçekleşir. Hatta daha az sayı ile de gerçekleşebilir. Hal böyle iken Peygamber&#8217;in (s.a.a) ashabından Ehlisünnet kanalıyla bize yirmi beşten fazla kişi tarafından nakledilmiş bir rivayet nasıl mütevatir olmaz?! Onlar yüzden fazla hadiste bu gerçeği rivayet etmiştir. Bu rivayetlerin çoğu da senet açısından sahih veya hasendir. Nitekim Ehlisünnet ulemasından bu işin uzmanı olanların konuyla ilgili sözlerini daha önce aktardık. Mehdi ile ilgili hadislerin Ehlisünnet kanalından gelen râvileri şunlardır:</p>
<p>1-  Ali b. Ebutalib 12&#8217;den fazla rivayet</p>
<p>2- Ebu Said Hudri 20&#8217;den fazla rivayet</p>
<p>3- Cabir b. Abdullah Ensari 4 rivayet</p>
<p>4- Abdullah b. Abbas 7 rivayet</p>
<p>5- Abdullah b. Ömer 6 rivayet</p>
<p>6- Ebu Hureyre Ed-Devsi 13 rivayet</p>
<p>7- Abdullah b. Mesud 6 rivayet</p>
<p>8- Huzeyfe b. Yeman 7 rivayet</p>
<p>9- Ümm&#8217;ül-Müminin Ümmü Seleme 4 rivayet</p>
<p>10- Enes b. Malik 2 rivayet</p>
<p>11- Abdurrahman b. Avf 1 rivayet</p>
<p>12- İmam Hüseyin b. Ali (a.s) 2 rivayet</p>
<p>13- Karra el-Muzeni 1 rivayet</p>
<p>14- Ebu Umame el-Bahili 3 rivayet</p>
<p>15- Ebu Eyyub el-Ensari 1 rivayet</p>
<p>16- Hilal b. Nafi 1 rivayet</p>
<p>17- Temim Ed-Dari 1 rivayet</p>
<p>18- Resulullah&#8217;ın (s.a.a) azat ettiği köle olan Sevban b. Becded 1 rivayet</p>
<p>19- Avf b. Malik 1 rivayet</p>
<p>20- Peygamber&#8217;in (s.a.a) en son vefat eden kıymetli sahabesi olan Ebu Tufeyl Amir b. Vasile el-Kenani (ö: 107 Hicri) 1 rivayet</p>
<p>21- el-Haris b. el-Cüz Ez-Zubeydi 1 rivayet</p>
<p>22- İbn Ubey Beyyi 1 rivayet</p>
<p>23- İbn Ertat 1 rivayet</p>
<p>24- Esma binti Yezid el-Ensariyye&#8217;nin azat ettiği köle olan Şehr b. Huşeb Et-Tabii 1 rivayet</p>
<p>25- Ümm&#8217;ül-Müminin Ayşe binti Ebubekir 1 rivayet</p>
<p>26- Muaviye b. Ebu Süfyan 1 rivayet</p>
<p>27- Ümm&#8217;ül-Müminin Ümmü Habibe 1 rivayet</p>
<p>Bu erkek ve kadın sahabilerin Ehlisünnet kanallarından Mehdi hakkında rivayet ettiği hadisler, gördüğünüz gibi tevatürün üstündedir. Daha önce de belirttiğimiz gibi tevatürün hüccet oluşu, râvinin güvenilirliğine veya adaletine bağlı değildir. Çünkü onun hüccet oluşu taabbuddan kaynaklanmamıştır. Bilakis onun itibarı vicdani olup verilen habere dair kesin bilgi ve kanaate dayanır. Bunlara ilave olarak Ehlibeyt kanalıyla gelmiş olan mütevatir hadisler ve gerçekleşen görüş ittifakı da eklendiğinde meselenin Peygamberimizden (s.a.a) sâdır olduğunda en ufak bir kuşkuya mahal kalmamaktadır. Ayrıca Kur&#8217;an&#8217;ı Kerim&#8217;de Mehdi konusuna yorumlanmış olan apaçık ayetler mevcut iken buna ancak kibrine yenik düşmüş cahil kimse muhalefet eder, onu inkâra kalkışır. Bu tür insanların cehaletine de itina edilmemelidir. Aksine bizim mihenk taşımız ayetler ve rivayetler olmalıdır. Şimdi bu rivayetlerden az bir bölümünü istifadenize sunacağız.</p>
<h2>Onun Yeryüzünü Adaletle Dolduracağına Delalet Eden Rivayetler</h2>
<p>Bu alanda gelen rivayetler oldukça fazladır. Bunlardan biri Ebu Said el-Hudri&#8217;den muhtelif senetlerle rivayet edilmiş olan hadistir. Konuya girmeden önce bir noktayı hatırlatmakta yarar vardır. O da şudur: Bir konuda bir kişiden gelmiş olan rivayet, ancak bir senetle ve bir mazmunda nakledilmişse haberi vahid<a href="#_ftn22" name="_ftnref22"><sup>[22]</sup></a> sayılır. Dolayısıyla bizim Ebu Said&#8217;den nakledeceğimiz rivayetlerin senetleri ve mazmunları birbirinden farklıdır. Bu yüzden sırf bir kişiden nakledilmiş diye onu eleştirmeye ve haberi vahid saymaya çalışanların sözüne kulak verilmemelidir.</p>
<p><strong>Ebu Said Hudri&#8217;den Rivayet Edilen Hadisler</strong>:</p>
<p>Hâkim, kendi isnadıyla Ebu Said Hudri&#8217;den Resulullah&#8217;ın (s.a.a) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:</p>
<p>&#8220;Yeryüzü zulüm ve haksızlıkla dolacak; sonra benim itretimden/soyumdan bir kişi yeryüzüne yedi yıl veya dokuz yıl hükümdar olup yeryüzünü adalet ve hakkaniyetle dolduracaktır.&#8221;<a href="#_ftn23" name="_ftnref23"><sup>[23]</sup></a></p>
<p>Ahmed b. Hanbel, Müsned&#8217;inde kendi isnadıyla Ebu Said Hudri&#8217;den şöyle rivayet etmiştir:</p>
<p>Resulullah (s.a.a) buyurdu: &#8220;Ehlibeyt&#8217;imden açık yüzlü ve kemerli burnu olan bir kişi hükümdar olup daha önce zulümle dolmuş olan yeryüzünü adaletle doldurmadıkça kıyamet kopmayacaktır. O, yedi yıl hükümet edecektir.&#8221;<a href="#_ftn24" name="_ftnref24"><sup>[24]</sup></a></p>
<p>Ebu Davud, Sünen&#8217;inde kendi isnadıyla Ebu Said Hudri&#8217;den Resulullah&#8217;ın (s.a.a) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:</p>
<p>&#8220;Mehdi bendendir; açık alınlı ve burnu kemerlidir. Zulüm ve haksızlıkla dolmuş olan yeryüzünü adalet ve hakkaniyetle dolduracaktır. O, yedi yıl hükümranlık edecektir.&#8221;<a href="#_ftn25" name="_ftnref25"><sup>[25]</sup></a></p>
<p>Ahmed b. Hanbel, Müsnedinde kendi isnadıyla Ebu Said Hudri&#8217;den şöyle rivayet etmiştir:</p>
<p>Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: &#8220;Yeryüzü zulüm ve haksızlıkla dolmadıkça kıyamet kopmayacaktır. Buyurdu: Sonra benim itretimden veya Ehlibeyt&#8217;imden bir kişi çıkacak, yeryüzünü – haksızlık ve zulümle dolduğu gibi – adalet ve hakkaniyetle dolduracaktır.&#8221;</p>
<p>Ahmed b. Hanbel, yine Müsned&#8217;inde kendi isnadıyla Ebu Said&#8217;den şöyle rivayet etmiştir:</p>
<p>Resulullah (s.a.a) buyurdu: &#8220;Sizlere Mehdi&#8217;yi müjdeliyorum. Halkın ihtilaf ve çekişme zamanında ümmetime gönderilecek ve yeryüzü zulüm ve haksızlıkla dolduğu gibi, onu adalet ve eşitlikle dolduracaktır. Gökte ve yerde olanlar ondan razı olacaklar ve o, malları sahih olarak taksim edecektir.&#8221; Adamın birisi: &#8220;Sahih olarak nasıl taksim edecek?&#8221; diye sordu. Buyurdu ki: &#8220;Halkın arasında eşit olarak (dağıtacak).&#8221; Sonra buyurdu ki: &#8220;O zamanda Allah, Muhammed ümmetinin kalbini zenginlikle dolduracaktır ve onun adaleti onların hepsini kapsayacaktır. Hatta bir tellal; &#8220;mala ihtiyacı olan var mıdır?&#8221; diye seslenecek, bir kişiden başka hiç kimse ayağa kalkmayacaktır. Bunun üzerine ona; git hazinedara Mehdi bana mal vermeni emrediyor de. Bunun üzerine hazinedar ona; seç diyecek, adam onu kendi evine getirip açınca pişman olup ben Muhammed&#8217;in ümmetinin en ihtiraslısı mı oldum, yoksa onlara yeterli olan bana kifayet etmedi mi diyecek. Sonra şöyle buyurdu: &#8220;Bunun üzerine o malı geri getirecek, ancak ondan geri alınmayacak ve biz verdiğimiz bir şeyi geri almayız denilecektir.&#8221; Böylece yedi veya dokuz sene devam edecektir, ondan sonra yaşantının bir hayrı yoktur.&#8221;<a href="#_ftn26" name="_ftnref26"><sup>[26]</sup></a></p>
<p>Ali b. Ebubekir Heytemi, Mecme&#8217;uz-Zevaid kitabında kendi isnadıyla Ebu Said Hudri&#8217;den şöyle rivayet etmiştir:<a href="#_ftn27" name="_ftnref27"><sup>[27]</sup></a></p>
<p>Resulullah&#8217;tan (s.a.a) duydum, şöyle buyuruyordu: &#8220;Ümmetimden benim sünnetimle konuşan bir kişi çıkacak; Allah onun için gökten yağmur indirecek, yerden bereketlerini yeşertecek. Yeryüzü zulüm ve haksızlıkla dolduğu gibi onun sayesinde adalet ve eşitlikle dolacak. O, yedi yıl bu ümmeti yönetecek ve Beytül Mukaddes&#8217;e inecek.&#8221;<a href="#_ftn28" name="_ftnref28"><sup>[28]</sup></a></p>
<p>Ebu Naim Hafız Ahmed İsfahani, el-Erbain isimli kitabında Mehdi hakkında bir hadisi kendi isnadıyla Ebu Said Hudri&#8217;den şöyle rivayet etmiştir:</p>
<p>Resulullah (s.a.a) buyurdu: &#8220;Ehlibeyt&#8217;imden bir kişi yeryüzüne hükümran olup daha önce zulümle dolmuş olan yeryüzünü adaletle doldurmadıkça kıyamet kopmayacaktır. O, yedi yıl hâkimiyet edecektir.&#8221;</p>
<p>Yine kendi isnadıyla Ebu Said&#8217;den şöyle rivayet etmiştir:</p>
<p>Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: &#8220;Yeryüzü zulüm ve haksızlıkla dolacaktır. Sonra Ehlibeyt&#8217;imden bir kişi çıkacak; yeryüzünü, zulüm ve haksızlıkla dolduğu gibi adalet ve eşitlikle dolduracaktır.&#8221;<a href="#_ftn29" name="_ftnref29"><sup>[29]</sup></a></p>
<p>Ali b. Ebubekir Heytemi, Mecme&#8217;uz-Zevaid&#8217;de kendi isnadıyla Ebu Said Hudri&#8217;den şöyle rivayet etmiştir:</p>
<p>Resulullah (s.a.a) buyurdu: &#8220;Ümmetime Ehlibeyt&#8217;imden olan bir kişi emir olacak; yeryüzüne daha önce zulüm yayıldığı gibi adaleti yayacak ve yedi yıl hâkimiyet edecek. Hadisin râvilerinden biri olan Adiy şöyle der: Bu hadisi Amir el-Ahvel&#8217;e zikrettiğimde &#8220;Ben bunu (daha önce) Eb&#8217;us-Sah&#8217;tan duymuştum&#8221; dedi.<a href="#_ftn30" name="_ftnref30"><sup>[30]</sup></a></p>
<p>Şemsuddin Zehebi, <em>Tezkiret&#8217;ul-Huffaz</em>&#8216;da kendi isnadıyla Ebu Said Hudri&#8217;den şöyle rivayet etmiştir:</p>
<p>&#8220;Resulullah (s.a.a) bu ümmete ulaşacak bir beladan/imtihandan söz etti. Öyle ki kişi, zulümden kaçıp sığınacağı bir sığınak bulamayacaktır. İşte o zaman Allah, benim itretim ve Ehlibeyt&#8217;imden olan bir kişiyi gönderecektir. O, yeryüzünü zulüm ve haksızlıkla dolduğu gibi adalet ve eşitlikle dolduracaktır; göğün ve yerin sâkinleri ondan razı olacaktır. Gökyüzü damlalarından hiçbir şeyi esirgemeksizin bol miktarda yağmuru dökecektir. Yer, bitkilerinden hiçbir şeyi esirgemeksizin çıkaracaktır. Öyle ki diriler de ölüler de; yedi veya sekiz ya da dokuz yıl sürecek olan o zamanda yaşamak isterler.&#8221;<a href="#_ftn31" name="_ftnref31"><sup>[31]</sup></a></p>
<p>Suyuti, <em>el-Havi Lil-Fetava</em> kitabında kendi isnadıyla Ebu Said Hudri&#8217;den (r.a) şu rivayeti nakletmiştir:</p>
<p>Peygamber (s.a.a) buyurdu: &#8220;Bal arılarının kendi arıbeylerinin etrafına toplanması gibi ümmeti de Mehdi&#8217;nin yanında toplanır. Daha önce zulümle dolan dünyayı adaletle doldurur. Böylece insanlar ilk halleri (tertemiz fıtratları) üzerine olurlar. Uykuda olan kimseyi dahi uyandırmaz ve bir damla kan bile akıtmaz.&#8221;<a href="#_ftn32" name="_ftnref32"><sup>[32]</sup></a></p>
<p><em>Süneni Tirmizi</em> olarak bilinen <em>el-Câmi&#8217;u&#8217;s-Sahih</em> kitabının sahibi Tirmizi, kendi isnadıyla Ebu Said Hudri&#8217;den (r.a) şöyle rivayet etmiştir:</p>
<p>&#8220;Peygamberimizden sonra bir hadise baş göstermesinden korktuk ve Resulullah&#8217;a (s.a.a) sorduk, buyurdu ki: Ümmetimde Mehdi vardır; çıkacak ve beş veya yedi veya dokuz – şüphe eden, ravilerden Zeydi&#8217;dir –  yaşayacaktır.&#8221; Ebu Said diyor ki: &#8220;Bu müddet nedir?&#8221; diye sorduk ve Allah Resulü; &#8220;senedir!&#8221; buyurdu ve şöyle devam etti: &#8220;İnsan ona gelecek ve &#8220;ey Mehdi! Bana da ver, bana da ver!&#8221; diyecek; Mehdi de onun esvabını taşıyabildiği kadar dolduracaktır.&#8221; Ebu İsa, &#8220;bu hadis hasendir&#8221; demiş ve veçhini belirtmeksizin Ebu Said vasıtasıyla Peygamber&#8217;den rivayet etmiştir.<a href="#_ftn33" name="_ftnref33"><sup>[33]</sup></a></p>
<p><strong>Cabir b. Abdullah Ensari&#8217;den Rivayet Edilen Hadis</strong>:</p>
<p>İbrahim b. Muhammed Himvini, kendi isnadıyla <em>Feraid&#8217;us-Simtayn</em>&#8216;de Cabir b. Abdullah Ensari&#8217;den (r.a) şu rivayeti getirmiştir:</p>
<p>Cabir diyor: Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: &#8220;Mehdi benim evlatlarımdandır; ismi benim ismim, künyesi benim künyemdir. O, yaratılış ve ahlak bakımından insanların bana en çok benzeyenidir. Onun için ümmetlerin sapacağı bir gaybet ve şaşkınlık/tereddüt (dönemi) olacak. Sonra gecenin karanlığını delen parlak bir yıldız gibi gelecek. Yeryüzünü zulüm ve haksızlıkla dolduğu gibi adalet ve eşitlikle dolduracaktır.&#8221;<a href="#_ftn34" name="_ftnref34"><sup>[34]</sup></a></p>
<p><strong>İbn Abbas&#8217;tan (r.a) Rivayet Edilen Hadis</strong>:</p>
<p>Himvini Cuveyni, kendi isnadıyla <em>Feraid&#8217;us-Simtayn&#8217;</em>de Said b. Cübeyr vasıtasıyla İbn Abbas&#8217;tan şu rivayeti nakletmiştir: Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu:</p>
<p>&#8220;Ali b. Ebutalib, ümmetimin imamı ve benden sonra onlar üzerindeki halifemdir. Yeryüzünü zulüm ve haksızlıkla dolduktan sonra adalet ve eşitlikle dolduracak olan beklenen Kâim onun evlatlarındandır. Beni hak üzere müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderene yemin olsun ki gaybeti zamanında onun imametine inançta sağlam duranlar kibrit-i ahmerden<a href="#_ftn35" name="_ftnref35"><sup>[35]</sup></a> daha azizdir. Bunun üzerine Cabir b. Abdullah Ensari ayağa kalkarak şöyle dedi: Ey Allah&#8217;ın Resulü! Senin evlatlarından olan Kâim için gaybet mi var? Resulullah (s.a.a) buyurdu: Rabbime yemin olsun ki evet; Allah inananları imtihan edecek ve kâfirlerin kökünü kazıyacak. Ey Cabir! Bu, Allah&#8217;ın emrinden bir emir ve Allah&#8217;ın sırrından bir sırdır; bilgisi kullarına kapatılmıştır. Sakın Allah&#8217;ın emrinde şekke düşme ki bu, küfürdür.&#8221;<a href="#_ftn36" name="_ftnref36"><sup>[36]</sup></a></p>
<p>İbn Esir olarak tanınan Ebul Hasan Ali b. Ebul Kerem, <em>Usd&#8217;ul-Gabe</em> kitabında kendi isnadıyla Kays b. Cabir&#8217;den, o da babası ve dedesi vasıtasıyla Resulullah&#8217;tan (s.a.a) şu hadisi nakletmiştir:</p>
<p>Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: &#8220;Benden sonra halifeler olacak. Halifelerden sonra emirler olacak ve emirlerden sonra zorba hükümdarlar olacak. Sonra Ehlibeyt&#8217;imden bir kişi çıkacak, yeryüzünü zulümle dolmuş olduğu gibi adaletle dolduracaktır.&#8221;<a href="#_ftn37" name="_ftnref37"><sup>[37]</sup></a></p>
<p>İbn Hacer Mekki Heytemi, Sevaik&#8217;inde Ruyani&#8217;den, Taberani&#8217;den diğerlerinden kendi isnatlarıyla Resulullah&#8217;ın (s.a.a) şöyle buyurduğunu nakletmiştir:</p>
<p>&#8220;Mehdi, benim evlatlarımdandır; yüzü inci gibi parlayan bir yıldıza benzer. Rengi Arapların rengindedir, cismi İsrailoğullarının cismine benzer. Yeryüzünü zulümle dolmuş olduğu gibi adaletle dolduracaktır. Gök ehli, yer ehli ve hatta gökteki kuş bile onun hilafetine razı olacaktır. Yirmi yıl hükümet edecektir.&#8221;<a href="#_ftn38" name="_ftnref38"><sup>[38]</sup></a></p>
<p><strong>Abdullah b. Ömer&#8217;den Rivayet Edilmiş Hadisler</strong>:</p>
<p>Sibt b. Cevzi, <em>Tezkiret&#8217;ul Havas</em> kitabında kendi isnadıyla Abdullah b. Ömer&#8217;in Resulullah&#8217;tan (s.a.a) rivayet ettiği şu hadisi getirmiştir:</p>
<p>&#8220;Ahir zamanda benim evlatlarımdan ismi benim ismim ve künyesi benim künyem gibi olan biri çıkacak, yeryüzünü zulümle dolduğu gibi adaletle dolduracaktır. İşte o, Mehdi&#8217;dir. Sibt b. Cevzi diyor ki: Bu meşhur bir hadistir; Ebu Davud ve Zühri, bu manada bir hadisi Ali&#8217;den (a.s) rivayet etmiştir.&#8221;<a href="#_ftn39" name="_ftnref39"><sup>[39]</sup></a></p>
<p>Süleyman b. Ahmed Tabarani, el-Evsat kitabında İbn Ömer&#8217;den şu rivayeti getirmiştir:</p>
<p>Peygamber (s.a.a), Ali&#8217;nin (a.s) elinden tutup şöyle buyurdu: &#8220;Gelecekte bunun sülbünden bir genç çıkacak, yeryüzünü adalet ve eşitlikle dolduracak. Onu gördüğünüzde Temimli gence bakın. O doğu tarafından gelecek ve Mehdi&#8217;nin bayraktarı olacaktır.&#8221;<a href="#_ftn40" name="_ftnref40"><sup>[40]</sup></a></p>
<p><strong>Karra el-Muzeni&#8217;den Rivayet Edilen Hadis</strong>:</p>
<p>Bezzaz kanalıyla Tabarani&#8217;den Karra el-Muzeni&#8217;nin Resulullah&#8217;tan rivayet ettiği şu hadis gelmiştir:</p>
<p>&#8220;Yeryüzü muhakkak ki zulüm ve haksızlıkla dolacaktır; zulüm ve haksızlıkla dolduğunda ise Allah, benden olan bir kişiyi gönderecektir: İsmi benim ismim ve babasının ismi de babamın ismi olan o kişi, yeryüzünü zulüm ve haksızlıkla dolduğu gibi adalet ve eşitlikle dolduracaktır. O zaman gök damlalarından ve yer bitkilerinden hiçbir şeyi esirgemeyecek. O, aranızda yedi veya sekiz, çok çok olursa dokuz vakit kalacak.&#8221;<a href="#_ftn41" name="_ftnref41"><sup>[41]</sup></a></p>
<p><strong>Ehlisünnet Kanalıyla İmam Ali&#8217;den (a.s) Rivayet Edilen Hadisler</strong>:</p>
<p>Secistani, Süneninde kendi isnadıyla Ali&#8217;nin (a.s), Peygamber&#8217;den (s.a.a) rivayet ettiği şu hadisi getirmiştir:</p>
<p>&#8220;Dünyanın sonuna bir gün kalmış olsa dahi, Allah benim Ehlibeyt&#8217;imden bir kişiyi gönderecektir; o yeryüzünü zulümle dolduğu gibi adaletle dolduracaktır.&#8221;<a href="#_ftn42" name="_ftnref42"><sup>[42]</sup></a></p>
<p>Hanefi Kunduzi, <em>Yenabiul Mevedde</em> kitabında Ali kerremelah vechehden şu rivayeti getirmiştir:</p>
<p>&#8220;Ali (a.s) dedi ki: Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: Ümmetimden ve Hüseyin&#8217;in (a.s) evlatlarından, yeryüzünü zulümle dolduğu gibi adaletle dolduracak bir kişi kıyam etmeden dünya sona ermeyecektir.&#8221;<a href="#_ftn43" name="_ftnref43"><sup>[43]</sup></a></p>
<p>Himvini, kendi isnadıyla Muhammed b. Ali el-Bakır&#8217;dan (a.s), babasından, dedesinden ve Ali b. Ebutalib&#8217;den (a.s) şu rivayeti nakletmiştir:</p>
<p>Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: &#8220;Mehdi benim evlatlarımdandır. Onun için ümmetlerin sapacağı bir gaybet ve şaşkınlık/tereddüt (dönemi) olacak. O, peygamberlerin birikimiyle gelecek; yeryüzünü zulüm ve haksızlıkla dolduğu gibi adalet ve eşitlikle dolduracaktır.&#8221;<a href="#_ftn44" name="_ftnref44"><sup>[44]</sup></a></p>
<p>Ebu Davud, Süneninde kendi isnadıyla Ali b. Ebutalib&#8217;den (a.s) şu rivayeti getirmiştir:</p>
<p>Ali (a.s), oğlu Hasan&#8217;a (a.s) bakarak şöyle dedi: &#8220;Benim bu oğlum seyyiddir; nitekim Peygamber (s.a.a) ona bu ismi vermiştir. Yakında onun sülbünden ismi Peygamberinizin ismi olan, ahlak yönünden ona benzeyen ama yaratılış yönünden ona benzemeyen bir kişi çıkacak. Daha sonra onun yeryüzünü adaletle dolduracağını anlattı.&#8221;<a href="#_ftn45" name="_ftnref45"><sup>[45]</sup></a></p>
<p>Şeyh Süleyman el-Hanefi, <em>Yenabiul Mevedde</em> kitabında kendi isnadıyla Ali kerremellah vechehden şu rivayeti nakletmiştir:</p>
<p>Ali (a.s) dedi: Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: &#8220;Hüseyin&#8217;in (a.s) evlatlarından bir kişi ümmetimle kıyam ederek, yeryüzünü zulümle dolduğu gibi adaletle doldurmadıkça dünya sona ermeyecektir.&#8221;<a href="#_ftn46" name="_ftnref46"><sup>[46]</sup></a></p>
<p><strong>Ebu Hureyre&#8217;den Rivayet Edilen Hadisler</strong>:</p>
<p>Mir Seyyid Ali el-Hemedani Eş-Şafii, merfu olarak Ebu Hureyre&#8217;den şu rivayeti getirmiştir:</p>
<p>Ebu Hureyre diyor: Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: &#8220;Dünyadan tek bir gün kalsa bile Allah o günü uzatacak; ta ki adı adıma, babasının adı babamın adına uygun Ehlibeyt&#8217;imden bir kişiyi gönderecek; yeryüzünü zulüm ve haksızlıkla dolduğu gibi adalet ve eşitlikle dolduracaktır.&#8221;<a href="#_ftn47" name="_ftnref47"><sup>[47]</sup></a></p>
<p>Heytemi, <em>Mecme&#8217;uz-Zevaid</em> kitabında kendi isnadıyla Ebu Hureyre&#8217;den şu rivayeti nakletmiştir:</p>
<p>Resulullah&#8217;a (s.a.a) Mehdi&#8217;den söz edildiğinde şöyle buyurdu: &#8220;Eğer kısaltırsa yedi, yoksa sekiz o da olmazsa dokuzdur. Yeryüzünü zulüm ve haksızlıkla dolduğu gibi adalet ve eşitlikle dolduracaktır.&#8221;<a href="#_ftn48" name="_ftnref48"><sup>[48]</sup></a></p>
<p><strong>Abdurrahman b. Avf&#8217;dan Rivayet Edilen Hadis</strong>:</p>
<p>Muhammed b. Yusuf Genci Eş-Şafii, <em>el-Beyan</em> kitabında kendi isnadıyla Abdurrahman b. Avf&#8217;tan şu rivayeti nakletmiştir:</p>
<p>Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: &#8220;Allah benim itretimden/soyumdan ön dişleri seyrek ve alnı açık bir kişiyi kesin olarak gönderecektir. O, yeryüzünü adaletle dolduracak ve malları bereketlendirecek.&#8221;<a href="#_ftn49" name="_ftnref49"><sup>[49]</sup></a></p>
<p><strong>Abdullah b. Mesud&#8217;dan Rivayet Edilen Hadisler</strong>:</p>
<p>Tirmizi, Sahihinde kendi isnadıyla Zer b. Hubeyş vasıtasıyla Abdullah b. Mesud&#8217;dan şu rivayeti nakletmiştir:</p>
<p>&#8220;Ehlibeyt&#8217;imden ismi benim ismime uyan bir kişi Arab&#8217;ın mâliki/hâkimi olmadıkça dünya sona ermeyecektir. Ebu İsa daha sonra bu babda Ali&#8217;den, Ebu Said&#8217;den, Ümmü Seleme&#8217;den ve Ebu Hureyre&#8217;den de rivayet olduğunu hatırlatarak &#8220;bu hadis hasen ve sahihtir&#8221; dedi.<a href="#_ftn50" name="_ftnref50"><sup>[50]</sup></a></p>
<p>Tirmizi, İbn Mesud&#8217;dan bir başka hadis daha nakletmiştir. O rivayet şöyledir:</p>
<p>İbn Mesud diyor: Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: &#8220;Ehlibeyt&#8217;imden ismi benim ismime uyan bir kişi gelecek. Asım şöyle der: Ebu Salih&#8217;in, Ehu Hureyre&#8217;den naklettiğine göre Peygamber şöyle buyurdu: Eğer dünyadan sadece bir gün kalmış olsa bile Allah, bu kişi gelinceye kadar o günü uzatacaktır…&#8221;<a href="#_ftn51" name="_ftnref51"><sup>[51]</sup></a></p>
<p>Tirmizi, kendi isnadıyla Zer b. Hubeyş vasıtasıyla Abdullah b. Mesud&#8217;un şöyle dediğini nakletmiştir:</p>
<p>Resulullah (s.a.a) buyurdu: &#8220;Ümmetimden ismi benim ismime ve babasının ismi babamın ismine uyan bir kişi çıkmadıkça dünyanın sonu gelmeyecektir. O, zulüm ve haksızlıkla dolmuş olan yeryüzünü adalet ve eşitlikle dolduracaktır.&#8221;<a href="#_ftn52" name="_ftnref52"><sup>[52]</sup></a></p>
<p>Daha sonra usta araştırmacı Şeyh Ebutalib et-Teclil et-Tebrizi (r.a), bu hadisin isnatlarına ilişkin Ebu Naim İsfahani&#8217;nin &#8220;Menakibi Mehdi&#8221; isimli kitabından şunları nakletmiştir:</p>
<p>Hafız Ebu Naim, Menakibi Mehdi kitabında bu hadisin kanallarını büyük bir topluluktan toplamıştır. Onların hepsi Asım b. Ebu Necud&#8217;dan, Zer b. Hubeyş&#8217;ten, Abdullah b. Mesud&#8217;dan ve Peygamberden (s.a.a) nakletmişlerdir. Süfyan b. Uyeyne onlardandır. Daha önce kaynaklarını zikrettiğimiz gibi hadisin ondan olan kanalları muhteliftir. Katar b. Halife de onlardandır ve onun kanalları da muhteliftir. Onlardan biri de Ameş&#8217;tir. Onun kanalları da çeşitlidir. Ebu İshak Süleyman b. Firuz Eş-Şeybani de farklı kanallarla bu rivayeti getirmiştir. Hafs b. Ömer b. Ömer ve Sufyan Sevri de farklı kanalları onlardandır. Şu&#8217;be de muhtelif kanalları olanlardandır. Vasit b. Haris de onlardandır. Ebu Şeybe Yezib b. Muaviye de onlardandır ve onun bu rivayette iki kanalı vardır. Süleyman b. Kurem&#8217;in de kanalları müteaddittir. Cafer Ahmer, Kays b. Rabi, Süleyman b. Kurem ve torunları, hepsi tek müsnette yer almıştır. Selam Ebu Munzir de onlardandır. Onlardan biri de Ebu Şahab Muhammed b. İbrahim el-Kettani&#8217;dir; onun kanalları da muhteliftir. Muhtelif kanallarıyla Ömer b. Ubeyd Et-Tanafusi de onlardandır. Ebubekir b. Ayyaş da müteaddit kanallarıyla onlardan biridir. Ebu Cehaf Davud b. Avf da muhtelif kanallarla bu hadisi zikredenlerdendir. Osman b. Şebreme çeşitli kanallarla bu hadisi rivayet etmiştir. Abdulmelik b. Uyeyne de onlardandır. Muhammed b. Ayyaş da hadisi Amr Amiri vasıtasıyla çeşitli kanallardan rivayet etmiş ve bir senet getirerek onda şöyle demiştir: &#8220;Haddesena Ebu Ğassan Haddesena Kays&#8221;, ancak onların nispetini belirtmemiştir. Onlardan biri de Ömer b. Kays Mellai&#8217;dir. Ammar b. Zureyk, Abdullah b. Hukeym b. Hubeyr Esedi, Ömer b. Abdullah b. Bişr, Ebul Ahvas, Yusuf b. Yunus, Ğalib b. Osman, Hamza b. Zeyyat, Şeyban ve Hekem b. Hişam muhtelif kanallarla bu hadisi rivayet edenlerdendir. Zer b. Hubeyş&#8217;ten bu hadisi Asım dışında biri daha rivayet etmiştir. O da Amr b. Murre&#8217;dir. Bunların hepsinin rivayet ettiği hadiste &#8220;ismi benim ismimdir&#8221; ifadesi yer almıştır. Sadece Ubeydullah b. Musa&#8217;nın Zaide vasıtasıyla Asım&#8217;dan rivayet ettiği hadiste buna ilave olarak Peygamber&#8217;in (s.a.a) &#8220;babasının ismi babamın ismidir&#8221; buyurduğu nakledilmiştir. Elbette akıl sahibi nezdinde bu ilavenin hiçbir itibarı yoktur; hele ki bu imamların onun aksi yönünde ittifakı varken sırf bu ifadeden dolayı kuşkuya kapılmamalıdır. Allah daha iyi bilendir.<a href="#_ftn53" name="_ftnref53"><sup>[53]</sup></a></p>
<p>Alkame, İbn Mesud&#8217;dan şu rivayeti nakletmiştir:</p>
<p>&#8220;Biz Resulullah&#8217;ın huzurundayken Haşimoğullarından bir grup genç geldi. Peygamber onları görünce gözleri doldu ve yüzünün rengi değişti. Ben; &#8220;Şu ana kadar yüzünüzde bizi rahatsız edecek bir şey görmüyorduk (şimdi ne oldu da gözleriniz doldu?)&#8221; diye merakımı ifade edince Hazret şöyle buyurdu: Biz Ehlibeyt&#8217;iz; Allah bizim için ahireti dünyaya seçmiştir. Benim Ehlibeyt&#8217;im benden sonra bela, sürgün ve horlanıp kovulma ile karşılaşacaktır. Ta ki doğu tarafından siyah sancakları olan bir kavim gelecektir. Onlar hak isteyecekler ama kendilerine verilmeyecek. Bunun üzerine savaşıp zafer kazandıklarında istedikleri şey kendilerine verilecek. Fakat onlar bunu kabul etmeyecek. Ta ki onu, benim Ehlibeyt&#8217;imden olan ve zulümle dolan yeryüzünü adaletle dolduracak kişiye verecekler. Sizden kim o zamanı idrak edecek olursa, kar üzerinde sürünerek dahi olsa onlara gelsin.&#8221;<a href="#_ftn54" name="_ftnref54"><sup>[54]</sup></a></p>
<p>Ehlisünnet ulemasından Şeyh Abdulhâdi Abyari, <em>el-Arais&#8217;ul-Vadiha</em> isimli kitabında İmam Sadık&#8217;tan (a.s) şu rivayeti nakletmiştir:</p>
<p>&#8220;O, bir veya üç veya beş veya yedi veyahut dokuz gibi tekli yıllardan birinde çıkacaktır. Ramazan ayının yirmi üçüncü gecesi &#8220;Kâim&#8221; ismiyle seslenecek ve Âşura günü kıyam edecektir. Sanki onu, Muharrem ayının onuncu gününde rükn ile makam arasında durmuş halde görür gibiyim; bir şahıs insanları onun eliyle biyatleşmeye çağıracak. Bunun üzerine yeryüzünün etrafından yarenleri mesafeleri kat ederek ona gelip kendisine biyat edecekler. Allah, onun vasıtasıyla yeryüzünü adaletle doldurur. Sonra Mekke&#8217;den hareket edip Kufe&#8217;ye gelecek. Oradan hazırladığı orduları şehirlere dağıtacak.&#8221;<a href="#_ftn55" name="_ftnref55"><sup>[55]</sup></a></p>
<p style="text-align: right;">، وکانّی به فی العاشر من المحرم قائما بین الرکن والمقام وشخص ینادی علی یده البیعة فیسیر الیه انصاره من اطراف الارض تطوی لهم طیّا حتی بایعوه فیملأ الله الارض به عدلا ثم یسیر من مکة حتی یأتی الکوفة فیفرق الجنود منها الی الامصار</p>
<h2>Ehlisünnet Tarafından Mehdi Hakkındaki Bazı Hadisler</h2>
<p><strong>Mehdi&#8217;yi inkâr etmek Peygamber&#8217;i inkar gibidir.</strong></p>
<p>Peygamberimizden (s.a.a) Mehdi&#8217;nin çıkışını inkâr edenin küfrüne dair muhtelif isnatlarla birçok rivayet gelmiştir. Mesela Cabir b. Abdullah Ensari&#8217;den şu rivayeti nakletmişlerdir: Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu:</p>
<p>&#8220;Mehdi&#8217;nin çıkışını inkâr eden, Muhammed&#8217;e indirilene kâfir olmuştur. İsa&#8217;nın inişini inkâr eden kâfir olmuştur. Deccal&#8217;in çıkışını inkâr eden kâfir olmuştur. Hayrı ve şerri ile kaderin Allah&#8217;tan olduğuna inanmayan kâfir olmuştur. Zira Cebrail bana Yüce Allah&#8217;ın şöyle buyurduğunu haber verdi: Hayrı ve şerri ile kadere inanmayan, benden başka bir Rab edinmelidir.&#8221;<a href="#_ftn56" name="_ftnref56"><sup>[56]</sup></a></p>
<p><strong>Mehdi, cennet ehlinin efendilerindendir.</strong></p>
<p>İbn Mace kendi isnadıyla Enes b. Malik&#8217;ten şu rivayeti nakletmiştir:</p>
<p>Enes dedi: Resulullah&#8217;ın (s.a.a) şöyle buyurduğunu duydum: &#8220;Biz Abdulmüttalib oğulları cennet ehlinin efendileriyiz; ben, Hamza, Ali, Cafer, Hasan, Hüseyin ve Mehdi.&#8221;<a href="#_ftn57" name="_ftnref57"><sup>[57]</sup></a></p>
<p><strong>Mehdi, cennet ehlinin tavusudur.</strong></p>
<p>Ehlisünnet muhaddisleri kendi isnatlarıyla İbn Abbas&#8217;tan şu rivayeti nakletmişlerdir: İbn Abbas şöyle der:</p>
<p>Resulullah (a.s) buyurdu: &#8220;Mehdi, cennet ehlinin tavusudur.&#8221;<a href="#_ftn58" name="_ftnref58"><sup>[58]</sup></a></p>
<p>Tavus tabiri, onun güzelliği, cemâli ve görkemine işarettir. O cennetin ziynetidir. Onda başkalarında görülmeyen bir letafet ve güzellik vardır. Nitekim tavus da böyledir; onda, diğer kuşlarda görülmeyen bir güzellik vardır.</p>
<p><strong>Mehdi, Peygamber&#8217;in Ehlibeyt&#8217;indendir</strong></p>
<p>Ahmed b. Hanbel, Müsnedinde kendi isnadıyla Hz. Ali&#8217;den (a.s) şu rivayeti nakletmiştir:</p>
<p>Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: &#8220;Mehdi, biz Ehlibeyt&#8217;tendir; Allah onun işini bir gecede ıslah eder.&#8221;<a href="#_ftn59" name="_ftnref59"><sup>[59]</sup></a></p>
<p>Celaleddin Suyuti, <em>el-Havi Lil-Fetava</em> kitabında kendi isnadıyla Ebu Hureyre&#8217;den şu rivayeti nakletmiştir:</p>
<p>&#8220;Dostum Ebul Kasım (s.a.a) bana şu hadisi buyurdu: Onların üzerine Ehlibeyt&#8217;imden bir kişi çıkmadıkça ve hakka dönecekleri zamana kadar kendilerini dövmedikçe kıyamet kopmayacaktır. &#8220;O ne kadar hâkim olacak?&#8221; diye sordum. Buyurdu: Beş ve iki.&#8221;<a href="#_ftn60" name="_ftnref60"><sup>[60]</sup></a></p>
<p>Suyuti ve bir grup Ehlisünnet âlimi, kendi isnatlarıyla Ebu Said Hudri&#8217;den şu rivayeti nakletmişlerdir:</p>
<p>Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: &#8220;Mehdi&#8217;nin işini, Allah bir gecede ıslah eder.&#8221;<a href="#_ftn61" name="_ftnref61"><sup>[61]</sup></a></p>
<p>Şeyh Süleyman el-Hanefi el-Kunduzi, kendi isnadıyla Resulullah&#8217;tan (s.a.a) şu rivayeti nakletmiştir:</p>
<p>Peygamber (s.a.a) Ali&#8217;ye şöyle buyurdu: &#8220;Ya Ali! Ben öldükten sonra açığa vuracakları sinelerdeki kinler karşısında sakınasın. Allah ve tüm lanet okuyanlar onları lanetler. Daha sonra Peygamber (s.a.a) ağladı ve şöyle buyurdu: Cebrail, benden sonra ona zulmedeceklerini bildirdi ve bu zulüm onların Kâim&#8217;inin kıyam edeceği, sözlerinin üstün geleceği ve ümmetin onların muhabbeti üzerinde ittifak edeceği, düşmanlarının azalacağı, istemeyenlerinin zelil olacağı ve övenlerinin çoğalacağı zamana kadar sürecek. Beldeler değişecek, Allah kulları zayıf düşecek ve kurtuluştan ümitlerini yitireceklerdir. İşte tam o sırada benim evlatlarımdan olan Mehdiyi Kâim öyle bir kavimle birlikte zuhur edecektir ki Allah onlarla hakkı üstün kılacak, onların kılıçlarıyla batılı söndürecek ve insanlar rağbetle veya korktukları için onlara tabi olacaktır. Peygamber (s.a.a) daha sonra şöyle buyurdu: Ey insanlar! Sizlere, ferecden/kurtuluştan dolayı müjde olsun! Zira Allah&#8217;ın vaadi haktır, ona aykırı davranmaz. O&#8217;nun kazası geri çevrilemez. O, hikmet sahibidir ve her şeyden haberdardır. Allah&#8217;ın fethi yakındır. Allah&#8217;ım; onlar benim Ehlibeyt&#8217;imdir. Onlardan her türlü kiri gider ve onları tertemiz kıl. Allah&#8217;ım; onları koruyup gözet; onlara yardım et, onları aziz eyle ve onları zillete düşürme. Onları bana halef kıl. Doğrusu sen, dilediğin her şeye kâdirsin.&#8221;<a href="#_ftn62" name="_ftnref62"><sup>[62]</sup></a></p>
<p>Bir grup Ehlisünnet âlimi kendi isnatlarıyla İmam Ali b. Ebutalib&#8217;den (a.s) şu rivayeti nakletmişlerdir:</p>
<p>Ali (a.s), Resulullah&#8217;a (s.a.a): &#8220;Acaba Mehdi bizden mi yoksa başkasından mı, ey Allah&#8217;ın Resulü?&#8221; diye sorduğunda ona şu cevabı verdi: Kesinlikle bizdendir. Allah bizimle açtığı gibi bizimle sonlandıracaktır. Bizimle şirkten kurtulurlar. Allah bizimle şirk adavetinin ardından onların kalplerinin arasını uzlaştırdığı gibi apaçık düşmanlık içindeki kalplerin arasını uzlaştıracaktır. Ali (a.s) &#8220;Müminler mi yoksa kâfirler mi?&#8221; diye sorduğunda buyurdu: &#8220;Meftun ve kâfirdir.&#8221;<a href="#_ftn63" name="_ftnref63"><sup>[63]</sup></a></p>
<p>İbn Hacer, <em>Sevaiki Muhrika</em> kitabında ve bir grup Ehlisünnet âlimi Nesir b. Hammad&#8217;dan merfu olarak şu hadisi nakletmişlerdir:</p>
<p>Resulullah (s.a.a) buyurdu: &#8220;Mehdi, benim itretimden/soyumdan bir kişidir; ben nasıl vahiy üzerinde savaştıysam o da benim sünnetim üzerinde savaşacaktır.&#8221;<a href="#_ftn64" name="_ftnref64"><sup>[64]</sup></a></p>
<p>Suyuti, <em>el-Havi Lil-Fetava</em> kitabında ve bir grup Ehlisünnet âlimi kendi isnatlarıyla İbn Abbas&#8217;tan şu rivayeti nakletmişlerdir:</p>
<p>Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu:&#8221;Yeryüzüne ikisi mümin ve ikisi kâfir olmak üzere dört kişi malik olmuştur. İki mümin; Zulkarneyn ve Süleyman&#8217;dır. İki kâfir ise Nemrud ve Buhtunnasr&#8217;dır. Gelecekte Ehlibeyt&#8217;imden olan beşinci bir kişi de yeryüzüne malik olacaktır.&#8221;<a href="#_ftn65" name="_ftnref65"><sup>[65]</sup></a></p>
<p>Yeryüzüne malik olmaktan maksat, yeryüzünün doğuları ve batılarını kapsayacak şekilde her tarafının yönetimidir.</p>
<p><strong>Mehdi, Resulullah&#8217;ın (s.a.a) evlatlarındandır.</strong></p>
<p>Ali b. Husameddin el-Muttaki el-Hindi, Muntehebu <em>Kenzul Ummal</em> kitabında kendi isnadıyla Huzeyfe Yemani&#8217;den şu rivayeti nakletmiştir:</p>
<p>Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: &#8220;Mehdi benim evlatlarından bir kişidir; yüzü parlak bir yıldız gibidir.&#8221;<a href="#_ftn66" name="_ftnref66"><sup>[66]</sup></a></p>
<p><strong>Mehdi, Fatıma&#8217;nın (s.a) evlatlarındandır.</strong></p>
<p>Ehlisünnet âlimlerinin birçoğu kendilerine ait hadis kitaplarında kendi isnatlarıyla müminlerin annesi Ümmü Seleme&#8217;den şu rivayeti nakletmişlerdir:</p>
<p>Ümmü Seleme diyor ki: Resulullah&#8217;ın (s.a.a) şöyle buyurduğunu duydum: &#8220;Mehdi, benim itretimden/soyumdan ve Fatıma&#8217;nın evlatlarındandır.&#8221;<a href="#_ftn67" name="_ftnref67"><sup>[67]</sup></a></p>
<p>Bir grup Ehlisünnet âlimi, kendi isnatlarıyla Ebu Abdullah Hüseyin b. Ali&#8217;den (a.s) şu rivayeti nakletmişlerdir:</p>
<p>Resulullah (s.a.a) Fatıma&#8217;ya (s.a) şöyle buyurdu: &#8220;Müjde sana ey Fatıma! Zira Mehdi sendendir.&#8221;<a href="#_ftn68" name="_ftnref68"><sup>[68]</sup></a></p>
<p>Ehlisünnetten bir grup âlim, kendi isnatlarıyla Ebu Eyyub Ensari&#8217;den şu hadisi nakletmişlerdir:</p>
<p>Resulullah (s.a.a) Fatıma&#8217;ya (s.a) şöyle buyurdu: &#8220;Peygamberimiz, peygamberlerin en hayırlısıdır ve o senin babandır. Şehidimiz şehitlerin en hayırlısıdır ve o senin babanın amcası Hamza&#8217;dır. İki kanadı olan ve onlarla cennette istediği tarafa uçan kişi bizdendir ve o, senin babanın amcası oğludur. Bu ümmetin iki peygamber torunu olan Hasan ile Hüseyin bizdendir, onlar senin oğullarındır ve Mehdi bizdendir.&#8221;<a href="#_ftn69" name="_ftnref69"><sup>[69]</sup></a></p>
<p><em>el-Futuhat&#8217;ul-Kebire</em> kitabında mürsel olarak Peygamber&#8217;den (s.a.a) şöyle rivayet edilmiştir:</p>
<p>Resulullah şöyle buyurdu: &#8220;Allah&#8217;ın, Peygamber&#8217;in soyundan ve Fatıma evlatlarından olan bir halifesi çıkacaktır; onun ismi Resulullah&#8217;ın ismine uyar; yaratılış ve huy olarak da Resulullah&#8217;a benzer.&#8221;</p>
<p>İbn Hacer el-Mekki, <em>el-Kavl&#8217;ul Muhtasar fi Alamati&#8217;l-Mehdiyy&#8217;il-Muntazar</em> isimli kitabında şu rivayeti nakletmiştir:</p>
<p>&#8220;Müteaddit kanallarla gelen hadise göre Mehdi, Fatıma&#8217;nın evlatlarındandır.&#8221;<a href="#_ftn70" name="_ftnref70"><sup>[70]</sup></a></p>
<p><strong>Mehdi&#8217;nin Hasan ile Hüseyin&#8217;in soyundan olduğuna delalet eden rivayetler.</strong></p>
<p>Bir grup Ehlisünnet âlimi kendi isnatlarıyla Ali b. Hilal&#8217;den, o da babasından şu rivayeti nakletmiştir:</p>
<p>&#8220;Resulullah (s.a.a) ölüm halinde iken yanına girdiğimde Fatıma&#8217;nın, onun başucunda ağladığını gördüm. Sesi o kadar yükseldi ki Resulullah (s.a.a) ona sesini yükselterek şöyle buyurdu: Ey habibem Fatıma, seni ağlatan şey nedir? Fatıma dedi: Senden sonra zayi olmaktan korkuyorum. Bunun üzerine Peygamber ona şöyle buyurdu: Ey habibem! Bilmez misin ki peygamberimiz, peygamberlerin en hayırlısıdır ve o, senin babandır…. Bu ümmetin iki torunu bizdendir; onlar senin oğulların olan Hasan ile Hüseyin&#8217;dir. O ikisi cennet gençlerinin efendileridir. Beni hak olarak seçen Allah&#8217;a yemin olsun ki o ikisinin babası onlardan daha hayırlıdır. Ey Fatıma! Beni hak olarak gönderene yemin olsun ki bu ümmetin Mehdi&#8217;si o ikisinden olacaktır. Dünya hercümerç bir duruma dönüştüğü, fitneler boy gösterdiği, yollar kesildiği ve insanlar birbirini yağmaladığı, büyük küçüğe merhamet ve küçük büyüğe hürmet etmediği bir zamanda Allah o ikisinden; sapkınlık kaleleri ve kilitlenmiş kalpleri fethedecek kişiyi gönderecektir. O, benim gibi ahir zamanda din ile kıyam edecek, zulümle dolmuş olan yeryüzünü adaletle dolduracaktır.&#8221;<a href="#_ftn71" name="_ftnref71"><sup>[71]</sup></a></p>
<p><strong>Mehdi&#8217;nin Hüseyin&#8217;in evlatlarından olduğuna delalet eden rivayetler.</strong></p>
<p>Bir grup Ehlisünnet âlimi, kendi isnatlarıyla kendi kaynaklarında Huzeyfe Yemani&#8217;den şu rivayeti nakletmiştir:</p>
<p>Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: &#8220;Eğer dünyanın ömründen bir gün bile kalsa Allah o günü uzatacak ve benim evlatlarımdan ismi benim ismim gibi olan bir kişiyi gönderecektir. Bunun üzerine Selman sordu: Hangi evlatlarından ey Allah&#8217;ın Resulü? Peygamber (s.a.a) eliyle Hüseyin&#8217;e dokunarak &#8220;Bu evladımdan&#8221; buyurdu.&#8221;<a href="#_ftn72" name="_ftnref72"><sup>[72]</sup></a></p>
<p>Abdullah eş-Şafii, Menakibinde kendi isnadıyla İbn Abbas&#8217;tan, o da Hüseyin b. Ali&#8217;den (a.s) şu rivayeti nakletmiştir:</p>
<p>&#8220;Resulullah&#8217;tan (s.a.a) &#8220;onun benden olacağını&#8221; (yani Mehdi&#8217;nin Hüseyin&#8217;in evlatlarından olacağını) duydum.&#8221;<a href="#_ftn73" name="_ftnref73"><sup>[73]</sup></a></p>
<p><strong>Mehdi&#8217;nin isminin Resulullah&#8217;ın ismine mutabık olacağına delalet eden rivayetler.</strong></p>
<p>Ehlisünnet ulemasından kalabalık bir grup, birçok isnatla kendi hadis kitaplarında Abdullah b. Mesud&#8217;dan şu rivayeti nakletmiştir:</p>
<p>Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu:&#8221;Ehlibeyt&#8217;imden ismi benim ismime mutabık olan bir kişi Arap&#8217;a malik olmadıkça dünya sona ermeyecektir. Ebu İsa et-Tirmizi, Sahihinde şöyle der: Bu babda Ali&#8217;den (a.s), Ebu Said&#8217;den, Ümmü Seleme&#8217;den ve Ebu Hureyre&#8217;den de rivayet vardır. Daha sonra hadisi şu sözüyle sahih saydığını ifade eder: Bu hasen ve sahih bir hadistir. Ardından şöyle devam eder: Abdulcebbar b. Âla, Abdulcebbar Attar&#8217;dan bize rivayet etti; Sufyan b. Uyeyne Asım&#8217;dan, Zer&#8217;den, o da Abdullah b. Mesud&#8217;dan Resulullah&#8217;ın (s.a.a) şöyle buyurduğunu bize rivayet etti: Ehlibeyt&#8217;imden ismi benim ismime uygun olan bir kişi gelecek. Asım şöyle dedi: Salih Ebu Hureyre&#8217;den bize şu hadisi nakletti: Resulullah (s.a.a) buyurdu: Eğer dünyanın ömründen bir gün bile kalsa Allah o günü uzatacak ve Ehlibeyt&#8217;imden ismi benim ismim ve künyesi de benim künyem olan birisini gelecektir… Tirmizi bu hadisi de şu sözüyle sahih saymıştır: Bu hadis hasendir, sahihtir.&#8221;<a href="#_ftn74" name="_ftnref74"><sup>[74]</sup></a></p>
<p>Ehlisünnet âlimlerinden bir kısmı, kendi hadis kaynaklarında kendi isnatlarıyla Ebu Tufeyl vasıtasıyla Ali b. Ebutalib&#8217;den (a.s) Peygamber&#8217;in (s.a.a) şöyle buyurduğunu rivayet etmişlerdir:</p>
<p>&#8220;Eğer dünyanın ömründen bir gün bile kalsa Allah, Ehlibeyt&#8217;imden ismi benim ismim olan birisini göndermek için o günü uzatacaktır.&#8221;<a href="#_ftn75" name="_ftnref75"><sup>[75]</sup></a></p>
<p>Zehebi, kendi isnadıyla Temim Daremi&#8217;den şu rivayeti nakletmiştir:</p>
<p>&#8220;Resulullah&#8217;a (s.a.a) dedim ki: Rumlara ait Antakya denilen şehir gibi bir şehir görmedim. Ondan daha fazla yağmur alan bir şehir de görmedim. Peygamber (s.a.a) buyurdu: Evet; bunun sebebi Tevrat&#8217;ın orada olmasıdır. Musa&#8217;nın âsası, levhaların kırıntıları ve Süleyman&#8217;ın sofrası oradaki mağaradadır… Peygamber (s.a.a) sözünü şöyle sürdürdü: Geceler ve günler sona ermeden soyumdan; ismi benim ismim, babasının ismi babamın ismi olan, yaratılışı benim yaratılışıma ve ahlakı benim ahlakıma benzeyen bir kişi oraya yerleşecektir. O zulüm ve haksızlıkla dolan yeryüzünü adalet ve eşitlikle dolduracaktır.&#8221;<a href="#_ftn76" name="_ftnref76"><sup>[76]</sup></a></p>
<p>Aralarında Tirmizi&#8217;nin de bulunduğu bir grup Ehlisünnet âlimi kendi isnatlarıyla Ebu Hureyre&#8217;den şu rivayeti nakletmişlerdir:</p>
<p>&#8220;Eğer dünyanın ömründen bir gün bile kalsa Allah o günü uzatacak ve Ehlibeyt&#8217;imden ismi benim ismim olan bir kişi gelecektir.&#8221;<a href="#_ftn77" name="_ftnref77"><sup>[77]</sup></a></p>
<p><strong>Peygamberimizle (s.a.a) İsa peygamber (a.s) arasında sadece Mehdi olduğuna delalet eden rivayetler</strong></p>
<p>Taberani, <em>el-Mucem&#8217;us-Sağir</em> kitabında kendi isnadıyla Said b. Müseyyib vasıtasıyla Ebu Hureyre&#8217;den şu rivayeti nakletmiştir:</p>
<p>Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: &#8220;Meryem oğlu İsa ile benim aramda hiçbir peygamber yoktur. Ancak ümmetim içinde Deccal&#8217;i öldürecek, haçı kıracak, cizyeyi kaldıracak ve savaş sona erdirecek halifem vardır. Kim onunla buluşursa kendisine selam söylesin.&#8221;<a href="#_ftn78" name="_ftnref78"><sup>[78]</sup></a></p>
<p><strong>Mehdi&#8217;nin ümmetin ortasında ve İsa&#8217;nın ümmetin sonunda olacağına delalet eden rivayetler</strong></p>
<p>Ehlisünnet âlimlerinden kalabalık bir grup, kendi isnatlarıyla İbn Abbas&#8217;tan şu rivayeti nakletmiştir:</p>
<p>Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: &#8220;Başında benim, sonunda Meryem oğlu İsa&#8217;nın ve ortasında evlatlarımdan Mehdi&#8217;nin olduğu bir ümmet nasıl helak olur?&#8221;<a href="#_ftn79" name="_ftnref79"><sup>[79]</sup></a></p>
<p>Aralarında <em>Sahih-i Müslim</em> kitabının sahibi olan Müslim b. Haccac&#8217;ın da bulunduğu bir grup Ehlisünnet âlimi kendi isnatlarıyla Cabir b. Abdullah Ensari&#8217;den şu rivayeti nakletmişlerdir: Resulullah&#8217;ın (s.a.a) şöyle buyurduğunu işittim:</p>
<p>&#8220;Ümmetimden hak üzere bir taife kıyamete kadar galip olarak savaşır. Peygamber (s.a.a) sonra şöyle buyurdu: Meryem oğlu İsa inecektir. (Müminlerin) emiri ona &#8220;Gel bize namaz kıldır&#8221; der. O da şöyle der: Hayır. Muhakkak sizin bazınız, Allah&#8217;ın bu ümmete olan ikramı ile bazınız üzerine emirlersiniz.&#8221;<a href="#_ftn80" name="_ftnref80"><sup>[80]</sup></a></p>
<p>Yine kendi isnatlarıyla Huzeyfe b. Yemani&#8217;den şu hadisi nakletmişlerdir:</p>
<p>Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: &#8220;Mehdi, Meryem oğlu İsa&#8217;nın indiğini fark eder; sanki onun saçından su damlıyordur. Mehdi ona: &#8220;Öne geçip insanlara namaz kıldır&#8221; der. İsa: &#8220;Namazın kameti senin için getirilmiştir der ve benim evlatlarından olan kişinin arkasında namaz kılar.&#8221;<a href="#_ftn81" name="_ftnref81"><sup>[81]</sup></a></p>
<p><strong>Yevm&#8217;il-Halas hadisi</strong></p>
<p>İbn Mace Kazvini ve bir grup Ehlisünnet âlimi, kaynaklarında kendi isnatlarıyla Ebu Ümame Bahili&#8217;den şu rivayeti nakletmiştir:</p>
<p>Resulullah (s.a.a), bize hutbe okudu ve sözü Deccal&#8217;e getirip onun hakkında şöyle buyurdu: &#8220;Bir demirin pisliği nasıl körükle temizlenirse Medine şehri de onun pisliğinden temizlenecek. O güne &#8220;Yevm&#8217;il-Halas&#8221; (kurtuluş günü) denilecek. Ümmü Şerik binti Asker; &#8220;Ey Allah&#8217;ın Resulü, o gün Arap nerededir?&#8221; diye sordu. Buyurdu: Onlar azdır ve çoğu Beytul Mukaddes&#8217;tedir. Onların imamı Mehdi&#8217;dir. Öne geçmiş, onlara namaz kıldıracakken Meryem oğlu İsa inecektir. Bunun üzerine o imam geri çekilecek; İsa cemaate öğlen namazını kıldırsın diye kararından vazgeçerken İsa eliyle onun omuzlarına vurup &#8220;sen öne geç….&#8221; diyecek. Oldukça uzun olan bu hadis senet açısından sahihtir.&#8221;<a href="#_ftn82" name="_ftnref82"><sup>[82]</sup></a></p>
<p><strong>İsa (a.s) indiğinde Mehdi&#8217;nin (a.s) imameti</strong></p>
<p>Bir grup Ehlisünnet âlimi ve Muhammed b. İsmail Buhari, <em>Sahih-i Buhari</em>&#8216;de kendi isnadıyla Ebu Hureyre&#8217;den şu rivayeti nakletmiştir:</p>
<p>Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: &#8220;Meryem oğlu aranıza indiğinde ve imamınız sizden olduğunda nasıl olacaksınız?&#8221;<a href="#_ftn83" name="_ftnref83"><sup>[83]</sup></a></p>
<p>Ali b. el-Muttaki, <em>Muntehebu Kenzul Ummal</em>&#8216;da ve diğer Ehlisünnet âlimleri kendi isnatlarıyla Ebu Said Hudri&#8217;den şu rivayeti nakletmiştir:</p>
<p>Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: &#8220;Meryem oğlu İsa&#8217;nın arkasında namaz kılacağı kişi bizdendir.&#8221;<a href="#_ftn84" name="_ftnref84"><sup>[84]</sup></a></p>
<p><strong>Mehdi ortaya çıktığında, insanların ona biyat etmesi vaciptir</strong></p>
<p>İbn Mace Kazvini, Süneninde kendi isnadıyla Sevban&#8217;dan şu rivayeti nakleder: Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: Sizin hazinenizin yanında üç kişi öldürülür ki onların hepsi halife oğludur. Onlardan hiç birine hilafet geçmez. Sonra doğu tarafından kara sancaklar yükselir. Sizinle hiçbir kavmin savaşmadığı şekilde savaşırlar. Sonra ezberleyemediğim bir şey zikretti. Onları gördüğünüz vakit buzlar üzerinde sürünerek de olsa gelip biat ediniz. Çünkü o, Allah&#8217;ın halifesi Mehdî&#8217;dir.&#8217;<a href="#_ftn85" name="_ftnref85"><sup>[85]</sup></a></p>
<p><strong>Mehdi&#8217;nin Allah&#8217;ın halifesi olduğunu gösteren Peygamber&#8217;in açık ifadesi</strong></p>
<p>Mehdi&#8217;nin Allah&#8217;ın yeryüzündeki halifesi olduğuna delalet eden deliller daha önce geçmişti ve tarihte sözü geçen bazı fetihlerin ona tatbik edilemeyeceğini açıklamıştık. Bu çok ciddi bir konudur. Zira Yüce Allah&#8217;ın yeryüzünde halife kılmak muradının ancak Mehdi&#8217;yi ayetin mısdağı saydığımızda gerçekleştiğini görmekteyiz. O, Allah&#8217;ın hüccetidir, insanların imamıdır, Allah&#8217;ın geriye bıraktığıdır, O&#8217;nun halifesidir. Yeryüzü asla ondan boş olmaz. Şimdi bu hakikate temas eden rivayetlerden bazılarını sunuyoruz:</p>
<p>Bir grup Ehlisünnet âlimi, kendi isnatlarıyla Abdullah b. Ömer&#8217;den şu hadisi rivayet etmiştir:</p>
<p>Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: &#8220;Mehdi başı üzerinde bir bulut olduğu halde çıkacak, o bulutta bir münadi, &#8220;Bu Allah&#8217;ın halifesi Mehdi&#8217;dir O&#8217;na tabi olun&#8221; diye nida edecektir.&#8221;<a href="#_ftn86" name="_ftnref86"><sup>[86]</sup></a></p>
<p>Ebu Naim, <em>el-Erbain</em> kitabında on yedinci hadiste kendi isnadıyla Abdullah b. Ömer&#8217;den şu rivayeti nakletmiştir:</p>
<p>Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: &#8220;Mehdi çıktığında başının üzerindeki bir melek şöyle nida edecektir: Bu Allah&#8217;ın halifesi Mehdi&#8217;dir; ona tabi olun.&#8221;<a href="#_ftn87" name="_ftnref87"><sup>[87]</sup></a></p>
<p>Ali b. el-Muttakiel-Hanefi el-Hindi, <em>Muntehebu Kenzul Ummal</em> kitabında senetleriyle Huzeyfe b. Yemani&#8217;den naklettiği rivayetin bir bölümünde Resulullah&#8217;ın (s.a.a) şu sözlerini getirmiştir:</p>
<p>&#8220;O gün yeryüzünde Allah&#8217;ın halifesini gördüğünde – cismini sıkıntıya soksa ve malını alsa da – asla onu bırakma.&#8221;<a href="#_ftn88" name="_ftnref88"><sup>[88]</sup></a></p>
<p><strong>Mehdi&#8217;ye itaatin vacip olduğuna delalet eden rivayetler</strong></p>
<p>Celaleddin es-Suyuti, <em>el-Havi Lil-Fetava</em> kitabında et-Taberani eş-Şami&#8217;nin Avf b. Malik&#8217;ten rivayet ettiği şu hadisi getirmiştir:</p>
<p>Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: &#8220;Fitne kapkaranlık toz-duman halinde gelecek. Sonra Ehlibeyt&#8217;imden kendisine &#8220;Mehdi&#8221; denilen bir kişi çıkıncaya kadar fitneler hep birbirini takip edecek. Ona ulaştığında kendisine uyup hidayeti bulanlardan ol.&#8221;<a href="#_ftn89" name="_ftnref89"><sup>[89]</sup></a></p>
<p><strong>Fatih Ali&#8217;dir, Muslih ise Mehdi&#8217;dir</strong></p>
<p>Bir grup Ehlisünnet âlimi, kendi isnatlarıyla İbn Abbas&#8217;tan şu rivayeti nakletmiştir:</p>
<p>Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: &#8220;Allah, bu dini Ali&#8217;yle fethettirdi (önünü açtı) ve o öldürülünce din bozuldu. Onu ancak Mehdi ıslah edecektir.&#8221;<a href="#_ftn90" name="_ftnref90"><sup>[90]</sup></a></p>
<p>Ehlisünnet ulemasından bir grup, kendi isnatlarıyla Ebu Tufeyl&#8217;den şu rivayeti nakletmiştir:</p>
<p>&#8220;Ali&#8217;nin (a.s) şöyle dediğini duydum: Âl-i Muhammed&#8217;in (s.a.a) Kâimi kıyam ettiğinde Allah onun için doğu ve batı halkını bir araya toplayacaktır; onlar sonbahar bulutlarının toplandığı gibi onun etrafına toplanacaklardır.&#8221;<a href="#_ftn91" name="_ftnref91"><sup>[91]</sup></a></p>
<p>Sonbahar mevsiminde bulutlardaki dağınıklık çok net olarak gözlemlendiği için özellikle bu benzetmeyi yapmıştır.</p>
<p><strong>Mehdi&#8217;nin kerametleri ve bereketleri</strong></p>
<p>Bir grup Ehlisünnet âlimi ve Hâkim Nişaburi Müstedrek&#8217;inde kendi isnadıyla Ebu Said Hudri&#8217;den şu rivayeti nakletmiştir:</p>
<p>Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: &#8220;Ümmetimin sonunda Mehdi zuhur edecek, Allah ona yağmurunu gönderecek ve yeryüzü mahsullerini çıkaracak. Malı sahih olarak verecek (eşit şekilde paylaştıracak). Hayvanlar çoğalacak, ümmet yücelecek ve o yedi veya sekiz yıl yaşayacaktır. Hâkim daha sonra şöyle diyor: Bu, senedi sahih bir hadis olmakla birlikte Buhari ve Müslim, Sahihlerinde onu getirmemiştir.&#8221;<a href="#_ftn92" name="_ftnref92"><sup>[92]</sup></a></p>
<p><strong>Mehdi zuhurundan sonra kaç yıl yaşayacak?</strong></p>
<p>Aralarında Tirmizi ve İbn Mace&#8217;nin de yer aldığı bir grup Ehlisünnet âlimi, kendi isnatlarıyla Ebu Said Hudri&#8217;den şu rivayeti nakletmişlerdir:</p>
<p>&#8220;Peygamberimizden sonra bir hadise baş göstermesinden korktuk ve Resulullah&#8217;a (s.a.a) sorduk, buyurdu ki: Ümmetimde Mehdi vardır; çıkacak ve beş veya yedi veya dokuz – şüphe eden, ravilerden Zeydi&#8217;dir –  yaşayacaktır.&#8221; Ebu Said diyor ki: &#8220;Bu müddet nedir?&#8221; diye sorduk ve Allah Resulü; &#8220;senedir!&#8221; buyurdu ve şöyle devam etti: &#8220;İnsan ona gelecek ve &#8220;ey Mehdi! Bana da ver, bana da ver!&#8221; diyecek; Mehdi de onun esvabını taşıyabildiği kadar dolduracaktır.&#8221; Tirmizi, Sahih&#8217;inde &#8220;bu hadis hasendir&#8221; demiş ve veçhini belirtmeksizin Ebu Said vasıtasıyla Peygamber&#8217;den rivayet etmiştir.&#8221;<a href="#_ftn93" name="_ftnref93"><sup>[93]</sup></a></p>
<p><strong>Ümmet bozulduktan sonra Mehdi&#8217;nin eliyle ıslah olacaktır</strong></p>
<p>Bir grup Ehlisünnet âlimi, kendi isnatlarıyla Huzeyfe Yemani&#8217;den şu hadisi nakletmiştir:</p>
<p>Resulullah&#8217;ın (s.a.a) şöyle buyurduğunu işittim: &#8220;Zalim hükümdarlar elinden bu ümmetin vay hâline! Kendilerine itaat edenler hariç, Müslümanları katledecekler, sürgün edecekler. Mümin kimse onları mülâkat ettiğinde diliyle onlara yağcılık yapacak, ama kalbiyle onlardan kaçacaktır. Ancak Allah İslâm dinini tekrar izzetine kavuşturmak istediğinde bütün tuğyancı zalimleri helâk edecek ve ümmeti fesadından sonra tekrar ıslâh edecektir. Allah dilediğine kâdirdir. Ey Huzeyfe, eğer dünyanın ömründen sadece bir gün kalmış olsa dahi, Allah o günü o kadar uzatacak ki, benim Ehlibeyt&#8217;imden bir kişi, hükûmete kavuşup İslâm&#8217;ı muzaffer kılacaktır. Allah vaadine aykırı davranmaz. O, vaadini gerçekleştirmeye kâdirdir.&#8221;<a href="#_ftn94" name="_ftnref94"><sup>[94]</sup></a></p>
<p><strong>Mehdi&#8217;nin zuhuru fitnelerden sonra gerçekleşecektir</strong></p>
<p>Bir grup Ehlisünnet âlimi, kendi isnatlarıyla Ebu Said Hudri&#8217;den şu rivayeti nakletmiştir:</p>
<p>Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: &#8220;Zaman sona erip fitneler baş gösterdiğinde kendisine Mehdi denilen kişi ortaya çıkacaktır. Onun bağışı hoş olacaktır.&#8221;<a href="#_ftn95" name="_ftnref95"><sup>[95]</sup></a></p>
<p><strong>Mehdi&#8217;nin zuhurunun ön hazırlıklarında çıkacak olaylar</strong></p>
<p>Bir grup Ehlisünnet âlimi kendi isnatlarıyla, kendi kaynaklarında Abdullah b. Haris b. Cuz ez-Zubeydi&#8217;den şu rivayeti nakletmiştir:</p>
<p>Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: &#8220;Doğu tarafından birtakım insanlar çıkıp, Mehdi&#8217;nin saltanatını hazırlayacaklardır.&#8221;<a href="#_ftn96" name="_ftnref96"><sup>[96]</sup></a></p>
<p>Yani beklenen Mehdi&#8217;nin hükümeti için gerekli olan koşulları sağlayacaklardır. Onların çıkışı ve cihadının ardından Allah&#8217;ın izni ile Mehdi ortaya çıkacaktır.</p>
<p><strong>Konstantiniyye ve Deylem dağını fethedecektir</strong></p>
<p>Ehlisünnet ulemasından kalabalık bir cemaat, kendi isnatlarıyla Ebu Hureyre&#8217;den şu rivayeti nakletmişlerdir:</p>
<p>Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: &#8220;Eğer dünyanın ömründen sadece bir gün kalmış olsa dahi, Allah o günü o kadar uzatacak ki, benim Ehlibeyt&#8217;imden bir kişi Deylem dağı ve Konstantaniyye&#8217;ye malik olacaktır.&#8221;<a href="#_ftn97" name="_ftnref97"><sup>[97]</sup></a></p>
<p><strong>Peygamber&#8217;in (s.a.a) kendisinden sonra Ehlibeyt&#8217;ine yapılacak zulmü, onların hakkının gasbedilmesini ve Kâimlerinin zuhuru ile zulmün onlardan kalkacağını bildirmesi</strong></p>
<p>Fakih Muvaffak b. Ahmed el-Harezmi, <em>Menakib</em>&#8216;inde kendi isnadıyla İbn Ebu Beyyi&#8217;den Peygamber&#8217;in (s.a.a) Ali (a.s) hakkındaki bir hadisinde şöyle buyurduğunu nakletmiştir:</p>
<p>&#8220;Cebrail bana ona zulmedeceklerini, hakkını gaspedeceklerini, evlatlarıyla savaşacaklarını ve ondan sonra onlara zulmedeceklerini bildirdi. Cebrail bana bu durumun; onların Kâimi kıyam edinceye, sözleri üstün gelinceye ve ümmet sevgilerinde birleşinceye kadar devam edeceğini haber verdi. – Sözlerine şöyle sürdürdü: – Bu, ülkelerin değiştiği, Allah kullarının zayıf düşüp kurtuluştan ümitlerini kestiği bir zamanda olacaktır. İşte o zaman onların arasında Kâim zuhur edecektir. O, benim kızım Fatıma&#8217;nın evlatlarındandır. Allah, onlarla hakkı galip edecek ve onların kılıçlarıyla batılı söndürecektir.&#8221;<a href="#_ftn98" name="_ftnref98"><sup>[98]</sup></a></p>
<p><strong>Mehdi&#8217;nin cömertliği ve âlicenaplığı</strong></p>
<p>Bir grup Ehlisünnet âlimi kendi kitaplarında ve onlardan biri olan Kurtubi Tezkiresinde Peygamberimizden şu rivayeti nakletmişlerdir:</p>
<p>&#8220;Dünyada ancak tek bir günden başka hiçbir zaman kalmamış olsa bile Ehlibeyt&#8217;imden bir kişinin insanların başına geçmesi için muhakkak Allah o günü uzatır. Onun önünde (yardımcı) melekler bulunacak ve İslam (dini bütün haşmetiyle) ortaya çıkacaktır. Mehdi&#8217;nin hazinesinde mal, servet o derece çok olacak ki, bir kişi yanına gelerek: Ey Mehdi bana yardım et, diye rica edince Mehdi onun elbisesinin içinde taşıyabileceği parayı avuçlayıp verecektir.&#8221;<a href="#_ftn99" name="_ftnref99"><sup>[99]</sup></a></p>
<p><strong>Mehdi&#8217;nin zuhur edeceği şehrin ismi</strong></p>
<p>Bir grup Ehlisünnet âlimi, kendi isnatlarıyla Abdullah b. Ömer&#8217;den şu rivayeti nakletmiştir:</p>
<p>Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: &#8220;Mehdi, &#8220;Kerime&#8221; denilen bir şehirden çıkacaktır.&#8221;<a href="#_ftn100" name="_ftnref100"><sup>[100]</sup></a></p>
<p><strong>Ashabı Kehf Mehdi&#8217;nin yardımcılarıdır</strong></p>
<p>Allame Şeyh Abdurrahman b. Ebubekir Suyuti eserlerinden birinde kendi isnadıyla İbn Abbas vasıtasıyla Peygamberimizin (s.a.a) şöyle buyurduğunu nakletmiştir:</p>
<p>&#8220;Ashabı Kehf, Mehdi&#8217;nin yardımcıları olacaktır.&#8221;<a href="#_ftn101" name="_ftnref101"><sup>[101]</sup></a></p>
<p><strong>Zuhurundan önce yalancı peygamberler çıkacak</strong></p>
<p>Yusuf b. Yahya el-Mukaddesi eş-Şafii, Akd&#8217;ud-Durer&#8217;de kendi isnadıyla Abdullah b. Ömer&#8217;den şu rivayeti nakletmiştir:</p>
<p>&#8220;Mehdi çıkmadıkça kıyamet kopmayacaktır ve hepsi de &#8220;ben peygamberim&#8221; diyen altmış yalancı çıkmadıkça Mehdi ortaya çıkmayacaktır.&#8221;<a href="#_ftn102" name="_ftnref102"><sup>[102]</sup></a></p>
<p><strong>Fereci beklemenin faziletine dair rivayet ettikleri</strong></p>
<p>Ehlisünnet âlimlerinden bir grup ve onlardan biri olan el-Himvini e-Cuveyni, Feraid&#8217;us-Simtayn kitabında kendi isnadıyla Emîru&#8217;l Müminîn Ali b. Ebutalib&#8217;den (a.s) şu rivayeti nakletmiştir: Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu:</p>
<p>&#8220;En faziletli ibadet, fereci/kurtuluşu beklemektir.&#8221;<a href="#_ftn103" name="_ftnref103"><sup>[103]</sup></a></p>
<p>Elbette şu gerçeği gözardı etmemek gerekir: Fereci beklemek, müntezir olduğunu iddia eden birçoklarının yaptığı gibi her türlü hareketi bırakıp tamamen pasif bir pozisyona geçerek sıkıntı ve fitnelerin ortadan kalkması için Allah&#8217;ın emrinin gelmesini beklemek değildir. Aksine intizar, ferecden sonra kâmil olacak maksadın gerçekleşmesi için imkânın elverdiği ölçüde çaba ve gayret içinde olmaktır. Birisi sevdiği dostunun gelişini beklerken onun sevdiği şeyleri hazırlar; onun sevdiği, hoşuna giden ve tercihine uygun bir ortamı sağlamaya çalışır. Dolayısıyla fereci beklediği iddiasıyla amel ve çabayı bırakan kimse gerçekte bekleyenlerden değildir; aksine nefsinin ve şeytanın ayartmasına müptela olmuştur. Allah, bizi ve tüm müminleri lütfu ve rahmetiyle böyle bir durumdan kurtarsın.</p>
<p><strong>Zuhurunun zamanı ile ilgili rivayetler</strong></p>
<p>Abdunnebi el-Kuddusi, <em>Sünen&#8217;ül-Hüda</em> kitabında şu manada bir rivayet nakletmiştir ki Peygamber (s.a.a) buyurdu:</p>
<p>&#8220;Gelecekte bir sene bir ay gibi olacak; bir ay bir Cuma (hafta) gibi, bir Cuma bir gün gibi ve bir gün bir saat gibi olacak. İşte o, Mehdi&#8217;nin çıkması, adaletin yayılması ve bağışın kemale ulaşmasının zamandır…&#8221;<a href="#_ftn104" name="_ftnref104"><sup>[104]</sup></a></p>
<h2>Ehlisünnte Kaynaklarında Mehdi&#8217;nin Özellikleri ve Zuhur Alametleri</h2>
<p>Bir grup Ehlisünnet âlimi, kaynaklarında kendi isnatlarıyla Ebu Said Hudri&#8217;den şu rivayeti nakletmiştir:</p>
<p>Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: Mehdi bizdendir; alnı açık ve kemer burunludur.<a href="#_ftn105" name="_ftnref105"><sup>[105]</sup></a></p>
<p>Ehlisünnet kanalıyla Ebu Ümame el-Bahili&#8217;den şöyle rivayet edilmiştir:</p>
<p>Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: &#8220;Yakında, sizinle Rumlar arasında dört sulh anlaşması olur. Dördüncü Âl-i Hırkel&#8217;den birinin eliyle gerçekleşir ve bu yedi sene devam eder. Bunun üzerine Abdul-Kays kabilesinden Mustevrid b. Giylan isminde bir kişi ona; &#8220;Yâ Rasûlallah, o gün insanların imamı kimdir?&#8221; diye sordu. Peygamber buyurdu: &#8220;İmam, benim evlâdımdan kırk yaşında, yüzü parlak bir yıldız gibi olan, sağ yanağında siyah bir beni bulunan ve üzerinde iki kutvânî aba olan bir kimsedir. Tavrı Benî İsrâil ulemasına benzer. Yirmi sene hüküm sürer. Arzdaki hazineleri çıkarır ve şirk beldelerini fetheder.&#8221;<a href="#_ftn106" name="_ftnref106"><sup>[106]</sup></a></p>
<p>Aralarında Celaleddin Suyuti&#8217;nin de bulunduğu bir grup Ehlisünnet âlimi, kendi isnatlarıyla İbn Ertat&#8217;dan şu rivayeti nakletmişlerdir:</p>
<p>&#8220;Süfyani Kufe&#8217;ye girer ve üç günlük bir işgalden sonra altmış bin kişiyi öldürür. Burada on sekiz gece kalır. Kufe&#8217;nin mallarının hepsini paylaştırır. Ancak Süfyani&#8217;nin Kufe&#8217;ye girişi Türkler ve Rumlarla Kadafnisa&#8217;da çarpışmasından sonradır. Sonra onların aralarına fitneler sokar ve onlardan bir grup Horasan&#8217;a döner. Süfyani öldürür, kaleleri yıkar, Kufe&#8217;ye girer. Sonra Horasan ehlini arar. Horasan&#8217;dan Mehdi&#8217;ye itaat edecek bir grup zuhur eder. Sonra Süfyani Medine&#8217;ye bir ordu gönderir, Peygamberimizin (s.a.a) soyundan bazı insanları Kufe&#8217;ye getirir. Sonra, Mehdi ve Mansur çıkıp kaçar ve Süfyani&#8217;de onları araştırır. Mehdi ve Mansur Kufe&#8217;ye vardığında onların peşinden gelen Süfyani&#8217;nin ordusu yere batmış olur. Sonra Mehdi, Medine&#8217;ye gelerek Beni Haşim&#8217;den hapiste olanları kurtarır. Bu meyanda siyah bayraklılar çıkarak bir su kenarına varırlar ve bunu duyan Süfyani ile yakınları kaçarlar. Mehdi, bilahare Kufe&#8217;ye inerek buradaki Haşimileri kurtarır. Sonra Kufe havalisinden kendilerine &#8216;Usub&#8217; adı verilen çok az silaha sahip bir cemaat çıkar. Onların arasında bir kısım Basralılar da bulunur. Böylece onlar Kufe halkından esir bulunanları Süfyanilerin elinden kurtarırlar ve ardından siyah bayraklı ordu biat için Mehdi&#8217;ye gelir.&#8221;<a href="#_ftn107" name="_ftnref107"><sup>[107]</sup></a></p>
<p>Kurtubi, <em>Tezkire</em>&#8216;sinde kendi isnadıyla Huzeyfe Yemani&#8217;den şu rivayeti nakletmiştir:</p>
<p>Resulullah (s.a.a) buyurdu: &#8220;(Süfyani ve yarenleri) Şam&#8217;a doğru yola çıkarlar. Mehdi&#8217;nin sancağı ise Kufe&#8217;den yola çıkar ve Kufe&#8217;ye iki gecelik mesafede bu orduyu yakalayıp öldürürler. Yine Resulullah&#8217;ın (s.a.a) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: Zura&#8217;da çatışma olacak… Hadisin devamında Süfyani&#8217;nin çıkışı ve sonrasında Mehdi&#8217;nin zuhuru, Dabbet&#8217;ul-Arz&#8217;ın çıkışı, Yecüc ile Mecüc&#8217;ün çıkışından söz edilmiştir.&#8221;<a href="#_ftn108" name="_ftnref108"><sup>[108]</sup></a></p>
<p>Ali b. el-Muttaki el-Hanefi, <em>Kenzul Ummal</em>&#8216;da kendi isnadıyla Ebu Hureyre&#8217;den şu rivayeti nakletmiştir:</p>
<p>&#8220;Rumlar, benim soyumdan ve ismi ismime uygun bir valiye gadr ettikten sonra Amak denilen yerde sizinle savaşacaklardır. Burada Müslümanların üçte bir kadarı öldürülür, sonra bir gün yine o kadar insan öldürülür. Üçüncü gün (seferde) ise savaş Rumlar aleyhine döner. Müslümanlar böylece savaşa devam eder ve Konstantiniyye&#8217;yi feth eder ve oradaki malları taksim ederler. Tam bu sırada bir münadi: Deccal ailelerinizde sizin yerinizi aldı&#8221; şeklinde bağırır.&#8221;<a href="#_ftn109" name="_ftnref109"><sup>[109]</sup></a></p>
<p>Ali b. el-Muttaki el-Hanefi, <em>Muntehebu Kenzul Ummal kitabında</em> kendi isnadıyla Peygamber&#8217;in (s.a.a) şöyle buyurduğunu nakletmiştir:</p>
<p>&#8220;Ramazan&#8217;da bir seda olur. Şevval&#8217;de de bir uğultu olur. Zilkade&#8217;de kabileler birbiriyle çarpışır. Zilhicce&#8217;de hacılar talana uğrar. Muharrem&#8217;de bir münadi gökten şöyle nida eder: &#8220;Dikkat ediniz. Bu, Allah&#8217;ın kullarının en şeçkinidir. Onu dinleyiniz ve ona uyunuz.&#8221;<a href="#_ftn110" name="_ftnref110"><sup>[110]</sup></a></p>
<p>Bir grup Ehlisünnet âlimi ve onlardan biri olan Ali b. el-Muttaki <em>Muntehebu Kenzul Ummal</em>&#8216;da Huzeyfe Yemani&#8217;den şu rivayeti nakletmiştir:</p>
<p>Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: &#8220;Bir tütsü üzerinde (sonu belli olmayan)  sükûnet olacaktır. &#8220;Bir tütsü üzerinde sükûnet nedir, ey Allah&#8217;ın Resulü?&#8221; diye sorulunca şöyle buyurdu: Daha önceki haline dönmeyecek olan kalplerdir. Sonra da delalete çağıran kimseler olacaktır. O gün Allah&#8217;ın halifesini yeryüzünde görürsen bedenini çiğnese de malını alsa da ona tabi ol. Şayet onu göremezsen, sonu ölüm de olsa başka bir yere git ve bir ağacın köküne iyice yapış oradan ayrılma.&#8221;<a href="#_ftn111" name="_ftnref111"><sup>[111]</sup></a></p>
<p>Bir grup Ehlisünnet âlimi ve onlardan biri olan İbn Sabbağ el-Maliki, <em>Fusul&#8217;ul- Muhimme</em> kitabında Mehdi&#8217;nin zuhuruna dair şu alametleri rivayet etmişlerdir:</p>
<p>&#8220;Onun zuhurunun birtakım alametleri vardır: Süfyani&#8217;nin çıkışı, Güneşin Şaban ayının ortasında tutulması ve müneccimlerin alışılan öngörülerine aykırı olarak bu ayın sonunda ay tutulması bu alametlerdendir. Yemani&#8217;nin çıkışı, Mısır&#8217;da Mağribi&#8217;nin ortaya çıkması, doğuda ay gibi ışık saçan bir yıldızın doğması, ardından neredeyse iki tarafı bitişecek şekilde bükülmesi, gökyüzünde bir kızıllığın ortaya çıkması ve ufuklarda kalmaya devam etmesi, doğuda uzunlamasına bir ateşin ortaya çıkması ve havada üç veya yedi gün kalması, Arabın Acemin egemenliğinden çıkıp ülkelere malik olması, Mısır halkının kendi emirlerini öldürmesi, Kays ve Arap sancaklarının Mısır&#8217;a girişi, peygamberlik iddiasında bulunan altmış yalancının ortaya çıkması, ani ve hızlı ölüm, Şam&#8217;da Cabiye denen bir şehrin yere batması… bu alametlerdendir.&#8221;</p>
<p>İbn Hacer el-Mekki, <em>el-Kavl&#8217;ul Muhtasar</em> kitabında kendi isnadıyla Resulullah&#8217;ın (s.a.a) şu sözünü nakletmiştir:</p>
<p>&#8220;Hiçbir tarafın ondan mahfuz kalmayacağı bir fitne zuhur edecek, bu fitne kaldığı yerden hemen başka bir tarafa yayılacak ve bu durum bir münadinin semadan seslenerek: &#8220;Ey insanlar, emiriniz artık Mehdi&#8217;dir&#8221; demesine kadar devam edecektir.&#8221;<a href="#_ftn112" name="_ftnref112"><sup>[112]</sup></a></p>
<p>İbn Hacer aynı kitapta kendi isnadıyla Resulullah&#8217;ın (s.a.a) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:</p>
<p>&#8220;Adaleti onları kuşatacak ve aralarında peygamberlerinin sünnetiyle amel edecektir. Hatta o, bir münadinin şöyle bir çağrıda bulunmasını emredecek: Acaba birinin bana ihtiyacı var mı? Bunun üzerine bir kişiden başkası gelmeyecek…&#8221;</p>
<p>Bir grup Ehlisünnet âlimi, kendi isnatlarıyla Abdullah b. Mesud&#8217;dan Peygamberimizin (s.a.a) Mehdi&#8217;nin zuhurundan önce Süfyani&#8217;nin çışışıyla ilgili şu sözlerini nakletmişlerdir:</p>
<p>&#8220;Süfyani, Mehdi ve beraberindekilerle savaşması için Kufe&#8217;ye bir ordu gönderecek; Mekke ve Medine&#8217;ye on beş bin süvari gönderecek. Daha sonra Kufe ve Medine&#8217;deki savaştan söz etmiş ve ardından sözlerini şöyle sürdürmüştür: Sonra Mehdi ve beraberindekilerle savaşmak için Mekke&#8217;ye doğru yola çıkacaklar. Beyda&#8217;ya vardıklarında Allah onların tümünü mesh edecek  (veya yere batıracak)<a href="#_ftn113" name="_ftnref113"><sup>[113]</sup></a>. İşte Yüce Allah&#8217;ın şu sözü de buna işaret etmektedir:</p>
<p>&#8220;Onları korkuya kapıldıkları zaman bir görsen! Artık bir kurtuluş ve kaçış yoktur. Yakın bir yerden yakalanırlar.&#8221;<a href="#_ftn114" name="_ftnref114"><sup><strong>[114]</strong></sup></a></p>
<p>Hâkim Nişaburi, Müstedrekinde kendi isnadıyla Ebu Hureyre&#8217;den şu rivayeti nakletmiştir: Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu:</p>
<p>&#8220;Şam&#8217;ın ortasından adına Süfyani denilen ve kendisine tabi olanların çoğunun Kelb kabilesinden olacağı birisi çıkar. O insanları öldürür, hatta kadınların karınlarını deşip çocuklarını katleder. Kendisine karşı toplanan Kays kabilesini de öldürüp yok eder. (İşte o zaman) Ehlibeyt&#8217;imden Hirre&#8217;de bir kişi çıkar. Onun haberi Süfyani&#8217;ye ulaşınca, Süfyani ona karşı ordusundan bir ordu gönderir. Ancak Mehdi, bu orduyu hezimete uğratır ve bunun üzerine Süfyani yanındakilerden bir orduyu, ona karşı tekrar gönderir. Ancak bu ordu yeryüzünden Beyda&#8217;ya vardıklarında yere batırılır ve kendilerinden haber getirecekler dışında kimse sağ kalmaz. Hâkim daha sonra şöyle demiştir: Bu, senedi sahih bir hadistir.&#8221;<a href="#_ftn115" name="_ftnref115"><sup>[115]</sup></a></p>
<p>Hafız Nureddin Ali b. Ebubekir el-Heytemi, <em>Mecme&#8217;uz-Zevaid</em>&#8216;de kendi isnadıyla müminlerin annesi Ümmü Seleme&#8217;den şu hadisi nakletmiştir:</p>
<p>Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: &#8220;Batı meliki doğu melikine doğru gider ve onu öldürür. Ondan sonra Batı meliki, Medine&#8217;ye bir ordu gönderir, ancak bu ordu yere batırılır. Sonra ikinci bir ordu gönderir. Bu ordu Medine halkından bir grup insanı esir alır. Sonra insanlar Harem&#8217;den çıkan bir kimsenin etrafında, dağınık olarak, gelen kuşlar gibi toplanırlar. Öyle ki aralarında kadınların da bulunduğu üç yüz ondört kişilik bir grub oluştururlar. Onlar her zalime ve Cebbar oğlu Cebbar&#8217;a galip gelir. O&#8217;nun devrinde, ölülerin dirilere imreneceği bir adalet görülür. O yedi yıl kalır. Sonra ise yerin altı, üstünden daha hayırlı olur.&#8221;<a href="#_ftn116" name="_ftnref116"><sup>[116]</sup></a></p>
<p>Burada zikrettiklerimiz, Ehlisünnet âlimleri ve muhaddisleri tarafından rivayet edilmiş olan hadislerin sadece küçük bir bölümünü oluşturmaktadır. Bunları getirmemizdeki gaye, gerçekten hakikati arayanlara delil sunmanın yanı sıra bu konudaki her türlü şüpheyi izale edip körlüğü gidermektir. Dolayısıyla peygamberler, hüccetler, açık deliller ve birtakım cahil veya inatçı kimselerin vesveselerine cevap verdikten sonra artık bu konuda hiç kimsenin bir bahanesi kalmaz. Maalesef cahiller veya kendini beğenmiş inatçı kimseler tarafından bu meselenin son zamanlarda tartışma konusu olduğunu ve hatta inkâr edildiğini görmekteyiz. Nitekim vaktiyle Ümeyyeoğulları da bu konuyu inkâr etmek için çok çalışmış, hatta bazı kitaplara &#8220;Mehdi yoktur, sadece Mesih vardır&#8221; şeklinde uyduruk rivayetler bile sokuşturmuşlardır. Fakat onların çabası amacına ulaşmamış ve batıla uyanlar ziyan etmişlerdir. Hak, onların kör yamalarının arkasında kaybolmamaış, tüm çıplaklığıyla kendisini ortaya koymuş ve hak ettiği yerde hep sabit kalmıştır. Kuşaktan kuşağa tüm İslam âlimleri, Peygamberimizin (s.a.a) Mehdi hakkındaki hadislerini rivayet etmiş, Mehdi hakkında birçok kitaplar yazmışlardır. Onların çoğu bu konuda tevatür veya istifaze idiasında bulunmuşlardır. Bu rivayetlerin çoğu sahih veya hasendir; zayıf olanların zaafı da meselenin kabulü ve şöhreti sebebiyle telafi edilmiştir.</p>
<p>Bununla birlikte biz daha önce arz ettik ki: Tevatür, haddizatında vicdani bir yoldur ve bir hadis mütevatir olduğunda artık onun kanal veya senedinin sahih olmasına ihtiyaç kalmaz. Çünkü bu, hadisin kabulünün taabbudi olduğu durumda geçerlidir, vicdani olduğu durumda değil. Dolayısıyla dinleriyle geçinen ve ahiretlerini dünyaları karşılığında satmış olan bu sapkın cahillerin vesveselerine kulak vermemek gerekir. Nitekim Yüce Rabbimiz de bu hususa şu şekilde dikkat çekmiştir:</p>
<p>&#8220;Önceden sapmış olan, birçoklarını da saptıran ve doğru yoldan çıkmış olan bir topluluğun isteklerine uymayın.&#8221;<a href="#_ftn117" name="_ftnref117"><sup><strong>[117]</strong></sup></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<h2>Kaynakça</h2>
<p>Kur&#8217;an-ı Kerim</p>
<p>Nehcü&#8217;l-Belağa</p>
<p>Abdulgani Nablusi, <em>Zehairu-l-Mevaris.</em></p>
<p>Abdurrahman b. Ali ve İbn Deybe Şeybani, <em>Teysiru&#8217;l-Vusul İla Câmii&#8217;l-Usul Li&#8217;bni&#8217;l-Esir.</em></p>
<p>Ahmed b. Ali b. Hacer-i Askalani, <em>el-İsabe Fi Temyizi&#8217;s-Sahabe.</em></p>
<p>Albani, Ebu Abdurrahman Nasiruddin b. Hac Nuh b. Necati Eşkuderi, <em>Silsiletu&#8217;l-Ahadisi&#8217;s-Sahihe ve Şeyu&#8217;n Min Fikhiha. </em></p>
<p>Ali b. Muttaki Hanefi Hindi, <em>Kenzu&#8217;l-Ummal.</em></p>
<p>Askalani, İbn Hacer, <em>Lisanu&#8217;l Mizan.</em></p>
<p>Bağdadi, Muhammed b. Osman, <em>el-Munteheb Min Sahiheyi&#8217;l-Buhari Ve&#8217;l-Muslim.</em></p>
<p>Bahrani, Seyit Haşim, <em>el-Burhan Fi Tefsiri&#8217;l-Kur&#8217;an.</em></p>
<p>Berzenci Hüseyni, Muhammed b. Abdurresul, <em>el-İşaetu Li Eşrâti&#8217;s-Sa&#8217;e.</em></p>
<p>Buhari Kunuci Huseyni, Muhammed Sıddık, <em>el-İza&#8217;e Lima Kane ve Ma Yekunu Beyne Yedeyi&#8217;s-Sa&#8217;e.</em></p>
<p>Celaluddin Suyuti, <em>ed-Durru&#8217;l-Mansur.</em></p>
<p>Celaluddin Suyuti, <em>el-Camiu&#8217;s-Sağir Fi Ahadisi&#8217;l-Beşiru&#8217;n-Nezir.</em></p>
<p>Diyarbekri, <em>Tarihu&#8217;l Hamiş Fi Ahvali Enfusi&#8217;n-Nefis.</em></p>
<p>Dulabi, Ebu Beşir Muhammed b. Ahmed b. Hemad, <em>el-Kuna Ve&#8217;l-Esma.</em></p>
<p>Ebu Davut Secistani, <em>Sünen-u Ebu Davut.</em></p>
<p>el-Ebriyyi&#8217;s-Secizi, Ebu&#8217;l-Hasan Muhammed b. Hüseyin, <em>Menakibu&#8217;ş-Şâfii.</em></p>
<p>Ester Abadi, <em>Te&#8217;vilu&#8217;l-Ayati&#8217;z-Zahire.</em></p>
<p>Fahri Razi, <em>Tefsir-u Mefatihi&#8217;l-Gayb.</em></p>
<p>Feyzi Kaşani, Molla Muhsin, <em>Tefsiru&#8217;s-Safi.</em></p>
<p>Hakim Nişaburi, Muhammed b. Abdullah, <em>el-Mustedreku Âla&#8217;s-Sahiheyn.</em></p>
<p>Harezmi, Muvaffak b. Ahmed, <em>Menakıb-u Emiri&#8217;l-Muminin.</em></p>
<p>Harisi Bedahşi, <em>Miftahu&#8217;n-Neca.</em></p>
<p>Himeyri, Abdullah b. Cafer Kummi, <em>Kurbu&#8217;l-İsnad.</em></p>
<p>Hindi, Ali b. Muttaki, <em>Münteheb&#8217;u Kenzu&#8217;l-Ummal, el-Metbu Hamişu&#8217;l-Müsned, Li&#8217;bn-i Hanbel.</em></p>
<p>Huveyzi, <em>Tefsir-u Nuri&#8217;s-Sakaleyn.</em></p>
<p>Hür Amuli, Muhammed b. Hasan, <em>İsbatu&#8217;l-Huda.</em></p>
<p>İbn Asakir, <em>Tarih-u Medinet-i Dimeşk ve Zikr-u Fezliha.</em></p>
<p>İbn Babeveyh Kummi, Muhammed b. Ali, <em>Kemalu&#8217;d-Din ve Temamu&#8217;n-Nime.</em>İbn Ebi Hatem, <em>Tefsiru&#8217;l-Kur&#8217;ani&#8217;l-Azim.</em></p>
<p>İbn Hacer Askalani, <em>Tehzibu&#8217;t-Tehzib.</em></p>
<p>İbn Kesir Şami, Ebu&#8217;l-Feda İsmail, <em>Nihayetu&#8217;l-Bidaye Ve&#8217;n-Nihaye.</em></p>
<p>İbn Kesir Şâmi, <em>Tefsiru&#8217;l-Kur&#8217;ani&#8217;l-Azim.</em></p>
<p>İbn Mâce Kazvini, <em>Sünenu&#8217;l-Mustafa.</em></p>
<p>İbn Şehraşub, <em>Muşabihu&#8217;l-Kur&#8217;an ve Muhtelifuhu.</em></p>
<p>Keraceki, Muhammed b.Ali, <em>Camiu&#8217;l-Fevaid.</em></p>
<p>Kettani, Muhammed b. Cafer, <em>Nazmu&#8217;l-Mütenasır Fi&#8217;l-Hadisi&#8217;l-Mütevatir.</em></p>
<p>Kucerati Hindi, Muhammed Tahir Sıddıki Feteni, <em>Mecmeu Bihari&#8217;l-Envar Fi Garibi&#8217;t-Tenzil ve Letaifi&#8217;l-Ahbar.</em></p>
<p>Kuddusi, Şeyh Abdunnebi b. Ahmed, <em>Sunenu&#8217;l-Huda.</em></p>
<p>Kufi, Fırat b. İbrahim, <em>Tefsiru&#8217;l-Fırat.</em></p>
<p>Kuleyni, Muhammed b. Yakup, <em>el-Kâfi.</em></p>
<p>Kummi Meşhedi, <em>Tefsir&#8217;u Kenzi&#8217;d-Dekaik.</em></p>
<p>Kurtubi, <em>Muhtasaru&#8217;t-Tezkire.</em></p>
<p>Kutbu Ravendi, Said b. Hibetullah, <em>el-Haraicu Ve&#8217;l-Ceraihu Fi Mucizati&#8217;l-Ma&#8217;sumin.</em></p>
<p>Maliki, İbn Sebbağ, <em>el-Fusulu&#8217;l-Muhimme F</em><em>i Marifeti&#8217;l-Eimme.</em></p>
<p>Meclisi, Molla Muhammed Bakır, <em>Biharu&#8217;l-Envar: c. 23, 24, 51ve 52.</em></p>
<p>Mekarim Şirazi, Nasir, <em>Tefsir-u Numune.</em></p>
<p>Mir Seyit Ali Hemdani Şâfii, <em>Meveddetu&#8217;l-Kurba.</em></p>
<p>Muhaddis Nuri, Mirza Hüseyin, <em>Cennetu&#8217;l-Me&#8217;va&#8217;l Matbui Zımne Bihari&#8217;l Envar: c.53.</em></p>
<p>Muhammed b. İsmail Buhari, <em>Sahihu&#8217;l-Buhari.</em></p>
<p>Muhammed b. Muhammed b. Numan el-Muşteher Bi&#8217;l-Mufid Şeyhi&#8217;ş-Şia Fi Ahdihi, <em>el-İrşad.</em></p>
<p>Muhammed b. Talha Genci Şâfii, <em>el-Beyan Fi Ahbar-i Sahibi&#8217;z-Zaman.</em></p>
<p>Mutahhar b. Tahir Mukaddesi, <em>el-Bed-u Ve&#8217;t-Tarih.</em></p>
<p>Necaşi, Ebu&#8217;l-Abbas, <em>Marifetu Ricali&#8217;l Hadis.</em></p>
<p>Neccar Zadigan, <em>Berresiyi Tetbigiyi Ayati Mehdeviyyet.</em></p>
<p>Nesefi, <em>Tefsiru&#8217;l-Kur&#8217;an.</em></p>
<p>Numani, Muhammed b. İbrahim, <em>Kitabu&#8217;l-Gaybe.</em></p>
<p>Râfi Kazvini, Abdulkerim b. Muhammed, <em>et-Tedvin Fi Ahbar-i Kavzin.</em></p>
<p>Razi, Ebu&#8217;l Fettah, <em>Ravzatu&#8217;l-Cinan ve Ruhu&#8217;l-Cinan.</em></p>
<p>Sa&#8217;lebi, <em>Tefsiru&#8217;l-Keşfi Ve&#8217;l-Beyan.</em></p>
<p>Saduk, Muhammed b. Ali b. Babeveyh Kummi, <em>el-Hisal.</em></p>
<p>Şeblenci, <em>Eimmetu&#8217;l-Huda.</em> Şeblenci, <em>Kitabu&#8217;l-Fezaili&#8217;l-Kufe.</em></p>
<p>Şeblenci, Mümin b. Hasan Şafii Mısri, <em>Nuru&#8217;l-Ebsar.</em></p>
<p>Şehristani, Muhammed b. Abdulkerim, <em>el-Milel Ve&#8217;n-Nihel.</em></p>
<p>Şemsuddin Ebu&#8217;l-Hayr Sehavi, <em>el-Mekasidu&#8217;l-Hasane Fi Beyani Kesirin Mine&#8217;l-Ahadisi&#8217;l-Muştehere.</em></p>
<p>Şemsuddin Zehebi, <em>Tezkiretu&#8217;l-Huffaz.</em></p>
<p>Şeyh Abdulhadi Abyari, <em>Caliyetu&#8217;l-Kedir Fi Şerh-i Manzumetu&#8217;l-Berzenci.</em></p>
<p>Şeyh Ebu Talip, Teclil Tebrizi, <em>Men Huve&#8217;l-Mehdi.</em></p>
<p>Şeyhu&#8217;t-Taife, Muhammed b. Hasan Tusi, <em>et-Tibyan Fi Tefsiri&#8217;l-Kur&#8217;an.</em></p>
<p>Şirazi, Seyit Muhammed, <em>Takribu&#8217;l-Kur&#8217;an.</em></p>
<p>Tabatabai, Allame Muhammed Hüseyin, <em>el-Mizan Fi Tefsiri&#8217;l-Kur&#8217;an.</em></p>
<p>Taberi, <em>Delailu&#8217;l-İmame.</em></p>
<p>Taberi, Muhammed b. Cerir, <em>Câmiu&#8217;l Beyan Fi Tefsiri&#8217;l-Kur&#8217;an.</em></p>
<p>Tusi, Muhammed b. Hasan, <em>Kitabu&#8217;l-Gaybe.</em></p>
<p>Tuveyciri, Hamud b. Abdullah b. Abdurrahman, <em>el-İhticac Bi&#8217;l-Eseri Âla Men Enkere&#8217;l-Mehdiyye&#8217;l-Muntezer.</em></p>
<p>Vahidi Nişaburi, <em>el-Vesit.</em></p>
<p>Yahya b. Abdulaziz, <em>el-Cem&#8217;u Beyne&#8217;s-Sahihayn.</em></p>
<p>Zehebi, Hafız Şemsuddin, <em>Telhisu&#8217;l-Müstedreki&#8217;s-Sahiheyn.</em></p>
<p>Ziyauddin Ahmed Gümüşhanevi İstanbuli Hanefi Sufi, Ölüm: 1311, <em>Ramuzu&#8217;l-Ahadis</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> &#8211; Hafız İbn Hacer Askalani, <em>Tehzib’ut-Tehzib</em>, c.9, s.144, Haydar Abad Ed-Deken çapı; Şeyh Ebutalib Et-Teclil Et-Tebrizi’nin “Men Hüvel Mehdi” kitabından (s.58) naklettik.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> &#8211; El-Muhaddis Ahmed b. Hacer El-Heytemi El-Mekki Eş-Şafii, <em>Es-Savaik’ul-Muhrika</em>, Mısır baskısı, s.165 ve İstanbul İhlas Vakfı baskısı, s.167.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> &#8211; Ebu Muhammed El-Hasan b. Ali b. Halef El-Berbahari (ö:329), <em>Kitabu Şerh’üs-Sünne</em>, Dar’un-Neşr: Daru İbn Kıyem – 1408 s.27 sayı.20.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> &#8211; Mumin b. Hasan Eş-Şeblenci Eş-Şafii El-Mısri, <em>Kitabu Nur’ul-Ebsar</em>, Musur Eş-Şabiye baskısı, s.171.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> &#8211; Muhammed b. Cafer El-Kettani (ö: 1345), <em>Nezmu’l-Mütenasir minel Hadis’il-Mütevatir</em>, s.225-228, sayı.289, Daru’n-Neşr: Mısır- Dar’ul-Kutub’us-Selefiyye, Şeref El-Hicazi’nin tahkiki ile.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> &#8211; Ebul Hasan Muhammed b. Hüseyin El-Ebri Es-Secezi (ö:363), Menakib-i Şafii; Ehlisünnet&#8217;in birçok âlimi bunu ondan rivayet etmiştir; bkz. <em>El-Menarul-Munif fi’s-Sahih ve’z-Zaif</em>, Ebu Abdullah Muhammed b. Ebubekir El-Hanbeli (ö:751), s.142, Dar’un-Neşr, Mekteb’ul-Matbuat’ul-İslamiyye- Halep 1403.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> &#8211; Abdurrahman b. Abdullah b. Ahmed b. Ebul Hasan El-Has’emi Es-Suheyli (ö:581), <em>Kitab’ur-Revz’ul-Enf fi Tefsir-i Siyret’in-Nebeviyye</em>, İbn Hişam, c.1, s.280, Dar’un-Neşr Dar’ul-Fikr-Beyrut 1989.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> &#8211; Muhammed b. Abdurresul El-Hüseyni El-Berzenci (ö:1103), <em>El-İşae Li Eşrat’is-Saeh</em>, s.87 ve 112 ve 189, Dar’un-Neşr: Kahire’de bulunan El-Meşhed’ul-Hüseyni Kütüphanesi.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> &#8211; Ebu Abdullah Muhammed b. Ahmed El-Ensari El-Kurtubi “El-Cami Li Ahkam’il-Kur’an” isimli tefsirinde, c.8, s.122, Tevbe suresinin 33. ayetinin altında; <em>Et-Tezkire</em> kitabında ölüler ve ahiretle ilgili konulara işaret ederken, s.1205 Dar’un-Neşr: Riyad’da bulunan Dar’ul-Minhac li&#8217;n-Neşri ve’t-Tevzi 1425 Birinci Baskı.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> &#8211; Ebu Abdullah Muhammed b. Ahmed El-Kurtubi El-Ensari, <em>Et-Tezkire</em>, s.1205.</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a> &#8211; Ebul İrfan Muhammed b. Ali Es-Sabban, (ö:1206 Hicri Kameri), <em>İs’af’ur-Rağibin fi Siyret’il-Mustafa ve Fedail-i Ehlibeyti’hi’t-Tahirin</em>, Mısır- Eş-Şabiyye baskısı, s.140.</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[12]</a> &#8211; İbn Asakir, <em>Tarih-i Medineti Dımeşk ve Zikri Fazliha</em>, c.47, s.518, Dar’un-Neşr Dar’ul-Fikr-Beyrut.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[13]</a> &#8211; Es-Suveydi diye meşhur olan Ebul Fevz Muhammed Emin El-Bağdadi, <em>Sebaik’uz-Zeheb fi Marifeti Kabail’il-Arab,</em> s.78, El-Mektebet’ut-Ticariyye-Mısır.</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14">[14]</a> &#8211; Muhammed Sıddık El-Hüseyni El-Buhari El-Kannuci (ö:1307), <em>El-İzae lima Kane ve ma Yekunu Beyne Yedey’is-Sae,</em> s. 112 ve 145 ve 146 Dar’un-Neşr; Neşr’ul Mektebet’ul-İlmiyye –Medine, Kahire baskısı 1391 Hicri ve 1971 Miladi, üçüncü baskı.</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[15]</a> &#8211; Ahzab 4.</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16">[16]</a> &#8211; Vahhabiyetin Başmüftüsü Abdulaziz b. Baz (ö:1420), Medine-i Münevvere’de yayımlanan <em>El-Camat’ul-İslamiyye</em> dergisinin 3. Sayısı, Ehlisünnet ve’l-Cemaat’in itikatlarını beyan ederken.</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17">[17]</a> &#8211; Şeyh Hemud b. Abdullah b. Abdurrahman Et-Tuveyciri (ö:1413), <em>El-İhticac bil Eser Ala Men Enkere’l- Mehdiyy’il-Muntezer</em>, s.3, Dar’un-Neşr; İlmi Araştırmalar ve Fetva Dairesi Genel Başkanlığı-ı Riyad, El-Memleket’ul-Arabiyyet’us-Suudiyye 1403, birinci baskı.</p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18">[18]</a> &#8211; Bakara 2.</p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19">[19]</a> &#8211; Ebu Abdurrahman Nasiruddin b. Hacı Nuh b. Necati b. Âdem El-Eşkuvedri El-Albani (ö: 1420), <em>Silsilet’ul-Ahadis’is-Sahihe ve Şey’un Min Fıkhıha ve Fevaiduha</em>, c.1, s.43, Dar’un-Neşr, Mektebetu Dar’ul-Minhac li’n-Neşri ve’t-Tevzi- Riyad 1415.</p>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20">[20]</a> &#8211; Tek kişi tarafından gelmiş olan rivayetler(mütercim).</p>
<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21">[21]</a> &#8211; Taabbudi, delili sunulmadığı halde teslim olmakla mükellef olduğumuz konulardır. (Mütercim).</p>
<p><a href="#_ftnref22" name="_ftn22">[22]</a> &#8211; Haberi Vahid, tek kişi tarafından nakledilen hadise denir.</p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23">[23]</a> &#8211; Muhammed b. Abdullah El-Hâkim Nişaburi, <em>El-Müstedrek Ala’s- Sahiheyn</em> c.4, s.855; Hanbeli mezhebinin imamı olan Ahmed b. Hanbel Eş-Şeybani, <em>El-Müsned</em> c.3, s.82 ve 7; Ebu Naim İsfahani, <em>Kitab’ul-Erbain</em>, h.2; İbrahim b. Muhammed El-Himvini El-Cuveyni, <em>Feraid’us-Simtayn</em> c2, s.223; El-İmam El-Hafız Ez-Zehebi, <em>Telhis’ul-Mustedrek</em> c.4, s.855; Celaleddin Es-Suyuti, <em>El-Havi Lil-Fetava</em> c2, s.36.</p>
<p><a href="#_ftnref24" name="_ftn24">[24]</a> &#8211; Hanbeli mezhebinin imamı olan Ahmed b. Hanbel Eş-Şeybani, <em>El-Müsned</em> c.3, s.71; El-Himvini El-Cuveyni, <em>Feraid’us-Simtayn</em> c.2, s.423; Şeyh Ziyauddin El-Gümüşhanevi El-İstanbuli El-Hanefi, Es-Sufi (ö:1131), Ramuz’ul-Ahadis, s.774.</p>
<p><a href="#_ftnref25" name="_ftn25">[25]</a> &#8211; Ebu Davud Es-Secistani, <em>Süneni Ebu Davud</em> c.4, s.251; Hâkim Nişaburi, <em>El-Müstedrek</em> c.4, s.755; Hüseyin b. Mesud Ferra El-Buğavi, <em>Mesabih’us-Sunne</em> c.2, s.431; Ali b. Hüsamuddin El-Hindi El-Hanefi, Ahmed b. Hanbel’in Müsned’ine dipnot olarak basılmış <em>Muntehebu Kenzul Ummal</em> c.6, s.3; Mişkat’ul-Mesabih, Hatib Tebrizi Muhammed b. Abdullah c.3, s.42 ve diğer başka kaynaklar.</p>
<p><a href="#_ftnref26" name="_ftn26">[26]</a> &#8211; Hanbeli mezhebinin imamı olan Ahmed b. Hanbel Eş-Şeybani, <em>El-Müsned</em> c.3, s.63; Hâkim Nişaburi, <em>El-Müstedrek</em> c.4, s.755; Şeyh Süleyman Hanefi Kunduzi, <em>Yenabiul Mevedde</em> c.3, s.98; Müsnedi Ahmed c.3, s.73, h.2; Ebu Naim, <em>El-Erbain</em>, h.18; Muhammed b. Talha Genci Eş-Şafii, <em>El-Beyan fi Ahbari Sahibi’z-Zaman</em>, s.48; İbni Hacer Mekki Heytemi, <em>Sevaikul Muhrika</em> s.99.</p>
<p><a href="#_ftnref27" name="_ftn27">[27]</a> &#8211; Ali b. Ebubekir Heytemi, <em>Mecmeu’z-Zevaid ve Menbe’ul-Fevaid</em> c.7, s.713; Tirmizi ve İbni Mace kendi Sahihlerinde bu hadisi rivayet etmişlerdir. Süleyman b. Ahmed Şami Taberani de <em>El-Evset’te</em> bu hadisi getirmiştir. Celaleddin Es-Suyuti, El-Havi Lil-Fetava c.2, s.26.</p>
<p><a href="#_ftnref28" name="_ftn28">[28]</a> &#8211; Az önce zikri geçen kaynak.</p>
<p><a href="#_ftnref29" name="_ftn29">[29]</a> &#8211; Hafız Ahmed Ebu Naim İsfahani, <em>El-Erbain Hadisen fi’l-Mehdi</em>, Üçüncü Hadis; Celaleddin Es-Suyuti, <em>El-Havi Lil-Fetava</em> c.2, s.36, <em>El-Erbain</em>’de ikinci hadis, sayı yirmi iki; Celaleddin Es-Suyuti, <em>El-Cami’us-Sağir</em>, h.9227; El-Kunduzi, <em>Yenabiul Mevedde</em> s.681.</p>
<p><a href="#_ftnref30" name="_ftn30">[30]</a> &#8211; Ali b. Ebubekir Heytemi, Mecme’uz-Zevaid ve Menbe’ul-Fevaid c.7, s.413; Altıncı asrın tanınmış büyük tarihçisi Er-Rafii El-Kazvini Abdulkerim b. Muhammed, Kitab’ut-Tedvin fi Ahbari Kazvin c.2, s.48.</p>
<p><a href="#_ftnref31" name="_ftn31">[31]</a> &#8211; Şemsuddin Zehebi, <em>Tezkiret’ul-Huffaz</em> c.3, s.838; Ebu Muhammed Hüseyin b. Mesud El-Buğavi Eş-Şafii (ö:615), <em>Mesabih’us-Sunne</em> c.2, s.431; Hatib Tebrizi, <em>Mişkat’ul-Mesabih</em> c.3, s,42; İbni Hacer El-Mekki El-Heytemi Eş-Şafii, <em>Sevaik’ul Muhrika</em> s.79.</p>
<p><a href="#_ftnref32" name="_ftn32">[32]</a> &#8211; Celaleddin Es-Suyuti, <em>El-Havi Lil-Fetava</em> c.2, s.77.</p>
<p><a href="#_ftnref33" name="_ftn33">[33]</a> &#8211; Ebu İsa Muhammed b. İsa b. Sure et-Tirmizi (ö:792), <em>El-Cami’i’s-Sahih Kitabu’l-Fiten</em> bab35, h.2322, s.116, Daru İhya’ut-Turas’ul-Arabi.</p>
<p><a href="#_ftnref34" name="_ftn34">[34]</a> &#8211; İbrahim b. Muhammed Himvini Cuveyni, <em>Feraid’us-Simtayn</em> c.2, s.433.</p>
<p><a href="#_ftnref35" name="_ftn35">[35]</a> &#8211; Kırmızı kibrit veya kırmızı fosfor manasına gelen kibrit-i ahmer, değersiz taşları altına çeviren bir iksire verilen addır. (Mütercim).</p>
<p><a href="#_ftnref36" name="_ftn36">[36]</a> &#8211; İbrahim b. Muhammed Himvini Cuveyni, <em>Feraid-us Sımtayn</em> c.2, s.533; Şeyh Süleyman El-Hanefi El-Kunduzi, <em>Yenabi-ul Mevedde</em> s.844.</p>
<p><a href="#_ftnref37" name="_ftn37">[37]</a> &#8211; İbni Esir, <em>Usd’ul-Gabe fi Marifet’is-Sahabe</em> c.1, s.952; Ali b. El-Muttaki El-Hindi El-Hanefi, Ahmed b. Hanbel’in Müsned’ine dipnot olarak basılmış <em>Muntehebu Kenzul Ummal</em> c.6, s.3.</p>
<p><a href="#_ftnref38" name="_ftn38">[38]</a> &#8211; İbni Hacer Mekki Heytemi, <em>Sevaik’ul-Muhrika</em> s.89; İbni Sabbağ El-Maliki, <em>Fusul’ul-Muhimme</em> s.572; Suyuti, <em>El-Havi Lil-Fetava</em> c.2, s.66; Suyuti, <em>Cami’us-Sağir</em> c.2, s.975; Şeyh Mümin b. Hasan Eş-Şeblenci, <em>Nur’ul-Ebsar </em>s.922; ve fazla uzatmaktan kaçındığımız için zikretmediğimiz diğer kaynaklar.</p>
<p><a href="#_ftnref39" name="_ftn39">[39]</a> &#8211; Sibt b. Cevzi, <em>Tezkiret’ul-Havas</em> s.402; Ebu Naim İsfahani, <em>El-Erbain Hadisen fi Zikr’il-Mehdi</em> kitabında on dokuzuncu hadis olarak rivayet etmiştir; İbni Sabbağ El-Maliki, <em>Fusul’ul-Muhimme</em> s.472; Ebul Abbas b. Teymiye El-Harrani, <em>Minhac’us-Sünne</em> c.4, s.112.</p>
<p><a href="#_ftnref40" name="_ftn40">[40]</a> &#8211; Celaleddin Es-Suyuti, <em>El-Havi Lil-Fetava</em>, c.2, s.26; İbni Hacer Heytemi El-Mekki Eş-Şafii, <em>El-Fetave’l-Hedise</em> s.72.</p>
<p><a href="#_ftnref41" name="_ftn41">[41]</a> &#8211; Celaleddin Es-Suyuti, <em>El-Cami’us-Sağir fi Ahadis’il-Beşir’in-Nezir</em> c.2, s.543; Es-Suyuti, <em>El-Havi Lil-Fetava</em> c.2, s.6; Ali b. Ebubekir b. Süleyman Heytemi (ö:708), <em>Mecme’uz-Zevaid ve Menbe’ul-Fevaid</em> c.7, s.413; Alau’d-Din Ali b. El-Muttaki El-Hindi El-Hanefi,  Ahmed b. Hanbel Eş-Şeybani’nin Müsned’ine dipnot olarak basılmış <em>Muntehebu Kenzul Ummal</em> c.6, s.3; Şeyh Süleyman El-Hanefi El-Kunduzi, <em>Yenabiul Mevedde</em> s.681; Şeyh Ahmed Ziyauddin El-Hanefi Es-Sufi El-Gümüşhanevi El-İstanbuli, <em>Ramuz’ul-Ahadis</em> s.643.</p>
<p><a href="#_ftnref42" name="_ftn42">[42]</a> &#8211; Ebu Davud Süleyman b. Eş’as b. İshak Secistani, <em>Es-Sünen</em> c.4, s.151; Hanbeli mezhebinin imamı olan Ahmed b. Hanbel Eş-Şeybani, <em>El-Müsned</em> c.1, s.99; Ebu Davud Es-Secistani, <em>Süneni Ebu Davud</em> c.4, s.701; Celaleddin Es-Suyuti, <em>El-Havi Lil-Fetava</em> c.2, s.95; Celaleddin Es-Suyuti, <em>El-Cami’us-Sağir</em> c.2, s.773; Ebul Feda İsmail b. Ömer b. Kesir ed-Dımeşki el-Kureşi, <em>En-Nihaye fi’l-Fiten vel Melahim</em> c.1, s.73.</p>
<p><a href="#_ftnref43" name="_ftn43">[43]</a> &#8211; Şeyh Süleyman El-Hanefi El-Kunduzi, <em>Yenabiul Mevedde</em> s.544; Mir Seyyid Ali El-Hemedani Eş-Şafii, <em>Meveddet’ul-Kurba</em> s.69.</p>
<p><a href="#_ftnref44" name="_ftn44">[44]</a> &#8211; Himvini El-Cuveyni, <em>Feraid’us- Simtayn</em> c.2, s.533.</p>
<p><a href="#_ftnref45" name="_ftn45">[45]</a> &#8211; Ebu Davud Secistani, Süneni Ebu Davud c.4, s.351, Mısır baskısı; İbni Hacer Mekki Heytemi Eş-Şafii, <em>Sevaiki Muhrika </em>s.532; Es-Suyuti, <em>El-Havi Lil-Fetava</em> s.95; Ali b. Husamuddin El-Muttaki El-Hanefi, <em>Muntehabu Kenzul Ummal</em> c.5, s.201; El-Hanefi El-Kunduzi, <em>Yenabiul Mevedde</em> c.3, s.88.</p>
<p><a href="#_ftnref46" name="_ftn46">[46]</a> &#8211; Şeyh Süleyman El-Hanefi El-Kunduzi, <em>Yenabiul Mevedde</em> s.544, İstanbul baskısı.</p>
<p><a href="#_ftnref47" name="_ftn47">[47]</a> &#8211; Mir Seyyid Ali El-Hemedani Eş-Şafii, <em>Meveddet’ul-Kurba</em> s.89; El-Hanefi El-Kunduzi, <em>Yenabiul Mevedde</em> s.952 ve <em>Ğaliyet’il-Mevaiz</em> c.1, s.613</p>
<p><a href="#_ftnref48" name="_ftn48">[48]</a> &#8211; Heytemi, <em>Mecme’uz-Zevaid ve Menbe’ul-Fevaid</em> c.7, s.613.</p>
<p><a href="#_ftnref49" name="_ftn49">[49]</a> &#8211; Muhammed b. Yusuf Genci Eş-Şafii, <em>El-Beyan fi Ahbari Sahib’iz-Zaman</em> s.69; Ebu Naim, <em>El-Erbein Hadisen</em> <em>fi’l-Mehdi</em>’de on üçüncü hadis; Celaleddin Es-Suyuti, <em>El-Havi Lil-Fetava</em> c.2, s.36.</p>
<p><a href="#_ftnref50" name="_ftn50">[50]</a> &#8211; Ebu İsa Muhammed b. İsa b. Sure et-Tirmizi, <em>El-Cami’us-Sahih</em> (Sahih-i Tirmizi) c.4, s.25, Kitabu’l-Fiten.</p>
<p><a href="#_ftnref51" name="_ftn51">[51]</a> &#8211; Aynı kaynak.</p>
<p><a href="#_ftnref52" name="_ftn52">[52]</a> &#8211; Ebu Bişr Muhammed b. Ahmed Hamad Ed-Dulabi (ö:13), <em>El-Kuna ve’l-Esma</em> c.1, s.481, h.277 ve 85; <em>Süneni Ebu Davud</em> c.4, s.151; Ebul Kasım Taberani Eş-Şami, <em>El-Mucem’us-Sağir</em> s.542; Celaleddin Suyuti, <em>El-Cami’us-Sağir</em> c.2, s.773; Diyarbekri, <em>Tarih’ul-Hamis fi Ahvali Enfüs’in-Nefis</em> c.2, s.882; İbni Sabbağ El-Maliki, <em>Fusul’ul-Muhimme</em> s.372; İbni Teymiye El-Harrani, <em>Minhac’us-Sunne</em> c.4, s.112; Ebu Naim, <em>El-Erbein Hadisen fi Zikri’l-Mehdi</em>, yirmi üçüncü hadis; Alauddin Ali b. El-Muttaki El-Hindi, <em>Muntehebu Kenzul Ummal</em> c.6, s.3 ve fazla uzatmaktan kaçındığımız için zikretmediğimiz diğer kaynaklar.</p>
<p><a href="#_ftnref53" name="_ftn53">[53]</a> &#8211; Şeyh Ebutalib et-Teclil et-Tebrizi, <em>Men Hüvel Mehdi</em> s.76.</p>
<p><a href="#_ftnref54" name="_ftn54">[54]</a> &#8211; Zehebi, <em>Mizan’ul İtidal</em> c.2, s.35; İbni Hacer Mekki Heytemi, <em>Sevaiki Muhrika</em> s.237; İbni Kesir Kureşi Dımeşki, <em>Nihayet’il-Bidaye ve’n-Nihaye</em> c.1, s.41.</p>
<p><a href="#_ftnref55" name="_ftn55">[55]</a> &#8211; Allame Şeyh Abdulhâdi Abyari, <em>el-Arais’il-Vadiha</em> s.209, Mısır baskısı, ayrıca Berzenci’nin Manzumesine şerh olarak yazdığı <em>Caliyet’ul-Keder</em> isimli kitabında s.208; İbni Sabbağ El-Maliki, <em>Fusul’ul-Muhimme</em> s.284.</p>
<p><a href="#_ftnref56" name="_ftn56">[56]</a> &#8211; İbrahim b. Muhammed Himvini El-Cuveyni, <em>Feraid’us-Simtayn</em> c.2, s.334; İbn Hacer Askalani, <em>Lisan’ul-Mizan</em> c.5, s.130, <em>El-Kavl’ul-Muhtasar fi Alamati’l-Mehdiyyi’l-Muntazar</em> s.59.</p>
<p><a href="#_ftnref57" name="_ftn57">[57]</a> &#8211; İbni Mace Kazvini, <em>Süneni İbni Mace</em> c.2, s.519, Mısır, et-Tazi baskısı; İbni Kesir eş-Şami, <em>Nihayet’il-Bidaye ve’n-Nihaye</em> c.1, s.44; Hatib Bağdadi, <em>Tarihi Bağdad</em> c.9, s.434; Muhibbuddin Taberi, <em>Zehair’ul-Ukba</em> s.89; <em>Er-Riyad’un-Nadra</em> c.2, s.209; Ali b. Muttaki El-Hindi El-Hanefi, <em>Muntehebu Kenzul Ummal</em> c.5, s.92; Es-Suyuti, <em>El-Havi Lil-Fetava</em> c.2, s.57; İbni Hace Mekki El-Heytemi Eş-Şafii, <em>Sevaiki Muhrika</em> s.233; Nebhani, <em>El-Feth’ul-Kebir</em> c.3, s.261; <em>El-Beyan fi Ahbari Ahiri’z-Zaman</em> s.312; <em>Fusul’ul-Muhimme</em> s.276; Muhammed b. Ali Sabban, <em>İs’af’ur-Rağibin </em>s.127 ve fazla uzatmamak için zikretmediğimiz diğer kaynaklar.</p>
<p><a href="#_ftnref58" name="_ftn58">[58]</a> &#8211; İbni Sabbağ El-Maliki, <em>Fusul’ul-Muhimme fi Marifet’il-Eimme</em> s.275, <em>El-Ğariy</em> baskısı; <em>El-Beyan fi Ahbari Ahir’iz-Zaman </em>s.80; Şeblenci, <em>Nuru’l-Ebsar</em> s.157; <em>Kunuz’ul-Hakaik</em>, “mim harfi”.</p>
<p><a href="#_ftnref59" name="_ftn59">[59]</a> &#8211; Hanbeli mezhebinin imamı olan Ahmed b. Hanbel Eş-Şeybani, <em>Müsnedi Ahmed b. Hanbel</em> c.1, s.84, Mısır, El-Meymene baskısı; İbni Mace Kazvini, <em>Süneni İbni Mace</em> c.2, s.519; Muhammed b. İsmail el-Buhari, <em>et-Tarih’ul-Kebir</em> c.1, s.317; Ebu Naim, <em>Hilyet’ul-Evliya</em> c.3, s.177; Himvini El-Cuveyni, <em>Feraid’us-Simtayn</em> c.1, s.331; Es-Suyuti, <em>El-Havi Lil-Fetava</em> c.2, s.58; <em>El-Beyan fi Ahbari Ahir’iz-Zaman</em> s.311; şeyh Ahmed Ziyauddin El-Gümüşhanevi El-İstanbuli, <em>Ramuz’ul-Ehadis</em> s.237; Nebhani, <em>El-Feth’ul-Kebir</em> c.3, s.159; Ali b. Ebubekir El-Heytemi, <em>Mecme’uz-Zevaid ve Menbe’ul-Fevaid </em>c.7, s.315, Kahire baskısı ve fazla uzatmaktan kaçındığımız için zikretmediğimiz diğer kaynaklar.</p>
<p><a href="#_ftnref60" name="_ftn60">[60]</a> &#8211; Celaleddin Es-Suyuti, <em>El-Havi Lil-Fetava</em> c.2, s.26, Kahire baskısı; Ali b. Ebubekir el-Heytemi, <em>Mecmeu’z-Zevaid ve Menbe’ul-Fevaid </em>c.7, s.315.</p>
<p><a href="#_ftnref61" name="_ftn61">[61]</a> &#8211; Celaleddin es-Suyuti, <em>El-Havi Lil-Fetava</em> c.2, s.87, Mısır baskısı; er-Resail’ul-Kavvamiyye (el yazma).</p>
<p><a href="#_ftnref62" name="_ftn62">[62]</a> &#8211; Şeyh Süleyman El-Hanefi El-Kunduzi, <em>Yenabiul Mevedde</em> s.44, İstanbul baskısı.</p>
<p><a href="#_ftnref63" name="_ftn63">[63]</a> &#8211; Ali b. Ebubekir el-Heytemi, <em>Mecme’uz-Zevaid ve Menbe’ul-Fevaid</em> c.7, s.613, Kahire’de bulunan Kutsi kütüphenesi baskısı; İbni Hacer, Sevaiki Muhrika s.235; Ebu Naim, El-Erbeun Hedisen fi Zikri’l- Mehdi, 34. Hadis; Es-Suyuti, El-Havi Lil-Fetava c.2, s.61; Ali b. Muttaki El-Hanefi El-Hindi, <em>Kenzul Ummal</em> c.7, s.263; İbn Sabbağ el-Maliki, <em>Fusul’ul-Muhimme</em> s.279; Allame Abdulhadi Abyari, <em>El-Arais’ul-Vadiha</em> s.208; Abdurrahman b. Diba, <em>Temyiz’it-Tayyib min’el-Habis fima Yeduru ala Elsinet’in-Nas min’el-Hadis</em> s.220 ve diğer Ehlisünnet kaynakları.</p>
<p><a href="#_ftnref64" name="_ftn64">[64]</a> &#8211; İbni Hacer el-Mekki el-Heytemi eş-Şafii, <em>Sevaiki Muhriha</em> s.89, Mısır’da bulunan Abdullatif baskısı; es-Suyuti, <em>El-Havi Lil-Fetava</em> c.2, s.74, Mısır baskısı; El-Hafız Semhudi el-Mısri eş-Şafii, <em>Cevahir’ul-Akdeyn</em>; Şeyh Süleyman el-Hanefi el-Kunduzi, <em>Yenabiul Mevedde</em> s.433.</p>
<p><a href="#_ftnref65" name="_ftn65">[65]</a> &#8211; Celaleddin Suyuti, <em>El-Havi Lil-Fetava</em> s.18, Mısır baskısı, İbni Cevzi’nin tarihinden naklen; İbni Hacer el-Heytemi, <em>el-Fetava el-Hedise</em> s.28; el-Kurtubi, <em>et-Tezkire</em> c.2, s.321.</p>
<p><a href="#_ftnref66" name="_ftn66">[66]</a> &#8211; Ali b. Hüsameddin el-Muttaki el-Hanefi el-Hindi, <em>Muntehebu Kenzul Ummal</em> c.6, s.30, Mısır, el-Meymene baskısı; Ebu Naim İsfahani, <em>el-Erbeun Hedisen fi Zikri’l-Mehdi</em>, Sekizinci Hadis.</p>
<p><a href="#_ftnref67" name="_ftn67">[67]</a> &#8211; İbni Mace Kazvini, <em>Süneni İbni Mace</em> c.2, s.519; el-Hafız Ebu Davud Secistani, <em>Süneni Ebu Davud</em> c.4, s.151, Mısır-es-Saadet yayınları; Muhammed b. İsmail Buhari, <em>et-Tarih’ul-Kebir</em> c.2, s.346; Hatib Tebrizi, <em>Mişkat’ul-Mesabih</em> c.3, s.24; Zehebi, <em>Mizan’ul-İtidal</em> c.1, s.355; İbni Hacer el-Mekki, <em>Sevaiki Muhrika</em> s.97; Ebu Muhammed el-Buğavi eş-Şafii, <em>Mesabih’us-Sunne</em> c.2, s.134; Ali b. El- Muttaki, <em>Muntehebu Kenzul Ummal</em> c.6, s.30; İbni Hacer, el-Fetava el-Hedise s.29; İbni Kesir, <em>Nihayet’ul-Bidaye ve’n-Nihaye</em> c.1, s.40; Suyuti, <em>El-Havi Lil-Fetava</em> c.2, s.58 ve 74; <em>El-Cami’us-Sağir</em> c.2, s.579; İbni Teymiye el-Harrani, <em>Minhac’us-Sunne</em> c.4, s.211; el-Münavi, <em>Kunuz’ul-Hakaik fi Hadisi Hayri’l-Halaik </em>s.164; Ahmed Ziyauddin, <em>Ramuz’ul-Ehadis</em> s.236; Nebhani, <em>el-Feth’ul-Kebir</em> c.3, s.259 ve diğer Ehlisünnet kaynakları.</p>
<p><a href="#_ftnref68" name="_ftn68">[68]</a> &#8211; Muhibbuddin Taberi (ö:694), <em>Zehair’ul-Ukba</em> s.136; Ebu Naim, <em>el-Erbeun Hedisen</em>, dördüncü hadis; Ali b. El-Muttaki el-Hindi el-Hanefi, <em>Kenzul Ummal</em> c.7, s.259 ve <em>Muntehebu Kenzul Ummal</em> c.5, s.96; Kadı İyad, <em>Meşarik’ul-Envar</em> s.125; Suyuti, <em>El-Havi Lil-Fetava</em> c.2, s.66; el-Münavi, <em>Kunuz’ul-Hakaik fi Hadisi Hayri’l-Halaik</em> s.3; Nebhani Yusuf, <em>el-Fethu’l-Kebir</em> c.1, s.17; Hanefi mezhebinin imamı olan Ebu Hanife Numan b. Sabit b. Zuti, el-Fıkh’ul-Ekber c.2, s.70.</p>
<p><a href="#_ftnref69" name="_ftn69">[69]</a> &#8211; Ali b. El-Muttaki el-Hindi, <em>el-Beyan fi Ahbari Ahir’iz-Zaman</em> s.310, Necef baskısı; Taberani, <em>el-Mucem’us-Sağir fi Tercümeti Ahmed</em>; el-Futuhat’ul-Kebire, Mısır baskısı ve diğer kaynaklar.</p>
<p><a href="#_ftnref70" name="_ftn70">[70]</a> &#8211; Ebul Abbas İbni Hacer el-Mekki el-Heytemi eş-Şafii, <em>el-Kavl’ul-Muhtasar fi Alamati’l-Mehdiyyi’l-Muntazar</em> s.56, Dımeşk’te bulunan ez-Zahiriyye kütüphanesi nüshası.</p>
<p><a href="#_ftnref71" name="_ftn71">[71]</a> &#8211; Muhibbuddin Taberi, <em>Zehair’ul-Ukba</em> s.135; Ebu Naim, <em>el-Erbeun Hedisen fi Zikr’il-Mehdi</em>, beşinci hadis; Ali b. El-Muttaki el-Hindi, <em>el-Beyan fi Ahbari Ahir’iz-Zaman</em> s.305; Celaleddin es-Suyuti, <em>el-Havi Lil-Fetava</em> c.2, s.66; Şeyh Süleyman el-Hanefi el-Kunduzi, <em>Yenabiul Mevedde</em> s.426; on ikinci asırda Hindistan’ın ileri gelen âlimlerinden el-Harisi el-Bedehşi, <em>Miftah’un-Neca</em> s.18.</p>
<p><a href="#_ftnref72" name="_ftn72">[72]</a> &#8211; Muhibbuddin Taberi, <em>Zehair’ul-Ukba</em> s.631; Kurtubi, <em>et-Tezkire</em> s.615; Ali b. El-Muttaki el-Hindi el-Hanefi, <em>el-Beyan fi Ahbari Ahir’iz-Zaman</em> s.90 ve 91; el-Himvini el-Cuveyni, <em>Feraid’us-Simtayn</em> c.2, s.325; İmam Zehebi, <em>Mizan’ul-İtidal</em> c.2, s.18; el-Hanefi el-Kunduzi, <em>Yenabiul Mevedde</em> s.224 ve 435; İbni Sabbağ el-Maliki, <em>Fusul’ul-Muhimme </em>s.277; Ebul A’la el-Attar, <em>el-Erbain</em> s.301; el-Hafız Semhudi, <em>Cevahir’ul-Akdeyn</em>; Allame el-Abyari, <em>el-Arais’ul-Vadiha</em> s.208; Şeblenci, <em>Nur’ul-Ebsar</em> s.158; Ebu Naim, <em>el-Erbeun Hedisen fi Zikr’il-Mehdi</em>, altıncı hadis.</p>
<p><a href="#_ftnref73" name="_ftn73">[73]</a> &#8211; Abdullah eş-Şafii, <em>Kitab’ul-Menakib</em> s.215.</p>
<p><a href="#_ftnref74" name="_ftn74">[74]</a> &#8211; Ebu İsa Muhammed b. İsa b. Sure et-Tirmizi, <em>el-Cami’us-Sahih</em> c.9, s.74, Mısır- es-Savi baskısı; Ebu Davud es-Secistani, <em>Süneni Ebu Davud</em> c.4, s.151; Ahmed b. Hanbel eş-Şeybani, <em>Müsnedi Ahmed</em> c.1, s.376, 377, 430 ve 448; Taberani, <em>el-Mucem’us-Sağir</em> c.2, s.148; Hatip Bağdadi, <em>Tarih-i Bağdad</em> c.1, s.370; İbni Hacer el-Mekki, <em>Savaiki Muhrika </em>s.97 ve daha birçok Ehlisünnet kaynakları, ravileri ve âlimleri tarafından nakledilmiştir.</p>
<p><a href="#_ftnref75" name="_ftn75">[75]</a> &#8211; Ebubekir Ahmed b. Hüseyin el-Beyhaki, <em>Kitab’ul-İtikad ve’l-Hidaye ila Sebil’ir-Reşad</em> s.105, Kamil Misbah baskısı.</p>
<p><a href="#_ftnref76" name="_ftn76">[76]</a> &#8211; Şemseddin Ebu Abdullah ez-Zehebi (ö:748), <em>Tezkiret’ul-Huffaz</em> c.1, s.765, Haydarabad baskısı.</p>
<p><a href="#_ftnref77" name="_ftn77">[77]</a> &#8211; Ebu İsa b. Sure et-Tirmizi, <em>el-Cami’us-Sahih</em> c.9, s.74, Mısır-es-Savi baskısı; Ebu Naim, <em>el-Erbeun</em>; Ali b. El-Muttaki El-Hanefi El-Hindi, <em>El-Beyan fi Ahbari Ahir’iz-Zaman</em> s.307; Suyuti, El-Havi Lil-Fetava s.59 ve 64; Yusuf Nebhani, El-Feth’ul-Kebir c.3, s.435.</p>
<p><a href="#_ftnref78" name="_ftn78">[78]</a> &#8211; Süleyman b. Ahmed eş-Şami et-Taberani (ö:360), <em>el-Mucem’us-Sağir</em> s.15, Dehli baskısı; Ebu İsa b. Sure et-Tirmizi, <em>el-Cami’us-Sahih</em> c.3, s.232.</p>
<p><a href="#_ftnref79" name="_ftn79">[79]</a> &#8211; İbni Hacer el-Mekki el-Heytemi eş-Şafii, <em>Sevaiki Muhrika</em> s.99; İbni Meğazili eş-Şafii, <em>Kitab’ul-Menakib</em> s.593; Ebu Naim, <em>el-Erbain</em>, kırkıncı hadis; Ali b. Hüsameddin el-Muttaki el-Hindi el-Hanefi, <em>el-Beyan fi Ahbari Ahir’iz-Zaman</em>; <em>Muntehebu Kenzul Ummal</em>, Müsnedi Ahmed’in dipnotu c.6, s.30 ve 31; el-Kadı İyad es-Sebti, <em>Meşarik’il-Envar</em> s.125; el-Himvini el-Cuveyni, <em>Feraid’u-Simtayn</em> c.2, s.339; Suyuti, <em>El-Havi Lil-Fetava</em> c.2, s.156; el-<em>Cami’us-Sağir</em> s.223; Nebhani, <em>el-Feth’ul-Kebir</em> c.3, s.36, Ahmed Ziyauddin es-Sufi el-Gümüşhanevi, <em>Ramuz’ul-Ehadis</em> s.244 ve diğer âlimlerden nakledilenler ki biz sadece bunları zikretmekle yetindik.</p>
<p><a href="#_ftnref80" name="_ftn80">[80]</a> &#8211; Müslim b. Haccac Nişaburi, <em>Sahih-i Müslim</em> c.1, s.59, Mısır-Muhammed Ali Subeyh baskısı; Yahya b. Abdulaziz Yahya, <em>el-Cem Beyn’es-Sahiheyn</em> c.2, s.423; Ebu Naim, <em>el-Erbain</em>, otuz dokuzuncu hadis; Ebu Muhammed el-Buğavi eş-Şafii, <em>Mesabih’us-Sunne</em> c.2, s141; Ali b. El-Muttaki el-Hanefi el-Hindi, <em>el-Beyan fi Ahbari Ahir’iz-Zaman</em> s.76 ve 86; İbni Hacer el-Mekki, <em>Sevaiki Muhrika</em> s.98; İbni Sabbağ el-Maliki, <em>Fusul’ul-Muhimme</em> s.277; Suyuti, <em>El-Havi Lil-Fetava</em> c.2, s.64; Şeblenci, <em>Nur’ul-Ebsar</em> s.230; Abdurrahman b. Ali ve İbni Diba eş-Şeybani, <em>Teysir’ul-Vusul ila Ehadis’ir-Resul</em> c.2, s.237 ve diğer kaynaklar.</p>
<p><a href="#_ftnref81" name="_ftn81">[81]</a> &#8211; İbni Mace Kazvini, <em>Süneni İbni Mace</em> c.9, s.519; İbni Hacer el-Mekki el-Heytemi, <em>Sevaiki Muhrika</em> s.98; Celaleddin es-Suyuti, <em>El-Havi Lil-Fetava</em> s.18, Mısır baskısı; el-Hafız Semhudi el-Mısri, <em>Cevahir’ul-Akdeyn</em> s.433; Abdullah eş-Şafii, <em>el-Menakib</em> s.229; Nur’ul-Ebsar’In Dipnotunda Muhammed b. Ali Sabban, İs’af’ur-Rağibin s.149; Ali b. El-Muttaki el-Hindi el-Hanefi, <em>El-Beyan fi Ahbari Ahir’iz-Zaman</em> s.76 ve 199; Ebu Naim, <em>el-Erbain</em>, on dördüncü hadis; İbni Sabbağ, Fusul’ul-Muhimme s.277; Şeblenci, <em>Nur’ul-Ebsar</em> s.230 ve fazla uzatmamak için zikretmediğimiz diğer kaynaklar.</p>
<p><a href="#_ftnref82" name="_ftn82">[82]</a> &#8211; İbni Mace Kazvini, Ehlisünnet nezdinde sihah-ı sitteden (altı sahih hadis kaynağından) biri olan Süneni İbni Mace c.9, s519, Mısır-et-Tazi baskısı.</p>
<p><a href="#_ftnref83" name="_ftn83">[83]</a> &#8211; Muhammed b. İsmail Buhari, <em>Sahihi Buhari</em> c.4, s.502, Beyrut baskısı, <em>Kitabu Bed’ul-Halk</em>, Babı “vezkur fi’l-kitabi Meryem”; Müslim b. Haccac, <em>Sahihi Müslim</em> c.1, s.94, Mısır baskısı, iki kanalla Ebu Hureyre’den aynı hadis Muhammed Fuad Abdulbaki’nin düzenlemesiyle Kahire-Daru İbni Hazm baskısında da getirilmiştir s.53; Şeblenci, Nur’ul-Ebsar s.230; Ebu Muhammed el-Buğavi eş-Şafii, Mesabih’us-Sunne c.2, s.141; Muhammed b. Talha eş-Şafii, Metalib’is-Suul s.89; Ali b. El-Muttaki El-Hindi El-Hanefi, <em>El-Beyan fi Ahbari Ahir’iz-Zaman</em> s.75; Yahya b. Abdulaziz Yahya, <em>El-Cem’u Beyn’es-Sahiheyn</em> c.1, s.105; İbni Sabbağ, <em>Fusul’ul-Muhimme</em> s.274; Suyuti, <em>El-Cami’us-Sağir</em>, Kaf harfi; El-Hanefi El-Kunduzi, <em>Yenabiul Mevedde</em> s.449.</p>
<p><a href="#_ftnref84" name="_ftn84">[84]</a> &#8211; Müsnedi İbni Hanbel’in dipnotundan naklen Ali b. Husameddin el-Muttaki el-Hindi el-Hanefi, <em>Muntehebu Kenzul Ummal</em> c.6, s.30; Ali b. Husameddin el-Muttaki el-Hindi el-Hanefi, <em>El-Beyan fi Ahbari Ahir’iz-Zaman</em> s.79; Celaleddin Suyuti, <em>El-Havi Lil-Fetava</em> s.64; Ebu Naim, <em>El-Erbain</em>, otuz sekizinci hadis; Suyuti, <em>El-Cami’us-Sağir fi Ehadis’il-Beşir’in-Nezir</em> c.2, s.472; İmam Munavi, <em>Kunuz’ul-Hakaik</em>, Mim harfi ve diğer Ehlisünnet âlimleri kendi kaynaklarında bu hadisi zikretmiştir.</p>
<p><a href="#_ftnref85" name="_ftn85">[85]</a> &#8211; İbni Mace Kazvini, Ehlisünnet nezdinde sihah-ı sitteden (altı sahih hadis kaynağından) biri olan <em>Süneni İbni Mace</em> c.9, s.815; Hanbeli mezhebinin imamı Ahmed b. Hanbel eş-Şeybani, <em>Müsnedi Ahmed b. Hanbel</em> c.5, s.277; İbni Hacer el-Mekki, <em>Sevaiki Muhrika</em> s.98; Müsnedi İbni Hanbel’in dipnotundan naklen Ali b. Husameddin el-Muttaki el-Hindi el-Hanefi, <em>Muntehebu Kenzul Ummal</em> c.6, s.29.</p>
<p><a href="#_ftnref86" name="_ftn86">[86]</a> &#8211; Âlauddin Ali b. El-Muttaki el-Hindi el-Hanefi, <em>El-Beyan fi Ahbari Ahir’iz-Zaman</em> s.93; Ebu Naim, <em>el-Erbain Hedisen fi Zikr’il-Mehdi</em>, hadis 61; İbni Sabbağ el-Maliki, <em>Fusul’ul-Muhimme</em> s.280; el-Himvini el-Cuveyni, <em>Feraid’us-Simtayn</em> c.2, s.316; İmam Zehebi, <em>Mizan’ul-İtidal</em> c.1, s.30 ve c.2, s.161; İbni Hacer Askalani, <em>Lisan’ul-Mizan </em>c.1, s.105; Diyarbekri, <em>Tarih’ul-Hamis fi Ahval Enfesi’n-Nefis</em> c.2, s.288; el-Hafiz Semhudi el-Mısri, <em>Cevahir’ul-Akdeyn</em> s.435.</p>
<p><a href="#_ftnref87" name="_ftn87">[87]</a> &#8211; el-Hafız Ebu Naim İsfahani, <em>el-Erbaun Hedisen fi Zikr’il-Mehdi</em>, on yedinci hadis.</p>
<p><a href="#_ftnref88" name="_ftn88">[88]</a> &#8211; Müsnedi İbni Hanbel’in dipnotundan naklen Ali b. el-Muttaki el-Hindi el-Hanefi, <em>Muntehebu Kenzul Ummal </em>c.6, s.31, rivayet Taberani, Ahmed b. Hanbel, Ebu Ye’la, Said b. Mensur kanalıyla Huzeyfe el-Yemani’den nakledilmiştir.</p>
<p><a href="#_ftnref89" name="_ftn89">[89]</a> &#8211; Celaleddin es-Suyuti, <em>El-Havi Lil-Fetava</em> c.2, s.76, Mısır baskısı; Mir Seyyid Hemedani, <em>El-Meveddet’ul-Kurba</em> s.98.</p>
<p><a href="#_ftnref90" name="_ftn90">[90]</a> &#8211; Şeyh Süleyman el-Hanefi el-Kunduzi, <em>Yenabiul Mevedde</em> s.445 ve azıcık farkla s.259, İstanbul baskısı.</p>
<p><a href="#_ftnref91" name="_ftn91">[91]</a> &#8211; İbni Asakir, <em>Tarihi Dımeşk</em> c.5, s.482, Ravzatu’ş-Şam baskısı; İbni Hacer el-Mekki el-Heytemi eş-Şafii, <em>Sevaiki Muhrika</em> s.98; Celaleddin Suyuti, <em>El-Havi Lil-Fetava</em> c.2, s.244.</p>
<p><a href="#_ftnref92" name="_ftn92">[92]</a> &#8211; Muhammed b. Abdullah el-Hâkim en-Nişaburi, <em>el-Mustedrek ala’s-Sahiheyn</em> c.5, s.755, Haydarabad baskısı, Ebu Naim, <em>el-Erbaun Hedisen fi Zikr’il-Mehdi</em>, on beşinci hadis; <em>el-Himvini el-Cuveyni, Feraid’us-Simtayn</em> c.2, s.315; Celaleddin Suyuti, <em>El-Havi Lil-Fetava</em> c.2, s.36, Şeyh Ahmed Ziyauddin es-Sufi el-Gümüşhanevi el-İstanbuli, <em>Ramuz’ul-Ehadis</em> s.508.</p>
<p><a href="#_ftnref93" name="_ftn93">[93]</a> &#8211; Ebu İsa b. Sure et-Tirmizi, <em>el-Cami’us-Sahih</em> c.9, s.57, Mısır-es-Savi baskısı; İbni Mace Kazvini, <em>Süneni İbni Mace</em> c.9, s.518; el-Hâkim, <em>el-Müstedrek ala’s-Sahiheyn</em> c.4, s.558; Ahmed b. Hanbel eş-Şeybani, <em>Müsnedi Ahmed b. Hanbel</em> c.3, s.21; Suyuti, <em>el-Havi Lil-Fetava</em> c.2, s.59; Ali b. Muttaki el-Hindi el-Hanefi, Mu<em>ntehebu Kenzul Ummal </em>c.6, s.32; <em>el-Beyan fi Ahbari Ahir’iz-Zaman</em> s.100 ve s.316; el-Buğavi eş-Şafii, <em>Mesabih’us-Sunne</em> c.2, s.134; İbni Hacer el-Mekki el-Heytemi, <em>Sevaiki Muhrika</em> s.98; el-Hatib et-Tebrizi, <em>Mişkat’ul-Mesabih</em> c.3, s.24; Ali b. Ebubekir el-Heytemi, <em>Mecme’uz-Zevaid ve Menbe’ul-Fevaid</em> c.7, s.317; Nebhani, <em>el-Feth’ul-Kebir</em> c.1, s.401; Şeyh Ahmed Ziyauddin es-Sufi el-Gümüşhanevi el-İstanbuli, <em>Ramuz’ul-Ehadis</em> s.508; Kadı İyad es-Sebti el-Mısri, <em>Meşarik’ul-Envar </em>s.155 ve diğer Ehlisünnet âlimleri ve kaynakları ki; biz fazla uzatmamak için onları zikretmiyoruz.</p>
<p><a href="#_ftnref94" name="_ftn94">[94]</a> &#8211; Celaleddin Suyuti, <em>el-Havi Lil-Fetava</em> s.46, Mısır baskısı; Şeyh Süleyman el-Hanefi el-Kunduzi <em>Yenabiul Mevedde</em> s.448.</p>
<p><a href="#_ftnref95" name="_ftn95">[95]</a> &#8211; Suyuti, el-Havi Lil-Fetava s.64; Ali b. el-Muttaki el-Hindi el-Hanefi; <em>el-Beyan fi Ahbari Ahir’iz-Zaman</em> s.85; İbni Sabbağ el-Maliki, <em>Fusul’ul-Muhimme fi Marifet’il-Eimme</em> s.279; Ebu Naim İsfahani, <em>el-Erbaun Hedisen fi Zikr’il-Mehdi</em>, yirmi dördüncü hadis; eş-Şeblenci, <em>Nur’ul-Ebsar</em> s.158; <em>Kitabu Fezail’ul-Kufe</em> s.3; <em>Eimmet’ul-Hüda</em> s.140.</p>
<p><a href="#_ftnref96" name="_ftn96">[96]</a> &#8211; İbni Mace Kazvini, <em>Süneni İbni Mace</em> c.9, s.915, Mısır-et-Tazi baskısı; el-Himvini el-Cuveyni, <em>Feraid’us-Simtayn</em> c.2, s.333; Ali b. Ebubekir el-Heytemi, <em>Mecme’uz-Zevaid ve Menbe’ul-Fevaid</em> c.7, s.318; Suyuti, <em>el-Havi Lil-Fetava </em>c.2, s.60; Muhammed b. Osman Bağdadi, <em>el-Munteheb min Sahihey’il-Buhari ve Muslim</em> s.183; en-Nebhani, <em>el-Feth’ul-Kebir</em> c.3, s.420; el-Kurtubi, <em>et-Tezkire</em> c.2, s.328; Ali b. el-Muttaki el-Hanefi el-Hindi, <em>el-Beyan fi Ahbari Ahir’iz-Zaman </em>s.314; <em>Muntehebu Kenzul Ummal</em> c.6, s.29; İbni Hacer el-Mekki el-Heytemi eş-Şafii, <em>Sevaiki Muhrika</em> s.98; Abdullubbi el-Kuddusi, <em>Sünen’ul-Hüda</em> s.575.</p>
<p><a href="#_ftnref97" name="_ftn97">[97]</a> &#8211; Ali b. el-Muttaki el-Hanefi, <em>Muntehebu Kenzul Ummal</em> c.6, s.30; <em>el-Beyan fi Ahbari Ahir’iz-Zaman</em> s.97; Suyuti, <em>el-Cami’us-Sağir</em> c.2, s.377; <em>el-Havi Lil-Fetava</em> s.64; İbni Hacer el-Mekki eş-Şafii, <em>Sevaiki Muhrika</em> s.99; Ebu Naim, <em>el-Erbain</em>, otuz altıncı hadis; Nebhani, el-Feth’ul-Kebir c.3, s.48; el-Himvini el-Cuveyni, <em>Feraid’us-Simtayn</em> c.2, s.318 ve diğer kaynaklar.</p>
<p><a href="#_ftnref98" name="_ftn98">[98]</a> &#8211; el-Fakih el-Bari el-Muhaddis el-Muverrih eş-Şair el-Edib Muvaffak b. Ahmed el-Harezmi (ö:568), <em>Menakibi Emîru&#8217;l Müminîn.</em></p>
<p><a href="#_ftnref99" name="_ftn99">[99]</a> &#8211; Ehlisünnet arasında müfessirlerin önderi olarak nam salmış olan Ebu Abdulah Muhammed b. Ahmed b. Ebubekir el-Ensari el-Endulüsi el-Kurtubi (ö:671), <em>et-Tezkire</em> s.127, Mısır baskısı.</p>
<p><a href="#_ftnref100" name="_ftn100">[100]</a> &#8211; İbni Sabbağ el-Maliki, <em>Fusul’ul-Muhimme</em> s.277; Ali b. el-Muttaki el-Hanefi el-Hindi, <em>el-Beyan fi Ahbari Ahir’iz-Zaman</em> s.91; Ebu Naim, <em>el-Erbaun Hedisen fi Zikr’il-Mehdi</em>, yedinci hadis; Şeyh Süleyman el-Hanefi el-Kunduzi, <em>Yenabiul Mevedde</em> s.449; Allame Abdulhadi Abyari, <em>Caliyet’il-Keder fi Şerhi Menzumet’il-Berzenci</em> s.208.</p>
<p><a href="#_ftnref101" name="_ftn101">[101]</a> &#8211; Abdurrahman b. Ebubekir Suyuti (ö:119), <em>Neşr’ul-Âlemin</em> s.13, Haydar Abad baskısı; bu rivayeti İbni Asakir tarihinde ve İbni Merdeveyh tefsirinde nakletmiştir.</p>
<p><a href="#_ftnref102" name="_ftn102">[102]</a> &#8211; Yusuf b. Yahya b. Ali b. Abdulaziz el-Mukaddesi eş-Şafii es-Sulemi (ö: 658’den sonra), <em>Kitabu Akd’ud-Durer fi Ahbari’l-Muntezer Huve’l-Mehdi</em> (a.s), el yazısı ile telif edilmiştir.</p>
<p><a href="#_ftnref103" name="_ftn103">[103]</a> &#8211; İbrahim b. Muhammed el-Himvini el-Cuveyni, <em>Feraid’us-Simtayn</em> c.2, s.335.</p>
<p><a href="#_ftnref104" name="_ftn104">[104]</a> &#8211; Abdunnebi el-Kuddusi, <em>Sünen’ül-Hüda</em> s.474, el yazısı ile telif edilmiştir.</p>
<p><a href="#_ftnref105" name="_ftn105">[105]</a> &#8211; İbni Esir, <em>en-Nihaye</em> c.1, s.302; el-Himvini el-Cuveyni, <em>Feraid’us-Simtayn</em> c.2, s.330; Ebu Naim, <em>el-Erbaun Hedisen fi Zikri’l-Mehdi,</em> onuncu hadis; İmam el-Münavi, <em>Kunuz’ul-Hakaik</em> s.164; Ebul Âla Hasan b. Ahmed el-Attar el-Hemedani s.301; İbni Hacer el-Mekki, <em>el-Fetava el-Hedise</em> s.29; <em>Ğaliyet’ul-Mevaiz ve Mısbah’ul-Mutteiz ve’l-Vaiz </em>c.1, s.83; el-Kavl’ul-Muhtasar s.56; el-Hanefi el-Kunduzi, <em>Yenabiul Mevedde</em> s.181; <em>Mecmeu Bihar’ıl-Envar</em> c.1, s.204.</p>
<p><a href="#_ftnref106" name="_ftn106">[106]</a> &#8211; Âlauddin Ali b. el-Muttaki el-Hanefi el-Hindi, <em>Kenzul Ummal</em> c.7, s.186; <em>Muntehebu Kenzul Ummal</em> c.6, s.30; el-Beyan fi Ahbari Ahir’iz-Zaman s.95; İbni Hacer el-Mekki el-Heytemi eş-Şafii, Sevaiki Muhrika s.98, el-Himvini el-Cuveyni, Feraid’us-Simtayn c.2, s.330; İbni Sabbağ el-Maliki, <em>Fusul’ul-Muhimme</em> s.280; Suyuti, el-Havi Lil-Fetava c.2, s.66; Ebul Âla el-Attar, el-Erbain s.300; Süleyman el-Hanefi el-Kunduzi, <em>Yenabiul Mevedde</em> s.447; Ebu Naim el-Hafız İsfahani, <em>el-Erbaun Hedisen fi Zikr’il-Mehdi</em>, on ikinci hadis.</p>
<p><a href="#_ftnref107" name="_ftn107">[107]</a> &#8211; Celaleddin Suyuti, <em>el-Havi Lil-Fetava</em> c.2, s.676, Kahire baskısı.</p>
<p><a href="#_ftnref108" name="_ftn108">[108]</a> &#8211; Ehlisünnet nezdinde müfessirlerin imamı olarak nitelenen Ebu Abdullah Muhammed b. Ahmed b. Ebubekir b. Ferah el-Ensari el-Endulüsi el-Kurtubi (ö: 671), et-Tezkire c.2, s.323 ve 326.</p>
<p><a href="#_ftnref109" name="_ftn109">[109]</a> &#8211; Ali b. el-Muttaki el-Hindi el-Hanefi, <em>Kenzul Ummal</em> c.7, s.260, Haydar Abad baskısı.</p>
<p><a href="#_ftnref110" name="_ftn110">[110]</a> &#8211; Ali b. el-Muttaki el-Hindi el-Hanefi, <em>Muntehebu Kenzul Ummal</em> c.6, s.32, Mısır-el-Meymene baskısı; Ebu Naim, Esma binti Yezid el-Ensariyye es-Sahabiye’nin azat ettiği bir köle ve Tabiinin saygın bir şahsiyetlerinden biri olan Şehr b. Huşeb’den naklen.</p>
<p><a href="#_ftnref111" name="_ftn111">[111]</a> &#8211; Ali b. el-Muttaki el-Hindi el-Hanefi, bu hadisi Taberani, Ahmed b. Hanbel, Ebu Ye’la ve Said b. Mensur kanalıyla Huzeyfe Yemani’den rivayet etmiştir; <em>Muntehebu Kenzul Ummal</em> c.6, s.31, Mısır-el-Meymene baskısı.</p>
<p><a href="#_ftnref112" name="_ftn112">[112]</a> &#8211; Ahmed b. Muhammed b. Hacer el-Heytemi eş-Şafii el-Mekki (ö:909), <em>el-Kavl’ul Muhtasar fi Alamati’l- Mehdiyy’il-Muntazar</em> s.56.</p>
<p><a href="#_ftnref113" name="_ftn113">[113]</a> &#8211; Mesh etmek, hayvana veya acayip varlıklara dönüştürmek anlamına gelir. Bazı nüshalarda “meseha” fiili yerine “yere batırmak” manasına gelen “hasefe” fiili geçmiştir. (Mütercim).</p>
<p><a href="#_ftnref114" name="_ftn114">[114]</a> &#8211; Sebe 51; bu hadisi bir grup Ehlisünnet âliminin yanı sıra Ehlisünnet nezdinde müfessirlerin öncüsü olarak anılan Allame Kurtubi el-Endulüsi, <em>et-Tezkire</em> kitabında (c.2, s.324) getirmiştir.</p>
<p><a href="#_ftnref115" name="_ftn115">[115]</a> &#8211; el-Hâkim Ebu Abdullah Muhammed b. Abdullah en-Nişaburi (ö:405), <em>el-Mustedrek ala’s-Sahiheyn</em> c.4, s.520, Haydar Abad baskısı; Suyuti, <em>el-Havi Lil-Fetava</em> c.2, s.65, Mısır baskısı;  Ali b. el-Muttaki el-Hindi el-Hanefi, <em>Muntehebu Kenzul Ummal</em> c.6, s.31, Mısır- el-Meymene baskısı, buna benzer bir rivayeti Hafız Nureddin Ali b. Ebubekir el-Heytemi de <em>Mecme’uz-Zevaid ve Menbe’ul-Fevaid</em>’de (Kahire el-Kuddusi kütüphanesi baskısı c.7, s.315) getirmiştir.</p>
<p><a href="#_ftnref116" name="_ftn116">[116]</a> &#8211; el-Hafız Nureddin Ali b. Ebubekir el-Heytemi, <em>Mecme’uz-Zevaid ve Menbe’ul-Fevaid</em> c.7, s.315, Kahire- el-Kuddusi Kütüphanesi baskısı; Taberani da bu rivayeti Mucem’ul-Evsat’ında zikretmiştir.</p>
<p><a href="#_ftnref117" name="_ftn117">[117]</a> &#8211; Mâide 77.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/ehlisunnet-rivayetlerinde-mehdi-dr-cafer-yusufi/">Ehlisünnet Rivayetlerinde Mehdi Dr. Cafer Yusufî</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/ehlisunnet-rivayetlerinde-mehdi-dr-cafer-yusufi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şeyh İşrak’ın Eğitim, Öğretim ve Temelleri Üzerine Görüşleri</title>
		<link>https://www.caferilik.com/seyh-israkin-egitim-ogretim-ve-temelleri-uzerine-gorusleri/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/seyh-israkin-egitim-ogretim-ve-temelleri-uzerine-gorusleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Dec 2025 14:52:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.caferilik.com/?p=21089</guid>

					<description><![CDATA[<p>Prof. Dr. Ali Rıza A’rafî Giriş Şeyh İşrak, Şehabeddin Sühreverdî ve Şeyh-i Maktul adlarıyla bilinen Şehabeddin Yahya bin Habeş bin Emirek Sühreverdî[1] İşrak felsefesinin kurucularından ve hicrî altıncı yüzyıldaki büyük İslam filozoflarındandır. Bu ışıldayan yıldız her ne kadar çabuk söndüyse de İslamî düşünce havzasında öylesine ışıldadı ki İslamî hikmet ve bilgiye bugüne dek sürecek bir [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/seyh-israkin-egitim-ogretim-ve-temelleri-uzerine-gorusleri/">Şeyh İşrak’ın Eğitim, Öğretim ve Temelleri Üzerine Görüşleri</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;">Prof. Dr. Ali Rıza A’rafî</p>
<p><strong>Giriş</strong></p>
<p>Şeyh İşrak, Şehabeddin Sühreverdî ve Şeyh-i Maktul adlarıyla bilinen Şehabeddin Yahya bin Habeş bin Emirek Sühreverdî<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> İşrak felsefesinin kurucularından ve hicrî altıncı yüzyıldaki büyük İslam filozoflarındandır. Bu ışıldayan yıldız her ne kadar çabuk söndüyse de İslamî düşünce havzasında öylesine ışıldadı ki İslamî hikmet ve bilgiye bugüne dek sürecek bir aydınlık bağışladı ve doğu felsefesini parlattı. Onun görüşlerini beyan etmeden önce “eğitim, öğretim ve temelleri” bâbında hayatı<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> ve şahsiyetinin bazı yönlerini özetle anlatacağız.</p>
<p><strong>Hayatı</strong></p>
<p>Şeyh İşrak hicri kameri 549 yılında Zencan yakınlarındaki Sühreverd köyünde dünyaya geldi. Felsefe ve usul-i fıkhı Merağe’de Fahr-i Razî’nin üstadı Mecidüddin Ceylî’den öğrendi. Sonra İsfahan’a gitti ve felsefeye tamamen hâkim olana dek Zahirüddin Karî’nin yanında tahsiline devam etti. Ömrünün birkaç yılını kâmil mürşid (kendi deyimiyle bilgili bir ortak) bularak âlemin yüce ilimlerine ulaşmak için Irak ve Şam’da seyahatle geçirdi. Ancak böyle bir kimseyi bulmaktan ümidini keserek riyazete çekildi ve tefekküre daldı. Allah’tan başkasıyla irtibatını keserek ve O’nun dergâhına yönelip dua ederek mükaşefe ve felsefede yüce bir makama ulaştı.</p>
<p>Altıncı asır ve Selçukluların hükümeti dönemi, felsefeyle sert biçimde savaşma çağıydı. Gazalî gibi kimseler felsefeyi eleştirmekle uğraştılar. Hatta filozofları mürted ve kâfir saydılar. Fahr-i Razî gibi kimseler Meşşaî felsefesi konularında şüphe uyandırmak için çok çalıştılar. Şeyh İşrak böyle bir zamanda eski İran filozoflarının eserlerinden, eski Yunan’da yeni Eflatunculardan yardım alarak, Kur’an’dan faydalanarak, riyazet ve tefekkürle ‘İşrak Felsefesi’ adlı yeni bir felsefî ekolün temellerini attı. Felsefeye yeni bir hayat bağışladı.</p>
<p>Sühreverdî seyahatlerinden birinde Rum’dan Dimeşk’e (Şam) ve sonra Halep’e gitti. Bu şehir Haçlı seferlerinden önce Şii Fatımî hükümetinin merkeziydi. Fatımîlerin yıkılmasından sonra halk Sünnî mezhebine ve meşhur fatih Selahaddin Eyyubî’ye yöneldiler. Halep valisi Melik Zahir (Selahaddin Eyyubî’nin oğlu) Şeyh Şehabeddin’e bağlandı ve ondan Halep’te kalmasını istedi. Sühreverdî de kabul etti ve orada felsefe dersi vermeye başladı. Diğer düşünürlere olan ilmî üstünlüğü, felsefeye getirdiği yenilikler, diğer âlimlerin görüşünü sarih biçimde eleştirmesi, bazı âlimlerin haset ve düşmanlık duygularını uyandırdı. Onlar, Sühreverdî’nin bazı sözleriyle din muhalifi ve bidatçi mürted olduğu bahanesiyle Melik Zahir’den katlini istediler. Melik Zahir bunu yapmak istemedi. Bu sefer Şeyh’in düşmanları Selahaddin Eyyubî’ye şikâyette bulundular ve eğer bu adam yaşarsa halkın dinini bozacak ve onları sana karşı ayaklandıracak diye yazdılar. Daha yeni Suriye’yi Haçlıların elinden alan, itibarını koruyup güçlendirebilmek için din âlimlerinin himayesine ihtiyacı olan ve halkın tekrar ayaklanmasından korkan Selahaddin, onların isteğini kabul etti. Ehl-i Sünnet âlimlerinin fetvasıyla Şeyh’in katline ferman verdi ve oğluna şöyle yazdı: “Şeyh’i öldürmezsen Halep’i senden geri alırım.” Melik Zahir de onu zindana atmak ve sonra da öldürmekten başka bir çare bulamadı. Bu şekilde Şeyh Şehabeddin Sühreverdî’nin hayat yıldızı 38 yaşındayken söndü.</p>
<p><strong>Felsefî Ekol</strong></p>
<p>Şeyh İşrak, felsefeyi hakikati aramak ve gerçeği bulmak olarak görüyor ve hayatın başlangıcından itibaren sürekli insanın yanında olduğuna inanıyor. Felsefî düşüncenin Yunanlılara has olmadığını, her zamanda, her filozofun yeni bir düşünce sunabileceğini söylüyor. Ona göre felsefî düşünceler batıdan önce doğuda, eski hikmet ve enbiyanın öğretilerinde aranabilir. Zira Allah hikmeti İdris Peygamber’e nazil etti ve ondan sonra iki kola ayrıldı: Biri İran’da yayıldı ve diğeri Mısır’da. Mısır’dan Yunanlara intikal etti.</p>
<p>Şeyh İşrak, Meşşaî Felsefesine tamamen hâkim olmasına, telifleriyle bu felsefenin temellerini sağlamlaştırmasına rağmen Meşşaîlerin yöntemini ve Aristo’yu izleyenleri eleştirmekten geri durmadı. Kendisi yeni bir ekol kurarak adını ‘İşrakî ekolü’ veya ‘Nur felsefesi’ koydu ve doğu filozoflarına bağladı. Bu ekol bir tür yeni Eflatuncu irfani felsefenin, Hermes ve Pisagor’un bazı öğretileriyle ve bazı Pehlevî filozofların düşünceleriyle harmanlanması gibidir. İşrak lafzının doğu veya güneşin doğuşu kelimeleriyle irtibatı yoktur. Bu felsefeye işrak adının verilmesinin sebebi, işrak filozoflarının kâmil marifete sadece delille ulaşılamayacağına inanmalarıdır. Bu ancak bâtın işrakı ve kalp aydınlığıyla mümkün olabilir. Şeyh İşrak, Meşşaî felsefesini tamamen reddetmiyor, aksine kendi felsefe ekolünün bu felsefeyi bilmeye bağlı olduğunu söylüyor. Şeyh, felsefî tartışmalara hâkim olmasının yanı sıra zevk ve mükaşefe ehli olan kimseyi ilâhî filozof olarak görmektedir.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a> Bu şekilde İşrak felsefesi, Molla Sadra’ya göre sadece bâtın tezkiyesiyle uğraşan sûfî tarikatları ile sadece tartışma ve delil sunma marifetine teveccüh gösteren Meşşaî filozofları tarikatı arasında bir berzahtır. Sühreverdî’nin görüşü, irfanî sülûkun felsefî tefekkürden haberdar olunmazsa sapma tehlikesi altında olduğu şeklindedir. İrfani şühûda ulaşmayı sağlamayan felsefe beyhudedir.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a></p>
<p>Sühreverdî’nin felsefesinde nefis marifetinin özel bir konumu vardır. O, Meşşaî filozoflarının fen bilimleri içinde bahsettikleri nefis konularını, ilâhîyat bölümünde işlemiş ve nefis ilmiyle ilâhîyatı birbirine bağlamıştır. O, nefsin kendi zatına şuhûdî ilmi yoluyla, ilmin mahiyeti ve Hak Teâlâ’nın varlığı gibi birçok felsefî meseleyi açıklamıştır.</p>
<p>Sühreverdî’nin felsefesinde mutlak gani ve tüm varlıkların kaynağı ‘Nuru’l-Envar’<a href="#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a> diye adlandırılmıştır ki bundan daha yakın nur sadır olmaktadır. Daha yakın nur, başlangıç âleminin kaynağıdır. Daha yukardaki işraklar, daha aşağıdaki işrakların kaynağı olur. Bu şekilde en yüksek nur, alçak nurun, alçak nur da en alçak nurun kaynağı olur. Her yüce nur, daha aşağıdaki nura kahhardır ve her alçak nur, daha yüce nura müştak ve âşıktır. Öyleyse varlık âlemi, muhabbet ve kahır üzere tanzim edilmiştir. Şeyh İşrak, Eflatun’un misaller âlemi gibi, mutavassıt nurlara inanır.</p>
<p>Her ne kadar Sühreverdî’ye göre zahit filozoflar, akletme ve delil ashabı değil, keşif ve şuhûd sahibi olsalar da, o delil ve mantığa da değer verir ve riyazet ve tefekkür gölgesinde ulaştığı işrakî görüşlerini mantığa ve delile dayanarak anlatmak ister. Şeyh, Eflatun’a, yeni Eflatunculara ve eski İran filozoflarına çok saygı duysa da onların görüşünü kabul veya reddetme ölçüsü olarak delillerini görmektedir, ilmî ve irfanî üstünlüklerini değil. Düşünce sahiplerine şöyle tavsiyede bulunuyor:</p>
<p>“Beni ya da bir başkasını asla taklit etmeyin ve delilli düşünün. Delil olmadan hiçbir şeyi kabul etmeyin. Zira delil, teşhis ve kabul etme ölçüsüdür.”<a href="#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a></p>
<p>Yunan ve İran felsefesinden, özellikle Eflatun ve Aristo’nun düşüncelerinden, Hermes’in öğretilerinden ve Hallaç, Bayezid-i Bestamî gibi ariflerin eserlerinden etkilenen, Kuran ve Peygamber (s.a.a) öğretilerinden faydalanan Sühreverdî, kendinden sonraki filozofların ve ariflerin düşünceleri üzerinde çok tesir bırakmıştır. Kutbuddin Şirazî ve Hace Nasiruddin Tûsî gibi filozoflar, onun eserlerinden istifade etmişlerdir. Mirdâmâd, İsfahan’da onun felsefesini öğretmek ve açıklamakla uğraşmıştır. Ondan sonra gelen Molla Sadra gibi seçkin bir filozof, Hikmet-i Mütealiye’yi anlatırken onun düşüncelerinin tesirinde kalmıştır.</p>
<p><strong>İrfanî Eğilimi</strong></p>
<p>Sühreverdî hakiki ilimlere ulaşmanın duygu ve akılla mümkün olmadığına inanır. Nefsanî mücahede ve bâtınî seyir; şuhûd, mükâşefe ve hakiki ilim ve hikmete ulaşmak için bir mukaddimedir. Onun içsel haletinden haberdar olan Şehrzûrî, manevî sülûkunu şöyle betimliyor:</p>
<p>“Şeyh öyle riyazet çekiyordu ki diğerleri böyle bir riyazete yaklaşamıyordu. Dünyaya karşı o kadar zahitti ki giysiye, yiyeceğe ve makama en küçük bir özeni yoktu. Filozoflar arasında ondan daha zahidini bulmanın imkânsız olduğunu söylerler. İbadetinin çoğu dua, teheccüt ve ilâhî âlemler üzerine tefekkür idi. Sıhhatliydi ve kendi nefsiyle meşguldü.”<a href="#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a></p>
<p>Şeyh İşrak, bâtınî seyirde ve amelî irfanda o kadar yükseldi ki Şehrzûrî şöyle diyor:</p>
<p>“Yıllar süren mücahededen sonra ruhanî âlemi müşahede makamına ulaşan, Rab ile ilgili aklî görüşe ve nefis marifetine nâil olanlar, Şeyh’in çabasına vakıf olurlarsa, onun mükaşefe ve müşahedede nadir kimselerin künhüne erebildiği bir dereceye ulaştığını göreceklerdir.”<a href="#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a></p>
<p>Molla Sadra’nın onu “İşraka müeyyid şeyh” diye anması sebepsiz değildir. Hikmetu’l-İşrak’ta onu mükâşefe ve şuhûd ehlinin gözünün ve kalbinin nuru olarak adlandırmaktadır.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a> İmam Humeynî onun hakkında şöyle diyor:</p>
<p>“Nuranî filozof Şeyh İşrak, yüce ruhlu ve bâtın sefasına sahip âlimlerdendi. O, halvet ve tecerrüt makamına varmıştı.”<a href="#_ftn10" name="_ftnref10">[10]</a></p>
<p>Şeyhin dediğine göre Hikmetu’l-İşrak kitabının muhtevası, bir defalık ilham süresinde ona görünmüş<a href="#_ftn11" name="_ftnref11">[11]</a>, bir mükâşefe sırasında ilmin hakikatini Aristo’ya sormuş ve o da Şeyh’i fen bilimlerine teveccüh etmeye çağırmıştır.<a href="#_ftn12" name="_ftnref12">[12]</a></p>
<p>Şeyh İşrak’ı sûfî kabul etmemek ve sûfîlerin arasında saymamak gerekir. Zira o her ne kadar sûfiler gibi bâtın tezkiyesini marifetin esası görse de, felsefî tefekkür olmadan sûfî sülûkunun yoldan çıkarma tehlikesi taşıdığını düşünmekte, mantığa ve delile ciddi önem vermektedir.</p>
<p>Şeyh İşrak’ın Tefekküründe Kur’an</p>
<p>Şeyh Şehabeddin, Kur’an’ın ruhuna, düşüncesine ve eserlerine işlediği ârif bir filozoftur. Kur’an’ın nurlarının ışığıyla kalbini aydınlatmış ve âlemdeki melekûta yol gösterici kılmıştır. Yazıları ayetlerden delillerle süslüdür ve onun felsefesinde özel bir konuma sahip olan nur unsuru, ilâhî kelamdan alınmıştır. Onun esaslarını anlamada temel rol oynayan nefis marifeti konusunda, nefsi, Kur’an’ın tarif ettiği şekilde göstermiştir.</p>
<p>Sühreverdî felsefenin kaynağı olarak Kur’an’ı görür. Zira Kur’anî ve Muhammedî nurlar, önceki dinlerin melekûtu ve eski felsefe üzerine parlamış, işrakî hakikatleri geçmiştekilerin zihinlerine aşikâr kılmıştır. Kur’anî işrakların parıltısı olmadan Hermes, Pisagor, Zerdüşt ve diğer İran ve Yunan filozofları asla işrak felsefesine ulaşamazlardı.</p>
<p>Şeyh İşrak bu yolla Kur’an, delil ve felsefe bağıyla dinin vahdetini göstermek istemiştir. Felsefenin dinden ayrı olduğu düşüncesi, Şeyh’ten önce ve Yunan filozofları arasında hâkimdi. Fakat o böyle bir düşünceyi reddediyor, eski İran, Çin ve Hindistan gibi doğulu kadim filozoflarla aynı düşünceyi taşıyor. Yani din ve felsefe birbiriyle uyumludur ve birleştirilebilir diye düşünüyordu.</p>
<p>Kur’an nuru ışığında sırlara erişen Şeyh İşrak, hidayet yolu sâliklerine, tek hidayet yolu olan Kur’an nurlarıyla ruhlarını aydınlatmalarını ve Kur’an’ı yalnız kendileri için nazil olmuş gibi tilavet etmelerini tavsiye ediyor.<a href="#_ftn13" name="_ftnref13">[13]</a></p>
<p><strong>Edebî Üslubu ve Eserleri</strong></p>
<p>Şeyh Şehabeddin’in nesri akıcı, çekici ve beliğdir. O, derin felsefî ve irfanî kavramlara, tam bir zarafet ve güzellikle lafız giysisi giydirmiştir. Felsefî risaleleri Fars dilinin değerli ve kalıcı metinlerindendir. Şeyh şiir yazmada da yüce bir makama sahiptir. Farsça ve Arapça birçok şiir yazmıştır. Haiye kasidesi, irfan ve işrak esasları arasında meşhurdur.<a href="#_ftn14" name="_ftnref14">[14]</a></p>
<p>Şeyh İşrak eserlerinin çoğunda betimleme dilinden faydalanmıştır. Aşk, güzellik ve elem bâbında en latif irfanî konuları kıssa şeklinde Munisu’l- Uşşak risalesinde yazmıştır. El-Garbetu’l-Garbiye risalesinde insanın manevî seyrini, kendisine yabancılığını ve aydınlık kaynağına geri dönüşünü çok güzel ve hoş biçimde canlandırmıştır. Buna ilaveten eserlerinde şifre dilinden de faydalanmıştır. Bunu da kendisinin söylediği üzere hakiki ilimleri ehil olmayanlardan uzak tutmak için yapmıştır. Zira irfanî kavramlar şifreli anlatılacak olursa herkesin anlaması mümkün olmaz. Anlaşılması için riyazet, murakabe ve manevî derecelerden geçmek gerekir.<a href="#_ftn15" name="_ftnref15">[15]</a></p>
<p>Şeyh kısa ömründe mantık, felsefe, meşşa, işrak felsefesi, usul-i fıkıh, dua ve irfan bâbında kendisinden geriye değerli eserler bıraktı. Bunlar Nasiruddin Tûsî, Kutbuddin Şirazî, Allame Hillî ve Molla Sadra gibi kendisinden sonraki büyük düşünürlerin teveccühüne mazhar oldu. Geçmişte Şemseddin Şehrzûrî, günümüzde ise Henry Corbin ve Seyyid Hüseyin Nasr gibi kimseler onun eserlerini toplayıp yayınlamışlardır.</p>
<p>Sühreverdî’nin en önemli eseri, felsefî ekolünü anlatan Hikmetu’l- İşrak’tır. Bizzat kendisinin söylediğine göre bu eser, bir defada kendisine hâsıl olan ilâhî bir işrak ve ilham idi. Şeyh, bir müddet sonra bunları delilli hale getirerek yazmıştır. Bu kitap, mantık, matematik, fen bilimleri ve ilâhîyat olmak üzere dört bölümden oluşan diğer felsefî kitapların aksine iki bölüm şeklinde tanzim edilmiştir: Birinci bölümü mantıkla ilgilidir. İkinci bölümü ise varlık, melek, nefsin tabiatı ve meadla ilgili konuları kapsamaktadır. Şeyh Meşşaî felsefesini beyan etmek için üç değerli eser hazırlamıştır: Telvihat, Mukavemat ve Meşari ve Mutarihat.</p>
<p>Sühreverdî’nin Farsça eserleri de hem irfan edebiyatı açısından, hem de felsefi açıdan dikkate değerdir. Bu eserlerden bazıları şunlardır: Pertuname, Munisu’l-Uşşak, Avaz-ı Por-i Cebrail, el-Mirac, Akl-ı Sorh ve Lügat-i Mûran.</p>
<ol>
<li><strong>Bölüm: İnsanbilim</strong></li>
</ol>
<p>Şeyh İşrak’a göre insanbilimin iki açıdan önemi vardır: Biri, insanı tanımadan onun eğitimsel ve ahlâkî görüşlerini tanımanın mümkün olmamasıdır. Zira görüşlerinden çoğu nefsin şuhûdî ilmine dayanır. Diğeri ise onun insanbilimde sadece nefsi ve kuvvelerini açıklamaya değil, nefsi temizleme, nurlandırma ve karanlık hicaplardan kurtarma yolunu da göstermeye çalışmasıdır. Bu yüzden nefis ilmini fen bilimleri içinde işleyen Meşşaîlerin aksine, nefisle ilgili konuları ilâhîyat bölümünde zikretmiştir.</p>
<p><strong>İnsanın Tanımı</strong></p>
<p>Şeyh İşrak’a göre insan kutsal, ilim ve irade sahibi ve ölümsüzdür. O, ulvî âlemden süflî âleme yolculuk etmiş ve zindana düşmüştür. Göklerdeki menzilinden ayrı düştüğü için sürekli bu dünyada bir yabancı gibidir ve bunalımdadır. İnsan esas yerini unutmaz, bağımlılıklarından kurtularak ve hicapları kaldırarak devamlı kendi yüce makamına ulaşmaya çalışırsa nefsi hak nuruyla münevver olur. İlim ve kudretin güçlü iksiri olan hak nurunun parlaması, insanın diğerlerinin anlamaktan aciz olduğu ilimlere ulaşmasına ve kendisinden alışılmışın üzerinde fiillerin sadır olmasına sebep olabilir. Cihan insanın etkisine girer ve duası yüce âlemde işitilir.<a href="#_ftn16" name="_ftnref16">[16]</a></p>
<p>İnsan, bedenden ve nefs-i nâtıkadan oluşan bir varlıktır. Bedenin idarecisi nefs-i nâtıkadır. Ancak nefs-i nâtıka zaman, mekân ve maddeden soyut olduğu için bir vasıta olmadan bedeni idare edemez. Bu durumda nefis ve beden arasındaki vasıta hayvanî ruhtur. Hayvanî ruh, latif bedendir; kalbin sol boşluğundan başlar ve tüm bedene dağılır. İdrak ve hareket etme etkenidir. Bu ruh sağlıklı olduğu sürece nefs-i nâtıka bedende tasarruf eder ve kesildiğinde tasarruf da kesilip biter.<a href="#_ftn17" name="_ftnref17">[17]</a></p>
<p>Şeyh İşrak beden için kale anlamına gelen ‘sisiye’ kelimesini, nefs-i nâtıka için de ‘nur-ı isfehbod’<a href="#_ftn18" name="_ftnref18">[18]</a> veya ‘isfehbod-i nasut’ kelimelerini kullanmıştır.<a href="#_ftn19" name="_ftnref19">[19]</a></p>
<p><strong>Nefs-ı Nâtıka ve Sıfatları</strong></p>
<p>Nefs-i nâtıka soyut bir cevherdir. Cismi ve sıfatları bölünebilirlik, zaman, mekân ve duyulardan arınmış ilâhî nurlardan bir nurdur. Nefsin idrak ve hareket kuvveleri vardır. Bunlar hayvanî ruhla sıkı irtibat içindedir. Öyle ki hayvanî ruhta baş gösteren bir karışıklık, zahir ve bâtın idrak kuvvesini etkiler. Nefs-i nâtıka her ne kadar hayvanî ruh yoluyla bedenle irtibat halinde ve onu idare ediyor olsa da bedenin bozulmasında etkilenmez ve yok olmaz.<a href="#_ftn20" name="_ftnref20">[20]</a></p>
<p>Şeyh İşrak nefs-i nâtıkanın mahiyetiyle ilgili zikredilen tanımı göz ardı ediyor (ki bu Meşşaîlerin tanımıdır) ve mükaşefe esnasında ulaştığı nefs-i natıkayı şöyle anlatıyor:</p>
<p>Nefs-i nâtıka hâlis varlıktır. Zira nefsin şuhûdu sırasında varlıktan başka hiçbir bölüm veya hususiyet görmüyoruz. Ekleri, sıfatları, mümeyyiz bölümleri ve diğer bütün hususiyetleri nefsi bulduğumuzda buluyoruz. Öyleyse nefs-i nâtıkanın mahiyeti, hâlis varlıktan başka bir şey değildir.<a href="#_ftn21" name="_ftnref21">[21]</a></p>
<p>Şeyh Şehabeddin nefsin kuvveleri ve sayıları hakkında Farabî ve İbn Sina gibi Meşşaî ekolünden olanların görüşünü benimsemiştir. Nefsi üç türe ayırmıştır: Bitkisel, hayvanî ve insanî. Bitkisel nefis kuvvelerini beslenme, büyüme ve üreme olarak zikretmiş, beslenmenin de dört kuvveye sahip olduğunu söylemiştir: Cezbetme, tutma, hazmetme ve def etme. İnsanî nefis için bitkisel ve hayvanî nefis kuvvelerinin tamamına ilaveten zahiri beş duyuyu, yani dokunma, görme, işitme, tatma ve koklamayı ve beş batınî duyuyu, yani ortaklık, tasavvur, idrak, tahayyül ve hafızayı zikretmiştir.<a href="#_ftn22" name="_ftnref22">[22]</a> İnsanın idrak kuvveleri alanında özel görüşleri vardır ki bunlara ikinci bölümde değineceğiz.</p>
<p>Nefs-i natıkanın en mühim özelliği maddeden ve madde özelliklerinden soyut olmasıdır. Nefs-i natıka her ne kadar kendi fiili için bedene muhtaç olsa da zatı ve varlığı, bölünebilirlik, zaman, mekân ve duyular gibi madde ve sıfatlarından arıdır. Sühreverdî nefsin soyutluğuyla ilgili Meşşaîlerin delillerine ilaveten “huzûrî öz bilinç” adıyla işrakî bir delil sunuyor. Şeyh, nefsin sürekli, sabit, hatasız ve yakîne dayalı bir ilim olan (ilmî suretlerden kaynaklanan husûlî değil), huzûrî ilmini nefsin soyut oluşuna delil saymaktadır. Zira her zaman kendisine şahit ve zahir olan bir şey, baştanbaşa hicap ve gaflet olan cisim ve cismaniyetten münezzehtir.<a href="#_ftn23" name="_ftnref23">[23]</a></p>
<p>Şeyh İşrak nefsi ispat etmek için felsefî delillere ilaveten hayat, rızıklanmak, şehitlerin Allah nezdinde mutlu olması<a href="#_ftn24" name="_ftnref24">[24]</a>, ruhun emir âleminden olması<a href="#_ftn25" name="_ftnref25">[25]</a>, nefs-i nâtıkaya ruh üflenmesi<a href="#_ftn26" name="_ftnref26">[26]</a> gibi konularla ilgili ayetlere de dayanmaktadır. Aynı şekilde İmam Ali’nin (a.s) “Allah’a yemin olsun ki Hayber kapısını melekûtî güçle –bedensel değil- söktüm” sözünü<a href="#_ftn27" name="_ftnref27">[27]</a> ve Peygamber’in (s.a.a) “Nefsin irfanı, Rabbin irfanının yoludur”<a href="#_ftn28" name="_ftnref28">[28]</a> sözünü nefsin soyutluğuna dair delil olarak sunmuştur.</p>
<p>Şeyh İşrak nefs-i nâtıkanın bedenle beraber ortaya çıktığını söylüyor. Bazı delillerle nefsin, bedenden önce ortaya çıkmasının muhal olduğunu ispatlıyor. Aklî meselelerin ve genel kavramların idraki, nefsin özelliklerinden bir diğeridir. Sonsuzluk da nefs-i nâtıkanın özelliklerindendir. Şeyh Şehabeddin’e göre insan ölümle sadece cismanî aracını, yani bedenini kaybeder, nefs-i nâtıka ölümsüzdür. Buna iki tane delil sunmaktadır: İlki nefs-i nâtıkanın soyut olduğu ve soyut varlıkların ölümsüz olduğu, ayrıca nefsin maddi bedende hulul etmediği için onun zevaliyle de yok olmayacağıdır.<a href="#_ftn29" name="_ftnref29">[29]</a> İkincisi nefsin illeti (faal akıl) sonsuzdur, öyleyse onun malulü (nefs-i nâtıka) de sonsuzdur.<a href="#_ftn30" name="_ftnref30">[30]</a></p>
<p><strong>Nefsin Bedenle İrtibatı</strong></p>
<p>Eflatun nefisle bedenin irtibatını, binekle binicinin irtibatına ve kuşla yuvasının irtibatına benzetmektedir. Meşşaîler bunu suret ile madde arasındaki irtibat gibi görürler. Şeyh İşrak nefis ve beden arasında sadece araç ile kullanan gibi bir irtibat olduğunu kabul etmiyor. Bu ikisinin irtibatının aslının kemale ulaşma şevki olduğunu söylüyor. Nefs-i nâtıka, fiiller yoluyla kemale ulaşabilmek için bedene ve azalarına muhtaçtır. Beden de idare edilebilmesi için nefs-i nâtıkaya ihtiyaç duyar. Öyleyse nefis ve beden, kemale ulaşabilmek için birbirlerine yardımcı olurlar<a href="#_ftn31" name="_ftnref31">[31]</a> ve birbirlerini etkilerler. Öfke ve korku gibi nefsanî durumlar, beden üzerinde müessirdir. Yüz rengini veya bedenin mizacını değiştirirler. Yüksekten düşüleceğine dair evhamlar, uçurumun ağzında duran kimsenin düşmesine sebep olur.</p>
<p><strong>İnsanın Eğilimleri</strong></p>
<p>İnsanın eğilimlerinin esası şevk kuvvesidir. Bu kuvve insanı harekete geçmeye zorlar. Kalpte bulunan bu kuvvenin iki kolu vardır: Biri şehvettendir, olması gerekeni cezbeder; diğeri öfkedendir, olmaması gerekeni defeder. Bu kuvve tahayyül ve idrakten etkilenir. Zira bir şey idrak edilmedikçe ona doğru şevk veya öfke harekete geçmez. Şevk kuvvesi istek ve arzuyla sahibini harekete geçmeye mecbur bırakır.<a href="#_ftn32" name="_ftnref32">[32]</a></p>
<p>Şeyh İşrak’ın kendisine işaret ettiği ve insanın temayüllerinin çoğunun kökü olan başlıca eğilim, kemale olan eğilimdir. Bütün insanlar kemali arar ve güzel olanı isterler. Sühreverdî bu eğilimin insana özel olmadığını düşünüyor ve şöyle söylüyor:</p>
<p>“Ruh veya cisim, bütün varlıklar kemal talibidirler ve cemale meyli olmayan hiç kimseyi göremezsin. Öyleyse iyi düşünürsen herkes güzellik talibidir ve kendilerini güzelliğe ulaştırmaya çalışırlar.”<a href="#_ftn33" name="_ftnref33">[33]</a></p>
<p>Allah’ı aramak, insanın eğilimlerinden biridir ve kemali aramaktan kaynaklanır. Allah salt hayır ve mutlak kemaldir. Hatta O’nun varlığına inanmak fıtrî ilimlerdendir. İnsan delile ihtiyaç duymadan ve sadece O’nun varlığına dayanarak bunu anlayabilir.<a href="#_ftn34" name="_ftnref34">[34]</a></p>
<p>Fazileti aramak, hakikati aramak ve zatı koruma eğilimi de insanın diğer eğilimlerindendir ki bunları insanın kemali aramasının bir parçası saymak mümkündür.</p>
<p><strong>İnsanın Topluma ve Hükümete İhtiyaç Duyması</strong></p>
<p>İnsan, yalnız başına kendi yaşam ihtiyaçlarını sağlayabileceği şekilde yaratılmamıştır. İnsanlar birbirlerine muhtaçtırlar ve birbirleriyle işbirliği yapmadan hayatlarına düzen veremezler. Sühreverdî’ye göre bu ihtiyaçlar insanı toplu biçimde yaşamaya yönlendirir. İnsan toplulukları beldelerin, şehirlerin ve toplu yaşam araçlarının ortaya çıkmasını sağlar.</p>
<p>Bu esnada, toplumdaki kişilerin düşünceleri birbirinden farklı ve birbirine zıt olduğu ve insanlar dünyada insafa uygun davranmadıkları için adalete dayalı yazılı bir kanun gerekir. Böyle bir kanun, uygulayıcısı olmazsa bir fayda sağlamayacaktır. Öyleyse topluma, yazılı kanunu icra edecek, adaleti ve güzel gelenekleri toplumda yayacak, zulmü ortadan kaldıracak bir hâkim gereklidir. Elbette toplumu idare etmek gibi önemli bir işte seçkinlerin öncelikli olacağı açıktır. Eğer toplumda kullukta ve ilimde ileri ilâhî bir filozof olursa o, toplumu idare etme önceliğine sahiptir. Elbette böyle biri bulunamazsa kullukta ileri ve ilimde orta düzeyde olan bir filozof, o da bulunmazsa kullukta ileri olan bir filozof halkın riyasetini üstlenmelidir. Böyle biri ilimde ileri olan; ama kullukta ileri olmayan kimseye önceliklidir. Zira riyaset, telakkiyle beraber olmalıdır, bundan kasıt ise diğerleri üzerine sulta kurmak değildir.<a href="#_ftn35" name="_ftnref35">[35]</a></p>
<p><strong>İnsanın Kemali</strong></p>
<p>İnsanın zatı gereği arzuladığı kemal, öncelikle nefs-i nâtıkayla irtibatlıdır. Hatta duyusal ve bedensel haz ve kemalin de ruhsal ve nefsanî temeli vardır. Elbette kemalin mertebeleri vardır ve insanlar ulaştıkları kemal derecesine göre muhtelif mertebelerdedirler. Bununla beraber nihaî kemal dünyada hâsıl olmaz, ancak dünyanın ve tabiatın karanlıklarından kurtulduktan ve ahirete gittikten sonra tahakkuk eder.<a href="#_ftn36" name="_ftnref36">[36]</a></p>
<p>Şeyh İşrak eserlerinden bazılarında Meşşaîlerin üslubuyla insanın kemalinin teorik ve pratik kuvvenin kemaline bağlı olduğunu söylemiştir. Bunu şöyle açıklamıştır: İnsan teorik açıdan akıl, nefis ve organlarıyla beraber tüm vücudu nefsinde nakşolmuş aklî bir dünyaya dönüşsün. Pratik açıdan kendi bedenine ve kuvvelerine hükmedebilsin. Şehvet ve öfke kuvvelerinin itidali olan adalet melekesini edindiğinde bütün faziletler, yani iffet, cesaret ve hikmet onda tahakkuk bulsun.<a href="#_ftn37" name="_ftnref37">[37]</a></p>
<p>Kemal, Şeyh İşrak’a göre karanlıklardan ve aidiyetlerden kurtulmak, Allah’tan başkasından tamamen bağları koparmaktır. Şeyh bunu ‘fena’ unvanıyla anıyor. Fani olan insan bu merhalede her iki cihandan da elini eteğini çekiyor, kalbi Allah aşkıyla doluyor, Allah’tan başkasını görmüyor ve istemiyor. Böyle bir insan nur ve hakikat madenine yol bulmuş, sınırsız ilâhî ilimlerden, işraklerden ve en yüce lezzetlerden istifade edebilmiştir.</p>
<p>Fena makamının da mertebeleri vardır: İlk mertebede fâni insan, kendisi ve varlık âlemi üzerinde tasarrufta bulunabilir. Ne zaman istese kendi bedenini tıpkı bir gömlek gibi çıkarabilir ve kibriya âlemine gidebilir. Bu durumda kendi zatına baktığında, üzerine ilâhî nurun parladığını görür ve sevinir. Bunun kendisi eksikliktir. Fena-yı ekber olan ikinci mertebede insan kendisini tamamen unutur ve Allah’tan başkasını görmez. Bununla beraber hâlâ kendi unutmuşluğunun farkında olduğu için eksiktir. Fenada fena olan üçüncü mertebede sâlik sadece kendisini değil, bu unutmayı da unutur ve kendisinden habersiz Hak Teâlâ’yla mutlak rabıta makamına ulaşır.<a href="#_ftn38" name="_ftnref38">[38]</a></p>
<p><strong>Kemale Ulaşma Yolları</strong></p>
<p>Kemale ulaşmada ilk adım, kemal talibinin, insan için kemal mertebelerinin tahakkukunun mümkün olduğuna inanmasıdır. Kişi sâliklerin kemalatını inkâr ettiği ve tahakkukunun uzak veya imkânsız olduğunu düşündüğü sürece kemale doğru giden ilk adımı atamaz. Şeyh İşrak şöyle diyor:</p>
<p>“Bu makamları kendinde müşahede etmeyen kimse, hikmet sütunlarına itiraz etmesin. Böyle bir itiraz eksiklik, cehalet ve kusurdan kaynaklanır. Her kim ihlas üzere Allah’a ibadet ederse kendisini karanlıklardan kurtarır ve diğerlerinin müşahede etmediği şeyleri müşahede eder.”<a href="#_ftn39" name="_ftnref39">[39]</a></p>
<p>Şeyh İşrak kemale ulaşma yollarını dağınık şekilde eserlerinde zikretmiştir. Özet halinde aşağıdaki şeyler insanın kemale ulaşmasına yardımcı olarak sayılabilir:</p>
<ol>
<li>Kendi gurbetinden haberdar olmak: İnsanın yükseliş seyrinde ilk adım, kendi gurbet ve yalnızlığından haberdar olmasıdır. Eğer o asıl vatanının rububî âlem olduğunu, bir müddettir madde dehlizinde mahkûm olduğunu, melekûtla dostluktan ve hakikatleri ve nuru görmekten mahrum kaldığını anlarsa bu âlemde garip olduğunu da anlayacak ve çare peşine düşecektir.</li>
<li>İlgi duyulan şeylerden kurtulma: Kemale ulaşma yolu şehvetten, aidiyetlerden ve maddî uğraşlardan kurtulmaktır. İnsan kemale ulaşabilmek için maddenin ve bedenin karanlık hicaplarını yırtmalı ve kendini Allah’tan başka bütün taalluklardan kurtarmalıdır. Mal, makam ve dünyayla gönlünü hoş ettiği, madde ve maddiyatla meşgul olduğu sürece kemalin yüzünü göremeyecektir.</li>
<li>Şeriata riayet: Kemal talibi olan insan ilâhî emirlere boyun eğmeli ve Kur’an’a uymalıdır. Şeriat, yani Kur’an ve sünnet, insanın kemal yolunu anlatır, hak ve bâtılı birbirinden ayırma ölçüsüdür. Ona aykırı olan her görüş bâtıl olacaktır.<a href="#_ftn40" name="_ftnref40">[40]</a> Şeyh İşrak kemali arayanlara şöyle diyor:</li>
</ol>
<p>“Kardeşlerim, size ilâhî vacipleri korumanızı, haramları terk etmenizi, Mevla’mız, nurların nuru Allah’a kâmil teveccüh etmenizi, faydasız sözleri ve davranışları bırakmanızı ve şeytani düşüncelerin hepsinden uzaklaşmanızı tavsiye ediyorum.”<a href="#_ftn41" name="_ftnref41">[41]</a></p>
<ol start="4">
<li>Fikir: Kemal talibi sürekli melekût âlemi, âlemlerde olan düzenin sırları, yeryüzü ve gökyüzü üzerinde düşünmelidir. Fikir kuvvesi ruhanî meselelere ve hakiki ilimlere yöneldiğinde, meyvesi yakîn nuru olan mübarek bir ağaç olur. Aynı şekilde ruhanî meselelerle latif hale gelen düşünceye ilâhî kıvılcımlar ve işraklar nâzil olur.<a href="#_ftn42" name="_ftnref42">[42]</a></li>
<li>Aşk: Hüsne ve kemale kavuşmak aşk olmadan mümkün olmaz. Talibi matluba ulaştıran aşktır. Muhabbet gayesine ulaşınca ona aşk derler. Öyleyse muhabbet esası ortaya çıkmadıkça aşk hâsıl olmaz. Muhabbet ve düşmanlık da marifetin bir parçasıdır. Öyleyse âlemlerin en yücesi olan aşk âlemine ulaşmak için aşk merdiveninin iki basamağından, yani marifet ve muhabbetten geçmek gerekir.<a href="#_ftn43" name="_ftnref43">[43]</a></li>
<li><strong>Bölüm: İlim</strong></li>
</ol>
<p>Şeyh İşrak’a göre epistemolojiyle antropoloji arasında güçlü bir bağ vardır ve bu ikisini birbirinden ayırmak mümkün değildir. Zira nasıl ki nefsin şuhûdu yoluyla marifetin mahiyetini bulmak ve ispat etmek mümkünse insanı tanıma da huzûrî marifete dayanır. Şeyh epistemolojiyi en aşikâr temel, yani ‘nur’ üzerine kurmuştur. Nurun hakikati zuhurdan başka bir şey değildir ve o da zati zuhurdur. Onun zati zuhuru, bizim hiçbir duyumuza ve idrakimize tabi değildir.</p>
<p>Sühreverdî insan için gerçek bilgiye ulaşmanın mümkün olduğuna inanıyor ve her türlü safsatayı ve idealist düşünceyi reddediyor. Zira insanın husûlî ilminin, nihayetinde huzûrî ilmiyle veya ilk fıtrî bilgisiyle sonlandığına inanıyor. Bununla beraber âlim kişi, derindeki gerçeğe ulaşıyor ve bulgularında şüphenin yeri olmuyor.<a href="#_ftn44" name="_ftnref44">[44]</a></p>
<p>İlmin hakikatini nefiste şeyin suretinin husulü olarak gören Meşşa filozoflarının aksine Şeyh Şehabeddin’e göre bilgi, şeyin huzuru ve nefs-i natıkadan gaip olmamasıdır. Şeyh bilgiyi, işrakın izafesi olarak görmekte ve nefsin huzurî iltifat ve işrakının bilgiye ulaşmayı mümkün kıldığını söylemektedir. Nefs-i natıka kendinden haberdar olduğu ve nefsin hakikati nefse gizli olmadığı gibi, şeyin bizatihi malum olması da nefiste bulunur ve nefis, işrak ile onu kendisinde görür. Öyleyse ona göre ilmin mahiyeti, işrakî izafe ve irtibattır.<a href="#_ftn45" name="_ftnref45">[45]</a></p>
<p><strong>İlmin Türleri</strong></p>
<p>Şeyh İşrak, Hikmetu’l- İşrak adlı kitabının başında insan ilimlerini fıtrî ve gayrı fıtrî diye ayırıyor ve insanın gayrı fıtrî ilimlerinin sonunda fıtrî ilimlerle nihayet bulması gerektiğini, yoksa insana hiç marifet ve kesin bir ilim hâsıl olmayacağını açıklıyor.<a href="#_ftn46" name="_ftnref46">[46]</a> Yazdıklarının geneline bakacak olursak insan ilimlerini aşağıdaki türlere ayırabiliriz:</p>
<ol>
<li>Fıtrî ilim: Bu guruptaki ilimlerin tembih ve teveccühe ihtiyacı yoktur. İnsanın diğer bilgileri de buna geri döner. Doğrulukları insan için kesindir. Şeyh İşrak’a göre vahdet ve adet<a href="#_ftn47" name="_ftnref47">[47]</a> gibi kavramlar, toplumun muhal olması ve emir ve nehiy arasında vasıta imkânının olmaması fıtriyattır.<a href="#_ftn48" name="_ftnref48">[48]</a></li>
<li>Duyusal ilim: Duyusal ilim, görme, duyma, tatma, koklama ve dokunma gibi duyu yollarıyla edinilen bilgidir. Şeyh Şehabeddin’e göre duyusal ilmin iki özelliği vardır:</li>
<li>a) Duyusal ilim yoluyla eşyaların (renk, miktar ve şekil gibi) dış suretleri ve zahirî durumları idrak edilir. Bu yolla küllî manalar ve soyut varlıklar idrak edilemez.</li>
<li>b) Duyusal ilim, yok olmayan ilimlerle ilgilidir.<a href="#_ftn49" name="_ftnref49">[49]</a></li>
<li>Hayalî ilim: Bu ilim, şey ortada olmadan da tahakkuk eder. Duyusal ilimle farkı bu noktadadır. Mesela görmede, görülen şey insanın önünde olmadığı müddetçe görülemez ama görülen şeyin kendisi olmadan tahayyül edilmesi mümkündür.<a href="#_ftn50" name="_ftnref50">[50]</a></li>
</ol>
<p>Şeyh İşrak, hayalî ve temsilî suretlerin mahzeninin insan hayali olduğu görüşünü reddederek şöyle diyor: Hayalî suretlerin tahakkuk ettiği yer zikirler âlemidir, nefis bölgesi değil. Tezekkür, nefisle zikirler âleminin irtibatından başka bir şey de değildir. Yani insan bir şeyi hatırlamaya çalıştığında, zikirler âleminden o şeyin suretini tekrar hatırlama kabiliyeti tahakkuk etmektedir. Nur-ı müdebbir de o sureti zikirler âleminden insan nefsine döndüren şeydir.<a href="#_ftn51" name="_ftnref51">[51]</a></p>
<ol start="4">
<li>Aklî ilim: Şeyh Şehabeddin işrak ekolünden bir filozof olmasına ve şuhûda özel teveccüh göstermesine rağmen akla, mantığa ve delile çok önem vermektedir. Görüşleri kabul veya reddetme ölçüsünün delil olduğuna ve işrak felsefesinin hakikatine ulaşmanın, istidlali felsefede derinleşmeden mümkün olmayacağına inanıyor. Şeyh’e göre mantıkî ve felsefî tefekkürün olmaması, insanı bâtıl ve alçak düşüncelere, saçmalamaya, ne malum ne de meçhul olan varlık ve yokluk arasında vasıta imkânı gibi şeylere inanma belasına duçar kılar.</li>
</ol>
<p>Sühreverdî, zihni, suretlerin faal akıl ile tecrit veya ittihat yoluyla üzerine yansıdığı bir ayna gibi gören Meşşaîlerin görüşünü reddederek aklî idrakin sadece yukardan gelen nur ve işrak misali olduğu esasına göre açıklanabileceğini söyler. Şeyh, Eflatun’un görüşlerini kabul eder ve külliyat için müstakil bir gerçek varlık olduğunu düşünür. Küllî kavramların haricî şeylerle irtibatlı olduğuna ve küllî kavramlara haricî tahakkuku nefyin şüphecilikle sonuçlanacağına inanır. Bazı deliller sunarak külliyatın idraki sırasında gerçekte ‘teba-ı tam’ külliyatı bize ilga ettiğini iddia eder.<a href="#_ftn52" name="_ftnref52">[52]</a></p>
<ol start="5">
<li>Şuhudî ilim: Allah ve mukarreb melekler, bazı ilimleri rüya, sanı ve mükaşefe yoluyla insanın kalbine ulaştırırlar. Şuhûdî ilim, tıpkı insanın kendisine olan bilgisi, idrakî ve tahrikî kuvveleri, acı, mutluluk ve hüznü gibi, müdrikin nefis karşısında nesnel varlığıyla, suretler vasıta olmadan tahakkuk eder. Şeyh İşrak, şuhûd olmadan felsefenin anlamsız olduğuna inanır. Duyularımızla yıldızların ahvalinden ve maddî olaylardan nasıl haberdar oluyorsak işrakî ve şuhûdî müşahedeyle de marifetin yüce noktalarına ulaşıyoruz.<a href="#_ftn53" name="_ftnref53">[53]</a> Elbette o iptidaî mükaşefeyi, müşahedenin mukaddimesi, müşahedeyi de mükaşefenin özel bir türü kabul ediyor. Şöyle ki mükaşefede vehmin müdahalesi mümkündür. Oysa müşahede o kadar açık ve nettir ki vehim hiçbir şekilde ona dâhil olamaz. Şuhudî marifet çeşitli suretlerde tahakkuk eder; bazen uykuda, bazen uyanıklıkta.</li>
<li>Rüyada insan nefsi melekût âlemine ittisal ederek bir suret müşahede eder. Kişi bu sureti değiştirir, onu başka bir şeye çevirir. İnsan rüyasında düşman görür, hayali onu kurt şeklinde gösterir. Hayalin değiştirdiği o suret, nefsin şuhuduna uygun olursa bu rüya tabir istemez. Aksi takdirde tabir etmek gerekir.<a href="#_ftn54" name="_ftnref54">[54]</a></li>
<li>Uyanıkken de bazen sahih bir sanıyla, delil gerekmeden netice insana malum olur. Bazen de gaybî seslerin duyulması ve melekûtî suretlerin görünmesiyle insan, ilâhî işraklerin ışığında yer alır.<a href="#_ftn55" name="_ftnref55">[55]</a></li>
</ol>
<p>Şuhûdî marifete ulaşmak, bazı mukaddimelerden geçmeden mümkün olmaz. Sâlik, şuhûdî marifete ulaşmanın üç rüknü olduğunu bilmelidir: Maddî ve manevî hicapların kaldırılması, melekût âlemine yol bulmak ve soyut varlıkları müşahede etmek. Aşağıdaki hususlar şuhûdî ilme ulaşmak için gerekli ortamı (fikir letafeti ve nefsin sefası gibi) sağlar:</p>
<ol>
<li>a) Vacipleri yerine getirmek ve haramları terk etmek.</li>
<li>b) İbadet, zikir, teheccüt ve Kur’an tilaveti.</li>
<li>c) Mücahede ve nefis riyazeti.<a href="#_ftn56" name="_ftnref56">[56]</a></li>
<li>d) Ruhanî meseleler üzerinde tefekkür.<a href="#_ftn57" name="_ftnref57">[57]</a></li>
<li>e) Daima ölümü hatırlamak.<a href="#_ftn58" name="_ftnref58">[58]</a></li>
<li>f) Allah’tan başkasıyla irtibatı kesmek ve tecride devam etmek.<a href="#_ftn59" name="_ftnref59">[59]</a></li>
</ol>
<p><strong>İlmin Engelleri ve Afetleri</strong></p>
<p>Şeyh İşrak muhtelif eserlerinde ilmin engellerini ve afetlerini hatırlatmış ve ilim talibini bunlara giriftar olma konusunda uyarmıştır. Bu engeller ve afetler aşağıda zikredilmiştir:</p>
<ol>
<li>Hissedilenlere karşı ünsiyet: Her ne kadar insanın dünyayla ve kendisiyle ilgili bilgilerinin çoğu duyuları yoluyla olsa da bunlara devamlı ve haddinden fazla bağlanmak, onu melekûtî meselelerden alıkoyar. Aklî ve şuhûdî kuvvesine alışması onu güçsüz kılar.<a href="#_ftn60" name="_ftnref60">[60]</a></li>
<li>Maddî taalluklar: Felsefeye ve varlık hakikatlerine ulaşmak, taalluklardan kurtulmadan mümkün değildir. Öyleyse maddî taalluklar insanın marifete ulaşmasına engeldir.<a href="#_ftn61" name="_ftnref61">[61]</a></li>
<li>Delili ölçü kabul etmemek: Şeyh İşrak delilsiz iddialara ve sahih mantığa ve akla dayanmayan düşüncelere muhalefet ediyor. Ona göre beşeri ilimlerin büyük afeti, görüşleri ve inançları sahih mizanla, yani akıl ve delille ölçmemektir.<a href="#_ftn62" name="_ftnref62">[62]</a></li>
<li>Şuhûdî marifete teveccüh etmemek: Şeyh Şehabeddin’e göre birçok ilim aklın gölgesinde insana aşikâr olsa da hakiki ve melekûtî ilimlere ulaşmak, işrak ve şuhûddan yardım almadan mümkün değildir. Böyle bir kimse akıl lambasıyla hakikat güneşini aramaktadır.<a href="#_ftn63" name="_ftnref63">[63]</a></li>
<li>Bölüm: Ahlâk</li>
</ol>
<p>Ahlâk konusu, Şeyh İşrak’ın felsefî ve irfanî eserleri arasında en önde gelen konulardandır. Bu konu hakkındaki görüşleri bir ömür nefisle cihadın, riyazetin, tefekkürün ve işrakın neticesidir. Şeyh ahlâkî düşüncelerinde salt teorik konulardan kaçar. Hakikati bulma yolunu, hakiki kemali tatmayı ve mutlak kemalde fâni olmayı okurlarına göstermek ister. Ona göre insan, ten zindanından, maddî dünyanın karanlıklarından ve bu dünyanın bağlılıklarından ve kısıtlarından, riyazet ve tefekkürle kurtulabilir ve hakiki kemale ulaşabilir.</p>
<p>Şeyh İşrak felsefeyi teorik ve pratik diye ikiye ayırıyor ve ahlâkı pratik felsefe bölümüne yerleştiriyor. Teorik felsefe, insanın davranışlarına ve amellerine taalluk etmeyen şeyleri bilmektir. Yeryüzünde ve gökyüzünde gerçekleşen olayları bilmek gibi. Buna mukabil pratik felsefe amellerimizle ve davranışlarımızla ilgili olan şeyleri bilmektir. Pratik felsefenin bölümleri yaratılış felsefesi, menzil edinme felsefesi ve medenileşme felsefesi.<a href="#_ftn64" name="_ftnref64">[64]</a></p>
<p><strong>Ahlâkın Önemi</strong></p>
<p>Ahlâk özellikle insanın manevî hayatında temel role sahiptir. Şeyh İşrak’ın eserlerinin geneline bakılarak ahlâkın üç önemli etkisi olduğu söylenebilir:</p>
<ol>
<li>İnsanın kemali ve saadeti ve sonsuz manevî lezzetler, ahlâkî emirlere uymanın, kötü sıfatlardan uzaklaşmanın ve faziletler edinmenin ışığında gerçekleşir. Faziletlerin getirisini, yani nefs-i nâtıkada adalet melekesini edinmeden, insan saadete ulaşamaz.<a href="#_ftn65" name="_ftnref65">[65]</a></li>
<li>Ahlâk, faziletleri ve kötü sıfatlarıyla, insan şahsiyetini yapılandırır. Ahlâkî fiiller başlangıçta nefiste halleri, bir müddet sonra da insanın şahsiyetini şekillendiren melekeleri ortaya çıkarır. Bu melekeler ölümden sonra zahir ve bariz hale gelirler.</li>
<li>Mukarreb meleklerle bağ kurmak, nefs-i nâtıkayı faziletlerle süslemeye ve kötü sıfatlardan arındırmaya bağlıdır. Zira nefsin meleklerle ve soyut varlıklarla irtibat kurabilmesi için gerekli kuvvete ulaşması lazımdır. Şüphesiz nefse kuvvet veren ve kemale doğru uçma kudreti bağışlayan tek şey ruhanî faziletleridir. Eğilimlerinin esiri olan bir nefis, meşru ve makul olandan habersizdir. Ne cennet peşindedir, ne de cehennemden kaçmaktadır. Böyle bir haldeyken daha güzel bir ufku görüp ona doğru hareket etmesi nasıl mümkün olabilir?<a href="#_ftn66" name="_ftnref66">[66]</a></li>
</ol>
<p><strong>Ahlâkî Değerlerin Ölçüsü</strong></p>
<p>Şeyh İşrak bazı eserlerinde Meşşaîleri izleyerek ahlâkî değerler ölçüsünün itidal ve ifrat-tefritten uzak durmak olduğunu söylemiştir. Onun bu konudaki özel görüşü ise ‘ilâhî yakınlık’tır. Yani kemalin esası nuru’l-envara tam teveccüh ve ona doğru tam bir yönelmedir. O zaman insanın Allah’a yakınlaşmasına yardım edecek bütün huylar değerlidir. Bu yakınlaşma yoluna set çekecek veya sapmaya sebep olacak bütün huylar da değersizdir.<a href="#_ftn67" name="_ftnref67">[67]</a></p>
<p><strong>Ahlâkî Değerlerin Türleri</strong></p>
<p>Şeyh İşrak’ın çeşitli eserlerinde zikrettiği ahlâkî değerler birbirlerinden farklıdır. Bazıları insanın Allah’la irtibatında, bazıları kendisiyle irtibatında, bazıları da diğerleriyle irtibatında işlenirler. Bu esasa göre bunları üç guruba ayırmak mümkündür.</p>
<p><strong>İlahi Değerler</strong></p>
<p>İnsanın Allah ile irtibatında ahlâkî değere sahip olan ve Şeyh İşrak’ın tavsiye ettiği şeyler şunlardır:</p>
<ol>
<li>Takva: Açık emirlere uymak, ilâhî nehiylere, büyük ve küçük günahları terke ve genel olarak dinî şeriata, farzlara ve sünnetlere riayet, insanı hüsrandan kurtarır.<a href="#_ftn68" name="_ftnref68">[68]</a></li>
<li>Allah’tan başkasıyla irtibatı kesmek: Allah’tan başkasından kopmak ve sadece O’na bağlanmak, seyr ve sülûkun temelidir. Allah’tan başkasından koptuktan ve O’na doğru yöneldikten sonra sâlik öyle bir yere ulaşır ki kalbinde Allah’a aşktan başka kimsenin muhabbeti olmaz.<a href="#_ftn69" name="_ftnref69">[69]</a></li>
<li>Sürekli zikir: Şeyh İşrak insanın Allah’a yakınlaşmasında sürekli zikretmenin etkili rolü olduğunu söyler. Zikrin türlerini beyan ederken bazı zikirlerin şaşırtıcı tesirinden bahsetmiştir.<a href="#_ftn70" name="_ftnref70">[70]</a></li>
<li>İbadet: Düzenli biçimde ibadet amellerini yerine getirmek, özellikle Kur’an okumak, gece namazı ve oruç, insanın Allah Teâlâ’ya yakınlaşmasında önemli role sahiptir.<a href="#_ftn71" name="_ftnref71">[71]</a></li>
<li>Dua ve yakarış: Dua, yakarış ve Allah’tan yakınlık, saadet ve kemal talep etmek, kemal mertebelerinin hâsıl olmasının mukaddimesidir. Bu aynı, delilin mukaddimesinin, neticeyi doğal olarak ardından getirmesi gibidir.<a href="#_ftn72" name="_ftnref72">[72]</a></li>
</ol>
<p><strong>Kişisel Değerler</strong></p>
<p>İnsanın kendisi hakkında teveccüh etmesi gereken ahlâkî değerler şunlardır:</p>
<ol>
<li>Kendinden kurtulmak: Sülûkun ilk adımı nefsin isteklerinden, cahilce düşüncelerden ve dünya sevgisinden kurtulmaktır.<a href="#_ftn73" name="_ftnref73">[73]</a></li>
<li>Nefis muhasebesi: İnsan sabah-akşam amellerine bakmalıdır. Amellerinin günden güne onu kemale ve saadete yaklaştırması için çalışmalıdır.<a href="#_ftn74" name="_ftnref74">[74]</a></li>
<li>Riyazet: Kemalin temellerinden biri riyazettir. Riyazet az yemeye, az konuşmaya, az uyumaya, şehvetten ve öfkeden uzak durmaya dayalıdır.<a href="#_ftn75" name="_ftnref75">[75]</a></li>
<li>Dayanıklılık: Sabır ve dayanıklılık ahlâkî temellerdendir. Nefs-i emmâre ejderhasının karşısında mertçe durup onu yenmeden âb-ı hayata ulaşmak mümkün değildir. Dayanıklılık sayesinde çabucak yok olan ahlâk, yani ‘hal’ zamanla sabit haslet olan melekeye dönüşür.</li>
<li>Tahliye, tasfiye ve tecliye: Tahliye, sülûkun başlangıç merhalesi olan nefsin kötü sıfatlardan arındırılmasıdır. İkinci merhale olan tasfiye, nefsin faziletlerle süslenmesidir. Üçüncü merhale ise kalbe sefa vermek ve ruhu nurlandırmak olan tecliyedir.<a href="#_ftn76" name="_ftnref76">[76]</a></li>
</ol>
<p>Toplumsal Değerler</p>
<p>İnsanın diğerleriyle irtibat kurduğunda riayet etmesi gereken ahlâkî değerler şunlardır:</p>
<ol>
<li>Zulümden kaçınmak: Diğerlerine zulüm ve eziyet etmek, karanlık perdelerindedir. Şeyh İşrak bir karıncaya bile zulmetmeyi men ederek şöyle diyor:</li>
</ol>
<p>“Herkesin Allah’ı birdir ve O’nun lütuf eli bütün mahlûkatın üzerindedir. Öyleyse neden bazıları diğerlerine zulüm etsinler?”<a href="#_ftn77" name="_ftnref77">[77]</a></p>
<ol start="2">
<li>Doğru sözlülük: Şeyh Şehabeddin doğru sözlülüğü kemalin temellerinden biri kabul ederek kişinin yalana bulaşmaması gerektiğini tavsiye eder. Yalan söylemek insanı bâtıla ve hak olmayana alıştırır. Hatta yalancı şahsın rüyaları da yalancı rüyalardan olacaktır.<a href="#_ftn78" name="_ftnref78">[78]</a></li>
<li>Halka şefkat göstermek: Halka şefkatle bakmak, onlara muhabbet beslemek ve onları kendi evlatları ve kardeşleri gibi görmek, sâlikin kendisinden kaçamayacağı işlerdendir. Başkalarına, özellikle de yetimlere ve mustazaflara muhabbet duymak, sülûk yolunu açar ve kemale ulaşmayı kolaylaştırır.<a href="#_ftn79" name="_ftnref79">[79]</a></li>
<li>Ebeveyne iyilik: Şeyh İşrak, anne ve babaya iyiliği, sâlikin başarısı üzerinde önemli etkenlerden biri olarak görür.<a href="#_ftn80" name="_ftnref80">[80]</a></li>
<li>Bölüm: Eğitim ve Öğretim</li>
</ol>
<p>Her ne kadar Şeyh İşrak bir filozof olsa da, eserlerinde eğitim, öğretim ve felsefesiyle ilgili değerli görüşler sunmuştur. Eğitim ve öğretim konularında, yani insan, insanın varlık boyutları, eğilimleri, ihtiyaçları ve kemali ve de ilim çeşitleri, insanın marifetine engel olan şeyler, ahlâkı ve davranışları hakkında tutarlı ve doyurucu düşünceleri vardır. Bunlar geçen bölümlerde işlendi. Şeyh’in eğitim ve öğretim alanında eğitimsel üsluplu telifleri yoktur. Bununla beraber insanın manevî hayatında sülûkunun nasıl olacağıyla ilgili görüşleri, düzenlenmiş olarak eğitimsel hedefler, usuller ve yöntemler başlıkları altında aşağıda verilmiştir.</p>
<p><strong>Eğitim ve Öğretim Hedefleri</strong></p>
<p>Şeyh İşrak eserlerinde insanın eğitimi alanında felsefenin, irfanın ve dinin hedeflerini birbirlerine yakınlaştırmaya ve akıl, din ve irfan arasındaki uyumu ortaya çıkarmaya çalışmıştır. Davranış hedefleri üzerinde daha az durmuş, daha çok amaç ve vasıtayla ilgili hedeflere teveccüh göstermiştir. Elbette bu hedeflerin hepsi aynı düzeyde yer almıyorlar. Bazıları, Allah’a yakınlaşma gibi, başka hedeflerin içindedirler ve diğer hedefler bunun için ortam hazırlarlar. Şeyh Şehabeddin’in eğitim-öğretim için zikrettiği hedeflerin bazıları Allah’la insanın irtibatında, bazıları kendisiyle irtibatında ve bazıları da diğerleriyle irtibatında konu edilmiştir. Bunlar genel olarak aşağıdaki şekilde zikredilebilir:</p>
<ol>
<li>İlahi yakınlık: Eğitim ve öğretimin en üstün hedefi mutlak kemale yakınlıktır. Bu yakınlık mekânsal, zamansal ve maddî değildir. Aksine varlıksal, ruhsal ve huzûrîdir. İnsan ne kadar şuhûdî ilimle Allah’ın, isimlerinin ve sıfatlarının azametini idrak eder ve de kendi fakirliğini ve zilletini hissederse o kadar yakınlık makamına nâil olur. Eğitimin amacı olan yakınlığın birçok mertebesi vardır. Hatta sonsuz derece geniştir. İnsan, ilâhî nurdan başkasına ulaşmadığı ve Allah’tan başkasını tanımadığı bir yere kadar çıkabilir.<a href="#_ftn81" name="_ftnref81">[81]</a></li>
<li>Ubudiyet: Ubudiyet insanın her şeyini Allah’tan bilmesi, O’nu ihtiyarının sahibi, müdebbiri ve rabbi olarak tanıması, hayatının her parçasında enaniyetten ubudiyete dönmesi, Allah’ın emirlerini yerine getirmesi ve yasaklarını terk etmesidir. Elbette bu hedef, önceki hedefe nispetle vasıta olma yönü taşımaktadır. İnsan ubudiyet yoluyla ilâhî yakınlık makamına kavuşur.<a href="#_ftn82" name="_ftnref82">[82]</a></li>
<li>Şuhud: İnsan nefis terbiyesinde öyle bir mertebeye ulaşıyor ki ilâhî nurlar onun üzerinde parlıyor. Bu nurların onun tekâmülünde temel rolü var. Şeyh İşrak’ın tabiriyle ‘ilim ve kudret iksiri’dir. Yani bu yolla insan, daha önce kendisi için hâsıl olmamış ilimlere ulaşabilir ve varlık dünyasında tasarrufta bulunabilir. Başlangıç düzeyinde sâlikler ‘hatif’ nurdan faydalanırlar, orta düzeydekiler sabit nurdan ve fazıl sâlikler ‘tamis’ nurdan. Son gurupta ruhun bedenden çıkabilme kudreti vardır.<a href="#_ftn83" name="_ftnref83">[83]</a></li>
<li>Batın sefası: İnsan eğitiminin hedeflerinden bir diğeri hicapları kaldırmak, nefsin kirlerden temizlenmesi, kendisinden, maddî bağımlılıklardan ve karanlıklardan kurtulmasıdır.<a href="#_ftn84" name="_ftnref84">[84]</a></li>
<li>Düşüncenin takviyesi: Tefekkürün eğitilmesi, eğitimsel hedeflerden bir diğeridir. Şeyh İşrak bu hedefin gerçekleşmesini iki sebepten ötürü gerekli görmektedir: Biri insanın varlık âlemine marifetinin ve teorik felsefenin hedefi, nefs-i nâtıkada bütün ilimlerin tahakkuku ve insanın aynî cihana benzer aklî cihana dönüşmesidir. Diğeri de onun İşrak felsefesini anlayabilmek için güçlü düşünceye, yaratıcı tefekküre ve Meşşaî felsefesine hâkim olmanın gerekliliğidir.<a href="#_ftn85" name="_ftnref85">[85]</a></li>
<li>Ahlâkta itidal: İnsan eğitiminin önemli hedeflerinden biri de amelî akılda itidaldir. Şeyh İşrak şuna inanır:</li>
</ol>
<p>“İnsanın hasletleri, davranışları, zahiri ve bâtınî kuvveleri ifrat ve tefrite çekilebilir. İnsan itidali ve onların iki yönü olan ifratı ve tefriti tanımalı ve bunlardan kaçınmalıdır. Çünkü ifrat ve tefritin her ikisi de kınanmıştır, itidal ise övülmüştür. Şehvet kuvvesinin kemali ve bu kuvvenin itidali iffettir. İfrat ve tefriti ise azgınlık ve iktidarsızlıktır. Öfke kuvvesinin kemali, yani itidali ise cesarettir. İfrat ve tefriti ise gözü karalık ve korkaklıktır. Amelî aklın itidali ise felsefedir ve bu, aptallık ve tiksintinin itidalidir. Eğer bu üç kuvve itidalli olursa adalet hâsıl olur. Adalet, bütün kuvvelerin itidali ve kemali durumudur.”<a href="#_ftn86" name="_ftnref86">[86]</a></p>
<p><strong>Eğitim ve Öğretim Usulleri</strong></p>
<p>Burada usulden kasıt, insanın eğitimi için genel bir kaidedir. Hakikate marifetten ve insanın varlıksal boyutundan kaynağını alır. Diğer bir deyişle usul, insanın yapısal varlığından kaynaklanan gerekliliklerden ibarettir. Bunlar bize eğitimsel düşüncelerde yol gösterirler. Daha önce söylendiği üzere Şeyh İşrak eserlerinde eğitim ve öğretim usullerini zikretmemiştir. Ancak bazen genel eğitimsel kaideleri beyan ederken ‘asıl’ ve ‘önemli şeyler’<a href="#_ftn87" name="_ftnref87">[87]</a> sözcüğünü kullanmıştır. Bu da bu kaidelerin genel ve önemli olduğunu göstermektedir. Bunları “Şeyh İşrak’a göre eğitim usulleri” başlığı altında işlemek mümkündür.</p>
<ol>
<li>Gafletten kaçış: Manevî eğitimin ilk basamağı uyanıklıktır. Şeyh İşrak’a göre bütün ilimlerin amacı insanı uyandırmak ve ondan gafleti uzaklaştırmaktır. Ruhsal hastalıklarından ve zayıf noktalarından habersiz olan gafil şahıs, nasıl kendi eğitimi ve ıslahı için bir adım atabilir? İnsan gafletten kurtulduğunda ve dünyanın karanlık olduğunu, sadece oradan geçtiğini, asıl vatanının ve nur kaynağının başka bir yer olduğunu anladığında Allah’a tevekkülle asıl vatanına doğru hareket eder. Bununla beraber gafletten kaçış esasına riayet edilmeyen her eğitimsel yöntem insanı gafil kılar ve başarısızlığa uğramaya mahkûm olur.<a href="#_ftn88" name="_ftnref88">[88]</a></li>
<li>Sabır: İnsanın önündeki bütün engellere ve sorunlara rağmen davranışlarında devamlılık göstermesi, önemli eğitimsel esaslardan biridir. Kendini eğitme peşinde olan kimse hiçbir engel ve eziyetten korkmaz. Sorunlara tahammül ederek, engellere ve musibetlere dayanarak kendi manevî seyrini sürdürür.<a href="#_ftn89" name="_ftnref89">[89]</a></li>
<li>Nefsin yüceliği: İnsan Allah’ın seçkin yaratığıdır. İlahi yücelik elbisesini üzerine giymiştir. O hayatı döneminde kendi yüceliğine kıymet vermeli ve şükretmelidir. Bu yüceliğe darbe vuracak her şeyden de kaçınmalıdır. Sadakat, adalet, fedakârlık ve benzerleri, bu yüceliğin artmasını sağlar. Dünya sevgisi, kendini beğenmişlik, zillet, öfkenin ve şehvetin pençesinde esir olmak ise bu yüceliği yok eder.<a href="#_ftn90" name="_ftnref90">[90]</a></li>
<li>Kendini tanıma: İnsan çamurdan değildir. O iki cihandan daha üstün bir cevher, kendisinin ne olduğunu bilmeyen melekûtî bir şuledir. Bazen ben bu bedenim der, onda bir sefa hâsıl olduğunda ben bu beden miyim yoksa başka bir şey mi diye şüpheye düşer. Şeyh İşrak bu konuyla ilgili yaşlı bir sâlikten şöyle naklediyor: “Rüyada birisini gördüm. Onun güzelliğinde birini ne görmüş ne de duymuştum. Ona baktığımda cemalinden kendimi kaybettim. Feryat ettim. Dedim: Ya birdenbire gider de ben hasretinde kalırsam? İki kulağından sıkıca tuttum ve ona asıldım. Uyandığımda kendi kulaklarımı tuttuğumu gördüm. Ondan sonra şöyle dedim: Ah, o kim? Bedenime baktım ve onun benim hicabım olduğunu anladım.<a href="#_ftn91" name="_ftnref91">[91]</a> Şeyh İşrak’a göre insan kendisi hakkında tefekkür etmeden ve nefsini tanımadan kendi eğitiminde başarıya ulaşamaz. O şöyle diyor:</li>
</ol>
<p>“Eğer kendine gelir, nereden gelip nereye gideceğine dair düşünürsen ve Allah’ı hakikatle anarsan kendini bulacaksın.”<a href="#_ftn92" name="_ftnref92">[92]</a></p>
<p>Hakk’ı tanımak vacip olduğundan ve Hakk’ı tanımak nefsi tanımaya bağlı olduğundan dolayı, nefsi tanımak vaciptir.</p>
<p>Eğitimsel Yöntemler</p>
<p>Eğitim usullerini hayata geçirme yolu ve kendilerinden faydalanılarak eğitim-öğretim hedeflerine ulaşılacak olan yöntemler, Şeyh İşrak’ın eserlerinde dağınık olarak bulunmaktadır. Şöyle sıralanabilirler:</p>
<ol>
<li>Felsefe öğrenmek: Felsefe Allah’ı, kendini ve varlık âlemini tanımaktır. Öğrenilmesi ise zor olan eğitim yolundan geçmek için müessir ve gereklidir. Felsefe, zihnin sefasına hazırlıktır ve mükaşefe ve şuhûd için zemin hazırlar.<a href="#_ftn93" name="_ftnref93">[93]</a></li>
<li>Salih amel: Salih amel ve günahtan uzak durmak hidayete ve marifete zemin hazırlar. Şeyh İşrak “Bizim uğrumuzda cihad edenler var ya, biz onları mutlaka yollarımıza ileteceğiz.”<a href="#_ftn94" name="_ftnref94">[94]</a> ayetine dayanarak ihlas ile salih amel işlemenin hidayet yollarının açılmasını sağladığına ve nebevî hadiste de geçtiği üzere ihlas ile kırk gün boyunca yapılan salih amelin, hikmet çeşmelerini kişinin kalbinden diline akıttığına inanıyor. Şeyh İşrak’ın ilk ve son vasiyeti salih amel ve takvadır.<a href="#_ftn95" name="_ftnref95">[95]</a></li>
<li>Riyazet: Riyazet insanın kendisinden, dünyadan ve bu dünya bağlarından kopması, engellere ve hicaplara savaş açması, kendisini az yemeye, az konuşmaya ve az uyumaya alıştırması, Allah’a ihlas ve kulluk üzere ibadet etmesi ve dinî vazifelerini yerine getirirken zorluklara tahammül etmekten korkmamasıdır.<a href="#_ftn96" name="_ftnref96">[96]</a> Şeyh İşrak riyazetin marifete ulaşmada müessir olduğuna inanıyor ve şöyle diyor:</li>
</ol>
<p>“Marifetin çoğunu düşünerek ve delille elde etmedim, aksine bunlara riyazet ile ulaştım.”<a href="#_ftn97" name="_ftnref97">[97]</a></p>
<ol start="4">
<li>Tefekkür: Yaratılış dünyası, Allah’ın nimetleri ve yaratılış nizamı hakkında sürekli düşünmenin insanın eğitimi üzerinde etkili rolü vardır. Zira sadece aklî eğitim değil, bâtın sırrını ve sefasını artırmak da düşünmeye bağlıdır.<a href="#_ftn98" name="_ftnref98">[98]</a></li>
<li>Zikir: Varlık âleminde Allah’ı ve eserlerini görerek yâd etmenin akıl eğitimi ve kalp sefası üzerinde önemli rolü vardır. Şeyh İşrak eğitimde zikrin tesirini anlatırken şöyle diyor: “Sürekli zikir, insanı ilâhîleştirir.”<a href="#_ftn99" name="_ftnref99">[99]</a></li>
<li>Dua ve yakarış: Şeyh Şehabeddin dua ve yakarışı, insanın manevî eğitimi için çok faydalı görmekte, hakikatlerin ve ilimlerin keşfindeki etkenlerden saymakta ve Allah aşkının gereklerinden bilmektedir. Şeyh’e göre insan ne kadar ârif ve kâmil olursa, Allah’a kulluğu ve yakarışı o kadar fazla olacaktır.<a href="#_ftn100" name="_ftnref100">[100]</a></li>
<li>Kur’an tilaveti: Kur’an, Allah’ın eğitim kamçısıdır ve sürekli tilavet edilmesi insanın eğitim ve öğretiminde müessirdir. Elbette insan tilavet esnasında dinç ve istekli olmalı, yorgunluk ve bıkkınlıktan uzak olmalıdır. Sanki Kur’an sadece kendisi hakkında nâzil olmuş gibi tilavet etmelidir.<a href="#_ftn101" name="_ftnref101">[101]</a></li>
</ol>
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<p>Aristo; Derbare-i Nefs; Ali Murad Davudî çevirisi; Tahran: Hikmet, 1366.</p>
<p>Bakırî, Hüsrev; Nigah-i Dubare bi Terbiyet-i İslamî; Tahran: Sazman-ı Pejuheş ve Bernamerizi-yi Amuzeşî, 1370.</p>
<p>Brehier, Emile; Tarih-i Felsefe; Ali Murad Davudî çevirisi; Tahran: Merkez-i Neşr-i Danışgahî, 1374.</p>
<p>Corbin, Henry; Tarih-i Felsefe-i İslamî; Seyyid Cevad Tabatabâî çevirisi; Tahran: Kevir, 1373.</p>
<p>Ebu Reyhan, Muhammed Ali; Mebani-yi Felsefe-i İşrak; Muhammed Ali Şeyh çevirisi; Tahran: Danışgah-ı Şehid Beheştî, 1372.</p>
<p>Eflatun; Devre-i Asar-ı Eflatun; Muhammed Hüseyin Lütfî çevirisi; 4 cilt; Tahran: Harezmî, 1336.</p>
<p>El-Fahurî, Hana ve Halil el-Cer; Tarih-i Felsefe der Cihan-ı İslamî; Abdulhamid Ayetî çevirisi; Tahran: İntişarat ve Amuzeş-i İngılab-ı İslamî, 1367.</p>
<p>Eş-Şintinavî, Ahmed ve diğerleri (mütercimler); Dairetu’l-Maariifi’l-İslamiye; Beyrut: Daru’l-Marife; tarihsiz.</p>
<p>Fahrî, Macid; Seyr-i Felsefe der Cihan-ı İslam; Tahran: Merkez-i Neşr-i Danışgahî.</p>
<p>Gazalî, Ebu Hamid Muhammed; Tehafetu’l-Felasefe; Ali Asğar Halebî; Tahran: Zevvar, 1992.</p>
<p>Hace Nizamu’l-Mulk, Hasan bin Ali; Siyaset name; Muhammed Kazvinî’nin tashihiyle; Tahran: Zevvar, tarihsiz.</p>
<p>Hacı Halife, Mustafa; Keşfu’z-Zünun; Tahran: Mektebetu’l-İslamiyye, 1413.</p>
<p>Hacı Seyyid Cevadî, Ahad ve diğerleri; Dairetu’l-Maarif-i Teşeyyü; Tahran: Bonyad-ı İslami-yi Tahir, 1366.</p>
<p>Hansarî, Muhammed Bâkır; Ravzatu’l-Cennât; Kum: İntişarat-ı İsmailiyan, 1356.</p>
<p>Hemevî, Yakut; Mucemu’l-Udeba; Mısır: Mektebetu’l-Kırae ve’s-Sekafe, tarihsiz.</p>
<p>İbn Fars, Ebi’l-Huseyn; Mehemmi Mekayisi’l-Lugat; 6 cilt, Lübnan: Ed-Daru’l-İslamiyye, 1410 k.</p>
<p>İbn Halkan, Şemseddin; Vefiyatu’l-Ayan; 6 cilt, Kahire: Mektebetu’n-Nihzeti’l-Mısriyye, tarihsiz.</p>
<p>İbn Manzur, Cemaleddin; Lisanu’l-Arab; 18 cilt, Beyrut: Dar-u İhyai’t-Turasi’Arabî, 1408 k.</p>
<p>İbn Sina, Hüseyin bin Abdullah; el-İşarat ve’t-Tenbihat; Hâce Nasiruddin Tûsî ve Kutbuddin Razî şerhiyle beraber; Tahran: Haydarî, 1377 k.</p>
<p>İbnu’l-Esir, İzzeddin; el-Kamilu fi’t-Tarih; 10 cilt, Beyrut: Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, 1398 k.</p>
<p>İbnu’l-İmad el-Hanbelî, Ebi’l-Fellah; Şezeratu’z-Zeheb; 8 cilt, Beyrut: Dar-u İhyai’t-Turasi’l-Arabî, tarihsiz.</p>
<p>İbrahim Deynanî, Golamhüseyin; Şua-i Endişe ve Şuhud; Kum: Hikmet.</p>
<p>İmam Humeynî, Ruhullah; Çehel Hadis; Tahran: Merkez-i Neşr-i Ferhengi-yi Reca, 1371.</p>
<p>İmam Humeynî, Ruhullah; Keşfu’l-Esrar; Tahran: İlmiyye-yi İslamiyye, tarihsiz.</p>
<p>İmam Humeynî, Ruhullah; Misbahu’l-Hidayeti ile’l-Hilafeti ve’l-Vilaye; Seyyid Ahmed Fehrî çevirisi; Tahran: Peyam-ı Azadî, 1360.</p>
<p>İmam Humeynî, Ruhullah; Sahife-i Nur: İmam’ın Gorbaçov’a mektubu; 21 cilt, Tahran: Sazman-ı Medarik-i Ferhengî-yi İngılab-ı İslamî, 1361.</p>
<p>Kutbuddin Şirazî, Muhammed bin Mesud; Şerh-i Hikmetu’l-İşrak; Kum: Bidar, tarihsiz.</p>
<p>Meclisî, Muhammed Bâkır; Biharu’l-Envar; 110 cilt, Beyrut: Müessese-i el-Vefa, 1403 k.</p>
<p>Misbah, Muhammed Takî; Amuzeş-i Felsefe; Tahran: Sazman-ı Tebligat-ı İslamî, 1365.</p>
<p>Misbah, Muhammed Takî; Talikat-ı ala Nihayetu’l-Hikme; Kum: Müessese-i Der Rah-ı Hak, 1405 k.</p>
<p>Muin Muhammed; Ferheng-i Farsî; 6 cilt, Tahran: Emir Kebir, 1360.</p>
<p>Musahib, Golamhüseyin; Dairetu’l-Maarif-i Farsî; Tahran: Franklin, 1953.</p>
<p>Musevî, Kazım; Dairetu’l-Maarif-i Bozorg-i İslamî; Tahran: Merkez-i Dairetu’l-Maarif-i Bozorg-i İslamî, 1369.</p>
<p>Mutahharî, Murtaza; Talim ve Terbiyet der İslam; Kum: Sadra.</p>
<p>Nasr, Seyyid Hüseyin; Maarif-i İslamî; Neşriye-yi Sazman-ı Evkaf, yıl 1349, Sayı 11.</p>
<p>Nasr, Seyyid Hüseyin; Mukaddime-yi Mecmua-yı Musannifat-ı Şeyh İşrak; Tahran: Müessese-i Mutalaat ve Tahkikat-ı Ferhengî.</p>
<p>Nasr, Seyyid Hüseyin; Se Hekim-i Müselman; Ahmed Aram çevirisi; Tahran: Şirket-i Sehami-yi Kitabha-yi Cibî.</p>
<p>Raib, Ebu’l-Kasım; el-Müfredat-i fi Garibu’l-Kuran; el-Mektebetu’l-Murtezeviye, tarihsiz.</p>
<p>Sadî, Muslihiddin; Gülistan; Muhammed Ali Furuğî mukaddimesi ve tashihiyle; Tahran: Musa İlmî.</p>
<p>Sadru’l-Müteellihin Şirazî, Muhammed;  Şerh-i Usul-i Kafi; Tahran: Mahmudî, tarihsiz.</p>
<p>Sadru’l-Müteellihin Şirazî, Muhammed; el-Esfaru’l-Erbaa; Kum: Mustafavî, 1378 k.</p>
<p>Sadru’l-Müteellihin Şirazî, Muhammed; El-Mebde ve’l-Mead.</p>
<p>Sadru’l-Müteellihin Şirazî, Muhammed; Mefatihu’l-Gayb; Molla Ali Nurî’nin talikatıyla; Tahran: Vezaret-i Ferheng ve Amuzeş-i Âli.</p>
<p>Safa, Zebihullah; Tarih-i Edebiyat der İran; Tahran: Danışgah-ı Tahran, 1363.</p>
<p>Seccadî, Seyyid Cafer; Tercüme ve Şerh-i Hikmetu’l-İşrak; Tahran: Danışgah-ı Tahran.</p>
<p>Sıddık, İsa; Tarih-i Ferheng-i İran; Tahran: Danışgah-ı Tahran, 1355.</p>
<p>Sühreverdî, Abdu’l-Kahir; Evarif ve’l-Maarif; Beyrut: Daru’l-Kitabi’l-Arabî, 1403.</p>
<p>Şehruzî, Şemseddin; Şerh-i Hikmetu’l-İşrak; Hüseyin Ziyayi Turbetî tashihiyle; Tahran: Müessese-i Mutalaat ve Tahkikat-ı Ferhengî.</p>
<p>Şerif Kureyşî, Bâkır; Nizam-ı Terbiyeti-yi İslam; Tahran: Fecr.</p>
<p>Şerif, Meyan Muhammed; Tarih-i Felsefe der İslam; Tahran: Merkez-i Neşr-i Danışgahî.</p>
<p>Şeyh İşrak; Yahya bin Habeş ; Mecmua-yı Musannifat (Arapça); Henry Corbin tashihi; 2 cilt, Tahran: Müessese-i Mutalaat ve Tahkikat-ı Ferhengî, 1372.</p>
<p>Şeyh İşrak; Yahya bin Habeş; Mecmua-yı Musannifat (Farsça); Seyyid Hüseyin Nasr tashihi; Tahran: Müessese-i Mutalaat ve Tahkikat-ı Ferhengî, 1372.</p>
<p>Şeyh İşrak; Yahya bin Habeş; Se Risale; Necefkulu Habibî tashihi ve mukaddimesiyle; Tahran, tarihsiz.</p>
<p>Tahranî, Aga Bozorg; ez-Zeria; 26 cilt, Beyrut: Daru’l-Ezva, 1403.</p>
<p>Tebrizî, Maksut Ali; Tercüme-i Nüzhetu’l-Ervah; Tahran: İntişarat-ı İlmi ve Ferhengi, tarihsiz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"><sup>[1]</sup></a>     Bazı müellifler nispetinin ve lakabının aynı olmasından dolayı onu Şehabeddin Ömer Sühreverdî ile karıştırmışlardır. Şeyhülislam Şehabeddin Ebu Hafs Ömer Sühreverdî (539-632) sufiliğin meşhur şeyhlerinden ve Sühreverdiye tarikatının kurucularındandır. Adabu’l-Muridin eserinin yazarı olan amcası Ebu’l-Necip Sühreverdî’nin (490-563) gözetiminde fıkıh ve hadis eğitimi almıştır. Şeyh Abdülkadir Geylanî gibi kendi asrının şeyhleriyle görüşmüştür. Hem fakih ve fetva sahibiydi, hem de arif ve şair. Kendisine sultanlar da avam da saygı duyuyordu ve Bağdat Şeyhlerinin Şeyhi makamına ulaştı. Tasavvufta önemli kitaplardan biri olan Evarifu’l-Mearif onun eserlerindendir.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2"><sup>[2]</sup></a>     Şemseddin Şehrzûrî –Şeyh İşrak’ın müridi- Nizhetu’l-Ervah ve Ravzatu’l-İfrah kitabında onun hayatıyla ilgili muteber ve akıcı bilgiler vermiştir ve bu bölümün yazılmasında kullanılan ana kaynaktır.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3"><sup>[3]</sup></a>     Kutbuddin Şirazî, Muhammed bin Mesud; Şerh-i Hikmetu’l-İşrak, s. 23.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4"><sup>[4]</sup></a>     A.g.e., s. 25 ve 26.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5"><sup>[5]</sup></a>     Şeyh İşrak kendisinden daha yüce bir nur olmayan ‘Nuru’l-Envar’ için Nur-u Muhit, Nur-u Kayyum, Nur-u Azam ve Nur-u Mukadddes gibi çeşitli unvanlar kullanmıştır. (Bkz. Şeyh İşrak, Yahya bin Habeş; Mecmua-yı Musannifat; Hikmetu’l-İşrak; c. 2, s. 121.)</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6"><sup>[6]</sup></a>     A.g.e., c. 2, s. 128 ve 138.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7"><sup>[7]</sup></a>     Mecmua-yı Musannifat; c. 3, s. 16.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8"><sup>[8]</sup></a>     A.g.e., c. 3, s. 13.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9"><sup>[9]</sup></a>     Molla Sadra, Muhammed; el-Mebde ve’l-Mead; s. 191.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10"><sup>[10]</sup></a>    İmam Humeynî, Ruhullah; Keşfu’l-Esrar; s. 34-36.</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11"><sup>[11]</sup></a>    Mecmua-yı Musannifat; Hikmetu’l-İşrak; c. 2, s. 259.</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12"><sup>[12]</sup></a>    A.g.e., c. 1, s. 71-74.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13"><sup>[13]</sup></a>    Mecmua-yı Musannifat; Kelime-i Tasavvuf, s. 82.</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14"><sup>[14]</sup></a>    A.g.e.</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15"><sup>[15]</sup></a>    Mecmua-yı Musannifat; Hikmetu’l-İşrak; c. 2, s. 259.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16"><sup>[16]</sup></a>    Mecmua-yı Musannifat; c. 2, s. 270’ten sonrası.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17"><sup>[17]</sup></a>    A.g.e., c. 3, s. 89.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18"><sup>[18]</sup></a>    İsfehbod veya sipehbod, ordu komutanı ve serdar anlamındadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19"><sup>[19]</sup></a>    A.g.e., c. 2, s. 201-205.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20"><sup>[20]</sup></a>    A.g.e., c. 3, s. 31.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21"><sup>[21]</sup></a>    Mecmua-yı Musannifat: et-Telvihat; c. 1, s. 115-116.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref22" name="_ftn22"><sup>[22]</sup></a>    A.g.e., c. 3, s. 26, 27, 29, 88, 130 ve 131.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23"><sup>[23]</sup></a>    Mecmua-yı Musannifat: Heyakilu’n-Nur; c. 3, s. 85 ve 86.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref24" name="_ftn24"><sup>[24]</sup></a>    “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bilakis onlar diridirler, Rableri katında Allah’ın, lütfundan kendilerine verdiği nimetlerin sevincini yaşayarak rızıklandırılmaktadırlar.” (Âl-i İmran: 169-170)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref25" name="_ftn25"><sup>[25]</sup></a>    “Sana ruhun ne olduğunu soruyorlar, de ki: “Ruh, Rabbimin emrinden ibarettir. Bu hususta size pek az bilgi verilmiştir.” (İsra: 85)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref26" name="_ftn26"><sup>[26]</sup></a>    “Onu şekillendirip içine ruhumdan üflediğim zaman onun için saygı ile eğilin.” (Sad: 72)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref27" name="_ftn27"><sup>[27]</sup></a>    Mecmua-yı Musannifat; c. 3, s. 128.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref28" name="_ftn28"><sup>[28]</sup></a>    A.g.e., c. 3, s. 374.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref29" name="_ftn29"><sup>[29]</sup></a>    Mecmua-yı Musannifat: Avaz-ı Por-i Cebrail; c. 3, s. 222 ve c. 1, s. 79 ve 80.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref30" name="_ftn30"><sup>[30]</sup></a>    A.g.e., c. 3, s. 65.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref31" name="_ftn31"><sup>[31]</sup></a>    A.g.e., c. 2, s. 216.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref32" name="_ftn32"><sup>[32]</sup></a>    A.g.e., c. 3, s. 27 ve 132.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref33" name="_ftn33"><sup>[33]</sup></a>    A.g.e., c. 3, s. 284.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref34" name="_ftn34"><sup>[34]</sup></a>    Mecmua-yı Musannifat: el-Müşari ve’l-Mütarihat; c. 1, s. 404.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref35" name="_ftn35"><sup>[35]</sup></a>    Mecmua-yı Musannifat: Yezdan Şınaht; c. 3, s. 454; Mecmua-yı Musannifat: Hikmetu’l-İşrak; c. 2, s. 12.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref36" name="_ftn36"><sup>[36]</sup></a>    Mecmua-yı Musannifat: Elvah-ı İmadi; c. 3, s. 173.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref37" name="_ftn37"><sup>[37]</sup></a>    Mecmua-yı Musannifat: Elvah-ı İmadî; c. 3, s. 173.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref38" name="_ftn38"><sup>[38]</sup></a>    Mecmua-yı Musannifat: Safir-i Simurg; c. 3, s. 323 ve 324.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref39" name="_ftn39"><sup>[39]</sup></a>    Mecmua-yı Musannifat: Hikmetu’l-İşrak; c. 2, s. 255.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref40" name="_ftn40"><sup>[40]</sup></a>    A.g.e., c. 3, s. 226-239; Risale-i Akl-ı Sorh; c. 2, s. 274-297.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref41" name="_ftn41"><sup>[41]</sup></a>    Mecmua-yı Musannifat; c. 2, s. 257-258.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref42" name="_ftn42"><sup>[42]</sup></a>    Mecmua-yı Musannifat: Elvah-ı İmadî; c. 3, s. 152, 188 ve 192.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref43" name="_ftn43"><sup>[43]</sup></a>    Mecmua-yı Musannifat: Fi Hakikatu’l-Aşk; c. 3, s. 284-286.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref44" name="_ftn44"><sup>[44]</sup></a>    Mecmua-yı Musannifat: el-Meşari ve’l-Mutarihat; c. 1, s. 212; Mecmua-yı Musannifat: Hikmetu’l-İşrak; c. 2, s. 18.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref45" name="_ftn45"><sup>[45]</sup></a>    Mecmua-yı Musannifat: et-Telvihat; c. 1, s. 72; Mecmua-yı Musannifat: Hikmetu’l-İşrak; c. 2, s. 111-114.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref46" name="_ftn46"><sup>[46]</sup></a>    Mecmua-yı Musannifat: Hikmetu’l-İşrak; c. 2, s. 18.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref47" name="_ftn47"><sup>[47]</sup></a>    Mecmua-yı Musannifat: Yezdan Şınaht; c. 3, s. 408.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref48" name="_ftn48"><sup>[48]</sup></a>    A.g.e., c. 3, s. 203, 211 ve 246.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref49" name="_ftn49"><sup>[49]</sup></a>    A.g.e., c. 3, s. 408.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref50" name="_ftn50"><sup>[50]</sup></a>    A.g.e., c. 3, s. 409.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref51" name="_ftn51"><sup>[51]</sup></a>    Mecmua-yı Musannifat: Hikmetu’l-İşrak; c. 2, s. 208-211.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref52" name="_ftn52"><sup>[52]</sup></a>    Mecmua-yı Musannifat: El-Meşari ve’l-Mutarihat; c. 1, s. 463 ve 464.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref53" name="_ftn53"><sup>[53]</sup></a>    Mecmua-yı Musannifat: Hikmetu’l-İşrak; c. 2, s. 13.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref54" name="_ftn54"><sup>[54]</sup></a>    Mecmua-yı Musannifat: El-Meşari ve’l-Mutarihat; c. 1, sa. 495.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref55" name="_ftn55"><sup>[55]</sup></a>    Mecmua-yı Musannifat: Et-Telvihat; c. 1, s. 57, 103, 104; Mecmua-yı Musannifat: El-Meşari ve’l-Mutarihat; c. 1, s. 493 ve 494.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref56" name="_ftn56"><sup>[56]</sup></a>    Mecmua-yı Musannifat: Hikmetu’l-İşrak; c. 2, s. 257 ve 258.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref57" name="_ftn57"><sup>[57]</sup></a>    Mecmua-yı Musannifat: Elvah-ı İmadî; c. 3, s. 188 ve 192.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref58" name="_ftn58"><sup>[58]</sup></a>    Mecmua-yı Musannifat: Hikmetu’l-İşrak: c. 2, s. 259.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref59" name="_ftn59"><sup>[59]</sup></a>    Mecmua-yı Musannifat: el-Meşari ve’l-Mutarihat; c. 1, s. 505.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref60" name="_ftn60"><sup>[60]</sup></a>    Mecmua-yı Musannifat: Yezdan-ı Şınaht; c. 3, s. 407 ve 408.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref61" name="_ftn61"><sup>[61]</sup></a>    Mecmua-yı Musannifat: El-Meşari ve’l-Mutarihat; c. 1, s. 196.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref62" name="_ftn62"><sup>[62]</sup></a>    A.g.e., c. 1, s. 206-209.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref63" name="_ftn63"><sup>[63]</sup></a>    Mecmua-yı Musannifat: Hikmetu’l-İşrak; c. 2, s. 10-13.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref64" name="_ftn64"><sup>[64]</sup></a>    A.g.e., c. 3, s. 422 ve c. 1, s. 3.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref65" name="_ftn65"><sup>[65]</sup></a>    Mecmua-yı Musannifat: Pertuname; c. 3, s. 68 ve 69; Mecmua-yı Musannifat: el-Meşari ve’l-Mutarihat; c. 1, s. 501.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref66" name="_ftn66"><sup>[66]</sup></a>    Mecmua-yı Musannifat: Pertuname; c. 3, s. 70.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref67" name="_ftn67"><sup>[67]</sup></a>    Mecmua-yı Musannifat: Hikmetu’l-İşrak; c. 2, s. 256 ve 257; Mecmua-yı Musannifat: el-Meşari ve ‘l-Mutarihat; c. 1, s. 505.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref68" name="_ftn68"><sup>[68]</sup></a>    Mecmua-yı Musannifat: Hikmetu’l-İşrak; c. 2, s. 257 ve 258; Mecmua-yı Musannifat: Bustanu’l-Kulub; c. 3, s. 292 ve 293.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref69" name="_ftn69"><sup>[69]</sup></a>    Mecmua-yı Musannifat: el-Meşari ve’l-Mutarihat; c. 1, s. 505.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref70" name="_ftn70"><sup>[70]</sup></a>    Mecmua-yı Musannifat: Bustanu’l-Kulub; c. 3, s. 397-399.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref71" name="_ftn71"><sup>[71]</sup></a>    Mecmua-yı Musannifat: et-Telvihat; c. 1, s. 113.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref72" name="_ftn72"><sup>[72]</sup></a>    A.g.e., c. 1, s. 119.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref73" name="_ftn73"><sup>[73]</sup></a>    A.g.e.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref74" name="_ftn74"><sup>[74]</sup></a>    A.g.e.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref75" name="_ftn75"><sup>[75]</sup></a>    Mecmua-yı Musannifat: Bustanu’l-Kulub; c. 3, s. 396 ve 397.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref76" name="_ftn76"><sup>[76]</sup></a>    Mecmua-yı Musannifat: el-Mukavemat; c. 1, s. 105-121.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref77" name="_ftn77"><sup>[77]</sup></a>    Mecmua-yı Musannifat: et-Telvihat; c. 1, s. 119.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref78" name="_ftn78"><sup>[78]</sup></a>    Mecmua-yı Musannifat: Bustanu’l-Kulub; c. 3, s. 400.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref79" name="_ftn79"><sup>[79]</sup></a>    Mecmua-yı Musannifat: et-Telvihat; c. 1, s. 120.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref80" name="_ftn80"><sup>[80]</sup></a>    A.g.e.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref81" name="_ftn81"><sup>[81]</sup></a>    Mecmua-yı Musannifat: El-Mukavemat; c. 1, s. 55.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref82" name="_ftn82"><sup>[82]</sup></a>    Mecmua-yı Musannifat: Hikmetu’l-İşrak; c. 2, s. 257 ve 258.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref83" name="_ftn83"><sup>[83]</sup></a>    Mecmua-yı Musannifat: El-Meşari ve’l-Mutarihat; c. 1, s. 501-502.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref84" name="_ftn84"><sup>[84]</sup></a>    Mecmua-yı Musannifat: Hikmetu’l-İşrak; c. 2, s. 226-229-231.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref85" name="_ftn85"><sup>[85]</sup></a>    Mecmua-yı Musannifat: et-Telvihat; c. 1, s. 87; Mecmua-yı Musannifat: El-Mukavemat; c. 1, s. 192.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref86" name="_ftn86"><sup>[86]</sup></a>    Mecmua-yı Musannifat: Pertuname; c. 3, s. 68 ve 69.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref87" name="_ftn87"><sup>[87]</sup></a>    Mecmua-yı Musannifat, c. 2, s. 257-259; a.g.e., c. 1, s. 105.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref88" name="_ftn88"><sup>[88]</sup></a>    A.g.e., c. 1, s. 105 ve 106.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref89" name="_ftn89"><sup>[89]</sup></a>    Mecmua-yı Musannifat: Hikmetu’l-İşrak; c. 2, s. 256.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref90" name="_ftn90"><sup>[90]</sup></a>    Mecmua-yı Musannifat: Yezdan-ı Şınaht; c. 3, s. 404.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref91" name="_ftn91"><sup>[91]</sup></a>    Mecmua-yı Musannifat: Bustanu’l-Kulub; c. 3, s. 370-372.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref92" name="_ftn92"><sup>[92]</sup></a>    A.g.e., c. 3, s. 369.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref93" name="_ftn93"><sup>[93]</sup></a>    Mecmua-yı Musannifat: Pertuname; c. 3, s. 81; Mecmua-yı Musannifat: Fi Hakikatu’l-Aşk; c. 3, s. 268-269.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref94" name="_ftn94"><sup>[94]</sup></a>    Ankebût: 69.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref95" name="_ftn95"><sup>[95]</sup></a>    Mecmua-yı Musannifat: Kelimetu’t-Tasavvuf; s. 82.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref96" name="_ftn96"><sup>[96]</sup></a>    Mecmua-yı Musannifat: Hikmetu’l-İşrak; c. 2, s. 10, 258.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref97" name="_ftn97"><sup>[97]</sup></a>    A.g.e., c. 2, s. 10.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref98" name="_ftn98"><sup>[98]</sup></a>    Mecmua-yı Musannifat: Bustanu’l-Kulub; c. 3, s. 396; Mecmua-yı Musannifat: Hikmetu’l-İşrak; c. 2, s. 257.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref99" name="_ftn99"><sup>[99]</sup></a>    Mecmua-yı Musannifat: Hikmetu’l-İşrak; c. 2, s. 257.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref100" name="_ftn100"><sup>[100]</sup></a>  Mecmua-yı Musannifat: el-Mukavemat; c. S. 106-121.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref101" name="_ftn101"><sup>[101]</sup></a>  Mecmua-yı Musannifat: Kelimetu’t-Tasavvuf; s. 129.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/seyh-israkin-egitim-ogretim-ve-temelleri-uzerine-gorusleri/">Şeyh İşrak’ın Eğitim, Öğretim ve Temelleri Üzerine Görüşleri</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/seyh-israkin-egitim-ogretim-ve-temelleri-uzerine-gorusleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kerbelâ’da Neler Oldu?</title>
		<link>https://www.caferilik.com/kerbelada-neler-oldu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 08 May 2024 10:18:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İmam Hüseyin (a.s)]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamex.com/?p=2840</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Aşura Gecesi Ömer b. Sa’d, Muharrem ayının dokuzuna denk düşen perşembe günü akşama doğru Hüseyin’in (a.s) üzerine yürümeye karar verdi. Bu sırada Şimr gelip Hüseyin’in (a.s) arkadaşlarının karşısında durdu ve şöyle dedi: “Nerede kız kardeşimizin oğulları?” Hz. Ali’nin (a.s) oğullarından Abbas, Cafer, Abdullah ve Osman’ı kastediyordu. İmam Hüseyin (a.s): “Fasık da olsa ona cevap [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/kerbelada-neler-oldu/">Kerbelâ’da Neler Oldu?</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Aşura Gecesi</strong></p>
<p>Ömer b. Sa’d, Muharrem ayının dokuzuna denk düşen perşembe günü akşama doğru Hüseyin’in (a.s) üzerine yürümeye karar verdi. Bu sırada Şimr gelip Hüseyin’in (a.s) arkadaşlarının karşısında durdu ve şöyle dedi: “Nerede kız kardeşimizin oğulları?” Hz. Ali’nin (a.s) oğullarından Abbas, Cafer, Abdullah ve Osman’ı kastediyordu. İmam Hüseyin (a.s): “Fasık da olsa ona cevap verin. Çünkü o, dayılarınızdan sayılmaktadır.” dedi. Bunun açıklaması şöyledir: Hz. Ali’nin (a.s) bu oğullarının annesi Ümmü’l-Benin, Benî Kilab kabilesine mensuptu. Şimr b. Zilcevşen de Benî Kilab kabilesindendi.</p>
<p>Dediler ki: “Ne istiyorsun?” Dedi ki: “Sizler bizim kız kardeşimizin çocuklarısınız. Biz size aman veriyoruz. Kardeşiniz Hüseyin’le beraber kendinizi ölüme atmayın. Yezid’e itaatten ayrılmayın.” Ona şu karşılığı verdiler: “Allah sana da, senin amanına da lânet etsin. Resulullah’ın oğlunun amanı yokken, sen bize aman mı veriyorsun?!”</p>
<p>Emirü’l-Müminin oğlu Abbas ona şöyle seslendi:</p>
<p>Ellerin kurusun. Bize getirdiğin bu amana da lânet olsun, ey Allah’ın düşmanı! Kardeşimiz, efendimiz Fatıma’nın oğlu Hüseyin’i yalnız bırakmamızı ve melun oğlu melunların egemenliği altına girmemizi mi istiyorsun?</p>
<p>Sonra Ömer b. Sad seslendi: “Ey Allah’ın süvarileri! Atlarınıza binin ve cennetle sevinin!”</p>
<p>Askerler atlara bindiler ve İbn Sa’d ikindiden sonra harekete geçti. Hüseyin (a.s), kılıcına yaslanmış olduğu hâlde çadırının önünde oturmuştu. Bir ara hafif bir uykuya geçerek başı dizlerine doğru eğildi. Tam o sırada kız kardeşi Zeyneb bir ses duydu. Kardeşine yaklaştı ve dedi ki: “Ey Kardeşim! Yaklaşan bu sesleri duyuyor musun?” Hüseyin (a.s) başını kaldırdı ve şöyle dedi: “Şimdi rüyamda Resulullah’ı (s.a.a) görüyordum. Bana dedi ki: Sen, bize geliyorsun.” Kız kardeşi yüzüne vurmaya başladı ve feryat figan etti. Hüseyin (a.s) ona dedi ki: “Canım kardeşim! Feryat etmek sana yakışmaz, sessiz ol; Allah’ın rahmeti üzerine olsun.”</p>
<p>Abbas dedi ki: “Ey kardeşim! Şu topluluk sana doğru geliyor.” İmam (a.s) ayağa kalktı ve şöyle dedi:</p>
<p>Ey Abbas! Ey kardeşim! Canım sana feda! Atına bin ve onların yanına git: “Ne oldu? Neden geldiniz?” diye, geliş sebeplerini sor.</p>
<p>Abbas yirmi kadar atlıyla birlikte onlara yaklaştı. Aralarında Züheyr b. Kayn ve Habib b. Mezahir de vardı. Niçin geldiklerini sordu. Şu karşılığı verdiler: “Emirimizden (İbn Ziyad’dan) emir gelmiş, ya hükmüne boyun eğersiniz ya da sizinle savaşırız!” Abbas dedi ki: “Acele etmeyin. Ebu Abdullah’ın yanına gidip mesajınızı ona iletinceye kadar bekleyin.”</p>
<p>Bunun üzerine durup beklediler. Abbas, düşman ordusunun mesajını iletmek üzere İmam’ın (a.s) yanına döndü. Bu arada Abbas’ın arkadaşları, düşman askerlerine hitap ederek onlara öğüt veriyor, Hüseyin’le (a.s) savaşmaktan vazgeçmelerini istiyorlardı.</p>
<p>Abbas, düşmanın mesajını iletince, İmam (a.s) ona şöyle dedi:</p>
<p>Onların yanına dön. Eğer yapabilirsen, onları sabaha kadar ertele; bu gece onları bizden sav. İstiyorum ki, bu gece Rabbimiz için namaz kılalım, O’na dua edip, bağışlanma dileyelim. Çünkü Allah biliyor ki, ben O’nun için namaz kılmayı, kitabını okumayı, O’na çokça dua etmeyi ve O’ndan bağışlanma dilemeyi çok severdim.</p>
<p>Abbas, onlara İmam’ın (a.s) bu isteğini iletti. İbn Sa’d, biraz duraksadı. Bunun üzerine Amr b. Haccac ez-Zübeydî dedi ki: “Sübhanallah! Allah’a yemin ederim ki, eğer onlar, (daha İslâm’ı kabul etmemiş olan) Türk veya Deylemlilerden olsalardı ve bizden böyle bir istekte bulunsalardı, mutlaka onlara olumlu karşılık verirdik. Böyle iken Âl-i Muhammed’e bu hoşgörüyü göstermeyecek miyiz?” Kays b. Eş’as b. Kays: “Onlara bu mühleti ver. Ömrüme andolsun, sabah vakti seninle savaşacaklar.” Böylece o gece bekleyeceklerini bildirdiler.</p>
<p>Akşam yaklaşınca, Hüseyin (a.s) arkadaşlarını topladı. İmam Zeynülabidin (a.s) şöyle der:</p>
<p>İmam’a yaklaştım. Arkadaşlarına ne dediğini duymak istedim. O sırada hastaydım. Babamın arkadaşlarına şöyle dediğini duydum: “Allah’a en güzel övgülerle hamdediyorum. Bollukta da, sıkıntıda da O’na hamdolsun. Allah’ım! Bizi peygamberlikle onurlandırdığın, bize Kur’ân’ı öğrettiğin, bizi dinde derin anlayış sahibi kıldığın, bize kulaklar, gözler ve kalpler verdiğin için sana hamdediyorum. Allah’ım! Bizi sana şükredenlerden kıl.”</p>
<p>“Bilesiniz ki ben, arkadaşlarımdan daha vefalı ve daha iyi arkadaşlar, ailemden daha iyi ve daha akrabalık bağlarını gözeten bir aile bilmiyorum. Bana karşı bu tavrınızdan dolayı Allah sizi hayırla mükâfatlandırsın. Haberiniz olsun, bizim şu toplulukla karşı karşıya kaldığımız son gün olduğunu sanıyorum. Bilesiniz ki, hepinize izin verdim. Hepiniz serbest olarak çekilip gidebilirsiniz. Bundan dolayı sizi kınayacak değilim. İşte gece basmış bulunuyor, her tarafı gecenin karanlığı kapladı. Bu geceyi fırsat bilin. Her biriniz, benim ailemden bir adamın elinden tutun ve gecenin karanlığına karışıp dağılın. Beni bunlarla yalnız bırakın. Çünkü onların istediği benim, siz değilsiniz.”</p>
<p>Kız kardeşleri, oğulları, kardeşinin oğulları ve Abdullah b. Cafer’in oğulları dediler ki: “Bunu niçin yapalım? Senden sonra hayatta kalmak için mi? Allah bize bunu hiçbir zaman göstermesin!” Bu sözü ilk söyleyen, kardeşi Abbas b. Emirü’l-Müminin oldu. Ardından diğerleri, onun söylediklerine yakın sözler söylediler.</p>
<p>Sonra İmam (a.s), Akil’in oğullarına baktı ve şöyle dedi:</p>
<p>Ailenizden Müslim’in öldürülmüş olması yeter. Gidin, size izin verdim.</p>
<p>Dediler ki:</p>
<p>Sübhanallah! İnsanlar bize ne diyecek? Biz onlara ne cevap vereceğiz? En büyüğümüzü, efendimizi; amcamızın, hem de amcaların en hayırlısının oğullarını yalnız bıraktık, onlarla beraber bir tek ok atmadık, onların yanında bir tek mızrak fırlatmadık, onların yanı başında bir tek kılıç sallamadık, şimdi de onlara neler yapıldığını bilmiyoruz mu diyeceğiz? Hayır, Allah’a andolsun ki, bunu yapamayız. Tam tersine, canlarımızı, mallarımızı ve ailelerimizi sana feda edeceğiz; seninle aynı akıbete varmak için seninle omuz omuza savaşacağız. Senden sonraki bir hayatı Allah kahretsin!</p>
<p>Sonra Müslim b. Avsece el-Esedî kalktı ve şöyle dedi:</p>
<p>Şu düşmanlar senin etrafını sarmışken, biz seni yalnız mı bırakacağız? Sonra senin hakkını eda etme hususunda Allah’a ne bahane sunarız? Hayır, Allah, hiçbir zaman böyle bir şeyi bana göstermesin! Ben mızrağımı onların göğüslerinde parçalayıncaya kadar savaşacağım. Kabzası elimde durduğu sürece kılıcımı onların bedenlerine daldıracağım. Elimde silahım olmasa, bu sefer onlara taş atacağım. Seninle birlikte ölürüm, ama seni yalnız bırakmam.</p>
<p>Ardından Said b. Abdullah el-Hanefî ayağa kalktı ve şöyle dedi:</p>
<p>Hayır, Allah’a yemin ederim ki, ey Resulullah’ın oğlu, seni hiçbir zaman yalnız başına bırakmayız. Ta ki yüce Allah, Resulü Muhammed’in (s.a.a) seninle ilgili vasiyetine uyduğumuzu bilinceye kadar. Allah’a yemin ederim, eğer bilsem ki, senin uğruna öldürüleceğim, sonra tekrar diriltileceğim, sonra ateşe atılacağım, sonra küllerim havaya savrulacak ve bu uygulama yetmiş kere tekrarlanacak, ecelim senin yolunda doluncaya kadar senden ayrılmam. Ne diye bu fedakârlığı yapmayayım ki? Değil mi ki bir kere öldürüleceğim, sonra ebediyen tükenmeyen bir lütuf ve ikrama nail olacağım?</p>
<p>Sonra Züheyr b. Kayn ayağa kalktı ve şöyle dedi:</p>
<p>Allah’a yemin ederim ki, ey Resulullah’ın oğlu, yüce Allah’ın seni ve kardeşlerinden, çocuklarından ve ailenden şu gençleri öldürülmekten koruması için bin kere öldürülüp diriltilmeyi isterim.</p>
<p>Arkadaşlarından geride kalanlar da bunlara benzer sözler söylediler. Dediler ki:</p>
<p>Canlarımız sana feda olsun! Ellerimizle ve yüzlerimizle seni koruyacağız. Senin önünde öldürüldüğümüz zaman, Rabbimize verdiğimiz sözü yerine getirmiş ve sorumluluğumuzun gereğini yapmış oluruz.<a title="" href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a></p>
<p>Hz. Hüseyin (a.s) arkadaşlarına, düşmana bir cepheden karşı koyabilmek ve çadırları da arkalarına, sağlarına ve sollarına alabilmek için çadırları birbirlerine yaklaştırmalarını ve çadırların iplerinin birbirine bağlanmasını, kendilerinin de çadırların hemen önünde saf tutmalarını söyledi. Böylece çadırlar, onları üç taraftan sarmış olacaktı ve düşman sadece bir yönden saldırmak zorunda kalacaktı.</p>
<p>Hüseyin (a.s) ve arkadaşları bütün gece namaz kıldılar, bağışlanma dileyip dua ettiler. Rükû ve secde arasında gidip gelirken, kıyamda ve kuudda bulunurken arı gibi vızıldıyor gibiydiler. O gece İbn Sa’d’ın ordusundan otuz iki kişi gelip onlara katıldı.</p>
<p>Hüseyin’in (a.s) ashabından biri dedi ki: “İbn Sa’d’ın askerlerinden bir grup atlı bizi gözetlemek üzere gelmişlerdir.” O sırada Hüseyin (a.s) şu ayetleri okuyordu:</p>
<p>İnkâr edenler sanmasınlar ki, kendilerine mühlet vermemiz onlar için daha hayırlıdır. Onlara ancak günahlarını arttırmaları için fırsat veriyoruz. Onlar için alçaltıcı bir azap vardır. Allah, müminleri şu bulunduğunuz durumda bırakacak değildir; sonunda murdarı temizden ayıracaktır.<a title="" href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a></p>
<p>Bu atlılardan Abdullah b. Semir adında biri bu ayetleri duydu. Dedi ki: “Kâbe’nin Rabbine andolsun ki, bizler temiziz, Allah bizi sizden ayıracaktır.” Bureyr b. Hudayr ona şöyle dedi: “Ey Fasık! Allah seni mi temizlerden kılacak?” Dedi ki: “Yazıklar olsun sana, kimsin sen?” Dedi ki: “Ben Bureyr b. Hudayr’ım.” Sonra ikisi birbirlerine sövdüler. Seher vakti olunca, Hüseyin (a.s) biraz uyukladı. Ardından uyandı ve dedi ki:</p>
<p>Köpeklerin saldırısına uğradığımı gördüm. Beni parçalamaya çalışıyorlardı. İçlerinden alacalı olan biri en şiddetli şekilde bana saldırıyordu. Bana öyle geliyor ki, beni öldürmeyi üstlenecek kişi, vücudunda alaca hastalığı olan biri olacaktır.<a title="" href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Aşura Günü</strong></p>
<p>Sakin geçen gece sona erdi. Korkunç gün doğdu. Aşura günü. Kan, cihat ve şahadet günü. Günün doğmasıyla birlikte okların, mızrakların ucu da parladı. Hüseyin’in (a.s) bedenini parçalamak, hak davetçilerinin, risalet ve ilkeler uğruna kıyam eden devrimcilerin kanını dökmek üzere kin ve nefret de uç vermeye başladı.</p>
<p>Hz. Hüseyin (a.s) kalabalık orduya baktı. Bu ordu karşısında haşmetli bir dağ gibiydi. Davasına güveniyordu ve batıl dünya gözünde bütün değerini yitirmişti. Batıl ordusu gözünde küçüldükçe küçüldü. Ellerini açtı ulu Allah’a yakardı:</p>
<p>Allah’ım! Her kederde benim güvencem sensin. Her zorlukta benim ümidim sensin. Karşıma çıkan her meselede benim güvencem ve donanımım sensin. Kalbi zayıf düşüren, insanı çaresiz bırakan, dostların bırakıp kaçmasına ve düşmanların şamata yapmasına neden olan nice felâketleri, başkasından yüz çevirip sana yönelerek, sana sundum, sana şikâyet ettim. Sen de beni bu felâketlerden kurtardın, bana çıkış yolu gösterdin. Her nimetin velisi, her güzelliğin sahibi ve her arzunun mercii sensin.<a title="" href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a></p>
<p><strong>İmam’ın Kûfe Ordusuna Yaptığı Konuşma</strong></p>
<p>Ömer b. Sa’d’ın ordusu, İmam’ın (a.s) etrafındaki kuşatmayı gittikçe daraltıyordu. Hüseyin (a.s), sayılarının çokluğunu ve Yezid b. Muaviye’ye teslim olmaması durumunda kendisiyle savaşmaya kararlı olduklarını görünce, Resulullah’ın (s.a.a) sarığını başına sardı, devesine bindi, silâhını kuşandı, sonra kendisini duyacakları kadar askerlere yaklaştı ve şu konuşmayı yaptı:</p>
<p>Ey Iraklılar! -Herkes onu dinlemeye koyuldu.- Ey insanlar! Sözlerimi dinleyin. Acele etmeyin. Ki üzerimde bir hak olan öğütlerimi size ileteyim. Sizin bana karşı bir mazeretiniz de kalmasın böylece. Eğer bana karşı insaflı davranırsanız, bundan dolayı çok daha mutlu olursunuz. Yok, eğer bana karşı insaflı davranacak durumda değilseniz, o zaman hep birlikte ortak bir görüşe varın ki, yaptığınız iş sizin açınızdan kapalı ve karmaşık olmasın. Sonra bana karşı vardığınız kararı uygulayın ve süre de vermeyin. Benim velim, kitabı indiren Allah’tır. O, salihlerin velisidir.</p>
<p>Sonra İmam (a.s) Allah’a hamdetti, O’nu lâyık olduğu şekilde zikretti, Hz. Peygamber’e (s.a.a), meleklere ve peygamberlere salât okudu. Öyle bir konuşma yaptı ki, ondan önce ve ondan sonra bu kadar etkili bir konuşma yapan biri duyulmadı. Sonra şöyle dedi:</p>
<p>Şimdi, benim soyumu araştın ve bakın ben kimim. Sonra vicdanınızla baş başa kalın ve nefsinizi ayıplayın. Bakın bakalım, beni öldürmeniz, kanımı dökmeniz sizin için uygun mudur? Ben, Peygamberinizin kızının oğlu değil miyim? Peygamberinizin (s.a.a) vasisi, Resulullah’ın Allah katından getirdiğini ilk tasdik eden, ilk mümin Ali’nin oğlu değil miyim? Şehitlerin efendisi Hamza benim amcam değil mi? Cennette iki kanatla uçan Cafer benim amcam değil mi? Resulullah’ın (s.a.a), benim ve kardeşim hakkında: “Şu ikisi cennet gençlerinin efendileridir.” dediğini duymadınız mı? Eğer benim dediklerimi doğruluyorsanız -ki haktan ibarettir-, Allah’a yemin ederim ki, Allah’ın yalan söyleyenlere buğzettiğini öğrendiğim günden beri yalan söylemedim. Yok, eğer beni yalanlıyorsanız, içinizde, sorduğunuzda size doğruyu söyleyecek kimseler vardır. Cabir b. Abdullah elEnsarî’ye, Ebu Said el-Hudrî’ye, Sehl b. Sa’d es-Saidî’ye, Zeyd b. Erkam’a ve Enes b. Malik’e sorun. Resulullah’ın (s.a.a) bu sözleri benim ve kardeşim hakkında söylediğini duyduklarını size söyleyeceklerdir. Kanımı dökmenizi engellemeye bu kadar yetmez mi?&#8230;</p>
<p>Sonra İmam Hüseyin (a.s) onlara şöyle dedi:</p>
<p>Eğer bundan şüphe ediyorsanız, benim, Hz. Peygamber’in kızının oğlu olduğumdan da mı şüphe ediyorsunuz? Allah’a yemin ederim ki, doğu ve batı arasında, ne sizin içinizde, ne de başka topluluklar içinde benden başka Peygamber’in kızının bir oğlu yoktur. Yuh olsun size! Sizden birini öldürdüm de mi buna karşılık beni öldürmek istiyorsunuz? Yoksa birinizin malını mı yedim? Ya da birinizi yaraladım da onun karşılığı olarak mı benim kanımı dökmek istiyorsunuz?</p>
<p>Hiç kimseden ses çıkmıyordu. Sonra şöyle seslendi:</p>
<p>Ey Şebes b. Rib’î! Ey Haccar b. Ebcer! Ey Kays b. Eş’as! Ey Yezid b. Haris! “Meyveler olgunlaştı, etraf yemyeşil kesildi. Gelip seni bekleyen hazır bir ordunun başına geçeceksin.” diye bana yazanlar siz değil miydiniz?</p>
<p>Kays b. Eş’as: “Ne dediğini anlamıyoruz. Ama amcanın oğlunun egemenliğini kabul et.” dedi. Hüseyin (a.s) ona şöyle dedi:</p>
<p>Hayır, Allah’a andolsun, size elimi alçaklar gibi vermeyeceğim ve köleler gibi de kaçmayacağım.</p>
<p>Sonra şöyle seslendi:</p>
<p>Ey Allah’ın kulları! Beni taşlamanıza karşı, sizin de benim de Rabbim olan Allah’a sığındım. Hesap gününe inanmayan bütün büyüklük taslayan zorbalardan benim ve sizin Rabbiniz olan Allah’a sığınıyorum.<a title="" href="#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a></p>
<p>Ama onlar, savaş dışında her öneriyi ısrarla reddediyor, batıl yaklaşımlarından vazgeçmiyorlardı. Medyenlilerin peygamberlerine verdikleri cevabın benzeriyle İmam Hüseyin’e (a.s) karşılık verdiler. Yüce Allah, Medyenlilerin peygamberlerine şu karşılığı verdiklerini bize bildirmiştir:</p>
<p>Söylediklerinin çoğunu anlamıyoruz ve içimizde seni cidden zayıf görüyoruz!<a title="" href="#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a></p>
<p><strong>Hür, Cennetle Cehennem Arasında Tercih Yapıyor</strong></p>
<p>Hür b. Yezid er-Riyahî, İmam Hüseyin’in (a.s) sözlerinden etkilendi ve daha önce ona karşı yaptıklarından dolayı büyük pişmanlık duydu. Atını Hüseyin’in (a.s) karargâhına doğru sürüyor, sonra tekrar yerine dönüyordu. Büyük bir huzursuzluk ve kararsızlık içindeydi. Bu davranışının sebebi sorulduğunda: “Allah’a yemin ederim, kendimi, cennetle cehennemden, ahiretle dünyadan birini seçmek üzere serbest buluyorum. Aklı olan birinin, cennete ve ahirete başka bir şeyi tercih etmemesi gerekir.” diyordu.</p>
<p>Sonra atını mahmuzladı ve Hüseyin’in (a.s) karargâhına doğru sürdü. İmam’ın (a.s) çadırının kapısında durdu. Hüseyin (a.s) dışarı çıktı. Hür, İmam’ın ellerine kapandı. Bir yandan İmam’ın ellerini öpüyor, bir yandan af diliyor, yaptıklarını bağışlamasını istiyordu. Hüseyin (a.s) şöyle dedi:</p>
<p>Evet, Allah senin tövbeni kabul edecektir. O tövbeleri çokça kabul eden ve merhametli olandır.</p>
<p>Hür şu karşılığı verdi: “Allah’a yemin ederim ki, kendim için tövbe olarak, senin önünde savaşmaktan ve senin uğruna ölmekten başka bir şey bilmiyorum.” Sonra gidip Kûfelilere hitap etti, onlara öğüt verdi, İmam (a.s) ile ilgili tavırlarını ve onu davet edişlerini hatırlattı. Onları İmam’a karşı savaşmamaya teşvik etti. Sonra savaş meydanına doğru atını sürdü. İnsanlar bir anda etrafını sardılar. Büyük bir kalabalık arasında kaldı ve sonunda şehit edildi.<a title="" href="#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a></p>
<p><strong>Unutulmaz Savaş</strong></p>
<p>İmam Hüseyin (a.s), kampı iyice muhkemleştirdi. Kampın arkasında bir hendek kazdı ve içinde ateş yaktı. Böylece arkadan gelebilecek beklenmedik saldırıları ve ani baskınları önledi, artık kesinleşen hain saldırıdan kadınları ve çocukları korumak istedi.</p>
<p>Şimr b. Zilcevşen, hendekte yanan ateşe baktı ve şöyle seslendi: “Ey Hüseyin! Kıyamet günü gelmeden ateşini kendi ellerinle yaktın.” İmam (a.s) ona şöyle dedi: “Sen o ateşe atılmaya daha lâyıksın.”<a title="" href="#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a> Hüseyin’in (a.s) arkadaşlarından Müslim b. Avsece ona bir ok fırlatmak istedi. İmam (a.s) buna engel oldu ve şöyle dedi: “Atma! Onlara karşı savaşı ilk başlatan olmak istemiyorum.”<a title="" href="#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a></p>
<p>Tarihçiler anlatıyor:</p>
<p>İmam’ın (a.s) yaptığı ilk konuşmadan sonra, İmam’ın (a.s) bazı arkadaşları da, İbn Ziyad’ın askerlerine hitap ettiler. Ayrıca İmam (a.s) bir Mushaf aldı ve kafasının üzerine sayfaları açık vaziyette koydu, askerlerin tam karşısında durup onlara ikinci bir konuşma yaptı. Dedi ki: “Ey topluluk! Benimle sizin aranızda Allah’ın Kitab’ı ve dedem Resulullah’ın (s.a.a) Sünnet’i hakem olsun.”</p>
<p>Ardından kendini onlara tanıttı, kuşandığı Peygamber’in (s.a.a) kılıcını, zırhını ve sarığını gösterdi. Hepsi onu tasdik etti. Sonra, hangi gerekçeyle kendisini öldürmek istediklerini sordu. Emir Ubeydullah b. Ziyad’ın emrine uyduklarını söylediler. Bunun üzerine İmam (a.s) şöyle dedi:</p>
<p>Elleriniz kurusun ey topluluk! Keder ve elem yakanızı bırakmasın! Yalvara yakara bizden yardım istediniz, dil döktünüz; biz de beklemeksizin sizin yardımınıza koştuk. Ama ne görelim! Bizim için ellerinize aldığınız kılıçları bize karşı çekmiş bekliyorsunuz! Bizim ve sizin düşmanlarınıza karşı yaktığımız ateşi bizim için alevlendirmişsiniz! Dostlarınıza karşı düşmanlarınızın yanında yer almışsınız! Hem de aranızda adaleti yaymadıkları, yayacaklarına da ümidiniz olmadığı hâlde!</p>
<p>Yazıklar olsun size! Kahrolasıcalar! Bizi, kılıçlar kınlarında, heyecanlar dingin iken ve görüşler dağılmadan yalnız bıraktınız! Küçücük çekirgeler gibi bize koştunuz, kelebekler gibi etrafımıza üşüştünüz. Sonra verdiğiniz sözleri çiğnediniz.</p>
<p>Lânet olsun size, ey ümmetin ayak takımı, ey ahzabın artıkları, ey Kitab’ı arkalarına atan nankörler, ey ilâhî kelâmı tahrif edenler, ey günah çeteleri, ey Şeytan’ın üflediği hain nefisler ve ey ilâhî sünneti söndüren çapulcular! Yuh olsun size! Şunlara mı arka çıkıyor ve bizi yalnız bırakıyorsunuz?! Evet! Allah’a yemin ederim, kalleşlik sizin eski huyunuzdur. Kökleriniz ihanetle beslenmiştir. Dallarınız hainlik üzere yetişmiştir. Siz de en kötü meyvesiniz; bakıcısının boğazında tıkanıp kalır, gasp edenin ağzında lokum gibi erirsiniz! (Seyredenleri iğrendiren bir görünümünüz vardır. Ancak gasıplar sizden yararlanır.)</p>
<p>Bakın hele, şu soysuz oğlu soysuza! Beni kılıçtan ve zilletten birini tercih etmekle karşı karşıya bırakıyor! Zillet nere, biz nere! Ne Allah, ne Resulü ve ne de müminler bizden böyle bir küçülmeyi beklemez. Tertemiz ve nezif bağırlar, şerefli kişiler, izzetli nefisler, bizim için soylular gibi onurluca yere yıkılmak dururken soysuz alçaklara boyun eğerek yaşamayı yeğlemezler.</p>
<p>Bilesiniz, ben sayı azlığına ve yardım edenlerin arkalarını dönüp kaçmalarına rağmen şu aile ile beraber düşman üzerine yürüyeceğim!</p>
<p>Sonra Ferve b. Mesik el-Muradî’den şu beyitleri okudu:</p>
<p>Yenersek eğer, eskiden beri yenenleriz.<br />
Yenilirsek şayet, yine de yenilmiş sayılmayız.<br />
Korkaklık da uğramaz semtimize; fakat<br />
Ölürüz biz ve ötekiler bir süre konar devlete.<br />
Söyle, bizim ölümümüzden dolayı sevinenlere:<br />
Bizim karşılaştığımızla, şamata yapanlar da karşılaşır elbet<br />
Çünkü ölüm birinin kapısından kalktıktan sonra<br />
Başka birinin kapısına çöküverir.<a title="" href="#_ftn10" name="_ftnref10">[10]</a></p>
<p>Sonra şöyle devam etti:</p>
<p>Allah’a andolsun ki siz, bundan sonra ancak bir ata binme süresince kalırsınız. Ardından hadiseler sizin başınızı döndürmeye, sizi şiddetle sarsmaya başlar. Tıpkı değirmen taşının dönmesi, ekseninin sarsılması gibi. Bu, babamın dedemden (s.a.a) bana aktardığı bir bilgidir.</p>
<p>Siz de ortaklarınızla beraber toplanıp yapacağınızı kararlaştırın. Sonra işiniz başınıza dert olmasın. Bundan sonra vereceğiniz hükmü, bana uygulayın ve bana mühlet de vermeyin.<a title="" href="#_ftn11" name="_ftnref11">[11]</a></p>
<p>Ben, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a dayandım. Çünkü yürüyen hiçbir varlık yoktur ki, O, onun perçeminden tutmuş olmasın. Şüphesiz Rabbim dosdoğru yoldadır.<a title="" href="#_ftn12" name="_ftnref12">[12]</a></p>
<p>Sonra İmam Hüseyin (a.s) ellerini göğe doğru açtı ve şöyle dedi:</p>
<p>Allah’ım! Üzerlerine gökten bir damla yağmur yağdırma. Yusuf Peygamber’in zamanındaki kıtlık yıllarını onların üzerine gönder. Başlarına Sakif kabilesinin delikanlısını musallat et ki, onlara acı ve elem kâsesini tattırsın. Çünkü onlar bizi yalanladılar, yapayalnız bıraktılar. Sen, bizim Rabbimizsin. Biz, sana güvenip dayandık ve dönüş de sanadır.<a title="" href="#_ftn13" name="_ftnref13">[13]</a></p>
<p>Bütün bunlar bir yana, Ömer b. Sa’d, Hüseyin’le (a.s) savaşmakta ısrarlıydı. İmam Hüseyin (a.s) konuşuyor, öğüt veriyor, karşısındaki topluluğu en güzel şekilde savmaya çalışıyordu. Artık nasihatin bir işe yaramadığını görünce, İbn Sa’d’a şöyle dedi:</p>
<p>Ey Ömer! Beni öldürürsen, şu soysuzun oğlunun seni Rey ve Cürcan eyaletlerinin valisi mi yapacağını sanıyorsun? Allah’a yemin ederim ki, bununla sevinemeyeceksin. Bu, karara bağlanmış bir sözdür. Şimdi ne yapacaksan yap! Çünkü benden sonra dünyada ve ahirette mutluluk yüzü göremeyeceksin. Kûfe’deki bir sazlıkta çocukların, kesilmiş başınla oynadıklarını, tekmelemek için yarıştıklarını görür gibiyim.</p>
<p>İbn Sa’d öfkelenerek yüzünü İmam’dan (a.s) çevirdi.<a title="" href="#_ftn14" name="_ftnref14">[14]</a></p>
<p>Şeytan, İbn Sa’d’ı kışkırttı. Yayının kirişine bir ok yerleştirdi, sonra İmam Hüseyin’in (a.s) kampına doğru fırlattı ve şöyle dedi: “Şahit olun! İlk oku ben atıyorum.” Ardından askerleri, İmam’ın (a.s) ordugâhını ok yağmuruna tuttular, sonra meydana çıktılar.<a title="" href="#_ftn15" name="_ftnref15">[15]</a></p>
<p>İmam (a.s) arkadaşlarına şöyle dedi:</p>
<p>Allah’ın rahmeti üzerinize olsun, kaçınılmaz ölüme doğru kalkın! Şu oklar, düşmanın size gönderdiği elçilerdir.<a title="" href="#_ftn16" name="_ftnref16">[16]</a></p>
<p>Bunun üzerine, kükremiş aslanlar gibi savaş meydanına daldılar. Ölüme aldırış bile etmiyorlardı. Allah ile buluşmanın sevinci, yüzlerinden okunuyordu. Peygamberlerin, doğruların, Allah’ın iyi kullarının yanındaki menzillerini görüyor gibiydiler. Her biri öldürülürken, dudaklarından: “Selâm sana ey Ebu Abdullah!” sözleri dökülüyordu ve geride kalanlara; canlarını, ruhlarını İmam’ın uğruna feda etmelerini tavsiye ediyordu. Çatışma iyice kızışmıştı. Hüseyin’in (a.s) ashabından biri, on kişi, yirmi kişi öldürmeden öldürülmüyordu.<a title="" href="#_ftn17" name="_ftnref17">[17]</a></p>
<p>Savaş değirmeni, Kerbela çölünde dönmeye devam ediyordu. Onunla beraber, mukaddes kanlar da sonsuzluk ırmağına karışmak üzere durmadan akıyordu. İmam Hüseyin’in (a.s) ashabı, birer birer savaş meydanına çıkıp şehit düşüyordu. Düşman ordusunda derin yaralar açmış, büyük kayıplar verdirmişlerdi. Ömer b. Sa’d’ın adamları bağırmaya başladılar: “Eğer, bu şekilde onlarla bire bir karşılaşarak savaşırsak, bizim sonumuzu getirirler. Onlara hep birlikte toplu bir saldırı düzenleyelim. Onları ok ve taş yağmuruna tutalım!”</p>
<p>Saldırı başladı. Hüseyin’le (a.s) beraber kalan az kişinin üzerine toplu bir hücuma geçildi. Dört bir yandan onları kuşattılar. Öldürmenin her çeşidini, en iğrenç, en alçakça yolları deniyorlardı. Nihayet, Hüseyin’in (a.s) kampındaki yiğitlerin büyük çoğunluğunu öldürdüler.</p>
<p>Güneş batıya meyletti, namaz vakti gelmişti. Hüseyin (a.s), namaza çağırıyordu. Savaş meydanı, onun için bir cihat ve ibadet mihrabına dönmüştü. Kılıçlar ve oklar, onun münacat sahasına girmesine, kutsallık hazirelerine, cemal ve celâl âlemlerine yükselmesine engel olamamıştı&#8230;</p>
<p>Adamları birer birer öne çıkıyor ve öldürülüyordu. Nihayet Hüseyin’in (a.s) yanında ailesi ve yakın akrabalarından başka kimse kalmadı. Hüseyin’in (a.s) Ebu Mürre b. Urve b. Mes’ud es-Sakafî’nin kızı Leyla’dan olan oğlu Ali Ekber öne çıktı. Güzel ve aydınlık bir yüzü vardı. Düşmana saldırdı. Saldırırken şöyle diyordu:</p>
<p>Ben, Ali oğlu Hüseyin oğlu Ali’yim.<br />
Beytullah’a andolsun biz,<br />
Peygamber’e en yakın kimseleriz.<br />
Allah’a andolsun soysuzun oğlu hükmedemez bize!</p>
<p>Bunu defalarca tekrarladı. Kûfeliler, onu öldürmekten kaçınıyorlardı. Mürre b. Munkız el-Abdî onu gördü. Dedi ki: “Şayet yanımdan geçse, onu öldürmesem ve babasına onun yasını tutturmasam, bütün Arab’ın günahı boynuma olsun.” Daha önce yaptığı gibi, tekrar meydana atılıp insanların önünde gezindi. Mürre b. Munkız öne atıldı ve bir mızrak atarak onu yere yıktı. Sonra onu çevreleyip kılıçlarıyla bedenini parçaladılar. Hüseyin (a.s) geldi, oğlunun cansız bedeninin başında durdu ve şöyle dedi:</p>
<p>Seni öldüren kavmi Allah kahretsin, ey oğulcağızım! Rahman’a karşı ve Resul’ün (s.a.a) saygınlığını çiğneme hususunda ne kadar da cesurdurlar!</p>
<p>Gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Sonra: “Senden sonra olmaz olsun dünya!” dedi. Hüseyin’in (a.s) kız kardeşi Zeyneb koşarak geldi. Şöyle diyordu: “Ah kardeşim! Ah kardeşimin oğlu!&#8230;” Gelip üzerine kapandı. Hüseyin (a.s), Zeyneb’i tutup kaldırdı ve çadıra gönderdi. Gençlerine: “Kardeşinizi taşıyın.” diye emretti. Onlar da kardeşlerini alıp önünde savaştıkları çadırın önüne koydular.</p>
<p>Sonra Ömer b. Sa’d’ın adamlarından Amr b. Sabih denen biri Müslim b. Akil’in oğlu Abdullah’a bir ok attı. Abdullah, oktan korunmak için elini alnına koydu. Ok avucuna isabet etti ve oradan alnına saplandı. Böylece eli alnına yapışıp kaldı. Kımıldatamıyordu. Sonra bir başkası saldırarak kalbine bir mızrak sapladı ve öldürdü.</p>
<p>Abdullah b. Kutbe et-Taî, Avn b. Abdullah b. Cafer b. Ebu Talib’e (r.a) hamle etti ve öldürdü.</p>
<p>Âmir b. Nehşel et-Teymî, Muhammed b. Abdullah b. Cafer b. Ebu Talib’e (r.a) saldırdı ve öldürdü.</p>
<p>Osman b. Halid el-Hemedanî, Abdurrahman b. Akil b. Ebu Talib’e (r.a) hücum etti ve öldürdü.</p>
<p>Hamid b. Müslim anlatıyor: Biz bu şekilde savaşırken, birden yüzü ay parçası gibi bir delikanlı karşımıza çıktı. Elinde bir kılıç, üzerinde bir gömlek ve izar ve ayağında nalın vardı. Nalınlardan birinin tasması kopmuştu. Ömer b. Said b. Nufeyl el-Ezdî bana dedi ki: “Vallahi, bu çocuğa saldıracağım.” Dedim ki: “Subhanallah! Bunu yapmakla ne geçecek eline? Bırak onu! Nasılsa, şu insanlar onlardan bir tek kişiyi sağ bırakmayacaklar.” Dedi ki: “Vallahi saldıracağım.” Sonra çocuğa saldırdı, başına bir kılıç vurup ikiye yardıktan sonra döndü.</p>
<p>Çocuk yüzükoyun yere kapandı. “Amcacığım!” diye bağırdı. Hüseyin (a.s), bir kartal gibi atıldı. Sonra öfkeli bir aslan gibi kükreyerek Ömer b. Said b. Nufeyl’e hücum etti. Koluna bir kılıç indirerek dirsekten koparıp attı. Ömer öyle bir çığlık attı ki, bütün karargâh bu sesi duydu. Sonra Hüseyin (a.s) ondan uzaklaştı. Kûfe ordusu, onu kurtarmak için saldırıya geçti. Bu sırada adam askerlerin ayakları altında kaldı ve ezilerek öldü.</p>
<p>Toz duman çekildikten sonra Hüseyin’in (a.s) çocuğun başında durduğunu gördüm. Çocuğun ayakları çırpınıp duruyordu. Hüseyin (a.s) şöyle diyordu:</p>
<p>Lânet olsun seni öldüren kavme! Kıyamet günü onların hasmı deden olacaktır.</p>
<p>Sonra şöyle dedi:</p>
<p>Allah’a andolsun, çağırdığın hâlde sana cevap verememesi veya cevap verdiği hâlde sana yardım edememesi, amcanın zoruna gidiyor. Vallahi bu, öldürüleni çok ama yardım edeni az olan birinin sesidir.</p>
<p>Sonra çocuğu göğsüne alıp taşıdı. Çocuğun yerde sürüklenen ayaklarını hâlâ görür gibiyim. Çocuğu alıp oğlu Ali b. Hüseyin’in ve ailesinden öldürülmüş olan diğerlerinin yanına koydu. “Bu çocuk kimdir?” diye sordum. Dediler ki: “Ali b. Ebu Talib oğlu Hasan oğlu Kasım’dır.”</p>
<p>Sonra Hüseyin (a.s) çadırın önünde oturdu. Oğlu Abdullah b. Hüseyin’i getirdiler. Henüz süt emen küçük bir çocuktu. Onu kucağına oturttu. Benî Esed’den bir adam, babasının kucağındaki çocuğa bir ok atarak boğazını kesti. Hüseyin (a.s) çocuğun kanını avuçladı. Avucu dolunca, gök tarafına serpti ve şöyle dedi:</p>
<p>Rabbim! Eğer gökten gelecek yardımı bizden alıkoymuşsan, bunu (bizim için semavî yardımdan da) daha iyi olan bir nimete vesile kıl ve şu zalimler topluluğundan bizim intikamımızı al!</p>
<p>Sonra çocuğu aldı, ailesinden öldürülmüş olan diğerlerinin yanına koydu.</p>
<p>Abdullah b. Ukbe el-Ganevî, Ali b. Ebu Talib oğlu Hasan oğlu Ebu Bekir’e (a.s) bir ok atıp onu öldürdü.</p>
<p>Abbas b. Ali b. Ebu Talib (r.a), ailesinden çok kişinin öldürüldüğünü görünce, ana bir kardeşlerine, Abdullah, Cafer ve Osman’a dedi ki: “Ey annemin oğulları! Öne çıkın, göreyim sizi. Allah ve Resulü için iyi bir sınav verdiniz ve sizin geride kalacak çocuklarınız da yoktur.” Abdullah öne atıldı ve yaman bir savaş verdi. O ve Hâni b. Sebit elHadremî birbirlerine birer darbe indirdiler. Hâni (Allah’ın lâneti üzerine olsun), onu öldürdü. Ondan sonra Cafer b. Ali (a.s) öne atıldı. Hâni onu da öldürdü. Sonra, kardeşlerinin yerine savaş meydanına çıkan Osman b. Ali’yi (a.s), Huli b. Yezid el-Esbahî aldı, bir ok atarak onu yere yıktı. Benî Dârim kabilesinden bir adam da saldırıp başını kesti.</p>
<p>Sonra bütün topluluk Hüseyin’e (a.s) saldırdı. Karargâhını ele geçirdiler. Çok susamıştı. Nehir ile tarlalar arasındaki seddin üzerine çıktı. Suya gitmek istiyordu. Önünde de kardeşi Abbas vardı. İbn Sa’dın atlıları önünü kestiler. Aralarında Benî Dârim’den bir adam vardı. Bu adam askerlere dedi ki: “Yazıklar olsun size! Suya gitmesine izin vermeyin. Su içmesini engelleyin.” Hüseyin (a.s) dedi ki: “Allah’ım! Onu susuz bırak.” Benî Dârim’den bu adam kızdı ve İmam’a (a.s) bir ok attı. Ok, İmam’ın üst damağına isabet etti. Hüseyin (a.s), oku çekip çıkardı. Elini damağının altına koydu. Avucu kanla doldu. Kanı yere döktü ve dedi ki: “Allah’ım! Peygamber’inin kızının oğluna yapılanları sana şikâyet ediyorum.”</p>
<p>Sonra yerine geri döndü. Susuzluğu iyice şiddetlenmişti.</p>
<p><strong>Hz. Hüseyin’in (a.s) Yanlızlığı</strong></p>
<p>Hüseyin’in (a.s) yanında kardeşi Abbas’tan başka kimse kalmamıştı. Abbas, yanına geldi ve savaşmak için ondan izin istedi. Hüseyin ağladı, Abbas’ı kucakladı ve savaşmasına izin verdi. Abbas, Kûfelilere saldırıyor; Kûfeliler, kurttan kaçan keçiler gibi onun karşısından sağa sola kaçışıyorlardı. Kûfeliler, adamlarından çok kişinin öldürülmüş olmasından ötürü huzursuz olmaya başladılar. Abbas öldürüldüğü zaman Hüseyin (a.s) şöyle dedi:</p>
<p>Belim şimdi kırıldı, çarem kalmadı ve düşmanlarım sevinmeye başladı.<a title="" href="#_ftn18" name="_ftnref18">[18]</a></p>
<p>Bir diğer rivayette şöyle deniyor: Hz. Hüseyin (a.s), Fırat nehrine yöneldi. Önünde de kardeşi Abbas vardı. İbn Sa’dın (Allah’ın lâneti üzerine olsun) atlıları önünü kestiler. Aralarında Benî Dârim’den bir adam vardı. Bu adam askerlere dedi ki: “Yazıklar olsun size! Suya gitmesine izin vermeyin. Su içmesini engelleyin.” Hüseyin (a.s) dedi ki: “Allah’ım! Onu susuz bırak.” Benî Dârim’den olan bu adam kızdı ve İmam’a (a.s) bir ok attı. Ok, İmam’ın üst damağına isabet etti. Hüseyin (a.s), oku çekip çıkardı. Elini damağının altına koydu. Avucu kanla doldu. Kanı yere döktü ve dedi ki: “Allah’ım! Peygamber’inin kızının oğluna yapılanları sana şikâyet ediyorum.” Sonra yerine geri döndü. Susuzluğu iyice şiddetlenmişti. Askerler, Abbas’ın (a.s) etrafını sardılar ve Hüseyin’den (a.s) uzaklaştırdılar. Abbas, öldürülünceye kadar tek başına onlarla savaştı. Allah’ın rahmeti üzerine olsun.<a title="" href="#_ftn19" name="_ftnref19">[19]</a></p>
<p>Hüseyin (a.s) etrafına baktı. Savaş meydanının en uzak noktasına kadar gözlerini gezdirdi, ashabından ve ailesinden şahadet kanı içinde yüzmeyen, mafsalları ve organları kesilmeyen bir tek kişi görmedi.</p>
<p>İmam Hüseyin (a.s) tek başına kalmıştı. Elinde Resulullah’ın (s.a.a) kılıcı, göğsünde Ali’nin (a.s) kalbi, bir elinde de hakkın beyaz bayrağı ve dilinde takva sözü…</p>
<p><strong>Hüseyin Yalnız Başına Savaş Meydanında</strong></p>
<p>Ebu Abdullah (a.s) sağına baktı, soluna baktı, Resulullah’ın (a.s) haremi uğruna kendini feda edecek kimseyi göremedi. “Bizim uğrumuza kendisini feda edecek kimse yok mu?” diye seslendi. İmam Zeynülabidin (a.s) çadırdan çıktı. Kılıcını taşıyamayacak kadar hastaydı. Ümmü Gülsüm arkasından: “Oğlum, geri dön!” diye sesleniyordu. Dedi ki: “Halacığım! Bırak, Resulullah’ın oğlunun önünde savaşayım.”</p>
<p>Bu sırada Hüseyin (a.s) şöyle seslendi:</p>
<p>Ey Ümmü Gülsüm! Bırakma onu. Yeryüzü Âl-i Muhammed’in (s.a.a) neslinden yoksun kalmasın.<a title="" href="#_ftn20" name="_ftnref20">[20]</a></p>
<p>Tarihçiler şöyle anlatıyor: Hüseyin (a.s), Fırat kenarındaki toprak sedden çadırına geri dönünce, Şimr b. Zilcevşen bir grup adamıyla karşısına çıktı. Etrafını sardılar. İçlerinde Malik b. Nesr elKindî denilen biri öne atıldı, İmam Hüseyin’e sövdü ve başına bir kılıç indirdi. İmam’ın başında bir miğfer vardı. Kılıç miğferi parçalamış ve başı isabet almıştı. Yara kanıyordu. Miğfer kanla doldu. İmam Hüseyin (a.s) ona dedi ki:</p>
<p>Sağ elinle bir şey yiyemeyesin, onunla bir şey içemeyesin ve Allah seni zalimlerle birlikte haşretsin!</p>
<p>Sonra miğferi attı. Bir bez istedi. Onunla başını sardı. Başka bir miğfer istedi. Onu da başına koydu. Sonra etrafını sarıkla sardı. Şimr b. Zilcevşen ve yanındakiler uzaklaşıp yerlerine döndüler. Biraz bekledi, tekrar geri döndü. Onlar da İmam’a geri döndüler ve etrafını sardılar.<a title="" href="#_ftn21" name="_ftnref21">[21]</a></p>
<p>İmam Hüseyin (a.s) kılıcını aldı. Bir savaş geleneği olarak sesini yükseltiyor ve meydan okuyordu. Atlılarla çarpışıyor, görülmemiş bir kahramanlıkla darbeleri karşılıyor, göz kamaştırıcı bir cesaret örneği sergiliyordu. Karşısına kim çıkarsa çıksın, mutlaka kılıcının altında alçaklar gibi diz çöküp hezimete uğrayarak bükülüyordu.</p>
<p>Hümeyd b. Müslim şöyle der:</p>
<p>Allah’a andolsun ki çocukları, ailesi ve arkadaşları öldürüldüğü hâlde onun gibi kendine hâkim olan ve sağlam bir yürekle ve kahramanca savaşan birini hayatım boyunca görmedim. Piyadeler saldırdığında, o da hamle yapıyor ve onları kılıcıyla dağıtıyordu. Bir kurdun saldırısına uğrayan keçiler gibi sağa sola kaçışıyorlardı.<a title="" href="#_ftn22" name="_ftnref22">[22]</a></p>
<p>Onunla savaşamayacaklarını anlayınca, korkakların yöntemlerine başvurdular. Şimr, atlıları çağırarak, piyadelerin arkasına yerleştirdi. Sonra okçulara ok atmalarını emretti. Bir anda yağmur gibi üzerine ok yağdırdılar. O kadar çok ok isabet etmişti ki, bir kirpinin dikenli vücudunu andırıyordu. İmam (a.s) geri durmak zorunda kaldı. Onlar da İmam’ın önünde durdular. Kız kardeşi Zeyneb, çadırın kapısına çıktı ve Ömer b. Sa’d b. Ebu Vakkas’a seslendi:</p>
<p>Yazıklar olsun sana, ey Ömer! Ebu Abdullah’ın öldürülmesine seyirci mi kalıyorsun?</p>
<p>Ömer, herhangi bir cevap vermedi. Zeyneb dedi ki:</p>
<p>Yazıklar olsun size! İçinizde bir Müslüman yok mu?</p>
<p>Kimseden ses çıkmadı. Şimr b. Zilcevşen, atlılara ve piyadelere seslendi: “Ne oluyor size? Daha ne bekliyorsunuz? Adama saldırsanıza! Analarınız sizin yasınızı tutsun!” Bunun üzerine her taraftan saldırıya geçtiler.</p>
<p>Zur’a b. Şerik, İmam’ın (a.s) sol kürek kemiğine vurdu ve onu kesti. Bir başkası omzuna vurdu. Bu darbenin etkisiyle yüzüstü yere düştü. Sinan b. Enes enNahaî, bir mızrak darbesiyle İmam’ı (a.s) yere serdi. Hulî b. Yezid el-Esbahî öne çıktı. Atından inip başını kesmek istedi. Fakat elleri titredi. Şimr dedi ki: “Allah kollarını kırsın, be adam! Ne diye titriyorsun?”</p>
<p>Sonra Şimr atından indi, başını kesti ve Hulî b. Yezid’e vererek şöyle dedi: “Al, bunu emir Ömer b. Sa’d’a götür.”</p>
<p>Sonra, İmam Hüseyin’in (a.s) üzerindekileri yağmalamaya başladılar. İshak b. Hayve el-Hadremî gömleğini, Ahnes b. Mirsad sarığını aldı. Benî Dârim kabilesinden bir adam da kılıcını aldı. Kafilesini, develerini ve yüklerini talan ettiler, kafiledeki kadınlara ait süs eşyalarını da yağmaladılar.<a title="" href="#_ftn23" name="_ftnref23">[23]</a></p>
<p><strong>Göğün Kızıl Renge Bürünmesi</strong></p>
<p>Yer çalkandı, evrenin ufuklarını koyu bir karanlık bürüdü, göğü ürkütücü bir kızıllık kapladı. Bu, Allah’ın bütün haramlarını çiğneyen hunhar canilere, suçlulara yönelik ilâhî bir uyarıydı.<a title="" href="#_ftn24" name="_ftnref24">[24]</a></p>
<p>İmam Hüseyin’in (a.s) atı, kâkülünü, mazlum şehit İmam’ın (a.s) kanına sürdü. Ürkmüş, dehşete düşmüş bir hâlde İmam Hüseyin’in (a.s) kampına doğru dörtnala koştu; ailesine, İmam’ın (a.s) öldürüldüğünü, şehit edildiğini bildirmek için.</p>
<p>Nitekim Nahiye-i Mukaddese Ziyareti’nde bu trajik sahne şu sözlerle tasvir edilmiştir:</p>
<p>Kadınlar, küheylânın perişan hâlini, sırtındaki eğerin tersine döndüğünü görünce, saçları dağınık bir vaziyette çadırlardan dışarı fırladılar. Yanaklarına vuruyorlardı. Yüzlerini açmışlardı. Ağıt yakıyorlardı. İzzetten sonra zelil olmuşlardı. Hüseyin’in düştüğü yere koşuyorlardı.</p>
<p>Haşimoğulları’nın önder kadınlarından acılı Zeyneb bint-i Ali b. Ebu Talib (a.s) şöyle feryat ediyordu:</p>
<p>Ah Muhammed! Ah baba! Ah Ali! Ah Cafer! Ah Hamza! Bu Hüseyin’dir, tek başına kalmış uçsuz bucaksız meydanda. Kerbela’da yere yıkılmış kimsesiz. Keşke gök, yerin üzerine yıkılsaydı! Keşke dağlar, paramparça olup ovalara saçılsaydı!<a title="" href="#_ftn25" name="_ftnref25">[25]</a></p>
<p><strong>Çadırların Yakılması ve Peygamber Hanesinin Hür Kadınlarının Ziynet Eşyalarını Soymaları</strong></p>
<p>Alçak suçlular, Ebu Abdullah Hüseyin’in (a.s) çadırlarını ateşe verdiler. Çadırlarda Peygamber (s.a.a) hanedanının kızlarının, nübüvvet hanesinin iffetli kadınlarının olduğuna aldırış etmiyorlardı. İmam Zeynülabidin (a.s) şöyle der:</p>
<p>Allah’a yemin ederim, ne zaman halalarımı ve kız kardeşlerimi görsem, gözyaşlarım boğazımda düğümleniyor. Aşura günü azgın güruhun münadisi: “Yakın zalimlerin evlerini!” diye bağırırken, bir çadırdan diğerine, bir sığınaktan öbürüne kaçışları gözlerimin önüne geliyor.<a title="" href="#_ftn26" name="_ftnref26">[26]</a></p>
<p>Kûfe ordusunun şerefsiz alçakları, nübüvvet hanesinin özgür kadınlarını, risaletin iffetli hatunlarını soymaya başladılar. Üzerlerindeki ziynet eşyalarını ve giysilerini ganimet olarak aldılar. Çadırlardaki her şeyi talan ettiler.</p>
<p><strong>Atlılar, Mübarek Naaşı Çiğniyor</strong></p>
<p>Emevîlerin alçaklığı ayyuka çıkmıştı. Görecek gözü olan herkes, bunu görebiliyordu. Bu alçaklık, taşıdıkları vicdanın artık yok olduğunun ifadesiydi. İnsanlıkları ölmüş, hareket eden duygusuz bedenlere dönmüşlerdi. Zerre kadar merhameti olmayan aşağılık vahşîlere dönüşmüşlerdi. Onları bu rezaletten alıkoyacak zerre kadar vicdanları kalmamıştı.</p>
<p>Sapıklık ordusu, Kerbela çölünde Peygamber (s.a.a) ailesini kuşatma altında tuttuğu sırada, İbn Ziyad, Ömer b. Sa’d’a bir mektup yazmıştı. Bu mektubunda savaşın sonunda hangi neticeyi beklediğini, alçak nefsinde risalete ve Hz. Resul’e (s.a.a) duyduğu derin kini açığa vurmuştu. Risalet ve Resul’e (s.a.a) yakın olan herkese nasıl düşmanlık beslediğini ifade etmişti.</p>
<p>Mektupta şöyle diyordu:</p>
<p>Şimdi… Bilesin ki, ben seni, Hüseyin’e ilişmeyesin, ona zaman tanıyasın, onun selâmetini ve varlığını güvence altına alasın veya benim yanımda onun için aracılık yapasın diye göndermedim. Bak, eğer Hüseyin ve adamları yönetimi kabul edip teslim olurlarsa, sağ olarak onları bana gönder. Yok, eğer bunu kabul etmezlerse, onlarla savaş; onları öldür ve organlarını kes. Çünkü onlar, bunu hak ediyorlar. Eğer Hüseyin öldürülürse, göğsünü ve sırtını atlara çiğnet. Çünkü o, bir asi, bir eşkıya, bir haydut ve bir zalimdir. Gerçi öldükten sonra böyle bir uygulamanın ona bir zararı olmaz; ancak bu, kendime verdiğim bir sözdür, onu öldürürsem, mutlaka böyle yapacağım diye.<a title="" href="#_ftn27" name="_ftnref27">[27]</a></p>
<p>Kaldı ki İbn Ziyad, Emevî yönetiminin komutanlarından biriydi. Emevî hanedanına mensup herhangi bir kimseden, Peygamber’in (s.a.a) oğlunun saygınlığının gözetilmesine ve makamına değer verilmesine dair bir emrin çıktığına tanık olmuş değiliz. Oysa Emevîlerden, onun saygınlığını ve yüksek makamını bilmeyen yoktu.</p>
<p>Böylece İbn Sa’d, kindar efendisi İbn Ziyad’ın emirlerini uygulamak üzere ayağa kalktı ve adamlarına şöyle seslendi: “Hüseyin’in cesedini atına çiğnetecek gönüllü kimse var mı?”</p>
<p>On gönüllü öne çıktı. Bunlar Hüseyin’in (a.s) cesedini atlarına çiğnettiler. Böylece bütün kemikleri kırılıp sırtı ezilmiştir.<a title="" href="#_ftn28" name="_ftnref28">[28]</a></p>
<p><strong>Haşimoğulları’nın Önder Kadını Yüce Naaşın Önünde</strong></p>
<p>Hz. Resul’ün (s.a.a) torunu, Emirü’l-Müminin’in (a.s) kızı, büyük kadın Zeyneb, kardeşinin yüce naaşının yanı başında durarak şöyle dua etti:</p>
<p>Allah’ım! Bu kurbanı kabul et.<a title="" href="#_ftn29" name="_ftnref29">[29]</a></p>
<p>İnsanlık, bu iman karşısında saygı ve tazim ifadesi olarak eğilmez de ne yapar?! Zaten Hüseyin’in (a.s) ve arkadaşlarının fedakârlıklarının unutulmaz oluşunun biricik sırrı da, bu görkemli imandır.</p>
<div>
<hr align="left" size="1" width="33%" />
<div id="ftn1">
<p><a title="" href="#_ftnref1" name="_ftn1"><sup><sup>[1]</sup></sup></a>     el-İrşad, 2/93</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
<div id="ftn2">
<p><a title="" href="#_ftnref2" name="_ftn2"><sup><sup>[2]</sup></sup></a>     Âl-i İmrân, 178–179</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
<div id="ftn3">
<p><a title="" href="#_ftnref3" name="_ftn3"><sup><sup>[3]</sup></sup></a>     bk. A’yanu’ş-Şia, 1/601</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
<div id="ftn4">
<p><a title="" href="#_ftnref4" name="_ftn4"><sup><sup>[4]</sup></sup></a>     el-İrşad, 2/96</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
<div id="ftn5">
<p><a title="" href="#_ftnref5" name="_ftn5"><sup><sup>[5]</sup></sup></a>     el-İrşad, 2/98; İ’lamu’l-Vera, 1/459</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
<div id="ftn6">
<p><a title="" href="#_ftnref6" name="_ftn6"><sup><sup>[6]</sup></sup></a>     Hud, 91</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
<div id="ftn7">
<p><a title="" href="#_ftnref7" name="_ftn7"><sup><sup>[7]</sup></sup></a>     el-İrşad, 2/99; el-Futuh, 5/113; Bihar’ul-Envar, 5/15</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
<div id="ftn8">
<p><a title="" href="#_ftnref8" name="_ftn8"><sup><sup>[8]</sup></sup></a>     Maktelu’l-Hüseyn, Mukarrem, s.277</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
<div id="ftn9">
<p><a title="" href="#_ftnref9" name="_ftn9"><sup><sup>[9]</sup></sup></a>     Maktelu’l-Hüseyen, Mukarrem, s.277; Tarihu’t-Taberî, 3/318</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
<div id="ftn10">
<p><a title="" href="#_ftnref10" name="_ftn10"><sup><sup>[10]</sup></sup></a>    Tarih-u İbn Asakir, 69/265; el-Luhuf Alâ Katle’t-Tufuf, İbn Tavus, s.59, 124</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
<div id="ftn11">
<p><a title="" href="#_ftnref11" name="_ftn11"><sup><sup>[11]</sup></sup></a>    Yûnus, 71</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
<div id="ftn12">
<p><a title="" href="#_ftnref12" name="_ftn12"><sup><sup>[12]</sup></sup></a>    Hûd, 56</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
<div id="ftn13">
<p><a title="" href="#_ftnref13" name="_ftn13"><sup><sup>[13]</sup></sup></a>    Maktelu’l-Hüseyn, Mukarrem, s.286-289; Maktelu’l-Hüseyn, Ha-rezmî, 2/6; Tarih-u İbn Asakir, Tercümetu’l-İmami’l-Hüseyn (a.s), s.216; bk. İ’lamu’l-Vera, 1/458</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
<div id="ftn14">
<p><a title="" href="#_ftnref14" name="_ftn14"><sup><sup>[14]</sup></sup></a>    Maktelu’l-Hüseyn, Mukarrem, s.289</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
<div id="ftn15">
<p><a title="" href="#_ftnref15" name="_ftn15"><sup><sup>[15]</sup></sup></a>    el-İrşad, 2/101; el-Luhuf, s.100; İ’lamu’l-Vera, 1/461</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
<div id="ftn16">
<p><a title="" href="#_ftnref16" name="_ftn16"><sup><sup>[16]</sup></sup></a>    Maktelu’l-Hüseyn, Mukarrem, s.292</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
<div id="ftn17">
<p><a title="" href="#_ftnref17" name="_ftn17"><sup><sup>[17]</sup></sup></a>    Siretu’l-Eimmeti’l-İsna Aşer, 2/76</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
<div id="ftn18">
<p><a title="" href="#_ftnref18" name="_ftn18"><sup><sup>[18]</sup></sup></a>    Siretu’l-Eimmeti’l-İsnâ Aşer, 2/77; Bihar’ul-Envar, 45/440; el-Muntahab, et-Terihi, s.431</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
<div id="ftn19">
<p><a title="" href="#_ftnref19" name="_ftn19"><sup><sup>[19]</sup></sup></a>    el-İrşad, 2/109</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
<div id="ftn20">
<p><a title="" href="#_ftnref20" name="_ftn20"><sup><sup>[20]</sup></sup></a>    Bihar’ul-Envar, 45/46</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
<div id="ftn21">
<p><a title="" href="#_ftnref21" name="_ftn21"><sup><sup>[21]</sup></sup></a>    el-İrşad 2/110; İ’lamu’l-Vera, 1/467</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
<div id="ftn22">
<p><a title="" href="#_ftnref22" name="_ftn22"><sup><sup>[22]</sup></sup></a>    el-İrşad, 2/111; İ’lamu’l-Vera, 1/468</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
<div id="ftn23">
<p><a title="" href="#_ftnref23" name="_ftn23"><sup><sup>[23]</sup></sup></a>    el-İrşad, 2/112; İ’lamu’l-Vera, 1/469</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
<div id="ftn24">
<p><a title="" href="#_ftnref24" name="_ftn24"><sup><sup>[24]</sup></sup></a>    Keşfu’l-Ğumme, 2/9; Siyer-u A’lami’n-Nubela, 3/312; Tarihu’l-İslâm, ez-Zehebi, s.15 (Havadisu’s-Sene 61); İ’lamu’l-Vera, 1/429</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
<div id="ftn25">
<p><a title="" href="#_ftnref25" name="_ftn25"><sup><sup>[25]</sup></sup></a>    Maktelu’l-Hüseyn, Mukarrem, s.346</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
<div id="ftn26">
<p><a title="" href="#_ftnref26" name="_ftn26"><sup><sup>[26]</sup></sup></a>    Hayatu’l-İmami’l-Hüseyn, Tarihu’l-Muzafferî’den naklen, s.238</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
<div id="ftn27">
<p><a title="" href="#_ftnref27" name="_ftn27"><sup><sup>[27]</sup></sup></a>    Tarihu’t-Taberî, 4/314; İ’lamu’l-Vera, 1/453</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
<div id="ftn28">
<p><a title="" href="#_ftnref28" name="_ftn28"><sup><sup>[28]</sup></sup></a>    İ’lamu’l-Vera, 1/470; Maktelu’l-Hüseyen, Harezmî, 2/39</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
<div id="ftn29">
<p><a title="" href="#_ftnref29" name="_ftn29"><sup><sup>[29]</sup></sup></a>    Hayatu’l-İmami’l-Hüseyn b. Ali (a.s), 3/304</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/kerbelada-neler-oldu/">Kerbelâ’da Neler Oldu?</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şehadet Kervanıyla Adım Adım</title>
		<link>https://www.caferilik.com/sehadet-kervaniyla-adim-adim/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 08 May 2024 10:18:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İmam Hüseyin (a.s)]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamex.com/?p=2834</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; &#160; Hicretin 60. yılı, Receb ayının ortalarında, Muaviye&#8217;nin ölmesiyle oğlu Yezid hilafet makamına geçti. Hilafeti eline alır almaz hemen muhtelif bölgelerin vali ve yöneticilerine mektuplar yazarak onlara Muâviye&#8217;nin ölümünü bildirdi. Babası döneminde öngörülen veliahtlığını ve kendisi için halktan bu hususta biat alındığını hatırlattı ve onları kendi makamlarında baki kılarak halktan, kendisi adına yeniden bi&#8217;at [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/sehadet-kervaniyla-adim-adim/">Şehadet Kervanıyla Adım Adım</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hicretin 60. yılı, Receb ayının ortalarında, Muaviye&#8217;nin ölmesiyle oğlu Yezid hilafet makamına geçti. Hilafeti eline alır almaz hemen muhtelif bölgelerin vali ve yöneticilerine mektuplar yazarak onlara Muâviye&#8217;nin ölümünü bildirdi. Babası döneminde öngörülen veliahtlığını ve kendisi için halktan bu hususta biat alındığını hatırlattı ve onları kendi makamlarında baki kılarak halktan, kendisi adına yeniden bi&#8217;at almalarını emretti.(1) Aynı mevzuda bir mektup da Medine şehrinin valilik makamına tayin edilmiş olan Velid ibn-i Utbe&#8217;ye gönderdi, ve bir not da ilave edip babası döneminde kendisine bi&#8217;at etmeyi kabul etmeyen üç meşhur şahsiyetten de bi&#8217;at almasını önemle te&#8217;kid ederek şöyle yazdı:</p>
<p>&#8220;Hüseyn b. Ali, Abdullah b. Ömer ve Abdullah b. Zübeyr&#8217;den bi&#8217;at almak istediğin zaman onlara karşı sert davran; bu  hususda onlara, biat etmedikleri sürece hiç bir ruhsat ve izin verme.&#8221;</p>
<p>Velid ibn-i Utbe, Yezid&#8217;in mektubu ulaşır ulaşmaz, akşamleyin, Muâviye&#8217;nin önceki valisi olan Mervan ibn-i Hakem&#8217;i yanına çağırtıp Yezid&#8217;in mektubu hakkında onunla istişare etti. Mervan ibn-i Hakem: &#8220;Muaviye&#8217;nin ölüm haberi şehirde yayılmadan önce bu kaç kişiyi kendi yanına çağır ve onlardan Yezid için bi&#8217;at al&#8221; dedi.</p>
<p>Velid bu öneriyi benimseyip aynı gece onların peşi sıra memur gönderip huzuruna çağırttırdı. Mescid-un Nebi&#8217;de birlikte oturup sohbet eden Hz. Hüseyin (a.s) ve Abdullah b. Zübeyr&#8217;e bu haber ulaşınca, Abdullah b. Zübeyr, geceleyin valinin yanına çağırılmadan endişeye kapılmasına rağmen İmam Hüseyin (a.s), İbn-i Zübeyr&#8217;e: &#8220;Öyle sanıyorum ki Benî Ümeyye&#8217;nin tağutu Muaviye ibn-i Ebî Süfyan helak olmuştur. Bu davetten maksat da oğlu Yezid için bi&#8217;at almaktır.&#8221; diyerek konuya açıklık getirdi.</p>
<p>Musiyr-ül Ahzan kitabının naklettiğine göre, İmam Hüseyin (a.s) sözlerine şunu da ekledi: &#8220;Ben uykuda, Muaviye&#8217;nin evinde alevlerin yükseldiğini ve minberinin altüst olduğunu gördüm.&#8221;</p>
<p>Velid&#8217;in meclisine geldiğinde İmam Hüseyin (a.s)&#8217;ın tahmin ettiği gibi Muaviye&#8217;nin ölüm haberini İmam&#8217;a bildirilerek Yezid&#8217;e bi&#8217;at etmesi istendi.</p>
<p>İmam Hüseyin (a.s) Velid&#8217;e cevap olarak: &#8220;Benim gibi birisinin gizli olarak bi&#8217;at etmesi doğru değildir. Ki sen de böyle bir bi&#8217;ata razı olmamalısın. Bütün Medine halkını, bi&#8217;atlerini yenilemek için davet ettiğinde, biz de bu işi yapmaya karar alırsak, diğer Müslümanlarla birlikte bi&#8217;at ederiz.&#8221; dedi</p>
<p>Velid Hz. Hüseyin (a.s)&#8217;ın bu sözünü kabul edip fazla ısrar etmek istemedi. İmam (a.s) oradan ayrılmak için hazırlandığında meclisde hazır bulunan Mervan b. Hakem gizlice Velid&#8217;e: &#8220;Eğer gecenin bu saatinde Hüseyin&#8217;den bi&#8217;at almazsan artık kan dökülmedikçe onu bi&#8217;ata zorlayamazsın. Binaenaleyh bi&#8217;at etmediği takdirde onun buradan ayrılmasına müsaade etme ve bi&#8217;at etmezse Yezid&#8217;in emrettiği gibi boynunu vur.&#8221; diye uyardı.</p>
<p>İmam Hüseyin (a.s), Mervan&#8217;ın bu tutumunu görünce ona hitap ederek: &#8220;Ey Zerka&#8217;nın oğlu (2) sen mi beni öldüreceksin yoksa Velid mi? Yalan söyledin ve günah işledin.&#8221; buyurdu.</p>
<p>Sonra da Velid&#8217;in kendisine hitaben şöyle buyurdu: &#8220;Ey emir! Bizler nübüvvet hanedanı ve risalet madeni, meleklerin sık-sık uğradığı ve Allah&#8217;ın rahmetinin (kendilerine) indiği kimseleriz. Allah-u Teâla İslam&#8217;ı bizimle (Hz. Muhammed&#8217;le &#8220;s.a.a&#8221;) başlatmış ve bizimle (Hz. Mehdi &#8220;a.s&#8221;) de sona erdirecektir. Ama benden kendisine bi&#8217;at almak istediğin şahıs (Yezid) şarap içen, elini suçsuz insanların kanına bulayan, ilahî düsturları ayaklar altına alan, alenen halkın gözü önünde fısk-u fücura baş vuran bir şahıstır. Acaba benim gibi bir kimsenin böyle fasid birine bi&#8217;at etmesi doğru olur mu? Fakat bu hususta biz ve siz geleceği nazara almalıyız; o zaman da hilafet ve bi&#8217;at makamına hangimizin daha lâyık olduğunu göreceksiniz.&#8221;</p>
<p>İmam Hüseyin (a.s) Velid&#8217;in ümidini suya düşüren bu konuşmasından sonra meclisi terk etti.</p>
<p>&#8220;Lühuf&#8221; ve diğer kitapların naklettiğine göre Hz. Hüseyin (a.s), Mervan b. Hakem&#8217;i gördüğü gecenin sabahı, Mervan kendisine şöyle dedi: &#8220;Ey Eba Abdullah! Ben senin hayrını istiyorum, size bir teklifim vardır. Kabul ederseniz hayır ve salahınıza tamam olur.&#8221; İmam (a.s): &#8220;Teklifiniz nedir?&#8221; diye sordu. Mervan şöyle dedi: &#8220;Dün gece Velid b. Utbe&#8217;nin meclisinde söylendiği gibi hemen Yezid&#8217;e bi&#8217;at et! Çünkü bu iş senin, hem dinin ve hem de dünyan için daha faydalıdır.&#8221;</p>
<p>İmam (a.s) cevaben şöyle buyurdu: &#8220;İnna lillah ve inna ileyhi raciun. Müslümanlar, Yezid gibi bir hükümdara duçar olduğunda artık İslam&#8217;la vedalaşmak gerekir. Evet, ben ceddim Resulullah&#8217;ın (s.a.a) şöyle buyurduğunu duydum: &#8220;Hilafet Ebu Süfyan hanedanına haramdır. Bir gün Muâviye&#8217;yi minberim üzerinde görecek olursanız onun karnını yarın.&#8221; Ama Medine halkı onu, Peygamber&#8217;in (s.a.a) minberi üzerinde gördükleri halde öldürmediler. Şimdi Allah-u Teâla onları (Muaviye&#8217;den daha kötü olan) fasık Yezid&#8217;e müptela etti.&#8221;</p>
<p>Hatib-i Harezmî&#8217;nin naklettiğine göre Hz. Hüseyin (a.s) Velid&#8217;in meclisinden çıktığı aynı gecede Resulullah&#8217;ın (s.a.a) haremini ziyaret etti, kabrinin kenarında durup ceddine şöyle dedi: &#8220;Selam olsun sana ey Allah&#8217;ın elçisi, ben senin yavrun ve kızın Fatıma&#8217;nın oğlu Hüseynim. Ben ümmetinin arasında onların hidayeti ve önderliği için halife kıldığın torununum. Ey Allah&#8217;ın Peygamberi, şahit ol ki onlar bana yardımda bulunmadılar, beni korumadılar. İşte bunlar, seninle yeniden görüşünceye dek var olan şikayetlerimdir.&#8221;(3)</p>
<p>İmam (a.s) hareket etmeye karar aldığı günün ertesi gecesi, ikinci kez olarak ceddinin kabrini ziyaret edip Resulullah&#8217;a (s.a.a) şöyle dedi: &#8220;Allah&#8217;ım! Bu senin Peygamberinin kabridir, ben ise Peygamberinin kızı Fatıma&#8217;nın oğluyum. Şu anda senin bildiğin bir olayla karşılaşmış bulunuyorum. Allah&#8217;ım! Ben iyiliği severim, kötülükten hoşlanmam. Ey celal ve ikram sahibi olan Allah! Bu kabrin ve içerisindeki yatan şahsın hürmetine benim için, senin ve Peygamberinin rızasına uygun olan yolu mukadder eyle.&#8221; (4)</p>
<p>Harezmi&#8217;nin nakline göre Hz. Hüseyn (a.s) o gece sabaha kadar Peygamberin kabrinin kenarında Rabbiyle münacat edip ibadetle meşgul oldu.</p>
<p>Hz. Hüseyin (a.s), Medine&#8217;den hareket edeceği malum olunca, İmam (a.s)&#8217;ın canını tehlikeye atmamasına büyük bir ilgi gösteren bazı yakınları, huzuruna varıp İmam&#8217;a (a.s) Yezid&#8217;le uzlaşmayı teklif ettiler.</p>
<p>Bu şahıslardan biri de &#8220;Ömer b. Atraf&#8221; ismiyle bilinen Hz. Ali (a.s)&#8217;ın oğlu Atraf&#8217;tır. Lühuf kitabının naklettiğine göre Atraf kardeşi Hz. Hüseyin (a.s)&#8217;ın huzuruna çıkıp şöyle dedi: &#8220;Kardeş! Kardeşim Hasan&#8217;ın babam Hz. Ali&#8217;den naklettiğine göre seni katledecekler. Sanıyorum ki Yezid&#8217;e karşı muhalefet etmen ölümüne sebeb olacaktır ve böylece o haber  gerçekleşecektir. Ama Yezid&#8217;e bi&#8217;at edecek olursan bu tehlike yok olur; siz de öldürülmekten kurtulmuş olursunuz.&#8221;</p>
<p>İmam Hüseyin (a.s) cevabında şöyle buyurdu:</p>
<p>&#8220;Babam Ali (a.s), kendisinin ve benim öldürüleceğimizi&#8230; bana haber vermiştir. Senin bildiğin şeyi ben bilmiyor muyum? Vallahi ben hiç bir zaman zillete boyun eğmeyeceğim&#8230; Fatımat&#8217;üz- Zehra&#8217;ya evlatları yönünden eziyet veren kimseler asla cennete girmeyeceklerdir.&#8221; (5)</p>
<p>Hz. Hüsey&#8217;in (a.s) mezkur kararından dolayı, endişesini dile getiren kimselerden birisi de Hz. Ali (a.s)&#8217;ın evlatlarından olan Muhammed-i Hanefiye idi. Taberi ve diğer tarihçilerin naklettiğine göre, Hz. Hüseyin (a.s)&#8217;ın huzuruna varıp şöyle dedi: &#8220;Kardeşim! Sen halkın en sevimlisi ve en değerli olanısın. Teşhis ettiğim hayır ve salahı sana söylemekle mükellefim. Sanıyorum ki, siz şimdilik mümkün olduğu kadar belirli bir şehirde ikamet etmezseniz daha iyi olur&#8230; Bu şehirden uzak olan bir yerde sükûnet edip oradan halka elçiler gönderin, onların himayesini kazanın. Bi&#8217;at ederlerse Allah&#8217;a şükredin, Bi&#8217;at etmedikleri takdirde ise zarardan uzak kalmış olursunuz&#8230;&#8221;</p>
<p>İmam Hüseyin (a.s) kardeşi Muhammed-i Hanefiye&#8217;ye cevap olarak şöyle buyurdu: &#8220;Kardeşim! Yezid&#8217;e bi&#8217;at etmemek için bir şehirden diğer bir şehre gitmemi bana teklif ediyorsun, ama şunu bil ki eğer bu geniş dünyada sığınılacak hiç bir yer olmasa bile yine de ben Yezid ibn-i Muâviye&#8217;ye bi&#8217;at etmeyeceğim.&#8221; (6)</p>
<p>Bu sözler üzerine Muhammed-i Hanefiye&#8217;nin gözlerinden yaşlar boşandı&#8230; İmam (a.s) sözüne şöyle devam etti. &#8220;Kardeşim Allah sana mükafat versin, sen nasihat etme ve doğru yolu gösterme hususunda kendi vazifeni yaptın. Fakat ben kendi vazifemi senden daha iyi biliyorum. Mekke&#8217;ye hareket etmeye karar aldım. Ben, kardeşim ve kardeşimin çocukları ile şialarımdan bir grup yolculuk için hazır durumdayız&#8230; Ama senin üzerine düşen vazife Medine&#8217;de kalman, gıyabımda Benî Ümeyye taraftarlarının git-gelini ve onların gizli hareketlerini gözönünde bulundurman ve bu konuda gereken haberleri bana ulaştırmandır.&#8221;</p>
<p><strong>İmam Hüseyin (a.s)&#8217;ın Vasiyeti</strong></p>
<p>İmam Hüseyin (a.s), Medine&#8217;den Mekke&#8217;ye hareket ettiği vakit şu vasiyeti yazıp mühürleyerek kardeşi Muhammed-i Hanefiye&#8217;ye verdi:</p>
<p>&#8220;Bismillahirrahmanirrahim. Bu Hüseyn b. Ali&#8217;nin kardeşi Muhammed-i Hanefiye&#8217;ye olan vasiyetidir. Hüseyin şehadet ediyor ki Allah&#8217;dan başka bir ilah yoktur. Muhammed (s.a.a) O&#8217;nun kulu ve elçisidir, hak dini (İslam&#8217;ı) Allah&#8217;dan (bütün alemlere) getirmiştir. Cennet ve cehennem haktır. Kıyamet günü vuku bulacaktır; onun vuku bulmasında hiçbir şüphe yoktur. Allah-u Teâla (böyle bir günde) bütün insanları diriltecektir.</p>
<p>Ben azgınlık, makam, fesad ve zulüm için Medine&#8217;den ayrılmadım. Ben ceddimin ümmetini ıslah etmek, marufa emir, münkeri nehyetmek, ceddim Resulullah (s.a.a) ve babam Ali&#8217;nin (a.s) yolunda gitmek için kıyam ettim. Öyleyse kim bu gerçeği benden kabul ederse (bana itaatta bulunursa) Allah&#8217;ın yolunu kabul etmiştir ve kim de bunu reddederse (bana itaatta bulunmazsa), Allah benimle bu kavmin arasında hükmedene kadar sabrederim (kendi yolumu tutup giderim) Allah hükmedenlerin hayırlısıdır. Kardeşim! İşte bu benim sana olan vasiyetimdir. Muvaffakiyet Allah&#8217;tandır, O&#8217;na tevekkül ediyorum, dönüşüm de yine O&#8217;nadır.&#8221; (7)</p>
<p><strong>Hz. Hüseyin&#8217;in (a.s) Mekke&#8217;deki Sözleri</strong></p>
<p>İmam Hüseyn (a.s) Mekke&#8217;ye girdiği sıralarda Abdullah b. Ömer müstahap Umre amallerini yerine getirmek ve şahsi işlerini yapmak için Mekke&#8217;de kalmaktaydı. Hz. Hüseyin (a.s) Mekke&#8217;ye girdiği ilk günlerde o da Medine&#8217;ye dönmeye karar aldı. İmam (a.s)&#8217;ın huzuruna gelip O&#8217;na Yezid ile sulh ve bi&#8217;at etmeyi teklif etti ve İmam (a.s)&#8217;ı Yezide karşı muhalefet etmenin tehlikeli sonuçlarından sakındırdı.</p>
<p>Harezmî&#8217;nin nakline göre İmam (a.s)&#8217;a şöyle dedi: &#8220;Ya Eba Abdullah! Halk Yezid&#8217;e Bi&#8217;at etti, dirhem ve dinar da onun elindedir, halk ister istemez ona yönelecektir. Bu hanedanın eskiden beri size karşı düşmanlıkları olduğu için, ona muhalefet ettiğin takdirde öldürülmenden ve bir grup Müslümanların da bu yolun kurbanı olmasından korkuyorum. Ben Resulullah&#8217;dan (s.a.a) şöyle buyurduğunu duydum: &#8220;Hüseyin öldürülecektir, halk ona yardım etmekten el çekerse, zillet ve hakirliğe duçar olur.&#8221; Sen de diğer Müslümanlar gibi bi&#8217;at et ve Müslümanların kanının dökülmesinden sakın.&#8221; (8)</p>
<p>Hz. Hüseyn (a.s) çeşitli insanlarla konuştuğunda, onların her birine akıl, idrak ve basiretleri mıkdarıca münasib cevaplar veriyordu. Abdullah ibn-i Ömer&#8217;in teklifi karşısında da şöyle cevap verdi: &#8220;Ey Eba Abdurrahman! Biliyormusun dünya Allah katında o kadar hakirdir ki Yahya ibn-i Zekeriyya (9) gibi büyük bir Peygamberin kesilmiş başı Benî İsrail&#8217;in kötü ve zinakarlarından birisine hediye olarak gönderildi? Benî İsrail (Allah&#8217;a karşı öyle muhalefet etti ki) şafak vaktinden güneş doğuncaya kadar tam 70  Peygamber katlettiler. Sonra, sanki hiçbir cinayet işlememişler gibi pazar yerlerinde oturup alış-verişleriyle meşgul oldular.</p>
<p>Allah-u Teâla onlara azap göndermede acele etmedi, onlara biraz mühlet verdi, sonra intikam sahibi muktedir Allah, onları sert bir şekilde cezalandırdı.&#8221;</p>
<p>İmam (a.s) daha sonra şöyle buyurdu: &#8220;Ya Eba Abdurrahman! Allah&#8217;dan kork, yardımını bizden esirgeme.&#8221;(10)</p>
<p>Saduk (r.a)&#8217;in naklettiğine göre Abdullah ibn-i Ömer kendi teklifinden netice almadığını görünce İmam (a.s)&#8217;a şöyle dedi: &#8220;Ya Abdullah, bu ayrılık vaktinde Resulullah&#8217;ın (s.a.a) bedeninden defalarca öptüğü yeri müsaade edin ben de öpeyim.&#8221;</p>
<p><strong>Hz. Hüseyn (a.s)&#8217;ın Basra Halkına Mektubu </strong></p>
<p>Taberi&#8217;nin naklettiğine göre Hz. Hüseyn (a.s), Mekke&#8217;ye girdikten sonra, Basra şehrindeki Malik b. Mesmei, Mes&#8217;ud b. Amr ve Münzir b. Carud gibi kabile reislerine birer mektup yazdı. O mektupların tercümesi şöyledir: &#8220;Allah&#8217;a hamd, Peygamber&#8217;e (s.a.a) salat ve selam olsun. Allah-u Teâla Muhammed&#8217;i (s.a.a) insanların arasından seçti. Peygamberliğiyle O&#8217;na ikramda bulundu&#8230; İnsanları hidayet ettikten ve kendisine verileni halka ulaştırdıktan sonra O&#8217;nun ruhunu aldı. Biz de O&#8217;nun ailesi, evliyası ve varisleri idik ve insanlar arasında O&#8217;nun makamına daha lâyık olan kişilerdik. Fakat bir grup, öne atılıp bu hakkı bizden aldılar. Bizim bu hakka onlardan daha lâyık ve daha üstün olduğumuzu bildiğimiz halde, Müslümanların arasında fitne, ihtilaf ve ayrılık çıkmaması, düşmanın onalara musallat olmaması için bu duruma karşı koymayıp Müslümanların rahatını kendi makamımıza tercih ettik. Kendi elçimizi sizin tarafınıza gönderip sizi, Allah&#8217;ın kitabına ve Peygamberin sünnetine davet ediyorum. Zira Peygamberin (s.a.a) sünneti ortadan kaldırılmış (yerine) bid&#8217;at ihya edilmiştir. Eğer sözümü kabul eder ve beni dinlerseniz ben de sizi doğru yola hidayet ederim. Vesselam-u aleykum ve rahmetullah-i ve berekatuh.&#8221; (11)</p>
<p>Hz. Hüseyn (a.s) bu mektubunda Basra halkının, İslam&#8217;a muhalif olan düzene karşı mücadelesi hususunda kendisine yardım etmeye davet etmenin yanı sıra Ehl-i Beyt&#8217;in makamını, İslam dininin tahrife uğradığını ve kendi kıyamının asıl hedefini ayrıntılı bir şekilde açıklamıştır.</p>
<p><strong>Hz. Hüseyn (a.s)&#8217;ın Kufe Halkının Mektuplarına Verdiği Cevap</strong></p>
<p>Kufe halkı, Hz. Hüseyn (a.s)&#8217;ın bi&#8217;at etmekten kaçınıp Yezid hükümetine karşı mücadele vermeye kalkıştığını ve Mekke şehrine ulaştığını haber alınca İmam Hüseyin&#8217;e (a.s) çok sayıda mektup gönderdiler. Gönderilen mektubların özeti şundan ibarettir: &#8220;Şimdi artık Muaviye ölmüş ve Müslümanlar onun şerrinden kurtulmuştur; bizi şaşkınlıktan kurtaracak bir İmam&#8217;a muhtacız. Şimdi biz Kufe halkı olarak bu şehirde Yezid&#8217;in valisi Numan b. Beşire karşı çıkıp onunla her türlü ilişkiyi kesmiş bulunmaktayız; hatta onun cemaat namazlarına bile katılmıyoruz. Sadece sizin gelmenizi bekliyoruz, elimizden gelen her yardımı sizin hedefiniz uğrunda esirgemiyeceğiz, sizin yolunuzda kendi canımız ve malımızdan da geçmeye hazırız.&#8221;</p>
<p>Bazı tarihçilerin naklettiğine göre Kufe halkından ulaşan mektupların sayısı on iki bine aşkındı. Hz. Hüseyin bu mektuplara  cevap olarak şöyle yazdı:</p>
<p>&#8220;Bismillahirrahmanirrahim. Hüseyn b. Ali&#8217;den Kufe şehrinin ileri gelen mümin ve müslümanlarına. Allah&#8217;a hamd, Peygamber&#8217;e (s.a.a) selam ve salattan sonra, siz Kufe ehlinin en son mektubu (Hani ve Saîd vesilesiyle) bana ulaştı. Metuplarınızda hatırlatıp ve izhar ettiğiniz şeyleri anladım; çoğunuzun sözü şundan ibaretti: &#8220;İmam ve önderimiz yoktur, bize, şehrimiz Kufe&#8217;ye gel ki Allah-u Teâla senin vesilenle bizi hakka ve doğru yola hidayet etsin.&#8221; Şimdi ben kardeşim, amcam oğlu ve ailem arasında herkesten fazla itimad ettiğim bir kimseyi (Müslim b. Akil&#8217;i) size gönderiyorum. Ona halinizi, düşüncelerinizi, görüşlerinizi yakından öğrenip neticeyi bana bildirmesini emrettim. Eğer Kufe halkının ekseriyetinin isteği ve aranızdaki akıl ve fazilet sahibi kimselerin görüşü de, elçilerinizin huzuren anlattıkları ve mektuplarınızda okuduğum ve zikrettiğiniz gibi olursa ben de inşaAllah pek yakın bir zamanda size doğru hareket edeceğim.&#8221;</p>
<p>İmam Hüseyin (a.s) mektubunu şu cümleyle sona erdirdi:</p>
<p>&#8220;Allah&#8217;a yemin ederim ki gerçek imam, Allah&#8217;ın kitabıyla amel eden, adalete sarılan, hakka boyun eğen ve kendisini sadece Allah&#8217;a adayan bir kimsedir. Vesselam.&#8221; (12)</p>
<p><strong>Hz. Hüseyin (a.s)&#8217;ın Mekke&#8217;deki Hutbesi</strong></p>
<p>Hac mevsiminin yaklaşmasıyla Müslümanlar ve hacılar grup grup Mekke&#8217;ye geliyorlardı. Yezid ibn-i Muaviye&#8217;nin emri üzere, Amr ibn-i As da zahirde hac emiri unvanı altında fakat gerçekte tehlikeli bir cinayeti işlemek maksadıyla Mekke&#8217;ye geldi. İmam Hüseyin (a.s), Amr ibn-i Said ibn-i As&#8217;ın kendisini öldürmekle görevlendirildiğinden haberdar oldu. İmam (a.s) Mekke&#8217;nin ihtiramının korunması için hac merasimine katılmadan hac amellerini Umre&#8217;ye çevirip Zil Hicce ayının sekizinde salı günü Mekke&#8217;den Irak&#8217;a doğru hareket etti. Fakat hareket etmeden önce Beni Haşim ailesi, ve Mekke&#8217;de ikamet ettiği müddet içerisinde, İmam (a.s)&#8217;ın dostlarına katılan şii&#8217;lerin arasında şu hutbeyi irad ettiler:</p>
<p>&#8220;Bütün hamdlar Allah&#8217;a mahsustur, Allah neyi dilerse o olur. Kuvvet ve kudret ancak Allah&#8217;dandır. Allah&#8217;ın salat ve selamı O&#8217;nun Resulüne olsun.&#8221;</p>
<p>Hz. Hüseyin (a.s) daha sonra şöyle buyurdu: &#8220;Gerdanlık kızların boynuna yakıştığı gibi ölüm de insanoğluna yakışır. Yakup, Yusuf&#8217;u görmeyi arzu ettiği gibi ben de atalarımı görmeyi arzu ediyorum. Bana, varacağım bir katligah tayin edilmiştir. Öyle ki, o ıssız çöllerin yırtıcı kurt ve hayvanlarının (Kûfe ordusunun) Nevavis ve Kerbela arasındaki bir yerde benim uzuvlarımı parçaladıklarını, aç karın ve boş dağarcıklarını da bedinimle doldurduklarını görüyorum. Allah&#8217;ın kaza kalemiyle yazılmış olan böyle bir günden kurtuluş yoktur. Allah&#8217;ın razı olduğu şeye biz Ehl-i Beyt de razıyız. O&#8217;nun bela ve imtihanı karşısında sabır ve istikamet gösteriyoruz. O da sabredenlerin savabını bize (tamamıyla) verecektir. Resulullah&#8217;ın (s.a.a) bedeninin parçası olan evladlar O&#8217;ndan hiçbir zaman ayrı düşmüyeceklerdir. Cennette de O&#8217;nun yanında olacaklardır. Çünkü onlar Peygamberin (s.a.a) hoşnutluğu ve gözünün aydınlığına vesile olup vaadesi de (ilahi hükümetin istikrarı da) onların vasıtasıyla tahakkuk bulacaktır.&#8221;</p>
<p>İmam Hüseyin (a.s) sözlerini şu cümleyle sona erdirdi: &#8220;Herkes bilsin ki, bizim uğrumuzda canından geçen ve Allah&#8217;a ulaşmak yolunda kendisini feda etmeye hazır olan kimse, bizimle birlikte hareket etmelidir. Çünkü ben yarın sabah erkenden hareket edeceğim inşaAllah.&#8221; (13)</p>
<p><strong>Abdullah İbn-i Abbas&#8217;ın İmam Hüseyin&#8217;e Teklifi.</strong></p>
<p>Hz. Hüseyin (a.s) hareket edeceğini ilan ettikten sonra huzuruna varan ve bu seferden vazgeçmesini teklif edenlerden biri de Abdullah ibn-i Abbas idi Abdullah sözlerine şu cümleyle başladı: &#8220;Ey amca oğlu! Senin ayrılığına dayanmak istiyorum, fakat gerçekten dayanamıyorum. Çünkü senin, çıktığın bu yolculukta öldürülmenden, çocuklarının da düşmanın eline esir düşmelerinden endişe ediyorum. Irak halkı, sözlerinde durmayan insanlar oldukları için onlara itimad edilmemelidir.&#8221;</p>
<p>İbn-i Abbas sözlerine şöyle devam etti: &#8220;&#8230; Eğer Irak halkı izhar ettikleri gibi gerçekten seni istiyor ve Yezidin hükümetine de karşı iseler, ilk önce düşmanları olan Yezid&#8217;in valisini kendi şehirlerinden dışarı çıkarmaları ve kovmaları gerekir&#8230; Eğer Mekke&#8217;den çıkma hususunda ısrar ediyorsan o halde Yemen&#8217;e doğru hareket etmen daha hayırlıdır&#8230;</p>
<p><strong>Hz. Hüseyin (a.s)&#8217;ın Abdullah b. Abbas&#8217;a Cevabı</strong></p>
<p>Hz. Hüseyin (a.s) İbn-i Abbas&#8217;ın cevabında şöyle buyurdu. &#8220;Ey amca oğlu! Allah&#8217;a andolsun ki ben senin hayır isteyen ve şefkatli bir şahıs olduğunu biliyorum. Fakat ben Irak&#8217;a doğru hareket etmeye karar aldım.&#8221;</p>
<p>İbn-i Abbas, Hz. Hüseyin (a.s)&#8217;ın bu sözünü duyunca artık meseleyi fazla mevzu bahis etmeden şöyle dedi: &#8220;Anlaşılan sefere çıkmayı kararlaştırmışsın ama hiç değilse çoluk-çocuğu beraberinde götürme. Çünkü seni, onların gözleri önünde öldüreceklerinden korkuyorum.&#8221;</p>
<p>İmam Hüseyin (a.s) İbn-i Abbas&#8217;ın bu teklifine karşılık şöyle buyurdu: &#8220;Allah&#8217;a andolsun ki onlar, kanımı dökmedikçe benden vazgeçmeyeceklerdir. Bunu yaptıkları takdirde de Allah-u Teâla onlara, kendilerini zelil ve hakir kılacak birini gönderir. Öyle ki onlar, hanımların hayızlık anında kullandığı bezden de aşağı ve hor bir duruma düşeceklerdir.&#8221; (14)</p>
<p><strong>Hz. Hüseyin (a.s)&#8217;ın Mekke-Kerbela Yolu Boyunca Buyurduğu Sözler</strong></p>
<p>Irak seferinden vazgeçmeyi Hz. Hüseyn&#8217;e (a.s) teklif eden kişilerden beşincisi Arapların meşhur şairi Ferezdak&#8217;tır. Hz. Hüseyin (a.s) Mekke&#8217;den Irak&#8217;a doğru hareket ettiği zaman Ferazdak da hac farizasını eda edebilmek için Mekke&#8217;ye doğru geliyordu. Merhum şeyh Mufid Ferazdak&#8217;ın kendisinden şöyle naklediyor: &#8220;Ben H. 60. yılda annemle birlikte hac farizasını eda edebilmek için Mekke&#8217;ye gidiyordum. Harem&#8217;in yakınlarına vardığımda&#8230; Irak&#8217;a doğru giden Hz. Hüseyn (a.s)&#8217;ın kafilesi ile karşılaştım ve hemen huzuruna çıktım. Selam verip musafaha ettikten sonra: &#8220;Ey Resulullah&#8217;ın torunu!&#8230; Hac farizasını eda etmeden Mekke&#8217;den böyle acele olarak çıkmanızın sebebi nedir?&#8221; diye sordum. Hz. Hüseyn (a.s): &#8220;Eğer acele etmeseydim beni yakalıyacaklardı.&#8221; buyurdu.</p>
<p>Ferazdak daha sonra şöyle devam ediyor:&#8221;&#8230; İmam (a.s) benden: &#8220;Irak halkının, mevcud durumlar hakkında görüşleri nelerdir?&#8221; diye sordu. Ben ise cevaben: &#8220;Durumu bilir kişiden sorup öğrenmek istiyorsunuz. Biliniz ki halkın kalpleri sizinledir, ancak kılıçları aleyhinizedir. Mükadderat Allah&#8217;ın elindedir, dilediği şekilde yapar&#8221; dedim.</p>
<p>Hz. Hüseyn (a.s) bunun üzerine şöyle buyurdu: &#8220;Doğru söyledin, mükadderat Allah&#8217;ın elindedir&#8230; Eğer kaza ve kâder dilediğimiz şekilde olursa Allah&#8217;a nimetleri karşısında şükrederiz; şükretmek için yardım dilenen de O&#8217;dur. Eğer kaza ve kâder, isteğimiz arasında engel olur, işlerimiz dilediğimiz şekilde gitmezse, yine de niyeti hak ve batını takva olan (kalbine takva hükmeden) bir kimse, doğru yoldan çıkmamıştır.&#8221; (15)</p>
<p>Ferazdak şöyle devam ediyor: &#8220;İmam Hüseyn (a.s)&#8217;ın sözü tamamlandığında: &#8220;Evet, sözünüz doğrudur, önünüze hayır çıksın.&#8221; dedim. Daha sonra hac ve diğer bazı şeyler hususunda bir kaç soru sordum. İmam (a.s) bu sorularımı cevabladıktan sonra, vedalaşıp bineğini sürdü, böylece birbirimizden ayrıldık.</p>
<p><strong>Hz. Hüseyin (a.s)&#8217;ın Kûfe Halkına İkinci Mektubu</strong></p>
<p>Hz. Hüseyin (a.s) Kûfe&#8217;ye doğru hareketinde <strong>&#8220;Hacir&#8221; </strong>adındaki konağa vardığında, bu mektubu Kûfe halkına hitaben ve Muslim b. Akil&#8217;e cevap olarak yazıp &#8221; Kasys b. Müsehher-i Saydavî&#8221; vasıtasıyla onlara gönderdi: &#8220;Allah&#8217;a hamd, Peygambere salat ve selamdan sonra. Bize yardım etmek ve hakkımızı talep etmek için toplanmış olduğunuzu bildiren Muslim b. Akil&#8217;in mektubu bana ulaştı. Allah-u Teâla hepimize güzel ihsanda bulunmasını (akibetimizi hayır etmesini) ve bu ittihada karşı da size en büyük sevabları lutufta bulunmasını niyaz ederim. Ben de Zil Hicce ayının sekizi, salı günü Mekke&#8217;den ayrılıp size doğru hareket ettim. Elçim size ulaştığında işlerinizi süratle düzene koyun. Ben de bu bir kaç gün içerisinde gelip size ulaşırım.&#8221; (16)</p>
<p><strong>Hz. Hüseyn (a.s) Niçin Kûfe&#8217;yi Tercih Etti?</strong></p>
<p>Bu soruya kısa bir şekilde şöyle cevap vermek mümkündür: Acaba Hz. Hüseyn (a.s) bunca mektup ve istekler karşısında, Irak ve Kûfe seferini durdurmuş olsaydı makûl bir mazereti olur muydu? Eğer Kûfe halkı, &#8220;Biz Hz. Hüseyn&#8217;in (a.s) yolunda can ve malımızdan geçmeye hazırdık&#8221; iddiasında bulunsalardı veya &#8220;Bize önderlikte bulunması için İmam Hüseyin&#8217;e (a.s) rica ettik, fakat O bizim isteklerimize itina göstermedi&#8221; deselerdi, İmam (a.s) da onlara; &#8220;Ben sizin bana karşı vefasız olacağınızı bildiğim için isteklerinize müsbet cevap vermedim&#8221; demesi ikna edici bir cevap olur muydu? Acaba onlar böyle bir zamanda; Biz davetimizde samimiydik, sana karşı vefalı da kalacaktık&#8221; iddiasında bulunmazlar mıydı?</p>
<p>Başka bir ifadeyle, İmam Hüseyn (a.s) burada tarihin kavşak noktasında durmaktaydı. Öyle ki İmam Hüseyn (a.s) Kûfe halkının isteklerine olumlu cevap vermezse tarihin karşısında mahkûm olacaktı. Tarih, şartların oldukça elverişli ve musaid olduğuna, ama İmam Hüseyn (a.s)&#8217;ın bu mühim fırsattan istifade etmediğine veya etmek istemediğine ya da korku ve vahşet sebebiyle bu meseleden el çektiğine hükmedecekti.</p>
<p>Bu yüzden Hz. Hüseyin (a.s), kendisine ellerini uzatan kimselere hücceti tamamlamak için onların isteklerine olumlu cevap verdi.</p>
<p><strong>Kûfe Yolunda</strong></p>
<p>Hz. Hüseyin (a.s) Kerbela seferinde <strong>&#8220;Hüzeymiye&#8221;</strong> ismindeki konağa vardı, bir gün orada kalıp dinlendi. İşte bu konakda, Hz. Zeyneb (a.s) sabah erkenden kardeşinin huzuruna gelip şöyle dedi: Kardeşim, bu iki beyt şiir sanki gayıptan bana ilham oldu ve daha çok ıstırap ve üzüntüme yol açtı:</p>
<p>Ey göz, yaşla dolup taş                  Ağla ağla durmadan</p>
<p>Çünkü kim ağlayacak                     Şehidlere sonradan</p>
<p>Ağla o kervana  ki                          Takdir ile  yürüyor</p>
<p>Ahde vefa etmeye                           Ölüm onu sürüyor.</p>
<p>İmam Hüseyin (a.s), bacısı Zeyneb-i Kubra&#8217;ya cevabında tek bir kısa cümleyle iktifa etti:</p>
<p>&#8220;Ey bacım! Allah&#8217;ın takdir ettiği şey mutlaka vuku bulacaktır.&#8221; (17)</p>
<p><strong>Hz. Hüseyn (a.s) Sa&#8217;lebiyye konağında</strong></p>
<p>Hz. Hüseyn (a.s)&#8217;ın kafilesi <strong>&#8220;Hüzeymiye&#8221;</strong> ve <strong>&#8220;Zerud&#8221; </strong>dan sonra &#8220;<strong>Sa&#8217;lebiyye</strong>&#8221; konağına vardı.</p>
<p>Şîa&#8217;nın büyük muhaddisi Şeyh Saduk ve Hatib-i Harezmî&#8217;nin naklettiklerine göre bir şahıs &#8220;Sa&#8217;lebiyye&#8221; konağında Hz. Hüseyin (a.s)&#8217;ın huzuruna çıkıp şu ayetin tefsirini sordu: &#8220;Kıyamet günü, herkesi ve her toplumu kendi imam ve önderleriyle çağıracağız.&#8221; (İsra / 72.)</p>
<p>İmam (a.s) cevabında şöyle buyurdu: &#8220;Evet, öyle imam ve önderler vardır ki, insanları doğru yola, saadet ve mutluluğa doğru çağırır; bir grup insanlar da ona icabet edip itaat ederler. Öyle önderler de vardır ki bedbahtlık ve sapıklığa davet eder; diğer bir grup da ona olumlu cevap verirler. Birinci grup cennete, ikinci grup ise cehenneme gider.&#8221;</p>
<p>İmam (a.s) daha sonra; &#8220;İşte bu Allah-u Teâla&#8217;nın buyurduğu &#8220;Bir gurup cennettediler, diğer bir grup da cehennemde&#8221; (18) ayetinin diğer bir manasıdır&#8221; diye buyurdular.</p>
<p><strong>     Hz. Hüseyin (a.s)&#8217;ın Şükuk Konağındaki Sözü</strong></p>
<p>Hz. Hüseyin (a.s), Kûfe bölgesine doğru ilerlerken hergün Kûfe ve Irak halkından olan çeşitli insanlarla karşılaşıyordu. Sa&#8217;lebiyye konağını arkasında bırakıp &#8220;Şükuk&#8221; ismindeki diğer bir konağa vardığında Kûfe&#8217;den gelen bir kişiyle karşılaşır, o adamdan Kûfe&#8217;nin durumunu ve oradaki insanların ne fikirde olduklarını soruyor, o adam da; &#8220;Ey Resulullah&#8217;ın torunu! Irak halkı sana karşı muhalefet etmek ve savaşmak için birbiriyle birleşip anlaşmışlardır.&#8221; diyor.</p>
<p>İmam Hüseyn (a.s) o adamın sözüne karşılık şöyle buyuruyor: &#8220;İşler Allah&#8217;a mahsustur (olaylar O&#8217;nun emriyle vuku bulur.) Dilediği ve salah gördüğü şeyi yapar. Allah-u Teâla, her gün bir işdedir (yani her zaman için özel bir iradesi vardır.)&#8221;</p>
<p>İmam Hüseyin (a.s) daha sonra şu şiiri okuyor:</p>
<p>&#8220;Eğer bu dünya hayatı bazılarının nazarında değerli sayılıyorsa,</p>
<p>Allah&#8217;ın mükafat dünyası daha yüce ve değerlidir.</p>
<p>Eğer dünya malı ve serveti ondan bir gün elçekmek için toplanmışsa,</p>
<p>İnsanın böyle bir servet için cimrilik yapmaması gerekir.</p>
<p>Eğer rızıklar takdir edilmiş bölünmüşse,</p>
<p>İnsanın servet elde etmekte ihtirasının az olması daha iyidir.</p>
<p>Eğer bu bedenler ölüm için yaratılmışsa,</p>
<p>İnsanın Allah yolunda öldürülmesi daha üstündür.&#8221;</p>
<p>&#8220;Ey Muhammed (s.a.a) hanedanı, Allah&#8217;ın selamı üzerinize olsun ben en yakın zamanda aranızdan ayrılacağım.&#8221; (19)</p>
<p><strong>Hz. Hüseyn (a.s)&#8217;ın &#8220;Zübale&#8221; Konağındaki Konuşması</strong></p>
<p>Hz. Hüseyn (a.s)&#8217;ın kafilesi &#8220;Şükuk&#8221; konağından sonra &#8220;Zübale&#8221; konağına vardı. Bu konakta Kûfe&#8217;deki taraftarlarından eline ulaşan bir mektup vasıtasıyla artık resmen Müslim, Hanî ve Abdullah ibn-i Yektur&#8217;un katledilme olayından haberdar oldu. Hz. Hüseyn (a.s) dostlarının arasında, mektubu elinde tuttuğu halde şöyle buyurdu: &#8220;Bismillahirrahmanirrahim. Allah&#8217;a hamd, Peygambere salat ve selam olsun. Bize üzücü bir haber ulaşmıştır. Bu üzücü haber Müslim ibn-i Akil, Hanî ibn-i Urve ve Abdullah ibn-i Yektur&#8217;un öldürülme haberleridir. Şia&#8217;larımız bize yardım etmekten vazgeçmişlerdir. Sizden geri dönmek isteyen geri dönebilir ve bizden taraf onun üzerinde hiçbir hak yoktur.&#8221; (20)</p>
<p><strong>Bu Teklifin Sebeb ve Neticesi</strong></p>
<p>Taberi Hz. Hüseyn (a.s)&#8217;ın teklifi hususunda şöyle diyor: Hz. Hüseyin (a.s), yol esnasında O&#8217;nun kervanına katılan kimselerin ne ümitle katıldıklarını iyice biliyordu. Onlar, İmam Hüseyn (a.s)&#8217;ın, halkı ona uyan ve emirlerini kabul eden bir şehre gittiğini düşünüyorlardı. Fakat İmam (a.s), meselenin gerçeğini bilmeyen şahısların kendisiyle beraber gelmesini sevmediği ve meselenin iç yüzü onlara aşikar olduktan sonra bu seferden vazgeçeceklerini bildiği için bu teklifi onlara sundu ve eline ulaşan mektubun mazmununu açıkça onlara söyledi.&#8221;</p>
<p>Taberi, bu önerinin neticesini şöyle naklediyor: &#8220;Hz. Hüseyn (a.s)&#8217;ın konuşmasından sonra, İmam (a.s)&#8217;la birlikte gelen toplum, grup-grup sağa sola dağıldılar; öyle ki Hz. Hüseyin (a.s) kendisiyle birlikte Medine&#8217;den gelen yakın dostlarıyla yalnız kaldı.&#8221;</p>
<p><strong>Hz. Hüseyn (a.s)&#8217;ın Akabe Vadisindeki Sözleri </strong></p>
<p>Hz. Hüseyn (a.s)&#8217;ın kafilesi &#8220;Zübale&#8221; konağından hareket ettikten sonra &#8220;Akabe vadisi&#8221; ismindeki diğer bir konağa vardı. İbn-i Kuleveyh&#8217;in İmam Sadık&#8217;dan (a.s) naklettiğine göre İmam (a.s) bu konakda gördüğü uyku münasebetiyle ashabına ve dostlarına şöyle buyurdu: &#8220;Ben kendimi maktül görüyorum. (Beni öldüreceklerdir.) Çünkü rüyamda birkaç köpeğin bana saldırıp ısırdığını gördüm, onların en çok saldıranı ve kötüsü ise alaca renkli olanıydı.&#8221; (21)</p>
<p><strong>Hz. Hüseyn (a.s)&#8217;ın Şeraf&#8217;da Öğle Namazından Sonraki Konuşması</strong></p>
<p>Nur kafilesi Akabe vadisini de arkasında bıraktıktan sonra .&#8221;Şeraf&#8221; ismindeki diğer bir konağa vardı. Hz. Hüseyn (a.s) bu bölgeye ulaştıktan sonra, İmam (a.s)&#8217;ın hareketini önlemekle memur olan Hür ibn-i Riyahî de bin savaşçı erle birlikte bu konağa vardı. Bu konakda Hz. Hüseyn (a.s) iki kısa konuşmanın zımnında, kendi mevkisi ve Beni Ümeyye hanedanının durumunu ve seferinin sebebinin ne olduğunu Hürr&#8217;ün askerlerine beyan etti.</p>
<p>Hz. Hüseyn (a.s)&#8217;ın öğle namazını kıldıktan soraki konuşması: &#8220;Ey insanlar! Benim sözlerim sizlere hüccet ve Allah katında mesuliyetten kurtulmak ve vazifeyi yapmaktan ibarettir. Ben, &#8220;Bizim önderimiz yoktur, davetimizi kabul edip bize taraf hareket et tâ ki Allah-u Teâla senin vesilenle bizi doğru yola hidayet etsin&#8221; şeklindeki gönderdiğiniz mektup ve elçilerinizden sonra size doğru gelmişim. Eğer davetlerinizde sadıksanız işte ben gelmişim&#8230; Ama yok eğer gelmemden razı değilseniz o zaman geldiğim bölgeye geri dönerim.&#8221; (22)</p>
<p>Hürr&#8217;ün askerleri Hz. Hüseyn (a.s)&#8217;ın sözü karşısında susmayı tercih ettiler. Böylece öğle namazı İmam (a.s)&#8217;ın sözleriyle sona erdi. Daha sonra ikindi namazının vakti ulaştı. Namaz kıldıktan sonra tekrar İmam (a.s) bir konuşma yaptı. Bu konuşmada yine onların davetlerinden ve&#8230; söz etti. Hür ise; &#8220;Bizim bu davet mektuplarından haberimiz yoktur.&#8221; dedi. Bunun üzerine İmam Hüseyn (a.s), &#8220;Akabet b. Sem&#8217;an&#8221;a, Kûfe halkının mektublarıyla dolu olan heybeyi getirmesini emretti. Ama Hür yine de bu mektuplardan habersiz olduğunu söyledi. Bu sırada İmam (a.s) ile Hürr&#8217;ün arasında, İmam (a.s)&#8217;ın hareketine dair bazı konuşma ve tartışmalar oldu. Çünkü İmam (a.s) Kûfe&#8217;ye doğru gitmek istiyordu. Hür de memur olduğu üzere İmam (a.s)&#8217;ın Kûfe&#8217;ye doğru hareketini engellemeye kesin karar almıştı. Fakat Hür, İmam (a.s)&#8217;ın kendi kararından vazgeçmeyeceğini&#8230; görünce şöyle dedi: &#8220;Hareket etmeye karar aldığınıza göre, kendiniz için ne Kûfe&#8217;ye ve ne de Medine&#8217;ye ulaşacak bir yol seçin ben de bu arada fırsattan yararlanıp İbn-i Ziyad&#8217;a barışcı bir mektup yazayım, şayet Allah-u Teâla beni sana karşı savaşmaktan kurtarır.&#8221;</p>
<p><strong>Hz. Hüseyn (a.s)&#8217;ın Beyza Konağındaki Sözleri</strong></p>
<p>Şeraf konağından hareket ettikten sonra her iki kafile birbirinin parelelinde hareket ediyorlardı. Suyu ve rahatlığı fazla olan yerlere ulaştıklarında orada konaklıyorlardı. Konakladıkları yerlerden biri de &#8220;Beyza&#8221; konağıydı. Bu konakda yine İmam Hüseyn (a.s) bir fırsat bularak Hürr&#8217;ün  askerlerine bazı gerçekleri anlatıp kıyam ve hareketinin asıl sebebini şöyle teşrih etmiştir:</p>
<p>&#8220;Ey insanlar! Resulullah buyurmuştur ki, &#8220;Her kim Allah&#8217;ın haramını helal bilen, ahdini bozan, Resulünün sünnetine muhalif olan, kulları arasında günah ve haksızlık yapan zalim bir yönetici görür, ameli ve sözüyle ona karşı muhalefet etmezse Allah-u Teâla böyle bir adamı, o zalimi sokacağı yere (cehennem&#8217;e) sokar.&#8221; Ey insanlar! bilin ki, bunlar (Benî Ümeyye) Allah&#8217;ın itaatını terkedip Şeytan&#8217;ın itaatına sarıldılar. Fesadı yayıp ilahi sınırları tatil ettiler. Fey&#8217;î (Peygamber ailesine mahsus olan ganimeti) kendilerine ayırdılar. Allah&#8217;ın haramını helal, helalını da haram ettiler (emr ve nehiylerini değiştirdiler.) Ben Müslüman toplumu hidayet etmeye ve onlara önderlik yapmaya ceddimin dinini değiştiren fasidlerden daha lâyığım.</p>
<p>Bi&#8217;at ettiğinize, beni düşman karşısında yalnız bırakmayacağınıza ve yardımınızı benden esirgemeyeceğinize dair bana bir çok davet mektubları ve elçileriniz geldi. Bu bi&#8217;ata sadık olduğunuz takdirde, adet ve insanî değerlere ulaşmış olursunuz. Zira ben Ali ve Peygamberin kızı Fatıma&#8217;nın oğluyum. &#8230;Eğer bana karşı ahdinizi bozar ve bi&#8217;atiniz üzerinde durmazsanız, zaten yeni bir şey yapmış sayılmazsınız. Çünkü babama, kardeşime ve amcam oğlu Müslim&#8217;e de aynı muâmeleyi yaptınız. Aldatılan, sizin sözlerinize güvenen kimsedir. Siz nasibinizi elde etmekde hata eden ve payını boş yere elden çıkaran kimselersiniz. Kim ahdini bozar da sözünün üzerinde durmazsa, yaptığı iş kendi zararına tamam olur. Allah-u Teâla, beni sizden müstağni kılar inşaAllah.&#8221; (23)</p>
<p><strong>Hz. Hüseyn (a.s)&#8217;ın Ebu Hirem&#8217;e Verdiği Cevap</strong></p>
<p>&#8220;Rüheyme&#8221; konağında Ebu Hirem ismindeki Kûfe&#8217;li bir kişi, Hz. Hüseyn (a.s)&#8217;ın huzuruna varıp şöyle dedi. &#8220;Ey Resulullah&#8217;ın torunu, seni ceddinin hareminden çıkaran sebeb nedir?&#8221;</p>
<p>İmam (a.s) cevaben şöyle buyurdu. &#8220;Ey Eba Hirem! Ümeyye oğulları, çirkin sözlerle şahsiyetime dokundular, buna karşı sabrettim, malımı, servetimi yağmaladılar sabrettim. Fakat kanımı dökmek istediklerinde şehrimi terk etmek zorunda kaldım. Allah&#8217;a andolsun ki bunlar beni katledeceklerdir. Allah-u Teâla da onları büyük bir zillet ve keskin bir kılıca düçar edecek, kendilerini hor, hakir eden bir kimseyi onlara musallat kılacaktır. O zaman da bir kadının kendi arzuları doğrultusunda halkının mal ve canına hükmettiği Seba kavminden daha çok hor ve zelil bir duruma düşeceklerdir.&#8221; (24)</p>
<p><strong>Hz. Hüseyn (a.s)&#8217;ın Tirimmah b. Adi ve Dostlarına Verdiği Cevap</strong></p>
<p>Taberi şöyle diyor: Amr b. Halid, Sa&#8217;d, Mecme ve Nafi b. Hilal ismindeki dört kişi, Tirimmah b. Adî&#8217;yle birlikte Kûfe&#8217;ye doğru hareket edip &#8220;Uzeyb&#8217;ül Hicanat&#8221; konağında İmam (a.s) ile karşılaştılar. İmam (a.s)&#8217;la konuşurken şöyle dediler. &#8220;Ey Resulullah&#8217;ın torunu! Tirimmah yol boyunca hedy (kaval çalma) yerine şu şiirleri okuyarak develeri sürüyordu:</p>
<p>Güzel devem ne olur zahmetimde incime</p>
<p>Yorulma sen, usanma çilelere gam yeme</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Eşsiz binicilere götür beni kendinle</p>
<p>En iyi yolculara götür beni kendinle</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Şafak henüz doğmadan, karanlığı boğmadan</p>
<p>Hareket et, yürü git, yerinde hiç durmadan</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Öyle bir servere ki hürdür, göğsü geniştir</p>
<p>Allah getirmiş onu, işi en iyi iştir</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ya Rab, O pâk vücudu belalardan koru sen</p>
<p>Asla bırakma sönsün bu ilahî nuru sen  (25)</p>
<p>Tirimmah&#8217;ın İmam (a.s)&#8217;la görüşmeye olan arzusunu dile getiren şiirleri Hazretin huzurunda okununca İmam (a.s) cevaben şöyle buyurdular: &#8220;Allah&#8217;a andolsun ki ben, Allah-u Teâla&#8217;nın bizim hakkımızda iradesinin hayır olmasını ümid ediyorum&#8230;&#8221; (26)</p>
<p>Daha sonra Hz. Hüseyn (a.s) Kûfe halkının akide ve düşünce tarzlarını sordu. Onlar cevaben: &#8220;Ey Resulullah&#8217;ın torunu! Kûfe kabilelerinin büyüklerine gelince İbn-i Ziyad&#8217;dan çok büyük ve değerli rüşvetler almışlardır. Diğer fertlere gelince de onların kalbleri seninledir, kılıçlarıysa aleyhinedir.&#8221; dediler. Yine İmam (a.s)&#8217;ın elçisi olan Kays b. Müsehher-i Saydavî&#8217;nin öldürülme haberini Hazrete bildirdiler. Hz. Hüseyn (a.s) bu üzücü haberi duyar duymaz şu ayeti okudu: &#8220;Müminlerden öyle erler vardır ki Allah&#8217;a verdikleri sözde sadık kaldılar. Kimi adağını ödedi (şehid oldu) kimi de (şehid olmayı) bekliyor. Onlar asla verdikleri sözü değiştirmediler&#8221; (Ahzab-23)</p>
<p>Hz. Hüseyn (a.s) daha sonra şöyle dua etti. &#8220;Allah&#8217;ım! Cenneti bize ve onlara nasib et. Bizleri ve onları kendi rahmetinde, korunmuş olan sevablarının en beğenilenine ulaştır.&#8221;</p>
<p><strong>Kerbela Yakınlarında</strong></p>
<p>Hz. Hüseyn (a.s) &#8220;Kasr-ı Beni Mekatil&#8221; konağında sabaha yakın bir vakitte, gençlere tulumları suyla doldurmalarını emretti, ve bir sonraki menzile doğru hareket edildi. Kafilenin hareketi esnasında İmam (a.s) istirca &#8220;İnna lillah ve inna ileyhi raciun&#8230;&#8221; (27) kelimesini tekrarladığı defalarca duyuldu. Hz. Hüseyn (a.s)&#8217;ın yiğit oğlu Ali Ekber, Hazretten bu istirca kelimesinin sebebini sorduğunda İmam (a.s) şöyle buyurdu: &#8220;Ben hafif bir uykuya daldım bir süvari zahir olup şöyle diyordu: &#8220;Bu topluluk geceleyin yürüyor, ölüm de onları takip ediyor.&#8221; Böylece o topluluğun bizlerin olduğunu ve ölümün de bize haber verilmiş olduğunu öğrendim.&#8221;</p>
<p>Ali Ekber. &#8220;Allah kötü bir olay karşımıza çıkarmasın, biz hak değil miyiz?&#8221; dediğinde İmam (a.s): &#8220;Evet Allah&#8217;a andolsun ki biz hak yolundayız.&#8221; buyurdu. Hz. Ali Ekber: &#8220;Öyleyse hak yolunda ölmekten hiçbir korkumuz yoktur&#8221; dedi.</p>
<p>İmam Hüseyn (a.s) bunu duyunca şöyle buyurdu: &#8220;Allah-u Teâla bir evlada babasından taraf vereceği en iyi mükafatla mükafatlandırsın seni.&#8221;</p>
<p>Evet, eğer öldürülmek ve öldürmek, kıyam ve inkilap hak yolunda olursa artık ölümden korkmanın bir anlamı yoktur.</p>
<p><strong>Hz. Hüseyn (a.s)&#8217;ın Kerbela&#8217;ya Vardığı Zaman Buyurduğu Sözler</strong></p>
<p>Hz. Hüseyn (a.s)&#8217;ın kafilesi, Hürr&#8217;ün ordusuyla birlikte hareketlerine devam edip &#8220;Neyneva&#8221;ya ulaştılar. Burada ata binmiş silahlı bir süvariyle karşılaştılar, o adam İbn-i Ziyad&#8217;ın elçisiydi, kendisinden taraf Hürr&#8217;e mektup getiriyordu. Mektubun metni şöyledir: &#8220;Bu mektubu okur okumaz Hüseyn b. Ali&#8217;yi baskı altına al ve O&#8217;nu kuru ve düz bir çöle sevket.&#8221;</p>
<p>Hür mektubun metnini İmam Hüseyn (a.s)&#8217;a okuyup Hz. Hüseyin&#8217;i (a.s) bu yeni emirden haberdar etti.</p>
<p>İmam Hüseyin (a.s): &#8220;Öyleyse bırak biz Neyneva, Gaziriyyat veya Şufeyye çölüne inelim&#8221; buyurdu.</p>
<p>Hür: &#8220;Ben sizin bu teklifinizi kabul edemem. Çünkü ben artık karar almakta özgür değilim. Zira bu mektubu ulaştıranın kendisi İbn-i Ziyad&#8217;ın casusudur ve benim en küçük hareketlerimi bile göz altında bulundurmaktadır.&#8221; dedi.</p>
<p>Bu arada &#8220;Züheyr b. Kayn&#8221; İmam (a.s)&#8217;a şöyle bir teklifte bulundu: &#8220;Bizim bu az grupla savaşmamız, bunların arkasında olan kişilerle savaşmaktan daha kolaydır&#8230;.&#8221; İmam Hüseyn (a.s) Zübeyr&#8217;in teklifine cevaben; &#8220;Savaşı ben başlatmayacağım&#8221; (28) diye buyurdu.</p>
<p>Daha sonra İmam Hüseyn (a.s) Hürre hitaben: &#8220;İkametimize daha münasib bir yer bulmamız için biraz daha hareket edelim.&#8221; diye buyurdu. Hür, İmam Hüseyin&#8217;in (a.s) bu sözüne muvafakat ederek hareketlerine devam edip Kerbela çölüne ulaştılar. Burada Hür ve dostları; &#8220;Burası Fırat&#8217;a yakın ve münasib bir yerdir&#8221; diye Hazretin bundan daha fazla ilerlemesine mani oldular.</p>
<p>Hz. Hüseyin (a.s) o bölgeye inmeye karar verdiğinde o yerin ismini sordu. Buraya &#8220;Taf&#8221; diyorlar diye cevap verdiler. İmam (a.s): &#8220;Buranın başka bir ismi de var mıdır?&#8221; diye sorduğunda &#8220;Buraya Kerbela da diyorlar&#8221; dediler.</p>
<p>Hz. Hüseyin (a.s) &#8220;Kerbela&#8221; ismini duyar duymaz şöyle buyurdu: &#8220;Allah&#8217;ım Kerb ve bela (gam ve bela) dan sana sığınıyorum. İşte burası bizim ineceğimiz (son) yerdir. Allah&#8217;a and olsun ki, kıyamet gününde de buradan haşr olacağız. Bu, ceddim Resulullah&#8217;ın (s.a.a) vaadesidir, O&#8217;nun vaadesinde hiç bir hilaf yoktur.&#8221; (29)</p>
<p><strong>Hz. Hüseyn (a.s)&#8217;ın Kerbela&#8217;ya Vardıktan Sonraki Hutbesi</strong></p>
<p>Hz. Hüseyn (a.s), Muharrem&#8217;ül-Haram ayının ikinci günü, hicretin 61. yılında Kerbela&#8217;ya vardı, az bir vakfeden sonra dostları, çocukları ve ailesi arasında yer alıp şu hutbeyi irad etti:</p>
<p>&#8220;Allah&#8217;a hamd, Peygambere salat ve selamdan sonra. İşte başımıza gelen olayı görmektesiniz. Gerçekten dünyanın durumları değişmiş, kötülükleri aşikar olmuş, iyilik ve faziletleri ortadan kalkmıştır. İnsanî faziletlerden ancak kabın dibinde kalan su damlacıkları kadar pek az bir şey kalmıştır&#8230; Halklar zillet ve utanç dolu bir hayat sürdürmektedirler. Hak üzere amel edilmediğini ve batıldan kaçınılmadığını görmüyor musunuz? Böyle bir durumda mü&#8217;min, Allah&#8217;a kavuşmayı (şehid olmayı) istemekte haklıdır. Ben böyle bir ortamda ölümü saadet biliyorum, zalimlerle yaşamayı ise alçaklık. İnsanlar dünya kuludur, din ise dillerinde dolaşır, dinin sayesinde geçimleri iyi olduğu müddetçe onu savunurlar, zorluklarla imtihan edildiklerinde ise dindarlar azalır.&#8221; (30)</p>
<p><strong>Hz. Hüseyn (a.s)&#8217;ın Ömer b Sa&#8217;d İle Konuşması</strong></p>
<p>Hatib-i Harezmî&#8217;nin nakline göre, Hz. Hüseyn (a.s), &#8220;Ömer b. Sa&#8217;d&#8217;a kendisiyle mülakat etmesi için bir mesaj gönderdi. İmam Hüseyn (a.s) gece vakti dostlarından yirmi kişiyle birlikte iki ordunun arasına dikilen çadıra doğru hareket etti. Kardeşi Ebu&#8217;l-Fazl ve oğlu Ali Ekber&#8217;den başka dostlarından hiçbir kimsenin çadıra girmemesini emretti. Ömer ibn-i Sa&#8217;d da sayıları yirmiyi bulan doslarına aynı şekilde emretti ve sadece oğlu Hafs ve özel kölesiyle birlikte çadıra girdiler. İmam (a.s), bu mecliste Ömer ibn-i Sa&#8217;d&#8217;a hitaben şöyle buyurdu: &#8220;Ey İbn-i Sa&#8217;d, benimle savaşmak mı istiyorsun? Dönüp de huzuruna varacağın Allah&#8217;dan korkmuyor musun? Halbuki benim, kimin oğlu olduğumu biliyorsun. Bunları (Benî Ümeyye&#8217;yi) bırakıp benimle olmak istemez misin? Oysa bu amel Allah rızasına daha yakındır.&#8221;</p>
<p>Ömer b. Sa&#8217;d İmam (a.s)&#8217;a cevabında: &#8220;Bu durumda Kûfedeki evimi yıkmalarından korkuyorum.&#8221; dedi.</p>
<p>İmam (a.s): &#8220;Kendi paramdan sana ev yaptırırım&#8221; buyurdu.</p>
<p>Ömer b. Sa&#8217;d: &#8220;Bağ ve hurmalıklarımı yağmalamalarından korkuyorum&#8221; dedi.</p>
<p>İmam (a.s): &#8220;Ben Hicaz&#8217;da, Kûfe&#8217;deki olan bağlardan daha güzel bağ ve hurmalıkları sana veririm.&#8221; buyurdu.</p>
<p>Ömer b. Sa&#8217;d: &#8220;Çoluk çocuğum Kûfe&#8217;dedir, onları öldürmelerinden korkuyorum&#8221; dedi.</p>
<p>İmam (a.s), onun boşyere behane aradığını görünce, tövbe edip dönmesinden ümidini kesti ve şu cümleyi söyleyerek ayağa kalktı: &#8220;Allah seni öldürsün, kıyamet günü de günahlarından geçmesin; sana ne olmuş (bu kadar özür getirip söz kabul etmiyorsun?) Allah&#8217;a andolsun ki Irak buğdayından, çok az bir mikdar hariç sana hiçbir şeyin nasib olmayacağını ümid ediyorum (yani Allah en yakın bir zamanda canını alsın.)&#8221; (31)</p>
<p>Ömer b. Sa&#8217;d da alay ederek: &#8220;Irak arpası bana yeter&#8221; dedi.</p>
<p><strong>Hz. Hüseyin (a.s)&#8217;ın Tasua Günü İkindi Vaktinde Buyurduğu Sözler</strong></p>
<p>Taberî&#8217;nin naklettiğine göre,  Muharrem ayının dokuzu olan perşembe gününün ikindi sularında Ömer-i Sa&#8217;d&#8217;ın saldırı emriyle Yezid&#8217;in ordusu harekete geçti. İmam Hüseyn (a.s) o saatte çadırın dışında kılıcına dayanıp hafif bir uykuya dalmıştı.</p>
<p>Zeyneb-i Kubra (a.s) Ömer-i Sa&#8217;d&#8217;ın ordusunun sesini duyup onların hareket ve kaynaşmalarını görünce İmam (a.s)&#8217;ın yanına gelerek: &#8220;Kardeşim! Düşman çadırlara yaklaşmak üzeredir.&#8221; dedi</p>
<p>Hz. Hüseyin (a.s) başını kaldırıp şöyle buyurdu:</p>
<p>&#8220;Şimdi ceddim Resulullah&#8217;ı (s.a.a) uykumda gördüm ki bana şöyle buyurdu: &#8220;Torunum! En yakın bir zamanda benim yanıma geleceksin.&#8221; (32)</p>
<p>Daha sonra Hazret kardeşi Ebu&#8217;l-Fazl&#8217;a şöyle buyurdu: &#8220;Kardeşim, canım sana feda olsun, atına bin de bunlarla mülakat et ve onların (bu hareketten) hedeflerinin ne olduğunu sor öğren.&#8221;</p>
<p>Hz. Hüseyn (a.s)&#8217;ın direktifleri doğrultusunda Ebu&#8217;l-Fazl, içlerinde Züheyr b. Kayn ve Habib b. Muzahir de bulunan yirmi kişiyle birlikte düşmana doğru hareket edip onların karşısında yer aldı ve onların bu hareketten hedeflerinin ne olduğunu sordu.</p>
<p>Ömer-i Sa&#8217;d&#8217;ın ordusu Hz. Ebu&#8217;l-Fazl&#8217;a cevabında: &#8220;Emir (İbn-i Ziyad)dan yeni bir hüküm gelmiştir; ya bi&#8217;at edersiniz veya hemen şimdi sizinle savaşa başlarız.&#8221; dediler.</p>
<p>Hz. Ebu&#8217;l-Fazl, İmam Hüseyn (a.s)&#8217;ın huzuruna gelip onların sözünü Hz. Hüseyin&#8217;e ulaştırdı.</p>
<p>Hz. Hüseyin (a.s), Ebu&#8217;l-Fazl&#8217;a cevaben şöyle buyurdu: &#8220;Onların yanına dön, eğer becerebilirsen (bu gece mühlet al) savaşı yarına ertelet ve onları bu akşam bizden defet; (savaştan vazgeçir) tâ ki bu gece namaz kılalım, Rebbimize dua edelim ve Ondan mağfiret dileyelim. Çünkü ben namazı, Kur&#8217;ân okumayı ve fazla dua edip mağfiret dilemeyi çok seviyorum.&#8221;</p>
<p>Hz Ebu&#8217;l-Fazl, Ömer-i Sa&#8217;d&#8217;ın yanına varıp bir gece mühlet istedi. Ömer-i Sa&#8217;d, bu teklifi kabul etmekte tereddüt içerisinde olduğu için mevzuyu ordunun komutanlarına açıp onların görüşünü aldı&#8230; Nihayet çok konuşulduktan sonra Ömer-i Sa&#8217;d, Hz. Ebu&#8217;l Fazl&#8217;a şöyle cevap verdi: &#8220;Biz bu geceyi size mühlet veriyoruz, eğer teslim olup emirin (İbn-i Ziyad&#8217;ın) hükmüne boyun eğerseniz, sizi onun yanına götürürüz; aksi takdirde biz sizi kendi halinize bırakmayacağız. Sizin kaderinizi tayin eden savaş olacaktır.&#8221;</p>
<p>Böylece İmam (a.s)&#8217;ın teklifi kabul edilip Aşura gecesi Hz. Hüseyin&#8217;e mühlet verilmiş oldu.</p>
<p><strong>Hazreti Hüseyn (a.s)&#8217;ın Aşura günündeki Konuşması ve En Son İmtihan</strong></p>
<p>Hz. Hüseyin (a.s), Medine&#8217;den Kerbela&#8217;ya kadar yol boyunca ve çeşitli yerlerde şehid olacağını ilan etmişti ve dostlarına kendisinden ayrılıp gitmeleri için izin vermiş ve bi&#8217;atı onlardan kaldırmıştı. Aşura gecesinde, yine son olarak şehadet meselesini açık bir şekilde sözkonusu etti. &#8220;Artık şehadet vakti ulaşmıştır, ben bi&#8217;atimi sizlerden kaldırdım, gecenin karanlığından yararlanıp kendi şehir ve memleketinize doğru hareket edin.&#8221; (33)</p>
<p>Bu teklif, gerçekte Hz. Hüseyn (a.s)&#8217;ın kendi ashabı hakkındaki en son imtihanıydı. Bu imtihanın neticesi İmam (a.s)&#8217;ın dostlarının aksülamelini yansıtan sözleriydi. Ashab&#8217;dan  her biri özel bir beyanla Hazrete vefadar kalacaklarını ve kanlarının en son damlasına kadar mukavemet edeceklerini ilan edip bu imtihandan yüzü ak ve başı yüce çıkmışlardır.</p>
<p>Şimdi Hz. Hüseyn (a.s)&#8217;ın  Ehl-i beyt, yaran ve sadık dostlarından bir kaç kişinin verdiği cevaplarını naklediyoruz:</p>
<p>1- Hz. Hüseyn (a.s)&#8217;ın konuşmasından sonra ilk konuşan Hazretin kardeşi Ali b. Abbas idi. Hz. Abbas  şöyle dedi: &#8220;Allah böyle bir günü bize göstermesin ki biz seni yalnız bırakıp da şehrimize geri dönelim.&#8221;</p>
<p>2- Bu konuşanlardan biri de &#8220;Müslim b. Avsece&#8221; idi; o da şöyle dedi: &#8220;Biz nasıl olur da sana yardımdan elçekeriz? Bu durumda Alah&#8217;ın huzurunda bir özürümüz olur mu? Allah&#8217;a and olsun ki mızrağımızla düşmanın kalbini yarmadıkça, kılıç elimde olduğu müddetçe onlarla savaşmadıkça senden ayrılmayacağım. Hiç savaş aracım olmasa bile canları yaratana canımı teslim edene dek taş ve kesekle onlara karşı savaşacağım.&#8221;</p>
<p>3- İmam Hüseyn&#8217;in yaranlarından başka biri olan &#8220;Sâd b. Abdullah&#8221; da şöyle dedi: &#8220;Allah&#8217;a andolsun ki Allah&#8217;ın huzurunda peygamberin senin hususundaki hakkına riayet ettiğimizi sabit etmedikçe sana yardım etmekten vazgeçmeyeceğiz. Allah&#8217;a and olsun ki eğer yetmiş defa öldürüleceğimi ve bedenimi yakıp külümü tekrar dirilteceklerini bilsem yine de kesinlikle sana yardım etmekten vazgeçmeyeceğim ve her dirildikten sonra tekrar senin yardımına koşacağım. Halbuki ölümün bir defadan fazla olmadığını ve ondan sonra da Allah&#8217;ın sonsuz nimetinin olduğunu yakinen biliyorum.&#8221;</p>
<p>Hz. Hüseyin (a.s), Benî Haşim, ashab ve yaranlarından bu aksülameli gördüğünde ve onların imamet makamına fedakarlıklarını gösteren sözlerini duyduğunda onlara: &#8220;Allah hepinize iyi mükafat versin&#8221; şeklindeki cümleyle dua etmenin yanısıra açıkca şöyle buyurdu: &#8220;Ben yarın öldürüleceğim, sizin hepiniz, hatta Kasım ve süt emen Abdullah bile benimle öldürülecektir.&#8221;</p>
<p>İmam (a.s.)&#8217;ın bütün dostları bu sözü duyar duymaz hep birlikte şöyle dediler: &#8220;Biz de yüce Allah&#8217;a şükrediyoruz ki sana yardım etmekle bize keramet verdi ve yanında öldürülmekle de bize izzet ve şerafet bağışladı. Ey Peygamber&#8217;in torunu! Seninle cennette olmamıza niçin haşnut olmayalım?&#8221;</p>
<p><strong>Mukavemete Çağrı</strong></p>
<p>İbn-i Kuleveyh ve Mes&#8217;udi&#8217;nin naklettiğine göre Hz. Hüseyn (a.s), Aşura günü sabah namazını kıldıktan sonra, yüzünü namaz kılanlara çevirip Allah&#8217;a hamd-u sena ettikten sonra şöyle buyurdu: &#8220;Allah-u Teâla bu gün benim ve sizin ölümünüze izin vermiştir. Öyleyse sabredin (direnin) ve düşmana karşı savaşın.&#8221; (34)</p>
<p>Merhum Şeyh Saduk İmam Seccad (a.s)&#8217;dan şöyle naklediyor: &#8220;Aşura günü savaş şiddetlendiğinde ve baskı arttığında&#8230; Hz. Hüseyn (a.s)&#8217;ın yaranlarından bazıları İmam (a.s)&#8217;ın ilginç ve olağanüstü cesaretine hayret edip manevi ve ruhani simasına işaret ederek şöyle diyorlardı: &#8220;Hz. Hüseyn (a.s)&#8217;a bir bakın, o ölümü asla önemsemiyor?&#8221;</p>
<p>Hz. Hüseyn (a.s) onların bu sözünü duyunca kendi yaranlarına şöyle hitap etti:</p>
<p>&#8220;Ey kerim zadeler! Sabırlı olun, ölüm, sizi sıkıntı ve mihnetten geçirip geniş cennet ve daimi nimetlere ulaştıran köprüden başka bir şey değildir. Hanginiz zindandan saraya gitmeyi sevmez?&#8230; Babam, Resulullah (s.a.a)&#8217;dan nakleder ki: &#8220;Dünya mümine zindan, kafire ise cennettir. Ölüm, müminleri cennetlerine, kafirleri ise cehennemlerine ulaştıran bir köprüdür.&#8221; Duyduğum söz haktır, yalan değil.&#8221; (35)</p>
<p>Hz. Hüseyn (a.s), sabah namazını kıldıktan sonra meşhur kavle göre 72 kişiden müteşekkil ordusunun saflarını düzene koydu. Ordunun sağ kolunu Züheyr ibn-i Kayn&#8217;a, sol kolunu Habib ibn-i Müzahir&#8217;e, sancağı ise kardeşi Hz. Abbas&#8217;a verdi; kendisi ve ehl-i beytinden olan kişiler de ordunun merkezinde yer aldılar.</p>
<p>Öte yandan Ömer ibn-i Sa&#8217;d da ordusunun saflarını düzenlemekle meşguldu. İmam&#8217;ın (a.s) gözü düşmanın yığınca ordusuna ilişip karşısında sel gibi insanları görünce ellerini göğe doğru kaldırarak şu duayı okudu: &#8220;Allah&#8217;ım! Her gam ve kederde sığınağım, her sıkıntı ve zorlukta ümidim ve her musibette güvendiğim ve hazırlığım sensin. Kalpleri sarsan, kurtuluş yollarını kapatan, dostları kaçıran ve düşmanları sevindiren nice gam ve musibetleri sana şikayet ettim, başkalarından ümidimi kesip sana yöneldim ve sen o gam ve üzüntüyü giderdin, onları bertaraf ettin, her nimetin sahibi ve her dileğin nihayeti de sensin.&#8221; (36)</p>
<p><strong>Hz. Hüseyn (a.s)&#8217;ın Aşura Günündeki İlk Konuşması</strong></p>
<p>Hz. Hüseyn (a.s), ordusunun saflarını düzene soktuktan sonra, atına binip biraz çadırlardan uzaklaştı ve yüksek sesle Ömer-i Sa&#8217;d&#8217;ın ordusundaki kimselere hitaben şöyle buyurdu: &#8220;Ey insanlar! Sözümü dinleyin, üzerime düşen, sizlere öğüt ve nasihat etmek vazifesini yapmadıkça ve bu bölgeye gelmemin sebebini anlatmadıkça benimle savaş hususunda acele etmeyin.</p>
<p>Eğer dediğimi kabul edip, sözümü tasdik eder de bana karşı insaflı davranırsanız, saadet yolunu bulur, artık benimle savaşmaya hiç bir deliliniz olmaz. (Eğer böyle yapmazsanız) daha sonra yaptığınız işin gam ve üzüntünüze sebeb olmaması için ortaklarınızı bir araya toplayın, düşünüp taşının,  hakkımda aldığınız kararı uygulayın bana göz açtırmayın. Şüphesiz benim yardımcım Kur&#8217;ân&#8217;ı indiren Allah&#8217;tır, salih kulların yardımcısı da O&#8217;dur.&#8221; (37)</p>
<p>&#8220;Sibt b. Cevzî&#8221; &#8220;Tezkiret&#8217;ül-Havas&#8221; kitabında şöyle diyor: &#8220;Hüseyn b. Ali (a.s), Kûfe halkının kendisini öldürmeye ısrar ettiklerini görünce bir Kur&#8217;ân aldı ve onu açıp başının üzerine koydu ve düşmanın ordusu karşısında onlara şöyle hitap etti: &#8220;(Ey insanlar!) Benimle sizin aranızda Allah&#8217;ın kitabı ve ceddim Resulullah (s.a.a) hakem olsun. Ey insanlar! Ne suçtan dolayı kanımın dökülmesini helal biliyorsunuz? Acaba ben Peygamberinizin kızının oğlu değil miyim? Acaba ceddim Resulullah&#8217;ın benim ve kardeşim hakkındaki: &#8220;Bunlar cennet gençlerinin efendileridir.&#8221; şeklindeki sözünü duymamış mısınız? Eğer sözümü tasdik etmiyorsanız Cabir, Zeyd b. Ekrem ve Ebu Said-i Hudriden sorunuz. Acaba Cafer-i Tayyar amcam değil midir?&#8221;</p>
<p>Bu sözlere karşı Yezid&#8217;in ordusundan Şimr&#8217;den başka hiç kimse cevap vermedi; o da: &#8220;Şimdi cehennem&#8217;e gireceksin&#8221; dedi. Hz. Hüseyn (a.s) cevaben şöyle buyurdu: &#8220;Allah-u Ekber! Ceddim haber vermiş ki; &#8220;Ben uykuda bir köpeğin Ehl-i Beyt&#8217;imin kanını yaladığını gördüm&#8221; Sanıyorum o köpek sensin.&#8221;</p>
<p><strong>Hz. Hüseyn (a.s)&#8217;ın Sözlerine Ara Vermesi</strong></p>
<p>Tarih kitablarının naklettiğine göre, İmam (a.s)&#8217;ın sözü buraya ulaştığında  ordugahından kendisini dinleyen bazı kadın ve kızların ağlama sesleri yükseldi. İmam (a.s) konuşmasına ara verip kardeşi Abbas&#8217;ı ve oğlu Ali Ekber&#8217;i onları susturmakla görevlendirdi ve &#8220;Onlar ileride daha çok ağlayacaklar&#8221; dedi.</p>
<p>Kadın ve çocuklar sustuklarında İmam (a.s) tekrar sözlerine devam edip Allah&#8217;a hamd-u sena ettikten sonra şöyle bir hutbe irad etti:</p>
<p>&#8220;Ey Allah&#8217;ın kulları! Allah&#8217;dan korkun, dünyaya karşı (aldanmamak için) ihtiyatli davranın. Eğer bütün dünya bir kişiye kalacak veya bir kişi orada daimi kalacak olsaydı, Peygamberler baki kalmaya daha lâyık, rızayetleri celbedilmeye daha evla ve böyle bir hükme daha uygun olurlardı. Ama Allah-u Teâla dünyayı fani olmak için yaratmıştır. Yenileri eskilir, nimetleri zail olur, sevinci ise kararır (gam ve üzüntüye dönüşür.) Dünya engebeli bir menzil ve muvakkat bir evdir. Öyleyse ahiretiniz için azık toplayın; en güzel azık ise takvadır. Allah&#8217;dan sakının tâ ki kurtuluşa eresiniz.</p>
<p>Ey insanlar! Allah-u Teâla dünyayı, ehlini halden hale sokan fena ve zeval yurdu kıldı. Aldanan kimse dünyaya aldanan, bedbaht da ona meftun olan kimsedir. O halde sakın bu dünya sizi aldatmasın. Sizin bir iş üzere toplandığınızı görüyorum. Bu işde Allah&#8217;ı gazaplandırdığınız için Allah da rahmet yüzünü sizden çevirdi ve size azabını gerekli kıldı. Rabbimiz ne güzel bir Rab&#8217;dir, siz ise ne kötü kullarsınız. Allah&#8217;ın emrine uymaya ikrar ettiniz ve elçisi olan Hz. Muhammed&#8217;e (s.a.a) iman getirdiniz. Ama daha sonra torunlarını ve Ehl-i Beyt&#8217;ini öldürmek için saldırıya geçtiniz. Şeytan sizi sarıp-kuşatmıştır; böylelikle de size yüce Allah&#8217;ın zikrini unutturmuştur. Allah sizi ve dileğinizi helak etsin. Biz Allah&#8217;danız ve şüphesiz O&#8217;na dönücüleriz.&#8221;</p>
<p>Hz. Hüseyn (a.s), daha sonra kendini tanıtma yoluyla onlara nasihat ve öğüt vermek için şöyle buyuruyor:</p>
<p>&#8220;Ey insanlar! Soyumu söyleyin ben kimim. Bakın görün beni öldürmeniz, hürmetimi gözetmemeniz sizin için câiz midir? Ben, Peygamberinizin kızının oğlu değil miyim? Ben, Peygamber&#8217;inizin vasisi ve amcasının oğlunun oğlu değil miyim? Ben, herkesten önce Allah&#8217;a iman eden ve Peygamber&#8217;in (s.a.a) risaletini tasdik eden kimsenin oğlu değil miyim? Seyyid-üş Şüheda olan Hamza, babamın amcası değil midir? Cafer-i Teyyar, amcam değil midir? Peygamber&#8217;in (s.a.a) benim ve kardeşim hakkındaki: &#8220;Bu ikisi, cennet gençlerinin efendileridir.&#8221; sözünü duymamış mısınız?</p>
<p>Eğer sözümü tasdik ederseniz, bu söylediğim sözler birer gerçektir. Allah&#8217;a and olsun ki, Allah-u Teâla&#8217;nın yalancıya gazap ettiğini ve uydurduğu sözün zararını kendisine çevirdiğini  bildiğim günden beri yalan söylememişimdir. Eğer beni tekzip ederseniz, halihazırda müslümanların arasında Peygamber&#8217;in (s.a.a) ashabından olan kimseler mevcuttur; bunu onlardan soracak olursanız size söylerler. Bunu Cabir ibni Abdullah&#8217;i-Ensarî, Eba Said&#8217;i Hudrî, Sehl ibn-i Sa&#8217;d-is Saidî, Zeyd ibn-i Erkam ve Enes ibn-i Malikten sorun öğrenin. Şüphesiz onların hepsi, Resulullah&#8217;ın (s.a.a) benim ve kardeşim (Hasan) hakkındaki buyurduğu sözü duymuşlardır. Bu sözler, sizi kanımı dökmekten alı koymuyor mu?&#8221; (38)</p>
<p><strong>Şimr b. Zilcuşen&#8217;in Hz. Hüseyn (a.s)&#8217;ın Sözünü Kesmek İstemesi</strong></p>
<p>Bu arada Yezid ordusunun komutanlarından biri olan Şimr ibn-i Zilcuşen, İmam Hüseyn (a.s)&#8217;ın bu sözlerinin orduya etki edip onları savaştan vazgeçireceğinden korktuğu için Hz. Hüseyin (a.s)&#8217;ın sözünü keserek yüksek bir sesle şöyle dedi: &#8220;O (Hz. Hüseyn) Allah&#8217;a kalbiyle değil de diliyle ibadet ediyor (o dalalettedir), ne söylediğini bilmiyor.&#8221;</p>
<p>Habib ibn-i Muzahir de Hz. Hüseyn (a.s)&#8217;ın ordusu adına ona şöyle cevap verdi: &#8220;Hayır, Allah&#8217;a diliyle ibadet eden ve tam bir dalalet içerisinde olan sensin. Sen, O&#8217;nun sözlerini anlayamazsın. Çünkü Allah senin kalbini mühürlemiştir.&#8221;</p>
<p>Hz. Hüseyn (a.s) daha sonra sözlerine şöyle devam etti:</p>
<p>&#8220;Ben ve kardeşim hakkında Peygamber&#8217;in (s.a.a) buyurduğu sözünde şüpheniz var ise benim, Peygamber&#8217;inizin kızının oğlu olduğumda da mı şüphe ediyorsunuz? Allah&#8217;a andolsun ki doğu ve batı arasında (bütün dünyada) sizin ve sizin dışınızda Resulullah&#8217;ın benden başka bir torunu yoktur. Yazıklar olsun size! Acaba öldürdüğüm bir kimse veya zayi ettiğim bir mal veyahut (size vurduğum) bir yara karşılığında mı beni cezalandırmak istiyorsunuz?&#8221;</p>
<p>Hz. Hüseyn (a.s)&#8217;ın sözü buraya ulaştığında Kûfe ordusu tam bir sükut içerisinde idi, onlardan hiçbir aksülamel müşahede edilmiyordu; derken İmam (a.s) kendisini davet eden ve Ömer-i Sa&#8217;d&#8217;ın ordusu içerisinde olan Kûfe&#8217;nin ünlü kişilerinden bir kaç tanesine hitaben şöyle buyurdu:</p>
<p>&#8220;Ey Şebes ibn-i Rib&#8217;î! Ey Haccar ibn-i Ebcer! Ey Kays ibn-i Eş&#8217;âs! Ve ey Yezid ibn-i Haris! &#8220;Meyvalarımız yetişmiş, çevremiz (bağ ve bahçelerimiz) yeşermiş ve senin için techiz edilmiş bir orduya doğru geliyorsun.&#8221; diye bana mektup yazmadınız mı?&#8221;</p>
<p>Bu kişilerin, İmam (a.s)&#8217;ın sözleri karşısında: &#8220;Biz böyle bir mektup yazmadık.&#8221; diye inkar etmekten başka bir cevapları yoktu.</p>
<p>Burada Kays ibn-i Eş&#8217;âs, yüksek bir sesle şöyle dedi: &#8220;Ey Hüseyn! Niçin Yezid&#8217;e bi&#8217;at etmiyorsun? Bi&#8217;at ettiğin takdirde sana karşı, gönlünün istediği şekilde davranılacak ve sana en ufak zarar bile dokunmayacaktır.&#8221;</p>
<p>İmam Hüseyn (a.s) ona cevaben şöyle buyurdu:</p>
<p>&#8220;Hayır, Allah&#8217;a andolsun ki, ben onlara zillet elini vermeyeceğim ve köleler gibi de onların önünden kaçmayacağım.&#8221; (39)</p>
<p>Daha sonra İmam Hüseyn (a.s), Hz. Musa&#8217;nın, Firavun&#8217;un inadı karşısındaki sözünü nakleden ayeti kıraat etti: &#8220;(Ey Allah&#8217;ın kulları!) Şüphe yok ki ben sözümü yabana atmanızdan (beni taşlayıp öldürmenizden) Rabbime ve Rabbinize sığınıyorum. Gerçekten ben, hesap gününe iman etmeyen her mütekebbirden, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah&#8217;a sığınıyorum.&#8221;</p>
<p><strong>Hz. Hüseyn (a.s)&#8217;ın Aşura Günündeki İkinci Konuşması </strong></p>
<p>Harezmî diyor ki Hz. Hüseyn (a.s)&#8217;ın Aşura günü Kerbela sahrasındaki ikinci konuşması şöyleydi: Her iki ordu kamilen hazırlandıktan, Ömer-i Sa&#8217;d&#8217;ın bayrakları yükseldikten, davul ve borazan sesleri duyulduktan ve Hz. Hüseyn (a.s)&#8217;ın çadırları düşman ordusu tarafından bir yüzük kaşı gibi araya alındıktan sonra İmam Hüseyn (a.s) ordusundan dışarı çıkıp düşmanın safları karşısında yer aldı ve onların susmalarını ve sözünü dinlemelerini istedi. Ama onlar gürültü-patırtı ediyor, bağırıp- çağırıyorlardı; derken İmam Hüseyn (a.s) onları şu sözlerle susmaya ve sükût etmeye davet etti:</p>
<p>&#8220;Yazıklar olsun size! Niçin susup da sözlerimi dinlemiyorsunuz? Halbuki ben sizi doğru yola çağırıyorum. Kim bana uyarsa doğru yolu bulanlardan olur, bana isyan eden de helak olanlardan olur. Hepiniz emrime muhalefet ediyor ve sözümü dinlemiyorsunuz. Evet hediyeleriniz haramdan geldiği ve karınlarınız da o haramlardan dolduğu için Allah kalblerinizi mühürlemiştir. Yazıklar olsun size! Susmak ve dinlemek nedir bilmiyor musunuz?&#8221;</p>
<p>Hz. Hüseyn (a.s)&#8217;ın sözü buraya ulaşınca Ömer-i Sa&#8217;d&#8217;ın ordusu, &#8220;Niçin susupta Hazretin sözlerini dinlemiyoruz&#8221; diye birbirlerini kınadılar. Sükût düşmanın ordusuna hakim olduğunda İmam Hüseyn (a.s), sözlerinin devamında şöyle buyurdu:</p>
<p>&#8220;Ey cemaat! Yazıklar olsun size. Hayranlık içerisinde olduğunuz bir halde, iştiyakla bizi yardımınıza çağırdığınızda kabul edip süratle imdadınıza koştuk. (Ama siz) aleyhimize kılıç çektiniz, ortak düşmanımızın çıkardığı fitne ateşini aleyhimize tutuşturdunuz. Dostlarınızın aleyhine toplanıp, aranızda hiçbir adaleti yaymayan (yararınıza bir adım bile atmayan) ve kendilerinden dünya malından size ulaştıracakları haram bir lokmadan ve göz diktiğiniz alçak bir yaşayıştan başka hiç bir şey ummadığınız düşmanlarınıza destek oldunuz. Birazcık yavaş olun (düşünün). Yazıklar olsun size! Bizden hiç bir şey vaki olmaksızın ve hiçbir hatalı görüş görülmeksizin horlanıp bizi terkettiniz. Kılıçlar kınında, kalbler huzur içerisinde ve reyler sağlam olduğunda, çekirge gibi süratle bize yöneldiniz ve sinekler gibi (etin üzerine konarcasına) başımıza üşüştünüz. Yüzünüz kara olsun! Şüphesiz sizler ümmetin azgını, hiziblerin en sapmışı, şeytan&#8217;ın balgamı, günahkârlar topluluğu olan ve Kur&#8217;ân&#8217;ı arkalarına atan kimselersiniz. (Yine siz) kitabı tahrif eden, sünneti söndüren, Peygamber&#8217;in evladlarını öldüren, vasilerin neslini kesen, zinazadeleri nesebe ilhak eden, müminleri inciten ve Kur&#8217;ân&#8217;ı parçalayan alaycı önderlerin imdadına koşan kimselersiniz.&#8221;</p>
<p>Hz. Hüseyn (a.s) sözlerinin devamında şöyle buyurdu:</p>
<p>&#8220;Sizler şimdi, İbn-i Harb&#8217;a (Muaviye oğlu Yezid&#8217;e) ve onlara uyanlara itimad edip bize yardımda bulunmuyorsunuz. Evet, Allah&#8217;a and olsun ki yardım etmemek (ve hilekârlık) sizin en bariz sıfatlarınızdandır. Ki damar ve kökleriniz onun üzerine boy salmış, dal ve gövdeniz onu miras edinmiş, gönülleriniz (bu kınanmış adet) üzere rüşd etmiştir, göğüsleriniz onunla örtülmüştür. Siz bağ bekçisinin boğazında kalan veya gasıb bir kimsenin tatlı bir lokması olan habis bir meyve gibisiniz. Bilin ki zinazade oğlu zinazade (Ubeydullah ibn-i Ziyad) bizi iki şey: &#8220;Kılıç ve zillet&#8221; arasında seçenekli bırakmıştır; zillet ise bizden uzaktır. Ne Allah, ne Peygamber&#8217;i, ve ne de müminler bunu kabul ederler, ve ne de pâk ve tahir olan etekler (anneler) ve izzet-i nefsi olan kimseler alçak kimselerin itaatını kerim kişilerin şehadetine tercih etmeyi reva görürler. Bilin ki ben hücceti tamamladım ve size olan inzar görevimi yerine getirdim. Ben aile fertlerimin azalmasına ve yardımcıların da yardım etmemesine rağmen hedefime doğru yürümekte devam edeceğim.&#8221;</p>
<p>Bu sırada İmam (a.s) şu şiiri okudu:</p>
<p>&#8220;Eğer düşmanı yenersek, zaten önceden de yeniktiler.</p>
<p>Ama eğer (zahirde) yenilirsek, yine gerçekte yenilmiş biz değiliz.</p>
<p>Biz korkaklık nedir bilmeyiz,</p>
<p>Başımıza bir takım olaylar gelmiş, devlet başkalarının eline geçmiştir o kadar.</p>
<p>Bizi alaya almak istiyenlere de ki, kendinize gelin.</p>
<p>(Çünkü) bizim uğradığımız şeye onlar da uğrayacakdır.</p>
<p>Ölüm, devesini birisinin kapısından kaldırdığında</p>
<p>Şüphesiz diğerlerinin kapısına yatıracaktır.&#8221;</p>
<p>Hz. Hüseyn (a.s), daha sonra sözünün devamında şöyle buyurdu:</p>
<p>&#8220;Bilin Allah&#8217;a andolsun ki, bu savaştan sonra siz ancak süvarinin bineğe bindiği bir süre miktarınca eğlenip durursunuz (arzularınıza ulaşırsınız); tâ ki olaylar, bir değirmenin döndüğü gibi sizi döndürür ve bir eksenin sarsıntısı gibi sizi sarsıp muztarib eder. İşte bu, babam Ali&#8217;nin cedim Resulullah&#8217;dan naklettiği bir vasiyyettir.&#8221;</p>
<p>Daha sonra İmam Hüseyn (a.s) ellerini göğe kaldırıp Ömer b. Sa&#8217;d&#8217;ın ordusuna şöyle beddua etti:</p>
<p>&#8220;Allah&#8217;ım, onlara yağmur yağdırma ve onlara, Yusuf&#8217;un yılları gibi (zor ve kurak) yıllar yaşat ve onlara, Sakifli genci musallat kıl ki zillet kabıyla onları doyursun (onlara kan kustursun) ve onlardan hiçbirisini cezasız bırakmasın. Katledenlerini katletsin, vuranlarını ise vursun; böylece onlardan Ehl-i beytimin ve şialarımın intikamını alsın. Zira onlar bizi tekzip ettiler, (düşmanlar karşısında) bize yardımda bulunmadılar. Ey Allah&#8217;ım! Sen bizim Rabb&#8217;imizsin, sana tevekkül ederiz. Şüphesiz ki dönüşümüz sanadır.&#8221; (40)</p>
<p><strong>Hz. Hüseyn&#8217;in (a.s) Savaş Başladığında Ashabına Hitaben Buyurduğu Söz </strong></p>
<p>Hz. Hüseyn (a.s) umuma konuşma yaptıktan ve Ömer ibn-i Sa&#8217;d&#8217;la konuşup kendi ordusuna döndükten sonra, Ömer ibn-i Sa&#8217;d ordusundan dışarı çıkıp İmam Hüseyn (a.s)&#8217;ın çadırlarına doğru bir ok attı ve ordusuna şöyle hitap etti: &#8220;Emir İbn-i Ziyad&#8217;ın yanında, Hüseyn ibn-i Ali&#8217;nin çadırlarına oku ilk atanın ben olduğuma dair tanıklıkta bulunun.&#8221;</p>
<p>Kûfe halkı, bu sahneyi görür görmez, Hz. Hüseyn (a.s)&#8217;ın çadırlarını ok yağmuruna tuttular. Düşman tarafından atılan bu oklar yağmur gibi Hz. Hüseyn (a.s) ve ashabının çadırlarına yağmaya başladı. Ashabdan bedenine ok isabet etmemiş çok az kimsenin kaldığı naklediliyor.</p>
<p>İşte bu esnada İmam Hüseyn (a.s) yaranlarına şöyle buyurdu:</p>
<p>&#8220;Ey yüce insanlar! Kendisinden kurtulması mümkün olmayan ölüme hazırlanın şüphesiz ki bu oklar, onların sizlere gönderdikleri ölüm elçileridir. Allah&#8217;a and olsun ki siz insanlarla cennet ve cehennem arasında ancak ölüm (küprüsü) vardır; bu köprü sizleri cennet&#8217;e onları ise cehenneme götürür.&#8221; (41)</p>
<p>&#8220;Lühuf kitabının naklettiğine göre bu hengamede İmam (a.s)&#8217;ın ashabı genel bir saldırıya geçtiler. Böylece hak ve batıl ordusu arasında şiddetli bir savaş vuku buldu. Bu saldırı sona erip, toz toprak çöktüğünde İmam (a.s)&#8217;ın ashabından 50 kişinin şehid düştüğü görüldü.&#8221;</p>
<p>Hz. Hüseyn (a.s), yaranlarının hayatlarının en son anlarında onları, seçtikleri şahadet ve fedakârlık yolunda teşvik ediyordu. Vedalaşma vakti veya katligahda ve onların kana boyanmış yarım canlı bedenlerinin yanında hazır olup gönül okşayıcı sözlerle onlara moral veriyordu. O zor şartlarda Hz. Hüseyn (a.s)&#8217;ın her söz ve davranışı bu şahısların gönüllerine çok te&#8217;sir ediyordu, ve tasavvuru mümkün olmayacak kadar ashabını manevi yönden güçlendiriyordu. Bu makalenin hacminin büyümemesi için onları nakletmekten vazgeçtik. Kerbela vakıasını daha ayrıntılı bir şekilde okumak isteyen muhterem okuyucular bu mevzuda yazılan kitaplara müracaat edebilirler.</p>
<p><strong>Vedalaşma Vakti</strong></p>
<p>Hz. Hüseyn (a.s)&#8217;ın son vedalaşması, kendisi, ailesi ve İmam Seccad (a.s) için Aşura gününün en zor anlarından ve en şiddetli dakikalarındandı. Çünkü Peygamber&#8217;in torunları görüyorlardı ki, şimdi bütün yiğitlerin şahadetinden sonra yegane sığınak ve önderleri olan Hz. Hüseyn (a.s) da artık dönüşü olmayan ayrılık için hazırlanıyor&#8230; Ondan sonra bu çölde ne yapsınlar, bu gurbette ve kimsesizlikte kimden yardım umsunlar. Düşmanın saldırısına karşı savunma gücü olmayan Peygamber&#8217;in Ehl-i Beyt&#8217;inin hanımları ve çocuklar kendilerini nasıl savunsunlar ve kime başvursunlar?&#8230; Diğer taraftan da şefkatli, merhametli ve gayret ve cesaret mazharı olan Hz. Hüseyn (a.s), aile fertlerinin ağlama seslerinin yükseldiğini duyuyordu. Savunmasız kalan çocukların, kızların bir güven, bir barınak aradıklarını veya susamışlık neticesinde ıstırap içerisinde kıvrandıklarını görüyordu.</p>
<p>Bu yürek yakıcı acı sahneyi gören Hz. Hüseyn (a.s) son olarak ailesiyle vedalaşmaya gittiğinde onları sabra ve uzur (bedenin her tarafını kaplayan bir çeşit örtü) örtmeye davet edip şöyle buyurdu:</p>
<p>&#8220;Zor ve gamlı günler için hazırlanın ve bilin ki Allah-u Teâla, sizi yakın bir zamanda düşmanların şerrinden kurtaracaktır, akibetinizi hayıra dönüştürecektir, düşmanınızı azablara düçar kılacaktır. Bu zorluk ve musibetlere karşılık da size çeşitli nimet ve kerametler bağışlayacaktır. Öyleyse şikayet etmeyin ve değerinizi düşürecek şeyler ağzınıza almayın.&#8221; (42)</p>
<p><strong>Kerbela Katligahından Evrensel Mesaj</strong></p>
<p>Harezmî diyor ki: Hz. Hüseyn (a.s), aralıksız düşmana saldırıp şiddetle savaşıyordu, her saldırısında düşmandan bazılarını yere seriyordu. Bu esnada aniden düşman  ona ruhî bir darbe vurup onu mağlup etmeye karar verdi ve bu maksatla İmam&#8217;la çadırların arasına girerek hamleyi çadırlara doğru yöneltti.</p>
<p>Bu esnada Hz. Hüseyn (a.s) yüksek bir sesle şöyle feryad etti:</p>
<p>&#8220;Ey Ebu Süfyan ailesine uyanlar! Eğer dininiz yok, kıyamet gününden de korkmuyorsanız, hiç olmazsa en azından dünyanızda hür kişiler olun. Eğer arap olduğunuzu iddia ediyorsanız (nitekim de böyle düşünüyorsunuz) hasebinize dönün ve insanlık şerefinizi koruyun.&#8221;(43)</p>
<p>Şimr cevaben; &#8220;Ya Hüseyn! Ne söylüyorsun?&#8221; dedi. İmam (a.s) ona cevabında şöyle buyurdu:</p>
<p>&#8220;Ben sizinle, siz de benimle savaşıyorsunuz, bu kadınların bir suçu yoktur. Ben hayatta olduğum müddetçe yağmacılarınızı ehl-i beytime saldırmaktan alı koyun.&#8221;</p>
<p>Şimr; &#8220;Ey Fatıma&#8217;nın oğlu! Bu isteğini kabul ediyoruz.&#8221; dedi</p>
<p>Şimr daha sonra ordusuna şöyle seslendi: &#8220;Hüseyn&#8217;in haremine saldırmaktan sakının, saldırılarınızı O&#8217;nun kendisine yöneltin. Canıma andolsun ki O kerim bir rakibdir.&#8221;</p>
<p>Hz. Hüseyn (a.s)&#8217;ın bu sözü, gerçi zahirde Aşura günü namertçe çadırlarına saldırıya geçen Kûfe halkına hitaben irad edilen bir hitabedir. Ama hakikatte, Kerbela katligahından her asırda bütün insanlara söylenilen umumi ve evrensel bir mesajdır.</p>
<p>İnsan, ilahi kanun ve semavî düsturlara bağlı olmasa bile en azından kendi hürrüyetini, yiğitliğini korumalı ve insanlar arasında geçerli olan kanun-kurallara uymalıdır.</p>
<p><strong>Hz. Hüseyn (a.s)&#8217;ın En Son Münacatı</strong></p>
<p>Misbah&#8217;ül Müteheccid ve İkbal kitablarının naklettiğine göre İmam Hüseyn (a.s), hayatının en son anlarında gözlerini açıp göğe doğru baktı ve son olarak alemlerin Rabb&#8217;iyle şöyle münacatta bulundu:</p>
<p>&#8220;Ey kendisinden başka ilah olmayan Allah! Senin kaza ve kaderinin karşısında sabrediyorum. Ey imdad dileyenlerin imdadcısı! Benim senden başka bir Rabb&#8217;im, bir ma&#8217;budum yoktur. Senin hükmüne ve takdirine sabrediyorum. Ey yardımcısı olmayan! Ey daimi olup sonu olmayan! Ey ölüleri dirilten! Ey herkese ameliyle kaşılık veren Allah! Benimle bunların (Kûfe halkının) arasında sen hükmet. Zira sen hükmedenlerin en hayırlısısın.&#8221;</p>
<p>İmam Hüseyn (a.s) daha sonra yüzünü toprağa koyarak şöyle dedi:</p>
<p>&#8220;Allah&#8217;ın adıyla, Allah&#8217;ı anarak, Allah&#8217;ın yolunda ve Resulullah&#8217;ın dini üzere (dünyadan ayrılıyorum.)&#8221;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>1- Bu mevzu &#8220;el-Gadir&#8221; kitabının 10. cildinde geniş bir şekilde nakledilmiştir.</p>
<p>2- &#8220;Zerka&#8221; kendi zamanının adı kötüye çıkan kadınlarından olan Mervan&#8217;ın büyük annesidir.</p>
<p>3- Maktel-i Harezmî, c.1, s.186. Maktel-i Avalim, s.54.</p>
<p>4- Maktel-i Harezmî, c.1, s.186.</p>
<p>5- Lühuf, s.23.</p>
<p>6- Maktel-i Avalim, s.54. Harezmî, c.1, s.188.</p>
<p>7- Maktel-i Harezmî, c.1, s.188, Maktel-i Avalim, s.54.</p>
<p>8- Maktel-i Harezmî, c.1, s.190</p>
<p>9- Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;de diğer Peygamberler gibi zühd ve takvasından söz edilen Hz. Yahya, Milad&#8217;ın 28. yılında, zamanının padişahının iffetsiz kızı &#8220;Salume&#8221;nin vesvesesiyle feci bir şekilde katledildi.</p>
<p>10- Lühuf, s.26, Musir-ül Ahzan, s.20.</p>
<p>11- Taberi, c.7, s.240.</p>
<p>12- Taberi, c.7, s.235. Kamil-i İbn-i Esir, c.3, s.267. İrşad, s.20. Maktel-i Harezmî, c.1, s.195 ve 196.</p>
<p>13- Lühuf, s.53. Musir&#8217;ül-Ahzan, s.21.</p>
<p>14- Ensab&#8217;ül-Eşraf, c.3, s.162. Taberi, c.7, s.275. Kamil-i İbn-i Esir, c.4, s.39.</p>
<p>15- Ensab&#8217;ül-Eşraf, c.3, s.164. Taberi, c.7, s.287. Kamil-i İbn-i Esir, c.3, s.276. İrşad-ı Mufid, s.218. Harezmî, c.1, s.223.</p>
<p>16- Ensab&#8217;ül-Eşraf, c.3, s.167. Taberi, c.7, s.289. el-Bidaye ve&#8217;n-Nihaye, c.8, s.168.</p>
<p>17- Maktel-i Harezmî, c.1, s.225.</p>
<p>18- Ensab&#8217;ül-Eşraf, c.3, s.168. Taberî, c.7, s.293. Kamil-i İbn-i Esir, c.3, s.278. Lühuf, s.41. A&#8217;lam&#8217;ün-Nübela, c.3 s.208.</p>
<p>18- Şura süresi, ayet: 7.</p>
<p>19- İbn-i Asakir, s.164. Maktel-i Harezmî, c.1 s. 223. Menakıb, c.4, s.95.</p>
<p>20- Taberi, c.7, s.294. İrşad-ı Mufid, s.223.</p>
<p>21- Kamil&#8217;üz-Ziyarat, s.75. Tarih-i Taberi, c.7 s.294.</p>
<p>22- Taberi, c.7, s.297. Kamil-i İbn-i Esir, c.3, s.280. Maktel-i Harezmî, s.231. İrşad-ı Mufid, s.224.</p>
<p>23- Taberi, c.7, s.297. Kamil-i İbn-i Esir, c.3, s.280. Harezmî, c.1, s.234. Ensab&#8217;ül-Eşraf, c.3, s171.</p>
<p>24- Harezmî, c.1, s.226. Lühuf, s.62. Musîr-ül Ahzan-ı İbn-i Nûma, s.46.</p>
<p>25- Ensab-ül Eşraf, c.3, s.172.</p>
<p>26- Taberi, c.7, s.304.</p>
<p>27- Ensab&#8217;ül -Eşraf, c.3, s.185, Taberi, c.7, s.306.</p>
<p>28- Taberi, c.7, s.308. Kamil, c.3, s.282. Harezmî, c.1, s.234.</p>
<p>29- Nur&#8217;üs-Sakaleyn, c.4, s.221. Bihar&#8217;ül-Envar, c.10, s.188.</p>
<p>30- Tühaf&#8217;ül-Ukul, s.174. Taberi, c.7, s.300. Maktel-i Harezmî, c.2, s.5. Lühuf, s.69.</p>
<p>31- Maktel-i Harezmî, c.1, s.245.</p>
<p>32- Ensab-ül Eşraf, c.3, s.185. Taberi, c.7, s.319. Kamil, c.3, s.285. İrşad, s.240.</p>
<p>33- Bu söz &#8220;Nefes&#8217;ül-Mehmum&#8221; kitabından nakledilmiştir.</p>
<p>34- Kamil-üz Ziyarat, s.37.</p>
<p>35- Belağet&#8217;ül-Hüseyn, s.190.</p>
<p>36- Taberi, c.7, s.327. İbn-i Asakir, s.211. Kamil, c.3, s.287. İrşad-ı Mufid, s.233.</p>
<p>37- Taberi, c.7, s.328. Kamil, c.3, s.287. İrşad-ı Mufid, s.234. Maktel-i Harezmî, c.1, s.253.</p>
<p>38- Maktel-i Harezmî, c.1, s.253.</p>
<p>39- Ensab-ül Eşraf, c.3, s.188.</p>
<p>40- Bu hutbe az bir farkla Tühaf&#8217;ül-Ukul, s.171 de, Maktel-i Harezmî, c.2, s.7-8 de, Lühuf, Maktel-i Avalim ve Tezkiret-ül Havas kitablarında nakledilmiştir. Fakat biz Maktel-i Harezmi&#8217;den naklettik.</p>
<p>41- Lühuf, 89. Maktel-i Harezmî, c.2, s.9.</p>
<p>42- Maktel-i Mukarrem, s.337.</p>
<p>43- Maktel-i Harezmî, c.2, s.33.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/sehadet-kervaniyla-adim-adim/">Şehadet Kervanıyla Adım Adım</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hüseyni Yol ve Emevi Yol</title>
		<link>https://www.caferilik.com/huseyni-yol-ve-emevi-yol-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 08 May 2024 10:18:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İmam Hüseyin (a.s)]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamex.com/?p=2822</guid>

					<description><![CDATA[<p>Muaviye Kimdir? Muaviye, Ebu Süfyan&#8217;ın oğludur. Ebu Süfyan, Hz. Resulullah&#8217;ın -saa- azılı düşmanlarından olup küfür ordularının reisiydi. Mekke fethi sırasında, tepesinde kılıcı gördüğü ve canını kurtarmak için başka çare kalmadığı için kelime-i şehadet getidiği halde kimi safdiller onu Müslüman bilmektedir halâ. Ebu Süfyan İslam’a ve Hz. Resulullah&#8217;a -saa- olan nefret ve düşmanlığını mezara kadar sürdürmüş, [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/huseyni-yol-ve-emevi-yol-2/">Hüseyni Yol ve Emevi Yol</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h2>Muaviye Kimdir?</h2>
<p>Muaviye, Ebu Süfyan&#8217;ın oğludur.</p>
<p>Ebu Süfyan, Hz. Resulullah&#8217;ın -saa- azılı düşmanlarından olup küfür ordularının reisiydi.</p>
<p>Mekke fethi sırasında, tepesinde kılıcı gördüğü ve canını kurtarmak için başka çare kalmadığı için kelime-i şehadet getidiği halde kimi safdiller onu Müslüman bilmektedir halâ.</p>
<p>Ebu Süfyan İslam’a ve Hz. Resulullah&#8217;a -saa- olan nefret ve düşmanlığını mezara kadar sürdürmüş, oğlu Muaviye&#8217; ve onun oğlu Yezid&#8217;e de bu nefret ve kini aktarmıştır.</p>
<p>Bir gün Hz. Resulullah -saa- bir grup ashabıyla giderken uzaktan Ebu Süfyan&#8217;ın bir binek üzerinde geldiğini gördü, Muaviye hayvanın yularını tutmuştu, Yezid de arkadan hayvanı dehlemedeydi. Allah&#8217;ın Resulü -saa- elini göğe kaldırıp &#8220;Ya Rabbi!&#8221; buyurdu, &#8220;Her üçünü de rahmetinden uzak tut!&#8221;</p>
<p>İslam tarihinde hiçbir Müslüman’ın unutamayacağı en çirkin isim ve en iğrenç karakterlerden biri olan Hind, Muaviye&#8217;nin anasıdır.</p>
<p>Evet, Muaviye&#8217;nin babası Ebu Süfyan, anası Hind&#8217;dir!..</p>
<p>Hind, Hz. Resulullah&#8217;ın -saa- pek sevdiği amcası Hz. Hamza&#8217;yı -s- şehid etmek için bir terörist kiralamış ve bu kiralık katilin eliyle o yüce insanı şehid ettikten sonra mübarek na&#8217;şının yanına gelip ciğerlerini sökmüş ve bizzat katilin şaşkın bakışları arasında hayvanca bir hırsla şehidin ciğerlerini defalarca ısırmış, parçalamıştı!..</p>
<p>Buna rağmen cesedi bırakmamış, parmaklarını kesip gerdanlık yaparak boynuna asmıştır.</p>
<p>Hind&#8217;in ölünceye kadar bir hazine gibi koruduğu &#8211; ve İslam’ı kabul etmiş gibi göründükten sonra gizlice saklamaya devam ettiği- ve her fırsatta oğullarıyla torunlarına gösterip onlara kin ve nefret aşıladığı &#8220;parmak kemikler gerdanlığı&#8221; budur&#8230;</p>
<p>Bir gün Muaviye&#8217;ye &#8220;Seni Hz. Resulullah -saa- çağırıyor&#8221; dediler.</p>
<p>Onu çağıran adam bir süre sonra yalnız dönerek Hz. Resulullah&#8217;a -saa- &#8220;Yemek yediğimi ve gelemeyeceğimi söyleyin&#8221; dediğini aktardı.</p>
<p>Hazret, peşine adam gönderip tekrar çağırttı.</p>
<p>Muaviye bu kez de aynı cevabı gönderdi ve Hz. Resulullah&#8217;la -saa- görüşmektense yemek yemeyi tercih etti.</p>
<p>Üçüncü kez çağrıldığında da aynı mesajı gönderince Hz. Resulullah -saa- pek rahatsız oldu, elini semaya kaldırıp &#8220;İnşaallah hiç doymaz&#8230;&#8221; buyurdu.</p>
<p>Tarih kaynaklarında Muaviye&#8217;nin çok fazla yemek yediği ve &#8220;yedikçe acıkıyorum&#8221;, dediği ve bir türlü doymak bilmediği kayıtlıdır. Muaviye&#8217;nin sofradan çekildiğinde genellikle şu cümleyi söylediği meşhurdur: &#8220;Yemek yemekten yoruldum, ama doymadım!&#8221;..</p>
<p>Muaviye, Allah Resulü&#8217;nün -saa- bedduasını alan sayılı insanlardan biridir.</p>
<p>Muaviye, birçok &#8220;ilk&#8221; e de imza atan bir isimdir.</p>
<p>İktidara geçtiğinde ve hilafet adına saltanat kurup tahta oturduğunda ilk işi İslam hükümlerini ayaklar altına alıp &#8220;geçmiş atalarının örf ve geleneklerine göre&#8221; davranmak oldu!</p>
<p>şarap içti.</p>
<p>İpek elbise giydi.</p>
<p>Altın ve gümüş yemek servisleri kullandı.</p>
<p>Gınâ -haram çalgıları içeren müzik- meclisleri tertipletti, bu meclislere katıldı.</p>
<p>İslam fıkhına aykırı, yargılamada bulundu; şeriata aykırı hükümler verdi.</p>
<p>Hırsızı cezalandırmadı.</p>
<p>İslam tarihinde &#8220;Müslüman&#8221; adıyla yağma ve çapulculuğu başlatan ilk isim oldu.</p>
<p>Siyasi çıkarlar elde etmek için komplolar kurdu.</p>
<p>Osman&#8217;ın faziletleri ve Hz. Ali&#8217;nin -s- kınanacak vasıfları olduğuna dair hadisler uydurttu ve bunun için yüklüce paralar harcadı!</p>
<p>Sahabeye sebbettirmek (küfrettirme) bid&#8217;atini ilk başlatan da yine o oldu. Hükmü altındaki camilerin imam ve vaizlerine ferman gönderip minberde Hz. Ali&#8217;ye -s- lanet okutturdu ve nice Müslüman’ın yıllarca bu lanete &#8220;amin&#8221; diye bağırmasına ve Ali düşmanlığının yayılmasına neden oldu<a href="#_ftn1">*</a> (1)</p>
<p>Çarşamba günü, Cuma namazı kıldırdı.</p>
<p>İslam düşmanlığı doruğa ulaştı.</p>
<p>İslam halifesine karşı tuğyan etti.</p>
<p>75 bin Müslüman’ın ölümüne neden oldu.</p>
<p>Hz. Ali şiasını bulduğu yerde öldürttü.</p>
<p>Şia olan aşiret ve kabileleri çocukları ve kadınlarıyla birlikte topluca katliam ettirdi.</p>
<p>Baskı, zulüm, hafakan, işkence, şantaj, sabotaj, terör, yıldırma, dehşet, hakların çiğnenmesi&#8230;vb. uygulamalar Muaviye saltanatının en belirgin özelliklerindendi.</p>
<p>Kimsenin Muaviye&#8217;yi eleştirmeye veya ona itirazda bulunmaya cüreti yoktu.</p>
<p>Muaviye&#8217;yi eleştirmeye veya onun icraatlarına itiraz etmeye kalkışanlar ya acımasızca terör ediliyor, ya da tutuklanarak işkence altında öldürülüyordu.</p>
<p>Hicr&#8217;le adamlarına Muaviye&#8217;nin neler yaptığını yazmak bile zordur&#8230;</p>
<p>Muaviye hepsini öldürttü.</p>
<p>Amr bin Hımak&#8217;ın boynunu vurdurdu.</p>
<p>Şam, o günlerde bir ülkeydi&#8230;</p>
<p>Şam fetholunduğunda oraya önce Ebu Ubeyde vali olarak gönderilmişti ama çok geçmeden bu vali vebaya yakalanarak öldüğünden ve 2. halife Ömer; Muaviye&#8217;nin kardeşi olan Yezid bin Ebu Süfyan&#8217;ı Şam valiliğine atamıştı</p>
<p>Emeviler ve Ebusüfyanoğullarının İslam tarihinde resmen devlet görevine getirilmesi bu tarihe rastlar&#8230;</p>
<p>Emevilere iktidar kapısı 2. halife döneminde açılmıştır.</p>
<p>Yezid öldüğünde her ne hikmetse halife Şam valiliğini tekrar Emevilere bıraktı ve ölen Yezid&#8217;in yerine kardeşi Muaviye atandı!</p>
<p>Böylece Şam&#8217;ın yönetimi bir hanedana bırakılmış oluyordu!..</p>
<p>Burada, birilerinin diyet borcunun ödenmekte olduğunu sezmek hiç de zor değildir&#8230;</p>
<p>İkinci halife, neden Yezid bin Ebu Süfyan&#8217;ı Şam valiliğine atamıştı sahi?</p>
<p>Ondan sonra Muaviye&#8217;yi ataması neyle açıklanabilir?</p>
<p>Dahası&#8230;</p>
<p>İkinci halifenin, kendisinden sonra ancak Osman&#8217;ın halife olarak belirlenebileceğinin apaçık belli olduğu &#8220;özel olarak terkibi tertiplenmiş bir şûrâyla&#8221; Osman&#8217;ın halifeliğini garantilemiş olması neyle açıklanabilir sahi?</p>
<p>O merhaleye kadar Haşimoğullarından, hatta bir tek Haşimiye bile önemli makamlardan hiçbirinin verilmemesi ve Hâşîmîlerin iktidardan özellikle uzak tutulması da &#8220;basit bir tesadüf&#8221; müdür gerçekten?&#8221;</p>
<p>Ve&#8230; Sorulmaması öteden beri âdet haline getirilmiş, cevabı hep ört-bas edilmeye çalışılmış daha nice sorular&#8230;</p>
<p>Yaradan&#8217;ın biricik sevgilisi Habib-i Hûdâ Hz. Resul-ü Ekrem&#8217;in -saa- sünnet ve emirlerinin bunca çiğnenip onun soyuna onca kinle davranıldığını ve Allah&#8217;ın peygamberinin sarih emirlerine rağmen, tam tersi cihette şahsi görüş ve politikaların yürürlüğe konulup dayatılmış olduğunu görüp de &#8220;neden?&#8221; diye sormamak mümkün müdür sahi?</p>
<p>Bir gün Muaviye minberde hutbe okurken bir Müslüman kılıcını çekip tekbir getirerek minbere doğru atıldı. Muaviye&#8217;nin özel koruma muhafızları vardı; bu Müslüman’ı hemen yakalayıp sorguladılar:</p>
<p>&#8211; Bu eyleme neden giriştin? Kimin emriyle yaptın bunu?!</p>
<p>&#8211; Peygamberin emriyle! O büyük peygamberin &#8220;Muaviye&#8217;nin emîr olduğunu görürseniz kalçasını kılıçla parçalayın!&#8221; buyurduğuna bizzat şahid oldum ben!</p>
<p>&#8211; Onu emirliğe kimin atadığını biliyor musun?</p>
<p>&#8211; Hayır.</p>
<p>&#8211; Halife Ömer atadı onu!</p>
<p>&#8211; Öyleyse Ömer haklıdır, duydum ve itaat ettim!!!</p>
<p>İslam kaynaklarında bu örnekler pek çoktur&#8230;</p>
<p>Şam emirliği, Muaviye için halifeliğe tırmanmaya yetecek kadar güçlü bir merdivendi.</p>
<p>Muaviye&#8217;nin Şam emiri olmasına yardım edildi&#8230;</p>
<p>Ve böylece Hz. Peygamber-i Ekren&#8217;in -saa- minberine kadar tırmanması sağlandı&#8230;</p>
<p>Hz. Resulullah&#8217;ın -saa- minberinde hutbe okumakla meşgul olduğu bir gündü&#8230; Abdullah bin Mesud cemaatin arasında ayağa kalkıp &#8220;Hz. Resulullah -saa-&#8221; dedi, &#8220;Muaviye&#8217;yi benim minberimde görürseniz hemen öldürün!&#8221;&#8230;</p>
<p>İktidar, Muaviye&#8217;nin biricik aşkıydı, onun için devlet vesile değil, bizzat gayeydi!..</p>
<p>Kufe şehrini ele geçirdiği gün minbere çıkıp Kufe halkına hitaben şöyle diyordu: &#8220;Yemin ederim ki ben namaz için savaşmadım sizinle; oruç, zekat veya hacc ibadeti rahatça uygulansın diye de savaşmadım!.. Siz bütün bu ibadetleri yerine getiriyordunuz zaten. Ben, sadece sizin başınıza geçebilmek için savaştım sizinle!&#8221;</p>
<p>Minberlerde, vaaz ve hutbelerde Hz. Ali&#8217;ye -s- lanet ve bedduada bulunulması bid&#8217;atini koyan kimse de Muaviye oldu.</p>
<p>Hz. Ali&#8217;ye -s- sebbettirirken, aslında kimi sebbediyor, kime karşı nefretini kusuyordu Muaviye?..</p>
<p>O tarihten itibaren sahabeye sebbetmek Müslümanlar arasında gayet normal karşılanır olmuştur.</p>
<p>Bu iğrenç bid&#8217;atin de temelini atma şerefi (!) yine Muaviye&#8217;ye aittir!</p>
<p>Bir gün Muğiyre bin Şu&#8217;be Muaviye&#8217;ye &#8220;Yeter artık!&#8221;dedi, &#8220;Resulullah&#8217;ın soyu olan Haşimoğullarına yaptıkların yeter! Artık onlar, kendilerinden korkmana neden olacak kadar güç ve nüfuz sahibi değil ki!&#8221;</p>
<p>Muaviye nefret dolu bakışlarını uzaklara dikerek &#8220;Neler söylüyorsun sen?!&#8221; diye çıkıştı Muğiyre&#8217;ye &#8220;Haşimoğullarından olan o adam (Hz. Resulullah -saa- için Muaviye&#8217;nin kullandığı tabir daha ağır, ancak bu kadarını yazabiliyorum ben &#8211; Bendiderya) öyle birşey yapmış ki her gün beş kez onun adı Allah&#8217;ın adıyla birlikte bütün Müslümanlarca anılmada!.. Muğıyre! Bu ismi mezara gömmekten başka çare yok, anlıyor musun?!&#8221;</p>
<p>Olanca zekâ, kin ve nefretine rağmen Muaviye o yüce ismi mezara gömemedi; bilakis, Hz. Resulullah -saa- ve onun ailesine beslediği o kinle birlikte kendisi gömüldü mezara. O hazretin ismi ise her geçen gün daha bir parlayarak güneş misali insanlık ufuklarını aydınlatıyor halâ&#8230;</p>
<p>&#8220;Allah, nurunu tamamlayacaktır; kafirler istemese de&#8230;&#8221;</p>
<p>Muaviye, İslam devleti adına küfürle uzlaşan bir küfür devletine (2)<a href="#_ftn2">*</a> resmen eğilerek ona haraç veren ilk Müslüman yöneticidir&#8230;</p>
<p>Bu korkunç zillet ve bu büyük bid&#8217;atin ise bir tek nedeni vardı: İslam’la savaşabilmek!.. Ali&#8217;yle -s- savaşırken, Romalıların kendisine saldıramayacağından emin olmak!..</p>
<p>Muaviye, Yezid&#8217;i kendi veliahdi olarak ilan etmek istiyor, ama İmam Hasan -s- hayatta olduğu sürece Müslüman halkın önemli bir çoğunluğunun böyle bir zilleti kabule yanaşmayacağını biliyordu.</p>
<p>İmam Hasan’ın eşi Cude binti Eş&#8217;as&#8217;a yüz bin dinar göndererek &#8220;İmam Hasan&#8217;ı zehirleyebilirse, onu oğlu Yezid&#8217;e nikahlayacağını ve Yezid&#8217;den doğacak çocuğunu tahta oturtacağı&#8221;nı vaadetti.</p>
<p>Eş&#8217;as&#8217;ın kızı, Muaviye&#8217;nin gönderdiği özel hazırlanmış zehiri İmam Hasan&#8217;ın -s- su içtiği testiye dökerek Peygamber çiçeğini şehid etti.</p>
<p>Yezid&#8217;in veliahdlığı ancak Hz. İmam Hasan&#8217;ın -s- şehadeti; tahta oturup dilediğince hüküm sürmesi de ancak Hz. İmam Hüseyin&#8217;in -s- şehadetiyle mümkün olmuştur.</p>
<p>Tarihte, Yezid&#8217;in iktidarından daha siyah ve aşağılık bir iktidar görülmemiştir.</p>
<p>Muaviye iyice hastalanmış, öleceğini anladığı günlerden birinde şu şiiri söylemişti:</p>
<p>&#8220;İktidarı ele geçirmeseydim keşke</p>
<p>Keşke zevkle tepinmeseydim keyif otlaklarında.</p>
<p>Keşke mezara giderken insanların saygı gösterdiği</p>
<p>bir hırka bir hurma&#8217;lık bir derviş gibi olsaydım ben de!&#8221;</p>
<p>Evet, ölüm meleği göğsüne konduğunda &#8220;keşke şöyle yapsaydım, keşke şöyle yapmasaydım&#8221; diyen pek çok insan vardır.</p>
<p>Ölüm anında mutluluk duyan insanlarsa pek azdır.</p>
<p>Muaviye o &#8220;pek çok&#8221; lardan, Hz. Ali -s- ise &#8220;pek az&#8221; larındandır tarihin&#8230;</p>
<p>Muaviye&#8217;nin hastalığı giderek ağırlaşıyor, ölüme adım adım yürüdüğünü görüyordu artık. Son günlerinde Muaviye&#8217;nin şuurunu yitirdiği kayıtlıdır. Aklını yitirdiğine delalet eden saçma sorular sormaya, anlamsız şeyle söylemeye başlamıştı. Onun bu hali kızını pek üzüyordu, ağlamakta, figanlar etmekteydi.</p>
<p>Muaviye öldüğünde Yezid Şam&#8217;da değildi.</p>
<p>Muaviye&#8217;nin ölüm haberini Zehhak bin Kays duyuracak ve onun cenaze namazını da yine zehhak kıldıracaktı!</p>
<p>Mekke fethedildiği sırada Muaviye Yemen&#8217;deydi. Babası Ebu Süfyan&#8217;ın korkudan Müslüman olduğunu duyunca Yemen&#8217;den yazdığı bir mektupta şiir ve nesir diliyle onu kınıyor ve Müslüman olduğu için babasını alaya alıyordu. Kendisi o lahzaya kadar müşrik ve kafir olarak kalmıştı.</p>
<p>Muaviye Mekke&#8217;ye döndüğünde Mekke Müslümanların elindeydi artık! Müşrik olan Muaviye, sığınacak kimse bulamayınca Medine&#8217;ye gidip hz. Peygamber&#8217;in -sav- amcası Abbas&#8217;ın ayaklarına kapandı ve sözle İslam’ı kabul ettiğini söyledi.</p>
<p>Abbas, onun için Hz. Peygamber&#8217;e -saa- aracılıkta bulunup şefaatini istedi, bu istek kabul edildi ve Muaviye öldürülmekten kurtulmuş oldu.</p>
<p>Muaviye&#8217;nin ne zaman, hangi şartlarda ve nasıl Müslüman olduğu başlı başına ilginç ve ibret verici bir tarih kesitidir.</p>
<p>Muaviye beklemiş ve Hz. Resulullah&#8217;ın -saa- hastalanması ve vefat edeceğinin tahmin edilmesi üzerine Müslüman olduğunu ilan etmiştir.</p>
<p>Yani Hz. Resulullah&#8217;ın -saa- rıhletinden birkaç ay önce Müslüman olmuştur Muaviye! Bu nedenle de o hazretin yanında bulunmamıştır pek&#8230;</p>
<p>Kimilerinin zannettiği gibi Muaviye senelerce Hz. Resulullah&#8217;ın -saa- hizmetinde bulunmuş değildir asla!</p>
<p>Bu doğrultuda uydurulan hadislerin çoğu da, bizzat Muaviye&#8217;nin saltanatı zamanında ve onun altın keseleri sayesinde uydurulmuş olup Muaviye tarafından tezgahlanan propagandaların bir parçasıdır sadece.</p>
<p>Bir Alman bilim adamının Şeyh Muhammed Abduh&#8217;a &#8220;Muaviye, İslam’a fütuhat kapılarını kapadı&#8221; dediği bilinmektedir.</p>
<p>Bu yerinde, ama başka nedenlere dayalı bir tespittir aslında.</p>
<p>Muaviye, İslam tarihinde dâhili savaşları başlatan ve bu çirkin bida&#8217;ti koyan insandır. Muaviye, kafirlere karşı çekilen kılıcı Müslümanlara karşı kullandırtmasaydı, dahili savaşlar değil, fütuhat sürecekti elbette!</p>
<p>Bunun yegane sebebi ise Muaviye&#8217;nin Müslümanlara &#8220;emir&#8221; olması bedbahtlığıdır!</p>
<p>İslam peygamberinin -saa- hak vasisi de onunla uğraşmak zorunda kalmaz, iktidarının bütün zaman ve imkanlarını Muaviye&#8217;nin oyunlarını bozup onun saldırgan ordularının tecavüzlerine karşı koymaya harcamak mecburiyetinde olmazdı.</p>
<p>Dost görünümlü düşmanla savaşmak düşman görünümlü düşmanla savaşmaktan elbette ki daha zordur.</p>
<p>Evet, İslam ve insanlık tarihinin en yalın hakikatlerinden biridir bu:</p>
<p>Şam valisi Muaviye olmasaydı&#8230;</p>
<p>Daha yerinde bir deyişle Muaviye Şam valisi olmasaydı Müslümanlar yıllarca dahili savaşlara girip birbirini kırmakla meşgul olmayacak, bunun yerine İslam’ı bütün dünyaya yayacaklardı. O günlerde zaten hızla ilerleyip yayılmakta olan İslam bütün insanlığı kurtaracak, küfrün bedbahtlığına gömülen bir tek insan kalmayacaktı bugün!</p>
<p>Zulüm ve haksızlığın kökü kazınmış, adalet güneşi bütün insanlığın iliklerini ısıtmış olacaktı bugün&#8230;</p>
<p>Şam valisi olmasaydı, müminlerin emiri Hz. Ali -s- şehid edilmeyecekti.</p>
<p>Şam valisi olmasaydı, Hz. Hasan -s-şehid düşmeyecekti.</p>
<p>Şam valisi olmasaydı, Hz. Hüseyin -s- şehid olmayacaktı&#8230;</p>
<p>Hatta hiçbir mazlum, bir zalim tarafından öldürülemeyecekti artık.</p>
<p>Çünkü adalet egemen olduğu bir dünyada zalimin zulmedecek gücü kalır mı?</p>
<p>Mahrumiyet ve yoksulluk ortadan kalkar, yoksul kimse bulunmazdı o zaman&#8230;</p>
<p>Yeşil saraylarda yutulan ve sahabe olarak geçinenlerin -öldükleri zaman- zulalarından çıkarılan ve ancak baltayla kırılıp parçalanabilen külçe altınlar, İslam ümmetinin yoksullarına harcansa ve o muazzam servetler Ali&#8217;nin -s- adaletiyle kullanılmış olsaydı, Müslümanlar içinde bir tek fakir insan kalır mıydı sahi?</p>
<p>Parası olmadığı için evlenemeyen genç kalır mıydı?</p>
<p>Muaviye Şam valisi olmasa kimsenin burnu dahi kanamaz, Yezid halife olmaz, İbni Ziyad, Şimr, Sa&#8217;doğlu Ömer&#8230;vb&#8217;leri olmaz bu katiller ve hainler bunca katliam ve cinayet işleyemezdi.</p>
<p>Muaviye&#8217;nin İslam’a soktuğu bid&#8217;atlerden biri de cebriye ve kadercilik ekolünü Müslümanlar arasında yaymasıdır. İşlediği zulümleri &#8220;kader&#8221; telakki ettirebilmek ve Müslümanları her vak&#8217;a karşısında salt teslimiyete yöneltmek için yapmıştı bunu. Böylece kimse onun icraatlarına karşı çıkmayacak ve iktidarı güvencede olacaktı!</p>
<p>Muaviye&#8217;nin üç günlük iktidar için İslam’a soktuğu bu bid&#8217;at, İslam ümmetine çok pahalıya mal olmuş, bugün bile çoğu Müslümanlar bu belaya müptelâ olmaktan kurtulamamıştır!</p>
<p>Yezid&#8217;in Kufe valisi İbni Ziyad&#8217;la Hz. İmam Hüseyin&#8217;in -s- biricik yâdigarı İmam Seccad Zeyn&#8217;ul Âbidin hazretleri -s- arasında geçen konuşma ve bu konuşma sırasında İbn-i Ziyad&#8217;ın söyledikleri, söz konusu bid&#8217;at konusunda yeterince bilgi vermektedir zaten&#8230;</p>
<p>-*-</p>
<h2>Yezid</h2>
<p>Yezid tam anlamıyla kâfirdi.</p>
<p>Vahyi inkar ediyor, peygamberliği yalanlıyordu.</p>
<p>İçki içiyor, dansöz oynatıyordu.</p>
<p>Alenen günah işliyor, fısk ve fücurda bulunuyor, bunları gizlemeye bile gerek duymuyordu.</p>
<p>İşte böyle biri, &#8220;Peygamberin halifesi&#8221; adıyla Muaviye&#8217;den sonra İslam ümmetine musallat oldu!</p>
<p>Oysa ki İslam kaynaklarında Hz. Resulullah&#8217;ın -saa- bir gün Muaviye&#8217;ye, ashabının yanında şunları söylediği kayıtlıdır:</p>
<p>&#8220;Ümmetim senin elinden neler çekecek neler!.. Senin elinden, gün gelecek, benim evlatlarım acılar yaşayacak, senin soyundan gelecek bir köpek Allah&#8217;ın ayetleriyle alay edecek ve Allah Teala bana karşı saygısızlığı haram etmiş olduğu halde o, bana karşı saygısızlıkta bulunacak, hürmetimi ayaklar altına alacaktır!&#8221;</p>
<p>Yezid&#8217;in çocukluğu annesinin akrabaları arasında geçmiştir.</p>
<p>Yezid&#8217;in anası, &#8220;Kelâb&#8221; kabilesindendi!</p>
<p>İslam terbiyesinden tamamen uzak olan Kelaboğullarının elinde büyüyen Yezid, bu kabilede içki ve köpekle haşır neşir olarak yetiştirildi!</p>
<p>Yezid buğday tenli, çopur yüzlüydü, obur olduğu için semiz bir vücudu vardı, bedeni haylice kıllıydı.</p>
<p>Psikolojik açıdan hain ve ikiyüzlü bir karakteristik yapıya sahipti; utanma nedir bilmezdi. Köpeklerle oynar, köpek beslerdi. Her köpeğinin bakımını bir köleye vermiş ve o köleyi köpeğine bağışlamıştı! Romalılardan gördüğü şeyleri taklit ediyor, fazla içki içip sazlı-danslı eğlenceler tertipliyor, köpeklerine elbise giydirip odasına alıyordu. Maymunlara da düşkündü. Evinde maymun besliyordu. &#8220;Ebu Kays&#8221; adını verdiği maymununa elbise giydirir, kadehlerinin son yudumunu bu hayvancağıza içirirdi. Bazen onu bir sıpaya bindirir, ciddi at yarışlarına sokardı. Bir gün Ebu Kays, bu yarışlardan birini kazanınca Yezid pek mutlu olmuş, sevincinden Ebu Kays&#8217;a irticalen şiir söylemiştir!</p>
<p>Yine bir gün at yarışında Ebu Kays, kendisine içirilen şarabın da etkisiyle, üzerindeki merkepten düşerek öldü. Yezid onun ölümüne pek üzüldü, özel bir tören düzenletti ve bu hayvanı guslettirip kefenletti! Şam ahalisinin o gün gelip kendisine başsağlığı dileğinde bulunmasını emretti ve Şam&#8217;ın ileri gelenleri (ki bunların çoğu ya sahabe, ya da tabiindendi!) o gün gelip Yezid&#8217;e başsağlığı dileğinde bulundular, Yezid onların huzurunda oturup Ebu Kays&#8217;a ağıt ve mersiye okudu, hep birlikte bu maymuna ağladılar!</p>
<p>Yezid&#8217;in maymunlara düşkünlüğü neticesinde tarihe geçen lakâplarından biri de &#8220;maymun sever Yezid&#8221;dir!</p>
<p>Yezid içkiye aşırı düşkünlüğüyle ün salmıştı. Genellikle sarhoştu. Her gün içki sofrası düzenler, içkiye şiir yakardı, Şairdi de!.. Kendisi gibi ayyaşlarla içkili, sazlı ve dansözlü meclisler tertipler, körkütük sarhoş olup sızıncaya kadar içerdi.</p>
<p>Ertesi gün, halife unvanıyla, &#8220;Allah Resulünün halifesi&#8221; (!) unvanıyla ferman verir, fermanları bu unvanla mühürlerdi.</p>
<p>İçki ve ayyaşlıkta fazla aşırıya kaçtığı bir gün Muaviye, saray erkanından birkaç kişinin de huzurunda ona öğütte bulunmak zorunda kalıyor ve &#8220;Oğlum&#8221; diyordu, &#8220;Bunları gizli-saklı yapsana! Neden herkesin anlayacağı şekilde yapıyorsun? Biraz da mevkini düşün, sözünün geçmesini istiyorsan bunları herkesin huzurunda yapma!&#8221;</p>
<p>Yezid Hz. Resulullah&#8217;la -saa- o hazretin Ehl-i Beyt&#8217;ine (a.s.) karşı kin ve nefretle büyütülmüştü.</p>
<p>Hz. Resul-ü Ekrem&#8217;e -saa- karşı beslediği düşmanlık inanılır gibi değildi. Allah Resulünün -saa- soyundan intikam almayı düşünüyor, Haşimoğullarına karşı kan davası güdüyordu!..</p>
<p>Babası onu kendisinden sonra halifeliğe getirmek üzere veliaht ilan edince ilk işi şairlerle edebiyatçıları satın almak oldu. Bu satılık şairler, Yezid&#8217;i öven şiirler söylediler, bu şiirlerin dilden dile yayılması için büyük paralar harcandı. Ardından, kabile ve aşiret reisleri yüklüce paralar, hediyeler ve unvanlarla satın alındı. Muaviye, valilere gönderdiği bir emirnamede &#8220;her beldenin ileri gelenlerinden bir grubun derhal Şam&#8217;a gelmesi ve Yezid&#8217;in veliaht olması için Muaviye&#8217;ye ısrarda bulunmasını emrediyordu!!</p>
<p>Aynı günlerde yine Muaviye&#8217;nin emriyle, tanınmış şahsiyetler terör edilmeye başlandı.</p>
<p>İmam Hasan Müçtebâ&#8217;yı -s- zehirleterek şehid ettirdi.</p>
<p>Irak&#8217;ı fetheden Sa&#8217;d bin Ebi Vakkas&#8217;ı zehirletti.</p>
<p>Halk tarafından sevildiği için bir gün kendisine rakip olur korkusuyla; Şam fatihi Halid bin Velidoğlu Abdurrahman&#8217;ı Yahudi bir hekim vasıtasıyla hasta yatağında zehirletti!</p>
<p>Ebubekir&#8217;in oğlunu zehirletti!</p>
<p>Hıcr bin Adıyy hazretleriyle yarenlerini tutuklatıp öldürttü!</p>
<p>Kendisinden sonra açıkça Yezid&#8217;i veliaht ilan edip, herkesi ona biat etmeye zorladı.</p>
<p>Medine halkı, Muaviye&#8217;yle oğlu Yezid&#8217;i çok iyi tanıdığından, biati kabul etmedi, Medine valisinin de halktan biat almaya gücü yetmemişti. Muaviye Medine&#8217;nin bu kararlılığının diğer şehirlere de sıçramaması için bizzat Medine&#8217;ye gidip şehrin ileri gelenlerinden Yezid&#8217;e biat almaya karar verdi.</p>
<p>Kalabalık bir ordu ve altın akçelerle dolu keselerle Medine&#8217;ye girdi, tanınmış birçok sahabeden biat almayı başardıysa da, Hz. Resulullah&#8217;ın -saa- yiğit evladı İmam Hüseyin&#8217;den -s- biat alamadı. Her yolu denedi ama ne altın, ne tehdit, ne hile kâr etmedi Peygamber&#8217;in -saa- Hüseyn&#8217;ine&#8230; Medine valisi Mervan, Hz. Hüseyn&#8217;i -s- Şam&#8217;a sürmesini ve orada kendi nezareti altında bulundurmasını önerdi, ama Muaviye bu teklifi hemen reddederek &#8220;Sen&#8221; dedi, &#8220;Hem Hüseyin&#8217;den kurtulmak, hem onu benim canıma düşürmek istiyorsun!..&#8221;</p>
<p>Muaviye, Hz. İmam Hüseyn&#8217;in -s- Şam&#8217;a gitmesinden korkmakta haklıydı. Zira İmam Hüseyin -s- Şam&#8217;a gidecek olsa Şamlılar çok kısa bir süre sonra Muaviye&#8217;ye karşı ayaklanacaktı. Çünkü İmam Hüseyin&#8217;le görüşüp konuşunca İslam’ın ne olduğunu öğrenecek, Muaviye&#8217;nin onlara kabul ettirdiği şeylerin İslam’la ilgisi bulunmadığını anlayacaklardı.</p>
<p>Şamlılar Muaviye&#8217;nin inceden inceye hesaplamış olduğu propaganda taktikleriyle şartlandırılmışlardı.</p>
<p>Muaviye&#8217;yi iyi bir Müslüman yönetici olarak tanımakta, onu Hz. Resulullah&#8217;ın -saa- hak halifesi ve vekili olarak görmekteydiler.</p>
<p>Hem, Muaviye Peygamberin akrabasıydı da&#8230;</p>
<p>Haşimoğullarını tanıyan yoktu Şamlılar arasında.</p>
<p>Muaviye&#8217;nin zehirli propagandaları neticesinde, Emeviler dışında Hz. Resulullah&#8217;la -saa- akraba olan herkesin dünya düşkünü olduğunu zannediyordu Şamlılar!..</p>
<p>Şam&#8217;da &#8220;Resulullah&#8217;ın -saa- Soyu&#8221; denildiğinde &#8220;Emeviler&#8221; anlaşılırdı sadece!..</p>
<p>Muaviye, iğrenç saltanatını bu Bizans oyunları ve Ümeyyeoğullarına has bu Ebu Süfyan sahtekarlıklarıyla ayakta tutabilmişti işte&#8230;</p>
<p>Yezid&#8217;in işlediği canilikler ve ihanetlerin İslam tarihinde ikinci bir benzerini görebilmek mümkün değildir.</p>
<p>Yezid, Hıristiyanlardan aldığı yüklüce bir rüşvet karşılığında İslam ordularının Yunanistan&#8217;la Kıbrıs&#8217;ı fethetmesini engelledi.</p>
<p>Hz. Resulullah&#8217;ın -saa- şehri olan Medine&#8217;ye saldırdı, kendisine biat etmeyi kalben kabullenmediği için bu mübarek şehrin ahalisini kılıçtan geçirdi, sağ kalanların kendisine köle olacakları taahhüdünde bulunmaları şartıyla boyunlarını ve ellerinin âyasını mühürledi! Bu taahhütte bulunmayı reddeden Müslümanlar acımasızca öldürüldü!..</p>
<p>Yezid, Ebrehe ordularının yapmadığını yapmış ve Hz. Resulullah&#8217;ın -saa- halifesi unvanıyla Mekke&#8217;ye de saldırmıştır.</p>
<p>Kâ&#8217;be&#8217;yi taşa tutan İslam halifesidir Yezid&#8230;</p>
<p>Evet, Beytullah&#8217;il Haram&#8217;ı mancınıkla yıktırdı, Kâ&#8217;be&#8217;nin perdelerini Mekke halkının şaşkın bakışları altında ateşe atıp yaktı ve Beytullah&#8217;ı yerle bir edip Mekke&#8217;den ayrıldı!..</p>
<p>Hz. Resulullah&#8217;ın -saa- Muaviye&#8217;ye &#8220;senin sulbünden gelecek bir köpek&#8230;&#8221; dediği Yezid&#8217;di bu&#8230;</p>
<p>Yezid&#8217;i bu ümmete musallat eden Muaviye; ikinci halife tarafından Şam valiliğine neden atanmıştı sahi?!!</p>
<p>İslam tarihinde, nedeni bir türlü sorulmayan ve her nedense, bulacağı cevabın aslında ne olduğunu tahmin ederek acı hakikatle karşılaşmaktansa tarihin bazı kesitindeki hakikatleri hemencecik geçiştiriverenlerin hiç hoşlanmadığı canlıcı nice sorudan biridir bu&#8230;</p>
<p>Kerbelâ hadisesi, yıllardır biriken kinlerin patlamasından başka bir şey değildi&#8230;</p>
<p>Bir elden diğerine, bir kalpten ötekine aktarılarak ve gitgide beslenip büyütülerek körüklenen bir &#8220;Muhammed düşmanlığı&#8221;, Resulullah evlatlarının iyice zaafa uğratılıp hesaplı bir şekilde tezyif edilmesinin ardından nihayet beklediği fırsatı bulmuş ve yıllar önceden çok daha başka eller ve çok daha başka yerlerde bileylenen kılıçlar Kerbelâ&#8217;da Hz. Resulullah&#8217;ın -saa- bütün soyunu katletmiştir&#8230;</p>
<p>Bu toplu katliam; yarasalarla gecenin, engereklerle akreplerin, sırtlanlarla çakalların yıllar önceden başlattıkları sessiz ve gizli işbirlikleriyle mümkün olabilmiştir&#8230;</p>
<p>Hz. Resulullah&#8217;ın -saa- rıhletiyle başlayan sapmalar giderek öyle büyüdü ki, bir gün, en inanılmaz şeyler bile vuku buldu Müslümanların gözleri önünde&#8230;</p>
<p>Yezid, Medine&#8217;yi bir dâr-ul harp gibi ele geçirdikten sonra askerlerine üç gün boyunca Medine Müslümanlarının ırzını ve namusunu helal ilan etti!</p>
<p>Bu üç gün boyunca Yezid&#8217;in ordusu 12 bin Müslümanı katletti.</p>
<p>Ve&#8230;</p>
<p>Üç binden fazla Medineli Müslüman kızın namusunu kirlettiler!..</p>
<p>Muaviye&#8217;yle ona iktidar kapılarını açık bırakanları bunca cânilikten berî tutmak mümkün müdür sahi?</p>
<p>Medineli Müslüman kızın namusunu kirleten askerin yakasına yapışıp, Yezid&#8217;i görmezden gelmek ve bu korkunç suçu sadece o askere veya komutana yükleyebilmek nasıl mümkün değilse, bu da mümkün değildir elbet&#8230;</p>
<p>Kaldı ki, kadınlarla kızların çoğu şehirden kaçıp dağlara veya aşiretlerine sığınmışlardı ve bu rakam, sadece Medine&#8217;de ele geçirebildikleri masum insanların sayısını gösteriyordu!..</p>
<p>Yine o gün Yezid, Hz. Resulullah&#8217;ın -saa- mübarek Ravza-i Şerifine sığınanları o mübarek mekanda öldürtmüş ve Hz. Resulullah&#8217;ın -saa- mescidi olan &#8220;Mescid-un Nebi&#8221;&#8221;yi ahır olarak kullanıp atlarla develeri bu mukaddes mekana bağlatmıştı!..</p>
<p>-*-</p>
<h2>Hz. İmam Hüseyin -s-</h2>
<p>Bir gün Hz. Resulullah&#8217;a -saa- gelip &#8220;Ümmü Eymen sürekli ağlıyor&#8221; dediler. Hazret, Ümmü Eymen&#8217;i çağırtıp neden ağladığını sordu, Ümmü Eymen şu cevabı verdi:</p>
<p>&#8211; Çok üzücü bir rüya gördüm.</p>
<p>&#8211; Nasıl bir rüya?</p>
<p>&#8211; Anlatması çok zor&#8230;</p>
<p>&#8211; Sandığın gibi değil o rüya&#8230;</p>
<p>&#8211; Ya Resulullah! Rüyamda sizin vücudunuzdan bir parçanın koparılıp benim evime konulduğunu gördüm!</p>
<p>Bunun üzerine hazret-i Resulullah -saa- gülümseyerek şöyle buyurdular:</p>
<p>&#8211; Üzülmene gerek yok ey Ümmü Eymen! Kızım Fâtıma bir çocuk getirecek dünyaya, o çocuğun dadısı sen olacaksın, onu sen yetiştirip büyüteceksin. Benim evladım senin evinde yetişeceğinden, vücudumun bir parçasının senin evinde olduğunu gördün rüyanda!&#8230;</p>
<p>Bu hadis Hz. İmam Hüseyin&#8217;in -s- Hz. Resulullah&#8217;ın -saa- mübarek vücudunun bir parçası olduğunu hatırlatan nice ayet ve hadislerden biridir.</p>
<p>Hz. Hüseyin -s- Hz. İmam Ali&#8217;yle -s- dünya ve cennet kadınlarının ulusu Hz. Fatıma-ı Zehra selamullah aleyha&#8217;nın oğludur.</p>
<p>Hasaneyn -s- için Hz. Resulullah&#8217;ın -saa- &#8220;torunum&#8221; değil, &#8220;oğlum&#8221; kelimesini kullanmış olması ve bu iki peygamber çiçeğini kendisine bunca yakın tutması salt beşerî bir duygudan ibaret değildir elbet.</p>
<p>Tarih kaynakları Hz. İmam Hüseyin&#8217;in -s- doğum günü olarak &#8220;Hicretin dördüncü yılı Şaban ayının 3&#8217;üne rastlayan Perşembe&#8221;yi kaydetmişlerdir.</p>
<p>Bebek dünyaya geldiğinde Hz. Resulullah&#8217;ın -saa- kucağına verdiler; hazret, bu mübarek bebeğin sağ kulağına ezan, sol kulağına ikame okudu.</p>
<p>Hz. Hüseyn&#8217;in -s- duyduğu ilk ses, Hz. Resulullah&#8217;ın -saa- sesidir; o hazretin mübarek sesiyle okuduğu tevhid şiarı, vahdeniyet andıdır.</p>
<p>Tevhid okulunun kurucusu olan Hz. Resulullah&#8217;ın -saa- mübarek sesiyle Hüseyin&#8217;in kulağına söylenen bu tevhid ve vahdeniyet andı, bebeğin kulağından kalbine aktı. Kalbinden canına işledi. Resulün kalbinden, Resulün evladının kalbine, canına aktı&#8230;</p>
<p>Böylece bu mübarek bebeğin beynine işleyen ilk şey tevhid çağrısı oldu.</p>
<p>Nübuvvet kalesinde, nebiler serverinin kucağında, Resuller efendisinin mübarek sesiyle&#8230;</p>
<p>Tevhid tohumu işte böyle atıldı Hüseyin&#8217;in ruhuna&#8230; Ve o, bu tohumu kendi kanıyla sulayarak yetiştirip kendisinden sonraki nesillere ölümsüz &#8220;Hüseynî Yol&#8221;u bıraktı.</p>
<p>Hz. Resulullah -saa- bu mübarek bebeğin adını &#8220;Hüseyin&#8221; koydu.</p>
<p>Araplar arasında ilk kez kullanılan bir isimdi &#8220;Hüseyin&#8221;&#8230;</p>
<p>Ve bu bebek, gerçek bir &#8220;Hüseyin&#8221; oldu.</p>
<p>İlk Hüseyin oydu ve ondan önce kimse Hüseyin olmamıştı.</p>
<p>Ondan sonra da hiç kimse ikinci bir &#8220;Hüseyin&#8221; olamayacak ve analar böyle bir Hüseyin doğuramayacaktı bir daha.</p>
<p>O, Allah Teala&#8217;nın insanlığa sunduğu benzersiz örnekti.</p>
<p>Hz. Resulullah -saa- mübarek dilini bebeğin ağzına verdi.</p>
<p>Bebek, süratle bu dili emmeye başladı.</p>
<p>Ve böylece bu bebeğin dünyadaki ilk gıdası da Resul&#8217;ün -saa- mübarek ağzından alınmış oldu.</p>
<p>Bu yüzdendir ki o &#8220;bizzat Hz. Resulullah&#8217;tan beslenen&#8221;dir.</p>
<p>Tıpkı babası Hz. Ali&#8217;yyül Murtaza -s- ve ağabeyi Hz. İmam Hasan -s- gibi&#8230;</p>
<p>Ve&#8230; Hüseyin&#8217;den sonra hiç kimseye nasip olmamıştır artık bu eşsiz ilahi nimet&#8230;</p>
<p>Bu ilahi besin, &#8220;rızkın sahibi olan Yüceler Yücesi Allah-u Azze ve Cell hazretleri&#8221;nin Hüseyin -s- için tayin edip nasip buyurduğu ilk &#8220;rızık&#8221;tı!..</p>
<p>İki cihan serveri ve Habib-i Hüda, bu mübarek bebeği doyasıya öpüp kokladıktan sonra dadısına verdi; gözlerinden akan yaşlar, orada bulunan herkesi hüzne boğmuştu:</p>
<p>&#8220;Hüseynim! Sana kıyacak olanlara lânet olsun&#8230;&#8221;</p>
<p>Ve Allah Resulü -saa- bu sözü üç kez tekrarladı.</p>
<p>Bebek 7 günlük olduğunda Ümmü Eymen onu tekrar Hz. Resulullah&#8217;ın -saa- huzuruna getirdi. Hazret, &#8220;Gelene de, getirene de ne mutlu!&#8221; buyurduktan sonra tebessüm ederek &#8220;Ey Ümmü Eymen!&#8221; buyurdular, &#8220;Gördüğün rüyanın tabiri budur işte!&#8221;</p>
<p>O gün Hz. Resulullah -saa- minik Hüseyni için iki koyun akike ettirdi (kurban kestirdi) ve kurbanlardan bir butla bir altın dinar hediye etti bebeği dünyaya getiren ebe kadına.</p>
<p>O gün bebeğin saçlarını tıraş ettirip saçları ağırlığınca gümüş sadaka verdi</p>
<p>Ve o gün Allah Resulü -saa- sofra açtırıp ihsan yemeği verdi, açları doyurdu, çıplakları giydirdi&#8230; Hüseynine eşi ve ortağı olmayan Rabbinin adını öğretti o gün, peygamber nefhasıyla sardı onu, Hüseynini bu ilahi nimetlerle besledi&#8230; Ve onun yüzü suyu hürmetine açları doyurdu, yoksulların yüzünü güldürüp hayır dualarını aldı Hüseyin için o gün&#8230;</p>
<p>-* &#8211;</p>
<p>Araplar arasında kız evlattan dünyaya gelen bebeği &#8220;evlat&#8221; saymak gibi bir gelenek yoktu, bizzat kız çocuklarının kendisi &#8220;evlat&#8221; sayılmıyordu çünkü! Hz. Resulullah -saa- bu cahiliyet geleneğini bozarak sevgili kızı Hz. Fâtıma&#8217;yı -s- olduğu gibi, ondan dünyaya gelen Hasan&#8217;la -s- Hüseyn&#8217;i de -s- &#8220;canının bir parçası ve sevgili evladı&#8221; ilan etti. Böylece Hz. Fâtıma&#8217;ya -s- olan sevgi ve ilgisi de Müslüman kamuoyuna duyurulmuş, bildirilmiş oluyordu.</p>
<p>Hüseyin -s- Müslümanların imamı olacak, onların liderlik ve yönetimini üstlenecekti.</p>
<p>İslâmî liderlik demek kalplerin ve gönüllerin idaresi demekti, bedenlerin değil&#8230;</p>
<p>İslam’da lider ve rehber olan kimse; yani Müslümanlara imam olan kimse vücutlara değil, ruhlara ve gönüllere hükmederdi çünkü.</p>
<p>İslâmî yönetim ve liderlikle, zorbalığa dayalı diktacı ve dayatmacı yönetim tarzları birbirine tamamen zıt iki yönetim tarzıdır.</p>
<p>İslamî liderlik demek gönüllere ferman sürmek demektir; sevgi ve şefkatin liderliği demektir.</p>
<p>Sevgi ve muhabbet, en mükemmel lider, en iyi önderdi. Ve, iyileri sevmek, insanı eğitip yetiştirir, nefsanilikten kurtarıp ruhaniliğe yaklaştırır insanı&#8230;</p>
<p>İyilikle yoğrulmuş bir sevgili, sevenini de iyilik ve güzelliğe götürür.</p>
<p>İslam dininin temeli de sevgi ve iyilik üzerine kuruludur.</p>
<p>Din de, sevgi ve şefkatten başka bir şey değildir aslında. İslam peygamberi bütün hayatı boyunca sevgiye davet etti herkesi, şefkatli ve merhametli olmaya çağırdı insanları; iyileri, salihleri ve takvalı insanları sevmeye davet etti Müslümanları&#8230; İyilerin sevgisiyle dolan bir gönül, sahibini Allah indinde pek aziz kılar zira&#8230;</p>
<p>-*-</p>
<p>Aile ortamı ve yetiştiği çevre, bebeğin üzerinde etki bırakan en önemli faktörlerden biridir.</p>
<p>Hüseyn&#8217;in -s- aile ortamı, en temiz ortamdı, en mükemmel insâni ortamda yetişiyordu Hüseyin -s-.</p>
<p>Evi vahyin merkezi, dedesi vahyin Resulü, annesi dünya ve ahiret kadınlarının efendisi, babası Resulün vasisi ve müminlerin efendisi&#8230;</p>
<p>Yüceler yücesi Rabb&#8217;ul Âlemin hazretleri tarafından insanları hidayete doğru yöneltip onlara kılavuzlukta bulunmakla görevlendirilen büyük insanlar, Hüseyn&#8217;i -s- yetiştirmekle vazifeliydiler şimdi.</p>
<p>Dünyanın kurtuluşu için dünyaya ayak basan ilahi memurlar, Hüseyn&#8217;in -s- eğitimiyle meşguldü şimdi.</p>
<p>Hüseyin -s- Resuller resulü Hz. Muhammed-i Mustafa&#8217;nın -saa- özel ilgisi, vasiler vasisi ve müminlerin emiri hz. Aliyy&#8217;ul Murtaza&#8217;nın -s- özel eğitimi ve mümin kadınların ulusu Hz. Fâtıma-i Zehra selamullah aleyhâ&#8217;nın terbiyesiyle büyüdü.</p>
<p>Bu ne nimet, bu ne kemal bu ne izzetti öyle!&#8230;</p>
<p>Böylesine seçkin ve nadide bir tim, neye hazırlıyordu Hüseyn&#8217;i -s- sahi?..</p>
<p>Bütün bir kâinatın önünde saygıyla eğildi bu emsalsiz şahsiyetler; Hüseyn&#8217;in -s- etrafında pervaneler misali dönmekte ve onu en mükemmel şekilde eğitip yetiştirmek için ellerinden gelen gayreti göstermekteydi&#8230;</p>
<p>Bütün bunlar, Hüseyn&#8217;in -s- çok özel bir görev için seçilmiş olduğunun işaretleriydi&#8230;</p>
<p>İman, takva, kemal, iyilik, mertlik, insanlık, bilgi, sevgi, ülfet ve büyüklüğü tam kaynağından alıyordu Hüseyin -s-</p>
<p>Annesi Fâtımâ&#8217;ydı -s- onun&#8230;</p>
<p>Erdem, fazilet ve iffetin timsali&#8230;</p>
<p>Şefkat, sevgi ve hâsenâtın kaynağı&#8230;</p>
<p>Kevser&#8230;</p>
<p>Bizzat Resul-ü Ekrem&#8217;in -saa- buyurmuş olduğu üzere: &#8220;İnsanlık tarihinin gelmiş geçmiş en büyük dört kadınından biri ve bizzat onların en büyüğü!&#8221;..</p>
<p>Firavn&#8217;un eşi Âsiye, Hz. İsa&#8217;nın -s- annesi Hz. Meryem ve kendi annesi Hz. Hatice-i Kübrâ aleyhâ selam; Fâtıma&#8217;yla -s- iftihar etmedeydiler. Rablerinin katında&#8230;</p>
<p>-*-</p>
<p>Hz. Resulullah -saa- o gün pek neşeliydi. Evden çıktığında bir omzunda sevgili Hasan&#8217;ı vardı, bir omzunda da sevgili Hüseyn&#8217;i. Bir onu öpüp okşuyordu, bir ötekini&#8230;</p>
<p>İki cennet çiçeği, Allah Resulü&#8217;nün -saa- gülüydü onlar&#8230;</p>
<p>O hazretin bu ilgisini gören sahabeler &#8220;Ya Resulullah&#8221; dediler &#8220;Bu ikisini pek seviyorsunuz galiba?&#8221;</p>
<p>Allah Resulü &#8220;Bu ikisini seven&#8221; buyurdu, &#8220;Beni sevmiş, onlara düşmanlık eden bana düşmanlık etmiş olur!&#8221;</p>
<p>Ömer, Peygamberin omzundaki çocuklara bakarak &#8220;İyi bir at bulmuşsunuz kendinize!&#8221; dedi; Allah Resulü &#8220;Evet&#8221; buyurdular, &#8220;Bu ikisi, iyi birer binici doğrusu&#8221;.</p>
<p>Ve cennet çiçekleri, sevgiyle dedelerine sarılıp onun mübarek yanaklarına dayadılar başlarını&#8230;</p>
<p>Hz. Resulullah -saa- bu iki çocuğa karşı çok özel bir ilgi ve itina göstermedeydi; sırf beşeri bir bağ veya sırf şefkatten ibaret bir dede-torun ilişkisi değildi bu&#8230;</p>
<p>Çok daha öte, çok daha derin ve özel bir ilişki vardı Allah&#8217;ın Resulüyle Hasaneyn arasında&#8230;</p>
<p>Ne dede alelâde bir insandı, ne de ona Rabbinin en değerli armağanı olan bu iki nadide çocuk&#8230;</p>
<p>İnsanlar bu iki çocuğu defalarca Allah Resulünün omuzlarında, onun sırtında, onun kollarında gördüler.</p>
<p>&#8220;Bunları seven beni sevmiş, bunlara düşmanlık eden bana düşmanlık etmiş olur&#8221; dediğini defalarca duydular.</p>
<p>Ve nice kez &#8220;Babaları, onlardan da üstündür!&#8221; buyurdu Allah Resulü&#8230;</p>
<p>Onlarla babalarını sevmek, bütün müminlere farz oldu.</p>
<p>Bu üçünün sevgisi ve onlara duyulan ilgi ve sevgi konusunda da Hz. Resulullah&#8217;ın -saa- buyurmuş olduğu şu cümle bir hayli çarpıcı ve düşündürücüdür:</p>
<p>&#8220;Ali&#8217;nin sevgisi sadece müminlerin kalbinde yer eder; Ali&#8217;yi sadece imanlı kimseler sever ve ona ancak ikiyüzlü münafıklar düşman olur. Hasan&#8217;la Hüseyn&#8217;in sevgisi ise müminin de kalbinde yer eder, kafirle münafığın da!..</p>
<p>-*-</p>
<p>Hasan&#8217;la Hüseyin o gece geç vakitlere kadar dedelerinin yanında kalmışlardı. Hz. Resulullah -saa- onları sevgiyle okşayarak &#8220;Anneniz de sizi özlemiştir şimdi!&#8221; dedi ve onları annelerine gönderdi. Çocuklar dedelerini öptükten sonra elele tutuşarak dışarı çıktılar.</p>
<p>Çok karanlıktı&#8230;</p>
<p>Bu sırada çok güçlü bir şimşek çaktı.</p>
<p>Çocuklar bu şimşeğin aydınlığında evlerine ulaştılar.</p>
<p>Onlar kapıdan girince ortalık yine zifiri karanlık olmuştu.</p>
<p>Hz. Resulullah&#8217;ın -sav- gözleri doldu; elini semaya açıp &#8220;Biz Ehl-i Beyt&#8217;i bunca aziz kıldığın için sana hamdederiz Allah&#8217;ım!&#8221; buyurdu.</p>
<p>-*-</p>
<p>Müslümanlardan biri bir suç işlemişti. Cezalandırılması gerekiyordu.</p>
<p>Mahcubiyetinden Hz. Resulullah&#8217;a -saa- görünmeyip birkaç gün saklandı.</p>
<p>Bir gün, Hasan&#8217;la Hüseyn&#8217;in sokakta oynadıklarını görünce hemen onları kucağına alıp Hz. Resulullah&#8217;a -saa- gitti &#8220;Ya Resulullah!&#8221; dedi &#8220;Ben Rabbime tevbede bulundum, şu çocukların yüzü suyu hürmetine beni affetmenizi istiyorum!&#8221;</p>
<p>Hazret gülümseyerek &#8220;Gidebilirsin&#8221; buyurdular, &#8220;Seni affettim! Artık serbestsin!&#8221;</p>
<p>-*-</p>
<p>Yaşlı sahabe abdest almakla meşguldü&#8230;</p>
<p>Ama abdestini yanlış almadaydı.</p>
<p>Bu sırada orada bulunan peygamber çiçekleri, hemen kollarını sıvayarak ona yaklaştılar:</p>
<p>&#8211; Amca! Biz abdest alacağız, siz hakem olun, hangimizin abdestinin daha doğru olduğunu söyleyin!</p>
<p>Yaşlı adam merakla onları izlemeye başladı. Her ikisi de abdest aldıktan sonra &#8220;Çocuklar&#8221; dedi, &#8220;İkiniz de çok güzel abdest aldınız, yanlış olan benim abdestimdi, şimdi ben de doğrusunu sizden öğrenmiş oldum!&#8221;</p>
<p>-*-</p>
<p>İnsanlığa rehber ve lider olmak üzere seçilmiş bulunan büyük insanlar, çocukluk çağında da büyüktürler aslında; yaşları küçük olsa da en karmaşık sosyal olayları bile kavrayıp halletmede güçlük çekmezler&#8230;</p>
<p>Küçüğün büyüğe bir şey öğretmesi pek zordur&#8230;</p>
<p>Büyüğün küçüğü öğretmen olarak kabullenmesi zordur. Zenginin fakiri, güçlünün zayıfı, üstün astı öğretmen kabul etmesi zor mu zordur&#8230;</p>
<p>Birinci gruptakiler, kendilerini daha üstün görürler çünkü&#8230;</p>
<p>Çünkü onlar daha büyüktürler. Gün görmüş, ömür geçirmiştirler!</p>
<p>Çünkü onlar zengindirler.</p>
<p>Çünkü onlar âmirdirler&#8230;</p>
<p>Eğitim ve öğretimin en önemli şartı, öğrencinin öğretmeninin kendisinden daha bilgili olduğunu kabiulenmesi ve öğretmenine itaat etmesidir ki bu şart onlarda yoktur!</p>
<p>Allah Resulünün biricik incileri, inanılmaz derecede basit ve kolay bir yöntem kullanarak bu karmaşık sosyal müşkülü halledivermiş ve o mükemmel terbiye ve ahlâklarıyla yaşlı adamın &#8220;büyüklük seddi&#8221;ni kolayca aşarak onun öz benliğine ulaşmış ve ona &#8220;doğruyu öğretme&#8221;yi başarmışlardı!</p>
<p>Böylece gençlerin kendilerinden daha büyüklere birşey öğretmek istediklerinde bunu hangi yöntemle yapmalarının daha sağlıklı ve başarılı olacağını da öğretmiş oluyorlardı bütün insanlığa!</p>
<p>Bir genç, yaşlı bir insana kendisinin birşeyi doğrudan doğruya öğretmesinin mümkün olmadığını bilmelidir.</p>
<p>Eğitim ve öğretimin özel yolu, yordamı vardır.</p>
<p>Peygamber çiçekleri, böylece küçüklerin büyükleri nasıl eğitebileceğini öğretmişlerdir bütün insanlığa.</p>
<p>-*-</p>
<p>Allah Resulü -saa- bu iki nadide armağana pek büyük bir sevgi ve saygı beslemedeydi.</p>
<p>Bir gün o hazret minberde vaazla mşşgulken Hasaneyn Mescidunnebi&#8217;ye geldiler.</p>
<p>İkisi de kırmızı elbise giymişti.</p>
<p>Henüz yürümeye başladıklarından düşe kalka ilerliyorlardı.</p>
<p>Hz. Resulullah -saa- minberden inerek onlara yaklaştı, her ikisini de sevgiyle kucaklayıp minbere çıktı, bu iki peygamber çiçeğini dizlerini oturarak konuşmasına devam etti&#8230;</p>
<p>-*-</p>
<p>Mescidunnebi&#8217;de ashap, Hz. Rebulullah&#8217;ın -saa- imametinde yatsı namazını kılmadaydı.</p>
<p>Minik Hasan&#8217;la Hüseyin girdiler içeriye.</p>
<p>Yeni yeni yürümeye başlamışlardı.</p>
<p>Safların arasından sıyrılıp dedelerini buldular.</p>
<p>Hz. Resulullah -saa- secdeye gittiğinde hazretin mübarek sırtına biniyorlardı.</p>
<p>Allah Resulü -saa- onları düşürmemek için özen gösteriyor, yavaşça onları yere koyarak secdeden kalkıyordu.</p>
<p>Namazını tamamlayınca her ikisini de bağrına basıp öptü, sevgiyle dizlerine oturtup yanaklarını okşadı.</p>
<p>Hz. Resulullah -saa- bineğe bindiğinde bu iki çiçeği de yanına alır, birini öne, diğerini de terkine oturturdu.</p>
<p>-*-</p>
<p>Ebu Hureyre &#8220;Hz. Resulullah&#8217;ın -saa- Hüseyn&#8217;in ağzının suyunu emdiğini gördüm&#8221; der &#8220;Tıpkı bir hurmayı emer gibi&#8221;&#8230;</p>
<p>&#8220;Resulullah&#8217;ın -saa- Hüseyin&#8217;le oynamayı çok sevdiğini bilirim. Bir defasında onun minik ayaklarını kendi ayağının üzerine koyup ellerinden tutarak &#8220;Hadi bakalım&#8221; dedi, &#8220;Tırman dedenin omuzuna!&#8221; Hüseyin neşeyle o hazretin göğsüne kadar tırmandı, hazret, minik Hüseyni sevgiyle bağrına basıp öptükten sonra &#8220;Ya Rabbi&#8221; buyurdu, &#8220;Hüseyn&#8217;imi sev&#8230; Ben onu çok sevmedeyim zira!..&#8221;</p>
<p>-*-</p>
<h2>Hz. İmam Hüseyin&#8217;in -s- Evliliği</h2>
<p>İslam ordusu zaferle döndüğü Medine&#8217;ye çok önemli esirler getirmişti. İran Padişahı Şehriyar Yezdgerd&#8217;in kızı da getirilen esirler arasındaydı. Babası onu bırakıp kaçmış, ağabeyi Çin&#8217;e sığınmış ve prensesi tek başına bırakmışlardı. Kimsesizlerin en güvenilir sığınağı olan İslam dini, onun için de en mükemmel sığınak olacaktı.</p>
<p>Esirler arasında bir prensesin de olduğu haberi kısa zamanda bütün Medine&#8217;ye yayılmıştı. Şehrin genç kızları onu görmek için Mescid&#8217;unnebi&#8217;nin önüne toplanmış, kimi kadınlar da pencereden veya evlerinin damından esirleri seyretmeyi yeğlemişti.</p>
<p>Medine halkı, halife Ömer&#8217;in İran prensesine nasıl davranacağını görebilmek için Mescid&#8217;unnebi&#8217;ye akın ediyordu şimdi.</p>
<p>Halifeyle birkaç Müslümanın, camide bulunduğu bir sırada esirler kervanı cami avlusuna getirildi. Kervandan sorumlu görevlinin halifeye sunduğu raporda şöyle deniliyordu:</p>
<p>&#8220;Esirlerimiz arasında kral Yezdgerd&#8217;in kızı da var. Horasan fatihi onu Medine&#8217;ye getirmemizi tembihledi.&#8221;</p>
<p>Prensesi halifenin yakınına oturttular. Bir yandan yol yorgunluğu, bir yandan esaretin acısıyla kıvranan prenses derin bir ah çekerek farsça birkaç kelime söyledi. Onun kendisine hakaret ettiğini zanneden halife &#8220;Ateşperest kâfir küfrediyor galiba!&#8221; dedi. Bu sırada camide bulunan ilim şehrinin kapısı İmam Ali &#8220;Yanılıyorsun, sakin ol&#8221; dedi yavaşça &#8220;bu kızcağız kendi ailesine beddua ediyor, &#8220;yazıklar olsun Hürmüz, kızın esir düştü&#8221; diye ileniyor.&#8221;</p>
<p>Mescidunnebi&#8217;de bulunan herkes afallamıştı.</p>
<p>İmam farsçayı nerede öğrenmişti? Medine&#8217;de fasça bilen kim vardı Selman&#8217;dan başka?</p>
<p>Halife Ömer &#8220;Bu kızı da diğer esirlerle birlikte esir pazarında satılığa çıkaralım!&#8221; dedi.</p>
<p>İmam &#8220;Bu hiç doğru olmaz&#8221; diyerek hatırlattı: &#8220;Hz. Resulullah&#8217;ın -saa- &#8220;Kavimlerin ileri gelenleri elinize geçerse onlara saygılı davranın&#8221; buyurduğunu unuttunuz mu?!&#8221;</p>
<p>&#8211; Ne yapmamız gerekiyor o zaman? Bu kıza nasıl davranmalıyız şimdi?</p>
<p>&#8211; Bunu kendisine bırakalım. İstediği birini seçip onunla evlensin!</p>
<p>Hz. Resulullah -saa- ilmin şehri, Hz. Ali de -s- bu emsalsiz şehrin kapısıydı. Müslümanlar, ona akıl danışanın batıla düşmeyeceğini biliyorlardı, çünkü bizzat Hz. Resulullah&#8217;tan -saa- duymuşlardı bunu.</p>
<p>Kral Yezdgerd&#8217;in kızına, meseleyi anlattılar.</p>
<p>Hiç ummadığı bir teklifti bu.</p>
<p>O dönemlerde dünyanın hiçbir beldesinde esire böyle davranılmıyordu.</p>
<p>Esirler ya takas edilir, ya parayla satın alınıp köle olarak kullanılır, ya da öldürülürlerdi&#8230;</p>
<p>Bu, İslam dininin eşsiz prensipleri ve şefkat dolu kanunlarıyla ilk tanışıklığı oldu prensesin&#8230;</p>
<p>Camideki çehreleri tek tek süzmeye başladı.</p>
<p>Kimdi bunlar acaba?</p>
<p>Mesleği neydi şunun? Ahlakı nasıldı ötekinin?<br />
Şu diğerinin huyu nasıldı acaba?</p>
<p>Kimsesiz gariplere nasıl davranılırdı bu kavmin arasında?</p>
<p>Bunları bilmiyordu&#8230;</p>
<p>Birden, gözü bir gence takıldı.</p>
<p>Oradakilerden çok farklıydı.</p>
<p>O güne kadar tanıdığı herkesten farklı bir çehreydi bu.</p>
<p>Onsekizinden fazla olmadığı belliydi, ama asırlarca yaşamışçasına vakur ve olgundu. Fevkalade güzeldi. Ama güzelliğinden başka birşey vardı onda insanı cezbeden&#8230; Aşinâydı âdeta&#8230; Kimsede olmayan bir nur vardı onda&#8230;</p>
<p>Genellikle erkekler elçilikte bulunur kız istemeye giderlerdi.</p>
<p>Şimdi durum tam tersine bir kaderle karşı karşıya getirmişti onu.</p>
<p>Evleneceği erkeğe onun teklifte bulunması gerekiyordu.</p>
<p>Ya onu reddedecek olursa?</p>
<p>Ama hayır, onun gözlerinde büyük insanlara mahsus bir ışık vardı.</p>
<p>Prenses ürkek adımlarla yaklaşıp elini İmam Hüseyin&#8217;in başı üzerinde tuttu.</p>
<p>Bütün bir cami tekbir sesleriyle gürlemiş, herkes onu bu isabetli seçimi için takdir etmişti.</p>
<p>Ve kader ne kadar da şaşırtıcıydı gerçekten&#8230; Kralın kızı, Peygamberin evladına kısmet olmuştu!&#8230;</p>
<p>Hz. Hüseyin bu yabancı prensesin teklifini kabullenerek onunla evlendi.</p>
<p>Şehrbânu, İmam Hüseyin&#8217;e nur topu gibi bir oğlan çocuğu doğurdu. İmam&#8217;ın soyu bu evladından yürüyecek ve İmamet nuru onun alnında parlayacaktı. Adını Ali koydular. Çok ibadet ettiği için daha sonraları &#8220;Zeynulâbidin&#8221; denilecekti ona: &#8220;İbadet edenlerin süsü, ziyneti!&#8221;</p>
<p>İmam Hüseyin&#8217;in -s- hayatı kısa oldu, ama Şehrbânu Hatun&#8217;un hayatı çok daha kısa&#8230; Bu vefakar anne, Ehl-i Beyt-i Resulullah&#8217;ın -saa- nadide imamlarının dördüncüsü olan ilk evladı Hz. İmam Seccad Ali bin Hüseyin&#8217;i -s- dünyaya getirdikten sonra dünyadan göçtü&#8230;</p>
<p>Şehrbânu Hatun âdeta ilahî bir görevi yerine getirmekle memur edilmiş ve Ali&#8217;sini dünyaya getirdikten sonra göçüvermişti dünyadan&#8230;</p>
<p>Gurbetten beka diyarına&#8230; Her insanın anayurdu olan ahiret yurduna.</p>
<p>Ve bu, kaderin acı bir cilvesiydi Hz. Seccad -s- için&#8230; Dünyaya ayak basar basmaz öksüz kalmak çok acıydı elbet.</p>
<p>Ama Kerbelâ&#8217;yı yaşamak çok daha büyük bir acı olacaktı onun için.</p>
<p>Bu nedenledir ki Şehrbânu Hatun, o büyük musibeti görmeden göçtüğü için şanslı sayılacaktı yıllar sonra&#8230;</p>
<p>-*-</p>
<p>İmam Hüseyin&#8217;in -s- bir eşi de Leylâ Hâtun&#8217;du. Bu yiğit kadından yiğit mi yiğit bir oğlu oldu İmam&#8217;ın&#8230;</p>
<p>Yiğit, bahadır, erkek güzeli, ahlak ve erdem timsâli&#8230; Onu gören Hz. Resulullah&#8217;ı -saa- görmüş gibi olurdu. İnsanlar içinde Hz. Resulullah&#8217;a -saa- en çok benzeyendi o&#8230; Vücudu, ruhu, ahlakı, hatta sesi, yürüyüşü, oturuşu ve&#8230; Herşeyiyle Resulullah&#8217;ın -saa- tıpatıp aynıydı Aliekber&#8230;</p>
<p>Hz. Resulullah&#8217;ı -saa- özleyen yaşlı sahabelerle, o hazreti görmeyen ve onu görüp seyretmek isteyenleri Aliekber&#8217;in yanına getirirlerdi&#8230; Onu gören, Hz. Resulullah&#8217;ı -saa- görürdü âdeta&#8230; Leyla Hatun&#8217;un Ali&#8217;siyle Amine Hatun&#8217;un Muhammed&#8217;i -saa- bir elmanın iki yarısı gibiydi çünkü.</p>
<p>Aliekber&#8217;in Kerbelâ&#8217;da gösterdiği yiğitlik ve yarattığı kahramanlıklar kıyamete değin dillere destan olacaktı.</p>
<p>O, Hz. Hüseyin&#8217;in -s- büyük oğlu olduğu için adına bir de &#8220;büyük&#8221; anlamına gelen &#8220;Ekber&#8221;i eklemişlerdi.</p>
<p>Kerbelâ&#8217;da şehid düşen yiğit Aliekber&#8217;in annesi Leyla Hatun Urve bin Mesud&#8217;un torunlarından olan Ebu Murre Sakafî&#8217;nin kızıdır.</p>
<p>Leyla&#8217;nın ceddi olan Urve, Sakafi aşiretinin reisi olup Taif&#8217;te yaşardı. sadece Sakafiler arasında değil, bütün arap kavmi arasında yiğitlik ve mertliğiyle ün salmıştı. Urve, bizzat Hz. Resulullah&#8217;ın -sav- huzuruna varıp Müslüman olmuş, Medine&#8217;den Taif&#8217;e döndüğünde kendi kavmini İslam’a davet etmişti. Sakıfoğulları ona şiddetle karşı çıkmış, onunla savaşa tutuşmuş ve nihayet bir sabah namazında onu şehid etmişlerdi.</p>
<p>Evet, Urve, yabancılar ve düşmanlar tarafından değil, kendi kabilesi, kendi akrabaları tarafından öldürülmüştür, tıpkı torunu Aliekber ve yiğit babası Hz. Hüseyin -s- gibi.</p>
<p>Hz. İmam Hüseyn&#8217;i -s- şehid edenler ne Romalı hırıstiyanlardı, ne de Hayber yahudileri&#8230; Müslüman olduğunu söyleyen ve Hz. Resulullah&#8217;ın -saa- sünnetine uyduğunu ve o hazretin halifesi olduğunu iddia edenler tarafından öldürüldü o da&#8230; Ve çoğu, akrabası veya mahalle arkadaşıydı&#8230;</p>
<p>Evet, Leylâ Hatun da çok yaşamadı, sevgili Hüseyn&#8217;iyle Aliekber&#8217;inin acısını görmeye dayanamazdı Leyla&#8230; Şehrbanu gibi o da genç yaşta dünyayı terkedip bekâ diyarına göçtü ve arap kabilelerinin Leyla Hatunu&#8217;yla, acem beldesinin Şehrbânu Hatunu, ahiret yurdunda Hüseyn&#8217;leriyle Ali&#8217;lerini beklemeye başladılar.</p>
<p>Ve çok geçmeden onlar da kavuştular birbirlerine&#8230; Başı dik, alnı açık ve Rablerinin huzurunda &#8220;O&#8217;nun rızasını en mükemmel şekilde kazanmış olarak!&#8221;</p>
<p>-*-</p>
<p>Rubab -veya Rûbâbe- Hatun da Hz. İmam Hüseyin&#8217;in -s- eşiydi.</p>
<p>Ama o, Hüseyn&#8217;ini -s- yalnız bırakıp çabucak göçmedi dünyadan. Kerbelâ&#8217;ya kadar sevgili Hüseyn&#8217;iyle birlikteydi o, Aşura&#8217;yı onunla birlikte yaşadı, o inanılmaz kıyamet sahnesine tanık oldu ve Hüseyn&#8217;inin mesajını Medine&#8217;ye taşıdı.</p>
<p>Vefa ve sadakat timsali olan bu büyük kadın, Hz. İmam Hüseyn&#8217;in -s- şehadetinden sonra evlenmedi, ölünceya kadar İmam&#8217;ı ve Âşura&#8217;yı anıp durdu, hakkı ve hakikati anlatan canlı bir tarih oldu ve cennet-i âla&#8217;da Hüseyn&#8217;ine -s- kavuşuncaya kadar onunbüyük davasının yılmaz eri kesildi.</p>
<p>Rubab Hatun, ünlü Emre&#8217;el Kays-ı Kelbî&#8217;nin kızıdır.</p>
<p>İmam Hüseyn&#8217;in -s- ünlü bilge kızı Sakine&#8217;yle, kundakta şehid edilen minik Abdullah&#8217;ının anneleri bu büyük kadındır işte.</p>
<p>İmam Hüseyn&#8217;i -s- şehid eden azgın ve zalim kavim, Rubab Hatun&#8217;u bir savaş esiri gibi zincirlere bağlayıp Şam&#8217;a götürdüler.</p>
<p>Acılarla dolu esaret hayatından sonra Medine&#8217;ye dönen Rubab Hatun burada Hz. İmam Hüseyin -s- için yas ve taziye toplantıları düzenledi. Ölünceye kadar bir kez olsun onun güldüğü görülmedi, gece gündüz Kerbelâ&#8217;yı hatırlayıp &#8220;Ya Hüseyn!&#8221; nidalarıyla âğladı. Arap kabilelerinin büyükleri onunla evlenmek için elçiler gönderdiler &#8220;Peygamber&#8217;in gelini olana, başkalarının gelini olmak yakışmaz&#8221; diyerek hepsini geri çevirdi.</p>
<p>Rubab Hatun İmam Hüseyin&#8217;in -s- acısıyla o hazretin şehadetinden sonra bir yıldan fazla yaşayamadı, bu bir yılı da hergün İmam&#8217;a ağlamak ve Kerbelâ şehidlerini anmakla geçti, Peygamber ailesinin katillerini lanetledi, Emevilerin çirkin yüzünü insanlara göstermeye çalıştı. Bu bir yıl boyunca yemeden içmeden kesildi, sıcağa soğuğa aldırmadı &#8220;Hüseyin&#8221; adını dilinden düşürmedi, gözünün pınarları kuruncaya kadar ağladı ve nihayet bir yılını doldurmadan &#8220;Hüseyin&#8221; diye diye Hüseyn&#8217;ine kavuştu.</p>
<p>Hz. İmam Hüseyn&#8217;in -s- Rubab Hatun&#8217;la kızı Sakine için söylediği iki beyit ünlüdür; bu iki beytin türkçesi mealen şöyle:</p>
<p>&#8220;Canıma andolsun ki ben</p>
<p>Rubab&#8217;la Sakine&#8217;nin misafir edildiği bir evi pek severim!</p>
<p>O ikisini pek severim ben ve kınanmam bu yüzden</p>
<p>Canım da fedadır onlara, malım da</p>
<p>Hiçbirşeyimi esirgemem o ikisinden!&#8221;</p>
<p>-*-</p>
<h2>İmam Hüseyin -s- Pek Mert Ve Cömertti</h2>
<p>Ceddi Hz. Muhammed&#8217;in -saa- büyük vasıfları Hz. Ali&#8217;yle Hz. Fâtıma&#8217;nın -s- eğitim ve terbiyesi Hz. Hüseyin&#8217;de -s- toplanmış ve onu mertlik, yiğitlik, fedakarlık, cömertlik, fazilet ve erdemin timsali kılmıştı.</p>
<p>İmam Hüseyin -s- de ceddi hz. Resulullah -saa-, babası Ali&#8217;yyul Murtaza ve annesi Sıddıkâ-i Kübrâ Fâtımâ-ı Zehrâ selamullah aleyhâ gibi eşsiz bir insan, inanılmaz bir kişilikti&#8230;</p>
<p>&#8230; Üsame&#8217;yle, İmam Hüseyin&#8217;in -s- hiçbir dostluğu yoktu, arası da hiç iyi değildi İmamla. Kendisini İmam Hüseyin&#8217;den -s- üstün görür, &#8220;ben, Hz. Resulullah&#8217;ın -saa- oğulluğu şehid Zeyd&#8217;in evladıyım!&#8221; diyerek övünürdü, &#8220;Hz. Resulullah -saa- çok genç olduğum halde Ebubekir, Ömer ve Osman&#8217;ın her üçünü de benim komutama vermiştir!&#8221; diyerek herkese büyüklük taslardı.</p>
<p>Üsame, İmam Hüseyin&#8217;le -s- kendisini aynı kefeye koymakta, &#8220;ben de onun gibi Hz. Resulullah&#8217;ın -saa- torunuyum, onun benden farklı tarafı nedir? demekteydi.</p>
<p>Hüseyin, Ali&#8217;nin -s- oğluysa, o da Zeyd&#8217;in oğluydu!</p>
<p>Hüseyin mücahidlerin imamı olmuşsa o da İslam ordularının komutanı olmuştu!</p>
<p>Ve Üsame de birçokları gibi kendisini Peygamber&#8217;in Ehl-i Beyt&#8217;iyle bir, hatta onlardan daha üstün görme hatasına düşmüş, nefsinin enaniyetine kapılıvermişti.</p>
<p>Bir gün Üsame&#8217;nin hastalanıp yatağa düştüğünü haber verdiler İmam Hüseyn&#8217;e. İmam, hemen kalkıp onun ziyaretine gitti. Üsame, ağır bir borcun altına girmişti, İmamı gördüğünde &#8220;bu borcumu ödeyemeden ölmek istemezdim&#8221; deyince İmam -s- borcunun miktarını sordu, Üsame &#8220;Altmışbin dirhem!&#8221; dedi. İmam &#8220;İçin rahat olsun&#8221; buyurdu, &#8220;Sen ölmeden bu borcunu ödemeyi ben taahhüt ediyorum!&#8221; Ve İmam, verdiği sözü tutarak Üsame&#8217;nin bütün borçlarını onun adına ödedi ve Üsame&#8217;yi borçlu ölmekten kurtardı.</p>
<p>İşte burada İmam Hüseyin&#8217;in -s- yolu, iddiacı inkılabçı komutanlardan da ayrılıyordu. Bu olayın da verdiği ipuçları dikkate alındığında, İmam Hüseyin&#8217;de devrimci geçinen beşerî ekollerin öncülerinde görülmeyen çok özel bir haslet ve meleke olduğu görülür: İster Lenin, Mao, Allende, Che Guevera vb. gibi sol olsun, ister Franco, Abdulkerim Reyfi, Enver Paşa, Atatürk, Abdulkadir Cezayiri vb. gibi sağ eğilimli devrim ve inkılap isimleri olsun, o hazretle kıyaslanabilmeleri bile mümkün değildir. İmam Hüseyin Üsame olayında çok farklı bir ahlak ve erdem örneği sergilemekte ve hem dostuna, hem düşmanına iyilikte bulunmaktadır. Salt inkılap ve devrim adamı olarak bilinenlerse dostlarına karşı sevecen, düşmanlarına karşıysa acımasız ve serttirler.</p>
<p>Hz. Hüseyin&#8217;in -s- yolu &#8220;cihad&#8221;ve &#8220;mücahede&#8221; yoludur, devrimcilik yolu değil&#8230;</p>
<p>-*-</p>
<p>Bir bedevi Arap Medine&#8217;ye gelip şehrin en cömert insanının kim olduğunu sordu &#8220;Hüseyin bin Ali&#8221;dediler.</p>
<p>Bedevi, İmam Hüseyin&#8217;i -s- camide buldu, namaz kılmakla meşguldü. Bedevi, İmam&#8217;ın namazını bitirmesini bekledi, selam verir vermez derdini anlatıp &#8220;Size bel bağlayan pişman olmazmış dediler&#8221; diye ekledi.</p>
<p>İmam -s- kalkıp evinin yolunu tuttu, bedevi de onu izlemedeydi. İmam evine ulaştığında bedevi kapıda durmuş, İmam içeri girmişti. Çok kısa bir süre sonra İmam, içinde dörtbin dinar sarılı bir bohçayla geri dönüp onu bedeviye verdi ve eğer az olursa onu affetmesini istedi! Bedevi neye uğradığını şaşırmıştı, bohçayı alıp &#8220;Böylesine mert bir insanın günün birinde toprağın bağrına gitmesi yazık olmaz mı?&#8221; diyerek şu mealde bir şiir okudu: &#8220;Mertlik ölür mü hiç? Cömertlik toprağın altında kalır mı? İnsanlığını toprağa gömebilmek mümkün müdür insanın? Mertlik güneşe benzer, geceleri gündüze çevirip insanların yolunu aydınlatır.&#8221;</p>
<p>-*-</p>
<p>İmam Hüseyin -s- şehid düştükten sonra onu toprağa vermeye gelenler sırtında koyu nasırlar gördüler, İmam Seccad &#8220;Babam geceleri sırtında yoksullarla yetimlere yiyecek taşırdı&#8221; dedi, &#8220;ceddimiz Emir&#8217;el Müminin Ali&#8217;den -s- Ehl-i Beyt imamlarına intikal eden hasletlerden biridir bu!&#8221;</p>
<p>Bu noktada da mücahidle inkılapçının yolları ayrılmaktadır: Mücahid yoksula ve fakire zaman ayırıp onlarla uğraşır, yardım eder, devrimciyse yoksullara yardım etmediği gibi &#8220;bu yardım yoksulların sosyal patlamasını ve devrim fitilinin ateşlenmesini önler&#8221; diyerek böyle bir yardımda bulunmak isteyenlere de engel olur.</p>
<p>Mücahid, hem bireyin saadetini ister, hem toplumun.</p>
<p>Devrimciyse &#8220;Birey topluma feda edilmelidir&#8221; der.</p>
<p>Sahi, bireyler topluma feda edildiğinde toplum kalır mı ortada?</p>
<p>-*-</p>
<p>Bir gün İmam Hüseyin -s- sokaktan geçerken kuru ekmek yiyen birkaç yoksul gördü; selam verdi. Onlar hazretin selamını alıp sofralarına buyur ettiler. İmam neşeyle onların sofrasına oturup &#8220;Yediğiniz şey sadaka olmasaydı ben de sizinle yerdim&#8221; buyurdu, &#8220;Ama biz Ehl-i Beyt&#8217;e sadaka haram edilmiştir.&#8221; Sonra da onları evine davet etti, hep birlikte İmam&#8217;ın -s- evine gittiler. İmam, evde ne varsa sofraya getirilmesini buyurdu, onları bizzat ağırladı, karınlarını iyice doyurup herbirine yeni giyecek ve bir miktar da para verdi.</p>
<p>-*-</p>
<p>İmam Hüseyin&#8217;den -s- şu rivayet aktarılır:</p>
<p>Ceddim Resulullah&#8217;ın -saa- şöyle buyurduğunu bilirim: Namazdan sonra en iyi amel, günah olmaması şartıyla bir mümini hoşnut edip onu sevindirmektir. Bir gün, bir köpekle yemek yiyen bir köle gördüm, nedenini sorduğumda &#8220;Ey Allah Resulü&#8217;nün oğlu&#8221; dedi, &#8220;Çok kederliyim, bu hayvancağızı hoşnut edersem Rabbimin de beni hoşnut edeceğini ummaktayım! Benim efendim olan zat bir yahudidir, ondan ayrılabileceğim anın arzusuyla yaşıyorum ben!&#8221;</p>
<p>Kölenin bu sözü üzerine İmam Hüseyin -s- onun efendisine gidip ikiyüz dinar vererek bu köleyi satın almak istediğini söyledi. Onun, İslam Peygamberinin evladı olduğunu gören adamcağız &#8220;O köle sizin kademinize feda olsun&#8221; dedi, &#8220;Sizi hoşnut edecekse şu bağı da ona bağışlıyor, ikiyüz dinarınızı da size iade ediyorum!&#8221; İmam &#8220;Ben de bunu size bağışlıyorum&#8221; buyurdu, yahudi bu bağışı kabul ettiğini ve onu kölesine bağışladığını söyledi, İmam &#8220;Ben de köleyi azad ediyor ve bu malları olduğu gibi ona bağışlıyorum&#8221; buyurdu.</p>
<p>Bu sahneye şahid olan ve olayı ilgiyle izleyen ev sahibinin zevcesi hemen kelime-i şehadet getirip Müslüman oldu, &#8220;Bu iyiliklere karşılık ben de mihriyemi kocama bağışlıyorum&#8221; dedi. Bunu duyan yahudi, &#8220;Ben de İslam dinini kabul ettim&#8221; diyerek Müslüman oldu ve evini hanımına bağışladı.</p>
<p>Bütün bunlar İmam Hüseyin&#8217;in -s- hayırsever bir adımıyla bir günde olup bitivermişti: Bir köle azad olmuş, bir ihtiyaç sahibinin ihtiyacı giderilmiş, iki kafir Müslüman olmuş, bir karı-koca arasındaki sevgi bağı güçlenmiş, samimiyet doğmuş ve niceden beridir kocasına sadık bir eş olan emektar bir kadın, bir evin maliki oluvermişti!&#8230;</p>
<p>-*-</p>
<p>Amr bin Âs&#8217;ın oğlu Abdullah&#8217;ın sahabenin zahidlerinden olduğu söylenir. Rivayete göre bir gün İmam Hüseyin&#8217;le -s- karşılaşan Abdullah, orada bulunanlara dönerek &#8220;Göklerde, yeryüzü ehli arasında en sevilen insanı görmek isteyenler buna baksınlar!&#8221; dedi ve esefle ekledi: &#8220;Ama ben, Sıffin olaylarından sonra onunla hiç konuşamadım artık!&#8221;</p>
<p>Onun bu sözünü duyan sahabeden biri (Ebu Said) Abdullah&#8217;ın elinden tutup onu İmam Hüseyin&#8217;in -s- yanına götürdü. İmam &#8220;Sen&#8221; dedi, &#8220;Benim, yeryüzünün gök ehli arasında en sevileni olduğumu bile bile Sıffin&#8217;de bana ve babama karşı kılıç çekip bizimle savaştın&#8230; Şunu bilmeni isterim: Allah&#8217;a yemin ederim ki babam benden daha üstündü!&#8221;</p>
<p>Abdullah ne diyeceğini bilemiyordu &#8220;Babam öyle emretti, ben de ona itaat ettim&#8221; dedi, &#8220;Babamıza itaat etmemizi bizzat peygamber emretmedi mi bize?&#8221;</p>
<p>İmam Hüseyin -s- bakışlarını Abdullah&#8217;a dikerek &#8220;Ama&#8221; buyurdu, &#8220;Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de de &#8220;Eğer sizi kafir etmek isterlerse anne babanızı dinlemeyin&#8221; buyruluyor!&#8221;.. Kaldı ki bizzat Hz. Resulullah&#8217;ın -saa- &#8220;Günah konusunda kimseye itaat edilemez!&#8221; buyurduğunu da duymuşsundur. Bu durumda Allah&#8217;ın kullarını razı etmek için O&#8217;nun günah ve haram kıldığı şeyleri yapabilir mi bir Müslüman?&#8221;</p>
<p>-*-</p>
<p>Bir gün İmam Hüseyin&#8217;in -s- kapısını çalan bir arap, paraya ihtiyacı olduğunu ve Peygamber&#8217;in -saa- Ehl-i Beyt&#8217;inden -s- yardım istemeye geldiğini söyledi.</p>
<p>Kısa bir sohbetten sonra onun edebiyatçı ve yazar olduğunu öğrenen İmam &#8220;Babam Ali&#8217;den her insanın değerinin yaptığı iyi işlerle ölçülmesi gerektiğini duydum&#8221; buyurarak şöyle dedi:</p>
<p>&#8211; Ceddim Resulullah da -saa- &#8220;İnsanlara, bilgileri ve liyakatleri miktarınca iyilik ediniz buyurmuştur. Binaenaleyh ben de üç soru soracağım sana; üçünü de bilirsen, şimdi elime ulaşan şu altın akçe dolu keseyi vereceğim sana! Eğer ikisini bilirsen 2/3&#8217;ünü, birini bilirsen 1/3&#8217;ünü vereceğim!</p>
<p>Adamcağız hem mahçup olmuş, hem afallamıştı. Boynunu büküp:</p>
<p>&#8211; İlmin kaynağı sizsiniz! dedi. Ama eğer gerekli görüyorsanız sorun. Allah dilerse cevaplamaya çalışırım!</p>
<p>İmam tebessüm ederek sordu.</p>
<p>&#8211; En iyi amel nedir?</p>
<p>&#8211; İman!</p>
<p>&#8211; İnsanı mahvolmaktan ne kurtarır?</p>
<p>&#8211; Allah&#8217;a güvenmek.</p>
<p>&#8211; İnsanın süsü-güzelliği nedir?</p>
<p>&#8211; Sabırla içiçe olan ilim.</p>
<p>&#8211; Ya olmazsa?</p>
<p>&#8211; Cömertlikle içiçe bir servet ve zenginlik.</p>
<p>&#8211; Ya olmazsa?</p>
<p>&#8211; Direnç e tahammülle içiçe bir fakirlik.</p>
<p>&#8211; Ya o da olmazsa?</p>
<p>&#8211; O zaman bir yıldırımın tepesine düşüp onu oracıkta yakıp kül etmesi yaşamasından daha iyidir!</p>
<p>İmam Hüseyin -s- gülümseyerek elindeki altın akçe dolu keseyi ona verdi, bir de yüzük hediye etti ona. Kesede bin altın vardı, yüzüğün değeri 200 gümüş akçe ediyordu. Bedevi, hiç beklemediği bunca ihsan karşısında bir an afalladı, kendine geldiğinde ilk sözü &#8220;Allah, risaletini kime vereceğini daha iyi bilir!&#8221; oldu.</p>
<p>-*-</p>
<p>İmam Hüseyin -s- ağabeyi İmam Hasan&#8217;a -s- fevkalade saygı gösterir, onunla asla tartışmaz, onun her dediğini uygulardı. İkisinin de hayatta olduğu dönemlerde bu iki Ehl-i beyt imamı arasında bir kez olsun anlaşmazlığa şahid olmadı kimse, iki kardeş, bir kez olsun kırılmadı yekdiğerine! İmam Hasan&#8217;ın -s- yaptığı İmam Hüseyin&#8217;in -s- kabulüydü, İmam Hüseyin&#8217;in yaptığı da İmam Hasan&#8217;ın!</p>
<p>Ehl-i Beyt çiçeklerinden İmam Muhammed Bâkır&#8217;dan -s- şöyle rivayet edilir: İmam Hüseyin -s- ağabeyi Hz. Hasan&#8217;ı pek sever, pek sayardı, ona zerrece muhalefeti olmazdı. Bir gün İmam Hasan&#8217;ı -s- ziyarete gittiğinde bir kadının o hazrete ağlayarak birşeyler anlattığını, İmam Hasan&#8217;ın da -s- başını yere eğip ağlayarak onu dinlemekte olduğunu gördü. İmam Hüseyin de orada durup ağlamaya başladı. Kadın oradan ayrıldıktan sonra iki kardeş de ayrılıp evlerine gittiler ve İmam Hüseyinin -s- ağabeyine olan saygı ve terbiyesi bu ağlamanın nedenini sormasına engel olmuştu!</p>
<p>Bir gün İmam Hasan&#8217;la -s- sohbet ederlerken, İmam &#8220;Hüseyin&#8221; dedi, &#8220;dün rüyamda Yusuf peygamberi gördüm, onu kutlayarak Züleyha&#8217;nın ısrarları karşısında gösterdiği sabır, mertlik ve direncini övdüm&#8221; Bunun üzerine Hz. Yusuf &#8220;Ya Hasan&#8221; dedi, &#8220;Sen de o gün o kadının isteğini reddettin ve benim yaptığımın aynını sen de yaptın&#8221; dedi.</p>
<p>İmam Hüseyin -s- bir süre önce gördüğü o şaşırtıcı olayı hatırladı. Şimdi herşeyi anlamıştı. O evli olduğu halde kadınHhz. İmam Hasan&#8217;a -s- ilgi duyduğunu söylemiş, İmam&#8217;ın -s- onu reddetmesi üzerine ısrarda bulunmuş, onun ısrarı İmam&#8217;ın Allah korkusuyla ağlamasına neden olmuştu.</p>
<p>İmam&#8217;ın ağladığını gören kadıncağız da bu ısrarlı teklifinden dolayı pişmanlık duyup ağlamaya başlamıştı!..</p>
<p>-*-</p>
<p>O yıl İmam Hüseyin&#8217;le -s- ağabeyi İmam Hasan -s- yaya olarak Mekke&#8217;ye doğru yola çıkmışlardı.</p>
<p>Yaya olarak haccetmeyi ahdetmiş, nezirde bulunmuşlardı.</p>
<p>Yolda onlarla karşılaşan Müslümanlar da bineklerinden iniyor, yaya olarak onlara katılıyorlardı.</p>
<p>Yaya olarak bunca yolu katedemeyecek olanlar da vardı.</p>
<p>Hz. İmam Hasan&#8217;dan -s- bir bineğe binmesini rica ettiler. İmam -s- &#8220;Biz yaya olarak hacca gitmeyi nezrettik&#8221; buyurdu &#8220;Bineğe binemeyiz. Birazdan yolumuzu ayırıp başka yoldan gideceğiz, dileyen bineğine binebilir o zaman.&#8221;</p>
<p>-*-</p>
<p>İmam Hasan&#8217;la İmam Hüseyin arasında benzeri görülmemiş bir saygı ve sevgi hakimdi. Düşünce ve fikirleri bunca aynı, davranış ve amelleri bunca uyumlu iki kardeşe rastlamak hemen hemen imkansız gibidir. İmam Hasan -s- Muaviye&#8217;yle barış anlaşmasını imzaladığında İmam Hüseyin -s- de bu anlaşmayı onaylamıştır. İmam Hasan gibi İmam Hüseyin de -s- Muaiye&#8217;ye biat etmemiştir. İki kardeş her zaman elele, her zaman yürek yüreğe durmuş, sözleri bir, tepkileri bir olmuştur.</p>
<p>İmam Hasan -s- şehid olduğunda Iraklılar İmam Hüseyn&#8217;e mektup yazıp Muaviye&#8217;ye karşı kıyam etmesi halinde kendisini destekleyeceklerini bildirdiler. İmam Hüseyin -s- bu teklifi reddederek &#8220;Benimle Muaviye arasında imzalanmış bir anlaşma var&#8221; dedi, &#8220;Muaviye hayatta olduğu sürece benim ahdime sadık olduğumu göreceksiniz!&#8221;</p>
<p>Evet, bu anlaşma, aslında İmam Hasan&#8217;la -s- Muaviye arasında imzalanan anlaşmaydı, ve İmam Hüseyin -s- ağabeyi İmam Hasan&#8217;ın -s- verdiği sözü, bizzat kendisinin verdiği bir söz olarak kabul etmişti!</p>
<p>Ve o, verdiği sözü çiğnemeyecek, kabullendiği bir ahdi bozmayacak kadar büyüktü&#8230;</p>
<p>-*-</p>
<p>Üsam bin Mustalak şöyle anlatır:</p>
<p>Medine&#8217;ye gittiğimde Hüseyin bin Ali&#8217;yi -s- gördüm. Onun yakışıklı, alımlı, nurlu ve heybetli yaradılışı kıskançlık duygularımı kabarttı, öteden beri ona karşı düşmanlık besliyordum, biz Şamlılar arasında Ali bin ebu Talib&#8217;i küçümseyici maksatla kullanılan isimlerin en ünlüsü &#8220;Toprakoğlu toprak&#8221; veya &#8220;Toprağın babası&#8221; anlamına gelen &#8220;Ebâ Turab&#8221;dı. Onu küçümsemek için &#8220;Sen Eba Turab&#8217;ın mı oğlusun?&#8221; diye sordum. Hiç rahatsız olmadan &#8220;Evet&#8221; dedi, bunun üzerine ağzıma geleni söyleyip hakarete başladım, o sessizce dinliyordu. Benim hakaret ve küfürlerim tamamlanınca başını kaldırıp bana baktı. Aman Allah&#8217;ım! Ne bakıştı o öyle?! Ben ona küfretmiştim ve o, sevgi dolu bakışlarıyla âdeta öpüp okşuyordu beni, &#8220;Sıkma canını&#8221; dedi şefkat dolu bir sesle, &#8220;Allah Teala her ikimizi de affetsin diyelim! Bu şehirde yabancısın galiba, bana misafir olursan pek memnun olurum, garip bir Müslümanı ağırlamaktan şeref duyarı. Bir isteğin, bir dileğin varsa söyle, elimden geleni yaparım inşaallah!&#8221;</p>
<p>Hayret ve mahçubiyetten donakalmıştım; o hemen anlamıştı bunu &#8220;Sana darılmadım&#8221; dedi, &#8220;Senin hiçbir suçun yok! Allah Teala seni affetti bile inşaallah, merhametlilerin en merhametlisidir O!&#8221;</p>
<p>Benim sustuğumu görünce &#8220;Şamlı mısın?&#8221; diye sordu, &#8220;Evet&#8221; dedim.</p>
<p>&#8220;Şam&#8217;da Muaviye&#8217;nin propagandaları seni bu hale getirmiş&#8221; dedi, &#8220;Asıl suçlu başkasıdır, sen değil! Söyle kardeşim, senin için yapabileceğim birşey var mı?&#8221;</p>
<p>O sırada yer yarılsa da beni yutsaydı keşke&#8230; Ölmeyi nasıl da arzuladım o sırada. Onun bakışlarıyla karşılaşmamak için hemen oradan uzaklaştım. O günden sonra benim nezdimde Hüseyin&#8217;le babası Ali&#8217;den daha değerli kimse olmadı.&#8221;</p>
<p>Evet, Hz. Resulullah&#8217;ın -saa- Ehl-i Beyt&#8217;inin beşinci nuru olan Hz. Hüseyin&#8217;dir bu&#8230; Dünyadaki hangi inkılapçıda, hangi devrimcide böyle bir ruh vardır sahi? Devrimci, kendisine hakaret edene şahin gibi saldırır. Halbuki İmam Hüseyin -s- kendisine yapılan hakarete sevgiyle karşılık ermekte, saldırgana buseler kondurmaktadır!</p>
<p>-*-</p>
<p>İmam Hasan-ı Müçteba hazretlerinin -s- huzuruna varan bir Müslüman kendisinin fakir olduğunu söyleyerek yardım istemişti. İmam Hasan -s- şöyle buyurdu:</p>
<p>&#8211; Yardım isteyen insan şu üç halde birinde olur; ya ağır bir borç altındadır, ya zilletli bir yoksulluğa düşmüştür, ya da zilletli bir diyetin altındadır. Senin durumun nasıl?</p>
<p>&#8211; Ben de bu üçünden birine müptelayım efendim!</p>
<p>İmam Hasan -s- yüz altın akçe vererek onun gönlünü aldı. Oradan ayrılan Arap, doğru Hz. Hüseyin&#8217;in -s- yanına gidip yardım isteğini tekrarladı. İmam Hasan&#8217;dan aldığı cevabın aynısını İmam Hüseyin&#8217;den almıştı! İmam &#8220;Ağabeyim sana ne kadar verdi?&#8221; diye sordu, Arap, yüz altın aldığını söyleyince İmam Hüseyin ona 99 altın bağışladı&#8230; Çünkü ağabeyi Hasan&#8217;dan öne geçmek istememişti Hüseyin!..</p>
<p>Her iki kardeş de mertlik ve yiğitlikte birbirine denk, insanlara yardım ve şefkatte yekdiğeriyle tıpatıp aynıydı&#8230; Yoksulun elinden tutar, fakiri doyurur, çıplağı giydirir, kimseye öfkeyle davranmazlardı. İnsan yetiştiren bir okuldu her ikisi de&#8230; Ameli ve emeli insaniyet timsaliydi her ikisinin de! Kötülüğe ve kabalığa iyilikle ve incelikle karşılık veren bu büyük insanlar, iyilik ve inceliğe, nezaket ve terbiyeye nasıl karşılık veriyordu acaba?!</p>
<p>-*-</p>
<p>İmam Hüseyin&#8217;in -s- evinde hizmetçilik yapan bir cariye bir gün bir demet gül verdi İmam&#8217;a. İmam Hüseyin -s- gülü alıp &#8220;Seni azâd ettim&#8221; buyurdu. Bu sırada orada bulunan Enes &#8220;Bir demet gül verdi diye onu azad mı ettiniz?&#8221; diye hayretle sorunca &#8220;Bu&#8221; buyurdu, &#8220;Allah Tealâ&#8217;nın bize verdiği bir terbiyedir, Rabbimiz bizi böyle eğitip yetiştirmiştir ey Enes, biz, yapılan her iyiliğe, daha iyisiyle karşılık veririz, onun takdim ettiği hediyeden daha güzel olan tek şey, onun hürriyetiydi!&#8221;</p>
<p>-*-</p>
<p>Hüseynî okulda iyiliğin karşılığı &#8220;daha güzel bir iyilik&#8221;tir!</p>
<p>Evet, insanlık okulu budur işte!</p>
<p>Hümanizm türküleri söyleyenler; Hüseynî okulla tanıştıklarında susarlar.</p>
<p>Susar ve saygıyla eğilirler yerlere kadar&#8230;</p>
<p>Muhammed&#8217;in -saa- Ehl-i Beyt&#8217;inin (a.s) okulunda iyiliğe daha güzel bir iyilikle karşılık vermeyenler insan sayılamazlar ve iyiliğe kötülükle karşılık verenlerse çakaldan daha aşağılık bilinirler&#8230;</p>
<p>-*-</p>
<p>Nâfi Erzef, hâriciler güruhunun reisiydi. İmam Ali&#8217;yi -s- kafir bilen ve o hazrete düşmanlık besleyen bir güruhun reisi olarak bir gün Hz. İmam Hüseyin&#8217;e -s- gidip &#8220;Allah&#8217;ı bana anlat hele!&#8221; dedi kaba bir tavırla. İmam Hüseyin -s-</p>
<p>&#8211; Allah&#8217;ı gözle göremezsin! buyurdu ve ekledi: O&#8217;nu yarattığıyla kıyaslayamazsın! O, herkese yakındır, ama madde değildir; herkesle birliktedir, ama bir cisim gibi kimseye yapışık değildir. Pek üstün ve yüce bir mevkidedir O, ama kimseden uzak değildir. Birdir ve tektir, bölüşmez, ayrışmaz. Ayetleri, O&#8217;nu tanıtmaktadırlar. Ayetleri O&#8217;nun nişaneleri, O&#8217;nun alâmetleridir. O&#8217;ndan başka ilah yoktur, Yüce mi yücedir O; her nevi eksik ve kusurdan münezzehtir.</p>
<p>Nafe &#8220;Ne de güzel konuştun!&#8221; deyince İmam &#8220;Duydum ki&#8221; buyurdu, &#8220;Beni , babamı ve ağabeyimi kafir bilirmişsin?..&#8221;</p>
<p>Nafe &#8220;Evet, öyle düşünüyordum&#8221; dedi, &#8220;Ama siz, İslam önderleri, hak imamlar ve dinin yol gösteren kılavuzları ve parlak yıldızlarısınız!&#8221;</p>
<p>-*-</p>
<p>Bir gün İmam Hüseyin&#8217;in -s- Kâ&#8217;be&#8217;nin yanında Allah&#8217;a şöyle yakarmakta olduğunu gördüler:</p>
<p>&#8221; Ya Rabbim! Sen nimetlerini tamamladın bana, ben şükrünü hakkıyla yerine getiremedim ve sen bu yüzden nimetlerini almadın benden. Hastalığa yakalandığımda sabır ve tahammül göstermedim, ama sen hastalığımın sürmesine dayanamadın, Sencileyin kerem sahibinden, kerem ve lütuftan başka şey görülmez elbet!&#8221;</p>
<p>-*-</p>
<h2>İnsanlık Şâhikası</h2>
<p>İmam Hüseyin&#8217;in -s- insanlık camiasına sunduğu örnek davranış ve &#8220;insanlık şâhikası&#8221;, hiçbir din ve hiçbir okulda benzerine rastlanmayacak fevkalâde bir şeydir.</p>
<p>Hiçbir ideoloji ve dinde ikinci bir &#8220;Hüseyin&#8221; yoktur.</p>
<p>Şehid olduğu gün susuzdu Hüseyn&#8230;</p>
<p>Niceden beridir bir yudum su içmemişti o gün&#8230;</p>
<p>Susuzluk&#8230; Hele kızgın güneşin altındaki o dayanılmaz susuzluk insanın takatini tüketir, hışmını ve öfkesini artırır, intikam duygusunu kamçılar.</p>
<p>Aşura günü sabahından itibaren Hz. Hüseyin -s- hep hareket halindeydi. Bir lâhza olsun dinlenmemiş, sürekli savaşmıştı.</p>
<p>Böylesine çetin ve namertçe bir savaş, her yiğidin canını sıkar, her mert savaşçının öfkesini artırır.</p>
<p>Er meydanına çıktığında yalnızdı.</p>
<p>Yapayalnız.</p>
<p>Ne yardım edecek biri vardı, ne güvenebileceği bir emin&#8230; Bütün yârenleri gözlerinin önünde savaşa savaşa şehid düşmüşlerdi. En azizleri öldürülmüştü gözlerinin önünde&#8230; Kundaktaki yavrusuna bile acımamışlardı. Bütün sevdiklerini elinden almış, hakaretler etmiş, incitmişlerdi onu bütün gün..</p>
<p>Bir insanın havsalasının alabileceği her acıyı, her belâ ve felâketi tatmış, bilfiil yaşamıştı bir günde&#8230;</p>
<p>Bir insanı koca nehrin kenarında susuz bırakırlar da öfkelenmez mi?</p>
<p>Kurttan kuştan bile esirgenmeyen Fırat&#8217;ı peygamber çiçeğinden esirgerler de rahatsız olmaz mı?</p>
<p>Bir insanın bütün sevdikleri gözlerinin önünde birer birer doğranır, kundaktaki bebesi kollarında oklanır, eşinin, ablasının ve kızlarının bu çakallar sürüsüne esir düşeceğini görür de dertten &#8211; kederden bağrı bin parça olmaz mı?</p>
<p>Bütün bunlar her insanı öfkeden çılgına çevirir, intikam duygularını kamçılar elbet&#8230;</p>
<p>O kızgın güneşin altında bunca felâketi yaşayıp da susuz savaşmak, her savaşçı için zor, her insan için tahammülü çetindir elbet.</p>
<p>İşte bu şartlar altında İmam Hüseyin -s- meydana çıkıp kendisiyle teke tek savaşacak bir er istedi.</p>
<p>Onca zulme, onca ezaya uğramış, bütün azizlerini suya bile doyuramadan birer birer kaybetmiş ve şimdi susuzluktan dili damağına yapışmış bir insan için ölümüne bir savaştan başka çare kalmış mıdır?</p>
<p>Savaşmak için er meydanındadır şimdi. Ama intikamcı değildir o. Kompleks ve ukde yabancıdır Hüseyn&#8217;e. Ceddi Resulullah -saa- gibi o da bütün varlığıyla sevgi ve şefkat doludur.</p>
<p>Eşsiz bir insanlık örneğidir Hüseyin&#8230;</p>
<p>Onun er istemesi üzerine Yezid ordusundan Temim adlı ünlü savaşçı çıktı meydana.</p>
<p>Kıyasıya vuruştular.</p>
<p>Çok geçmeden Temim&#8217;in ayağı bir kılıç darbesiyle yere düştü.</p>
<p>Temim acılar içinde yere kapaklanmıştı.</p>
<p>İmam ona yaklaşıp baktı.</p>
<p>Temim&#8217;in tepesine bir kılıç darbesi değil, hiç beklemediği yıldırım gibi bir soru inmişti:</p>
<p>&#8211; Yardım etmemi ister misin Temim?</p>
<p>Temim neye uğradığını şaşırmıştı. O şartlarda savaş meydanında hiç beklemediği bir davranıştı bu. Acı ve hayretle buruşan yüzünü utançla yere eğip</p>
<p>&#8211; Kabilemin adamlarını yardıma çağırın!.. dedi. Onlar gelip götürür beni&#8230;</p>
<p>İmam&#8217;ın kendisini öldürmeyişine halâ inanamıyordu&#8230;</p>
<p>İmam, Yezid ordusuna seslenip Temimoğullarını çağırdı. Gelip yaralılarını götürdüler.</p>
<p>İmam Temim&#8217;in canını bağışlamıştı!</p>
<p>Elinizdeki kitabın ileriki bölümlerinde, İmam&#8217;ın bu tür inanılmaz mertliklerine daha çok şahit olacaksınız.</p>
<p>İnsanlık şahikasında duran Hüseyin -s- için alelâde mertliklerdir bunlar&#8230;</p>
<p>Damarlarında Muhammed&#8217;le -saa- Ali&#8217;nin -s- kanını taşıyan ve Kevser kadını Hz. Fâtımâ-ı Zehrâ&#8217;nın -s- ellerinde yetişen biri için alelâde davranışlardır bunlar&#8230;</p>
<p>Evet, sırf yiğitliğiyle yiğit olan en bahadır insanlar bile, o dayanılmaz şartlar ve onca zulüm karşısında düşmanını yere serdiğinde zerrece acımaz&#8230; Gözünü kırpmadan kellesini alır oracıkta. Mazlum ve susuz öldürülen azizlerini hatırlayıp onların intikamını alır hemen.</p>
<p>Kimse de bu yüzden kınamaz onu.</p>
<p>Hatta intikam alabildiği ve kelleler üzerine kelleler yığabildiği için adı dillere destan olur.</p>
<p>Hüseyin de bir destanlar kahramanıdır zaten.</p>
<p>Ama o, hiçbir kahramanın yapamayacağı kahramanlıklar göstermekle ünlü bir ailenin oğludur.</p>
<p>Kin ve nefret yakışmaz ona.</p>
<p>Ölümü hakettiği halde, pençesine düşürdüğü düşmanını aman dilediği için serbest bırakır!..</p>
<p>Aman dilenen düşmanının canını bağışlar&#8230;</p>
<p>Evet&#8230; &#8220;Örnek insan&#8221;ı görmek isteyenler Hz. Hüseyn&#8217;e -s- bakmalıdırlar. Örnektir o. Gerçek anlamda insan olmanın canlı bir timsalidir Hüseyin -s-.</p>
<p>-*-</p>
<p>Muharrem&#8217;in 7. günü&#8230;</p>
<p>Yezid orduları kendi hayvanlarından esirgemedikleri suyu, Hz. Resulullah&#8217;ın -saa- Ehl-i Beyt&#8217;ine kesiyorlar.</p>
<p>İmam Hüseyin -s- çocukları ve yârenleri Fırat&#8217;ın biraz ötesinde, ama susuzdurlar&#8230;</p>
<p>Birkaç kırbada kalan az miktardaki su, herkes arasında bölüştürülür.</p>
<p>O sıcakta bir avuç su kimseye kâr etmez&#8230;</p>
<p>İmam Hüseyin -s- susuz olduğu halde kendi payına düşen suyu içmez, küçük çocuklara ayırır.</p>
<p>Hz. Zeynep de -s- ağabeyinin yaptığını yapar ve suyunu çocuklara verir.</p>
<p>İmam Hüseyin -s- bir tavır koyar da, Ali&#8217;nin &#8220;Fazilet ve erdem timsali&#8221; olan yiğit.</p>
<p>Abbas&#8217;ı onu izlemez mi?</p>
<p>Ebu&#8217;l Fâzıl Abbas da -s- aynı şeyi yapar!..</p>
<p>Özveridir bu.</p>
<p>Bütün insanlığa bir fedakarlık dersidir.</p>
<p>Kendisini değil, başkalarını düşünmek, zayıf ve güçsüz olanları kendisine tercih etmek insanlığın en doruk noktasıdır. Hele zorsa&#8230; Pek çetin, pek dayanılmazsa&#8230;</p>
<p>&#8220;Ev için elzem olan kandil, mescide revâ değildir&#8221; derler. Kendisi birşeye pek muhtaç olan birinin, onu başkasına vermekle mükellef olmadığı imâ edilir bununla.</p>
<p>Hz. Hüseyn&#8217;in -s- okulu böyle değildir.</p>
<p>Kendisi susuzdur, Zeyneb&#8217;i susuzdur, Abbas&#8217;ı susuzdur&#8230; Hem de pek susuz&#8230; Ama kendi suyunu çocuklara verir ve Allah&#8217;ın rızasını kazanır onlar&#8230; O günden sonra bir yudum su dahi bulamayacaklarını bile bile hem de!..</p>
<p>&#8220;Allah&#8217;la alışveriş&#8221;tir bu işte&#8230;</p>
<p>Komunizm okulu &#8220;fakiri daha da fakirleştiri, zengini fakir kıl!&#8221; der</p>
<p>Hüseynî okulsa &#8220;yoksulu zengin kıl, ihtiyacı olanın ihtiyacını gidermeyi prensip edin!&#8221; der.</p>
<p>Önceki &#8220;Halkı devletin kölesi ve uşağı kıl!&#8221; derken, beriki &#8220;Devlet, halkın hizmetkârı olmalıdır!&#8221; der.</p>
<p>Biri &#8220;İntikam al, vur, öldür, hapset, acıma, yak, yık, varını yoğunu yağmala!&#8221; der, diğeri &#8220;Affet, vurma, öldürme, dirilt, serbest bırak, evini başına yıkma, kimseyi yağmalama!&#8221; der.</p>
<p><img decoding="async" src="file:///C:UsersMuhammetAppDataLocalTempmsohtmlclip1�1clip_image001.png" width="208" height="3" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref1">*</a>1 &#8211; Hz. Ali&#8217;nin -s- şehadet haberi şam&#8217;a ulaştığında, onun namaz kılarken terör edildiğini duyan çoğđu Şamlı Müslüman &#8220;Ali namaz kılıyor muydu ki?!!&#8221; diyerek hayretini gizleyememiştir. Y. Bendiderya.</p>
<p><a href="#_ftnref2">*</a>2 &#8211; Roma imparatorluğu- İ. Bendideryâ.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/huseyni-yol-ve-emevi-yol-2/">Hüseyni Yol ve Emevi Yol</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Peygamber Evladı Hz. Hüseyn (a.s)</title>
		<link>https://www.caferilik.com/peygamber-evladi-hz-huseyn-a-s/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 08 May 2024 10:18:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İmam Hüseyin (a.s)]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamex.com/?p=2841</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Prof. Dr. Munzir Hekim Şehit Hz. Hüseyin’in (a.s) Hayatına Kısa Bir Bakış ● İmam Ebu Abdullah Hüseyin b. Ali b. Ebu Talib (a.s) … Kerbela şehidi&#8230; Resulullah’tan (s.a.a) sonra Ehl-i Beyt İmamları’nın üçüncüsü… Hadis âlimlerinin ortak görüşüne göre, cennet gençlerinin efendisi… Hz. Resul’ün (s.a.a) soyunu devam ettiren iki kişiden biri… Resulullah’ın (s.a.a) Necran Hıristiyanlarıyla [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/peygamber-evladi-hz-huseyn-a-s/">Peygamber Evladı Hz. Hüseyn (a.s)</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: right;"><strong>Prof. Dr. Munzir Hekim</strong></p>
<h2>Şehit Hz. Hüseyin’in (a.s) Hayatına Kısa Bir Bakış</h2>
<p>● İmam Ebu Abdullah Hüseyin b. Ali b. Ebu Talib (a.s) … Kerbela şehidi&#8230; Resulullah’tan (s.a.a) sonra Ehl-i Beyt İmamları’nın üçüncüsü… Hadis âlimlerinin ortak görüşüne göre, cennet gençlerinin efendisi… Hz. Resul’ün (s.a.a) soyunu devam ettiren iki kişiden biri… Resulullah’ın (s.a.a) Necran Hıristiyanlarıyla lânetleşirken yanına aldığı dört kişiden biri… Allah’ın, kendilerinden bütün kirleri giderip tertemiz kıldığı örtü ashabından (ashabı kisa) biri… Allah’ın sevilmelerini emrettiği Resul-i Ekrem’in yakınlarından biri… Sarılanın kurtulduğu, uzaklaşanınsa saptığı bildirilen iki ağır emanetten (sekaleyn) biri…</p>
<p>● Hüseyin, kardeşi Hasan’la birlikte tertemiz ve bereket membaı kucaklarda, tarihin tanık olduğu en mükemmel babanın, annenin ve dedenin bağrında büyüdü.</p>
<p>Dedesi Resul-i Ekrem’in berrak membaından, yüce ahlâkından ve şefkat yağmurundan beslendi. Onun derin sevgisi ve yakın gözetimine mazhar oldu. Öyle ki Hz. Peygamber’in edebi, yol göstericiliği, liderliği ve cesareti ona geçti. Böylece babası Murtaza’dan ve kardeşi Mücteba’dan sonra kendisini bekleyen büyük imamet makamı için gerekli olan liyakati kazanmış oldu.</p>
<p>Bu nedenle de Resul-i Ekrem (s.a.a), birçok kere ve değişik münasebetlerle ümmetine onun imamlığını deklâre etmişti:</p>
<p>Hasan ve Hüseyin kıyam etseler de, otursalar da imamdırlar.<br />
Allah’ım! Ben o ikisini seviyorum; sen de onları seveni sev.</p>
<p>● Bu büyük İmam’ın şahsında peygamberlik ve imamet damarları buluşmuş, soy ve itibar şerefi bir araya gelmişti. Müslümanlar, dedesinde, babasında ve annesinde gördükleri temizliği, berraklığı, onuru ve cömertliği onda da görüyorlardı. Kişiliği, insanlara onların tümünü birden hatırlatıyordu. Onu seviyor ve ona saygı duyuyorlardı.</p>
<p>Bütün bunların yanında, babasından ve kardeşinden sonra, insanların, dinî konularda ve hayatta karşılaştıkları sorunların çözümü için başvurabilecekleri tek merci idi. Özellikle cahilîye karakterli Emevî egemenliği altına girdikten sonra bin bir türlü zorluğun peş peşe yaşandığı o zor dönemde, varlığı, Müslümanlar için bir rahmetti.</p>
<p>Cahilî Emevî egemenliği, Müslümanları öyle bir darboğaza sokmuştu ki, bundan önce bunun gibisi hiç yaşanmamıştı. İmam Hüseyin (a.s) özelde Muhammed (s.a.a) ümmetini, genelde bütün insanlığı bu yeni cahilîyenin pençelerinden ve çirkeflerinden kurtarabilen tek İslâmî ve ilâhî şahsiyetti.</p>
<p>● Hüseyin b. Ali (a.s), babası Murtaza ve kardeşi Mücteba gibi, hayatının her aşamasında, bütün pratik hareketlerinde kâmil bir ilahî insanın örneğiydi. Allah uğruna eziyetlere katlanmak, hoşgörü, cömertlik, merhamet, cesaret, zulme yüz vermemek, irfan, kulluk, Allah korkusu, hak karşısında tevazu ve batıla karşı başkaldırmak hususunda yüksek nebevî ahlâkın canlı ve somut bir örneğiydi. Allah yolunda cihat, marufu emretme, münkeri yasaklama konusunda göz kamaştırıcı bir kahramanlık timsaliydi. Resullerin efendisi dedesinin şeriatında en mükemmel şekliyle vurgulanan başkasını kendine tercih etmenin ve fedakârlığın en ideal temsilcisiydi. Öyle ki dedesi Resulullah (s.a.a), onun hakkında şöyle buyurmuştu:</p>
<p><strong>Hüseyin bendendir ve ben de Hüse­yin’denim.</strong></p>
<p>Bu sözleriyle Peygamber (s.a.a), kendi soyundan olan ve kendi elleriyle terbiye ettiği bu büyük şahsiyetin yüceliğini en güzel şekilde ifade etmiştir.</p>
<p>● Hüseyin b. Ali (a.s), dedesinden sonra kadınların efendisi Sıddıka-i Tahire, Fatıma-i Zehra’nın (a.s) gözetiminde ve vasilerin efendisi, Müslümanların İmamı, babası Murtaza’nın (a.s) himayesinde büyüdü. O sırada babası, Resulullah’ın (s.a.a) vefatından sonra Müslüman ümmetin önderlik kurumunun sapması şeklinde belirginleşen ağır ve meşakkatli imtihanı yaşıyordu. Babasını ve annesini bu ağır imtihanın acıları çepeçevre kuşatmıştı; büyük imamlık makamını, hiçbir kanıta, belgeye ve hiçbir haklı gerekçe ve yetkiye dayanmaksızın ele geçiren zümreye karşı çetin bir mücadelenin merkezindeydiler&#8230; Hz. Hüseyin, kardeşi Hasan, babası Ali ve annesi Zehra (a.s) ile birlikte bu sınavı yaşıyordu, acılarını yüreğine gömüyordu. Henüz çocuktu; ama sınavın derinliğinin ve musibetin şiddetinin farkındaydı.</p>
<p>● İmam Ebu Abdullah Hüseyin (a.s), Ömer’in hilâfeti zamanında delikanlılık çağını yaşıyordu. Babası ve kardeşiyle birlikte, açık bir şekilde yönetimle ilgilenmekten uzak durdu. Babası Ali b. Ebu Talib’in (a.s) hayat tarzında ve parlak ilkesel tavırlarında belirginleşen sahih nebevî çizgi çerçevesinde insanların aydınlatılması ve dinin öğretilmesi faaliyetlerine ağırlık verdi.</p>
<p>● Hz. Hüseyin (a.s), Osman’ın halifeliği döneminde babasının yanında yer aldı. Henüz gençliğinin baharındaydı. İslâm için bütün içtenliğiyle, ihlâsla çalışıyordu. Osman ve sırdaşlarının egemenliği döneminde ümmetin ve devletin bünyesini kemirmeye başlayan fesadın durdurulması amacına yönelik faaliyetlerinde babasıyla birlikte mücadele veriyordu. Bu süre içinde babasının belirlediği pratik tavrın dışına çıkmadı. Bilakis, Resulullah’tan (s.a.a) sonra babasının uhdesinde olan meşru önderliğin emrinde samimî bir asker olarak hareket etti.</p>
<p>● Mübarek Alevî devletin iş başında olduğu dönemde Hüseyin, babasının yanında bulundu. Bütün önemli olaylarda ve bütün savaşlarda fiilen rol aldı. Biatlerini bozanlara (Cemel Ashabı), meşru halifeyi tanımayıp yoldan çıkanlara (Emevîler) ve okun yaydan fırladığı gibi dinin çerçevesinin dışına çıkanlara (Haricîler) karşı savaşmaktan kaçınmadı. Oysa babası, hem onun, hem de kardeşinin hayatına büyük önem veriyordu. Çünkü onların ölümleriyle Resulullah’ın (s.a.a) neslinin kesilmesinden korkuyordu. Son ana kadar ikisi de babalarının yanından ayrılmadılar. Babalarının Allah’ın evlerinden bir evde şehit edilmesine kadar Iraklılardan gördüğü eziyeti, onlar da gördü. Babaları Kûfe camiinde, ibadet mihrabında, hayatının en kutsal anında, Kâbe’nin Rabbine yöneldiği ibadet anında, hain bir kılıç darbesiyle yere yığıldı ve o sırada şöyle dedi:</p>
<p><strong>Kurtuldum; andolsun Kâbe’nin Rabbine…</strong></p>
<p>● Sonra kardeşi Hasanı Mücteba’nın yanında yer aldı. Kardeşine biat etti. Nitekim Kûfe’de bulunan muhacirler, ensar ve onlara güzellikle tâbi olan Müslümanların geneli de Hasan’a (a.s) biat etmişti. Muaviye’nin Hz. Hasan’ı gözden düşürmek, gücünü kırmak ve meşru hükümetini yıkmak için kurduğu tüm komplolara rağmen, gerek Resulullah’ın (s.a.a), gerekse babasının (a.s) imamlığını deklâre ettiği kardeşinin çizdiği hareket tarzının dışına çıkmadı.</p>
<p>● Hüseyin (a.s), kardeşi Hasan’ın (a.s) tavırlarını ve bu tavırların yol açtığı sonuçları çok iyi anlıyordu. Çünkü özellikle Hz. Ali’nin (a.s) şehit edilmesinden sonra İslâm ümmetinin yaşadığı konjonktürü çok iyi biliyordu. Çünkü basit ve sıradan insanlardan oluşan toplumun büyük bir kesimi, Muaviye’nin oyunlarının ve sahte şiarlarının farkında değildi. İslâm hilâfetinin merkezi olan Kûfe toplumunun tabanını ne yazık ki bu basit ve bilinçsiz insanlar oluşturuyordu. Nitekim Muaviye, avenesi ve işbirlikçilerinin, İmam’ın ordusunun omurgasını oluşturan halk kesimleri arasında yaydıkları yanıltıcı propagandalar neticesinde, bu basit ve bilinçsiz insanlar, Hz. Ali b. Ebu Talib’in (a.s) çizgisinin hak çizgisi olduğu hususunda kuşkuya düşmeye başlamışlardı. Hz. Hasan (a.s), doğuştan sahip olduğu siyasal yeteneğine, edebî cesaretine ve sağlam mantığına rağmen, halk tabanını ikna edemedi. Bir türlü halka, Muaviye’nin en ucuz bir fiyatla halifeliği elde etmek için önerdiği barış plânının bir sahtekârlık olduğunu anlatamadı. Hz. Hasan (a.s) bütün siyasî yolları denedikten ve bir usta siyasetçinin Hz. Hasan (a.s) ve taraftarlarının yaşadığı o olumsuz siyasal, toplumsal ve psikolojik şartlarda katedebileceği bütün yolları katettikten sonra, sonunda henüz güçlü bir pozisyondayken önerilen barış plânını kabul etmek zorunda kalıp hilâfetten vaz geçti; ama Muaviye’nin egemenliğinin meşruluğunu onaylamadı. Bunun yanında birtakım şartlar koştu ki, bunlar, kısa ve uzun vadede Muaviye’nin ve Emevî egemenliğinin maskesini düşürecek, iğrençliğini gözler önüne serecek nitelikteydi.</p>
<p>● Böylece Hz. Hasan (a.s), düşmanları bir yana, taraftarlarından olan en yakın adamlarından gördüğü eziyetlere, nahoş hareketlere tahammül ettikten sonra en zor ve en meşakkatli yolu seçerek büyük bir başarı elde etti. İslâm’ı ve Resulullah’ın (s.a.a) kabilesi Kureyş’e mensubiyeti kullanarak İslâm’ın işini bitirmek için, İslâm kisvesine bürünen ve uzlaşma ve barış şiarlarını yükselten cahilî karakterli Emevî iktidarının gerçek yüzünü gözler önüne serdi. Muaviye’nin büyük bir ustalıkla Müslümanlara, o gün İslâm yönetimine kurulan ve Resulullah’ın (s.a.a) halifesi adıyla Müslümanlara hükmeden Ebu Süfyan Oğulları’nın çok yakın bir zamana kadar İslâm’la savaşan kimseler olduklarını unutturmuş olduğu dikkate alınırsa, Hz. Hasan’ın başarısının büyüklüğünü daha iyi anlarız.</p>
<p>● Hz. Hasan (a.s), barış antlaşmasına imza atmakla, İslâmî görünüme bürünerek yeniden hortlayan cahilî Emevî yönetimine karşı geliştirilecek devrimci bir hareket için gerekli zemini hazırlamış oldu. Çünkü Muaviye iktidara gelir gelmez, Hz. Hasan’ın (a.s) koştuğu bütün şartları çiğnedi. Kendisinden sonra veliaht tayin etmemek, Ali Şiasına, Hasan ve Hüseyin’e (a.s) karşı olumsuz bir tavır içinde olmamak gibi antlaşma maddelerini hiçe sayarak gerçek kimliğini gözler önüne serdi.</p>
<p>Muaviye, bu şartlara bağlı kalma noktasında kendine daha fazla hâkim olamadı. Nihayet, nefsinin kendisine telkin ettiği iğrenç bir plânla Hz. Hasan’ı (a.s) zehirlemeye karar verdi. Böylece kendisinden sonra halifeliği oğlu fasık Yezid’e miras bırakmaya elverişli bir ortam hazırlamak istedi. Fakat kabul ettiği şartları çiğnemenin ve bu iğrenç plânın etkilerini, doğuracağı tepkileri kestirememişti; ne gibi olumsuzlukların biçimleneceğini tahmin edememişti. Nitekim Emevî iktidarının üzerinden daha yirmi yıl geçmemişti ki, Müslümanlar, Emevî iktidarının iğrençliğini ve cahilî karakterini fark ettiler. Bu da, Şiî halk tabanının iktidara karşı bir ayaklanma başlatması için elverişli bir ortamın oluşmasına yardımcı oldu. Böylece devrim için uygun koşullar oluştu.</p>
<p>Muaviye’nin ölümü ve şarap içen, dinî hükümleri hiçe sayan, fasık Yezid’in iktidara gelmesi, dönemin gözde sahabîlerinden ve tâbiîn kuşağının genelinden biat alması ve haksızlığa boyun eğmeyenlerin efendisi, Müslümanların İmamı, zulmün hasmı, Ebu Abdullah Hüseyin’den (a.s) biat alma hususunda ısrar etmesiyle birlikte bu şartlar iyice olgunlaştı.</p>
<p>● Muaviye b. Ebu Süfyan, yaklaşık yirmi yıl hüküm sürdü. Bu süre içinde, halkı aç bırakma, terör estirme, yalan ve hile esasına dayalı bir politika izledi. Bütün bunlar, bir yandan ümmetin gerçeğin farkına varmasına yol açarken, bir yandan da insanların iradelerini yitirmelerine neden oldu. Böylece ümmet, gafletten uyandı; Ehl-i Beyt (a.s) çizgisinin hakkaniyetine yönelik kuşkuları bertaraf oldu, Emevîlerin gerçek yüzlerine dair bilgisizlikleri ortadan kalktı. Fakat zulme ve zalimlere karşı dikilecek güce henüz kavuşabilmiş değildi. Ümmet, ünlü şair Ferezdak’ın, Kûfelilerin çağrısına uyarak Irak’a gitmekte olan Hz. Hüseyin’e: “Kalpleri senden yana, ama kılıçları sana karşı.” dediği bir durumdaydı.</p>
<p>Bu noktadan itibaren, cahilî Emevî iktidarına karşı ayaklanmak için gerekli tüm koşullar hazırlandıktan sonra, Hz. Hüseyin (a.s) için alması gereken şer’î tavır kesinleşmiş oldu. Çünkü Hz. Hasan (a.s) zamanında yaşanan kuşku ve tereddüt sürecinde fiilî bir ayaklanmanın herhangi bir faydası olmazdı. Ama Hz. Hüseyin’e (a.s) hüccet tamamlanmıştı. Çünkü Iraklılar kendisine mektuplar göndermiş ve bölgelerine gelmesini istemişlerdi. Bundan önce Kûfeliler, Emevîlerin valisini şehirden kovmuş ve Emevî iktidarını tanımadıklarını ilân etmişlerdi. Bu, Ehl-i Beyt Şiasının yeniden bilinçlendiğinin bir göstergesiydi.</p>
<p>Hz. Hüseyin (a.s), sebat etmeyeceklerini, iktidar sahiplerinin tahrik ve teşvikleri karşısında irade zaafı sergileyeceklerini, egemenlerin baskılarına ve korkutmalarına direnemeyeceklerini bildiği hâlde, çağrılarına olumlu yanıt verdi. Çünkü yayılma eğilimi gösteren bu yeni hastalığı, git gide peygamberliğin bütün şiarlarını ortadan kaldırmadan, İslâmî hilâfeti bir şahlık ve kayserlik rejimine dönüştürecek imkânı bulmadan tedavi etmek üzere harekete geçmesi gerekiyordu. Aksi takdirde, dine darbe vurmak ve dinin bütünlüğünü parçalamak için üzerlerine din kisvesini geçiren Yezid ve benzeri cahilîye mensuplarının yönetimleri meşruiyet kazanmış olacaktı.</p>
<p>● Hz. Hüseyin (a.s), başarı ve amaca ulaşmak için gerekli olan tüm şartlar oluştuktan sonra, ebediyete kadar devam edecek olan destanını yazmak için tarihî koşullarda hazırladığı bütün güçlerini ve imkânlarını seferber ederek kıyam etti.<a title="" href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> Ümmetin vicdanını harekete geçirdi; yeniden risalet çizgisini izlemeye yöneltti; inançsal şahsiyetini yeniden diriltti; tağutî yöneticilerin üzerindeki meşruiyet kisvesini çıkardı, arkasına gizlendikleri maskelerini parçaladı; onlara karşı takınılması gereken şer’î tavrı ümmetin tüm kuşaklarına gösterdi.</p>
<p>Tağutlar da bu kıyamın şiarlarını, öğretilerini saptıramadılar. Asırlardır süregelen bir çizgi olarak bu devrimci hareketi durduramadıkları gibi. Bu hareket ki, zamanı geldiğinde, Benî Ümeyye, Benî Abbas ve benzerlerinin egemenliklerini silip süpürmüştü. Dolayısıyla Hüseyin’in devrimi, bütün milletler için bir nebevî ışık kaynağıdır. Nitekim ortaya koyduğu ve mücadelesiyle pekiştirdiği nebevî değerler, bütün egemenliklerin, bütün siyasî rejimlerin değerlendirildiği bir kriter olarak tarihin sahnesinde yerini almıştır.</p>
<h2>Hz. Hüseyin’in Kişiliğinden Yansımalar</h2>
<p><strong>1- Kur’ân Ayetlerinde Hz. Hüseyin’in Konumu</strong></p>
<p>Müslümanlar, Ehl-i Beyt’in (a.s) fazileti, ilmî ve manevî makamlarının yüceliği, yüce Allah’ın insanda bulunmasını istediği bütün kemalatlarla bezenmişlikleri hususunda ittifak ettikleri kadar hiçbir konuda ittifak etmemişlerdir.</p>
<p>Müslümanlar arası bu ittifak, birtakım temel prensiplere dayanmaktadır. Bunlardan biri de, Kur’ân-ı Kerim’in açık bir şekilde Ehl-i Beyt’in özel konumuna işaret etmesidir. Kur’ân, onların her türlü kirden arındırıldıklarını vurgulamaktadır. Onların, yüce Allah’ın bütün insanlığa sunduğu mesajın bir ücreti olarak sevilmeleri vacip olan akrabalar olduklarını ifade etmektedir. Onların, sırf Allah’a itaat eden, Allah’ın azabından korkan, O’nun korkusuyla ürperen, bu yüzden kendilerine cennete girme ve azaptan kurtulma garanti edilen iyiler olduklarını dile getirmektedir.</p>
<p>Hz. Hüseyin’in (a.s), kirleri giderilmiş, tertemiz kılınmış Ehl-i Beyt’in bir ferdi olduğunda en küçük bir kuşku yoktur. Hatta Necran Hıristiyanlarıyla Peygamberimizin (s.a.a) lânetleşmeleri olayıyla ilgili Mübahele Ayeti’nde açık bir şekilde dile getirildiği gibi, Hüseyin, Peygamber’in (s.a.a) oğlu vasfına sahiptir.</p>
<p>Kur’ân, bu hadiseyi, derin anlamlarıyla birlikte şu ifadelerle sonsuzluğa armağan etmektedir:</p>
<p>Kim sana gelen bilgiden sonra seninle bu konuda tartışırsa, de ki: Gelin çocuklarımızı ve çocuklarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra mubahele (dua edelim) edelim de Allah’tan yalancılar üzerine lânet dileyelim.<a title="" href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a></p>
<p>Hadisçilerin çoğunluğu, müstefiz düzeyine ulaşacak yoğunluktaki kanallardan, bu ayetin Ehl-i Beyt hakkında indiğini rivayet etmişlerdir. Ehl-i Beyt de Hz. Resulullah, Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin’dir. Nitekim hadisçiler, ayette geçen “oğullar”dan maksadın hiç kuşkusuz, Hasan ve Hüseyin olduğunu belirtmişlerdir.</p>
<p>Bu olay, açık bir şekilde ortaya koymaktadır ki, Ehl-i Beyt, Allah katında yeryüzündeki insanların en hayırlıları ve en üstünleridir. Bu yüzden Resulullah (s.a.a) lânetleşmeye giderken onları yanına alıyordu. Nitekim Necran piskoposu da bu gerçeği şöyle itiraf etmişti:</p>
<p>Birtakım yüzler görüyorum ki birisi, bunların hatırına Allah’tan koskoca bir dağı yerinden oynatmasını isterse, Allah bunu yapar.<a title="" href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a></p>
<p>Ayetten de anlaşılacağı gibi, bu kıssa, onların konumlarının yüceliğine, makamlarının yüksekliğine ve üstünlüklerine delâlet etmektedir. Onlar, Allah ve Resulü’nün en çok sevdikleri kimselerdir. Âlemlerde hiç kimse onların faziletlerinin düzeyine erişemez.</p>
<p>Kur’ân-ı Kerim, Ehl-i Beyt hariç, Peygamber’den başka hiçbir Müslümanın masum olduğunu belirtmemiştir. Ama Kur’ân, yüce Allah’ın, Ehl-i Beyt’i her türlü pislikten temizlemeyi dilediğini vurgulamıştır.<a title="" href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a></p>
<p>Müslümanlar, Hz. Peygamber’in (s.a.a) eşlerinin Ehl-i Beyt kavramının kapsamına girip girmedikleri hususunda farklı görüşlere sahipseler de, mübarek ayetin kapsamına Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin’in (a.s) girdikleri hususunda en küçük bir kuşku duymamaktadırlar.<a title="" href="#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a></p>
<p>Buradan hareketle, Kur’ân ayetlerinde onları sevmenin, onların çizgilerini izlemenin, onları başkalarından daha çok sevmenin zorunluluğunun vurgulanmış olmasının gerisindeki sırrı anlamamız mümkündür.<a title="" href="#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a></p>
<p>Çünkü Ehl-i Beyt’in masumiyeti, yolların çatallaştığı ve heva ve heveslerin çarpıştığı bir süreçte, kurtuluşun, onları izlemekte olduğunun en somut kanıtıdır.</p>
<p>Allah’ın pislikten masum kıldığı bir kimse, kurtuluşa delâlet eder demektir. Dolayısıyla onu takip eden de boğulmaktan kurtulur.</p>
<p>İbn Abbas’tan rivayet edildiğine göre, akrabaların sevilmesine dair ayet nazil olduğu zaman, bazı Müslümanlar, Peygamberimize (s.a.a), itaat edilmesi vacip olan bu akrabaların kimler olduklarını sormuş, o da şöyle buyurmuştur:</p>
<p>Bunlar, Ali, Fatıma ve onların iki oğludur. <a title="" href="#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a></p>
<p>Kur’ân, meseleyi bu kadarla bırakmıyor. Bilakis, Ehl-i Beyt’in yüce kişiliklerini ve itaat ve ibadetlerindeki ihlâsı açıklamak üzere nazil olan İnsân Suresi’nde, onların üstün kılınmalarının sebeplerini de açıklıyor:</p>
<p>Biz sizi Allah rızası için doyuruyoruz; sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür bekliyoruz. Biz, çetin ve belâlı bir günde Rabbimizden korkarız. İşte bu yüzden Allah, onları o günün fenalığından korudu; yüzlerine parlaklık, sevinç verdi ve sabretmelerine karşılık onlara cennet ve ipek elbiseler lütfetti.<a title="" href="#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a></p>
<p>Müfessirlerin ve muhaddislerin büyük çoğunluğu, bu surenin Ehl-i Beyt hakkında indiğini rivayet etmişlerdir. Şöyle ki: Hasan ve Hüseyin hastalanırlar. Hz. Ali (a.s), şayet iyileşirlerse, Allah’a şükür olarak üç gün oruç tutmayı adar. Gerçekten bu adaklarını en güzel bir şekilde yerine getirirler. Söze bağlılığın en parlak ve başkasını kendine tercih etmenin en göz kamaştırıcı, en görkemli bir örneğini sergilerler. Nihayet haklarında şu ayetler nazil olur:</p>
<p>İyiler ise, kâfur katılmış bir kadehten içerler. Bu, Allah’ın has kullarının içtikleri ve akıttıkça akıttıkları bir pınardır. O kullar, adaklarını yerine getirirler ve şiddeti her yere yayılmış olan bir günden korkarlar.<a title="" href="#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a></p>
<p>Bu fedakârlık ve bu görkemli vefakârlıktan dolayı Allah onların çabalarını takdirle karşılamış ve bunun ödülü olarak ahirette onları büyük nimetlere mirasçı kılmış; dünyada da, yeryüzü ve üstündekilere mirasçı oluncaya kadar, onları Müslümanların imamlığı makamına getirmiştir.</p>
<p><strong>2- Hz. Hüseyin’in Hz. Hatemü’l-Mürselin Nezdindeki Konumu</strong></p>
<p>Resul-i Ekrem efendimiz (s.a.a), torunları Hasan ve Hüseyin (a.s) hakkında, onların kendi yanındaki yüksek derecelerini ifade eden sözler buyurmuştur:</p>
<p>Hasan ve Hüseyin, Peygamber’in şu dünyadaki hoş kokulu iki gülüdür. Onlar, Peygamber’in şu ümmet içindeki hoş kokulu iki gülüdür.<a title="" href="#_ftn10" name="_ftnref10">[10]</a></p>
<p>Hasan ve Hüseyin, yeryüzü halkının en hayırlılarıdır.<a title="" href="#_ftn11" name="_ftnref11">[11]</a></p>
<p>Hasan ve Hüseyin, cennet gençlerinin efendileridir.<a title="" href="#_ftn12" name="_ftnref12">[12]</a></p>
<p>Hasan ve Hüseyin, kıyam etseler de, otursalar da imamdırlar.<a title="" href="#_ftn13" name="_ftnref13">[13]</a></p>
<p>Onlar, kıyamet gününe kadar Kur’ân’dan ayrılmayan Ehl-i Beyt’tendirler. Ümmet Kur’ân’a ve Ehl-i Beyt’e sarıldıkça yolunu şaşırmaz.<a title="" href="#_ftn14" name="_ftnref14">[14]</a></p>
<p>Onlar, gemilerine binenlerin boğulmaktan kurtuldukları Ehl-i Beyt’tendirler.<a title="" href="#_ftn15" name="_ftnref15">[15]</a></p>
<p>Onlar, Resulullah’ın (s.a.a) haklarında şöyle buyurduğu Ehl-i Beyt’in mensuplarıdır:</p>
<p>Yıldızlar, yeryüzü halkını boğulmaktan kurtaran güvencelerdir. Ehl-i Beyt’im ise, yeryüzü halkını ihtilâflardan koruyan güvencelerdir.<a title="" href="#_ftn16" name="_ftnref16">[16]</a></p>
<p>Çok sayıda sahâbiden rivayet edilen ve değişik kanallardan rivayet edilmesi itibariyle müstefiz düzeyine ulaşan bir hadiste Peygamberimiz (s.a.a) şöyle buyuruyor:</p>
<p>Allah’ım! Onları sevdiğimi biliyorsun; sen de onları ve onları seveni sev.<a title="" href="#_ftn17" name="_ftnref17">[17]</a></p>
<p><strong>3- Çağdaşları Nezdinde Hz. Hüseyin’nin Konumu</strong></p>
<p>1- Ömer b. Hattab, Hüseyin’e (a.s) şöyle der:</p>
<p>Başımızda biten tüyleri, Allah’a, sonra size borçluyuz.<a title="" href="#_ftn18" name="_ftnref18">[18]</a></p>
<p>2- Osman b. Affan, Hasan, Hüseyin (a.s) ve Abdullah b. Cafer hakkında şunları söylemiştir:</p>
<p>İlmin tümünü başkalarından kesip almışlar, bütün hayır ve hikmeti kendilerinde toplamışlar.<a title="" href="#_ftn19" name="_ftnref19">[19]</a></p>
<p>3- Ebu Hüreyre şöyle der:</p>
<p>Hüseyin b. Ali başında imame (sarık) olduğu hâlde içeri girdi. Birden Hz. Peygamber’in (s.a.a) dirildiğini sandım.<a title="" href="#_ftn20" name="_ftnref20">[20]</a></p>
<p>Hz. Hüseyin (a.s), bir cenazeye katılmıştı. Yoruldu ve yolun kenarında oturdu. Ebu Hüreyre, elbisesinin kenarıyla ayaklarına bulaşan toprakları silmeye başladı. Ebu Hüreyre’ye şöyle dedi:</p>
<p>Ey Ebu Hüreyre! Sen mi yapıyorsun bunu?</p>
<p>Ebu Hüreyre dedi ki:</p>
<p>Allah’a yemin ederim ki, eğer insanlar seninle ilgili olarak benim bildiklerimi bilselerdi, seni boyunlarında taşırlardı.<a title="" href="#_ftn21" name="_ftnref21">[21]</a></p>
<p>4- Abdullah b. Abbas, Hasan ve Hüseyin’in (a.s) binecekleri atların üzengisinden tutmuştu. Bu yaptığından dolayı bazıları onu eleştirdi. Ona: “Sen onlardan daha yaşlısın!” dediler. Bunun üzerine şöyle dedi:</p>
<p>Bu ikisi, Resulullah’ın (s.a.a) oğullarıdır. Onların atlarının üzengisini tutmak bana mutluluk vermez mi?<a title="" href="#_ftn22" name="_ftnref22">[22]</a></p>
<p>Hz. Hasan (a.s) vefat ettiği zaman Muaviye: “Ey İbn Abbas! Artık kavminin efendisi sensin.” der. İbn Abbas şu cevabı verir:</p>
<p>Allah, Ebu Abdullah Hüseyin’i yaşattıkça, ben değil, odur kavmin efendisi.<a title="" href="#_ftn23" name="_ftnref23">[23]</a></p>
<p>5- Hüseyin’i (a.s) görmüş olan Enes b. Malik şöyle der:</p>
<p>Onların (Ehl-i Beyt’in) Resulullah’a (s.a.a) en çok benzeyeni oydu.<a title="" href="#_ftn24" name="_ftnref24">[24]</a></p>
<p>6- Hüseyin’in (a.s) başı kesildikten sonra bir değnekle dudaklarına vuran İbn Ziyad’a, Zeyd b. Erkam şöyle der:</p>
<p>Çek şu değneği onun dudaklarından! Tek ve ortaksız ilâh olan Allah’a yemin ederim ki, Resulullah’ın (s.a.a) şu iki dudağı öptüğünü gördüm.</p>
<p>Sonra ağlamaya başlar. Bunun üzerine İbn Ziyad ona şu karşılığı verir: “Allah senin gözlerini hep ağlatsın. Allah’a yemin ederim ki, eğer sen bunamış bir ihtiyar olmasaydın, boynunu vururdum.” Zeyd şunları söyleyerek dışarı çıkar:</p>
<p>Siz ey Arap topluluğu! Bu günden sonra kölesiniz! Fatıma’nın oğlu Hüseyin’i öldürdünüz, Mercane’nin oğlunu başınıza emir yaptınız. O da sizin iyilerinizi öldürüyor, kötülerinizi sağ bırakıyor.<a title="" href="#_ftn25" name="_ftnref25">[25]</a></p>
<p>7- Yezid’in, elindeki sopayla Hüseyin’in (a.s) dişlerine vurduğunu gören Ebu Bereze el-Eslemî şöyle der:</p>
<p>Sen elindeki sopayla Hüseyin’in dişlerine mi vuruyorsun? Senin sopan onun ağzında öyle bir yere değiyor ki, ben Resulullah’ın orayı öptüğünü görmüştüm. Sen ey Yezid! Kıyamet günü Allah’ın huzuruna getirildiğin zaman İbn Ziyad senin şefaatçin olacak. O (Hüseyin) getirildiğinde ise, Muhammed (s.a.a) onun şefaatçisi olacak.<a title="" href="#_ftn26" name="_ftnref26">[26]</a></p>
<p>8- Muaviye, Abdullah b. Cafer’e: “Benî Haşim’in büyüğü sen misin?” dediğinde şu cevabı verir:</p>
<p>Haşimoğulları’nın büyüğü, Hasan ve Hüseyin’dir.<a title="" href="#_ftn27" name="_ftnref27">[27]</a></p>
<p>Abdullah b. Cafer, Hüseyin’e şöyle yazar:</p>
<p>Eğer bugün sen ölürsen, İslâm’ın nuru söner. Çünkü sen doğru yolu bulanların bayrağısın, müminlerin umudusun.<a title="" href="#_ftn28" name="_ftnref28">[28]</a></p>
<p>9- Bir adam, Abdullah b. Ömer’e, elbiseye bulaşmış sinek kanıyla namaz kılınıp kılınamayacağını sorar. İbn Ömer: “Kimlerdensin?” diye sorar. Adam: “Irak halkındanım.” deyince, şöyle der:</p>
<p style="margin-left: 14.15pt;">Şuna bakın! Resulullah’ın (s.a.a) oğlunu öldürmüşler, gelmiş bana sineğin kanını soruyor. Ben Resulullah’ın (s.a.a) şöyle dediğini duymuştum:</p>
<p>“Onlar (Hasan ve Hüseyin) benim şu dünyadaki hoş kokulu iki gülümdür.”<a title="" href="#_ftn29" name="_ftnref29">[29]</a></p>
<p>10- Muhammed b. Hanefiye şöyle demiştir:</p>
<p>Hüseyin bizim en âlimimiz, içimizde en halim (ağırbaşlı) olanımız ve akrabalık olarak Resulullah’a (s.a.a) en yakın olanımızdır. O, dinde derin kavrayış sahibi (fakih) bir imamdı…<a title="" href="#_ftn30" name="_ftnref30">[30]</a></p>
<p>11- Hüseyin (a.s), Kâbe’nin gölgesinde oturan Amr b. As’ın yanından geçti. Amr dedi ki:</p>
<p>Hüseyin, bugün yer ve gök ehlinin yanında yeryüzü halkının en sevimlisidir.<a title="" href="#_ftn31" name="_ftnref31">[31]</a></p>
<p>12- Abdullah b. Amr b. As, yanından geçen Hz. Hüseyin (a.s) hakkında şöyle demiştir:</p>
<p>Gök halkının yanında, yeryüzü halkının en sevimlisine bakmak isteyen, şu geçmekte olan zata baksın.<a title="" href="#_ftn32" name="_ftnref32">[32]</a></p>
<p>13- Yezid, babası Muaviye’ye, Hüseyin’in (a.s) yazdığı mektuba cevap verdiği sırada onu küçük düşürücü ifadeler kullanması yönünde görüş bildirirken, Muaviye ona şu karşılığı verir:</p>
<p>Hüseyin’i ne ile ayıplayabilirim? Allah’a yemin ederim ki, onda herhangi bir ayıp göremiyorum.<a title="" href="#_ftn33" name="_ftnref33">[33]</a></p>
<p>14- Medine valisi Velid b. Utbe b. Ebu Süfyan, biat etmeyecek olursa Hüseyin’i (a.s) öldürmesini söyleyen Mervan b. Hakem’e şöyle der:</p>
<p>Allah’a yemin ederim ki, ey Mervan, Hüseyin’i öldürmüş biri olup da dünya ve içindeki her şey benim olsun istemem. Subhanallah! ‘Biat etmem.’ derse, Hüseyin’i mi öldürecek mişim?! Allah’a yemin ederim ki, Hüseyin’i öldüren kimsenin kıyamet günü mizanının hafif olacağını sanıyorum.<a title="" href="#_ftn34" name="_ftnref34">[34]</a></p>
<p>15- İbn Ziyad, Hüseyin’in (a.s) Kûfe­lilere gönderdiği elçisi Kays b. Musahhar es-Seydavî’yi yakalayınca, minbere çıkıp Hüseyin’e ve babasına sövmesini emretti. Kays minbere çıktı; Allah’a hamdetti, O’nu övgülerle zikretti. Sonra şöyle dedi:</p>
<p>Ey insanlar! Hüseyin b. Ali, Allah’ın kullarının en hayırlısıdır. O, Resulullah’ın kızı Fatıma’nın oğludur. Ben de onun tarafından size gönderilmiş bir elçiyim. ZirRimme vadisindeki Hacir bölgesinde ondan ayrılıp geldim. Şimdi onun çağrısına icabet edin, onu dinleyin ve ona itaat edin…</p>
<p>Ardından Abdullah b. Ziyad’ı ve babasını lânetledi, Ali ve Hüseyin için Allah’tan bağışlanma diledi. Bunun üzerine, İbn Ziyad’ın emriyle sarayın damından aşağıya atıldı, parçalanarak öldü.<a title="" href="#_ftn35" name="_ftnref35">[35]</a></p>
<p>16- Yezid b. Mesud en-Nehşelî (r.a.), yaptığı bir konuşmanın bir bölümünde şöyle diyor:</p>
<p>Hüseyin b. Ali, Resulullah’ın (s.a.a) oğludur. Köklü bir şerefe sahiptir. Derin bir görüşü vardır. Onun faziletlerini teker teker anlatmak mümkün değildir. Tükenmez bir ilmin sahibidir. Geçmişinden, yaşından, kıdeminden ve Resulullah’a yakınlığından dolayı bu işe (halifeliğe) herkesten daha lâyıktır. Küçüklere şefkat gösterir, büyüklere merhamet eder. Halkın gözeticisi ve kavminin önderi olarak ondan daha hayırlı birini bulamazsınız. Allah onunla hücceti tamamlamış ve öğüt onunla maksadına ulaşmıştır.<a title="" href="#_ftn36" name="_ftnref36">[36]</a></p>
<p>17- Abdullah b. Hürr el-Cu’fî şöyle der:</p>
<p>Hüseyin gibi güzel, yakışıklı, göz dolduran birini daha görmedim.<a title="" href="#_ftn37" name="_ftnref37">[37]</a></p>
<p>18- İbrahim en-Nahaî şöyle der:</p>
<p>Eğer ben Hüseyin’e karşı savaşanlar arasında olsaydım, sonra cennete girseydim, Resulullah’ın (s.a.a) yüzüne bakmaya utanırdım.<a title="" href="#_ftn38" name="_ftnref38">[38]</a></p>
<h2>Hz. Hüseyin’in Kişiliğinden Görünümler</h2>
<p>Hz. Hüseyin b. Ali (a.s), meleklerin konduğu, vahyin indiği bir evde; gün boyu gökle temas hâlinde olan, sabah akşam okunan Kur’ân nağmelerine tanık olan tertemiz bir mekânda dünyaya geldi. Allah’ın ayetleriyle ululanan kutsal şahsiyetler arasında serpildi, büyüdü. Berrak risalet kaynağından, Yaradan ile irtibat hâlinde olmanın tatlı suyunu içti. Şahsiyetinin tuğlalarını, yüksek ahlâkıyla ve yüce ruhuyla Rahmet Peygamberi (s.a.a) kalıplara döktü.</p>
<p>Böylece Hüseyin (a.s), ümmet içinde Hz. Muhammed’in (s.a.a) âdeta bir sureti oldu.</p>
<p>Ümmet içinde Kur’ân’ın yol göstericiliğinde hareket ediyor, risalet düşüncesiyle konuşuyor, yüce dedesinin çizdiği yolda yürüyordu. İnsanlara üstün erdemleri açıklıyor, ümmetin maslahatlarını gözetiyordu.</p>
<p>Ümmeti doğru yola sevk etme, ümmetin iyiliğini isteme ve ümmete yardımcı olma misyonunu hiçbir zaman ihmal etmezdi. Kutsal şahsını, risaletin ve Hz. Resul’ün (s.a.a) istediği canlı bir örnek hâline getirmişti.</p>
<p>Sapmışlar için yolu aydınlatan bir nur, susuzlar için bir tatlı su kaynağı, müminler için yaslandıkları bir direkti. Salihlerin dayandıkları bir kanıt, Müslümanların çekiştikleri meselelerde hakkı ortaya koyan bir kriterdi.</p>
<p>Allah için öfkelenen, Allah için harekete geçen adalet kılıcıydı. Başkaldırdığı zaman, elinde yüce dedesinin risalet meşalesi vardı, dedesinin dinini ve yüce risaletini savunmayı hedefliyordu.</p>
<p>Hz. Hüseyin’in (a.s) benzersiz şahsiyeti üzerinde durup düşündüğümüz zaman şu niteliklerin belirginleştiğini görürüz:</p>
<p><strong>1- Mütevazılığı</strong></p>
<p>Ebu Abdullah Hüseyin (a.s), yaratılıştan mütevazı ve bencillikten uzaktı. Yüksek bir soya, yüce bir şerefe ve Resulullah (s.a.a) nezdinde özel bir konuma sahip olmasına rağmen, mütevazıydi, alçak gönüllüydü. Ümmet içinde yaşar, yoksullarına burun kıvırmaz, zayıflarına tepeden bakmaz, hiç kimseye karşı üstünlük taslamazdı. Âlemlere rahmet olarak gönderilen yüce dedesini örnek alırdı. Böyle yaparken Allah’ın rızasını kazanmayı, bunun yanında ümmeti güzel ahlâk üzere eğitmeyi arzu ediyordu. Onunla ilgili nakledilen birçok haberde, diğer Müslümanlarla kurduğu ilişkilerde tam bir tevazu örneği, engin bir risalet hoşgörüsü sembolü ve kerem sahibi bir şahsiyet olduğu görülmektedir.</p>
<p>Bu kabil haberlerden bazıları şöyledir:</p>
<p>Bir gün bir grup yoksulun yanından geçiyordu. Yoksullar, kuru bir ekmek parçasını yemeye çalışıyorlardı. Onlara selâm verdi. Yoksullar, onu kendileriyle birlikte yemeye çağırdılar. Şöyle dedi: “Eğer bu yediğiniz sadaka olmasaydı, sizinle beraber yerdim…” Sonra şöyle dedi: “Kalkın evime gidelim.” Onları evinde yedirdi, giydirdi ve her birine bir miktar para verilmesini emretti.</p>
<p><strong>2- Ağırbaşlılığı ve Bağışlayıcılığı</strong></p>
<p>Hz. Resulullah’ın (s.a.a) torunu Hüseyin (a.s), peygamberlik edebiyle edeplenmişti. Dedesinin, kendisine karşı savaşanları ve İslâm dinine karşı duranları affettiği günkü ruhunu taşıyordu. Kalbi, bütün insanları içine alacak kadar genişti. İnsanların doğru yolu bulmalarını çok istiyordu. Bu uğurda, cahil insanların bütün kötülüklerini görmezden gelmeye hazırdı. Onun gayesi, Allah’ın rızasını elde etmekti. Günah işleyenlere yaklaşıyor, onlara güven veriyor, onların yüreklerine Allah’ın rahmetine yönelik ümit tohumlarını serpiyordu. Kötülük edenin kötülüğüne misliyle karşılık vermezdi; Bilakis ona şefkatle davranır, hak yolu gösterir, onu sapıklıktan kurtarırdı. Şöyle dediği rivayet edilir:</p>
<p>Bir adam şu kulağımdan -sağ kulağını göstererek- sövse, sonra dönüp şu kulağımdan da benden özür dilese, özrünü kabul ederim. Çünkü Emirü’l-Müminin Ali b. Ebu Talib (a.s) bana, dedem Resulullah’tan (s.a.a) şöyle duyduğunu anlatmıştı:</p>
<p>“Haklı ya da haksız, özür dileyenin özrünü kabul etmeyen kimse, Kevser havuzunun başına gelmez.”<a title="" href="#_ftn39" name="_ftnref39">[39]</a></p>
<p>Rivayet edilir ki: İmam Hüseyin’in (a.s) hizmetçilerinden biri cezayı gerektiren bir suç işler. İmam (a.s), hizmetçinin tedip maksadıyla dövülmesini emreder. Hizmetçi: “Efendim! Öfkesini yutkunanlar…”<a title="" href="#_ftn40" name="_ftnref40">[40]</a> der. İmam: “Bırakın onu.” der. Bu sefer hizmetçi: “Efendim! İnsanları affedenler…” der. İmam: “Seni affettim.” diye cevap verir. Hizmetçi: “Efendim! Allah ihsan sahiplerini sever.”<a title="" href="#_ftn41" name="_ftnref41">[41]</a> der. Bunun üzerine İmam (a.s): “Seni Allah rızası için azat ettim. Bugüne kadar sana verdiğimin iki katı da senin olsun.” buyurur.<a title="" href="#_ftn42" name="_ftnref42">[42]</a></p>
<p><strong>3- Cömertliği ve Keremi</strong></p>
<p>Sahip olduğu büyük ruh ve seciyeyle Hz. Hüseyin b. Ali (a.s), fakirlere ve muhtaçlara yardım eder, dul ve yetimleri himaye ederdi. Kendisini ziyarete gelenleri teskin eder, rahat ettirir, yüreklerine su serperdi. Kendisinden yardım isteyenlerin ihtiyaçlarını giderir, onların istemenin ezikliğini hissetmelerine izin vermezdi. Akrabalarını kesintisiz bir şekilde ziyaret ederdi. Eline bir mal geçtiği zaman, onu taksim eder ve ardından infak ederdi. Bu, âlicenap, cömert insanların seciyesi, kerem sahiplerinin karakteri ve hoş görülü insanların ayırıcı özelliğidir.</p>
<p>Gecenin koyu karanlığında yiyecek dolu bir torba ve bir miktar para alır, dul ve yetimlerin evlerine götürürdü. Muaviye b. Ebu Süfyan bile, onun bu özelliğine tanıklık eder. Bir gün Muaviye bazı şahsiyetlere birtakım hediyeler gönderir ve şunu da ekler:</p>
<p>Hüseyin’e gelince, o, ilk önce babasıyla beraber Sıffin’de savaşıp öldürülenlerin yetimlerine dağıtır. Geride bir şey kalırsa, onunla develer keser ve süt içirir.<a title="" href="#_ftn43" name="_ftnref43">[43]</a></p>
<p><strong>4- Cesareti</strong></p>
<p>İnsan, Hz. Hüseyin’in (a.s) şahsiyetinin cesaret sayfasını mütalaa ettiği zaman, onu tanımlamaktan ve ifade etmekten âciz kalır. Çünkü o, bu cesareti atalarından miras almıştı. Cesaretle terbiye edilmiş ve cesaret atmosferinde büyümüştü. O, cesaretin madeni ve kaynağından geliyordu. Hakkı söylemek hususunda cesaretin abidevî bir timsaliydi. Hakkı savunmakta tanık olanları dehşete düşüren bir kahramandı. Bunu; akide, iman, Allah yolunda cihatla en azgın müşrik kuvvetlere karşı direnen ve sonunda tarihin tanık olduğu en görkemli zaferi kazanan yüce dedesi Hz. Muhammed’den (s.a.a) miras almıştı.</p>
<p>Hz. Hüseyin (a.s), İslâm’ı yeniden hâkim kılmak için mücadele eden babası Emirü’l-Mümininin (a.s) yanında yer aldı. Bu mücadelede babasının en büyük yardımcılarından biri oldu. Hakkı yeniden hak ettiği konuma getirmek için, babasıyla birlikte sözle, eylemle ve silâhlı mücadele ile sapıklık ve azgınlık kuvvetlerine karşı savaştı.</p>
<p>Kardeşi Hz. Hasan’ın (a.s) yanında, ümmetin selâmeti ve İslâm’ın hayat sistemine bağlı kalan bir avuç seçkin müminin kurtuluşu için gözü pek bir kahraman olarak mücadele verdi.</p>
<p>Müslüman kitlelerin dinlerine yardım etmekten geri durduğu bir sırada Muaviye’nin zorbalıklarına, saptırmalarına, dosdoğru dinin kaynağını bulandırmaya yönelik fikir empozelerine ve zehirli oklarına karşı sarsılmaz bir kaya gibi durdu.</p>
<p>Hiçbir tehditten korkmadı. Ümmeti ıslah etme, dedesi yüce Peygamber’in (s.a.a) dinini yeniden diriltme ve zulüm ve fesadın karşısına dikilmenin dramatik akıbetinin belirtileri ufukta görüldüğü hâlde korkuya kapılmayıp harekete geçti. Harekete geçerken Allah’ın emrine teslim olmuştu, O’nun hoşnutluğunu elde etmek için çaba sarf ediyordu. Bakın, kendisine: “Canına mukayyet olmakta Allah’ı hatırlatıyorum sana. Tanıklık ederim ki, eğer savaşırsan, öldürülürsün ve eğer seninle savaşılırsa, helâk olursun.” diyen Hürr b. Yezid er-Riyahî’ye ne cevap veriyor:</p>
<p>Beni ölümle mi korkutuyorsun?! Beni öldürmeyi göze alabilecek duruma da mı geleceksiniz? Sana ne söyleyeceğimi bilemiyorum?! Ama Evs’li şairin amcasının oğluna söylediklerini söylüyorum:</p>
<p>Gideceğim; yiğit için ölüm bir utanç değildir;</p>
<p>Hayır bir niyetle ve Müslüman olarak cihat ederse,</p>
<p>Salih adamlarla bir olursa,</p>
<p>Helâk ehline muhalefet eder, suçlulardan ayrılırsa.</p>
<p>Yaşarsam pişman olmam, ölürsem acı duymam</p>
<p>Ama senin için utanç olarak zelil ve alçak gibi yaşamak yeter.<a title="" href="#_ftn44" name="_ftnref44">[44]</a></p>
<p>Hz. Hüseyin (a.s), dört bir yandan kuşatıldığı günde insanı dehşete düşüren, akıllara durgunluk veren bir direniş örneği sergiledi. Bitmez tükenmez musibetler karşısında yenilmedi, tek başına kaldığı zaman bile hezimeti yaşamadı. Ulu ve heybetli bir dağ gibiydi ki, heybetinden ve saldığı korkudan düşmanlar ona yanaşamıyordu. Hem de sayısız yaralar aldığı hâlde. Düşmanları bile buna tanıklık etmişlerdir. Örneğin Humeyd b. Müslim şöyle der:</p>
<p>Bugüne kadar, vücudunun çeşitli yerlerinden yaralandığı, çocuğu, ailesi ve arkadaşları gözünün önünde öldürüldüğü hâlde, onun gibi cesaretini kaybetmeyen, en ufak bir korku belirtisi göstermeyen birini daha görmedim. Piyade birlikleri toplu olarak ona saldırdıkları zaman, o da kılıcıyla onlara hamle ediyor, keçi sürüsünün saldıran kurdun karşısında ikiye yarılması gibi, sağından solundan onları ikiye yarıyordu.<a title="" href="#_ftn45" name="_ftnref45">[45]</a></p>
<p><strong>5- Onuru, Boyun Eğmezliği</strong></p>
<p>Müslüman inkılâpçının siması, en parlak ve en mükemmel şekliyle Hz. Hüseyin’in (a.s) haksızlığa boyun eğmeyi ve zulme sessiz kalmayı reddeden tavrında tecelli etmiştir. Bu tavrıyla o, gelecek nesillere akide uğruna ve inanç yolunda teslimiyetçiliği reddeden fedakârlık çığırını açtı. O, ruhunu risaletten alan o görkemli tavrı sergilerken ümmeti silkeledi, alçaklık ve zillet içinde ölmemesi için yüreklendirdi. Esir eskisi Muaviye’nin oğlu esir eskisi Yezid’e biat etmeye yanaşmayıp: “Benim gibisi onun gibisine biat etmez.” demesiyle müminleri içinde bulundukları zilletten kurtaracak onur yolunu gösterdi.</p>
<p>Kardeşi Muhammed b. Hanefiye’ye söylediği şu sözler, onun bu muhteşem boyun eğmezliğinin kelimelere dökülmüş bir örneğidir:</p>
<p>Ey kardeşim! Allah’a andolsun ki, yeryüzünde sığınılacak bir tek sığınak, barındıracak bir tek barınak kalmasa bile, yine de Muaviye oğlu Yezid’e biat etmem.<a title="" href="#_ftn46" name="_ftnref46">[46]</a></p>
<p>Gerçi şeytan, insanların vicdanları üzerinde sağlam bir egemenlik kurmuş, vicdanları öldürerek alçaklığa razı etmişti; fakat Hz. Hüseyin (a.s), Emevî riddetinin ordularından oluşan şer ve zulüm güruhlarına karşı durarak şöyle haykırmıştı:</p>
<p>Allah’a yemin ederim ki, zelil bir şekilde elimi size vermem, köleler gibi sizin hâkimiyetinizi onaylamam. Beni itham etmenize karşı Rabbime ve Rabbinize sığındım.<a title="" href="#_ftn47" name="_ftnref47">[47]</a></p>
<p>İmam Ebu Abdullah Hüseyin’in (a.s) sözleri, ilke, değer ve misyon sahibi insanların en üstün tavırlarının ifadesiydi. Aynı zamanda izzetinefsini ve özgüvenini de yansıtıyordu. Şu sözlerine kulak verin:</p>
<p>Bakın hele! Şu soysuz oğlu soysuza! Kılıcı sıyırmak ya da zilletle boyun eğmekten birini seçmemi istiyor! Zillet bizden ne kadar uzak! Allah bunu istemez, Resulü ve müminler de. Temiz ve pak kucaklar, hamiyet sahibi onurlu kimseler, izzet sahibi nefisler de, onurlular gibi vuruşmaktansa, alçaklara boyun eğmeyi tercih etmeyi içlerine sindiremezler.<a title="" href="#_ftn48" name="_ftnref48">[48]</a></p>
<p>Böylece Hz. Hüseyin, onurlu bir tavrın nasıl takınılacağını, alçaklığa boyun eğmezliğin nasıl olacağını, misyon uğruna nasıl fedakârlık edileceğini bütün beşeriyete öğretti.</p>
<p><strong>6- Hakkı Ortaya Koymada Gösterdiği Açıklık ve Cesaret</strong></p>
<p>Hz. Hüseyin’in (a.s) kıyamı ve devrimi, İslâm tarihinde patlayan bir volkan ve etrafı darmadağın eden bir deprem gibi, hakka yardım etmekten kaçınan mücadele kaçkınlarının vicdanlarını gaflet uykusundan uyandırdı. Bu kıyam, verdiği mesajıyla İslâm’ın inanç sistemine ve misyonuna samimîyetle bağlı olan bütün ihlâslı devrimcileri bütünleşmeye, Allah ve Resulü’nün (s.a.a) irade ettiği gibi salih bir toplum kurmak için mücadele etmeye çağırdı.</p>
<p>Hz. Hüseyin (a.s), sarahat ve açıklık esasına dayanan bir hareket metodunu izledi. Ümmete bozuklukları ve sapmaları açıklayıp dosdoğru yolu gösterdi. Tam bir cesaretle, tağutun önüne dikilerek onu sapıklık ve fesada devam etmekten sakındırdı. Muaviye’ye yazdığı mektuplarda bu hususu hiçbir kapalılığa yer bırakmayacak şekilde bütün çıplaklığıyla anlatıyor, onu uyarıyor, sakındırıyor, zulme devam etmekten vazgeçmesini istiyor ve ümmete, onun sapıklığının ve bozgunculuğunun boyutlarını gösteriyordu.<a title="" href="#_ftn49" name="_ftnref49">[49]</a></p>
<p>Net ve kararlı bir şekilde Muaviye oğlu Yezid’e biat etmeyi reddetti ve Yezid’in valisi Velid b. Utbe’ye şöyle dedi:</p>
<p>Bizler, nübüvvet Ehl-i Beyti’yiz; risalet madeniyiz; meleklerin inip çıktığı haneyiz; rahmetin mahalliyiz. Allah, bizimle açmış ve bizimle bitirmiştir. Yezid ise, yoldan çıkmış bir günahkârdır. Şarap içen, Allah’ın haram ettiği canı haksız yere öldüren biridir. Yoldan çıkmışlığını ve günahkârlığını gizleme gereğini dahi duymayan bir rezildir. Benim gibisi, onun gibisine biat etmez!<a title="" href="#_ftn50" name="_ftnref50">[50]</a></p>
<p>Ashabına ve kendisine yardım edeceğini bildiren kimselere karşı son derece açık sözlüydü. Örneğin Kûfe’ye doğru yol alırken Müslim b. Akil’in şehit edildiği ve insanların onu yalnız bıraktığı haberini alınca, dünyevî beklentiler peşine takılanlara şöyle dedi:</p>
<p>Taraftarlarımız bizi yalnız bıraktı. Sizden geri dönmek isteyen varsa, hiçbir sıkıntı ve mahcubiyet hissetmeden dönebilir. Onun bana verilmiş bir sözü olmadığını kabul ediyorum.<a title="" href="#_ftn51" name="_ftnref51">[51]</a></p>
<p>Dünyevî beklentileri olanlar ve inanç noktasında zafiyet içinde olanlar ondan ayrıldılar. Ailesinden ve ashabından hayırlı kimselerden oluşan seçkin bir grup kaldı yanında. Kendisine yardım edenlerin sayısı iyice azaldığı hâlde, asla hileye başvurmadı, uzlaşma arayışlarına girmedi.</p>
<p>Savaş başlamadan önce, kendisine tâbi olan bir avuç samimî gruba, kendisinden ayrılıp gitmeleri için izin verdiğini belirterek şunları söyledi:</p>
<p>Sizden daha doğru, daha adil ashap ve daha erdemli bir aile bilmiyorum. Bana verdiğiniz bu destekten dolayı Allah sizi hayırla ödüllendirsin! Gece karanlığı çökmek üzeredir. Kalkın ve gece karanlığını fırsat bilin. Herkes bir arkadaşının veya benim kardeşlerimden birinin elini tutsun. Gecenin karanlığında dağılın. Beni onlarla baş başa bırakın. Çünkü onlar benden başkasının peşinde değildirler. Eğer beni bulup öldürürlerse, sizin peşinize düşmeyeceklerdir.<a title="" href="#_ftn52" name="_ftnref52">[52]</a></p>
<p>Doğrusu, Hz. Hüseyin’in (a.s) kıyamını bütün ayrıntılarıyla inceleyen bir kimse, bu kutlu kıyamın her adımında söylenen her sözde ve sergilenen her davranışta doğruluk, sarahat ve cesaret görecektir.</p>
<p><strong>7- İbadeti ve Takvası</strong></p>
<p>Ebu Abdullah Hüseyin (a.s), hayatının her anında ve her duruşunda Rabbiyle bağını sürdürüyordu. Bu bağı, Allah’a sunduğu ibadette somutlaşıyordu. Yüce Yaratıcı ile bağını her fırsatta güçlendiriyordu. Allah’a ibadet uğruna fedakârlığının dozunu her gün biraz daha artırıyordu. Allah’ın zatında yok olmuştu, O’nun rızası uğruna nefsini unutmuştu. İbadeti, yüce Allah’a olan hakikî marifetinin bir semeresiydi.</p>
<p>Arefe günü yaptığı duaya göz atılacak olursa, bu marifetin derinliği ve yüce Allah ile alâkasının ne kadar güçlü olduğu açıkça görülecektir. Bu muhteşem duadan bir pasajı aşağıya alıyoruz:</p>
<p>Varlığını sana borçlu olan bir şey, senin varlığının kanıtı olarak kullanılabilir mi? Senden başkası için, senin olmayan bir zuhur var mı ki, o senin zuhur etmeni sağlasın? Sen ne zaman kayboldun ki, seni gösterecek bir delile ihtiyaç duyulsun? Ne zaman uzak oldun ki, izlerden hareketle sana ulaşılmaya çalışılsın? Senin kendisini gözetlediğini görmeyen göz kör olmuştur. Senin kendisi için sevginden bir pay ayırmadığın kulun alışverişi hüsrana uğramıştır…</p>
<p>İlâhî! İşte zelilliğim, senin önünde ortadadır. İşte durumum, sana gizli değildir. Senden sana kavuşmayı istiyorum. Seninle, seni kanıtlıyorum. O hâlde, nurunla beni kendine ilet. Samimî kullukla önünde durmamı sağla…</p>
<p>Dostlarının kalplerini sen marifet nurlarıyla aydınlattın da seni tanıdılar, birliğini ikrar ettiler. Sevenlerin kalplerinden yabancıları sen söküp attın da, senden başkasını sevmez, senden başkasına sığınmaz oldular. Âlemler onları dehşete düşürürken, sen onların munisi oldun…</p>
<p>Seni yitiren ne bulmuş ki? Seni bulan, ne yitirmiş ki?</p>
<p>Seni bırakıp başkasına sarılan, kaybetmiştir. Senden yüz çevirip yoldan çıkan, büyük bir hüsrana uğramıştır.</p>
<p>Ey sevdiklerine, yakınlığının halâvetini tattırıp da bunun zevkinden kendini yitirmelerini sağlayan! Ey dostlarına, heybetinin giysilerini giydirip de onları huzurunda bağışlanma dilemeye sevk eden!&#8230;<a title="" href="#_ftn53" name="_ftnref53">[53]</a></p>
<p>Allah’a karşı duyduğu korku, O’nun murakabesini hissedişinin şiddeti yüzüne vurmuştu. Öyle ki biri ona: “Rabbinden ne çok korkuyorsun?” dediğinde o, şu cevabı vermişti:</p>
<p>Dünyada Allah’tan korkanlardan başkası, kıyamet günü azaptan emin olamaz.<a title="" href="#_ftn54" name="_ftnref54">[54]</a></p>
<h2>İbadetinden Örnekler</h2>
<p>Peygamber (s.a.a) evinin ehli (Ehl-i Beyt) için ibadet, varlık ve hayatın kendisidir. Yüce Allah’a yakarmaktan lezzet alırlardı. Allah’a kullukları gecegündüz, gizli-açık kesintisizdi. Bu temiz evin direklerinden biri olan Hz. Hüseyin (a.s), kesin inanca sahip bir arif ve her anını ibadetle geçiren bir âlim olarak Allah’ın huzurunda ibadete dururdu. Abdest aldığı zaman rengi değişir, vücudunun eklemleri titrerdi. Bunun sebebi sorulduğunda şöyle demişti:</p>
<p>Ulu Allah’ın huzurunda duran birinin renginin sararması ve vücudunun eklemlerinin titremesi haktır.<a title="" href="#_ftn55" name="_ftnref55">[55]</a></p>
<p>En zor zamanlarda, en ağır koşullar altında dahi namazı eda etmeye büyük özen gösterirdi. Muharremin onuncu gününde (Aşura gününde) çatışmanın doruğa çıktığı, savaşın en kızgın anında öğle namazına durdu. O sırada sapıklık ordusu etrafını sarmış, her taraftan ok atıyorlardı.</p>
<p>(Hac aylarında) Allah’a karşı zelilliğinin ifadesi olarak yola çıkar, O’nun mübarek evine koşardı. Büyük bir huşu ve tevazu içinde hac ibadetlerini yerine getirirdi. Yürüyerek yirmi beş kere hacca gitmişti.<a title="" href="#_ftn56" name="_ftnref56">[56]</a></p>
<p>Şia muhaddislerinin çeşitli tabakaları arasında, Hz. Hüseyin’in (a.s) hac mevsiminde, Arafat’ta, dağın sol eteğinde, insanlar etrafını sarmış hâlde, huşu ve tevazu içinde ettiği dua ve Rabbine uzun uzun yakarışı meşhurdur.</p>
<p>Çokça iyilik eder, sadaka verirdi. Rivayet edilir ki, ona miras olarak bir arazi ve bazı eşyalar kalır. O, teslim almadan önce bunların tümünü sadaka olarak dağıtır. Gece karanlığında yanına yiyecek alır, Medineli yoksullara dağıtırdı. Tek gayesi, Allah’ın ecrine ve yakınlığına nail olmaktı.<a title="" href="#_ftn57" name="_ftnref57">[57]</a></p>
<div>
<hr align="left" size="1" width="33%" />
<div id="ftn1">
<p><a title="" href="#_ftnref1" name="_ftn1"><sup><sup>[1]</sup></sup></a>     Hz. Hüseyin’in devriminde yeterli oranda bulunan ve bir devrim hareketinin başarısı için gerekli olan beş zorunlu şart için bk. “Sev-ratu’l-Hüseyn en-Nazariye el-Mavkif en-Netaic”, Seyyid Muham-med Bâkır el-Hakîm, birinci baskı, Müessesetu’l-İmami’l-Hüseyn (a.s), s.62–92. Ayrıca bk. Mecelletu’l-Fikri’l-İslâmî, sayı:17, Şehid Seyyid Muham-med Bâkır es-Sadr’ın “et-Tahtitu’l-Hüseynî Li Tağyir-i Ahlâkiyeti’l-He-zime” başlığı altında Hüsyenî devrim üzerine kaleme aldığı ma-kale.</p>
</div>
<div id="ftn2">
<p><a title="" href="#_ftnref2" name="_ftn2"><sup><sup>[2]</sup></sup></a>     Âl-i İmrân, 61</p>
</div>
<div id="ftn3">
<p><a title="" href="#_ftnref3" name="_ftn3"><sup><sup>[3]</sup></sup></a>     Nuru’l-Ebsar, s.100. Ayrıca bk. Celaleyn, Ruhu’l-Beyan, Keşşaf, Beydavî ve Râzî tefsirleri; Tirmizî, 2/166; Sünen-i Beyhakî, 7–63; Sahih-i Müslim, Kitab-u Fedaili’s-Sahabe; Ahmed, 1/85; Mesabîhu’s-Sünne, 2/ 201</p>
</div>
<div id="ftn4">
<p><a title="" href="#_ftnref4" name="_ftn4"><sup><sup>[4]</sup></sup></a>     bk. Ahzâb, 33</p>
</div>
<div id="ftn5">
<p><a title="" href="#_ftnref5" name="_ftn5"><sup><sup>[5]</sup></sup></a>     bk. et-Tefsiru’l-Kebir, Fahru’r-Râzî; Tefsiru’n-Nisaburî; Müslim, 2/33; Hasaisu’n-Neseî, s.4; Ahmed, 4/107; Beyhakî, 2/150; Müşkilu’l-A-sar, 1/334; Müstedreku’l-Hâkim, 2/416; Üsdü’l-Gabe, 5/521</p>
</div>
<div id="ftn6">
<p><a title="" href="#_ftnref6" name="_ftn6"><sup><sup>[6]</sup></sup></a>     Yüce Allah Şûrâ Suresi’nde Peygamberimize (s.a.a) hitaben şöyle buyuruyor: “De ki: Buna karşılık sizden, akrabaları sevmenizden baş-ka bir ücret istemiyorum.” (Şûra, 33) Sebe’ Suresi’nde ise şöyle buyurmaktadır: “Ben sizden bir ücret istemişsem, o sizin içindir.” (Sebe’, 47)</p>
</div>
<div id="ftn7">
<p><a title="" href="#_ftnref7" name="_ftn7"><sup><sup>[7]</sup></sup></a>     bk. et-Tefsiru’l-Kebir, Tefsiru’t-Taberî, ed-Dürrü’l-Mensur (Me-veddet Ayeti’nin tefsiri.)</p>
</div>
<div id="ftn8">
<p><a title="" href="#_ftnref8" name="_ftn8"><sup><sup>[8]</sup></sup></a>     İnsân, 9–12</p>
</div>
<div id="ftn9">
<p><a title="" href="#_ftnref9" name="_ftn9"><sup><sup>[9]</sup></sup></a>     İnsân, 5–7</p>
</div>
<div id="ftn10">
<p><a title="" href="#_ftnref10" name="_ftn10"><sup><sup>[10]</sup></sup></a>    Buharî, 2/188; Tirmizî, s.539</p>
</div>
<div id="ftn11">
<p><a title="" href="#_ftnref11" name="_ftn11"><sup><sup>[11]</sup></sup></a>    Uyun-u Ahbari’r-Rıza, 2/62</p>
</div>
<div id="ftn12">
<p><a title="" href="#_ftnref12" name="_ftn12"><sup><sup>[12]</sup></sup></a>    İbn Mâce, 1/56; Tirmizî, s.539</p>
</div>
<div id="ftn13">
<p><a title="" href="#_ftnref13" name="_ftn13"><sup><sup>[13]</sup></sup></a>    el-Menakib, İbn Şehraşub, 3/163; Müsned-i Ahmed’den, Tirmi-zî, İbn Mâce ve diğerlerinden naklen.</p>
</div>
<div id="ftn14">
<p><a title="" href="#_ftnref14" name="_ftn14"><sup><sup>[14]</sup></sup></a>    Tirmizî, s.541; el-Müstedrek, Hâkim, 3/109</p>
</div>
<div id="ftn15">
<p><a title="" href="#_ftnref15" name="_ftn15"><sup><sup>[15]</sup></sup></a>    Hilyetu’l-Evliya, 4/306</p>
</div>
<div id="ftn16">
<p><a title="" href="#_ftnref16" name="_ftn16"><sup><sup>[16]</sup></sup></a>    Müstedrek, Hâkim, 3/149</p>
</div>
<div id="ftn17">
<p><a title="" href="#_ftnref17" name="_ftn17"><sup><sup>[17]</sup></sup></a>    Hasaisu’n-Neseî, s.26</p>
</div>
<div id="ftn18">
<p><a title="" href="#_ftnref18" name="_ftn18"><sup><sup>[18]</sup></sup></a>    el-İsabe, 1/333. Müellif hadisin rivayet zincirinin sahih olduğunu söylüyor.</p>
</div>
<div id="ftn19">
<p><a title="" href="#_ftnref19" name="_ftn19"><sup><sup>[19]</sup></sup></a>    el-Hisal, s.136</p>
</div>
<div id="ftn20">
<p><a title="" href="#_ftnref20" name="_ftn20"><sup><sup>[20]</sup></sup></a>    Biharu’l-Envar, 10/82</p>
</div>
<div id="ftn21">
<p><a title="" href="#_ftnref21" name="_ftn21"><sup><sup>[21]</sup></sup></a>    Tarih-u İbn Asakir, 4/322</p>
</div>
<div id="ftn22">
<p><a title="" href="#_ftnref22" name="_ftn22"><sup><sup>[22]</sup></sup></a>    Tarih-u İbn Asakir, 4/322</p>
</div>
<div id="ftn23">
<p><a title="" href="#_ftnref23" name="_ftn23"><sup><sup>[23]</sup></sup></a>    Hayatu’l-İmami’l-Hüseyn, el-Kureşî, 2/500</p>
</div>
<div id="ftn24">
<p><a title="" href="#_ftnref24" name="_ftn24"><sup><sup>[24]</sup></sup></a>    A’ynu’ş-Şia, 1/563</p>
</div>
<div id="ftn25">
<p><a title="" href="#_ftnref25" name="_ftn25"><sup><sup>[25]</sup></sup></a>    Usdu’l-Gabe, 2/21</p>
</div>
<div id="ftn26">
<p><a title="" href="#_ftnref26" name="_ftn26"><sup><sup>[26]</sup></sup></a>    el-Hasan ve’l-Hüseyn Sibta Resulullah, s.198</p>
</div>
<div id="ftn27">
<p><a title="" href="#_ftnref27" name="_ftn27"><sup><sup>[27]</sup></sup></a>    el-Hasan b. Ali, Kamil Süleyman, s.173</p>
</div>
<div id="ftn28">
<p><a title="" href="#_ftnref28" name="_ftn28"><sup><sup>[28]</sup></sup></a>    el-Bidaye ve’n-Nihaye, 8/167</p>
</div>
<div id="ftn29">
<p><a title="" href="#_ftnref29" name="_ftn29"><sup><sup>[29]</sup></sup></a>    Tarih-u İbn Asakir, 4/314</p>
</div>
<div id="ftn30">
<p><a title="" href="#_ftnref30" name="_ftn30"><sup><sup>[30]</sup></sup></a>    Biharu’l-Envar, 10/140</p>
</div>
<div id="ftn31">
<p><a title="" href="#_ftnref31" name="_ftn31"><sup><sup>[31]</sup></sup></a>    Tarih-u İbn Asakir, 4/322</p>
</div>
<div id="ftn32">
<p><a title="" href="#_ftnref32" name="_ftn32"><sup><sup>[32]</sup></sup></a>    Biharu’l-Envar, 10/83</p>
</div>
<div id="ftn33">
<p><a title="" href="#_ftnref33" name="_ftn33"><sup><sup>[33]</sup></sup></a>    A’yanu’ş-Şia, 1/583</p>
</div>
<div id="ftn34">
<p><a title="" href="#_ftnref34" name="_ftn34"><sup><sup>[34]</sup></sup></a>    el-Bidaye ve’n-Nihaye, 8/147</p>
</div>
<div id="ftn35">
<p><a title="" href="#_ftnref35" name="_ftn35"><sup><sup>[35]</sup></sup></a>    age. 18/168</p>
</div>
<div id="ftn36">
<p><a title="" href="#_ftnref36" name="_ftn36"><sup><sup>[36]</sup></sup></a>    A’yanu’ş-Şia, 1/590</p>
</div>
<div id="ftn37">
<p><a title="" href="#_ftnref37" name="_ftn37"><sup><sup>[37]</sup></sup></a>    A’yanu’ş-Şia, c.4, 1. Bölüm, s.118</p>
</div>
<div id="ftn38">
<p><a title="" href="#_ftnref38" name="_ftn38"><sup><sup>[38]</sup></sup></a>    el-İsabe, 1/335</p>
</div>
<div id="ftn39">
<p><a title="" href="#_ftnref39" name="_ftn39"><sup><sup>[39]</sup></sup></a>    İhkaku’l-Hak, 11/431</p>
</div>
<div id="ftn40">
<p><a title="" href="#_ftnref40" name="_ftn40"><sup><sup>[40]</sup></sup></a>    Âl-i İmrân, 134</p>
</div>
<div id="ftn41">
<p><a title="" href="#_ftnref41" name="_ftn41"><sup><sup>[41]</sup></sup></a>    Aynı ayetin devamı</p>
</div>
<div id="ftn42">
<p><a title="" href="#_ftnref42" name="_ftn42"><sup><sup>[42]</sup></sup></a>    Keşfu’l-Gumme, 2/31; el-Fusulu’l-Muhimme, İbn Sabbağ, s.168 (küçük bazı değişikliklerle beraber)… A’yanu’ş-Şia, 4/53</p>
</div>
<div id="ftn43">
<p><a title="" href="#_ftnref43" name="_ftn43"><sup><sup>[43]</sup></sup></a>    Hayatu’l-İmami’l-Hüseyn, 1/128, Uyunu’l-Ahbar’dan naklen.</p>
</div>
<div id="ftn44">
<p><a title="" href="#_ftnref44" name="_ftn44"><sup><sup>[44]</sup></sup></a>    Tarih-u’t-Taberî, 4/254; el-Kâmil Fi’t-Tarih, 3/270</p>
</div>
<div id="ftn45">
<p><a title="" href="#_ftnref45" name="_ftn45"><sup><sup>[45]</sup></sup></a>    A’lâmu’l-Vera, 1/67; Tarihu’t-Taberî, 5/540</p>
</div>
<div id="ftn46">
<p><a title="" href="#_ftnref46" name="_ftn46"><sup><sup>[46]</sup></sup></a>    el-Futuh, İbn A’sem, 5/23; Maktalu’l-Hüseyn, Harezmî, 1/188; Biharu’l-Envar, 44/329</p>
</div>
<div id="ftn47">
<p><a title="" href="#_ftnref47" name="_ftn47"><sup><sup>[47]</sup></sup></a>    Maktalu’l-Hüseyn, el-Mukarrem, s.280; Tarihu’t-Taberî, 4/330; İ’lamu’l-Vera, 1/459; A’yanu’ş-Şia, 1/206</p>
</div>
<div id="ftn48">
<p><a title="" href="#_ftnref48" name="_ftn48"><sup><sup>[48]</sup></sup></a>    A’yanu’ş-Şia, 1/603; el-İhticac, 2/24; Maktalu’l-Hüseyn, Harezmî, 2/6</p>
</div>
<div id="ftn49">
<p><a title="" href="#_ftnref49" name="_ftn49"><sup><sup>[49]</sup></sup></a>    el-İmame ve’s-Siyase, 1/189, 195</p>
</div>
<div id="ftn50">
<p><a title="" href="#_ftnref50" name="_ftn50"><sup><sup>[50]</sup></sup></a>    el-Futuh, 5/14; Maktelu’l-Hüseyn, Harezmî, 1/184; Biharu’l-En-var, 44/325</p>
</div>
<div id="ftn51">
<p><a title="" href="#_ftnref51" name="_ftn51"><sup><sup>[51]</sup></sup></a>    el-İrşad, 2/75; Tarihu’t-Taberî, 3/303; el-Bidaye ve’n-Nihaye, 8/ 182; Biharu’l-Envar; 44/374</p>
</div>
<div id="ftn52">
<p><a title="" href="#_ftnref52" name="_ftn52"><sup><sup>[52]</sup></sup></a>    el-Futuh, 5/105; Tarihu’t-Taberî, 3/315; A’yanu’ş-Şia, 1/600</p>
</div>
<div id="ftn53">
<p><a title="" href="#_ftnref53" name="_ftn53"><sup><sup>[53]</sup></sup></a>    el-Muntahabu’l-Hasani Li’l-Ed’iye ve’z-Ziyarat, s.924–925</p>
</div>
<div id="ftn54">
<p><a title="" href="#_ftnref54" name="_ftn54"><sup><sup>[54]</sup></sup></a>    Biharu’l-Envar, 44/190</p>
</div>
<div id="ftn55">
<p><a title="" href="#_ftnref55" name="_ftn55"><sup><sup>[55]</sup></sup></a>    Camiu’l-Ahyar, s.76. Yine bk. İhkaku’l-Hak, 11/422</p>
</div>
<div id="ftn56">
<p><a title="" href="#_ftnref56" name="_ftn56"><sup><sup>[56]</sup></sup></a>    Yenabiu’l-Mevedde, s.41; Maktelu’l-Hüseyn, Harezmî, 2/17</p>
</div>
<div id="ftn57">
<p><a title="" href="#_ftnref57" name="_ftn57"><sup><sup>[57]</sup></sup></a>    Hayatu’l-İmami’l-Hüseyn (a.s), 1/135</p>
</div>
</div>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/peygamber-evladi-hz-huseyn-a-s/">Peygamber Evladı Hz. Hüseyn (a.s)</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İmam Hüseyin&#8217;in (a.s) Ahlâkı</title>
		<link>https://www.caferilik.com/imam-huseyinin-a-s-ahlaki/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 08 May 2024 10:18:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İmam Hüseyin (a.s)]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamex.com/?p=2831</guid>

					<description><![CDATA[<p>İmam Hüseyin&#8217;in (a.s) elli altı yıllık bereketli ömrü dikkatle mütalaa edilirse onun bütün hayatının batılla mücadele, sapmalarla savaş, gerçek İslam&#8217;ı yayma ve arifçe bir yaşamla geçtiği görülür. Şimdi bu eşsiz insanın yaşamına kısaca bir göz atıp insan olma ve insan gibi yaşamanın ne olduğunu bu emsalsiz öğretmenden öğrenelim. İmam Hüseyin (a.s) namaza, duaya ve Kur&#8217;ân [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/imam-huseyinin-a-s-ahlaki/">İmam Hüseyin&#8217;in (a.s) Ahlâkı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h2 align="center"></h2>
<p>İmam Hüseyin&#8217;in (a.s) elli altı yıllık bereketli ömrü dikkatle mütalaa edilirse onun bütün hayatının batılla mücadele, sapmalarla savaş, gerçek İslam&#8217;ı yayma ve arifçe bir yaşamla geçtiği görülür.</p>
<p>Şimdi bu eşsiz insanın yaşamına kısaca bir göz atıp insan olma ve insan gibi yaşamanın ne olduğunu bu emsalsiz öğretmenden öğrenelim.</p>
<p>İmam Hüseyin (a.s) namaza, duaya ve Kur&#8217;ân okumaya pek düşkündü. Bazen bir günde yüzlerce rekat namaz kılardı.<a title="" href="#_ftn1" name="_ftnref1"><strong>[1]</strong></a> Mübarek ömürlerinin son gecesinde dahi, susuz ve çorak &#8220;Kerbela&#8221; çölünde namazını terketmemiş, Rabbin&#8217;e dua ve tazarruda bulunmayı ihmal etmemiştir. O gece Rabbiyle yalnız kalıp dua etmek ve namaz kılmak için düşmandan izin istemiş, &#8220;Rabbim de bilir ki&#8221; buyurmuşlardır, &#8220;Ben namaz kılmayı, Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;i tilavet etmeyi ve çokça dua ve istiğfarda bulunmayı pek severim.&#8221; <a title="" href="#_ftn2" name="_ftnref2"><strong>[2]</strong></a></p>
<p>Nitekim Kerbela faciasında üzerlerine dört bir yandan ok ve mızrak yağmuru yağar ve fedakâr ashabı birer birer şehid düşerken, İmam Hüseyin (a.s) öğle namazını kılmakta ve bu ilâhi farizâyı yerine getirmekteydi.</p>
<p>Hz. İmam Hüseyin (a.s) defalarca Allah&#8217;ın evini yalın ayak ziyarete gitmiş ve Hacc merasimini yerine getirmişlerdir. &#8220;Galib-i Esedi&#8221;nin oğulları şöyle rivayet eder: &#8220;Arefe günü (9 Zilhicce) ikindisinde Arefe çölünde İmam Hüseyin&#8217;le (a.s) beraberdik. Hazret çadırdan dışarı çıktılar ve çocuklarından oluşan bir grupla birlikte dağın sol tarafına doğru gittiler ve orada durdular. Mübarek ve nurlu yüzlerini Kâbe&#8217;ye doğru çevirdiler, ellerini muhtaç ve zayıf biri gibi semaya kaldırıp şu muazzam duada bulundular:</p>
<p>&#8220;Hamd ve övgü; O&#8217;nun irade ve mukadder kıldığı şeyi değiştirmeye kimsenin güç yetiremediği, bağış ve lütfunu kimsenin engelleyemeyeceği Yüce Allah&#8217;a mahsustur! O bağış ve cömertlikte pek eşsizdir, keremi pek yücedir. Kimsenin gizli işi O&#8217;na gizli değildir. Kanaatkar kullarının halini düzeltip durumunu ıslah edendir O; zayıflarla düşkünlere acıyıp merhamet edendir O&#8230; Duaları duyup işiten ve isteklerini yerine getirip müşkülleri halleden O&#8217;dur. İyilerin mertebesini yükselten, zalimleri kahredip ezen O&#8217;dur&#8230; O&#8217;ndan başka ilah yoktur; eşsizdir, emsalsizdir. Duyan ve görendir O; latiftir, bilendir, her şeye kadirdir, her şeye gücü yeter O&#8217;nun!&#8230;</p>
<p>Ya Rabbim! Sana yöneliyor, Sen&#8217;in Rabbim olduğuna şehadet ediyorum! Dönüşüm Sanadır şüphesiz ey Yüceler Yücesi! Ben henüz yokken ve hiçbir şey değilken nimetler vermeye başladın bana ve topraktan yaratıverdin beni. Derken, sapasağlam dünyaya gelmemi sağladın. Küçücük bebeklik çağımda koruyup kolladın beni; leziz ana sütünü rızık ettin bana. Şefkatli annelerin kollarında büyüttün beni; gizli belalar, bilinmeyen şerlerden korudun şu bendeni&#8230; Derken delilleri tamamlayıp hüccetini kamil ettin bana, kendini tanıttın, Seni bilip tanımayı ilham ettin şu nâçiz kuluna&#8230;</p>
<p>Ya Rabbim! Hangi nimetlerini sayayım senin, hangi nimetlerini sayıp söyleyeyim? Hangi lütuflarını anıp hangi cömertliklerini dile getireyim?! Hem, kim sayabilir senin sınırsız &#8211; sayısız nimetlerini?</p>
<p>Ey yüceler yücesi! Seni karşımda görüyormuşçasına korkmamı sağla senden; takva ve Sen&#8217;den çekinme nimetiyle mesut kıl beni; emrine itaat etmeme bedbahtlığına uğratma beni!</p>
<p>Ya Rabbim! Kerem eden sensin! Faziletli davranıp büyüklük gösteren de sen! Sensin iyilik eden, sensin bağışını tamamlayıp cömertlikte eşsiz olan! Sensin rızık veren. Sensin kuluna bağışlayan, karşılıksız veren! Sensin müstağni kılan. Sensin kanat gerip sığındıran. Önemli işlerde yeterli olansın sen. Hidayet eden, bizleri hata ve sapmalardan koruyan sensin! Günahlarımızı örten sensin. Affedip bağışlayan da sensin! Yardımcı olan, Güç veren, Şifa veren, Sıhhat ve sağlık bahşeden, Aziz ve saygın kılan sensin&#8230;</p>
<p>&#8230; O halde ey yüce Yaradan!&#8230; İsyankar olduğumu itiraf ediyorum. Beni affet, günahlarımı bağışla! <a title="" href="#_ftn3" name="_ftnref3"><strong>[3]</strong></a></p>
<p>O gün İmam Hüseyin (a.s) bu duasıyla oradaki halkı coşturdu orada bulunanlar ağlamaya başladılar ve bu muazzam duayı imamlarıyla birlikte tekrarladılar.</p>
<p>Ehl-i sünnet yazarı İbn-i Kesir şöyle yazar: &#8220;İmam Hüseyin (a.s) çokça oruç tutarlardı, çokça namaz kılar ve Hacca giderlerdi, çokça sadaka verir, çokça ibadet ederlerdi.&#8221;<a title="" href="#_ftn4" name="_ftnref4"><strong>[4]</strong></a></p>
<p>İmam Hüseyin (a.s) kimsenin ulaşamayacağı pek ulvî bir şahsiyete sahipti. Ağabeyleri İmam Hasan-ı Mücteba  (a.s) ile yürüyerek Kâbe&#8217;yi ziyarete gittiklerinde Kâbe&#8217;yi ziyarete giden İslâm&#8217;ın büyük şahsiyetleri bineklerinden inip onlara katılırlardı.<a title="" href="#_ftn5" name="_ftnref5"><strong>[5]</strong></a></p>
<p>İmam Hüseyin (a.s) daima halkla iç içe olmakta, kendini onların derdine ortak saymaktaydı. İmam Hüseyin (a.s) halkla muaşeret etmekte, kendini onlarla bir bütün olarak görmekteydi. İnsanların zor günlerinde onlara yardımcı olmakta, sevinçlerini ve kederlerini paylaşmaktaydı. Allah Teala&#8217;ya olan sarsılmaz imanı onu her türlü kötülük ve pislikten korumaktaydı ve halkla muaşerette bulunma mesuliyetini omuzlarına yüklemekteydi.</p>
<p>O&#8217;nun sarayları veya sayılı hizmetçisi yoktu; onu koruyacak özel muhafızı, askeri ve kölesi de yoktu. Kendisini birlikte yaşadığı halkın bir parçası olarak görmekteydi, gayet alçakgönüllü ve yardımseverdi.</p>
<p>Bir gün sokaktan geçerken yolda bir grup fakirin yere serdikleri bir abanın üzerinde kuru ekmek parçaları yediklerini gördü. İmam Hüseyin&#8217;i (a.s) görünce onu sofralarına davet ettiler. Hazret kabul ederek oturup onlarla birlikte kuru ekmek yedi ve &#8220;Allah Teala kibirlenenleri sevmez&#8221;. buyurdu. Sonra da &#8220;Ben sizin davetinizi kabul ettim, siz de benim davetime icabet edin&#8221;. buyurarak onları evine davet etti. Eve vardıklarında İmam Hüseyin (a.s) evdekilere ne varsa getirilmesini ve misafirlerin iyi ağırlanmasını hatırlattı. Böylece hem bu yoksul insanları evinde ağırlamış hem de bir İslam büyüğü olarak gerçek bir alçakgönüllülük ve yardım severlik örneği vermişti<a title="" href="#_ftn6" name="_ftnref6"><strong>[6]</strong></a>.</p>
<p>İmam Hüseyin (a.s) şehid olduktan sonra mübarek sırtlarında nasır izleri görülmüştü. Bunun nedenini oğlu imam Zeyn-ül Abidin&#8217;den (a.s) sorduklarında o Hazret şöyle cevap verdiler: &#8220;Bu nasırlar yiyecek çuvallarını sırtında taşımaktan  oluştu&#8230; Çünkü babam geceleri dul ve yaşlı kadınlarla yetim çocuklar, ve fakirlerin evine çuvallarla yiyecek taşımaktaydı.&#8221;<a title="" href="#_ftn7" name="_ftnref7"><strong>[7]</strong></a></p>
<p align="center">***</p>
<p>İmam Hüseyin&#8217;in (a.s) mazlumlara nasıl destek olduğunu Ureyneb&#8217;le kocası Selamoğlu Abdullah arasında geçen şu hadise çok iyi anlatmaktadır:</p>
<p>Yezid babasının  yerine veliaht olduğunda onca güç, iktidar, makam, cariye ve dansözlere sahip olduğu halde evli bir kadına göz dikmişti. Bu güzel kadın Selamoğlu Abdullah&#8217;ın eşi Ureyneb&#8217;di.</p>
<p>Muaviye bu iğrenç tekliften dolayı oğlu Yezid&#8217;i kınayacağı yerde, Abdullah&#8217;ı kandırıp karısını boşattırdı; eğer karısını boşayacak olursa kendi kızını ona vereceğini söylemiş, İslâm topraklarından bir kısmını da ona hediye edeceği vaadinde bulunmuştu.</p>
<p>Bu durum İmam Hüseyin&#8217;e (a.s) bildirilince, Hazret, hemen harekete geçip Ureyneb&#8217;e evlenme teklifinde bulundu, böylece Muaviye&#8217;nin Ureyneb&#8217;i Yezid&#8217;e alma planını suya düşürmüştü. İmam Hüseyin (a.s) Ureyneb&#8217;i öylece bekletti ve kocası Abdullah Medine&#8217;ye geldiğinde onu boşayarak yine Abdullah&#8217;a nikahladı. Böylece İmam Hüseyin (a.s) Müslüman ve iffetli ailelerin namusuna göz diken Yezid&#8217;in tecavüzkâr elini kesmiş oluyordu. Bu ilginç olay Muhammed (s.a.a) evlatları olan Ehl-i Beyt&#8217;in (a.s) övünç kaynağı, Ümeyyeoğullarının ise iffetsizlik ve alçaklığını anlatan bir destan olarak tarihe geçmiş oldu.<a title="" href="#_ftn8" name="_ftnref8"><strong>[8]</strong></a></p>
<p align="center">***</p>
<p align="left">&#8220;Ziyadoğlu Üsame&#8221; hastalanmış, yatıyordu. İmam Hüseyin (a.s) onu ziyarete gittiler. Üsame çok üzgündü. Hazret nedenini sorduğunda Üsame, altmışbin dirhem borçlu olduğunu ve borcunu ödeyemeden ölüp gideceğinden korktuğunu söyledi.</p>
<p>İmam &#8220;Ben borcunu ödemeyi kabul ediyorum&#8221;. buyurarak Üsame&#8217;yi yatıştırdılar. Üsame: &#8220;Bu paranın ödenmeden ecelimin gelip çatmasından korkuyorum.&#8221; deyince İmam Hüseyin (a.s) &#8220;Korkma&#8221; buyurdu, &#8220;Sen ölmeden önce ben bu parayı ödeyeceğim inşaallah!&#8221;</p>
<p>İmam, o gün hemen emir verip, kendi malından Üsame&#8217;nin borcunu ödediler.<a title="" href="#_ftn9" name="_ftnref9"><strong>[9]</strong></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p align="center">***</p>
<p>Mervan Ümeyyeoğullarındandı ve Medine valisiydi. Vali olduğunda Ferezdak adlı şairi Medine&#8217;den kovmuştu. Ferezdak&#8217;ın gidecek bir yeri olmadığından İmam Hüseyin&#8217;e (a.s) sığındı. İmam Hüseyin (a.s) ona dört yüz dinar bağışladı. İmam Hüseyin&#8217;in (a.s) taraftarları bunun doğru olmadığını ve Ferezdak dürüst bir insan olmadığı halde neden ona yardım ettiklerini sordular. İmam &#8220;En iyi mal insanın onunla kendi saygısını koruduğu maldır&#8221; buyurdular. &#8220;Peygamber-i Ekrem (s.a.a) &#8220;Züheyir oğlu Kab&#8217;e para vermiş ve &#8220;Merdas oğlu Abbas&#8221; için de &#8220;Onun bana karşı kötü sözler söyleyen dilini kesin.&#8221; (yani ona para verin, böylece bize küfür etmekten vazgeçsin). buyurmuştur!&#8221;<a title="" href="#_ftn10" name="_ftnref10"><strong>[10]</strong></a></p>
<p align="center">***</p>
<p>Fakir bir adam çölden  Medine&#8217;ye geldi bu uzun yolculuktan sonra gelip İmam Hüseyin&#8217;in (a.s) evinin önünde durdu. Evin kapısını vurdu ve yüksek sesle İmam Hüseyin&#8217;i (a.s) öven şu iki beyti söyledi.</p>
<p>&#8220;Senin evine gelip de kapını çalan kimse asla zarar görmez.</p>
<p>Sen bağışlayansın, hatta dahası, sen bağış madenisin. Baban da kötülerin katili ve kafirlerin korkulu rüyasıydı&#8221;.</p>
<p>Bu sırada namazda olan İmam İhtiyar adamcağızın sesini duyunca namazını hemen eda edip kapıyı açtı. Fakir ihtiyarın perişan halini görünce &#8220;Kanber&#8217;e&#8221; &#8220;Ne kadar paramız var?&#8221; diye sordu.</p>
<p>Kanber &#8220;4000 dinarımız var&#8221; dedi, &#8220;Bunu da emretmiş olduğunuz üzere aile efradı arasında paylaştırmamız lazım&#8221;.</p>
<p>İmam &#8220;O parayı bana getir&#8221; buyurdu &#8220;şimdi burada daha muhtaç olan biri var&#8221;</p>
<p>İmam Hüseyin (a.s) bu parayı yaşlı adama bağışlayıp, şu kısa şiiri okumayı da ihmal etmedi: &#8220;Bu parayı al ve daha fazlasını veremediğim için özrümü kabul et.&#8221;</p>
<p>Fakir ihtiyarın gözleri dolmuştu, ağlayarak şu şiiri söyledi:</p>
<p>&#8220;Allah&#8217;ım! bunlar tertemiz ve güzel ahlâklılardır işte! Onun için daima bunlara selam gönderilmeli!</p>
<p>Evet, ey Resulullah (s.a.a) evlatları, insanların en iyilerisiniz, sizler! Kur&#8217;ân bilgisi ve tüm hakikatler sizdedir!</p>
<p>Sizlere katılma üstünlüğünü gösteremeyenler asla üstünlük elde edemeyecektir.&#8221;<a title="" href="#_ftn11" name="_ftnref11"><strong>[11]</strong></a></p>
<p align="center">***</p>
<p>&#8220;Habiboğlu Abdullah&#8221; İmam Hüseyin&#8217;in (a.s) çocuklarından birine &#8220;Hamd suresi&#8221;nin okunuşunu öğretmişti. Bunu duyan Hazret ona bin dinarla bin adet yeni elbise verdi ve bu Kur&#8217;an hocasının ağzını mücevherle doldurdu. Yakınları &#8220;Bu küçük iş için neden bu kadar bağışta bulunuyorsunuz?&#8221; diye sorunca &#8220;Benim ona verdiklerim, onun yaptığı iş karşısında çok, ama çok azdır.&#8221; buyurdu ve şu şiiri okudu:</p>
<p>&#8220;Dünya kendi malını senin emrine veriyor, sen, bu malı elinden gitmeden önce halka bağışlasana!</p>
<p>Bil ki eğer servet, güç ve mal sana erişecek olursa, bağışlamakla eksilmeyecektir! Ve bil ki dünya malı senden yüz çevirecek olursa bencillik ve cimrilik etsen dahi sana kalmayacaktır<a title="" href="#_ftn12" name="_ftnref12"><strong>[12]</strong></a>.</p>
<p align="center">***</p>
<p align="left">Bir gün evdeki cariyelerinden biri Hazrete bir demet gül hediye etti.</p>
<p align="left">İmam Hüseyin (a.s) hemen &#8220;Seni Allah yolunda azad ettim&#8221; buyurdular.</p>
<p>Orada bulunanlardan biri &#8220;Bir demet gülün ne değeri var ki? Siz bunun için bir köleyi mi serbest bıraktınız?&#8221; diye itiraz etmeye kalkışınca İmam (a.s) &#8220;Allah Teala biz Ehl-i Beyt&#8217;i böyle eğitmiştir, çünkü Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de şöyle geçer&#8221; buyurdular:</p>
<p>&#8220;Ne zaman size selam edilirse (hediye verilirse) onu ondan daha iyisiyle veya kendi eşdeğeriyle cevaplandırın.&#8221;<a title="" href="#_ftn13" name="_ftnref13"><strong>[13]</strong></a>, <a title="" href="#_ftn14" name="_ftnref14"><strong>[14]</strong></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bir gün adamın biri İmam Hüseyin&#8217;in (a.s) huzuruna varıp &#8220;Ey Allah Resulü&#8217;nün (s.a.a) oğlu, benim bin altın borcum var. Bunu ödemem mümkün olmadığından size müracaat ettim.&#8221; dedi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hazret şöyle buyurdular: &#8220;Senden üç soru soracağım. Bu soruların üçüne de cevap verecek olursan senin tüm borcunu ödeyeceğim. Bunlardan ikisine cevap verecek olursan borcunun üçte ikisini ödeyeceğim. Eğer bu sorulardan birini cevaplandıracak olursan borcunun üçte birini ödeyeceğim.&#8221;</p>
<p>Adam: &#8220;Ey Resulullah&#8217;ın (s.a.a) oğlu, siz ilim ve hikmet madenine sahipsiniz ben ise bilgisiz ve cahil bir insanım.&#8221; deyince</p>
<p>İmam: &#8220;Ceddim Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuşlardır&#8221; dedi, &#8220;insanlara yapılacak bağış onları tanımakla orantılı olmalıdır.&#8221;</p>
<p>Adam şaşırmıştı &#8220;O halde neyi sormak istiyorsanız sorun&#8221; dedi &#8220;Eğer sorunun cevabını bilirsem cevap veririm, bilmezsem, sizden öğrenmiş olurum; ben sadece Allah Teala&#8217;nın lütuf ve ihsanını istemekteyim.&#8221;</p>
<p>Hazret &#8220;En değerli iş nedir?&#8221; diye sordular.</p>
<p>-Allah Teala&#8217;ya iman etmektir.&#8221;</p>
<p>&#8211; Yok olmaktan kurtulmanın yolu nedir?&#8221;</p>
<p>&#8211; Allah Teala&#8217;dan ümit kesmemektir.&#8221;</p>
<p>&#8211; Erkeklerin en iyi süsü nedir?</p>
<p>&#8211; Sabır ve tahammülle birlikte olan ilim.</p>
<p>&#8211; Bu bilginin şerefinden nasibi olmazsa bunun yerini ne alabilir?</p>
<p>&#8211; Mertlikle birlikte olan servet.</p>
<p>&#8211; Bu süsten de mahrum olursa, hangi halde bulunması daha iyidir?</p>
<p>&#8211; Sabır ve tahammülle birlikte olan fakirlik.</p>
<p>&#8211; Bu saadetten mahrum olursa ne yapılmalıdır.</p>
<p>&#8211; Bu durumda gökyüzünden bir şimşeğin çakıp da o kimseyi yakıp kavurması yeğdir!</p>
<p>İmam Hüseyin (a.s) gülümsediler, içinde bin dinar altın olan torbayı ve taşı iki yüz dirhem değerinde olan yüzüklerini bu bedeviye verip. &#8220;Bin dinar ile borcunu öde ve iki yüz dirhem ile de geçimini düzene sok.&#8221; buyurdular.</p>
<p align="left">Bedevi sevinçle Hazret’in yanından ayrıldığında şu sözleri mırıldanmaktaydı: &#8220;Allah Teala kendi risaletini kimlere vereceğini daha iyi bilmektedir.&#8221;<a title="" href="#_ftn15" name="_ftnref15"><strong>[15]</strong></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p align="center">***</p>
<p align="center">
<p>Medineli Ansar&#8217;dan bir Müslüman İmamın huzuruna gelerek muhtaç olduğunu ve yardım istediğini söyledi. İmam &#8220;Kardeşim!&#8221; buyurdular &#8220;Muhtaç olduğunu beyan ederek yüzsuyu dökme. İstediğin şeyi yaz ve bana ver. İnşaallah ben senin isteğini yerine getirir ve seni hoşnut kılarım.&#8221;</p>
<p>Ansar&#8217;dan olan adam bir kağıda şunları yazdı: &#8220;Ey Eba Abdullah! Benim birine beş yüz dinarlık bir borcum var, o da sürekli bu parayı ödememi istiyor. Sizden ricam o adamdan bana biraz zaman tanımasını istemenizdir. Mâli durumum düzelir düzelmez borcumu ödeyeceğim.&#8221;</p>
<p>İmam mektubu okuduktan sonra derhal odaya girdi, içinde bin dinar bulunan bir keseyi adama verip &#8220;Beş yüzüyle borcunu öde, beş yüzüyle de geçimini sağlarsın&#8221; buyurdu ve şöyle ekledi: &#8220;Kardeşim, hâcetini şu üç kişiden başkasına söyleme: 1- Dindar insana 2- mert insana 3- asil bir aileye mensup insana. Zira dindar insan dini ve imanı için sana yardım eder. Mert insan ise mertliğinden utanır ve sana yardımda bulunur. Aile asaleti olan kimse de senin gururunu incitmemek için olsun, sana yardım eder.&#8221;<a title="" href="#_ftn16" name="_ftnref16"><strong>[16]</strong></a></p>
<p>İmam Hasan-ı Mücteba (a.s)&#8217;nın şehadetinden sonraydı, İmam Hüseyin (a.s) Nebevî camiinde oturmuşlardı. &#8220;Zübeyroğlu Abdullah&#8221; ile &#8220;Ebusüfyanoğlu Utbe&#8221; de oradaydı. Bir bedevi deveyle gelip devesini bir köşeye bağladıktan sonra Utbe&#8217;ye doğru ilerledi ve ona selam verdi: &#8220;Ben amca oğlumu öldürdüm, şimdi onun diyetini ödemem gerekiyor, bana yardım eder misin?&#8221; dedi.</p>
<p>Utbe yüz dinar verebileceğini söyleyince adam: &#8220;Benim bu diyeti ödemem için on bin dirheme ihtiyacım var.&#8221; dedi, &#8220;Yüz dirhemin bana bir faydası olmaz ki!&#8221;</p>
<p>Daha sonra Zübeyr&#8217;in oğluna doğru ilerleyip durumunu ona anlattı. Abdullah hizmetçisine dönüp ona iki yüz dirhem vermesini söyledi. Adam Utbe&#8217;ye verdiği cevabı tekrarlayıp bu defa Eba Abdullah&#8217;a (a.s) doğru ilerledi, selam verip isteğini bildirdi.</p>
<p>İmam Hüseyin (a.s) &#8220;Biz öyle bir ailedeniz ki bağışımız muhatabımızın bilgisine göredir.&#8221; buyurdular.</p>
<p>Adam: &#8220;Benden ne isterseniz sorabilirsiniz.&#8221; deyince</p>
<p>İmam (a.s) ona birkaç soru sordu. Adam soruların cevabını verince İmam (a.s) on bin dirhem diyet için, on bin dirhem de geçim için bu adama ödenmesini emir buyurdular. Adam hiç ummadığı bu bağış karşısında vecde gelerek gayri ihtiyari şu şiiri söyledi:</p>
<p>&#8220;Vecde geldim, ama burnuma has bir koku geldiği için veya makam elde edebilmek gayesiyle değil! Birine bağlanıp aşık olduğum için de değil benim bu sözlerim.</p>
<p>Allah Resulü&#8217;nün (s.a.a) çocukları için vecde geldim ve onlar şiir ve sözün güzellik ve lezzetini bana tattırdılar.</p>
<p>Evet, onlar değerli ve tertemiz kimselerdir, göklerdeki yıldızlar onlar için parlamaktadır.</p>
<p>Sizler, ey peygamber ailesi, iyi ve güzel işlerde herkesi geçtiniz. Allah Teala sizlerle hidayet yolunu açmış ve fesad yolunu kapatmıştır.&#8221;<a title="" href="#_ftn17" name="_ftnref17"><strong>[17]</strong></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p align="center">***</p>
<p>Muaviye (Allah&#8217;ın ve meleklerin laneti ona, ailesine ve yandaşlarına olsun) &#8220;Adıyyoğlu Hıcr&#8221; ve diğer bazı Ehl-i Beyt taraftarlarını şehit ettiği yıl İmam Hüseyin (a.s) ile görüştü ve Hazrete &#8220;Babanın dostları ve şiaları olan Hıcr ve yarenlerini nasıl öldürdüğümü biliyor musun?&#8221; dedi.</p>
<p>İmam (a.s) &#8220;Hayır&#8221; buyurdular.</p>
<p>Muaviye: Şeytanca sırıtarak  &#8220;Onları öldürdük, kefenledik ve cenaze namazlarını kıldık.&#8221; deyince İmam gülümseyerek şöyle buyurdular:&#8221;O grubun kıyamette senin düşmanların olmasını ümit ediyorum. Allah&#8217;a andolsun ki eğer biz senin dostlarınla karşı karşıya gelseydik, onlara asla böyle davranmazdık. Fakat duyduğuma göre sen müminlerin emiri Ali&#8217;nin (a.s) uygulamalarını eleştirmiş ve Haşimoğulları aleyhinde konuşmuşsun. Vallahi hata etmiş, karanlıklara atmışsın okunu. Hedefi kaybetmiş, kindarlığı pek çabuk öğrenmişsin. Öyle birine itaat etmektesin ki (Amr bin As) geçmişe dayalı köklü bir imanı olmadığı gibi nifak ve ikiyüzlülüğü de yeni değil. &#8221;</p>
<p>Bu sözlere verecek cevap bulamayan Muaviye İmam Hüseyin&#8217;in (a.s) bu yiğit, dürüst ve korkusuz tavrı karşısında mahcubiyetle başını önüne eğip sustu.<a title="" href="#_ftn18" name="_ftnref18"><strong>[18]</strong></a></p>
<p align="center">***</p>
<p>Bir gün Hz. Resul-ü Ekrem (s.a.a) minberde hutbe okurken, henüz çocuk olan İmam Hasan (a.s) ve İmam Hüseyin (a.s) koşarak mescide girdiler. Gül renkli gömlekleriyle yürürlerken ayakları hasıra takıldı ve düşecek gibi oldular, Peygamber-i Ekrem (s.a.a) bu sırada onları gördü, çabucak minberden inerek biricik torunlarını kucaklayıp minbere çıkardılar ve onları mübarek dizlerinin üzerine oturtup, cemaate şöyle buyurdular:</p>
<p>&#8220;Allah Teala ne de güzel buyurmuştur: evlatlarınız ve mallarınız sizin denenme vesilenizdir!</p>
<p>Bu iki çocuğun düşeceklerini görünce yüreğim dayanmadı. Konuşmamı yarıda kestim ve onları yanıma aldım.</p>
<p>Biliniz ki şu Hasan (a.s) la Hüseyin (a.s) benim iki aziz evlatlarımdır. Onları seven beni sevmiştir ve onlara düşmanlıkta bulunan bana düşmanlık etmiştir&#8221;.<a title="" href="#_ftn19" name="_ftnref19"><strong>[19]</strong></a></p>
<p align="center">***</p>
<p>İslâm&#8217;da da bayram günleri vardır. Bu günlerde halk bayram namazı kılar, Allah&#8217;a şükreder ve birbirini ziyarete giderler. Temiz elbiseler giyinir, güzel yemekler yapar, yoksulları doyurur ve o günü güzel bir şekilde geçirirler.</p>
<p>Bu bayramlardan biri yavaş yavaş yaklaşmaktaydı. Anne ve babalar çocuklarını sevindirmek için yeni elbiseler diktirmeyi planlıyorlardı.</p>
<p>O günlerde Medine zorlu günler yaşamaktaydı. Hz. Peygamber-i Ekrem (s.a.a) ve Müminlerin emiri Hz. Ali (a.s) kendi mallarını fakirlere ve yetimlere harcamayı daha uygun görmüşlerdi. Bu yüzden de Hasan (a.s) ve Hüseyin&#8217;e (a.s) elbise alacak paraları yoktu.</p>
<p>Bayrama birkaç gün kala çocuklardan biri: &#8220;Bayrama yeni elbisemiz var mı?&#8221; diye sordu . Aldığı cevap şuydu: &#8220;İnşaallah!..&#8221;</p>
<p>Bir gün sonra yine &#8220;Bizim bayramlık elbisemiz ne olacak?&#8221; diye sorunca, anneleri Hz. Zehra (a.s) &#8220;Yeni elbiseyi terziler diker değil mi?&#8221; diye cevapladı.</p>
<p>Bayrama iki gün kala çocuklar annelerine gelip &#8220;Terzi nerede?&#8221; diye sordular, Hazret; terzinin çalışmakta olduğunu, elbiseler hazır olduğunda sahiplerine verileceğini söyleyerek çocukları yatıştırdı.</p>
<p>Bayram akşamı gelip çattı, çocuklardan biri:</p>
<p>&#8220;Eğer elbise hazırsa terzinin bu akşam onu getirmesi gerekir.&#8221; dedi sevinçle.</p>
<p>Mazlum ve masum anne &#8220;Bu gece&#8221;, dedi, bayram akşamı, bayram günü yarındır. Bayram elbiseleri de ancak hazır olduğu zaman getirilir&#8230;&#8221;</p>
<p>Gece birden kapı vuruldu.</p>
<p>&#8220;Kim o?&#8221;</p>
<p>&#8220;Terzi&#8221;</p>
<p>Kapı açıldığında, yaşlıca bir adam tebessümle elindeki paketi uzatarak: &#8220;Çocukların elbiseleri.&#8221; dedi.</p>
<p>Bohçayı verdi ve gitti. Evdekilerden hiçbiri bu terziyi tanımıyordu. Elbiseleri Peygamberin (s.a.a) veya Ehl-i Beyt dostlarından birinin terziye vermiş olması mümkündü. Bohçayı açtılar. İki gömlek, iki iç çamaşırı, iki pabuç ve iki sarık vardı. Elbiselerin bir takımı sade, güzel ve kızıl gül rengindeydi, diğeri ise yeşilin ciddi ve ağır bir tonuydu. Elbiselerin dış görünüşü sade ve güzeldi. Diğer elbiselerden görünüş itibariyle hiçbir farkı yoktu, fakat elbiselerin kumaşı çarşı ve pazarda satılanlardan farklıydı. Daha küçük yaşta olan İmam Hüseyin (a.s) elini uzatıp kızıl gül rengindeki elbiseyi aldı ve şöyle buyurdu: &#8220;Ben işte bunu istiyordum. Rengi ne kadar da hoş!&#8221;</p>
<p>İmam Hasan (a.s) :&#8221; Ben de şu yeşilini istiyordum. &#8220;Rengi ne kadar da hoş!&#8221; dedi.</p>
<p>O günün sabahı Hz. Peygamber-i Ekrem (s.a.a) aziz torunlarını görmeye gitti. Hasaneyn (a.s) yeni elbiselerini giymişlerdi. Peygamber-i Ekrem (s.a.a) her ikisini kucaklayıp öptü. Daha sonra biricik kızından şöyle sordu: &#8220;Terziyi gördünüz mü?&#8221;</p>
<p>Hz. Zehra (a.s) : &#8220;Evet baba! Birisi geldi ve terzi olduğunu söyledi fakat onu tanıyamadık.&#8221; dedi.</p>
<p>Hz. Peygamber-i Ekrem (s.a.a) &#8220;Allah Teala&#8217;nın insan şeklinde melekleri ve melek huylu insanları vardır&#8221;. buyurdular, &#8220;Kullarını giydirmek istediğinde işte bu iyi huylu ve cennet ehli iyi insanları vesile kılar&#8221;<a title="" href="#_ftn20" name="_ftnref20"><strong>[20]</strong></a></p>
<p align="center">***</p>
<p>Müminlerin Emiri Hz. Ali&#8217;nin (a.s) oğullarından biri de Muhammed Hanefiyye&#8217;ydi. Hz. Resulü Ekrem&#8217;in (s.a.a) vefatından sonra dünyaya geldiği için onu görememişti. Annesi &#8220;Havle&#8221; Hanefiyye kabilesindendi. Muhammed Hanefiyye henüz yetişkinlik çağında olduğu günlerde kardeşi İmam Hüseyin&#8217;le (a.s) bir tartışmaya girip küskün bir şekilde ondan ayrıldı. Fakat çok geçmeden hatasını anlayıp kardeşi Hüseyin&#8217;e (a.s) yaptığı haksızlıktan dolayı pişman oldu. Küskünlüğü başlatan kendisi olmuştu. Daha önce İmam Hasan&#8217;la (a.s) İmam Hüseyin (a.s) arasında vuku bulan bir barış olayına şahit olduğundan oturup İmam Hüseyin&#8217;e (a.s) bir mektup yazdı. Mektup şöyleydi: &#8220;Allah&#8217;ın adıyla, Sevgili kardeşim! İkimizin de babası Ebu Taliboğlu Ali (a.s) ve senin annense peygamberin kızıdır. Bütün dünyayı altın edip benim anneme verseler senin annene denk olamaz. Bu nedenledir ki mektubumu alınca bana gel ve mertlikte iyilikte ve affedicilikte benden daha üstün ve benden daha ileri olduğunu göster.&#8221;</p>
<p>İmam Hüseyin (a.s) bu mektubu okur okumaz kardeşi Muhammed&#8217;in yanına gidip onun gönlünü aldı.<a title="" href="#_ftn21" name="_ftnref21"><strong>[21]</strong></a></p>
<p align="center">***</p>
<p>Osman&#8217;ın amcaoğlu olan Mervan oldukça kötü isim yapmış biriydi. Bu nedenle Hz. Resulü Ekrem (s.a.a) onu Medine&#8217;den Taif&#8217;e sürmüş ve minbere çıktığının görülmesi halinde derhal öldürülmesini emretmişti. Osman, halife olunca amcaoğlu olan Mervan&#8217;ı Medine&#8217;ye geri getirtip onu ailesinin büyüğü ilân etmiş, daha sonraları Muaviye de Hicaz topraklarının yönetimini ona bırakmıştır.</p>
<p>Muaviye İmam Hasan&#8217;ı (a.s) zehirleterek şehid ettikten sonra Mervan&#8217;ı Hz. Zeyneb&#8217;in (a.s) evine göndermiş ve Hz. Zeyneb&#8217;in kızı Ümmü Gülsüm&#8217;ü oğlu Yezid&#8217;e istetmişti. Mervan Hz. Zeyneb&#8217;in (a.s) kocası Abdullah&#8217;a giderek Muaviye&#8217;nin bu isteğini bildirdi ve Yezid için Ümmü Gülsüm&#8217;e elçiliğe geldiğini söyledi. Abdullah &#8220;Ümmü Gülsüm Zeyneb-i Kübra&#8217;nın (a.s) kızıdır!&#8221; dedi, &#8220;İmam Hüseyin (a.s) de onun dayısıdır. Sen de bilirsin ki şimdi ailemizin (Haşimoğullarının) büyüğü İmam Hüseyindir (a.s), bu konuda kendisine danışılması gereken kimse odur. Biz ona tabiyiz ve o ne derse onu yaparız. Ben bu hususta onu çiğneyip geçemem.&#8221;</p>
<p>Mervan bu cevap üzerine Muaviye&#8217;ye bir mektup yazarak Abdullah&#8217;ın sözlerini ona aktarıp yakında İmam Hüseyin&#8217;in (a.s) yanına gideceğini ve Ümmü Gülsüm&#8217;ü ondan isteyeceğini bildirdi.</p>
<p>Şimdi Mervan herkesin yanında İmam Hüseyin&#8217;e (a.s) bu konuyu açarak Muaviye&#8217;nin servet ve iktidarını övüp İmamın bu evliliği kabul etmek zorunda kalmasını sağlayabileceği bir fırsat kollamadaydı.</p>
<p>Bir grup sahabenin camide İmam Hüseyin&#8217;in (a.s) etrafında toplanıp onunla sohbet ettiği bir gün Mervan da camiye geldi. Üzerinde oldukça pahalı bir giysi vardı, bir hayli memnun ve neşeli görünüyordu. İmamın yanına oturup kısa bir hasbıhalden sonra &#8220;Muaviye, Zeyneb&#8217;in kızını Yezid&#8217;e istemem için elçi olarak gönderdi beni&#8221; dedi,, &#8220;Babası ne kadar mihriye isterse vermeye hazırız. Hatta Emevilerle Haşimoğulları arasında barış sağlayabilmek ve her iki boy için de prestij ve iftihar vesilesi yaratabilmek için kızın babası Abdullah&#8217;ın bütün borçlarını da ödemem emredildi. Bence çok iyi bir teklif bu&#8230; Yezid istediği her şeyi elde edebilecek güç ve iktidara sahip eşi ve benzeri bulunmaz bir genç; ama yine de sizin kızınız için istediğiniz kadar mihriye vermeye hazırız. Ne dersiniz?&#8221;</p>
<p>İmam (a.s) başını semaya kaldırıp &#8220;Bizi kendisi için ayıran ve kullarına imam ve rehber eden Rabbime hamdolsun&#8221; buyurdu, &#8220;Ey Mervan, söyleyeceklerini söyledin, şimdi iyi dinle: Her şeyden önce şunu bil ki biz, ceddimiz Hz. Resulullah&#8217;ın (s.a.a) sünneti üzere gider ve 500 dirhemden fazla mihriye almayız!</p>
<p>Kızın babasının borçlarına gelince: Bizim erkeklerimizin borcunu ne zamandan beri kadınlarımız öder oldu?</p>
<p>İki boy arasında barıştan söz ettin: Ehl-i Beyt&#8217;in dostluk ve düşmanlığı, savaş ve barışı Allah içindir. Bu iki kabile arasında kan bağı ve akrabalık barış sağlayamadıktan sonra karı-koca akrabalığı mı sağlayacak?</p>
<p>Yezid&#8217;in  mehriye vermesine gelince, babası ve ecdadı Yezid&#8217;den daha üstün olanlar mehriye vermişlerdir ve vermektedirler, mehriyesiz evlilik yapılmaz zaten!</p>
<p>Yezid&#8217;in eşi ve benzeri olmadığına gelince, bundan önce onun gibileri vardı ve bundan sonra da olacaktır, babasının saltanatı ise ona bir üstünlük ve şeref sağlamayacaktır.</p>
<p>Bu evliliğin her iki taraf için iftihar vesilesi olacağı konusuna gelince, bu Yezid için elbette ki bir iftihardır, ama bizim için asla&#8230;&#8221;</p>
<p>Daha sonra İmam Hüseyin (a.s) şöyle buyurdular:</p>
<p>&#8220;Burada hazır bulunanlara sesleniyorum! Zeyneb&#8217;in (a.s) kızını, amcaoğlu &#8220;Muhammed oğlu Kasım&#8221;a beş yüz dirhem mihriyeyle nikahladığıma şahit olun. Geliri her yıl sekiz bin dinar altın olan Medine dışındaki kendi tarlamı da ona hediye ediyorum!&#8221;</p>
<p>Bunu duyan Mervan&#8217;ın yüzünü ter bastı ve: &#8220;Siz bilirsiniz&#8221; diye kekeledi, &#8220;Haşimoğulları ile Ümmeyyeoğulları arasındaki bu ilişkiyi anlayamıyorum!&#8221;</p>
<p>İmam Hüseyin (a.s) &#8220;Bizim onlarla ilişkimiz doğru ve adildir, artık kendin bilirsin.&#8221; buyurdular.<a title="" href="#_ftn22" name="_ftnref22"><strong>[22]</strong></a></p>
<p align="center">***</p>
<p>İmam Hasan (a.s) ve İmam Hüseyin (a.s) yaya olarak Hacc&#8217;a gitmekteydiler. Mekke ve Medine arasındaki en kısa yol seksen fersah idi. O yıl, bu iki İmam&#8217;ın hareketinden birkaç gün sonra, Hacc ziyareti için ayrı bir kafile de hareket etti. Bu kafile yolun yarısında İmam Hasan (a.s) ve Hüseyin&#8217;e (a.s) rastladılar. Onlara saygılarından dolayı bineklerinden indiler, onları gören herkes devesinden inip onlara katılmakta ve yaya olarak yoluna devam etmekteydi. Bu hal bir süre böyle devam etti, yaşlı ve güçsüz kimseler için durum zorlaşıyordu, fakat hiç kimsenin gönlü Hz. Peygamber-i Ekrem&#8217;in (s.a.a) aziz torunlarını bu halde bırakıp da bineklerine binmeye bir türlü razı olmuyordu.</p>
<p>&#8220;Ebu Vakkas oğlu Sad&#8221;da bu yolcular arasındaydı, yolculardan bir grup durumu ona açtılar: &#8220;Yürümek bizim için zorlaştı. Allah indinde büyük makamı olan Resulullah&#8217;ın aziz torunlarını yaya görüp de bizim bineklerimize binmemiz ve Hacc ziyaretinde bulunmamız doğru değildir. Siz gidin ve yaya değil de bizim gibi bineklere binip ziyarete gitmelerini rica edin&#8221; dediler.</p>
<p>Sa&#8217;d, İmam Hasan&#8217;ın yanına giderek &#8220;Ey Peygamber&#8217;in biricik evlâdı!&#8221; dedi, &#8220;yaya olarak gitmek bir kısım hacılar için zorlaştı. Sizleri bu durumda bırakıp gitmeye de gönülleri elvermiyor. Onun için eğer sizler de hayvanlara binip de onlara katılırsanız çok iyi olur!&#8221;</p>
<p>İmam Hasan (a.s) . &#8220;Biz hayvanlara binmeyeceğiz. Ben ve Hüseyin (a.s) Allah&#8217;ın evine yaya gitmeyi ahdettik, nezirde bulunduk. Buradakilerin yaya olarak gitmeleri gerekmez. Hatta daha da rahat gidebilmeleri için biz buradan itibaren sizden ayrılıyor ve ayrı bir yoldan Hacc&#8217;a gidiyoruz. Böylece herkes istediği şekilde ziyarete gidebilir. Ancak, yaya olarak Haccetmeyi nezredenler bizimle gelebilir. Mescid-ül Haram&#8217;da görüşmek ümidiyle.&#8221;<a title="" href="#_ftn23" name="_ftnref23"><strong>[23]</strong></a></p>
<p align="center">***</p>
<p align="left">Abdulaziz oğlu Musa şöyle rivayet eder: &#8220;Bağdat şehrinin en bilgili ve meşhur tabibi &#8220;Yuhanna&#8221; adında bir Hıristiyan’dı. Halife Harun Reşit zamanında yaşayan bu Hıristiyan adam, halifenin özel tabibiydi.</p>
<p align="left">Bir gün &#8220;Yuhanna&#8221; bana gelerek  &#8220;Dinin ve Peygamberin hakkı için söyler misin kabri Kerbelâ&#8217;da olan ve bütün Müslümanların ziyaret ettiği o şahıs kimdir?&#8221; diye sordu. Ben,</p>
<p align="left">&#8220;O, bizim peygamberimizin torunu Hüseyin (a.s) dir&#8221; dedim ve şöyle ekledim: &#8220;Şimdi sen söyle bakayım, sen bu soruyu neden sordun bana?&#8221;</p>
<p>Hıristiyan tabip şöyle dedi: &#8220;Bu konuda çok ilginç şeylere şahid oldum. Bundan bir süre önce halifenin hizmetçisi beni yanına çağırttı. Onu görmeye gittiğimde beni alıp halifenin akrabalarından olan &#8220;İsa oğlu Musa&#8221;nın evine götürdü. Musa &#8220;Kufe&#8221; valisi olup halife&#8217;nin emriyle Bağdat&#8217;a gelmişti. Onu baygın bir halde yatağında yatarken gördük. Yatağın yanında ise karnının tüm organlarının dökülü olduğu bir leğen durmaktaydı. Hizmetçiden &#8220;Nasıl oldu da bu bela başına geldi?&#8221; diye sorduğumda hizmetçi şu ilginç olayı aktardı:</p>
<p>&#8220;Bir saat önce sıhhati yerindeydi, arkadaşlarıyla konuşup sohbet etmekteydi. Onların arasında Haşimoğullarından biri de bulunmaktaydı ve o başından geçen bir olayı anlattı: &#8220;Ben çok kötü bir hastalığa yakalanmıştım.&#8221; dedi, &#8220;Hiçbir şekilde hastalığım iyileşmiyordu. Bir gün birisi bana İmam Hüseyin&#8217;in (a.s) türbesinin toprağına yüzümü sürersem iyileşeceğimi öğütledi. Ben de denedim ve Allah&#8217;a şükür iyileştim.&#8221;</p>
<p>Musa adama: &#8220;O toprak hala duruyor mu?&#8221; diye sordu.</p>
<p>Adam &#8220;evet&#8221; diye cevap verdi ve o toprağı getirmesi için hizmetçiyi evine gönderdi. Toprak geldiğinde, Musa saygısızlık etmek için onun üzerine oturdu. Ama çok geçmeden acı bir çığlık atarak &#8220;Yandım! Leğen getirin&#8221;! diye bağırdı.</p>
<p>Koşup leğen getirdik, kustu; o kadar kustu ki tüm organlarını dışarı döktü. Bu dehşetengiz olay üzerine arkadaşları evlerine döndüler, böylece eğlence meclisi mateme dönüştü.&#8221;</p>
<p>Hıristiyan tabib: &#8220;Şapur benden onu muayene etmemi ve mümkünse iyileştirmemi istedi.&#8221; dedi ve şöyle ekledi:</p>
<p>&#8220;Ben bir lamba istedim ve leğenin içindekileri iyice gözden geçirdim, inanılır gibi değildi, çünkü emir&#8217;in ciğer, yürek ve diğer tüm iç organları leğende yüzüyordu. Hayretle &#8220;Onu ölüleri dirilten İsa Mesih&#8217;ten başkası iyileştiremez.&#8221;dedim.</p>
<p>Şapur &#8220;Biliyorum; ama yinede sen burada kal, bakalım bu işin sonu neye varacak.&#8221; dedi.</p>
<p>O gece orada kaldım ve sabaha doğru emir öldü.</p>
<p>Yuhanna Hıristiyan olduğu halde uzun süre Kerbela&#8217;ya Hz. Seyyid-ü Şüheda&#8217;nın mezarını ziyarete giderdi. Bir süre sonra Hıristiyanlığı terk ederek Müslüman oldu.<a title="" href="#_ftn24" name="_ftnref24"><strong>[24]</strong></a></p>
<p align="center">***</p>
<p align="left">Kays oğlu Amr der ki:</p>
<p>&#8220;Amcaoğlumla birlikte İmam Hüseyin&#8217;i (a.s) görmeye gittik. Hazretle biraz sohbet ettikten sonra şöyle buyurdular: &#8220;Bildiğiniz gibi biz Kufe&#8217;ye Yezid&#8217;le savaşmaya gidiyoruz. Sizler bana yardıma mı geldiniz?&#8221;</p>
<p>Ben: &#8220;Benim çoluk çocuğum var&#8221;. dedim, &#8220;Onların geçimini temin etmem gerekiyor, benden başka kimseleri yok. Hem, ben de bazılarının emanet bıraktığı şeyler var, onları sahiplerine geri vermem lazım. Sizin işinizin sonunun ne olacağını bilmiyorum ve o malların benim elimde kalmasını da istemiyorum.&#8221;</p>
<p>Amcaoğlum da benimkine benzer sözlerle gelemeyeceğini bildirdi. İmam bizim bu sözlerimize karşılık şöyle buyurdu: &#8220;Bana yardım etmeyecekseniz bir an önce bu çölü terkedin. Sakın, benim feryadımı duyup da seyirci kalmayasınız!&#8230; Şunu biliniz ki biz Ehl-i Beyt&#8217;in zalimin elinde inlemekte olduğunu görüp de buna seyirci kalanın Allah Tealâ tarafından ebedî cehennem ateşine yüzüstü atılması haktır.&#8221;<a title="" href="#_ftn25" name="_ftnref25"><strong>[25]</strong></a></p>
<p align="center">***</p>
<p align="left">Kervan Kerbela&#8217;ya doğru hareket ederken Hz. İmam Hüseyin (a.s) bir ara bindiği devenin üzerinde kısa bir uykuya daldı. Çok geçmeden İmam irkilerek uyanınca yiğit oğlu Ali Ekber (a.s) hemen imama yaklaşıp &#8220;babacığım&#8221; dedi, &#8220;Neyiniz var, ne oldu size birden?&#8221;</p>
<p align="left">İmam &#8220;Oğul&#8221; dedi, &#8220;Uykuda bir an bu kervanın ölüme doğru gittiği nidası geldi kulağıma. Bu yolculuk ölüm ve şehadet yolculuğu.&#8221; Bunun üzerine genç Ali Ekber (a.s) ile babası arasında şu kısa konuşma geçti:</p>
<p align="left">&#8211; Babacığım biz hak üzere değil miyiz?</p>
<p>&#8211; Elbette oğlum biz Hak üzereyiz ve Hak&#8217;kın emrine icabet etmekteyiz.</p>
<p>&#8211; O halde ölüme aldırmayız! Madem ki biz Hak üzereyiz bu durumda Hak yolunda Hak için ve Hak&#8217;kı diriltmek pahasına öldürülmekten daha güzel ne olabilir bizim için?</p>
<p>Ali Ekber&#8217;in son sözleri İmamın alev misali yanıp tutuşmakta olan yüreğine adeta su serpmiş ve ailesinin Allah yolunda şehid olmaktan çekinmediğini ve çoluk çocuğunun perişan olup düşman eline esir düşmesinden korkmadığını görmek imamın bu tehlikeli ve büyük belalarla dolu yolda tam bir huzur ve güvenle ilerlemesine yardımcı olmuştu. Bu nedenledir ki cennet gençlerinin efendisi &#8220;Seyyid&#8217;-üşşühedâ&#8221; Hazretleri bu yiğit evlâdı için hayır duada bulunarak &#8220;Oğul&#8221; dedi, &#8220;Allah senden razı olsun&#8221;<a title="" href="#_ftn26" name="_ftnref26"><strong>[26]</strong></a></p>
<p align="center">***</p>
<p>Hıristiyan bir rahip Şam&#8217;ın küçük şehirlerinden birindeki bir kilisede yaşamını sürdürmekteydi. Kerbela faciasında İmam Hüseyin (a.s) evlatları ve dostlarıyla birlikte mazlumca şehid edilmiş, daha sonra vahşi düşman, şehitlerin başını kesip Yezid&#8217;e vermek için Şam&#8217;a doğru yola çıkmıştı.</p>
<p>Yezid&#8217;in ordusu bu kilise&#8217;nin yanından geçerken rahibin gözü kesilmiş başlara takıldı. Bu başlardan birinin nur ve manevi azameti onu cezbetti. Bu başın sahibinin ilâhi bir kimse ve Allah Teala&#8217;nın seçilmiş özel kullarından biri olduğunu anlamıştı, alecele kiliseden dışarı fırladı ve orduya doğru koşarak: &#8220;Bu ordunun komutanı kim?&#8221; diye sordu.</p>
<p>Askerler &#8220;Şimr&#8221;i gösterdiler. Rahip ona doğru ilerledi ve: &#8220;Bu gece burada konaklayacak mısınız?&#8221; diye sordu.</p>
<p>&#8220;Şimr&#8221;: &#8220;Evet&#8221; diye cevap verince rahip yalvarırcasına: &#8220;Bu kesik başın bu gece benimle birlikte olmasına izin verir misiniz?&#8221; diye sordu, Şimr -Allah&#8217;ın laneti ona olsun- :&#8221;Hayır&#8221; Bu baş bizim için çok değerlidir.&#8221; dedi. &#8220;Bu başı Yezid&#8217;e teslim edeceğiz, çok büyük ödülü var!&#8221;</p>
<p>Rahip ısrarla dedi ki: &#8220;Benim tüm param onikibin dirhemdir. Bu başın bir gece benim misafirim olmasına izin verirseniz bu paranın hepsini size veririm.&#8221;</p>
<p>Gözleri dünya malından başka bir şey görmeyen Şimr ve yanındakiler bu anlaşmayı kabul ettiler. Rahip parayı verip şehidler serveri İmam Hüseyinin (a.s) başını aldı ve kiliseye döndü. Kesik başı gül suyuyla tertemiz yıkadıktan sonra onu öpüp koklayarak:</p>
<p>&#8220;Efendim! Serverim! Senin büyüklüğünde şüphe yoktur. Sen mazlumsun. Size karşı bu cinayeti nasıl işleyebildiler?&#8221; dedi.</p>
<p>Rahib o geceyi Hazret’in mukaddes başıyla dertleşerek geçirdi: O günün sabahı Resulullah&#8217;ın evladının kesik başı o rahibin müslüman olmasına neden oldu.<a title="" href="#_ftn27" name="_ftnref27"><strong>[27]</strong></a></p>
<p align="center">***</p>
<p>&#8220;Hürroğlu Abdullah&#8221; Kufe kabilelerinin reislerinden biri olup cesur ve savaşçı  biriydi. Müslim bin Akil -Allah&#8217;ın rahmeti ona olsun- şehit edildikten sonra &#8220;İbni Ziyad&#8221; şehre hakim oldu. Kufe&#8217;de kalacak olursa İbn-i Ziyad&#8217;ın ordusuyla İmam Hüseyin&#8217;e (a.s) saldırmak durumunda kalacağını, dünya ve ahiretini yakacağını anladı. Onun için oğlunu ve kölesini de yanına alarak şehri terketti ve Kufe yakınlarında bir çölde konakladı.</p>
<p>Şehitlerin efendisi İmam Hüseyin&#8217;in (a.s) kafilesi de tesadüfen oradan geçmekteydi. İmam Hüseyin (a.s) çadırı görünce &#8220;Bu çadır kimindir? diye sordular.</p>
<p>Hüroğlu Abdullah&#8217;ın olduğu söylenince İmam Hüseyin (a.s) &#8220;Mesud oğlu Haccac&#8221;a -ki Abdullah&#8217;ın kabilesindendi- ona gidip yardım edip edemeyeceğini öğrenmesini istedi.</p>
<p>Haccac Abdullah&#8217;a gidip İmam Hüseyin&#8217;in (a.s) ordusuna katılmasını istedi.</p>
<p>Abdullah &#8220;Kufe ehli, Müslim&#8217;le yaptığı biatten döndüler ve para karşılığında onu Yezid&#8217;e sattılar.&#8221; dedi, &#8220;Kufe&#8217;de İmam Hüseyin (a.s) için yardımcı olacak birini arıyorsanız yanılıyorsunuz. Ben Kufe&#8217;nin durumunu iyi bulmadım ve Kufe&#8217;de kalacak olursam &#8220;Eba Abdullah-il Hüseyin&#8217;le (a.s)&#8221; savaşma durumunda kalacağımı anladım. Onun için buralara gelip konakladım, bu savaşa katılmak istemiyorum.&#8221;</p>
<p>Haccac olup biteni Hazrete bildirdi. İmam son kez onunla konuşmak için bizzat kendilerinin gideceğini buyurdu ve yanına birkaç çocuk alarak Abdullah&#8217;ın çadırına gitti. Abdullah ayağa kalkarak onu karşıladı. İmam Abdullah&#8217;a hitaben şöyle buyurdular: &#8220;Ey Abdullah! Sen çok günahlar işlemiş birisin. Tövbe etmeden ölecek olursan Allah Teala elbet seni cezalandıracaktır. Gel tövbe et! Benim safımda yer alacak olursan ceddim Allah Resulü (s.a.a) o dünyada sana şefaatte bulunur.&#8221;</p>
<p>Abdullah &#8220;Savaşacak olursam mutlaka sizin safınızda savaşırım elbet&#8221; dedi, &#8220;Zira size yardımcı olanın kurtuluşa ereceğini, Ziyadoğluna yardımın ise helaket ve mahva yolaçacağını bilirim! Ama size yardımcı olursam öldürüleceğimden de eminim. Onun için beni mazur görün. Fakat iyi bir atım var, onu size verebilirim. Bu atla kimi kovaladımsa yakaladım ve kimden kaçtımsa kurtuldum. Yine iyi bir kılıcım var. Onu size hediye edebilirim. Bu kılıcı neye vurdumsa işledi.&#8221;</p>
<p>Hazret: &#8220;Ben sana son sözümü söylemek için geldim&#8221;, buyurdular, &#8220;at veya kılıç istemek için değil!&#8221;</p>
<p>İmam bu konuşmadan sonra kendi çadırına döndü.</p>
<p>Aşura faciası bitmiş, ve İmam Hüseyin&#8217;in (a.s) mazlumca şehit edilmesinin üzerinden epey bir süre geçmişti. Abdullah Küfe&#8217;ye geri döndü. Ziyad&#8217;ın oğlu -Allah ona lanet etsin- onu çağırtarak şimdiye kadar neredeydin? diye sordu.</p>
<p>&#8211; Hastaydım.</p>
<p>&#8211; Hayır, mevzu o değil. Sen Yezid&#8217;e karşısın.</p>
<p>Abdullah&#8217;ın rengi kaçmıştı:</p>
<p>&#8211; Ben Yezid&#8217;e karşı olsaydım casusların sana haber verirdi. Bunu isbatlayabilir misin?&#8221;</p>
<p>&#8211; Bana Hüseyin&#8217;le (a.s) görüştüğün, ona atınla kılıcını takdim ettiğin haberi geldi.</p>
<p>Abdullah, casusların onu takip ettiğini anlamıştı. Şimdi hayatı tehlikedeydi, bir çırpıda kendisini dışarı attı ve aynı ata binerek oradan uzaklaştı.</p>
<p>İbn-i Ziyad bir grup atlıyla onu takib ettirdi. Abdullah Kerbela&#8217;ya ulaşmıştı, atından inip şehitler serverinin (a.s) kabrine yüzünü sürerek &#8220;Ey İmam!&#8221; dedi, &#8220;O gün senin davetini kabul etmedim ve çok kısa zamanda bu amelimin cezasına yakalandım işte! Keşke senin safında yer alıp şehit olsaydım!&#8221;</p>
<p>Bu sırada onu takib eden atlıların seslerini duydu. İbn-i Ziyad&#8217;ın cellatlarının eline düşmemek için kendini Fırat&#8217;ın sularına attı ve boğulup gitti.<a title="" href="#_ftn28" name="_ftnref28"><strong>[28]</strong></a></p>
<p align="center">***</p>
<p align="left">Bir gün Hz. Resul-ü Ekrem (s.a.a) Ümmü Seleme&#8217;nin evinde dinlenmekteyken o sırada küçük bir çocuk olan İmam Hüseyin (a.s) içeri girdi. Ümmü Seleme: &#8220;Ceddin Resulullah (s.a.a) uyuyor&#8221; dedi, &#8220;onu rahatsız etmemek lazım&#8221;</p>
<p>İmam Hüseyin (a.s) Ümmü Seleme&#8217;nin sözlerine aldırmadan doğru Peygamber-i Erem&#8217;in (s.a.a) odasına girip mübarek göğüslerinin üzerine oturdu.</p>
<p>Ümmü Seleme Hz. Peygamber-i Ekrem&#8217;in (s.a.a) uyanıp rahatsız olmasından çekinmekteydi. Bu sırada Allah Resulü&#8217;nün (s.a.a) ağlama sesi geldi. Hz. Peygamber-i ekremin sesini duyan Ümmü Seleme telaşla odaya girdi. Bu duruma engel olamadığı için Peygamber-i Ekrem&#8217;den (s.a.a) özür dilemeye başlayınca Peygamber-i Ekrem (s.a.a): &#8220;Benim ağlamam Hüseyin&#8217;in (a.s) gelmesinden dolayı değildir&#8221;. buyurdu&#8221; Beni ağlatan şey, kardeşim Eebrail-i Emin&#8217;in getirdiği haberdir. O, Hüseyn&#8217;imin (a.s) Kerbela&#8217;sını bana gösterdi ve Hüseyin&#8217;in (a.s) kabrinin toprağını hediye olarak bana getirdi.&#8221; buyurdular ve mübarek ellerindeki bir avuç toprağı Ümmü Seleme&#8217;ye vererek &#8220;Bunu sakla, ne zaman kana boyanacak olursa bil ki Hüseyin&#8217;im (a.s) şehid edilmiştir&#8221; diye eklediler.</p>
<p>Bu olayın üzerinden yıllar geçti. Allah Resulü (s.a.a) rıhlet ettiler. Hicretin altmışıncı yılında İman Hüseyin melun Yezid&#8217;e biat etmemek için Medine&#8217;yi terketme kararı aldı. Hazret, Ümmü Seleme&#8217;yle vedalaşmaya gittiğinde Ümmü Seleme: &#8220;Oğlum! Irak&#8217;a gitmekten vazgeç&#8221;. dedi, &#8220;Çünkü ceddin defalarca bana senin Kerbela&#8217;da şehid edileceğini söyledi, senin kabrinin toprağından da bana bir miktar verdi.&#8221;</p>
<p>Cennet gençlerinin efendisi, &#8220;Anacığım!&#8221; buyurdu, Benim gelecekten haberim olmadığını mı söylemek istiyorsun? Kabrimi sana göstermemi ister misin?&#8221;</p>
<p>Ümmü Seleme (r.a) &#8220;Evet&#8221;, deyince</p>
<p>İmam eliyle bir işarette bulundu, ilahi irade sayesinde Ümmü Seleme&#8217;nin -sa- gözünden hicaplar çekildi, Hazret katledildiği yeri Ümmü Seleme&#8217;ye -ra- gösterdi. Daha sonra ellerini uzatıp oradan bir miktar toprak aldı, Ümmü Seleme&#8217;ye -ra- verip şöyle buyurdu. &#8220;Onu ceddimin sana verdiği toprağın yanına koy. Bu toprak ne zaman kana bulanacak olursa bil ki ben zalim müşrikler tarafından şehid edildim&#8221;.<a title="" href="#_ftn29" name="_ftnref29"><strong>[29]</strong></a></p>
<p align="center">***</p>
<p>&#8220;Basra&#8221; şehrinde hıristiyan bir tacir vardı. Bir gün o tacirle ticaret ilişkisi olan ve &#8220;Bağdat&#8221;ta bulunan bir tüccar ona bir mektup göndererek &#8220;Senin için Basra küçük bir ticari ortamdır. Bağdat&#8217;a gelirsen çok daha iyi iş yaparsın&#8221; diye yazdı.</p>
<p>Hıristiyan tacir, arkadaşının nasihatine uydu, elindeki malları satıp birkaç tane deve aldı. Eşyasını bu develere yükleyip Bağdat&#8217;a doğru yola koyuldu.</p>
<p>Yolun yarısında eşkıyalar kervana saldırdılar, hıristiyan tüccarın herşeyini aldıktan sonra onu çölde tek başına bırakıp gittiler.</p>
<p>Hıristiyan çaresiz yola koyuldu. Epeyce yürüdükten sonra bir harabeye vardı. Orada birkaç saat dinlendikten sonra yoluna devam etti. Yolda birkaç bedevi kabilesine rastladı, birkaç saat onlara misafir olduktan sonra yolu onlardan sorup oradan ayrıldı.</p>
<p>Birkaç günlük yürüyüşten sonra &#8220;Helle&#8221; şehri yakınlarında bir kabileye misafir oldu. Bu sırada birkaç misafir de kabileye uğradı. Hıristiyan tacir kabile efradından:&#8221;Bunları tanıyor musunuz? Kim bunlar?&#8221; diye sorunca,</p>
<p>&#8220;Bunlar şehitler serveri İmam Hüseyin&#8217;in (a.s) türbesini ziyarete giden şiilerdir.&#8221; diye cevap verdiler.</p>
<p>Bu, Hıristiyan tüccar için çok değişik bir durumdu. Onlardan kendisini de beraberlerinde götürmelerini istedi. Kervandakiler, eşyalarına gözkulak olması şartıyla onun bu isteğini kabul ettiler.</p>
<p>Kerbela&#8217;ya vardıklarında &#8220;Aşura&#8221; gecesiydi. Şii kervanı, eşyalarını bu adamın yanına bırakarak &#8220;Biz ziyarete gidiyoruz, yarın sabahleyin döneceğiz. Sen burada türbenin önünde bekle ve bizim eşyalara da göz kulak ol.&#8221; dediler.</p>
<p>Hıristiyan tacir orada kaldı, kervandakiler grup halinde sinelerine vurarak İmam Hüseyin (a.s)e ağlamakta ve Hazret’in katlini kınamaktaydılar. Bu sahneyi gören hıristiyan da dayanamayıp ağlamaya başladı.</p>
<p>Gece sona ermekte, tanyeri yavaş yavaş ağarmaktaydı. Hıristiyan, uykuya daldı. Rüyasında pek nurlu birinin iki gençle birlikte türbeden dışarı çıktığını gördü. Bu zat öteki iki gence dönerek: &#8220;Kerbela&#8217;ya gelen herkesin adını yazın&#8221; dedi.</p>
<p>İki genç gittiler ve bir süre sonra döndüler. Ellerinde bir defter vardı, efendilerine! &#8220;Herkesin adını yazdık.&#8221; dediler. O nurlu zat (İmam) &#8220;Hiç kimseyi unutmayın, kim varsa adını yazın.&#8221; diye buyurunca</p>
<p>İki genç &#8220;Buradakilerin hepsinin adını yazdık&#8221;. dediler.</p>
<p>İmam: &#8220;O halde neden bu hıristiyanın adını yazmadınız?&#8221; diye sordular.</p>
<p>Gençler: &#8220;Efendimiz! O bir hıristiyandır, sizi ziyaret kasdıyla gelmemiş&#8221;. deyince,</p>
<p>Hazret: &#8220;O bizim soframızda oturmamış mıdır? buyurdular.</p>
<p>İmamın bu cümlesi hıristiyanı pek etkilemişti, bağrına vurarak ağlamaya başladı. Sabahleyin kervandakiler ziyaretten döndüklerinde olayı onlara anlattı, onlardan kendisinin de türbeyi ziyaret etmesini sağlamalarını istedi, çok geçmeden Hz. İmam Hüseyin&#8217;in (a.s) makberinde tövbe edip müslüman oldu.<a title="" href="#_ftn30" name="_ftnref30"><strong>[30]</strong></a></p>
<p align="center">***</p>
<div>
<hr align="left" size="1" width="33%" />
<div id="ftn1">
<p><a title="" href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> &#8211; Ikd&#8217;ul Ferid, c: 3 s:143.</p>
</div>
<div id="ftn2">
<p><a title="" href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> &#8211; İrşad-ı Müfid, s:214.</p>
</div>
<div id="ftn3">
<p><a title="" href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> &#8211; Seyyid bin Tavus, İkbal, s:339-350 ve Mefatih&#8217;ul Cinan.</p>
</div>
<div id="ftn4">
<p><a title="" href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> &#8211; İbni Esir, Usd&#8217;ül Gâbe, c:2 s:20.</p>
</div>
<div id="ftn5">
<p><a title="" href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> &#8211; Zikri&#8217;el Hüseyn, c:1 s:152.</p>
</div>
<div id="ftn6">
<p><a title="" href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> &#8211; Ayaşi Tefsiri, c:2 s:257.</p>
</div>
<div id="ftn7">
<p><a title="" href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> &#8211; İbni Şehr Aşub, Menakıb, c:2 s:222.</p>
</div>
<div id="ftn8">
<p><a title="" href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> &#8211; İbni Kutayba, El İmame Ve&#8217;ssiyase, c:1 s:253.</p>
</div>
<div id="ftn9">
<p><a title="" href="#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> &#8211; Allame Emin, A&#8217;yan&#8217;uşşia&#8217;nın farsça tercümesi: Der Astân-e Ehl-i Beyt (a.s), s:108.</p>
</div>
<div id="ftn10">
<p><a title="" href="#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> &#8211; Ae, s:109.</p>
</div>
<div id="ftn11">
<p><a title="" href="#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a> &#8211; Ae.</p>
</div>
<div id="ftn12">
<p><a title="" href="#_ftnref12" name="_ftn12">[12]</a> &#8211; Ae, s:110.</p>
</div>
<div id="ftn13">
<p><a title="" href="#_ftnref13" name="_ftn13">[13]</a> &#8211; Nisa Suresi, 86.</p>
</div>
<div id="ftn14">
<p><a title="" href="#_ftnref14" name="_ftn14">[14]</a> &#8211; Der Astân-e Ehl-i Beyt, s:110.</p>
</div>
<div id="ftn15">
<p><a title="" href="#_ftnref15" name="_ftn15">[15]</a> &#8211; Ae, s:111.</p>
</div>
<div id="ftn16">
<p><a title="" href="#_ftnref16" name="_ftn16">[16]</a> &#8211; Ae, s:112, Tuhef&#8217;il Uguul (İbni Şeybe-i Harrâni)den naklen.</p>
</div>
<div id="ftn17">
<p><a title="" href="#_ftnref17" name="_ftn17">[17]</a> &#8211; Ae s:113.</p>
</div>
<div id="ftn18">
<p><a title="" href="#_ftnref18" name="_ftn18">[18]</a> &#8211; Ae. s:124.</p>
</div>
<div id="ftn19">
<p><a title="" href="#_ftnref19" name="_ftn19">[19]</a> &#8211; Tabersî-İ&#8217;lam&#8217;ul Verâ, s:315.</p>
</div>
<div id="ftn20">
<p><a title="" href="#_ftnref20" name="_ftn20">[20]</a> &#8211; Allame Meclisi, Cila&#8217;il Uyun s:253.</p>
</div>
<div id="ftn21">
<p><a title="" href="#_ftnref21" name="_ftn21">[21]</a> &#8211; Allame Meclisi, Ayn&#8217;el Hayat s:565.</p>
</div>
<div id="ftn22">
<p><a title="" href="#_ftnref22" name="_ftn22">[22]</a> &#8211; Allame Meclisi, Cila&#8217;il Uyun, s:331.</p>
</div>
<div id="ftn23">
<p><a title="" href="#_ftnref23" name="_ftn23">[23]</a> &#8211; İrşad-ı Müfid, c:2, s:132.</p>
</div>
<div id="ftn24">
<p><a title="" href="#_ftnref24" name="_ftn24">[24]</a> &#8211; Şehid Destgayb, Günahan-ı Kebîre, c:2, s:533.</p>
</div>
<div id="ftn25">
<p><a title="" href="#_ftnref25" name="_ftn25">[25]</a> &#8211; Ae s: 79.</p>
</div>
<div id="ftn26">
<p><a title="" href="#_ftnref26" name="_ftn26">[26]</a> &#8211; Şeh. Destgayb, İstiâze, s:167.</p>
</div>
<div id="ftn27">
<p><a title="" href="#_ftnref27" name="_ftn27">[27]</a> &#8211; Şeh. Destgayb, Maarif-i Ez Kur&#8217;an, s:506.</p>
</div>
<div id="ftn28">
<p><a title="" href="#_ftnref28" name="_ftn28">[28]</a> &#8211; Şeh. Destgayb, Kıyam-ı Hüseyni, s:173.</p>
</div>
<div id="ftn29">
<p><a title="" href="#_ftnref29" name="_ftn29">[29]</a> &#8211; Şeh. Destgayb, Seyyiduşşühedâ, s:7 &#8211; 166 ve 111.</p>
</div>
<div id="ftn30">
<p><a title="" href="#_ftnref30" name="_ftn30">[30]</a> &#8211; &#8221;         &#8221; ; Kıyam-ı Hüseynî s: 127.</p>
</div>
</div>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/imam-huseyinin-a-s-ahlaki/">İmam Hüseyin&#8217;in (a.s) Ahlâkı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şer Meselesi</title>
		<link>https://www.caferilik.com/ser-meselesi/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/ser-meselesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 09 Jan 2024 21:33:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce ve Araştırma]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.caferilik.com/?p=21071</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dr. S. Ali Ekber Hüseynî Kal’abehmen Dünya, sahip oldğu bütün o güzellik ve şirinliklere rağmen bazen insanın karşısına buruşmuş bir suratla çıkar ve insanı, pek de hoşlanmayacağı ve karşılaşmayı istemeyeceği sıkıntılar ve güçlüklerle yüzyüze getirir. Bu güçlükler (şerler) her ne kadar ilk bakışta göze acı ve sıkıntılı gözükse de, gerçekçi bir bakışla bu durumların da, [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/ser-meselesi/">Şer Meselesi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;">Dr. S. Ali Ekber Hüseynî Kal’abehmen</p>
<p>Dünya, sahip oldğu bütün o güzellik ve şirinliklere rağmen bazen insanın karşısına buruşmuş bir suratla çıkar ve insanı, pek de hoşlanmayacağı ve karşılaşmayı istemeyeceği sıkıntılar ve güçlüklerle yüzyüze getirir. Bu güçlükler (şerler) her ne kadar ilk bakışta göze acı ve sıkıntılı gözükse de, gerçekçi bir bakışla bu durumların da, en iyi nizam olan dünya düzeni içinde uygun bir yeri bulunduğu, hatta oldukça şirin ve güzel sonuçlar doğurduğu anlaşılacaktır.</p>
<p>Bu makalede, önce dünyadaki sıkıntılar ve şerrin mahiyetine ilişkin net bir açıklama gösterilmeye çalışılacak; devamında da dünyanın bu gibi durumlarını izah etme yönündeki çabalar ve çeşitli yorumlar ele alınarak şerrin varlığının sırrını açıklamaya; sonuç itibariyle de hayrı isteyen kudret ve hikmet sahibi Allah’ın yarattığı âlemdeki bu durumların neden varolduğunun esrarı üzerindeki perdenin kalkmasına zemin hazırlanacaktır.</p>
<p>Şerrin<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> Mahiyeti ve Ne Olduğu</p>
<p>Şerrin mahiyeti ve ne olduğunu açıklarken, sonunda mevzuya ilişkin gerçek bir tasvire ulaşabilmemiz için kendine has bir süreç katetmemiz zorunludur.</p>
<p>Dâiretulmeârif-i Felsefe-i Routledge’da “şer” makalesinin yazarı şerri şöyle tanımlar: “Şer, şuur sahibi varlıkların başına gelen açıklanamaz ciddi zarardır.”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> Aynı yazar şöyle devam eder:</p>
<p>“Şer kelimesi, ahlakî kelimeler sözlüğümüzde en ağır mahkumiyet yükünü taşımaktadır. Katletme, işkence, kölelik, aşağılık kompleksi, kendini haddiden fazla ve uzun süreli aşağılama şerrin bazı örnekleridir. Şer zarar içermelidir ve bu zarar, olağan işleri yerine getirmede kurbanlık kabiliyetini sakatlamaya yolaçacak boyutta olmalıdır. Buna ilaveten, zarar, açıklanamaz telakki edilmelidir. Çünkü her ciddi zarar, bizatihi ve zorunlu olarak şer değildir. Çünkü bu ciddi zarar, belki suçluluk eylemlerini irtikap etmenin cezalandırılması sebebiyledir veya bu zarar, daha büyük ve daha ciddi bir zararı önlemenin tek yolu görülüyor olabilir. Ama hangi zararın makul görüldüğü, ahlakta ve ahlak felsefesinde üzerinde durulmuş bir meseledir.”<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a></p>
<p>Fakat şerrin mahiyeti ve ne olduğunu açıklarken yapılan bu tanım acaba yeterli midir? Acaba tüm şerler ve dünyanın sıkıntıları bahsi geçen konulara mı özgüdür? Iztırap ve kaygı gibi durumlar, kişiyi mahvetmeyen ve görünüşte ciddi zarar da sayılmayan doğal ve doğa ötesi hadiselerdendir. Fakat şahsın düşüncesine hasar vererek huzurunu kaçırır ve onda fikrî endişeye yolaçar. Şimdi bu durumların yüklediği ödev nedir? Acaba onları şerrin alanından çıkarmak mümkün müdür? Başka bir ifadeyle, bu durumların zararı, bireyin bilinçli veya farkında olmaksızın olağan ve gündelik faaliyetlerini yerine getirmesini engelleyecek kadar somut ve açık değildir. Ama bununla birlikte kaygı ve kafa karışıklığı yaratarak huzurunu bozabilir ve acı çektirebilir. Bu mevzu yukarıdaki tanımı yetersiz hale getirmekte ve bu mecrada daha fazla çaba göstermeyi gerektirmektedir.</p>
<p>Her halükarda şerrin mahiyeti bahsinde çeşitli görüşler ortaya atılmıştır. Bu makalede, konunun devamında bizim için önemli olacak net tanım ehemmiyeti bakımından bunlardan bir kısmına değineceğiz. Tabii ki başta, “şer”ri genellikle “hayr”ın karşıtı olarak konumlandırdığımıza ve hayrın ıstılahî tarifinden şerrin ıstılahî tarifini çıkardığımıza işaret etmeliyiz.</p>
<p><strong>Lugatta Hayır ve Şer</strong></p>
<p>Dehhoda, şerri hayrın zıddı kabul eder<a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a> ve hayrın tanımını şöyle yapar: “Güzellik, iyilik, şerrin karşıtı&#8230; herkesin rağbet ettiği şey, akıl ve adalet;&#8230; nimet, cömertlik, büyüklük, feyz, ihsan, iyilik&#8230;”<a href="#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a> Bu tariflerin benzerini diğer lugatlarda da görmekteyiz. Yirmi ciltlik Oxford sözlüğünde de aynı anlama yer verilmiştir: “Şer, her anlamda hayrın zıddıdır.”<a href="#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a> Yine bu sözlük, şerri, hoşa gitmeyen ahlakî davranış, çirkin ve kriminal hal şeklinde ifade etmekte; başkasına zarar verme, acı ve rahatsızlık vermeyi de bu babta sözkonusu etmektedir. Hulasa şer, hayrın zıddıdır ve onda bir tür beğenilmeyen ve zarar verici davranış müşahede edilmektedir.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a> Ferheng-i Lugat-i Webster da kelimenin tanımında hemen hemen benzer meseleleri zikretmiştir.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a></p>
<p><strong>Şerrin Istılah Manası</strong></p>
<p>Eğer dünyadaki bir fenomen, dünyadaki varlıklardan bir varlıkla ölçülebilseydi bu ölçümde ve bir genel sonuçta o fenomen, ya o varlığın istediği şeydir, yani onun varlığıyla bağdaşmakta ve hatta varlığının kemalini icap ettirmektedir; ya onun nefret ettiği şeydir, yani o varlığın varlığıyla veya o varlığın kemalâtından bir kemalle bağdaşmamaktadır, ya da nötrdür, yani ne istenen, ne de nefret edilen bir şeydir. Birinci durumda sözkonusu fenomenin o varlık için hayırlı olduğu söylenebilir. İkinci durumda şer olur ve üçüncü durumda hayır ve şerrin eşit olduğuna hükmedilir. Öyleyse şer, bir fenomenin varlıkla veya bir varlığın kemaliyle uyuşmaması demektir. Şimdi bu anlama ulaşmak için bu içeriğinin daha detaylı incelemesine gireceğiz.</p>
<p>Bu mevzuyu ele almadan önce şu noktayı hatırlatmak gerekir ki, şerrin kavramsal anlamını açıklarken iki metod ve bağlamdan sözedilebilir: Birincisi, bu kavramı analiz eder ve örneklerini ortaya koyarken varlığa izahlar getirmedeki güçlük sebebiyle şerrin manasını tanımlama aşamasını gözardı edecek ve yalnızca bazı bariz örneklerine değinerek sorunu çözeceğiz. İkincisi anlam analizindeki zorluk karşısında canımızı dişimize takacak ve onun detaylı açıklamasını ortaya koyacağız. Diğer bir ifadeyle, şerrin mahiyetini tarif ve tayin etmek için hem şerrin kanıt ve örneklerine işaret edebilir ve adeta örnekli tarif gösterebiliriz, hem de onun mefhum tarifini yapabiliriz. Her durumda bu kısımda, her iki yöntemle mevzuyu inceleyeceğiz.</p>
<ol>
<li><strong>Örneğe Dayalı Tarif</strong></li>
</ol>
<p>Sadrulmüteellihin (Molla Sadra), Şerh-i Usûl-i Kâfî’de şer için dört örnek vermiştir:</p>
<p>Fakirlik ve ölüm gibi yoksunluk durumları,</p>
<p>Acı, sıkıntı ve eğitimli cehalet gibi idrak şerri,</p>
<p>Öldürme ve zina gibi çirkin ve yakışıksız fiiller, ahlakî şer,</p>
<p>Şehvet, gazap, cimrilik ve hilekarlık gibi rezil melekelerden oluşan ahlakî şerlerin temeli.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a></p>
<p>Akl ve İ’tikad-i Dinî kitabının yazarı da bu konuda şöyle yazar:</p>
<p>Şerrin tarifindeki görüş farklılıklarına rağmen insanların çoğu, şer telakki edilen durumlar konusunda fikir birliği içindedir. Filozoflar da şer kelimesinin misdakı (yani bu kelimenin uygulanabileceği durumlar) hakkında aşağı yukarı ittifak halindedir. Ama bu kelimenin manası üzerine görüş ayrılığı çok fazladır. Açık biçimde şerrin misdakı olan bazı durumlar şunlardır: Takati aşan acı, günahsız insanların çilesi, bedensel engeller, psikolojik bozukluklar, kişilik bozuklukları, adaletsizlik ve doğal belalar.<a href="#_ftn10" name="_ftnref10">[10]</a></p>
<p>John Hick de Felsefe-i Din kitabında aşağı yukarı benzer görüşü savunmuştur.<a href="#_ftn11" name="_ftnref11">[11]</a></p>
<p>Ama şerre ilişkin net bir tanıma ulaşmak yine de mümkün gözükmektedir. Bir sonraki başlıkta bu konuyu ele alacağız.</p>
<ol start="2">
<li><strong>Şerrin Kavramsal Tanımı</strong></li>
</ol>
<p>Şer kelimesi, her birinin belli bir mahiyeti açıkladığı düşünülebilecek çeşitli kavramsal kullanımlara sahiptir. Burada bu değişik kullanımlara girecek ve onlardan tam olarak ne kastedildiğini göstereceğiz.</p>
<p>Şerrin ilk tabirinde kadim hakimler ve filozoflar, varlık ve yokluğu hayır ve şerrin muadili olarak kullanmışlardır. Varolanın hayır, yok olan ve var olmayanın ise şer sayılması gerektiğini düşünürlerdi. Yahut varlıktan nasibi olacak ölçüde varlıktan tat taşıyan şey hayır sahibi demektir. Varlıktan veya varlığın kemalinden yoksun olduğu miktarda da şerre düçar olacaktır.</p>
<p>Bu değerlendirmede şer, yokluk durumu telakki edilmektedir. Çünkü aslında “ademu’l-vücud”a rücu etmektedir. Üstad Murtaza Mutahharî, bu analizi kabul ederken onun uzun bir geçmişe sahip olduğunu belirtir ve şöyle der:</p>
<p>Basit bir tahlil, şerrin mahiyetinin yokluk olduğunu gösterecektir. Yani kötülüklerin tamamı yokluk ve adem türündendir. Bu meselenin uzun bir geçmişi vardır. Bu düşüncenin kökeni kadim Yunan’dır. Felsefe kitaplarında bu fikir kadim Yunan’a, özellikle de Eflatun’a nispet edilmektedir. Fakat sonrakiler onu daha fazla ve daha iyi analiz edip çözümlemişlerdir.<a href="#_ftn12" name="_ftnref12">[12]</a></p>
<p>Bu açıklamaya göre ilk adımda, sınırlı varlık sahibi varlıkların tamamı şerre maruz kabul edilmektedir. Şer, yalnızca, varlığının sonsuzluğu ve sınırsızlığı nedeniyle Bâri-i Teala’nın zâtını kapsayamamıştır, çünkü o mutlak hayırdır. Bunun izahı şudur ki, âlemde, yokluğun hiçbir şekilde yol bulamayacağı, mutlak kemal ve sırf nur olan sadece bir tek kâmil varlık muhakkaktır. O da Bâri-i Teala ve Vâcib-i Teala’nın zâtıdır. Onun dışındaki bütün mevcudat ise onun sonucudur. Diğer bir ifadeyle mümkünü’l-vücuddur. Varlıkları noksandır ve varlıklarındaki onları kuşatan eksiklik ve yoksunluk vasıtasıyla şerre düçar olurlar.</p>
<p>Aynı şekilde, birinci yorumun devamında, şerden, bir şeyin “yokluk”u ve “yoksunluk”u veya o şeyin kemalâtından bir kemalin bulunmaması olarak bahsedilebilir. Bu bakışta bir şey esas itibariyle varlıktan yoksun olduğunda veya bulunması gereken kemali taşımadığında şerre maruz kalmış sayılmaktadır. Çünkü bir şeyin yokluğu, kemalin yokluğu demektir.<a href="#_ftn13" name="_ftnref13">[13]</a> Öyleyse her iki yoruma göre de bir şeyin varlığından yoksun olunması veya onda kemalin yokluğu şerdir. Yoksunluk ve yokluk sözkonusu olduğundan, şer, varolmayan durum telakki edilmektedir. Tabii ki bu tahlille, varlıktaki kusur ve dünyada mahlukatın sonsuz olmaması nedeniyle şerrin yalnızca maddi âlemle ilgili olmadığı, aksine soyut alanda da bahis konusu olduğu aşikardır.</p>
<p><strong>Molla Sadra Esfâr’da şöyle der:</strong></p>
<p>Bilcümle, varlık âleminde varlık mutlak hayırdır ve yokluk mutlak şer. Âlemin mevcudatı, her biri varlık mertebeleri itibariyle hayır ve şerlerde farklıdır. Varlık mertebesi bakımından daha güçlü olanın hayrı daha çok, şerri daha azdır ve aksi de doğrudur. Eşya bu açıdan dört kısma ayrılır:</p>
<ol>
<li>a) Mutlak hayır olan şeyler,</li>
<li>b) Mutlak şer olan şeyler,</li>
<li>c) Hayrı şerre galip gelen şeyler,</li>
<li>d) Şerri hayra galip gelen şeyler.</li>
</ol>
<p>İlahî zât olan basit halis mutlak varlık olmadıkça mutlak hayır yoktur. Bu da varlığın aslı ve hakikatlerin hakikatidir. Mutlak şer ise mutlak yokluktur. Mutlak şer olan durumların tahakkuk ve kararı yurdunda varlık bulunmaz. Çünkü varlığı olan şey, varlığın hazzı miktarınca hayır ve hayrın menşeidir. Hatta ilk ve kuvvetli heyula ve istidatlar bile zayıf varlık biçimine sahiptir ve zayıftırlar. Hayırları şerlerine galebe çalanlar, yokluk şaibelerinden, karanlıklardan, kuvvet ve istidatlardan uzak varlıklardır. Çünkü mücerrettirler ve bir yönden mutlak hayır olarak adlandırırlar. Varlık mertebeleri açısından daha kuvvetli ve kavi olan mevcudatın tamamının hayırları, şerlerine galebe çalar. Değişime maruz kalan mevcut, fâsit ve helak olmuş varlıklar ise şerrin galip geldikleridir. Yine de varlıkların her tabaka ve grubu arasında mertebelilik kuralı caridir. Tıpkı ehadiyyetin zâtı olan, terkip ve mahiyetlerden uzak, yokluklar, maddeler, kuvvetler, istidatlar ve imkanlardan beri ilk hayra ve hayırların hayrına ulaşabilmek için varlığın kendisinde mertebeler bulunması gibi.<a href="#_ftn14" name="_ftnref14">[14]</a></p>
<p>Öyleyse varlık âleminde sonsuz olmak bakımından sadece bir tane varlık bulunmaktadır. O da Bâri-i Teala olan mutlak hayırdır. Kesin olan şu ki, diğer mevcudat, varlığın etrafında kemalden ne kadar çok ve ne kadar yüksek yoğunlukta nasiplenirse hayır olmaları da o kadar üstün olacaktır.</p>
<p>Üçüncü tabirde bir grup hakim, hayrın varlık ve şerrin yokluk olarak tanımlanmasına devam etmekle birlikte bir miktar farklı bir bakış ortaya koymuştur. Onlar hayrı, insanın dilek ve temennisi ve arzulanan varlık şeklinde tanımlamış ve şöyle demiştir: Hayır, birincisi, varolan bir şeydir. İkincisi, bu varolan şey, aynı zamanda insanın arzuladığı ve temenni ettiği şeydir. Bu ifade biçimine göre eğer şerri hayrın karşısında tarif edersek, birincisi, şer yokluk durumudur. İkincisi, insanın arzuladığı şey de olmamaktadır. Bu görüşün destekçileri, varlığın kendisini -onun insanın talebiyle ve faydasına olmasına bakmaksızın- hayır kabul etmez. Aksine onların inancına göre taleple kayıt altına alınmış varlık hayırdır. Yani varlığın zâtını başka bir şeyle birlikte hesaba katmayan birinci teorinin tersini hayır görüyorlardı.</p>
<p>Aristo, hayırla ilgili böyle bir görüşe sahip hakimlerden biriydi. Nikomahas Ahlakı kitabında şöyle yazar:</p>
<p>“Doğru söyleyerek dediler ki, hayır, kendisine eğilim duyulan herşeydir.”</p>
<p>İbn Sina da hayır ve şerrin bu tarifini benimseyerek şöyle der:</p>
<p>“Hayır, herşeyin kendi çapında şevk ve eğilim duyduğu, onunla varlığını kemale erdirdiği şeydir. Ama şerrin zâtı ve tahakkuku yoktur. Bilakis ya şeyin kendisinin tahakkuk yoksunluğudur, ya da o şey için kemal yokluğu ve yoksunluğu Dolayısıyla, birincisi, varlığın aslı hayırdır. İkincisi, varlığın aslı için varlığın kemali hayırdır. Buna göre, ister kendisi, ister kemalâtı olsun, yokluğun erişemeyeceği, hatta varlığı daima fiiliyatta olan varlık, mutlak varlıktır. Bu açıklamaya uygun olarak mümkünü’l-vücud, zâtı itibariyle mutlak hayır değildir. Çünkü varlığı bizatihi vacip değildir ve zâtı itibariyle yokluğu taşımaktadır. Bir yönüyle ve bir biçimde yokluğu taşıyan bir şey, şerden, kusur ve noksandan uzak olamaz. Bu noktalar gözönünde bulundurulduğunda mutlak hayır, bizzat vacibu’l-vücuda münhasırdır ve diğer varlıklar da şerri kendisinde taşımaktadır.”<a href="#_ftn15" name="_ftnref15">[15]</a></p>
<p>Molla Sadra da Esfâr’da benzer bir tanım yaparak şöyle der:</p>
<p>Hayır, herşeyin kendisine şevk ve eğilim duyduğu ve onunla mümkün kemalden bir hissenin gerçekleştiği şeydir. Bunun karşısında şer de bir şeyin varlığındaki noksan, varlığındaki yoksunluk ya da o şeyin kendisinin yokluğudur.”<a href="#_ftn16" name="_ftnref16">[16]</a></p>
<p>Thomas Aquinas da hayrı tarif ederken hemen hemen aynı noktayı dikkate alır. İlahiyyat-i Câmi’ kitabında şöyle der:</p>
<p>“Her varlık, varlık olması bakımından hayırdır. Çünkü varlıkların tamamı, varolmaları nedeniyle fiiliyata sahiptir ve bir tür kâmil telakki edilirler. Zira her tahakkuk bulma durumu tekalümün bir çeşidini gerektirir ve tekamül de arzu edilmeyi ve hayırlı olmayı icap ettirir. Dolayısıyla her bir varlık bu bakımdan hayırdır.”<a href="#_ftn17" name="_ftnref17">[17]</a> Yine başka bir yerde de şerri, hayırdan mahrumiyet olarak nitelendirir ve böylece şerri yokluk manasında alır.<a href="#_ftn18" name="_ftnref18">[18]</a></p>
<p>Şimdi bu kısımda hayır ve şerrin ne olduğunu analiz edip incelemek üzere aşağıdaki noktalara işaret edebiliriz:</p>
<ol>
<li>a) Eğer şerri kemal yoksunluğu kabul edersek hayır ve şer arasındaki ilişki yokluk ve meleke olur.<a href="#_ftn19" name="_ftnref19">[19]</a> Şu anlamda: Bir şey belli bir mertebeye ulaşabiliyorsa ya da fiiliyata sahip olacak kabiliyetteyse o mertebeye ulaşamazsa ve o fiiliyatı elde edemezse bu, onun için şerdir. Bu tahlile göre soyut şeyler, hiçbir beklenti halinde olmadıklarından ve varlıkları bir tek yerde fiiliyata geçtiğinden mutlak hayır sayılmaktadır. Elbette ki bu varlıklar varlıklarında noksan olmaları nedeniyle bir tür şerre düçar telakki edilirler.</li>
<li>b) Hayır ve şer kavramları, felsefenin ikincil kategorisi ve kavramlarındandır. Yani hariçte örnek oluşturan, hayır ya da şerrin karşılığı olan, kendisine işaret edilebilecek ve filan şeyin hayrın kendisi veya şerrin kendisi olduğu söylenebilecek bir şey mevcut değildir. Fakat bununla birlikte gerçeklik taşımaktan o kadar da uzak değildir. Çünkü hayır ve şerrin soyut kaynağının varlığı aracılığıyla hariçte nesnel tahakkuku vardır ve dış dünyadaki bazı fenomenlerin gözlemlenmesiyle soyutlanırlar. Üstad Misbah Yezdî bu meseleye izah ederken şöyle der:</li>
</ol>
<p>“Hayır ve şer, felsefenin ikincil kategorisindendir. Mahiyeti sebep ve sonuçtan oluşmayan nesnel hiçbir varlık bulunmadığı gibi, mahiyeti hayır ve şerden oluşmayan nesnel hiçbir varlık da yoktur.”<a href="#_ftn20" name="_ftnref20">[20]</a></p>
<ol>
<li>c) Mukayese ve ölçüm yaparken bir varlığın dünyadaki bir fenomenle ilişkisini gözlemleriz. Eğer sözkonusu fenomen, birinci adımda eğilim ve rağbetiyle, sonraki adımda ise varlığıyla uyuşma içindeyse; şevkini, Molla Sadra gibi Müslüman hakimlerin ifadesiyle, o şeyin çekimine motive ediyorsa ve o şey, yorumun iştiyak konusu ve arzusu olduysa denebilir ki, bahsi geçen fenomen ile varlığın kendisi arasında arzulama ilişkisi kurulmuş ve fenomenin hayır olmasının manası o varlık için soyutlanmış demektir. Bu sayede o şey, o varlık için hayır olacaktır. Karşı tarafta ise o şey, nefretin ve onun varlığıyla uyuşmazlığın konusu olarak görüldüğünde -varoluş, ondan kurtuluş ve uzaklaşmanın ardından gelir- nefret duyma hali ortaya çıkarak şer kavramı soyutlanmış olacaktır. Şu halde bir şeyin hayır olması, yani o şeyin bir varlık için arzulanması, onun varlığının varoluş ve kemalinde mevcut olumlu etki bakımından; şer olması, yani farzedilen bir varlık için o şeyden nefret duyulması ise zikredilen varlığın varoluşu veya kemalinde mevcut olumsuz tesir bakımındandır. Kesin olan şu ki, hayır ve şer, aslında bir varlıkla bir fenomen arasındaki olumlu ve olumlus bağdır, onların yanısıra nesnel bir varlık değil.</li>
</ol>
<p>Şu noktanın hatırlatılması yerinde olacaktır: Arzulama ve nefret duyma, varlıkta bir tür şuur ve idrak farzeden tabirlerdir. Ama mevcudatın şuur ve idrakten yoksun olduğu durumlarda, eğer varlıklar şuur ve idrak sahibi olsaydı ve arzulama ile nefret duymayı kavrayabilseydi kesin olarak o durumların arzulama ve nefret duyma görüleceğine ilişkin bir miktar müsamaha gösterilmelidir. Başka bir ifadeyle, bir varlığın diğer bir varlık için hayır veya şer olmasında temelli önem arzeden şey, o varlığın bir diğerine olumlu veya olumsuz tesiridir. Bu sebeple eğer varlıklar, idrak tarafından bile bilfiil gözönünde bulundurulmasalar da hayır ve şer olma onlar için anlam taşıyacaktır. Hiç tereddütsüz, kök kurdu pirinç bitkisi için şerdir. Mahsülün yokolmasına sebep olduğundan veya elmanın zarar görmesine yolaçtığından bu meyvenin yetişmesine ve fiiliyat kazanmasına engel olmaktadır. Bu nedenle eğer elma şuur sahibi olsaydı çıkardığı bu engel nedeniyle ondan nefret edecekti.</p>
<p>Ahlak alanında da aynı mevzu dikkat konusu olmaktadır. Eğer iradeye dayalı bir fiil veya vasıf insanın varlığıyla bağdaşıyorsa ve ahlakın hedefine ulaşmada ona yardımcı oluyorsa orada iyi kavramı soyutlanır ve eğer olumsuz ilişki işin içindeyse kötü kavramı veya ahlakî şer üretilmiş olur.<a href="#_ftn21" name="_ftnref21">[21]</a></p>
<p>Buraya kadar anlatılanlar hesaba katılarak şimdi hayır ve şerri şöyle tanımlayabiliriz: Eğer dünyadaki bir fenomen, dünyanın varlıklarından bir varlıkla ölçülürse bu ölçümde, genel sonuç itibariyle o fenomen ya varlıkla ya da o varlığın varoluşsal kemaliyle uyuşur veya uyuşmaz ya da nötrdür. Birinci durumda, zikredilen fenomen sözkonusu varlıkla ilgili olarak hayırdır. O varlık şuurlu olduğu takdirde yukarıda bahsi geçen fenomen, o varlığın arzuladığı şey olacaktır. Aynı şekilde bağdaşmazlık hakim olduğu takdirde o fenomen, anılan varlıkla ilgili olarak şerdir. Eğer o varlık şuur sahibi olsaydı sözkonusu fenomenden nefret edecekti. Üçüncü varsayımda nötr durum konu edilmekte, arzulama veya nefret ortaya çıkmamaktadır. Öyleyse hayır, bir fenomenin varoluşla veya başka bir varlığın kemaliyle uyuşması ve şer de uyuşmaması demektir.</p>
<p>Şerrin, bazen, aslında varlığın yokluğu veya bir varlıkta varoluş kemalinin bulunmaması olan yokluk durumları olduğu, bazen de yokluk ve noksanlığı gerektiren varlık durumları olduğu gayet açıktır. Tıpkı virüs ve hastalık mikrobu ve bu benzeri durumlar gibi.</p>
<p>Şimdi bu şer, dikkate aldığımız varlık üzerinde bedensel bir zarara yolaçabilir ve onu manevî ve varoluşsal kemalâttan bir kemalden mahrum edebilir. Bundan dolayı hem katletme, vurma ve yaralama insan için şerdir, hem de manevî kemali elinden alacak çirkin bir eylemi irtikap için onu aldatma ve kandırma. Bu, her ne kadar onu bedensel olarak iş görmez hale getirmeyecek olsa veya hatta aksine onu daha da güçlendirecekse bile. Dolayısıyla şerrin tarif çerçevesi, konunun başında Dâiretulmeârif-i Felsefe-i Routledge’dan aktarılan sırf açıklanamayan zarardan daha geniştir.</p>
<p>Yine önemli olan, şerlerin göreceli olabileceğidir. Yani bir varlık için şer olan ve ona zarar veren şey, kendisi veya başka bir varlık için hayır olabilir, varlığını ve kemalini koruma yolunda etkili görülebilir:</p>
<p>Kendisi yokluk olan şer; cehalet, acizlik ve fakirlik gibi hakiki (nisbî olmayan) ama yokluk olan sıfatlar taşır. Fakat varlığı bulunan ve bu yüzden yokluk durumlarının menşei olduğu bilinen şerler görecelidirler; sel, deprem, sokma, parçalama, hastalık mikrobu gibi. Bu tür durumlardan kötü olanlar, belli şey veya şeylere nispetle kötüdür. Yılanın zehri yılan için kötü değildir, ama ondan zarar görecek insan ve diğer varlıklar için kötüdür.<a href="#_ftn22" name="_ftnref22">[22]</a></p>
<p><strong>Şerrin Türleri</strong></p>
<p>Leibniz<a href="#_ftn23" name="_ftnref23">[23]</a> Teodise’de<a href="#_ftn24" name="_ftnref24">[24]</a> şerri üç gruba ayırır:<a href="#_ftn25" name="_ftnref25">[25]</a></p>
<ol>
<li>Metafizik şer: Bu grup şer, ister maddi, ister soyut olsun mümkünü’l-vücud varlıkların başına gelir. Bunun sırrı da varoluşsal noksanlıkları ve varlıklarındaki kısıtlılıktır. Bu izaha göre sadece Vacip Teala’nın zâtı yokluktan uzaktır ve varlığında hiçbir sınırlılık müşahede edilmez. Metafizik şer, hakikatte kâmil varlığın yokluğu ve yoksunluğuna rücu eder.</li>
<li>Doğal şer: Bu şer; deprem, yanardağ, acı ve sıkıntı gibi dünyanın doğal şerleriyle ilgilidir. Diğer bir ifadeyle, doğal etkenlerden kaynaklanan ve irade sahibi insanın ortaya çıkışlarında herhangi bir müdahalesi bulunmayan acılar ve sıkıntılar doğal şerler zümresindedir. Bu acı ve sıkıntılar bedensel olabilir ve ruhsal elem de telakki edilebilir. Bem depremi, 2005’te güneydoğu Asya’daki tsunami, birinci yüzyılda Pompei şehrindeki yanardağ patlaması vs. hepsi bu şer kategorisinde yeralır.</li>
<li>Ahlakî şer: İrade sahibi insanın kendi tercih ettiği eylemlerle ve hiçbir zorlama, mecburiyet ve dayatma olmaksızın özgürce icra ettiği, birinci aşamada kendisine ve ona yakışır kemale zarar veren, sonraki mertebede ise başka bireyleri de elem ve acılara düçar etmesi mümkün hoşa gitmeyen işler ve vasıflardır. Katletme, tecavüz, hırsızlık, sadakat yoksunluğu, hırs ve açgözlülük, başkalarına iftira vs. bu şerrin örneklerindendir.</li>
</ol>
<p>Önem taşıyan nokta şudur ki, bazı şerler bir taraftan doğal, diğer taraftan da ahlakîdirler. Diğer bir ifadeyle, bazı şerler bileşiktirler. Mesela AIDS hastalığı doğal bir şerdir ve etkeni de bir bedenden diğerine geçebilen ve insanın hastalanmasına yolaçan H.I.V virüsüdür. Ama bazen de bir şahıs kasden bu hastalığı bir başkasına bulaştırır ve o kişiye acı ve sıkıntı verir. Yahut bir binayı çürük malzemeyle inşa edip deprem gibi en küçük bir olayda yıkılmasına ve insanların hayatını kaybetmesine yolaçar. Burada da doğal etken insanın canını tehlikeye sokmuştur ama irade sahibi insanın eylemi bu işin kolaylaşmasına neden olmuştur.<a href="#_ftn26" name="_ftnref26">[26]</a></p>
<p>Şerrin mahiyetine ilişkin bir analizle diyebiliriz ki, biz insanlar veya şuur sahibi varlıkların varlığı veya varoluşsal kemaliyle karşı karşıya ya da çatışma halindeki durumlar olan şer, ya doğal etkendir, ya insanî etkendir, yahut her ikisidir. Yani bir yandan doğaldırlar, diğer yandan da insanî.</p>
<p>Aynı şekilde genel bir şer, tüm mümkün varlıklarla birliktedir; varlıklarındaki eksikliktir ve mutlak kemalde olmayışlarıdır. Bu yüzden mümkün varlıklar daima bu şerre maruzdur ve bu tür şer onların ayrılmaz parçasıdır.</p>
<p><strong>Şer: Teizmin Karşı Karşıya Olduğu Sorun</strong></p>
<p>Dünyadaki şerler, mutlak iyiliksever ve kadir-i mutlak Allah’ın varlığından sözedilmedikçe pek o kadar dikkat çekmeyecektir. Ama dünya ve içindeki varlıkların tamamı Bâri Celle Celaluhun zâtının ve böyle bir Allah’ın mahluku olarak tasavvur edildiğinde birden, neden böyle bir Tanrının dünyadaki şerlerin varlığını onaylayıp varettiği mevzusu öne çıkarak göze batar. Bu konu, düşünürleri bile tepki vermeye sevketmiştir ve bazen bunun sonucunda hiç de akılcı olmayan sözler sarfedebilmişlerdir.</p>
<p>Maurice Maeterlinck bu konuda şöyle yazar:</p>
<p>“Ne zaman düşünsem, cömert, adil ve âkil bir Tanrının bu dünyada, engelli doğan canlılara veya bedbaht yaratmaya bilgelikle rıza göstermesini kabul edemiyorum. Çünkü Tanrı, varlıktır ve yarattığı herşeye bu varlık içinde yer vermiştir. Dünyadaki varlıklara, mesela ben, siz, taş ve ağaca varlık dışında bir mekan vermemiz muhaldir. Dolayısıyla nasıl olur da âkil, adil ve zeki bir Tanrı, benim ve sizin, yani varlığın, daha doğru bir ifadeyle kendisinin bedbaht olmasına rıza gösterebilir?</p>
<p>Hayır. Gördüğümüz hakikat bundan başkasıdır. İbadet ettiğimiz Tanrının cahil ve deli olması saçmadır. Mevzu kesinlikle hiç anlamadığımız ve belki sonsuza dek de anlamayamayacağımız başka bir yerdedir.”<a href="#_ftn27" name="_ftnref27">[27]</a></p>
<p>Frederick Copleston şöyle der:</p>
<p>“Hıristiyan teolojiye yönelik eleştirilerden biri olan dünyada şerrin varlığı, bu teori kabul edilip edilmemesi bir yana, kompleks ve inkar edilemez bir gerçeklik olarak yerinde durmaktadır.”</p>
<p>İkbal Lahorî, İhya-yi Fikr-i Dinî kitabında şöyle yazar:</p>
<p>“Allah’ın mutlak kudreti ve iyilik ile onun yarattıklarında varolan devasa hacimdeki kötülükleri nasıl bağdaştırabiliriz? Bu can yakıcı mesele dindarlıkta gerçek bir muammadır.”<a href="#_ftn28" name="_ftnref28">[28]</a></p>
<p>Hıristiyanlığın ilk savunucularından Lactantius, sorunu Epikür’den şöyle nakleder:</p>
<p>Ya Tanrı şerleri yoketmek istiyor ama yapamıyor, ya bunu istemiyor, ya ne istiyor, ne de yapabiliyor, ya da hem istiyor, hem de yapabiliyor. Eğer istiyor ama yapamıyorsa aciz demektir. Fakat bu Tanrının vasıflarına uygun değildir. Eğer yapabiliyor ama istemiyorsa cimridir, ama bu da Tanrıyla bağdaşmaz&#8230; Tanrıyla uyuşan tek varsayım olarak hem istiyor, hem de yapabiliyorsa, bu durumda şerler hangi kaynaktan geliyor ve o, neden onları ortadan kaldırmıyor?<a href="#_ftn29" name="_ftnref29">[29]</a></p>
<p>Bu mevzu dikkate alındığında bu görüşe göre şer problemi, ilahî dinlerdeki Tanrının varlığı için ciddi bir sorundur ve teistler ona uygun bir cevap bulmak ve hakettiği karşılığı vermek zorundadırlar. Bu mevzu, Bâri Teala’nın zâtına ait kemal vasıflarla çatışmakta ve o vasıflarla bağdaşmadığını göstermektedir. Nitekim ilahî adalet, Allah’ın iyilikseverliği, ilahî hikmet, Hak Teala’nın mutlak kudreti ve Bâri’nin zâtındaki tevhid bunlar arasındadır. Eğer mevzuya dinin dışından ve din felsefesiyle bakacak ve nihayetinde de bu probleme cevap bulacaksak Bâri Teala’nın zâtında varolan bu vasıfların şu soruları tahrik ettiğini söylemek zorundayız: Şerrin varlığına inanabilir miyiz ve buna rağmen Allah adil olabilir mi? İnsanların iyiliğini isteyen Allah, dünyada şerrin varolmasını onaylamakta mıdır? Varlık âleminde şerrin meydana gelmesi Allah’ın zâtındaki hikmete aykırı düşmez mi? Nihayet esas itibariyle Allah’ı şerlerin yaratıcısı farzedebilir miyiz, yoksa dünyadaki şerler için başka bir yaratıcıyı mı hesaba katmalı ve bir tür dualizme mi savrulmalıyız?<a href="#_ftn30" name="_ftnref30">[30]</a></p>
<p>Şimdi burada konunun önemini hesaba kattığımızda şer meselesine daha fazla dikkat sarfetmemiz, bu uyuşmazlıkları ortadan kaldırmaya çalışmamız ve bu vasıflarla dünyadaki şerlerin bağdaştığını göstermemiz zorunludur. Çünkü bu vasıflardan yoksun bir Tanrı, ibadet edilmeye layık bir Tanrı değildir. Bu mevzuyu incelemek için önce şer meselesine ilişkin iki temel ve önemli ıizah ele alacağız. Daha sonra bu ikisine muhtelif boyutlarda verilmiş cevapları değerlendirecek ve sonunda da kendi görüşümüzü sunacağız.</p>
<p><strong>Şer Meselesine Dair İki İzah</strong></p>
<p>Şer meselesine iki temel izah getirilmiştir. Mantıksal şer sorunu<a href="#_ftn31" name="_ftnref31">[31]</a> ve karine durumundaki şer.<a href="#_ftn32" name="_ftnref32">[32]</a> İnsanlığın düşünce tarihinde oldukça uzun bir geçmişe sahip, birçok teistin cevap bulmak için sürekli çabaladığı ve ateist düşünürlerin Tanrının varlığını inkar ederken yardım aldığı karine durumundaki şer meselesini izah ederken, bir kesim, dünyanın dinî yorumu çerçevesinde, bu âlem kadir, hakim, mutlak hayır ve herşeye gücü yeten bir Tanrı tarafından yaratıldığına göre birçok şerrin varlığının açıklanamaz olduğunu savunmaktadır. Bu tenkit sahiplerine göre eğer mutlak kadir, mutlak âlim ve mutlak hayır sahibi bir Tanrı bulunsaydı bu şerlerin bu ölçüde ve bu şekilde gerçekleşmesine rastlamazdık. Bu eleştirmenlerin çoğu açısından dünyada şerrin varlığı dinî inancımızı sarsmaktadır. Çünkü bir kısım şerlere makul ve makbul bir açıklama getirilebilir. İşin başında Tanrının varlığı aleyhine karine sayılan şey, dinî inançlar çerçevesinde ikna edici bir izah olabilir (yani tamamen beyhude ve hedefsiz görünen şerler).<a href="#_ftn33" name="_ftnref33">[33]</a></p>
<p>Diğer bir ifadeyle, Tanrının insanları yaratmaktaki maksadı, onların fayda ve çıkarlarını temin etmektir ama bahsi geçen durumların hepsi insanın faydasına aykırıdır. Sonuç itibariyle de şerlerin varlığı insanın yaratılış hedefleriyle çelişmektedir. Onların inancına göre, yaratılışın hedefi mahlukata yarar sağlamaksa Tanrı insanlara zarar verecek şeyleri varetmektedir? Genellikle Tanrının şerleri onaylayarak ve ortaya çıkmalarını önlemeyerek kendi maksadını ihlal ettiğini (yani Tanrının kendi hedef ve maksatlarına aykırılık oluşturmayacak işler yapması gerektiğini) ve kendi makasdını ihlal etmenin de Hak Teala’nın hikmetiyle bağdaşmadığını varsayarlar.</p>
<p>İkinci izahta iddia sahiplerinin tüm çabası, “Tanrının varlığı” ve “dünyada şerlerin varlığı”nın mantıksal olarak çeliştiklerini göstermektir. Bu telakkiye göre varsayım, “Tanrı vardır” ve “şer vardır” önermeleri arasında çelişki bulunduğudur. Çelişenlerin uzlaştırılmasını meneden akılcı kural esas alındığında, dünyadaki şerler gerçek oldukları ve varlıklarında tereddüt bulunmadığına göre Tanrının varlığı sözkonusu olmayacaktır. Bu izah, mantıksal şekliyle ilk kez J. L. Mackie tarafından gündeme getirilerek din felsefesi ve teoloji alanında çok sayıda tartışmaya yolaçtı.</p>
<p>Bu iki izah arasındaki fark, şer meselesinin ikinci izahında esas itibariyle şerrin varlığın, hatta dünyadaki şer örneklerinden bir tekinin bile Tanrının varlığıyla çeliştiği, ya Tanrının ya da bahsi geçen şerrin varolması gerektiği noktasına parmak basılmasıdır. Buna göre şer meselesinin bu izahına cevap verirken şerrin bir tek örneğinin bile Tanrının varlığıyla uzlaştırılabileceğini göstermek yeterli gelecek ve öne sürülen çelişki ortadan kaldırılacaktır. Ama birinci izahta, şerlerin varolmasının Tanrının varlığı ile çelişkisi ilke olarak sözkonusu değildir. Fakat bazı şerlerin varlığı, teistin ikna edici bir açıklama ortaya koyamaması nedeniyle makul ve makbul gözükmemektedir. Bu izahta bazen genel olarak şerleri izah eden uygun bir açıklama ve yorum ortaya koymak gerekebilir. Bazen de örnekleme biçiminde ve belirginleştirerek şerrin örneğine ilişkin açıklama beyan edilmelidir.</p>
<p>Bu kısımda şer meselesinin birinci izahına girecek ve aralarında makbul ve işe yarar cevapların da bulunduğu bu mevzuya verilmiş cevapları incelemeye çalışacağız.</p>
<p><strong>Tanrının Varlığı Aleyhine Karine Konumundaki Şer</strong></p>
<p>Şer meselesi üzerinde düşünülmesi, insan varlık sahnesine ayak bastığından ve teizmi bakışaçıs olarak benimsediğinden beri eşsiz bir cazibeye sahip olmuştur. O kadar ki bir grup batılı düşünür bile dine eğilimin sırrını, doğal afetler ve şerlerin sonucunda ortaya çıkan korku ve dehşetten kaçış olarak görmüştür.<a href="#_ftn34" name="_ftnref34">[34]</a> Kısacası, herşeye kadir, herşeyi bilen, hikmetli ve iyiliksever Tanrının varlığına inanç, insanları dünyadaki şerlerin varlığı konusunda düşünmeye sürükler. Dünyada bu şerler, özellikle de hiçbir mantıksal nedeni görünmeyen şerler neden meydana gelmektedir? AIDS, hepatit gibi hastalıklara yakalanma sonucunda yaşanan bebek ve çocuk ölümleri, ocak söndüren savaşlar yüzünden günahsız insanların hayatını kaybetmesi, sel ve deprem gibi felaketlerde insanların can vermesi, hatta bazı insanların engelli ve aciz doğması, kimisinin belli ve belirgin bir sebebi bile bulunmayan, hatta bir kısmı insanın biyolojik yapısından kaynaklanan psikolojik rahatsızlıklar&#8230;</p>
<p>Ateistler en sağlam cephelerinin ve en güçlü çıkarımlarının bu mesele olduğunu düşünmekte ve görüşleri için bu güzergahta bir izah bulmaya çalışarak bu şerlerin varlığının Tanrını yokluğuna karine ve delil oluşturduğunu söylemektedirler. Buna mukabil teistler, buna cevap verirken çeşitli açıklamalar getirmiş, sorunu çözümü olarak değişik yolları sözkonusu etmiş ve Tanrı ile şerler arasında bir tür uyuşma göstermeye çalışmışlardır.</p>
<p>Karine Konumundaki Şer Meselesine Verilen Cevaplar</p>
<p>Bu mevzu için ortaya konmuş cevaplardan birçoğu, şerrin mahiyetine dair birtakım soruları gündeme getirmiş ve onun varlığını reddetmiştir. Başka bir deyişle, şer, varolmayan bir şey kabul edilmiş ve Tanrının iradesiyle ilgili olmayan, esasen varetme ve icatla bile alakası bulunmayan noksanlar ve yokluklarla ilişkilendirilmiştir. Cevapların diğer bir grubu, Tanrının varlığı ve yaratmada yegane oluşunu veya dünyadaki şerler mevzusuyla bağdaşmayan vasıfları tereddütle karşılamıştır. Başka bir grup ise Hak Teala’nın varlık ve birliğini ve dünyadaki şerler için bahsedilen vasıfları kabul ederek konuya izah getirmiş veya bazı izahlar ortaya koymuştur. Bu bölümde gücümüz yettiğince bu yaklaşımları ayrıntılı olarak inceleyeceğiz.</p>
<p><strong>Şerleri Yokluk Telakki Etmek</strong></p>
<p>Şerrin mahiyetini yorumlarken, bir grup filozof ve teologun şerri yokluk telakki ederek onu, Allah’ın veya başka bir varlığın yaratmak isteyeceği varlık ve sonuçla ilgili görmediği, bu bakımdan ilahî sıfatlarla da bağdaşmadığı noktasına işaret etmiştik. Tabii ki bu şerler de iki gruba ayrılır: Bizzat varolmayan veya kemal yoksunu şerler; cehalet, körlük, organ eksikliği ve benzeri gibi. Varlık durumları telakki edilen ama bununla birlikte bir başka varlığın yokluğuna veya kemal yoksunluğuna yolaçan şerler; akrebin iğnesi, zehirli yılanın zehri, deprem, sel, yanardağ patlaması vs.</p>
<p>Hayır ve şerre ilişkin yaptığımız ve onları felsefî ikincil kategori olarak tanıttığımız yoruma göre dünyada hayır ve şer bizzat bulunmamakta, varedip meydana getirmeye ilişkin sayılmamaktadır. Fakat soyutlanmalarının menşei hariçte bulunabilir ve diğer mevcudatın varlığı ve kemaliyle ilişkisinden hayır ve şerrin soyutlandığı durumlar dünyada tahakkuk edebilir. Bu bakımdan şerler aslında varlığımızın veya başka varlıkların varoluş ve kemaliyle aykırılık oluşturur ve bu yüzden kendi soyutlama kaynağı aracılığıyla varlıktan bir tat sahibi olur.</p>
<p>“Sebep, sonuç ve diğer felsefî kavramların varedilip üretilememesi, hatta aksine aklın belirli bir bakışaçısıyla belli varlıklara dair soyutladığı ünvanlar olması gibi, hayır ve şer de, soyutlama kaynağını nesnel muadillerinde değil, sadece dış âlemde aramamız gereken soyut ünvanlardır.”<a href="#_ftn35" name="_ftnref35">[35]</a></p>
<p>Elbette ki bu teoriyi ortaya atanların amacının, şerlerin soyutlama kaynağının varlığını inkar etmek olmadığı açıktır. Diğer bir ifadeyle, her ne kadar şerlerin dünyada nesnel tahakkuku yoksa da, yani mahiyet kavramları gibi nesnel karşılıkları bulunmuyorsa da diğer mevcudatın varlık ve kemalini tehdit eden, bu yüzden de kendilerine şer denilen, dünyada tahakkuk etmiş şeylerdir. Mesele, Bâri Teala’nın, daha önce zikredilmiş kemal vasıflarına sahip olmasına rağmen neden dünyada bu durumları onayladığıdır. Bu durumların varlığı için birtakım izahlar zikredilmesinin sırrı, şer başlığı altında felsefenin ikinci rasyoneli konumunda onlardan soyutlanan şeylerin lağvedilemeyeceğini ve abes olmadıklarını, Bâri Teala’nın zâtındaki iyilikseverlikle tam bir uyuşma halinde bulunduğunu göstermektir. Üstad Misbah Yezdî şöyle buyurur:</p>
<p>“Maddi dünyanın hayırları, şerlerden daha fazla mertebelidir ve sadece kamil insanların kemalâtı dünyanın bütün şerlerine üstündür.”<a href="#_ftn36" name="_ftnref36">[36]</a></p>
<p>Üstad Murtaza Mutahharî de bu konuda şöyle buyurur:</p>
<p>“Dünyadaki şerler hakkında eleştirel gözle bakan kimseler, eğer bu şerlerden kurtulsa dünyanın nasıl bir şekil alacağını genellikle hesap etmezler.”<a href="#_ftn37" name="_ftnref37">[37]</a></p>
<p><strong>Tanrının Varlığını İnkar</strong></p>
<p>Ateistlerin önerdiği en basit yol, ilke olarak Tanrının varlığını inkar etmek gerektiğidir. Bu bakışa göre, öylece dikilen ve insanların elemini azaltmak için herhangi bir müdahalede bulunmayan, yalnızca gözlemleyen, ilgisiz davranan ve hiçbir tepki vermeyen Tanrının varlığı inkar edilmeli ve bir kenara itilmelidir.</p>
<p>Böylesine basit bir çözüm yolu, bu kadar önemli bir meselenin üzerinde düşünmekten uzak olduğu gayet açıktır. Bazen Tanrının varlığı veya yokluğuna inanç, pek dikkat çekmeyen ve insanın hayatında temel bir rol oynamayan evrende cevherin varolup olmadığına inanç gibidir. Bu konuya inanç, tek tek insanların hayatında önemli ve temel bir role sahiptir ve onun düşünce atmosferinin tamamını değiştirir. Buna eklenmesi gereken şudur ki, birincisi, Allah’ın varlığına itikadın doğruluğunu ispatlamak için gözardı edilemeyecek birçok delil ve bürhan ortaya konmuştur. İkincisi, sonraki bölümlerde göstereceğimiz gibi, bu inançla dünyadaki şerlerin varlığı arasında uyuşma bulunduğunu ortaya koyan çok sayıda çaba vuku bulmuştur. Bu nedenle bu önemli nokta kolayca bir kenara atılamaz ve mesele basit bir iddiayla çözümlenemez.</p>
<p><strong>Allah’ın Birliğinin ve Şerler İçin Bağımsız Bir Yaratıcının Dikkate Alınmasının İnkârı</strong></p>
<p>Yahudilik döneminden ve Hz. Musa’nın (a.s) gelmesinden önce “Beynennehreyn”de<a href="#_ftn38" name="_ftnref38">[38]</a> iblisler ve şeytanlar hastalıkların ve elemlerin sorumlusu kabul ediliyor, gündelik hayatta köklü bir rol oynuyordu. En korkutucu iblisler arasında “yedi şer”<a href="#_ftn39" name="_ftnref39">[39]</a> yeralmaktaydı. Lamaştu<a href="#_ftn40" name="_ftnref40">[40]</a> dişil iblis sayılıyordu. Ruhani-büyücü, çoğunlukla cin çıkarmak ve kötü ruhları kovmak için davet ediliyordu. Kötü ruhları ve iblisleri çıkarmak için büyücülük eylemlerinden yararlanılıyordu. İblisler, kara büyü yoluyla sebep olunabilen veya kişilerin günahının sonucu olan acı ve sıkıntıya yolaçması nedeniyle kınanmıyordu. Ahlak ve ritüelle ilgili günahlar arasında ayırım yoktu. Acı çeken kişiler hangi günahın cezasını çektiklerini çoğunlukla bilmezdi. Bu nedenle ihlal konusu olan Tanrıyı ve iblisi keşfetmek ve bu ihlalin nasıl olduğunu bulmak için kehanet ve zandan yararlanmaktan başka çareleri yoktu. Beynennehreyn halkının savunmalarda, tanrıların iradesine nüfuz edilemeyeceği ve insanların tevazu içinde bu iradeye boyun eğmesi önerisini gündeme getiriyordu. O Tanrının destek ve taraftarlığını tekrar elde edebilmek amacıyla günahları için yakarmalı ve tanrılarını övmeliydiler.”<a href="#_ftn41" name="_ftnref41">[41]</a> Bu insan grubu esasen Tanrıyı bir tek ve onu herşeyin yaratıcısı görmüyordu. Bu nedenle yakalarına yapışan acılara ve sıkıntılara bakarak şerleri yaratan iblisleri de kendilerinden razı etmeye çalışıyorlardı.</p>
<p>Hıristiyanlık içinde ikinci yüzyıldaki mistik ve gnostik yaklaşım sayılan ve Hıristiyanlığın tamamen yeni bir din olduğunu, Hıristiyanlır ve Yahudilikle hiçbir ilişkisi bulunmadığını, hatta Ahd-i Atik’in Hıristiyanlık için muteber olmadığını savunan Marcioncular, şer tartışmasında da kendilerine has bir bakış ortaya koymuşlardır. Onlar, Musa’nın şeriatını, Aziz Pavlus’un görüşünü izleyerek günah ve zulmün menşei görüyorlardı. Bu yüzden Musa’nın (a.s) şeriatının Hıristiyanlığın Tanrısının yaratıp varetmediği sonucuna vardılar. Onların görüşüne göre, dünya ve içindeki şerler Ahd-i Atik’in Tanrısının yarattıklarıdır. Zulüm, zorbalık ve şerlerle dolu dünyayı o yaratmıştır. Ama kâmil Tanrı, şerleri yaratmaktan uzak Tanrı, tepeden tırnağa hayır ve aşk olan Tanrı Hz. Mesih’in (a.s) varlığında bedenlenmiş olan Tanrıdır.<a href="#_ftn42" name="_ftnref42">[42]</a> Marcioncular, dünyadaki şerleri Ahd-i Atik’in Tanrısı Yehova’nın yarattığına varsaymış ve Ahd-i Cedid’in Tanrısını iyilikler, aşk ve kemalin Tanrısı kabul etmiştir. Böylece yaratılıştaki şer türüne ulaşmış ve dünyadaki şerleri bu şekilde yorumlamışlardır.</p>
<p>Bu çözüm yolu da kabul edilemez ve teistler nezdinde makbul bulunamaz. Çünkü, birincisi, Allah’ın zâtındaki tevhid esasına göre Bâri Teala’nın zâtı yanında bağımsız bir varlık tahakkuk etmiş değildir ve olamaz. İkincisi, fiillerde tevhid esasına göre dünyada gerçekleşen her fiil Allah’ın fiilidir ve onun kudret alanının dışında değildir.<a href="#_ftn43" name="_ftnref43">[43]</a> İleride açıklanacağı üzere, dünyadaki şerleri yaratan Allah’tır ve bu, Allah’ın isteği ve muradıyla olmaktadır, ama bizzat değil, bilaraz olarak.</p>
<p>Tanrının İyilikseverliğini İnkâr</p>
<p>Dünyadaki din ve inançlardan bir grubu, şer meselesini çözmek ve yaygın teolojide görülen dünyadaki şerler ile Tanrının varlığı arasındaki uyuşmazlık sorununu bertaraf edebilmek için Tanrının iyilikseverlik vasfını tereddütle karşılamıştır. Mesela Hindu dininde tanrılar arasında Şiva ismindeki tanrı, yıkım ve tahribin tanrısı kabul edilmiştir. İlk bakışta göze çarpan şudur ki, bu tanrının dünyayla ilgili hiçbir iyilikseverliği sözkonusu değildir ve tüm çabası yoketme, ölüm ve yıkım üzerinedir. Tabii ki bu dinlerin ve inançların gözünde yıkıcılık, yapıcılığın öncülü ve gereğidir ve yeni bir duruma ulaşabilmek için bundan başka çare yoktur.<a href="#_ftn44" name="_ftnref44">[44]</a></p>
<p>Hindu inancından ayrı olarak bazı din felsefecileri de bu alanda böyle bir görüşe sürüklenmişlerdir. Charles Taliaferro, bu görüşü tanıtırken şöyle der:</p>
<p>“Bruce Russell [ahlakî şerlere ilişkin birkaç örnek zikrettikten sonra] hiçbir hayır gayretinin, ahlakî bir fâilin, önlenebilir ölümlere rıza göstermeye ilişkin eylemini meşrulaştırmasının makul olamayacağı sonucuna varmaktadır.”<a href="#_ftn45" name="_ftnref45">[45]</a></p>
<p>Bu görüş ve bu cevap da geleneksel teistlerin kabul ve beğenisine hitap edemez. Onlar Tanrının mutlak kâmil olduğuna ve mevcut her kemal boyutunun onda en kâmil şeklini bulduğuna inanmaktadır. Diğer bir ifadeyle, mutlar hayır olması onun kemal vasıflarındandır ve eğer böyle olmazsa mutlak kâmil değildir.<a href="#_ftn46" name="_ftnref46">[46]</a> Buna göre kemalin bir boyutu olan iyilikseverlik ve hayır onda da en yüksek biçimiyle vardır.</p>
<p><strong>Tanrının Mutlak Kudretini İnkâr</strong></p>
<p>Allah’ın mutlak kudretini inkâr da, dünyadaki şerlerin varlığını izah ederken ortaya atılan çözüm yollarından biridir. Bu görüşte Tanrının şerleri kaldırma gücü yoktur. Felsefe-i Din der Karn-i Bistom kitabının yazarı bu mevzuyla ilgili olarak şöyle der:</p>
<p>“Bazı teistler Tanrının mutlak gücüne olan inancı dengelemiştir. Dinamik teolog ve filozoflar adıyla tanınmış kimseler (mesela A. N. Whitehead, C. Hartshorne, G. B. Cobb,  L. Ford, D. R. Griffin gibi) ve “personalistler” olarak tanınmış çok sayıda filozof (mesela C. Brightman ve P. Bertuzzi) bu tutumu benimsemişlerdir. Eğer Tanrı, ortaya çıkan felaketleri önleyemiyorsa ondan böyle bir işi beklememek gerekir.”<a href="#_ftn47" name="_ftnref47">[47]</a></p>
<p>Yukarıda söylendiği gibi, Tanrının mutlak kudret vasfını sorgulayan en önemli okul, dinamik teolojidir. “Dinamik düşüncede Tanrının, tevhid dinlerindeki Tanrının geleneksel sıfatlarından farklı birtakım sıfatları vardır. Dinamik düşüncenin bireyine mahsus kavramlar ve iddialar, çağdaş zamanlarda pek çok kişinin dikkatini çekmiş tamamen farklı bir ilahî adalet teorisini ortaya çıkarmıştır. Bu düşünce genel olarak gerçekliği, varoluştan ziyade varolmak görür. Bu da gerçekliğe geleneksel olanın tam tersi bir yaklaşım demektir. Dolayısıyla dinamik ilahî adalet teorisinde temel mevzu, Tanrının ve onun sonsuz varlıklarının değişmesi, evrilmesi ve dönüşmesidir. Mahlûkat, faaliyet ve tecrübeden dolayı tepeden tırnağa değişen ve bilinçli hücrelerdir. Dinamik tefekkürde Tanrının iki zâtı vardır: Temel zât ve tâbi zât. Tanrının temel zâtı, yaratılmışlar dünyasının ona göre tahakkuk ettiği tüm ezeli imkânları kapsamaktadır. Tanrının tâbi zâtı ise bu imkânlardan bir kısmını seçen ve kendi hayatında gerçekleştiren varlıkların tecrübeleri ve cevaplarını kapsamaktadır. Tanrının tâbi zâtı, yaratılmışlar dünyasının hadiselerine cevap verirken değişime uğrar. Bu nedenle Tanrının değişim halinde veya dinamik olduğu söylenebilir.</p>
<p>Dinamik ilahî adalet teorisinde bir önemli nokta, ilahî mutlak kudretin geleneksel manasının inkâr edilmesidir. Dinamik tefekkür sahiplerinin görüşüne göre bu anlam yetersiz ve oldukça hatalıdır. Dinamik filozoflar ve teologlar, geleneksel teologların kudretin Tanrının tekelinde bulunduğu veya kudretinin sınırsız olduğu iddiasını kabul etmezler. Sonsuz mahlûkat da kudretin hücreleridir ve bu nedenle yeni şeylerin vaziyetlerini meydana getirebilirler. Dinamik düşünce sahipleri genel olarak yaratılmışların bu kudretini “seçim”<a href="#_ftn48" name="_ftnref48">[48]</a> olarak nitelendirir. Bu kavram, bazı bakımlardan daha geleneksel diğer bahisleri hatırlatmaktadır. Seçimin kökeni (onların görüşüne göre) tamamen gerçekliğin yapısındadır. Yani mahlûkatın her biri, ona belirginlik kazandıran bu zât kudretini taşımaktadır. Dolayısıyla Tanrının, bilfiil varolan kudretlerin tamamına değil, bir varlığın sahip olabileceği tüm kudretlere haiz olduğunu söyleyebiliriz. Yaratılmışlar da hayatlarında hayır ve şer imkânlarını seçmelerine izin veren kudretlere sahiptir. Bu durumda dinamik düşünce sahiplerine açısından Tanrının gücünü zorlayıcı olmaktan ziyade iknaya dönük kabul etmeliyiz. Yani Tanrı, mahlûkatı hayra çağırabilir ve şerden sakındırabilir ama onları zorla hayrı seçmeye mecbur etmez.”<a href="#_ftn49" name="_ftnref49">[49]</a></p>
<p>Aynı şekilde işaret edilebilecek bir nokta da şudur ki, Leibniz de Tanrının kudretinin, her bakımdan mükemmel olan ve bu yönüyle de ister metafizik, ister fizik olsun tüm şerlerden arınmış bir âlemi yaratmakla ilişkilendirilemeyeceğine inanmaktadır. Çünkü bu takdirde böyle bir dünyanın kendisi başka bir tanrı sayılacaktır. Tabii ki ilahî kudretteki bu sınırlılığın, şerden yoksun bir dünyanın gerçekleşmesinin muhal olmasından kaynaklandığı açıktır. Diğer bir ifadeyle, ilahî kudretin dairesi bazı durumlarda (ister zâtla, ister vuku ile olsun) mümkündür ve muhal durumlar bu dairenin dışındadır. Bu konuda şöyle yazar:</p>
<p>Öte yandan amellerin zaaf ve noksanları, yaratılmışların ancak varlıklarının başlangıcından itibaren varlıklarını sınırlandıran misal delilleri gereğince algılanabilmiş bu temel sınırlılıklardan kaynaklanmaktadır. Çünkü Tanrı, onları tanrı yapmadıkça herşeyi yarattıklarına bahşedemez. Dolayısıyla eşyanın mükemmelliğinde çeşitli mertebeler bulunmalı ve onlarda sınırlandırmanın türleri ve kısımları varolmalıdır.<a href="#_ftn50" name="_ftnref50">[50]</a></p>
<ol>
<li>L. Mackie, “Şer ve Kudret-i Mutlak” makalesinde, ileride sözünü edeceğimiz mantıksal şer sorununu inceledikten sonra Tanrının mutlak gücünün manasını sorgulamakta ve şöyle demektedir:</li>
</ol>
<p>“&#8230; Hâlâ kadir-i mutlakın anlamıyla ilgili temel bir sorun daha vardır. Bu meseleyi ele almak faydadan hiç uzak değildir. Sorun şu şekilde ortaya konabilir: İnsanlar eğer gerçekten seçim hakkına sahipse ve Tanrı onları iradeyle yaratmışsa Tanrı da onları dizginleyememelidir. Çünkü insanın gerçek anlamda seçim yapabilmesi, Tanrının gücü bulunmamasını ve onu dizginleyememesini gerektirir. Bu durumda Tanrı kadir-i mutlak değildir.”<a href="#_ftn51" name="_ftnref51">[51]</a></p>
<p>Sübhan olan Allah’ın mutlak kudreti bazı durumlarla ilişkilendirilmediğinden Leibniz’in görüşü doğruluktan pek uzak sayılmaz. Çünkü ilahî kudretin özelliklerinden söz açıldığında ona bazı kayıtlar getirilmiş olmaktadır. Bunların arasında da ilahî kudretin zât ve vuku ile ilgili muhal durumlarla ilişkilendirilememesi vardır. Kesin olarak Allah Teâla’nın kudreti, kendi benzerini yaratmayla ilgili değildir. Üstelik benzerinin yaratılması muhalken. Ama Tanrının kudretinin, yukarıda geçtiği ve G. L. Mackie’nin söylediği şekilde inkâr edilmesi de, Bâri Teala’nın mutlak hayır olduğunun inkar edilmesi gibi, Tanrının, ilahî dinlerde bahsi geçen mutlak mükemmel olmasıyla bağdaşmamaktadır ve bu bakımdan da kabul edilemez.<a href="#_ftn52" name="_ftnref52">[52]</a> Bunun içinde, Tanrının dikey fâil olması esasına göre, ne zaman irade etse şerleri varetme kudretinin insandan alınması da yeralmaktadır. Ama eğer zâhirde bu mesele tahakkuk etmezse, her ne kadar bizim inancımıza göre birçok durumda Hak Teâla şerrin gerçekleşmesine engel oluyorsa da, bu, insanın seçim hakkı bulunmasıyla ilgili ilahî hikmet ve onun iradesi sebebiyle olmaktadır. Öyleyse Allah’ın hayır dairesini veya onun kudretini, bunların iddia ettiği şekilde sınırlamamız için herhangi bir zaruret yoktur.</p>
<p><strong>Tanrının Mutlak İlmini İnkâr</strong></p>
<p>Meselenin varsayımlarından biri, Tanrının dünyadaki şerlerin varlığıyla veya hatta bir yaratılmışın gelecekte ve yaratıldıktan sonra şer olmasıyla ilgili mutlak ilminin inkar edilmesidir. “Buna ilaveten bir kimse, Tanrının, kadir-i mutlaksa da mutlak âlim olmadığı sonucuna varabilir. Ama eğer Tanrı, şerre veya şerri önleme şekline vakıf olmazsa, üstelik bu, onun eksikliğinden kaynaklanan gaflet ya da kayıtsızlığın sonucu ise onu şer dolayısıyla onu kusurlu görmek mümkün olmayacaktır.”<a href="#_ftn53" name="_ftnref53">[53]</a></p>
<ol>
<li>P. Owen, Dâiretulmeârif-i Felsefe’deki<a href="#_ftn54" name="_ftnref54">[54]</a> “Tanrı Kavramı”<a href="#_ftn55" name="_ftnref55">[55]</a> makalesinde kötülük problemine cevap verirken şöyle yazar:</li>
</ol>
<p>“Bazı filozofların (mesela John Stuart Mill), Tanrının hem bilgi, hem de kudret açısından sonsuz olduğu görüşüyle, kötülüğü Tanrıya yönlendiren açık sorumluluğu ondan gidermeye çalışmasına şaşmamak gerekir.”<a href="#_ftn56" name="_ftnref56">[56]</a></p>
<p>Yine William James, Dünya-yi Kesret­gerâyâne kitabında bu görüşe eğilim duyar. Şöyle der:</p>
<p>“Bir tanrının varolduğunu kabul etmek gerekir. Ama bu tanrı, bilgi veya kudret bakımından ya da her ikisinde sınırlıdır.”<a href="#_ftn57" name="_ftnref57">[57]</a></p>
<p>Her halükarda Tanrının ilminin gözardı edilmesi de bazı filozofların dünyadaki şerlere cevap verirken tercih ettiği çözüm yollarından biridir. Fakat bu da Bâri Teâla’nın zâtındaki mutlak kemalle bağdaşmamaktadır. Zira Allah’ın mutlak kemali, tüm kemalâta en yüce ve en tamam şekliyle sahip olmasını gerektirir. İlim de bu kemalât arasındadır. Allah’ın ilmine dair konu edilen bahislere göre dünyada hiçbir şeyin Allah’ın bilgisi dışında olmamasına binaen, tüm âlem ve içinde varolanlar Tanrı nezdinde topluca hazırdır ve hiçbir şey onun ilmi dışında değildir.<a href="#_ftn58" name="_ftnref58">[58]</a></p>
<p><strong>Mümkün En İyi Dünya</strong></p>
<p>Leibniz (1647-1716), kötülük problemine cevap vermek üzere “teodise” kelimesini icat etmiş “Optimisit ve iyimser filozoflardandır. Kendisine ait teodise sisteminde ‘mümkün en iyi dünya’<a href="#_ftn59" name="_ftnref59">[59]</a> kavramı yoluyla, dünyadaki kötülüğün Tanrının iyiliğiyle bağdaştığını göstermekle kalmamış, bunun, aynı zamanda mümkün en iyi dünyanın bir gereği olduğunu da ortaya koymuş” kişidir. Leibniz’in görüşünde:</p>
<ol>
<li>Mantık yasalarıyla çelişmeyen her dünya mümkündür,</li>
<li>Mümkün dünyaların sayısı çok fazladır,</li>
<li>Tanrı mümkün dünyalar hakkında düşünmüştür,</li>
<li>Tanrı iyidir,</li>
<li>Tanrı mümkün en iyi dünyayı yaratmak istemiştir,</li>
<li>Belli bir kötülük, büyük bir iyiliğin gereğidir,</li>
<li>Seçim, büyük iyiliklerden biridir,</li>
<li>Tanrı insanı iradeyle yaratmıştır.</li>
<li>Günah insanın seçiminin bir gereğidir,</li>
<li>Mümkün en iyi dünyada iyiliğin kötülüğe üstünlüğü vardır,</li>
<li>Tanrının kötülüktün arınmış bir dünya yaratmaya kadirdir,</li>
<li>Kötülükten arınmış bir dünya, yalnızca iyilikten oluşan bir dünyadan kötüdür,</li>
<li>Bu kötülük, Tanrının iyiliğiyle bağdaşmaz değildir.</li>
</ol>
<p>Leibniz, mümkün en iyi dünyanın, içinde kötülüğün bulunmadığı dünya olmadığını savunmaktadır. Çünkü kötülük iyiliğin varlığını gerektirir. Bu dünyada eğer kendi seçtiği eylemlerle mükemmellik ve ilerleme yolunu katedecek irade sahibi insan varolmazsa, daha büyük bir şer dünyayı istila edecek ve pek çok iyilik kaybedilecektir.</p>
<p>Günahlar Şerlerin Ortaya Çıkmasına Yolaçmaktadır (Augustine’in İlahî Adalet Nazariyesi)</p>
<p>Acı ve sorunla dolu böyle bir dünyayı iyi, muhabbetli ve kudretli bir Tanrının nasıl yaratmış olduğu meselesi uzun çağlar boyunca Hırıstiyanlığın tasavvurunda ağır bir yük olmuştur. Bu probleme en çok tekrarlanan cevap, Tanrıya isyan yüzünden onun insan türü ve çevresiyle ilgili maksatlarının yıkılmasına yolaçan tercihli eylemlerimizin kınanmasına dönmektedir. Bazen Yahudiliğe ve Ahid’deki tefekküre tabi olarak bu elem ve acıların sebebi, bir meleksi veya şeytanî düşüşe nispet edilmektedir; Âdem’i ayartmaktan sorumlu melek veya şeytanın.<a href="#_ftn60" name="_ftnref60">[60]</a></p>
<p>Augustine geleneği, kötülük problemine cevap vermiş ilk Hıristiyan teolojisidir. O, ilk adımda felsefî bir bakışla kötülüğü yoklukla ilgili bir şey kabul eder ve dünyanın iyilik olduğuna ve Tanrının dünyayı iyilik maksadıyla yarattığına inanır. İkinci adımda ilahiyatçı bakışla, kötülüğün, özünde iyilik bulunan bir şeyin sapkınlığa sürüklenmesi olduğunu konu eder. Mesela körlük varoluşsal bir şey değildir. Bilakis varoluşsal bir şey ve özü itibariyle iyi olan gözün sadece doğru çalışmamasıdır. Bu ilkeyi genelleştirerek kötülüğü, zâtı itibariyle iyi olan şeyin kötü kullanımı olarak tanıtır.</p>
<p>Augustine’in görüşünde dünya, yaratılışın başlangıcında kâmil bir insicam ve ahenk içindeydi. Bu düzen ve insicam da Bâri Teala’nın zâtındaki iyilik niyetini ifade etmektedir. Ama bu nizam bozuldu ve dünyada kötülük ortaya çıktı. Orada kötülük ve düzensizliğin meydana geldiği ilk noktalar, irade sahibi yaratılmışların bulunduğu yerlerdi. Yani dünyanın, melekler ve insanların tahakkuk ettiği mertebeleri. Bu düzende melekler büyük iyiliklere sırt çevirerek küçük iyiliklerle yetinmiş ve yaratıcıları karşısında isyana sürüklenmişlerdir. Bu melekler, sonraki aşamada insanları (Âdem ve Havva) kandırmaya yönelmiş, sonuç itibariyle de onların isyan etmesine ve düşmesine yolaçmışlardır. Bu yüzden insanların ahlakî kötülük ve günahı ortaya çıktı ve bu günahın cezası olarak da onların çöküşü ve düşüşü meydana geldi ve cezaya müstehak oldular. Bu durumda başlarına da doğal belalar ve doğal kötülükler geldi. Diğer bir söyleyişle, ister doğal, ister ahlakî olsun dünyadaki kötülükler, ya kendileri günahtır ya da günahın sonucudur ve bu günah da bütün dünyayı yozlaşma ve bozulmaya sürüklemiş, kendi mecrasında dünyanın sapmasına yolaçmıştır. Augustine’nin inancına göre, sonunda öyle bir gün gelecektir ki, o gün pek çok insan ebedi hayata, geriye kalan birçoğu da ebedi azaba düçar olacaktır. Elbette ki Augustine’nin inancına göre eğer günahlara tam cezaları verilirse dünya doğru mecrasına dönecek ve mükemmelliğe ulaşacaktır.</p>
<p>Augustine’nin ilahî adalet teorisinde Allah’ın kemal vasıflarından hiçbiri iptal edilmemiş, bilakis dünyadaki kötülüklerden sorumluluk, dünyanın irade sahibi yaratılmışlarının omuzuna yüklenmiştir.</p>
<p>Schleiermacher bu görüşü eleştirirken der ki, yukarıdaki varsayıma göre yaratılışın başlangıcında dünyadaki tüm varlıklar mükemmeldi ve bu nedenle bu yaratılmışlardan kimisi irade sahibi olsa bile mükemmel olmaları sebebiyle hiçbir zaman isyanı seçmediler. Şimdi, bir yandan kusursuz ve mükemmel bir dünyanın varlığı varsayımı, diğer yandan irade sahibi varlıklar vesilesiyle isyanın irtikap edilmesi kendi içinde çelişkilidir ve kabul edilemez. Diğer bir ifadeyle, “Dünyanın bir parçası olan özgür yaratılmışların günah işlemekte özgür oldukları doğrudur. Lakin kendi çaplarında mükemmellikten nasipleri bulunduğu, üzerlerinde kötülükten herhangi bir eser ve alamet taşımadıkları ve bir çeşit kemale sahip bir çevrede yaşadıklarından gerçekte hiç günah işlemeyeceklerdir. Bu yüzden, mükemmel yaratılışın sebepsiz yere ve kendiliğinden hataya sürüklendiğine ilişkin böyle bir tasavvurda çelişki vardır. Bu, kötülüğün yokluktan kendiliğinden yaratıldığı anlamına gelir.”<a href="#_ftn61" name="_ftnref61">[61]</a></p>
<p>Bu eleştiri itibariyle bir yaratılış hiçbir zaman inhirafa sürüklenmez. İnhirafa sürüklense bile bunun sorumluluğu mahlukatın omuzlarına yüklenmez.<a href="#_ftn62" name="_ftnref62">[62]</a></p>
<p>Schleiermacher’in bu görüşüne cevap verirken şu noktaya işaret edilmelidir: Allah Teala dünyadaki mahlukatı yaratırken varlıklarının kapasitesinde herhangi bir şeyi eksik bırakmamış, varlığın, sahip olduğu kabiliyet ve hazırlığı oranında ona varlıktan bir hisse bahşetmiştir. Fakat mesele şudur ki, bazı varlıklar, taşıdıkları varoluşsal kapasite bakımından bu sahada irade sahibi olarak yaratılmışlardır ve kendilerindeki mükemmelliğin bir bölümünü seçimlerle dolu bir yolda elde etmelidirler. Tercihte bulunmanın icabı ve iradeye dayalı eylemin değeri ise yanlış yolu seçme ihtimalinin sözkonusu olmasıdır. Bu mevcudat, işte bu yolda kendi seçimleriyle iyi ve kötüyü kendine kazandırır. Öyleyse Yüce Allah dünyadaki varlıkları ve onların arasında da insanı en güzel şekil ve halde yaratmıştır ve bu mahlukat tercih ettiği eylemlerle gelişebilir, yücelebilir ya da düşebilir ve helak olabilir.</p>
<p>Kur’an-ı Kerim’de bu cevaba daha net bir şekilde işaret edilmiştir ve incelenmesi lütuftan hâli değildir. Mesela Hak Teala Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurur:</p>
<p>“[Kudretinin] alametlerindendir, göklerin ve yerin yaratılışı. O ikisi arasına serpiştirdiği kımıldayan [türlerden canlılar] da. Dilediği zaman onları biraraya toplamaya gücü yeter. [Her ne] musibet size ulaşıyorsa ektiğinizi biçiyorsunuz. [Allah] çoğu şeyi de affediyor.”<a href="#_ftn63" name="_ftnref63">[63]</a></p>
<p>Bu ayetlere bakıldığında, dünyada eğer bir musibet ve şer meydana gelmişse kesinlikle insanın onda ve ortaya çıkmasında müdahil olduğu anlaşılmaktadır. Buna ilaveten, esasen Allah Teala, birçok hatayı görmezden gelmekte ve af kalemiyle üzerini çizerek insanı azaba uğratmamaktadır.</p>
<p>Dünyadaki Şerler İnsanı Tanrının Evladına Dönüştürür (Ruhun Gelişmesi, İreneyus’un İlahî Adalet Nazariyesi)</p>
<p>Aziz İreneyus, insanın yaratılışının iki aşamalı olduğuna inanır. Birinci aşamada insanlar, ruhsal ve ahlakî gelişim yeteneğine sahip iradeli ve akıllı hayvanlar olarak varlık sahasına adım atmışlardır. Onlar, gelişim ve tekamülün uzun seyri içindedirler. Şu anda da bulundukları ikinci aşamada ise insanlar, dünyadaki olaylara uygun tepki yoluyla tedricen insan görünümlü hayvanlar olmaktan Tanrının evladına dönüşebilir ve Tanrıya benzeyebilirler.<a href="#_ftn64" name="_ftnref64">[64]</a></p>
<p>İreneyus’un görüşüne göre, insan mükemmel yaratılmamak bir yana, yaratılışında kusur vardır ve tercih ettiği birtakım eylemlerle mükemmelliği elde etmelidir. Çünkü irade ve seçimine dayalı çabasının ürünü olan kemal, daha büyük değer taşımaktadır. Bu açıdan, ahlakî kötülüklerin varlığı insanın tekamülü için bir ihtiyaçtır. Diğer bir ifadeyle, eğer insan, dünyadaki olaylara hakettiği cevabı veremezse kötülük meydana gelir ve bu bakımdan dünyadaki kötülüklerin varlığı, kusurlu dünyanın evrilmesi için zarurettir.</p>
<p>İreneyus’un ilahî adalet teorisine göre Tanrının gayesi, sakinlerinin azami haz ve asgari acı içinde yaşayacakları bir cennet kurmak değildi. Aksine dünyaya, özgür insanların, ödevleri yerine getirerek ve varlığın çelişkileriyle kavgaya tutuşarak ortak bir muhitte Tanrıya yakınlaşabileceği ve ebedi hayatın varisine dönüşebileceği ruhu geliştirme veya insanlaşma mekanı olarak bakmıştır. Dünyamız, bütün güçlükleri ve meşakkatlarına rağmen yaratılış sürecinin ikincil ve daha zor bu şıkkının yaşandığı bir yerdir.<a href="#_ftn65" name="_ftnref65">[65]</a></p>
<p>Dünyada doğal kötülüklerin varlığıyla ilgili olarak sadece doğal kötülüklere sahip bir dünyanın, ikinci aşamanın başlayacağı uygun bir ortam kabul edilebileceği şeklinde bir yorum ortaya konmuştur.</p>
<p>Şu halde İreneyus’un ilahî adalet teorisine göre doğal ve ahlakî kötülüklerin varlığı, insan görünümlü hayvanların Tanrının evladı insana dönüşmesi ve Tanrıya benzemesi içindir. Dünyadaki kötülüklerin tamamı, çok önemli ve köklü bir hikmet taşımaktadır.</p>
<p>Kur’an-ı Kerim’deki ayetlerde insanın ödül alması ve kemale ermesi de dünyadaki kötülüklerle karşılaşmayla olduğuna dikkat çekilmiştir:</p>
<p>“Tarafımızdan insana bir rahmet tattırır ve sonra onu ondan alırsak kesinlikle umutsuz ve nankör olacaktır. Eğer ona isabet eden zorluktan sonra bir nimet tattırırsak kesinlikle diyecektir ki, “Zorluklar benden uzaklaştı”. Hiç kuşku yok o mutlu ve gururludur. Sabreden ve yaraşır işler yapanlar hariç. [Zira] onlar için bağışlanma ve büyük bir ödül vardır.”<a href="#_ftn66" name="_ftnref66">[66]</a></p>
<p><strong>Daha Büyük Hayır</strong></p>
<p>Büyük bir hayrın varlığının şartı olan veya büyük bir hayırda rol oynayan bazı şerler caiz olabilir. Teistler, büyük ilahî adalet nazariyesi (veya daha büyük ilahî adalet nazariyesi) olarak ifade edilen tedbir kısmında, dünyanın, inanılması hakikatte hayır olan kapsayıcı boyutlarını tutamak yapmaktadır. Buna ilaveten, bu hayırların ya bazı kötülüklerin varlığının şartı, ya da bu hayırların tahakkukunun bazı kötülüklerin gereği olduğu (veya kötülükleri muhtemel yaptığı) sonucuna varmışlardır. Tanrı şerleri bu kabil hayırların hatırına reva görmektedir.<a href="#_ftn67" name="_ftnref67">[67]</a></p>
<p>Üstad Misah, maddi dünyada şerlerin bulunmasının, maddi dünyanın varolabilmesinin gereği olduğu ve eğer bu kötülükler olmasaydı dünyanın asla meydana gelemeyeceği, bu yüzden ilk adımda dünyanın meydana gelmesi, belalar ve bu belalar yoluyla da gelişme imkânının ortadan kalkmasındaki büyük hayrın yokolacağı meselesini açıkladıktan sonra bu konuda şöyle der:</p>
<p>Maddi varlıkların birbirini etkilemesi ve birbirinden etkilenmesi, değişim, dönüşüm, tezat ve tersleşme maddi dünyanın zâtına has özelliklerdendir. Öyle ki, eğer bu özellikler olmasaydı maddi dünya adında bir şey meydana gelemezdi. Başka bir ifadeyle, maddi varlıklar arasında kendine has sebep-sonuç düzeni, maddi varoluşlar kategorisinden olan zâtla ilgili bir düzendir. Öyleyse ya maddi dünya bu nizamla varlık bulmalıdır ya da hiç meydana gelemez. Ama Allah’ın mutlak feyzinin onun ortaya çıkışını gerektirmesine ilaveten, oluşumunun terkedilmesinde de hikmete aykırılık vardır. Çünkü hayırları, bilaraz şerlerden daha fazla mertebelerle vuku bulmaktadır. Bilakis yalnızca kâmil insanların varlık kemalâtı dünyanın bütün şerlerinden üstündür.</p>
<p>Bir yandan yeni fenomenlerin ortaya çıkması önceki fenomenlerin yokolmasına bağlıdır ve aynı şekilde canlı varlıkların bekası da diğer bitki ve hayvanlarla beslenme aracılığıyla temin edilmektedir; diğer yandan insanların nefsani kemalâtı, güçlüklere ve sıkıntılara tahammül sayesinde hasıl olmaktadır. Yine belalar ve musibetler, gafletlerden uyanmanın, bu dünyanın mahiyetini anlamanın ve hadiselerden ibret almanın mayasıdır.<a href="#_ftn68" name="_ftnref68">[68]</a></p>
<p>Elbette ki bu tahlilin doğrudan doğal şerleri gözönünde bulundurduğu ve ahlakî şerleri daha az dikkate aldığı açıktır. Ama bu tahlili sürdürürsek ahlakî şerleri varlığı da çokça hayır olarak ifade edilebilecektir. Bunun izahı şudur ki, Allah insanı varlık mertebelerini katetmesi ve tekamül için irade sahibi olarak yaratmıştır. Böylece iradesini kullanarak yükseliş yolunu katedebilecektir. Tabii ki bazen bu iradesini suistimal etmiş ve onu düşüş mecrasında kullanmıştır ama bu da iradenin icabıdır. Kesin olan şu ki, insanın iradesi hesaba katılmasaydı her ne kadar dünyada onun etrafında ahlakî şer başgöstermeyecektiyse bile gelişim, tekamül ve ilerleme de elinden alınmış olacaktı.</p>
<p>Burada önem taşıyan nokta şudur: Allah, insana irade vermekle şerleri irtikap etmekte onun elini hemen hemen serbest bırakmıştır. Eğer bu insan, kendi iradesiyle hayırlı işler yapmaya girişirse bu, hayırlı işler yapılmasını bekleyen ve sonuçta da insanın gelişim ve kemalinin elde edilmesini isteyen Allah’ın talebidir. Böylelikle fiili Allah’ın bizzat makbul bulduğu ve kastettiği şey olmuş olur. Yok eğer iradesini şer yolunda kullanırsa irade sahibi olması Allah’ın bizzat talep ettiği şeydir ama şerrin tahakkuku onun bilaraz benimsediği durum olur. Doğal şerler bahsinde de öykü bu şekildedir. Maddi âlemin varlığı Allah’ın bizzat talebidir ama bu dünyanın icabı şerlerin varlığı olduğuna ve bu şerler bulunmaksızın maddi dünyanın manası kalmayacağına göre maddi âlem de onun bilaraz makbul bulduğu şey telakki edilir.</p>
<p><strong>Dünyadaki Şerlerin Çokça Faydaları</strong></p>
<p>Buraya kadar şer meselesinde verilmiş cevaplar, şerleri olumsuz durumlar olarak hesaba katıyor ve onları hoşa gitmeyen şeyler olarak değerlendiriyordu. Ama acaba bu kötülüklerin de çokça hayırlar taşıdığı düşünülemez mi?</p>
<p>Daha önce, Aristo ve ona tabi olanlar ile Müslüman ve Hıristiyan çok sayıda düşünürün dünyadaki varlıkları iki gruba ayırdıklarına işaret etmiştik: Mutlak hayır olan varlıklar ve çokça hayır taşıyan varlıklar. Öyle ki küçücük şer bile yaratılmamış olsa hikmete aykırı bir durum ortaya çıkacak ve çokça hayır kaybedilecektir.  Diğer bir ifadeyle, dünyada mutlak şer, çokça şer ve eşit miktarda hayır ve şerrin varlığı sözkonusu değildir. Şimdi bu telakkide, bize şer görünen kötülüklerin bile aslında çokça fayda ve hayır armağan ettiklerine değineceğiz: Eğer ölüm olmasaydı yüz yıl sonra dünya, başka varlıklara yer kalmayacak biçimde mevcudat ve canlılarla dolardı. Hastalık insanı, bilgisini arttıracak ve çevresini daha iyi tanıyacak şekilde tedavi için harekete geçiriyor. Deprem yerin altındaki enerjinin tahliyesini ve yerleşmesini sağlıyor vs. Buna ek olarak belalara sabır ve tahammül, insanların gelişim ve tekamülünü temin etmektedir. Bu mevzunun kendisi, ilerlemenin merdiveni sayılmaktadır. Kur’an-ı Kerim’de gayet güzel biçimde bu noktaya işaret edilmektedir:</p>
<p>“Size korku, açlık, mallarınızda, canlarınızda ve mahsülünüzde eksiltme [gibi şeyler] ile deneyeceğiz. Sabredenlere müjde ver.”<a href="#_ftn69" name="_ftnref69">[69]</a></p>
<p>Bu dünyada başımıza gelen şerler olumlu bir rol oynayabilir ve imtihan edilmemize yolaçabilir. Böylece insanın gelişmesi ve ilerlemesini sağlayabilir.</p>
<p>Üstad Şehid Murtaza Mutahharî, Adl-i İlahî kitabında bu önemli noktayı çeşitli şekillerde açıklamıştır. Kitabının bir yerinde şerlerin varlığını, hayırların daha iyi tecelli edebilmesi için zaruri görmektedir. Başka bir yerde ise güçlükleri ve şerleri, mutlulukların anası olarak tanıtmaktadır. Şöyle yazar:</p>
<p>Bu bir yana, kötülükler, güzelliklerin görülmesinde ve harika bir setin ortaya çıkarılmasında önemli rol oynar. Kötü ile iyinin ilişkisinde başka bir temel mesele daha vardır. Bizim musibet ve kötülük olarak nitelendirdiğimiz şeyler ile kemal ve mutluluk olarak tanıdığımız şeyler arasında sebep-sonuç ilişkisi vardır. Kötülükler iyiliklerin anasıdır ve onları doğurur&#8230; Zorluklar ve musibetlerin rahminde iyilikler ve mutluluklar gizlidir. Tıpkı mutlulukların içinde mutsuzlukların oluşabildiği gibi. Bu, bu dünyanın formülüdür&#8230; İnsan meşakkatlara tahammül göstermelidir. Layık varlığını bulabilmesi için zorluk çekmelidir. Tezat ve keşmekeş, tekamülün kırbacıdır. Canlı varlıklar bu kırbaçla kemale doğru yolunu kateder. Bu kanun bitkiler, hayvanlar ve bilhassa insanlar dünyasında doğrudur.<a href="#_ftn70" name="_ftnref70">[70]</a></p>
<p>Bu bakışaçısına göre dünyada şerlerin varolmasının faydaları, onların varlığını izah etmektedir. Öyle ki bu kötülüklerden yoksun bir dünya, çokça hayrı da kaybetmiş demektir. Bu durumda şerlerin varlığı anlamlı hale gelmekte ve onların ötesindeki akılcı amaç görülmektedir.</p>
<p><strong>Dünyadaki Şerlerin Yolaçtığı Afetlerin Ahirette Telafi Edilmesi</strong></p>
<p>Bu görüşte, insanların düçar olduğu ve uygun bir izah da getirilemeyen şerler, ahiret âleminde telafi edilecek ve onlara karşılık ödül verilecektir. Merhum Hâce Tûsî, Tecridu’l-İ’tikad’da ve onu takip eden Tecrid şârihleri bu mevzuyu ayrıntılı biçimde ele almışlardır. Onlar, mesela başkalarının menfaatini temin için bir kişinin belaya uğraması gibi açıklanabilecek bir nedeni bulunmaksızın zarara uğrayan kişinin başına gelen bu bela ve musibeti telafi etmeyi Allah’a vacip görürler. Bu bakışa göre dünyadaki şerler, ya şahsın, azap ve belaya müstahak olacak şekilde kendi faaliyeti vasıtasıyladır, ya da bu şerler kişinin kendi faaliyeti dolayısıyla değildir ve şahsın bu meselede anlaşılır belli bir kusuru yoktur. Bu durumda Bâri Teâla ona karşılığını verecek ve bu durumu telafi edecektir.<a href="#_ftn71" name="_ftnref71">[71]</a> Diğer bir ifadeyle, bazı kötülükler açıklanabilirdir ama kişinin başına gelen diğer bazı belaların bir nedeni yoktur; o kötülük başkaları için çokça hayra yolaçmış olsa bile. İkinci durumda, bu şerre düçar olan kişi, ödülünü alacaktır.</p>
<p>Buraya kadar kötülük problemi Tanrının varlığının ve onun mükemmellik vasıflarının aleyhine karine olarak incelendi. Şimdi bu kısımda şerrin mantıksal mesele olduğu mevzusuna girecek ve onu bu şekliyle incelemeye alacağız. Fakat konuya başlamadan önce ilahî adalet (veya teodise) teorileri ile savunma arasındaki farka bakacağız.</p>
<p><strong>Karine Olarak Şer, Kollektif Cevap Olabilir</strong></p>
<p>Öyle anlaşılıyor ki, dünyadaki şerlere cevap vermek için nihayetinde cevapların çoğunu biraraya toplayabilir ve meseleye kollektif bir cevap oluşturmaya girişebiliriz. Bu açıklama, meseleye verilmiş ilahî ve tevhidî cevapların birçoğunun yanyana getirilebileceğini, düzenli ve birleşik bir hizada mevzuya kesin bir cevap üretilebileceğini göstermektedir. Yani bir taraftan hayır ve şerrin net bir tarifiyle dünyadaki şerlerin dairesini güzelce tanımlayabilir ve bu sebeple dünyadaki şerlerin birçoğuyla ilgili anlayışımızdaki hatayı düzeltebilir, diğer yandan da mevcut düzeni ve mevcut dünyayı, kötülüklerin varlığının, dünyanın maddi olması ve insanın irade kullanması için gereklilik telakki edildiği en iyi düzen ve mümkün dünya görebiliriz. Nitekim önce insan eliyle, onun hataları ve günahları vasıtasıyla sahaya girmektedirler. İkinci olarak da eğer bazı kötülükler, özellikle de doğal kötülükler bir kenara atılırsa, sayısız ve büyük hayırlar da ortadan kalkacaktır. Diğeri ise hiçbir izahlarının bulunmadığı farzedilse de imtihan olma boyutu ve insanın onlarla gelişmesi önemlidir; sonuçta da ölümden sonraki dünyada bütün bunların ödülü verilmektedir.</p>
<p>Diğer bir ifadeyle, dünyadaki şerlerle karşılaşmada ve onlara cevap verirken birkaç aşamalı bir çözüm yolu izlenebilir: Birincisi, ortaya konmuş tarifi dikkate alarak, o mevzunun şer sayılıp sayılmayacağına bakmak gerekir. İkinci adımda mevzunun şer oluşunun somutluk kazanmasından sonra bu şerlerin maddi âlemin gereği olup olmadığını incelemeliyiz; bir kenara bırakmak istersek maddi dünyanın varlığını bir kenara atmamız gerektiğini ve bu dünyanın varlığı sayesinde gerçekleşen çokça hayrın ortadan kalkacağını bilerek, yahut bu şerleri ortadan kaldırdığımızda maddi dünyaya zarar gelmeyecek şekilde. Birinci varsayımda şu noktaya dikkat edilmelidir: Bu şerlerin varlığı, ya insan iradesinin icabıdır, ya da belalar ve musibetler, biz insanların hata ve günahlarından doğar. Eğer bahis insanların iradesi değil de onların isyan ve günahı ise imtihan mevzusu orada oldukça muhtemel görünmektedir. Şu halde sonuçta, zikredilen şerlerin varlığı uygun izahını bulacaktır. Netice itibariyle işaret etmemiz gereken mevzu şudur ki, muteber dinî metinlere göre ölümden sonra, şimdikinin yerini alacak en iyi yer olan ve zâhirde uygun bir izah bulunamamış şerlere uğrayan insanların musibetler ve belalar karşısında sabretmelerinin ödülünü alacakları bir âlem vardır.</p>
<p>Bu bölümün sonunda, şer meselesinde iki önemli ve kilit kelimeye ve ona verilmiş cevaba değinecek; bu ikisinin yerine daha uygun anlam taşıyan bir tanım ortaya koyacağız.</p>
<p>Savunma ve İlahî Adalet Teorisi Arasındaki Fark</p>
<p>Teodise<a href="#_ftn72" name="_ftnref72">[72]</a> (ilahî adalet), ilk kez onyedinci yüzyılda Gottfried Leibniz tarafından kullanılmış bir kelimedir. Bu kelime iki kısımdan oluşmaktadır: Tanrı anlamındaki “theos” ve adalet manasındaki “dike”. Bütün olarak bu kelime, dünyada mevcut kötülüklerin varlığı karşısında Tanrının iyi, mutlak kadir veya mutlak âlim oluşunu açıklama ve bunlar arasında ahenk oluşturma amacına delalet etmektedir. Her ne kadar bu kelimenin uzun bir geçmişi yoksa da bu alanda gündeme gelen meseleler; iyi, mutlak kadir ve mutlak âlim Tanrı tasavvuru ortaya çıktığından beri teoloji bahislerinin bir kısmını şemsiyesi altına almıştır.<a href="#_ftn73" name="_ftnref73">[73]</a></p>
<p>Şu anda bir düşünür, şerre ilişkin belli bir görüşü incelemek ve o görüşe cevap vermek niyetindeyse bir savunmayı tasvir yoluna adım atmış demektir. Eğer ilke olarak kötülük problemine cevap verecekse ve zihninde bir tek görüş yoksa ilahî adalet teorisinin eteğine tutunmuş olacaktır.</p>
<p><strong>Mantıksal Şer Sorunu</strong></p>
<p>Yukarıda, şer, kadir, âlim ve mutlak iyilik olan Tanrının varlığıyla bağdaşmayan ve uygun bir izah hesaba katılamayan mevzu olarak ele alınıp incelenmişti. Bu bölümde ikinci meselenin izahına, yani mantıksal şer sorununa kısa bir bakış atacak ve bu konuda münasip bir açıklamayla daha fazla incelemeye belli ölçüde ortam oluşturacağız.</p>
<p>Mantıksal şer sorununu gündeme getiren ilk kişi, görüşünü, 1955’te Zihin<a href="#_ftn74" name="_ftnref74">[74]</a> dergisinin 64. sayısında yayınlanmış “Evil and Omnipotence” (Şer ve Mutlak Kudret) başlıklı makalede dile getiren John Mackie idi.<a href="#_ftn75" name="_ftnref75">[75]</a> Bu meselede iki noktaya dikkat edilmelidir:</p>
<ol>
<li>a) Şer meselesi, yalnızca, Tanrının varlığına inanmaya ilaveten Tanrının hem mutlak kadir<a href="#_ftn76" name="_ftnref76">[76]</a>, hem de mutlak hayır<a href="#_ftn77" name="_ftnref77">[77]</a> olduğuna inanlar için sözkonusudur.</li>
<li>b) Şer meselesi, mantıksal ve kanıtlı şekilde halledilip giderilmesi gereken ve bertaraf edilmesi için başka da bir yol bulunmayan mantıksal bir problemdir. Diğer bir ifadeyle, bu meseleye cevap vermek için bu çıkarımın öncüllerini incelemek ve onları eleştiriye tabi tutmak zaruridir.</li>
</ol>
<p>Şimdi bu iki noktayı hesaba katarak mantıksal şer sorununun çıkarımını en basit şekliyle tasvir edelim:</p>
<ol>
<li>Tanrı kadir-i mutlaktır.</li>
<li>Tanrı mutlak hayırdır ve mutlak iyilikseverdir.</li>
<li>Bununla birlikte şer de mevcuttur.<a href="#_ftn78" name="_ftnref78">[78]</a></li>
</ol>
<p>Eğer birinci ve ikinci önerme doğruysa üçüncü önerme kesinlikle yanlış olacaktır. Tersi de doğrudur. Çünkü aralarında çelişki vardır. Fakat üçüncü önerme doğrudur. Zira dünyada şerrin varlığı tereddüt kabul etmez. Öyleyse ilk iki önerme yanlıştır. İnanç sahipleri ilk iki önerme ile Tanrının varlığı arasında ayrım düşünmediklerine göre bu durumda Tanrı yok demektir ve dünyada şerrin varlığı, mantıksal olarak Tanrının varlığıyla çelişmektedir.</p>
<p>Ama burada önemli bir mesele kendini göstermektedir. O da, bu üç önermenin kendiliğinden, başka bir önerme onlara katılmaksızın herhangi bir çelişkiyi göstermediğidir. Bu nedenle onların içinde gizli çelişkiyi görünür kılmak için ilave öncüllere<a href="#_ftn79" name="_ftnref79">[79]</a> veya başka yarı-mantıksal<a href="#_ftn80" name="_ftnref80">[80]</a> kaidelere<a href="#_ftn81" name="_ftnref81">[81]</a> sarılmak gerekecektir. Çelişki ancak böylelikle aşikar olabilir.<a href="#_ftn82" name="_ftnref82">[82]</a></p>
<p>Bunu şöyle izah edebiliriz: Çelişki, ya apaçık<a href="#_ftn83" name="_ftnref83">[83]</a> ve aşikardır, ya biçimseldir<a href="#_ftn84" name="_ftnref84">[84]</a>, ya da içkindir.<a href="#_ftn85" name="_ftnref85">[85]</a> Apaçık ve aşikar çelişkide öncüllerimiz arasında alenen çelişki vardır. Mesela bir cümlede “Tanrı vardır” ve “Tanrı yoktur” önermeleri birlikte bulunsa bu cümlede aşikar ve aleni çelişki bulunuyor demektir. Eğer cümlemizde, birarada mantık kurallarını kullanarak yeni bir önermeyle sonuçlanan birkaç önerme olsa ama o yeni önerme uyumsuz ve çelişkili başka bir öncül içerse, bu durumda cümlemizin biçimsel çelişki taşıdığı söylenir.<a href="#_ftn86" name="_ftnref86">[86]</a> Cümlemiz eğer kendiliğinden çelişkili değilse ama zorunlu olarak doğru birtakım öncüllerin ilavesi nedeniyle cümlemiz biçimsel olarak çelişkili hale dönüşürse çelişkimiz içkin olacaktır.<a href="#_ftn87" name="_ftnref87">[87]</a></p>
<p>Yukarıdaki çıkarım apaçık çelişki içermemektedir, çünkü “Tanrı kadir-i mutlaktır” veya “mutlak hayırdır” önermesini nakzeden, “şer vardır” önermesi değildir. Bilakis “Tanrı mutlak hayır değildir” veya “kadir-i mutlak değildir” önermesi olsaydı olurdu. Yine “şer vardır” önermesini nakzeden de “şer yoktur” önermesidir, “Tanrı kadir-i mutlaktır” veya “Tanrı mutlak hayırdır” önermesi değil. Aynı şekilde bu çıkarımda biçimsel çelişki de yoktur. Çünkü mantık kaidelerinden yararlanarak mevcut önermelerden, çıkarımda teoremlerden biriyle çelişen bir önermeye ulaşılması mümkün değildir. Fakat Mackie, sözkonusu cümlenin içkin çelişki taşıdığına; ilişik öncüllerin ve yardımcı teoremlerin eklenmesiyle cümlemizin, o öncüllerin yanyana getirilmesiyle birlikte apaçık ve aşikar çelişkiyle sonuçlanacak biçimsel çelişkili cümleye dönüşeceğine inanmaktadır.</p>
<p>Mackie, ilişik ilkeleri ve yardımcı öncülleri (veya yarı-mantıksal kaideler) şöyle açıklamaktadır:</p>
<ol start="4">
<li>Hayır şerrin zıddıdır. Bu da bir hayrın varlığının sürekli olarak şerri gücü yettiğince defetmesi yoluyla olur.</li>
<li>Kadir-i mutlak bir varlığın yapabilecekleri için herhangi bir kısıtlama mevcut değildir.</li>
</ol>
<p>Mackie, bu iki öncülü önceki öncüllere ekleyerek, kendi görüşüne göre biçimsel çelişki taşıyan cümleye ulaşır. Yani bu öncüllerden, kadir-i mutlak ve mutlak iyiliksever birisi bulunsa şerrin tamamen ortadan kalkacağı ve dünyadaki şerlere izin vermeyeceği, öyleyse Tanrının şerri murad etmediği ve şerrin meydana gelmeyeceği sonucunu çıkarmaktadır. Çünkü üçüncü öncülle şerrin varlığını gündeme getiren apaçık çelişki ortaya çıkmaktadır.</p>
<p>Plantinga, Mackie’ye mantıksal şekilde cevap verebilmiş en önemli din felsefecisidir. Bunu, en önemlisi Hoda, İhtiyar ve Şer<a href="#_ftn88" name="_ftnref88">[88]</a> kitabı olan birkaç eserinde yapmıştır. İşe şu soruyla başlar: 5. öncül doğru bir öncül müdür? Acaba teistler Tanrının kudreti için bir sınır düşünmüyor mu? Onlara göre Tanrının kudretinin belli bir haddi vardır. Mesela Tanrı dörtgen bir daire yaratamaz mı? Çünkü daire  daire olduğu sürece dörtgen değildir ve dörtgen olduğunda artık daire değildir. Öyleyse Tanrının kudreti, işin doğasıyla ilgili muhal durumlarla kayıt altına alınmıştır. Dolayısıyla teistlerin çoğu Tanrının kudretini mümkün şeylerle sınırlandırmakta ve demektedir ki, Tanrı doğası gereği mümkün olan her işi yapmaya kadirdir. Şu halde Tanrının kudretinin mantıklı bir haddi vardır ve yapabileceklerinin mantık ötesi sınırı sözkonusu değildir. Buna göre Mackie’nin 5. öncülde söylediği şey aşağıdaki şekilde düzeltilmelidir:</p>
<ol start="5">
<li>Kadir-i mutlak bir varlığın yapabilecekleri için mantık ötesi hiçbir kısıtlama mevcut değildir.<a href="#_ftn89" name="_ftnref89">[89]</a></li>
</ol>
<p>Konunun devamında Plantinga tartışmayı 4. öncüle taşır ve şöyle der:</p>
<p>Acaba hayrın varlığı, defedebileceği her şer vakayı defedebilir mi? Acaba bu önerme mecburen doğru mudur? O, maksadını açıklamak için bir misal öne sürer: Etrafınızı tamamen kar ve buzun kapladığı soğuk bir kış gününde dostunuz evinize gelmek üzere harekete geçer. Tesadüfen evinizin yakınında otomobilinin benzini biter. Siz huzur içinde hayale dalmış, sıcak buharın yanında oturuyorken o soğukta can verir. Bu mevzuda acaba siz dostunuz için iyiliksever değil miydiniz? Kesinlikle öyleydiniz. Ama hangi nedenle ona yardım etmediniz? Ona yardım edecek gücünüz yok muydu? Kesinlikle cevap olumludur. Fakat neden ona yardım etmediniz? Cevabınız şudur: Çünkü ona yardım etmem gerektiğinden ve yardım edebileceğimden haberdar değildim.<a href="#_ftn90" name="_ftnref90">[90]</a></p>
<p>Mackie şöyle cevap verebilir: Eğer dostunuzun güç durumundan haberdar olmamışsanız sözkonusu zamanda şerri defetme gücüne sahip değilsiniz demektir. Öyleyse 4. öncülü düzeltip şöyle demeniz gerekecektir:</p>
<ol start="4">
<li>Her hayır, haberdar olduğu ve defedebileceği her şerri daima defedebilir.<a href="#_ftn91" name="_ftnref91">[91]</a></li>
</ol>
<p>Tabii ki ortaya konan önermenin henüz biçimsel olarak çelişkili olmayan bir önerme olduğuna dikkat edilmelidir. Biçimsel çelişkiye ulaşmak için şu teoremi ilave etmemiz gerekir:</p>
<ol start="6">
<li>Tanrı herşeyi bilen<a href="#_ftn92" name="_ftnref92">[92]</a>&#8211;<a href="#_ftn93" name="_ftnref93">[93]</a> âlimdir.</li>
</ol>
<p>Şimdi eğer bu önerme mükemmel olsa ve bizi içkin bir çelişkiye ulaştırsa Mackie maksadına varmış ve teologlar ciddi müşkülle karşılaşmış olacaktır. Fakat Plantinga’nın zihnini başka bir soru meşgul etmektedir: Acaba düzeltilmiş 4. öncül zorunlu olarak doğru mudur? Ona göre cevap olumsuzdur. Çünkü iyiliksever şahıs samimi dostunun yolda kaldığını, soğuk havanın onun iflahını keseceğini ve kendisinin de onu soğuktan kurtarabileceğini bilir. Fakat aynı zamanda yolun diğer yanında başka bir dostu da soğuğa yakalanmış olabilir. Yalnızca bir kişiyi kurtarabilecektir ve her ikisini birden kurtarma imkanı yoktur. O halde bu durumdayken hem mevcut şerden haberdarsınızdır, hem de bu iki şerden her biri bağımsız olarak şöyledir: Onları defetmek sizin için mümkündür ama bununla birlikte siz sadece birini kurtarmaya girişecek ve diğerini o şerde bırakacaksınızdır. Hatta bu durumda o iki kişiyle ilgili iyilikseverliğiniz de ortadan kalkmaz. Çünkü bundan fazlasını yapmak gücünüzün yeteceği bir şey değildir. Öyleyse bu durumda 4. öncül yanlış olacaktır. “Yani her hayrın varlığının, haberdar olunan ve defedilebilecek bütün şerleri defetmesi zorunlu bir hakikat ve hatta [velev zorunlu olsa da] bir hakikat değildir.”<a href="#_ftn94" name="_ftnref94">[94]</a></p>
<p>Bu konuyu başka bir örnekle de izah etmek mümkündür. Farzedin ki tırmanış için dağa çıktınız, ansızın diziniz yaralandı ve şiddetli bir acı çekmeye başladınız. Bu sırada dostunuz der ki, “dizinizin acısını çekmemeniz için bacağınızı kesebilirim.” Kesin olarak bunu yapabilecek durumdadır ve bu iş dizinizin acısına da iyi gelecektir. Fakat siz buna karşı çıkmaktasınız. Çünkü bu, dizinizin acısından daha büyük bir şerre sebep olacaktır. Yahut bazen mevcut şer, bir hayır haliyle yanyana durabilir. Öyle ki o şer, bu hayrın yanında pek göze çarpmaz. Bu durumda eğer iyiliksever kişi, sözkonusu şerri bertaraf etmek ister ve buna gücü yeterse kesin olarak daha büyük bir hayrı ortadan kaldırmış demektir. Öyleyse düzeltilmiş 4. öncül zorunlu olarak doğru değildir ve başka bir şekilde tekrar düzeltilmelidir:</p>
<ol start="4">
<li>Bir hayrın varlığı, haberdar olduğu her şerri, daha büyük bir şerre yolaçmadan veya o şerden üstün bir hayrı defetmeden doğru biçimde defedebilecek veya giderebilecekse bu işi yapacaktır.<a href="#_ftn95" name="_ftnref95">[95]</a></li>
</ol>
<p>Şimdi yukarıdaki bütün öncülleri gözönünde bulundurarak ulaştığımız sonuç şudur ki, öncüller arasında çelişki yoktur. Çünkü bir şerrin varlığı, kadir-i mutlakın o şerri defetmek isteyeceği biçimde daha fazla hayrın varlığını gerektiriyorsa daha fazla hayır da defedilmiş olacaktır ve artık o şerri defetmek gerekmez. Bu nedenle o şerrin varlığı mümkün olur ve Tanrının varlığı da onun nasibine zarar düşürmez. Öyleyse hem Tanrı varolabilir, hem de şer. Tanrının varlığı ile şerrin varlığı arasında çelişki sözkonusu değildir ve önermeler arasında çelişkiden kolayca bahsedilemez. Diğer bir ifadeyle, zikredilen öncüllerin sonucu, “Tanrı vardır” ile “şer vardır” arasında çelişki meydana geleceğini söyleyemeyelim diye hiçbir şerrin bulunmaması gerektiği değildir. Bilakis Tanrının haberdar olduğu ve doğru biçimde defedip ortadan kaldırabileceği ama bunu yapmadığı şerlerin varlığı ispatlanmak zorundadır. O halde “şer vardır” ve “Tanrı vardır” arasında çelişki bahis konusu değildir.<a href="#_ftn96" name="_ftnref96">[96]</a></p>
<p>Elbette ki Plantinga şuna da inanmaktadır: Dindarlar, “Tanrı mevcuttur” ve “şer mevcuttur” önermelerinin her ikisinin de doğru olabileceğini göstermelidir. Bu önermelerin gerçekten doğru olduğunu göstermelerine lüzum yoktur. O, bu iki önermenin bağdaştığını ispatlamak için genel yöntemin, şu özellikleri taşıyan üçüncü bir önerme bulmak olduğunu ortaya koyar:</p>
<ol>
<li>a) Doğruluk ihtimali olmalıdır,</li>
<li>b) Birinci önermeyle bağdaşmalıdır,</li>
<li>c) Birinci önermeye atfedilen terkip ikinci önermeyi gerektirmelidir.</li>
</ol>
<p>Çağdaş mantıkçıların mümkün dünyalarla ilgili görüşleri, ihtiyaç duyulan önermeyi keşfetmek için metod sunmaktadır. Her mümkün dünya, mükemmel mümkün şeylerin bir durumudur. Yahut başka bir ifadeyle, bütün şeylerin tahakkuku için mümkün bir modeldir. Plantinga, üçüncü önermeyi keşfetmek için, hem Tanrının mutlak kudrete olduğu, hem de insanın iradesinin bulunduğu mümkün bir dünyayı betimler. Bu dünya, seçimden yoksun ve irade sahibi varlıkların bulunmadığı dünyadan çok daha değerlidir.</p>
<p>“Önem arzedecek biçimde irade sahibi (ve seçimleriyle kötülükten ziyade iyi işler yapan) mahluklara sahip bir dünya, tüm şartların eşit olduğu varsayımıyla, hiçbir irade sahibi mahlukun ebediyen bulunmadığı bir dünyadan daha değerlidir.”<a href="#_ftn97" name="_ftnref97">[97]</a></p>
<p>Plantinga’nın görüşüne göre Tanrı böyle bir dünyayı yarattığında ondaki irade sahibi varlıkları yalnızca doğru olan şeyleri yapmaya zorlayamaz. Çünkü bu durumda o varlıklar irade sahibi olmayacak ve iyi işleri kendi seçimleriyle yapmayacaklardır. Şimdi irade sahibi bu varlıklardan bazısı, uygunsuz eylemleri seçmekle bu iradenin kıymetini bilmemiş, hataya düşmüş ve böylece de ahlakî şerlerin menşei olmuş demektir.</p>
<p>İrade sahibi mahlûkatın bazen hata uçurumunun kıyısında sendelediği gerçeği, ne Tanrının mutlak kudretine aykırı düşer, ne de onun hayır olmasına. Çünkü Tanrı yalnızca ahlakî hayrın vuku bulmasının imkânını ortadan kaldırarak ahlakî şerrin vuku bulmasını önleyebilir.<a href="#_ftn98" name="_ftnref98">[98]</a></p>
<p>Plantinga’nın, dünyada şerlerin varlığının yanında Tanrının da varlığına ilişkin bu savunması “özgür irade savunması”<a href="#_ftn99" name="_ftnref99">[99]</a> olarak şöhret bulmuştur.</p>
<p>Mackie, Antony Flew’le birlikte burada bir eleştiriyi gündeme getirir: Gerçek anlamda özgür irade sahibi varlıkların sürekli doğru yolda olduğu bir dünyanın mevcut bulunması mantıken mümkündür. Öte yandan Tanrı kadir-i mutlaktır ve mümkün şeylerin her durumunu tahakkuk ettirebilir. Dolayısıyla Tanrı, özgür iradeli mahlûkatın daima doğru yolda olacağı bir dünya yaratabilir. Mackie şöyle der:</p>
<p>Eğer Tanrı insanları, özgür seçimlerinde<a href="#_ftn100" name="_ftnref100">[100]</a> bazen hayrı, bazen de şerri seçecekleri biçimde varetmişse neden onları daima hür iradesiyle iyiliği seçecek biçimde yaratamamış olsun? Eğer bir veya birkaç farklı durumda insan tarafından iyiliğin tercih edilmesinde hiçbir mantıksal imkansızlık<a href="#_ftn101" name="_ftnref101">[101]</a> yoksa bütün durumlarda onun tarafından iyiliğin hür iradeyle seçilmesi de mantıken imkansız olmayacaktır. Dolayısıyla Tanrı, otomatik masum mekanizmalar varetmek ile bazen hataya düşebilen hür iradeye sahip varlıklar varetmek arasında seçim yapmakla karşı karşıya değildir. Bilakis daha doğru mümkün yol bunun ötesine geçmektedir: Özgürce hareket eden ama hep iyi davranan varlıkların yaratılması. Kesin olan şu ki, bunu mümkün kılmakta başarısız kalması, hem mutlak kudretiyle, hem de mutlak hayır oluşuyla bağdaşmaz.<a href="#_ftn102" name="_ftnref102">[102]</a></p>
<p>Başka bir deyişle, Mackie ve Flew, hür seçim ile nedensel zorunluluk arasında uyum bulunduğu yönünde görüş bildirerek şöyle der:</p>
<p>“Yüce Yaratıcının doğası, insanı hür iradesiyle yaratabilir ve aynı zamanda onu sadece iyilikleri seçecek, hayır ve iyilik dışında bir şeyi tercih etmeyecek biçimde varedebilirdi.”</p>
<p>Plantinga bu eleştirile cevap verirken, doğası gereği muhal olması bakımından gerçekleşmeleri mümkün olmayan, bu yüzden de Tanrının kudretinin ilişkili olmadığı ve kudretinin orada kayıt altına girdiği bazı hallerin varolduğunu savunmaktadır. Mesela üçgen daire veya altıgen kare olması gibi. Ama aynı zamanda, her ne kadar kendisi doğası gereği muhal olmasa da tahakkuk makamında Bâri Teâla’nın gerçekleştiremeyeceği mümkün dünyalar ve durumlar da vardır. Mesela Tanrının mevcut olmadığı bir dünya gibi.<a href="#_ftn103" name="_ftnref103">[103]</a> O halde, hür irade sahibi varlıkların kendi irade ve tercihleriyle sürekli hayrı seçecekleri ve hiçbir zaman şerri tercih etmeyecekleri bir dünyanın tahakkuku ve yaratılması özü itibariyle mümkündür ama bu âlemin gerçekleştirilmesi Tanrının kudretinin dışındadır. Çünkü böyle bir dünyanın tahakkukunda dünyanın iradeye sahip varlıkları müdahildir ve böyle bir dünyayı gerçekleştirmesi gerekenler onlardır; yani irade. Böyle olmadığı takdirde, bu dünyadaki hür irade sahibi varlıkların seçiminin manası kalmayacaktır.<a href="#_ftn104" name="_ftnref104">[104]</a></p>
<p>Mackie ve Flew cevap verirken derler ki, bu görüş, mecburiyet<a href="#_ftn105" name="_ftnref105">[105]</a> (nedensel zorunluluk) ve hür irade arasındaki bağdaşmazlığa<a href="#_ftn106" name="_ftnref106">[106]</a> dayanmaktadır. Hâlbuki biz, bu ikisinin bağdaştığına<a href="#_ftn107" name="_ftnref107">[107]</a> inanmaktayız. Diğer bir ifadeyle, Mackie ve Flew, Tanrının, içinde tüm hür irade sahibi varlıkların kendi tercihiyle hayrı seçebileceği ve böylelikle nedensel zorunluluğun varlığına rağmen kendi seçimiyle hayrı tercih edebileceği bir dünya yaratabilirdi. Bu kısımda tartışma çıkmaza girmiştir. İki taraf, nedensel zorunluluk ve hür seçim arasındaki bağdaşma ve bağdaşmamayı esas alan farklı iki prensibe dayandıklarından birbirine zıt görüşlere sahip olmuştur ve bunları uzlaştırmak mümkün görünmemektedir.</p>
<p>İnsan hür iradeye sahip bir varlıktır ve bu iradesiyle hem hayrı ve iyiliği seçebilir, hem de şerri tahakkuk ettirebilir. Yüce Allah bu alanda, biz insanların veya tercih yapabilen diğer varlıkların iradesini takdir etmiştir. Bu yolda eğer hayır öne çıkmışsa hür iradeli bu varlıkların hayır fiilleri onun zâtına ait takdirinin konusu olmaktadır. Eğer hata ve sürçmeye düçar olunursa fiillerde tevhid esasına göre bu eylem de Tanrının iradesi kapsamındadır. Buradaki tek fark, Tanrının şer durumları takdir etmesinin bilaraz ile ilişkili olmasıdır. Yani Tanrı, öncelikle bizzat iradeli oluşumuzu konu etmiş ve bunu benimsemiş ama özgür irade hata işleme kabilinden gereklilikler de içerdiğinden bu amelleri de iradesinin konusu yapmıştır; ama bilaraz olarak. Öyleyse dünyada şerlerin tahakkukunun imkânı bakımından insanın ve dünyadaki diğer varlıkların iradesinin manası yoktur. Elbette ki Hak Teâla’nın ne zaman murad etse insanı ve amellerini tek kalemde yokluğa götüreceğini ve insanın hür irade sahibi olmasının da Tanrının, biz özgür iradeli varlıklar karşısında iradesiz ve mecbur olmadığını hatırlatmak yerinde olacaktır.</p>
<p>Dikkat edilirse Plantinga’nın inceleme ve tartışmasının ahlakî şerler üzerinde odaklandığı ve doğal şerlere pek bakmadığı anlaşılacaktır. Bu meselenin iki yönü vardır:</p>
<ol>
<li>a) Mantıksal şer sorunu, Tanrının varlığı ile şerler arasındaki çelişkiyi göstermenin peşinde olduğundan, onu, Tanrının varlığı ile şerrin varlığı arasındaki uyumu göstermeye ve bu işi, özgür irade sahibi insanın ahlakî şerleri ürettiğini ortaya koyarak bu şekilde sorunu halletmeye sürüklemiştir. Diğer bir ifadeyle, Palintinga’nın cevabı Mackie’nin görüşü karşısında bir savunmadır. Bu nedenle de tüm şerleri izah edememektedir.</li>
<li>b) Doğal şerler meselesini ise bağımsız biçimde ele almıştır: Bu kategoride iki metod ve cevaptan yararlanmıştır: Birinci metod, doğal şerlerin varlığında birtakım hayırlar bulunmasıdır. Doğal şerlerin varlığının, bazı insanlar tarafından ahlakî hayrın ortaya çıkışını gerektirmesi bunlar arasındadır.</li>
</ol>
<p>Bazı doğal şerler ve kimi şahıslar birbiriyle öyle irtibatlıdır ki eğer şerler mevcut bulunmasaydı sözkonusu kişiler daha az ahlakî hayır üretirdi. İnsanların bir kısmı, belli güçlükler ve sıkıntılara yaratıcı biçimde karşı koyar ve bir bütün olarak, genel durumun değer taşıyacağı şekilde hareket eder. Nice şer eğer vuku bulmasaydı yansımaları da daha az öneme sahip olurdu ve genel durum daha az değer taşırdı.</p>
<p>İkinci cevapta ise şöyle der:</p>
<p>Augustine taraftarı görüşü kabul edip şöyle demek mümkündür: Doğal şerler, insan ötesi hür irade sahibi varlıkların iradesinin sonucudur. Diğer bir ifadeyle, şerler, yüksek âlemdeki varlıkların tercihli eylemlerinin sonucudur. Bu yüzden doğal şerlerin varlığı ile Tanrının varlığı bağdaştırılabilir.</p>
<p>Yani denebilir ki önerme şudur: “Doğal şer, insan dışı varlıkların tercihli eylemlerinin sonucudur.” Çünkü onların amelleri sebebiyle hayrın şerre galebe çalmasının bir düzeyi varlık bulmaktadır ve bu da, insan dışı bireylerin eylemleri bakımından hayrın şerre galebe çalmasından daha çok benimsenen düzeyi içermesi mümkün bir dünya yaratan Tanrının kudret alanında değildir.<a href="#_ftn108" name="_ftnref108">[108]</a></p>
<p>Tabii ki o, aynı zamanda özgür iradeye dayalı savunmanın doğru olması için bu önermenin kesinlikle doğru olmasının gerekmediğini, bilakis bu önermenin, yalnızca “Tanrı vardır” önermesiyle bağdaşması gerektiğini -zaten öyle olduğunu- hatırlatmaktadır. Şu halde ahlakî şerlerin varlığı bu savunmada hür iradeli insanların tercihli eylemlerinden kaynaklanabilir ve doğal şerlerin varlığı insan ötesi iradeli varlıklar aracılığıyla tercihli eylemlerden kaynaklanıyor telakki edilebilir.</p>
<p><strong>Özet</strong></p>
<ol>
<li>Şer meselesi ve dünyada şerlerin varlığı, insanlığın başından beri karşı karşıya olduğu; teistlerin de herşeyi bilen, mutlak kadir ve mutlak hayır olan Allah Teala’yı inkar edenler ve ateistler karşısında hakettiği cevapları verdiği bir mevzudur.</li>
<li>Hayır ve şer kavramını tanımlarken birtakım mertebe ve adımları katettikten sonra diyebiliriz ki: Eğer dünyadaki bir fenomen, dünyanın varlıklarından bir varlıkla ölçülürse bu ölçümde ve genel bir çıkarımda o fenomen, ya varlıkla ya da o varlığın varlık kemaliyle ya bağdaşır, ya bağdaşmaz ya da nötrdür. Birinci durumda, zikredilen fenomen sözkonusu varlıkla ilgili olarak hayırdır. Bu varlığın şuur sahibi olması halinde sözü edilen fenomen o varlık için arzulanan şey olacaktır. Aynı şekilde, bağdaşmazlık hakimse, o fenomen sözkonusu varlıkla ilgili olarak şerdir. Eğer bu varlık şuur sahibiyse o fenomenden nefret edecektir. Üçüncü varsayımda nötr hal sözkonusu olmakta ve arzulama ya da nefret meydana gelmemektedir. Şu halde hayır, bir fenomenin varlıkla veya başka bir varlığın kemaliyle bağdaşma, şer de bağdaşmama durumudur.</li>
<li>Yine bu makalede şu mevzuya da işaret edildi: Şer meselesi iki ana izahla ortaya konmuştur: Mantıksal şer sorunu ve karine olarak şer. Bir kesim, bu dünyanın kudretli, hikmetli, mutlak hayır ve herşeye gücü yeten bir Tanrı tarafından yaratıldığına ilişkin dünyanın dinî yorumu çerçevesinde birçok şerrin varlığının izah edilemeyeceğine inanmaktadır. Diğer bir ifadeyle, Tanrının varlığı aleyhine karine sayılan şey, dinî inançlar çerçevesinde ikna edici açıklama getirilemeyen şerlerdir (yani tamamen boşuna ve hedefsiz görünen şerler).</li>
</ol>
<p>İkinci ifade biçiminde iddia sahiplerinin asıl çabası, “Tanrının varlığı” ve “dünyadaki şerlerin varlığı”nın mantıksal olarak çelişkili olduğunu göstermektir.</p>
<ol start="4">
<li>Dünyadaki şerler meselesine dair birinci ifade biçimine verilen cevapta, en önemlilerine değinilen çokça çaba sarfedilmiştir. Ama şu noktaya işaret etmek yerinde olacaktır: Dünyadaki şerlerle karşılaşır ve onlara cevap verirken birkaç aşamalı çözüm yolu katedilebilir. İlkin, ortaya konmuş tanım gözönünde bulundurularak o mevzunun şer sayılıp sayılmadığına bakılmalıdır. İkinci adımda, mevzunun şer olduğunun somutlaşmasından sonra bu şerlerin maddi âlemin gereği olup olmadığı incelenmelidir; bir kenara bırakmak istersek maddi dünyanın varlığını bir kenara atmamız gerektiğini ve bu dünyanın varlığı sayesinde gerçekleşen çokça hayrın ortadan kalkacağını bilerek, yahut bu şerleri ortadan kaldırdığımızda maddi dünyaya zarar gelmeyecek şekilde. Birinci varsayımda sözkonusu şer cevabını almış olmaktadır. İkinci varsayımda ise şu noktaya dikkat edilmelidir: Bu şerlerin varlığı, ya insan iradesinin icabıdır, ya da belalar ve musibetler, biz insanların hata ve günahlarından doğar. Eğer bahis insanların iradesi değil de onların isyan ve günahı ise imtihan mevzusu orada oldukça muhtemel görünmektedir. Şu halde sonuçta, zikredilen şerlerin varlığı uygun izahını bulacaktır. Netice itibariyle işaret etmemiz gereken mevzu şudur ki, muteber dinî metinlere göre ölümden sonra, şimdikinin yerini alacak en iyi yer olan ve zâhirde uygun bir izah bulunamamış şerlere uğrayan insanların musibetler ve belalar karşısında sabretmelerinin ödülünü alacakları bir âlem vardır.</li>
<li>Mantıksal şer sorununda da şu mevzuya işaret edildi: İnsanda özgür iradenin varolduğu varsayıldığında artık dünyada şerlerin varlığı, Tanrının varlığıyla asla çelişmeyecektir. Bilakis ikisi arasında uyum vardır.</li>
</ol>
<p>Kaynakça</p>
<p>Kur’an-ı Kerim</p>
<p>Nehcu’l-Belaga.</p>
<p>Kitab-i Mukaddes.</p>
<p>Allame Hıllî, Keşfu’l-Murad fi Şerhi Tecridi’l-İ’tikad, Kum: Müessesetu’n-Neşri’l-İslamî el-Tâbia li-Cemâati’l-Müderrisin bi-Kummi’l-Müşerrefe, hicri kameri 1407.</p>
<p>Aquinas, St. Thomas, Summa Theologica.</p>
<p>Aristo, Ahlak-i Nikomahas, tercüme: Seyyid Ebulkasım Purhüseynî, Tehran: Dânişgâh-i Tehran, 1356.</p>
<p>Copleston, Frederick, Tarih-i Felsefe-i Garb, c. 8, tercüme: Behauddin Hürremşahî, Tehran: Surûş ve İntişârât-i İlmî ve Ferhengî, 1370.</p>
<p>Dehhoda, Ali Ekber, Logatnâme-i Dehhoda, Dr. Muin’in gözetiminde, [Basım yeri belli değil: Yayıncı belli değil, tarihsiz].</p>
<p>Fâzıl Mikdad, Cemaleddin, İrşâdu’t-Tâlibin ile Nehci’l-Müsterşidin, Kum: Mektebetu Ayetillahi’l-Mer’eşî, hicri kameri 1405.</p>
<p>Goring, Rosemar, (ed.), “Christian Concept of Evil”, The Wordworth Dictionary of Beliefs and Religions, UK: Words Worth Reference, UK, 1995.</p>
<p>Hick, John, Felsefe-i Din, Behzad Sâlikî, Tehran: el-Hüda, 1376.</p>
<p>İbn Sina, İlâhiyyat min Kitabi’ş-Şifa, tahkik: Ayetullah Hasanzâde Âmulî, makale-i heştom, fasl-i şeşom, Kum: Defter-i Tebligât-i İslamî, 1376.</p>
<p>İkbal Lahorî, Muhammed, İhya-yi Fikr-i Dinî der İslam, tercüme: Ahmed Ârâm, Tehran: Risalet-i Kalem, 1346.</p>
<p>James, William, A Pluralistic Universe, University of Nebraska Press, Lincoln and London, 1996.</p>
<p>Kekes, John, “Evil”, in Craig, Edward (ed.), Routledge Encyclopedia of Philosophy, Edward Crage (ed.), New York: Routledge Inc., 1998.</p>
<p>Mackie, G. L., “Şer ve Kudret-i Mutlak”, tercüme: Muhammed Rıza Salihnejâd, Kiyân, sayı 3, Dey ve Behmen 1370.</p>
<p>Maeterlinck, Maurice, Cihan-i Bozorg ve İnsan, Zebihullah Mansûrî, [Basım yeri belli değil: Yayıncı belli değil, tarihsiz].</p>
<p>Mecmua-i Makâlât-i Hoda der Felsefe, tercüme: Behauddin Hürremşahî, Tehran: Müessese-i Mütalaât ve Tahkikat-i Ferhengî, 1370.</p>
<p>Misbah Yezdî, Muhammed Takî, Âmuzeş-i Felsefe, c. 2, Tehran: Sazman-i Tebligat-i İslamî, 1373.</p>
<p>Mutahharî, Murtaza, Adl-i İlahî, Kum: İntişârât-i İslamî, 1361.</p>
<p>Mutahharî, Murtaza, Nakdî ber Marksizm, Tehran: Sadra, [tarihsiz].</p>
<p>Palin, David A., Mebâni-yi Felsefe-i Din, bir grup mütercim, Kum: Bustân-i Kitab, 1383.</p>
<p>Peterson, Michael ve diğerleri, Akl ve İ’tikad-i Dinî, İbrahim Sultanî ve Ahmed Nerakî, 2. baskı, Tehran: Tarh-i Nov, 1377.</p>
<p>Plantinga, Alvin, Felsefe-i Din: Hoda, İhtiyar ve Şer, tercüme: Muhammed Saidimihr, Kum: Taha, 1376.</p>
<p>Pulse Daniel, Heft Nazariyye der Bâb-i Din, tercüme ve tenkit: Muhammed Aziz Bahtiyârî, Kum: Müessese-i Âmuzeşî ve Pejuheşî-yi İmam Humeyni (rh), 1382.</p>
<p>Rızâî, Mehin, “Didgâh-i Şehid Mutahharî ve Leibniz der Adl-i İlahî”, Keyhân-i Endişe, sayı 51, Âzer ve Dey 1372.</p>
<p>Rızâyî Mehin, Teodise ve Adl-i İlahî, Tehran: Defter-i Pejûheş ve şNKer-i Sühreverdî, 1380.</p>
<p>Saidimihr, Muhammed, “Dâdverzî ve Takrir-i Nov ez Mes’ele-i Şer”, Nakdu Nazar, sayı 10.</p>
<p>Saidimihr, Muhammed, Âmuzeş-i Kelam-i İslamî, Kum: Taha, 1377.</p>
<p>Seccâdî, Seyyid Cafer, Mustalahât-i Felsefî Sadruddin Şirazî, Tehran: Dânişgâh-i Tehran, 1340.</p>
<p>Smith, Jonathan Z., The Harper Collins Dictionary of Religion, San Francisco: Harpersan Francisco, 1995.</p>
<p>Stephenson , A., “Marcion”, in New Catholic Encyclopedia, US: The Catholic University of America, 1967, c. 9.</p>
<p>Şâygân, Dâriyuş, Edyan ve Mektebhâ-yi Felsefî-yi Hind, c. 1, Tehran: Emir Kebir, 1362.</p>
<p>Şirazî, Muhammed b. İbrahim (Molla Sadra), el-Esfaru’l-Erbaa, c. 7, Beyrut: Dâru İhyai’t-Turâsi’l-Arabî, 1981.</p>
<p>Şirazî, Muhammed b. İbrahim (Molla Sadra), Şerhu Usûl-i Kâfî, edisyon ve tashih: Muhammed Hâcûyi, Kitabu’l-Akl ve’l-Cehl.</p>
<p>Tâhirî, Habibullah, Dershâyî ez İlm-i Kelam, c. 2, Kum: Defter-i İntişârât-i İslamî, 1381.</p>
<p>Taliaferro, Charles, Felsefe-i Din der Karn-i Bistom, tercüme: İnşaallah Rahmetî, Tehran: Defter-i Pejûheş ve Neşr-i Sühreverdî, 1382.</p>
<p>Ubudiyyet, Abdurresul ve Mücteba Misbah, Hodaşinâsî-yi Felsefî, Kum: Müessese-i Âmuzeşî ve Pejûheşî-yi İmam Humeyni (rh), 1384.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"><sup>[1]</sup></a>     Evil.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2"><sup>[2]</sup></a>     Kekes, “Evil”, Routledge Encyclopedia of Philosophy.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3"><sup>[3]</sup></a>     A.g.e.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4"><sup>[4]</sup></a>     Bkz: Logatnâme-i Dehhoda, “şer” maddesi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5"><sup>[5]</sup></a>     A.g.e., “hayr” maddesi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6"><sup>[6]</sup></a>     “Evil”, The Oxford English Dictionary, s. 348.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7"><sup>[7]</sup></a>     Bkz: A.g.e.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8"><sup>[8]</sup></a>     Bkz: “Evil”, Webster’s Third New International Dictionary, c. 1, s. 789.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9"><sup>[9]</sup></a>     Şirâzî, Şerh-i Usûl-i Kâfî, s. 414, tab-i kadim, s. 70.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10"><sup>[10]</sup></a>    Peterson, Akl ve İ’tikad-i Dinî, s. 177.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11"><sup>[11]</sup></a>    Hick, Felsefe-i Din, s. 95.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12"><sup>[12]</sup></a>    Mutahharî, Adl-i İlahî, s. 126.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13"><sup>[13]</sup></a>    Bkz: Şirâzî, el-Esfâru’l-Erbaa, c. 7, s. 58.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14"><sup>[14]</sup></a>    A.g.e., c. 1, s. 84-104.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15"><sup>[15]</sup></a>    Bu-Ali Sina, İlahiyyât min Kitabi’ş-Şifa, s. 381.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16"><sup>[16]</sup></a>    Şirâzî, el-Esfâru’l-Erbaa, c. 7, s. 58.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17"><sup>[17]</sup></a>    Aquinas, Summa Theologica, 1.5.4.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18"><sup>[18]</sup></a>    A.g.e., 1.14.10.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19"><sup>[19]</sup></a>    Bkz: Misbah Yezdî, Âmuzeş-i Felsefe, c. 2, s. 427.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20"><sup>[20]</sup></a>    Misbah Yezdî, Âmuzeş-i Felsefe, c. 2, s. 457.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21"><sup>[21]</sup></a>    Mutahharî, Nakdî ber Marksizm, s. 208.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref22" name="_ftn22"><sup>[22]</sup></a>    Bkz: Mutahharî, Adl-i İlahî, s. 133.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23"><sup>[23]</sup></a>    Gottfried Wilhelm von Leibniz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref24" name="_ftn24"><sup>[24]</sup></a>    Theodicy.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref25" name="_ftn25"><sup>[25]</sup></a>    Bkz: Leibniz, Teodise, bölüm 2, paragraf 21; Riyâzî, “Didgâh-i Şehid Mutahharî ve Leibniz der Adl”, Keyhan-i Endişe, sayı 51.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref26" name="_ftn26"><sup>[26]</sup></a>    Daha fazla bilgi için bkz: Taliaferro, Felsefe-i Din der Karn-i Bistom, s. 494.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref27" name="_ftn27"><sup>[27]</sup></a>    Maeterlinck, Cihan-i Bozorg ve İnsan, s. 56 ve 57.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref28" name="_ftn28"><sup>[28]</sup></a>    İkbal Lahorî, İhya-yi Fikr-i Dinî der İslam, s. 95.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref29" name="_ftn29"><sup>[29]</sup></a>    Palin, Mebâni-yi Felsefe-i Din’den nakil (s. 247 ve 248).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref30" name="_ftn30"><sup>[30]</sup></a>    Bkz: Saidimihr, “Dâdverzî ve Takrirî-yi Nov ez Mes’ele-i Şer”, Nakdu Nazar, sayı 10.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref31" name="_ftn31"><sup>[31]</sup></a>    Logical problem of evil.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref32" name="_ftn32"><sup>[32]</sup></a>    Evidential problem of evil.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref33" name="_ftn33"><sup>[33]</sup></a>    Bkz: Peterson, Akl ve İ’tikad-i Dinî, s. 178, 179 ve 184.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref34" name="_ftn34"><sup>[34]</sup></a>    Daha fazla bilgi için bkz: Pulse, Heft Nazariyye der Bâb-i Din.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref35" name="_ftn35"><sup>[35]</sup></a>    Misbah Yezdî, Âmuzeş-i Felsefe, c. 2, s. 457 ve 458.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref36" name="_ftn36"><sup>[36]</sup></a>    A.g.e., s. 462.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref37" name="_ftn37"><sup>[37]</sup></a>    Mutahharî, Adl-i İlahî, s. 141.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref38" name="_ftn38"><sup>[38]</sup></a>    Mesopotamia.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref39" name="_ftn39"><sup>[39]</sup></a>    Evil seven.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref40" name="_ftn40"><sup>[40]</sup></a>    Lamashtu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref41" name="_ftn41"><sup>[41]</sup></a>    The Wordsworth Dictionary of Beliefs and Religious, “Ancient Near Eastern Concept of Evil”.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref42" name="_ftn42"><sup>[42]</sup></a>    Bkz: Stephenson, “Marcion”, New Catholic Encyclopedia, c.. 9, s. 194.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref43" name="_ftn43"><sup>[43]</sup></a>    Daha fazla bilgi için bkz: Şâyegân, Edyan ve Mektebhâ-yi Felsefî-y Hind, c. 1, s. 250-255.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref44" name="_ftn44"><sup>[44]</sup></a>    Daha fazla bilgi için bkz: Şâyegân, Edyan ve Mektebhâ-yi Felsefî-y Hind, c. 1, s. 250-255.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref45" name="_ftn45"><sup>[45]</sup></a>    Taliaferro, Felsefe-i din der Karn-i Bistom, s. 497.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref46" name="_ftn46"><sup>[46]</sup></a>    Daha fazla bilgi için bkz: Ubudiyyet ve Misbah, Hodaşinâsî-yi Felsefî, s. 122-125.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref47" name="_ftn47"><sup>[47]</sup></a>    Taliaferro, Felsefe-i din der Karn-i Bistom, s. 497.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref48" name="_ftn48"><sup>[48]</sup></a>    Metinde “ihtiyar” Çev.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref49" name="_ftn49"><sup>[49]</sup></a>    Peterson, Akl ve İ’tikad-i Dinî, s. 207 ve 208.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref50" name="_ftn50"><sup>[50]</sup></a>    Taliaferro, Felsefe-i Din der Karn-i Bistom, s. 556; Leibniz, Teodise, s. 141.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref51" name="_ftn51"><sup>[51]</sup></a>    Mackie, “Şer ve Kudret-i Mutlak”, Kiyân, Dey ve Behmen hicri şemsi 1370, sayı 2, s. 10.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref52" name="_ftn52"><sup>[52]</sup></a>    Daha fazla bilgi için bkz: Ubudiyyet ve Misbah, Hodaşinâsî-yi Felsefî.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref53" name="_ftn53"><sup>[53]</sup></a>    Taliaferro, Felsefe-i Din der Karn-i Bistom, s. 497 ve 498.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref54" name="_ftn54"><sup>[54]</sup></a>    The Encyclopedia of Philosophy.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref55" name="_ftn55"><sup>[55]</sup></a>    “Concept of God.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref56" name="_ftn56"><sup>[56]</sup></a>    Mecmua-i Makâlât-i Hoda der Felsefe’den nakille, s. 33.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref57" name="_ftn57"><sup>[57]</sup></a>    James, A Pluralistic Universe, s. 311.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref58" name="_ftn58"><sup>[58]</sup></a>    Daha fazla bilgi için bkz: Fâzıl Mikdad, İrşâdu’t-Tâlibin ila Nehci’l-Müsterşidin, s. 194-201 ve yine bkz: Saidimihr, Âmuzeş-i Kelam-i İslamî, s. 222-234.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref59" name="_ftn59"><sup>[59]</sup></a>    The best possible world.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref60" name="_ftn60"><sup>[60]</sup></a>    The Wordsworth Dictionary of Beliefs and Religions, “Christian Concept of Evil”.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref61" name="_ftn61"><sup>[61]</sup></a>    Hick, Felsefe-i Din, s. 103.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref62" name="_ftn62"><sup>[62]</sup></a>    Bkz: A.g.e., s. 104.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref63" name="_ftn63"><sup>[63]</sup></a>    Şura 29 ve 30.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref64" name="_ftn64"><sup>[64]</sup></a>    Ahd-i Atik, Çıkış, 1:26.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref65" name="_ftn65"><sup>[65]</sup></a>    Hick, Felsefe-i Din, s. 109.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref66" name="_ftn66"><sup>[66]</sup></a>    Hud 9-11.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref67" name="_ftn67"><sup>[67]</sup></a>    Taliaferro, Felsefe-i Din der Karn-i Bistom, s. 500.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref68" name="_ftn68"><sup>[68]</sup></a>    Misbah Yezdî, Âmuzeş-i Felsefe, c. 2, s. 459.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref69" name="_ftn69"><sup>[69]</sup></a>    Bakara 155.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref70" name="_ftn70"><sup>[70]</sup></a>    Mutahharî, Adl-i İlahî, s. 173-177.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref71" name="_ftn71"><sup>[71]</sup></a>    Hıllî, Keşfu’l-Murad fi Şerhi Tecridi’l-İ’tikad, s. 332-337.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref72" name="_ftn72"><sup>[72]</sup></a>    Theodicy.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref73" name="_ftn73"><sup>[73]</sup></a>    The Harper Collins Dictionary of Religion, “Theodicy”.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref74" name="_ftn74"><sup>[74]</sup></a>    Mind.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref75" name="_ftn75"><sup>[75]</sup></a>    Bu makalenin Farsça tercümesi Kiyân dergisinde (sayı 3) yayınlanmıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref76" name="_ftn76"><sup>[76]</sup></a>    Omnipotent.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref77" name="_ftn77"><sup>[77]</sup></a>    Absolutely good.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref78" name="_ftn78"><sup>[78]</sup></a>    Mackie, “Şer ve Kudret-i Mutlak”, Kiyân, sayı 3, s. 5.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref79" name="_ftn79"><sup>[79]</sup></a>    Additional premises.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref80" name="_ftn80"><sup>[80]</sup></a>    Metinde “şibh-i mantıkî (quasi-logical)” (Çev.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref81" name="_ftn81"><sup>[81]</sup></a>    Quasi-logical rules.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref82" name="_ftn82"><sup>[82]</sup></a>    Mackie, “Şer ve Kudret-i Mutlak”, Kiyân, sayı 3, s. 6.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref83" name="_ftn83"><sup>[83]</sup></a>    Explicit contradiction.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref84" name="_ftn84"><sup>[84]</sup></a>    Formal contradiction.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref85" name="_ftn85"><sup>[85]</sup></a>    Implicit contradiction.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref86" name="_ftn86"><sup>[86]</sup></a>    Plantinga, Felsefe-i Din: Hoda, İhtiyar ve Şer, s. 46.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref87" name="_ftn87"><sup>[87]</sup></a>    A.g.e., s. 49 ve 50.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref88" name="_ftn88"><sup>[88]</sup></a>    God, Freedom and Evil.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref89" name="_ftn89"><sup>[89]</sup></a>    Plantinga, Felsefe-i Din: Hoda, İhtiyar ve Şer, s. 52.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref90" name="_ftn90"><sup>[90]</sup></a>    A.g.e., s. 53.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref91" name="_ftn91"><sup>[91]</sup></a>    A.g.e., s. 54.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref92" name="_ftn92"><sup>[92]</sup></a>    Metinde “ale’l-ıtlak” (Çev.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref93" name="_ftn93"><sup>[93]</sup></a>    All-knowing.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref94" name="_ftn94"><sup>[94]</sup></a>    A.g.e., s. 55.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref95" name="_ftn95"><sup>[95]</sup></a>    A.g.e., s. 56.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref96" name="_ftn96"><sup>[96]</sup></a>    A.g.e., s. 59.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref97" name="_ftn97"><sup>[97]</sup></a>    A.g.e., s. 73.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref98" name="_ftn98"><sup>[98]</sup></a>    A.g.e., s. 73 ve 74.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref99" name="_ftn99"><sup>[99]</sup></a>    Free willi defence.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref100" name="_ftn100"><sup>[100]</sup></a>  Free choices.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref101" name="_ftn101"><sup>[101]</sup></a>  Logical impossibility.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref102" name="_ftn102"><sup>[102]</sup></a>  Plantinga, Felsefe-i Din: Hoda, İhtiyar ve Şer, s. 76 ve 77; yine: Mackie, “Şer ve Kudret-i Mutlak”, Kiyân, sayı 3, s. 9 ve 10.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref103" name="_ftn103"><sup>[103]</sup></a>  Plantinga, a.g.e., s. 88.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref104" name="_ftn104"><sup>[104]</sup></a>  A.g.e., s. 110.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref105" name="_ftn105"><sup>[105]</sup></a>  Determinism.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref106" name="_ftn106"><sup>[106]</sup></a>  Incompatibility.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref107" name="_ftn107"><sup>[107]</sup></a>  Compatibility.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref108" name="_ftn108"><sup>[108]</sup></a>  Plantinga, Felsefe-i Din: Hoda, İhtiyar ve Şer, s. 114.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/ser-meselesi/">Şer Meselesi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/ser-meselesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Akıl ve Din</title>
		<link>https://www.caferilik.com/akil-ve-din/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/akil-ve-din/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 09 Jan 2024 21:25:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce ve Araştırma]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.caferilik.com/?p=21069</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dr. Alirıza Kirmanî Akıl ve din meselesi, ilahiyat alanında önemli ve eski mevzulardandır. Her zaman bu ikisi arasında şu kabil sorular gündeme gelmiştir: Din akla değer vermiş midir? Dinin öğretileri aklın hükümleriyle bağdaşır mı? Dinî önermelerden akla uygun bir izah ortaya konulabilir mi? Dinî geleneklerin her birindeki düşünürler bu sorulara değişik cevaplar vermiştir. Bu cevapların [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/akil-ve-din/">Akıl ve Din</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;">Dr. Alirıza Kirmanî</p>
<p>Akıl ve din meselesi, ilahiyat alanında önemli ve eski mevzulardandır. Her zaman bu ikisi arasında şu kabil sorular gündeme gelmiştir: Din akla değer vermiş midir? Dinin öğretileri aklın hükümleriyle bağdaşır mı? Dinî önermelerden akla uygun bir izah ortaya konulabilir mi?</p>
<p>Dinî geleneklerin her birindeki düşünürler bu sorulara değişik cevaplar vermiştir. Bu cevapların çeşitliliği, hem düşünce sahiplerinin görüş çeşidine bağlıdır, hem de bahsi geçen dinî geleneğin doğruluk ve haklılık ölçüsüne. Hurafelerle dolu ve ilahi kaynaktan uzaklaşmış dinî gelenekler, ya da orijinal ve hakiki öğretileriyle arasında mesafe oluşmuş ve bir şekilde tahrife uğramış ilahi dinler, bu sorulara olumlu cevap vermede güçlükle karşılaşır. Bu sebeple, bu geleneklere bağlı düşünürler bazen her türlü akletmenin yolunun dine kapalı olduğunu savunarak akıl ve din mecralarını birbirinden ayırmakta ve dinî öğretilerin rasyonel değerlendirmelerinden kaçınmaktadırlar; ya aklın mutlak manada üstün olduğunu kabul ederek vahiy dinine inanmaktan vazgeçmezte ya da bu ikisinin uyumuna dair kimi zaman sonuçsuz çabalara kalkışmaktadırlar.</p>
<p>Mesela batı dünyasında ve Hıristiyan âleminde bazı düşünürler, akılcılığın her çeşidinin dinî alanlara girmesini menederek akılla çatışsa bile dine ait öğretilere inanmayı tavsiye etmektedir. Onlar bilim ve bilgiyi inancın karşı kutbu görmekte, akletmeyi ve bilgiyi inanca aykırı saymaktadır. Dinin menşei babında ise dinin insanın cahilliğinden doğduğunu, aklın dikkate alınması ve kapsama alanının genişlemesiyle dinin etkisinin azaldığını bile savunabilmektedirler. Tabii ki bu arada dinî öğretilerin rasyonelleştirilmesi yönünde, çoğu durumda sonuçsuz kalmış kimi çabalar da gerçekleştirilmiştir.</p>
<p>Fakat Hıristiyanlıkta ve bazı başka dinî geleneklerde akıl yolu dinden ayrı görülmüşse de İslam’da din akla çağırmış ve Kur’an vahyi insan aklına büyük değer vermiştir. Müslüman düşünürler, esas itibariyle, hata kabul etmez kaynak olarak vahyin epistemik kaynağı yanında, akla dikkat çekmiş ve onun dinî maarifin bir kısmını anlama ve çıkarımda bulunmadaki rolünü dile getirmiştir. Gerçi Müslüman düşünürler arasında da makbul aklın şekli ve modeli veya aklın sahasının kapsamı hakkında farklı görüşler göze çarpmaktadır.</p>
<p>Biz burada, din ve aklın tanımına genel bir bakıştan sonra bu görüşleri incelemeye başlayacak ve sonunda bu görüşlerin bazı yönlerini tenkit ederek çoğunluk Müslüman düşünürlerin bu alanda kabul ettiği görüşü özet biçimde açıklayacağız.</p>
<p>Dinin Tanımı</p>
<p>“Dini tanımı” bölümünde gördüğümüz gibi, düşünürler, dine çok sayıda tanım getirmiş; fenomenoloji, psikoloji, sosyoloji vs. boyutlarıyla dinin bir tarifine ulaşmaya çalışmışlardır. Burada o tanımları tekrarlama niyeti taşımaksızın, sadece akıl ve din bahsinde kastettiğimiz dinin, insanlığın hidayet ve kurtuluşu için Allah tarafından belirlenmiş “akaid, ahlak, fıkhi ve hukuki yasalar toplamı” olduğunu hatırlatacağız. Buna göre, Allah’ın varetmediği ilahi olmayan dinler araştırmamızın konusu değildir.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> Yine ilahi menşee sahip ama inanç, ahlak ve hüküm mecmuası Allah’a ait olmayan, aksine beşeri tahrifatın konusu olmuş ilahi dinler de bu araştırmadaki din kelimesinin kapsamına girmemektedir.</p>
<p>Dolayısıyla bu çalışmada bizim nazarımızda din, hak dindir; yani “doğru ve gerçeğe uygun inançlara sahip, sahihlik ve itibar bakımından yeterince güvenilir davranışları tavsiye edip vurgulayan din”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a>. Buna göre, çürük bir inanç ve güvenilirlikten yoksun hükümlere sahip ilahi olmayan dinler ve ilahi olup tahrif edilmiş dinlerin tamamı araştırma alanımızın dışındadır. Örneğimiz olan İslam, bu çalışmanın inceleyeceği din olacaktır. Elbette ki Allah’ın varettiği ve vazettiği din olarak böyle bir dinin varlığını ispatlamayı nübüvvetle ilgili konularda ve genel olarak nübüvvet ilkesini, özelde de Hz. Muhammed’in (s.a.a) peygamberliğini kanıtlı hale getirerek araştırmak gerekir. Biz burada bu meseleyi aksiyomatik ve varsayılan bilgi kabul ederek onu ispatlamaya çalışmayacağız.</p>
<p><strong>Aklın Tanımı</strong></p>
<p>Aklın Arapça’daki lugat manası hapsetme, kaydetme, önleme ve yakalamadır. Akıl kelimesinin lugatta değişik anlamlarda kullanılması, bahsi geçen mananın bütün kullanımlarda dikkate alındığı ve gözönünde bulundurulduğunu göstermektedir. Mesela insan konu olduğunda âkil, “nefsinin arzularını hapsetmiş”<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a> kişiye denmektedir. Yine, insan dilini hapsedip koruduğunda ve herhangi bir söz söylemediğinde “dilini ukal etti” denir.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a></p>
<p>Fakat aklın kavramsal anlamları ve kullanım yerleri o kadar çok ve dağınıktır ki, hatta bazı Müslüman mütefekkirler bu anlamların kapsayıcı yönünü bulmayı mümkün görmemiş ve akıl kelimesinin bu anlamlardaki lafız ortaklığına hükmetmişlerdir.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a> Biz burada aklın bütün kullanımlarını ve manalarını açıklayacak değiliz. Sadece bu bölümde hesaba katılan anlamı özetle beyan edeceğiz.</p>
<p>Bu makalede akıldan murad, insanın güçleri arasında, hissedilmeyen hakikatleri idrak görevini üstlenmiş olan güçtür. Şöyle izah edebiliriz: İnsan, hakikatleri, varlığına emanet edilmiş birtakım kuvvetler aracılığıyla algılar. Bilgiyi edinme yollarından biri sayılan bu kuvvetler arasında duyu vardır. Öğrendiklerimizin çoğu beş duyu yoluyla elde edilmektedir. Gıdaların tadını, cisimlerin sertlik ve yumuşaklığını, çiçeklerin kokusunu ve diğer birçok şeyi bu sayede idrak edebilmekteyiz. Ama insanın duyuları bu beş duyu ile sınırlı değildir. İnsan, bu duyulara ek olarak bâtıni duyulara da sahiptir. Onların yardımıyla da doğrudan bazı hakikatlerle temas sağlanabilir ve onlarla ilgili bilgi edinilebilir. Bu gruba örnek, insanın içinde sahip olduğu açlık duyusu veya acı ya da haz duyusudur. Bâtıni duyular aracılığıyla idrak edilen şeyler de bu konularla sınırlı değildir. Ariflerin birçok şühûdu, duyularıyla idrak ettikleri hakikatlerle ilgilidir. Ama diğer insanların da aynı idrak kabiliyetine sahip olduğu dış duyularla değil. Aksine, esas itibariyle onlar bu duyularla, bu âlemin, harici duyuların algılama gücüne sahip olmadığı bâtınıyla ilgili hakikatleri idrak etmektedirler.</p>
<p>Duyunun yanısıra, insanın, idrak edilmesi duyunun üstesinden gelebileceği bir şey olmayan birtakım hakikatleri algılama rolü üstlenmiş başka bir kuvveti daha vardır. Mesela “her sonuç bir sebebe muhtaçtır” veya hatta “bütün sular kendine has koşullarda yüz santigratta kaynar” gibi hakikatlerin algılanması, insan duyusunun idrak etmeyi başaramayacağı şeyler arasındadır.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a> Tikel bilgileri genelleştirerek onu algılama düzeyine varan insan aklıdır. Bu izahla akıldan muradın, felsefe gibi bilimlerde kullanılan yalnızca saf soyut akıl olmadığı, aksine, tikel duyusal bilgileri genelleştirmeyi üstlenen ve bir diğer ifadeyle deneysel aklı da kapsayan akıl olduğu anlaşılmaktadır.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a></p>
<p>Öte yandan, aklın, bilgisine eriştiği hakikatler, insanın eylemiyle irtibatlı hakikatlerdir; yahut başka bir deyişle, idrak edeninin ıstılahta pratik akıl olarak adlandırıldığı olması gerekenler ve olmaması gerekenlerdir. Yine, insanın eylemiyle irtibatı bulunmayan hakikatlerdir; yahut bir diğer ifadeyle idrak edeninin ıstılahta teorik akıl olarak adlandırıldığı varlar ve yoklardır.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a> Bu sebeple, “her sonucun bir sebebi vardır”, “adil davranmak güzeldir” gibi hakikatlerin idrak edilmesi teorik aklın görevi ve “adil davranış, güzel bir iş olduğundan ortaya koymayı hakediyor” şeklindeki cümleler ise pratik aklın idrak ettiklerindendir. Aklın her iki anlamı da bu tartışmada araştırma konumuzdur.</p>
<p>Akıl-Din İlişkisi</p>
<p>Akıl ve dinden ne kastettiğimiz açıklığa kavuştuktan sonra akıl ve din arasında nasıl bir ilişkinin varolduğu sorusu gündeme gelmektedir. Acaba akıl, dinin açıklamayı amaçladığı herşeyi idrak edebilecek kabiliyette midir? Acaba dinin izah ettiği herşey akla uygun mudur? İlke olarak akıl, dinî öğretileri ölçüp değerlendirebilmek için dinin sahasına girmeye izinli midir? Bu kabil sorulara verilen cevaplar, düşünürlerin akıl ve din karşısındaki pozisyonunu belirginleştirmektedir. Biz burada, bahsin tanıdığı fırsat ölçüsünce bu zeminde beyan edilmiş farklı görüşleri ele alacak ve sonunda Müslüman mütefekkirlerin çoğunluğunun görüşünü makbul görüş olarak ortaya koyacağız.</p>
<p>Akıl-din ilişkisinden bahsedilmesi, Müslüman mütefekkirlere ilaveten, Hıristiyanlık gibi diğer dinî geleneklerin düşünürlerinin de ilgisini çektiğinden ve bu dinî gelenekte de düşünürler benzer taraf ve pozisyonlar tuttuklarından burada ortak başlıklar altında bu düşünürlerin görüşlerini ele alıp fideizm (dinin tarafını akla tercih eden görüş) ve rasyonalizm şeklindeki iki genel başlık altında bu görüşleri inceleyeceğiz.</p>
<p><strong>Fideizm</strong></p>
<p>Fideizm veya -İslamî gelenekte çoğunlukla kullanıldığı tabirle- nasçılık, tüm bilgilere, en azından dinî bilgilere ulaşmanın yegane mercii ve kaynağını dinin nasları ve zâhiri kabul eden, akla ve akılla elde edilmiş birikime önem vermeyerek dinî inanç sistemlerini rasyonel ölçme ve değerlendirmenin konusu yapmayan görüştür.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a> Fideizmin, burada birkaç ana akımına, İslam ve Hıristiyan geleneğinden temsilcilerine değinerek inceleyeceğimiz farklı eğilimleri vardır.</p>
<p>Birinci eğilim: Aşırılıkçı inançcılar olarak bahsedilebilecek bir grup fideist, genel olarak, başta akıl olmak üzere dinden başka bütün bilgi kaynaklarını reddetmekte, dinin naslarını ve zâhir hükümlerini, her türlü gerçek bilgiyi elde etmenin tek yolu görmektedir. Onlara göre vahiy, beşeri bilgi ve maarifin tamamına, bu cümleden olarak da deneysel ve felsefi bilgilere önceliklidir ve onların yerini almalıdır. Bu çevrenin görüşüne göre şeriatı öğrenmek gerekir ve başka bir bilgiye ihtiyaç yoktur. Çünkü kurtuluş için lazım olan, Kitab-ı Mukaddes’te mevcuttur.<a href="#_ftn10" name="_ftnref10">[10]</a> Bu temelde, dinî inançların rasyonel değerlendirmesine asla onay vermediler. Aklı önemsizleştirerek, onu, dinî öğretilerin kriteri ve yargılayıcısı olarak kabul etmediler. Bilakis dinin zâhiri hükümlerine sıkı sıkıya bağlanıp akletmekten arındırılmış dindarlığı, dinî hayatın asli ekseni yaptılar.<a href="#_ftn11" name="_ftnref11">[11]</a></p>
<p>İslamî gelenekte Ehl-i Sünnet arasında hadisçileri fideizm anlayışının öne çıkan simaları kabul etmek mümkündür. Ehl-i Hadis, İslamî kaynaklardan fıkhî hükümleri çıkarırken beşeri düşünce ve akletmenin her türlüsünün müdahalesinden sakındıran, bu mecrada ayet ve rivayetlerin çerçevesi dışına çıkmamak gerektiğini ve rivayetlerin, zayıf bile olsalar her türlü aklî düşünceye öncelikli olduğunu vurgulayan Ehl-i Sünnet’ten bir gruptu.<a href="#_ftn12" name="_ftnref12">[12]</a> Ehl-i Hadis’in tefekkürü<a href="#_ftn13" name="_ftnref13">[13]</a> İslam’ın ilk yüzyılından itibaren gündeme gelmeye başlamıştır. Ama Ahmed b. Hanbel (164-241) bu tefekkürün en önemli temsilcisi olarak zikredilebilir. O, kendisi de bu mirasın öncülerinden olarak sadece ashab-ı hadisin yolunu ihya etmekle kalmadı, ortaya koyduğu öğretilerle akımın prensiplerinin düzenlenmesi için büyük çaba sarfetti. Bu sebeple Ahmed b. Hanbel’den sonra hadisçiler, fikirlerini teyit etmek için herkesten fazla onun yazdıkları ve söylediklerine istinat ettiler.<a href="#_ftn14" name="_ftnref14">[14]</a></p>
<p>İbn Hanbel, herşeyden önce sünnete büyük önem veren ve Kur’an ayetleri ile Peygamber-i Ekrem’e (s.a.a) ait hadisleri tevilin her türlü yöntemine muhalif seçkin bir muhaddisti. Kitab ve Sünnet babındaki sözden başka her kelamı menediyordu ve kelam bahislerine şiddetle karşıydı. Nitekim Ubeydullah b. Yahya b. Hâkân’a şöyle yazdı: “Ben kelamcı değilim. Kur’an’da veya Peygamber’in (s.a.a) hadisinde ya da sahabenin sözünde bahsi geçmeyen bir şey hakkında konuşmayı caiz görmüyorum.”<a href="#_ftn15" name="_ftnref15">[15]</a> Ona göre sika ravilerden gelen hadislere inanmak gerekir ve onlar hakkında, sünneti teyit için bile olsa hiçbir şekilde münazara ve tartışmaya girmemek lazımdır.<a href="#_ftn16" name="_ftnref16">[16]</a></p>
<p>İbn Hanbel’in, senedlerine dikkat etmeksizin ve Allah’ın kitabına arzetmeksizin rivayetlerin zâhirine yaptığı aşırı vurgu ve rivayetlerin manalarını anlama ve sıhhatini değerlendirmede aklın ölçüsünü kullanmaktan kaçınması bazen tecsim ve teşbih ya da akl-ı selime aykırı görüşler açıklamasına yolaçmıştır. Sened bakımından zayıf bile olsalar sırf rivayetlerin bir kısmının zâhirinde delalet ediliyor diye Allah için maddi ve bilinen anlamda el, göz, parmak ve yüzü ispatlamaya kalkması bunun örneğidir.<a href="#_ftn17" name="_ftnref17">[17]</a></p>
<p>Ehl-i Sünnet içindeki müfrit fideizm düşüncesinin bir diğer temsilcisi olarak İbn Teymiyye’den<a href="#_ftn18" name="_ftnref18">[18]</a> (661-728) sözedilebilir. Hadisçilik tefekkürünün düşüşe geçtiği sekizinci yüzyılda bu düşünceyi ihya etmeye koyuldu. İbn Teymiyye her ne kadar düşünmeye ve tedebbüre davet eden Kur’an ayetlerine önem veriyor ve aklın delil olduğunu belirtiyorduysa da pratikte aklın önüne, akılcı düşünceden geriye bir şey kalmayacak engeller koyuyordu.</p>
<p>Aklı yalnızca dini anlama aracı görüyor, içgüdüsel akıl dediği böyle bir akıl ile din arasında hiçbir çelişki ve çatışma tasavvur etmiyordu. Çünkü aklî ve naklî her türlü ilmin insan tarafından elde edilebilmesinin şartı, insanın akıl kuvvetine sahip olmasıdır. “Akletme faaliyeti olmaksızın hiçbir ilim mümkün değildir. Tıpkı hayat olmaksızın ilmin tahakkukunun muhal olması gibi.”<a href="#_ftn19" name="_ftnref19">[19]</a></p>
<p>Fakat aklın, hakikatleri keşfetme kaynaklarından biri olarak birçok hakikate kesin olarak ve yakinen ulaşma gücüne sahip olmadığı inancındaydı. Bu yüzden bu gibi durumların tamamında şeriata başvurmak ve hiç tereddütsüz onun hükmünü kabul etmek gerekiyordu.<a href="#_ftn20" name="_ftnref20">[20]</a> Bu sebeple aklî bir delil naklî delille çatıştığında, İbn Teymiyye’ye göre, şeriatın sahih anlayışını korumak için hiç tereddüt etmeden aklî delili bir kenara bırakmak gerekir.<a href="#_ftn21" name="_ftnref21">[21]</a> Allah’a ve Peygamberine tam iman aklî delillere önem vermemeyi icap ettirir.<a href="#_ftn22" name="_ftnref22">[22]</a> İlke olarak akıl, şeriat konusunda değerlendirme ve hüküm verme kabiliyetine sahip değildir.<a href="#_ftn23" name="_ftnref23">[23]</a> Bu vasfıyla İbn Teymiyye, selefi İbn Hanbel’e tabi olarak, hiçbir zaman akıl ve naklin çatışmasını rivayetlerin uydurma veya ravinin hata etmiş olabileceğinin delili görmedi.<a href="#_ftn24" name="_ftnref24">[24]</a> Aksine rivayetlerin zâhirine odaklanarak ve asgari düzeyde bile aklı kullanmaksızın bu rivayetlere kabul gözüyle baktı.<a href="#_ftn25" name="_ftnref25">[25]</a> İbn Teymiyye’nin tefekkürü, haberdeki sıfatların zâhiri manasını olduğu gibi bırakmasına ve Allah’ın el, ayak ve gözü bulunduğuna, gökyüzünde evi ve yaşadığı yeri olduğuna<a href="#_ftn26" name="_ftnref26">[26]</a>, her gecenin şafak vakti dünya semasına indiğine<a href="#_ftn27" name="_ftnref27">[27]</a>, meleklerle birlikte kıyamet sahnesine adım atacağına<a href="#_ftn28" name="_ftnref28">[28]</a> ve müminlerin zâhirdeki gözleriyle onu görebileceklerine<a href="#_ftn29" name="_ftnref29">[29]</a> inanmasına sebep oldu.</p>
<p>Fideizmin bir diğer temsilcisi, bu kez Şiiler arasından Ahbarilerdir. Ahbariler, Şia içinde ortaya çıkmış, akılla ve Usûlîlerin akılcı düşüncesiyle mücadele etmiş nasçı fakih ve âlimlerdi.<a href="#_ftn30" name="_ftnref30">[30]</a> Bunlar, itikadî ve fıkhî bilgileri edinme yolunu<a href="#_ftn31" name="_ftnref31">[31]</a> Ehl-i Beyt’in hadisleriyle sınırlı kabul ediyor, aklı ise dinî hakikatler için bir kaynak saymıyor ve muteber görmüyorlardı.<a href="#_ftn32" name="_ftnref32">[32]</a></p>
<p>Onların inancına göre dinin usülü ve füruundan insanın ihtiyaç duyduğu şey, Peygamber-i Ekrem (s.a.a) ve masum imamların (a.s) sözlerinde geçmektedir.<a href="#_ftn33" name="_ftnref33">[33]</a> Bu kaynakların yanında aklı kullanmak, sırat-ı müstakimden sapmak, dalalet ve şaşkınlığa sürüklenmek demektir. Onlar açısından insanlar eğer akaid usülünde akla dayanırlarsa cehalet otlağında şaşkın şaşkın dolanacaklardır.<a href="#_ftn34" name="_ftnref34">[34]</a></p>
<p>Tabii ki şaşırtıcı olan, Ahbarilerin, bazen akıl karşıtlıklarını izah etmek için aklî delil de göstermiş olmalarıdır. Onlara göre aklî delilden murad, tüm akılların makbul bulduğu delil ise böyle bir delilin mevcut bulunmadığını söylemek gerekir. Çünkü akıl sahiplerinin idrak mertebelerindeki farklılık ve verdikleri hükümlerin birbirinden farklılığı böyle bir ittifakın gerçekleşmeyeceğinin delilidir. Öte yandan akıldan murad eğer delillendirilmiş görüş ve inançla onun makbul bulunmasıysa ve aklî delilden hasıl olan kesinlik ikna edenin önüne geçmiyor ve sadece onun için hüccet oluşturuyorsa böyle bir durumda bütün akıllar miktarınca kesin, birbirinden farklı ve genellikle de çatışan görüşler ortaya çıkacak ve hiçbir delili yanlışlayıp reddetmek mümkün olmayacaktır, çünkü varsayımın sahiplerine göre o delil kesindir ve çürütülemez.<a href="#_ftn35" name="_ftnref35">[35]</a></p>
<p>Ama eğer aklî deliller bu şekilde sapkınlık ve dalalete yolaçıyorsa ve dini anlamada akıl bu kadar yetersizse o halde nasıl olur da Kur’an ayetleri ve masumların (a.s) haberleri akla güvenmeye ve bunun icaplarına göre amel etmeye dikkat çekmektedir? Ahbarilerin inancına göre bilgiyi edinmenin tek yolu olan rivayetler, neden akla övgüyle doludur? Ahbariler bu rivayetlerle karşılaştıklarında, onaylanan aklın derin teorik akıl değil, fıtrî yüzeysel akıl olduğunu savunur. Fıtrî akıl, şeriata hiçbir şekilde aykırı değildir. Bilakis esas itibariyle fıtrî akıl, şeriatın derûnudur. Nitekim bazıları şöyle der:</p>
<p>Rivayetlerin akla övgüsüne delalet ettiği şey, nihayetinde vehim, hayal ve taassuptan uzak, sahip olduğu nuraniyet nedeniyle ilahi hüccet olan fıtrî akıldır.<a href="#_ftn36" name="_ftnref36">[36]</a></p>
<p>Fıtrî akıldan neyi murad ettiklerini açıklarken yalnızca bilgisini edinmek için istidlal ve ispata ihtiyaç duyulmayan aksiyomları fıtrî aklın hükümleri arasında sayar; böyle hükümlerin kesin bilgi içerdiğini, onlara tabi olmak gerektiğini ve asla şeriata aykırı olmadıklarını savunurlar. Fakat aklın, tefekkür ve istidlal yoluyla elde edilen aksiyomatik olmayan hükümlerinin dinin sahasında hiç yeri yoktur, güvenilir değildirler ve dinden bir teyit ikame edilmedikçe onlara sarılmada duraklamak gerekir.<a href="#_ftn37" name="_ftnref37">[37]</a></p>
<p>Hıristiyan fideistler arasında da Hıristiyanlığın doğuşundan günümüze kadar, vahyin, deneysel bilimler, ahlak ve metafizik dahil bütün bilgilerin yerini almak üzere insana armağan edildiğine inanan birileri sürekli olmuştur.<a href="#_ftn38" name="_ftnref38">[38]</a> Bu sözlerinin kökü, belli oranda Kitab-ı Mukaddes’tedir. Ahd-i Atik ve Ahd-i Cedid’de, bir yandan Tanrının varlığı tereddüt ve sorgulama konusu yapılmaz, dolayısıyla kişi onu ispatlamak için delil ikame etmek zorunda kalmaz; fakat öte yandan Kitab-ı Mukaddes ve özellikle Hıristiyanlık dininin yaydığı temel ilkeler, aklın delillendirmesinin üstesinden gelemeyeceği gizemli ve irrasyonel ilkelerdi.<a href="#_ftn39" name="_ftnref39">[39]</a> Bu sebeple, Yunan düşüncesinin temsil ettiği akıl vahye dayalı dinle çatıştı ve ağırlıklı kısmını önemli dindar düşünürlerin oluşturduğu çoğu kimse de inanç ve aklın hiçbir şekilde bağdaşmayacağını idda etti. Nitekim Aziz Pavlus şöyle yazdı: “Uyanık olun ki, kimse sizi felsefe ve bâtıl hileyle cezbetmesin.”<a href="#_ftn40" name="_ftnref40">[40]</a> Onlara göre kişi eğer yalnızca Allah’ın kelimesine inanırsa önemli hayati meseleler hakkında büyük filozoflardan bile daha fazla bilgi sahibi olacaktır.<a href="#_ftn41" name="_ftnref41">[41]</a> Tanrı bizimle konuştuğundan artık düşünceye ihtiyaç yoktur. Herkesin derdi ve kaygısı kurtuluşa ermeye odaklanmalıdır. Kurtuluşa ermede önemli olan herşey Kitab-ı Mukaddes’te geçmektedir. Hal böyle olunca, akletme ve felsefe dahil başka hiçbir şeye ihtiyaç kalmayacaktır.<a href="#_ftn42" name="_ftnref42">[42]</a></p>
<p>Hıristiyan gelenekte bu tefekkürün temsilcileri olarak Tertullianus<a href="#_ftn43" name="_ftnref43">[43]</a> ve Kierkegaard’ın adı zikredilebilir. Tertullianus’a göre, bir yanda Hıristiyanlık, diğer yanda akletmeye dayalı felsefe arasında çözüme kavuşturulmamış bir çatışma vardır. Tertullianus, kendisini, bidat koyucular olarak adlandırdığı filozoflara karşılık vermeye yükümlü gördü. Onun inancına göre aklî kesinlikle iman etmek imanın muhtevasıyla bağdaşmaz. Ünlü sözlerinden birinde, “İman ediyorum, çünkü manasız (aklın ötesinde) bir iş.”<a href="#_ftn44" name="_ftnref44">[44]</a> demektedir. Öfkesini gösteren ses tonuyla şöyle der:</p>
<p>Sahi, Atina’nın Jerusalem’le ne alakası var? Akademi ile kilise arasında nasıl bir uyum sözkonusu? Kafirlerin Hıristiyanlarla ne münasebeti var? Bizim öğretilerimizin orijini Süleyman’ın sofasıdır (Resullerin İşleri 5:3). Bizzat kendisi söyledi ki, Tanrıyı saf ve pak kalıplarda aramak gerek (Süleyman’ın Meselleri, 1:1). Stoacı, Eflatuncu ve polemikçi fikirlerin sentezinden Hıristiyanlık üretmekten sakının. İsa Mesih aramızdayken neden lüzumsuz polemikleri isteyelim ki. İncil’den yararlandıktan sonra tekrar araştırmaya dönüp ne yapacağız? Dinî inançtan sonra artık hangi itikadı isteyeceğiz? Dinimizin yüceliği ondan sonra başka bir şeye inanmaya izin vermez.<a href="#_ftn45" name="_ftnref45">[45]</a></p>
<p>Tertullianus’un bu sözleri, akıl ve din arasındaki ilişkiyi ve Hıristiyan dininin mutlak üstünlüğünü gösteren fideizmin tam örneğini sergilemektedir. Bu tarz düşüncenin esası Kierkegaard’ın görüşlerinde de mevcuttur.</p>
<p>Kierkegaard da akılcı çıkarımın dinî inançla bağdaşmadığını ve akılcı kanıt arayışının sahtekarlık, aldatma ve Tanrının bizden istediği güveni bir kenara atmak olduğunu savunur.<a href="#_ftn46" name="_ftnref46">[46]</a> Nesnel düşüncenin<a href="#_ftn47" name="_ftnref47">[47]</a>, yani empatik tefekkürün, insanın dinî ve ahlakî meselelerle ilgili olarak düşünce konusunda çok yönlü uğraşıya girmemesi ve tarafsızlığının yanlış olduğuna inanır. İnsan, tüm varlığıyla ve ruhunun bütün yönleriyle dinî konularla yüzleşmelidir. Mesela Kierkegaard açısından ölüm bahsinde nesnel düşünce, onun mahiyet ve sebepleri konusunda araştırmaya girişmemiz ve muhtelif toplumların onunla yüzleşme şeklini incelememiz tarzında olmalıdır. Ama bu anlamı verirken bir önemli noktayı ihmal ettik. O da, benim ölüm konusunda cevabını bulmaya muhtaç olduğum sorulardır: “Yarın öleceksem ne olacak?” veya “Ölmem gerektiği gerçeği karşısında nasıl yaşamak zorundayım?”. Bu yüzden ruhsal tarzla bu sorularla yüzleşmek lazımdır. Ruhsal düşünce tarzıyla, “kendinle irtibat”<a href="#_ftn48" name="_ftnref48">[48]</a> yöntemiyle ve nesnel düşünceye aykırı olarak onun doğruluk ve yanlışlığını felsefi veya bilimsel kriterlerle herkesin kabul edeceği biçimde değerlendirmek mümkün değildir. Bu nedenle akılcı nesnel deliller ve felsefe hiçbir zaman dinî inançları yargılama yetkisine sahip değildir.<a href="#_ftn49" name="_ftnref49">[49]</a> Kierkegaard, dinin hakikatini nesnel kanıt yardımıyla araştırma konusu yapanlarla alay eder ve şöyle der:</p>
<p>İnanç, net biçimde bireyin ruhundaki ucu bucağı görünmeyen heyecan ile nesnel kanıt bulunmaması arasındaki çelişkidir. Tanrıyı nesnel yolla bulmaya gücüm yetse inancım olmaz. Buna gücüm yetmediği için inanmak zorundayım.<a href="#_ftn50" name="_ftnref50">[50]</a></p>
<p>İfadesinden anlaşıldığı gibi, Kierkegaard, kesinsizlik<a href="#_ftn51" name="_ftnref51">[51]</a> ve muhal olmanın<a href="#_ftn52" name="_ftnref52">[52]</a> imanın zorunlu şartı olduğu inancındadır. Çünkü risk olmaksızın iman oluşmayacaktır. İman; tercih, özgürlük ve tehlikeli girişimden kaynaklanan bir eylemdir. İman riskli bir davranıştır ve tehlikelerle dolu bir davranışın tehlike olmaksızın manası yoktur. İmanın ilgili olduğu şeye delil ne kadar az olursa, yani imanın konusu ne kadar az kesinse iman o kadar gelişmiş olacaktır. İmanın mevzusu muhal olduğunda büyük tehlike arzeden ve yoğun bir imana sahip oluruz. Bu sebeple Kierkegaard açısından saf akıl, mantıksal ve matematiksel hakikatler gibi yalnızca soyut gerçekleri kanıtlarken başarı sağlayabilir. Soyut gerçekler, hakiki varlık bahsinde bize bir şey kazandırmaz.<a href="#_ftn53" name="_ftnref53">[53]</a></p>
<p>Fakat dini anlamak için bir araç olarak dahi aklı bir kenara iten fideizmdeki bu aşırılığın kökleri nerede aranmalıdır? Akıl-din ilişkisini araştırmaya koyulduğumuzda incelediğimiz din konusunda daima dakik olmalıyız. Allah tarafından indirilmiş ve beşer eliyle tahrife uğramamış vahiy ve din, hakikatlerin ta kendisini açıkladığından, asla diğer araçlarla keşfedilemeyecek geriye kalan özlü hakikatlerle çatışma halinde değildir. Ama araştırma konusu eğer ilahi din olmazsa veya en azından bazı öğretileri tahrife maruz kalmışsa gerçeklik ve özle uyumlu olmayacaktır. Gerçeği bulmaya meyilli insanın aklı da onu geri plana itecektir. Hıristiyanlıktaki kurtuluşun ilkelerini oluşturan Mesih’in bedenlenmesi, teslis, fidye amaçlı ölüm gibi öğretilerin tümü bu özelliktedir. Dolayısıyla Hıristiyan teologların bu inançları savunmak için aklı kullanmayı dışlaması doğaldır.</p>
<p>Aynı şekilde modern çağ, Hıristiyanlık dininin inançlarına büyük baskılar yaptı. İnsanın orijini konusunda bilimsel teoriler ve tarihsel araştırmalar Kitab-ı Mukaddes’in iddialarına meydan okumaktadır. Bunun yanında dinsiz felsefeciler ve hümanistler de Tanrı inancına hücum etmektedir. Bu baskılar sonucunda Hıristiyan dindarların çoğu, inançlarını akılcı yönden izah edilemez buldu ve fideizmin dinî inançları rasyonel eleştiriler karşısında güvende tuttuğunu gördüklerinden bu akımın cazibesine kapıldı.<a href="#_ftn54" name="_ftnref54">[54]</a></p>
<p>İkinci eğilim: Bu eğilimde, her ne kadar dinî öğretileri başka herşeyden öncelikli gören ve dinî inançları akıl aracılığıyla değerlendirmeye inanmayan fideistler yeralsa da ve bu sebeple fideizm tanınımız içine girseler de dinden sonraki basamakta akla da değer vermektedirler.</p>
<p>Hıristiyan gelenekte Augustine, bu akımın temsilcisi olarak görülebilir. İtiraflar kitabında, akıl yoluyla hakikate ulaşmak isteyip de neticede imana ulaştığı beyhude çabasından sonra kolaylıkla ve hiç hatasız, filozofların Tanrı konusunda öğrettiği bütün aklî hakikatleri, felsefi gerçeklerden çok daha zengin mertebeleriyle elde edebileceğini anladığını hatırlatır. Böyle bir kazanım yolunun, en avam müminlerin bile nasipsiz kalmadığı basit iman olduğunu düşünmekteydi. Buna göre Augustine, hakikate ulaşmanın en güvenli yolunun, akıldan başlayıp akılcı kesinlikten imana varacak yol olmadığına, aksine başlangıcının iman olduğu ve vahiyden akla gidecek yol olduğuna inanıyordu.<a href="#_ftn55" name="_ftnref55">[55]</a></p>
<p>Augustine’e göre anlamı olmayan bir şeye iman edilemez. İnanç mana gerektirir.<a href="#_ftn56" name="_ftnref56">[56]</a> Ama bu, başta aklın yardımıyla dinî öğretileri kanıtlayıp aklî kesinliği sağlamamızı, sonra da ulaşılan aklî kesinliğin konseptiyle iman etmemizi gerektirmez. Durum tersinedir. Birçok hakikate giriş yolu akıl değil, hatadan korunmuş dindir ve dinin öğretilerini kabul etmek, o hakikatleri keşfetmenin yegane yoludur. Dini kabul ettikten sonra dinde aklı kullanma ve derinlemesine düşünüşün yolu açılır.</p>
<p>Görüldüğü gibi Augustine ve fikirdaşlarının fideizmi, akıl ve felsefeyi inkar anlamına gelmemektedir. Bilakis akla değer vermekte ve bazen dinî öğretileri ispatlamak için felsefi kanıtlar da getirmektedir. Fakat bu kanıtları getirirken aklı bile dinin yönlendirdiğini savunmaktadır.<a href="#_ftn57" name="_ftnref57">[57]</a> Fideizmin bu modeli her ne kadar müfrit fideizmin müptela olduğu bazı sorunlardan uzaksa da onun da ileride işaret edeceğimiz kendine özgü önemli bir sorunu vardır.</p>
<p>Üçüncü eğilim: Bu eğilimde de fideistler aklın prestijini ve aklî başarının değerini belli ölçüde itiraf etmektedir. Lakin din ve akıl arasında sağlam ve sarsılmaz bir set çekmeye hükmetmişlerdir. Bu görüşe göre her ne kadar akıl ve felsefenin kendi alanındaki başarıları saygınsa da aklı din alanına müdahale ettirmekten kaçınılmalıdır. Çünkü din ve kutsal metinler, akılcı çıkarımlarla hiçbir şekilde uyuşmaz. Aksine çoğu kere birbirlerinden tam manasıyla ayrıdırlar.</p>
<p>Tefkik okulu<a href="#_ftn58" name="_ftnref58">[58]</a>, yüzyılımızda akıl-din ilişkisine dair böyle bir anlayışa sahip ana akımdır. Tefkikçilere göre “Beşeri ilimler ile ilahi modern bilimler arasında hiçbir şeyde hiçbir ortak nokta yoktur.”<a href="#_ftn59" name="_ftnref59">[59]</a> Öyleyse aklî ve felsefî kuralların din sahasına nüfuzunu önlemek gerekir. Çünkü Kitab ve Sünnet’e ve bu ikisindeki bilgilere başvurulursa “Şeriatın bütün konularında felsefenin tüm kurallarından ayrılık ve aykırılık görülecektir.”<a href="#_ftn60" name="_ftnref60">[60]</a> Dolayısıyla tefkik okulu, bir yandan beşeri veya içiçe girmiş anlam ve kavramlar, diğer yandan ilahi ve semavi halis maarif arasında fark bulunduğunu düşünür. Vahiy ile aklî başarıların ilişkisinde tevil ve birleşim değil, “tefkik” vardır. Çünkü bunu olamayacak bir şey görür ve bu üç dünyagörüşü ve kozmolojiyi aynı hizada ve birbirinin aynısı olarak tanımaz. Akılcı çıkarımların dine nüfuzunu ve dinin akılla uyumunu vahyin prensiplerinin ve Kur’an’ın maarifinin zararına kabul eder. Bu işin, dinin bağımsızlık ve kendine yeterliliğini örseleyeceği inancındadır.<a href="#_ftn61" name="_ftnref61">[61]</a></p>
<p>Tefkik okulunun ısrarcı olduğu, Kur’an, kanıt ve irfan şeklindeki üç epistemik yöntemin birbirinden ayrılması, aklî ve irfanî ilimlerden yararlanarak dinî metinleri tevil etmekten kaçınmak gerektiğini vurgular. Tefkikçiler, dinî metinlerin, özellikle de Kur’an’ın birtakım tevilleri bulunduğunu kabul etmektedir. Lakin onlara göre bu teviller ve bâtıni manalar lafzın zâhiri yoluyla elde edilemez. Bu anlamlara ulaşılmasını masumlara (a.s) mahsus görmekte<a href="#_ftn62" name="_ftnref62">[62]</a> ve onlardan başkasına bu işi menetmektedirler. Bu yüzden itikadla ilgili ayet ve rivayetlerin zâhirlerine fazlasıyla vurgu yapmakta, onları tevil etmenin bisetin maksadıyla çeliştiğini ve nübüvvetin izlerini sildiğini savunmaktadırlar.<a href="#_ftn63" name="_ftnref63">[63]</a> Buna göre aklî delil naklî delille çatıştığında naklin akla önceliği olduğuna hükmetmişlerdir.<a href="#_ftn64" name="_ftnref64">[64]</a></p>
<p>Dördüncü eğilim: Her ne kadar yukarıdaki üç eğilime mensup fideistler, akılcı ama çoğu kere de keyfî birikimin dinin alanına nüfuz etmesini önleyerek kendilerince iman ve diyaneti korunaklı tutmak için varsayımlarına dayanarak din ve akıl arasında sağlam bir duvar örmeye çalıştılarsa da pratikte bu sahada pek o kadar da başarı sağlayamadılar. Çünkü birçok düşünce insanı, imanın kemalindeki tatlılığı, inançla ilgili akılcı kesinlik ve çıkarımsal anlayışta görmektedir. Akılcı bilgiden doğan imanı, bilginin hazır bulunmasından yoksun imandan daha kâmil mertebelerde kabul etmektedir. Bu sebeple, yine de aklın, anlamanın aracı ve dinî bilgilerin kaynağı olarak şeriat meydanında boy göstermesi üzerinde durdular.</p>
<p>Bu arada batılı fideistlerden bir grup, dinde, hakikatlere dönük anlamlı ve bilgi sunan önermeler varolana dek aklın din alanına nüfuzunun azaltılamayacağını kavradı. Akıl, varlık âleminin hakikatlerini anlama ve onlara dayanarak çıkarımda bulunmanın peşindedir. Madem ki din, bu tür hakikatleri açıklama iddiasındadır öyleyse akılcı çıkarım ve tefekkür için tamamen uygun bir mevzu hazırlıyor demektir. Bu yüzden onların varsayımına göre eğer iman, aklın nüfuzunun yaratacağı patolojiden korunacaksa dinî öğretilerin hakikati yansıttığı inkar edilmelidir.</p>
<p>Buna göre onlar, ilke olarak dinin realizasyonunu ve bilgi sunma niteliğini inkar ettiler. Onlara göre dinî önermelerin manası hiçbir zaman insan zihnine yansıyan reel durum değildir. Bilakis dinî önermelerin anlamı, bu önermelerin beşeri hayatın düzenini korumada sahip olduğu işlevdir. Din, varlık âleminin hakikat ve reel şeylerini bize yansıtmak için değil, birtakım meseleleri açıklayarak bu dünyada daha iyi nasıl yaşanabileceğini göstermek üzere gelmiştir.<a href="#_ftn65" name="_ftnref65">[65]</a></p>
<p>Bu düşüncenin temsilcilerinden Philips, ölümden sonraki kaderimize itikat olarak bilinen ve gerçeği yansıtan bir itikat sayıldığından teyit veya tekzip edilebilir inançlardan biri olarak “ebedi hayat” konusunda şöyle der:</p>
<p>Bir kimse hakkında “Ruhunu paraya satmış” dediğimizde tamamen doğal bir açıklama yapmış oluruz. Bu görüş, esasen insanın mahiyetindeki dualite (beden-ruh) hakkında hiçbir felsefi teori gerektirmez. Bu görüş bildirme, bir kişi hakkında ahlakî görüş beyan etme türündendir. Bireyin müptela olduğu dejenere ve bayağı durumu açıklamaktadır. Bu anlamda insan ruhu onun mükemmelliğine, amel ve inançtan oluşan karmaşık bütünlüğe işaret eder. Nitekim tek parça davranırsa şahsa ve onun şahsiyetine atfedilebilir. Ruhun ölümsüzlüğünden sözetmenin benzer bir rol oynaması mümkün olamaz mı?&#8230; Ölümsüzlük, şu anki hayatın bir şekilde devam etmesi demek değildir. Aksine onun hakkında bir çeşit yargıda bulunmaktır. Ebediyet daha fazla hayat değildir. Bilakis bazı fikrî, ahlakî ve dinî düzenlerden etkilenerek hakkında hüküm verdiğimiz işte bu hayattır. Ruhun ölümsüzlüğü bahsindeki soru, insan hayatının kapsamı hakkındaki soru olarak, özellikle de o hayatın ölümden sonra da devam edip edemeyeceği bahsi içinde düşünülemez. Aksine bireyin yaşadığı hayatın türü hakkındaki sorular arasında kabul edilir.<a href="#_ftn66" name="_ftnref66">[66]</a></p>
<p>Bu sebeple, bu eğilimde, dinin realizasyonundan sıyrılmanın bedeli olarak, imanın reel hiçbir muhtevası bulunmadığına ve dinî inançların gerçeğe dönük iddialar olmadığına inanan bir tür fideizm ortaya konmuştur. Bu nitelemeye göre, dinî iddiaların doğruluğunu hedef alan bilimsel ve felsefi hamleler, dinî inancın mahiyetine ilişkin bir yanlış anlamaya dayanmaktadır. Ebediyet gibi dinî öğretiler, aklın müdahale gücüne sahip olmadığı gerçek durumun bir şekilde beyanı değildir. Bilakis Tanrının huzurundaki hayat tarzına işaret taşır ve insanların Tanrının çocukları olarak birbirlerine eşit muamele etmesi gerektiğine inancın yansımasıdır. Nitekim ölüm, herkes için eşitleyiciye dönüşmektedir.<a href="#_ftn67" name="_ftnref67">[67]</a></p>
<p>Fideizmin Tenkidi</p>
<p>Bütün fideistler arasında, açıkça olmasa da göze çarpan şey, iman ederken hiçbir şekilde kesin bilgisine sahip olmadıkları bir şeye kalpten teslimiyeti yeterli, hatta gerekli görmeleridir. Onlara göre istediğimiz şeye iman etme zorunluluğumuz yoktur. İçlerinden bazılarına göre, başta, ilke olarak iman edilen şeyle ilgili bilginin oluşmasının imanın gerçekleşmesine aykırı olduğuna ve kuşku ve tereddüdün varolduğu şeye iman edilebileceğine dair bilgimiz olmalıdır. Ama gerçek şu ki, insan, kendini tanımaya dayalı imanın mevzu ve mensubiyetinden ne kadar nasiplenmişse ve onları bilme alanında aklından ne kadar çok yararlanırsa o kadar kâmil bir imana sahip olur. Bu nedenle fideist, insana kılavuzluk etmek için insanların mutluluğuyla ilgili hakikatleri beyan etmek üzere din ve şeriat gönderen Tanrının, insanı varlığına, onun yardımıyla bir yandan sahip olduğu bütün mertebe ve bâtınlarıyla dini anlamaya nail olacağı, diğer yandan hatayla dine nispet edilmiş metinleri değerlendirebileceği akıl adında bir kuvvet armağan edildiğini hatırdan çıkarmamalıdır. Dolayısıyla fideistlerin iddiaları üzerinde düşünme ve esas itibariyle irrasyonel olan sonuçlara dikkat çekilmesi, onların yöntemine göre varılmış neticelerdir. Öyle ki, hatta bazılarının dinin ve dinî öğretilerin reel olduğunu da inkar etmesi, bu yaklaşımı tenkit ve değerlendirmede ayrıntıya girmeye ihtiyaç bırakmamaktadır. Bu yüzden bu görüşü özet biçimde eleştirirken sadece kimi noktalara değineceğiz:</p>
<ol>
<li>Müslüman fideistlerin hiç sorgulamaksızın kabul ettiği ve inanç duyduğu Rasül-i Ekrem (s.a.a) ve masum imamlardan (a.s) gelen naslar ve Kur’an-ı Kerim ayetleri birçok yerde aklı övmeye ilaveten düşünmeye davet ederek birtakım meselelere aklî kanıt da ikame etmiştir. Nasçılık iddiasındakiler madem tüm ayetlerin zâhirini kabul ediyor ve bütün rivayetlere sened ve delaletlerini sorgulamaksızın inanıyor, öyleyse bu ayet ve rivayetlere göz ucuyla da olsa bakmaları gerekmez mi? Bazı nasçıların<a href="#_ftn68" name="_ftnref68">[68]</a> zayıf bile olsa başka her rivayeti mutlak olarak kabul etmişken bu rivayetlerin üzerini çizmesi, düşüncelerindeki derin çelişkiye işaret eder.</li>
<li>Usûl-i dinde ve dinin haklılığını ispatlarken bile akla rol vermeyen ve Allah, tevhid, nübüvvet gibi konuları kanıtlamada aklı işlevsiz gören fideistler; aynı şekilde imanın son mertebesinde aklın rolünü itiraf eden fideistler, din ve imanın türünü seçerken bir cevaba ulaşmış olmalıdır: Gerçekte hangi imanın mümini ve hangi dinin dindarı olmalıyız? Dindarlığın başlangıcının aklî bilgiyle birlikte olması lazım gelmez mi? Bir şeriat sahibinin kendi şeriatını hak görmesi ve ona davet etmesinin ona inanmamız için tek neden sayılması doğru mudur?</li>
<li>Kuşku yok ki şer’i nasları ve zâhirleri takip etmek makbul bir iştir. Ama bazen bu hak sözden bâtıl murad edilmektedir. Fideistler, Kitab ve Sünnet’in zâhirini takip etme şiarıyla Allah için cismani sıfatları olumlu görmeyi imanın gereği yapmaktadır. Oysa dayandıkları birçok ayet ve rivayetin açık ve anlaşılır manaları vardır. Onların zâhirine sarılmanın anlamı, bir dildeki söz söyleme kurallarını gözardı etmek değildir. Mesela el kelimesi tek başına kullanıldığında insanın bilinen organını akla getirir. Fakat cümle içinde kullanıldığında bazen hiçbir şekilde bedensel organ manasına gelemeyecek bir anlam kazanır. Mesela Sa’dî “Şu anda sanıyorsun ki nimetin elinde / Bu devlet ve mülk elden ele geçer” dediğinde elin lugat manasının kastedilmediğinden kimse tereddüt etmez. Aksine mecazi ve metaforik anlamı murad edilmiştir.<a href="#_ftn69" name="_ftnref69">[69]</a></li>
<li>Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) ve masum imamların (a.s) rivayetlerine başvurulduğunda dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta bu rivayetlerin senedinin muteber olup olmadığıdır. Evet, masumdan (a.s) nakledilmiş rivayetin senedi kesinse ve bundan eminsek onu kabul etmenin imanın gereği olduğuna şüphe yoktur. Fakat bu hükmün, senedinin sıhhat ve sağlamlığını araştırmaksızın bütün rivayetlere genellenmesi nasıl izah edilebilir? Acaba her rivayet her senedle, her derecedeki her aklî hükme itibar ve kesinlik bakımından öncelikli midir?</li>
<li>Ahbari fideistler kendi teorilerini savunmak üzere aklî delil ikame ettiklerinden şu soru yerinde durmaktadır: Akıl deliliyle, akıl delilinin temelsiz ve faydasız olduğunu nasıl kanıtlıyorlar? Onların aklî kanıtlarını kabul edersek bu, aklın yolunun muteber olduğuna ve gerçeği keşfettiğini kabullenme anlamına gelmez mi?</li>
<li>Aklı öven rivayetlerdeki akıldan muradı fıtrî akıl gören ve onu çıkarımcı akıldan ayıran fideistler, aslında yüzeysel aklı kabul etmekle derinlikli aklı inkara yönelmişlerdir. Gündeme gelen soru şudur: Fıtrî aklın hükümlerinin makbul bulunması, yakine faydaları dokunduğu için değil midir? Eğer bu yakin, aklın hükmünü kabul etme kriteri ise yakinin ve kesin bir hükmün olduğu heryerde makbul bulunması gerekmez mi? Fıtrî aklın hükümleri aksiyomatik kabul ediliyorsa kesin olarak ve sahih yöntemle bir aracı sayesinde bu hükümlerden hasıl olan hükümlerin muteber olması neden gerekmesin?</li>
<li>Dinî öğretilerin reel olduklarını inkar eden ve dinin beyanatlarının manasını sadece insan hayatına çeki düzen vermek olarak özetleyen realist olmayan fideistlere, bu görüşe kabul edilebilir hiçbir delil getirmemelerine ilaveten, iddia ettikleri gibi dinî önermelerin realist olmadığını halkın geneli bilse ve mead veya insanın ölümsüzlüğü adı verilen öğretinin gerçek olmadığına öğrense bu öğretilerin, bahsettikleri işlevlere sahip olup olmayacağı eleştirisi yöneltilmiştir. Dinî öğretilerin halkın arasındaki tüm işlevleri, onların bu öğretileri reel durumla ilgili görmesi nedeniyledir. Bu nedenle bu işlevler, bu öğretilerin, onların inkar ettiği reel olmalarının sağladığı işlevdir.</li>
</ol>
<p><strong>Rasyonalizm</strong></p>
<p>Din felsefesi ve ilahiyat alanında rasyona­lizm<a href="#_ftn70" name="_ftnref70">[70]</a>, vahyin öğretileriyle karşılaşmada aklın rolüne özellikle dikkat çeken, ona saygınlık atfeden ve üstün gören okullara işaret etmektedir. Tabii ki akılcıların aklın din karşısındaki rolüne yaptığı vurgunun ölçüsüne göre rasyonalistler de din karşıtı müfrit rasyonalistlerden, dinî inanca sahip mutedil rasyonalistlere kadar geniş bir skalada yeralmaktadır. Biz burada rasyonalistler arasından üç ana akımı özetleyerek ve temsilcilerini belirterek inceleyeceğiz. Bu üç akım şunlardır: Müfrit rasyonalizm, eleştirel rasyonalizm ve mutedil rasyonalizm.</p>
<p><strong>Müfrit Rasyonalizm</strong></p>
<p>Müfrit fideistlerin karşı noktasında, akıl ve beşeri düşünce aracını aşırı biçimde vurgulayan ve aklı, insan hayatıyla ilişkili tüm hakikatleri keşfetmede güvenilir kaynak görenler vardır. Rasyonalistlerin, din karşıtı akılcılar olarak sözedilebilecek grubu, esasen insanın vahye dayalı bilgilere ihtiyacını ve vahiy adındaki epistemik araçtan yararlanılmasını reddetmektedir.<a href="#_ftn71" name="_ftnref71">[71]</a></p>
<p>Din karşıtı rasyonalistler arasında bir kesim, ilke olarak vahiy mümkün olsa bile faydasız olduğunu savunmaktadır. Çünkü akıl, insanı maksadın son noktasına kadar ulaştırmada yeterlidir ve insan akılla donandığında artık vahye muhtaç değildir. Aksine aklının yardımıyla hayatının tüm ihtiyaçlarını karşılamaya güç yetirebilir.<a href="#_ftn72" name="_ftnref72">[72]</a> Bu görüşe göre vahiy ve din adı altında ortaya atılan şeyler “insanlara vehim ve tahmin armağan etmektedir. Bu nedenle akılla kıyaslanabilecek hiçbir özgünlüğü yoktur”<a href="#_ftn73" name="_ftnref73">[73]</a>, ayrıca onunla akıl arasında bir ilişki ve bağdan da bahsedilemez.<a href="#_ftn74" name="_ftnref74">[74]</a></p>
<p>Vahye ihtiyaç duymama ve aklın mutlak yeterliliği düşüncesinin en meşhur takipçileri, kelam kaynaklarında “Brahmanlar” olarak şöhret bulmuş Hind elitlerinden<a href="#_ftn75" name="_ftnref75">[75]</a> bir gruptu. Onlara göre peygamberlerin öğretileri ya aklın hükümlerine uygundur ya da çatışmaktadır. Birinci durumda aklımızın hükümleri bu öğretilere başvurmaya muhtaç değildir. Ama peygamberlerin öğretileri aklın hükümleriyle bağdaşmıyorsa hiçbir şekilde bu öğretilere rıza gösterilemez. Çünkü insanı hayvandan ayıran yön olan aklı yoksaymak insanlık sahasından çıkıp hayvanlık dairesine girmek anlamına gelmektedir.<a href="#_ftn76" name="_ftnref76">[76]</a></p>
<p>Batı dünyasında din karşıtı rasyonalizmin ortaya çıkışının zirvesi batıdaki aydınlanma çağıdır. Batılı düşünürler arasında deizm okulunun çoğu takipçisinin din konusunda ve onun akılla ilişkisi hakkında böyle bir algısı vardı. Deizm kelimesi (doğal=akılcı teoloji) ilk kez onaltıncı yüzyılda vahiy gizemini ve doğa ötesi ilhamları bâtıl ve yanlış bir şey gören kimseler hakkında kullanıldı.<a href="#_ftn77" name="_ftnref77">[77]</a> Bunlar aslında vahye dayalı her türlü bilgiyi inkar ederek aklı onun yerine geçiren ve vahye ihityaç duyulmadığını savunan Tanrı inançlı insanlardı.</p>
<p>Din karşıtı rasyonalistlerin diğer bir grubu, insanı dinî öğretilere muhtaç görmemekle kalmayıp dinî önermelerin akılla çatıştığını öne sürerek onları hayattan çıkarmaya çalıştı. Bunlar, rasyonalizme inançları gereği, dinî inanç sisteminin, kollektif aklın ikna olduğunun anlaşılmasıyla o inançlar doğrulanabildiği takdirde makbul bulunacağını belirtti.<a href="#_ftn78" name="_ftnref78">[78]</a> Fakat bir taraftan da tüm din ve inanç sistemlerinin akılla çatışan inançlara sahip olması nedeniyle bu rasyonel kanıtlama ölçütünü karşılayamadığı inancındaydılar. Bu sebeple onlara göre her bir itikat, iman ve dinî sistem irrasyoneldi. Dolayısıyla akıl sahibi ve ahlaka bağlı kişinin dinî inançları bulunmamalıydı.<a href="#_ftn79" name="_ftnref79">[79]</a></p>
<p>Clifford, J. L. Mackie ve Antony Flew gibi delil yanlısı isimleri bu görüşün temsilcileri saymak mümkündür. Clifford ve arkadaşları, her önermede rasyonelliğin kriterinin onu teyit eden yeterince delil bulunması olduğuna dikkat çekerek Tanrının varlığına itikat gibi inançları, tüm akılların kabul edebileceği yeterince delil bulunmaması nedeniyle irrasyonel addetmekteydi. Delil yanlılarının temel sloganını Clifford’un meşhur sözünde özetleyebiliriz: “Daima, heryerde ve herkes için yetersiz karinelere dayanan herşeye inanç, yanlış ve hatalı bir iştir.”<a href="#_ftn80" name="_ftnref80">[80]</a></p>
<p>Müfrit rasyonalistlerin ikinci grubu, vahyin ve dinî bilginin epistemik değerini inkar etmemekte ama vahye dayalı her önermeyi kabul etmenin biricik kriterini aklın onu kabul etmesi görmektedir. Bunlar, aklı vahyin ölçüsü saymakta ve vahyi onunla değerlendirmektedir. Anlayışın kalıbına ve aklın idrakine giren herşeyi kabul etmekte, buna karşılık anlamakta aciz kalınan herşeyi ya inkar etmekte<a href="#_ftn81" name="_ftnref81">[81]</a>, ya da tevil ve yorumla akıllarına uyan bir anlam ortaya koymaktadırlar. Bu sebeple onlara göre dinde akılla çatışan ve akla aykırı hiçbir önerme, yine irrasyonel ve akıl ötesi hiçbir önerme mevcut değildir. Hangi Müslüman düşünürler arasında böyle bir düşünce tarzının yayıldığına mevzusunda araştırmacılar arasında görüş ayrılıkları vardır. Fakat çoğunluk, İtizal okulunu ve İbn Rüşd gibi bazı filozofları müfrit rasyonalistler arasında saymıştır.</p>
<p>Mutezile okulunun kuruluşu, İslam’ın yayılmasından sonra Müslümanların çeşitli kültürler ve mezheplerle ilişkiye girmesinden doğan ihtiyacın sonucuydu. İslam’ın öğretilerinin izah edilmesi ve savunulması ve onların, Müslümanlarla dinî ve kültürel ortak noktası bulunmayan gayri müslimlere karşı ispatlanmasını üstlenecek ortak bir dil ihtiyacıydı bu. Sözkonusu ortak dil akıldı ve rasyonalist Mutezile okulu<a href="#_ftn82" name="_ftnref82">[82]</a> bu hedefi gerçekleştirmek için akıldan yararlanma mecrasında şekillendi. Mutezile’nin akla sarılması, en azından kuruluşunun başlarında, dinin rasyonel ispatı ve savunulması hedefi güdüyordu. Ama bu sırada, akla eğilimde giderek ifrat yoluna sapan kişiler de ortaya çıktı. O kadar ki şefaat, evliyanın kerameti ve bazı durumlar hariç mucizeleri sırf rasyonel izahı bulunamadığı için inkar ettiler.<a href="#_ftn83" name="_ftnref83">[83]</a> Bu sebeple İslam dünyasındaki rasyonalizm akımını inceleyen tarihçilerin ekserisi Mutezile’yi müfrit akılcılığın temsilcisi olarak gösterir:</p>
<p>Mutezile, aklın esas olduğuna inanan kesimdi. Nitekim İslam inançlarını nazari akılla değerlendiriyor ve aklın erişimine uzak kalan şeylerin tümünü bir kenara atıyordu. Onlar için, insana bağışlanmış diğer her kuvvet gibi aklın da birtakım kısıtları olduğunu kabul etmek çok güçtü.<a href="#_ftn84" name="_ftnref84">[84]</a></p>
<p>Onlar, aklın en temel şey olduğuna ve onu vahye tercih etmek gerektiğine inanıyordu. Vahiy, aklın kabul ettiği bir şeydi ve ne zaman akılla vahiy arasında ihtilaf çıksa akıl tercih edilmeli ve vahiy aklın hükmüne uygun düşecek biçimde yorumlanmalıydı.<a href="#_ftn85" name="_ftnref85">[85]</a></p>
<p>Muhakkik Lâhîcî de bu konuda şöyle der:</p>
<p>Bu cemaat [Mutezile] akılcı reyi tercih ediyordu. Zâhir bakımından manası onların görüş ve aklına uymadığında onu aklın kanunlarına göre tevil ediyorlardı.<a href="#_ftn86" name="_ftnref86">[86]</a></p>
<p>Bu sebeple Mutezile, Ehl-i Hadis ve Zâhiriyye gruplarının aksine icmalî imanla yetinmedi. İhtilafın görüldüğü cebr ve ihtiyar ya da tecsim ve tenzih gibi mevzuları toplayıp aklın hakemliğine götürdü ve bu meselelerde kendine has bir görüşe vardı.<a href="#_ftn87" name="_ftnref87">[87]</a> Sonra zâhirde bu görüşe aykırı düşen ayetleri tevile girişti.<a href="#_ftn88" name="_ftnref88">[88]</a></p>
<p>Filozoflar arasından İbn Rüşd de<a href="#_ftn89" name="_ftnref89">[89]</a> kimilerinin müfrit akılcı gördüğü kişilerdendir. İbn Rüşd’ün zamanı, kanıta dayalı akıl ve hikmete muhalefet zamanıydı. Bir yandan o dönemin ulema ve fukahası felsefeye, özellikle de Aristo felsefesine muhalefette ısrar ederken, öte yandan Gazali’nin filozoflara hücumu felsefe prensiplerinin zayıflamasına ve değer kaybetmesine, dine ve insanlığın saadetine karşıt görülmesine sebep oldu. Bu yüzden İbn Rüşd bir yandan felsefeyi savunmaya koyuldu, diğer yandan felsefe ve din arasındaki çatışmayı gidermeyi hedefledi.</p>
<p>İbn Rüşd’e göre felsefe<a href="#_ftn90" name="_ftnref90">[90]</a>, Allah’a giden marifet yoludur<a href="#_ftn91" name="_ftnref91">[91]</a> ve din de insanı bu yola çağırmıştır. Her ikisi de hakikatleri beyan eder, dolayısıyla bu iki hakikatin arasında hiçbir inat ve muhalefet olmayacaktır. Onun inancına göre, “Bütün Müslümanlar açısından bürhana dayalı düşünce şeriata aykırı sonuç vermez. Çünkü hakkın hakka zıtlığı olmaz. Bilakis ona uygundur ve onun doğruluğuna şahitlik eder.”</p>
<p>Bu sebeple felsefenin dinle çatışması sözkonusu değildir. Tersine, bu ikisi birbirini destekler.<a href="#_ftn92" name="_ftnref92">[92]</a> İbn Rüşd’ün görüşüne göre bir yandan dinin zâhir ve bâtını arasındaki farkı gözönünde bulundurmak, diğer yandan bireylerin dine rücu görevi, din ve felsefe arasındaki uyuşmazlığı ortadan kaldıracaktır. İbn Rüşd açısından insanlar “ehl-i bürhan”, “ehl-i cedel” ve “ehl-i hitabe” olarak üçe ayrılır.<a href="#_ftn93" name="_ftnref93">[93]</a> Bu tasnif dikkate alındığında ehl-i bürhan olan bir hakimin görevi, hakim olmayan ehl-i cedel ve ehl-i hitabeden farklıdır. Dinin zâhiri ve bâtını vardır. Sadece hakimler aklın yardımıyla ve tevil metoduyla dinin bâtınına ulaşmayı başarabilirler. Fakat bunun, hakim olmayanların da bilme liyakati taşıdıkları anlamına gelmediğine dikkate edilmelidir.<a href="#_ftn94" name="_ftnref94">[94]</a> Görüş ve düşüncelerin dinle çatışmasını ortadan kaldırmanın anahtarı da bu noktada gizlidir. Eğer aklın dinle çatışmamasını istiyorsak hakimlerin görüşlerinin hakim olmayanların arasına sızmasını önlemeliyiz.</p>
<p>Şeriatın tevilinin çoğunluğa saklı kalması lazımdır. Çünkü onun açıklanması, çoğunluğun kanıta ulaşma kabiliyeti bulunmadığını bile bile hikmetin sonuçlarını açıklamak manasına gelir. Bu, şeriatı ihlaldir ve aynı zamanda hikmeti de.<a href="#_ftn95" name="_ftnref95">[95]</a></p>
<p>Hakim olmayanın felsefi meseleleri idrak kapasitesi yoktur. Bu görüş ve teviller onların eline verildiğinde bakışaçısı dinin zâhiriyle sınırlı olduğundan felsefe ve dinin çatıştığına hükmedecektir. Ama fıtrat zekasına ilaveten ilmî ve amelî fazilete de sahip bir hakim, görüşlerini dine aykırı görmemekle kalmayacak, dinin bâtınını da keşfetmeye nail olacaktır. Bu sebeple, onun ifadesiyle, “Din ve felsefenin çeliştiğine hükmeden kimseler, ne dinin gerçekliğine yol bulabilirler, ne de felsefenin hakikatine.”<a href="#_ftn96" name="_ftnref96">[96]</a></p>
<p>Mutezile’nin veya İbn Rüşd gibi filozofların tamamının akla müfrit biçimde eğilimli olup olmadığı<a href="#_ftn97" name="_ftnref97">[97]</a> tartışması bir yana, aşırılıkçı rasyonalizmin, aşağıda kimilerine değineceğimiz birtakım sorunları vardır.</p>
<p><strong>Müfrit Rasyonalizmin Eleştirisi</strong></p>
<ol>
<li>Vahyin imkanını inkar, din karşıtı rasyonalistleri ilke olarak insanın, duyu ve akıl dışındaki her türlü epistemik kaynaktan yararlanmayı reddetmesine yolaçmıştır. Halbuki insan aklı vahyin zaruretini kavramakta ve bunu itiraf etmektedir. Nübüvvetle ilgili bahislerde ele alınan peygamberliği ispat kanıtları, vahiy adında bir epistemik kaynağın tahakkunu aklen ispatlamaktadır.</li>
<li>Bazı müfrit rasyonalistlere yöneltilen bir diğer eleştiri, insanı vahye dayalı bilgiye ulaşmakta yetersiz görmeleri, peygamberlerin diğer âlemlerle her türlü irtibatını imkansız saymaları ve diğer âlemlerle irtibata dayalı iddialarını ya büyük bir yalan, ya da vehimlerinin ürünü görmeleri<a href="#_ftn98" name="_ftnref98">[98]</a>, ama bu inkar için, bunu muhtemel görmeme dışında hiçbir delil göstermemeleridir. Peygamberlerin bizim gibi insanlar olmaları başka âlemlerle bağlantıları bulunmadığına işaret sayılamaz. Nitekim Kur’an-i Kerim bunu şöyle açıklar:</li>
</ol>
<p>“Biz de sizin gibi bir beşerden başkası değiliz. Fakat Allah, kullarından dilediğine minnet ediyor.”<a href="#_ftn99" name="_ftnref99">[99]</a></p>
<p>Peygamberlerin mucizeleri de onların Allah’la irtibatına ve onlara vahiy gönderildiğine bir delildir. Çünkü yalancıdan başka bir şey olmasalardı veya vehimlerinin esiri olsalardı asla böyle harikulade işlerin üstesinden gelemezlerdi.</p>
<ol start="3">
<li>Din karşıtı rasyonalistler, insan aklının hakikatleri idrak etmede herhangi bir kısıtı olmadığını ve bütün boyutlarda hakikatleri keşfetmeye nail olup mutluluk yolunu kendilerinin bulacağını varsaymaktadır. Fakat her biri aklın yeterliliğine güvenen ama ihtiyaçlarını karşılamada hayal kırıklığına uğrayan muhtelif okullar bu görüşün yanlışlığına tanıktır. Tüm hakimlerin ittifakıyla, akıl gücü, uyumlu hissettiği bir dizi genel anlamı idrake güç yetirebilir ve dünya işlerinin, özellikle de ahiret âleminin detaylarını bağımsız olarak idrak etmekte acizdir. Bu nedenle insan aklının, onun duyu gücü gibi birtakım kısıtları vardır. Akıl, bu kısıtlamaları kavrayarak vahiy adındaki başka bir kaynağa ihtiyaç hisseder.</li>
<li>Önermeleri akılla çatışan ve aklın kabul ettiği şeklinde ikiye ayıran ve insanı hiçbirinde de vahye muhtaç görmeyen Brahmanlar gibi rasyonalistlere cevap verirken şöyle söylenebilir: Bütün hüküm ve önermeler bu iki kısımla sınırlı değildir. İnsanın mutluluk için muhtaç olduğu ve akılla çatışmadığı halde aklın anlama kapasitesine sahip olmadığı, irrasyonel adı verilen nice önerme vardır. Diğer taraftan aklın kabul ettiği önermelerin tamamı da insanların tümü tarafından kavranamaz. Bu sebeple, bu hükümleri mutluluğu talep eden insanların geneline öğretecek bir dine ihtiyaç vardır.</li>
<li>Clifford benzerlerinin çalışmasındaki belirsizlik, bütün dinî sistemlerdeki mevcut inançların tamamını nasıl inceleyebildikleri ve hiçbir bir inanç sisteminin, sözü edilen kanıtlama kriterini karşılamadığı genel sonucuna nasıl varabildikleridir. Anlaşıldığı kadarıyla onlar yalnızca Hıristiyanlığın inanç sistemi üzerinde çalışmış ve mantıksal bakımdan doğru bir izah olmayan bu genellemeye varmışlardır.</li>
<li>Dindar rasyonalistler babında şöyle söyleyebiliriz: İlke olarak dinin kabul edilmesi, insanın başta akıl olmak üzere epistemik kuvvetlerinin sınırlılığını da kabul etmek manasına gelir. Nitekim hem Mutezile, hem de İbn Rüşd gibi filozoflar bunu itiraf etmişlerdir. Fakat onlara göre kendi sınırlı alanında kısıtlanmış aklın, kabul edilmeleri zaruri ve naklin zâhirleriyle karşılaşmada önceliği olan kesin hükümleri vardır. Lakin şeriat, akla kılavuzluk ve onu vehmin hükümlerinden arındırma görevini de üstlenir. Eğer akıl, dine danışmaksızın ve şeriatın kılavuzluğu olmaksızın bazı hükümlere varırsa vehmin müdahalesinden emin olunamayacaktır ve o hükümleri kabul etmede ihtiyatlı davranmak gerekir.</li>
</ol>
<p><strong>Eleştirel Rasyonalizm</strong></p>
<p>Bir yandan fideistlere yöneltilen eleştiriler, diğer yandan müfrit rasyonalistlerin Hıristiyanlık dinindeki öğretilerin herkes için aklen kanıtlanma şartını karşılamamasına ilişkin hayal kırıklığı, dinî öğretiler karşısında aklın rolünü görmezden gelemeyen ve imanın akla mutlak üstünlüğüne hükmeden bir grup düşünürün keskin biçimde bu kritere edilgen bir tepkiye sürüklenmesine ve öğretiyi başkaları için kanıtlamada aklın görevi olmadığını düşünmelerine, tersine, dinî öğretilerin tenkit ve değerlendirmesini tarafsız bir gözle aklın görevi olarak tanıtmalarına sebep oldu. Bunlar, akılla ilgili eleştirel yaklaşımları sebebiyle eleştirel rasyonalist olarak adlandırıldılar.<a href="#_ftn100" name="_ftnref100">[100]</a> Fideistlere rağmen dinî inanç sistemlerinin rasyonel eleştiri ve değerlendirme imkanı bulunduğunu iddia ederler. Fakat müfrit rasyonalistlerin aksine, bu akılcı incelemelerden, bir dinî inanç sisteminin doğruluğunu herkesi şaşırtacak kesinlikte kanıtlamasının beklenemeyeceğini savunurlar.<a href="#_ftn101" name="_ftnref101">[101]</a> Bilakis bir şeyin kanıtlanması kişiye bağlıdır. Şu anlamda ki, dinî itikatların ve dünya görüşlerinin ispatlanması, herkesi ikna eden delillerin ikamesi anlamına gelmez. Birisinin görüşüne göre bir çıkarım bir şeyi tamamen ispatlayabilir, ama aynı çıkarım bir başkası için bir şey kanıtlayamayabilir.</p>
<p>Eleştirel rasyonalizm çoğunlukla dinî inançları değerlendirmek için aklî kapasiteyi kullanmaktadır. Bu sebeple inanç sistemini ispatlayan en iyi kanıtları getirmekte, daha sonra bu inanç sistemine yönelik tenkitleri diğer inanç sistemlerinin kanıtlarıyla birlikte ve ekseriya bu inanç sistemlerinin kanıt formuna girmeyen akılcı prensiplerini değerlendirme konusu yapmaktadır. Eleştirel rasyonalistler bu aşamaları geçtikten sonra sistemi veya inanç önermesini kanıtlamaya ulaşmaktadır. Ama hiçbir zaman bu ispatlamayı kesin varsaymaz ve bu türden araştırmaların kesinliğine gereğinden fazla güvenmemek gerektiğini savunurlar.<a href="#_ftn102" name="_ftnref102">[102]</a> Dolayısıyla eleştirel rasyonalistler, “Doğru hareket etseler bile belli bir görüşün doğru, diğer görüşlerin ise yanlış olduğunu kesin biçimde ispatlayabileceklerine asla güvenmezler.”<a href="#_ftn103" name="_ftnref103">[103]</a></p>
<p>Fakat akla bu bakış, aslında, aralarında dinî önermeleri ispatlamanın da yeraldığı durumlarda aklın rolünü görmezden gelmektir. Eğer akıl, dinî inançların doğruluğunu kesin olarak kanıtlamayı talep etmiyorsa yolculuğu görececilikte son bulacaktır.<a href="#_ftn104" name="_ftnref104">[104]</a> Eğer ne kesin biçimde Hıristiyanlığın, ne de diğer dinlerin dinî inanç sistemini kanıtlayabilecekse, bu durumda eleştirel rasyonalizm esasına göre neye inanmak gerekecektir. Acaba kesinlik ve yakin elde etmeye dair hiç umut olmaksızın yıllarca dinî inançların tenkit ve değerlendirmesiyle meşgul olunabilir mi? Bu arada imanın yükümlülüğü ne olmaktadır?</p>
<p><strong>Mutedil Rasyonalizm</strong></p>
<p>Mutedil rasyonalizm, ifrat ve tefritten uzak, hem şer’i naslara bağlılığı, hem de aklın dinle omuz omuza itibarıını korumaya çalışmaktadır. Bu görüşe göre nasçılık ve akılcılık, çatışan ve karşılıklı iki eğilim değildir. Bilakis her ikisi de birbirini desteklemekte ve birbirinin yanında durmaktadır. Mutedil rasyonalizm, Müslüman mütefekkirler arasında yaygın eğilimdir. Her ne kadar içlerinden bazıları onun izah ve kullanımında doğru dürüst üstesinden gelememiş olsa da, hatta bazen nasçı olarak sözü edilen Eşariler bile, gerçekte, Ehl-i Hadis’in aşırıya kaçan nasçılığı ile Mutezile’nin müfrit akılcılığı arasında itidali bulabilmek için bir orta yol ve akla dayanma arayışı içindedir. Gerçi bu hedefi tutturmada hiç başarılı olamadıkları görülmektedir.</p>
<p>Nevbahtî ailesi, Şeyh Müfid, Seyyid Murtaza Nasiruddin Tûsî ve Allame Hıllî gibi Şii kelamcılar ile Farabî, İbn Sina, Molla Sadra ve onun talebeleri gibi Müslüman filozoflar hem vahyi ve dinî nasları kabul ettiler, hem de bunun yanında akla mutedil yaklaştılar. Akıl ve vahiy arasında böyle bir uyumun köklerini İslam dininin kendisinde, yani Kur’an’da, Hz. Rasül’ün (s.a.a) ve Hz. Masumîn’in (a.s) beyanlarında aramak gerekmektedir.</p>
<p>Kur’an-ı Kerim ayetleri ve masumların (a.s) rivayetleri, bir yandan insanları düşünmeye ve tedebbüre çağırırken, diğer yandan bu ilahi bağışa önem vermemeyi şiddetle kınamıştır. İslam’ın akla bu yaklaşımı, masum vahyin akıl için kabul ettiği çok üstün makamı göstermektedir. Burada, din-i mübin-i İslam’da aklın yüksek mevkiini açıklayan bazı Kur’an ayetlerine ve masumların (a.s) rivayetlerine göz gezdirmek uygun olacaktır. Böylece mutedil akılcılığın ayet ve rivayetlerdeki prensiplerine aşina olabileceğiz<a href="#_ftn105" name="_ftnref105">[105]</a>:</p>
<ol>
<li>Kur’an’ın nüzulü akletmek içindir:</li>
</ol>
<p>“Biz Kur’an’ı Arapça indirdik. Olur ki aklınızı kullanırsınız.”<a href="#_ftn106" name="_ftnref106">[106]</a></p>
<ol start="2">
<li>Aklını kullanmamak, canlı varlığın en kötü özelliğidir:</li>
</ol>
<p>“Allah katında en kötü canlı kesinlikle aklını kullanmayan sağırlar ve dilsizlerdir.”<a href="#_ftn107" name="_ftnref107">[107]</a></p>
<ol start="3">
<li>Aklını kullanmak cehennemden kurtuluş vesilesidir:</li>
</ol>
<p>“Derler ki, eğer işitmiş [ve kabul etmiş] olsaydık, yahut aklımızı kullansaydık cehennemlik[ler arasında] olmazdık.”<a href="#_ftn108" name="_ftnref108">[108]</a></p>
<ol start="4">
<li>Kur’an düşünmeye ve aklı kullanmaya davet etmiştir:</li>
</ol>
<p>“Sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır bu, ayetleri üzerinde düşünmeleri ve akıllıca öğüt almaları için.”<a href="#_ftn109" name="_ftnref109">[109]</a></p>
<p>“Hiç kuşku yok, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün ardarda gelişinde akıl sahipleri için [ikna edici] alametler vardır. Onlar ki Allah’ı [tüm hallerde], ayakta, otururken ve yanları üzerine uzanmışken zikreder, göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler: Rabbimiz, bunları boşuboşuna yaratmadın, münezzehsin. Öyleyse bize cehennem ateşinin azabından eman ver.”<a href="#_ftn110" name="_ftnref110">[110]</a></p>
<ol start="5">
<li>Kur’an’ın bizzat kendisi akılcı çıkarım yoluyla istidlalde bulunmuştur:</li>
</ol>
<p>“Eğer onlarda [=yer ve gök] Allah’tan başka ilahlar bulunsaydı [gök ve yer] kesinlikle fesada uğrardı.”<a href="#_ftn111" name="_ftnref111">[111]</a></p>
<ol start="6">
<li>Akıl, Allah tarafından derunî bir hüccettir:</li>
</ol>
<p>“Allah’ın insanlar üzerinde iki hücceti vardır: Haricî hüccet, derunî hücet. Hariçteki hüccet peygamberler ve imamlardır. Derundaki hüccet ise insanların aklıdır.”<a href="#_ftn112" name="_ftnref112">[112]</a></p>
<ol start="7">
<li>Akıl insanın kılavuzluğunu üstlenir:</li>
</ol>
<p>“Akıl, müminin kılavuzudur.”<a href="#_ftn113" name="_ftnref113">[113]</a></p>
<p>“Akıl, Allah’ın elçisi ve mesajcısıdır. Hiçbir fakirlik ondan mahrum olmaktan daha şiddetli değildir.”<a href="#_ftn114" name="_ftnref114">[114]</a></p>
<ol start="8">
<li>Akıl dinin temelidir:</li>
</ol>
<p>“Dinin temeli akla oturtulmuştur. Allah sadece bu yolla tanınabilir. Akıl sahipleri, akıldan başka bir yolla Allah’a ulaşma arayışında olanların hepsinden daha fazla Allah’a yakındır.”<a href="#_ftn115" name="_ftnref115">[115]</a></p>
<p>“İnsan akılla ayakta kalır. Onsuz sahih dine ulaşılamaz.”<a href="#_ftn116" name="_ftnref116">[116]</a></p>
<ol start="9">
<li>Sevabın ve Allah’a yakınlığın ölçüsü, insanın aklıdır:</li>
</ol>
<p>“Cennet ehlinin dereceleri akıl mizanıyla ölçülür. Herkes aklını kullandığı miktarda Rabbine yakın olacaktır.”<a href="#_ftn117" name="_ftnref117">[117]</a></p>
<p>“Aklı olanın dini vardır. Dini olan da cennete girecektir.”<a href="#_ftn118" name="_ftnref118">[118]</a></p>
<p>Mutedil rasyonalizm, hem vahyin tarafına değer verir, hem de aklın itibarını korur. Hem aklın idrak gücünü ve aklın hüküm verdiği bütün durumlardaki hükümlerin hüccet olduğunu kabul eder, hem de vahyin ismetine ve vahyin gerçekçi olduğuna inanır. Bu görüşe göre akıl ve vahiy arasında çift taraflı ilişki sözkonusudur ve her biri diğerinden yararlanır. Bir taraftan akıl, dini anlamanın aracı ve dinî bilginin kaynaklarından biridir. Diğer taraftan vahiy, akla kılavuzluk etme ve onu kemale erdirme görevini üstlenmiştir.</p>
<p>Burada aklın dinle ilişkisi konusunda mutedil rasyonalistlerin görüşünü ahkam, ahlak ve akaid olmak üzere üç alanda özetle inceleyeceğiz.</p>
<p>Mutedil rasyonalizm açısından akıl, dinî ahkam sahasında iki önemli rol üstlenmiştir:</p>
<ol>
<li>Araçsallık rolü: Hiç tereddütsüz akıl, anlamanın ışığı ve vahiy ahkamını istinbatın aracıdır. Akıldan yararlanmaksızın Kitap ve Sünnet’i anlamak mümkün değildir. İnsanın, şeriatı ve ahkamını öğrenmek için akıldan başka aracı yoktur ve aklı kullanmaksızın şeriatın ahkamı elde edilemez.</li>
</ol>
<p>“Şeriatın kanatları altında aklın varlığı, insanı risaletin ölümsüz akışına ve şeriatın coşkulu kaynağına yönlendiren ışık gibidir. Ancak bu ışığa tutunmakla şeriatın ahkamı somutlaştırılır ve ayırt edilir.”<a href="#_ftn119" name="_ftnref119">[119]</a></p>
<p>İster akılcı olsun, ister nasçı Müslüman uzmanların tamamı, aklın bu işlevi üzerinde ittifak etmekte, her ne kadar aklın bağımsız işlev ve kaynak olduğunu reddetseler ve onu içtihad kaynakları listesinden çıkarsalar da diğer kaynakların, yani Kitap ve Sünnet’in hizmetinde olabileceğini; tespit, red, tefsir veya tahsis ve ta’mim görevini yürütebileceğini kabul etmektedir.</p>
<ol start="2">
<li>Aklın kaynaklık rolü: Dinin ahkamı karşısında aklın diğer rolü, kaynaklık rolü veya başka bir ifadeyle, aklın bağımsız işlevidir (araç ve alet işlevine karşılık). Bu işlevde akıl, Kitap ve Sünnet’in zâhiri yanında ilahî ahkamı keşfeder. Kitap ve Sünnet’in ilahî ahkamı öğrenmek için kaynak olması ve içtihad yeteneğine sahip kişinin bu kaynaklardan istifade ederek ilahî hükümleri keşfetmesi gibi, insan akılcı istidlallerden yararlanarak ve aklî yakine ulaşarak ilahî hükmün üzerindeki perdeyi kaldırabilir. Bu yüzden aklın hükmettiği herşey aslında aynı zamanda şeriatın hükmüdür.</li>
</ol>
<p>Aklın bu kaynaklık ve bağımsız işlevi iki çeşittir: Müstakilât-ı akliyye ve gayri müstakilât-ı akliyye. Müstakilât-ı akliyye, tümel olarak akılla ilgili ve kıyasın her iki öncülünün (suğra ve kübra) aklın hükmüyle sabit olduğu durumlardır. Mesela meşhur kıyasta, “Adalet aklen güzel ve gereklidir. Aklen gerekli olanı şeriat vacip görür. Öyleyse adalet şer’i bir vaciptir.” İlahî hükmü keşifle sonuçlanan küçük ve büyük önermenin<a href="#_ftn120" name="_ftnref120">[120]</a> her ikisi de aklîdir. Gayri müstakilât-i akliyye ile kastedilen ise sadece kıyasın büyük önermesinin aklın elinde olduğu durumlardır. Mesela “Namaz şer’i vaciptir. Şer’i vacip olan her amelin öncülleri de şer’an vaciptir. Öyleyse namazın öncülleri şer’an vaciptir.” kıyasında, kıyasın birinci önermesi gayri aklî, ikinci öncül, yani büyük önerme ise aklîdir. Akıl, öncül sahibi şer’i vaciplik ile onun öncüllerinin şer’i vacipliği arasında gereklilik ilişkisi kurar.<a href="#_ftn121" name="_ftnref121">[121]</a></p>
<p>Hulasa, bir yandan ilahî hükmü anlama, istinbat ve tefsir, diğer yandan ilahî ahkamın üzerindeki perdenin kaldırılması aklın uhdesindedir. Ama akıl, ahkam sahasında ve keşif işlevini yerine getirirken müstakilât-ı akliyyenin küçük ve büyük önermeleri ile gayri müstekilâtın büyük önermesi dışında hükmün sınırlandırmasına maruzdur. Bu sebeple hükümlerin felsefesini keşif gücüne sahip değildir. Mesela hiçbir zaman tek başına namazın rekat sayısının veya tavafın şavt adedinin felsefesini bilemez. Dolayısıyla bu kabil dinî önermeler konusunda bağımsız akıl, şeriat hanesinin kapısını dindarlara açan anahtar gibidir ve yalnızca şeriat evinin kapısına kadar insana refakat eder. Asla kendi başına evin içindeki hazinelerden nasiplenemez. Buna göre, bu tür meseleler, insan aklının bağımsız olarak ve şeriatın kılavuzluğu ya da şeriata uygun gözlem olmaksızın hiçbir zaman onu idrak edecek yolu bulamaz. Bilakis, akıl, sadece nübüvvet gibi dinin prensip ve temellerini ispatlayarak Allah’ın Peygamber’in (s.a.a) diliyle insanlara anlattığı şeylerin, hastalığına şifa sağlayacak doktor reçetesi hükmünde olduğunu, bu reçetenin talimatlarına sırt çevirmenin ağrının artması ve insanın huzurunun kaçmasından başka bir sonuç doğurmayacağını idrak edebilir. Dolayısıyla hastanın, doktorun bazı ilaçları uygun görmesinin felsefesine vakıf olmayabileceği gibi, akıl da hükümlerin felsefesini anlayamayabilir. Fakat bu hükümlerin akılcı mecrada olduğunu ve onlarla amel etmemenin, doktorun reçetesine göre davranmamak gibi hiç hoşa gitmeyecek biçimde insanın kendine zulmetmesi olduğunu bilebilir.<a href="#_ftn122" name="_ftnref122">[122]</a>&#8211;<a href="#_ftn123" name="_ftnref123">[123]</a></p>
<p>Aklın dinî bilgilerle ilgili olarak üçüncü rolü, “aklın kriter olması”dır. Aklın kriter olmasının manası, aklın vahyi ölçmek için kriter olması değildir. Çünkü “Vahiy, aklın değerlendirmesinden sözetmeyi gerektiren karşıt bir kelam değildir.”<a href="#_ftn124" name="_ftnref124">[124]</a> Aksine burada kastedilen, aklın kesin hükmünün hakikatin kriteri olduğu ve reelliğidir. Eğer değerlendirmekten bahsedilecekse asıl konu, vahye dayalı olup olmadıkları kesin bilinmeyen önermelerin ölçülmesidir. Bu kriter bize, masumlardan (a.s) gelmiş rivayetlerde saf olanı saf olmayandan ayırt ederek dinî hakikatlerin tahrifini önlemede yardımcı olur. Buna göre aklın kriter olmasını birkaç boyutta izah edebiliriz.<a href="#_ftn125" name="_ftnref125">[125]</a></p>
<p>Bir: Dinin haklılığını ispat: İnsan, aklın hükmünce mutluluğa ulaşmak için, seçtiğinde mutluluk mecrasını bulabileceği ve yol boyunca kılavuzu olacak bir din ve mektebin öğretilerine muhtaçtır. Ama kılavuzluk ve mutluluk sağlama iddiasındaki okullar ve hurafelerle doldurulmuş ya da beşeri tahrifata uğramış dinler çok olduğundan ve insanın yanlış bir seçimle hayatını yanlış bir mecrada geçirmesinden korkulduğundan böylesine hayati bir seçimden önce o dinin doğru olup olmadığını bilmesi ve onun haklılığını anlaması istenir. Fakat böyle bir bilgiyi kesin biçimde o din ve okulun öğreti ve önermelerini temel alarak elde etmek mümkün olamaz. Çünkü o dinin önermelerinin kabul edilmesi, doğruluğuna ilişkin bilginin füruatıdır. Dolayısıyla dinin doğru olup olmadığının bilgisine ulaşmanın, akıl yolu dışında herhangi bir imkanı yoktur. Akıl gözünü yumup ve akıl evinin kapısını kendi üzerine kilitleyip sapkın fırkaların ve tahrif edilmiş dinlerin tuzağına düşmüş nice insan vardır.</p>
<p>İki: Dinin inanç ilkelerinin kanıtlanması: Dinin inanç ilkelerinin kanıtlanması da aklın görevidir. Çoğu fakihler ve Müslüman düşünürler usul-i dinde taklidi caiz görmez. Bu ilkelerin, insana aklın delaletiyle kanıtlanması gerektiğine inanırlar. Çünkü Allah’ın varlığı ve Peygamber’in (s.a.a) nübüvveti ilahî kelama ve Peygamber’in sözlerine bakarak kabul edilemez. Bilakis bu ilkelerin kabulü, sadece akılla ve aklî istidlalle mümkündür.</p>
<p>Üç: Dinde sahih olanla olmayanı tanımak: Başlangıçta halis ve el değmemiş biçimde halka sunulan ilahî dinler, tarih boyunca beşeri tahrifata maruz kalmışlardır. İlahî dinler arasında dinleri en az tahrife uğramış Müslümanların hadis kitaplarında uydurma ve sahte rivayetlerin varlığı bu iddiaya delildir. Bu durumlarda, usul-i dinle ilgili maarif alanındaki doğru rivayetleri doğru olmayanlardan ayırdetmenin kriterlerinden biri insanın aklıdır. Akıl bu işlevde, Kur’an’ın yanında, masumlardan (a.s) nakledilmiş ve onlara nispet edilen hadislerin doğru olanını doğru olmayandan ayırmanın kritedir. Nitekim dördüncü yüzyılın meşhur mütefekkiri Şeyh Müfid şöyle der:</p>
<p>“Eğer bir hadis, aklın hükümleriyle çatışıyorsa aklın hükmünce bir kenara bırakılmalıdır.”<a href="#_ftn126" name="_ftnref126">[126]</a></p>
<p>Ama Şeyh Müfid’in bu sözü acaba bir insanın aklına bir hadis ve rivayet ağır geldiğinde onu bir kenara atması gerektiği manasına mı gelmektedir? Acaba bu iş, vahiy ve şeriata muhtaç aklın temel hükmüyle bağdaşır mı? Şeyh Müfid gibi itidal yanlıları, onların görüşünü açıklayacak başka kelimeleri de vardır. Şeyh Müfid başka bir yerde şöyle der:</p>
<p>Aklın işitmekten ayrılamayacağına ve görevin peygamberlerin yolu haricinde gerçekleşmeyeceğine dair söz: İmamiyye Şiileri, aklın kendi bilgisi ve onun sonuçlarına ilişkin işitmeye muhtaç olduğunda görüş birliği içindedir. Akıl işitmekten ayrı değildir. Çünkü işitme, akıl sahibine istidlalin nasıl yapılacağını haber verir. İmamiyye’nin bu sözü, insan aklının işitmekten bağımsız hareket ettiğini zanneden Mutezile ve Zeydiyye’nin görüşünün hilafınadır.<a href="#_ftn127" name="_ftnref127">[127]</a></p>
<p>Bu cümlelerin benzeri, itidal yanlılarının akla bakışını göstermektedir.<a href="#_ftn128" name="_ftnref128">[128]</a> Onların görüşüne göre aklın hükmü, kesin biçimde vakıayı açıkladığı sırada nakle önceliklidir. Diğer bir ifadeyle, aklın kesin hükmü, aklın bağımsız olarak, aralarında vahyin kanıtlandığı esasın ilke ve prensiplerinin de bulunduğu hallere ulaşma kapasitesine sahip olduğu durumlarda hiç tereddütsüz nakle önceliklidir. Böyle bir aklı bir kenara itmek aslında akla dayalı şeriatı bir kenara itmek demektir.</p>
<p>Giriş mecrasını şeriatın insanlara öğrettiği hakikatler konusunda dine tutunmuş aklın hem anlama gücü vardır, hem de istidlal rolü. Akıl, dinin birçok nas ve zâhirini biraraya toplamakla hakikate ilişkin daha ileri bir anlayışa ulaşır ve onu aklın kesin ilkelerine muhalif görmemesine ilaveten, onu ispatlamak üzere aklî istidlali ortaya koyabilir. Böyle bir akıldan “açık akıl” veya “çiçeklenmiş akıl”<a href="#_ftn129" name="_ftnref129">[129]</a> olarak sözedilebilir. Yani şeriatın yardımıyla birçok hakikatı anlarken açılmış ve çiçeklenmiş akıl. Müslüman düşünürlerin çoğu da akıl için böyle bir rolü kabul etmekle, aslında İslamî aklın, yani İslam’ın öğretileri ışığında çiçeklenmiş aklın ayırt edilmesine sebep oldular.</p>
<p>Açık akıl şeriat ekseninde döner ve aklı kullanarak ve filozofça şeriatı anlamaya koyulur. Akıl için böyle bir rolü kabul etmenin prensibi, hak şeriatın hakikati beyan etmesi ve İslam felsefecisinin dinin metnini gerçekliğin kutsal kaynağı ve önermelerini de reel durumla ilgili görmesidir. Reel durumla ilgili bu önermelere reel durum dikkate alınarak anlam verilmelidir. Akıl işte burada rolünü dakik biçimde oynayacaktır. Vakıanın kurallarını koyacak ve herşeyi kendi mecrasına yerleştirip öylece anlayacaktır.</p>
<p>Bilişsel bir mevzuda çok sayıda dinî önermelerin hepsi, bir resmin parçaları gibi, hakikatin belli kısımlarını gösterir; bizim, dinî önermenin reel manası kabul ettiğimiz hakikatin. Buna göre akıl, başlangıçta bu önermelere reel durumda anlam verdiği ve onları reel kabul ettiği, bir sonraki aşamada da bu parçaları yanyana getirerek gerçekliğe ilişkin daha ileri bir anlayışa ulaştığında bu gerçekliği anlamada başarılıdır. Bu önermeler reel metnin açıklayıcısı olduğundan ve reel metinde akla aykırı ve onunla çatışan bir şey bulunamayacağından akıl hiçbir zaman bu önermeleri kendi hükümlerinin hilafına hissetmez.<a href="#_ftn130" name="_ftnref130">[130]</a> Bu sebeple aklın hükmü ile dinî metin arasında hiçbir ihtilaf çıkmayacaktır.</p>
<p>Fakat aklın hükmü ile dinî metin arasında ihtilaf bulunmaması bazı şartların oluşmasına bağlıdır. Mesela: Kurallı mantıksal metoddan yararlanmak, metinlerle kayıt altına alınmak, metni konuşturmak. Dolayısıyla bir filozof, aklın işlevinde, kurallı ve mantığa uygun akılcı metoddan yararlanmazsa ve anlayışı mantıksal kriterlere uymazsa ve anlama faaliyeti uygun mantıksal kriterlerle gerçekleşmezse, yahut dinî metinlerle az miktarda kayıt altına alınma vuku bulursa (şu anlamda: hakikati bulmaya dönük düşünme sürecinde dinî metinlerin tamamına, yani ayet ve rivayetlerin tümünün ardına düşmezse) ya da metnin kendine has karmaşıklığı sözkonusuysa onun hissesine, eldeki bütünlüğe ilişkin kusurlu bir anlama düşecektir. Dinî metni kendi aklına uygun görmüyor olabilir. Bu durumda dinî metni önceleyerek akılcı anlayışın onarımına girişmesi lazımdır. Metodu düzelterek ve dinî metinle daha fazla kayıtlı hale gelerek metni konuşturmaya doğru adım atmalı ve dinî hakikati anlamaya yakınlaşmalıdır.<a href="#_ftn131" name="_ftnref131">[131]</a></p>
<p>Elbette ki bu şartlara, aklın düşüncenin kusurlarından tenzih edilmesini de eklemek gerekir. İnsan eğer düşüncenin rezillikleri, hastalıkları ve kusurlarından uzak durmak, niyetin doğruluğu ve fıtratın temizliği ile akletme faaliyetini gerçekleştirirse ilahî hidayet ona nasip olacaktır.<a href="#_ftn132" name="_ftnref132">[132]</a> Nitekim İmam Kazım (a.s) Hişam’a hitaben şöyle buyurmaktadır:</p>
<p>“Ey Hişam, üç şeyi üç şeye musallat eden kimse adeta aklını yoketmeye yardımcı olmuş olur: Tefekkürünün nurunu sonu gelmez arzularıyla söndüren, hikmetini lüzumsuz kelamla ortadan kaldıran ve ibret nurunu nefsinin şehvetleriyle imha eden herkes aklını yoketmede nefsine yardımcı olmuş olur. Aklını yokeden kimsenin dini ve dünyası mahvolmuş demektir.”<a href="#_ftn133" name="_ftnref133">[133]</a></p>
<p>Dolayısıyla bu şartlara riayet edilmemesi bir mütefekkirin yıllarca tartışma ve polemikle uğraşmasına ve sonunda da bir yandan sahih bilgiye ulaşamamasına, diğer yandan reel durumu tanımak için gerekli aklın kapasitesinde kuşkuya düşmesine ve onu inkar etmesine yolaçacaktır. Nitekim Sadru’l-Müteellihin Şirâzî  şöyle der:</p>
<p>Bazen kimi mütefekkirlerin aklını büyük bir afet ele geçirir. Öyle ki ömrünün tamamını, kafi miktarda ayetlere ve rivayetlere başvurmaksızın, saf bir kalp ve nefsin vehim ve vesveselerinden uzak bir düşünce ile hakikati keşfetmeye ulaşamaksızın cedel bahisleriyle tüketir [ki hedefi gerçeği keşfetmek değildir].<a href="#_ftn134" name="_ftnref134">[134]</a></p>
<p>Buna göre din, en iyi şekilde akla kılavuzluk etmeyi üstlenir<a href="#_ftn135" name="_ftnref135">[135]</a>, istikamet gösterilmiş ve açılmış akıl da şeriata ilişkin daha gelişmiş bir anlayış gücüne kavuşur. Tabii ki akıl ve din arasındaki bu karşılıklı ilişki devam eder. Dinî metinlerin ardına düşen açılmış akıl, bu metinler hakkında daha kâmil bir anlayışa ulaşır. Bu metinler de aklın daha yüksek mertebelere ulaşmasına kılavuzluk eder. Bu sebeple, şeriatı anlamanın peşine düşmüş yüzeysel akıl ile şeriatı kendi gerçek mecrasında derinlemesine idrak eden, herhangi bir çatışma hissetmeyen ve şeriatın öğretilerine akılcı istidlal getiren derinlikli akıl arasında fark vardır.</p>
<p>Müslüman ârifler açısından, akıl ve din arasında bulunduğu açıklanan böyle bir ilişki, şeriat ve şühud arasında da vardır. Onların inancına göre şeriat, şühudların mizanıdır ve kriter olmasına ilaveten, rahmani şühudu şeytani şühuddan ayırdetmek için tamamlayıcı keşiftir. Şühudâtın şeffaflığı ve irfanî hakikatlerin zirvesine ulaşılması da ancak buna sarılarak mümkün olabilir.</p>
<p>Bu izahlar açıkça ortaya koymaktadır ki, iman, yani dinî önermelerle ilgili kalpten kabulle birlikte olan bilgi, âriflerin örfünde “taklidî iman” adıyla meşhur yüzeysel bir inançtır. Fakat derinlikli ve çoğu kere şühud nuruyla aydınlanmış akılla dinî hakikatleri anlamaya erişebilen kimseler de vardır. Aklın, filozofların adlandırmasıyla “akl-ı müstafad” olarak bilinen böyle mertebelerinde aklı ve imanın yolu birbirine bağlanır, iman ve akıl arasında farklılık kalmaz ve her ikisi de hakikat için bir tek adlandırma olur. Nitekim Sadru’l-Müteellihin şöyle der:</p>
<p>Fakat filozoflar ve ilahiyat hakimleri, nazari aklın kemal merhalesi olan akl-ı müstafaddan bahsettiğinde imanı kasdeder. Diğer bir ifadeyle, filozofların örfünde imanın isimlerinden biri de akl-ı müstafaddır.<a href="#_ftn136" name="_ftnref136">[136]</a></p>
<p><strong>Özet</strong></p>
<ol>
<li>İslam dünyasında akıl-vahiy ilişkisine dair farklı eğilimler görülmektedir. Bunları genel olarak dört eğilimde toplamak mümkündür: Müfrit nasçılık, müfrit akılcılık, şühudçuluk ve mutedillik.</li>
<li>Nasçılık, tüm bilgilere veya hiç değilse dinî bilgilere erişmenin yegane mercii ve kaynağının Kitab ve Sünnet’in nasları ve zâhirleri olduğunu savunan görüştür.</li>
<li>Ehl-i Sünnet arasında Ahmed b. Hanbel ve İbn Teymiyye, Şia’dan Ahbariler müfrit nasçılığın belirgin temsilcileridir.</li>
<li>Müfrit nasçıların, senedlerine dikkat etmeksizin, Allah’ın kitabına arzetmeksizin ve rivayetlerin manasını anlamada ve sahihliklerini değerlendirmede akıl ölçüsünü kullanmaksızın rivayetlerin zâhirine aşırı vurgusu bazen tecessüm ve teşbihe ya da akl-ı selime aykırı görüşlerin beyan edilmesine yolaçmıştır.</li>
<li>Dinî metinlerin akletmeye çağrısı, masumlardan (a.s) nakledilmiş rivayetlerin bir kısmında senedin zayıf oluşu ve görüşteki ahenksizlik müfrit nasçıların sorunları arasındadır.</li>
<li>Müfrit akılcılık, beşeri düşünce ve akla ifrat derecesinde vurgu yapan ve aklı, insan hayatıyla ilişkili tüm hakikatleri keşfetmede güvenilir kaynak gören bir görüştür.</li>
<li>Müfrit rasyonalistler, din karşıtı rasyonalistler ve dindar rasyonalistler olmak üzere ikiye ayrılır.</li>
<li>Vahyin mümkün olduğunu ve insanın bilişsel kuvvetlerinde eksiklik bulunduğunun kanıtlanması müfrit rasyonalistlerin görüşünün yanlışlığına delalet eder.</li>
<li>Müslüman ârifler hem şeriata değer verir ve onu tamamlayıcı keşif kabul ederler, hem de aklı yüksek konuma yerleştirirler.</li>
<li>Bazı Müslüman âriflerin sözlerinde akılla ilgili kayıtsızlık görülüyorsa bu, mutlak olarak akılla değil, düşünceye dayalı aklı, karışık akıl, meşşai akılla alakalıdır.</li>
<li>Batılı düşünürler arasında da akıl-din ilişkisi konusunda iki ana akım olarak rasyonalizm ve fideizm göze çarpmaktadır.</li>
<li>Fideizm, dinî inanç sistemlerini rasyonel ölçme ve değerlendirme konusu görmeyen görüştür.</li>
<li>Müfrit rasyonalistler, dinî inanç sistemlerinin aklen makbul bulunabilmesi için onların doğruluğunun kanıtlanabilmesi gerektiği inancındadır. Onlara göre kanıtlamaktan murad, sözkonusu inancın doğruluğunu kollektif iknanın gerçekleştiğiyle gösterebilmemizdir.</li>
<li>Akla müfrit bakışın yaşadığı hayal kırıklığı, rasyonalistlerden bir kısmının aklın mertebesini düşürmesine ve edilgen bir tepkiyle, aklın görevini, dinî öğretilerin tenkit ve değerlendirmesinden ibaret kabul etmesine sebep oldu.</li>
<li>İtidalcilik, ifrat ve tefritten uzak, hem şer’i naslara bağlı kalmaya, hem de akıl ve şühudun itibarını omuz omuza korumaya çalışan görüştür.</li>
<li>İtidal yanlıları açısından akıl ve vahiy arasında karşılıklı ilişki vardır ve her biri diğerinden faydalanır. Bir taraftan akıl, dini anlamanın aracı ve dinî bilginin kaynaklarından biridir. Diğer taraftan da vahiy, akla kılavuzluk ve onu kemale erdirme görevini üstlenmiştir.</li>
<li>Akıl hem vahyin ışığıdır, hem de bazı yerlerde vahyin anahtarı ve kriteridir.</li>
<li>Vahiy ve şeriat, aklın çiçeklenip açmasına sebep olurlar. Açılmış akıl da şeriata ilişkin daha kâmil bir anlayışa sahip olacaktır.</li>
</ol>
<p>Kaynakça</p>
<p>Kur’an-ı Kerim</p>
<p>Nehcu’l-Belaga.</p>
<p>Arberry, A. J., Akl ve Vahy ez Nazar-i Mütefekkirân-i İslamî, Hasan Cevâdî, 2. baskı, Tehran: Emir Kebir, 1372.</p>
<p>Bahrânî, Yûsuf b. Ahmed, el-Hadâyiku’n-Nâdire fi Ahkâmi’l-Itreti’t-Tâhire, c. 1, [Basım yeri belli değil: Yayıncı belli değil, tarihsiz].</p>
<p>Burn, Lucilla, Ustûrehâ-yi Yunânî, tercüme: Abbas Muhbir, Tehran: Neşr-i Merkez, 1375.</p>
<p>Ca’feriyân, Rasül, Din ve Siyaset der Dovre-i Safevî, Kum: Ensâriyân, hicri şemsi 1370.</p>
<p>Cevâdî Âmulî, Abdullah, Felsefe-i Hukuk-i Beşer, Kum: İsra, 1375.</p>
<p>Cevâdî Âmulî, Abdullah, Şeriat der Âyine-i Ma’rifet, 2. baskı, Tehran: Recâ, 1373.</p>
<p>Copleston, Frederick, Filosofân-i İngilisî ez Hobbes ta Hume, [Basım yeri belli değil: Yayıncı belli değil, tarihsiz].</p>
<p>el-Tavil, Tevfik, Tarihçe-i Keşmekeş-i Akl ve Din, Ali Fethi Lokman, Şiraz: Novid-i Şirâz, 1383.</p>
<p>Emin, Ahmed, Duha’l-İslam, [basım yeri belli değil]: Dâru’l-Kitabi’l-Arabî, [tarihsiz].</p>
<p>Fâhûrî, Hanna ve Halil Cer, Tarih-i Felsefe der Cihan-i İslam, mütercim: Abdulmuhammed Âyetî, Tehran: Zeman, 1358.</p>
<p>Gazalî, Ebu Hâmid Muhammed, el-Munkız mine’d-Dalâl ve’l-Mevsûl ila zî’l-İzzeti ve’l-Celal, yayına hazırlayan: Ali bu-Mülhem, Beyrut: Dâr ve Mektebetu el-Hilal, 1993.</p>
<p>Gazalî, Ebu Hâmid Muhammed, İhyâu Ulûmi’d-Din, tercüme: Mueyyiddin Muhammed Hârzemî’nin editörlüğünde, Hüseyin Hidiv Cem, İlmî ve Ferhengî, [tarihsiz].</p>
<p>Gilson, Étienne, Akl ve Vahy der Kurûn-i Vustâ, Şehram Pâzûkî, 2. baskı, Tehran: Gurûs, 1378.</p>
<p>Hakimî, Muhammed Rıza, Mekteb-i Tefkik, [Basım yeri belli değil: Yayıncı belli değil, tarihsiz].</p>
<p>Hemedânî, Aynu’l-Kudât, Temhidât, mukaddime: Afif Asirân, 4. baskı, Tehran: Menuçehrî, hicri şemsi 1373.</p>
<p>Hıllî, Muhammed b. İdris, el-Serâir, 2. baskı, Kum: el-Neşru’l-İslamî, hicri kameri 1410.</p>
<p>İbn Arabi, el-Fütûhâtu’l-Mekkiyye (4 cilt), Beyrut: Dâru’s-Sâdır, [tarihsiz].</p>
<p>İbn Batuta, Muhammed b. Abdullah, Rıhletu İbn Batuta, [basım yeri belli değil]: Matbaatu Mustafa Muhammed, hicri kameri 1357.</p>
<p>İbn Cevzî, Abdurrahman, Menâkıbu’l-İmam Ahmed b. Hanbel, Kahire: [Yayıncı belli değil], hicri kameri 1349.</p>
<p>İbn Fenârî, Muhammed b. Hamza b. Muhammed el-Osmanî, Misbâhu’l-Üns, 2. baskı, [basım yeri belli değil]: Fecr, 1363.</p>
<p>İbn Hazm, Ebu Muhammed Ali b. Ahmed, el-Fasl fi’l-Milel ve ‘l-Ehvâ ve’n-Nahl, Beyrut: Dâru’s-Sâdır, [tarihsiz].</p>
<p>İbn Rüşd, Muhammed b. Ahmed, “Faslu’l-Makâl fima beyne’l-Hikme ve’ş-Şeria mine’l-İttisâl”, Felsefetu İbn Rüşd, tashih: Mustafa Abdulcevad İmran, Mısır: el-Mektebetu’l-Mahmûdiyyeti’t-Ticâriyye, hicri kameri 1388.</p>
<p>İbn Rüşd, Muhammed b. Ahmed, Tehâfutu’t-Tehâfut, Beyrut: Dârul’l-Meşrık, 1992.</p>
<p>İbn Teymiyye, Ahmed, Buğyetu’l-Murtâd, tahkik: Musa b. Süleyman, 3. baskı, [basım yeri belli değil]: Mektebetu’l-Ulûm ve’l-Hikem, hicri kameri 1415.</p>
<p>İbn Teymiyye, Ahmed, Der’u Teârudi’l-Akl ve’n-Nakl, tahkik: Muhammed Reşâd Sâlim, el-Riyad: Dâru’l-Kunûzi’l-Edebiyye, [tarihsiz].</p>
<p>İbn Teymiyye, Ahmed, Mecmûatu’l-Fetâvâ, tahkik: Âmir el-Cezzâr ve Enver el-Bâz, el-Riyad: Dâru’l-Vefa, hicri kameri 1418.</p>
<p>İsfehanî, Seyyid Ebu’l-Hasan, Takrirât, [basım yeri belli değil: Yayıncı belli değil, tarihsiz].</p>
<p>Kayserî, Muhammed Davud, Şerh-i Füsûsu’l-Hikem, Seyyid Celaleddin Âştiyânî’nin editörlüğünde, Tehran: İlmî ve Ferhengî, hicri şemsi 1375.</p>
<p>Kazvinî Horasânî, Mücteba, Beyânu’l-Furkan, c. 1, [Basım yeri belli değil: Yayıncı belli değil, tarihsiz].</p>
<p>Lâhîcî, Abdurrezzak, Gûher-i Murâd, Tehran: Sâzmân-i Çâp ve İntişârât-i Vezâret-i Ferheng ve İrşâd-i İslamî, 1372.</p>
<p>McDermott, Martin, Endişehâ-yi Kelamî-yi Şeyh Müfid, tercüme: Ahmed Ârâm, Tehran: Dânişgâh-i Tehran, 1372.</p>
<p>Meclisî, Muhammed Bâkır, Risaletu’l-İ’tikâdât, tahkik: Seyyid Mehdi Recâyî, İsfehan: Mektebetu’l-Allame el-Meclisî, hicri kameri 1409.</p>
<p>Muhammedî Rey Şehrî, Muntehab-i Mizanu’l-Hikme, Kum: Dâru’l-Hadis, hicri kameri 1422.</p>
<p>Muhâsibî, Hâris, el-Vesâyâ: el-Nesâyih ve&#8230;, tahkik: Abdulkadir Ahmed Atâ, Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, hicri kameri 1406.</p>
<p>Musevî, Becnurdî, Kâzım, Dairetulmaarif-i Bozorg-i İslamî, Tehran: Merkez-i Dairetulmaarif-i Bozorg-i İslamî, 1370.</p>
<p>Mustafavî, Hasan, el-Tahkik fi Kelimâti’l-Kur’ani’l-Kerim, c. 8, [Basım yeri belli değil: Yayıncı belli değil, tarihsiz].</p>
<p>Müfid, Muhammed b. Muhammed b. Nu’man, Musannifât-i Şeyh Müfid, el-Mu’temeru’l-Âlemî li-Elfiyyeti’ş-Şeyhi’l-Müfid, [Basım yeri belli değil]: Mektebetu’l-A’lâmi’l-İslamî, hicri kameri 1413.</p>
<p>Peterson, Michael ve diğerleri, Akl ve İ’tikâd-i Dinî, tercüme: Ahmed Nerâkî ve İbrahim Sultânî, Tehran: Tarh-i Nov, 1379.</p>
<p>Sâcidî, Ebulfazl ve Mehdi Meşkî, Din der Nigâhi-yi Novin, [Basım yeri belli değil: Yayıncı belli değil, tarihsiz].</p>
<p>Sâcidî, Ebulfazl, Zebân-i Din ve Kur’an, [Basım yeri belli değil: Yayıncı belli değil, tarihsiz].</p>
<p>Subhanî, Cafer, Buhûs fi’l-Milel ve’n-Nihal, 2. baskı, Kum: Lecnetu İdareti’l-Havzeti’l-İlmiyye, 1410.</p>
<p>Sühreverdî, Şihâbuddin, Reşfu’n-Nesâyihi’l-İmâniyye ve Keşfu’l-Fedâyihi’l-Yunaniyye, tercüme: Muinuddin Cemal b. Cemaleddin Muhammed, Necib Mail Herevî’nin editörlüğünde, hicri şemsi 1365.</p>
<p>Şirâzî, Sadruddin Muhammed (Molla Sadra), “Müteşâbihâtu’l-Kur’an”, Resâyil-i Felsefî, [Basım yeri belli değil: Yayıncı belli değil, tarihsiz].</p>
<p>Turkî, Abdullah, Usûlu Mezhebi Ahmed b. Hanbel, Mısır: Aynu’ş-Şems, [tarihsiz].</p>
<p>Tûsî, Muhammed b. Hasan, Şerhu’l-İbârâti’l-Mustaliha, tahkik: Muhammed Taki Dânişpejûh, el-Zikrî el-Elfiyye li’ş-Şeyhi’t-Tûsî, c. 2, Meşhed: [Yayıncı belli değil], 1351.</p>
<p>Tüsterî, Sehl b. Abdullah, Turâsu’t-Tüsterî el-Sûfî, [Basım yeri belli değil]: Mektebetu’ş-Şebâb, [tarihsiz].</p>
<p>William, J. Wainwright, Philosophy of Religion, 2<sup>nd</sup> ed., Boston, Wadsworth Publishing Company, 1999.</p>
<p>William, P. Alston, “The Epistemology of Religious Belief”, Routledge Encyclopedia of Philosophy.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"><sup>[1]</sup></a>     Kur’an’daki ayetlerde de din, bu kapsamlı ve soyutlayıcı anlamlarda kullanılmıştır: “لَكُمْ دِينُكُمْ وَلِيَ دِينِ” (Kâfirun 6), “وَلاَ يَدِينُونَ دِينَ الْحَقِّ” (Tevbe 29), “لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ” (Tevbe 33).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2"><sup>[2]</sup></a>     Misbah Yezdî, Âmuzeş-i Akâyid, c. 1-2, s. 28.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3"><sup>[3]</sup></a>     Mustafavî, el-Tahkik fi Kelimâti’l-Kur’ani’l-Kerim, c. 8. s. 196.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4"><sup>[4]</sup></a>     İbn Manzur, Lisânu’l-Arab, c. 9, s. 326.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5"><sup>[5]</sup></a>     Şirâzî, el-Hikmetu’l-Müteâliyye, c. 3, s. 419. Nitekim bazen iyi ve kötüyü birbirinden ayırdetme gücüne, bazen de iyi ve kötü ile sıfatlandırılmış fiillere akıl denmektedir. Kimi zaman akıl dendiğinde kastedilen, dinin dilinde melek adı verilmiş soyut cevherdir. Kimi zaman akıl kelimesi kullanılırken aksiyomatik, kesin ve meşhur olanı bilme anlamı murad edilir. (Aklın anlamları konusunda daha fazla bilgi için, zikredilen kaynağa ilaveten bkz: Şirazi, Şerh-i Usûl-i Kâfi, c. 1, s. 18; Cevâdî Âmulî, Menzilet-i Akl der Hendese- i Ma’rifet-i Dinî, s. 25).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6"><sup>[6]</sup></a>     Çünkü ilke olarak tümel şeylerin idrak edilmesi aklın işidir. Duyu asla suyun bütün durumlarını araştıramaz ve suların tamamını geçmiş, şimdi ve gelecekte deneyerek böyle genel bir hükme varamaz. Bu nedenle duyusal tikel bilgileri genelleştirmek aklın uhdesindedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7"><sup>[7]</sup></a>     Soyut akıl ve deneysel akıl konusunda daha fazla bilgi için bkz: Cevâdî Âmulî, Menzilet-i Akl der Hendese- i Ma’rifet-i Dinî, s. 25-28.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8"><sup>[8]</sup></a>     Dolayısıyla teorik akıl ile pratik aklın farkı, onların idrak edilmelerindeki farklılıktan kaynaklanmaktadır. Eğer hakikatlerin algılanması insanın fiilleriyle ilgili olursa idrak eden, onları pratik akıl olarak; başka türlü olduğu takdirde de teorik akıl olarak adlandırır (Bkz: Şirâzî, Şerh-i Usûl-i Kâfi, s. 30; Hâiri Yezdî, Kâveşhâ-yi Akl-i İlmî).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9"><sup>[9]</sup></a>     Peterson, Akl ve İ’tikâd-i Dinî, s. 78.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10"><sup>[10]</sup></a>    Gilson, Akl ve Vahy der Kurûn-i Vustâ, s. 2-5.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11"><sup>[11]</sup></a>    Bkz: Yusûfiyân ve Şerifî, Akl ve Vahy, s. 123. Genel olarak aklın şeriat alanındaki kullanımını görmezden gelemeyen ve mecburen aklın sadece bize dini bulmaya kılavuzluk edecek kadar kullanılabileceğine inanan içlerinden bazılarına göre “akıl, şeriatın kapısını bize açacak anahtardır, ama kapıyı açtıktan sonra anahtarı kapıda bırakıp odaya girilir. Anahtarın depodaki mallardan yararlanmada bir rolü yoktur.” Buna göre akıl, şeriatı ispatladıktan sonra şeriatın hizmetinde bir hizmetkârdır. (Cevâdî Âmulî, Şeriat der Âyine-i Ma’rifet, s. 189).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12"><sup>[12]</sup></a>    Türkî, Usûl-i Mezheb-i Ahmed b. Hanbel, s. 274.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13"><sup>[13]</sup></a>    Hadisçilerin karşısında, fıkhî hükümleri istihrça ederken Kitab ve Sünnet’e ilaveten kıyastan da yararlanan ve onu zayıf hadislere üstün tutan bir düşünce akımı daha vardı. Bu akım “ashab-ı rey” adıyla şöhret buldu. Ebu Hanife’yi (80-150) bu düşüncenin en önemli temsilcisi saymak mümkündür.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14"><sup>[14]</sup></a>    Musevî Becnurdî, Dâiretulmearif-i Bozorg-i İslamî, c. 6, s. 718, Medhel-i Ahmed b. Hanbel, Ahmed Pâketçi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15"><sup>[15]</sup></a>    İbn Cevzî, Menâkıbu’l-İmam Ahmed b. Hanbel, s. 210.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16"><sup>[16]</sup></a>    Musevî Becnurdî, Dâiretulmearif-i Bozorg-i İslamî, c. 6, s. 723, Medhel-i Ahmed b. Hanbel, Ahmed Pâketçi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17"><sup>[17]</sup></a>    Subhânî, Buhûs fi’l-Milel ve’n-Nihal, c. 1, s. 137 ve sonrası. İbn Hanbel ve fikirdaşları, her ne kadar bazı yerlerde görünüşte Allah’a teşbih ve tecsim isnadından uzak duruyorlarsa da aslında teşbih ve tecsim içeren inançları vardı. Öyle ki Allah’ın sıfatlarına tam tamına insani sıfatlar gibi mana veriyorlardı. Mesela Allah insan gibi gülüyordu, dünya semasını inişi tıpkı insanın daha aşağı bir mekana inmesi gibiydi.  (Risâle-i İbh Hanbel, Subhânî, Buhûs fi’l-Milel ve’n-Nihal, c. 1, s. 168 içinde).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18"><sup>[18]</sup></a>    Takiyuddin Ebu’l-Abbas Ahmed b. Abdulhalim b. Abdusselam b. Abdullah b. Muhammed b. İbn Teymiyye Harrânî (661-728), Şam’a yakın Harran’da doğdu. Babası, kendisi gibi din âlimiydi. Moğol zulmünden kaçıp Şam’a sığınmıştı. İbn Teymiyye, ilk eğitimini babasının yanında ve İslamî ilimlerin diğer âlimlerinden aldı. Fıkıhta Hanbeli mezhebini, kelamda Selefilerin yolunu izledi. Kur’an ve Hadis sınırını aşmayı caiz görmüyordu. (Logatnâme-i Dehhoda, c. 1, s. 265).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19"><sup>[19]</sup></a>    İbn Teymiyye, Der’u Taârudi’l-Akl ve’n-Nakl, c. 1, s. 88 ve 89.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20"><sup>[20]</sup></a>    El-Sîlî, el-Akidetu’s-Selefiyye beyne’l-İmam İbn Hanbel ve’l-İmam İbn Teymiyye, s. 113 ve İbn Teymiyye, Nefâis: Risaletu’t-Tedmuriyye, s. 75 ve 76.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21"><sup>[21]</sup></a>    İbn Teymiyye, Der’u Taârudi’l-Akl ve’n-Nakl, c. 1, s. 4-8.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref22" name="_ftn22"><sup>[22]</sup></a>    A.g.e., s. 21.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23"><sup>[23]</sup></a>    İbn Teymiyye, Mecmûatu’l-Fetâvâ, c. 5, s. 22.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref24" name="_ftn24"><sup>[24]</sup></a>    İbn Teymiyye, Der’u Taârudi’l-Akl ve’n-Nakl, c. 1, s. 174; bkz: Yusûfiyân ve Şerifî, Akl ve Vahy, s. 142.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref25" name="_ftn25"><sup>[25]</sup></a>    Fakat bununla birlikte o, aklın hüccet olduğunu ispatlayan rivayetler konu olduğunda farklı bir açıklamaya yöneliyor ve onları hiçbir şekilde hüccet kabul etmiyordu. Şöyle demekteydi: Peygamber’den akıl konusunda rivayet edilmiş hadislerin hiçbirinin temeli ve aslı astarı yoktur. Onların ravileri arasında güvenilir bir fert görülmemektedir. (İbn Teymiyye, Buğyetu’l-Murtâd, s. 171 ve 172).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref26" name="_ftn26"><sup>[26]</sup></a>    İbn Teymiyye, Mecmûatu’l-Fetâvâ, c. 5, s. 248.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref27" name="_ftn27"><sup>[27]</sup></a>    Der’u Taârudi’l-Akl ve’n-Nakl, c. 2, s. 26.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref28" name="_ftn28"><sup>[28]</sup></a>    A.g.e., s. 66.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref29" name="_ftn29"><sup>[29]</sup></a>    A.g.e., c. 1, s. 374. Allah’ı bilmekle ilgili rivayetlerin manasına dair bu zâhir anlayışında öyle ileri gitti ki, İbn Batuta’nın (779) ünlü seyahatnamesinde naklettiğine göre, “Cuma günü İbn Teymiyye caminin minberinde cemaate vaaz verirken içeri girdim. Allah’ın, kendisinin aşağı inmesi gibi dünya semasına indiğinden bahsediyordu. Sonra minberden bir basamak aşağı indi. Bu sırada Maliki fakihlerden İbn Zühre adında birisi İbn Teymiyye’nin bu hareketine itiraz etti ve söylediklerinin bâtıl olduğunu hatırlattı. Birden cemaat ayağa fırladı, asa ve ayakkabılarıyla tekme yumruk bu fakihe girişti.” (Rıhletu İbn Batuta, c. 1, s. 57).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref30" name="_ftn30"><sup>[30]</sup></a>    Şiiler, imamlar zamanında, onların hazır bulunmalarının bereketiyle akıl-din ilişkisi babında ifrat ve tefritten uzaktı. Fakat gaybet asrında ve üçüncü yüzyılın sonlarında aklı bir kenara bırakarak rivayet naslarına aşırı yönelme ve Ahbarilik büyük oranda yaygınlaştı. Öyle ki, İbn Ebi Akil Ummânî ve İbn Cüneyd İskâfî gibi ehl-i istinbat fakihleri azınlıkta kaldılar. Ahbarilik akımının bu dönemdeki önde gelen şahsiyetleri olarak Ali b. Bâbeveyh Kummî (328), İbn Kûleveyh (369), Muhammed b. Bâbeveyh Kummî (381) gibi isimler zikredilebilir. Fakat Şeyh Müfid (338-413), Seyyid Murtaza (436), Şeyh Tûsî (460) gibi akılcı âlimlerin gayretiyle ve nasçı görüşlere reddiye, usül ve kelam  kitaplarının yazılmasıyla nasçılık, onbirinci yüzyılın başlarında bir kez daha Molla Muhammed Emin Esterâbâdî (1033) tarafından yeni bir izah ve üslupla ihya edilene dek zayıflamaya ve yokolmaya yüz tuttu. Ahbari tefekkür kısa müddet içinde çok sayıda âlimi kendine çekmeyi başardı ve Usulî akımı zayıflattı. Elbette ki fakihlerin bu okula eğiliminin yoğunluğu farklı farklıydı. Muhammed Bâkır Meclisî (1110), Seyyid Nimetullah Cezayirî (1112) ve Şeyh Yusuf Bahranî (1186) gibi büyük şahsiyetlerden bir grup, Ahbari okula inanmakla birlikte itidal sahibiydi ve ılımlıydı. Daha sonra bu akım, Vahid Behbehânî, Şeyh Murtaza Ensarî ve Şeyh Cafer Kâşifulgıtâ gibi şahsiyetlerin çabasıyla zayıflamaya başladı ve Usûli akılcılık galip geldi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref31" name="_ftn31"><sup>[31]</sup></a>    Her ne kadar Ahbarilerin düşüncesi fıkıhla ve ahkamın füruatıyla ilgili olsa da sözlerinden anlaşıldığı kadarıyla aklı ne usul-i dinde, ne de ahkamın füruatında hüccet kabul etmiyorlardı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref32" name="_ftn32"><sup>[32]</sup></a>    Esterâbâdî, Fevâidu’l-Medeniyye, s. 17; bkz: Caferiyân, Din ve Siyaset der Devre-i Safevî, s. 261.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref33" name="_ftn33"><sup>[33]</sup></a>    Meclisî, Mir’atu’l-Ukûl fi Şerhi Ahbari Âli’r-Rasûl, c. 1, s. 3.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref34" name="_ftn34"><sup>[34]</sup></a>    Risâletu’l-İ’tikâdât, s. 17.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref35" name="_ftn35"><sup>[35]</sup></a>    Bahrânî, el-Hadâyiku’n-Nâdıre fi Ahkâmi’l-Itreti’t-Tâhire, c. 1, s. 126 ve 127.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref36" name="_ftn36"><sup>[36]</sup></a>    Bahrânî, el-Hadâyiku’n-Nadire fi Ahkâmi’l-Itreti’t-Tâhire, c. 1, s. 129 ve 130.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref37" name="_ftn37"><sup>[37]</sup></a>    Cezâyirî, Envâru’n-Nu’mâniyye, c. 3, s. 133.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref38" name="_ftn38"><sup>[38]</sup></a>    Gilson, Akl ve Vahy der Kurûn-i Vustâ, s. 3.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref39" name="_ftn39"><sup>[39]</sup></a>    Rızâî, “Râbıta-i Akl ve İman”, Kubesât, sayı 35, s. 34.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref40" name="_ftn40"><sup>[40]</sup></a>    Risâle-i Pavlus be Kolesiyân, ikinci bab, 8.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref41" name="_ftn41"><sup>[41]</sup></a>    Gilson, Akl ve Vahy der Kurûn-i Vustâ, s. 5.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref42" name="_ftn42"><sup>[42]</sup></a>    A.g.e.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref43" name="_ftn43"><sup>[43]</sup></a>    150-230 yılları arasında yaşamış Romalı teologtur. Kuzey Afrika’da Kartaca’da doğan Tertullianus, Latin Kilisesinin savunucularından sayılmaktadır. Büyük bir heyecanla ve ateşli biçimde Hıristiyanlığı yenilikçi düşüncelere, özellikle de felsefeye karşı savundu. (Gilson, Akl ve Vahy der Kurûn-i Vustâ, s. 5).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref44" name="_ftn44"><sup>[44]</sup></a>    A.g.e., s. 5 (dipnot).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref45" name="_ftn45"><sup>[45]</sup></a>    A.g.e., s. 7.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref46" name="_ftn46"><sup>[46]</sup></a>    Alston, “The Epistemology of Religious Belief”, Routledge Encyclopedia of Philosophy, c. 8, s. 248.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref47" name="_ftn47"><sup>[47]</sup></a>    Objective thinking.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref48" name="_ftn48"><sup>[48]</sup></a>    Self related.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref49" name="_ftn49"><sup>[49]</sup></a>    Wainwright, Philosophy of Religion, s. 150-152.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref50" name="_ftn50"><sup>[50]</sup></a>    Peterson, Akl ve İ’tikad-i Dinî, s. 80.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref51" name="_ftn51"><sup>[51]</sup></a>    Uncertainty.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref52" name="_ftn52"><sup>[52]</sup></a>    Absurdity.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref53" name="_ftn53"><sup>[53]</sup></a>    Wainwright, Philosophy of Religion, s. 150-152.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref54" name="_ftn54"><sup>[54]</sup></a>    Aynı şekilde, tutucu kilisenin rasyonalistlerle çatışmasını gözden uzak tutmamak ve bunu akıl-din çatışmasıyla karıştırmamak gerekir. Bazen egemen kilisede, akıl ve özgün Hıristiyanlık birbiriyle çatışmasa bile iktidar talep eden papazlar güçlerini kaybetmekten korktuklarından, egemenlik üzerinde muhalifleri ve rakipleri olmaması için kendi zamanlarındaki aydınları dinsizlikle etiketledi, onların aydınlanmacı ve akılla uyuşan görüşlerini din karşıtı olmakla suçladı. Hıristiyanlığın kabul görmeye ve liderlerinin güç kazanmaya başladığı sırada kendi çıkarlarını korumak bakımından, kendi bekalarını, düşünceyi ezme ve aklı sınırlamada gördüler. Böyle bir durumda kilise, devletin desteğinden yararlanarak, mutluluğun tek yolunun Katolik kilisesinin emirlerine körü körüne ve kayıtsız şartsız itaat olduğunu beyan etti. Kilisenin görüşlerini kabul etmeyen ve kilisenin emirlerine teslim olmayanların da kesinlikle sonsuza dek lanetleneceğini duyurdu. (Tevfiku’t-Tavil, Tarihçe-i Keşmekeş-i Akl ve Din, Ali Fethi Lokman, s. 81).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref55" name="_ftn55"><sup>[55]</sup></a>    Gilson, Akl ve Vahy der Kurûn-i Vustâ, s. 15 ve 16.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref56" name="_ftn56"><sup>[56]</sup></a>    A.g.e., s. 16.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref57" name="_ftn57"><sup>[57]</sup></a>    Mesela Anselmus’un ontolojik kanıtı bu çerçevede zikredilebilir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref58" name="_ftn58"><sup>[58]</sup></a>    Bu kelimeyi ilk kez Muhammed Rıza Hakimî Keyhan-i Ferhengî’de (dokuzuncu yıl, İsfend 1371) ortaya attı ve özetle bu okulu tanıttı. O, tefkik gerçeğinin eski olduğunu ve İslam’ın asr-ı saadetine kadar gittiğini iddia etmektedir. Çağımızda bu düşüncenin öncüleri ve onu tekrar ihya edenleri sayarken başa, hicri kameri 1340 yıılnda Necef’ten Meşhed’e hicret ederek bu düşünceyi yaymaya başlayan merhum Mirza Mehdi İsfehanî’yi yazar (Muzafferî, Bunyan-i Mersûs, s. 19 ve 20). Hakimî bu okulu şöyle tarif eder: “Tefkik, lugatta ayırmak (bir şeyi başka bir şeyden ayırmak), bir şeyi saflaştırmak ve halis hale getirmek demektir. Tefkik okulu, beşeri bilgi, düşünce ve tefekkür tarihinde bilginin üç yol ve yöntemini, üç bilişsel okulu birbirinden ayırmaktır. Yani Kur’an yolu ve yöntemi, felsefe yolu ve yöntemi, irfan yolu ve yöntemi. Bu okulun hedefi, vahyin hakikatleri ve sahih bilginin ilkelerinin korunmuş kalabilmesi, ona insanî düşüncenin verilerinin ve beşeri tarzın karışmaması için Kur’an’daki bilgileri, düşüncelere ve mezhebe bulayıp tevil etmekten uzak durarak ve reyle tefsiri bir kenara bırakarak saflaştırıp halis hale getirmek ve bu bilgi ve maarife ilişkin anlayışı arıtmaktır. (Hakimî, Mekteb-i Tefkik, s. 46 ve 47).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref59" name="_ftn59"><sup>[59]</sup></a>    İsfehanî, Ebvâbu’l-Hüda, s. 6; Mufazzerî, Bunyan-i Mersûs’tan (s. 373) nakille.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref60" name="_ftn60"><sup>[60]</sup></a>    İsfehanî, Takrirât, s. 178; Mufazzerî, Bunyan-i Mersûs’tan (s. 373) nakille.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref61" name="_ftn61"><sup>[61]</sup></a>    Hakimî, Mekteb-i Tefkik, s. 161.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref62" name="_ftn62"><sup>[62]</sup></a>    Merhum Şeyh Mücteba Kazvinî bu konuda şöyle der: “Kur’an-ı Mecid’in ve ahbar-ı şerifin zâhirlerini ve naslarını tevil etmek hiç kuşkusuz aklın hükmüne, sarih ayet ve rivayetlere aykırıdır. Bu mesele, Kur’an’da, havasa özgü ve herkesin taşımaya güç yetiremeyeceği çok sayıda sırlar ve bâtınlar bulunduğuna delalet eden haberlerle çelişmez. Çünkü ilimlerin sırlarının filozoflar ve arifler nezdinde olduğu buyurulmamıştır. Ne zaman tefsir ve tevil zarureti hasıl olsa vahiy mecralarının beyanından almak gerekir.” (Kazvinî, Beyanu’l-Furkan, c. 1, s. 13 ve 14).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref63" name="_ftn63"><sup>[63]</sup></a>    İsfehanî, Takrirât, s. 190; Mufazzerî, Bunyan-i Mersûs’tan (s. 344) nakille.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref64" name="_ftn64"><sup>[64]</sup></a>    A.g.e., s. 364.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref65" name="_ftn65"><sup>[65]</sup></a>    Din sahasında bir tür realist olmayan görüş kabul edilebilecek bu görüş, geç dönem Wittgenstein’ın teorilerinden itibaren başladı. Halen de batı dünyasında bağlısı vardır. (Wittgenstein ve diğer realist olmayanların görüşü konusunda bkz: Sâcidî ve Meşkî, Din der Nigâh-i Novin, s. 90-100).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref66" name="_ftn66"><sup>[66]</sup></a>    Hick, Felsefe ve Din, s. 198.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref67" name="_ftn67"><sup>[67]</sup></a>    Wainwright, Philosophy of Religion, s. 152-156.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref68" name="_ftn68"><sup>[68]</sup></a>    Mesela İbn Teymiyye şöyle der:Peygamber’den akıl hakkında rivayet edilmiş hadislerden hiçbirinin aslı esası yoktur. Ravilerinde de güvenilir kimseye rastlanmamıştır. (Ahmed b. Hanbel, Buğyetu’l-Murtâd, s. 171 ve 172).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref69" name="_ftn69"><sup>[69]</sup></a>    Yûsufiyân ve Şerifî, Akl ve Vahy, s. 154.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref70" name="_ftn70"><sup>[70]</sup></a>    Rasyonalizm çeşitli epistemik alanlarda farklı anlamlara gelmektedir: Bazen rasyonalizmden maksat, insanın bilgi kaynağını duyusal tecrübeler değil, akılcı temeller ve fıtrî aksiyomlar kabul eden felsefi okuldur. (Daha fazla bilgi için bkz: Yusûfiyân ve Şerifî, Akl ve Vahy, s. 38).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref71" name="_ftn71"><sup>[71]</sup></a>    İslami gelenekte belki din karşıtı rasyonalist olarak herhangi bir düşünürden sözetmek mümkün değildir ama bir kısım yazarlar ve Ortadoğu uzmanları Zekeriya Râzî’ye (251-313) bu tabakada yer vermişlerdir ve onun, Allah’a inancı varsa da aklın varlığıyla vahye ihtiyaç kalmadığından sözettiğine, nübüvvet ve vahyi inkar ettiğine inanmaktadır. Fakat öyle anlaşılıyor ki Râzî’ye bu yakıştırma yanlıştır. Burada bu görüşü eleştirirken Üstad Mutahhari’nin izahlarından bir özeti Hedemât-i Mütekâbil-i İslam ve İran kitabından nakledecek ve okuyucuyu bu kitaba havale edeceğiz. Üstad Mutahhari bu kitapta şöyle der: “Râzî’nin kitap listesinde, başkalarının hakaret ve alay amacıyla adını “Nakzu’l-Edyan” koyduğu el-Nübüvvât kitabı vardır. Yine başkalarının hakaret kastıyla adını “Mehâriku’l-Enbiya” koyduğu Fi Hiyelu’l-Mütenebbiîn bir diğer kitabıdır. Bu kitaplar elimizde yoktur. Fakat Ebu Hâtim Râzî ve Nâsır Hüsrev (belki Ebu Hâtim’den nakille) benzeri İsmailî kelamcılar kitaplarında Râzî’den nakille onun nübüvveti inkar ettiğine ilişkin bazı konulara yer vermişlerdir. O kitaplar elimizde olmadığından kesin bir şey söylemek mümkün değildir. Fakat bütün karinelerden Râzî’nin nübüvveti inkar etmediği ve nübüvvet iddiasındaki yalancılarla mücadeleye girdiği anlaşılmaktadır. Buna ilaveten Râzî, tevhid, mead, ruhun asıllığı ve bekasına bu kadar sıkı bağlıyken bir kimsenin mebde, mead, ruh ve nefis esaslarını kabul edip de nübüvvet ve şeriatları inkarı nasıl mümkün olabilir? Ayrıca onun, kuvvetle muhtemel Şia tadında imamete dair yazdığı ve zihninin imamet düşüncesiyle meşgul olduğunu gösteren Fi Âsâri’l-İmami’l-Fâdıli’l-Ma’sum adında bir kitabı vardır. Şeriat ve nübüvveti inkar eden birinin imamet konusunda bu kadar hassas olamayacağı açıktır. Râzî’nin belli ölçüde İmamiye Şia’sının düşünce tarzını taşıdığı ihtimali uzak değildir. Bu tür düşünce tarzına sahip bütün düşünürler Şia’nın düşmanları tarafından küfür ve zındıklıkla suçlanırdı.” (Mutahhari, Mecmua-i Âsâr, c. 14, s. 467-471).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref72" name="_ftn72"><sup>[72]</sup></a>    Hatta bu görüşün bazı mensupları, dinin, cehaletten doğduğunu, insanlığın yozlaşmasına ve mutsuzluğuna kaynaklık ettiğini ve kitleleri aptallaştırdığını öne sürüyordu. Bu görüşün izah için “Dinin Menşei” bölümüne bakılabilir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref73" name="_ftn73"><sup>[73]</sup></a>    Cevâdî Âmulî, Şeriat der Âyine-i Ma’rifet, s. 186.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref74" name="_ftn74"><sup>[74]</sup></a>    “İlahi kelamın anlamı olmadığını düşünen, çıplak gözle ya da aletle gözlemlemedikçe herşeyi inkar eden, varlığı madde ve tabiatın benzeri varsayan” ve vahyin harici hakikatlerle ilgili bilişsel rolünü inkar edenler de bu grupta yeralmaktadır (A.g.e., s. 187).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref75" name="_ftn75"><sup>[75]</sup></a>    İbn Hazm, el-Fasl fi’l-Milel ve’l-Ehvâ ve’n-Nahl, s. 69.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref76" name="_ftn76"><sup>[76]</sup></a>    Hıllî, Keşfu’l-Murad fi Şerhi Tecridi’l-İ’tikad, s. 348; Şehristânî, Nihâyetu’l-İkdâm fi İlmi’l-Kelâm, s. 378; Subhânî, el-İlahiyât, c. 3, s. 59-64.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref77" name="_ftn77"><sup>[77]</sup></a>    Copleston, Filosofan-i İngilisî ez Hobbes ta Hume, s. 179.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref78" name="_ftn78"><sup>[78]</sup></a>    Peterson, Akl ve İ’tikad-i Dinî, s. 71.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref79" name="_ftn79"><sup>[79]</sup></a>    A.g.e., s. 74.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref80" name="_ftn80"><sup>[80]</sup></a>    Yûsufiyân ve Şerifî, Akl ve Vahy, s. 72.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref81" name="_ftn81"><sup>[81]</sup></a>    Cevâdî Âmulî, Şeriat der Âyine-i Ma’rifet, s. 187.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref82" name="_ftn82"><sup>[82]</sup></a>    Mutezile okulu, hicri ikinci yüzyılın başlarında Vâsıl b. Ata (80-131) adında bir kişi aracılığıyla zuhur etti. O zamanın yaygın meselesi (büyük günah işlemenin hükmü) üzerine yeni bir görüş ortaya atması nedeniyle üstadı Hasan Basrî’nin (22-110) mektebinden ayrıldı ve Mutezile adında yeni bir okul kurdu. Vâsıl, çağdaşı iki akımın, yani büyük günah işleyeni kafir sayan Hariciler ve onun imanına hükmeden Mürcie’nin tersine, iman ve küfür arasında ne iman, ne de küfür olan, bilakis bu ikisi arasında üçüncü bir durum ve vasat sınır kabul edilecek fasıklık adında bir ara konum bulunduğunu, büyük günah işleyenin ne mümin, ne de kafir olduğunu, fısk konumunda yeraldığını savundu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref83" name="_ftn83"><sup>[83]</sup></a>    Emin, Zuhru’l-İslam, c. 4, s. 20-23.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref84" name="_ftn84"><sup>[84]</sup></a>    Şerif, Târih-i Felsefe der İslam, s. 317.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref85" name="_ftn85"><sup>[85]</sup></a>    A.g.e., s. 327.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref86" name="_ftn86"><sup>[86]</sup></a>    Lâhîcî, Gûher-i Murâd, s. 46.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref87" name="_ftn87"><sup>[87]</sup></a>    Emin, Duha’l-İslam, c. 3, s. 15-17.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref88" name="_ftn88"><sup>[88]</sup></a>    Tabii ki her ne kadar bazı durumlarda Mutezile’nin akılcılığı büyük oranda ifrata vardıysa da hiçbir zaman din karşıtı rasyonalizm olmamış ve dine aykırılıkla sonuçlanmamıştır. Bilakis birçok yerde Mutezilî düşünürlerin bizzat kendileri aklın kısıtlarına vakıftı ve aklın kendi sınırlarının dışına taşmasını caiz görmüyorlardı. Örnek için bkz: Mutezilî, Şerh-i Usûl-i Hamse, s. 564 ve 565.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref89" name="_ftn89"><sup>[89]</sup></a>    Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd Kâdi Endülüsî, künyesi Ebu Velid, İbn Rüşd adıyla meşhurdur. İslam’ın hicri altıncı yüzyıl sonlarındaki büyük filozof ve hakimlerindendir. Hikmet ve felsefe ilimlerinde pratik ve bilimsel her iki tarafta da çağının bir numarasıydı. Fıkıh, hadis, edebiyat, ahlak ilmi, mantık ve zamanın diğer ilimlerinde de derya bir âlimdi. (Müderrisî, Reyhânetu’l-Edeb, c. 7-8, s. 533).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref90" name="_ftn90"><sup>[90]</sup></a>    İbn Rüşd’ün felsefeden anladığı, kendisinin açıkladığı şekilde söylersek, akılcı kanıtlardan hasıl olan sonuçlardır. (İbn Rüşd, “Faslu’l-Makâl fima beyne’l-Hikme ve’ş-Şeria mine’l-İttisâl”, Felsefe-i İbn Rüşd, s. 12-13).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref91" name="_ftn91"><sup>[91]</sup></a>    El-Fâhûrî ve el-Cerr, Târih-i Felsefe der Cihan-i İslam, s. 638.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref92" name="_ftn92"><sup>[92]</sup></a>    İbn Rüşd’e göre vahiy yoluyla elde edilen bilgiler aklî ilimleri tamamlar ve kemale erdirir. İnsan aklının idrak etmekte yetersiz kaldığı herşeyi şeriattan almak gerekir. (İbn Rüşd, Tehâfutu’t-Tehâfut, s. 255).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref93" name="_ftn93"><sup>[93]</sup></a>    İbn Rüşd, “Faslu’l-Makâl fima beyne’l-Hikme ve’ş-Şeria mine’l-İttisâl”, Felsefe-i İbn Rüşd, s. 17 ve 32.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref94" name="_ftn94"><sup>[94]</sup></a>    İbn Rüşd, el-Keşf an Menâhici’l-Edille fi Akâyidi’l-Mille, s. 151.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref95" name="_ftn95"><sup>[95]</sup></a>    A.g.e., s. 152.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref96" name="_ftn96"><sup>[96]</sup></a>    A.g.e.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref97" name="_ftn97"><sup>[97]</sup></a>    Görüldüğü gibi, hiç değilse Kadı Abdulcabbar Mutezilî gibi bazı Mutezililer veya İbn Rüşd gibi filozoflar aklın kısıtlarını itiraf ediyordu. Metodları doğru olmakla birlikte pratikte kimi aşırılıklara kaçtıkları belki olmuştur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref98" name="_ftn98"><sup>[98]</sup></a>    Bkz: Bir grup yazar, İnsan, Râh ve Râhnumâşinâsî, Mahmud Fethali’nin editörlüğünde, s. 60.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref99" name="_ftn99"><sup>[99]</sup></a>    İbrahim 11.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref100" name="_ftn100"><sup>[100]</sup></a>  Bu yaklaşım iki nedenle eleştirel olarak adlandırılmıştır: Birincisi, “Eleştirel rasyonalizm, dinî inançların doğruluğunu kesin biçimde kanıtlamayı talep etmek yerine, eleştiride aklın rolüne veya dinî inançların eleştirel değerlendirmesine dikkat çekmektedir. İkincisi, bu duruş, akıl konusunda sahip olduğu özel telakki aracılığıyla da eleştireldir. Eleştirel rasyonalizm, müfrit rasyonalizmin akıl konusundaki haddinden fazla iyimser anlayışının aksine aklın yetenekleri konusunda daha mütevazi ve daha sınırlı bir anlayışa sahiptir.” (Peterson, Akl ve İ’tikad-i Dinî, s. 86).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref101" name="_ftn101"><sup>[101]</sup></a>  A.g.e.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref102" name="_ftn102"><sup>[102]</sup></a>  A.g.e.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref103" name="_ftn103"><sup>[103]</sup></a>  A.g.e., s. 89.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref104" name="_ftn104"><sup>[104]</sup></a>  Hüsrevpenâh, Kelam-i Cedid, s. 73.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref105" name="_ftn105"><sup>[105]</sup></a>  Daha fazla bilgi için bkz: Yûsufiyân ve Şerifî, Akl ve Vahy, s. 234 ve sonrası.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref106" name="_ftn106"><sup>[106]</sup></a>  Yusuf 2.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref107" name="_ftn107"><sup>[107]</sup></a>  Enfal 22.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref108" name="_ftn108"><sup>[108]</sup></a>  Enfal 22.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref109" name="_ftn109"><sup>[109]</sup></a>  Sad 29.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref110" name="_ftn110"><sup>[110]</sup></a>  Âl-i İmran 190 ve 191.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref111" name="_ftn111"><sup>[111]</sup></a>  Enbiya 22.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref112" name="_ftn112"><sup>[112]</sup></a>  Kuleynî, el-Kâfî, c. 1, s. 25.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref113" name="_ftn113"><sup>[113]</sup></a>  A.g.e., s. 48.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref114" name="_ftn114"><sup>[114]</sup></a>  Nehcu’l-Belâga, Hikmet 54.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref115" name="_ftn115"><sup>[115]</sup></a>  Meclisî, Bihâru’l-Envâr, c. 1, s. 94, hadis 28.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref116" name="_ftn116"><sup>[116]</sup></a>  A.g.e., hadis 29.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref117" name="_ftn117"><sup>[117]</sup></a>  Kuleynî, el-Kâfî, c. 1, hadis 7 ve 8.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref118" name="_ftn118"><sup>[118]</sup></a>  A.g.e., s. 17, hadis 6; Yûsufiyân ve Şerifî, Akl ve Vahy, s. 234-238.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref119" name="_ftn119"><sup>[119]</sup></a>  Cevâdî Âmulî, Şeriat der Âyine-i Ma’rifet, s. 191.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref120" name="_ftn120"><sup>[120]</sup></a>  Metinde “suğra” ve “kübra” (Çev.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref121" name="_ftn121"><sup>[121]</sup></a>  Ali Dûst, Fıkh ve Akıl, s. 65.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref122" name="_ftn122"><sup>[122]</sup></a>  İslam ahkamının akılcı mecraya sahip olduğu Kitap ve Sünnet’te de çokça vurgulanmıştır. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır: “مَن يَتَعَدَّ حُدُودَ اللّٰهِ فَقَدْ ظَلَمَ نَفْسَهُ” (Talak 1). Aslında aklî mecranın beyanı, şeriatın tikel ahkamının vazedilmesidir. Bu ayete göre ilahî ahkamın hudud ve sınırları vardır.İnsan eğer onları aşarsa tekamülüne engel olacak ve kendine zulmetmiş olacaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref123" name="_ftn123"><sup>[123]</sup></a>  Aklın, şeriatın hükümleri alanındaki bu iki işlevi izah edilirken şöyle denebilir: “Şeriatın ahkamını anlamada aklın rolü iki çeşittir: Birincisi, Kitap ve Sünnet’i keşfetmek için çaba göstermektir. Bu çaba, şer’i ahkamı anlamak için tertip edilmiş istidlaller ve kanıtlardır. Aklın bu alanda işi icmadır. Çünkü icmanın hüccet oluşu ve itibarı, sadece masumun (a) kavliyle ilişkisini keşfetmek bakımındandır. Uzlaştırmanın hüccet oluşturma tarzına dair çeşitli görüşler mevcut bulunsa dahi. İkincisi, şer’i ahkamı anlamak için aklî araçlar ve kaynaklar ortaya koymaktır. Aklın bu alandaki işi, Kitap ve Sünnet’in işi gibidir.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref124" name="_ftn124"><sup>[124]</sup></a>  Cevâdî Âmulî, Şeriat der Âyine-i Ma’rifet, s. 190.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref125" name="_ftn125"><sup>[125]</sup></a>  Bkz: Yûsufiyân, Akl ve Vahy, s. 249.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref126" name="_ftn126"><sup>[126]</sup></a>  Şeyh Müfid, Tashihu’l-İ’tikad bi-Sevâbi’l-İntikad, talik: Seyyid Hibbetullah Şehristânî, s. 125.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref127" name="_ftn127"><sup>[127]</sup></a>  Şeyh Müfid, Musannifât-i Şeyh Müfid, c. 4, s. 45 (Evâyilu’l-Makâlât).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref128" name="_ftn128"><sup>[128]</sup></a>  Vahye (işitme) dayalı dinin akıl sahibine istidlalin nasıl yapılacağını haber verdiğine dair Şeyh Müfid’in sözü, aklın dinî öğretileri savunma rolüne atfedilmiştir. Nitekim McDermott, Kadı Abdulcabbar Mutezili ile Şeyh Müfid’in düşünce sistemini karşılaştırırken şöyle der: “Abdulcabbar’ın sisteminde akıl, dinin temel hakikatlerine istikrar kazandırmak için zaruridir. Müfid’in sisteminde ise akıl, ilahî vahiy yoluyla istikrar bulmuş bu temel önermeleri savunmak içindir.” (McDermott, Endişehâ-yi Kelâmî-yi Şeyh Müfid, s. 84). Ama öyle görünüyor ki bu cümleler, dinin neticeyi aklın tercihine bıraktığı ve aklın da o dinî sonucu savunmak üzere İslamî aklın rol ve işlevinin kelamî işleve indirgeneceği birtakım çıkarımlar ortaya koyacağı anlamına asla gelmez. Aksine bu izahlar, İslam’ın açık aklına işarettir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref129" name="_ftn129"><sup>[129]</sup></a>  Bu adlandırmalar, üstad Yezdanpenâh’ın derslerinin tamamından yararlanılarak ortaya konmuştur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref130" name="_ftn130"><sup>[130]</sup></a>  Mesela mead öğretisine bakın. Ayet ve rivayetlerde mead çevresinde birçok dinî önerme beyan edilmiştir. Onlarda insanın kıyamette bedenle haşrolacağı açıklıkla ispatlanmıştır. Diğer taraftan birçok ayet ve rivayette, dünyevi bedenle benzerliği bulunmayan bedenle haşrolmanın özellikleri sayılmaktadır. Aklın, filozofça ve reel kuralları koruyarak bu önermelere reel kalıp içinde mana vermesi ve bu dinî öğretiden daha kâmil bir anlayışa ulaşması lazımdır. Elbette ki akıl, böyle bir anlayışa ulaştıktan sonra ona istidlal kabiliyeti de kazanacaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref131" name="_ftn131"><sup>[131]</sup></a>  Şu noktanın hatırlanması yerinde olacaktır: Akıl-nakil ilişkisinin benzeri bir ilişki, akıl ve şühud arasında da vardır. Şeriatın akla kılavuzluk görevini üstlenmesi ve aklın çiçeklenmesini sağlaması gibi, âriflerin mizanına uygun şühudlar da vehim ve hayalin kaydı altına girmemiş akl-ı selim için yol göstericidir. Tabii ki insan şühud mertebesine ulaşırsa şühudun nuruyla münevver bir akla sahip olur; kalbin tüm şühudlarını anlayarak reel duruma uygun hale gelen, hatta onunla istidlal kabiliyeti bile kazanan akla.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref132" name="_ftn132"><sup>[132]</sup></a>  Şirâzî, Mefâtihu’l-Gayb, s. 73; Tefsiru’l-Kur’ani’l-Kerim, s. 79 ve 80.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref133" name="_ftn133"><sup>[133]</sup></a>  Kuleynî, Usûlü Kâfî, c. 1, babu’l-akl ve’l-cehl, hadis 12.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref134" name="_ftn134"><sup>[134]</sup></a>  Şirâzî, “Müteşâbihâtu’l-Kur’an”, Resail-i Felsefî, s. 78 ve 79.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref135" name="_ftn135"><sup>[135]</sup></a>  Dinin, insanın aklına istikamet gösteren bilişsel önermelerine ilave olarak dinî haller ve ameller de akıl ve imanın, yakin mertebesindeki edinilmiş kesin öncüllerini hazırlar. Buradaki hallerden kasıt, şeriatın sıkça vurguladığı gibi doğal arazlar, nefsani şaibeler ve şeytani vesveselerle bağı koparmaktır. Amellerden maksat ise namaz, oruç ve diğer menasik ve fiillerdir. Diğer bir ifadeyle haller, fiiller ve marifetin toplamı olan din, amel ve ahvali teşri kılarak bilgilerin edinilmesinin öncüllerini varetmektedir. (Bkz: Şirâzî, Tefsiru’l-Kur’ani’l-Kerim, c. 1, s. 249-254).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref136" name="_ftn136"><sup>[136]</sup></a>  Şirâzî, Tefsiru’l-Kur’ani’l-Kerim, c. 1, s. 259-263 ve yine bkz: Lâhîcî, Gûher-i Murad, s. 32.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/akil-ve-din/">Akıl ve Din</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/akil-ve-din/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kur’an’ın Bâtını ve Tevili</title>
		<link>https://www.caferilik.com/kuranin-batini-ve-tevili/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/kuranin-batini-ve-tevili/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 09 Jan 2024 21:19:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-i Kerim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.caferilik.com/?p=21066</guid>

					<description><![CDATA[<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/kuranin-batini-ve-tevili/">Kur’an’ın Bâtını ve Tevili</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="vc_row wpb_row row"><div class="vc_column_container col-md-12"><div class="wpb_wrapper vc_column-inner">
	<div class="wpb_text_column wpb_content_element " >
		<div class="wpb_wrapper">
			<p style="text-align: right;"><strong>Üstad Marifet ile Söyleşi</strong></p>
<p><strong>Giriş</strong></p>
<p>Tevil, Kur’an ilimlerinde bahsedilen en önemli konulardandır. Elinizdeki metin, bir grup düşünür ve araştırmacı âlim tarafından hazırlanmış Kur’an’ın bâtını mevzusunda Teori Kürsüleri zincirinden biridir. Bu oturumun sayın teorisyeni, bu konuda yeni bir adım atmaya ve yeni bir çerçeve ortaya koymaya çalışmıştır. Oturumun konukları şunlardır: Dr. Muhammed Ali Rızâyî İsfehânî -Kürsü’nün sekreteri-, Ayetullah Muhammed Hâdi Ma’rifet, Hüccetulislam ve’l-Müslimin Ali Ekber Reşad, Hüccetulislam Ali Ekber Bâbâyî, Üstad Seyyid Rıza Müeddeb, Üstad Kudsî, Dr. Âsıfî, Hüccetulislam Hüseyin Alevî Mihr ve Üstad Ali Nasırî. Bu oturumda Ayetullah Ma’rifet’in kendi teorisini ortaya koyduğunu ve diğer konukların da onu ele alıp eleştirilerini dile getirdiklerini hatırlatalım.</p>
<p><strong>Rızâyî</strong>:</p>
<p>Oturum başlamadan önce Dr. Rızâyî, bu Teori Kürsü’sünün oluşturulmasında emeği geçen Pejuhşegâh-i Ferheng ve Endişe-i İslamî, Gurûh-i Kur’an-pejuhî, Defter-i Nehzet-i Tovlid-i İlm ve Encümen-i Kur’an-pejuhî’ye teşekkür etti. Yine dördüncü kanala, Radyo Maarif’e, Radyo Kur’an’a ve temsilcileri oturumda hazır bulunan gazetelere takdirlerini sundu.</p>
<p>Dr. Rızâyî, teori üretme alanındaki oturumun mevzusunu katılımcılara ifade etti. Teori oluşturma ve bilgi üretmenin öneminin açık olması sebebiyle, sadece, bu Kürsü’nün Kum İlimler Havzası’ndaki dinî tartışmalar alanında kendi türünde bir ilk olduğuna değindi. Bu yuvarlak masa toplantısı, Dr. Rızâyî’nin, konuşmasından önce şahsiyeti hakkında birkaç cümle sarfettiği oturumun teorisyeni olarak Ayetullah Ma’rifet’in hazır bulunmasıyla oluşturuldu.</p>
<p>Ayetullah Muhammed Hâdi Ma’rifet, 1930 yılında Kerbela’da dünyaya geldi.</p>
<p>Kendisinin asli vatanı İsfahan’dır; ama tahsilini Necef’te tamamladı. Ayetullah Hakim, Ayetullah Hoî gibi önemli şahsiyetler, Zencanî, Hac Şeyh Hüseyin Ali, Seyyid Ali Fânî ve İmam Humeynî (rh) gibi büyük üstadlardan istifade etti. Fıkıh sahasında uzman ve ilim havzasında ders-i hariç müderrisidir. Kur’an araştırmaları bahislerinde İslam dünyasının önde gelen araştırmacılarından sayılmaktadır. İki cilt “el-Tefsir ve’l-Müfessirun fi Sevbihi’l-Kaşib” kitabı ile “Siyanetu’l-Kur’an ani’t-Tahrif” kitabı, telif ettiği eserler arasındadır. En son Havza âlimlerinden bir grupla birlikte “el-Tefsiru’l-Esriyyi’l-Câmi” isimli paha biçilmez bir kitabın telifiyle meşguldü. Eserin birinci cildi yayınlandı.</p>
<p>Bu ciltte gündeme getirilen “Kur’an’ın bâtını ve tevili” alanında yaptığı tartışma, her ne kadar daha önce “el-Tefsir ve’l-Müfessirun” kitabında da bir şekilde ele alınıp ortaya konmuşsa da aslında yeni bir teoridir.</p>
<p>Kimi zaman tevil başlığıyla da adından bahsedilen Kur’an’ın bâtını mevzusu, Kur’an ilimlerinin önemli konularından biri sayılmaktadır. Şia ve Ehl-i Sünnet’ten Kur’an’ın bâtını ve teviline dair;</p>
<p>“ان للقرآن ظهرا و بطنا  / Kur’an’ın bir zâhiri, bir de bâtını vardır.”</p>
<p>Bu ve benzeri çok sayıda rivayet aktarılmıştır. Hatta bazı rivayetlerde, Kur’an’da hem zâhiri, hem de bâtını bulunmayan bir tek ayet bulunmadığı ifade edilmiştir. Allame Meclisî (rh) bu rivayetleri Biharu’l-Envar’ın 92. cildinde biraraya toplamıştır. İslam tarihi boyunca Kur’an’ın bâtını konusunda üç ana görüş gündeme gelmiştir.</p>
<ol>
<li>Bazı Sufiler ve İsmailîler tarafından ortaya atılan birinci görüş, Kur’an’ı bâ­tınla sınırlı görmekte ve zâhirini gözardı etmektedir. Tabii ki tarih boyunca bu görüş kapsamlı eleştirilerle karşılaşmıştır.</li>
<li>Ehl-i Zâhir’e, bazen de İbn Teymiyye’ye nispet edilen ikinci görüş, şeriatın zâhiriyle yetinir ve bâtınla ilgili rivayetlerde tereddüt eder.</li>
<li>Allame Tabâtabâî’nin el-Mizan’ın mukaddimesinde gündeme getirdiği üçüncü görüş, Ehl-i Beyt’in (a.s) görüşüdür ve Kur’an’ın hem zâhiri, hem de bâtını olduğuna inanır. Bu görüş, hüccetin zuhuru olduğundan Kur’an’ın zâhirine sarılmamız gerektiğini, ama aynı zamanda Kur’an’ın bâtınından da yararlanmamız lazım geldiğini söyler. Bu görüş izah edilirken Allame Tabâtabâî ve İmam Humeynî’nin görüşü gibi birtakım düşünceler ve meseleler de ortaya atılmıştır. Bu oturumda tartışmaya açılacak olan konu, Üstad Ma’rifet’in Kur’an’ın bâtını ve tevili hususunda ortaya attığı yeni görüştür. Kendisi bu görüşün diğerlerinden farkını açıklayacak ve içerdiği belirsizlikleri giderecektir.</li>
</ol>
<p><strong>Üstad Ma’rifet:</strong></p>
<p>Bismillahirrahmanirrahim. Kur’an’ın tevili meselesi çok eskiden beri, yani ilk dönemlerden itibaren gündeme gelmiş ve zaman zaman da suistimallere konu olmuştur. Birçok üstatlar bu mevzu hakkında araştırmalar yapmış ve görüşlerini ortaya koymuştur. Bendeniz de, bu meseleye çokça alaka duyduğumdan en başından bu yana bu mevzu üzerinde hassasiyetle durdum ve bâtından kastedilenin ne olduğunu bulmanın peşine düştüm. Bu meselenin on, onbeş yıldan fazla bir zamandır düşüncemi meşgul ettiğini ama buna rağmen halledilmemiş bir sorun olarak kaldığını söylesem abartmış olmam. Bildiğiniz gibi, bir mevzuyu araştıran kimse için, o mevzu saplantıya dönüşüp ukde haline gelir. Onu halledemedikçe huzur bulamaz ve sonunda, “Arayan bulur” babından Allah yardım eder.</p>
<p>Allah Resulü (s.a.a) bâtın meselesini ilk günden başlayarak ortaya koydu ve; “ان للقرآن ظهرا و بطنا  / Kur’an’ın bir zâhiri, bir de bâtını vardır.” diye buyurdu. Dolayısıyla pek çokları Kur’an konusunda kimi meseleleri açıklarken ve onu tefsir ederken, özellikle de bâtınları alanında ihtiyatlı davranıyordu. Bu kesim, kendisini rahatlatıyor ve Kur’an’ın bâtınlarını kimsenin bilmediğine inanıyordu. Bâtınlar sırların parçasıydı ve sadece vahiyle irtibat halindeki kimselere mahsustu. Sonuç itibariyle, bir ayetin etrafında bâtın olarak sahih veya sahih olmayan rivayetleri zikretmekle yetiniyorlardı.</p>
<p>Fakat Hz. Peygamber’in ortaya koyduğu kapsam meselesi, başka bir meseledir. Bu fakir esas itibariyle bu mesele üzerinde düşünmektedir. Eğer Kur’an’ın bâtınını belli bir kesim biliyor olsaydı Peygamber bunu herkese açık biçimde gündeme getirmezdi. O halde Nebiyy-i Ekrem (s.a.a) Kur’an’ın bâtınını herkese açık biçimde ve tüm Müslümanlar için defalarca dile getirdiğine göre muhatabı bütün insanlar ve Kur’an’a ilgi duyan herkes olmalıdır. Böyle davranması kesinlikle bir sebebe binaendi. Bir kimse, bir şahsa veya şahıslara talimat verir ya da ödev yüklerse bunun, o kişilerin bu işin üstesinden gelebileceği anlamı taşıdığını biliyoruz. Öyleyse Peygamber, Müslümanların geneline ve İslam düşünürlerine Kur’an’ın zâhiri ve bâtını olduğu hitabında bulunuyorsa, bu, onun ardına düşün demektir; çünkü onu elde edebilirsiniz. Bunun manası, ona ulaşamayacağınız değildir. Hz. Peygamber, Kur’an’ın herkesin anladığı bir zâhiri, bir de başkalarına mahsus bâtını olduğunu söylemedi. Hazret, sözün, Kur’an’ın yüzüne baktığınızda anlayabileceğiniz yüzeysel delaleti itibariyle zâhirî bir medlule, yani yüzeysel bakışa sahip olduğunu söylemek istemektedir, ama Peygamber aynı zamanda daha derinlemesine bakmaya güç yetirmemiz gerektiğini de vurgulamaktadır. Aslında bu, ayet-i şerifesinin beyan ettiği şeyin aynısıdır, Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</p>
<p> أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ أَمْ عَلَى قُلُوبٍ أَقْفَالُهَا </p>
<p>“Ne diye Kur’ân’ı, bir iyice düşünüp taşınmazlar, yoksa gönüllerinde kilitler mi var?”<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a></p>
<p>Yani Kur’an’ın sırf zâhiri düzeyiyle yetinmek tasvip gören bir şey değildir. Belli bir kesim için normal karşılanabilir ama asıl istenen, derinlemesine bakmaktır. Bâtın, deruna bakmak ve derinleşmek demektir. Şu halde bu iş İslam dünyasının düşünürleri için mümkün bir şeydir. Şu noktayı ihmal etmeyelim:</p>
<p>Ehl-i Beyt’in (a.s) bu sahadaki rolünü görmezden gelemeyiz. Nitekim dostlarla sohbet meclislerinde defalarca belirttim ki, İmamların (a.s) Kur’an’ın tefsiri ve açıklanmasındaki rolü, anahtar bir roldür. Yani İmamlar (a.s), bize, Kur’an’ı anlamanın yolunu, zâhir ve bâtın manaları keşfetme ve istinbat metodunu öğretti. Tıpkı bir hocanın talebesini eğitmesi gibi. Sözgelimi fakihler rivayetlerden ve Kur’an’dan nasıl sonuç çıkarıyorsa, öyle. İmamlar (a.s) kimi zaman tefsir yapıyordu, ama aslında nasıl tefsir yapılması gerektiğini öğretmek istiyorlardı. O halde tek tek detaylarda, Kur’an’ın zâhiri veya bâtını hakkında İmamlardan (a.s) bir rivayet bulmanın peşine düşüyorsak bu yanlıştır. Hiçbir zaman böyle yapılmamıştır. Çünkü İmamlar, meseleyi Kur’an’ın kendisinden bulmaya çalışmanın üzerinde durmuştur. Tabii ki bu işin metodunu da öğrettiler. İmamların (a.s), Kur’an’daki sembolleri çözmek ve anlamları net olarak anlamak için en çok vurguladıkları şey, Kur’an’ın ve her ayetin yüksek manasına ve hakikatlere erişilmek istendiğinde ayette pratiğe dökülmüş noktaların (inceliklerin) ardına düşülmesini buyurmuş olmalarıdır. Yani İmamların (a.s) izlediği metodlardan biri, fazla yüzeysel bakılmamasıydı. Ayetteki ince noktalara baktığınızda bazen o noktalar sayesinde gerçek ve asıl anlama ulaşmanız mümkün olabilir. Bir müfessir ayetlerin nükte ve inceliklerine odaklanmalıdır, filan kelimenin ne anlama geldiğini anlamak için yalnızca “el-Müncid”e başvurmakla olmaz. Hâsılı İmamların (a.s) temel bir rolü vardır. Ama Kur’an’ın yüce anlamlarına erişebilmek için bunun yolunu bize de öğretmişlerdir.</p>
<p>Ubeyde Selmanî, Berre Hamdanî ve Alkame b. Kays tabiinin seçkin üç ismidir. Bunlar Mevla Emirulmüminin’e sordular: “Ara sıra Kur’an’ı anlamada sorunlarla karşılaşıyoruz. Ne yapalım?” Hazret şöyle buyurdu:</p>
<p>“علیکم بالعترة” İtrete / Ehlibeyt’e müracaat edin.”</p>
<p>İmam Bâkır (a.s) tabiin döneminin önde gelen şahsiyetiydi ve bunların tamamı Hazret’e müracaat ederdi. Hz. Bâkır (a.s) tabiin asrında tüm insanların sorunlarını halletmek için mümtaz bir isim olarak gündemdeydi. Anlatıldığına göre Hazret’in evi, tüm boyutlarıyla dini anlamada adeta sığınak gibiydi. Ulema için bile böyleydi. Tabiin devresi, herkesin Nübüvvetin sülalesine ilgi gösterdiği bir devirdi. İbn Nedim el-Fihrist’te şöyle der:</p>
<p>“جل التابعین بل الاکثریة الغالبة من التابعین هم شیعة آل البیت”</p>
<p>Bunların tamamı İmam Bâkır ve İmam Sâdık (a.s) mumu etrafında dönüp duruyor ve onlardan istifade ediyordu. Şu halde İmamların (a.s) rolü tüm devirlerde öğretmenlik rolüydü. Hatta Abdulkerim Şehristanî şöyle der:</p>
<p>“Bir Kur’an tefsiri yazma düşüncesindeydim. Fakat bir üstad arıyordum. Üstadın Peygamber’in sülalesinden olması gerektiğini anlayınca uzun süre araştırdım.</p>
<p>حتی اثرت علی سید جلیل من ذریة رسول اللّٰه.<br />
/ Öyleki Allah Resulü’nün soyundan üstün bir şahsiyetle karşılaştım.</p>
<p>Dolayısıyla tefsiri yazmaya başladım. Tabii ki Kur’an’daki zorlukların bu yolla halledileceği inancıyla.”</p>
<p>Hâsılı, sadr-ı İslam’da gündemde olan bu mesele, İmamların büyük rolü hakkında bilgi vermektedir. Öyleyse hiçbirimiz bu konuyu gözardı edemeyiz.</p>
<p>Fakat benim arzetmek istediğim mevzu, bir ayeti anlamak için net biçimde burada hangi rivayetin yeraldığına bakmamız gerektiğidir. Haklarında hiçbir rivayetin olmadığı pek çok ayet vardır. Bu durumda, Kur’an etrafında ve Kur’an’da geçen temel konulara ulaşmak üzere tahkik yapmakla vazifeliyiz. Hiç tereddütsüz İmamlar (a.s) anlama yolunu bize öğretmişlerdir.</p>
<p>Fehmi b. Yesar, İmam Bâkır’a (a.s) sorar: “Peygamber-i Ekrem’in ان للقرآن ظهرا و بطنا  buyurmasındaki maksat nedir?” Yani bâtından kastedilenin ne olduğuna ilişkin meşguliyet onlar için de sözkonusuydu. Hazret şöyle buyurdu: “ظهره تنزیله و بطنه تأویله” Sonra izah etti: “Kastedilen, kimi zaman Kur’an’a yüzeysel bakmanız, yani nüzul sebeplerine dikkat etmenizdir. Kimi zaman da derinlemesine bakmanızdır. Bu da bâtındır.”</p>
<p>Bendeniz şimdi bir noktayı arzedeceğim. O da şudur ki, Kur’an’ın zâhir ve bâtın itibariyle çifte delalete sahip olmasında başlangıç noktası, tedvin edilmiş bir kitap olarak gökten inmemiş olduğudur. Bilakis yirmi yıl müddetince (kimileri Kur’an’ın yirmiüç yılda nazil olduğunu düşünür ama yanlıştır. Çünkü Kur’an’ın nüzulü bisetten üç yıl sonra başladı) “نزول نجوما و بالمناسبات” vardı. Yani ne zaman bir gelişme gerçekleşse, bir olay vuku bulsa ve o günün İslam toplumunda sorunlar ortaya çıksa, her ne sorun olursa olsun, ister siyasi, ister ilmî, ister öğretiler bakımından vs. Hz. Resulullah ve Müslümanlar, bu müşkülatın Kur’an vahyiyle halledilmesini bekliyordu. Netice itibariyle bu sorunların çözümlenmesi için ayetler geliyor veya bir münasebet ortaya çıkıyor ve onun için bir ayet nazil oluyordu. Hulasa, Kur’an muhtelif zamanlarda ve münasebetlerle nazil olduğundan ve her bir ayet belli bir cihete dönük indiğinden bu da Kur’an’ı belli bir yönle irtibatlı hale getirmiştir.</p>
<p>Bu sözün manası, Kur’an’ın “tarih” olduğudur. Oysa Kur’an tüm beşeriyet için ebediyete kadar umumi bir hidayettir. Bu mesele, Peygamber’i, filan ayetin belli bir münasebetle nazil olduğu ve o münasebetle ilişkili geldiği ama derinlemesine bakmamız gerektiğini bize ikaz etmek zorunda bıraktı. Çünkü bu ayet kendi içinde genel ve ebedî risaleti taşımaktadır. Belli bir konuda nazil olan bu ayetin belli bir sorunu çözdüğünü söyleyemezsiniz. Eğer böyle olursa İmam Bâkır’ın (a.s) “اذا لمات القرآن بموتهم” buyurduğu gibi Kur’an şimdiye dek ölmüş olurdu. Tıpkı bir doktorun bir hastalık için yazdığı reçete gibi. Bugün bir reçete yazar, yarın başka bir reçete&#8230; Daha sonra bu reçeteler hiçbir derde deva olmaz. Kur’an, o gün ortaya çıkmış mesele ve müşkülata ilaçtır. Ama o günün meselelerine ilaç olmasının yanısıra her bir sorunun içinde bir mesaj gizlidir. Hz. Peygamber, filan ayetin hangi konuda nazil olduğunu, kimi hedef aldığını, falan kişiyi, mesela Ebu Cehil’i vs. hedefe koyduğunu bilebilmek için nüzul sebeplerine başvurmamız gerektiğini, bunun tenzil itibariyle olduğunu söylemekle birlikte, bununla yetinmememiz lazım geldiğini ikaz etmektedir. Çünkü o zaman tarih kitabı olur. Aksine derinlemesine bakılmalıdır. O ayetin içinde hangi mesajın yeraldığı ve bu mukaddes kitabın ölümsüzlüğünü güvence altına alan risaletin ne olduğu idrak edilmelidir. Eğer Kur’an yüzeysel olsaydı geçmişle ilgili olurdu. Burada bir misal vermek gerekir. Bu misali çok yerde anlattım, ama zihni konuya yaklaştırmak için tekrarlamamda yarar var.</p>
<p>Kur’an ayetlerinin çoğunda şahsa hitap vardır. Bu hitabın muhatapları da belli şahıslardır. Bu zeminde birçok misal de geçmektedir. Mesela</p>
<p> وَمَا أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ إِلاَّ رِجَالاً نُّوحِي إِلَيْهِمْ فَاسْأَلُواْ أَهْلَ الذِّكْرِ إِن كُنتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ </p>
<p>“Senden önce de ancak, kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkekleri peygamber olarak gönderdik. Eğer bilmiyorsanız ilim sahiplerine sorun.”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a></p>
<p>Bu ayetin muhatabı müşriklerdir ve ayetin nüzul sebebi, beşerden peygamber mi olacağına itiraz eden müşriklerin nübüvvet meselesinden kuşku duymasıdır. Allah bu şüpheye hem çözüm getiren, hem de iddiayı reddeden bir cevap vermiştir. Çözüm getiren cevabı başka bir ayetle vermiştir:</p>
<p> وَقَالُواْ لَوْلا أُنزِلَ عَلَيْهِ مَلَكٌ وَلَوْ أَنزَلْنَا مَلَكًا لَّقُضِيَ الأمْرُ ثُمَّ لاَ يُنظَرُونَ </p>
<p>“Bir de dediler ki: “Ona (açıktan göreceğimiz) bir melek indirilse ya!” Eğer (öyle) bir melek indirseydik artık iş bitirilmiş olurdu, sonra da kendilerine göz açtırılmazdı. (Hemen helâk edilirlerdi.)”<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a></p>
<p> وَلَوْ جَعَلْنَاهُ مَلَكًا لَّجَعَلْنَاهُ رَجُلاً وَلَلَبَسْنَا عَلَيْهِم مَّا يَلْبِسُونَ .</p>
<p>“Ve şâyet onu melek yapsaydık, onu mutlaka erkek olarak (erkek suretinde) yapardık. Şüphe ettikleri şeyi, mutlaka onlara (gene) şüphe ettirirdik.”<a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a></p>
<p>Yani eğer bir melek gönderecek olsaydık, melek insanlarla diyalog, iletişim, karşı karşıya gelme ve konuşma imkânından mahrum olduğu için insan suretine girmek zorunda kalacak ve beşer giysisiyle örtünecekti. Böyle olsaydı bu kez de onun melek olduğunu kimin söyleyebileceğini öne sürüp şüphe edeceklerdi. Kendisi “ben meleğim” dese, “melek olduğunu nereden çıkarıyorsun” karşılığını vereceklerdi. Bu, çözüm getiren cevaptır. Reddeden cevap ise şudur: “Siz Araplar, Yahudilerle biraradasınız ve bu kesimi bilgili kabul ediyorsunuz. Öyleyse onlara sorun bakalım, peygamberleri kimlerdi.”</p>
<p>Şimdi bu ayet, aynı meseleyi izah kasdı taşımaktadır. Yani deniyor ki, “onlara sorun (فَاسْأَلُواْ أَهْلَ الذِّكْرِ)”. Şu halde sadr-ı İslam’da müşriklerin belli bir konudaki şüphesine Kur’an’ın başvuru için gösterdiği referans Ehl-i Kitap’tır, yani Yahudi ve Hıristiyanlar. Öyleyse bu konu o zamanda da çözülmesi istenen bir problemdi. Nitekim öyle de oldu. Bu ayet günümüz için bir haberdir. O zamanda yaşanmış bir olayın haberi. Fakat derinlemesine bakmayı emreden Allah Resulü ve İmamların (a.s) talimatı, bu ayetin içinde bir de mesaj bulunduğu, ayeti tarihle kısıtlamadığı ve onu bu kısıttan çıkarıp ebedileştirdiği içindir. Ben, bazı rivayetlerde “الی سبعه بطون” şeklinde geçen bâtına ulaşma meselesinde, yani ayetlerin derununda gizli mesajlara erişme konusunda hepsini tashih etmeye çalıştım. Çünkü bir ayette bir mesaj, iki mesaj, on mesaj, yirmi mesaj bulunabilir. Bu, o ayet üzerinde ne kadar dikkat sarfettiğinize bağlıdır. Nitekim Masum da, Kur’an’ın derya olduğunu buyuruyor. Ne kadar derine dalarsanız dalın dibini bulamazsınız.</p>
<p>“لا تحصی عجائب و لا تبلی غرائبه” cümlesi buna işaret etmektedir. Yani ne kadar derinleşirseniz o kadar fazla hakikate ulaşırsınız. Yani bâtınlara, çok sayıda mesajlara. Bu yaklaşımda bir sorun yoktur. Şimdi, bu ayet “zâhire bakma” diyor. Neden bakmayalım?! Burada bâtına erişmenin yolunu kurallı hale getirmeye vardık. Bu noktada bir soru yönelteceğim: Acaba Kur’an tefsirinin -tenzille irtibatlıdır- bir yasası var mıdır? Yani herkes, dilediği gibi reyle tefsir yapabilir mi?</p>
<p>Tefsir kurallı olmalıdır da tevilin, yani bâtını elde etmenin kuralı yok mudur? Uzunca bir süredir bunun kuralının ne olduğu üzerinde düşünüyoruz. Bu kanunu tedvin edilmiş biçimde ortaya koymak, tevili ve bâtını kurallı hale getirmek için çaba gösteriyoruz. Kur’an’ın gerçek bâtınına ulaşmak olan hak tevili, Bâtınîlerin tevillerinden ve mevcut (لا عن دلیل) tevillerden ayırdık. Eğer bu eksende olursa bâtına erişilmesi makbuldür, aksi takdirde kabul görmeyecektir.</p>
<p>Burada ayetin kıyafetini dikkate alıyoruz. Bu ayette (Nahl 43) müşrikler muhataptır. Bu, ayetin elbisesinden biridir. Burada bilinmesi gereken, müşriklerin<br />
“بما انهم مشرکون” (müşrik olmaları), nedeniyle mi, yoksa “بما انهم جاهلون” (cahil olmaları) nedeniyle mi ayetin muhatabı olduklarıdır. Her akıl, müşriğin “بما انه مشرک” (müşrik olması) nedeniyle bu ayetin muhatabı olmadığını kesin biçimde tanıklık eder. Bilakis bu ayetin muhatabı, “بما انه جاهل” müşriktir. Öyleyse muhatap cahildir. Ayetin manasındaki hususiyet ilga edildikten sonra elde edilen mesaj ve risalet, ayetin zâhirine nispeti tümevarım ve tümdengelim ilişkisi biçiminde olmalıdır. Mesela “ایها المشرکون ان شککتم فی امر الرسالة فارجعوا الی الیهود” ayetin zâhiridir. “لانه” tümdengelimdir. Mantık okudunuz. Ne zaman “لانه” geçiyorsa bu tümdengelimdir.</p>
<p>“لانه علی کل جاهل أن یراجع العالم فی ما لا یعلم”</p>
<p>Öyleyse bâtın-zâhir ilişkisi açıklığa kavuşmuş oldu. Netice itibariyle herşeye bâtın denilemez. Bâtın, ayetin derunundan çıkartıldığında ayetin zâhirinin harici tezahürlerinden birini oluşturduğu genel bir tümdengelimin hükmü olmaktadır. Eğer böyleyse bu yaptığın bu iş sahihtir. Eğer böyle değilse yaptığın işte halel meydana gelecektir. Her halükarda burada bu kadarının izahıyla yetindiğim daha fazla şartlar da mevcuttur.</p>
<p>Rızâyî:</p>
<p>Bu toplantıda Kürsü’nün sekreteryası Dr. Rızâyî, Ayetullah Ma’rifet’e teşekkür ve takdirlerini sunarak bu oturumun diğer konuğu olan Huccetulislam Reşad’ı, Üstad’ın, daha sonra devam edecek olan konuşmasının bu kısmına ilişkin görüşünü açıklamak üzere davet etti.</p>
<p>Reşad:</p>
<p>Kıymetli Üstad Ayetullah Ma’rifet, zamanımızda Kur’an ilimleri sahasında Şia’nın iftiharı olmayı haketmiş bir şahsiyettir. Et-Temhid fi Ulumi’l-Kur’an gibi çok değerli ilmî eserler ortaya koyarak Kur’an alanında takdire şayan hizmetler sunmuştur. Kendisiyle birkaç yıllık ahbaplığımızdan büyük haz aldığımı ve gurur duyduğumu söylemeliyim. Araştırma Merkezimizde, özellikle de Kur’an Araştırmaları Grubu’nun oturumunda hazır bulunmasından ve bir grup muhakkikin işbirliğiyle telif aşamasında olan Dânişnâme-i Kur’anşinâsî başta olmak üzere Grub’un araştırmalarına kılavuzluk yapan ilmî katkılarından mutluyuz. Üstad Muhammed Hâdi Ma’rifet, elhak ismiyle müsemma olarak hidayet ve marifet adamıdır. İnatçılar dışında hiçkimse, Üstad Ma’rifet’in adının, bu çağda Kur’an ilimleri sahasındaki telif ve tahkiki çağrıştırdığını inkâr edemez. Bu oturum tam anlamıyla bir ders ortamı oldu. Ülkemiz insanları, ilmî boyutların, eğer yeni bir teori ve söze sahipse nasıl sabır ve engin gönüllülükle eleştiriye açık olabildiğini görmelidir. Üstelik benim gibi bir talebenin eleştirisi olsa bile.</p>
<p>Bu oturum, aslında biz medrese talebeleri için kendi naçiz eleştirel görüşlerimizi beyan edemeyeceğimiz bir ders ortamıdır. Üniversiteliler de İlimler Havzasındaki ilmî hürriyet, ilmî tevazu, ilmî ahlak ve tartışma mantığının her zaman önde ve öncü olduğunu görebilecekleri bu toplantıdan ders çıkarmalıdır. Bu oturum, özgürlük ruhu ve ilmî ahlakın medreselerde diri olduğunun göstergesidir. Kendi şöyle buyurmaktadır: Onbeş yıl bu meselenin kaygısını taşıdım. Sonunda bu çözüm yoluna ulaştım. Bu nokta çok çok değerlidir. Bu çözüm yolu eleştirilse bile. “Görüşümü değiştirdim” dese dahi bu çabanın ilmî değerinden hiçbir şey eksilmez. Çünkü kişi sorumluluk taşıyarak ve ilmî tavır içinde bir meseleyle karşılaştığında bir çözüme ulaşabilmek için onbeş yıl o konuda dert edinerek çalışır. Bu yüzdendir ki bu oturum muhtelif yönlerden gerçek manada tarihî bir ders ortamıdır.</p>
<p>Bendenizin bu toplantıda Üstad Ma’rifet’in görüşü etrafında gündeme getireceğim şeyler, daha ziyade, teorinin açıklamasına ilaveten ve bazı boyutların mercek altına alınması için kendisinin biraz daha fazla izahatta bulunması kasdıyla olacaktır. Göstereceğim cesaretten Üstad’ın huzurunda peşinen özür diliyorum.</p>
<p>Üstad’ın teorisi ve et-Tefsiru’l-Esriyyi’l-Câmi kitabında ifade edilen görüş, çeşitli açılardan üzerinde durmaya değerdir. Bu oturumun tanıdığı fırsat ölçüsünce bunların bir kısmına değineceğim.</p>
<p>Birincisi, kendisi tefsiri lugat ve ıstılah olarak şöyle açıklamaktadır:</p>
<p>“التفسیر مأخوذ من فسر بمعنی ابان و کشف و اصطلحوا علی ان التفسیر. هو ازاحه الابهام عن التعبیر المشکل حیثما ابهم فی افاده المراد”.</p>
<p>Daha sonra şunu eklemektedir:</p>
<p>“فالتفسیر محاوله لکشف المعنی و بذل الجهد لازاله الخفاء عن وجه المشکل من الآیات<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[5]</sup></a>”</p>
<p>Tevil konusunda da iki boyutlu bir tanım getirmiştir. İfade şöyledir:</p>
<p>“و التأویل مأخوذ منالأول بمعنی الرجوع لیکون التأویل ارجاعا. اما الی الوجه المقبول کما فی باب المتشابهات او الی فحوی الآیة العام بعد عدم صحه الاقتصار علی الظاهر الذی یبدو خاصا حسب التنزیل”<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[6]</sup></a></p>
<p>Sonra şunu vurgular: Tevilin birinci kısmı tefsirin bir çeşididir. Ama ikinci kısmı, lafzın gerisinde gizli, zâhiren ve tenzil itibariyle özel olan genel mananın açıklanmasından ibaret olması bakımından tevildir.</p>
<p>Üstad ikinci manada tevili, tenkıh-i menât<a href="#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a> ve sözün manasını genelleme kabul etmektedir. Bâtın ve tevil hakkındaki görüşünü açıklamak için kullandığı istidlallerin tamamı, tevilin bu ikinci manasına dayanmaktadır.</p>
<p>Burada akla gelen soru veya sorun, acaba tevilin ikinci manasının da bir tür tefsir olup olmadığıdır. Acaba Hak Teâla bu genel anlamı mı murad etmiştir, yoksa biz mi bunu metne dayatıyoruz? Bizim vahyin metnine böyle bir şeyi dayatmadığımız kesindir ve hiç tereddütsüz Bâri-yi Teâla’nın muradındaki manayı keşfediyoruz. Biz, tenzil manasının harici tezahürlerinden birini oluşturduğu gerçek ve genel olanı keşfetmek niyetindeyiz. Nitekim sözünün devamında Şâtıbî’nin görüşünün doğru olduğunu belirterek şöyle der:</p>
<p>“البطن هو الفهم عن اللّٰه لمراده”<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[8]</sup></a></p>
<p>Yukarıdaki noktalara ilaveten Üstad, tevili, sözün ilintili medlulü cümlesinden kabul etmiş ve şöyle buyurmuştur: Tevil, ayetin dikkate aldığı mananın aşikâr olmayan delaletle açıklanmasıdır. Ama onu anlamak derinlemesine bakışa muhtaçtır. Bu, “tefsir”in hususiyetinin de -tef’il babının veznine dayanarak- Kur’an’daki manaları keşfetmek için çaba göstermede abartı ve kuvvetle odaklanma kabul edilmesi durumundadır.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a></p>
<p>Bu noktaların bütünü gözönünde bulundurulduğunda öyle anlaşılıyor ki, tevilin yorumu, tevilin tefsire, doğal olarak da bâtının zâhire irca edilmesi olacaktır. Çünkü tefsir, aralarında ilintili delaletin de bulunduğu üçlü delaletten birine dayanma yolundan başkasıyla mı oluşuyor? Acaba tevilin ilintili delalete irca edilmesi, tevilin tefsire havale edilmesi, sonuçta da tevilin iptal edilmesi anlamına gelmeyecek midir?</p>
<p>İkincisi, Üstad Ma’rifet, bâtınlara sahip olmayı, teville tenkıh ve genelleme yaptığımız ve umumi mana çıkardığımız belli durumlarda ve münasebetlerle nazil olmuş ayetlerle sınırlıyor. Ama Kur’an’ın bâtın ve zâhirini sözkonusu eden rivayetlerin büyük bölümü belirtisiz<a href="#_ftn10" name="_ftnref10">[10]</a> lisanla nefy siyakında söylenmiştir. Kitabın 30. sayfasında nakledilmiş haber gibi:</p>
<p>“ما فی القرآن آیة الا و لها ظهر و بطن”.</p>
<p>Yine Emirulmüminin’in sözünde geçtiği gibi:</p>
<p>“إنی سمعت رسول اللّٰه (ص) یقول: لیس من القرآن آیة الا و لها ظهر و بطن”<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[11]</sup></a></p>
<p>Nefy siyakında belirtisiz söyleyişin umum ifade etmeye yönelik olduğunu biliyoruz. Hz. Emir’in (a.s) mübarek lisanından dökülen Nebevî kelam, “ظهر و بطن”ın, Kur’an ayetlerinin tamamını kapsama özelliğine sahip olduğuna açıklıkla ortaya koymaktadır. Bu da, Kur’an’ın bazı ayetlerinin değil, hepsinin tevil edilebilir bâtınî manalar içerdiği anlamına gelmez mi?</p>
<p>İlaveten, acaba Kur’an ayetlerinin tamamı, Üstad’ın buyurduğu mana ve metodla tevil edilebilecek belli durumlar için ve özel münasebetlerle nazil olmamış mıdır?! Kur’an ayetlerinin hepsi, tevili, kendisinin dile getirdiği mana ve mantıkla yansıtmakta mıdır? Mesela tathir ayeti veya mübahele ayeti ve benzerleri tenkıh edilip genelleştirilebilir mi? Yoksa bütün ayetler mi tenkıh edilip genelleştirilmek üzere belli bir nüzul sebebine sahiptir ve vakıa eksenlidir?</p>
<p>Üçüncüsü, müteşabihler, sadece tevil güzergâhında neyi kastettikleri anlaşılıp bilinebilecek tevile muhtaç ve bâtın sahibi ayetler cümlesindendir. Acaba müteşabih ayetler, teşabüh durumundan çıkarıp muhkem hale getirebilmek için teville mananın halis hale getirilip<a href="#_ftn12" name="_ftnref12">[12]</a> tenkıh-i menât ile genelleştirilecek belli örnekler ve münasebetlerle nazil olmuş durumlara atfedilebilir mi? Tevil eğer Üstad tarafından iki anlam veya kısımdan başka şey olarak gözönünde bulundurulmuyorsa müteşabihin tevili iki manadan hangisine girmektedir? Müteşabihlerin tevili Üstad’ın önerdiği anlamlardan hiçbirine uymuyor görünmüyor mu?</p>
<p>Dördüncüsü, rivayetlerin çoğu -Üstad da bunların bir kısmını kitabında nakletmiştir- kendisinin de açıkladığı gibi zâhir ve bâtın, tefsir ve tevil konusuna delalet etmiyor. Bilakis kimisi üstelik Üstad’ın görüşünü reddediyor.</p>
<p>“ظهره تنزیله و بطنه تأویله”</p>
<p>Buyuran İmam Bâkır’ın (a.s) sözünde teville ilgili tercih edilen manaya hiçbir şekilde delalet yoktur.</p>
<p>Bazı rivayetlerin, zâhiri tenzil manasında ve bâtını tevil manasında kabul ettiği doğrudur. Ama tevilden muradın, sözü tarihsel, coğrafi donatılarla süslemek, manayı halisleştirip tenkıh-i menât yapmak olduğuna işaret edilmemiştir. Üstad istişhad babının 49. sayfası ve devamında, kastettiği manaya şahitlik etmeyen birtakım rivayetler nakletmiştir. İmam Sâdık’ın (a.s) “mizan”ın manasını soran soruya verdiği cevap tevil değil, tefsir ve şerh olabilir. Tevil bile olsa Üstad’ın kastettiği manada tevil değildir.</p>
<p>“وَلَا تُخْسِرُوا الْمِيزَانَ” ayetinin “اطیعوا الامام و لا تبخسوه من حقه” ile tefsir edilmesi, ayetin genellendiği anlamına mı gelir? Acaba İmam (a.s), önce “mizan”ı genelleştirip onun asrındaki özel manayı halisleştirdi de, sonra Masum İmam’a itaate mi atfetti? Yoksa “mizan” kelimesini genelleştirmeksizin aynen imam anlamında mı kabul etti? Acaba “adl” manasındaki “kıst” özel bir anlama gelmektedir de Emirulmüminin manasında genel bir anlam mı taşımaktadır? Genel bir anlam farzederek mecburen onun için çok sayıda harici tezahürü kastedip sonra da kelimeyi başka bir özel anlama hamletmekte çekilen tevilin manasını açıklarkenki bunca sıkıntı gerekli midir, hatta doğru mudur? Bilakis bazen genel ve kapsayıcı rivayetlerin lisanıdır ama tevile sıra geldiğinde özel anlamla amel edilmiştir.</p>
<p>Örneğin  “مسؤولون عن ولایة علی” şeklinde tevil edilmiş “وَقِفُوهُمْ إِنَّهُمْ مَسْؤُلُونَ” ayeti gibi (a.g.e., s. 50). “فَمَن يَأْتِيكُم بِمَاءٍ مَّعِينٍ”, yani “یأتیکم بعلم الامام”.</p>
<p>Üstad şöyle buyurmuştur: “مَاءٍ مَّعِينٍ, faydalı ilim için istiaredir.” Acaba istiare, ilintili medlülden midir, yoksa kendisinin bâtın ve tevilin manasına ilişkin görüşüne delalet edebilmesi için mananın genelleştirilmesi, halis hale getirilmesi ve tenkıh edilmesi mi?!</p>
<p>Aynı şekilde İmam Sâdık’ın (a.s) “علمه الذی یأخذه عمن یأخذه” manası verdiği “فَلْيَنظُرِ الْإِنسَانُ إِلَى طَعَامِهِ” ayeti, ifade ettiği mana bakımından, genelleştirme ve halis hale getirme teorisine nasıl uygulanabilir? Nazariye ve kural, bütün durumlarda doğrulanabilir ve uygulanabilir olmalıdır. Ravi, Masum’a ayetin manası bahsinde bir soru sorduğunda bir cevap işitiyor. Bir kez daha sorduğunda başka bir cevap alıyor. Üçüncü soruda ise üçüncü bir cevap. Ravinin, Hazret’e, “Aynı ayetin manasına dair size birkaç kez soru sordum, her defasında başka bir cevap verdiniz. Neden?” sorusuna cevaben İmam şöyle buyurmuştur: “Bana yetmiş kere de sorsan yeni bir cevap işiteceksin. Çünkü Kur’an’ın bir bâtını vardır. Her bâtının da bir bâtını&#8230;” Acaba İmam’ın (a.s) her defasında ifade buyurduğu cevaplar, genel ve külli örnekler midir ki, İmam’ın tenkıh-i menât yaptığı ve genel manayı çıkartarak her defasında onun örneklerinden birini soruya cevap olarak aktardığı söylenebilsin?!</p>
<p>Beşincisi, bizzat Üstad’ın da bugünkü tartışmada işaret ettiği gibi, rivayetlerin lisanında Kur’an’ın “سبعة ابطن” ve “سبعین بطن”<br />
sahibi olduğu geçmektedir. Eğer tevil, manayı tarihsel ve coğrafi giysi ve kalıplardan halis hale getirip genel ve külli bir çıkarıma varmaksa acaba bu rivayetler, yetmiş bâtının, bir ayetten yetmiş genel mana elde edilebileceği anlamına geldiğini mi söylemektedir? Özellikle de yetmiş kelimesini çokluğun simgesi kabul edersek bâtınî anlamlar yediyüz anlama baliğ olacaktır. Nitekim rivayetlerin lisanı, ayetlerin tamamının böyle bir kabiliyet taşıdığını ifade eder tarzdadır.</p>
<p>Altıncısı, Üstad, haklı olarak tevilin Masumlarla sınırlı olmadığını vurgulamaktadır. Aynı şekilde kendi görüşünü açıkladıktan sonra bâtını teşhis etmek ve ayetlerin bâtınını anlamak, yani tevil yapmak için kimi kural ve kriterler açıklamaktadır. Bu kuralların sayısı -kendisinin buyurduğuna ve başkalarından aktardığına göre- beş kaideyi aşmıyor. Eğer bâtın ve tevilden murad, onun buyurduğu şeyse ve eğer beş basit kuralla bâtını anlamak ve tevili kullanmak mümkünse, bu durumda neden Kur’an ve hadisler tevilin konumu ve tevil yapmanın liyakatı konusunda bu kadar abartıya kaçmıştır? Böylesine basitçe ve kolaylıkla gerçekleşebilen bir işin, neden Allah’a ve râsih olanlara -rivayetlere göre bunun harici tezahürü Ehl-i Beyt İmamlarıdır- mahsus olduğunda ısrar edilmiştir? Buradan, bâtının sandığımız ve tevilin tahmin ettiğimiz gibi bir şey olmadığı anlaşılıyor.</p>
<p>Yedincisi, merhum Âhund da Kifaye’de “استعمال اللفظ فی اکثر من معنی” bahsinde ihtimal olarak şöyle buyurmuştur: “Belki de ilintili manalara delalet, metnin bâtınlara sahip olmasıyla aynı şeydir.” Ama hemen ardından bu konudaki tereddüdünü belirtmiştir. Şimdi soru şudur: Eğer bâtından murad, halis hale getirilmiş mana ve tevilden amaç da ilintili anlamı keşfetmekse bâtın ve tevil Kur’an’a mahsus olmayacaktır. Çünkü ilintili anlama sahip olmak ve lafzın ilintili manada kullanılması söze ve vahye mahsus değildir. Yine özel tanımıyla tevil, genel ve tenkıh-i menât manasıyla Allah’ın kelamına indirgenecek özellikte değildir. Bu sıfat her kelamda bulunabilir ve herkesin sözünü -bir münasebete sahip olduğu takdirde- çağının giysilerinden, kişisel kalıplardan ve harici tezahürlerinden arındırmak ve tenkıh-i menât yapıp manasını genişletmek mümkündür. Çünkü rivayetler ve ayetler, zâhir ve bâtına sahip olmayı vahiy ve şeriat metinlerinin özellik ve hasletlerinden kabul etmiştir. Bâtınlı olma hali ve tevil konusu o kadar önemli bulunmuş ve bu babta o kadar çok söz söylenmiştir ki, bahsin kendisi itikatların tartışma meydanı ve görüşlerin çarpışma alanına dönüşmüştür. Bunlardan biri de Üstad Ma’rifet’in görüşüdür.</p>
<p>Kur’an’ın özelliklerinden bâtın olma hali ve tevil de Kur’an’daki öğretilerin katman veya katmanlarını anlamaya özgü metod ve tekniktir. Aksi takdirde muhterem Ayetullah Ma’rifet’in buyurduğu anlamda bâtınlara sahip olmak ve tevile dayalı anlama metodu Allah’ın vahiy metnine münhasır değildir. Bu durumda babın rivayetleri de mevzu olma değerini ve önemini kaybedecektir.</p>
<p>Sekizincisi, bir teori, ilmî tenkit ve yanlışlamayla rakip teorileri sahneden çıkmaya zorladığı zaman kuvvetli ve sürekli bir mesnede dayanabilir. Üstad Ma’rifet bâtın, zâhir ve tevil babındaki görüşlerin hiçbirini tenkit edip yanlışlamamıştır. Mesela Allame Tabâtabâî’nin “el-Mizan”ın üçüncü cildinde ve “Kur’an der İslam”da zikrettiği nazariyesinin, bir kenara bırakmamızı ve durumlara uymamanın yanısıra pratikte bâtını inkar ve tevili red anlamına gelen başka bir görüşü onun yerine geçirmemizi gerektirecek ne sorunu vardır?! Sözün sonunda tekrar sergilediğimiz cesaret nedeniyle Üstad Ma’rifet’ten ve bu kıymetli ilmî mahfilde hazır bulunan, diğer üstatların, hususen de muhterem Bâbâyî beyefendinin huzurunda affımı istirham ediyorum.</p>
<p>Rızâyî:</p>
<p>Hüccetulislam ve’l-müslimin Dr. Reşad’ın konuşmasından sonra Dr. Rızâyî, Üstad Bâbâyî’yi konuşmasını yapmak üzere davet etti.</p>
<p>Bâbâyî:</p>
<p>Bismillahirrahmanirrahim. Sözün başında Üstad Ma’rifet’in Kur’an ilimleri sahasında sarfettiği emeğe teşekkür etmem gerekir. Allah Teâla’dan kendisi için Kur’an-ı Kerim alanına hizmet ve Ehl-i Beyt (a.s) mektebine destek yönünde her gün artacak başarılar temenni ediyorum. Kur’an’ın bâtınını tarif ederken ortaya koyduğu nazariye etrafında göze çarpan bazı noktaları şu şekilde ifade edebiliriz:</p>
<ol>
<li>Üstad’ın Kur’an-ı Kerim’in bâtınını açıklamayı kurala bağlı görmesi, keyfe ve istihsana dayalı tevilleri reddetmesi doğru bir tutumdur, makbuldür ve bu nazariyenin kuvvetli noktasıdır.</li>
<li>Bâtının, “ayetlerin muhtevasından çıkartılan kuşatıcı genel anlam”<a href="#_ftn13" name="_ftnref13">[13]</a> şeklindeki tarifi, kapsayıcı ve dört başı mamur bir tanım değildir. Bu konuda külli anlayışların ifade edilmesi uygun bir ifade biçimi olmamaktadır. Çünkü çoğu ayette kuşatıcı genel anlam ve külli anlayış, ayetlerin lafzının umum oluşundandır veya mutlaklığın icabıdır ve ayetlerin zâhirlerinden sayılmaktadır, bâtınından değil. Örnek vermek gerekirse, kendisinin Kur’an’ın bâtını için misal olarak zikrettiği<a href="#_ftn14" name="_ftnref14">[14]</a> hums ayetinde “غنم”in “غرم” mukabilinde<a href="#_ftn15" name="_ftnref15">[15]</a> ve “غنم الشیء” ifadesinin de “فاز به” (ona ulaştı, onu elde etti) manasında kullanıldığı<a href="#_ftn16" name="_ftnref16">[16]</a> gözönünde bulundurulur ve “ما”nın mutlaklığı ile “من شیء”in<br />
genelliği hesaba katılırsa “انما غنمتم من شیء”<br />
cümlesinin umumi ve kuşatıcı mana ifade ettiğine tereddüt kalmayacak, insanın elde ettiği her faydayı (ister savaş, ister başka şeyden) kapsayacak ve bu ayet, insanın, elde ettiği her faydanın humsunu ödemesinin vacip olduğuna aşikâr biçimde delalet edecektir.</li>
</ol>
<p>Netice itibariyle humsun vacip oluşu, savaş dışında kazanç, ticaretler vs. gibi şeylerden elde edilen faydalar, bu ayetin zâhir medlulüdür. Kendisinin ifade ettiği gibi ayetin tevili ve bâtınî manası değildir. Kendi iddiasını teyit etmek üzere aktardığı rivayet ise bu iddiaya delalet etmemek bir yana -çünkü o rivayette ayetin tevili ve bâtınından bahseden hiçbir söz yoktur-, aksine muhataplarına mutlak olarak ganimetler ve faydaların humsunun vacip olduğunu açıklarken bu ayet-i kerimeye istinat etmesi nedeniyle ayetin bu genel hükme delaleti zâhir olmaktadır. İmam Sâdık’tan (a.s) nakledilen diğer bir rivayette bu ayet hakkında sorulan soruya cevaben şöyle buyurulmuştur:</p>
<p>“هی و اللّٰه الافادة یوما بیوم”<a href="#_ftn17" name="_ftnref17">[17]</a> (Allah’a yemin olsun ki, bu ayet[in mevzusu] her gün kazanç elde etmektir).</p>
<p>Bu da genel ve kuşatıcı mananın ayet-i kerimenin zâhiri olduğunu teyit etmektedir. Muhakkik fakih Mukaddes Erdebilî de (rh), zâhirinden her ganimette humsun vacip olduğu anlaşılmış ve ganimetin de lugatta, hatta örfte fayda manasında kullanıldığı bu ayeti beyan ettikten sonra sözkonusu rivayetin bu genel manaya işaretini belirtmiştir.<a href="#_ftn18" name="_ftnref18">[18]</a></p>
<p>Şeyh Tûsî, bu ayetin izahında, “ashabımız (Şia) nezdinde, kazanç, ticaret kârı, hazine, madenler, dalış vs. gibi şeylerden elde edilen her faydada hums vaciptir” dedikten sonra şöyle buyurur: “Bu ayet o konularda humsun vacip olduğuna delil gösterilebilir. Çünkü onların hepsine ganimet adı verilmektedir.”<a href="#_ftn19" name="_ftnref19">[19]</a> Tabersî de (rh) bu ayeti, o şeylerde humsun vacip olduğuna delil göstermenin imkânını beyan ettikten sonra şöyle buyurmuştur: “Çünkü lugat örfünde o şeylerin tümüne ganem ve ganimet adı verilir.”<a href="#_ftn20" name="_ftnref20">[20]</a></p>
<p>Ehl-i Sünnet’in meşhur müfessiri Kurtubî de, her ne kadar Ehl-i Sünnet’in icmasına istinat ederek ayeti savaş ganimetlerine tahsis etmişse de, “Ganimet lugatta, bir şahsın veya toplumun emek sarfederek elde ettiği şeydir.”<a href="#_ftn21" name="_ftnref21">[21]</a> İzahını vermiş ve şöyle itiraf etmiştir: “Lugat, bu tahsisi icap ettirmez.”<a href="#_ftn22" name="_ftnref22">[22]</a> Ayetullah Hoî de (rh) bu ayetin, humsun mutlak manada fayda için vacip olduğuna delaletini açıklarken şöyle buyurmuştur: “غنم kelimesi, ayet-i mübarekede geçtiği şekliyle ربح (kâr etti) ve استفاد (fayda sağladı) vs. ile eşanlamlıdır. Bu durumda mutlak faydayı kapsar ve savaşa tahsis edilmesi hiçkimse tarafından vehmedilmemiştir. Belki شیء tabirinde bu genellemeye ve kârdan bir شیء’in doğruladığı herşeyde humsun sabit olduğuna işaret etmektedir. O şey, savaş ganimetlerine uygun düşmeyen bir dirhem gibi çok az bile olsa böyledir. Bu ayetten önceki ve sonraki ayetlerde savaştan bahsedilmesinin bu genellemeye herhangi bir aykırılığı yoktur. Çünkü mevzunun, hakkında geldiği hükmü tahsis için olmadığı aşikârdır.”<a href="#_ftn23" name="_ftnref23">[23]</a></p>
<p>Üstadın bu oturumdaki izahatından çıkan sonuç şudur ki, ona göre ayetlerin ilintili medlulü ile tenkıh-i menât ve hususiyetin atılmasıyla ayetlerin muhtevasındaki delaletten anlaşılan mana, Kur’an-ı Kerim’in bâtın anlamadır. Hâlbuki bu tür manalar, fakihlere ve usül ilminin âlimlerine göre kelamın zâhiri olmaktadır.</p>
<p>Dolayısıyla bu nazariyede Kur’an’ın bâtını olarak tanıtılan şey, ya ayetlerin umum ve mutlaklığından elde edilen konudur, ya ayetlerin ilintili medlulüdür ya da muhtevanın delaletinden, tenkıh-i menât ve hususiyetin atılmasıyla ayetlerden anlaşılan anlamdır. Neticede bütün bu anlamlar Kur’an-ı Kerim’in zâhirine aittir, bâtınına değil.</p>
<ol start="3">
<li>Kur’an-ı Kerim’de bâtının varolduğuna ana delil rivayetlerdir. Gerçi bazı ayetlerden de Kur’an’da bâtının varlığı anlaşılabilmektedir.<a href="#_ftn24" name="_ftnref24">[24]</a> Fakat bâtının varlığı konusunda sağlam bir delil mevcut değildir. Yani eğer rivayetler bâtına delalet etmeseydi ayetlere dayanarak Kur’an’da bâtının bulunduğunu söylememiz müşkül olacaktı. Önemli rivayetler Kur’an-ı Kerim’de bâtının varlığına delil oluşturduğundan Kur’an’daki bâtının ne olduğunu ve mahiyetini anlamak için bu rivayetlerin nasıl tanımlanabileceğini kavramak gerekmektedir. Kur’an-ı Kerim’i açıklamada sahih olan nazariye, rivayetlerle bağdaşan ve onlarla uyum içinde olandır. Üstad’ın teorisi bazı yönlerden (aşağıda sıralanacaktır) rivayetlerle bağdaşmamaktadır:</li>
<li>a) Rivayetlerden anlaşıldığına göre Kur’an ayetlerinin her birinin, hatta her harfin zâhir ve bâtını vardır. Mesela Fudayl’ın muteber rivayetinde, Kur’an ayetlerinin her birinin zâhiri ve bâtını bulunduğu meselesi kesin ve tartışmasız<a href="#_ftn25" name="_ftnref25">[25]</a> sayılmıştır. Zâhir ve bâtın konusunda soru sorduğunda İmam Bâkır (a.s), her ayetin zâhiri ve bâtını bulunduğunu reddetmeksizin bu ikisinin manasını açıklamıştır.<a href="#_ftn26" name="_ftnref26">[26]</a> Allah Rasulü’nden (s.a.a), Kur’an’daki harflerden her birinin zâhiri ve bâtını olduğu rivayet edilmiştir.<a href="#_ftn27" name="_ftnref27">[27]</a> Kur’an harflerinden her birinin, hatta her ayet için, o harf veya ayetin zâhiri ve bâtınının, aşikâr ve gizli tezahürlerinden olduğu bir genel anlam ve kapsayıcı mana tasavvur edilebileceği de açıktır. O halde Kur’an’ın bâtını, Üstad’ın beyan buyurduğundan başka bir şeydir. Zira o mana, Kur’an’daki bütün harfler ve hatta tüm ayetler için tasavvur edilememektedir. Sözkonusu rivayetlerin, Kur’an’daki ayetlerin çoğunda bâtın bulunduğunu kastettiğini söylemek o rivayetlerin zâhirine aykırı, hatta nassına muhaliftir.</li>
<li>b) Rivayetlerde ayetler için beyan edilen bâtınî manaların çoğu bu tarifin kapsamına girmiyor. Çünkü ayetlerden soyutlanan ve o anlamlara uyan kapsayıcı genel bir mana göze çarpmıyor. Mesela İmam Sâdık’ın (a.s) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Kur’an’ın zâhiri ve bâtını vardır. Allah’ın Kur’an’da haram kıldıklarının tümü, zâhirdir [Kur’an] ve onun bâtını eğri önderlerdir. Allah’ın Kur’an’da helal kıldıklarının tümü de zâhirdir [Kur’an] ve onun da bâtını hak önderlerdir.”<a href="#_ftn28" name="_ftnref28">[28]</a></li>
</ol>
<p>Kur’an’ın haramları ve eğri önderler ile Kur’an’ın helalleri ve hak önderleri kapsayan genel anlam ve kuşatıcı mana nedir? Abdullah b. Sinan’ın Sahih’inde “ثُمَّ لْيَقْضُوا تَفَثَهُمْ”<a href="#_ftn29" name="_ftnref29">[29]</a> cümlesinde zâhir, bıyığı kısaltmak ve tırnakları kesmek ama bâtın, imamla buluşmak olarak tefsir edilmiştir.<a href="#_ftn30" name="_ftnref30">[30]</a> Oysa ayet için, o iki mananın her birinin tezahürünü oluşturduğu bir genel anlam tasavvur etmek zordur. Allame Meclisî, bu hadisin şerh ve açıklamasında kirlerin giderilmesini kapsadığını belirtmiş ve kirlerin iki kısım olduğunu buyurmuştur:</p>
<ol>
<li>Bedensel ve zâhirî</li>
<li>Ruhsal ve bâtınî. İmamı ziyaretle ruhsal kirler bertaraf olur.<a href="#_ftn31" name="_ftnref31">[31]</a> Fakat biraz daha dikkat ettiğimizde bu açıklamanın sorunu çözmediğini anlıyoruz. İmamı ziyaret ruhsal kirliliğin bertaraf olmasının sebebi olabilir, kendisi değil. Eğer İmamla buluşmak kapsayıcı mananın tezahürü olsaydı müşkül hallolurdu. Fakat onun tezahür etmesinin sebebidir, tezahürün kendisi değil. Müsamahalı davranıp Üstad’ın açıklamasını kabul etmenin mümkün olabileceği söylenemez. Çünkü Masum İmamların (a.s) sözleri konu olduğunda müsamaha caiz değildir. Faraza bu rivayete dayanarak kapsayıcılık tasavvur edilse bile kesinlikle rivayetlerin çoğunda kapsayıcılık tasavvur edilemeyecektir. Abdullah b. Sinan’ın İmam Sâdık’tan (a.s) aktardığı başka bir rivayette “bismillahirrahmanirrahim”deki harflerin bâtınî ve sembolik manası açıklanırken şöyle nakledilmiştir:</li>
</ol>
<p>“Ba” Allah’ın pahasıdır (ışıltı, güzellik, azamet, kemal); “sin” Allah’ın senasıdır (aydınlık, yücelik ve yükseklik); “mim” Allah’ın mecdidir (büyüklük ve izzet). Bazılarının rivayetine göre de Allah’ın mülküdür (hükümranlık).”<a href="#_ftn32" name="_ftnref32">[32]</a></p>
<p>Oysa “بسم”in zâhir manasını ve bu anlamlar ile sembolleri kapsayan genel anlam tasavvur edilmiş değildir. Kur’an’daki diğer bazı kelimelerin harflerinin manasını ve surelerin baş tarafındaki mukattaa harflerinin anlamını açıklarken de bu kabil rivayetlerden çokça nakledilmiştir.<a href="#_ftn33" name="_ftnref33">[33]</a> Hepsini zikretmek sözü uzatacaktır. Gerçi bütün bu rivayetlerin senedi sahih değildir. Ama bu rivayetlerin çok sayıda nakledildiği ve içlerinden bazılarının senedinin kuvvetli olduğu hesaba katılırsa tamamına kayıtsız kalmak mümkün olmamaktadır. Bu durumda Kur’an’ın bâtını, sözkonusu rivayetlerde zikredilen manaları kapsamayacak ve tüm o rivayetlere kayıtsız kalmaya yolaçacak biçimde tarif edilemez.</p>
<ol>
<li>c) Genel mana ve külli anlayış, birçok ayette ilimde derinleşmemiş olanlar için de anlaşılabilir bir şeydir. Hâlbuki Fudayl’ın muteber rivayetinde Kur’an’ın bâtınına, onun tevili olarak mana verilmiştir.<a href="#_ftn34" name="_ftnref34">[34]</a></li>
</ol>
<p>“ وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلاَّ اللّٰهُ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ”<a href="#_ftn35" name="_ftnref35">[35]</a> cümle-i kerimesinde tevil ilmi, ilimde derinleşenlere (Peygamber ve Masum İmamlar) özgü ve bunların dışındakilerin ilmî yeterliliğinin ötesinde bir şey olarak tanıtılmıştır. Bu rivayet ve ayetten çıkan sonuç şudur ki, Kur’an’ın tevili ve bâtınî manaları, ilimde derinleşenler için de anlaşılabilir olan manalardan başkadır.</p>
<ol>
<li>d) İmam Ali’den (a.s) nakledilmiş bir rivayette şöyle buyurulmaktadır:</li>
</ol>
<p>“İstesem Fatihatu’l-Kitab’ın (Hamd suresi) tefsiriyle yetmiş deveyi yükleyebilirim.”</p>
<p>Yani bu sureyi tefsir ederken yetmiş deve yükü hacminde meseleyi izah edebilirim. İbn Abbas’ın şöyle dediği nakledilmiştir:</p>
<p>“Bir gece Ali b. Ebi Talib (a.s), bir saat “el-Hamdu”nun elif harfinin tefsirine, bir saat lâm harfinin tefsirine, bir saat ha harfinin tefsirine, bir saat mim harfinin tefsirine dair konuştu. Gün ağarırken bana dal harfinin tefsirini anlatıyordu.”<a href="#_ftn36" name="_ftnref36">[36]</a></p>
<p>Yine Hazret’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:</p>
<p>“İstesem ‘bismillah’ın şerhine dair kırk deveyi yükleyebilirim.”<a href="#_ftn37" name="_ftnref37">[37]</a></p>
<p>Saduk’un Tevhid’inde uzun bir rivayette İmam Bâkır’dan (a.s) aktarıldığına göre, Hazret, “el-Samed”in harflerinin işaret ettiği şeyleri açıkladıktan sonra şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“لو وجدت لعلمی الذی اتانی اللّٰه عز و جل حمله لنشرت التوحید و الاسلام و الایمان و الشرایع من الصمد”<a href="#_ftn38" name="_ftnref38"><sup>[38]</sup></a></p>
<p>Bu rivayetlerde işaret edilmiş tefsir ve ilmin Kur’an-ı Kerim’in bâtınî tefsiri ve manası olduğu açıktır. Bu nazariyede Kur’an’ın bâtını ve tevili için beyan edilen tarif ise Kur’an’ın bu tür tefsirlerini ve bilgilerini kapsamamaktadır. Çünkü ayetlerden genel bir anlam çıkarmakla Kur’an’ın bu kısım bilgisine ulaşılamaz.</p>
<p>Bu açıklama aracılığıyla, Kur’an’ın bâtınının bu teoride tanımlanmış anlam olamayacağı sonucuna varıyoruz. Eğer bu anlamı, Kur’an’ın anlam mertebelerinden gizli olanını ifade ettiği gerekçesiyle Kur’an’ın bâtınî anlamlarından biri kabul ediyorsak, onu, bu nazariyede beyan edilmiş anlamıyla Kur’an’ın bâtınına münhasır görmek mümkün değildir.</p>
<p>Rızâyî:</p>
<p>Bâbâyî’nin konuşmasından sonra Dr. Rızâyî, muhterem Üstad’ın cevap vermesi için bazı soruları kendisine yöneltti. Şöyle dedi: Daha önce Üstad’ın dikkatine arzedilen görünmez ilintili delaletin, lafzın zâhirî delaletinden olduğu söylenebilir. Kendisi de bu meseleyi çokça vurguladığına göre, dolayısıyla burada zâhir ve bâtın arasındaki sınırı açıklığa kavuşturmak amacıyla daha fazla izah verilmesine ihtiyaç vardır.</p>
<p>Diğer nokta, Bihar’ın 92. cildinde Allame Meclisî, Kur’an’ın mukattaa harfleri ve sembollerine işaret eden bazı rivayetlere yer vermesidir. Üstad ise et-Tefsiru’l-Esriyyi’l-Câmi kitabında mukattaa harflerini Allah ile Peygamber (s.a.a) arasında şifre olarak kabul etmiştir. Eğer böyleyse ve eğer bütün ayetlerin bâtın sahibi olması gerekiyorsa bu durumda bu rivayetler ne yapılacaktır? Acaba mesaja dayalı genel kurallar mukattaa harflerinden elde edilebilir mi?</p>
<p>Yine bir diğer konu da, Bihar’ın 92. cildinde, vasilerden başka hiçkimsenin Kur’an’ın zâhir ve bâtınından haberdar olduğunu iddia edemeyeceğine ilişkin birtakım rivayetlerin geçmesidir. Dolayısıyla zâhir ve bâtın bahsini vasilerle sınırlı gören rivayetler Üstad’ın ifade buyurduklarıyla nasıl bağdaşabilir? Hâlbuki Üstad’ın söylediklerinden çıkan sonuç, hususiyeti ilgayı herkesin yapabileceği olmaktadır. Ama bu, vasilerden başkasının zâhir ile bâtını biraraya getirmeye güç yetiremeyeceğinin anlaşıldığı rivayetlerle nasıl uzlaştırılabilir? Acaba Üstad Reşad’ın buyurduğu gibi söyleyemez miyiz: Bâtının aşamaları, anlamları ve mertebeleri vardır ve bahsin bir mertebesi ilintili delaletse de daha derin olanı Masum’a mahsustur. Eğer rivayetler arasında böyle bir uzlaşma sağlanabilirse acaba bu, kabul edebileceğiniz bir anlayış olur mu? Özellikle de 92. ciltte tevilin kapısının bulunduğu ve o kapıdan girmek gerektiğini söyleyip tevili anlama kapısının İmamlar (a.s) olduğuna işaret eden rivayetler varken.</p>
<p>Bu rivayetleri, Üstad’ın ifade buyurduğu ve “بطنه تأویله و ظهره تنزیله منه ما قد معنی ما لم یکن یجری کما تجری الشمس و القمر” gibi bazıları gerçekten Üstad’ın görüşüne tam manasıyla delalet eden rivayetlerle yanyana koyarsak (Sayın Reşad’ın görüşünün aksine) muhterem Üstad’ın açıklamalarına tamamen mutabık olacaktır. Fakat vasilerin delaletini sözkonusu eden veya tevil ve bâtın bahsinin kapısını açıklayan bir grup rivayet daha vardır. Bu durumda bu iki grup rivayet nasıl uzlaştırılabilir? Acaba ikinci çözüm yolu (anlatıldığı şekilde) burada önerilebilir mi?</p>
<p>Bu oturumda hâzirun tarafından bazı sorular ortaya atıldı. Bunlara da değinmek gerekir. Toplantıda hazır bulunlardan birinin sorusu, pek çok ayetin bütün medlullerinin onların zâhirinde geldiği zemininde yöneltildi ve buna da “elhamdu lillahi rabbil-âlemin” örnek verildi. Hâzirundan bir diğeri ise bâtın babında ulaşan rivayetler bir yana bırakılırsa, acaba bâtının varlığı ve ispatlanması konusunda Kur’an’ın kendisinden yararlanmanın mümkün olup olmadığını sordu.</p>
<p>Üstad Bâbâyî şöyle buyurdu: Rivayetler bahsin delilidir. Fakat benim burada maksadım, soruyu tamamlamak üzere, aklı esas alarak bâtını anlamanın mümkün olup olmadığını söylemektir. Bir hakim konuşacağı ve hayli yüksek bir mevzuyu kıyamete kadar 604 sayfada açıklayacağı zaman ister istemez bu hikmetli kelamın katmanları olması gerekir. Acaba bazı rivayetlerin sened sorununun çözümlenmesi için akılcılık esasından yararlanmak mümkün olamaz mı? Çünkü bu durumda irşad rivayetleri akılcılık temeline oturtulmuş olacaktır.</p>
<p>Başka bir soru da şu: Üstad’ın bâtın konusundaki nazariyesi, kıssalardaki bahisler vs. gibi eski ümmetlerin yaşadığı olaylarla ilgili ayetlerin genelleştirilmesiyle ilintilidir. Hâlbuki kıssaların dışındaki bahislerde bu konu doğrulanmayabilir, değil mi? Bir soru da, Kur’an’ın asli hedefinin Allah’ın tüm kullarına hidayet etmek ve onları aydınlatmak olduğu dikkate alındığında acaba bâtınî manaların bu aslî doğrultuya müdahalesi ve etkisi olup olmadığı yönünde. Etkisi varsa göreceli ve kısmi mi, yoksa mutlak ve kâmil mi? Kur’an’daki bâtınları aydınlatmak, ilmî ve teorik boyuta mı mahsustur, yoksa kulların ilmî bakımdan hidayeti böyle bir bilgiye mi muhtaçtır?</p>
<p>Sonuç itibariyle, eğer bâtınî anlamların işlev ve faydasının insanın hayatı ve kaderi üzerinde doğrudan ve geniş etkisi varsa neden o düzeye ulaşmak herkes için kolay değil? Diğer bir ifadeyle, neden başından itibaren ayetin zâhirî düzeyinde beyan edilmemiştir?</p>
<p>Müeddeb:</p>
<p>Bismillahirrahmanirrahim. Görüşünü hem bu toplantıda, hem de başka ortamlarda dile getiren Muhterem Üstad Ayetullah Ma’rifet’e çok teşekkür ederek başlayayım. Bu fakirin aklına gelen bazı soruları muhterem Üstad Reşad ve Üstad Bâbâyî gündeme getirdi. Ama sanırım başka iki konu daha var. Kısaca özetleyeyim:</p>
<p>Birincisi, Üstad’ın söylediği gibi anahtar rol oynayan İmamların (a.s) rolü konusundadır. Eğer böyleyse ve bâtın da hususiyetin ilgasıysa acaba bu özelliğin eğitime ihtiyacı var mıdır? Yani hususiyeti ilga, İmamların öğretmesine muhtaç mıdır? İmamların yardımı olmaksızın bu işi yapamaz ve bu teknikleri kendimiz bulamaz mıyız? Yahut böyle değil, hususiyeti ilga etmek ve bunun yollarını bulmak için kesinlikle İmamlara muhtaç olduğumuz ve İmamların yardım etmesi gereken durumlar vardır.</p>
<p>İkincisi, eğer İmamlar bizim için rollerini oynadıysa sürecin devamında İmamlara ihtiyacımız kalmamış demektir. Yani kapının kilidini açtıktan sonra artık onlara muhtaç değiliz. Kur’an’ı öğrenmiş olan biz, artık İmamlara muhtaç olmasınlar diye başkalarına da öğretebilir miyiz? Yoksa bâtın meselesinde ve ona ulaşmakta daima İmamlara ihtiyaç halinde miyiz? Bu bölüm hakkında Üstad biraz daha izahatta bulunursa istifade ederiz. İkinci sorum, başka bir toplantıda Üstad’a arzettiğim, tekrarlanan ayetler meselesidir. Benim için şu konu henüz açıklık kazanmış değil: Rivayet-i şerife göre<br />
(ما فی القرآن آیة الا و لها ظهر و بطن) ayetlerin hepsi veya ağırlıklı bölümünün bâtını varsa (göründüğü kadarıyla Üstad, ayetlerin hepsinin değil, ağırlıklı bölümünün böyle olduğunu düşünmektedir. Nitekim Ehl-i Sünnet’in rivayetlerinde de ayetlerin ağırlıklı bölümü konusunda zikredilmiştir), aynı şekilde içerik bakımından benzer ve kimi zaman cümleleri de aynı olan tekrar ayetlerinden bâtın çıkarma işi nasıl olacaktır? Acaba ayetlerin tekrarıyla birbirine paralel bâtınların tekrarı da hâsıl olmaktadır da onların tekrarı yok mudur?</p>
<p>Kudsî:</p>
<p>Bismillahirrahmanirrahim. Üstad Ma’rifet’in “Kur’an’ın bâtını” olarak sözkonusu ettiği şey, gayet somut ve şeffaftır. Öyle görünüyor ki şimdiye dek “tevil” ve “bâtın” konusunda mevcut olan belirsizlikleri de gidermektedir. Fakat aynı zamanda birkaç noktayı soru veya sorun olarak ele almam da mümkündür. Tevazu içinde Üstad’dan cevap vermesini istirham edeceğim:</p>
<ol>
<li>Acaba Üstad, “tevil” adı altında açıklamalarında geçen (bâtına da uygulanmış ve bâtının eşanlamlısı sayılmış) şeye ve bu zeminde ortaya atılan bahislere Âl-i İmran suresi yedinci ayette konu edilen tevil manası vermek ve genel olarak Kur’an lugatında tevilden kastedileni mi açıklamak istemiştir, yoksa rivayetlerin kültüründeki tevili mi? Yahut her ikisini de mi (hem rivayetlerdeki, hem ayetlerdeki)? Veyahutta müfessirlerin ıstılahındaki tevili mi?</li>
</ol>
<p>Eğer maksadı Kur’an lugatındaki tevil ise bu kelimenin Kur’an’da kullanıldığı her yere işaret etmesi gerekmez miydi? Tercih edilen mananın tek tek o yerlere uyup uymadığını aydınlatması lazım gelmez miydi?</p>
<ol start="2">
<li>Eğer Üstad’ın maksadı Kur’an lugatındaki tevil ise merhum Allame Tabâtabâî’nin bu konuyla ilgili görüşüne neden hiç değinmemiştir? Hâlbuki merhumun görüşü çok özeldir, ilmî ortamlarda ve ilim havzasında ele alınmaktadır, kabulün veya tenkidin konusu olmalıdır.</li>
<li>Üstad’ın “tefsir”i “keşfu’l-ğıta” manasında aldığı gözönünde bulundurulursa hiç kuşku yok, “ğıta”nın tezahürleri arasında zaman münasebetleri, nüzul ortamı, ayetin nazil olmasının zaman ve mekân şartları vardır. Eğer bu perde kenara çekilir ve ayetin manası böyle bir örtüden arındırılsa ayetin genel anlamı gün yüzüne çıkacaktır. Hâlbuki bu mana, tevilin ikinci anlamı ve ikinci kısmı sayılmıştır. Diğer bir ifadeyle, bu izaha göre Üstad’ın açıklamasındaki tevilin ikinci kısmı artık tefsir kısmı olmayacaktır. Bilakis tefsirin tezahürlerinden olmaktadır.</li>
<li>Üstad’ın bâtın için zikrettiği iki anlam, rivayetlerle bağlantılı olarak da geçerlidir ve onlara da sirayet etmektedir. Oysa Ehl-i Beyt rivayetlerinin zâhiri (Kur’an’ın “bâtınlı” olduğuna itiraz eden rivayetler), bâtına sahip olmanın yalnızca Kur’an’ın özelliklerinden olduğunu göstermektedir.</li>
<li>Kur’an için “yetmiş bâtın” farzeden rivayetlerin tek ifade biçimi “ان للقرآن سبعین بطنا”<br />
olsaydı kastedilen şey, zaman yatağında tahakkuk edecek bâtın ve tevilin tezahürleri olduğu biçiminde açıklanabilecekti ve “تجری کلمات تجری الشمس و القمر” denebilecekti. Fakat bazı kardeşlerimizin naklettiği bazı rivayetlerde geçtiğine ve “للبطن بطن”, yani her bâtının kendine ait bir bâtını bulunduğuna göre bu tabir nasıl izah edilebilir? Çünkü bunun icabı, her genel anlamın da kendisinin ötesinde başka bir genel anlama daha sahip olmasıdır. Böyle bir durum nasıl açıklanabilir?</li>
<li>Üstad Bâbâyî’nin, sahip oldukları bilgi birikimiyle Zerih Muharibî rivayetinin muteber olduğu sonucuna varmasından memnuniyet duymalıyız. Çünkü bu rivayetle ve Fudayl rivayetiyle (zâhiri tenzile, bâtını da tevile denk kabul eder) Üstad’ın bâtın için ifade buyurduğu ikinci mana gayet net teyit edilmekte ve desteklenmektedir. Yani bu iki rivayetten, tevilin ve Kur’an ayetlerinin tevil tezahürlerinin, zaman yatağında akıp giden bâtından ve bâtın tezahürlerinden başka bir şey olmadığı gayet güzel anlaşılmaktadır. Örnek vermek gerekirse, “ لْيَقْضُوا تَفَثَهُمْ” ayetinde “قضاء تفث”, “kir ve pisliği gidermek ve kesip atmak”tır. Hiç kuşku yok, bu genel anlamın tezahürlerinden biri, bu mananın tenzilî, zâhirî ve maddî tezahürü olan tırnağı kesip atmaktır. Bu genel anlamın tezahürleriden bir diğeri de, ruhsal ve manevî kirleri gidermeye sebep olan ve bu genel anlamın tevilî, bâtınî ve manevî tezahürü sayılan “لقاء الامام”dır.</li>
</ol>
<p>Üstad Bâbâyî, “لقاء الامام”ı “تفث”in muadili saymakla hataya düşmüştür. “لقاء الامام”ı, “قضاء تفث”in yanına koyup muadili kabul etmek gerekir.</p>
<ol start="7">
<li>Üstad Ma’rifet’in tevil için zikrettiği anlamın, Masum dışındakiler için de ulaşılabilir olduğuna itiraz edilebilir. Çünkü bütün müfessirler veya onların çoğu, ayetleri münasebetlerden ve zaman mekân giysilerinden soyutlayarak Kur’an’ın tevil ve bâtınına -anlayış, idrak ve çabalarıyla uyumlu olarak- ulaşmışlardır. Hâlbuki Âl-i İmran suresinin yedinci ayetine ve “وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ” cümlesindeki vav harfinin atıf kabul edilmesine göre (Üstad Ma’rifet bu düşüncededir) sadece Allah ve ilimde derinleşenler tevilden haberdardır. Çok sayıda rivayete uygun olarak da yalnızca İmamlar (a.s) ilimde derinleşmiş olanlardır (نحن الراسخون فی العلم). Diğer bir ifadeyle, bu tür ayetleri tecrit etmenin ilimde derinleşmeye ihtiyacı yoktur. Çünkü birçok Kur’an araştırmacısı, “الراسخون” olmamasına rağmen böyle bir soyutlamayı yapma gücüne sahiptir. Oysa ayetler bunu, Allah’ın ve ilimde derinleşmiş olanların özelliklerinden kabul etmektedir.</li>
</ol>
<p>Bu sorunu çözerken denebilir ki, başka birçok yerde olduğu gibi (“فاسئلوا اهل الذکر”nin izahına ilişkin gelen rivayetler gibi) bu tür rivayetlerdeki kısıtlama, hasr-ı hakiki değil, hasr-ı izafidir. Yani bu tür rivayetlerde İmamların (a.s) hedefi, “ilimde derinleşmiş olanlar”ın bir tek tezahürü bulunduğu ve onun da kendileri, yani İmamlar olduğunu ifade etmek değildir. Aksine kastettikleri, bu şahsiyetlerin karşısında dükkân açmış ve kendisine Kur’an müfessiri ve ilimde derinleşen olarak konum tayin etmiş filan kimseler değil, bu zamanda İmam Sâdık (a.s) ve İmam Bâkır (a.s) gibi “الراسخون”un tezahürü olduklarıdır. Bu ifade biçimi, tefsir âlimlerini, özellikle de o büyük şahsiyetlerin mektebinin talebelerini kesinlikle reddetmemektedir.</p>
<p>Aynı şekilde “diğer bir beyan” başlığı altında zikredilenlere cevap olarak da şunu söyleyebiliriz: Bir kimse o genel anlamı bulsa, onu zaman mekân giysilerinden sıyırsa, ayetin ruh, maksat ve özüne ulaşılsa zihin berraklığına ve ilimde derinleşmenin mertebelerine ihtiyaç vardır. Netice itibariyle, her ne kadar en üstün örneği İmamlar olsa da birçok müfessir ve Kur’an araştırmacısı da “الراسخون”un tezahürlerindendir. Hatırlatmak gerekir ki, bu madde (madde 7) ve önceki madde (madde 6) Üstad’a yöneltilmiş eleştiri değildir, bilakis kendisini savunma sayılmalıdır.</p>
<ol start="8">
<li>Üstad’a arzetmek istediğimiz en son mesele, Kur’an’ın bâtını için beyan edilen bu iki kısımdan başka bir üçüncü kısım daha varsaymamızda veyahut Allah Sübhan’ın sonsuz fasih ve beliğ bir mütekellim olduğu ve muhatapları arasında onun esma-i hüsnasını yansıtıp zekâ ve aklın son noktasında yeralan kimseler (kâmil insanlar) bulunduğu hesaba katılırsa fesahat ve belağatin nihayetindeki o mütekellimin (insanların geneli için sözkonusu ettiği) kelime ve beyanlarının, sadece Resul-i Mükerrem (s.a.a) ve İmamların (a.s), yani hakiki tezahürlerin (من خوطب به) üstesinden gelebileceği birtakım kodlar ve sembollerle içiçe zikredilmiş olduğu ihtimalini kabul etmemizde ne sorun olabilir. Tıpkı büyük bir şahsiyetin genele hitap eden konuşmasında sözlerini, sadece havarileri ve dar halkasının anlayabileceği ve “Üstad’ın bu ifadede filan meseleye işaret ettiğini ve asıl maksadının falan şey olduğunu biliyoruz” diyeceği alametler ve simgelerle içiçe dile getirmesi gibi. Bu nokta, bazı rivayetlerde işaret, incelik ve hakikatler olarak sözkonusu edilen şeylerin aynısı değil midir? Nihayet, Kur’an’ın bâtını için, sadece salihler ve masumların istifade edeceği üçüncü bir kısmın tasavvur edilmesinde ne sorun vardır?</li>
</ol>
<p>Rızâyî:</p>
<p>Sayın Kudsî’nin savunmasını takdir etmekle birlikte bu toplantının hedefinin bu nazariyenin üstünlüklerini anlatmak olmadığını, aksine ele alınan bahisleri açıklığa kavuşturmak olduğunu açıkladı.</p>
<p>Âsıfî:</p>
<p>Bismillahirrahmanirrahim. Özetle söylemek istediğim şu ki, aslında muhterem Üstad’ın bâtın kelimesine ilişkin yorumu, bâtından bahsetmenin, ayetin zâhirinin, tezahür ve detayı olduğu genel bir anlamdan bahsetmek anlamına gelmesidir. Hâlbuki rivayetlerde birçok yerde bâtın olarak geçen şey tikeldir ve harici tezahürdür.</p>
<p>Şimdi bu tavsife göre rivayetlerde müşahede ettiğimiz şeyin hakikatte bâtının tatbiklerinden biri olduğunu ve bâtının kendisi olmadığını söylemek zorundayız. Elbette hatırlatmak gerekir ki rivayetin zâhirine göre bâtın, mesela bu tezahüre uygulanmış genel mananın keşfi ve ara aşama değildir, bunların kendisi bâtındır. Yahut rivayetin manasını bâtın kabul edersek bâtının küllî olması nasıl mümkün olabilecektir? Yine eğer küllî olanların tezahürleri zikredebileceğini söylersek, bazı rivayetlerde birtakım tezahürlerin bâtında zikredildiği dikkate alındığında bu tezahürlerin, küllî olanların kapsadığı tezahürlere eklenmesi nasıl bir durum ortaya çıkarır? Acaba bu tezahürlerin bütünü, tikel olanı bâtın mana için uygulama mı yapmaktadır, yoksa bâtını, onun için tikel olma imkânı taşıyan şeye mi uygun hale getirmektedir?</p>
<p>Alevî Mihr:</p>
<p>Bismillahirrahmanirrahim. Üstad’ın görüşüne göre, ortada olmayan ilintili delaletin söz konusu edildiği zâhir-bâtın ilişkisi konusunda görünen o ki, eğer ayetlere, bahsi geçen ayetle (فاسئلوا اهل الذکر) bir tek bakışaçısından, bâtın kabul edilen bir anlamın çok sayıda tezahürü olarak bakıyorsak her ne kadar işaret buyurduğunuz bâtınî anlamların araç ve güzergâhı lafız ise de ve aslında medlulcü ve lafız eksenli olduğu söylenebilirse de ama bu tezahürler lafzın icabı değildir. Bilakis lafza uygun anlam olmaktadır. Mesela “فاسئلوا اهل الذکر”<br />
ayet-i şerifesindeki “اهل الذکر” genel bir anlamdır, ayette Yahudi uleması kaydı yoktur ve her zamanda açık bir tezahüre sahiptir. Her halükarda tezahürlerinden birinin Yahudi uleması veya Eimme-i Athar ya da taklid merceleri olması veyahut başka birçok tezahür kabul edilmesi mümkündür. Öyleyse “اهل الذکر”in, pek çok kişiye uygulanabilecek genel bir anlamı vardır ve her zamanda “اهل الذکر”in tezahürlerinden biri ona uygun olacaktır.</p>
<p>Bu delalet, mutabık delalettir ve “اهل الذکر”in sadece Eimme-i Athar (a.s) “اهل الذکر” olmasını gerektiren kaçınılmaz icap değildir. Eimme-i Athar, bir tezahür ve uygunluk örneği olarak “اهل الذکر”dir. Bizim zamanımınızda taklit merceleri tezahür ve uygunluk olarak “اهل الذکر”dirler. Başka birçok ulema veya ele alınan diğer tezahürler de. Çünkü “اهل الذکر”in manası, mutabık olma bakımından hepsini kapsayan genel bir anlamdır, ne ilintili delalet, ne de görünmez olandır. Görünmez olan da değildir, bilakis ortadadır ve “اهل الذکر”in bunlar olduğu gayet açıktır. Veyahut da “ لا يَمَسُّهُ إِلا الْمُطَهَّرُونَ” ayet-i şerifesi tahareti zâhirî manasında da (fıkıhta geçen taharet) alabilir. Fakat bir tezahürü zâhirî taharet, diğer bir tezahürü manevî taharettir. Yani günahlardan taharet.</p>
<p>Yine başka bir tezahürü, ismet makamına sahip Masum İmamların (a.s) mükemmel ve tam taharetidir. Dolayısıyla bu taharetin veya “الْمُطَهَّرُون”un, mutabık olma bakımından çok sayıda kişiye delaleti bulunan geniş bir anlamı vardır. Her ne kadar bu delaletin güzergâhı lafız ise de uygunluk bakımından çeşitli zamanlarda çok sayıda tezahüre delalet etmektedir. Öte yandan lafız eksenli olduğu görüşü, muhterem Bâbâyî’nin şüphesine cevap oluşturabilir. Biz, lafız yoluyla bâtınî mana ve mefhuma giriyoruz. Aslında burada medlulcü ve lafız eksenlidir. Allame Tabâtabâî de bazı uygunlukları gündeme getirmiştir. Her ne kadar Ayetullah Hoî (rh) herşeye karşın genel ilintili delalet manası vermişse de, lafzın, üstelik de görünmeyen ilintili delaleti değil, bâtın manaya ulaşabilmek için çok sayıda tezahüre uygulanabilecek geniş bir anlamı vardır. Diğer ayetler de bu şekildedir:</p>
<p>“ إِنْ أَصْبَحَ مَاؤُكُمْ غَوْرًا” ayet-i şerifesi veya münafıklara ya da “لَهُمْ قُلُوبٌ لَّا يَفْقَهُونَ” ve “صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لاَ يَرْجِعُونَ” gibi işitmeyen ve kalpleri mühürlü olanlara beddua eden ayetler, çok sayıda kişiye uygulanabilecek birçok tezahüre sahiptir.</p>
<p>Nasirî:</p>
<p>Bismillahirrahmanirrahim. Ben de kendi payıma Ayetullah Ma’rifet’e teşekkür ediyorum. Tevil konusunda gündeme getirdiği bahislerden biri, ayet ve rivayetlere başvurarak tevilin hangi alanlarını elde edebileceğimizdir. Yani tevil için yaptığımız yorum ve izah, ayet ve rivayetlerde kullanılan manayı örtebilir mi?</p>
<p>Kur’an’a başvurduğumuzda Âl-i İmran suresi yedinci ayette tevilin müteşabihler hakkında kullanıldığını görüyoruz. Bu, zatıâlilerinin beyan ettiği ve tamamen doğru olan bir konudur. Tevil, müteşabih ayetlerde Allah’ın gerçek murad ve maksadına erişmemizdir. Müteşabih ayetler de Kur’an’ın bütün ayetlerini kapsamaz. Bilakis belli ayetleri içerir. Rivayetlere baktığımızda tevilin iki sahada kullanıldığını görüyoruz:</p>
<p>Biri, olaylar ve hadiselerle ilgili olarak. Mesela Kur’an’da “الَّذِينَ أُخْرِجُوا مِن دِيَارِهِمْ” denmesi gibi. Nitekim Ehl-i Beyt şöyle buyurur: “نزلت فی المهاجرین و جعلت لاهل البیت” Bazı rivayetlerde de “جرت فی الحسین علیه السلام” geçer. Üstad’ın tevil hakkında buyurduğu, hususiyeti ilga edip manayı çıkarma ve sonra da onu İmam Bâkır’a (a.s) istinat ederek genişletme işte buna dönüktür.</p>
<p>Rivayetlerde geçen diğer bir grup, ayetlerin bâtınına erişme bahsidir. Yani ayet muhkemdir ama olay ve hadise türünden de değildir. Fakat aynı zamanda ayette, rivayetin ilgili olduğu bir bâtın da vardır.</p>
<p>Burada mevzuyu açıklığa kavuşturmak için bazı örnekler vermek gerekmektedir. Bunların arasında Kur’an’ın buyurduğu şu ayet-i şerife vardır:</p>
<p>“وَمَنْ أَحْيَاهَا فَكَأَنَّمَا أَحْيَا النَّاسَ جَمِيعًا” Ravi İmam’a sorar: “Efendim, kastedilen kimdir?” İmam şöyle buyurur: “Eğer bir kimse birisini yokolmaktan, boğulmaktan ve yanmaktan kurtarırsa bunun manası, bütün insanları kurtarmış olmasıdır.” Bunun üzerine soru soran şu soruyu yöneltir: “Eğer onu dalaletten hidayete iletirse nasıl olur?”’ İmam (a.s) şöyle buyurur:<br />
“ذلک من تأویله الاعظم”</p>
<p>Bu aslında olay ve hadise bahsi değildir. Yahut mesela mübarek Abese suresinde “فَلْيَنظُرِ الْإِنسَانُ إِلَى طَعَامِهِ” ayetinde İmam (a.s) buyurur ki, “طَعَامِ”ın bir bilinen zâhirî manası vardır. Ama bir de bâtınî manası vardır (فلینظر الی علمه عن من یأخذه). Buna neden tatbik ve cerh kısmında yer verelim ve Üstad’ın söylediği hususiyeti ilga manası bazı durumlarda bunu cevaplayamasın?</p>
<p>Tevilin, uzlaşmazı uzlaştırma<a href="#_ftn39" name="_ftnref39">[39]</a> biçiminde üç anlamda kullanıldığını söyleyebiliriz:</p>
<p>Bir: Müteşabihleri izah. Esas itibariyle bizzat ayetlerin bu manayı kullandığı bir grup ayeti halledebileceğiniz izah tabiri mevcuttur.</p>
<p>İki: Ayetlerin bâtınına ulaşma. Zorunlu olarak müteşabihlerle uğraşmaz. Mesela muhkem ayet olan “فَلْيَنظُرِ الْإِنسَانُ إِلَى طَعَامِهِ” gibi.</p>
<p>Üç: Rivayette kullanılmış diğer bir grup, celb-i tatbiktir. Nitekim Allame Meclisî ve el-Mizan’da merhum Tabâtabâî bunu kullanmıştır. Eğer bu şekilde halledersek, yani tevili bu üç anlamda kullanırsak her defasında ölçüt ve kriter gösterebilir ve tevil krizini çözebiliriz. Ben de bir defasında yetmiş kelimesini araştırdım ve rivayetin hiçbir rivayet dayanağı bulunmadığını makalelerden iki örnekle gösterdim. Merhum Üstad Gaffarî, bir yerde der ki, ne kadar araştırdıysam da gördüm ki yetmiş bâtın kelimesi asla rivayet değildir. Bilakis aslı olmayan meşhur rivayettir.</p>
<p>Rızâyî:</p>
<p>Kendisi, Üstad Nasırî’nin konuşması doğrultusunda şöyle açıkladı: Üstad’ın, “فَلْيَنظُرِ الْإِنسَانُ إِلَى طَعَامِهِ”yi bedensel ve ruhsal gıda şeklinde alması, Ayetullah Ma’rifet’in hususiyeti ilga bahsinde buyurduğunu desteklemektedir. Ama “وَمَنْ أَحْيَاهَا فَكَأَنَّمَا أَحْيَا النَّاسَ جَمِيعًا” ayetinde onu da “Tefsir Metodları” kitabında, Üstad’ın, hususiyeti ilga ve hayatın genel kuralı yapma şeklindeki görüşünü teyit eden nokta olarak zikrettik. Burada hayatın da bedensel, manevî ve ilmî yönleri vardır.</p>
<p>Hulasa maksadım şudur ki, Üstad’ın bu konuda dile getirdikleri doğru olabilir. Fakat Üstad’ın tevil konusundaki görüşünün Allame’nin görüşünden farklı olması nedeniyle daha fazla izah verilmesinde yarar vardır. Elbette kitabının bazı bölümlerinde Allame’nin görüşünü sorgulamıştır.</p>
<p>Üstad Ma’rifet:</p>
<p>Bismillahirrahmanirrahim. Bizim tarikimizle ve genel olarak Ehl-i Sünnet yoluyla gelen sahih rivayetlerdeki “ان للقرآن ظهرا و بطنا” rivayetleri konusunda güvenilir olan, bu cümlenin lafız manasıdır. Nitekim Zerih rivayetlerinde de Hz. Sâdık (a.s) böyle buyurmaktadır. Bu yüzden “ما من آیة” tabirini hasr-ı hakikî kabul edemeyiz. Sahih olduğu farzedildiğinde, esas itibariyle ayetin bâtınının, ayetin derununda mevcut bulunan mesaj olduğunu arzetmiştik. Hulasa bâtının manası budur. O vakit birçok ayetin mesajı zâhirinde yeralmakta olup keşfetmeye ve dakik incelemeye incelemeye ihtiyaç duyurmaz. Ahkâm ayetleri böyledir. Bütün ayetlerin mesajı zâhirindedir. Böyle olunca da artık içeride bir mesaj taşımazlar. Dolayısıyla esasen bu tür ayet ve rivayetler, ayetin zâhirinden kendine mahsus bir boyut anlaşılan durumlarla ilgilidir.</p>
<p>İşte bu nedenle Ubeyd b. Yesar, İmam Bâkır’a (a.s) bu hadis hakkında sorduğunda İmam, doğru olduğuna istidlal için şu misali verir: “اذا نظر القرآن فی قوم” Yani Hazret, nüzulü kendine mahsus bir boyut taşıyan ayetlerin ardına düşmektedir. Ama her ayetin bir bâtını bulunduğu meselesi, şart olmayan mevzuya sarılmak demektir.</p>
<p>Bâtın kelimesinin Farsça karşılığının, ayetin derunundaki mesaj olduğu ama manasının perde gerisinde yeralmak olmadığını hatırlatmak lazımdır. Bâtının tercih edildiğini söylediğimizde yüzeysel bakan kimselerin hazzını kastediyoruzdur. Yani eğer ayette derinleşme varsa ondan bu mana çıkmaktadır. Tabii ki ayetler üzerinde dikkat sarfetme şartıyla. Ayetlere dikkat edersek ondaki mesajı anlayabiliriz. Örnek vermek gerekirse, Hz. Musa (a.s) hakkındaki ayet-i şerife, Hazret ruhî, cismî ve manevî azamet ve kudretin zirvesine ulaştığında şu anda zâhirî ve bâtınî nimetler arasında bulunduğunu düşündüğünü beyan etmektedir. Yani elinde bir dizi kudretli güçler bulunmaktadır. Bu sebeple de şükrünü dile getirmektedir. Allah Kasas suresi 17. ayette Hazret’in şükrünü şöyle ifade etmektedir:</p>
<p> رَبِّ بِمَا أَنْعَمْتَ عَلَيَّ فَلَنْ أَكُونَ ظَهِيرًا لِّلْمُجْرِمِينَ </p>
<p>Yani Allahım, bana bahşettiğin nimete şükürler olsun ki bu kuvvetlerimden hiçbirisini günahkârların kullanımına bırakmamaya çalışacağım.</p>
<p>Beyan edilen şey, nimete şükrün göstergesi olan taahhüttür ve Allah bunu bize bildirmektedir. Benim söylemek istediğim, bunu bize neden bildirdiğidir. Acaba Allah, sadece bir kişinin iki bin yıl önce söylediği sözü mü aktarmak istiyor, yoksa bu bilgide bir mesaj gizlidir ve mesele Musa’dan (a.s) ibaret değil midir? Mesaj şudur ki, eğer Allah bana, sana ve fizik, kimya, matematik ve sanayide buluş yapan bilim adamına yetenek bahşetmişse bu yeteneği zalim ve mütekebbir bireylerin hizmetine vermemeliyiz. Çünkü bu, nimete nankörlüktür ve kişilerin günahkârlığını topluma dayatmaya sebep olur. Atom bombasını yapan kişi, elinde bilim olmayan ve bir bilimadamını kullanan müstekbir cellattı. Şu halde Allah’ın parçacığı bilebilme nimeti verdiği ey bilimadamı, neden bu bilgiyi bir zalimin hizmetine sundun? Bu nimete nankörlük sayılmaz mı? Öyleyse bu ayet,  aslında, dünyadaki tüm bilimadamlarına, uygarlığın gelişmesinde payı bulunan herkese Kur’an’ın en temel mesajlarından biridir. Bunlar Allah’ın onlara verdiği nimettir. Şu halde bilimsel, teorik, düşünsel ve sınai ilerlemeleri insanlığa karşı kullanmayacak kimselere kişilerin kullanımına vermelidirler. Çünkü Kur’an şöyle buyurur:</p>
<p> هُوَ أَنشَأَكُم مِّنَ الأَرْضِ وَاسْتَعْمَرَكُمْ فِيهَا </p>
<p>“Yani siz insanları yerden yarattık ve sizi tek tek onu âbâd etmeye yönelttik.”</p>
<p>İnsanın yaratılışının büyük hedeflerinden biri, insanın yeryüzünü âbâd etmeye çalışmasıdır, tahrip edici araçları zalimlerin kullanımına sunması değil. Öyleyse bu ayet-i şerife, hiçbir şekilde sadece büyük bir şahsiyetin haberini vermemektedir.</p>
<p>Bunların mesajı vardır. Gayret göstermeli ve şöyle buyuran peygamberin kelamını açıklamalıyız: “Bu haberlerin yanından basitçe geçip gitmeyin. Bilakis duraklayın ve bakın bakalım, ayette hangi mesele kastedilmiştir.” Dolayısıyla bu tür ayetlerin zâhirinin, ya bir haber ya o zamanın ilacı ya da bir soruya cevap olduğunu söylemek durumundayız. İmam Bâkır da (a.s) bu mevzuyu açıklamaktadır. Aynı şekilde İmam Sâdık da (a.s) faiz ayeti, alışveriş ayeti, namaz ve oruç ayetinin peşine düşmemiştir. Aksine bu tür ayetlerin peşinden gitmiş ve bize, Hz. Peygamber’in (s.a.a) ayetleri kısıtlamamamızı buyurduğunu öğretmiştir.</p>
<p>Ama ayetin bâtına delaleti konusunda hatırlatılması gereken nokta, bâtını müşkül ve karmaşık bir şey olarak tasavvur etmemek ve onu perdelerin altına yerleştirmemek gerektiğidir. Hulasa, bâtın, kuşatmaktır.</p>
<p>Deruna bakmalı ve düşünür insanlar için zaruri bir iş olan hali, bu ayetin bu manaya delaletini kabul etmeliyiz. Benim bütün çabam, esas itibariyle bâtını ortaya çıkarmaktır. Yani lafzî delaletin parçası saymaktır. Neden? Çünkü bu mesaj ayetin medlullerinin parçası olmaz ve zâhirin delaletine ihtiyaç duyarsa bir fakih, ayetin delalet etmediği bir bâtına sarılamaz. İşaret etse bile. Neden? Çünkü fakih için hüccet olan şey, zâhirlerin hüccet oluşturmasıdır. Bu kayıtları ayetten kaldırdığımızda ayetin bâtınında olan şeyler zuhur eder ve delaletin kısımları zümresinde yerini alır. Bu mesele Câmiu’l-Mukaddimât’ta kübrayu’l-mantık bölümünde açıklanmıştır. Orada lafzî delaletin kısımları açıklanırken şöyle denir: Mutabık, tazmin ve iltizam delaleti. İltizam delaleti, mevzu’ leh gerektirir: Görünür olma ve olmama gereği, genel ve özel olma gereği. O zaman genel olma gereğine görünür olma ve olmama demektedir. Yani onu iki kısma ayırır. Görünmez olan; derinleşme, üzerinde düşünme ve istidlalle lafızdan keşfedildiği zamandır. Yine ilave eder: İltizam delaleti.</p>
<p>Şöyle der: Bu, beyan ve usül uleması nezdinde muteberdir. Yani? Yani bu, zâhirin parçası olmaktadır. Öyleyse çabamız, iltizam medlullerini -şu anda adını bâtın ve tevil koyuyoruz- Kur’an’ın zâhirine dâhil olması için delaletlerin parçası sayma yönünde olmalıdır. Aksi takdirde nasıl hüccet oluşturabilecektir? Mesela daha önce açıklanan tenkıh-i menâtın yolu zaten tenkıh-i menâttır. Yani bir fakih tenkıh-i menât yapmak istediğinde bu çalışmayı yapar, hususiyeti ilga çalışması yapar ve bu lafzın manasından daha genel bir anlam çıkartır. Yani burada konu edilen metodu.</p>
<p>Bazı rivayetlerde tezahürlerin bâtını olarak anlatılanlar ise, belirtmek gerekir ki, İmam Sâdık (a.s) “نحن اهل الذکر” buyurduğuna ve burada her parçayı kastettiğine göre, kesin olarak böyle anlaşılamaz.</p>
<p>Başka bir ayet şöyle der:</p>
<p> فَسْئَلِ الَّذِینَ یَقْرَءُونَ الْكِتَابَ مِن قَبْلِكَ </p>
<p>“&#8230;O zaman senden önce kitabı okuyan kimselere sor.”<a href="#_ftn40" name="_ftnref40">[40]</a></p>
<p>Burada üzerinde durulan nokta, “یَقْرَءُونَ الْكِتَابَ”tır. Fakat ehl-i zikrin ehl-i kitap olduğu varsayımıyla bu hususiyetleri ilga etmeniz gerektiğini söyleriz.</p>
<p>Şu halde İmam Sâdık (a.s) “نحن اهل الذکر” buyurduğuna veya ganimetlerle ilgili ayeti kazanç sahiplerine uyguladığına göre Hazret’in metodu, ilkin ayetten genel manayı çıkarma biçimindedir. Yani ayet için bir genel manayı gözönünde bulundurmuş, belli ilke ve kurallara göre bunu çıkarmış ve sonra da o külli manayı kendisine tatbik etmiştir. Bu, başka konulara genelleştirilmiş<a href="#_ftn41" name="_ftnref41">[41]</a> anlamdır. Bu, Allame ve başkalarının sözünde de mevcuttur. Bunun manası, önce ayetin mesajı olan genel anlamı derundan istinbat etmek ve sonra fakihin işine uygulamaktır. Öyleyse Hazret, bir tezahürü beyan etmesi sebebiyle aslında önce genel manayı ayetten çıkarmıştır. Sonra da tezahürlerden birini söylemektedir, bunun şimdi ayetin kendi medlulü olduğunu değil.</p>
<p>Hatırlatmak gerekir ki, ulema ve büyük şahsiyetlerin tevil konusundaki diğer görüşleri ele aldık. Bendenizin gayreti bahsin kapsayıcı olması yönündedir. Genel olarak izlediğim yöntem, geçmiştekilerin ve günümüzdekilerin, hakkında hiçbir şey yazmadıkları hiçbir mevzu üzerine yazmamaktır. İmkân olduğu ölçüde bu görüşlerin ya tenkit, ya izah, ya da kabul edilip edilmeyeceğine bakarım. Bâtın manasına gelen tevilin Kur’an’da geçmediğini söylemek durumundayız. Tevilin dört anlamı vardır: Biri, “akıbetu’l-emr” manasınadır. Mesela “ahsanu te’vilen”, akıbeti çok iyi demektir. Bir diğeri “tevil ve rüya” manasınadır. Nitekim Yusuf suresinde bu mana sekiz kez tekrar edilmiştir. Biri de “tevcihu’l-müteşabih” manasınadır. Bu üç mana Kur’an’da geçmektedir. Ama bâtın manasına tevil, genel anlam ve ayetin derununda gizli mesaj anlamında tevil ıstılahtır. İmam Bâkır (a.s), Allah Rasülü’nün (s.a.a) sözünü tefsir ederken buyurmuştur. Bu dört mananın hepsi de birbiriyle uyum içindedir. Yani birbirine yabancı değildir. Ama ıstılah olduğunda bir tek mana üzerine birleşik hale gelirler. Fakat “بطنه تأویله”nun ne olduğu sorusuna cevap verirken ayeti bir tek biçime irca etmek, zâhirden çıkarmak, ayete yapışık ve onu zaman, mekân, şahısla kısıtlayan kayıtlardan kurtarmak ve aslına döndürmek olduğu söylenmelidir. Çünkü tevil, asla döndürmektir. Yani ayetin takip ettiği ilahî hedefe ve aslî mesaja ulaştırmaktır. O halde “بطنه تأویله”nun manası, açıklanan nokta olmaktadır. Yani bu ayetin derununda, ayetin irca edileceği ve aslında ayetin söylemek istediğini kabul ettiğimiz, diğer bir ifadeyle zâhirden arındıracağımız bir mesaj gizlidir.</p>
<p>Diğer bir konu da şudur ki, birçok tevil İmamlardan (a.s) ulaşmıştır. Eğer İmam buyurmasaydı asla elimize geçmezdi. Bu kabul ettiğimiz bir şeydir. Mesela Mütevekkil’in huzuruna bir hırsızı getirdiler. Elini kesme konusunda görüş ayrılığı ortaya çıktı. Biri dedi ki, “omuzdan”. Diğeri “dirsekten”, bir başkası&#8230; Herkes görüşünü ortaya koydu. Mütevekkil, Hz. Cevad’ın (a.s) görüşünü sordurdu. Hazret şöyle buyurdu: “Esabi’den”, yani parmak kökünden kesilmelidir. Sarfedilen sözün ne acaip bir görüş olduğuna itiraz ettiler. Hazret şöyle buyurdu: “Allah أَنَّ الْمَسَاجِدَ لِلّٰهِ  (Secde yerleri Allah’a aitti.) buyurmadı mı?” O zaman buna binaen elin avuç içi, yani râhetu’l-kef, secde yeri olduğundan kesilmemelidir. “أَنَّ الْمَسَاجِدَ لِلّٰهِ” elin avuç içi secde yeridir, hırsızlık için değildir. Hırsızlıkta kullanılan, parmaklardır. Öyleyse hırsızlık için kullanılan kesilmelidir, Allah için olan şey değil. Hepsi bu meseleyi kabul etti.</p>
<p>Bu ayetten eli parmaktan kesme hükmü çıkarılmıştır. Hal böyle olunca, aktardığımız bu kriterlerden hangisine uygundur? Bizim bunun için bir izahımız var, yok değil. Ama zâhire göre, eğer Hazret birçok yerde bu çıkarımı izlememiş olsaydı belki aklımıza gelmeyecekti. İmamlardan buna benzer çok örnek vardır.</p>
<p>Sözüm şudur ki, İmamların yaptığı bu işler aslında bana ve sana ikaza dönüktür. Biz de biraz dikkat etsek ayetlerden böyle çıkarımlar yapabiliriz. Mesela arzettiğim bu ayete dikkat etmezsek bu manayı anlayamayız. Ama bu ayete ve mesacid kelimesine şöyle anlam verildiğini de belirtmek isterim: Biri, ibadet mahallidir (meâbid). Yani mabetlerde Allah’tan başkasını çağırmaya hakkımız yoktur.</p>
<p>Diğer mana ise esas itibariyle ibadetin Allah için olmasıdır. Sücûd manasındadır ve ism-i masdardır. Mabetler manasına geliyorsa ism-i mekân sayılır. Fakat ikinci anlam ism-i masdardır. Yani başkasına secde etme hakkımız yoktur. Burada Hz. Seccad’ın (a.s) ortaya attığı üçüncü anlamda (مواضع ما یسجد به), secde yerleri manası verilmiştir. Hazret’in kullandığı bu metod burada lafzı çok anlamda (lafzı birden fazla manada) kullanma babındandır.</p>
<p>Nitekim Necef-i Eşref’te büyük Üstadımız Mirza Bâkır Zencanî’nin görüşüne göre lafzın çok anlamda kullanılması standart değildir. Ama imkânsız da değildir. Fakat zihinsel kısıtlamalarımız nedeniyle bizim için mümkün olamayabilir. Tabii ki bu iş Kur’an’da göze çarpmaktadır. Bu kelamın mütekelliminde zihinsel sınırlama olmadığından ve bir tek şeyde bütün yönleri hesaba katabildiğinden, ilimde derinleşmiş olanlar<a href="#_ftn42" name="_ftnref42">[42]</a> bu ilahî muradları keşfetmek için çalışmak durumundadır.</p>
<p>Sözün sonunda şunu hatırlatmalıyım ki, böyle durumları araştırıyorsak bu, nazariyeyi reddetmek demek değildir. Herkesin kendine has varsayımı vardır.</p>
<p>Rızâyî:</p>
<p>Toplantıyı bitirirken Ayetullah Ma’rifet ve değerli konukların oturumda hazır bulunmasına teşekkür etti ve oturumun, Şia’nın tefsir ve Kur’an ilimleri birikimine katkısını takdir etmeyi zorunluluk gördüğünü belirtti.</p>
<p>Ma’rifet:</p>
<p>Bendenizi mutlu eden etkenlerden biri, ister Necef medreselerinde, ister burada olsun, tüm dostların gösterdiği muhabbet ve ilmî görüşleriyle yardımcı olmalarıdır. Söylenmesi gereken şu ki, eğer dostlar bir meseleyi naklediyorsa bu, dostların lütfundandır. Dostların eleştirilerini belirtmeleri için Et-Tefsiru’l-Esriyyi’l-Câmi’nin birinci cildini yayınladım. Çünkü yenilik getiren bir çalışmaydı. Tabii ki yenilik getiren bir işin iftihar edilecek bir şey olmadığını söylemek lazım. Bilakis birçok hatalar bulunduğunu söyleyebilirim. Öyleyse çok dikkat sarfetmek gerekir. Çünkü bu iş, ister Şii, ister Sünni, bütün İslam toplumuyla ilgilidir ve aslında ilim havzasının tefsir rivayeti konusundaki görüşlerini dünyaya yansıtmaktadır. Netice itibariyle büyük hatalar yapmışsam medreseye zarar verecektir. Sizler, havzanın seçkinleri olarak, telafi edebilmemiz için önceden bu sorunları hatırlatmakla görevlisiniz. Son olarak, görüşlerini açıklayan tüm beyefendilere teşekkürlerimi sunuyorum.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"><sup>[1]</sup></a>     Muhammed,24.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2"><sup>[2]</sup></a>     Nahl,43.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3"><sup>[3]</sup></a>     En’am,8.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4"><sup>[4]</sup></a>     En’am,9.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5"><sup>[5]</sup></a>     et-Tefsiru’l-Esriyyi’l-Câmi, c. 1, s. 29.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6"><sup>[6]</sup></a>     A.g.e., s. 30.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7"><sup>[7]</sup></a>     Manayı benzer örneklere de genelleyebilmek için şârinin hitabından hükmün kriterini çıkarmak.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8"><sup>[8]</sup></a>     A.g.e., s. 31.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9"><sup>[9]</sup></a>     A.g.e., s. 29.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10"><sup>[10]</sup></a>    Metinde “nekere”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11"><sup>[11]</sup></a>    el-Burhan fi Tefsiri’l-Kur’an, 190, s. 270.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12"><sup>[12]</sup></a>    Metinde “ıstıhlâs”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13"><sup>[13]</sup></a>    Et-Tefsir ve’l-Müfessirun fi Sevbihi’l-Kaşib, c. 2, s. 527.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14"><sup>[14]</sup></a>    A.g.e., c. 1, s. 22 ve 23.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15"><sup>[15]</sup></a>    “و الغنم الغرم ای مقابل به ”  (Feyyumî, Ahmed b. Muhammed, el-Misbahu’l-Münir, s. 622).</p>
<p>“و یقال الغنم بالغرم مقابل به فالذی یعود علیه الغنم من شیء یتحمل ما فیه من غرم” (el-Mu’cemu’l-Vasit, s. 664).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16"><sup>[16]</sup></a>    el-Mu’cemu’l-Vasit, s. 664</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17"><sup>[17]</sup></a>    “عن حکیم موذن بنی عبس عن ابی عبداللّٰه (ع) قال قلت له: واعلموا انما غنمتم من شیء فان للّٰه خمسه و للرسول. قال هی و اللّٰه الفادة یوما بیوم”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18"><sup>[18]</sup></a>    Bkz: Erdebilî, Ahmed b. Muhammed, Zübdetu’l-Beyan, s. 210.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19"><sup>[19]</sup></a>    Et-Tıbyan fi’t-Tefsiri’l-Kur’an, c. 5, s. 123.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20"><sup>[20]</sup></a>    Mecmeu’l-Beyan, c. 4, s. 544.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21"><sup>[21]</sup></a>    Kurtubî,Muhammed b. Ahmed, el-Câmiu’l-Ahkami’l-Kur’an, c. 8, s. 3.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref22" name="_ftn22"><sup>[22]</sup></a>    A.g.e.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23"><sup>[23]</sup></a>    Burucerdî, Murtaza, Müstenidu’l-Urveti’l-Vüska, kitabu’l-hums, s. 194.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref24" name="_ftn24"><sup>[24]</sup></a>    Mesela Nahl suresi 89. ayet.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref25" name="_ftn25"><sup>[25]</sup></a>    Metinde “mefruğ anh”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref26" name="_ftn26"><sup>[26]</sup></a>    Bkz: Biharu’l-Envar, c. 92, s. 97, hadis 64.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref27" name="_ftn27"><sup>[27]</sup></a>    Bkz: Câmiu’l-Beyan-i Taberî, c. 1, s. 9. Biharu’l-Envar, c. 33, s. 155.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref28" name="_ftn28"><sup>[28]</sup></a>    Nuru’s-Sakaleyn, c. 2, s. 25.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref29" name="_ftn29"><sup>[29]</sup></a>    Hac (22): 29.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref30" name="_ftn30"><sup>[30]</sup></a>    Bkz: Men La Yahduruhu’l-Fakih, c. 2, s. 369.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref31" name="_ftn31"><sup>[31]</sup></a>    Bkz: Mir’âtu’l-Ukûl, c. 18, s. 248.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref32" name="_ftn32"><sup>[32]</sup></a>    Meâni’l-Ahbar, s. 3 (babu ma’na bismillahirrahmanirrahim, hadis 1).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref33" name="_ftn33"><sup>[33]</sup></a>    Bkz: A.g.e., s. 3 (babu ma’na bismillahirrahmanirrahim, hadis 2), s. 7, babu ma’na’s-samed, s. 22-28 (babu ma’na hurufu’l-mukattaa fi evâili’s-suver mine’l-Kur’an). Kitabu’t-Tevhid, Saduk, s. 88, babu tefsir kable hüvellahu ehad ila âheriha). Usûl-i Kâfi, c. 1, s. 546 (babu muvellidu Musa b. Cafer (a.s), Biharu’l-Envar, c. 92, s. 90, hadis 34, s. 376, hadis 4 ve 6, s. 381, hadis 14, s. 383, hadis 23.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref34" name="_ftn34"><sup>[34]</sup></a>    Bkz: Biharu’l-Envar, c. 92, s. 97, hadis 64.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref35" name="_ftn35"><sup>[35]</sup></a>    Âl-i İmran (3): 7.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref36" name="_ftn36"><sup>[36]</sup></a>    Bkz: Biharu’l-Envar, c. 92, s. 105-106.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref37" name="_ftn37"><sup>[37]</sup></a>    A.g.e, c. 40, s. 186.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref38" name="_ftn38"><sup>[38]</sup></a>    et-Tevhid, s. 91.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref39" name="_ftn39"><sup>[39]</sup></a>    Metinde “mâniu’l-hulû</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref40" name="_ftn40"><sup>[40]</sup></a>    Yunus,94.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref41" name="_ftn41"><sup>[41]</sup></a>    Metinde “ceriyy-i tatbik”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref42" name="_ftn42"><sup>[42]</sup></a>    Metinde “râsihûn fi’l-ilm”</p>

		</div>
	</div>
</div></div></div>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/kuranin-batini-ve-tevili/">Kur’an’ın Bâtını ve Tevili</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/kuranin-batini-ve-tevili/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kur’an İlimlerinde Bilimsel Metodların Kullanımı</title>
		<link>https://www.caferilik.com/kuran-ilimlerindebilimsel-metodlarin-kullanimi/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/kuran-ilimlerindebilimsel-metodlarin-kullanimi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 09 Jan 2024 21:12:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-i Kerim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.caferilik.com/?p=21063</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dr. İbrahim Fethullahî Giriş Geçmiştekilerin kullandığı eski araştırma modellerine göre her bilim dalında mecburen ve sadece bir tek araştırma metodunun bulunduğu varsayılmaktadır. Diğer bir ifadeyle geçmiştekiler, ilmî araştırmaların önceden tasarlanmış bir yol haritasına göre hareket etmesi gerektiğine inanıyordu. Kavramsal olarak harita modelini izleyen metod da (map-model) denilebilecek bu metod, 19. yüzyıldaki ve 20. yüzyıl başlarındaki [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/kuran-ilimlerindebilimsel-metodlarin-kullanimi/">Kur’an İlimlerinde Bilimsel Metodların Kullanımı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="has-text-align-right">Dr. İbrahim Fethullahî</p>



<p><strong>Giriş</strong></p>



<p>Geçmiştekilerin kullandığı eski araştırma modellerine göre her bilim dalında mecburen ve sadece bir tek araştırma metodunun bulunduğu varsayılmaktadır. Diğer bir ifadeyle geçmiştekiler, ilmî araştırmaların önceden tasarlanmış bir yol haritasına göre hareket etmesi gerektiğine inanıyordu. Kavramsal olarak harita modelini izleyen metod da (map-model) denilebilecek bu metod, 19. yüzyıldaki ve 20. yüzyıl başlarındaki bilimlere hakimdi. İlk bakışta başarılı bir model gibi görünüyordu ve kullanılması, insanda üstünlük duygusuna yolaçmaktaydı. Bu metoddaki yaklaşımın türü indirgemeci bakış (reductionalism) idi. Yani herşeyin önceden tasarlanmış haritaya uygun olarak ilerlemesi gerekiyordu ve eğer durum bunun dışındaysa o zaman bilimsel sayılmıyordu. Bu metodda araştırma için özel bir perspektif tercih edilmiş oluyordu. Bu nedenle her perspektiften elde edilen sonuçlar göreceli idi. Bu babta gündeme getirilebilecek soru şudur: Acaba bilimsel dalların tümünde kaçınılmaz olarak kendine has bir metod mu kullanılmalıdır? Acaba sentezci araştırma metoduna sahip bir bilimin temeli atılamaz mı?</p>



<p>Sentezci araştırma metodunda, meselenin türü hesaba katılarak ilimlerde tedavülde olan bir veya birkaç metoddan yararlanılabilir ve araştırmada kendimizi bir tek metodla sınırlandırmamızın lüzumu yoktur. Günümüzde bir meseleyi araştırırken o meseleyle ilgili çeşitli bakışaçıları ortaya çıkarsa ona ilişkin daha belirgin görüşe ulaşılabileceğine inanılmaktadır. Değişik bakışaçıları yorumun belirginliğini arttıracaktır. Hatta kimilerinin inancına göre bir meselenin çeşitli görünümleri olabilir ve bunların her biri belli bir bilimin alanıyla ilişkilidir.</p>



<p><strong>Metodolojik Tekelcilikten Kaçınma</strong></p>



<p>Bilimlerin alanları ve branşlarına aidiyet veya bir düşünce sistemi ve ekolünün parçası olma durumu, çoğunlukla diğer epistemik dalları ve meşrepleri ihmal etmeye sebep olmakta ve diğer bilim dallarını ve eğilimleri inkara yolaçmaktadır. Böylece her türlü yaklaşımla ilgili olarak diğer epistemik sistemler ve branşların metod ve prensiplerini inkar ve red tavrı benimsenmektedir. Bu tavra metodolojik tekelcilik (methodological exclusivism) adı verilmektedir. Dinî araştırmalar babında, özellikle de Kur’an ilimleriyle ilgili çalışmalarda araştırmacıyı metodolojik tekelcilikten alıkoyacak şey, dinî araştırmaların meselelerinin birkaç kökenli olduğunun gözönünde bulundurulmasıdır. Dolayısıyla ne irfanın yararına felsefeyi reddetmeli, ne de irfan ve felsefeyi Kur’an ilimleri ve rivayet malumatının rakibi görmelidir. Bilakis çoğulcu yaklaşımı (methodological pluralism) kabul ederek tüm meşrepler ve epistemik branşlarla ilgili derinlikli ve kuşatıcı yaklaşıma ulaşılabilir.<a href="#_ftn1">[1]</a> Bütünlüklü yaklaşım, metodolojik tekelcilikten dikkatlice kaçınmaya ve disiplinler arası yaklaşımı benimsemeye bağlıdır.<a href="#_ftn2">[2]</a></p>



<p><strong>Kur’an İlimlerinde Sentezci Araştırma Metodu</strong></p>



<p>Bu metodun scientolojik önkoşulu, Kur’an ilimlerinde çeşitli araştırma metodlarından yararlanılabileceği ve kendimizi araştırmada bir tek metodla sınırlamak zorunda olmadığımızdır. Başka bir deyişle, kelam ilmi benzeri bazı İslamî ilimlerde muhtelif araştırma metodlarından yararlanılabildiği gibi, Kur’an ilimlerinde de sentez araştırma metodundan istifade edilmesi, gerekli performansı sağlayacaktır. Kelam ilminde hem nakilci metod, hem de akılcı metod hakimdir. Kelam ilminin meseleleri zamanın olaylarına bağlı olarak değişim geçirmekte, bundan dolayı araştırma metodları da meselenin türüne göre değişmektedir. Kur’an ilimleri de böyle bir mahiyet taşımaktadır ve bütün Kur’an ilimleri için bir tek metod hesaba katılamaz. Aksine meselenin türüne uygun olarak onun araştırma ve inceleme metodu da değişecektir. Bundan dolayı muhtelif ilimlerin araştırma metodları, Kur’an ilimlerinin metodolojisinde yararlanılabilir olmaktadır. Sentezci metod eğer pratik ve kesin ilkelere ve kurallara sahipse en iyi sonuçları verecektir. Bu yüzden bir tür sentezci metod olan içtihad eksenli metod, tefsirin en kâmil metodlarındandır. Aynı şekilde, sentezci metodun bir diğer çeşidi olan ve akıl, nakil, şühûd metodlarının karışımını kullanan Molla Sadra’nın Hikmet-i Mütealiye’si, kendinden önceki metodlara (Meşşâî, İşrak, İrfan, Kelam) nispetle daha kâmil ve gelişmiş bir ahenk taşımaktadır. Bunun gibi, fıkıh usülünde de (Ahund Horasanî’nin ekolü) akıl ve nakil metodunun sentezinden istifade caizdir. Buna göre sentezci araştırma metodlarına muhtaç ilimleri hesaba katmak mümkündür. İlimlerin birçoğunda, bu arada Kur’an ilimlerinde meselenin türüne bakarak, ilimlerde geçerli olan metodlardan bir veya birkaçını kullanabiliriz.</p>



<p>Sözün özü şudur: Çeşitli Kur’an ilimleri, bu ilimlerden her birinin mahiyetine bağlı olarak muhtelif araştırma metodlarını takip etmektedir. Mesela Kur’an’ın kavramları konu olduğunda eski ve modern lingustik metodlar, Kur’an’ın i’cazı konu olduğunda kelam metodu, esbab-ı nüzul ilmi konu olduğunda tarih ve rivayet metodu, âmm ve hâs gibi ayetler arasındaki ilişkilerle ilgili bahisler konu olduğunda fıkıh usülünden alınmış metod kullanılabilmektedir.</p>



<p>Sonuç itibariyle denebilir ki, Kur’an ilimleri, değişik mevzuları (poly subject) olan bir ilimdir. Dolayısıyla metodları da birden fazla (poly methodic) olacaktır. Bu ilmin parçalarına birlik kazandıran kriter, onu oluşturan ilimlerin ortak gayesidir. Bu da Kur’an’ı tanımak ve anlamaktır.</p>



<p>Bu makalede, Kur’an ilimleriyle irtibatlı araştırmalarda muhtelif ilimlerde kullanılan metodların kullanımına aşina olacağız.</p>



<p><strong>1. Kur’an İlimlerinde Matematik Bilimler Metodunun Kullanımı</strong></p>



<p><strong>Kur’an’ın Matematiksel Yapısı</strong></p>



<p>Kur’an ilimleri üzerine yazanlar çeşitli yerlerde matematik bilimler metodundan yararlanmıştır. Kimileri, Kur’an’ı oluşturan öğelerin her birinin matematik terkip içerdiğini göstermeye çalışmıştır. Bunların inancına göre, Kur’an’da, insan eliyle yazılmış hiçbir kitapta bulunmayan eşsiz bir fenomen vardır. Bu da, sureler, ayetler, kelimeler, harflerin sayıları, aynı aileye mensup kelimelerin sayıları, Allah’ın isimlerinin çeşitleri vs., bunların tamamının kendine has bir terkibi olmasıdır. Bu kapsamlı matematik kod nedeniyle Kur’an’ın metnindeki veya terkip yapısındaki en küçük bir değişiklik hemen anlaşılır. Bu görüşte Kur’an’ın yapısı mutlak matematiksel farzedilmiş ve “بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ” cümlesinin ondokuz harf oluşu esas alınarak, Kur’an’daki sure, ayet, kelime ve harflerin kullanımındaki matematiksel mucizeden bahsedilmiştir.<a href="#_ftn3">[3]</a></p>



<p>Kur’an’ın matematiksel yapısında, onun ayet, kelime ve harflerinin matematiksel inşaya sahip olması bir yana, üstelik mutlak manada matematiksel insan ötesi bir mimariyle sıralanmıştır ve edebî muhtevasının böyle bir yapının tertibiyle hiçbir irtibatı yoktur. Kur’an’ın yapısının mutlak manada matematiksel olmasından dolayı Kur’an’da geçen sayısal dokunun Kur’an’ın 19 temeline mutabakat sağlaması beklenmektedir. Kur’an’da otuz adet belli sayı geçmekte ve bunların hepsinin toplamı, 19 sayısına bölünebilen 162146 rakamını vermektedir. Bu görüşe göre 19 sayısı Kur’an’daki sistemin ortak çarpanıdır. Aşağıdaki örneklere dikkat edilmesi konunun izahına yardımcı olacaktır:</p>



<p>a) “بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ” cümlesinde harflerin sayısı 19’dur. Yine, Peygamber’e (s.a.a) ilk ayetler olarak nazil olan Alak suresinin ilk beş ayetinin kelime sayısı da 19’dur. Yahut sureleri sondan başa doğru sıralayıp sayarsak Alak suresi ondokuzuncu sure olacaktır. Peygamber’e (s.a.a) nazil olan son sure Nasr suresidir ve bu surenin kelime sayısı da 19’dur. Buna ilaveten Nasr suresinin ilk ayetinde 19 harf vardır.</p>



<p>b) Diğer misal “واحد” kelimesi hakkındadır. Cümmel (Ebced) hesabına göre sayısal değeri 19 olmaktadır. Bu kelime Kur’an’da, 19 yerde Allah’la ilgili olmak üzere 25 kez kullanılmıştır. Bu da, Kur’an’ın aslî mesajı olarak telakki edilen “واحد” kelimesinin önemini göstermektedir. Kur’an’ın ortak çarpanının 19 sayısı olması gibi, “واحد” kelimesinin miktarı da Ebced hesabıyla 19’dur.</p>



<p>c) Bir diğer misal, 19 harfe sahip “بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ” cümlesidir. Bu cümle<br>“اسم”, “اللّٰه ”, “الرحمن”, “الرحیم” olmak üzere dört kelimeden oluşmaktadır. Bu dört kelimenin her birinin sayısı Kur’an’ın tamamında 19 sayısının katları olarak geçer. (“اسم” kelimesi 19 kez, “اللّٰه” kelimesi 2698 kez, “الرحمن” kelimesi 57 kez, “الرحیم” kelimesi 114 kez kullanılmıştır.)</p>



<p>d) “ق” mukattaa harfine sahip iki sure olan Şura ve Kaf surelerinde “ق” harfi eşit sayıda 57 kez kullanılmıştır. Dolayısıyla bu surelerdeki “ق”ların toplamı, Kur’an’ın 114 suresini göstermektedir (114=57+57). Buna ilaveten Kaf suresinin ilk ayeti şöyledir:<br>“قٓ۠ وَالْقُرْاٰنِ الْمَج۪يدِ”. Bu da, “ق”ın Kur’an’ı temsil ettiğini gösterir. Bu inanç, “Kur’an” kelimesinin Kur’an ayetlerinin tamamında 57 kere tekrarlanmış olduğu gerçeğiyle muhkem hale gelmektedir. Yine, bu surede Kur’an’ın sıfatı olarak geçen “الْمَج۪يدِ” kelimesi Cümmel (Ebced) hesabıyla 57 sayısını gösterir (“م” harfi (40) + “ج” harfi (3) + “ی” harfi (10) + “د” harfi = 57).</p>



<p>Kaf suresinde 57 tane olan “ق” harfinin sayısındaki hikmet başka yerden de ispatlanabilir. Mesela Hz. Lut’a (a.s) kafir olan insanlar konusuna Kur’an’ın 13 yerinde işaret edilmiştir. Bunlardan biri de Kaf suresinin 13. ayetidir. 12 yerde onlardan “قوم” olarak sözedilmiş ama Kaf suresinde “اخوان” olarak adlandırılmışlardır. Eğer bu surede de “قوم” olarak isimlendirilmiş olsalardı bu surede “ق” harfinin sayısı 58 olacak ve bahsi geçen sistem çökecekti. Bu, Kur’an’ın matematiksel mimarisine bir örnektir. Dolayısıyla bu bütünlüklü matematiksel kod nedeniyle, sure ve ayetleri sayılı olan Kur’an’ın metninde veya birleşik yapısındaki en küçük bir değişiklik hemen anlaşılacaktır. Diğer bir ifadeyle, matematiksel mutlak doğruluk ve dakiklik, bir tek harfin bile değişmesiyle sistemin tümden ortadan kalkmasına yolaçacak şekildedir.</p>



<p><strong>Kur’an’ın Sayısal Mucizesi</strong></p>



<p>Çağdaş yazarlardan biri, “بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ” cümlesinin ondokuz harf esasına göre oluşunu kapsamlı ve delilli biçimde Kur’an’ın sayısal mucizesi olarak ele almış ve bu ölümsüz açık mucizenin, surelerin başındaki mukattaa harflerinin sayısının, her birinde tek başına veya sureler arasında yaygın biçimde “بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ”in ondokuz harfinin sayısının doğru katı olduğu şaşırtıcı bir düzene oturtulduğunu savunmuştur. Daha sonra, bu kesin hüccetin, vahyin nüzulünün zaman ve mekana ilişkin hal ve şartları hesaba katarak incelenmesi halinde, benzerine insanlık uygarlığının hiçbirinde, başka hiçbir kitapta rastlanmamış böyle karmaşık bir ağın tasarımı ve icadının, harf ve kelimelerin harikulade ilişkisinin insan aklının gücü ve düşüncesinin dışında kaldığını, tesadüfen vuku bulma ihtimalinin de imkansız olduğunu gösterdiği ve bunun tamamen reddedilmesi gerektiği sonucuna varır.<a href="#_ftn4">[4]</a></p>



<p><strong>2. Kur’an İlimlerinde Duyusal ve Deneysel Metodun Kullanımı</strong></p>



<p>Her ilimde araştırma metodunu belirleyen şey o ilmin mevzusu olduğuna göre eğer ilmin mevzusu duyu yoluyla insanın idrakine erişen fenomenlerse o fenomenin hal ve durumlarını öğrenmeye ilişkin araştırma metodu da ister istemez duyusal metod olacaktır.</p>



<p>Kur’an ilimlerinde mevzu Kur’an-ı Mecid’in kendisidir. Kur’an ise tarihsel bir fenomendir. Geçmişte yaklaşık ondört asır zaman aralığıyla vuku bulmuş bir hadisedir. Kur’an o çağda “işitsel” duyu gözlemiyle insanların idrakine sunulmuştu. Öyleyse onunla ilgili hal, durum ve meseleleri de duyusal gözlemle, yani Kur’an’ın idraklere sunulduğu yolla elde etmek gerekmektedir. Fakat Kur’an’ın diğer tarihsel olaylardan farkı, aynen yerinde duruyor olmasıdır. Bu nedenle meselelerinin bir bölümüne “doğrudan duyu metodu”yla erişmek mümkündür. Mesela sure ve ayetlerdeki kelime ve harflerin sayısıyla ilgili ilimde araştırma metodu, sayısal temelli doğrudan gözlem metodudur.</p>



<p><strong>Kur’an’ın Bilimsel Tefsiri</strong></p>



<p>Bilimsel tefsirden kasıt, bilimler esas alınarak oluşturulup yazılan ve bilimsel kavramların kullanıldığı tefsirdir. Bilimsel tefsirlerde çeşitli bilimlerden yararlanılmış ve bilimin çeşitli dallarında âlim olanlar, Allah’ın ayetlerini şerh ve izah ederken kendi bilim ve uzmanlıklarından yararlanmışlardır.</p>



<p>Bazı Müslüman âlimler Kur’an-ı Kerim tefsirinde, ayetleri, deneysel bilimleri esas alıp doğa ve fizik yasalarına uydurarak tefsir etmeye çalışmıştır. Diğer bazı Müslüman âlimler ise “لَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ”<a href="#_ftn5">[5]</a> gibi kimi ayetleri gözönünde bulundurarak tüm bilimleri Kur’an’dan çıkarmaya uğraşmıştır. Bir kısmı da Kur’an’ı zamanın bilimleriyle tefsir etmeyi ve Allah’ın ayetlerini beşerî bilimlerin birikimine uydurmayı hedeflemiştir.</p>



<p>Bu etkenlerin tamamı, Kur’an’ın bilimsel tefsirleriyle ilgili olumsuz bir görüşün doğmasına yolaçmıştır. Bu nedenle İslam uleması bu tür tefsirlerle karşılaştığında ihtiyatı elden bırakmamıştır. Bazıları da bilimsel tefsiri bir tür reyle tefsir olarak adlandırmış ve ona karşı çıkmıştır. Bu izahtan da anlaşılmaktadır ki bilimsel tefsirlerin kısımlarını tanımak ve onu red ya da kabul etmenin kriterlerini bulmak zorunludur.</p>



<p><strong>Kur’an’ın Bilimsel Tefsirlerinin Metodolojisi</strong></p>



<p>Kur’an’ın bilimsel tefsirlerinde üç yöntem ve yaklaşımı saymak mümkündür:</p>



<p><strong>1. Tüm bilimleri Kur’an’dan çıkarma çabası</strong></p>



<p><strong>2. Kur’an’a bilimsel görüşleri uygulama ve yükleme</strong></p>



<p><strong>3. Kur’an’ı daha iyi anlamak için bilimlerin istihdamı</strong></p>



<p>Şimdi Kur’an’ın bilimsel tefsirlerinde üç yaklaşım ve metodların her birini incelemeye geçeceğiz.</p>



<p><strong>Birinci yaklaşım: Kur’an “تِبْيَاناً لِّكُلِّ شَيْءٍ”dir ve tüm ilimleri ondan çıkarmak gerekir.</strong></p>



<p>Kimilerinin varsayımı şudur ki, Kur’an doğa, matematik ve uzay bilimlerinin tüm ilke ve prensiplerini, hatta sanayi branşları, bilimsel keşifler ve diğer konuları kapsamaktadır ve bilinmesi gerekenlerden hiçbir şeyi ve hiçbir bilimi gözardı etmemiştir. Hulasa Kur’an, şeriat koyucu kitap olmasına ilaveten bilimsel bir kitap da sayılmaktadır. Bu görüşü ispatlamak için bizzat Kur’an’dan delil getirirler. Bunlardan bazıları,<br>“وَنَزَّلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ تِبْيَاناً لِكُلِّ شَيْءٍ”<a href="#_ftn6">[6]</a> (Kur’an’ı sana herşeyi açıklaması için gönderdik) ayeti, yine “مَا فَرَّطْنَا فِي الْكِتَابِ مِنْ شَيْءٍ” (Kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık) buyuran En’am suresinin 38. ayeti, aynı şekilde “لَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ” (Aşikar kitapta kayda geçmemiş yaş ve kuru hiçbir şey yoktur) buyuran En’am suresi 59. ayetidir. Bunu esas alarak Kur’an’da tıp, astronomi, geometri vs. bilimlerinin de bulunduğunu ispatlamak için çok sayıda ayeti delil gösterirler.<a href="#_ftn7">[7]</a></p>



<p>Bunun yanısıra Abdullah b. Mesud’dan bir hadise de istinat edilmektedir. Şöyle nakledilmiştir:</p>



<p>“من اراد علم الاولین و الاخرین فلیتدبر القرآن” Her kim geçmiştekilerin ve gelecektekilerin ilmini istiyorsa Kur’an üzerinde derinleşsin.<a href="#_ftn8">[8]</a></p>



<p>Bu görüşe göre Kur’an’da bütün ilimler vardır ve bu nedenle ilimlerin tamamını Kur’an’dan çıkarmak gerekir. Bu görüş, Kur’an’ın, maddî dünyanın en detaylı ilmî meselelerini ve yaratılışın sırlarını içerdiğine, insanlığın zaman içinde büyük zahmetlerle keşfettiği veya gelecekte keşfedeceği herşeyin Kur’an’da mevcut olduğuna inanmaktadır.</p>



<p>Nitekim Ebu Hamid Gazalî, Kur’an’ın yetmişyedi bin ikiyüz çeşit ilmi kapsadığını belirtmektedir.<a href="#_ftn9">[9]</a></p>



<p>“اِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْف۪ينِ” (Şuara 80) ayetini tefsir ederken bu ayetten tıp ilminin çıkarıldığını söyler.<a href="#_ftn10">[10]</a></p>



<p>Bunun yanısıra Gazalî’nin inancı şudur: Anlaşılması muhakkikler için zor olan ve insanların görüş ayrılığına düştüğü her meseleye, Kur’an’da, idrak edilmesinin anlayış ehline mahsus olduğuna dair işaret bulunabilir.<a href="#_ftn11">[11]</a></p>



<p>Abdurrahman Kevakibî de Tabâyiu’l-İstibdad ve Mesâriu’l-İsti’bâd risalesinde Kur’an-ı Kerim’i “şemsu’l-ulûm ve kenzu’l-hikme” şeklinde tavsif etmiş, sonra da yerin daimi hareketinin keşfedilmesinin “وَكُلٌّ ف۪ي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ”<a href="#_ftn12">[12]</a> ayetine göre olduğunu belirtmiş, güneş ve ayın görevini ve yerin onlardan yararlandığını anlatmış, kimyasal değişim ve birleşimler, bitkilerin tozlaşması vs. gibi konulardan sözetmiştir.<a href="#_ftn13">[13]</a></p>



<p>Kahire’de Dâru’l-İlm’in üstatlarından biri olan Mısırlı çağdaş şair, filozof ve yazar Şeyh Tantavî, el-Tâcu’l-Murassa bi-Cevâhiri’l-Kur’an ve’l-Ulûm isimli tefsirinde bilimsel ve modern keşifleri Kur’an ayetlerine tatbik etmeye çalışmıştır. Fizik, kimya, tıp vs. alanlarında Kur’an’a uygulanabilen bilimsel meseleleri açıklarken, kimilerinin onun tefsir kitabını bir tür modern bilimler ansiklopedisi olarak adlandırabileceği ve bu tefsirde Kur’an tefsiri dışında herşeyin bulunabileceği şekilde hareket etmiştir.<a href="#_ftn14">[14]</a></p>



<p>Yine Celaleddin Abdurrahman Suyutî, el-İtkan fi Ulûmi’l-Kur’an kitabında<br>“وَنَزَّلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ تِبْيَاناً لِكُلِّ شَيْءٍ” ayetine dayanarak Kur’an-ı Mecid’in tüm ilimleri, hatta tıp, astronomi, geometri, sanatlar ve benzerlerini kapsadığını savunmakta ve misal olarak deliller zikretmektedir.</p>



<p>Bazı düşünürler bilimsel tefsire bu tür bir yaklaşımı reyle tefsirin çeşidi kabul ederek Tantavî, Kevakibî ve Seyyid Hibetullah Şehristanî gibilerin tefsirlerini, her ne kadar kötü niyetten uzak olsa da göründüğü kadarıyla modern bilimleri Kur’an’a uygulama yönü bulunan bu tefsirlerin Kur’an ayetlerinin maddî tefsirine zemin hazırladığını, inkarcıların ve sapkınların tefsirlerine bilimsel boyut kazandırdığını savunmuştur. Bunların arasında, mead ayetlerinin bilimsel maddî ilkelere göre tefsirine ve Kur’an’daki yaratılış ayetlerinin evrim teorisine göre tefsirine işaret edilebilir.<a href="#_ftn15">[15]</a></p>



<p>Misal olarak, Kur’an’ın gaybî ve metafizik hakikatlerini duyumsanan meselelerle ifade etmeye çalışanlar o kadar ileri gitmektedir ki, Kur’an’ın meleklerden maksadının insanın canını alan mikroplar olduğunu söyleyebilmektedirler.<a href="#_ftn16">[16]</a></p>



<p>Bilimsel tefsire muhalif olan diğer bir grup, bilimsel tefsirin sonuç itibariyle tevil olduğunu savunmaktadır. Çünkü bazı kişilerin Kur’an ayetlerinin bilimsel tefsiri için ayetlerin zâhir sınırlarını aştığına, bilimsel bir teori veya kanuna aykırılık ve çelişki taşıyan her bir ayetin, o teoriyi Kur’an’la ilişkilendirebilmek için tevil edildiğine inanmaktadır. Nitekim Darwin’in türlerin evrimi teorisi için bu tür teviller gerçekleştirilmiştir.<a href="#_ftn17">[17]</a></p>



<p>Aslında bu kişiler, zâhiri bilimsel bir yasayla bağdaşan ayetleri beyan etmekte ve eğer Kur’an’ın zâhiri yeterli gelmezse tevile el atmakta ve ayetlerin zâhirini, ellerindeki teori ve bilime rücu ettirmektedir. Geometri, aritmetik, tıp, astronomi, cebir ve mukabele ilmini Kur’an’dan çıkardıkları yer işte burasıdır.</p>



<p>Mesela bazıları cebir ilmi için surelerin başındaki mukattaa harflerinden yararlandı.<a href="#_ftn18">[18]</a> Yahut “اِذَا زُلْزِلَتِ الْاَرْضُ زِلْزَالَهَا”<a href="#_ftn19">[19]</a> ayetinden 702 yılındaki depremi öngördüler.<a href="#_ftn20">[20]</a></p>



<p>Bu tür bir bilimsel tefsirin, Kur’an ayetlerinde edebî kurallara, lafızların zâhirine ve lugat manasına riayet etmeksizin çok sayıda teville sonuçlanacağı gayet açıktır.</p>



<p><strong>İkinci yaklaşım: Bilimsel teorilerin Kur’an’a uygulanması ve dayatılması</strong></p>



<p>Bilimsel tefsirde adapte etmekten kasıt, müfessirin başlangıçta bilimsel bir teoriyi seçmesi, daha sonra ona uygun ayetleri Kur’an-ı Mecid’de bulması ve ona muhalif ayetleri tevil etmesidir. Son yüzyılda çoğu kişi deneysel bilimlerin yasa ve teorilerini kesin varsayarak onlara uygun ayetleri bulmaya çalıştılar. Uygun ayeti bulamadıklarında da tevile ve reyle tefsire el atarak ayetleri zâhir mananın aksine yordular.</p>



<p>Son yüzyılda bu tür bilimsel tefsir Mısır ve İran’da revaç buldu ama bazı Müslüman âlimlerin bilimsel tefsire kötü gözle bakmasına yolaçtı. Bu nedenle bilimsel tefsiri bir tür reyle tefsir, görüş ve inançları Kur’an’a dayatma olarak kabul ettiler.</p>



<p>Allame Tabâtabâî, bilimsel tefsiri adaptasyon olarak adlandırmakta ve müfessirin Kur’an’da araştırma yapıp bilimsel teori veya yasaya uygun ayetleri bulduğuna ve onları birbirine uygun hale getirdiğine ve aykırı ayetleri, bir çeşit Kur’an’a dayatma sayılan tevil ettiğine inanmaktadır. Nihayet bilimsel tefsirin aslında tefsir olmadığı sonucuna varmaktadır. Çünkü ayetlerin mana ve maksadını açıklığa kavuşturmamaktadır, bilakis sadece bir tür tatbiktir.<a href="#_ftn21">[21]</a></p>



<p>Allame Tabâtabâî, bilimsel tefsirin, uygulama ve dayatma yaklaşımı olarak ün kazanmış bu yaklaşımını izah ederken şöyle der:</p>



<p>Bazıları ilmî tefsirde akılcı metodun (eski ulemanın metoduydu) bâtıl olduğu sonucuna varmıştır. Çünkü deneysel bilimlerin ve batıda felsefenin gelişmesiyle akılcı metod (Aristoculuk) yanlışlanmıştır. Diğer taraftan rivayetler de Kur’an tefsiri için güvenilir değildir. Çünkü birçok yerde ona İsrailiyat ve uydurma karışmıştır. O halde Kur’an’ı tefsir için geriye tek yol kalmaktadır. O da ilmî tefsirdir. Bu bakımdan Kur’an’ı bilimsel teoriler ve tecrübeler ışığında tefsir etmeliyiz.<a href="#_ftn22">[22]</a></p>



<p>Bazı uzmanlar da bu tür bilimsel tefsire muhalefet ederken, tefsirde gerçekte ayeti anlama niyetinde olmak gerektiğine, yoksa önceden bir şeyi kabul edip sonra ayetlere uygulamanın ve canı istediğini Kur’an’a dayatmanın kabul edilemeyeceğine inanır. İsterse o önyargı felsefî veya irfanî anlamlardan, deneysel bilimlerden veya sosyolojiden vs. kaynaklansın.<a href="#_ftn23">[23]</a> Yine adaptasyon nazariyesini reddetme hususunda şöyle denmiştir:</p>



<p>Hipotezler zamanın geçmesiyle değişime ve başkalaşmaya uğrarlar. Bu nedenle, sabit ve değişmez Kur’an’ı değişen hipotezlere adapte etmek mümkün değildir. Mesela bitkiler âleminde dişi ve erkeğin çiftleşmesi veya yerin hareketi&#8230;<a href="#_ftn24">[24]</a></p>



<p>Kur’an’a bilimsel görüşü dayatma ve adapte etme yaklaşımıyla bilimsel tefsire bir örnek de “هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَجَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا”<a href="#_ftn25">[25]</a> ayetinin tefsirinde görülebilir. Bu ayetin bilimsel tefsiri yapılırken “نَفْسٍ” kelimesine proton , “زَوْجَ” kelimesine de elektron manası verilmiş ve şöyle denmiştir: “Kur’an’ın kastettiği şudur: Hepinizi, atomun pozitif ve negatif parçaları olan proton ve elektrondan yarattık.”<a href="#_ftn26">[26]</a></p>



<p>Ayetin bu tefsirinin bir şekilde adaptasyon yaptığını ve bilimsel teoriyi Kur’an ayetine dayattığını görüyoruz. Çünkü “نَفْسٍ” kelimesinin lugat ve ıstılah manasına dahi riayet etmemiştir.</p>



<p>Bilimsel teoriyi Kur’an’a dayatmaya diğer bir örneği de “وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنْ سُلَالَةٍ مِنْ ط۪ينٍ”<a href="#_ftn27">[27]</a> ayetinin tefsirinde görmek mümkündür. Bu ayet tefsir edilirken şöyle denmiştir: “Kur’an evrim teorisini kastetmektedir. İfade edilen şudur ki, hayat suda tek hücreden ortaya çıkmış ve daha sonra evrimleşip insana kadar gelmiştir.”<a href="#_ftn28">[28]</a></p>



<p>Burada da ayetin tefsirinin bir şekilde adaptasyona maruz kaldığını ve bilimsel teorinin Kur’an nassına dayatıldığını görüyoruz.</p>



<p>Bu yaklaşım da nihayetinde reyle tefsirle sonuçlanacak ve Kur’an’ın bilimlere tâbi olduğunun farzedilmesine yolaçacaktır. Seyyid Kutub, Fi Zilali’l-Kur’an tefsirinde şöyle der:</p>



<p>“Bilimsel tefsir, Kur’an’ın, hata ve değişime açık olan bilimlerdeki değişikliğe tâbi olmasına yolaçmaktadır.”<a href="#_ftn29">[29]</a> Kutub, bilimsel konular değişim halinde olduğundan ve mutlak olmadığından onları mutlak ve nihai hakikatlere sahip Kur’an’a nispet ve izafe etmenin veya dayatmanın mümkün olmadığına inanmaktadır.<a href="#_ftn30">[30]</a> Bazı uzmanlar da Kur’an’daki manaları anlamak için bilimsel araçları kullanmanın oldukça güç ve çürük bir iş olduğunu düşünmektedir. Çünkü bilimin sabit bir hali yoktur ve zamanın ilerlemesiyle gelişip değişir. Bir zamanlar kesin olduğuna inanılan nice bilimsel teori -nerede kaldı hipotez- gün gelmiş, suya düşen serap gibi yokolup gitmiştir. Bu nedenle eğer Kur’an’daki manaları, bilimin kalıcı olmayan araçlarıyla tefsir edip yorumlarsak sabit bir hal ve muhkem gerçekliğe sahip Kur’an’ın anlamlarını sarsmış ve çürük hale getirmiş oluruz. Hulasa, bilimin ulaştığı sonuçları Kur’an’la düğümlemek sahih bir iş gibi görünmemektedir.<a href="#_ftn31">[31]</a></p>



<p>İkinci yaklaşımın neticesi şu oldu: Mesela Batlamyus astronomisinin hakim olduğu ve dokuz gökkürenin kesin gerçeklik kabul edildiği bin yıl önce Kur’an’da geçen yedi gök, dokuz gökküre anlayışına uymuyordu. Bu yüzden, o dönemin astronomisiyle ayetlerin zâhirdeki çelişkisini bertaraf edebilmek için “arş” ve “kürsi” kelimelerini sekizinci ve dokuzuncu felek olarak tarif etmek zorunda kaldılar.<a href="#_ftn32">[32]</a></p>



<p>Yani ikinci yaklaşımın kabul edilmesi, bazı Kur’an ayetlerinin bilimsel bilgilerle çatıştığı her defasında mecburen Kur’an’ı tevil etmek ve bilimsel bilgiye uydurmak gerektiği anlamına gelmektedir. Sonuç itibariyle denebilir ki, deneysel bilimler kesin olmadığına ve nihai bilgiyi sunmadığına, öte yandan ilahî vahiy de kesin, değişmez ve hatasız olduğuna göre, bu durumda deneysel bilimlerin bilgisini kesin ve değişmezmiş gibi Kur’an’a nispet etmek mümkün değildir. Kişi Kur’an’a kesin biçimde nispet ederse bir çeşit dayatma yapmış ve adaptasyona yönelmiş olur, bu da reyle tefsir demektir. Dolayısıyla bilimleri Kur’an’a arzetmek gerekir, Kur’an’ı bilimlere değil.</p>



<p><strong>Üçüncü yaklaşım: Kur’an’ı daha iyi anlamak için bilimlerin istihdam edilmesi ve onlardan yararlanma</strong></p>



<p>Bu yaklaşımda Kur’an müfessiri, gerekli şartları taşıyarak ve tefsirin kurallarına riayet ederek, bilimlerin, Kur’an ayetlerinin zâhirine (lugat ve ıstılah manasına uygun) aykırı olmayan kesin bilgilerinden (akıl tarafından desteklenir) istifade yoluyla bilimsel tefsir yapmaya ve Kur’an’ın bilinmeyen anlamlarını keşfetmeye çalışır. Bu çeşit tefsirin doğruluk şartı, müfessirin her türlü tevil ve reyle tefsirden kaçınması ve yalnızca Kur’an’ın maksadından ihtimal biçiminde bahsetmesidir. Çünkü deneysel bilimler, metodlarda duyusal ve tümevarımsal oluşu nedeniyle kesin teoriler sunamaz.</p>



<p>Bazıları, Kur’an’ı daha iyi anlamak için bilimlerden yararlanmanın Kur’an’ın bilimsel mucizeviliğine de yardımcı olacağına inanmaktadır. Mesela bitkilerin tozlaşma yasası onyedinci yüzyılda keşfedilmiştir. Lakin ondan yaklaşık on yüzyıl önce Kur’an bitkilerin tozlaşmasından sözetmiştir.</p>



<p>Bu çeşit tefsiri onaylayanlar, modern keşiflerin ve bilimsel yasaların Kur’an’daki bazı meselelerin açıklanmasını sağladığını ve ayetleri tefsir ederken bize yardımcı olduğunu savunmaktadır. Mesela yerkürenin kendi etrafında ve güneşin çevresinde hareket etmesi “اَلَمْ نَجْعَلِ الْاَرْضَ كِفَاتاً”<a href="#_ftn33">[33]</a> ayetinin tefsir edilmesini ve ayetin manasının anlaşılmasını sağlamıştır: “Yeri, hızlı ve çekimli harekete sahip kılmadık mı?” Oysa daha önce şöyle tercüme ediliyordu: “Yeri, insanlığın her işi için yeterli kılmadık mı?” Dolayısıyla denebilir ki, eğer birey, bir Kur’an müfessirinin şartlarına sahip olarak ve muteber tefsirin kurallarına riayet ederek, zâhiri itibarıyla, ispatlanmış ve kesin bilimsel yasaya uygun olan bir ayeti kesin bilimsel bilgiyle tefsir ederse, bu, reyle tefsir sayılmamak bir yana, üstelik ayetin mana ve tefsirine açıklık kazandıracak girişim olur. Bazı üstatlar der ki, “Eğer bir ilim adamı, kesinliğinden emin olduğu elindeki bilimsel araçla Kur’an’daki kimi belirsizlikleri giderebiliyorsa bu tasvip görecek bir iştir. Bunun şartı, görüşünü açıklamaya ‘belki’ kelimesiyle başlaması ve şöyle demesidir: Belki -veya kuvvetle muhtemeldir ki- ayetin maksadı budur. Böylece eğer sözkonusu bilimsel teoride değişiklik meydana gelirse Kur’an’a herhangi bir halel gelmemiş ve yalnızca yapılan tefsirin hatalı olduğu söylenmiş olacaktır.”<a href="#_ftn34">[34]</a></p>



<p>Bilimsel tefsirdeki üçüncü yaklaşımı izah ederken şöyle denebilir: Bu metodda müfessir, bilimleri Kur’an’ın hizmetine sokmanın peşindedir ve asla bilimsel teoriyi Kur’an’a dayatmaz. Bilakis ayetin manasını aydınlatmak için bilimlerin kesin bilgilerinden yararlanmak ister. Mesela güneşin hareketinin ispatlanması (kendi etrafında vs.) “وَالشَّمْسُ تَجْر۪ي لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا”<a href="#_ftn35">[35]</a><br>ayetinin manasının büyük ölçüde açıklık kazanmasını sağlamıştır. Yahut yeni bilimsel keşifler, Kur’an’daki bilimsel anlamların her geçen gün daha belirgin ve bariz hale gelmesini temin etmektedir. Çağdaş araştırmacılardan biri bu konuda şöyle der:</p>



<p>Bu konuda (ayın keşfi) bilimdeki gelişme nasıl da Kur’an’a uygun düştü. Yani ondört yüzyıl sonra bilim, bu ölçüde Kur’an’a yetişti. Bu, hem Kur’an’ın mucizesidir, hem de Kur’an’ın bilime uygunluğu tartışmasızdır. Ama böyle olmayan, aklî ve matematiksel delile dayanmayan, temelini tahminin ve kesin olmayan dayanakların oluşturduğu teorilerde geleceği beklemek ve Kur’an’ın zâhirinden vazgeçmemek gerekir.<a href="#_ftn36">[36]</a></p>



<p>Bundan dolayı bir kimse doğa bilimlerinin kanıtlanmamış teorilerini Kur’an’a adapte etmek isterse, bunun neticesi, bilimlerdeki geçersiz bilgiler, tezatlar ve çelişkilerin Kur’an girmesi olacaktır. Fakat eğer bilimsel tefsir sahih biçimde gerçekleşirse, yani Kur’an tefsiri doğa bilimleriyle ve tefsirin ve müfessirin şartlarına riayet ederek yapılırsa herhangi bir sorun çıkmayacaktır.</p>



<p>Daha basit bir ifadeyle, eğer bilimsel tefsir, Kur’an’ın zâhirinin bilimsel bilgiye uygun olduğu anlamındaysa sorun yoktur. Çünkü bu durumda reyle tefsir ve dayatma işini içinde değildir.</p>



<p>Üçüncü yaklaşıma göre eğer Kur’an’ın zâhiri kesin deneysel bilimlere muvafıksa Kur’an’ın tefsirinde o bilimsel bilgiden yararlanılabilir. Fakat zanna dayalı bilgiler, bilimsel teoriler gibiyse Kur’an tefsirinde onlardan yararlanmak mümkün değildir. Çünkü bu teoriler zamanla değişim ve dönüşüme maruz kalmaktadır ve Kur’an’ın onlarla özdeşleştirilmesi, bilimlerde değişiklik meydana geldiğinde insanların Kur’an’ın doğruluğu ve hüccet oluşundan kuşku duymasına sebep olacaktır.</p>



<p>Seyyid Kutub, Fi Zilali’l-Kur’an isimli tefsir kitabında bilimsel teorilerin Kur’an’a dayatılmasını reddederken, Kur’an’ı daha iyi anlamak için bilimlerden yararlanmayı onaylayarak şöyle demiştir: “Bilimsel bilgiler değişikliğe uğradığından ve mutlak olmadığından, onları, mutlak ve nihai hakikatlere sahip Kur’an’a nispet ve izafe etmek ya da dayatmak mümkün değildir. Ancak insanın varlığı ve hayatıyla ilgili olarak bilimsel hakikatler ve teorilerde keşfedilmiş bilgilerden Kur’an’ı anlamak için istifade edilebilir ve bu yolla Kur’an’ın delaletleri geliştirilebilir.<a href="#_ftn37">[37]</a></p>



<p><strong>Üçüncü yaklaşım esas alınarak aşağıdaki sonuçlar çıkartılabilir:</strong></p>



<p>1. Kur’an’ı anlamada bilimlerden ve beşerî bilginin kesin sonuçlarından yararlanılmasının, Kur’an’daki lafızların manasını geliştirmeye ve ayetlerin, bilimsel hakikatlere işaret edilmiş hariçteki gerçek örneklerini bulmaya etkin biçimde yardımcı olmaktadır. Diğer bir ifadeyle, bilimsel tefsire bu tür bir yaklaşım, Kur’an’a ilişkin anlayışımızı derinleştirecek ve Kur’an ayetlerinin delaletlerini zenginleştirecektir.</p>



<p>Misal vermek gerekirse, “وَمَنْ يُرِدْ اَنْ يُضِلَّهُ يَجْعَلْ صَدْرَهُ ضَيِّقاً حَرَجاً كَاَنَّمَا يَصَّعَّدُ فِي السَّمَٓاءِ”<a href="#_ftn38">[38]</a><br>ayetinde irtifanın artışıyla nefes almanın güçleştiği meselesine değinilmiştir.</p>



<p>“Bu ayette sapkınların hayatındaki güçlük ve zorluktan bahsedilmekte ve onlar, atmosferin yüksek katmanlarına yükselen, yükseldikçe nefes darlığına ve göğüste büyük sıkışmaya maruz kalan kişiye benzetilmektedir. Eski müfessirler yukarıdaki ayette geçen bu benzetmeyi izah ederken görüş ayrılığına düşmüştür. Bazıları, kastedilenin, uçmak için boşuna çabalayan ve kuşlar gibi göğe uçmaya uğraşan kişiye benzetme olduğuna inanmıştır. Çünkü buna gücü yetmez, rahatsız olur ve rahatsızlığın şiddetinden nefes alması güçleşir. Fakat günümüzde yeryüzünde hava basıncı fenomeni ve onun bedendeki kan basıncına uygun olduğunun (böylece iç ve dış basıncın dengelendiğinin) anlaşılmasıyla ayetteki benzetmenin izahı daha iyi anlaşılmakta ve eski tefsirlerin belirsizliklerini büyük ölçüde azaltmaktadır.”<a href="#_ftn39">[39]</a></p>



<p>2. Üçüncü yaklaşımla bilimsel tefsir Kur’an’ın bilimsel mucizesini ispatlamayı sağlamaktadır. Çünkü Müslüman âlimler Kur’an’ın mucize boyutlarından birinin bilimsel işaretler olduğunu düşünmektedir. Bilimsel işaretlerden bir kısmı eski zamanlarda, bir kısmı son yıllarda bilimin araçlarıyla ortaya çıkmıştır. Belki de diğer birçoğu da zaman içinde bilinir hale gelecektir.</p>



<p>Bilimsel mucizeden kasıt, tabiatın bazı sırlarıyla ilgili ve Kur’an’ın ifade katmanlarından -bazen- sızıntı biçiminde gözlemlenen geçici işaretlerdir. Zaman geçtikçe, bilimin gelişmesi ve bazı bilimsel teorilerin kesinlik kazanmasıyla bu işaretlerin üzerindeki perde kalkar ve bilginler, özellikle bu hakikatlere vakıf olarak Kur’an’ı mucize açısından övgüye konu edip makbul bulurlar.</p>



<p>Dolayısıyla Kur’an ayetlerini daha iyi anlayabilmek için bilimlerin kesin sonuçlarından yararlanmak, Kur’an’ın bilimsel işaretlerinin doğruluğunu ispatlamaya yardımcı olmaktadır.</p>



<p>Kur’an’ın bilimsel işaretleri, gerçekte bu sözlerin ilahî ilim ve hikmetle dolup taşan bir kaynaktan geldiğini ifade etmekte ve sonsuz ilim kaynağını anlatmaktadır.</p>



<p>Bundan dolayı bilim adamları büyük gayret ve çabayla varlığın gizem ve sırlarından birini açtığında ve bu keşif kesin bilgiye dönüştüğünde, güvenilir bilim adamlarından nakledilen bazı kati bilimsel teorilerden yararlanarak bilimsel işaretler içeren bazı Kur’an ayetleri tefsir edilebilir.</p>



<p>Seyyid Ebulkasım Hoî, el-Beyan fi Tefsiri’l-Kur’an kitabında incelikli bir noktaya değinmektedir:</p>



<p>Kur’an-ı Mecid, çok sayıda ayette yaratılışın kanunları, tabiat âlemi, semavi küreler ve benzerleriyle ilgili meselelerden bahsetmektedir. Kur’an, vahiy ve gaybî haberler dışında bu bilgilere ulaşmanın hiçbir yolu bulunmadığı ve hiçkimsenin bu hakikatleri kavrayamadığı dönemlerde bu hakikatlerin ve sırların üzerindeki perdeyi kaldırmıştır.<a href="#_ftn40">[40]</a></p>



<p>Daha sonra şöyle devam eder:</p>



<p>Dikkat çekici nokta şudur ki, Kur’an’daki bilimsel ayetler hakikati beyan etmesinin yanısıra daima ihtiyat yolunu tutarak, o dönemde idrak edilip anlaşılabilen bilgileri açıklık ve netlikle ifade etmiş, ama o çağın insanların anlayıp idrak etmekten uzak olduğu bilgilerde genel hatlarla beyan ve sadece değiniyle yetinmiş, bu bilgilerin tam manasıyla açıklanmasını, bilimsel buluşlar ve gelişmelerle, mikro araçlar, büyüteç ve kameralarla donanacak sonraki çağların insanlarına bırakmıştır.”<a href="#_ftn41">[41]</a></p>



<p>Bu görüşe göre kesinliği olan bilimlerden ve beşeri bilginin sonuçlarından yararlanmak, müfessirin, bilimsel işaretler içeren ayetlerin delaletlerini anlamada kullanacağı araçlardan biridir.</p>



<p>3. Bilim ve dinin çatıştığı varsayımını önlemek, üçüncü yaklaşımın ışığında varılan sonuçlardan bir diğeridir.</p>



<p>Bazıları, Kur’an’daki bilimsel ayetlerin tefsirinde kesin bilimlerden yararlanılmasının, geçersiz din-bilim çatışması varsayımını önleyeceğine inanmaktadır. Çünkü Kur’an’ın bilimsel bilgilerinin aydınlatılmasıyla herkes insafa gelip İslam’ın bilimlerle bağdaştığını, hatta bilimin dini teyit ettiğini anlayabilecektir.</p>



<p><strong>3. Kur’an İlimlerinde Tarihsel Metodun Kullanımı</strong></p>



<p>Tarihin konusu, zaman ve mekanda vuku bulmuş geçmişteki olaylardır. Zaman ve mekanlı hadiseler daima duyusal metodla idrake ulaşır. Bu nedenle tarih bilimindeki araştırma metodu da duyusal metoddur. Geçmişteki olaylar doğrudan duyu yoluyla incelenemeyeceğinden tarihte, dolaylı gözlem metodundan yararlanılır. Yani “sened ve belge” adı verilen geriye kalmış eserlerin gözlemlenmesiyle. Bu belgeler iki kısımdır: Maddî ve şahsî.</p>



<p>Maddî olanlar; binalar, takılar, geçmişten kalan ve geçmişin eserlerinin saklandığı herşeydir.</p>



<p>Şahsî olanlar ise sanatsal eserler, yazılar, kitabeler, basılı ve şifahi nakillerdir.</p>



<p>Kur’an ilimlerinin bazılarında şahsî dolaylı gözlem metodundan yararlanmak gerekir. Hadisler ve rivayetler biçiminde nakledilmiş senedler yoluyla tahkike girişilmelidir.</p>



<p><strong>Tarih Biliminde Araştırma Metodu</strong></p>



<p>Daha önce söylendiği gibi, tarihin araştırma konusu geçmiş zamanla, tarihçinin erişimine uzak ve doğrudan gözlemin dışında kalanla ilgilidir. Bu nedenle tarih biliminde bir araştırmacı, geçmişten kalan eserleri inceleyip araştırabilmek için mütalaa ve tahkikini, yaşayan tanıklıklar veya şahitliklere, sened ve belgelere ve tarihsel delillere dayandırmalıdır. Bu eserler bazen insanların bir bölümünün zihninde yeralmaktadır, hatıralarının bir parçasıdır ve anlatımları aracılığıyla ortaya çıkar. Buna ıstılahta tanıklık veya şehadet adı veriyoruz. Bazen de bu eserler, tarihçilerin kullanımına hazır vaziyette yazılarda, resmi belgelerde, âdâp, gelenekler ve âdetlerde ya da tarihî binalarda yadigar kalmıştır. Dolayısıyla tarihçinin, tarihsel olayları tanımak için iki kaynağı vardır: 1- Tanıklık veya şehadet, 2- Tarihsel sened ve belgeler.<a href="#_ftn42">[42]</a></p>



<p><strong>a) Tanıklık veya şehadet</strong></p>



<p>Tanıklık veya şehadetten kasıt, bir hadiseyi, ona şahsen tanık olmuş ve vuku bulmasını izlemiş kişi aracılığıyla açıklamaktır. Istılahta şahit veya tanık, sözkonusu hadiseyi gören veya işiten kişiye atfedilir. Genel olarak malumatımızın önemli kısmı, başkalarından işittiğimiz bilgilerdir. Tarihsel olaylarla ilgili ilmimiz de esas itibariyle bu kısımdandır ve genellikle bireyler bu vesileyle türdeş duyular ve hafızadan yararlanır, geçmiştekilerin ve çağdaşların tecrübelerinin yardımıyla malumatlarını geliştirir. Bir araştırmacının şahsen bütün olayları kendi gözüyle müşahede etmesine imkan bulunmadığından başkalarının gözlem ve tanıklıklarına muhtaçtır.</p>



<p><strong>b) Tarihî sened ve belgeler</strong></p>



<p>Tarihî sened ve belgelerden kasıt, yazılar veya kitabeler ya da kompleksler, yahut binalar veya araç gereçler, elbise, savaş eşyaları vs. biçiminde insanoğlunun geçmiş hayatından geriye kalmış eserlerin tamamıdır. Tarihsel senedler ve belgeler iki kısımdır:</p>



<p>1. Maddî senedler ve belgeler: Bundan maksat, geçmişin maddî eser ve kalıntılarıdır. Binalar, yapılar, mobilyalar, elbiseler, takılar, alet edevat, silahlar, toprak altından çıkan eşyalar, sikkeler, kaplar vs. gibi.</p>



<p>2. Maddî olmayan ve şahsî senedler ve belgeler: Bundan maksat, vicdan ve hatıralarda saklanmış geçmiş zamanların eserleridir. yahut bize ulaşmış tarihî yazılar, kitabeler, heykeller, taşbaskılar ve resimlerdir.</p>



<p>Tarihsel meseleler konusunda araştırma ve inceleme yapmak için tarihçinin elinde iki metod vardır:</p>



<p><strong>a) Tarihsel eleştiri metodu (analitik metod)</strong></p>



<p><strong>b) Tarihsel sentez ve telif metodu</strong></p>



<p>a) Tarihsel eleştiri metodu: Tarihsel eleştiriden kasıt, hakikatlerin bilinmesi, orijinal ve sahih senedlerin orijinal ve sahih olmayanlardan ayırt edilmesi için tarih kaynakları üzerinde yapılan sistematik araştırmadır.<a href="#_ftn43">[43]</a> Başka bir deyişle, tarihsel tenkidin maksadı, tanıklık veya şehadetin, maddî olsun olmasın sened ve belgelerin değerini ve mertebesini belirlemek, insanın geçmişi babında hakikatleri ortaya çıkarmaktır.<a href="#_ftn44">[44]</a></p>



<p>b) Tarihsel sentez ve telif metodu: Olaylar sened ve belgelerden yararlanarak bilindikten sonra tarihçi onları biraraya getirmeli ve onlardan ahenkli bir bütün oluşturmalıdır. Yani analizi yaptıktan sonra sentez ve telif işi başlar. Bu, ıstılahta “tarihin mimarisi” denilen şeydir.<a href="#_ftn45">[45]</a></p>



<p>Tarih biliminin araştırma metodunu özetle kategorilendirmek istersek her tarihsel araştırmanın aşağıdaki aşamaları katettiğini söyleyebiliriz:</p>



<p>1. Sened ve belgelerin toplanması, bulunan kaynakların birinci el mi, yoksa başkalarının görüşü mü olduğunun belirlenmesi.</p>



<p>2. Toplanan belgelerin, bilgi ve konuların tanzim edilip sıralanmasına riayet edilerek tasnifi. Böylece bu yolla, olaylar ve toplumsal durumlar arasında mantıksal irtibat kurulabilecektir.</p>



<p>3. Başkalarının toplanmış bilgilere yönelttiği eleştirilerin kaydedilip saklanması.</p>



<p>4. Olaylar arasındaki sebep-sonuç ilişkisini bulmak için bilgilerin tenkidi, mantıksal analiz ve çözümlemesi.<a href="#_ftn46">[46]</a></p>



<p>Dinî Araştırmalar ve Kur’an Çalışmalarında Tarihsel Mütalaaya İhtiyacın Gerekçeleri</p>



<p>Dinî araştırmaların tarihsel araç ve metodlardan kaçışı yoktur. Günümüzde tarihsel mütalaalar, genel olarak dinî araştırmalar alanında ve özel olarak Kur’an ilimleri alanında, dinî araştırmaların kendine özgü alanını şekillendirecek, tarihsel din araştırmalarının çeşitli ekol ve metodlarını meydana getirecek derecede önem kazanmış ve yaygınlaşmıştır. Değerlendirmelerde tarihsel delillere istinadı bolca görmekteyiz. Denebilir ki dinî araştırmalar ve Kur’an çalışmaları diğer alanlardan daha fazla tarihsel yönelime ihtiyaç duymaktadır. Çünkü tarih bilimi, metodoloji ve tarih felsefesiyle birkaç boyutlu ilişkiye sahiptir:</p>



<p>1. Geleceğin ışığında geçmişe bakmanın teşvik edilmesi Kur’an ayetlerinde geçmektedir. “قُلْ س۪يرُوا فِي الْاَرْضِ ثُمَّ انْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّب۪ينَ”<a href="#_ftn47">[47]</a> gibi ayetler, geçmişteki insanların akıbeti üzerinde düşünme ve araştırma yapmayı tavsiye etmektedir. Bu iş, aslında geçmiştekilerin geleceğini görme veya halef üzerinden selefi tanıma demektir. Dinî öğretiler bireyi, durumların soyut ve fiili vaziyeti üzerinde durmaktan ve olayların sonuçlarına bakmamaktan sakındırır. Bu türden tarihsel basirete davet, bireyleri, ona ulaştıran araç ve metodları bulmaya motive eder. Böylece de tarihsel araştırmanın araçlarına duyulan ihtiyaç, dinî araştırmalar sahasının araştırmacısını tarih biliminin felsefesi ve metodolojisine sevkeder.</p>



<p>2. Dinî araştırmaların çoğu meselesi, tekelci veya tekelci olmayan biçimde, tarih bilimine, tarihsel araçlar ve enformasyona müracaatla betimlenip açıklanabilir. Kelamcıların hâsse nübüvvet meselesinde, hâsse mucize ve imameti ispatlarken tarihsel incelemelerden kaçınması imkansızdır. Günümüzde pek o kadar kısa olmayan ondört yüzyıl geçtikten ve bu zaman içinde çok sayıda hadise vuku bulduktan sonra imametin Şiî teorisinin doğruluğu ve hakikat tarihsel bilgiyle daha iyi anlaşılabilmektedir.</p>



<p>3. Kelamcıların tarihsel olmayan metodlarla ele aldığı peygamberlerin ismeti, iman tecrübesinin birliği, peygamberlerin toplumsal-tarihsel rolü vs. gibi meselelerde tarihsel mütalaalar onları probleme çağırmaktadır. Sorun ve müzakerede hazır bulunmanın şartı, tarihsel araçlar ve metodları tanımaktır.</p>



<p>4. Kur’an’daki öğretilerin, insanlık tarihinin bütünü ve ilahî iradenin özel ve tarihsel gerekleri babında sözü vardır: Akıbet muttaki olanlarındır ve tarihin gayesi, onun maddî mahiyetinin ötesinde, ilahî kaza ve kaderin icabıdır. İlahî iradenin istikameti ise insanın kurtuluşu ve hakkın zaferine yöneliktir. Bugün bu öğretiler, nazari tarih felsefesinde bir teori olarak, maddiyatçı ve sekülarist görüşleri rekabete çağırır.<a href="#_ftn48">[48]</a></p>



<p>5. Mukaddes kitap Kur’an’ın bir bölümü, Hz. Rasül-i Ekrem (s.a.a) veya büyük peygamberler ve diğer nebiler, evliyalar ve uzak dönemlerin insanları zamanında vuku bulmuş birtakım olayları kapsamaktadır. Bu olaylar hakkında mukaddes kitap Kur’an’ın tefsiri ve ondan çıkarımda bulunmak, bu olayların tarihsel olarak anlaşılmasını ve vuku buldukları zamanı kavramayı gerektirecektir.</p>



<p>6. Nüzulden önce ve sonra Peygamber’in (s.a.a) halleri, Kur’an’ın yazımı, Kur’an katipleri ve hafızları, halifelerin davranışı -Ebubekir’in hilafetinden Hz. Ali’nin (a.s) zamanına kadar-, Benî Ümeyye ve Benî Mervan hilafeti, ilk tefsirlerin ve Kur’an tercümelerinin ortaya çıkış tarihi, Kur’an kârileri, Kur’an’ın yayılması için gösterilen çaba ve Müslümanların bu işe önem vermesi, Kur’an’ın tezhibi ve güzel yazımı vs. gibi bahislerin tamamı, Kur’an ilimleri bir yana, tarih ve siret kitaplarında ilgilenilmiş tarihsel konulardır. İddianın şahidi, bu bahislerin, Taberi Tarihi, İbn İshak Sireti, İbn Hişam Sireti, Mesudî’nin Murucu’z-Zeheb’i, İbn Haldun Tarihi, İbn Esir’in Kamil’i vs. gibi tarihsel kaynaklara yansımasıdır. Diğer bir ifadeyle, Kur’an ilimlerinin kaynaklarında geçen bu kabil bahisler ve müzakereler genel olarak tarih kitaplarına başvurmuş ve istinat etmiştir. Bu nedenle tarihsel metodlardan yararlanılması ve tarihsel sened ve belgelerin tenkidi bu grup bahislerde gerekli işlevi üstlenebilmektedir.</p>



<p>7. Tarihsel metodun Kur’an ilimleri alanındaki en temel işlevini, nüzulün başından Peygamber’in (s.a.a) rıhletine kadar “Kur’an tarihi” ve Kur’an’ın toplanma şekliyle ilgili bahislerde bulmak mümkündür. Elbette ki “Kur’an tarihi” kavramı, çağdaş dönemde gündeme geldiği şekliyle eskilerin eserlerinde yaygın değildi. Aralarında Bedruddin Zerkeşî’nin telifi el-Burhan fi Ulûmi’l-Kur’an’ı ve Suyutî’nin telifi el-İtkan fi Ulûmi’l-Kur’an’ı gibi kitapların bulunduğu Kur’an ilimlerinin temel kitapları “Kur’an tarihi” kavramından bahsetmemiştir. Son yüzyılda “Kur’an tarihi” başlığı, ilk olarak Alman Nöldeke tarafından önerilmiştir.<a href="#_ftn49">[49]</a></p>



<p>Yine, ilk kez Blachère’in Kur’an tercümesinin yayınladığı 1945 yılındaki çalışma, konuya ilgi duyanların dikkatini çeken mukaddime oldu. Bu eser; tarih, lugat ve edebiyat kaynakları ve bahislerini tenkitle ilgili en net çalışmadır. Özellikle günümüzdeki kıraatı tedvin ve tespit konusunda ilgi odağı olmuştur.</p>



<p>Blachère bu eseri yayınlayarak Kur’an-ı Mecid’in yaşayan tarihini Fransız okuyucuların hizmetine sundu. Bu eserini daha ziyade Nöldeke’nin<a href="#_ftn50">[50]</a> ünlü çalışması Kur’an Tarihi’ne dayandırdı. Blachère bu çalışmada mana ve tarih bahisleri, ayetlerin nüzul sırasına göre yeniden tanzimi, ayetlerin Mekkî ve Medenî oluşu gibi konular üzerinde çokça durur.<a href="#_ftn51">[51]</a></p>



<p>Müsteşriklerin Kur’an konusundaki çalışmalarında bazı eleştiriler ortaya atıldı. Bunların arasında meşhur oryantalistlerden Arthur Jeffery, İbn Ebi Davud Sicistanî’nin el-Mesâhif kitabının mukaddimesinde müsteşriklerin Kur’an hakkındaki araştırmalarını tenkit etti. Şöyle yazıyordu: “Tahkik ehline gelince, onların araştırma metodu, inceleme ve keşif yapabilmek ve hakikatleri sözde bulup çıkarabilmek için temelsiz ve asılsız tasavvurlar, evhamlar, tahminler, zanlar, görüşler ve faraziyeleri biraraya toplamaktan ibarettir.”<a href="#_ftn52">[52]</a></p>



<p>Açık olan şu ki, eğer bu oryantalistler, araştırmalarını İslam ulemasının kriterlerine göre hadisleri tenkit ve tahlil metoduyla uyumlu hale getirebilselerdi; bunun yanısıra mevzuyla ilişkili hadis ve haberleri bu ölçütlere göre seçebilselerdi Kur’an tarihine dair, hatası en aza indirilmiş, buna karşılık doğruya çok daha yakın örnek ve model kitaplar telif edebilirlerdi.</p>



<p>Allame Tabâtabâî, ilke olarak “Kur’an tarihi”nin, İslam’ın semavi kitabının kendine has vazedilme biçimi ve üstünlükleriyle bağdaşmayan bir başlık olduğuna inanmaktadır. Şöyle der:</p>



<p>Nüzul gününden başlayarak günümüze kadar Kur’an-ı Mecid’in tarihi tamamen ortadadır. Kur’an’ın sure ve ayetleri sürekli Müslümanların dilinde olmuş ve elden ele ulaşmıştır. Hepimiz, şu an elimizde olan Kur’an’ın ondört yüzyıl önce Peygamber-i Ekrem’e (s.a.a) indirilen Kur’an olduğunu biliyoruz. Bu vasfıyla Kur’an-ı Mecid’in, her ne kadar tarihi net olarak ortadaysa da gerçekliğini ispatlamak ve itibar kazanmak için bir tarihe muhtaç görülmemesi gerekir. Çünkü Allah’ın kelamı olduğunu iddia eden, bu iddiasına metnini delil gösteren ve meydan okuyarak insanları ve cinlerin onun benzerini yapmaya güç yetiremeyeceğini söyleyen bir kitap, artık Allah’ın kelamı olduğunu, tahrif ve değiştirmeye uğramadığını, nasıl geldiyse öyle kaldığını ispatlatmak için kendinden başka bir delile veya şahide ihtiyaç duyması, yahut ispatlanmak için bir şahsın veya makamın tasdik ve teyidine sığınması olacak iş değildir. Evet, günümüzde elimizde olan Kur’an’ın Peygamber-i Ekrem’e (s.a.a) nazil olmuş ve hiçbir değişiklik ve tahrife uğramamış Kur’an’ın ta kendisi olduğunun en bariz kanıtı, Kur’an-ı Mecid’in bizzat kendisi için beyan ettiği vasıf ve ayrıcalıkların hâlâ geçerli olması, nasıl idiyse öyle var kalmasıdır.<a href="#_ftn53">[53]</a></p>



<p>Yazdığı Kur’an’ı Kur’an’la tefsirin mukaddimesi olarak telif edilmiş el-Kur’anu’l-Mecid kitabının müellifi Muhammed İzzet Derveze, Kur’an tarihiyle ilgili meselelerin özellikle son yüzyılda belirsizliğe gömülmesi ve yolunu kaybetmesini oryantalistlerin görüş ve araştırmalarının yaygınlaşmasına bağlar. Onun inancına göre bu oryantalistler, rivayetleri ilmî tenkide tabi tutmaksızın sened ve metin bakımından kullanıma konu etmişlerdir. Bunun yanısıra o, Kur’an serüveninin sahih tarihini edinmede en iyi çözüm yolunun bizzat Kur’an’a başvurmak olduğunu düşünmektedir. Çünkü Kur’an’da İslam Peygamberi’ne (s.a.a), Kur’an’a, vahye ve onun nüzulüne yönelik envai çeşit suçlama ve eleştiri incelenmiştir. Bu nedenle Kur’an tarihinde ele alınmış meseleleri araştırmanın en iyi yolu Kur’an’ın metnine müracaat etmektir.<a href="#_ftn54">[54]</a></p>



<p>Özetle denebilir ki, Muhammed İzzet Derveze’ye göre Kur’an tarihini incelemek için iki metod vardır:</p>



<p>1. Kur’an tarihiyle ilgili hadislerin sened ve metin bakımından ilmî tenkidi</p>



<p>2. Kur’an tarihi ve vahyin nüzulüyle ilgili meselelerde Kur’an metnine başvurulması</p>



<p>4. Kur’an İlimlerinde Kelam İlmindeki Metodların Kullanımı</p>



<p>Kelam, dinî öğretilerin rasyonel savunmasını üstlenen bir ilimdir. Bu bakımdan bu ilmi tanımlarken şöyle denmiştir: Kesin deliller üzerinden dinî inançlara ilişkin ilimdir.</p>



<p>Bu tanıma göre kelamın, âmme ve hâsse nübüvvet ve bununla ilgili meselelerle uğraştığı ortadadır. Bunun yanısıra peygamberlere geler vahyin niteliğinin açıklanması, Peygamber-i Ekrem’e (s.a.a) vahyin nasıl nazil olduğu, İslam Peygamberi’nin (s.a.a) risaletini ispatlayan mucizenin, yani Kur’an ve onun mucize boyutlarının beyanı, Kur’an’ın meydan okuyuşu ve karşıtlarını rekabet sahasında acze düşürmesi, Kur’an’ın tahrif edilemezliği de, Kur’an ilimleriyle de ortak yönü bulunan kelam bahisleri arasındadır. Çünkü vahyin niteliğinin ve Kur’an’ın mucize boyutlarının açıklanması Kur’an ilimlerinin aslî görevlerindendir. Öte yandan Kur’an ilimlerinin kapsamlı ve tartışmalı bahislerinden biri olan muhkem ve müteşabih konusunda da kelam ilmi bariz biçimde sahnededir. Zira Kur’an’ın müteşabihleri ve muhkemlerini incelenirken Eş‘arilik, Mutezile, İmamiye, Maturidiye, Keramiye vs. gibi çeşitli kelam fırkaları ve onların bu grup ayetler karşısında nasıl davrandıkları ele alınmaktadır. Buna ilaveten, kelam ilmi açısından Kur’an Allah’ın sözü ve vahyin sesidir. Bu nedenle kelam tartışmalarının başladığı ilk günlerden itibaren Allah’ın kelamı olarak iki açıdan tartışma ve polemiğin konusu yapılmıştır: İlahî kelamın kadim mi, yoksa hâdis mi olduğu ve Kur’an’ın icazı.</p>



<p>Birinci tartışmanın mevzusu, Kur’an’ın, yani Allah’ın kelamının ezelden beri var mı olduğu<a href="#_ftn55">[55]</a>, yoksa sonradan mı ortaya çıktığı<a href="#_ftn56">[56]</a> meselesidir. Sonuç itibariyle, Kur’an acaba Allah’ın sıfatları kategorisine mi aittir, yoksa fiilleri kategorisine mi? Bu tartışma her ne kadar kelam ilminin tarihinde maceralı bir polemiği ifade ediyorsa da tefsir açısından inkar edilemez bir etkiyi harekete geçirmektedir. Allah’ın kelamının ezeli mi olduğu, yoksa sonradan mı yaratıldığı etrafında beyan edilen muhtelif görüşler, tefsir metodunda farklılıklar meydana getirmiştir.</p>



<p>İkinci tartışma, yani Kur’an’ın icazı meselesi, İslam Peygamberi’nin (s.a.a) peygamberlik ve risaletinin doğruluğuna ilişkin delil olarak ve Kur’an-ı Kerim’in meydan okuyuşu itibariyle sürekli gündemde olmuştur. Bu görüşe göre Kur’an, İslam’ın en önemli itikadî ilkesini, yani İslam Peygamberi’nin (s.a.a) nübüvvetini ispatlamak için inceleme konusu yapılmıştır. Kur’an’ın mucize oluşunun çeşitli boyutlarının ispatlanmasıyla da kelamın maksadı hasıl olmuştur.</p>



<p>Bu kelamcı bakışta Kur’an’ın tefsir boyutu akılcı ve kelamcı istidlal temeline oturtulmuş, Kur’an’ın icazına ilişkin muhtelif ayetlerin ifade ettikleriyle kanıtlanmış ve bundan kelama ait sonuç çıkarmaya girişilmiştir. Gerçekte kelam sahasında çalışan bir araştırmacı bu doğrultuda bir müfessir gibi hareket ederek maksadına ulaşmada belli bir stratejiden faydalanmış olmaktadır. Lakin Müslüman mütefekkirler ve âlimler, Kur’an’ın mucize olduğu sonucuna varma ve İslam Peygamberi’nin (s.a.a) risaletinin doğruluğunu ispatlamayı Kur’an yoluyla yapmakta görüş birliği içinde olduklarından, kelamcıların tefsir usülü ve prensiplerine ilişkin polemiği uygun bulmamış ve neticenin sıhhati bakımından onların tefsir metodunu incelemeye girmemişlerdir.</p>



<p>Kelamcılar, mezhebî ve itikadî tartışmalarda Kur’an’a ve kavramlarına fazlasıyla muhtaçtılar. Kendi iddialarını ispatlar ve muhaliflerinin inançlarını reddederken Kur’an ayetlerinden en önemli polemik aracı olarak yararlanıyorlardı. Mesela Eş’ariler ile Mutezile arasındaki kelam tartışmasında ilk sözü Kur’an tefsiri söylüyor ve taraflar, başarılı olmak için tefsirin yürürlükteki tüm metod ve tekniklerinden yararlanıyorlardı. İslam’da yasaklanmış olmasına rağmen reyle tefsirin yaygınlaşmasının sebeplerinden biri, muhtelif kelam mezhepleri arasındaki polemik konularının şiddetli ihtiyacı olmuştur. Hiç kuşku yok, Kur’an, tefsir olmaksızın bu ihtiyacı karşılamak için yeterli değildi. Bu nedenle kelam mezheplerinin sahipleri ayetlere istinat ederek akıllarındaki manayı ona yüklüyor ve kelam tartışmalarında bunu kullanıyorlardı. Fakat tartışmanın tarafları Kur’an ayetlerini önceden oluşmuş zihniyetlere göre akıllarına estiği gibi tefsir ettiğinden kelam tartışmasında Kur’an’a başvurulması fayda sağlamıyordu. Bu noktayı İmam Ali (a.s), hükümet meselelerinde siyasi ihtilaf ve tartışma çıktığı sırada ve İbn Abbas’ı diyalog için gönderdiği Haricilerin isyanı esnasında hatırlatmıştı: Hariciler gibi bir cemaate karşı Kur’an ayetleriyle mücadele hiçbir olumlu sonuç vermeyecek ve her iki taraf da Kur’an aracılığıyla kendi düşüncesini ortaya koyup birbirinin sözünü reddedebilecektir.</p>



<p>“و لا تخاصمهم بالقرآن فانه حمال ذو وجوه تقول و یقولون”<a href="#_ftn57">[57]</a> Bu söz, arada husumet olduğu sürece farklı tefsirler yoluyla uzlaşmaya varmaya imkan bulunmadığı anlamına gelmektedir. İmam Ali (a.s) Kur’an’ı tavsif ederken şöyle buyurur:</p>



<p>“انما هو مستور بین الدفتین لا ینطق بلسان و لابد له من ترجمان”<a href="#_ftn58"><sup>[58]</sup></a></p>



<p>İmam Ali’nin (a.s) bu cümlede kastettiği, Kur’an’ın kendi lisanı bulunmadığı ve ancak onu anlayan insanın fikir ve lisanıyla tecelli ettiğidir. Fakat İmam’ın (a.s) bu sözü, herkesin her düşünce ve önyargıyla Kur’an’ın tercümanı ve dili olabileceği anlamına gelmez. Aksine herkesin kendi düşüncesini Kur’an’la şekillendirmesi ve dilinden Kur’an’ın dökülmesi gerektiği manasını ifade eder. Gözü ve hatta kulağı Kur’an ile mana bulmalı ve Kur’an bütün idrak araçlarında tecelli etmelidir. Bu nedenle İmam (a.s) şöyle buyurur:</p>



<p>“کتاب اللّٰه تبصرون به و تنقطون به و تسمعون به و ینطقون بعضه ببعض”<a href="#_ftn59"><sup>[59]</sup></a></p>



<p>İmam Ali’nin (a.s) meşhur “ذلک القرآن فاسطنتقوه و لن ینطق لکن اخبرکم عنه”<a href="#_ftn60">[60]</a> cümlesindeki ifadenin örneklerinden biri, Kur’an’la konuşan herkesin kendine göre cevabını bulacağı kelam polemikleridir. Bu sebeple net ve düzgün bir kriter olmaksızın hak ve bâtıl Kur’an’dan çıkartılamaz. Bunu söyleyen, Kur’an’ın hakikatini bildiren ve Kur’an lisanıyla konuşan İmam’dır.<a href="#_ftn61">[61]</a></p>



<p><strong>Kur’an İlimlerinde Kelam İlmindeki Metodlardan İstifade Tarzı</strong></p>



<p>Kur’an ilimleri sahasının üstatlarından birçoğu, kelam ilmini de müfessirin ilmî öncelikleri listesine eklemiş ve kelamın bahis ve mevzularından haberdar olmayı müfessir için zaruri görmüştür.<a href="#_ftn62">[62]</a> Bu görüşe göre kelam ilmindeki Allah’ın sıfatları, adalet ve diğer meseleleri tam bilmeden Kur’an tefsirine kalkışmak, ilkeyi sağlamlaştırmadan detaya girmek gibidir. Onlara göre bu ihtiyaç, bu ilmin Kur’an’daki itikadî ayetleri -Kur’an’ın dikkat çekici bölümünü oluşturur- izahta etkili rol oynaması nedeniyledir.</p>



<p>Kur’an’ın itikadî ayetlerinin incelenmesi ve daha fazla izah edilmesinin önemi, bazı müfessirlerin, kendi tefsirlerinde bu ayetleri açıklayıp tefsir etmesine ilaveten ayrıca bu grup ayetler etrafında bağımsız eserler yazmasına ve Müteşâbihâtu’l-Kur’an veya el-Esma ve’s-Sıfât vs. başlıkları altında kitaplar kaleme almasına sebep olmuştur.<a href="#_ftn63">[63]</a> Aşağıda Kur’an ilimlerinde kelam metodlarının kullanıldığı durumlardan önemlilerine değinilmektedir.</p>



<p>1. Kur’an pek çok ayette Yüce Allah’ın sıfatları, vahiy nübüvvet, kıyamet gibi mevzulara ve başka kelam mevzularına girmiş ve bunları ispatlamak için delil ikame etmiştir. Tefsir ilminin âlimleri tefsir usülünden bahsederken demiştir ki, bu tür ayetlerin tefsirinde dikkat edilmesi gereken karinelerden biri, bu ayetlerin sözkonusu ettiği mevzuların özelliklerine aşina olunmasıdır. Dolayısıyla bu mevzuların konumunu ve sahasını ve kelam kitaplarında onlara dair ortaya konan akıl ve nakil kanıtları ile bunlardan açılan bahsi açıklığa kavuşturmak, İslam akaidini beyan eden ayet grubunu anlamada önemli rol oynayabilir. Aynı şekilde, Yahudi ve Hıristiyan inançlarından bahsedilen ayetler konu olduğunda o ayetlerin mevzu özelliklerini ve bu dinlerin diğer inançlarını tanımak için de Yahudi ve Hıristiyan teolojisinin konularından yararlanılabilir. Elbette ki burada kastedilen, günümüzde Ehl-i Kitab’ın inancı olarak gündeme getirilen her türlü itikat değildir. Çünkü Kur’an’ın nüzul zamanında Ehl-i Kitap arasında yaygın olan çoğu inanç zaman içinde değişime uğramış olabilir ve müfessir bu tür ayetleri anlarken nüzul zamanında sözkonusu olan -ayetlerin işaret ettiği- itikatlara bakmalıdır. Peygamberlerin tahrif olmamış inançlarından bahsedilen yerlerde nüzul zamanındaki Hıristiyanların sözü de kriter değildir. Zira geçmişteki peygamberlerin pek çok semavî öğretileri, Kur’an’ın ve tarihin şahitliğine göre o peygamberlerden sonra ve Kur’an’ın nüzulünden önce tahrife uğramıştır.</p>



<p>Buna ilaveten, kelam ilminin bilim-din ilişkisi gibi yeni bahislerine ve “yeni kelam” adıyla ün kazanmış başka mevzulara bakılması da yararlıdır. Çünkü bu bahisler müfessirin önünde yeni ufuklar açar ve Kur’an’ın boyutlarının farklı açıdan anlaşılması için uygun zemini hazırlar.</p>



<p>2. Kur’an’ın bu mevzularda yaptığı çıkarımlar, bazı yerlerde sıkıştırılmış biçimde ve özetle geçmesi nedeniyle daha fazla izah ve açıklamaya ihtiyaç duyar. Bu istidlaller tür itibariyle kelam ilminin bahislerinde geniş biçimde tartışılıp ispatlandığından kelam ilmine ve onun konu ve kanıtlarına aşina olmanın, ayetleri ve ifade ettiklerini anlamada takdire şayan etkisi olacaktır. Nitekim zaten bazı durumlarda bu faydalanmadan kaçış da yoktur. Mesela Yüce Allah “لَوْ كَانَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا”<a href="#_ftn64">[64]</a> ayet-i kerimesinde tevhidi ispatlamak için bir kanıt sunmuştur. Bu kanıtta çok sayıdaki tanrı (اٰلِهَةٌ) ile dünyanın fesada uğraması arasında gereklilik ilişkisi kurulmuştur. Kelam bahislerine aşina olunması, bu gerekliliği açıklamada temel rol oynayabilir ve sözkonusu gereklilik açıklık kazandığında Allah’ın bu ayetteki maksadı daha net anlaşılmış olabilir.<a href="#_ftn65">[65]</a></p>



<p>Yine “وَمَا كَانَ مَعَهُ مِنْ اِلٰهٍ اِذاً لَذَهَبَ كُلُّ اِلٰهٍ بِمَا خَلَقَ وَلَعَلَا بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍ”<a href="#_ftn66">[66]</a> ayetinde rububiyette tevhide kanıt ikame edilmiş, bu ayetler ve onunla ilgili çıkarım kelam ilminde araştırma konusu yapılmıştır. Bu nedenle bu ilme aşina olunması, bu kanıtları ve onların delalet tarzı ve prensiplerini tanımada, sonuç itibariyle de bu kabil ayetlerin tefsir ve izahında etkili olacaktır.</p>



<p>3. Tefsir ilminin âlimleri, karineler bahsinde, konuşanın sıfat ve hususiyetlerine bakılması gerektiğine dikkat çekmiştir. Bu karineler arasında, onun sözünü anlamada dikkatli olunması da vardır. Dolayısıyla konuşanın (Bâri Teala’nın zâtı) hususiyetlerini tanıma kelam ilminde gerçekleştiğine, öte yandan Allah’ın sıfat ve isimlerine işaret eden bazı ayetlerin zâhiri ifadeleri İslam’ın sahih itikatlarına uygun olmadığına göre, bu durumda bu tür ayetlerin sahih tefsiri ve açıklaması, müfessirin, ilahî isim ve sıfatlar konusunda dinî akaid ve inançlardan -araştırıp inceledikten sonra onun için kesinlik kazanmış sayılır- karine olarak yararlanmasını gerektirir. Mesela “ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ”<a href="#_ftn67">[67]</a> ve<br>“جَٓاءَ رَبُّكَ”<a href="#_ftn68">[68]</a> ya da “يَدُ اللّٰهِ فَوْقَ اَيْد۪يهِمْ”<a href="#_ftn69">[69]</a> gibi ayetlerin zâhiri ifadesi, adeta Allah için cismanî sıfatları olumlayacak biçimdedir. Fakat bu çeşit zâhirî anlayışların yanlışlığı kelam ilminin aklî ve naklî delilleri gibi birtakım delillerle ispatlanmakta ve ayetlerin gerçek maksadı kavranmaktadır.</p>



<p>4. Kelamdaki eğilimler tefsir metodunu seçmede de etkili olmuştur. Mesela ehl-i hadis, dinî nasların zâhirlerini dinin usül ve füruunda muteber kabul ederek onu, dinî bilginin güvenilirlik kriteri, pratiği ve düşüncesi görüyordu. Akıl ve naklin çatıştığı yerde nakle öncelik tanımakta ve dinî hakikatleri idrak etmede aklın yetersiz ve sınırlı olduğuna fetva vermektedir. Bu nedenle rivayet tefsire yöneldiler. Allame Tabâtabâî, ehl-i hadisin görüşü hakkında şöyle yazar:</p>



<p>“Ehl-i hadis, sahabe ve tabiinden rivayetle tefsir yapmakla yetindi. Rivayetlerin onları götürdüğü kadarıyla ilmî seyrü sülukta ciddi olup çaba gösteriyorlardı. Haklarında elde rivayet olmayan ve manaları münakaşa edilemeyecek kadar açık ayetlerin tefsirinde dahi susuyor ve Allah’ın وَالرَّاسِخُونَ فِی الْعِلْمِ یَقُولُونَ آمَنَّا بِهِ کُلٌّ مِّنْ عِندِ رَبِّنَا kelamına sarılıyorlardı.”<a href="#_ftn70">[70]</a> Murtaza Mutahharî, bu kesimin görüşünü tahlil ederken şöyle yazar: “Kesin olan şu ki, aklını kullanma, tefekkür, tahlil ve çözümleme işinin ehli olmayan ortalama insanlar, daima dindarlığı, ayet ve hadislerin, özellikle de hadislerin zâhirlerine fikrî teslimiyet ve taabbüde denk görür, her düşünce ve içtihadı dine karşı isyan telakki eder&#8230; İslam dünyasında Ahbarilerin Usûlilere ve müçtehidlere saldırıları, bazı fakihlerin ve muhaddislerin de felsefeye saldırıları böyle bir durumdan kaynaklanmaktadır.”<a href="#_ftn71">[71]</a></p>



<p>Diğer misali, akılcı düşünce meşrebinin bazı takipçilerinden ve onların genel yaklaşımından vermek mümkündür. Allame Tabâtabâî bu grup hakkında şöyle yazar:</p>



<p>“Kelamcıların mezhebî görüşleri de, ihtilafın yanısıra onları (kendi kelam) mezhebine uygun biçimde (Kur’an’la) tefsire, kendi mezheplerine uygun ayetleri almaya ve onların mezheplerine muhalif ayet tevillerini kabul etmeye davet ediyordu&#8230; Filozoflar, özellikle Meşşaîler de kelamcıların boğulduğu aynı girdaba sürüklendi. Yani zâhirleri, matematik, doğa bilimleri, ilahiyat ve hikmet-i ameliyi kapsayan genel anlamıyla felsefenin apriorileriyle bağdaşmayan ayetleri tevil ve tatbik girdabına. Tabiat ötesi hakikatlerle ilgili ayetler, yaratılış, semavatın ve yerin ortaya çıkışı, berzah ve meadla ilgili ayetleri tevil ettiler, doğa bilimlerinde gökkürelerin bütün ve alt sistemi, gökkubbe ve unsura ait öğe ve hükümlerin tertibi ve başka durumlar hakkında bulduğumuz faraziye ve vazedilen ilkelerle bağdaşmayan ayetlerde de tevile el attılar. Ama aynı zamanda, ne açık ne de açıklayıcı olan vazedilmiş ilkelere dayanan bu faraziyelere açıklık kazandırıyorlardı.”<a href="#_ftn72">[72]</a></p>



<p>5. Kelam eğilimlerinin Kur’an’daki ayetlerin müteşabih olmasında büyük etkisi vardı. Bu meseleyi açıklarken denebilir ki, Kur’an ayetlerindeki müteşabihlik iki türlüdür: Aslî müteşabih ve arazî müteşabih. Aslî müteşabih, lafız kısalığının, anlamın uzun ifade edilmesi halinde yetersizliğe ve bazen de kuşkuya yolaçacak olmasıdır. Bu ayetler daha ziyade epistemolojik ilkeler ve maarif usülü konusundadır. Kur’an’daki ayetlerin toplamına nispetle bu kabil müteşabih ayetlerin sayısı azdır ve “ümmü’l-kitab” olan muhkem ayetlere ve Peygamber-i Ekrem (s.a.a) ile Eimme-i Athar’ın (a.s) hadislerine başvurarak bu tür bir müteşabihlik giderilebilir. Ama arızî müteşabih, nüzul asrından sonraki zamanlarda İslam toplumunda başgösteren görüş ve inançların çatışması, muhtelif mezhep ve eğilimlerin ortaya çıkması, her fırka ve grubun da kendi mezhebini desteklemek ve popülerlik kazanmak için Kur’an’ın peşine düşmesi sonucunda o zamana kadar muhkem olan bazı ayetlerin bencilce tefsirlerle müteşabih yapılmasıdır. Günümüzde gündemde olan çoğu müteşabih ayet bunun gibidir. Misal vermek gerekirse, Eş’ariler Kur’an’dan bazı ayetlere dayanarak Allah hakkında tahayyüze inanmıştır. Tahayyüz, mekan işgal etmek ve belli bir yöne sahip olmak demektir. Bu sıfat maddî varlıkların özelliklerindendir ve cisim olmayı gerektirir. Eş’ariler, “اَلرَّحْمٰنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوٰى”<a href="#_ftn73">[73]</a> ayetine istinaden, “يَخَافُونَ رَبَّهُمْ مِنْ فَوْقِهِمْ”<a href="#_ftn74">[74]</a> ayetine dayanarak ve nihayet “ءَاَمِنْتُمْ مَنْ فِي السَّمَٓاءِ اَنْ يَخْسِفَ بِكُمُ الْاَرْضَ”<a href="#_ftn75">[75]</a> ayetine sarılarak tahayyüze ikna olarak Allah’ı mekan sahibi ve üst tarafta farzetmişlerdir. Oysa İmamiye ve Mutezile, muhkem ayetlerden olan “لَيْسَ كَمِثْلِه۪ شَيْءٌ”<a href="#_ftn76">[76]</a> ayetini gözönünde bulundurarak Allah’ı yaratılmışlara her türlü benzetmeden uzak tutmuş ve zikredilen -Eş’ari gibilerinin müteşabih yaptığı- ayetleri tevil etmişlerdir.<a href="#_ftn77">[77]</a></p>



<p><strong>5. Kur’an İlimlerinde Hadis İlimlerindeki Metodun Kullanımı</strong></p>



<p>Müfessirin sünneti anlamak bakımından ihtiyaç duyduğu ilimlerden biri de, en önemli tefsir kaynaklarından sayılan “ilmu’l-hadis”tir. Hadis ilmi, Peygamber-i Ekrem (s.a.a) ve Masumların (a.s) söz, onay ve fillerini konu alan ilimdir.<a href="#_ftn78">[78]</a> Başta Kur’an tefsiri olmak üzere Kur’an’la ilgili bazı ilimlerde daha ziyade “şahsî dolaylı gözlem” metodundan yararlanmak, hadisler ve rivayetler biçiminde nakledilmiş senedler yoluyla tahkike koyulmak gerekir.</p>



<p>Kur’an ilimlerini tanımada hadis ilimlerinin önemi o kadar büyüktür ki, Kur’an ilimlerinin, tarih, siret, kelam, fıkıh vs. gibi İslam ilimlerinin hepsi veya geneli benzer biçimde önce hadis ilimlerinin kucağında şekillendiği söylenebilir. Bunun anlamı, Kur’an tarihi, muhkem ve müteşabih, nâsih ve mensuhla ilgili haberlerin tamamının, Peygamber (s.a.a) ve sahabenin tefsire ilişkin sözlerinde rivayetler formunda ve isnad zincirine sahip olarak tecelli ettiği, sonra da zaman içinde diğer İslamî ilimler gibi hadisten ayrılmış olduğudur.<a href="#_ftn79">[79]</a> Dolayısıyla Kur’an ilimleri öğretilerinin yansıdığı ilk mecrayı rivayetlerde aramak lazımdır. Mesela Rasül-i Ekrem’den (s.a.a) Kur’an’ın nasıl nazil olduğu, vahyin doğrudan veya vahiy meleği (Cebrail) aracılığıyla nüzulü, semavî kitabın ve surelerin ya da bazen ayetlerinin adlandırılması, kıraat ve Kur’an’ın nasıl tilavet edileceği bahsi, bazı ayetlerin tefsiri, tefsir prensiplerinin ortaya konması, reyle tefsirden sakındırılma vs. hakkında nakledilenler, Kur’an ilimleriyle ilgili haberlerin şekillenmesinde ilk sermayeyi hazırlar.</p>



<p>İmamlardan (a.s) veya sahabeden ya da tabiinden bu alanda aktarılan sözler de böyle bir etki bırakmıştır. Kur’an ilimlerindeki bahislerin her birine bakıldığında meselelerin genelinin İmamlar (a.s), sahabeler ve tabiinin söz ve görüşlerini içerdiği görülecektir. Bundan dolayı, şekillenmeleri ve hammaddeleri hadis ilimlerinde vuku bulan Kur’an ilimlerinin önemli bir bölümü, hadis ilmiyle ilgili metodların kullanımıyla tam zorunluluk kazanır. Çünkü değinildiği gibi, Kur’an ilimlerinin menşei hadistir ve Kur’an veya onun maarif ve öğretileri hakkında Peygamber (s.a.a) ve İmamlardan (a.s), yahut sahabe ve tabiinden nakledilenler hadis formunda tecelli edip bize aktarılmıştır. Kur’an ilimleri hadisten ayrılıp bağımsızlık kazanmasına rağmen yine de Kur’an ilimlerinin haberlerine ulaşmak için en iyi kaynak ve pınar hadis koleksiyonlarıdır. Örnek olarak Sıkkatu’l-İslam Kuleynî, el-Kâfî kitabının muhtelif bablarında Kur’an ilimleri alanında çok sayıda rivayete yer vermesine ilaveten, Fadlu’l-Kur’an adında özel bir bölüm de tahsis etmiştir.<a href="#_ftn80">[80]</a> Yine Allame Meclisî, Biharu’l-Envar kitabında bu konuya bir fasıl ayırmıştır.<a href="#_ftn81">[81]</a></p>



<p>Şia’nın diğer hadis külliyatlarında ve el-Hayat<a href="#_ftn82">[82]</a> gibi geç dönem koleksiyonlarda da Kur’an’la ilgili rivayetlerin biraraya getirildiği bablar ve fasıllar ayrılmıştır. Aynı şekilde Buharî, el-Camiu’s-Sahih kitabının ilk babında “kitabu bedi’l-vahy” başlığı altında vahyin nüzul macerası ve Peygamber’in bisetinden bahsetmiş, buna ilave olarak da kitabında “fezailu’l-Kur’an”, “el-i’tisam bi’l-Kitab ve ve’l-Sünne”, “kitabu’t-tefsir” başlıkları taşıyan bablara yer vermiştir.<a href="#_ftn83">[83]</a> Bu model Müslim’in Sahih’i, Ebu Davud’un Sünen’i ve Tirmizî’nin Câmi’nde de izlenmiştir.</p>



<p>Bu iddianın en güzel şahidi, hadis koleksiyonlarındaki rivayetlere dayanarak ve tefsir rivayetlerini ayırarak hazırlanmış rivayet tefsiri veya tefsir-i me’sûr kitaplarıdır. Huveyzî’nin Nuru’s-Sakaleyn, Bahranî’nin el-Burhan ve Feyz Kâşânî’nin el-Sâfi tefsiri, her tefsir rivayetinin başında kendi rivayet kaynağını zikretmiştir. Öyle ki bu uygulama Suyutî’nin el-Dürrü’l-Mensûr tefsirinde de görülmektedir.</p>



<p>Tefsir rivayetlerinin çoğunun açıkça veya işaret ederek Kur’an ilimlerinin bahisleriyle, özellikle de bu ilmin önemli konuları arasında sayılan Kur’an’ı anlama ve tefsir etme mantığıyla ilgili olduğuna dikkat edilmelidir.</p>



<p>Elbette ki şimdiye dek Kur’an’la ilgili rivayetler alanında gerçekleştirilen şey tefsir rivayetleriyle sınırlıdır ve vahiy, nüzul, Kur’an tarihi, muhkem ve müteşabih, nâsih ve mensuh vs. gibi Kur’an ilimleri alanındaki diğer rivayetler kapsayıcı biçimde ve sistematik olarak biraraya toplanmış değildir. Oysa bu iş, mevcut belirsizliklerin çoğunu gidermek için zaruri görünmektedir.<a href="#_ftn84">[84]</a></p>



<p><strong>6. Kur’an İlimlerinde Rical İlmi Metodunun Kullanımı</strong></p>



<p>Rical ilmi, diraye ilmiyle birlikte İslamî ilimlerin iki branşıdır. Rivayetleri incelemek ve doğru olanı doğru olmayandan ayırt etmek için tedvin edilmiştir. Rical ilmini tarif ederken şöyle denmiştir: “Sözleri kabul etmenin caiz olup olmadığını belirleyecek şartlarla (doğru sözlülük, adalet, fısk vs.) donanıp donanmadıkları bakımından hadisin ravilerinin durumundan bahseden ilimdir.<a href="#_ftn85">[85]</a></p>



<p>Diraye ilmi de “hadisi nakledenler zincirinde kesiklik mi, yoksa bütünlük mü bulunduğundan veya senedi olup olmadığından ya da irsal mi edildiği vs. açısından hadisin raviler tarafından nakledilme niteliğinden sözeden ilimdir.”<a href="#_ftn86">[86]</a></p>



<p>Rical ve diraye ilmi arasındaki fark şudur: Diraye ilminde ravinin mevsuk mu, zayıf mı olduğu ve rivayetin makbul mü görüldüğü, yoksa red mi edildiğinin kural ve kriterlerinden sözedilmektedir. Rical ilminde ise hadisin ravilerinin adalet ve güvenilirliklerinden şahsî olarak bahsedilmekte, onların tek tek hal ve durumları tenkit konusu yapılmakta ve sözkonusu genel kural ve kriterler durumlara ve örneklere tatbik edilmektedir.</p>



<p><strong>Kur’an İlimlerinde Rical İlmi Metodundan Yararlanma Tarzı</strong></p>



<p><strong>a) Rical ilmi metodunun esbab-ı nüzul bahsinde kullanımı</strong></p>



<p>Rical ilmiyle güvenilir bağa sahip Kur’an bahisleri arasında esbab-ı nüzul konusu vardır. Bu realite, aynı başlık altında yazılmış kitaplarda bariz biçimde görülmektedir. Bu eserlerin yazarları, çeşitli rivayetlerle karşılaştıklarında, bir ayetin nüzul sebebi hakkında, ricali güvenilir olan rivayeti seçmektedir. Rivayetler çatıştığı takdirde ise ravileri daha önemli olan rivayeti tercih etmektedirler. Bir kısım durumlarda ise bazı ayetlerin nüzul sebebinin Şia ve Ehl-i Sünnet açısından önemli ve güvenilir rical kanalıyla nakledildiğini hesaba katarak bu rivayeti Müslümanların ittifak konusu kabul ederler.<a href="#_ftn87">[87]</a> Bu hakikat, nüzul sebebi bahislerinde rical ilminin oynadığı rolü göstermektedir. Celaleddin Suyutî, esbab-ı nüzul babından, rical ilminin bu bahisteki dikkate değer rolüne tanıklık edecek genişlikte bahsetmiştir. Sözünün özeti şudur: Ne zaman bir ravi bir ayet için nüzul sebebi zikretse ve başka ravi başka bir sebep nakletse bu ikisinden birinin senedi sahih ve diğeri gayri sahihse sahih rivayete itimat edilir.<a href="#_ftn88">[88]</a></p>



<p><strong>b) Rical ilmi metodunun Mekkî ve Medenî sureleri ve ayetleri tanımada kullanımı</strong></p>



<p>Kur’an’ın önemli bahisleri arasında Mekkî ve Medenî sureleri ve ayetleri tanıma da vardır. Bu bilginin faydası, ayetlerin ve surelerin nüzulünün önce mi, sonra mı olduğunu anlamaktır. Bunun, sırası geldiğinde nâsih ve mensuhu bilmede büyük etkisi vardır. Hangi ayet ve sure gruplarının Mekke’de, hangi grupların da Medine’de nazil olduğunu bilmenin hadis ve nakille tam bir bağı vardır. Bundan yararlanmanın da birçok yerde rical incelemelerinden başka imkanı yoktur.<a href="#_ftn89">[89]</a></p>



<p><strong>c) Rical ilmi metodunun muhkem ve müteşabih bahsinde kullanımı</strong></p>



<p>Kur’an ayetlerine göre, bu kitapta, tevilini ancak Allah ve ilimde derinleşmiş olanların bildiği birtakım müteşabihler vardır.<a href="#_ftn90">[90]</a> Çok sayıda rivayetlere binaen “ilimde derinleşmiş olanlar”dan maksat Masumlardır (a.s). Örnek olarak İmam Sâdık’tan (a.s) şöyle nakledilmiştir: “نحن الراسخون فی العلم و نحن نعلم تأویله”<a href="#_ftn91">[91]</a> (İlimde derinleşmiş olanlar biziz ve Kur’an tevilini biz biliriz). Başka bir rivayette Hazret’ten şöyle aktarılmıştır:<br>“الراسخون فی العلم امیر المؤمنین علیه السلام و الائمة من ولده”<a href="#_ftn92">[92]</a></p>



<p>Bu durumda, Kur’an’ı tevil ve müteşabihleri tefsir işinde onların rivayetlerine başvurmaktan başka çare yoktur. Bunun lüzumu, hiç değilse Kur’an’daki müteşabihlerin bir kısmında inkar edilemez. Aksi takdirde müteşabihlerin tefsirinde sadece mütevatir rivayetin peşine düşmek gerektiğini söylemek zorunda kalırız ki böyle bir şey, mütevatir rivayetlerin nadir olması sebebiyle oldukça zordur.<a href="#_ftn93">[93]</a></p>



<p><strong>d) Rical ilmi metodunun kıraat ilminde kullanımı</strong></p>



<p>Kur’an’ın kıraatı, İslam tarihi boyunca değişik görüş ve bahislere menşe olmuş ve hakkında çok sayıda kitap yazılmış önemli mevzulardandır. Bazı tasniflere göre Kur’an kıraatı mütevatire, ahadiyye ve şâzze şeklinde kısımlara ayrılmaktadır. Ahadiyye kıraatlar da müstafize ve gayri müstafize olarak taksim edilir.<a href="#_ftn94">[94]</a></p>



<p>Kur’an ilimlerinin bu kısmının rical ilmiyle bağı, daha ziyade makbul kıraat için ortaya atılan kurallar bakımındandır. Mesela Celaleddin Suyutî, Mekki b. Ebi Talib’ten (ö. 437) makbul kıraatın kuralları babında nakilde bulunurken şöyle der:</p>



<p>(Kıraat babında) itimat edilebilecek ilke, kıraatın sened bakımından sahih, Arapça yönünden düzgün ve Osman hattına uygun olmasıdır. Sened bakımından en sahih kıraatlar, Nâfi ve Asım kıraatıdır. En fasihleri ise Ebu Amr ve Kesaî kıraatıdır.<a href="#_ftn95">[95]</a></p>



<p>Rical ilminin kıraat bahsindeki etkisi, kapsayıcı bir tasnife göre Kur’an kıraatının makbul ve makbul olmayan şeklinde iki kısma ayrılması yönündendir. Makbul kıraat için dikkate alınan kurallar arasında sened bakımından sahih olması da vardır. Bu ise rical ilmine başvurmaksızın erişilmesi mümkün olamayacak bir şeydir.</p>



<p>Kur’an’ın önemli bahislerinden bir diğeri de yedi kıraat (kıraat-ı seb’a) tarzı meselesidir. Bu meselede de etkili ve faydalı rical incelemesi göze çarpmaktadır. Rical ilminin “yedi kıraat tarzı” bahsindeki etkisi, Sünni muhaddis ve müfessirlerin, Kur’an’ın yedi harf ve kıraat üzerine nazil olduğu anlamına delalet eden çok sayıda rivayet nakletmeleri yönündendir. Buna mukabil, Şii âlimler bu rivayetlerin gerçekliğine pek o kadar itibar etmemişlerdir. Şia’nın görüşünün aslî dayanağı, Zürare ve Fudayl b. Yesar’dan nakledilen iki rivayettir. Her ikisi de sened bakımından sahihtir ve senedde geçen ricalin hepsi muteber ve güvenilirdir.</p>



<p>Mesela Seyyid Ebulkasım Hoî, bu konuda Ehl-i Sünnet’in rivayetlerinden epey bir kısmını naklettikten ve meşhur yedi kıraatı, hatta on kıraatı mütevatir kabul eden kimselerin sözüne değindikten sonra on kârinin biyografisini incelemeye koyulmaktadır. Hepsinin rical durumunu tek tek inceleyerek, bu kıraatların, ya bizzat kârilerin içtihadının ürünü olduğunu ya da haber-i vahid olarak nakledildiğini ispatlamış ve mütevatir oldukların reddetmiştir.<a href="#_ftn96">[96]</a></p>



<p><strong>e) Rical ilmi metodunun tefsir hadislerini incelemede kullanımı</strong></p>



<p>Şii ve Sünnilerden nakledilmiş rivayetlerin dikkat çekici miktarı tefsir hadisleriyle ilgilidir. Tefsir hadislerinin tahkik ve incelemesi kaçınılmaz bir şeydir. Kesin olan şu ki, bu iş, tefsir rivayetlerinin fıkhî meselelerle irtibatlı ve şeriatın haram ve helalleriyle bağlantılı kısmı konusunda büyük önem kazanmıştır. Bu hadislerin büyük kısmını yalancılık ve hadis uydurmayla suçlanmış raviler nakletmiştir. Bu hadislerin başka ravileri ise fikir ve inançta fazlasıyla sapkın olmakla itham edilmiştir. Fikir ve inançta sapma bulunmasına rağmen tefsir kitapları da vardı. Mesela Tefsir kitabı sahibi Ebi Cârud Ziyad b. Munzur gibi. Ama İmam Sâdık (a.s) onu lanetleyerek kör kalpli ve görmekten yoksun biri olarak nitelendirmiştir.<a href="#_ftn97">[97]</a></p>



<p>Buna karşın tefsir hadislerinin bazı ravileri yüksek makam ve mevkide idi. Kimi zaman İmamların (a.s) sırlarının muhafızı ve has halka sayılıyorlardı. Bunların arasında Zerih b. Muhammed Mehâribî, Zâdân ve Safvan b. Mihran Cemal’e işaret edilebilir.</p>



<p>Tefsir hadislerinin bazı ravileri bu sahada kitap sahibiydi. Bunların arasında Ahmed b. Muhammed b. Said<a href="#_ftn98">[98]</a>, Ebu Hamza Sumâlî<a href="#_ftn99">[99]</a> ve Muhammed b. Sâib Kelbî’ye<a href="#_ftn100">[100]</a> işaret edilebilir.</p>



<p>Tefsir hadislerinin epey fazla olduğu kitaplardan biri, Hasan Askerî’ye (a.s) ait tefsirdir. İbn Gazâirî, Muhakkik Dâmâd, Seyyid Ebulkasım Hoî gibi çoğu âlim ve ilim ehli bu kitabı muteber görmez ve İmam’a (a.s) nispeti haketmediğini düşünür.<a href="#_ftn101">[101]</a> Fakat birinci ve ikinci Meclisî gibi bazıları bu kitabı muteber kabul etmiş, İmamların (a.s) ve onların sırlarının hazinesi saymıştır.<a href="#_ftn102">[102]</a> Bazıları da tafsilata girerek rivayetlerinin bir kısmını muteber kabul etmiş, bir kısmını da muteber saymamıştır.<a href="#_ftn103">[103]</a> Bilmekte yarar bulunan nokta şudur ki, bu tefsirin İmam’a (a.s) ait olduğunun sıhhatinden tereddüt edenlerin temel delili, tefsirin isnad zincirinde yeralan ricalin zayıf olmasıdır. Diğer bir ifadeyle, tefsirdeki rivayetlerin metninin muteber olup olmaması bir yana, sözkonusu tefsir, muteber bir senede sahip olmadığı için İmam’a (a.s) nispet edilemez. Bu sebeple, tefsirdeki rivayetlerin çoğundan yararlanırken rical ilminin kurallarını uygulamak mecburiyetinde olduğumuzu söyleyebiliriz.</p>



<p>Hatırlatmak gerekir ki, Ehl-i Sünnet’in hadis külliyatlarında ve tefsir kitaplarında da onların tercih ettiği sahabe ve tabiinden nakledilmiş çok sayıda tefsir rivayetiyle karşılaşmaktayız. Ehl-i Sünnet’in hadis uleması ve rical âlimlerinin kullandığı kriterlere göre bu rivayetlerin bir bölümü muteber ve güvenilirdir, ama büyük kısmı da muteber bir senedden yoksundur ve güvenilmezdir. Bu hadislerde yapılacak rical incelemelerinin önemi, daha ziyade, bu hadisleri tedvin eden ve toplayanların çoğunun, onları biraraya getirmekten başka bir hedefi bulunmaması -mesela sahih mi, zayıf mı olduklarına bakmamaları- nedeniyledir. Mesela Celaleddin Suyutî, çeşitli kaynaklardan nispeten epey fazla tefsir rivayetlerini belirttikten sonra şöyle yazar: “Merfu tefsirler bunlardır. Onların merfu oluşu, aynı zamanda sahih, hasen, zayıf, mürsel ve mu’zil oluşu açıklandı. Uydurma ve bâtıl olan bilgileri itimat etmedim.”<a href="#_ftn104">[104]</a></p>



<p>Yine Suyutî bir başka yerde şöyle der: “İçinde Peygamber (s.a.a) ve sahabenin sözlerinden -merfu ve mevkuf- yaklaşık onbin tefsir hadisini biraraya getirdiğim müsned bir kitap oluşturdum.”<a href="#_ftn105">[105]</a> Kastettiği el-Dürrü’l-Mensur kitabı olsa gerektir.</p>



<p>Suyutî, Tefsir-i Taberî hususunda da şöyle der: “O, sahih bilgileri toplamayı amaçlamamıştı. Bilakis her ayetle ilgili rivayetleri doğru olup olmadığına bakmaksızın rivayet etmiştir.”<a href="#_ftn106">[106]</a></p>



<p>İbn Haldun, genel olarak tefsirlerin müellifleri konusunda şöyle der: “Kitaplar ve nakilleri, zayıf ve reddedilmiş bilgiler içermektedir. Ama aynı zamanda güçlü ve makbul noktalar da vardır.”<a href="#_ftn107">[107]</a></p>



<p>Hulasa, uydurma ve vazetmenin tefsir rivayetlerine sızma ihtimali oldukça yüksektir ve bu durum onların değerini dikkat çekici biçimde azaltmaktadır. Mesela Abdullah b. Abbas, Ehl-i Sünnet’in tefsir hadislerinin meşhur nakilcilerindendir. Bu babta çok sayıda bilgi ve nokta ona nispet edilmektedir. O kadar ki, ona nispetle yaklaşık dörtyüz sayfalık Tenviru’l-Mikbas min Tefsiri İbn Abbas adında bir kitap bile basılmıştır. Oysa İmam Şafii’den, İbn Abbas’a ait yüz adetten biraz fazla tefsir hadisinden başka hiçbir şeyin sabit olmadığı nakledilmiştir.<a href="#_ftn108">[108]</a></p>



<p>Suyutî, detaylı beyanında bu tür rivayetlerin sened durumunu belirterek şöyle yazar: “İbn Abbas’a isnad edilen uzun tefsirlerin beğenilecek yanı yoktur. Çünkü ravileri meçhuldür. Tıpkı “Cuveybir’in Dahhak’tan, onun da İbn Abbas’tan aktardığı tefsir” gibi.<a href="#_ftn109">[109]</a> Ahmed b. Hanbel’in bu hadislerle ilgili kötümserliği o boyuttadır ki, kendisinden şöyle nakledilmiştir: “Üç şeyin aslı ve kökü yoktur: Tefsir, çatışma ve savaşlarla ilgili haberler.”<a href="#_ftn110">[110]</a> Bu işler, bazı âlimlerin çare aramasına ve kurallar koymasına sebep olmuştur.</p>



<p>Özetlemek gerekirse, denebilir ki, tefsirde ihtilaf iki çeşittir: Dayanağı sadece nakil olan çeşit; bilinmesi nakle bağlı olmayan çeşit. Nakledilen de ya Masumdandır, ya da başkasından. Öte yandan bazı yerlerde sahih bilgiyi tanımada ihtilaf olması mümkündür, bazı yerlerde ise mümkün değildir. Bu nedenle sahih olanı zayıf olandan ayırt etmenin mümkün olmadığı durumlarda onlar hakkında araştırma ve incelemenin hiçbir faydası yoktur. Mesela Ashab-ı Kehf’in köpeğinin rengi vs. gibi.</p>



<p>Bu tür durumları bilmenin yolu nakildir. Dolayısıyla Peygamber’den (s.a.a) onlar hakkında sahih nakil sözkonusuysa kabul ederiz. Eğer yoksa ve sözgelimi Ka’b ve Vehb gibi Ehl-i Kitap isimler yoluyla ulaşmışsa o bilgiyi tekzip veya tasdik etmede duraklamak gerekir. Peygamber’in (s.a.a) şöyle buyuran sözü buna delildir: “اذا حدثکم اهل الکتاب فلا تصدقوهم و لا تکذبوهم”<a href="#_ftn111">[111]</a> (Ehl-i Kitap size anlattığında onları ne tasdik edin, ne de tekzip).</p>



<p>Hadis tedvininin ilk devresinde Ehl-i Sünnet ve Şia’nın hadis külliyatlarında bahsi geçen rivayetlerin dikkat çekici kısmını uydurma rivayetler ve temelsiz nakiller oluşturuyordu. Hammad b. Zeyd’in ifadesiyle, İbn Ebi’l-Avca tutuklandığında “Hadislerinizin arasında dörtbin hadisi bizzat ben uydurdum. Bunlar, helali haram, haramı helal yaptığım hadislerdi.” itirafında bulunmuştur.<a href="#_ftn112">[112]</a> Her ne kadar hadis külliyatlarındaki bu kabil rivayetleri temizlemek için Şii ve Sünni âlimler tarafından büyük çaba sarfedilmişse de hiç tereddütsüz yeterli arındırma gerçekleştirilebilmiş değildir ve bu kirlenmiş nakillerin bir bölümü mevcut hadis ve haberlerle karışık biçimde yerinde durmaktadır.</p>



<p>Uydurma fenomeni tefsir hadislerinde ve kişiler, mekanlar ve kabilelerin faziletleriyle ilişkilendirmede daha fazla göze çarpıyordu. Bu fenomen bazı zamanlar öylesine yaygınlık kazandı ki, çirkinliğini bile kaybetti ve gündelik hayatın parçası haline gelebildi. Hatta bazen onu esas alıp muamele bile yapılabiliyordu.</p>



<p>Muaviye, birçok muhaddis ve müfessirin söylediğine göre “leyletu’l-mebit”<a href="#_ftn113">[113]</a> ve İmam Ali’nin (a.s) fazileti ile ilgili olan “ وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَشْر۪ي نَفْسَهُ ابْتِغَٓاءَ مَرْضَاتِ اللّٰهِ”<a href="#_ftn114">[114]</a> ayetinin İbn Mülcem Muradî hakkında nazil olduğuna dair hadis uydurması için Semure b. Cündüp’e dörtyüz bin dirhem verdi. Hatta iş o noktaya vardı ki, bazen hadis uyduranlar, çok az değeri olan şeyler için bile hadis uydurup vazetmeye el attılar. Ne yazık ki rivayet vazedip uydurma fenomeni tefsir hadislerine de sızmıştır. Bu nedenle tefsirde ve başka yerde faydalanılan saf hadisleri saf olmayanlardan ayırt etmenin lüzumu, bir bölümü rical âlimlerinin sorumluluğunda olmak üzere sürekli ve iz sürerek çaba göstermeyi talep eder. Rical uleması, bu tür hadislerle karşılaştığında bu çeşit hadislerin çok sayıda ravisini, hadis uydurdukları gerekçesiyle zayıf ve güvenilmez olarak adlandırmıştır.</p>



<p>Özetle denebilir ki, pek çok tefsir hadisi, yalancılıkla ve hadis uydurmakla suçlanmış raviler tarafından nakledilmiştir. Tefsir hadislerinin diğer bir kısım ravileri ise fikir ve inançta şiddetli sapkınlıkla itham edilmiştir. Hatta akidedeki sapkınlıklarına rağmen bir de tefsir kitabı sahibidirler. Diğer taraftan tefsir hadislerinin bazı ravileri de yüksek makam ve mevkidedir. Bazen İmamların sırlarının sırdaşı ve has halkanın mensubu dahi sayılmışlardır. Bu ravilerin çeşitliliği ve tefsir bahislerinde -özellikle de fıkhî meselelerle ve şeriatın haram helal konularıyla irtibatlı tefsir rivayetleri konusunda- onları tanımanın önemi, rical ilminin, Kur’an’daki bu kısım bahislerde oynadığı role net delildir. Buna ilaveten, tefsir hadislerini tedvin eden ve toplayanların birçoğunun, onları -sahih veya zayıf olduklarına bakmaksızın- biraraya getirmekten başka bir hedefi olmamıştır. Bu yüzden, tefsir nakillerine uydurmaların sızmış olması ve zayıf rivayetlerin varolması ihtimali büyüktür. Netice itibariyle bunlar üzerinde yapılacak rical incelemelerinin zarureti kaçınılmaz olacaktır.</p>



<p><strong>f) Rical ilmi metodunun fezailu’l-Kur’an bahsinde kullanımı</strong></p>



<p>Şia ve Ehl-i Sünnet’in rivayet külliyatlarında Kur’an’daki sure ve ayetleri tilavet etmenin fazileti hakkında, hiç tereddütsüz büyük bölümü uydurma ve muteber senedden yoksun çok sayıda rivayete rastlamaktayız. Bu nedenle onların rical incelemeleri takdire şayan önem taşımaktadır. Mesela Suyutî el-İtkan fi Ulûmi’l-Kur’an’da Hakim Nişaburî’den şöyle nakletmiştir: Ebi İsmet’e sordular: “Kur’an’ın sure sure fazileti konusunda İkrime ve İbn Abbas’tan nasıl rivayet ediyorsun? Halbuki İkrime’nin ashabının bu hadisten haberi yok.” Şöyle cevap verdi: “İnsanların Kur’an’a sırt çevirdiğini, Ebu Hanife’nin fıkhına ve İbn İshak’ın Meğazi’siyle meşgul olduğunu görünce Kur’an’a yakınlaşsınlar diye bu hadisi uydurdum.”<a href="#_ftn115">[115]</a></p>



<p>Elbette ki Şia ve Ehl-i Sünnet’in rivayet koleksiyonlarında Kur’an’ın faziletleri babında sened bakımından savunulabilir ve güvenilebilir çok sayıda rivayete de rastlamaktayız. Merhum Kuleynî, bu rivayetlerden epeyce bir kısmını Kâfî kitabının fazlu’l-Kur’an babında toplamıştır. Ondan önce merhum Meclisî, Biharu’l-Envar’ın 89 cildinin takriben tamamını bu işe tahsis etmiştir.</p>



<p>Ehl-i Sünnet arasında da bazı kimseler muteber hadisleri (kendi prensiplerine göre) biraraya getirme girişiminde bulunmuştur. Celaleddin Suyutî, Kur’an’ın faziletleri bahsinde çok sayıda hadis uydurulmuş olması sebebiyle, içinde hiçbir uydurma rivayetin bulunamayacağı Hamâilu’z-Zehr fi Fezâili’s-Suver adında bir kitap telif ettiğini söylemektedir.<a href="#_ftn116">[116]</a></p>



<p>Hadis uydurmasıyla -özellikle Kur’an’ın faziletleri babında- meşhur raviler arasında, rical bakımından hepsi de zayıf ve güvenilmez olan Ahmed b. Abdullah Cuveybârî, Mugire b. Said Kûfî ve Vehb b. Vehb’in (Ebu’l-Bahterî) adı zikredilebilir. Dolayısıyla Kur’an’ın faziletleriyle ilgili hadislerin büyük bölümünün hadis uyduran kişiler tarafından vazedildiği hesaba katılırsa bu rivayetlerin rical incelemesine tabi tutulması büyük önem taşımaktadır.</p>



<p><strong>g) Rical ilmi metodunun Kur’an’ın tahrifi şüphesinin incelenmesinde kullanımı</strong></p>



<p>Çağlar boyunca çok sayıda İslam âliminin fikir ve kalemini kendisiyle meşgul etmiş önemli konulardan biri, Kur’an’ın tahrifi meselesidir. Bazen tahriften kasıt, bu kitabın bir kısmının çıkartılmış ve eksik olduğudur. Bazen birtakım ayetlerin ilave edildiği kastedilmektedir. Bazen de Kur’an’daki lafızların yer değiştirdiğine işaret eder.</p>



<p>Şeyh Tûsî tahrif nazariyesini reddederken şöyle der:</p>



<p>Ona ilaveler yapılması veya ondan bir şeylerin eksiltilmesi Allah’ın kitabına yaraşır sözler değildir. Çünkü ona ilaveler yapılması icma ile bâtıldır. Ondan bir şeylerin eksiltilmesi de zâhir itibariyle Müslümanların görüşüne aykırıdır. Bizim mezhebimize yakışan ve sahih olan söz de budur.<a href="#_ftn117">[117]</a></p>



<p>Ama ne yazık ki gayet net bu itikada rağmen Şia ve Ehl-i Sünnet kanalıyla nakledilmiş bazı rivayetlerin zâhirdeki delaleti Kur’an’da tahrif olduğu şüphesini meydana getirmiştir. Birçok âlim bu rivayetler üzerinde sened ve delalet münakaşası yapmıştır. Fakat kimileri de bu rivayetlerin çokluğu ve epey yer tutması sebebiyle bir şekilde tereddüde kapılmış ve hatta karşı görüşe eğilim gösterebilmiştir. Bundan dolayı bu rivayetlerin isnadı üzerinde rical incelemeleri yapılmasının zaruretiyle ilgili hiçbir tereddüt kalmamaktadır. Nitekim çoğu İslam âlimi, Kur’an’ın tahrifi şüphesini incelerken bu rivayetlerin senedinde rical araştırması yapmıştır. Bunların arasında el-Beyan tefsirinde Seyyid Ebulkasım Hoî’nin araştırmasına değinilebilir. O, bu rivayetleri tahlil, inceleme ve cevaplamadan önce onları dört kısma ayırmaktadır:</p>



<p>&#8211; <strong>Birinci grup:</strong> Tahrif başlığı taşıyan ve bunun Kur’an’da vuku bulduğuna delalet eden rivayetler.</p>



<p>&#8211; <strong>İkinci grup:</strong> Kur’an ayetlerinin bir kısmında İmamların (a.s) isimlerinin zikredildiği manasına delalet eden rivayetler.</p>



<p>&#8211; <strong>Üçüncü grup:</strong> İlave ve eksiltme biçiminde Kur’an’da tahrif vuku bulduğuna, Peygamber’in (s.a.a) ümmetinin, ondan sonra bazı kelimeleri değiştirerek onların yerine başkalarını geçirdiğine delalet eden rivayetler.</p>



<p>&#8211; <strong>Dördüncü grup:</strong> Kur’an’da tahrifin sadece eksiltme şeklinde vuku bulduğuna delalet eden rivayetler.<a href="#_ftn118">[118]</a></p>



<p>Daha sonra genel olarak bu rivayetlerin büyük bölümünün senedindeki zaafa genişçe değinmesinin ardından onların delaletlerini tenkide koyulur. Aynı şekilde Muhammed Hüseyin Âl Kâşif el-Gıta da bu kabil rivayetlerin senedindeki zayıflığa işaret ederek şöyle yazar:</p>



<p>“الاخبار الواردة منطرقنا او طرقهم الظاهرة فی نقصه او تحریفه ضعیفة”<a href="#_ftn119"><sup>[119]</sup></a></p>



<p>Dolayısıyla denebilir ki, bu haberlerin rical incelemesi ve senedlerindeki zayıflığın ispatlanmasının, Kur’an’ın tahrifi şüphesini gidermeye büyük yardımı dokunacaktır.</p>



<p>Mesela Muhaddis Nurî, anlaşıldığı kadarıyla Kur’an’da tahrifin vuku bulduğunu ispatlamaya önem veren kişilerdendir ve ünlü Faslu’l-Hitab fi Tahrifi Kitabi Rabbi’l-Erbab kitabını bu konuya ayırmıştır. Fakat bu kitap, değişik açılardan tenkit ve incelemeye açıktır. Bu çerçevede o, maksadını ispatlamak için bahsi geçen rivayetlere sarılmıştır. Oysa bu rivayetlerin çoğunu, Ahmed b. Muhammed Seyyârî’nin telifi el-Kıraat, Ali b. Ahmed Kûfî’nin telifi el-İstiğâse, Selim b. Kays Hilalî’nin telifi el-Sakife gibi kitaplardan nakletmiştir ve bu kaynaklar rical bakımından ciddi biçimde tenkit ve münakaşaya açıktır. İlginç olan şu ki, incelemeler, bu rivayetlerin yarıdan fazlasını Ahmed b. Muhammed Seyyârî’nin naklettiğini göstermektedir. Bu şahıs, ünlü bütün rical âlimleri tarafından zayıf ve güvenilmez bulunmaktadır.<a href="#_ftn120">[120]</a></p>



<p><strong>h) Rical ilmi metodunun İsrailiyatı ayırt etmede kullanımı</strong></p>



<p>İsrailiyattan maksat, Yahudilerin haber ve kitaplarında -Tevrat ve Talmut ile bunların şerhleri- geçen öğretiler, kıssalar, efsaneler ve hurafelerdir. Bu ıstılah Hıristiyanları da kapsamaktadır. Yani Hıristiyanların kitaplarında yaratılış, mead, peygamberlerin kıssaları, geçmiştekilerin haberleri vs. hakkında yeralan şeylerin tamamına da, tağlib babından, İsrailiyat denmiştir.<a href="#_ftn121">[121]</a></p>



<p>Bazıları da şöyle demiştir: Bu ıstılahtan kasıt, gayri İslamî bütün itikatlardır. Özellikle de Hicri birinci yüzyıldan itibaren İslam toplumuna girmeye başlayan Yahudi ve Hıristiyanların akaid ve efsaneleridir.<a href="#_ftn122">[122]</a></p>



<p>Bu tür bilgiler Şia’nın tefsir kitaplarında daha azdır. Fakat Ehl-i Sünnet’in tarih ve kıssa kitaplarında ve tefsirlerinde, özellikle de Taberî, Beğavî, Hâzin, İbn Kesir, Kurtubî ve başka isimlerin eserlerinde çokça görülmektedir. Bunlardan bazıları, başkalarını İsrailiyat nakletmekten sakındırmış ve onların bir kısmını tenkit edip sorunlu ilan etmiştir. Fakat kendi kitaplarında bu rivayetlerin çoğunu naklettiklerine tanık olmaktayız.<a href="#_ftn123">[123]</a></p>



<p>Allame Tabâtabâî bu alanda şöyle der: İsrailiyatın ve ona benzer rivayetlerin -uydurma ve hile tarikiyle meydana gelmiş olanların- hadislerimize girdiği inkar edilemez. Tuzak ve afetten güvende olmayan bir haberin hüccet değeri yoktur.<a href="#_ftn124">[124]</a></p>



<p>İbn Haldun, İsrailiyatın ortaya çıkış zeminini açıklarken şöyle yazar: “Araplar kitap ve ilim sahibi olmadığından ve dünyalarına okur yazar olmama hali ve basitlik hakim olduğundan ne zaman yaratılış ve varlığın sırları gibi konuları merak etseler Ehl-i Kitab’a, Tevrat ve İncil sahiplerine soruyorlardı. Kendileri de Araplar gibi bedevi olan ve avama ilave bir şey bilmeyen kişilere. Bunların çoğunluğu Yahudi dinine inanan Himyer kabilesindendi. İslam’a girdiklerinde aynı inançlarında kaldılar. Bu konuda Ka’b el-Ahbar, Vehb b. Münebbih, Abdullah b. Selam vs. gibi isimler zikredilebilir. Hepsi de tefsir yazarlarıydılar ve nakilleri tercih ederken gevşek ve ihmalkâr davranıp kitaplarını bu tür rivayetlerle doldurdular.”<a href="#_ftn125">[125]</a></p>



<p>Hulasa, bu konuda kesin olarak söylenebilecek olan ve üzerinde durulması gereken şudur ki, bazı tefsir kitaplarında İsrailiyattan bir şeylerin varolması, temelsiz ve hurafe olmaları nedeniyle o kitapların değer ve itibarının azalmasına sebep olmuştur. Sonuç itibariyle tefsir rivayetlerinin bu tür bilgilerden arındırılması zaruri görünmektedir. Bu maksadın gerçekleştirilmesinin büyük ölçüde bu rivayetleri ve hikayeleri nakleden ravileri tanımaya ve rical incelemelerine bağlı olduğu bilinmektedir. İsrailiyat, rivayetlerin sened ve metni bakımından üç gruba ayrılmıştır: Sened ve metin bakımından sahih, sened veya metin yönünden zayıf, mevzu ve uydurma hadis. Bu kısımları tanımanın önemli oranda rical araştırmasına bağlı olduğu açıktır.</p>



<p><strong>7. Kur’an İlimlerinde Edebî İlimler Metodunun Kullanımı</strong></p>



<p>Kur’an hakkında fikir üretme, yazma ve konuşmanın başladığı zamandan itibaren onun edebî mucize yönü, birçoklarının konuşma ve yazılarına konu olmuştur. Çok sayıda yazar, Kur’an’ın, vahyin manalarını açıklamaktaki lafzî güzelliklerini ve şaşırtıcı kabiliyetlerini göstermeye önem verdi. Bu vesileyle Kur’an’daki i’caz meselesi, gözleri ve kalpleri Kur’an’ın edebiyatına, beyan tarzına, cümle kurma ve ifade üretme mekanizmasına, seçilmiş lafızlar yoluyla anlamları aktarmaya daha fazla yöneltti. Bu kutsal ve değerli ihtimam, birçok düşünce ve kalemi, Kur’an’daki edebî mucizenin sembol ve sırrını keşfetmeye sevketti, bu sahada çok sayıda eser telif ettiler. Ama aynı mecrada Kur’an’ı daha dakik ve derinlikli anlamada müfessirlere de büyük yardımları dokundu. Diğer bir ifadeyle, Kur’an konusunda edebî ilimlerin ortaya çıkışı, müfessirlerin Kur’an metnine ilişkin derinlikli ve teferruatlı anlayış edinebilmesinin yolunu döşedi.</p>



<p>Eski tefsirler üzerinde yapılacak genel bir mütalaa, edebî ilimlerin, ayetlerin tefsiriyle ve manalarının şerhiyle içiçe bulunduğunu göstermektedir. Bu alandaki ilk bağımsız risaleler “Kur’an’ın nazmı” adı altında yaklaşık hicri 250-300 yıllarında telif edilmiştir. Bakıllânî’nin İ’cazu’l-Kur’an’ı, Cürcânî’nin el-İ’caz’ı ve Zemahşerî’nin el-Keşşaf’ı bu kabil telifler arasında sayılmaktadır.</p>



<p>Bu kitapların çoğunda vahiy dilinin edebî araçları inceleme araştırma konusu yapılmış ve bu, genel olarak Kur’an’ın edebiyat ve belagat mucizesi olarak adlandırılmıştır. Kur’an’daki edebî mucizeyi kabul etmek peşinden temel bir soruyu getirmiştir. Bu soru şudur: Kur’an’ın mucize boyutlarından birini onun edebî ve belagatli yönü saydığımıza göre bu boyutun öğeleri ve niteliği nedir? Başka bir deyişle, Kur’an’ın edebî mucizesi nedir? Bu sorunun cevabı, İslam uleması arasında kapsamlı ilmî ve dinî araştırmaları kendine ayırmış; belagat ilimleri ve mana sanatlarında çok sayıda esere kaynaklık etmiştir. Kur’an dilinde, sarf ve nahivden tutun, estetik mütalaalara kadar, tamamı bu soruya cevap vermeyi üstlenmiştir. Özellikle bizzat Kur’an da kendisini belagat ve beyan güzelliğiyle övmüşken.</p>



<p>&nbsp;اَللّٰهُ نَزَّلَ اَحْسَنَ الْحَد۪يثِ كِتَاباً مُتَشَابِهاً مَثَانِيَ&nbsp;<a href="#_ftn126"><sup>[126]</sup></a></p>



<p>Böylelikle Kur’an’ı mevzu edinen tüm ilimler arasında edebî ilimler ve beyan teknikleri çok daha geniş bir alanı kendisine ayırmış ve her geçen gün sınırlarını genişletmektedir.</p>



<p>Edebî ilimlerden kasıt aşağıdaki onüç ilimdir:</p>



<p>Lugat, iştikak, tasrif, nahiv, meani, beyan, bedi’, aruz, kafiye, hat kanunları, kıraat kanunları, karzu’ş-şiir ve hitabe.<a href="#_ftn127">[127]</a></p>



<p>Fakat tefsirin ihtiyaç duyduğu edebî ilimlerden maksat bu sahanın bilinen bütün ilimleri değildir. Bilakis Kur’an’ı anlama ve tefsir etmeyle ilgili işleve bulunan ilimler grubudur. Mesela sarf, nahiv, fıkhu’l-luga, meani, beyan gibi. Bu nedenle lafız estetiğinden -muhteva ve mana değil- sözeden bedi’ gibi ilimler, müfessirin ihtiyaç duyduğu edebî ilimler sahasının dışındadır.<a href="#_ftn128">[128]</a></p>



<p>Adları zikredilen ilimler, birçok uzmanın dile getirdiği gibi, Kur’an’ın bereketiyle ve bu semavî kitabın tanınması ve daha derin anlaşılması için oluşturulmuştur. Kur’an, Arapça metnin şaheseri olarak bu öğelerden yararlanmış ve bu ilimler onları araştırmak amacıyla ortaya çıkmıştır. Ragıb İsfehanî’nin el-Müfredat fi Garibi’l-Kur’an’ı, Tarîhî’nin Mecmeu’l-Bahreyn’i, Hasan Mustafavî’nin el-Tahkik fi Kelimâti’l-Kur’ani’l-Kerim’i gibi kitaplar, Kur’an’daki kelimelerin manalarını açıklamak için kaleme alınmıştır. Bu kitaplara ilaveten,&nbsp; Lisanu’l-Arab ve Tâcu’l-Arus gibi genel lugat kaynakları bile Kur’an ayetlerinin terminolojik bahisleriyle doludur. İbn Manzur, Lisanu’l-Arab’ın mukaddimesinde, bu kitabı Kur’an’a hizmet için ve onu anlayıp tefsir etmeyi kolaylaştırmak üzere hazırladığını belirtmektedir.<a href="#_ftn129">[129]</a></p>



<p>Kur’an’daki sarf ve nahivin de bunun gibi bir macerası vardır. Meşhur bilgiye göre ilk defa Ebu’l-Esved Duelî ve talebeleri, Hz. Emir’in (a.s) yönlendirmesiyle sarf ve nahiv ilminin kurallarını düzenlemeye el attı.<a href="#_ftn130">[130]</a> Sonraları Radıyuddin Esterâbâdî’nin el-Kâfiye’si, Câmi’nin Şerhu’l-Kâfiye’si, İbn Hişam’ın Muğni’l-Lebib an Kütübi’l-Eârib’i gibi kitaplar ayetlerin sarf ve nahiv yapısını tanımak için tedvin edilmiştir. Muğni kitabının bahisleri, yer yer ayetlerin delil gösterilmesiyle doludur. Bunun yanısıra Abdulkahir Cürcânî, Sekkâkî ve Taftazânî’nin, Kur’an’daki beyanın mucize boyutlarını göstermek için meani, beyan ve bedi’ olmak üzere üç ilmi meydana getirdiği meşhurdur. Buna göre Kur’an ayetlerinin çokça şahit gösterilmesine ilaveten, bu ilimlerin bahislerinde kimi yerlerde, Kur’an ilimlerindeki konuların bir bölümü de bu alanda araştırmaya tahsis edilmiştir.</p>



<p>Burada zikredilmesi öneme sahip bir nokta da şudur ki, Allame Tabâtabâî, Kur’an tefsirine dahil olan tüm ilimler arasından edebî ilimleri (bu çerçevede edebî noktalar ve edebî üslubu) çok önemli bulmuş ve onu, Kur’an’ı Kur’an’la tefsir adı verilen kendi tefsir metodunda kullanmıştır. Nazari ilkelerden yararlanmaya ve çok sayıda önyargıya dayanan İslam dünyasındaki yaygın tefsir metodlarını hatalı bulup reddettikten sonra şöyle der: “Bu metodların tamamı teville sonuçlanmaktadır. Halbuki Kur’an tefsirinde sadece Kur’an’dan ve aksiyomlardan yardım almak gerekir.” Daha sonra şunları ekler:</p>



<p>&#8230; Tefsirde zikredilen mesleklerin tümü üzerinde düşünmenin sonucunda bunların hepsinin bir eksikte müşterek olduğu anlaşılacaktır. Bu eksik ne kötü bir eksikliktir. O da dışarıdan bilimsel veya felsefî bahislerin sonuçlarını ayetlerin delaletlerine yüklemektir. Bu durumda tefsir tatbike dönüşmüş ve tatbik tefsir adını almış olmaktadır. Bu yolla Kur’an’daki hakikatler mecaza dönüşür ve bazı ayetlerin ifade ettiği şey tevil edilir hale gelir.<a href="#_ftn131">[131]</a></p>



<p>Yine şöyle yazar:</p>



<p>Ayet-i şerifelerden bahsederken Allah’ın yardımıyla bu metodla bizim için kolaylaşan sözleri birtakım beyanlar içinde arzedecek; Arapça üslubu anlamanın ihtiyaç duyduğu edebî nokta veya anlaşılmasında ihtilaf bulunmayan pratik ya da açık bir mukaddime olmadıkça felsefî nazari delillere veya bilimsel faraziyelere ya da irfanî keşiflere dayanmaktan kaçınacağız.<a href="#_ftn132">[132]</a></p>



<p>Görüldüğü gibi Allame Tabâtabâî’nin tefsir metodu, Kur’an’ı anlama ve tefsir etmede edebî noktalardan yararlanmayı caiz görme ve Arap edebiyatındaki edebî noktaları keşif metoduna itibar etme gibi din dışı prensipler ve önyargılara dayanmaktadır.</p>



<p><strong>8. Kur’an İlimlerinde Linguistik Metodların Kullanımı</strong></p>



<p>Linguistik, dilin halleri, kuralları ve yasalarını inceleyen bir bilimdir. Dil, toplumun bireyleri arasında iletişim için kullanılan ses işaretlerinin tanzim edilmiş sisteminden ibarettir. İnsanlığın konuştuğu dillerin tamamı iki meselede benzerdir:</p>



<p>1. Hepsi ses dalgalarından oluşur.</p>



<p>2. Dili oluşturan tüm sesler birtakım anlamlara delalet eder.</p>



<p>Diğer bir nokta ise dillerin birkaç yerde birbirinden farklı olduğudur:</p>



<p>1. Diller, farklı ses organlarından (ağız mahreçleri) yararlanır.</p>



<p>2. Ses dalgalarını muhtelif formlara dökerler.</p>



<p>3. Biçimlenmiş dalgalar ile dış gerçeklikler arasında farklı ilişkiler kurarlar.</p>



<p>Dolayısıyla linguistiğin üç temel meselesi vardır:</p>



<p>1. Fonetik veya sesbilim: Kavramsal olarak “fonem” adı verilen ses dalgalarının veya dillerin hammaddesinin incelenmesi, fonetik veya sesbilimde gerçekleşir.</p>



<p>a) Fiziksel sesbilim: Sesi fiziksel olarak, yani havada meydana getirdiği titreşimleri inceleme yoluyla ele alır.</p>



<p>b) Algısal sesbilim: Sesin dinleyenin algısına ulaşmasına yolaçan özelliklerin incelenmesi, linguistiğin psikolojiyle birbirine bağlandığı bu branşta gerçekleşir.</p>



<p>c) Üretimsel sesbilim: Kullanılmaları ve istinat edilmeleriyle sesin meydana geldiği ses organlarının incelenmesidir. Bu branşta linguistik biyolojiyle buluşur.</p>



<p>Üretimsel sesbilim, Kur’an ilimleri ıstılahında tecvid adı verilen ve yüzyıllarca İslam ulemasının mütalaa ve incelemesine konu olmuş ilimdir. Halbuki esas itibariyle modern linguistik yaklaşık 150 yıl önce bilim olarak incelenebilir hale gelmiştir.</p>



<p>Üretimsel sesbilim çeşitli dillerde birbirinden farklıdır. Çünkü her dil, ses birimlerine (fonem) şekil vermek için solunum sisteminde yeralan kendine has organlardan yararlanır.</p>



<p>İslam uleması, Arapça’nın üretimsel sesbilimini (tecvid) Kur’an’ı doğru okuyabilmek için tahkik konusu yapmıştır.</p>



<p>2. Fonoloji: Ses dalgaları (fonemler) arasında yeralan sistemi incelemeye kavramsal olarak fonoloji adı verilir.</p>



<p>3. Semantik: Ses dalgalarının delalet ettiği anlamı incelemeye kavramsal olarak semantik denir.</p>



<p>Anlatılanlara göre tecvid ilmini linguistik biliminin branşlarından saymak mümkündür. Çünkü o da seslerin hal, kural ve yasalarından bahsetmektedir. Bunlar, sistematize olduktan sonra kararlaştırılmış biçimde birtakım şeylere delalet eden seslerdir.</p>



<p>Bu Metotların Kur’an İlimlerinde Kullanımı</p>



<p>Kur’an ilimlerinde de kullanılan linguistik bahislerden bazısı aşağıdaki şekilde tasnif edilebilir:</p>



<p>&#8211; Mana ortaklığı</p>



<p>&#8211; Bağlam ve siyak</p>



<p>&#8211; Mecazî mana</p>



<p>&#8211; Kelimelerin anlamlarının coğrafî ve kültürel sınırları</p>



<p>&#8211; Dilin anlam evrimi</p>



<p>&#8211; Sözün anlamında konumun rolü</p>



<p>&#8211; Tecrübe dışı anlamlar ve mefhumlar</p>



<p>Şimdi yukarıdaki maddelerin her birini inceleyeceğiz.</p>



<p><strong>a) Mana ortaklığı</strong></p>



<p>Mana ortaklığı olgusu, linguistik birkaç anlamlılık kategorisindendir. Günümüzde linguistik ve semantiğin yeni bahislerinde gündeme gelen, sözdeki kelimelerin manalarının katışması kabilinden mevzular, Ehl-i Sünnet’in Kur’an araştırmacılarının eserlerinde lafzî ortaklık başlığı altında ve vücûh ve benzeri ıstılahla kullanılmaktadır. Molla Sadra ve Allame Tabâtabâî gibi Şiî Kur’an araştırmacıları ise kelimelerdeki anlam katışmasını, ilişkili bağlam ve siyakların türleriyle birlikte mana ortaklığı ve delalet-i âmm ile ilgili bahislerin içinde tartışmıştır.<a href="#_ftn133">[133]</a> Ama söylendiği gibi, linguistikte iştirak kategorisi, birkaç anlamlılık bölümünde araştırma ve tartışma konusu yapılır.</p>



<p>Palmer şöyle yazar: Biz dilde, sadece değişik anlamlara sahip çeşitli kelimelerle uğraşıyoruz. Hatta kendiliğinden birkaç anlama gelebilen bazı kelimelerle karşılaşıyoruz. Bu meseleyi “birkaç anlamlılık” ve böyle kelimeleri “birkaç anlamlı” kelimeler olarak adlandırıyoruz.<a href="#_ftn134">[134]</a></p>



<p>Bu fenomen, genel linguistikte ve batının modern teorilerinde anlam bahsine ilişkin geniş bir hacmi kendine ayırmıştır. Linguistikçiler, birkaç anlamlı şekillerin hepsine tam vakıf olmaya ve bu kanaldan, idrak edilmeleri anlamın linguistik analiz metodlarını inceledikten sonra mümkün olabilecek müşahhas mana veya manaları tahlil yönünde somut yollara ulaşmaya çalışmışlardır.</p>



<p>Suyutî şöyle demiştir: “Araplar bazen muhtelif lafızları muhtelif anlamlar için, bazen de birkaç farklı lafzı bir tek anlam için, başka bir zaman da bir lafzı muhtelif manalar için kullanmaktadır.”<a href="#_ftn135">[135]</a></p>



<p>Genel linguistiğe ilaveten Arapça sahasında da bu zeminde incelemeler ve gelişmeler mevcuttur. Birkaç anlamlılık fenomenine odaklanmış Arap linguistikçiler, kelimeleri bu esasa göre şöyle tasnif etmişlerdir: Bir manaya delalet eden lafız, birden fazla manaya delalet eden lafız, bir tek manaya delalet eden iki lafız. Birkaç anlamlı olan ikinci tür lafzî müşterek olarak adlandırılmış; İslamî ilimlerin ve Arapça ilimlerinin lugat ilmi, mantık ilmi, usül ilmi gibi çeşitli branşlarında inceleme konusu yapılmıştır. Nitekim bu ilimlerde Ehl-i Sünnet ve Şia âlimleri arasında farklı görüşler ortaya çıkmış ve bu bahse en fazla ilgiyi usülcüler ve linguistikçiler göstermiştir. Ehl-i Sünnet’in Kur’an araştırmacıları, birkaç anlamlılık fenomenini lafzî iştirak dairesine aldıktan sonra vücûh ve benzeri olguları onun örnekleri arasında sayar. Fakat bu kelimeleri inceleyip araştırırken Kur’an’daki kelimelerin katışma ilişkilerini ve birbirinden yararlanmalarını anlamaya koyularak bir kelimenin muhtelif vecihlerindeki delalet-i âmm sayesinde nihaî ve kompleks şeklindeki lingual delaletin ortaya çıkış anına işaret ettiler. Lingual ve lingual olmayan bağlamı analiz ederek, başka lingual ve mukayeseli hakikatleri oluşturan vecihlerin kelimeleri üzerine, Kur’an’daki kelimenin manasının muhtelif vecihlerini o kelime ve ayetin tevili olarak varsaydılar.<a href="#_ftn136">[136]</a></p>



<p>Ehl-i Sünnet’in Kur’an araştırmacıları bağlama büyük önem vererek, bağlam ve siyakın doğrudan Kur’an metninin delaletlerinde ve delaletin belirlenmesinde etkin rol oynadığını savunmuştur. Onlar, bağlamı, lafzî müştereki anlamanın karinesi kabul etmektedir. Diğer taraftan lafzî müşterek olgusuna muhalif linguistler, varlığa benzer genel lafızları mana ortaklığı olarak nitelemişlerdir.<a href="#_ftn137">[137]</a></p>



<p>Nureddin el-Müncid, el-İştiraku’l-Lafzî fi’l-Kur’an kitabında çoğu kelimeleri incelerken, kelimelerin anlamlarının çelişkisiz olması sebebiyle genel delalete işaret ederek lafzî iştirak dairesinin dışına çıkarmakta ve farklı anlamları tevil veya mecaz ya da istiare vs. olarak nitelendirmektedir. Bu, Kur’an’ın kelimelerindeki mana ortaklığının hakikatidir. Her kelimenin manaları ve örnekleri, Kur’an’da yer yer muhtelif siyak ve bağlamlar açısından ve çeşitli sarf, nahiv, belagat ve delalet vecihleri bakımından, kendi mana iştirakiyle ve diğer kelimelerle müdahil ilişkiler üreten kendine has bir şekil ve resme sahiptir.</p>



<p>Mana ortaklığıyla ilgili bahislerin Kur’an ilimleri ve tefsirde kullanımı, çeşitli örneklere sahip sabit bir mefhumun veya bir lugat anlamının nasıl değişik çağlarda ve zamanlarda zuhur edip ortaya çıktığını ve asla eskiyip pörsümeyeceğini göstermektedir. Çünkü çeşitli anlam ve örneklerdeki lafzın esneklik kabiliyeti bakımından geniş kullanım alanı vardır. Kur’an’daki kelimelerin her biri semantik bir alana sahip olduğundan ve bu alanlarda ağ irtibatı mevcut bulunduğundan, anlam ortaklığı, alansal semantikle birlikte Kur’an’ın kültür ve dünyagörüşünü ve ayetlerin bâtınını aydınlatır. Tam da bu noktayla ilgili şöyle denmiştir: Kur’an’ın zâhiri ve bâtını vardır. Her bâtının da kendisine ait başka bâtınları bulunmaktadır.</p>



<p><strong>b) Bağlam ve siyak</strong></p>



<p>Linguistikçiler, delaletin oluşmasında bağlama önem vererek ona çeşitli tür ve kısımlar belirledi. Muhakkik âlimler, Arapça’da, sözün halin gereklerine olan uyumuna dikkat ettiler ve onu, edebî ve belagatli hitabın şartı saydılar.<a href="#_ftn138">[138]</a> Belagat uleması açısından bu uyum, edebî esere incelerken edebiyatçı tarafından riayet edilmesi gerekli olan ve eleştiri yapan için de metinleri tenkit ve değerlendirirken gözönünde bulundurması zaruri kabul edilen kriterdir. Halin gerekleri, çevrenin dil üzerindeki haricî bağlamıdır. Bu bağlam dili etkilemektedir ama bu etki dilin içinden olmamaktadır. Zira dile etkisi, konuşan ve muhatabın içinde bulunduğu, daha ziyade kelimeler veya anlamlar bakımından dilin kendisiyle ilgili çevrenin haricî şartlarına bağlıdır. Kur’an’ın semantiği bahsinde bağlam ve siyak, doğrudan Kur’an metninin delaletlerine dair ve bu delaletleri tayinde kullanılmaktadır. Müfessirler, bağlamın bu önemli etkisini gözardı etmemiş ve daima tefsirde onu tercihe şayan karine veya anlamların istidlaline engel saymışlardır.</p>



<p>Suyutî ve Zerkeşî gibi Kur’an ilimleri üzerine yazılmış kitapların sahipleri, kitaplarında, bağlam ve siyak türlerinin işlevleri olan âmm ve hâs, mücmel ve mübeyyen, mutlak ve mukayyed, hasr ve ihtisas vs. benzeri bahislere yer vermişlerdir. Zerkeşî, kitabında, müşkül anında anlamın belirlenmesine yardım eden durumlara dair bir bölüm zikretmiştir. Şöyle der:</p>



<p>Dördüncüsü, mücmel durumları açıklamaya, âmm ifadeyi tahsis etmeye, mutlakı mukayyed yapmaya ve çeşitli delaletlere yönlendiren siyaktır (bağlam). Bu, konuşanın muradına delalet eden en büyük karinelerdendir. Bunu bir kenara atanlar, görüşlerinde hataya düşerler. Siyakı zelil ve hakir olmaya nasıl da delalet etmiş bir derya olan<br>“ذق انک انت العزیز الکریم” ayetine bir bak.<a href="#_ftn139">[139]</a></p>



<p>Zerkeşî, başka bir fasılda Kur’an’ı Kur’an’la tefsir başlığı altında linguistik bağlama işaret etmiştir:</p>



<p>Tefsirin en iyi metodu, Kur’an’ı Kur’an’la tefsirdir. Çünkü bir ayette özetle geçen şey, başka bir yerde tefsir edilmiştir. Eğer bunda zorluk varsa Kur’an’ı şerheden ve tefsir eden sünnete başvurulur. Allah şöyle buyurur:</p>



<p>&nbsp;وَمَٓا اَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ اِلَّا لِتُبَيِّنَ لَهُمُ الَّذِي اخْتَلَفُوا ف۪يهِۙ وَهُدًى وَرَحْمَةً لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ&nbsp;<a href="#_ftn140">[140]</a></p>



<p>Bu çerçevede Peygamber de (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Bilin ki, Kur’an ve Kur’an’ın benzeri, yani Sünnet ikisi birlikte bana verilmiştir.”<a href="#_ftn141">[141]</a></p>



<p>Bağlamın mefhumu, metnin lingual bağlamıyla sınırlı değildir. Bilakis lingual tercihler üzerinde etkili ve dilin aslından olmayıp aksine dili kuşatan durumlar arasındaki öğelere rücu eden dil dışı bağlamı da kapsamaktadır. Mesela konu bağlamı gibi. Yani ayetin o lafızla geçtiği ve tefsirlerde nüzul ortamı adı altında zikredilen konum.<a href="#_ftn142">[142]</a></p>



<p><strong>c) Mecazî mana</strong></p>



<p>Kelimeler her zaman, genellikle dil ehlinin ilk bakışta anladığı hakiki manalarda kullanılmaz. Pek çok yerde, özellikle de edebî metinlerde, hakiki anlamında değil, bilakis benzerlik, ilişiklik, yakınlık, zarf ve mazruf, hatta zıtlık vs. gibi ilişkiler gereğince mecazi manada kullanılır. Konuşanın maksadının hakiki mana mı, yoksa mecazi mana mı olduğunu, eğer mecazi mana ise hangi ilgi ve ilişki dikkate alınarak, sonuç itibariyle de hangi mecazi anlamda kullanıldığını teşhis edebilmek, kelimelerin manasını anlamada bir diğer zorluktur.</p>



<p><strong>d) Kelimelerin anlamlarının coğrafî ve kültürel sınırları</strong></p>



<p>Bir dildeki kelimelerin belli coğrafî sınırları vardır. Bir kelime bir mekanın sınırları içinde birtakım anlamlara, başka bir mekanın sınırları içinde başka anlamlara sahiptir. Bu da kastedilen manayı anlamayı zorlaştıran etkenlerden biridir.</p>



<p>Dilin sadece coğrafî sınırları yoktur, aynı zamanda kültürel sınırlar da anlamayı zorlaştıran etkenlerden biridir. Çeşitli kültürel katmanların varolduğu coğrafî sınırlarda bir dil, bu farklı katmanlarda çeşitli anlamlar kazanır. Konuşanın, kelimeyi toplumun hangi kültürel katmanının ıstılahına göre kullandığı meselesi, kelimelerin manasını anlama yolunda bir zorluktur.</p>



<p><strong>e) Dilin anlam evrimi</strong></p>



<p>Tefsirde en önemli meselelerden biri, dilin evrimi meselesidir. Kelimeler, zaman içinde ve ne yazık ki linguistik biliminde tam olarak üzerinde çalışılmamış sebep ve etkenler gereğince anlam değişikliğine uğrarlar.</p>



<p>“Allah” kelimesinin İslam’dan önce bir manası vardı, İslam’dan sonra başka bir anlam kazandı. Hac, cihad, salat ve başka birçok kelime İslam’ın ortaya çıkardığı kültürel devrim etkeniyle kendi anlamını kaybetti ve yeni anlamlarında kullanılmaya başladı. Eğer İslam’dan öncesine ait bir lugat kitabı elde olsaydı Kur’an’daki kelimelerin anlamları o kitaba bakarak verilemezdi. Bugün bile el-Müncid gibi bir lugat kitabı yazılsa ona bakarak Kur’an’daki kelimeler tefsir edilip anlam verilemez. Kur’an’ın kelimelerinin manasını açıklarken Peygamber (s.a.a) asrında ve Peygamber’in kullandığı manalar dikkate alınarak yazılmış bir lugat kitabına ihtiyaç duyarız. Fakat maalesef böyle bir lugat kitabı yoktur. Nihayet kültürel-toplumsal bir gösterge olan kelimeler, diğer göstergelerin evrimine paralel olarak değişim geçirmektedir. Bu da müfessir için Kur’an’daki kelimelerin manasını anlamayı zorlaştıran etkenlerden bir diğeridir.</p>



<p>Kelimelerin evrimi ve Kur’an’a özgü kelimelerin kamusta yenilenmesi alanındaki bu meseleler ve diğer bazı meseleler hakkında Toshihiko Izutsu’nun Ahmed Ârâm’ın tercümesi olan Kur’an’da Allah ve İnsan isimli kitabının ilk bölümünde semantik ve Kur’an’da semantik mütalaanın işlevi hakkında doyurucu bir bahse yer verilmiştir.<a href="#_ftn143">[143]</a></p>



<p><strong>f) Sözün anlamında konumun rolü</strong></p>



<p>Bazen bir kişi bir kelimeyi iki farklı konumda kullanır ve her bir konumda ruhsal durumuna veya belli haricî şartlara uygun olarak belli bir manayı kasteder. Mesela soru kelimeleri soruyu ifade etmek amacıyladır. Bazen olur ki, söyleyen, kendi ruhsal şartları gereğince veya haricî şartların icabına göre aynı soru kelimesini kullanır ama soru amacıyla değil, bilakis soruya konu olan şeyi inkar amacıyla yapar. Mesela “هَلْ يَسْتَوِي الَّذ۪ينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَ”<a href="#_ftn144">[144]</a><br>veya “هَلْ يَسْتَوِي الْاَعْمٰى وَالْبَص۪يرُۙ اَمْ هَلْ تَسْتَوِي الظُّلُمَاتُ وَالنُّورُ”<a href="#_ftn145">[145]</a> gibi.</p>



<p>Müfessir, kendine mahsus şartların icabına göre kastedilmiş belli manaları anlayabilmek için Kur’an’ın kültürel sisteminin ruhuna aşina olmalı ve aklını kullanmalıdır.</p>



<p><strong>g) Tecrübe dışı anlamlar ve mefhumlar</strong></p>



<p>Bazen kelimeler, dinleyenin ne dış gözlemle, ne de iç müşahedeyle tecrübenin hiçbir çeşidini içermeyen anlamlarda kullanılır. Hatta bu anlamlar, esas itibariyle insanın madde ve beyin imkanlarının kavramasının üstesinden gelemeyeceği düzeyde de bulunabilir. İdrak organları ve organizmasında, o manaları idrak edebilecek bir araç mevcut olmayabilir.</p>



<p>Kur’an lugatında iki tür lafız vardır. Biri, insanların çoğunun, anlamlarıyla ilgili tecrübesi bulunmadığında idrak etmekten acze düştüğü türden lafızlardır. Mesela kalbin keşfi ve şühûdu, halsa, fena fillah, Allah’ı baş gözüyle değil, kalp gözüyle görmek, ilke olarak tüm irfanî makamlar gibi. Bu nedenle aslında irfan, öğrenilebilir ve öğretilebilir bir şey değildir. Çünkü onun tecrübeleri, hususi ve bireysel tecrübelerdir ve herkesin ulaşması imkan dahilinde değildir.</p>



<p>İkinci tür ise hiçbir insanın tecrübe sahibi olmayacağı lafızlardır. Çünkü o lafızların manaları insanın duyu sahasına ve idrak araçlarına uzaktır.</p>



<p>Mesela cennet, cehennem, rızvan-i ilahî, sırat, mizan, tuba, kevser vs. gibi. Misal vermek gerekirse “فَاتَّقُوا النَّارَ الَّت۪ي وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ”<a href="#_ftn146">[146]</a> ayetinin manasını anlamak ve insanların nasıl cehennem ateşinin yakıtı olacakları, duyuyla tecrübe edilebilecek bir şey değildir.</p>



<p>Anlatılanlar itibariyle karşımıza iki mesele çıkmaktadır: Birincisi, Peygamber’in (s.a.a) bu kabil kavramları, muhatabın anlayabilmesi ve bir tasavvur elde edebilmesi için hangi yolla ve hangi yöntemle aktardığıdır. Daha önce de söylendiği gibi, metodlardan biri temsildir. Yani maddî olmayan ve idrakten uzak meseleleri dokunulabilir ve hissedilebilir forma dökmek ve bu araçla zihinleri ona yaklaştırmaktır. Bu meseleyi ciddi biçimde, detaylı ve Kur’an üzerinde çalışarak aydınlatmak müfessirlerin görevidir. Bu mesele açıklığa kavuşmadıkça ikinci mesele de aydınlatılamayacaktır.</p>



<p>İkinci mesele ise esas itibariyle müfessirlerin bu anlamları nasıl tanıyabilecekleri ve hangi metodla sırat, mizan, melek, Cebrail, cennetin makamları, cehennem vs. kavramlarını anlayabilecekleridir.</p>



<p>Acaba bir şeyler için sahip oldukları şekil ve form dikkate alınarak mı lafızlar belirlendiği, yoksa o şeyler için belirlenen lafızların onlara dair sonuç ve eser mi olduğu meselesini incelemek gerekmektedir.</p>



<p>Mesela maddî ve bilinen terazi için “mizan”, eğer sahip olduğu şekil ve form hesaba katılarak kararlaştırılmışsa onun kıyametin aşamalarından biri hakkında kullanılması gayri meşru olacaktır. Fakat eğer terazi, yapılan amel dikkate alınarak, yani ölçüp değerlendirme aracı olarak varsayılmış ve bildiğimiz terazilere atfedilmişse kıyamette insanı ve insanın amellerini ölçen güzergaha atfedilmesi gayri meşru olmayacaktır. Hatta mecazi bile değil, hakiki atıf kabul edilecektir.</p>



<p><strong>Kaynakça</strong></p>



<p>Kur’an-ı Kerim</p>



<p>Nehcu’l-Belağa, tanzim ve fihrist: Subhi Salih, Beyrut: hicri kameri 1378.</p>



<p>Abduh, Muhammed, Tefsiru Sureti Fatihati’l-Kitab, Kahire: 1945.</p>



<p>Alston, Pierre, (1964), “Religious Language”. The Encyclopedia of Philosophy, editör: Paul Edwards, MacMillan Publishing Co, New York, c. 7.</p>



<p>Bâbâî, Ali Ekber ve diğerleri, Reveşşinâsî-yi Tefsir-i Kur’an, Tehran: Sâzmân-i Simet, birinci baskı, hicri şemsi 1379.</p>



<p>Bronowski, Jacob, Şinâht-i Umûmi-yi İlm, tercüme: Muhammed Alipur Abdullah, Meşhed: Âstân-i Kuds-i Rezevî, hicri şemsi 1368.</p>



<p>Buharî, Muhammed b. İsmail, Sahih-i Buharî (el-Câmiu’s-Sahih), c. 1, Beyrut: Dâru’l-Fikr, hicri kameri 1422.</p>



<p>Cevad-i Âmûlî, Abdullah, Tesnim, c. 1, Kum: İntişârât-i İsra, hicri şemsi 1378.</p>



<p>Corbin, Henry, Felsefe-i İranî ve Felsefe-i Tatbikî, tercüme: Cevad Tabâtabâî, Tehran: Tûs, hicri şemsi 1369.</p>



<p>Ebu Zehra, Muhammed, el-Mu’cizetu’l-Kübra’l-Kur’an, Beyrut: Dâru’l-Fikri’l-Arabî, hicri kameri 1390.</p>



<p>Eliade, Mircae, (1969), The Quest: History and Meaning of Religion, Chicago, University of Chicago Press.</p>



<p>Fethullahî, İbrahim, Metodoloji, Tehran: İntişârât-i Dânişgâh-i Peyam-i Nur, onbirinci baskı, hicri şemsi 1385.</p>



<p>Fethullahî, İbrahim, Tarih-i Tefsir-i Kur’an-i Kerim, Tehran: İntişârât-i Nigâhî-yi Diger, birinci baskı, hicri şemsi 1386.</p>



<p>Gazalî, Ebu Hamid Muhammed, el-Kıstasu’l-Mustakim, Dımeşk: Dâru’s-Senâbil, ikinci baskı, 1994.</p>



<p>Halebî, Ali Asgar, Âşinâyî ba Ulûm-i Kur’an, Tehran: İntişârât-i Dânişgâh-i Peygam-i Nur, birinci baskı, hicri şemsi 1369.</p>



<p>Hoî, Seyyid Ebulkasım, Mu’cemu Ricali’l-Hadis ve Tafsilu Tabakâti’r-Revah, c. 1, Kum: Menşuratu Medineti’l-İlm, üçüncü baskı, hicri kameri 1403.</p>



<p>Horasanî (Ahund Horasanî), Muhammed Kazım, Kifayetu’l-Usûl, Kum: Müessesetu Âli’l-Beyt li-İhyai’t-Turas, hicri kameri 1409.</p>



<p>Hume, David, Tarih-i Tabiat-i Din, tercüme: Hamid İnayet, Tehran: İntişârât-i Harezmî, hicri şemsi 1348.</p>



<p>Inwood, Michael, (1998), “Hermeneutics”, in Routledge Encyclopedia of Philosophy, General Editor: Edward Graig, Routledge, c. 4.</p>



<p>İbn Fâris, Ebulhüseyin Ahmed, Mu’cemu Mekâyisi’l-Luga, Kum: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye İsmailiyyan Necefî, tarihsiz.</p>



<p>İbn Sina, Hüseyin b. Abdullah, Uyûnu’l-Hikme, Kum: Bidar, hicri kameri 1400.</p>



<p>Kalish, Ronald, (1967), “Semantics”, The Encyclopedia of Philosophy, Paul Edwards (ed.) in chief, London.</p>



<p>Kuleynî, Muhammed b. Yakub, el-Usûl mine’l-Kâfî (Usûl-i Kâfî), Ali Ekber Gaffarî’nin editörlüğünde, Tehran: Dâru’l-Kütübi’l-İslamiyye, üçüncü baskı, hicri kameri 1388.</p>



<p>Ma’rifet, Muhammed Hadi, el-Tefsir ve’l-Müfessirûn fi Sevbihi’l-Kaşib, Meşhed: Dânişgâh-i Ulûm-i İslamî-yi Rezevî, hicri kameri 1418.</p>



<p>Meclisî, Muhammed Bâkır, Biharu’l-Envari’l-Câmia li-Düreri Ahbari’l-Athar (a.s), c. 19, Beyrut: Müessesetu’l-Vefa, ikinci baskı, hicri kameri 1403.</p>



<p>Misbah Yezdî, Muhammed Taki, Âmuzeş-i Felsefe, c. 1, Tehran: Sâzmân-i Tebligât-i İslamî, hicri şemsi 1364.</p>



<p>Misbah Yezdî, Muhammed Taki, Mearif-i Kur’an, Kum: Müessese der Râh-i Hak, birinci baskı, hicri şemsi 1367.</p>



<p>Mutahharî, Murtaza, Âşinâyî ba Kur’an, c. 1, Tehran, İntişârât-i Sadra, hicri şemsi 1370.</p>



<p>Peterson, Michael ve diğerleri, Akl ve İ’tikad-i Dinî, tercüme: Ahmed Nerakî ve İbrahim Sultanî, Tehran: Tarh-i Nov, hicri şemsi 1376.</p>



<p>Russell, Bertrand, (1964), The Problems of Philosophy, London: Oxford University Press.</p>



<p>Saidiruşen, Muhammed Bâkır, Ulûm-i Kur’an, Kum: Müessese-i Âmuzeşî ve Pejuheşî-yi İmam Humeynî, birinci baskı, hicri şemsi 1377.</p>



<p>Suyutî, Celaleddin Abdurrahman, Tenasiku’d-Dürer fi Tenasübi’l-Âyât ve’s-Suver, Dımeşk: Dâru’l-Kütübi’l-Arabî, ikinci baskı, hicri kameri 1408.</p>



<p>Sühredeverdî, Şihabuddin, Mecmua-i Musannıfât, c. 2, Tehran: Müessese-i Mütalaat ve Tahkikat-i Ferhengî, ikinci baskı, hicri şemsi 1372.</p>



<p>Talegânî, Seyyid Abdulvehhab, Ulûm-i Kur’an ve Fihrist-i Menâbi’, Kum: Dâru’l-Kur’ani’l-Kerim-i Ayetullah Gulpâyegânî, birinci baskı, hicri şemsi 1361.</p>



<p>Watt W. M., (1988), Muhammad’s Mecca, Edinburgh: Edinburgh University Press.</p>



<p>Winston, Davis, (1987), Sociology of Religion, The Encyclopedia of Religion, Edwards P. (ed), c. 13.</p>



<p>Zehebî, Muhammed Hüseyin, el-Tefsir ve’l-Müfessirûn, c. 1, Kahire: Dâru’l-Kütübi’l-Hadise, ikinci baskı, 1976.</p>



<p>Zemahşerî, Mahmud b. Ömer Carullah, el-Keşşaf an Hakaiki Gavâmizi’t-Tenzil ve Uyûni’l-Ekavil fi Vucûhi’t-Te’vil, Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-Arabî, üçüncü baskı, hicri kameri 1407 ve Kahire: Matbaatu’l-İstikame, hicri kameri 1377.</p>



<p>Zerkeşî, Bedreddin Muhammed, el-Burhan fi Ulûmi’l-Kur’an, c. 1, Beyrut: Dâru’l-Ma’rife, hicri kameri 1391.<br></p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p><a href="#_ftnref1"><sup>[1]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ehad Feramurz Karamelekî, “Meharethâ-yi Reveşşinâhtî-yi Üstad Mutahharî der Dinpejûhî”, Makâlât ve Berresîhâ, defter 74 (Kış hicri şemsi 1382), s. 112.</p>



<p><a href="#_ftnref2"><sup>[2]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; A.g.e., s. 113.</p>



<p><a href="#_ftnref3"><sup>[3]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bkz: Seyyid Muhammed Fâtımî, Âyât-i Kübra, Mu’cize-i Câvidân-i Kur’an-i Kerim (Tehran: Gurûh-i Fizik-i Dânişgâh-i Tehran, birinci baskı, hicri şemsi 1374), s. 7-8.</p>



<p><a href="#_ftnref4"><sup>[4]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bkz: Seyyid Muhammed Fâtımî, Âyât-i Kübra, Mu’cize-i Câvidân-i Kur’an-i Kerim (Tehran: Gurûh-i Fizik-i Dânişgâh-i Tehran, birinci baskı, hicri şemsi 1374), s. 7-8.</p>



<p><a href="#_ftnref5"><sup>[5]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; En’am 59</p>



<p><a href="#_ftnref6"><sup>[6]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Nahl 89</p>



<p><a href="#_ftnref7"><sup>[7]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bkz: Muhammed Ali Rızâî Isfehanî, “ilm-i mihverî der Tefsir-i Kur’an-i Kerim”, Kabesât, sayı 9 (Kum: Müessese-i Meârif-i İslamî-yi İmam Rıza [aleyhisselam], Bahar hicri şemsi 1375), s. 65.</p>



<p><a href="#_ftnref8"><sup>[8]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bkz: Ebu Hamid Muhammed Gazalî, İhyau Ulûmi’d-Din, c. 1 (Kahire: Tarihsiz), bab 4, Kur’an tilavetinin âdâbı, s. 296.</p>



<p><a href="#_ftnref9"><sup>[9]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; A.g.e., c. 3, s. 135.</p>



<p><a href="#_ftnref10"><sup>[10]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bkz: Ebu Hamid Gazalî, Cevâhiru’l-Kur’an (Beyrut: el-Merkezu’l-Arabî li’l-Kitab, tarihsiz), fasıl 5, s. 27.</p>



<p><a href="#_ftnref11"><sup>[11]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bkz: Ebu Hamid Gazalî, İhyau Ulûmi’d-Din, c. 3, s. 135.</p>



<p><a href="#_ftnref12"><sup>[12]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Yasin 40</p>



<p><a href="#_ftnref13"><sup>[13]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bkz: Muhammed Hüseyin Zehebî, el-Tefsir ve’l-Müfessirûn, c. 2 (Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-Hadise, 1976), s. 498.</p>



<p><a href="#_ftnref14"><sup>[14]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Habibullah Celaliyan, Tarih-i Tefsir-i Kur’an-i Kerim (Tehran: İntişârât-i Usve, hicri şemsi 1376), s. 224.</p>



<p><a href="#_ftnref15"><sup>[15]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bkz: Abbas Ali Emid Zincanî, a.g.e., s. 262.</p>



<p><a href="#_ftnref16"><sup>[16]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Muhammed Ali Rızâî Isfehanî, a.g.e., s. 67.</p>



<p><a href="#_ftnref17"><sup>[17]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; A.g.e., s. 68.</p>



<p><a href="#_ftnref18"><sup>[18]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bkz: Muhammed Hüseyin Zehebî, a.g.e., c. 2, s. 481.</p>



<p><a href="#_ftnref19"><sup>[19]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Zilzal 1</p>



<p><a href="#_ftnref20"><sup>[20]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bkz: Bedreddin Zerkeşî, el-Burhan fi Ulûmi’l-Kur’an, c. 2 (Beyrut: Dâru’l-Ma’rife, hicri kameri 1391), s. 181.</p>



<p><a href="#_ftnref21"><sup>[21]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Seyyid Muhammed Hüseyin Tabâtabâî, el-Mizan fi Tefsiri’l-Kur’an, c. 1 (Tehran: Dâru’l-Kütübi’l-İslamiyye, hicri şemsi 1372), s. 6-8.</p>



<p><a href="#_ftnref22"><sup>[22]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; A.g.e., c. 1, s. 7.</p>



<p><a href="#_ftnref23"><sup>[23]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Muhammed Taki Misbah Yezdî, Meârif-i Kur’an (Kum: Müessese der Râh-i Hak, birinci baskı, hicri şemsi 1367), s. 229.</p>



<p><a href="#_ftnref24"><sup>[24]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Nasır Mekarim Şirazî, Mecelle-i Peyâm-i Kur’an (önceki sayı) (Kum: İntişârât-i Dâru’l-Kur’ani’l-Kerim), s. 48.</p>



<p><a href="#_ftnref25"><sup>[25]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; A’raf 189</p>



<p><a href="#_ftnref26"><sup>[26]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Abdurrezzak Nevfel, el-Kur’an ve’l-İlmu’l-Hadis (Dâru’l-Kütübi’l-Arabî, 1973), s. 156.</p>



<p><a href="#_ftnref27"><sup>[27]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Müminun 12</p>



<p><a href="#_ftnref28"><sup>[28]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bkz: Seyyid Kutub, Fi Zilali’l-Kur’an tefsiri, c. 1 (Beyrut: Dâru İhyau’t-Turasi’l-Arabî, tarihsiz), s. 260.</p>



<p><a href="#_ftnref29"><sup>[29]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; A.g.e., c. 1, s. 261-263.</p>



<p><a href="#_ftnref30"><sup>[30]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; A.g.e., c. 1, s. 260.</p>



<p><a href="#_ftnref31"><sup>[31]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Muhammed Hadi Ma’rifet, Ulûm-i Kur’anî (Kum: Müessese-i el-Temhid, hicri şemsi 1378), s. 417.</p>



<p><a href="#_ftnref32"><sup>[32]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bkz: Muhammed Ali Rızâî Isfehanî, a.g.e., s. 64.</p>



<p><a href="#_ftnref33"><sup>[33]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Mürselat 25</p>



<p><a href="#_ftnref34"><sup>[34]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bkz: Muhammed Hadi Ma’rifet, a.g.e., s. 417.</p>



<p><a href="#_ftnref35"><sup>[35]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Yasin 38</p>



<p><a href="#_ftnref36"><sup>[36]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Lütfullah Sâfi Gulpâyegânî, Be Sûy-i Âferidegâr (Kum: Defter-i İntişârât-i İslamî, tarihsiz), s. 85.</p>



<p><a href="#_ftnref37"><sup>[37]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Seyyid Kutub, a.g.e., s. 260 ve devamı.</p>



<p><a href="#_ftnref38"><sup>[38]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; En’am 125</p>



<p><a href="#_ftnref39"><sup>[39]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Muhammed Hadi Ma’rifet, a.g.e., s. 425.</p>



<p><a href="#_ftnref40"><sup>[40]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Seyyid Ebulkasım Hoî, el-Beyan fi Tefsiri’l-Kur’an (Kum: Mecme-i Zehâir-i İslamî, hicri şemsi 1360), s. 117.</p>



<p><a href="#_ftnref41"><sup>[41]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; A.g.e., s. 118.</p>



<p><a href="#_ftnref42"><sup>[42]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bkz: Felicien Challaye, Şinâht-i Revaşhâ-yi Ulûm, Felsefe-i İlmî, tercüme: Yahya Mehdevî (Tehran: Çâphâne-i Tâbân, 1323), bölüm 2, s. 57.</p>



<p><a href="#_ftnref43"><sup>[43]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Cemil Saliba, Ferheng-i Felsefî, tercüme: Menuçehr Sânıî (Tehran: İntişârât-i Hikmet, hicri şemsi 1366), s. 167.</p>



<p><a href="#_ftnref44"><sup>[44]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Müctebevî, Felsefe der İran, Makale-i Mantık-i İlmî (Tehran: İntişârât-i Hikmet, hicri şemsi 1363), s. 109.</p>



<p><a href="#_ftnref45"><sup>[45]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; A.g.e.</p>



<p><a href="#_ftnref46"><sup>[46]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bkz: Haşmetullah Tabibî, Mebadî ve Usûl-i Câmiaşinâsî (Tehran: Kitabfurûşî-yi İslamiyye, hicri şemsi 1364), s. 139.</p>



<p><a href="#_ftnref47"><sup>[47]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; En’am 11</p>



<p><a href="#_ftnref48"><sup>[48]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bkz: Ehad Feramurz Karamelekî, Reveşşinâsî-yi Mütalaat-i Dinî (Meşhed: Dânişgâh-i Ulûm-i İslamî-yi Rezevî, birinci baskı, 1385), s. 274.</p>



<p><a href="#_ftnref49"><sup>[49]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bkz: Muhammed İzzet Derveze, Tarih-i Kur’an, tercüme: Muhammed Ali Lisanî Feşârekî (Tehran: Nehzet-i Zenân-i Müselman, hicri şemsi 1359), mütercimin mukaddimesi, s. 4.</p>



<p><a href="#_ftnref50"><sup>[50]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Theodor Nöldeke</p>



<p><a href="#_ftnref51"><sup>[51]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bkz: Régis Blachère, Der Âstâne-i Kur’an, tercüme: Dr. Mahmud Râmyâr (Tehran: Defter-i Neşr-i Ferheng-i İslamî, beşinci baskı, hicri şemsi 1376), s. 4, mukaddime.</p>



<p><a href="#_ftnref52"><sup>[52]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Seyyid Muhammed Bâkır Hüccetî, Pejûheşî der Tarih-i Kur’an-i Kerim (Tehran: Defter-i Neşr-i Ferheng-i İslamî, hicri şemsi 1360), mukaddime, s. 18.</p>



<p><a href="#_ftnref53"><sup>[53]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Seyyid Muhammed Hüseyin Tabâtabâî, Kur’an der İslam, tashih: Muhammed Bâkır Behbûdî (Tehran: Dâru’l-Kütübi’l-İslamiyye, birinci baskı, hicri şemsi 1376), s. 196-199.</p>



<p><a href="#_ftnref54"><sup>[54]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bkz: Muhammed İzzet Derveze, a.g.e., mütercimin mukaddimesi, s. 8.</p>



<p><a href="#_ftnref55"><sup>[55]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Metinde “kadim” (Çev.)</p>



<p><a href="#_ftnref56"><sup>[56]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Metinde “hâdis” (Çev.)</p>



<p><a href="#_ftnref57"><sup>[57]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Nehcu’l-Belağa, Mektup 77</p>



<p><a href="#_ftnref58"><sup>[58]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; A.g.e., Hutbe, 125</p>



<p><a href="#_ftnref59"><sup>[59]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; A.g.e., Hutbe 133</p>



<p><a href="#_ftnref60"><sup>[60]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; A.g.e., Hutbe 158</p>



<p><a href="#_ftnref61"><sup>[61]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bkz: Abbas Ali Emid Zincanî, Mebani ve Reveşhâ-yi Tefsir-i Kur’an (Tehran: Vezaret-i Ferheng ve İrşad-i İslamî, hicri şemsi 1379), s. 193.</p>



<p><a href="#_ftnref62"><sup>[62]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bkz: Celaleddin Abdurrahman Suyutî, el-İtkan fi Ulûmi’l-Kur’an, c. 2 (Kahire: Matbaatu Hicazî, üçüncü baskı, hicri kameri 1360), s. 399.</p>



<p><a href="#_ftnref63"><sup>[63]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Mesela: Müteşâbihu’l-Kur’an, eser: Kadı Abdulcebbar ve el-Esma ve’s-Sıfât, eser: Ahmed b. Hüseyin b. Ali Beyhakî.</p>



<p><a href="#_ftnref64"><sup>[64]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Enbiya 22</p>



<p><a href="#_ftnref65"><sup>[65]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bkz: Cafer Subhanî, el-İlahiyyat alâ Heda’l-Kitab ve’s-Sünne ve’l-Akl, c. 2 (Kum: el-Merkezu’l-İlmî li’d-Dirâsâti’l-İslamiyye, hicri kameri 1411), s. 68.</p>



<p><a href="#_ftnref66"><sup>[66]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Muminun 91</p>



<p><a href="#_ftnref67"><sup>[67]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Yunus 3</p>



<p><a href="#_ftnref68"><sup>[68]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Fecr 22</p>



<p><a href="#_ftnref69"><sup>[69]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Fetih 10</p>



<p><a href="#_ftnref70"><sup>[70]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Seyyid Muhammed Hüseyin Tabâtabâî, el-Mizan fi Tefsiri’l-Kur’an, c. 1 (Kum: İsmailiyyan, hicri kameri 1412), s. 5.</p>



<p><a href="#_ftnref71"><sup>[71]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Murtaza Mutahharî, Âşinâyî ba Ulûm-i İslamî, kelam bölümü (Tehran: Sadra, hicri şemsi 1370), s. 169.</p>



<p><a href="#_ftnref72"><sup>[72]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Seyyid Muhammed Hüseyin Tabâtabâî, el-Mizan fi Tefsiri’l-Kur’an, c. 1 (Kum: İsmailiyyan, hicri kameri 1412), s. 6-7.</p>



<p><a href="#_ftnref73"><sup>[73]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Taha 5</p>



<p><a href="#_ftnref74"><sup>[74]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Nahl 50</p>



<p><a href="#_ftnref75"><sup>[75]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Mülk 16</p>



<p><a href="#_ftnref76"><sup>[76]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Şura 11</p>



<p><a href="#_ftnref77"><sup>[77]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bkz: Muhammed Hadi Ma’rifet, Ulûm-i Kur’anî (Kum: Müessese-i İntişârât-i el-Temhid, birinci baskı, hicri şemsi 1378), s. 294.</p>



<p><a href="#_ftnref78"><sup>[78]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Mustafa b. Abdullah Hacı Halife, Keşfu’z-Zünûn an Esâmiyi’l-Kütüb ve’l-Fünûn (Beyrut: Dâru’l-Fikr, hicri kameri 1402), sütun numarası 635.</p>



<p><a href="#_ftnref79"><sup>[79]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Emin el-Hûlî, “Makale-i Tefsir”, Dairetulmearif-i İslamiyye, c. 1 (Tehran: İntişârât-i Cihan, tarihsiz), s. 347.</p>



<p><a href="#_ftnref80"><sup>[80]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bkz: Muhammed b. Yakub Kuleynî, Usûl-i Kâfî, c. 2 (Tehran: İntişârât-i İlmiyye-i İslamiyye, tarihsiz), s. 595 ve devamı.</p>



<p><a href="#_ftnref81"><sup>[81]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bkz: Muhammed Bâkır Meclisî, Biharu’l-Envari’l-Câmia li-Düreri Ahbari’l-Eimmeti’l-Athar (aleyhimüsselam), c. 89 (Beyrut: Müessesetu’l-Vefa, ikinci baskı, hicri kameri 1403)</p>



<p><a href="#_ftnref82"><sup>[82]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bkz: Muhammed Rıza Hakimî vs., el-Hayat, c. 2 (Tehran: Mektebu Neşri’s-Sekafeti’l-İslamiyye, hicri şemsi 1371), s. 67-185.</p>



<p><a href="#_ftnref83"><sup>[83]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bkz: Muhammed b. İsmail Buharî, Sahih-i Buharî (el-Camiu’s-Sahih), c. 1 (Beyrut: Dâru’l-Fikr, hicri kameri 1422), s. 21-23.</p>



<p><a href="#_ftnref84"><sup>[84]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bkz: Abbas Ali Nasirî, “Felsefe-i Ulûm-i Kur’anî”, Kabesât, sayı 39 ve 40 (Bahar ve Yaz, hicri şemsi 1385), s. 231.</p>



<p><a href="#_ftnref85"><sup>[85]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Cafer Subhanî, Külliyat fi İlmi’r-Rical (Kum: Merkez-i Modiriyyet-i Hovze-i İlmiyye-i Kum, ikinci baskı, hicri kameri 1410), s. 11.</p>



<p><a href="#_ftnref86"><sup>[86]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Kazım Modir Şâneçî, Dirayetu’l-Hadis (Kum: Defter-i İntişârât-i İslamî-yi Camia-i Müderrisin, ikinci baskı, hicri şemsi 1363), s. 3.</p>



<p><a href="#_ftnref87"><sup>[87]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ekber Kelanterî, a.g.e., s. 41.</p>



<p><a href="#_ftnref88"><sup>[88]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Celaleddin Abdurrahman Suyutî, el-İtkan fi Ulûmi’l-Kur’an, c. 1 (Kahire: Matbaatu Hicazî, üçüncü baskı, hicri kameri 1360), s. 33.</p>



<p><a href="#_ftnref89"><sup>[89]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bkz: Ali Ekber Kelanterî, a.g.e., s. 51-52.</p>



<p><a href="#_ftnref90"><sup>[90]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Âl-i İmran 7</p>



<p><a href="#_ftnref91"><sup>[91]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Muhammed b. Hasan Hürr Âmulî, Tafsilu Vesâili’ş-Şia ilâ Ma’rifeti’l-Mesâili’ş-Şeria, c. 18 (Beyrut: Dâru İhyai’t-Turasi’l-Arabî, dördüncü baskı, hicri kameri 1391), s. 132.</p>



<p><a href="#_ftnref92"><sup>[92]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; A.g.e.</p>



<p><a href="#_ftnref93"><sup>[93]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bkz: Ali Ekber Kelanterî, a.g.e., s. 26-27.</p>



<p><a href="#_ftnref94"><sup>[94]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Fazlı, Abdülhadî, Mukaddemei ber Tarih-i Kıraat-i Kur’an-i Kerim, tercüme: Seyyid Muhammed Bâkır Hüccetî (Tehran: İntişârât-i Usve, ikinci baskı, hicri şemsi 1373), s. 81-85.</p>



<p><a href="#_ftnref95"><sup>[95]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Celaleddin Abdurrahman Suyutî, el-İtkan fi Ulûmi’l-Kur’an, c. 1, s. 83.</p>



<p><a href="#_ftnref96"><sup>[96]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Seyyid Ebulkasım Hoî, el-Beyan fi Tefsiri’l-Kur’an, s. 137-140.</p>



<p><a href="#_ftnref97"><sup>[97]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bkz: Mâmekânî, Tenkıhu’l-Makâl, c. 1 (Necef-i Eşref: Matbaatu’l-Murtazaviyye, hicri kameri 1350), s. 460.</p>



<p><a href="#_ftnref98"><sup>[98]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bkz: Ahmed b. Ali Necaşî, Fihristu Esmâi Musannıfi’ş-Şia (Rical-i Necaşî) (Kum: Mektebetu’d-Dâverî, tarihsiz), s. 94-95.</p>



<p><a href="#_ftnref99"><sup>[99]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bkz: Abdullah Mâmekânî, a.g.e., c. 2, s. 115.</p>



<p><a href="#_ftnref100"><sup>[100]</sup></a>&nbsp; Bkz: Seyyid Ebulkasım Hoî, Mu’cemu Ricali’l-Hadis ve Tafsilu Tabakâti’r-Revâh, c. 1 (Kum: Menşûrâtu Medineti’l-İlm, üçüncü baskı, hicri kameri 1403), s. 107.</p>



<p><a href="#_ftnref101"><sup>[101]</sup></a>&nbsp; Bkz: A.g.e., c. 12, s. 147.</p>



<p><a href="#_ftnref102"><sup>[102]</sup></a>&nbsp; Bkz: Müslim Dâverî, Usûlü İlmi’r-Rical (Kum: Çâphâne-i Numune, birinci baskı, hicri kameri 1416), s. 283.</p>



<p><a href="#_ftnref103"><sup>[103]</sup></a>&nbsp; Bkz: A.g.e., s. 284.</p>



<p><a href="#_ftnref104"><sup>[104]</sup></a>&nbsp; Celaleddin Abdurrahman Suyutî, el-İtkan fi Ulûmi’l-Kur’an, c. 2 (Kahire: Matbaatu Hicazî, üçüncü baskı, hicri kameri 1360), s. 206.</p>



<p><a href="#_ftnref105"><sup>[105]</sup></a>&nbsp; A.g.e., c. 2, s. 184.</p>



<p><a href="#_ftnref106"><sup>[106]</sup></a>&nbsp; A.g.e., c. 2, s. 189.</p>



<p><a href="#_ftnref107"><sup>[107]</sup></a>&nbsp; İbn Haldun, Mukaddime, s. 308.</p>



<p><a href="#_ftnref108"><sup>[108]</sup></a>&nbsp; Emin el-Hûlî, “Makale-i Tefsir”, Dairetulmeârif el-İslamiyye, c. 1 (Tehran: İntişârât-i Cihan, tarihsiz), s. 350.</p>



<p><a href="#_ftnref109"><sup>[109]</sup></a>&nbsp; Celaleddin Abdurrahman Suyutî, a.g.e., s. 189.</p>



<p><a href="#_ftnref110"><sup>[110]</sup></a>&nbsp; Emin el-Hûlî, a.g.e., s. 351.</p>



<p><a href="#_ftnref111"><sup>[111]</sup></a>&nbsp; Celaleddin Abdurrahman Suyutî, a.g.e., s. 177.</p>



<p><a href="#_ftnref112"><sup>[112]</sup></a>&nbsp; Tezkiretu’l-Mevzûât, s. 7.</p>



<p><a href="#_ftnref113"><sup>[113]</sup></a>&nbsp; Müşrik kabileler topluca Allah Rasülü’nü (s) öldürmeye karar verdiğinde Mekke’den hicret eden Rasulullah’ın yatağına İmam Ali’nin yattığı gece. Özetleyerek: http://www.hawzah.net/fa/Magazine/View/3282/6756/80702/ Ç(ev.)</p>



<p><a href="#_ftnref114"><sup>[114]</sup></a>&nbsp; Bakara 107</p>



<p><a href="#_ftnref115"><sup>[115]</sup></a>&nbsp; Celaleddin Suyutî, el-İtkan fi Ulûmi’l-Kur’an, c. 2, s. 155.</p>



<p><a href="#_ftnref116"><sup>[116]</sup></a>&nbsp; A.g.e., s. 151.</p>



<p><a href="#_ftnref117"><sup>[117]</sup></a>&nbsp; Eb Cafer Muhammed b. Hasan Tabersî, el-Tıbyan fi Tefsiri’l-Kur’an, c. 1 (Beyrut: Dâru İhyai’t-Turasi’l-Arabî, tarihsiz), s. 3.</p>



<p><a href="#_ftnref118"><sup>[118]</sup></a>&nbsp; Seyyid Ebulkasım Hoî, el-Beyan fi Tefsiri’l-Kur’an, s. 254-264.</p>



<p><a href="#_ftnref119"><sup>[119]</sup></a>&nbsp; Muhammed Hüseyin Kâşif el-Gıta, Aslu’ş-Şia ve Usûlühâ (Kum: Müessese-i İmam Ali (aleyhisselam), birinci baskı, hicri kameri 1415), s. 220.</p>



<p><a href="#_ftnref120"><sup>[120]</sup></a>&nbsp; Bkz: Ahmed b. Ali Necaşî, a.g.e., s. 265.</p>



<p><a href="#_ftnref121"><sup>[121]</sup></a>&nbsp; Seyyid Muhammed Ali İyâzî, el-Müfessirûn Hayatuhum ve Menhecehum (Tehran: Vezaret-i Ferheng ve İrşad-i İslamî, birinci baskı, hicri şemsi 1373), s. 97.</p>



<p><a href="#_ftnref122"><sup>[122]</sup></a>&nbsp; Remzi Na’nâe, el-İsrailiyyat ve Eseruhâ fi Kütübi’t-Tefsir (Dımeşk: Neşru Dâri’l-Kalem, birinci baskı, hicri kameri 1390), s. 73.</p>



<p><a href="#_ftnref123"><sup>[123]</sup></a>&nbsp; Seyyid Muhammed Ali İyâzî, a.g.e., s. 98.</p>



<p><a href="#_ftnref124"><sup>[124]</sup></a>&nbsp; Seyyid Muhammed Hüseyin Tabâtabâî, el-Mizan fi Tefsiri’l-Kur’an, c. 12, s. 112.</p>



<p><a href="#_ftnref125"><sup>[125]</sup></a>&nbsp; İbn Haldun, Mukaddime, tercüme: Pervin Gunâbâdî, c. 2 (Tehran: Şirket-i İntişârât-i İlmî ve Ferhengî, hicri şemsi 1369), s. 308.</p>



<p><a href="#_ftnref126"><sup>[126]</sup></a>&nbsp; Zümer 23</p>



<p><a href="#_ftnref127"><sup>[127]</sup></a>&nbsp; Ali Ekber Dehhoda, Logatnâme-i Dehhoda, editör: Muhammed Muin (Tehran: Müessese-i Logatnâme-i Dehhoda, Dânişgâh-i Tehran, ikinci baskı, hicri şemsi 1377), Kâmusu’l-Luga’dan nakille.</p>



<p><a href="#_ftnref128"><sup>[128]</sup></a>&nbsp; Ali Ekber Bâbâî ve diğerleri, Reveşşinâsi-yi Tefâsir-i Kur’an (Tehran: Simet, hicri şemsi 1379), s. 335.</p>



<p><a href="#_ftnref129"><sup>[129]</sup></a>&nbsp; Bkz: İbn Manzur, Lisanu’l-Arab (Kum: Neşru Edebi’l-Havza, hicri kameri 1405)</p>



<p><a href="#_ftnref130"><sup>[130]</sup></a>&nbsp; Muhammed Abdulazim Zerkanî, Menahilu’l-İrfan fi Ulûmi’l-Kur’an, c. 1 (Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, birinci baskı, hicri kameri 1409)</p>



<p><a href="#_ftnref131"><sup>[131]</sup></a>&nbsp; Muhammed Hüseyin Tabâtabâî, el-Mizan fi Tefsiri’l-Kur’an, c. 1 (Kum: Matbûâtî-yi İsmailiyyan, hicri kameri 1412), s. 8.</p>



<p><a href="#_ftnref132"><sup>[132]</sup></a>&nbsp; A.g.e., s. 12.</p>



<p><a href="#_ftnref133"><sup>[133]</sup></a>&nbsp; Bkz: A’zam Perçem, “Nakş ve Kârkerd-i İştirak-i Ma’nevî ve Bâft der Nigah-i Tefsirî-yi Allame Tabâtabâî”, Mecelle-i Mişkât, sayı 91 (hicri şemsi 1385), s. 4.</p>



<p><a href="#_ftnref134"><sup>[134]</sup></a>&nbsp; Mansur İhtiyârî, Ma’naşinâsî (Tehran: hicri şemsi 1348), s. 115.</p>



<p><a href="#_ftnref135"><sup>[135]</sup></a>&nbsp; Sibeveyh, el-Kitab, c. 1 (Kum: Neşru Edebi’l-Havza, hicri kameri 1404), s. 7.</p>



<p><a href="#_ftnref136"><sup>[136]</sup></a>&nbsp; Bkz: Nureddin el-Müncid, el-İştiraku’l-Lafzî fi’l-Kur’an (Dımeşk: Dâru’l-Fikr, 1999), s. 60.</p>



<p><a href="#_ftnref137"><sup>[137]</sup></a>&nbsp; A.g.e., s. 61.</p>



<p><a href="#_ftnref138"><sup>[138]</sup></a>&nbsp; Bkz: Ahmed Haşimî, Cevâhiru’l-Belaga fi’l-Meani ve’l-Beyan ve’l-Bedi’ (Kum: Mektebetu’l-Mustafavî, hicri şemsi 1367), s. 37.</p>



<p><a href="#_ftnref139"><sup>[139]</sup></a>&nbsp; Bedreddin Zerkeşî, el-Burhan fi Ulûmi’l-Kur’an, c. 2 (Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, hicri kameri 1422), s. 288.</p>



<p><a href="#_ftnref140"><sup>[140]</sup></a>&nbsp; Nahl 64</p>



<p><a href="#_ftnref141"><sup>[141]</sup></a>&nbsp; Bedreddin Zerkeşî, a.g.e., c. 2, s. 192.</p>



<p><a href="#_ftnref142"><sup>[142]</sup></a>&nbsp; Bkz: A’zam Perçem, a.g.e., s. 9.</p>



<p><a href="#_ftnref143"><sup>[143]</sup></a>&nbsp; Bkz: Toshihiko Izutsu, Hoda ve İnsan der Kur’an, tercüme: Ahmed Ârâm (Tehran: Defter-i Neşr-i Ferheng-i İslamî, hicri şemsi 1368)</p>



<p><a href="#_ftnref144"><sup>[144]</sup></a>&nbsp; Zümer 9</p>



<p><a href="#_ftnref145"><sup>[145]</sup></a>&nbsp; Ra’d 16</p>



<p><a href="#_ftnref146"><sup>[146]</sup></a>&nbsp; Bakara 24</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/kuran-ilimlerindebilimsel-metodlarin-kullanimi/">Kur’an İlimlerinde Bilimsel Metodların Kullanımı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/kuran-ilimlerindebilimsel-metodlarin-kullanimi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hüseyni Yol ve Emevi Yol</title>
		<link>https://www.caferilik.com/huseyni-yol-ve-emevi-yol/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 08 May 2023 12:18:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İmam Hüseyin (a.s)]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamex.com/?p=2821</guid>

					<description><![CDATA[<p>Muaviye Kimdir? Muaviye, Ebu Süfyan&#8217;ın oğludur. Ebu Süfyan, Hz. Resulullah&#8217;ın -saa- azılı düşmanlarından olup küfür ordularının reisiydi. Mekke fethi sırasında, tepesinde kılıcı gördüğü ve canını kurtarmak için başka çare kalmadığı için kelime-i şehadet getidiği halde kimi safdiller onu Müslüman bilmektedir halâ. Ebu Süfyan İslam’a ve Hz. Resulullah&#8217;a -saa- olan nefret ve düşmanlığını mezara kadar sürdürmüş, [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/huseyni-yol-ve-emevi-yol/">Hüseyni Yol ve Emevi Yol</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h2>
	Muaviye Kimdir?</h2>
<p>Muaviye, Ebu Süfyan&#8217;ın oğludur.</p>
<p>Ebu Süfyan, Hz. Resulullah&#8217;ın -saa- azılı düşmanlarından olup küfür ordularının reisiydi.</p>
<p>Mekke fethi sırasında, tepesinde kılıcı gördüğü ve canını kurtarmak için başka çare kalmadığı için kelime-i şehadet getidiği halde kimi safdiller onu Müslüman bilmektedir halâ.</p>
<p>Ebu Süfyan İslam’a ve Hz. Resulullah&#8217;a -saa- olan nefret ve düşmanlığını mezara kadar sürdürmüş, oğlu Muaviye&#8217; ve onun oğlu Yezid&#8217;e de bu nefret ve kini aktarmıştır.</p>
<p>Bir gün Hz. Resulullah -saa- bir grup ashabıyla giderken uzaktan Ebu Süfyan&#8217;ın bir binek üzerinde geldiğini gördü, Muaviye hayvanın yularını tutmuştu, Yezid de arkadan hayvanı dehlemedeydi. Allah&#8217;ın Resulü -saa- elini göğe kaldırıp &#8220;Ya Rabbi!&#8221; buyurdu, &#8220;Her üçünü de rahmetinden uzak tut!&#8221;</p>
<p>İslam tarihinde hiçbir Müslüman’ın unutamayacağı en çirkin isim ve en iğrenç karakterlerden biri olan Hind, Muaviye&#8217;nin anasıdır.</p>
<p>Evet, Muaviye&#8217;nin babası Ebu Süfyan, anası Hind&#8217;dir!..</p>
<p>Hind, Hz. Resulullah&#8217;ın -saa- pek sevdiği amcası Hz. Hamza&#8217;yı -s- şehid etmek için bir terörist kiralamış ve bu kiralık katilin eliyle o yüce insanı şehid ettikten sonra mübarek na&#8217;şının yanına gelip ciğerlerini sökmüş ve bizzat katilin şaşkın bakışları arasında hayvanca bir hırsla şehidin ciğerlerini defalarca ısırmış, parçalamıştı!..</p>
<p>Buna rağmen cesedi bırakmamış, parmaklarını kesip gerdanlık yaparak boynuna asmıştır.</p>
<p>Hind&#8217;in ölünceye kadar bir hazine gibi koruduğu &#8211; ve İslam’ı kabul etmiş gibi göründükten sonra gizlice saklamaya devam ettiği- ve her fırsatta oğullarıyla torunlarına gösterip onlara kin ve nefret aşıladığı &#8220;parmak kemikler gerdanlığı&#8221; budur&#8230;</p>
<p>Bir gün Muaviye&#8217;ye &#8220;Seni Hz. Resulullah -saa- çağırıyor&#8221; dediler.</p>
<p>Onu çağıran adam bir süre sonra yalnız dönerek Hz. Resulullah&#8217;a -saa- &#8220;Yemek yediğimi ve gelemeyeceğimi söyleyin&#8221; dediğini aktardı.</p>
<p>Hazret, peşine adam gönderip tekrar çağırttı.</p>
<p>Muaviye bu kez de aynı cevabı gönderdi ve Hz. Resulullah&#8217;la -saa- görüşmektense yemek yemeyi tercih etti.</p>
<p>Üçüncü kez çağrıldığında da aynı mesajı gönderince Hz. Resulullah -saa- pek rahatsız oldu, elini semaya kaldırıp &#8220;İnşaallah hiç doymaz&#8230;&#8221; buyurdu.</p>
<p>Tarih kaynaklarında Muaviye&#8217;nin çok fazla yemek yediği ve &#8220;yedikçe acıkıyorum&#8221;, dediği ve bir türlü doymak bilmediği kayıtlıdır. Muaviye&#8217;nin sofradan çekildiğinde genellikle şu cümleyi söylediği meşhurdur: &#8220;Yemek yemekten yoruldum, ama doymadım!&#8221;..</p>
<p>Muaviye, Allah Resulü&#8217;nün -saa- bedduasını alan sayılı insanlardan biridir.</p>
<p>Muaviye, birçok &#8220;ilk&#8221; e de imza atan bir isimdir.</p>
<p>İktidara geçtiğinde ve hilafet adına saltanat kurup tahta oturduğunda ilk işi İslam hükümlerini ayaklar altına alıp &#8220;geçmiş atalarının örf ve geleneklerine göre&#8221; davranmak oldu!</p>
<p>şarap içti.</p>
<p>İpek elbise giydi.</p>
<p>Altın ve gümüş yemek servisleri kullandı.</p>
<p>Gınâ -haram çalgıları içeren müzik- meclisleri tertipletti, bu meclislere katıldı.</p>
<p>İslam fıkhına aykırı, yargılamada bulundu; şeriata aykırı hükümler verdi.</p>
<p>Hırsızı cezalandırmadı.</p>
<p>İslam tarihinde &#8220;Müslüman&#8221; adıyla yağma ve çapulculuğu başlatan ilk isim oldu.</p>
<p>Siyasi çıkarlar elde etmek için komplolar kurdu.</p>
<p>Osman&#8217;ın faziletleri ve Hz. Ali&#8217;nin -s- kınanacak vasıfları olduğuna dair hadisler uydurttu ve bunun için yüklüce paralar harcadı!</p>
<p>Sahabeye sebbettirmek (küfrettirme) bid&#8217;atini ilk başlatan da yine o oldu. Hükmü altındaki camilerin imam ve vaizlerine ferman gönderip minberde Hz. Ali&#8217;ye -s- lanet okutturdu ve nice Müslüman’ın yıllarca bu lanete &#8220;amin&#8221; diye bağırmasına ve Ali düşmanlığının yayılmasına neden oldu<a href="#_ftn1">*</a> (1)</p>
<p>Çarşamba günü, Cuma namazı kıldırdı.</p>
<p>İslam düşmanlığı doruğa ulaştı.</p>
<p>İslam halifesine karşı tuğyan etti.</p>
<p>75 bin Müslüman’ın ölümüne neden oldu.</p>
<p>Hz. Ali şiasını bulduğu yerde öldürttü.</p>
<p>Şia olan aşiret ve kabileleri çocukları ve kadınlarıyla birlikte topluca katliam ettirdi.</p>
<p>Baskı, zulüm, hafakan, işkence, şantaj, sabotaj, terör, yıldırma, dehşet, hakların çiğnenmesi&#8230;vb. uygulamalar Muaviye saltanatının en belirgin özelliklerindendi.</p>
<p>Kimsenin Muaviye&#8217;yi eleştirmeye veya ona itirazda bulunmaya cüreti yoktu.</p>
<p>Muaviye&#8217;yi eleştirmeye veya onun icraatlarına itiraz etmeye kalkışanlar ya acımasızca terör ediliyor, ya da tutuklanarak işkence altında öldürülüyordu.</p>
<p>Hicr&#8217;le adamlarına Muaviye&#8217;nin neler yaptığını yazmak bile zordur&#8230;</p>
<p>Muaviye hepsini öldürttü.</p>
<p>Amr bin Hımak&#8217;ın boynunu vurdurdu.</p>
<p>Şam, o günlerde bir ülkeydi&#8230;</p>
<p>Şam fetholunduğunda oraya önce Ebu Ubeyde vali olarak gönderilmişti ama çok geçmeden bu vali vebaya yakalanarak öldüğünden ve 2. halife Ömer; Muaviye&#8217;nin kardeşi olan Yezid bin Ebu Süfyan&#8217;ı Şam valiliğine atamıştı</p>
<p>Emeviler ve Ebusüfyanoğullarının İslam tarihinde resmen devlet görevine getirilmesi bu tarihe rastlar&#8230;</p>
<p>Emevilere iktidar kapısı 2. halife döneminde açılmıştır.</p>
<p>Yezid öldüğünde her ne hikmetse halife Şam valiliğini tekrar Emevilere bıraktı ve ölen Yezid&#8217;in yerine kardeşi Muaviye atandı!</p>
<p>Böylece Şam&#8217;ın yönetimi bir hanedana bırakılmış oluyordu!..</p>
<p>Burada, birilerinin diyet borcunun ödenmekte olduğunu sezmek hiç de zor değildir&#8230;</p>
<p>İkinci halife, neden Yezid bin Ebu Süfyan&#8217;ı Şam valiliğine atamıştı sahi?</p>
<p>Ondan sonra Muaviye&#8217;yi ataması neyle açıklanabilir?</p>
<p>Dahası&#8230;</p>
<p>İkinci halifenin, kendisinden sonra ancak Osman&#8217;ın halife olarak belirlenebileceğinin apaçık belli olduğu &#8220;özel olarak terkibi tertiplenmiş bir şûrâyla&#8221; Osman&#8217;ın halifeliğini garantilemiş olması neyle açıklanabilir sahi?</p>
<p>O merhaleye kadar Haşimoğullarından, hatta bir tek Haşimiye bile önemli makamlardan hiçbirinin verilmemesi ve Hâşîmîlerin iktidardan özellikle uzak tutulması da &#8220;basit bir tesadüf&#8221; müdür gerçekten?&#8221;</p>
<p>Ve&#8230; Sorulmaması öteden beri âdet haline getirilmiş, cevabı hep ört-bas edilmeye çalışılmış daha nice sorular&#8230;</p>
<p>Yaradan&#8217;ın biricik sevgilisi Habib-i Hûdâ Hz. Resul-ü Ekrem&#8217;in -saa- sünnet ve emirlerinin bunca çiğnenip onun soyuna onca kinle davranıldığını ve Allah&#8217;ın peygamberinin sarih emirlerine rağmen, tam tersi cihette şahsi görüş ve politikaların yürürlüğe konulup dayatılmış olduğunu görüp de &#8220;neden?&#8221; diye sormamak mümkün müdür sahi?</p>
<p>Bir gün Muaviye minberde hutbe okurken bir Müslüman kılıcını çekip tekbir getirerek minbere doğru atıldı. Muaviye&#8217;nin özel koruma muhafızları vardı; bu Müslüman’ı hemen yakalayıp sorguladılar:</p>
<p>&#8211; Bu eyleme neden giriştin? Kimin emriyle yaptın bunu?!</p>
<p>&#8211; Peygamberin emriyle! O büyük peygamberin &#8220;Muaviye&#8217;nin emîr olduğunu görürseniz kalçasını kılıçla parçalayın!&#8221; buyurduğuna bizzat şahid oldum ben!</p>
<p>&#8211; Onu emirliğe kimin atadığını biliyor musun?</p>
<p>&#8211; Hayır.</p>
<p>&#8211; Halife Ömer atadı onu!</p>
<p>&#8211; Öyleyse Ömer haklıdır, duydum ve itaat ettim!!!</p>
<p>İslam kaynaklarında bu örnekler pek çoktur&#8230;</p>
<p>Şam emirliği, Muaviye için halifeliğe tırmanmaya yetecek kadar güçlü bir merdivendi.</p>
<p>Muaviye&#8217;nin Şam emiri olmasına yardım edildi&#8230;</p>
<p>Ve böylece Hz. Peygamber-i Ekren&#8217;in -saa- minberine kadar tırmanması sağlandı&#8230;</p>
<p>Hz. Resulullah&#8217;ın -saa- minberinde hutbe okumakla meşgul olduğu bir gündü&#8230; Abdullah bin Mesud cemaatin arasında ayağa kalkıp &#8220;Hz. Resulullah -saa-&#8221; dedi, &#8220;Muaviye&#8217;yi benim minberimde görürseniz hemen öldürün!&#8221;&#8230;</p>
<p>İktidar, Muaviye&#8217;nin biricik aşkıydı, onun için devlet vesile değil, bizzat gayeydi!..</p>
<p>Kufe şehrini ele geçirdiği gün minbere çıkıp Kufe halkına hitaben şöyle diyordu: &#8220;Yemin ederim ki ben namaz için savaşmadım sizinle; oruç, zekat veya hacc ibadeti rahatça uygulansın diye de savaşmadım!.. Siz bütün bu ibadetleri yerine getiriyordunuz zaten. Ben, sadece sizin başınıza geçebilmek için savaştım sizinle!&#8221;</p>
<p>Minberlerde, vaaz ve hutbelerde Hz. Ali&#8217;ye -s- lanet ve bedduada bulunulması bid&#8217;atini koyan kimse de Muaviye oldu.</p>
<p>Hz. Ali&#8217;ye -s- sebbettirirken, aslında kimi sebbediyor, kime karşı nefretini kusuyordu Muaviye?..</p>
<p>O tarihten itibaren sahabeye sebbetmek Müslümanlar arasında gayet normal karşılanır olmuştur.</p>
<p>Bu iğrenç bid&#8217;atin de temelini atma şerefi (!) yine Muaviye&#8217;ye aittir!</p>
<p>Bir gün Muğiyre bin Şu&#8217;be Muaviye&#8217;ye &#8220;Yeter artık!&#8221;dedi, &#8220;Resulullah&#8217;ın soyu olan Haşimoğullarına yaptıkların yeter! Artık onlar, kendilerinden korkmana neden olacak kadar güç ve nüfuz sahibi değil ki!&#8221;</p>
<p>Muaviye nefret dolu bakışlarını uzaklara dikerek &#8220;Neler söylüyorsun sen?!&#8221; diye çıkıştı Muğiyre&#8217;ye &#8220;Haşimoğullarından olan o adam (Hz. Resulullah -saa- için Muaviye&#8217;nin kullandığı tabir daha ağır, ancak bu kadarını yazabiliyorum ben &#8211; Bendiderya) öyle birşey yapmış ki her gün beş kez onun adı Allah&#8217;ın adıyla birlikte bütün Müslümanlarca anılmada!.. Muğıyre! Bu ismi mezara gömmekten başka çare yok, anlıyor musun?!&#8221;</p>
<p>Olanca zekâ, kin ve nefretine rağmen Muaviye o yüce ismi mezara gömemedi; bilakis, Hz. Resulullah -saa- ve onun ailesine beslediği o kinle birlikte kendisi gömüldü mezara. O hazretin ismi ise her geçen gün daha bir parlayarak güneş misali insanlık ufuklarını aydınlatıyor halâ&#8230;</p>
<p>&#8220;Allah, nurunu tamamlayacaktır; kafirler istemese de&#8230;&#8221;</p>
<p>Muaviye, İslam devleti adına küfürle uzlaşan bir küfür devletine (2)<a href="#_ftn2">*</a> resmen eğilerek ona haraç veren ilk Müslüman yöneticidir&#8230;</p>
<p>Bu korkunç zillet ve bu büyük bid&#8217;atin ise bir tek nedeni vardı: İslam’la savaşabilmek!.. Ali&#8217;yle -s- savaşırken, Romalıların kendisine saldıramayacağından emin olmak!..</p>
<p>Muaviye, Yezid&#8217;i kendi veliahdi olarak ilan etmek istiyor, ama İmam Hasan -s- hayatta olduğu sürece Müslüman halkın önemli bir çoğunluğunun böyle bir zilleti kabule yanaşmayacağını biliyordu.</p>
<p>İmam Hasan’ın eşi Cude binti Eş&#8217;as&#8217;a yüz bin dinar göndererek &#8220;İmam Hasan&#8217;ı zehirleyebilirse, onu oğlu Yezid&#8217;e nikahlayacağını ve Yezid&#8217;den doğacak çocuğunu tahta oturtacağı&#8221;nı vaadetti.</p>
<p>Eş&#8217;as&#8217;ın kızı, Muaviye&#8217;nin gönderdiği özel hazırlanmış zehiri İmam Hasan&#8217;ın -s- su içtiği testiye dökerek Peygamber çiçeğini şehid etti.</p>
<p>Yezid&#8217;in veliahdlığı ancak Hz. İmam Hasan&#8217;ın -s- şehadeti; tahta oturup dilediğince hüküm sürmesi de ancak Hz. İmam Hüseyin&#8217;in -s- şehadetiyle mümkün olmuştur.</p>
<p>Tarihte, Yezid&#8217;in iktidarından daha siyah ve aşağılık bir iktidar görülmemiştir.</p>
<p>Muaviye iyice hastalanmış, öleceğini anladığı günlerden birinde şu şiiri söylemişti:</p>
<p>&#8220;İktidarı ele geçirmeseydim keşke</p>
<p>Keşke zevkle tepinmeseydim keyif otlaklarında.</p>
<p>Keşke mezara giderken insanların saygı gösterdiği</p>
<p>bir hırka bir hurma&#8217;lık bir derviş gibi olsaydım ben de!&#8221;</p>
<p>Evet, ölüm meleği göğsüne konduğunda &#8220;keşke şöyle yapsaydım, keşke şöyle yapmasaydım&#8221; diyen pek çok insan vardır.</p>
<p>Ölüm anında mutluluk duyan insanlarsa pek azdır.</p>
<p>Muaviye o &#8220;pek çok&#8221; lardan, Hz. Ali -s- ise &#8220;pek az&#8221; larındandır tarihin&#8230;</p>
<p>Muaviye&#8217;nin hastalığı giderek ağırlaşıyor, ölüme adım adım yürüdüğünü görüyordu artık. Son günlerinde Muaviye&#8217;nin şuurunu yitirdiği kayıtlıdır. Aklını yitirdiğine delalet eden saçma sorular sormaya, anlamsız şeyle söylemeye başlamıştı. Onun bu hali kızını pek üzüyordu, ağlamakta, figanlar etmekteydi.</p>
<p>Muaviye öldüğünde Yezid Şam&#8217;da değildi.</p>
<p>Muaviye&#8217;nin ölüm haberini Zehhak bin Kays duyuracak ve onun cenaze namazını da yine zehhak kıldıracaktı!</p>
<p>Mekke fethedildiği sırada Muaviye Yemen&#8217;deydi. Babası Ebu Süfyan&#8217;ın korkudan Müslüman olduğunu duyunca Yemen&#8217;den yazdığı bir mektupta şiir ve nesir diliyle onu kınıyor ve Müslüman olduğu için babasını alaya alıyordu. Kendisi o lahzaya kadar müşrik ve kafir olarak kalmıştı.</p>
<p>Muaviye Mekke&#8217;ye döndüğünde Mekke Müslümanların elindeydi artık! Müşrik olan Muaviye, sığınacak kimse bulamayınca Medine&#8217;ye gidip hz. Peygamber&#8217;in -sav- amcası Abbas&#8217;ın ayaklarına kapandı ve sözle İslam’ı kabul ettiğini söyledi.</p>
<p>Abbas, onun için Hz. Peygamber&#8217;e -saa- aracılıkta bulunup şefaatini istedi, bu istek kabul edildi ve Muaviye öldürülmekten kurtulmuş oldu.</p>
<p>Muaviye&#8217;nin ne zaman, hangi şartlarda ve nasıl Müslüman olduğu başlı başına ilginç ve ibret verici bir tarih kesitidir.</p>
<p>Muaviye beklemiş ve Hz. Resulullah&#8217;ın -saa- hastalanması ve vefat edeceğinin tahmin edilmesi üzerine Müslüman olduğunu ilan etmiştir.</p>
<p>Yani Hz. Resulullah&#8217;ın -saa- rıhletinden birkaç ay önce Müslüman olmuştur Muaviye! Bu nedenle de o hazretin yanında bulunmamıştır pek&#8230;</p>
<p>Kimilerinin zannettiği gibi Muaviye senelerce Hz. Resulullah&#8217;ın -saa- hizmetinde bulunmuş değildir asla!</p>
<p>Bu doğrultuda uydurulan hadislerin çoğu da, bizzat Muaviye&#8217;nin saltanatı zamanında ve onun altın keseleri sayesinde uydurulmuş olup Muaviye tarafından tezgahlanan propagandaların bir parçasıdır sadece.</p>
<p>Bir Alman bilim adamının Şeyh Muhammed Abduh&#8217;a &#8220;Muaviye, İslam’a fütuhat kapılarını kapadı&#8221; dediği bilinmektedir.</p>
<p>Bu yerinde, ama başka nedenlere dayalı bir tespittir aslında.</p>
<p>Muaviye, İslam tarihinde dâhili savaşları başlatan ve bu çirkin bida&#8217;ti koyan insandır. Muaviye, kafirlere karşı çekilen kılıcı Müslümanlara karşı kullandırtmasaydı, dahili savaşlar değil, fütuhat sürecekti elbette!</p>
<p>Bunun yegane sebebi ise Muaviye&#8217;nin Müslümanlara &#8220;emir&#8221; olması bedbahtlığıdır!</p>
<p>İslam peygamberinin -saa- hak vasisi de onunla uğraşmak zorunda kalmaz, iktidarının bütün zaman ve imkanlarını Muaviye&#8217;nin oyunlarını bozup onun saldırgan ordularının tecavüzlerine karşı koymaya harcamak mecburiyetinde olmazdı.</p>
<p>Dost görünümlü düşmanla savaşmak düşman görünümlü düşmanla savaşmaktan elbette ki daha zordur.</p>
<p>Evet, İslam ve insanlık tarihinin en yalın hakikatlerinden biridir bu:</p>
<p>Şam valisi Muaviye olmasaydı&#8230;</p>
<p>Daha yerinde bir deyişle Muaviye Şam valisi olmasaydı Müslümanlar yıllarca dahili savaşlara girip birbirini kırmakla meşgul olmayacak, bunun yerine İslam’ı bütün dünyaya yayacaklardı. O günlerde zaten hızla ilerleyip yayılmakta olan İslam bütün insanlığı kurtaracak, küfrün bedbahtlığına gömülen bir tek insan kalmayacaktı bugün!</p>
<p>Zulüm ve haksızlığın kökü kazınmış, adalet güneşi bütün insanlığın iliklerini ısıtmış olacaktı bugün&#8230;</p>
<p>Şam valisi olmasaydı, müminlerin emiri Hz. Ali -s- şehid edilmeyecekti.</p>
<p>Şam valisi olmasaydı, Hz. Hasan -s-şehid düşmeyecekti.</p>
<p>Şam valisi olmasaydı, Hz. Hüseyin -s- şehid olmayacaktı&#8230;</p>
<p>Hatta hiçbir mazlum, bir zalim tarafından öldürülemeyecekti artık.</p>
<p>Çünkü adalet egemen olduğu bir dünyada zalimin zulmedecek gücü kalır mı?</p>
<p>Mahrumiyet ve yoksulluk ortadan kalkar, yoksul kimse bulunmazdı o zaman&#8230;</p>
<p>Yeşil saraylarda yutulan ve sahabe olarak geçinenlerin -öldükleri zaman- zulalarından çıkarılan ve ancak baltayla kırılıp parçalanabilen külçe altınlar, İslam ümmetinin yoksullarına harcansa ve o muazzam servetler Ali&#8217;nin -s- adaletiyle kullanılmış olsaydı, Müslümanlar içinde bir tek fakir insan kalır mıydı sahi?</p>
<p>Parası olmadığı için evlenemeyen genç kalır mıydı?</p>
<p>Muaviye Şam valisi olmasa kimsenin burnu dahi kanamaz, Yezid halife olmaz, İbni Ziyad, Şimr, Sa&#8217;doğlu Ömer&#8230;vb&#8217;leri olmaz bu katiller ve hainler bunca katliam ve cinayet işleyemezdi.</p>
<p>Muaviye&#8217;nin İslam’a soktuğu bid&#8217;atlerden biri de cebriye ve kadercilik ekolünü Müslümanlar arasında yaymasıdır. İşlediği zulümleri &#8220;kader&#8221; telakki ettirebilmek ve Müslümanları her vak&#8217;a karşısında salt teslimiyete yöneltmek için yapmıştı bunu. Böylece kimse onun icraatlarına karşı çıkmayacak ve iktidarı güvencede olacaktı!</p>
<p>Muaviye&#8217;nin üç günlük iktidar için İslam’a soktuğu bu bid&#8217;at, İslam ümmetine çok pahalıya mal olmuş, bugün bile çoğu Müslümanlar bu belaya müptelâ olmaktan kurtulamamıştır!</p>
<p>Yezid&#8217;in Kufe valisi İbni Ziyad&#8217;la Hz. İmam Hüseyin&#8217;in -s- biricik yâdigarı İmam Seccad Zeyn&#8217;ul Âbidin hazretleri -s- arasında geçen konuşma ve bu konuşma sırasında İbn-i Ziyad&#8217;ın söyledikleri, söz konusu bid&#8217;at konusunda yeterince bilgi vermektedir zaten&#8230;</p>
<p>-*-</p>
<h2>
	Yezid</h2>
<p>Yezid tam anlamıyla kâfirdi.</p>
<p>Vahyi inkar ediyor, peygamberliği yalanlıyordu.</p>
<p>İçki içiyor, dansöz oynatıyordu.</p>
<p>Alenen günah işliyor, fısk ve fücurda bulunuyor, bunları gizlemeye bile gerek duymuyordu.</p>
<p>İşte böyle biri, &#8220;Peygamberin halifesi&#8221; adıyla Muaviye&#8217;den sonra İslam ümmetine musallat oldu!</p>
<p>Oysa ki İslam kaynaklarında Hz. Resulullah&#8217;ın -saa- bir gün Muaviye&#8217;ye, ashabının yanında şunları söylediği kayıtlıdır:</p>
<p>&#8220;Ümmetim senin elinden neler çekecek neler!.. Senin elinden, gün gelecek, benim evlatlarım acılar yaşayacak, senin soyundan gelecek bir köpek Allah&#8217;ın ayetleriyle alay edecek ve Allah Teala bana karşı saygısızlığı haram etmiş olduğu halde o, bana karşı saygısızlıkta bulunacak, hürmetimi ayaklar altına alacaktır!&#8221;</p>
<p>Yezid&#8217;in çocukluğu annesinin akrabaları arasında geçmiştir.</p>
<p>Yezid&#8217;in anası, &#8220;Kelâb&#8221; kabilesindendi!</p>
<p>İslam terbiyesinden tamamen uzak olan Kelaboğullarının elinde büyüyen Yezid, bu kabilede içki ve köpekle haşır neşir olarak yetiştirildi!</p>
<p>Yezid buğday tenli, çopur yüzlüydü, obur olduğu için semiz bir vücudu vardı, bedeni haylice kıllıydı.</p>
<p>Psikolojik açıdan hain ve ikiyüzlü bir karakteristik yapıya sahipti; utanma nedir bilmezdi. Köpeklerle oynar, köpek beslerdi. Her köpeğinin bakımını bir köleye vermiş ve o köleyi köpeğine bağışlamıştı! Romalılardan gördüğü şeyleri taklit ediyor, fazla içki içip sazlı-danslı eğlenceler tertipliyor, köpeklerine elbise giydirip odasına alıyordu. Maymunlara da düşkündü. Evinde maymun besliyordu. &#8220;Ebu Kays&#8221; adını verdiği maymununa elbise giydirir, kadehlerinin son yudumunu bu hayvancağıza içirirdi. Bazen onu bir sıpaya bindirir, ciddi at yarışlarına sokardı. Bir gün Ebu Kays, bu yarışlardan birini kazanınca Yezid pek mutlu olmuş, sevincinden Ebu Kays&#8217;a irticalen şiir söylemiştir!</p>
<p>Yine bir gün at yarışında Ebu Kays, kendisine içirilen şarabın da etkisiyle, üzerindeki merkepten düşerek öldü. Yezid onun ölümüne pek üzüldü, özel bir tören düzenletti ve bu hayvanı guslettirip kefenletti! Şam ahalisinin o gün gelip kendisine başsağlığı dileğinde bulunmasını emretti ve Şam&#8217;ın ileri gelenleri (ki bunların çoğu ya sahabe, ya da tabiindendi!) o gün gelip Yezid&#8217;e başsağlığı dileğinde bulundular, Yezid onların huzurunda oturup Ebu Kays&#8217;a ağıt ve mersiye okudu, hep birlikte bu maymuna ağladılar!</p>
<p>Yezid&#8217;in maymunlara düşkünlüğü neticesinde tarihe geçen lakâplarından biri de &#8220;maymun sever Yezid&#8221;dir!</p>
<p>Yezid içkiye aşırı düşkünlüğüyle ün salmıştı. Genellikle sarhoştu. Her gün içki sofrası düzenler, içkiye şiir yakardı, Şairdi de!.. Kendisi gibi ayyaşlarla içkili, sazlı ve dansözlü meclisler tertipler, körkütük sarhoş olup sızıncaya kadar içerdi.</p>
<p>Ertesi gün, halife unvanıyla, &#8220;Allah Resulünün halifesi&#8221; (!) unvanıyla ferman verir, fermanları bu unvanla mühürlerdi.</p>
<p>İçki ve ayyaşlıkta fazla aşırıya kaçtığı bir gün Muaviye, saray erkanından birkaç kişinin de huzurunda ona öğütte bulunmak zorunda kalıyor ve &#8220;Oğlum&#8221; diyordu, &#8220;Bunları gizli-saklı yapsana! Neden herkesin anlayacağı şekilde yapıyorsun? Biraz da mevkini düşün, sözünün geçmesini istiyorsan bunları herkesin huzurunda yapma!&#8221;</p>
<p>Yezid Hz. Resulullah&#8217;la -saa- o hazretin Ehl-i Beyt&#8217;ine (a.s.) karşı kin ve nefretle büyütülmüştü.</p>
<p>Hz. Resul-ü Ekrem&#8217;e -saa- karşı beslediği düşmanlık inanılır gibi değildi. Allah Resulünün -saa- soyundan intikam almayı düşünüyor, Haşimoğullarına karşı kan davası güdüyordu!..</p>
<p>Babası onu kendisinden sonra halifeliğe getirmek üzere veliaht ilan edince ilk işi şairlerle edebiyatçıları satın almak oldu. Bu satılık şairler, Yezid&#8217;i öven şiirler söylediler, bu şiirlerin dilden dile yayılması için büyük paralar harcandı. Ardından, kabile ve aşiret reisleri yüklüce paralar, hediyeler ve unvanlarla satın alındı. Muaviye, valilere gönderdiği bir emirnamede &#8220;her beldenin ileri gelenlerinden bir grubun derhal Şam&#8217;a gelmesi ve Yezid&#8217;in veliaht olması için Muaviye&#8217;ye ısrarda bulunmasını emrediyordu!!</p>
<p>Aynı günlerde yine Muaviye&#8217;nin emriyle, tanınmış şahsiyetler terör edilmeye başlandı.</p>
<p>İmam Hasan Müçtebâ&#8217;yı -s- zehirleterek şehid ettirdi.</p>
<p>Irak&#8217;ı fetheden Sa&#8217;d bin Ebi Vakkas&#8217;ı zehirletti.</p>
<p>Halk tarafından sevildiği için bir gün kendisine rakip olur korkusuyla; Şam fatihi Halid bin Velidoğlu Abdurrahman&#8217;ı Yahudi bir hekim vasıtasıyla hasta yatağında zehirletti!</p>
<p>Ebubekir&#8217;in oğlunu zehirletti!</p>
<p>Hıcr bin Adıyy hazretleriyle yarenlerini tutuklatıp öldürttü!</p>
<p>Kendisinden sonra açıkça Yezid&#8217;i veliaht ilan edip, herkesi ona biat etmeye zorladı.</p>
<p>Medine halkı, Muaviye&#8217;yle oğlu Yezid&#8217;i çok iyi tanıdığından, biati kabul etmedi, Medine valisinin de halktan biat almaya gücü yetmemişti. Muaviye Medine&#8217;nin bu kararlılığının diğer şehirlere de sıçramaması için bizzat Medine&#8217;ye gidip şehrin ileri gelenlerinden Yezid&#8217;e biat almaya karar verdi.</p>
<p>Kalabalık bir ordu ve altın akçelerle dolu keselerle Medine&#8217;ye girdi, tanınmış birçok sahabeden biat almayı başardıysa da, Hz. Resulullah&#8217;ın -saa- yiğit evladı İmam Hüseyin&#8217;den -s- biat alamadı. Her yolu denedi ama ne altın, ne tehdit, ne hile kâr etmedi Peygamber&#8217;in -saa- Hüseyn&#8217;ine&#8230; Medine valisi Mervan, Hz. Hüseyn&#8217;i -s- Şam&#8217;a sürmesini ve orada kendi nezareti altında bulundurmasını önerdi, ama Muaviye bu teklifi hemen reddederek &#8220;Sen&#8221; dedi, &#8220;Hem Hüseyin&#8217;den kurtulmak, hem onu benim canıma düşürmek istiyorsun!..&#8221;</p>
<p>Muaviye, Hz. İmam Hüseyn&#8217;in -s- Şam&#8217;a gitmesinden korkmakta haklıydı. Zira İmam Hüseyin -s- Şam&#8217;a gidecek olsa Şamlılar çok kısa bir süre sonra Muaviye&#8217;ye karşı ayaklanacaktı. Çünkü İmam Hüseyin&#8217;le görüşüp konuşunca İslam’ın ne olduğunu öğrenecek, Muaviye&#8217;nin onlara kabul ettirdiği şeylerin İslam’la ilgisi bulunmadığını anlayacaklardı.</p>
<p>Şamlılar Muaviye&#8217;nin inceden inceye hesaplamış olduğu propaganda taktikleriyle şartlandırılmışlardı.</p>
<p>Muaviye&#8217;yi iyi bir Müslüman yönetici olarak tanımakta, onu Hz. Resulullah&#8217;ın -saa- hak halifesi ve vekili olarak görmekteydiler.</p>
<p>Hem, Muaviye Peygamberin akrabasıydı da&#8230;</p>
<p>Haşimoğullarını tanıyan yoktu Şamlılar arasında.</p>
<p>Muaviye&#8217;nin zehirli propagandaları neticesinde, Emeviler dışında Hz. Resulullah&#8217;la -saa- akraba olan herkesin dünya düşkünü olduğunu zannediyordu Şamlılar!..</p>
<p>Şam&#8217;da &#8220;Resulullah&#8217;ın -saa- Soyu&#8221; denildiğinde &#8220;Emeviler&#8221; anlaşılırdı sadece!..</p>
<p>Muaviye, iğrenç saltanatını bu Bizans oyunları ve Ümeyyeoğullarına has bu Ebu Süfyan sahtekarlıklarıyla ayakta tutabilmişti işte&#8230;</p>
<p>Yezid&#8217;in işlediği canilikler ve ihanetlerin İslam tarihinde ikinci bir benzerini görebilmek mümkün değildir.</p>
<p>Yezid, Hıristiyanlardan aldığı yüklüce bir rüşvet karşılığında İslam ordularının Yunanistan&#8217;la Kıbrıs&#8217;ı fethetmesini engelledi.</p>
<p>Hz. Resulullah&#8217;ın -saa- şehri olan Medine&#8217;ye saldırdı, kendisine biat etmeyi kalben kabullenmediği için bu mübarek şehrin ahalisini kılıçtan geçirdi, sağ kalanların kendisine köle olacakları taahhüdünde bulunmaları şartıyla boyunlarını ve ellerinin âyasını mühürledi! Bu taahhütte bulunmayı reddeden Müslümanlar acımasızca öldürüldü!..</p>
<p>Yezid, Ebrehe ordularının yapmadığını yapmış ve Hz. Resulullah&#8217;ın -saa- halifesi unvanıyla Mekke&#8217;ye de saldırmıştır.</p>
<p>Kâ&#8217;be&#8217;yi taşa tutan İslam halifesidir Yezid&#8230;</p>
<p>Evet, Beytullah&#8217;il Haram&#8217;ı mancınıkla yıktırdı, Kâ&#8217;be&#8217;nin perdelerini Mekke halkının şaşkın bakışları altında ateşe atıp yaktı ve Beytullah&#8217;ı yerle bir edip Mekke&#8217;den ayrıldı!..</p>
<p>Hz. Resulullah&#8217;ın -saa- Muaviye&#8217;ye &#8220;senin sulbünden gelecek bir köpek&#8230;&#8221; dediği Yezid&#8217;di bu&#8230;</p>
<p>Yezid&#8217;i bu ümmete musallat eden Muaviye; ikinci halife tarafından Şam valiliğine neden atanmıştı sahi?!!</p>
<p>İslam tarihinde, nedeni bir türlü sorulmayan ve her nedense, bulacağı cevabın aslında ne olduğunu tahmin ederek acı hakikatle karşılaşmaktansa tarihin bazı kesitindeki hakikatleri hemencecik geçiştiriverenlerin hiç hoşlanmadığı canlıcı nice sorudan biridir bu&#8230;</p>
<p>Kerbelâ hadisesi, yıllardır biriken kinlerin patlamasından başka bir şey değildi&#8230;</p>
<p>Bir elden diğerine, bir kalpten ötekine aktarılarak ve gitgide beslenip büyütülerek körüklenen bir &#8220;Muhammed düşmanlığı&#8221;, Resulullah evlatlarının iyice zaafa uğratılıp hesaplı bir şekilde tezyif edilmesinin ardından nihayet beklediği fırsatı bulmuş ve yıllar önceden çok daha başka eller ve çok daha başka yerlerde bileylenen kılıçlar Kerbelâ&#8217;da Hz. Resulullah&#8217;ın -saa- bütün soyunu katletmiştir&#8230;</p>
<p>Bu toplu katliam; yarasalarla gecenin, engereklerle akreplerin, sırtlanlarla çakalların yıllar önceden başlattıkları sessiz ve gizli işbirlikleriyle mümkün olabilmiştir&#8230;</p>
<p>Hz. Resulullah&#8217;ın -saa- rıhletiyle başlayan sapmalar giderek öyle büyüdü ki, bir gün, en inanılmaz şeyler bile vuku buldu Müslümanların gözleri önünde&#8230;</p>
<p>Yezid, Medine&#8217;yi bir dâr-ul harp gibi ele geçirdikten sonra askerlerine üç gün boyunca Medine Müslümanlarının ırzını ve namusunu helal ilan etti!</p>
<p>Bu üç gün boyunca Yezid&#8217;in ordusu 12 bin Müslümanı katletti.</p>
<p>Ve&#8230;</p>
<p>Üç binden fazla Medineli Müslüman kızın namusunu kirlettiler!..</p>
<p>Muaviye&#8217;yle ona iktidar kapılarını açık bırakanları bunca cânilikten berî tutmak mümkün müdür sahi?</p>
<p>Medineli Müslüman kızın namusunu kirleten askerin yakasına yapışıp, Yezid&#8217;i görmezden gelmek ve bu korkunç suçu sadece o askere veya komutana yükleyebilmek nasıl mümkün değilse, bu da mümkün değildir elbet&#8230;</p>
<p>Kaldı ki, kadınlarla kızların çoğu şehirden kaçıp dağlara veya aşiretlerine sığınmışlardı ve bu rakam, sadece Medine&#8217;de ele geçirebildikleri masum insanların sayısını gösteriyordu!..</p>
<p>Yine o gün Yezid, Hz. Resulullah&#8217;ın -saa- mübarek Ravza-i Şerifine sığınanları o mübarek mekanda öldürtmüş ve Hz. Resulullah&#8217;ın -saa- mescidi olan &#8220;Mescid-un Nebi&#8221;&#8221;yi ahır olarak kullanıp atlarla develeri bu mukaddes mekana bağlatmıştı!..</p>
<p>-*-</p>
<h2>
	Hz. İmam Hüseyin -s-</h2>
<p>Bir gün Hz. Resulullah&#8217;a -saa- gelip &#8220;Ümmü Eymen sürekli ağlıyor&#8221; dediler. Hazret, Ümmü Eymen&#8217;i çağırtıp neden ağladığını sordu, Ümmü Eymen şu cevabı verdi:</p>
<p>&#8211; Çok üzücü bir rüya gördüm.</p>
<p>&#8211; Nasıl bir rüya?</p>
<p>&#8211; Anlatması çok zor&#8230;</p>
<p>&#8211; Sandığın gibi değil o rüya&#8230;</p>
<p>&#8211; Ya Resulullah! Rüyamda sizin vücudunuzdan bir parçanın koparılıp benim evime konulduğunu gördüm!</p>
<p>Bunun üzerine hazret-i Resulullah -saa- gülümseyerek şöyle buyurdular:</p>
<p>&#8211; Üzülmene gerek yok ey Ümmü Eymen! Kızım Fâtıma bir çocuk getirecek dünyaya, o çocuğun dadısı sen olacaksın, onu sen yetiştirip büyüteceksin. Benim evladım senin evinde yetişeceğinden, vücudumun bir parçasının senin evinde olduğunu gördün rüyanda!&#8230;</p>
<p>Bu hadis Hz. İmam Hüseyin&#8217;in -s- Hz. Resulullah&#8217;ın -saa- mübarek vücudunun bir parçası olduğunu hatırlatan nice ayet ve hadislerden biridir.</p>
<p>Hz. Hüseyin -s- Hz. İmam Ali&#8217;yle -s- dünya ve cennet kadınlarının ulusu Hz. Fatıma-ı Zehra selamullah aleyha&#8217;nın oğludur.</p>
<p>Hasaneyn -s- için Hz. Resulullah&#8217;ın -saa- &#8220;torunum&#8221; değil, &#8220;oğlum&#8221; kelimesini kullanmış olması ve bu iki peygamber çiçeğini kendisine bunca yakın tutması salt beşerî bir duygudan ibaret değildir elbet.</p>
<p>Tarih kaynakları Hz. İmam Hüseyin&#8217;in -s- doğum günü olarak &#8220;Hicretin dördüncü yılı Şaban ayının 3&#8217;üne rastlayan Perşembe&#8221;yi kaydetmişlerdir.</p>
<p>Bebek dünyaya geldiğinde Hz. Resulullah&#8217;ın -saa- kucağına verdiler; hazret, bu mübarek bebeğin sağ kulağına ezan, sol kulağına ikame okudu.</p>
<p>Hz. Hüseyn&#8217;in -s- duyduğu ilk ses, Hz. Resulullah&#8217;ın -saa- sesidir; o hazretin mübarek sesiyle okuduğu tevhid şiarı, vahdeniyet andıdır.</p>
<p>Tevhid okulunun kurucusu olan Hz. Resulullah&#8217;ın -saa- mübarek sesiyle Hüseyin&#8217;in kulağına söylenen bu tevhid ve vahdeniyet andı, bebeğin kulağından kalbine aktı. Kalbinden canına işledi. Resulün kalbinden, Resulün evladının kalbine, canına aktı&#8230;</p>
<p>Böylece bu mübarek bebeğin beynine işleyen ilk şey tevhid çağrısı oldu.</p>
<p>Nübuvvet kalesinde, nebiler serverinin kucağında, Resuller efendisinin mübarek sesiyle&#8230;</p>
<p>Tevhid tohumu işte böyle atıldı Hüseyin&#8217;in ruhuna&#8230; Ve o, bu tohumu kendi kanıyla sulayarak yetiştirip kendisinden sonraki nesillere ölümsüz &#8220;Hüseynî Yol&#8221;u bıraktı.</p>
<p>Hz. Resulullah -saa- bu mübarek bebeğin adını &#8220;Hüseyin&#8221; koydu.</p>
<p>Araplar arasında ilk kez kullanılan bir isimdi &#8220;Hüseyin&#8221;&#8230;</p>
<p>Ve bu bebek, gerçek bir &#8220;Hüseyin&#8221; oldu.</p>
<p>İlk Hüseyin oydu ve ondan önce kimse Hüseyin olmamıştı.</p>
<p>Ondan sonra da hiç kimse ikinci bir &#8220;Hüseyin&#8221; olamayacak ve analar böyle bir Hüseyin doğuramayacaktı bir daha.</p>
<p>O, Allah Teala&#8217;nın insanlığa sunduğu benzersiz örnekti.</p>
<p>Hz. Resulullah -saa- mübarek dilini bebeğin ağzına verdi.</p>
<p>Bebek, süratle bu dili emmeye başladı.</p>
<p>Ve böylece bu bebeğin dünyadaki ilk gıdası da Resul&#8217;ün -saa- mübarek ağzından alınmış oldu.</p>
<p>Bu yüzdendir ki o &#8220;bizzat Hz. Resulullah&#8217;tan beslenen&#8221;dir.</p>
<p>Tıpkı babası Hz. Ali&#8217;yyül Murtaza -s- ve ağabeyi Hz. İmam Hasan -s- gibi&#8230;</p>
<p>Ve&#8230; Hüseyin&#8217;den sonra hiç kimseye nasip olmamıştır artık bu eşsiz ilahi nimet&#8230;</p>
<p>Bu ilahi besin, &#8220;rızkın sahibi olan Yüceler Yücesi Allah-u Azze ve Cell hazretleri&#8221;nin Hüseyin -s- için tayin edip nasip buyurduğu ilk &#8220;rızık&#8221;tı!..</p>
<p>İki cihan serveri ve Habib-i Hüda, bu mübarek bebeği doyasıya öpüp kokladıktan sonra dadısına verdi; gözlerinden akan yaşlar, orada bulunan herkesi hüzne boğmuştu:</p>
<p>&#8220;Hüseynim! Sana kıyacak olanlara lânet olsun&#8230;&#8221;</p>
<p>Ve Allah Resulü -saa- bu sözü üç kez tekrarladı.</p>
<p>Bebek 7 günlük olduğunda Ümmü Eymen onu tekrar Hz. Resulullah&#8217;ın -saa- huzuruna getirdi. Hazret, &#8220;Gelene de, getirene de ne mutlu!&#8221; buyurduktan sonra tebessüm ederek &#8220;Ey Ümmü Eymen!&#8221; buyurdular, &#8220;Gördüğün rüyanın tabiri budur işte!&#8221;</p>
<p>O gün Hz. Resulullah -saa- minik Hüseyni için iki koyun akike ettirdi (kurban kestirdi) ve kurbanlardan bir butla bir altın dinar hediye etti bebeği dünyaya getiren ebe kadına.</p>
<p>O gün bebeğin saçlarını tıraş ettirip saçları ağırlığınca gümüş sadaka verdi</p>
<p>Ve o gün Allah Resulü -saa- sofra açtırıp ihsan yemeği verdi, açları doyurdu, çıplakları giydirdi&#8230; Hüseynine eşi ve ortağı olmayan Rabbinin adını öğretti o gün, peygamber nefhasıyla sardı onu, Hüseynini bu ilahi nimetlerle besledi&#8230; Ve onun yüzü suyu hürmetine açları doyurdu, yoksulların yüzünü güldürüp hayır dualarını aldı Hüseyin için o gün&#8230;</p>
<p>-* &#8211;</p>
<p>Araplar arasında kız evlattan dünyaya gelen bebeği &#8220;evlat&#8221; saymak gibi bir gelenek yoktu, bizzat kız çocuklarının kendisi &#8220;evlat&#8221; sayılmıyordu çünkü! Hz. Resulullah -saa- bu cahiliyet geleneğini bozarak sevgili kızı Hz. Fâtıma&#8217;yı -s- olduğu gibi, ondan dünyaya gelen Hasan&#8217;la -s- Hüseyn&#8217;i de -s- &#8220;canının bir parçası ve sevgili evladı&#8221; ilan etti. Böylece Hz. Fâtıma&#8217;ya -s- olan sevgi ve ilgisi de Müslüman kamuoyuna duyurulmuş, bildirilmiş oluyordu.</p>
<p>Hüseyin -s- Müslümanların imamı olacak, onların liderlik ve yönetimini üstlenecekti.</p>
<p>İslâmî liderlik demek kalplerin ve gönüllerin idaresi demekti, bedenlerin değil&#8230;</p>
<p>İslam’da lider ve rehber olan kimse; yani Müslümanlara imam olan kimse vücutlara değil, ruhlara ve gönüllere hükmederdi çünkü.</p>
<p>İslâmî yönetim ve liderlikle, zorbalığa dayalı diktacı ve dayatmacı yönetim tarzları birbirine tamamen zıt iki yönetim tarzıdır.</p>
<p>İslamî liderlik demek gönüllere ferman sürmek demektir; sevgi ve şefkatin liderliği demektir.</p>
<p>Sevgi ve muhabbet, en mükemmel lider, en iyi önderdi. Ve, iyileri sevmek, insanı eğitip yetiştirir, nefsanilikten kurtarıp ruhaniliğe yaklaştırır insanı&#8230;</p>
<p>İyilikle yoğrulmuş bir sevgili, sevenini de iyilik ve güzelliğe götürür.</p>
<p>İslam dininin temeli de sevgi ve iyilik üzerine kuruludur.</p>
<p>Din de, sevgi ve şefkatten başka bir şey değildir aslında. İslam peygamberi bütün hayatı boyunca sevgiye davet etti herkesi, şefkatli ve merhametli olmaya çağırdı insanları; iyileri, salihleri ve takvalı insanları sevmeye davet etti Müslümanları&#8230; İyilerin sevgisiyle dolan bir gönül, sahibini Allah indinde pek aziz kılar zira&#8230;</p>
<p>-*-</p>
<p>Aile ortamı ve yetiştiği çevre, bebeğin üzerinde etki bırakan en önemli faktörlerden biridir.</p>
<p>Hüseyn&#8217;in -s- aile ortamı, en temiz ortamdı, en mükemmel insâni ortamda yetişiyordu Hüseyin -s-.</p>
<p>Evi vahyin merkezi, dedesi vahyin Resulü, annesi dünya ve ahiret kadınlarının efendisi, babası Resulün vasisi ve müminlerin efendisi&#8230;</p>
<p>Yüceler yücesi Rabb&#8217;ul Âlemin hazretleri tarafından insanları hidayete doğru yöneltip onlara kılavuzlukta bulunmakla görevlendirilen büyük insanlar, Hüseyn&#8217;i -s- yetiştirmekle vazifeliydiler şimdi.</p>
<p>Dünyanın kurtuluşu için dünyaya ayak basan ilahi memurlar, Hüseyn&#8217;in -s- eğitimiyle meşguldü şimdi.</p>
<p>Hüseyin -s- Resuller resulü Hz. Muhammed-i Mustafa&#8217;nın -saa- özel ilgisi, vasiler vasisi ve müminlerin emiri hz. Aliyy&#8217;ul Murtaza&#8217;nın -s- özel eğitimi ve mümin kadınların ulusu Hz. Fâtıma-i Zehra selamullah aleyhâ&#8217;nın terbiyesiyle büyüdü.</p>
<p>Bu ne nimet, bu ne kemal bu ne izzetti öyle!&#8230;</p>
<p>Böylesine seçkin ve nadide bir tim, neye hazırlıyordu Hüseyn&#8217;i -s- sahi?..</p>
<p>Bütün bir kâinatın önünde saygıyla eğildi bu emsalsiz şahsiyetler; Hüseyn&#8217;in -s- etrafında pervaneler misali dönmekte ve onu en mükemmel şekilde eğitip yetiştirmek için ellerinden gelen gayreti göstermekteydi&#8230;</p>
<p>Bütün bunlar, Hüseyn&#8217;in -s- çok özel bir görev için seçilmiş olduğunun işaretleriydi&#8230;</p>
<p>İman, takva, kemal, iyilik, mertlik, insanlık, bilgi, sevgi, ülfet ve büyüklüğü tam kaynağından alıyordu Hüseyin -s-</p>
<p>Annesi Fâtımâ&#8217;ydı -s- onun&#8230;</p>
<p>Erdem, fazilet ve iffetin timsali&#8230;</p>
<p>Şefkat, sevgi ve hâsenâtın kaynağı&#8230;</p>
<p>Kevser&#8230;</p>
<p>Bizzat Resul-ü Ekrem&#8217;in -saa- buyurmuş olduğu üzere: &#8220;İnsanlık tarihinin gelmiş geçmiş en büyük dört kadınından biri ve bizzat onların en büyüğü!&#8221;..</p>
<p>Firavn&#8217;un eşi Âsiye, Hz. İsa&#8217;nın -s- annesi Hz. Meryem ve kendi annesi Hz. Hatice-i Kübrâ aleyhâ selam; Fâtıma&#8217;yla -s- iftihar etmedeydiler. Rablerinin katında&#8230;</p>
<p>-*-</p>
<p>Hz. Resulullah -saa- o gün pek neşeliydi. Evden çıktığında bir omzunda sevgili Hasan&#8217;ı vardı, bir omzunda da sevgili Hüseyn&#8217;i. Bir onu öpüp okşuyordu, bir ötekini&#8230;</p>
<p>İki cennet çiçeği, Allah Resulü&#8217;nün -saa- gülüydü onlar&#8230;</p>
<p>O hazretin bu ilgisini gören sahabeler &#8220;Ya Resulullah&#8221; dediler &#8220;Bu ikisini pek seviyorsunuz galiba?&#8221;</p>
<p>Allah Resulü &#8220;Bu ikisini seven&#8221; buyurdu, &#8220;Beni sevmiş, onlara düşmanlık eden bana düşmanlık etmiş olur!&#8221;</p>
<p>Ömer, Peygamberin omzundaki çocuklara bakarak &#8220;İyi bir at bulmuşsunuz kendinize!&#8221; dedi; Allah Resulü &#8220;Evet&#8221; buyurdular, &#8220;Bu ikisi, iyi birer binici doğrusu&#8221;.</p>
<p>Ve cennet çiçekleri, sevgiyle dedelerine sarılıp onun mübarek yanaklarına dayadılar başlarını&#8230;</p>
<p>Hz. Resulullah -saa- bu iki çocuğa karşı çok özel bir ilgi ve itina göstermedeydi; sırf beşeri bir bağ veya sırf şefkatten ibaret bir dede-torun ilişkisi değildi bu&#8230;</p>
<p>Çok daha öte, çok daha derin ve özel bir ilişki vardı Allah&#8217;ın Resulüyle Hasaneyn arasında&#8230;</p>
<p>Ne dede alelâde bir insandı, ne de ona Rabbinin en değerli armağanı olan bu iki nadide çocuk&#8230;</p>
<p>İnsanlar bu iki çocuğu defalarca Allah Resulünün omuzlarında, onun sırtında, onun kollarında gördüler.</p>
<p>&#8220;Bunları seven beni sevmiş, bunlara düşmanlık eden bana düşmanlık etmiş olur&#8221; dediğini defalarca duydular.</p>
<p>Ve nice kez &#8220;Babaları, onlardan da üstündür!&#8221; buyurdu Allah Resulü&#8230;</p>
<p>Onlarla babalarını sevmek, bütün müminlere farz oldu.</p>
<p>Bu üçünün sevgisi ve onlara duyulan ilgi ve sevgi konusunda da Hz. Resulullah&#8217;ın -saa- buyurmuş olduğu şu cümle bir hayli çarpıcı ve düşündürücüdür:</p>
<p>&#8220;Ali&#8217;nin sevgisi sadece müminlerin kalbinde yer eder; Ali&#8217;yi sadece imanlı kimseler sever ve ona ancak ikiyüzlü münafıklar düşman olur. Hasan&#8217;la Hüseyn&#8217;in sevgisi ise müminin de kalbinde yer eder, kafirle münafığın da!..</p>
<p>-*-</p>
<p>Hasan&#8217;la Hüseyin o gece geç vakitlere kadar dedelerinin yanında kalmışlardı. Hz. Resulullah -saa- onları sevgiyle okşayarak &#8220;Anneniz de sizi özlemiştir şimdi!&#8221; dedi ve onları annelerine gönderdi. Çocuklar dedelerini öptükten sonra elele tutuşarak dışarı çıktılar.</p>
<p>Çok karanlıktı&#8230;</p>
<p>Bu sırada çok güçlü bir şimşek çaktı.</p>
<p>Çocuklar bu şimşeğin aydınlığında evlerine ulaştılar.</p>
<p>Onlar kapıdan girince ortalık yine zifiri karanlık olmuştu.</p>
<p>Hz. Resulullah&#8217;ın -sav- gözleri doldu; elini semaya açıp &#8220;Biz Ehl-i Beyt&#8217;i bunca aziz kıldığın için sana hamdederiz Allah&#8217;ım!&#8221; buyurdu.</p>
<p>-*-</p>
<p>Müslümanlardan biri bir suç işlemişti. Cezalandırılması gerekiyordu.</p>
<p>Mahcubiyetinden Hz. Resulullah&#8217;a -saa- görünmeyip birkaç gün saklandı.</p>
<p>Bir gün, Hasan&#8217;la Hüseyn&#8217;in sokakta oynadıklarını görünce hemen onları kucağına alıp Hz. Resulullah&#8217;a -saa- gitti &#8220;Ya Resulullah!&#8221; dedi &#8220;Ben Rabbime tevbede bulundum, şu çocukların yüzü suyu hürmetine beni affetmenizi istiyorum!&#8221;</p>
<p>Hazret gülümseyerek &#8220;Gidebilirsin&#8221; buyurdular, &#8220;Seni affettim! Artık serbestsin!&#8221;</p>
<p>-*-</p>
<p>Yaşlı sahabe abdest almakla meşguldü&#8230;</p>
<p>Ama abdestini yanlış almadaydı.</p>
<p>Bu sırada orada bulunan peygamber çiçekleri, hemen kollarını sıvayarak ona yaklaştılar:</p>
<p>&#8211; Amca! Biz abdest alacağız, siz hakem olun, hangimizin abdestinin daha doğru olduğunu söyleyin!</p>
<p>Yaşlı adam merakla onları izlemeye başladı. Her ikisi de abdest aldıktan sonra &#8220;Çocuklar&#8221; dedi, &#8220;İkiniz de çok güzel abdest aldınız, yanlış olan benim abdestimdi, şimdi ben de doğrusunu sizden öğrenmiş oldum!&#8221;</p>
<p>-*-</p>
<p>İnsanlığa rehber ve lider olmak üzere seçilmiş bulunan büyük insanlar, çocukluk çağında da büyüktürler aslında; yaşları küçük olsa da en karmaşık sosyal olayları bile kavrayıp halletmede güçlük çekmezler&#8230;</p>
<p>Küçüğün büyüğe bir şey öğretmesi pek zordur&#8230;</p>
<p>Büyüğün küçüğü öğretmen olarak kabullenmesi zordur. Zenginin fakiri, güçlünün zayıfı, üstün astı öğretmen kabul etmesi zor mu zordur&#8230;</p>
<p>Birinci gruptakiler, kendilerini daha üstün görürler çünkü&#8230;</p>
<p>Çünkü onlar daha büyüktürler. Gün görmüş, ömür geçirmiştirler!</p>
<p>Çünkü onlar zengindirler.</p>
<p>Çünkü onlar âmirdirler&#8230;</p>
<p>Eğitim ve öğretimin en önemli şartı, öğrencinin öğretmeninin kendisinden daha bilgili olduğunu kabiulenmesi ve öğretmenine itaat etmesidir ki bu şart onlarda yoktur!</p>
<p>Allah Resulünün biricik incileri, inanılmaz derecede basit ve kolay bir yöntem kullanarak bu karmaşık sosyal müşkülü halledivermiş ve o mükemmel terbiye ve ahlâklarıyla yaşlı adamın &#8220;büyüklük seddi&#8221;ni kolayca aşarak onun öz benliğine ulaşmış ve ona &#8220;doğruyu öğretme&#8221;yi başarmışlardı!</p>
<p>Böylece gençlerin kendilerinden daha büyüklere birşey öğretmek istediklerinde bunu hangi yöntemle yapmalarının daha sağlıklı ve başarılı olacağını da öğretmiş oluyorlardı bütün insanlığa!</p>
<p>Bir genç, yaşlı bir insana kendisinin birşeyi doğrudan doğruya öğretmesinin mümkün olmadığını bilmelidir.</p>
<p>Eğitim ve öğretimin özel yolu, yordamı vardır.</p>
<p>Peygamber çiçekleri, böylece küçüklerin büyükleri nasıl eğitebileceğini öğretmişlerdir bütün insanlığa.</p>
<p>-*-</p>
<p>Allah Resulü -saa- bu iki nadide armağana pek büyük bir sevgi ve saygı beslemedeydi.</p>
<p>Bir gün o hazret minberde vaazla mşşgulken Hasaneyn Mescidunnebi&#8217;ye geldiler.</p>
<p>İkisi de kırmızı elbise giymişti.</p>
<p>Henüz yürümeye başladıklarından düşe kalka ilerliyorlardı.</p>
<p>Hz. Resulullah -saa- minberden inerek onlara yaklaştı, her ikisini de sevgiyle kucaklayıp minbere çıktı, bu iki peygamber çiçeğini dizlerini oturarak konuşmasına devam etti&#8230;</p>
<p>-*-</p>
<p>Mescidunnebi&#8217;de ashap, Hz. Rebulullah&#8217;ın -saa- imametinde yatsı namazını kılmadaydı.</p>
<p>Minik Hasan&#8217;la Hüseyin girdiler içeriye.</p>
<p>Yeni yeni yürümeye başlamışlardı.</p>
<p>Safların arasından sıyrılıp dedelerini buldular.</p>
<p>Hz. Resulullah -saa- secdeye gittiğinde hazretin mübarek sırtına biniyorlardı.</p>
<p>Allah Resulü -saa- onları düşürmemek için özen gösteriyor, yavaşça onları yere koyarak secdeden kalkıyordu.</p>
<p>Namazını tamamlayınca her ikisini de bağrına basıp öptü, sevgiyle dizlerine oturtup yanaklarını okşadı.</p>
<p>Hz. Resulullah -saa- bineğe bindiğinde bu iki çiçeği de yanına alır, birini öne, diğerini de terkine oturturdu.</p>
<p>-*-</p>
<p>Ebu Hureyre &#8220;Hz. Resulullah&#8217;ın -saa- Hüseyn&#8217;in ağzının suyunu emdiğini gördüm&#8221; der &#8220;Tıpkı bir hurmayı emer gibi&#8221;&#8230;</p>
<p>&#8220;Resulullah&#8217;ın -saa- Hüseyin&#8217;le oynamayı çok sevdiğini bilirim. Bir defasında onun minik ayaklarını kendi ayağının üzerine koyup ellerinden tutarak &#8220;Hadi bakalım&#8221; dedi, &#8220;Tırman dedenin omuzuna!&#8221; Hüseyin neşeyle o hazretin göğsüne kadar tırmandı, hazret, minik Hüseyni sevgiyle bağrına basıp öptükten sonra &#8220;Ya Rabbi&#8221; buyurdu, &#8220;Hüseyn&#8217;imi sev&#8230; Ben onu çok sevmedeyim zira!..&#8221;</p>
<p>-*-</p>
<h2>
	Hz. İmam Hüseyin&#8217;in -s- Evliliği</h2>
<p>İslam ordusu zaferle döndüğü Medine&#8217;ye çok önemli esirler getirmişti. İran Padişahı Şehriyar Yezdgerd&#8217;in kızı da getirilen esirler arasındaydı. Babası onu bırakıp kaçmış, ağabeyi Çin&#8217;e sığınmış ve prensesi tek başına bırakmışlardı. Kimsesizlerin en güvenilir sığınağı olan İslam dini, onun için de en mükemmel sığınak olacaktı.</p>
<p>Esirler arasında bir prensesin de olduğu haberi kısa zamanda bütün Medine&#8217;ye yayılmıştı. Şehrin genç kızları onu görmek için Mescid&#8217;unnebi&#8217;nin önüne toplanmış, kimi kadınlar da pencereden veya evlerinin damından esirleri seyretmeyi yeğlemişti.</p>
<p>Medine halkı, halife Ömer&#8217;in İran prensesine nasıl davranacağını görebilmek için Mescid&#8217;unnebi&#8217;ye akın ediyordu şimdi.</p>
<p>Halifeyle birkaç Müslümanın, camide bulunduğu bir sırada esirler kervanı cami avlusuna getirildi. Kervandan sorumlu görevlinin halifeye sunduğu raporda şöyle deniliyordu:</p>
<p>&#8220;Esirlerimiz arasında kral Yezdgerd&#8217;in kızı da var. Horasan fatihi onu Medine&#8217;ye getirmemizi tembihledi.&#8221;</p>
<p>Prensesi halifenin yakınına oturttular. Bir yandan yol yorgunluğu, bir yandan esaretin acısıyla kıvranan prenses derin bir ah çekerek farsça birkaç kelime söyledi. Onun kendisine hakaret ettiğini zanneden halife &#8220;Ateşperest kâfir küfrediyor galiba!&#8221; dedi. Bu sırada camide bulunan ilim şehrinin kapısı İmam Ali &#8220;Yanılıyorsun, sakin ol&#8221; dedi yavaşça &#8220;bu kızcağız kendi ailesine beddua ediyor, &#8220;yazıklar olsun Hürmüz, kızın esir düştü&#8221; diye ileniyor.&#8221;</p>
<p>Mescidunnebi&#8217;de bulunan herkes afallamıştı.</p>
<p>İmam farsçayı nerede öğrenmişti? Medine&#8217;de fasça bilen kim vardı Selman&#8217;dan başka?</p>
<p>Halife Ömer &#8220;Bu kızı da diğer esirlerle birlikte esir pazarında satılığa çıkaralım!&#8221; dedi.</p>
<p>İmam &#8220;Bu hiç doğru olmaz&#8221; diyerek hatırlattı: &#8220;Hz. Resulullah&#8217;ın -saa- &#8220;Kavimlerin ileri gelenleri elinize geçerse onlara saygılı davranın&#8221; buyurduğunu unuttunuz mu?!&#8221;</p>
<p>&#8211; Ne yapmamız gerekiyor o zaman? Bu kıza nasıl davranmalıyız şimdi?</p>
<p>&#8211; Bunu kendisine bırakalım. İstediği birini seçip onunla evlensin!</p>
<p>Hz. Resulullah -saa- ilmin şehri, Hz. Ali de -s- bu emsalsiz şehrin kapısıydı. Müslümanlar, ona akıl danışanın batıla düşmeyeceğini biliyorlardı, çünkü bizzat Hz. Resulullah&#8217;tan -saa- duymuşlardı bunu.</p>
<p>Kral Yezdgerd&#8217;in kızına, meseleyi anlattılar.</p>
<p>Hiç ummadığı bir teklifti bu.</p>
<p>O dönemlerde dünyanın hiçbir beldesinde esire böyle davranılmıyordu.</p>
<p>Esirler ya takas edilir, ya parayla satın alınıp köle olarak kullanılır, ya da öldürülürlerdi&#8230;</p>
<p>Bu, İslam dininin eşsiz prensipleri ve şefkat dolu kanunlarıyla ilk tanışıklığı oldu prensesin&#8230;</p>
<p>Camideki çehreleri tek tek süzmeye başladı.</p>
<p>Kimdi bunlar acaba?</p>
<p>Mesleği neydi şunun? Ahlakı nasıldı ötekinin?<br />
Şu diğerinin huyu nasıldı acaba?</p>
<p>Kimsesiz gariplere nasıl davranılırdı bu kavmin arasında?</p>
<p>Bunları bilmiyordu&#8230;</p>
<p>Birden, gözü bir gence takıldı.</p>
<p>Oradakilerden çok farklıydı.</p>
<p>O güne kadar tanıdığı herkesten farklı bir çehreydi bu.</p>
<p>Onsekizinden fazla olmadığı belliydi, ama asırlarca yaşamışçasına vakur ve olgundu. Fevkalade güzeldi. Ama güzelliğinden başka birşey vardı onda insanı cezbeden&#8230; Aşinâydı âdeta&#8230; Kimsede olmayan bir nur vardı onda&#8230;</p>
<p>Genellikle erkekler elçilikte bulunur kız istemeye giderlerdi.</p>
<p>Şimdi durum tam tersine bir kaderle karşı karşıya getirmişti onu.</p>
<p>Evleneceği erkeğe onun teklifte bulunması gerekiyordu.</p>
<p>Ya onu reddedecek olursa?</p>
<p>Ama hayır, onun gözlerinde büyük insanlara mahsus bir ışık vardı.</p>
<p>Prenses ürkek adımlarla yaklaşıp elini İmam Hüseyin&#8217;in başı üzerinde tuttu.</p>
<p>Bütün bir cami tekbir sesleriyle gürlemiş, herkes onu bu isabetli seçimi için takdir etmişti.</p>
<p>Ve kader ne kadar da şaşırtıcıydı gerçekten&#8230; Kralın kızı, Peygamberin evladına kısmet olmuştu!&#8230;</p>
<p>Hz. Hüseyin bu yabancı prensesin teklifini kabullenerek onunla evlendi.</p>
<p>Şehrbânu, İmam Hüseyin&#8217;e nur topu gibi bir oğlan çocuğu doğurdu. İmam&#8217;ın soyu bu evladından yürüyecek ve İmamet nuru onun alnında parlayacaktı. Adını Ali koydular. Çok ibadet ettiği için daha sonraları &#8220;Zeynulâbidin&#8221; denilecekti ona: &#8220;İbadet edenlerin süsü, ziyneti!&#8221;</p>
<p>İmam Hüseyin&#8217;in -s- hayatı kısa oldu, ama Şehrbânu Hatun&#8217;un hayatı çok daha kısa&#8230; Bu vefakar anne, Ehl-i Beyt-i Resulullah&#8217;ın -saa- nadide imamlarının dördüncüsü olan ilk evladı Hz. İmam Seccad Ali bin Hüseyin&#8217;i -s- dünyaya getirdikten sonra dünyadan göçtü&#8230;</p>
<p>Şehrbânu Hatun âdeta ilahî bir görevi yerine getirmekle memur edilmiş ve Ali&#8217;sini dünyaya getirdikten sonra göçüvermişti dünyadan&#8230;</p>
<p>Gurbetten beka diyarına&#8230; Her insanın anayurdu olan ahiret yurduna.</p>
<p>Ve bu, kaderin acı bir cilvesiydi Hz. Seccad -s- için&#8230; Dünyaya ayak basar basmaz öksüz kalmak çok acıydı elbet.</p>
<p>Ama Kerbelâ&#8217;yı yaşamak çok daha büyük bir acı olacaktı onun için.</p>
<p>Bu nedenledir ki Şehrbânu Hatun, o büyük musibeti görmeden göçtüğü için şanslı sayılacaktı yıllar sonra&#8230;</p>
<p>-*-</p>
<p>İmam Hüseyin&#8217;in -s- bir eşi de Leylâ Hâtun&#8217;du. Bu yiğit kadından yiğit mi yiğit bir oğlu oldu İmam&#8217;ın&#8230;</p>
<p>Yiğit, bahadır, erkek güzeli, ahlak ve erdem timsâli&#8230; Onu gören Hz. Resulullah&#8217;ı -saa- görmüş gibi olurdu. İnsanlar içinde Hz. Resulullah&#8217;a -saa- en çok benzeyendi o&#8230; Vücudu, ruhu, ahlakı, hatta sesi, yürüyüşü, oturuşu ve&#8230; Herşeyiyle Resulullah&#8217;ın -saa- tıpatıp aynıydı Aliekber&#8230;</p>
<p>Hz. Resulullah&#8217;ı -saa- özleyen yaşlı sahabelerle, o hazreti görmeyen ve onu görüp seyretmek isteyenleri Aliekber&#8217;in yanına getirirlerdi&#8230; Onu gören, Hz. Resulullah&#8217;ı -saa- görürdü âdeta&#8230; Leyla Hatun&#8217;un Ali&#8217;siyle Amine Hatun&#8217;un Muhammed&#8217;i -saa- bir elmanın iki yarısı gibiydi çünkü.</p>
<p>Aliekber&#8217;in Kerbelâ&#8217;da gösterdiği yiğitlik ve yarattığı kahramanlıklar kıyamete değin dillere destan olacaktı.</p>
<p>O, Hz. Hüseyin&#8217;in -s- büyük oğlu olduğu için adına bir de &#8220;büyük&#8221; anlamına gelen &#8220;Ekber&#8221;i eklemişlerdi.</p>
<p>Kerbelâ&#8217;da şehid düşen yiğit Aliekber&#8217;in annesi Leyla Hatun Urve bin Mesud&#8217;un torunlarından olan Ebu Murre Sakafî&#8217;nin kızıdır.</p>
<p>Leyla&#8217;nın ceddi olan Urve, Sakafi aşiretinin reisi olup Taif&#8217;te yaşardı. sadece Sakafiler arasında değil, bütün arap kavmi arasında yiğitlik ve mertliğiyle ün salmıştı. Urve, bizzat Hz. Resulullah&#8217;ın -sav- huzuruna varıp Müslüman olmuş, Medine&#8217;den Taif&#8217;e döndüğünde kendi kavmini İslam’a davet etmişti. Sakıfoğulları ona şiddetle karşı çıkmış, onunla savaşa tutuşmuş ve nihayet bir sabah namazında onu şehid etmişlerdi.</p>
<p>Evet, Urve, yabancılar ve düşmanlar tarafından değil, kendi kabilesi, kendi akrabaları tarafından öldürülmüştür, tıpkı torunu Aliekber ve yiğit babası Hz. Hüseyin -s- gibi.</p>
<p>Hz. İmam Hüseyn&#8217;i -s- şehid edenler ne Romalı hırıstiyanlardı, ne de Hayber yahudileri&#8230; Müslüman olduğunu söyleyen ve Hz. Resulullah&#8217;ın -saa- sünnetine uyduğunu ve o hazretin halifesi olduğunu iddia edenler tarafından öldürüldü o da&#8230; Ve çoğu, akrabası veya mahalle arkadaşıydı&#8230;</p>
<p>Evet, Leylâ Hatun da çok yaşamadı, sevgili Hüseyn&#8217;iyle Aliekber&#8217;inin acısını görmeye dayanamazdı Leyla&#8230; Şehrbanu gibi o da genç yaşta dünyayı terkedip bekâ diyarına göçtü ve arap kabilelerinin Leyla Hatunu&#8217;yla, acem beldesinin Şehrbânu Hatunu, ahiret yurdunda Hüseyn&#8217;leriyle Ali&#8217;lerini beklemeye başladılar.</p>
<p>Ve çok geçmeden onlar da kavuştular birbirlerine&#8230; Başı dik, alnı açık ve Rablerinin huzurunda &#8220;O&#8217;nun rızasını en mükemmel şekilde kazanmış olarak!&#8221;</p>
<p>-*-</p>
<p>Rubab -veya Rûbâbe- Hatun da Hz. İmam Hüseyin&#8217;in -s- eşiydi.</p>
<p>Ama o, Hüseyn&#8217;ini -s- yalnız bırakıp çabucak göçmedi dünyadan. Kerbelâ&#8217;ya kadar sevgili Hüseyn&#8217;iyle birlikteydi o, Aşura&#8217;yı onunla birlikte yaşadı, o inanılmaz kıyamet sahnesine tanık oldu ve Hüseyn&#8217;inin mesajını Medine&#8217;ye taşıdı.</p>
<p>Vefa ve sadakat timsali olan bu büyük kadın, Hz. İmam Hüseyn&#8217;in -s- şehadetinden sonra evlenmedi, ölünceya kadar İmam&#8217;ı ve Âşura&#8217;yı anıp durdu, hakkı ve hakikati anlatan canlı bir tarih oldu ve cennet-i âla&#8217;da Hüseyn&#8217;ine -s- kavuşuncaya kadar onunbüyük davasının yılmaz eri kesildi.</p>
<p>Rubab Hatun, ünlü Emre&#8217;el Kays-ı Kelbî&#8217;nin kızıdır.</p>
<p>İmam Hüseyn&#8217;in -s- ünlü bilge kızı Sakine&#8217;yle, kundakta şehid edilen minik Abdullah&#8217;ının anneleri bu büyük kadındır işte.</p>
<p>İmam Hüseyn&#8217;i -s- şehid eden azgın ve zalim kavim, Rubab Hatun&#8217;u bir savaş esiri gibi zincirlere bağlayıp Şam&#8217;a götürdüler.</p>
<p>Acılarla dolu esaret hayatından sonra Medine&#8217;ye dönen Rubab Hatun burada Hz. İmam Hüseyin -s- için yas ve taziye toplantıları düzenledi. Ölünceye kadar bir kez olsun onun güldüğü görülmedi, gece gündüz Kerbelâ&#8217;yı hatırlayıp &#8220;Ya Hüseyn!&#8221; nidalarıyla âğladı. Arap kabilelerinin büyükleri onunla evlenmek için elçiler gönderdiler &#8220;Peygamber&#8217;in gelini olana, başkalarının gelini olmak yakışmaz&#8221; diyerek hepsini geri çevirdi.</p>
<p>Rubab Hatun İmam Hüseyin&#8217;in -s- acısıyla o hazretin şehadetinden sonra bir yıldan fazla yaşayamadı, bu bir yılı da hergün İmam&#8217;a ağlamak ve Kerbelâ şehidlerini anmakla geçti, Peygamber ailesinin katillerini lanetledi, Emevilerin çirkin yüzünü insanlara göstermeye çalıştı. Bu bir yıl boyunca yemeden içmeden kesildi, sıcağa soğuğa aldırmadı &#8220;Hüseyin&#8221; adını dilinden düşürmedi, gözünün pınarları kuruncaya kadar ağladı ve nihayet bir yılını doldurmadan &#8220;Hüseyin&#8221; diye diye Hüseyn&#8217;ine kavuştu.</p>
<p>Hz. İmam Hüseyn&#8217;in -s- Rubab Hatun&#8217;la kızı Sakine için söylediği iki beyit ünlüdür; bu iki beytin türkçesi mealen şöyle:</p>
<p>&#8220;Canıma andolsun ki ben</p>
<p>Rubab&#8217;la Sakine&#8217;nin misafir edildiği bir evi pek severim!</p>
<p>O ikisini pek severim ben ve kınanmam bu yüzden</p>
<p>Canım da fedadır onlara, malım da</p>
<p>Hiçbirşeyimi esirgemem o ikisinden!&#8221;</p>
<p>-*-</p>
<h2>
	İmam Hüseyin -s- Pek Mert Ve Cömertti</h2>
<p>Ceddi Hz. Muhammed&#8217;in -saa- büyük vasıfları Hz. Ali&#8217;yle Hz. Fâtıma&#8217;nın -s- eğitim ve terbiyesi Hz. Hüseyin&#8217;de -s- toplanmış ve onu mertlik, yiğitlik, fedakarlık, cömertlik, fazilet ve erdemin timsali kılmıştı.</p>
<p>İmam Hüseyin -s- de ceddi hz. Resulullah -saa-, babası Ali&#8217;yyul Murtaza ve annesi Sıddıkâ-i Kübrâ Fâtımâ-ı Zehrâ selamullah aleyhâ gibi eşsiz bir insan, inanılmaz bir kişilikti&#8230;</p>
<p>&#8230; Üsame&#8217;yle, İmam Hüseyin&#8217;in -s- hiçbir dostluğu yoktu, arası da hiç iyi değildi İmamla. Kendisini İmam Hüseyin&#8217;den -s- üstün görür, &#8220;ben, Hz. Resulullah&#8217;ın -saa- oğulluğu şehid Zeyd&#8217;in evladıyım!&#8221; diyerek övünürdü, &#8220;Hz. Resulullah -saa- çok genç olduğum halde Ebubekir, Ömer ve Osman&#8217;ın her üçünü de benim komutama vermiştir!&#8221; diyerek herkese büyüklük taslardı.</p>
<p>Üsame, İmam Hüseyin&#8217;le -s- kendisini aynı kefeye koymakta, &#8220;ben de onun gibi Hz. Resulullah&#8217;ın -saa- torunuyum, onun benden farklı tarafı nedir? demekteydi.</p>
<p>Hüseyin, Ali&#8217;nin -s- oğluysa, o da Zeyd&#8217;in oğluydu!</p>
<p>Hüseyin mücahidlerin imamı olmuşsa o da İslam ordularının komutanı olmuştu!</p>
<p>Ve Üsame de birçokları gibi kendisini Peygamber&#8217;in Ehl-i Beyt&#8217;iyle bir, hatta onlardan daha üstün görme hatasına düşmüş, nefsinin enaniyetine kapılıvermişti.</p>
<p>Bir gün Üsame&#8217;nin hastalanıp yatağa düştüğünü haber verdiler İmam Hüseyn&#8217;e. İmam, hemen kalkıp onun ziyaretine gitti. Üsame, ağır bir borcun altına girmişti, İmamı gördüğünde &#8220;bu borcumu ödeyemeden ölmek istemezdim&#8221; deyince İmam -s- borcunun miktarını sordu, Üsame &#8220;Altmışbin dirhem!&#8221; dedi. İmam &#8220;İçin rahat olsun&#8221; buyurdu, &#8220;Sen ölmeden bu borcunu ödemeyi ben taahhüt ediyorum!&#8221; Ve İmam, verdiği sözü tutarak Üsame&#8217;nin bütün borçlarını onun adına ödedi ve Üsame&#8217;yi borçlu ölmekten kurtardı.</p>
<p>İşte burada İmam Hüseyin&#8217;in -s- yolu, iddiacı inkılabçı komutanlardan da ayrılıyordu. Bu olayın da verdiği ipuçları dikkate alındığında, İmam Hüseyin&#8217;de devrimci geçinen beşerî ekollerin öncülerinde görülmeyen çok özel bir haslet ve meleke olduğu görülür: İster Lenin, Mao, Allende, Che Guevera vb. gibi sol olsun, ister Franco, Abdulkerim Reyfi, Enver Paşa, Atatürk, Abdulkadir Cezayiri vb. gibi sağ eğilimli devrim ve inkılap isimleri olsun, o hazretle kıyaslanabilmeleri bile mümkün değildir. İmam Hüseyin Üsame olayında çok farklı bir ahlak ve erdem örneği sergilemekte ve hem dostuna, hem düşmanına iyilikte bulunmaktadır. Salt inkılap ve devrim adamı olarak bilinenlerse dostlarına karşı sevecen, düşmanlarına karşıysa acımasız ve serttirler.</p>
<p>Hz. Hüseyin&#8217;in -s- yolu &#8220;cihad&#8221;ve &#8220;mücahede&#8221; yoludur, devrimcilik yolu değil&#8230;</p>
<p>-*-</p>
<p>Bir bedevi Arap Medine&#8217;ye gelip şehrin en cömert insanının kim olduğunu sordu &#8220;Hüseyin bin Ali&#8221;dediler.</p>
<p>Bedevi, İmam Hüseyin&#8217;i -s- camide buldu, namaz kılmakla meşguldü. Bedevi, İmam&#8217;ın namazını bitirmesini bekledi, selam verir vermez derdini anlatıp &#8220;Size bel bağlayan pişman olmazmış dediler&#8221; diye ekledi.</p>
<p>İmam -s- kalkıp evinin yolunu tuttu, bedevi de onu izlemedeydi. İmam evine ulaştığında bedevi kapıda durmuş, İmam içeri girmişti. Çok kısa bir süre sonra İmam, içinde dörtbin dinar sarılı bir bohçayla geri dönüp onu bedeviye verdi ve eğer az olursa onu affetmesini istedi! Bedevi neye uğradığını şaşırmıştı, bohçayı alıp &#8220;Böylesine mert bir insanın günün birinde toprağın bağrına gitmesi yazık olmaz mı?&#8221; diyerek şu mealde bir şiir okudu: &#8220;Mertlik ölür mü hiç? Cömertlik toprağın altında kalır mı? İnsanlığını toprağa gömebilmek mümkün müdür insanın? Mertlik güneşe benzer, geceleri gündüze çevirip insanların yolunu aydınlatır.&#8221;</p>
<p>-*-</p>
<p>İmam Hüseyin -s- şehid düştükten sonra onu toprağa vermeye gelenler sırtında koyu nasırlar gördüler, İmam Seccad &#8220;Babam geceleri sırtında yoksullarla yetimlere yiyecek taşırdı&#8221; dedi, &#8220;ceddimiz Emir&#8217;el Müminin Ali&#8217;den -s- Ehl-i Beyt imamlarına intikal eden hasletlerden biridir bu!&#8221;</p>
<p>Bu noktada da mücahidle inkılapçının yolları ayrılmaktadır: Mücahid yoksula ve fakire zaman ayırıp onlarla uğraşır, yardım eder, devrimciyse yoksullara yardım etmediği gibi &#8220;bu yardım yoksulların sosyal patlamasını ve devrim fitilinin ateşlenmesini önler&#8221; diyerek böyle bir yardımda bulunmak isteyenlere de engel olur.</p>
<p>Mücahid, hem bireyin saadetini ister, hem toplumun.</p>
<p>Devrimciyse &#8220;Birey topluma feda edilmelidir&#8221; der.</p>
<p>Sahi, bireyler topluma feda edildiğinde toplum kalır mı ortada?</p>
<p>-*-</p>
<p>Bir gün İmam Hüseyin -s- sokaktan geçerken kuru ekmek yiyen birkaç yoksul gördü; selam verdi. Onlar hazretin selamını alıp sofralarına buyur ettiler. İmam neşeyle onların sofrasına oturup &#8220;Yediğiniz şey sadaka olmasaydı ben de sizinle yerdim&#8221; buyurdu, &#8220;Ama biz Ehl-i Beyt&#8217;e sadaka haram edilmiştir.&#8221; Sonra da onları evine davet etti, hep birlikte İmam&#8217;ın -s- evine gittiler. İmam, evde ne varsa sofraya getirilmesini buyurdu, onları bizzat ağırladı, karınlarını iyice doyurup herbirine yeni giyecek ve bir miktar da para verdi.</p>
<p>-*-</p>
<p>İmam Hüseyin&#8217;den -s- şu rivayet aktarılır:</p>
<p>Ceddim Resulullah&#8217;ın -saa- şöyle buyurduğunu bilirim: Namazdan sonra en iyi amel, günah olmaması şartıyla bir mümini hoşnut edip onu sevindirmektir. Bir gün, bir köpekle yemek yiyen bir köle gördüm, nedenini sorduğumda &#8220;Ey Allah Resulü&#8217;nün oğlu&#8221; dedi, &#8220;Çok kederliyim, bu hayvancağızı hoşnut edersem Rabbimin de beni hoşnut edeceğini ummaktayım! Benim efendim olan zat bir yahudidir, ondan ayrılabileceğim anın arzusuyla yaşıyorum ben!&#8221;</p>
<p>Kölenin bu sözü üzerine İmam Hüseyin -s- onun efendisine gidip ikiyüz dinar vererek bu köleyi satın almak istediğini söyledi. Onun, İslam Peygamberinin evladı olduğunu gören adamcağız &#8220;O köle sizin kademinize feda olsun&#8221; dedi, &#8220;Sizi hoşnut edecekse şu bağı da ona bağışlıyor, ikiyüz dinarınızı da size iade ediyorum!&#8221; İmam &#8220;Ben de bunu size bağışlıyorum&#8221; buyurdu, yahudi bu bağışı kabul ettiğini ve onu kölesine bağışladığını söyledi, İmam &#8220;Ben de köleyi azad ediyor ve bu malları olduğu gibi ona bağışlıyorum&#8221; buyurdu.</p>
<p>Bu sahneye şahid olan ve olayı ilgiyle izleyen ev sahibinin zevcesi hemen kelime-i şehadet getirip Müslüman oldu, &#8220;Bu iyiliklere karşılık ben de mihriyemi kocama bağışlıyorum&#8221; dedi. Bunu duyan yahudi, &#8220;Ben de İslam dinini kabul ettim&#8221; diyerek Müslüman oldu ve evini hanımına bağışladı.</p>
<p>Bütün bunlar İmam Hüseyin&#8217;in -s- hayırsever bir adımıyla bir günde olup bitivermişti: Bir köle azad olmuş, bir ihtiyaç sahibinin ihtiyacı giderilmiş, iki kafir Müslüman olmuş, bir karı-koca arasındaki sevgi bağı güçlenmiş, samimiyet doğmuş ve niceden beridir kocasına sadık bir eş olan emektar bir kadın, bir evin maliki oluvermişti!&#8230;</p>
<p>-*-</p>
<p>Amr bin Âs&#8217;ın oğlu Abdullah&#8217;ın sahabenin zahidlerinden olduğu söylenir. Rivayete göre bir gün İmam Hüseyin&#8217;le -s- karşılaşan Abdullah, orada bulunanlara dönerek &#8220;Göklerde, yeryüzü ehli arasında en sevilen insanı görmek isteyenler buna baksınlar!&#8221; dedi ve esefle ekledi: &#8220;Ama ben, Sıffin olaylarından sonra onunla hiç konuşamadım artık!&#8221;</p>
<p>Onun bu sözünü duyan sahabeden biri (Ebu Said) Abdullah&#8217;ın elinden tutup onu İmam Hüseyin&#8217;in -s- yanına götürdü. İmam &#8220;Sen&#8221; dedi, &#8220;Benim, yeryüzünün gök ehli arasında en sevileni olduğumu bile bile Sıffin&#8217;de bana ve babama karşı kılıç çekip bizimle savaştın&#8230; Şunu bilmeni isterim: Allah&#8217;a yemin ederim ki babam benden daha üstündü!&#8221;</p>
<p>Abdullah ne diyeceğini bilemiyordu &#8220;Babam öyle emretti, ben de ona itaat ettim&#8221; dedi, &#8220;Babamıza itaat etmemizi bizzat peygamber emretmedi mi bize?&#8221;</p>
<p>İmam Hüseyin -s- bakışlarını Abdullah&#8217;a dikerek &#8220;Ama&#8221; buyurdu, &#8220;Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de de &#8220;Eğer sizi kafir etmek isterlerse anne babanızı dinlemeyin&#8221; buyruluyor!&#8221;.. Kaldı ki bizzat Hz. Resulullah&#8217;ın -saa- &#8220;Günah konusunda kimseye itaat edilemez!&#8221; buyurduğunu da duymuşsundur. Bu durumda Allah&#8217;ın kullarını razı etmek için O&#8217;nun günah ve haram kıldığı şeyleri yapabilir mi bir Müslüman?&#8221;</p>
<p>-*-</p>
<p>Bir gün İmam Hüseyin&#8217;in -s- kapısını çalan bir arap, paraya ihtiyacı olduğunu ve Peygamber&#8217;in -saa- Ehl-i Beyt&#8217;inden -s- yardım istemeye geldiğini söyledi.</p>
<p>Kısa bir sohbetten sonra onun edebiyatçı ve yazar olduğunu öğrenen İmam &#8220;Babam Ali&#8217;den her insanın değerinin yaptığı iyi işlerle ölçülmesi gerektiğini duydum&#8221; buyurarak şöyle dedi:</p>
<p>&#8211; Ceddim Resulullah da -saa- &#8220;İnsanlara, bilgileri ve liyakatleri miktarınca iyilik ediniz buyurmuştur. Binaenaleyh ben de üç soru soracağım sana; üçünü de bilirsen, şimdi elime ulaşan şu altın akçe dolu keseyi vereceğim sana! Eğer ikisini bilirsen 2/3&#8217;ünü, birini bilirsen 1/3&#8217;ünü vereceğim!</p>
<p>Adamcağız hem mahçup olmuş, hem afallamıştı. Boynunu büküp:</p>
<p>&#8211; İlmin kaynağı sizsiniz! dedi. Ama eğer gerekli görüyorsanız sorun. Allah dilerse cevaplamaya çalışırım!</p>
<p>İmam tebessüm ederek sordu.</p>
<p>&#8211; En iyi amel nedir?</p>
<p>&#8211; İman!</p>
<p>&#8211; İnsanı mahvolmaktan ne kurtarır?</p>
<p>&#8211; Allah&#8217;a güvenmek.</p>
<p>&#8211; İnsanın süsü-güzelliği nedir?</p>
<p>&#8211; Sabırla içiçe olan ilim.</p>
<p>&#8211; Ya olmazsa?</p>
<p>&#8211; Cömertlikle içiçe bir servet ve zenginlik.</p>
<p>&#8211; Ya olmazsa?</p>
<p>&#8211; Direnç e tahammülle içiçe bir fakirlik.</p>
<p>&#8211; Ya o da olmazsa?</p>
<p>&#8211; O zaman bir yıldırımın tepesine düşüp onu oracıkta yakıp kül etmesi yaşamasından daha iyidir!</p>
<p>İmam Hüseyin -s- gülümseyerek elindeki altın akçe dolu keseyi ona verdi, bir de yüzük hediye etti ona. Kesede bin altın vardı, yüzüğün değeri 200 gümüş akçe ediyordu. Bedevi, hiç beklemediği bunca ihsan karşısında bir an afalladı, kendine geldiğinde ilk sözü &#8220;Allah, risaletini kime vereceğini daha iyi bilir!&#8221; oldu.</p>
<p>-*-</p>
<p>İmam Hüseyin -s- ağabeyi İmam Hasan&#8217;a -s- fevkalade saygı gösterir, onunla asla tartışmaz, onun her dediğini uygulardı. İkisinin de hayatta olduğu dönemlerde bu iki Ehl-i beyt imamı arasında bir kez olsun anlaşmazlığa şahid olmadı kimse, iki kardeş, bir kez olsun kırılmadı yekdiğerine! İmam Hasan&#8217;ın -s- yaptığı İmam Hüseyin&#8217;in -s- kabulüydü, İmam Hüseyin&#8217;in yaptığı da İmam Hasan&#8217;ın!</p>
<p>Ehl-i Beyt çiçeklerinden İmam Muhammed Bâkır&#8217;dan -s- şöyle rivayet edilir: İmam Hüseyin -s- ağabeyi Hz. Hasan&#8217;ı pek sever, pek sayardı, ona zerrece muhalefeti olmazdı. Bir gün İmam Hasan&#8217;ı -s- ziyarete gittiğinde bir kadının o hazrete ağlayarak birşeyler anlattığını, İmam Hasan&#8217;ın da -s- başını yere eğip ağlayarak onu dinlemekte olduğunu gördü. İmam Hüseyin de orada durup ağlamaya başladı. Kadın oradan ayrıldıktan sonra iki kardeş de ayrılıp evlerine gittiler ve İmam Hüseyinin -s- ağabeyine olan saygı ve terbiyesi bu ağlamanın nedenini sormasına engel olmuştu!</p>
<p>Bir gün İmam Hasan&#8217;la -s- sohbet ederlerken, İmam &#8220;Hüseyin&#8221; dedi, &#8220;dün rüyamda Yusuf peygamberi gördüm, onu kutlayarak Züleyha&#8217;nın ısrarları karşısında gösterdiği sabır, mertlik ve direncini övdüm&#8221; Bunun üzerine Hz. Yusuf &#8220;Ya Hasan&#8221; dedi, &#8220;Sen de o gün o kadının isteğini reddettin ve benim yaptığımın aynını sen de yaptın&#8221; dedi.</p>
<p>İmam Hüseyin -s- bir süre önce gördüğü o şaşırtıcı olayı hatırladı. Şimdi herşeyi anlamıştı. O evli olduğu halde kadınHhz. İmam Hasan&#8217;a -s- ilgi duyduğunu söylemiş, İmam&#8217;ın -s- onu reddetmesi üzerine ısrarda bulunmuş, onun ısrarı İmam&#8217;ın Allah korkusuyla ağlamasına neden olmuştu.</p>
<p>İmam&#8217;ın ağladığını gören kadıncağız da bu ısrarlı teklifinden dolayı pişmanlık duyup ağlamaya başlamıştı!..</p>
<p>-*-</p>
<p>O yıl İmam Hüseyin&#8217;le -s- ağabeyi İmam Hasan -s- yaya olarak Mekke&#8217;ye doğru yola çıkmışlardı.</p>
<p>Yaya olarak haccetmeyi ahdetmiş, nezirde bulunmuşlardı.</p>
<p>Yolda onlarla karşılaşan Müslümanlar da bineklerinden iniyor, yaya olarak onlara katılıyorlardı.</p>
<p>Yaya olarak bunca yolu katedemeyecek olanlar da vardı.</p>
<p>Hz. İmam Hasan&#8217;dan -s- bir bineğe binmesini rica ettiler. İmam -s- &#8220;Biz yaya olarak hacca gitmeyi nezrettik&#8221; buyurdu &#8220;Bineğe binemeyiz. Birazdan yolumuzu ayırıp başka yoldan gideceğiz, dileyen bineğine binebilir o zaman.&#8221;</p>
<p>-*-</p>
<p>İmam Hasan&#8217;la İmam Hüseyin arasında benzeri görülmemiş bir saygı ve sevgi hakimdi. Düşünce ve fikirleri bunca aynı, davranış ve amelleri bunca uyumlu iki kardeşe rastlamak hemen hemen imkansız gibidir. İmam Hasan -s- Muaviye&#8217;yle barış anlaşmasını imzaladığında İmam Hüseyin -s- de bu anlaşmayı onaylamıştır. İmam Hasan gibi İmam Hüseyin de -s- Muaiye&#8217;ye biat etmemiştir. İki kardeş her zaman elele, her zaman yürek yüreğe durmuş, sözleri bir, tepkileri bir olmuştur.</p>
<p>İmam Hasan -s- şehid olduğunda Iraklılar İmam Hüseyn&#8217;e mektup yazıp Muaviye&#8217;ye karşı kıyam etmesi halinde kendisini destekleyeceklerini bildirdiler. İmam Hüseyin -s- bu teklifi reddederek &#8220;Benimle Muaviye arasında imzalanmış bir anlaşma var&#8221; dedi, &#8220;Muaviye hayatta olduğu sürece benim ahdime sadık olduğumu göreceksiniz!&#8221;</p>
<p>Evet, bu anlaşma, aslında İmam Hasan&#8217;la -s- Muaviye arasında imzalanan anlaşmaydı, ve İmam Hüseyin -s- ağabeyi İmam Hasan&#8217;ın -s- verdiği sözü, bizzat kendisinin verdiği bir söz olarak kabul etmişti!</p>
<p>Ve o, verdiği sözü çiğnemeyecek, kabullendiği bir ahdi bozmayacak kadar büyüktü&#8230;</p>
<p>-*-</p>
<p>Üsam bin Mustalak şöyle anlatır:</p>
<p>Medine&#8217;ye gittiğimde Hüseyin bin Ali&#8217;yi -s- gördüm. Onun yakışıklı, alımlı, nurlu ve heybetli yaradılışı kıskançlık duygularımı kabarttı, öteden beri ona karşı düşmanlık besliyordum, biz Şamlılar arasında Ali bin ebu Talib&#8217;i küçümseyici maksatla kullanılan isimlerin en ünlüsü &#8220;Toprakoğlu toprak&#8221; veya &#8220;Toprağın babası&#8221; anlamına gelen &#8220;Ebâ Turab&#8221;dı. Onu küçümsemek için &#8220;Sen Eba Turab&#8217;ın mı oğlusun?&#8221; diye sordum. Hiç rahatsız olmadan &#8220;Evet&#8221; dedi, bunun üzerine ağzıma geleni söyleyip hakarete başladım, o sessizce dinliyordu. Benim hakaret ve küfürlerim tamamlanınca başını kaldırıp bana baktı. Aman Allah&#8217;ım! Ne bakıştı o öyle?! Ben ona küfretmiştim ve o, sevgi dolu bakışlarıyla âdeta öpüp okşuyordu beni, &#8220;Sıkma canını&#8221; dedi şefkat dolu bir sesle, &#8220;Allah Teala her ikimizi de affetsin diyelim! Bu şehirde yabancısın galiba, bana misafir olursan pek memnun olurum, garip bir Müslümanı ağırlamaktan şeref duyarı. Bir isteğin, bir dileğin varsa söyle, elimden geleni yaparım inşaallah!&#8221;</p>
<p>Hayret ve mahçubiyetten donakalmıştım; o hemen anlamıştı bunu &#8220;Sana darılmadım&#8221; dedi, &#8220;Senin hiçbir suçun yok! Allah Teala seni affetti bile inşaallah, merhametlilerin en merhametlisidir O!&#8221;</p>
<p>Benim sustuğumu görünce &#8220;Şamlı mısın?&#8221; diye sordu, &#8220;Evet&#8221; dedim.</p>
<p>&#8220;Şam&#8217;da Muaviye&#8217;nin propagandaları seni bu hale getirmiş&#8221; dedi, &#8220;Asıl suçlu başkasıdır, sen değil! Söyle kardeşim, senin için yapabileceğim birşey var mı?&#8221;</p>
<p>O sırada yer yarılsa da beni yutsaydı keşke&#8230; Ölmeyi nasıl da arzuladım o sırada. Onun bakışlarıyla karşılaşmamak için hemen oradan uzaklaştım. O günden sonra benim nezdimde Hüseyin&#8217;le babası Ali&#8217;den daha değerli kimse olmadı.&#8221;</p>
<p>Evet, Hz. Resulullah&#8217;ın -saa- Ehl-i Beyt&#8217;inin beşinci nuru olan Hz. Hüseyin&#8217;dir bu&#8230; Dünyadaki hangi inkılapçıda, hangi devrimcide böyle bir ruh vardır sahi? Devrimci, kendisine hakaret edene şahin gibi saldırır. Halbuki İmam Hüseyin -s- kendisine yapılan hakarete sevgiyle karşılık ermekte, saldırgana buseler kondurmaktadır!</p>
<p>-*-</p>
<p>İmam Hasan-ı Müçteba hazretlerinin -s- huzuruna varan bir Müslüman kendisinin fakir olduğunu söyleyerek yardım istemişti. İmam Hasan -s- şöyle buyurdu:</p>
<p>&#8211; Yardım isteyen insan şu üç halde birinde olur; ya ağır bir borç altındadır, ya zilletli bir yoksulluğa düşmüştür, ya da zilletli bir diyetin altındadır. Senin durumun nasıl?</p>
<p>&#8211; Ben de bu üçünden birine müptelayım efendim!</p>
<p>İmam Hasan -s- yüz altın akçe vererek onun gönlünü aldı. Oradan ayrılan Arap, doğru Hz. Hüseyin&#8217;in -s- yanına gidip yardım isteğini tekrarladı. İmam Hasan&#8217;dan aldığı cevabın aynısını İmam Hüseyin&#8217;den almıştı! İmam &#8220;Ağabeyim sana ne kadar verdi?&#8221; diye sordu, Arap, yüz altın aldığını söyleyince İmam Hüseyin ona 99 altın bağışladı&#8230; Çünkü ağabeyi Hasan&#8217;dan öne geçmek istememişti Hüseyin!..</p>
<p>Her iki kardeş de mertlik ve yiğitlikte birbirine denk, insanlara yardım ve şefkatte yekdiğeriyle tıpatıp aynıydı&#8230; Yoksulun elinden tutar, fakiri doyurur, çıplağı giydirir, kimseye öfkeyle davranmazlardı. İnsan yetiştiren bir okuldu her ikisi de&#8230; Ameli ve emeli insaniyet timsaliydi her ikisinin de! Kötülüğe ve kabalığa iyilikle ve incelikle karşılık veren bu büyük insanlar, iyilik ve inceliğe, nezaket ve terbiyeye nasıl karşılık veriyordu acaba?!</p>
<p>-*-</p>
<p>İmam Hüseyin&#8217;in -s- evinde hizmetçilik yapan bir cariye bir gün bir demet gül verdi İmam&#8217;a. İmam Hüseyin -s- gülü alıp &#8220;Seni azâd ettim&#8221; buyurdu. Bu sırada orada bulunan Enes &#8220;Bir demet gül verdi diye onu azad mı ettiniz?&#8221; diye hayretle sorunca &#8220;Bu&#8221; buyurdu, &#8220;Allah Tealâ&#8217;nın bize verdiği bir terbiyedir, Rabbimiz bizi böyle eğitip yetiştirmiştir ey Enes, biz, yapılan her iyiliğe, daha iyisiyle karşılık veririz, onun takdim ettiği hediyeden daha güzel olan tek şey, onun hürriyetiydi!&#8221;</p>
<p>-*-</p>
<p>Hüseynî okulda iyiliğin karşılığı &#8220;daha güzel bir iyilik&#8221;tir!</p>
<p>Evet, insanlık okulu budur işte!</p>
<p>Hümanizm türküleri söyleyenler; Hüseynî okulla tanıştıklarında susarlar.</p>
<p>Susar ve saygıyla eğilirler yerlere kadar&#8230;</p>
<p>Muhammed&#8217;in -saa- Ehl-i Beyt&#8217;inin (a.s) okulunda iyiliğe daha güzel bir iyilikle karşılık vermeyenler insan sayılamazlar ve iyiliğe kötülükle karşılık verenlerse çakaldan daha aşağılık bilinirler&#8230;</p>
<p>-*-</p>
<p>Nâfi Erzef, hâriciler güruhunun reisiydi. İmam Ali&#8217;yi -s- kafir bilen ve o hazrete düşmanlık besleyen bir güruhun reisi olarak bir gün Hz. İmam Hüseyin&#8217;e -s- gidip &#8220;Allah&#8217;ı bana anlat hele!&#8221; dedi kaba bir tavırla. İmam Hüseyin -s-</p>
<p>&#8211; Allah&#8217;ı gözle göremezsin! buyurdu ve ekledi: O&#8217;nu yarattığıyla kıyaslayamazsın! O, herkese yakındır, ama madde değildir; herkesle birliktedir, ama bir cisim gibi kimseye yapışık değildir. Pek üstün ve yüce bir mevkidedir O, ama kimseden uzak değildir. Birdir ve tektir, bölüşmez, ayrışmaz. Ayetleri, O&#8217;nu tanıtmaktadırlar. Ayetleri O&#8217;nun nişaneleri, O&#8217;nun alâmetleridir. O&#8217;ndan başka ilah yoktur, Yüce mi yücedir O; her nevi eksik ve kusurdan münezzehtir.</p>
<p>Nafe &#8220;Ne de güzel konuştun!&#8221; deyince İmam &#8220;Duydum ki&#8221; buyurdu, &#8220;Beni , babamı ve ağabeyimi kafir bilirmişsin?..&#8221;</p>
<p>Nafe &#8220;Evet, öyle düşünüyordum&#8221; dedi, &#8220;Ama siz, İslam önderleri, hak imamlar ve dinin yol gösteren kılavuzları ve parlak yıldızlarısınız!&#8221;</p>
<p>-*-</p>
<p>Bir gün İmam Hüseyin&#8217;in -s- Kâ&#8217;be&#8217;nin yanında Allah&#8217;a şöyle yakarmakta olduğunu gördüler:</p>
<p>&#8221; Ya Rabbim! Sen nimetlerini tamamladın bana, ben şükrünü hakkıyla yerine getiremedim ve sen bu yüzden nimetlerini almadın benden. Hastalığa yakalandığımda sabır ve tahammül göstermedim, ama sen hastalığımın sürmesine dayanamadın, Sencileyin kerem sahibinden, kerem ve lütuftan başka şey görülmez elbet!&#8221;</p>
<p>-*-</p>
<h2>
	İnsanlık Şâhikası</h2>
<p>İmam Hüseyin&#8217;in -s- insanlık camiasına sunduğu örnek davranış ve &#8220;insanlık şâhikası&#8221;, hiçbir din ve hiçbir okulda benzerine rastlanmayacak fevkalâde bir şeydir.</p>
<p>Hiçbir ideoloji ve dinde ikinci bir &#8220;Hüseyin&#8221; yoktur.</p>
<p>Şehid olduğu gün susuzdu Hüseyn&#8230;</p>
<p>Niceden beridir bir yudum su içmemişti o gün&#8230;</p>
<p>Susuzluk&#8230; Hele kızgın güneşin altındaki o dayanılmaz susuzluk insanın takatini tüketir, hışmını ve öfkesini artırır, intikam duygusunu kamçılar.</p>
<p>Aşura günü sabahından itibaren Hz. Hüseyin -s- hep hareket halindeydi. Bir lâhza olsun dinlenmemiş, sürekli savaşmıştı.</p>
<p>Böylesine çetin ve namertçe bir savaş, her yiğidin canını sıkar, her mert savaşçının öfkesini artırır.</p>
<p>Er meydanına çıktığında yalnızdı.</p>
<p>Yapayalnız.</p>
<p>Ne yardım edecek biri vardı, ne güvenebileceği bir emin&#8230; Bütün yârenleri gözlerinin önünde savaşa savaşa şehid düşmüşlerdi. En azizleri öldürülmüştü gözlerinin önünde&#8230; Kundaktaki yavrusuna bile acımamışlardı. Bütün sevdiklerini elinden almış, hakaretler etmiş, incitmişlerdi onu bütün gün..</p>
<p>Bir insanın havsalasının alabileceği her acıyı, her belâ ve felâketi tatmış, bilfiil yaşamıştı bir günde&#8230;</p>
<p>Bir insanı koca nehrin kenarında susuz bırakırlar da öfkelenmez mi?</p>
<p>Kurttan kuştan bile esirgenmeyen Fırat&#8217;ı peygamber çiçeğinden esirgerler de rahatsız olmaz mı?</p>
<p>Bir insanın bütün sevdikleri gözlerinin önünde birer birer doğranır, kundaktaki bebesi kollarında oklanır, eşinin, ablasının ve kızlarının bu çakallar sürüsüne esir düşeceğini görür de dertten &#8211; kederden bağrı bin parça olmaz mı?</p>
<p>Bütün bunlar her insanı öfkeden çılgına çevirir, intikam duygularını kamçılar elbet&#8230;</p>
<p>O kızgın güneşin altında bunca felâketi yaşayıp da susuz savaşmak, her savaşçı için zor, her insan için tahammülü çetindir elbet.</p>
<p>İşte bu şartlar altında İmam Hüseyin -s- meydana çıkıp kendisiyle teke tek savaşacak bir er istedi.</p>
<p>Onca zulme, onca ezaya uğramış, bütün azizlerini suya bile doyuramadan birer birer kaybetmiş ve şimdi susuzluktan dili damağına yapışmış bir insan için ölümüne bir savaştan başka çare kalmış mıdır?</p>
<p>Savaşmak için er meydanındadır şimdi. Ama intikamcı değildir o. Kompleks ve ukde yabancıdır Hüseyn&#8217;e. Ceddi Resulullah -saa- gibi o da bütün varlığıyla sevgi ve şefkat doludur.</p>
<p>Eşsiz bir insanlık örneğidir Hüseyin&#8230;</p>
<p>Onun er istemesi üzerine Yezid ordusundan Temim adlı ünlü savaşçı çıktı meydana.</p>
<p>Kıyasıya vuruştular.</p>
<p>Çok geçmeden Temim&#8217;in ayağı bir kılıç darbesiyle yere düştü.</p>
<p>Temim acılar içinde yere kapaklanmıştı.</p>
<p>İmam ona yaklaşıp baktı.</p>
<p>Temim&#8217;in tepesine bir kılıç darbesi değil, hiç beklemediği yıldırım gibi bir soru inmişti:</p>
<p>&#8211; Yardım etmemi ister misin Temim?</p>
<p>Temim neye uğradığını şaşırmıştı. O şartlarda savaş meydanında hiç beklemediği bir davranıştı bu. Acı ve hayretle buruşan yüzünü utançla yere eğip</p>
<p>&#8211; Kabilemin adamlarını yardıma çağırın!.. dedi. Onlar gelip götürür beni&#8230;</p>
<p>İmam&#8217;ın kendisini öldürmeyişine halâ inanamıyordu&#8230;</p>
<p>İmam, Yezid ordusuna seslenip Temimoğullarını çağırdı. Gelip yaralılarını götürdüler.</p>
<p>İmam Temim&#8217;in canını bağışlamıştı!</p>
<p>Elinizdeki kitabın ileriki bölümlerinde, İmam&#8217;ın bu tür inanılmaz mertliklerine daha çok şahit olacaksınız.</p>
<p>İnsanlık şahikasında duran Hüseyin -s- için alelâde mertliklerdir bunlar&#8230;</p>
<p>Damarlarında Muhammed&#8217;le -saa- Ali&#8217;nin -s- kanını taşıyan ve Kevser kadını Hz. Fâtımâ-ı Zehrâ&#8217;nın -s- ellerinde yetişen biri için alelâde davranışlardır bunlar&#8230;</p>
<p>Evet, sırf yiğitliğiyle yiğit olan en bahadır insanlar bile, o dayanılmaz şartlar ve onca zulüm karşısında düşmanını yere serdiğinde zerrece acımaz&#8230; Gözünü kırpmadan kellesini alır oracıkta. Mazlum ve susuz öldürülen azizlerini hatırlayıp onların intikamını alır hemen.</p>
<p>Kimse de bu yüzden kınamaz onu.</p>
<p>Hatta intikam alabildiği ve kelleler üzerine kelleler yığabildiği için adı dillere destan olur.</p>
<p>Hüseyin de bir destanlar kahramanıdır zaten.</p>
<p>Ama o, hiçbir kahramanın yapamayacağı kahramanlıklar göstermekle ünlü bir ailenin oğludur.</p>
<p>Kin ve nefret yakışmaz ona.</p>
<p>Ölümü hakettiği halde, pençesine düşürdüğü düşmanını aman dilediği için serbest bırakır!..</p>
<p>Aman dilenen düşmanının canını bağışlar&#8230;</p>
<p>Evet&#8230; &#8220;Örnek insan&#8221;ı görmek isteyenler Hz. Hüseyn&#8217;e -s- bakmalıdırlar. Örnektir o. Gerçek anlamda insan olmanın canlı bir timsalidir Hüseyin -s-.</p>
<p>-*-</p>
<p>Muharrem&#8217;in 7. günü&#8230;</p>
<p>Yezid orduları kendi hayvanlarından esirgemedikleri suyu, Hz. Resulullah&#8217;ın -saa- Ehl-i Beyt&#8217;ine kesiyorlar.</p>
<p>İmam Hüseyin -s- çocukları ve yârenleri Fırat&#8217;ın biraz ötesinde, ama susuzdurlar&#8230;</p>
<p>Birkaç kırbada kalan az miktardaki su, herkes arasında bölüştürülür.</p>
<p>O sıcakta bir avuç su kimseye kâr etmez&#8230;</p>
<p>İmam Hüseyin -s- susuz olduğu halde kendi payına düşen suyu içmez, küçük çocuklara ayırır.</p>
<p>Hz. Zeynep de -s- ağabeyinin yaptığını yapar ve suyunu çocuklara verir.</p>
<p>İmam Hüseyin -s- bir tavır koyar da, Ali&#8217;nin &#8220;Fazilet ve erdem timsali&#8221; olan yiğit.</p>
<p>Abbas&#8217;ı onu izlemez mi?</p>
<p>Ebu&#8217;l Fâzıl Abbas da -s- aynı şeyi yapar!..</p>
<p>Özveridir bu.</p>
<p>Bütün insanlığa bir fedakarlık dersidir.</p>
<p>Kendisini değil, başkalarını düşünmek, zayıf ve güçsüz olanları kendisine tercih etmek insanlığın en doruk noktasıdır. Hele zorsa&#8230; Pek çetin, pek dayanılmazsa&#8230;</p>
<p>&#8220;Ev için elzem olan kandil, mescide revâ değildir&#8221; derler. Kendisi birşeye pek muhtaç olan birinin, onu başkasına vermekle mükellef olmadığı imâ edilir bununla.</p>
<p>Hz. Hüseyn&#8217;in -s- okulu böyle değildir.</p>
<p>Kendisi susuzdur, Zeyneb&#8217;i susuzdur, Abbas&#8217;ı susuzdur&#8230; Hem de pek susuz&#8230; Ama kendi suyunu çocuklara verir ve Allah&#8217;ın rızasını kazanır onlar&#8230; O günden sonra bir yudum su dahi bulamayacaklarını bile bile hem de!..</p>
<p>&#8220;Allah&#8217;la alışveriş&#8221;tir bu işte&#8230;</p>
<p>Komunizm okulu &#8220;fakiri daha da fakirleştiri, zengini fakir kıl!&#8221; der</p>
<p>Hüseynî okulsa &#8220;yoksulu zengin kıl, ihtiyacı olanın ihtiyacını gidermeyi prensip edin!&#8221; der.</p>
<p>Önceki &#8220;Halkı devletin kölesi ve uşağı kıl!&#8221; derken, beriki &#8220;Devlet, halkın hizmetkârı olmalıdır!&#8221; der.</p>
<p>Biri &#8220;İntikam al, vur, öldür, hapset, acıma, yak, yık, varını yoğunu yağmala!&#8221; der, diğeri &#8220;Affet, vurma, öldürme, dirilt, serbest bırak, evini başına yıkma, kimseyi yağmalama!&#8221; der.</p>
<p><img decoding="async" height="3" src="file:///C:UsersMuhammetAppDataLocalTempmsohtmlclip1�1clip_image001.png" width="208">&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref1">*</a>1 &#8211; Hz. Ali&#8217;nin -s- şehadet haberi şam&#8217;a ulaştığında, onun namaz kılarken terör edildiğini duyan çoğđu Şamlı Müslüman &#8220;Ali namaz kılıyor muydu ki?!!&#8221; diyerek hayretini gizleyememiştir. Y. Bendiderya.</p>
<p><a href="#_ftnref2">*</a>2 &#8211; Roma imparatorluğu- İ. Bendideryâ.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/huseyni-yol-ve-emevi-yol/">Hüseyni Yol ve Emevi Yol</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Recep Ayının Faziletleri</title>
		<link>https://www.caferilik.com/recep-ayinin-faziletleri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 15 Jan 2023 10:18:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamex.com/?p=3177</guid>

					<description><![CDATA[<p>Recep, tazim ve saygı anlamına gelir, islam öncesi Araplar Recep ayına ayrı bir önem verirler, saygı gösterir ve şanını yüceltirlerdi. Recep ayı gelince kılıçlar kınına sokulur, oklar torbalarına yerleştirilir, derin ve kanlı husumetlerin üzerine geçici de olsa bir sükûnet örtüsü çekilirdi. Artık o gürültülü ve korkunç çöller tatlı bir huzurun baharına dalar, her taraf bir [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/recep-ayinin-faziletleri/">Recep Ayının Faziletleri</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="itemFullText">
<p>Recep, tazim ve saygı anlamına gelir, islam öncesi Araplar Recep ayına ayrı bir önem verirler, saygı gösterir ve şanını yüceltirlerdi. Recep ayı gelince kılıçlar kınına sokulur, oklar torbalarına yerleştirilir, derin ve kanlı husumetlerin üzerine geçici de olsa bir sükûnet örtüsü çekilirdi. Artık o gürültülü ve korkunç çöller tatlı bir huzurun baharına dalar, her taraf bir güven ve selâmet sahasına dönerdi. Öyle ki, bu ayda bir kimse babasının katiline rastlasa bile başını kaldırıp kaşına bakmazdı. Bu aya &#8220;sağır ay&#8221; denilmesi de sükûnet mevsimi olmasındandır.</p>
<p>Recep ayına sağır denmesinin bir başka anlamı da şöyle ifade edilir: Bu ayın bereketi hürmetine, bu ayda işlenen günah ve hataları manen bu ay duymamakta, mü&#8217;minlerin sadece ibadet ve sevaplarına şahitlik etmektedir. Böylece Cenab-ı Hak mü&#8217;min kullarının bu ayda işlemiş oldukları günahları bağışlamaktadır.</p>
<p>İslâmiyet gelince de Recep ayına mahsus olan saygı devam ettirildi. Bilhassa Regaib ve Mi&#8217;rac gibi tecellilerle şereflendirildi.</p>
<p>Resul-i Ekrem Efendimiz dualarında, “Allahım! Receb&#8217;i ve Şâban&#8217;ı hakkımızda hayırlı ve mübarek kıl, bizi Ramazan&#8217;a ulaştır” buyururlardı.</p>
<p>Receb&#8217;e, “recm ayı” da denir. Buna göre, mü&#8217;minlere eziyet ve zahmet vermemesi için şeytanlar bu ayda taşlanır, kovulup uzaklaştırılır.</p>
<p>Recep ayına “mutahhar” denmesinin sebebi, bu ayı oruçlu geçirenlerin günah ve hatalarından temizlenip paklanmasıdır. Recep ayının Peygamberler tarihinde ayrı bir yeri vardır. Meselâ, Nuh as ve kavmi Recep ayında gemiye binmiş ve fırtınadan kurtulmuşlardır.</p>
<p>Recep ayı Hicri ayların yedincisi ve Ramazan&#8217;dan iki ay öncesidir. Fazileti bakımından ayrı bir yeri vardır. Regaib ve Mi&#8217;rac gibi mübarek geceleri içinde bulundurması, faziletini daha da arttırmaktadır. Ayrıca, Kur&#8217;ân&#8217;da haram ayları olarak geçen dört aydan birisi olması, Müslüman kalplerdeki yerini bir kat daha artırmıştır.</p>
<p>Recep ayı, “üç aylar” olarak bilinen mübarek bir mevsimin ilk ayıdır. Bu aylara “çok sevaplı ibadet ayları” diyen ulemalar onların kazandırdıkları sevap ve mükâfatlar bakımından, mü&#8217;minlerin önünde nasıl bir kademeli yükseliş vesilesi olduklarına şöyle işaret eder:</p>
<p>“Her ibadetin sevabı başka vakitte on ise, Receb-i Şerifte yüzden geçer, Şâban-ı Muazzamada üç yüzden ziyade ve Ramazan-ı Mübarekte bine çıkar ve Cuma gecelerinde binlere ve Kadir Gecesinde otuz bine çıkar.”</p>
<p>Buna göre Recep ayında işlenen ibadet, edilen iyilik, yapılan hizmetlerin manevî ecri ve sevabı bire yüz verilmektedir. Bunun için mü&#8217;minler bu aydaki nasiplerini arttırmak maksadıyla daha çok gayret sarf ederler. Hayır ve hasenata biraz daha ağırlık verirler.</p>
<p>Bazı hikmet ehli âlimler Recep ayı hakkında şu yorumları getirmişlerdir:</p>
<p>Recep eza ve cefâyı terk içindir, Şaban amel ve vefa içindir, Ramazan sıdk ve safa içindir.</p>
<p>Recep tevbe ve pişmanlık ayıdır, Şaban muhabbet ayıdır, Ramazan Allah&#8217;a yakınlık ayıdır.</p>
<p>Recep hürmet ayıdır, Şaban hizmet ayıdır, Ramazan nimet ayıdır.</p>
<p>Recep ibadet ayıdır, Şaban dünyanın safasını terk etme ayıdır, Ramazan ibadetlerin mükafatını artıran aydır.</p>
<p>Hikmet ehli alimlerden Recep ayı hakkında şöyle naklediliyor:</p>
<p>“Recep ekme ayıdır, Şaban sulama ayıdır, Ramazan derleyip toplama ayıdır. Herkes ne ekerse onu biçer, ne yaparsa cezasını çeker. Bir kimse ekimi bırakırsa, hasat zamanı ekmediğine pişman olur. Kıyamet gününde ise çok kötü duruma düşer.”</p>
<p>Recep ayının diğer aylardan farklı bir ibadeti de oruçtur. Mümkün mertebe bu ayda daha fazla oruç tutulmaya çalışılır. Hiç ara vermeden devamlı surette oruç tutan bir zâta Peygamber efendimiz (s.a.a)’ın bazı tavsiyelerden sonra şöyle buyurduğu rivayet edilir:</p>
<p>“Haram aylarından bazısını tut, bazısını brak, haram aylarda tut ve bırak, haram aylarda tut ve bırak.”</p>
<p>Hadisi şerifi nakleden ravi şöyle devam eder:</p>
<p>“Resulullah &#8216;tut&#8217; dedikçe, üç parmağını yumdu, &#8216;Brak&#8217; deyince de üç parmağını braktı.” Böylece Peygamberimizin o zata, “Üç gün tut, üç gün ara ver” dediği anlaşılıyordu.</p>
<p>Diğer aylarda nasılsa, Recep ayında da ayın ortasında veya belli günlerinde, yahut üçer gün ara vermek suretiyle oruç tutulması tavsiye edilmektedir.</p>
<p>Bu arada Ramazan ayında bozmuş olduğu bir oruçtan dolayı kefaret orucu tutmak isteyenler için Recep ve Şaban ayı iyi bir fırsattır. Recep ayının birinci gününden itibaren hiç ara vermeden Şaban ayı da dahil olmak üzere iki ay üst üste oruç tutarsa tam bir kefaret borcunu ödemiş olur. Peşinden Ramazan ayının orucu da geleceğinden böylece üç ay boyu, bir gün dahi yemeden oruç tutmuş olur. Bu durumda oruç borcunu öderken aynı zamanda sevap hazinesini de doldurmuş ve geliştirmiş sayılır.</p>
<p>Madem Recep ayı günahların affedildiği aydır. Bağışlanmanın yolunu ve istiğfarın nasıl yapıldığını bilmek gerekiyor. Rivayete göre mealen şu istiğfar duasını Recep ayında yedi kere okuyan kimsenin günahları affolunmaktadır.</p>
<p>“Hayat sahibi olan, her şeyi idare edip ayakta tutan, kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah&#8217;tan mağfiret dilerim. Kendi nefsine zulmetmiş kulun tevbesi gibi Ona tevbe ederim. Öyle bir kul ki, kendi nefsi adına ne ölüme, ne hayata ve ne de tekrar dirilmeye sahip değildir.”</p>
<p>Üç aylar birer dua ve niyaz mevsimidir. En güzel duaları başta sahabiler olmak üzere İslâm büyüklerinden öğreniyoruz. Hz. Ali&#8217;nin Recep ayında şu şekilde dua ettiği rivayet edilir:</p>
<p>“Allahım, salat eyle Muhammed Aleyhissalâtü Vesselamın üzerine; hikmet yıldızları ve devamlı nimet ve ismet kaynağı ehl-i beytine.</p>
<p>Allahım, beni her türlü kötülükten koru. Beni unutkan etme ve gaflet üzerinde bırakma. Sonumu da hasret ve pişmanlıkla bitirme. Benden razı ve hoşnut ol. Senin mağfiretin zalimler içindir, ben de nefsime zulmettim.</p>
<p>Allahım, bana sıhhat ve afiyet ver. Güven ve huzur ihsan eyle. Şükür ve takvaya ulaştır.</p>
<p>Allahım, Senden sabır ve doğruluk istiyorum. Bana işimde kolaylık ver. İşlerimi güçlükle gördürme. Aileme, çocuklarıma ve kardeşlerime iyilik ve ihsanda bulun. Onları mü&#8217;min ve Müslümanlardan kıl ve bu şekilde dünyadan ayrılmalarını nasip eyle.”</p>
<p>Bazı İslam alimlerinin de Recep ayında şöyle dua ettikleri nakledilmektedir:</p>
<p>“Allahım, Sana mahzun gönlümle, isteklerini kabul buyurduğun dostlarının duası ile niyaz ediyorum. Zatına eriştirdiğin ve Senin rızanı isteyenlerin dili ile Senden talep ediyorum. Umarım Senin ululuğundan, Seni bileyim ve kulluk edeyim.</p>
<p>Yâ Rap, bu gecenin rahmet ve bereketinden sevap ve mükâfatından beni nasiptar et.</p>
<p>Allahım, kullarından istediğine, istediğini verirsin, kim Seni onlara ikram etmekten alıkoyabilir? Ben fakir ve âciz bir kulum. Fazl ve kereminden nimetlerini ümit ediyorum. Sana sığınırım ve ancak Senden yardım dilerim</p>
<p>Yüce Mevlam, bu gece kullarına çok rahmet ve bereketini döker, saçarsın. Allahım, Sana yalvaran dilleri, Sana kalkan elleri boş çevirme. İyilik ve yardımınla faydalandır bizi. Nimetlerinle donat hepimizi.</p>
<p>Allahım, salât eyle Muhammed ve evladına, bitip tükenmeyen rahmet ve bereketinle. Yâ Rabbe&#8217;l-Âlemin!”</p>
</div>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/recep-ayinin-faziletleri/">Recep Ayının Faziletleri</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslami Yaşam Tarzı</title>
		<link>https://www.caferilik.com/islami-yasam-tarzi/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/islami-yasam-tarzi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 06 Jan 2023 11:42:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce ve Araştırma]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.caferilik.com/?p=20064</guid>

					<description><![CDATA[<p>Doç. Dr. Ahmed Hüseyin Şerifî Yaşam Tarzı ve Adabının Anlamı Makalenin temel eksenini sosyal hayatın bazı özel alanlarındaki İslamî yaşam tarzı ve adabı ile ilgili konular oluşturduğu için her şeyden önce iki kilit kavramı, yani “edep ve yaşam tarzı” kavramlarının anlamını ve bunların genel olarak din dediğimiz fıkıh ve ahlakla olan irtibatını açıklamalıyız. Bu kavramların [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/islami-yasam-tarzi/">İslami Yaşam Tarzı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<h1 class="wp-block-heading"></h1>



<p class="has-text-align-right"><strong>Doç. Dr. Ahmed Hüseyin Şerifî</strong></p>



<p><strong>Yaşam Tarzı ve Adabının Anlamı</strong></p>



<p>Makalenin temel eksenini sosyal hayatın bazı özel alanlarındaki İslamî yaşam tarzı ve adabı ile ilgili konular oluşturduğu için her şeyden önce iki kilit kavramı, yani “edep ve yaşam tarzı” kavramlarının anlamını ve bunların genel olarak din dediğimiz fıkıh ve ahlakla olan irtibatını açıklamalıyız. Bu kavramların unsurları ve engellerini beyan etmeliyiz.</p>



<p><strong>Adap</strong></p>



<p>Edep, bir davranıştaki “zarafet ve güzellik” olarak tanımlanmıştır. Yani bir davranışta uygun görülen şekilsel güzelliğe edep denilmektedir<a href="#_ftn1">[1]</a>. Mesela; yemek yeme adabı, uyuma adabı, dua ve namaz adabı, muaşeret adabı, ziyaret ve evlilik adabı vb. bu davranışlara şayan olan hasletler o davranışların güzelliğine ve kemaline sebep olur. Bu manadaki edep ancak meşru davranışlarda gerçekleşmektedir. Yani bir davranışın adabından söz ediyorsak aslında o davranışın kendisini tavsiye ediyor veya en azından uygun görüyoruz demektir. Dolayısıyla çirkin ve yasak olan işlerde adabın anlamı yoktur. Yani şarap içme, hakaret ve yalan konuşma gibi fiillerin adabından söz etmek anlamsızdır. Aynı şekilde bir şeyin edebinden söz ediliyorsa onun çirkin ve güzel, tam ve eksik gibi şekilleri olmalıdır.</p>



<p>Edebin tanımında geçen güzellik ve liyakat çeşitli camialarda farklı olabilir. Bu yüzden çeşitli toplumlarda farklı adap anlayışı vardır. Şöyle ki bir toplumda doğal ve sıradan olan bir davranış başka bir toplumda çirkin ve kınanmış sayılabilir. Örneğin; İslam toplumunda insanlar birbirleriyle karşılaştıklarında selam verirler. Oysaki bazı toplumlarda selam yerine şapka çıkarmak veya ellerini belli şekilde başlarına doğru kaldırmak gibi bir gelenek vardır. Veyahut İslam ümmetinde namahremler arasındaki görüşme adabı başka toplumlardakinden çok farklıdır.</p>



<p>Bazıları (ruhta yerleşik olan alışkanlıklar diye nitelediğimiz) ahlak ile adabı aynı şeymiş gibi algılayabilirler. Fakat yaptığımız tanımlamadan da anlaşıldığı gibi ahlak ruhun güzelliği, adab ise davranışın güzelliğidir. Yani ahlak deruni ve içsel sıfatlara dönük bir olgu iken adab zahiri ve görünen davranışlarla ilgili bir olgudur. Adap genel olarak ahlakın tezahür ettiği arenadır. Bu yüzden halk arasında adaba aykırı davranmanın çirkinliği ahlaka aykırı davranmaktan daha azdır. Zira insan ahlaki bir hükmü bilmediği mazeretini getiremez. Mesela yalan konuşan biri “yalancılığın kötü olduğunu bilmiyordum” diye bir bahane getiremez. Getirse bile insanlar onun bu mazeretini kabul etmez, geçerli saymaz. Aksine adap konusunda getirilecek bu tür bir mazeret halk tarafından yerine göre kabul edilebilir. Aynı şekilde ahlaki konular çeşitli kültürlerde sabit ve değişmez özelliğe sahipken sosyal adaba dair birçok konu değişken ve görecelidir<a href="#_ftn2">[2]</a>. Başka bir ifadeyle adap, ahlakın dış âlemde vücut bulmuş somut şeklidir, çeşitli örnekleri vardır ve alternatif kabul eden bir özelliğe sahiptir. Yani ahlaktan asla vazgeçilemez ve her daim ona bağlı kalmak gerekir. Fakat adapla ilgili bazı konulardan alternatifi olması şartıyla vazgeçilebilir<a href="#_ftn3">[3]</a>. Sonuçta zaman ve mekân faktörünü aşmış değerleri ifade eden davranışlar ahlakla alakalı, zaman ve mekâna bağlı değerleri ifade eden davranışlar ise adapla ilgili konulardır<a href="#_ftn4">[4]</a>. Adabın muhtelif camia ve gruplarda farklı şekilleri vardır. Adap belli bir sınıf veya özel bir gruba ait olabilir, zenginlerin adabı veya tabiplerin adabı gibi. Oysaki ahlak kapsayıcı ve geneldir, herhangi bir sınıfa veya bir meslek grubuna has kılınamaz.</p>



<p><strong>Adabın Misdak ve Türleri</strong></p>



<p>Adabı çıkış noktasına göre dini ve dini olmayan şeklinde iki sınıfa ayırabiliriz. Dini adap ya doğrudan dini naslara dayanmış ya da iman ehli onları kendi dini anlayışlarına dayalı olarak dini kaynaklardan aldıkları ilhama göre oluşturmuş ve kendilerini bunlara riayete mukayyet kılmıştır. Dini olmayan adap ise kaynağını coğrafi koşullardan, ırk, tarih, zümre, cinsiyet vb. faktörlerden alarak oluşmuş adaptır. Örnek verecek olursak; daha önce selam vermeye çalışmak, selamın cevabını daha kâmil ve güzel şekilde vermek, ibadet yaşına varmayı kutlamak, bir meclise girdiğinde bulduğu boş yere oturmak gibi davranışlar dini adaptandır<a href="#_ftn5">[5]</a>.</p>



<p>Aynı şekilde adabı bireysel ve toplumsal olmak üzere iki kısma ayırmak mümkündür. Eğer edebe riayet konusunda şahsın kendisinden başkası ortada yoksa bu tamamen bireysel bir edeptir; namaz kılma ve uyumanın adabını buna örnek gösterebiliriz. Fakat edebe riayet konusunda başkalarının da hazır olması şartı varsa bu toplumsal edep olur; muaşeret ve evlilik adabı bu kabildendir.</p>



<p>Beslenme yöntemi, süslenme (giyim türü ve dış görünüm), sağlık ve sıhhat, muaşeret (selam, tokalaşmak, oturmak, kalmak, karşılıklı konuşmak vs.) gibi konular adap için verilebilecek örneklerden bazılarıdır.</p>



<p><strong>Adabın Önemi ve Toplumsal Etkileri</strong></p>



<p>İslamî adap, İslam’ın görünen simgesidir. Müslüman olmakla her tür davranışı sergilemek bir araya getirilemez. Yani İslamî değerler karşısında teslimiyetle baş eğdiğimiz takdirde kendimiz için her tür davranış ve görüntüyü seçemeyiz. İslam adabı, İslamî inanç ve değerlerle uyuşan görünüş ve davranışlar olup teorik ve pratik tevhid ilkesinin somut dışyüzüdür. Onun içtimai yönü de dikkate alınabilir. Özel adap kurallarına bağlı olan bir ümmet kendi inançları ve değerlerine uygun bir sosyal yapı meydana getirir. Örneğin İslamî değerlerin kökleştiği ve Allah’a kulluğun yaygınlaşmış olduğu bir camiada hırs ve dünyevileşmeyi artırıcı metaların reklamı uygunsuz görülür ve kendine alan bulamaz.</p>



<p>İnsanın zahiri davranışı onun ne tür bir düşünce ve tutkuya sahip olduğunu gösterir. Bir kişiden görülen davranışlar bir şekilde onu başkalarına – hatta kendisine – tanıtmış olur; onun deruni ahvalini aşikâr eder, inançları ve beğenilerini ortaya koyar. Mesela Şiaların Hz. Peygamber (s.a.a) ve onun tertemiz Ehl-i Beyt’inin (a.s) matem günlerinde üzüntülerini göstermek için giydikleri siyah gömlek, onlardaki Peygamber’e ve Ehl-i Beyt’ine olan bağlılığı ve bu kültüre olan inançlarını ortaya koymaktadır. Bu yüzden eğer bu zahiri davranış birtakım insanların ortak noktası olursa bu onların hemfikir olduklarını ve birbirlerine olan yakınlıklarını gösterir. Eğer bireylerin zahirinde ve yaşam şeklinde bir farklılık varsa muhtemelen onların hayata bakış tarzı ve değer yargılarında da farklılık olduğunu tahmin edebiliriz. Her insanın üzerindeki elbise, onun vücut ülkesinin bayrağıdır; vücut evinin kapısı üzerine asmış olduğu bu sancakla hangi kültüre tabi olduğunu ilan etmektedir. Aynı şekilde her millet kendi sancağına olan bağlılık ve saygısıyla ulusal ve siyasi hüviyetine olan inancını aşikâr etmektedir. Bir insan belli birtakım değerler ve ideolojilere gönlünü kaptırmış olduğu sürece bu değer ve ideolojilere uygun elbiseyi asla üzerinden çıkarmayacaktır.<a href="#_ftn6">[6]</a></p>



<p>Buna göre insanın zahiri şeklinde meydana gelen değişim, onun düşünce ve eğilimlerini etkilemiş olan içindeki tufanın sonucudur. Her insanın elbisesi ilk bakışta onun zevahirinden bir sunum olup dış karakterinin bir cilvesi sayılır. Fakat daha dakik bir bakışla bakıldığında onun iç dünyası ile kopmaz bir bağın göstergesidir ve deruni âleminde bulunan gerçeklerin üzerindeki perdeyi kaldırır. Elbise tek tek her bireyin şahsiyetini tanımlamakla birlikte sadece toplumsal kültürün etkisi altında kalmış bir olgu değildir. Elbette bireylerin kişiliği ile yaşadıkları toplumun genel kültürü arasında güçlü bir bağın olduğu konusu inkâr edilmez bir gerçektir. Manevi ve insani değerlerin itibarsız olduğu ve insanın iç dünyasının dış etkenlerden tamamen bağımsız olarak şekillendiği bir toplumda insanın kişiliği kesinlikle diğerlerinin genel teveccühü ve onun hakkındaki görüşlerine göre şekillenir. Bu tür bir toplumda yaşayan bireyler doğal olarak üzerlerine giydikleri elbise ile kendileri için bir şahsiyet ve belirginlik oluşturmaya çalışırlar. Giyimlerde sayısız ve sebepsiz şekilde görülen değişiklikler de bireylerin içindeki bu duygunun yansımasıdır<a href="#_ftn7">[7]</a>.</p>



<p>İslamî adap, İslam’ın zahiri simgesidir dedik. Her simge kendi mana ve mefhumunu göstermekle birlikte söz konusu mananın toplumdaki varlık ve hayat derecesini de beyan etmektedir. Müslümanların şer’i adap ve hükümlere bağlılıkları, İslam’ın toplumdaki varlık ve hayatının ilanı olmakla birlikte İslamî düşünce ve kültürün özellikle gelecek nesiller için yayılma vesilesidir. Bir Müslümanın namazı ve onun adabı ile zahiri etkilerinin tümü İslamî kültürün anımsatıcısı ve dolaylı şekilde tevhid ideolojisinin tebliğidir. Sonuçta adaba bağlılığı gösterişçilik ve yüzeycilik olarak değerlendirmek doğru değildir. Aksine birçok eğitici ve kültürel etkilerine binaen bu davranış tutumlarına bağlılığı artırmak gerekir.</p>



<p>Batı dünyası adabın öneminden dolayı kendi kabul ettiği kültür, yaşam tarzı ve adabını yaymak için birkaç köklü çalışma yürütmektedir:</p>



<p>1- Modern Batı yaşantısı ve kültürünü tek, alternatifsiz, çekici ve aynı zamanda kaçınılmaz olarak sunmakta; onu güçlü kılan unsurları, çekici yönlerini, gizli ve açık olanaklarını reklam etmektedir.</p>



<p>2- Geleneksel yaşam tarzını küçümseme, sembollerini tahrip etme ve bazı hurafeleri ön plana çıkarmak yoluyla diğer kültürleri, özellikle de İslamî kültürü işe yaramaz göstermekte ve aleyhinde yıpratıcı propagandalar yapmaktadır.</p>



<p>3- Adaba alternatif sunup ona davet etmekte, gelenekçi ve İslam’a dayalı kültür şekillerinin yerine modern yaşam tarzına ve yöntemlerine çağırmaktadır.</p>



<p>Her hâlükârda inançlar ve değerleri yaymada adabın, sembollerin ve yaşam tarzlarının özel gücü dikkate alındığında; (1) adabı aşikâr etmek ve sembolleri açığa vurmak, (2) bunları tazim etmek ve (3) korumanın zaruri olduğu gerçeği daha iyi anlaşılır. Ayrıca batıl gelenekler ve yanlış düşünceler küçümsenmeyi, değiştirilmeyi veya onlara ait sembollerin ortadan kaldırılmasını icap etmektedir. Put ve haç gibi ibadet heykellerini ortadan kaldırmanın tavsiye edilmesi, Hz. Musa’nın (a.s) Samirri’nin buzağısını yakıp külünü denize savurması<a href="#_ftn8">[8]</a> ve Peygamberimizin (s.a.a) Dırar Mescidi&#8217;ni yıktırması gibi örnekleri buna delil olarak göstermek mümkündür. Batıl bir kültüre ait adap ve simgeleri kullanmak, o kültürün tebliğ ve güçlendirilmesi, hayatı ve varlığının toplumda ilan edilmesidir. Bizler bu adaba uymakla o düşünceye üyeliğimizi ve bağlılığımızı ilan etmiş olmaktayız, onun askerlerinden sayılmaktayız<a href="#_ftn9">[9]</a>. Resul-ü Ekrem (s.a.a) ümmetine şu tavsiyede bulunmuştur:</p>



<p>&nbsp;وَ لَا تَشَبَّهُوا بِالْيَهُود&nbsp;</p>



<p>“Kendinizi Yahudilere benzetmeyin.”<a href="#_ftn10">[10]</a></p>



<p>İslamî adapla süslenmenin önemli neticelerinden biri, insani değerlerin gelişmesidir. Genel olarak toplumsal adaba riayet edilmesi ilişkilerin derinleşip sağlamlaşmasına, samimiyetin artışına ve bireyler arasındaki irtibatın daha tatlı ve etkili olmasına yol açar. Toplumdaki davranış şekillerinin tek tip oluşu bireylerin birbirine daha fazla ısınmasına ve daha iyi iletişim kurmasına sebep olur. Örneğin, selam vermek kaynaşma ve muhabbet kurmanın ilk sinyalidir. Eğer bu edebi kaldırırsak toplumsal bağların birçoğu ortadan kalkmış olur. İslamî edep kurallarından her birine sahip olmak kişiyi diğerlerinin nazarında güzelleştirir ve ziynetine vesile olur. Kişi uyguladığı her edep kuralı ile üzerine yeni bir elbise giymiş gibi olur. Emirü’l-Müminin Ali (a.s) şöyle buyurmaktadır:</p>



<p>الْآدَابُ‏ حُلَلٌ‏ مُجَدَّدَة</p>



<p>“Adap – ruh ve bedene giydirilen – yenilenmiş elbiselerdir.”<a href="#_ftn11">[11]</a></p>



<p>Dolayısıyla İslamî adap ile müeddep olmak diğerlerini cezbetmekte, örneklik için iyi bir numune oluşturmakta, emr-i maruf ile nehy-i münkerin uygulanmasını sağlamakta ve toplumun ıslah edilmesinin önünü açmaktadır. Kişi beğenilmiş adap ile müeddep olunca onun değeri ve kıymeti artar, saygın biri olur; bu yüzden daha büyük sorumluluklar ona tevdi edilir. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur:</p>



<p>لَا يَرْأَسُ مَنْ‏ خَلَا عَنِ‏ الْأَدَبِ‏ وَ صَبَا إِلَى اللَّعِب</p>



<p>“Edebi olmayan ve eğlenceye dalan kimse başkan olamaz.”<a href="#_ftn12">[12]</a></p>



<p><strong>Adap ve Fıkıh</strong></p>



<p>Fıkıh konuları bireyin zahiri yaşantısını düzenleyen adabı içermektedir. Yaşantının zahiri şeklinin İslam’ın manevi esasları ve ilkeleri üzerinde şekillenmesi İslamî yaşam adabını oluşturur. Dini bir yaşam örneği, dini desturların somut, geniş ve kapsamlı emirlerinin oluşturduğu zahiri çehredir. Bu çehre genellikle birçoklarının ilgi odağıdır ve toplumda daha fazla kabul görmektedir. Dolayısıyla dini tebliğ ederken bu yönelişten faydalanmak gerekir. İslamî adap, kaynağını fıkıh ve ahlak ilminden almaktadır. Fıkıh ilmi vacip ve haram konuları beyan etmenin yanı sıra müstahap ve mekruhlardan da söz etmekte, böylece adap kurallarını da uhdesine almaktadır. Ahlak ilmi de birçok adap kuralını ihtiva etmektedir. Elbette yaşadığımız şu asırda yaşam alanlarımızda meydana gelen açılımlar aynı doğrultuda adap kurallarının da genişlemesi beklentisini beraberinde getirmiştir. Dolayısıyla da pratikte uygulanacak önemli desturlara ihtiyaç vardır. Bunların özellikle şu asırda somut olarak şekillenmesini mümkün kılacak uygulamalar olmalıdır. Mesela züht, cömertlik, ihsan, yiğitlik ve şefkat gibi kavramların günümüz dünyasındaki zahiri suretleri belirginleşmelidir.</p>



<p>Ciddi şekilde üzerinde durulması gereken husus şudur: Bazen dini açıdan bir fiilin helal veya haram, caiz ya da yasak oluşunu araştırırız. Bazen de dinin söz konusu fiili tavsiye edip etmediğini bilmek isteriz. Demek ki dini emir ve talepleri sadece şer’i helal ve haramla sınırlamak doğru değildir. Başka bir ifadeyle bir fiilin şer’i açıdan helal olduğuna yakin etsek dahi yine de onun iyi mi yoksa kötü mü olduğunu sormamız icap etmektedir. Tavsiye edilmiş normlar, ahlaki ve adap kurallarına göre yapılması veya yapılmaması gerekenlerin kapsamı, haram ve helal dairesinin ötesindedir ve oldukça geniştir. Zira fıkhi açıdan bir şeyin caiz oluşu ahlaki cevazdan daha geneldir. Binaenaleyh bir konuda verilmiş fıkhi cevap o konunun helal ve haram sınırındaki durumunu belirler. Ama bu artık o konuda İslamî araştırmanın sona erdiği ve başka bir müzakereye gerek kalmadığı anlamına gelmez. Örneğin; fıkhi açıdan erkeğin sadece avret mahallini örtmesi, örtünmesi için yeterlidir. Ancak böyle bir örtünmeyi tavsiye etmek ve genel bir kültüre dönüştürmek doğru mudur?! Bu da gösteriyor ki bir kültür ve toplum inşa edildiğinde fıkhi sınırlardan ahlaki merkeze doğru yükselişe geçmek gerekir; adap, tavsiyeler ve değerleri yaymak icap eder.</p>



<p>Bir Müslümanın tercihlerindeki davranışları asgari ile azami arasındadır ve Müslüman kişi tabanla tavan arasındaki hareketinde özgürdür. Fakat ona tavsiye edilen şey, asla tabanda kalmaması ve daima kendisini tavana yaklaştırmasıdır. Onun durumu “kabul notu beş ile on arası olan” bir okuldaki öğrencinin durumuna benzer. Öğrencinin “beş” alması ondan beklenen en az nottur. Fakat öğrencinin notu ona ne kadar yaklaşırsa başarısı ve makbuliyeti de o ölçüde artar. Yani “beş” razı olunan bir not değil, sadece sınıfta kalmama notudur. İslam şeriatında da bazı işler helaldir. Fakat yapılmaması gereken helaldir. Yani kendisinden uzaklaşılması tavsiye edilen ve sadece özel durumlarda, mecbur kalındığında yapılan helaldir. Bir Müslümanın yaşantısı Allah’ın rızasına azami düzeyde yakın olmalıdır ve sırf Allah’ın gazabından kurtulmaya yetinmemelidir. Ancak bu açık destura rağmen bazıları, “Yaptığım iş haram mı?” diyerek en azı yapmaya yetinmekte, böylece helal olan her şeyi yaparak şer’i açıdan benimsenen davranışlardan uzaklaşmaktadırlar. Belki de şu iki ayetteki ifade farkı bu konuya matuftur:</p>



<p>&nbsp;تِلْكَ حُدُودُ اللّهِ فَلاَ تَعْتَدُوهَا&nbsp;</p>



<p>“Bunlar Allah’ın koyduğu sınırlardır; o halde bu sınırları aşmayın.”<a href="#_ftn13">[13]</a></p>



<p>&nbsp;تِلْكَ حُدُودُ اللّهِ فَلاَ تَقْرَبُوهَا&nbsp;</p>



<p>“Bunlar Allah’ın koyduğu sınırlardır; o halde bu sınırlara yaklaşmayın.”<a href="#_ftn14">[14]</a></p>



<p>Oyun ve eğlencenin birçoğu şer’i açıdan helal olmakla birlikte asla tavsiye edilmemiştir. Hatta Yüce Allah, müminlerin kurtuluş şartlarından biri olarak onların bu tür işlerden uzak durmalarını zikretmiş, şöyle buyurmuştur:</p>



<p>&nbsp;قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ الَّذينَ هُمْ في‏ صَلاتِهِمْ خاشِعُونَ وَ الَّذينَ هُمْ عَنِ اللَّغْوِ مُعْرِضُونَ&nbsp;</p>



<p>“Gerçekten müminler kurtuluşa ermişlerdir. Onlar ki namazlarında huşu içindedirler. Boş işlerden uzak dururlar.”<a href="#_ftn15">[15]</a></p>



<p>Yaşantının İslamî olabilmesi için sadece haramdan kaçınmak yeterli değildir. İnsanın yaşamının tümü helal işlerle dolu olabilir. Mesela, sabahtan akşama kadar vaktimizin tümünü helal eğlencelerle geçirdiğimiz halde yaşantımız İslamî olmayabilir. Dolayısıyla İslamî bir yaşam tarzını tasvir ederken sadece helal-haram konusuna yetinmek doğru değildir. Aksine tavsiyeler ve erdemleri de keşfetmek için çaba sarf etmeliyiz.</p>



<p>Edebe Mani Olan Şeyler/Edepten Kaçış Nedenleri</p>



<p>Adabın ne şekilde olduğu konusundaki bilgisizlik, edepten uzaklaşılmasına yol açan etkenlerden biridir. Amel adabını tanımak ise ona bağlı kalmanın ön şartıdır. Adabın mana ve müspet getirilerinin doğru şekilde algılanmaması da bu konuya matuftur.</p>



<p>Birçok kimse adaba bağlılığın önemli etkilerini algılamadığı için onun gereğine uygun şekilde davranmaktan kaçınır. Klişe tutumlardan uzaklaşma refleksi ve bu tür bağlılıkların eskidiği veya insanı engellediğini düşünmek edepten kaçışın bir diğer sebebidir. Adaba bağlı kalmanın “eylem serbestîsi ve yaratıcılıkla çeliştiği; kişiyi başkalarının tarzının kuşatması altında yaşamaya mahkûm kıldığı, onu kişisel zevk ve beğenilerinden vazgeçmek zorunda bıraktığı” gibi düşünceler de bu kaçışın sebeplerindendir. Fakat şunu bilmek gerekir ki adaba bağlılık, ahlak ve zahiri davranışın tecellisi veya onun dış görüntüsüdür; zahirle batının birbiri üzerindeki etkileşiminden dolayı da adap, ahlâkın doğal uzantısı sayılır. Belki de bu yüzden İslam’ın değerler mecmuasının geniş bir bölümünü adap ile ilgili öğretiler oluşturmuştur. Adaba bağlılık ve davranışların belli bir kalıba konulması sayesinde terbiye yolu kısalmış ve stabilize edilmiş olur. Edebin terbiyedeki rolü o kadar önemlidir ki “terbiye” yerine “tedip” kavramı da kullanılmaktadır.</p>



<p>Adap kurallarına bağlılığı engelleyen faktörlerden biri de bazı toplumlardaki düzeltilmesi gereken birtakım mantıksız adaplardır. Bu faktör aslında insanın hakikati arayıcı özelliğine dönmektedir. İnsan doğruluk ve sağlamlığı ispat edilmemiş bir şeye teslim olmak istemez. Bu tür muhalefet kınanmış olmamakla birlikte bilakis beğenilen bir tutumdur.</p>



<p>Dini adaba bağlılığı engelleyen faktörlerden bir başkası ise tahammülsüzlük ve konfor arayışıdır. İnsan adabın kendisi için oluşturacağı birtakım sınırlamalar içine girmek istemez. Adaba bağlılık, onu beyhude zevk ve isteklere dalma hevesinden alıkoyduğu için böyle bir sınırlamayı kabul etmek istemez.</p>



<p><strong>Yaşam Tarzı</strong></p>



<p>Yaşam tarzı (Life Style), kişiye, aileye veya topluma belli bir hüviyet kazandırmış özel bir yaşantı düzeni olup dış davranışlar ve vücut duruşu açısından bireyler, aileler ve toplulukları birbirinden ayıran genel geometrik tertibattır. Bir bireyin gün içinde az-çok işlediği kapsamlı ve tutarlı davranışlarından oluşan dizine yaşam tarzı denilebilir; elbette maksat onun sadece ihtiyaçlarını temin eden davranışları değil kendi hüviyetini tanımlarken ve başkalarının karşısında somutlaştırmada seçtiği özel rivayettir. Yaşam tarzı tamamen görünür ve çıkarsama yapılır özelliğe sahiptir. Yaşam tarzı ile adap arasındaki irtibatı açıklamak istiyor isek şunu söylemeliyiz: Adabın terkibini oluşturan yapı, yani sıradan davranışlarımız ve bir bütün olarak dikkate alınan harcama, muaşeret, giyim, konuşma, eğlenme, boş zamanları geçirme, süslenmek, yemek tarzı; şehir, pazar ve evlerin mimari şekli, evlerin dekorasyonu vb. dış görünüşümüzü oluşturan genel yapı, bizim yaşam tarzımız sayılmaktadır. Yaşam sahnesinde görünen kimliğimizin zahiri tecellisi olan davranışlarımız, ideolojilerimizin, inançlarımızın, değerlerimiz ve tutkularımızın bir işareti olup bunlardan meydana çıkan birleşim, bireysel ve toplumsal karakterimizi gösterir.</p>



<p>Yaşam tarzı iletişim sistemi, maişet sistemi, eğlence ve boş vakitleri geçirme şekli, satın alma, tüketim, moda, toplumsal statü ölçüsü, teknolojik ürünlerin kullanılması, kültürel endüstrilerden faydalanma ve din gibi kültürel değerleri referans alma, aile, vatan, sanat, spor ve benzeri alanların tümünü kapsamaktadır<a href="#_ftn16">[16]</a>. Davranışların envanteri ve bunların diziliş türü, zaman tahsisi, benzeyenler ve vurgular, yaşam tarzının şekillenmesinde etkin olan değişkenlerdendir. Mesela; zengin ve aristokratların yaşam tarzı, askerlerin yaşam tarzı, çiftçilerin, Amerikalıların, Çinlilerin, İranlıların, Türkiyelilerin veya dindarların yaşam tarzları bu değişkenler açısından farklılık göstermektedir.<a href="#_ftn17">[17]</a></p>



<p>Yaşam tarzı, sosyal gruplaşmaların modern şekli ve insan kimliğinin kaynağı olup bir sınıf veya etnik köken gibi insana bir mana yahut kimlik duygusu verir. Örneğin birey için falan şahsiyet gibi yaşamak, evinin duvarının falan renk olması veya özel bir eğlence önemli olabilmektedir.</p>



<p><strong>Yaşam Tarzının Özellikleri</strong></p>



<p>“Yaşam tarzı” kavramının daha iyi anlaşılması için onun özelliklerini sıralamanın faydalı olacağını düşünüyoruz:</p>



<p>1. Özellik: “Yaşam tarzı”, şekil (tarz) ile mananın (yaşam) bileşiminden oluşmuş, kaynağını açık görüş esasına dayalı bilinçli veya açık olmayan görüş esasına dayalı yarı bilinçli inançlar ve beğenilerden alan bir davranışın oluşturduğu hayat felsefesidir. Bazen kişi, özel bir yaşamın arzusunu çeker ve “işte hayat budur, ne mutlu filan kişiye!” der veya belli bir yaşamla alay edip şiddetle onu eleştirir, “bu da hayat mıdır, yazıklar olsun falan kişiye!” der. Bu, o kişinin yaşam tarzını seçmesinde son derece etkili olan değer sistemini gösterir. Dolayısıyla yaşam tarzını inançlar ve değerlerden kopuk olarak düşünmek mümkün değildir. Aksine yaşam tarzı, inançlar ve değerlerden hâsıl olan yaşamın görünümleridir.</p>



<p>2. Özellik: Yaşamı teşkil eden unsurların toplamı, ancak tutarlı olup birbirini tamamlayıcı ve ahenk içinde olma nisabına vardığında yaşam tarzına dönüşür. Birkaç tür mantık ve modelin bir araya toplanmasından oluşmuş bir bütüne yaşam tarzı denmez. Örneğin; iletişim sistemiyle maişet, inanç, kültür ve tüketim sistemleri arasında irtibat ve uyum olmalıdır. Ayrıca bu uyum belli bir süre kalıcı olmalıdır. Sosyal ortamın etkisiyle çabucak ortadan kalkacak geçici bir tutarlılık yaşam tarzını vücuda getirmez. Mesela henüz fikirsel, kültürel ve sosyal kimliği gerçek anlamda şekillenip olgunlaşmamış bir gencin yaşam tarzı yoktur.</p>



<p>3. Özellik: Yaşam tarzını oluşturan unsurların çoğu ihtiyaridir. Bir kampta zorla kendisine bir iş yaptırılan veya esarette fiziki baskı altında belli bir yaşam şekline zorlanan kimsenin yaşam tarzı yoktur. Yaşam tarzı seçilmeli, birey inanç sistemi ve savunduğu değerler esasına göre onun tanımı, kurgusu ve mimarisi konusunda aktif katılıma sahip olmalıdır. Elbette yayın organları sürekli olarak yeni yaşam tarzları hakkında görüntüler yayınlayarak düşünce ve kalpleri bunları seçmeye tahrik etmektedir.</p>



<p>4. Özellik: Yaşam tarzı oluşturulma ve değiştirilme kabiliyetine sahiptir. Zira bir tür şahsi seçim ve bireysel programdır. Eleştirilme veya atılması mümkün olan bir çeşit plandır. Gerçi bazen sosyal şartların yaşam tarzını değiştirmeyi bir hayli zorlaştırması da mümkün olan bir gerçektir.</p>



<p>5. Özellik: Ancak bireyin henüz kişiliğinin şekillenmemiş olduğu bebeklik dönemi hariç hiçbir insan, adap kurallarından veya yaşam tarzından yoksun olarak tasavvur edilemez. Gerçekte hiç kimse edepsiz değildir. Aynı şekilde hiç kimse terbiyesiz, kültürsüz ve şahsiyetsiz değildir. Hatta doğru bir edeple eğitilmemiş kimse dahi edepsiz olmaz; kötü edep, kötü terbiye ve kötü şahsiyet sahibi olur. Eğer belli bir yaşam şeklini kendi irade ve özgür tercihimizle seçmezsek gayri ihtiyari olarak ortam ve toplumda belirlenmiş kalıpların etkisi altına girmiş oluruz. Sonuçta kendi yaşam şeklimizi özgür irademizle seçmemiz, böylece muhit koşullarının şahsiyetimizin rengini değiştirmesine izin vermememiz kadar güzel bir şey olabilir mi?</p>



<p>6. Özellik: Yaşam tarzı bir tür sosyal kimlikle sonuçlanır. Kültürel vaka bilimcileri, yaşam tarzının bireyler için kişilik oluşturduğunu vurgulamaktadırlar. Yani birey kendi kimlik sınıfını, ilişkilerinin türü, işinin ve tüketim sepetinin çeşidi ve kendi seçimi olan diğer görünen yönleriyle tanımlamaktadır. Öte yandan birey yaşam tarzına göre (yani yediği-giydiği şey, yaşadığı yer, bindiği araç, irtibatta olduğu insanlar vb. şeylere göre…) yavaş yavaş birtakım davranışlara alışır ve içinden şekillenir. Bu yüzden belli değerler sistemi onun için içselleşmiş olur.</p>



<p>Bizim başkalarının karakteri ve kimliğine dair olan analiz ve yorumlarımız da büyük ölçüde bu zevahire/dış görünümlere bağlıdır. Eğer bir kişi hakkında şu soruların cevabını bilecek olursak ona yapıştıracağımız etiket konusunda daha emin hareket etmiş oluruz: “Ne iş yapıyorsun? Ne kadar gelirin var? Araban ve yaşamında kullandığın araçlar nasıl? Hangi mahallede oturuyorsun? Çoğunlukla gidip geldiğin yer neresidir, spor kulübü mü? Dernek mi? Hangi lokantalar? vs.” Böylece başkalarının sosyal, ekonomik, siyasal ve kültürel yaklaşımları, davranışları ve yargıları bizim için öngörülür olmaktadır. Atasözünde ifade edildiği gibi, “testi ancak içindekini dışa akıtır”.</p>



<p>7. Özellik: Yaşam tarzı, geniş çaplı sosyal ölçekte yakınlaşma ve kutuplaşmayı oluşturur. Yıllarca aynı şekilde yaşamış olan insanlar git gide aynı şekilde düşünür, aynı hassasiyetleri taşır ve ortak eğilimlere sahip olurlar. Önceden tanımlanmamış bu yakınlaşma sosyal, kültürel ve ahlaki anlamda aynı yaklaşım ve yargılara varılmasına yol açar, aynı türküyü söyleyen bir kutbu veya gizli bir sosyal gücü şekillendirir.</p>



<p><strong>Yaşam Tarzını Oluşturan Faktörler</strong></p>



<p>Yaşam tarzı hangi etkenlerin etkisi altında kalmaktadır? Nasıl şekillenmektedir? Hangi gizli yönlendirici eller onu yönetmektedir? Hiç kuşkusuz âlimler, üniversitedeki mümtaz öğretim görevlileri, hâkimler ve büyükler, ilim, kültür, spor ve sanat dünyasının seçkin şahsiyetleri gibi toplumun önünde hareket eden kesimler yaşam tarzını şekillendirmede son derece etkilidirler. Elbette bu gruplardan her birinin etki gücü ve tesir ölçüsü farklıdır. Ayrıca konuya daha geniş bir ölçekten baktığımızda camiamızdaki halk kitlesinin yaşam tarzının şiddetli şekilde görsel medyanın etkisi altında olduğunu görmekteyiz. Modern dünyada yayın organlarıyla yaşam arasındaki irtibat bir hayli artmıştır.</p>



<p>Yapılan istatistiklere göre neredeyse dünyanın her tarafında yaşayan insanlar için “uyku”, sonra “geçinmek için çalışmak” ve üçüncü sırada “medyadan faydalanmak” bir iş ve ihtiyaç olarak yer almaktadır. Artık medyadan faydalanmak yaşamın ana eksenini oluşturan unsurlarından biri durumuna gelmiştir. Bu yüzden bugünün dünyasında Batı yaşam tarzının özendirilmesi ve İslamî inanç değerlerinin zayıflatılması konusunda medyanın ciddi rolü vardır. Öyle ki bazıları hâlihazırda İslam aleyhinde uluslararası bir medya savaşı başlatıldığı kanaatini taşımaktadır. Çeşitli televizyonlar, uydu kanalları ve internet siteleri her gün binlerce saat çeşitli görüntüler yayımlayarak Batının yaşam tarzını güçlendiren ve rakip kültürleri tahrip eden programlar sunmaktadır. Batı medya kuruluşları, Batının yaşam tarzını arzu ve isteklerin kıblesi konumuna getirmek için her türlü çabayı sarf etmektedir. Bu yüzden ona ait zafiyetler ve olumsuzlukları asla yansıtmazlar. Çünkü onlar, dindar bir Müslümanın Batı yaşamının perde arkasındaki şeyleri gördüğü takdirde ondan nefret edeceğini ve asla onu kabullenmeyeceğini çok iyi bilmektedir. Fakat Batı yaşantısındaki unsurlar uydu, internet, televizyon, kitap, elbise modeli, mimari şekli, tüketim tarzı vs. gibi yollarla tedrici ve sinsice, bir bir ve adım adım geldiğinde hiçbir hassasiyet ve direnişle karşılaşmamaktadır! Batı yaşamının olgusuna teslim olmak aslında İslam şeriatına karşı başkaldırmaktır. Camiamızda kolaylıkla ve neredeyse hiçbir hassasiyetle karşılaşmadan gerçekleşmek durumunda olan bu dönüşümün nedenlerinden biri İslamî yaşam olgusuyla tanışılmamış olmasıdır.</p>



<p><strong>Din ve Yaşam Tarzı</strong></p>



<p>Her birey ve toplumun yaşam tarzı, o birey ve topluma hâkim inançlar (dünya görüşü) ve değerlerin (ideoloji) etkisi altında şekillenmiştir. Hazcılık değerleri esasına ve çıkarcılık eksenine dayalı materyalist dünya görüşü, doğal olarak kendine özgü bir yaşam tarzı meydana getirir. Nitekim saadet eksenli kemal arayışına dayalı değerleri esas alan ilahi dünya görüşü de kendine has bir yaşam tarzı oluşturur. Sonuçta din birinci adımda özel bir ideolojisi olan dünya görüşünü sunarak dindar bir yaşam tarzı için gerekli temeli atmaktadır. Sonraki aşamada ise din, insan yaşamının her boyutu için sunduğu kendine has adap kuralları ile gerçekte insanca bir yaşamın şeklini oluşturmanın peşindedir. Aslında dinin ahlaki, hukuki ve fıkhi desturları Allah’ın beğendiği dini bir yaşam örneği sunma amacını taşımaktadır. Giyim, beslenme, süslenme, aile içi davranış, komşularla muaşeret, aynı ve farklı inançtan olanlara yönelik davranış, dinler ve mezhepler arası ilişkiler gibi alanlarda dinin beyan ettiği düsturun tümü dini bir yaşam tarzı oluşturmak içindir.</p>



<p>Başka bir ifadeyle herkesin yaşam tarzı onun hedefleri veya nihai hedefinin etkisi altındadır. Her insanın gayesindeki nihai hedefi doğal olarak bu hedefe uygun birtakım adabı onun için kaçınılmaz kılmaktadır. Yani bu, onun davranışlarına birtakım bağlılıklar ve özel disiplin getirmektedir. Örneğin üniversite sınavı gibi ağır bir ilmi rekabete girecek olan kimse hedefinde ciddiyse aktivitelerindeki düzenleme ve sıralamayı buna uygun bir şekilde değiştirir. Dikkatini ve konsantrasyonunu bozan unsurları kendisinden uzaklaştırır, gazete ve roman okumaktan kaçınır. Beslenme programına dikkat eder. Okumak için sakin bir ortam seçer. Sosyal ilişkilerine sınırlama getirir; misafirliğe gitmez ve misafir kabul etmez; telefonunu çalıştığı sırada kapalı tutar. Şimdi yaşamında hedefi daha fazla lezzete ulaşmak olan birini düşünün. Eğer bu hedef ciddi olursa kendine has adap ve düzeni de meydana getirir. Mesela böyle bir kişi birtakım konular üzerinde kafa yormaz, insanların sorunlarını öğrenmek istemez, kendi eğlencesi ve lezzeti için gerekli olan vesileleri elde eder, kavga ve çatışmalara karışmaz ve birtakım ilişkilerini keser.</p>



<p>Nihai hedefini Allah’a yaklaşmak ve likaullah (Allah’a kavuşmak) olarak gören birinin yaşamındaki tüm işler; namaz ve ibadetinden kazancı, işi, eğitimi, eğlencesi, muaşereti, sağlığı, beslenmesi, mimarisi, sanatı, konuşması, üretimi, tüketimi ve dış görünümüne kadar tüm davranışları bu hedef yolunda olur. Yani yaşamının tüm ayrıntıları ilahi renge bürünmüş olur. Müslüman sadece camide değil, evde, pazarda, sınıfta, okulda, iş yerinde, caddede ve kısacası her yerde ve koşulda önce Allah’ın rızasını düşünür.</p>



<p>Müslüman kişi doğal olarak bireysel ve sosyal yaşantısında kulluğun en fazla içselleştirilmiş ve Allah’a yakınlığa ulaşmada en uyumlu olan modelini kendisi için beğenir. Mesela elbise seçimi ve giyim şeklinde Allah’ın hoşnutluğuna ve kulluk vasfını güçlendirecek şeye dikkat eder. Hâlbuki lezzet peşinde ve hevesinin kölesi olan bir insan sadece kendi rahatını ve hazzını dikkate alır; bu yüzden en fazla tahrik edici ve lezzet verici olan yarı çıplak sayılacak tarzdaki dar ve ince elbiseyi seçer.</p>



<p>İslamî adap ve tevhide dayalı yaşam şekli, insan hayatını Allah’a kulluğa uygun kılacak bir yaşam tarzı demektir. Allame Tabatabai’nin tabiriyle ilahi edep, tevhid motifli ameli yapmaktır. Dolayısıyla İslamî adap genel olarak kulluktan ibarettir; yani kulluğun dıştaki yansımaları ve tevhidin insanın zahiri yönlerindeki resmidir. Bu yüzden İslam İnkılâbı Rehberi Ayetullah Hamanei şöyle buyurmaktadır:</p>



<p>Tevhid sadece felsefi ve mantığa dayalı bir nazariyeden ibaret değildir. Aksine insanlar için bir yaşam yöntemidir: Kendi yaşamına Allah’ı hâkim kılmak ve diğer güçlerin nüfuzunu kesmek! Peygamberimizin (s.a.a) ve diğer peygamberlerin asıl mesajı olan, “La ilahe illallah”, insanın hayat yolunda ve yaşam yöntemlerini seçmesinde tağuti ve şeytani güçlerin müdahalesine asla izin vermemesi anlamına gelmektedir. Eğer insanlık camiasının yaşamında tevhid gerçekleşirse beşerin dünyası da mamur ve abad olur; zira böyle bir dünya insanın gerçek tekâmülü ve yükselişinin hizmetinde olur.</p>



<p>Eğer tevhide inandığımız halde pratikte ona bağlılığımızı sergilemezsek kulluğun gereğini ifa etmemiş oluruz ve Şehit Mutahhari’nin ifadesiyle<a href="#_ftn18">[18]</a> bir tür ahlaki materyalizme düşmüş, ameli şirke bulaşmış oluruz; yani amelimiz muvahhitçe ve gaybe inanırcasına yapılan bir amel değildir; inancımızla amelimiz arasında çok mesafe vardır.</p>



<p><strong>Yaşam Tarzında Dönüşüm</strong></p>



<p>Şu anda yaşadığımız yaşam tarzının hayat için mevcut olan alternatifsiz en iyi yaşam şekli olmadığı konusunda hiç kuşku yoktur. Bizim yaşantımızın olmazsa olmazlarından saydığımız bazı bölümleri çok da uzak olmayan bir geçmişte mevcut değildi. Hiç şüphesiz şu anki yaşam şeklimize yönelik bazı eleştiriler vardır ki onları giderdiğimiz takdirde birçok sıkıntı çözüme kavuşmuş olacaktır. Aynı şekilde yaşamımızın bazı bölümlerinde birtakım boşluklar vardır ki doldurulduğu takdirde yaşamımız daha iyi olacaktır. Yaşamımızda bazı bölümlerin olması veya olmaması aslında bizim kendimiz için kurduğumuz âlemle ilgilidir. Saadet ve insanın tanımı hakkındaki temel soruya verilecek cevaplar, tevhid ve mead konusundaki telakkimiz, hayatın bu aşamasında beşerin sosyal kararları, bize rahat bir şekilde seçim yapma olanağı bırakmayan birtakım imkânlar ve imkânsızlıklar ortaya çıkarmıştır.</p>



<p>Eğer gerçekten varlık sistemi ile uyum içerisinde olan bir yaşantının özlemini çekiyorsak en azından şu soruların cevabı bizim için belli olmalıdır: Yaşam tarzımızın parçalarından her birinin arka planında nasıl bir düşünce gizlidir? Hakk’a yönelik bir düşünce esasına göre yaşam tarzı nasıl bir şekil alacaktır? Acaba farklı bir şekilde yaşanabilir mi? Şu anda yaşadığımız hayat tarzının değişime ihtiyacı var mıdır? Yaşantıda özel bir tarz seçmenin toplumun kültürü, ahlakı ve düşüncesi üzerinde etkisi var mıdır? Eğer yaşam tarzı kültür ve düşüncenin tecellisi ise şunu söyleyebilir miyiz? İnsanların ruhunda yeni bir düşünce oluşturulmadıkça yaşam şeklini değiştirmek imkânsız veya faydasızdır.</p>



<p>Bizler gün boyunca istesek de istemesek de birtakım konularla karşılaşıyoruz; bunlardan bir kısmı üzerinde düşünüyor ve bir kısmını da terk ediyoruz. Hangi şeyler günlük hayatımızın konuları olması gerekirken değildir? Hangi konularla meşgul olmamamız gerekirken başka şemeşgulüz? Esasen bu “olmalı” ve “olmamalı”lar hangi temele dayanmaktadır? Eğer yaratılış hedefi temeline dayalı olarak yaşamımızı tanzim edeceksek alışverişimiz ve beslenmemiz ne şekilde olmalıdır? Acaba binalarımızı başka bir şekilde yapabilir miyiz? Uyku saatlerimizi değiştirebilir miyiz? Birtakım konuları düşünmeyebilir miyiz? Misafirlik şekillerimizi değiştirebilir miyiz? Neden yaşamımız için bu tarzları seçmişiz? Acaba en güzel örnek olarak bulduğumuz için mi bu tarzları seçtik? Acaba sözü geçen alanlardan her birindeki tarzın seçimini yaparken çeşitli örnekleri inceledik mi ki yaygın olan örneğin en iyi örnek olduğunu söyleyebilelim? Eğer böyle değilse acaba bu konuda vazifemiz yok mudur?</p>



<p>Birisi kalkıp da şöyle diyebilir: “Yaşamımızı idame ettirmek ve ihtiyaçlarımızı temin etmek için herhangi bir tarzın ne önemi var ki? Beşer her dönemde sahip olduğu ve olmadığı olanaklara uygun bir yaşam tarzı geliştirerek ihtiyaçlarını gidermemiş midir?”</p>



<p>Bu soruda zahirle batın arasındaki karşıtlık ve etkinliğin birine verilip diğerinin sadece etkilenen olarak görüldüğü net şekilde müşahede edilmektedir. Ancak şunu bilmemiz gerekir ki zahiri yaşantı batından ayrı değildir. [Müminin zahiri hayatının tecellisi olan] salih amel konusundaki bunca tavsiyeler, aslında batın temizliğine doğru atılmış ilk adım olması hasebiyle bu ikisinin tek olduğundan başka bir mana taşımamaktadır. Zahir ve batın aynı anda birbiri üzerine etki bırakırken birbirinden de etkilenmektedir. Başka bir ibaretle zahir ve batın bir hakikatin iki mülahazasıdır, birbirinden ayrı iki şey değildir. Dolayısıyla birindeki değişiklik diğerinin de dönüşümüdür. Günlük yaşamı şeytani bağlılıklara rehin olmuş birinden Rahmani bir dönüşüm beklemek yersiz bir beklentidir! Peygamberler insanoğullarını tek olan Allah dergâhına kul etmişlerdir. Fakat bu kulluk amelle başlamıştır. Binaenaleyh insanın yaşam tarzındaki dönüşümün neticesi, onun nefsanî oranlamalarındaki değişimdir. Elbette eğer insan bir konuyu dikkate alırsa ortaya çıkacak iş o dikkatin zuhuru olur<a href="#_ftn19">[19]</a>.</p>



<p>Yaşam tarzında belli bir dönüşüm oluşturabilmek için ana geçişleri ve hassas noktaları teşhis etmek gerekir. Yaşam tarzında değişime gitmek oldukça zordur. Hatta hayat tarzındaki küçük dönüşümler bile çok kolay şekilde gerçekleşmez. Ama çok büyük dönüşümler dahi imkân dâhilindedir. Bunun için gerçek manada olduğumuz durumu dakik ve derin bir şekilde anlamış olmamız gerekir. Bazen büyük bir şehrin caddelerinde dolaşarak onu tanımaya çalışırız, bazen de haritasını önümüze açarak! Yaşam tarzı konusunda da o kadar çok faktör etkilidir ki eğer ömrümüzü bunları tanımakla geçirecek olsak bile yine de kalemden düşecek bazı faktörler olacaktır. Bir şehri tanımak için de onun caddelerinde dolaşmak belli ölçüde gerekli ve faydalıdır. Fakat şehrin planını değiştirme amacı taşıyan kimse ömrünü caddelerde dolaşarak geçiremez. Onun uydu haritasına ve şehrin genel projesine ihtiyacı vardır.<a href="#_ftn20">[20]</a></p>



<p>Bu makalenin konularının da İslamî adap ve yaşam tarzına dair ana hatlar niteliğindeki en temel unsurları içermesine çaba sarf edilmiştir. Yaşam tarzında dönüşüm, hayat mühendisliğine doğru bir hareket olup yaşamın zahirindeki kabuğu stabilize etmektir. Bu da öncelikle bazı alanların aktivasyonu, bazı alanların ise devre dışı bırakılmasıyla sonuçlanır. Mesela mümin bir kişinin günlük programında Kur’an tilaveti gibi bazı ibadet programları aktive edilirken amaçsız ve beyhude işler devre dışı bırakılır. Diğer bir düzenleme bazı faaliyetlerin sıralamasındaki değişimde görülür. Örneğin mümince olan bir yaşam tarzında gecenin başında uyumak ve seher vaktinin altın fırsatından faydalanmak, gecenin geç saatlerine kadar oturmanın yerini alır. Üçüncü düzenleme ise orantıların tanzimi ve faaliyetlerin türündeki değişimde gözlemlenir: Mesela ilim öğrenmek, özellikle de dini maarif tahsil etmenin müminlerin yaşam programında üstün bir yeri vardır. Onların bu programı nitelik ve nicelik açısından dünyevi telaşlardan önce gelir. Dördüncü düzenleme özel zamanlarda bazı faaliyetlere verilen öncelikteki değişimde görülür. Örneğin mübarek Ramazan ayında ibadet ve boş vakitlerde aile işlerine zaman ayırmak özel öncelikler arasında yer alır. Son olarak da mümince yaşam tarzındaki faaliyetlerde gerekli olan düzenlemelere ilişkin din önderlerinin sözlerinden bazı örnekler sunuyoruz:</p>



<p>Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.a) şöyle buyurmaktadır:</p>



<p>أُفٍّ لِكُلِّ مُسْلِمٍ لايَجْعَلُ فِي‏ كُلِ‏ جُمْعَةٍ يَوْماً يَتَفَقَّهُ فِيهِ أَمْرَ دِينِهِ وَ يَسْأَلُ عَنْ دِينِهِ</p>



<p>“Haftanın en az bir gününde dinin emirini derinlemesine anlamak için onunla ilgili soru sormayan Müslümanın vay haline!”<a href="#_ftn21">[21]</a></p>



<p>Emirü’l-Müminin İmam Ali (a.s), oğlu İmam Hasan’a (a.s) şu tavsiyede bulunmuştur:</p>



<p>يَا بُنَيَّ، لِلْمُؤْمِنِ ثَلَاثُ سَاعَاتٍ: سَاعَةٌ يُنَاجِي فِيهَا رَبَّهُ، وَ سَاعَةٌ يُحَاسِبُ فِيهَا نَفْسَهُ، وَ سَاعَةٌ يَخْلُو فِيهَا بَيْنَ نَفْسِهِ وَ لَذَّتِهَا فِيمَا يَحِلُّ وَ يَجْمُلُ، وَ لَيْسَ‏ لِلْمُؤْمِنِ‏ بُدٌّ مِنْ أَنْ يَكُونَ شَاخِصاً فِي ثَلَاثٍ: مَرَمَّةٍ لِمَعَاشٍ، أَوْ خُطْوَةٍ لِمَعَادٍ، أَوْ لَذَّةٍ فِي غَيْرِ مُحَرَّمٍ</p>



<p>“Ey oğlum! Mümin için üç saat vardır: Rabbiyle münacat edeceği saat, nefsini hesaba çekeceği saat ve nefsini helal ve güzel lezzetleriyle başbaşa bırakacağı saat. Mümin şu üç durumun dışında olamaz: Geçimini düzeltmek, ahireti için adım atmak veya haram olmayan lezzet içinde bulunmak.”</p>



<p>İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmaktadır:</p>



<p>لَيْتَ السِّيَاطُ عَلَى رُءُوسِ أَصْحَابِي حَتَّى‏ يَتَفَقَّهُوا فِي الْحَلَالِ وَ الْحَرَام</p>



<p>“Keşke ashabım başlarının üzerinde kırbaç olması pahasına helal ve haram hakkında derin bilgi edinselerdi.”<a href="#_ftn22">[22]</a></p>



<p>İmam Humeyni de düzenli bir program edinilmesine ilişkin şunları söylemiştir:</p>



<p>Kalbin huzur bulmasına vesile olan iki şeydir: Biri vaktin feragati ve kalp, diğeri ise kalbe ibadetin önemini belletmektir. Vaktin feragatinden maksat, insanın her gece-gündüz içinde ibadeti için bir vakit belirlemesi ve o vakitte kendisini sadece ibadetle görevli sayıp başka bir şeyle meşgul olmamasıdır. İnsan ibadetin diğer işlerden daha fazla öneme sahip hatta diğer işlerle orantılanmayacak kadar mühim bir iş olduğunu anlayacak olursa kesinlikle onun vakitlerini gözetecek ve vaktinde ibadetle meşgul olmayı bir vazife sayacaktır… Allah’a teslim olmuş bir kişi her durumda ibadetini vaktinde yerine getirmekle görevlidir; ibadetlerin en önemlisi olan namazın vakitlerini gözetmeli ve namazlarını fazilet vaktinde kılmalı, o vakitlerde başka bir işle meşgul olmamalıdır. Nasıl ki mal ve makam kazanmak için vakit ayırıyorsa, etüt ve mütalaa için vakit belirliyorsa bu ibadetler için de vakit belirlemeli; bu vakitte diğer işlerden feragat etmelidir ki ibadetin özü ve beyni olan kalp huzuruna nail olabilsin<a href="#_ftn23">[23]</a>.</p>



<p>Anlaşıldığı üzere yaşam tarzı bir anlamda inançlar ve değerlerin mahsulü ve sonucudur. Yani her birey veya toplumun yaşam şekli o birey veya topluma hâkim olan inanç ve değerlere bağlıdır. Tevhid eksenli inançlar ve dünya görüşü ile ilahi ideolojiye dayalı değerler sistemi bizim yaşam şeklimize yön verir. Sonuçta tüm dünya görüşleri ve ideolojiler belli bir yaşam tarzının temel unsurları olarak görülebilir. Bu meyanda bazı inançlar ve değerlerin yaşam tarzını şekillendirme konusunda hayati anlamda kilit rolü vardır. Biz bu bölümde İslamî yaşam tarzında doğrudan etkili olan en önemli itikadî ve ideolojik temelleri tahlil edip incelemeye çalışacağız.</p>



<p><strong>İslam Açısından İnsan ve Yaşam Tarzı</strong></p>



<p>Her ekol ve dinin sunduğu makbul yaşam tarzını derk etmek için söz konusu din ve ekolün varlık hendesesinde insana bakış açısını özel olarak dikkate almak gerekir. Bu esasa binaen İslam dininin yaşam tarzına ilişkin çeşitli alanlardaki görüşü de bu semavi dinin birbirine bağlı olan varlık manzumesinde insana ve onun konumuna bakış açısına göre şekillenmiştir. Elbette “İslam dini açısından insanı tanıma” konusunda geniş bilgi edinmek için ilgili kitaplara müracaat etmek gerekir.<a href="#_ftn24">[24]</a></p>



<p><strong>İnsanın Hakikati</strong></p>



<p>İnsan cisim ile ruhun bileşiminden oluşmuştur; bu meyanda ruh, insanın gerçek yüzünü oluşturur ki ebedi hayat onunladır ve asla ölümle yok olup ortadan kalkmaz. Zira ölüm, ruhun beden kalıbından çıkıp başka bir yere intikal etmesidir. Kur’an ayetlerinde bu gerçeğe temas edilmiştir:</p>



<p>&nbsp;قُلْ يَتَوَفَّاكُمْ مَلَكُ الْمَوْتِ الَّذي وُكِّلَ بِكُمْ ثُمَّ إِلى‏ رَبِّكُمْ تُرْجَعُونَ&nbsp;</p>



<p>“De ki: Sizinle görevli olan ölüm meleği canınızı alır, sonra Rabbinize döndürülürsünüz.”<a href="#_ftn25">[25]</a></p>



<p>&nbsp;وَ لَوْ تَرى‏ إِذِ الظَّالِمُونَ في‏ غَمَراتِ الْمَوْتِ وَ الْمَلائِكَةُ باسِطُوا أَيْديهِمْ أَخْرِجُوا أَنْفُسَكُمُ الْيَوْمَ تُجْزَوْنَ عَذابَ الْهُونِ بِما كُنْتُمْ تَقُولُونَ عَلَى اللّٰهِ غَيْرَ الْحَقِّ وَ كُنْتُمْ عَنْ آياتِهِ تَسْتَكْبِرُون&nbsp;</p>



<p>“Zalimleri can çekişmeleri sırasında bir görseydin! Melekler (onlara doğru) ellerini uzatarak (şöyle derler): “Haydi canlarınızı çıkarın! Hak olmayan şeyleri Allah’a isnat ettiğiniz ve ayetlerine karşı büyüklük tasladığınız için bugün aşağılayıcı azapla cezalandırılacaksınız!”<a href="#_ftn26">[26]</a></p>



<p>Birçok rivayette de insanın baki kalacağı ve ölümle asla son bulmayacağı gerçeği açık şekilde beyan edilmiştir. Hz. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur:</p>



<p>مَا خُلِقْتُمْ‏ لِلْفَنَاءِ بَلْ خُلِقْتُمْ لِلْبَقَاءِ وَ إِنَّمَا تُنْقَلُونَ مِنْ دَارٍ إِلَى دَار</p>



<p>“Fani olmak için yaratılmadınız; bilakis beka ve ölümsüzlük için yaratıldınız. Sadece bir haneden başka bir haneye intikal etmektesiniz.”<a href="#_ftn27">[27]</a></p>



<p><strong>İnsan Yaşantısının Hedefli Olması</strong></p>



<p>İnsan ihtiyar sahibi/özgür bir varlıktır. Eğer insanın ihtiyar sahibi olduğunu kabullenmeyip geleneksel veya modern cebriye ekollerine inanırsak bu durumda İslamî veya gayri İslamî ahlak ve adaba dayalı bir yaşam tarzını yaymaktan söz edemeyiz. İhtiyar sahibi bir insan bütün faaliyetleri ve hareketlerinde kendisi için hedef veya hedefler öngörür. İhtiyari faaliyetlerini de o hedefe ulaşmak için yapar. Asli bir hedef olduğunda orta hedefler de anlam bulur. Sonuçta herkes yaşantısında asıl ve nihai bir hedefe sahiptir ki onun tüm ihtiyari işleri doğrudan veya dolaylı olarak o hedefe ulaşma doğrultusunda anlam kazanır.</p>



<p><strong>Davranışların Hedefe Ulaşmadaki Etkisi</strong></p>



<p>Kur’an’ın insan tanımlaması esasına göre amellerimiz ve davranışlarımızın her birinin, nihai hedefimiz ve arzuladığımız kemale ulaşmada veya ondan uzaklaşmada etkin rolü vardır. Kur’an-ı Kerim bu konuyu birçok ayette vurgulayarak beyan etmiştir.</p>



<p>Bir grup ayette insanın ebedi saadet veya bedbahtlığının onun amel ve davranışlarının mahsulü ve sonucu olduğunu okuyoruz. Bu dünyada yaptığımız her işin karşılığını ahirette göreceğiz:</p>



<p>&nbsp;فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقالَ ذَرَّةٍ خَيْراً يَرَهُ وَ مَنْ يَعْمَلْ مِثْقالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ&nbsp;</p>



<p>“Kim zerre ağırlığında bir hayır yapmışsa, onu görür. Kim de zerre ağırlığında bir kötülük yapmışsa, onu görür.”<a href="#_ftn28">[28]</a></p>



<p>&nbsp;ثُمَّ قيلَ لِلَّذينَ ظَلَمُوا ذُوقُوا عَذابَ الْخُلْدِ هَلْ تُجْزَوْنَ إِلاَّ بِما كُنْتُمْ تَكْسِبُونَ&nbsp;</p>



<p>“Sonra zulmeden kimselere, ‘Kalıcı azabı tadın! Kendi yaptıklarınızdan başka bir şeyle mi cezalandırılıyorsunuz?’ denir.“<a href="#_ftn29">[29]</a></p>



<p>Bir grup ayette ise aynı gerçek şu şekilde tasvir edilmiştir: Yapacağımız her iyi işin neticesi kendimizedir, Yüce Allah’a değil. Zira Allah mutlak surette kâmildir; başkalarına ve onların güzel davranışlarına hiçbir şekilde muhtaç değildir:</p>



<p>&nbsp;إِنْ أَحْسَنْتُمْ أَحْسَنْتُمْ لِأَنْفُسِكُمْ وَ إِنْ أَسَأْتُمْ فَلَها&nbsp;</p>



<p>“İyilik ederseniz, kendinize iyilik etmiş olursunuz; kötülük ederseniz de, yine kendinize.”<a href="#_ftn30">[30]</a></p>



<p>Başka bir grup ayette ise şunu okumaktayız: Yapacağımız uygunsuz ve kötü davranışlar kendi yakamıza yapışacaktır, başkalarının değil! Herkes kendi davranışlarından mesuldür:</p>



<p>&nbsp;قُلْ أَ غَيْرَ اللّٰهِ أَبْغي‏ رَبًّا وَ هُوَ رَبُّ كُلِّ شَيْ‏ءٍ وَ لا تَكْسِبُ كُلُّ نَفْسٍ إِلاَّ عَلَيْها وَ لا تَزِرُ وازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرى‏ ثُمَّ إِلى‏ رَبِّكُمْ مَرْجِعُكُمْ فَيُنَبِّئُكُمْ بِما كُنْتُمْ فيهِ تَخْتَلِفُونَ&nbsp;</p>



<p>“De ki: Allah her şeyin Rabbi iken O’ndan başka kendime bir Rab mi arayayım?! Herkesin kazandığı (günah), yalnız kendi aleyhinedir. Hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü taşımaz. Sonra dönüşünüz Rabbinizedir ve O, hakkında ayrılığa düştüğünüz şeyi(n gerçeğini) size bildirecektir.”<a href="#_ftn31">[31]</a></p>



<p>&nbsp;مَنِ اهْتَدى‏ فَإِنَّما يَهْتَدي لِنَفْسِهِ وَ مَنْ ضَلَّ فَإِنَّما يَضِلُّ عَلَيْها وَ لا تَزِرُ وازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرى‏ وَ ما كُنَّا مُعَذِّبينَ حَتَّى نَبْعَثَ رَسُولاً&nbsp;</p>



<p>“Kim hidayet bulursa, kendisi için hidayet bulur. Kim de doğru yoldan saparsa, kendi zararına sapar. Hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü taşımaz. Biz, bir peygamber göndermedikçe azap edecek değiliz.”<a href="#_ftn32">[32]</a></p>



<p>Allah’a Yakınlık, İnsan İçin Nihai Kemaldir</p>



<p>İslamî öğretiler esasına göre insanın en nihai hedefi; Allah’a yakınlık, Allah’a ulaşmak ve Allah’a kavuşmaktır<a href="#_ftn33">[33]</a>. Emirü’l-Müminin (a.s) Kumeyl duasında Yüce Allah’a şöyle yalvarmıştır:</p>



<p>وَ اجْعَلْنِي‏ مِنْ‏ أَحْسَنِ‏ عَبِيدِكَ‏ نَصِيباً عِنْدَكَ وَ أَقْرَبِهِمْ مَنْزِلَةً مِنْكَ وَ أَخَصِّهِمْ زُلْفَةً لَدَيْك</p>



<p>“Huzurunda nasibi güzel olan kullarından kıl beni. Kapına en yakınlardan ve huzuruna en yakın olanlardan kıl beni.”</p>



<p>İmam Zeynelabidin (a.s), “Münacatu’l-Muhibbin/Sevenlerin Münacatı” ismindeki münacatında Yüce Allah’a şöyle niyaz etmektedir:</p>



<p>إِلَهِي‏ فَاجْعَلْنَا مِمَّنِ‏ اصْطَفَيْتَهُ‏ لِقُرْبِكَ وَ وَلَايَتِكَ وَ أَخْلَصْتَهُ لِوُدِّكَ وَ مَحَبَّتِكَ وَ شَوَّقْتَهُ إِلَى لِقَائِكَ وَ رَضَّيْتَهُ بِقَضَائِكَ وَ مَنَحْتَهُ بِالنَّظَرِ إِلَى وَجْهِكَ وَ حَبَوْتَهُ بِرِضَاكَ وَ أَعَذْتَهُ مِنْ هَجْرِكَ وَ قِلَاك وَ بَوَّأْتَهُ مَقْعَدَ الصِّدْقِ فِي جِوَارِكَ</p>



<p>“İlahi, bizi o kimselerden kıl ki, onları yakınlığın ve velayetin için seçtin, dostluğun ve sevgin için halis kıldın ve görüşmen için şevke getirdin! Kaza [ve kaderine] razı ettin, yüzüne bakmayı kendisine ihsan ettin, hoşnutluğunu ona bağışladın, hicran ve dargınlığından korudun, katındaki doğruluk makamına yerleştirdin.”<a href="#_ftn34">[34]</a></p>



<p>Muhtaçların Münacatı isimli duasında da şöyle arz ediyor:</p>



<p>الهي وَ غُلَّتِي لَا يُبَرِّدُهَا إِلَّا وَصْلُكَ<br>وَ لَوْعَتِي لَا يُطْفِئُهَا إِلَّا لِقَاؤُكَ<br>وَ شَوْقِي إِلَيْكَ لَا يَبُلُّهُ إِلَّا النَّظَرُ إِلَى وَجْهِكَ وَ قَرَارِي لَا يَقِرُّ دُونَ دُنُوِّي مِنْكَ &#8230; وَ غَمِّي لَا يُزِيلُهُ إِلَّا قُرْبُك</p>



<p>“İlahi, susuzluğumu sana kavuşmaktan başka bir şey gideremez; ateşimi sana kavuşmaktan başka bir şey söndüremez; sana olan iştiyakımı yüzüne bakmaktan başka bir şey gideremez; istikrarsızlığımı sana yakın olmaktan başka bir şey istikrara dönüştüremez… gamımı sana yakınlıktan başka bir şey yok edemez.”<a href="#_ftn35">[35]</a></p>



<p><strong>Allah’a Yakınlığın Manası</strong></p>



<p>Allah’a yaklaşmak, ulaşmak ve kavuşmanın mekânsal ve zamansal türden olmadığı açıktır. Zira Allah’ın maddi bir vücudu yok ki, O’nunla mekânsal veya zamansal bir irtibat kurulsun. Aynı şekilde Allah’a yakınlık, izafi, farazi ve teşrifata dayalı bir şey olmayıp aksine varoluşsal bir gerçektir. Yüce Allah mutlak kemaldir; mutlak kemale yakınlaşmaksa daha kâmil olmak anlamına gelir, yani insanın varoluşsal hakikati Allah’a yaklaştıkça gelişir. Birtakım güzel işlerin sayesinde insanın vücudu belli bir kemal merhalesine ulaşıp ilahi bir vücut oluverir. Hadis-i Kutsi&#8217;de şöyle nakledilmiştir:</p>



<p>يَا ابْنَ‏ آدَمَ‏ أَنَا غَنِيٌّ لَا أَفْتَقِرُ أَطِعْنِي فِيمَا أَمَرْتُكَ أَجْعَلْكَ غَنِيّاً لَا تَفْتَقِرْ يَا ابْنَ‏ آدَمَ‏ أَنَا حَيٌّ لَا أَمُوتُ أَطِعْنِي فِيمَا أَمَرْتُكَ أَجْعَلْكَ حَيّاً لَا تَمُوتُ يَا ابْنَ‏ آدَمَ‏ أَنَا أَقُولُ لِلشَّيْ‏ءِ كُنْ فَيَكُونُ أَطِعْنِي فِيمَا أَمَرْتُكَ أَجْعَلْكَ تَقُولُ لِلشَّيْ‏ءِ كُنْ فَيَكُون</p>



<p>“Ey Âdemoğlu! Ben zenginim, fakir olmam; sana emrettiklerimde bana itaat et, seni zengin kılayım ki fakir olmayasın! Ben diriyim, ölmem; sana emrettiklerimde bana itaat et, seni diri kılayım ki ölmeyesin! Ey Âdemoğlu! Ben bir şeye “ol” dediğimde oluverir; sana emrettiklerimde bana itaat et, seni öyle kılayım ki bir şeye “ol” dediğinde oluversin.”<a href="#_ftn36">[36]</a></p>



<p>İmam Muhammed Bakır (a.s) şöyle buyuruyor: Miraç gecesinde Hz. Peygamber (s.a.a) Yüce Allah’a müminin katındaki yerini ve değerini sorduğunda Allah şöyle buyurdu:</p>



<p>وَ مَا يَتَقَرَّبُ‏ إِلَيَ‏ عَبْدٌ مِنْ‏ عِبَادِي‏ بِشَيْ‏ءٍ أَحَبَّ إِلَيَّ مِمَّا افْتَرَضْتُ عَلَيْهِ وَ إِنَّهُ لَيَتَقَرَّبُ إِلَيَّ بِالنَّافِلَةِ حَتَّى أُحِبَّهُ فَإِذَا أَحْبَبْتُهُ كُنْتُ إِذاً سَمْعَهُ الَّذِي يَسْمَعُ بِهِ وَ بَصَرَهُ الَّذِي يُبْصِرُ بِهِ وَ لِسَانَهُ الَّذِي يَنْطِقُ بِهِ وَ يَدَهُ الَّتِي يَبْطِشُ بِهَا إِنْ دَعَانِي أَجَبْتُهُ وَ إِنْ سَأَلَنِي أَعْطَيْتُهُ</p>



<p>“Kullarımdan hiçbiri kendisine farz kıldığım şeyden daha sevgili bir şeyle bana yaklaşmaz. O nafile (ibadetler) ile bana öyle bir yakınlaşır ki onu severim; onu sevdiğimde ise işiten kulağı, gören gözü ve tutan eli olurum. Beni çağırdığında icabet ederim ve benden istediğinde ona veririm.”<a href="#_ftn37">[37]</a></p>



<p><strong>Allah’a Yakınlaşma Yolu Olarak İbadet</strong></p>



<p>İslam’ın bakış açısından insani hayatın en yüce maksadının ne olduğu anlaşıldığına göre şimdi sıra şu soruya gelmektedir: Bu hedefe ne şekilde yaklaşılır? Genel olarak insanı istiklalden, kendisine tapmaktan ve Allah’a şirk koşmaktan uzaklaştıran her şey bu hedefe ulaşma yoluna hizmet edebilir. Allah’tan başkasına istiklal atfetmek ve O’ndan başkasını dikkate almak, insanın Yüce Allah’la arasındaki varoluşsal bağı doğru algılamamasına sebep olur. Başka bir ibaretle İslamî öğretiler esasına göre “nihai hedefe ulaşmanın yegâne yolu kulluktur” denilebilir. Yukarıdaki kutsi hadislerde de bu mesele vurgulanmış ve bu yüce hedefe ulaşabilmenin tek yolunun “itaat” ve “vaciplerle müstehapları yerine getirmek” olduğu belirtilmişti.</p>



<p>Kulluk et ki âleme seni sultan kılayım,<br>Can feda et ki herkesi sana canan kılayım.</p>



<p>Kur’an-ı Kerim de insaniyetin müstakim yolunun ibadet olduğunu açık bir şekilde şöyle beyan ediyor:</p>



<p>&nbsp;وَ أَنِ اعْبُدُوني‏ هذا صِراطٌ مُسْتَقيمٌ&nbsp;</p>



<p>“Yalnız bana ibadet edin. İşte doğru yol budur.”<a href="#_ftn38">[38]</a></p>



<p>Elbette bu ibadet ve kulluk, sadece namaz ve oruç gibi şekilsel bilindik ibadetlerden ibaret değildir. Bizim uzuvlarımızdan her birinin kendine göre ibadeti vardır. İrademizle yaptığımız her iş Allah’a itaat olabileceği gibi O’na karşı isyan da olabilir. Allah bizden, tüm fiillerimiz, hâllerimiz ve isteklerimizin O’nun rızası doğrultusunda ve kulluğunu genişletme yönünde olmasını istemektedir.</p>



<p><strong>Dünya ve Ahiret Konusunda İtidalli Olmak</strong></p>



<p>İnsanın dünyaya bakış türü, seçeceği yaşam tarzı, adabı ve davranışında etkilidir. Bu dünyayı hoş vakit geçirme ve lezzet peşinde gitme yeri olarak gören kimsenin orada kendine göre bir yaşam şekli olur. Dünyayı ahiretin tarlası ve imtihan yurdu olarak gören kimse de kendisine göre bir yaşam tarzı seçer. Farz edin ki bir kutlama programına davet edilmişsiniz ve onun için hazırlanmaktasınız. Yeni elbisenizi giyersiniz, ayakkabınızı boyatırsınız, güzel kokular sürersiniz… bu kutlama programında en güzel şekilde karşılanmayı ve ağırlanmayı beklersiniz. Fakat eğer spor kulübüne gidecekseniz en başından zevk ve lezzetle karşılaşmayacağınızı bilirsiniz, ona göre de hareket edersiniz. Beklentiniz de ona göre şekillenir. Kulüpte antrenmanlar fazla olduğunda ve zorlandığınızda asla şikâyetçi olmazsınız; aksine antrenör size ne kadar fazla eğitim ve idman verirse o kadar çok sevinirsiniz; sizi önemsediğini düşünüp mutlu olursunuz.</p>



<p>Bizim dünyadaki yaşam türümüz de tamamen dünyaya bakış şeklimize bağlıdır. Eğer birisi dünyayı hoş vakit geçirme ve nefsini tatmin etme yeri olarak telakki etmişse kendisi için bir yaşam tarzı seçer. Dünyayı imtihan yurdu ve ahiretin tarlası olarak gören biri de kendisi için daha farklı bir yaşam tarzını seçer. Elbette dünyayı tarla olarak görmek ona karşı savaş açmak ve onu küçümsemek anlamına gelmez.</p>



<p>Aziz İslam dini dünya yaşantısını asla kirli ve aşağılık olarak görmez. Dünyayı ahiretin mukaddimesi ve ona ulaşmak için gerekli bir köprü olarak görür. İmam Ali (a.s) fevkalade zahitçe bir hayat yaşıyor olmasına rağmen dünyayı kötüleyen bir kişinin sözlerini duyduğunda şiddetle ona karşı gelmiş ve şöyle buyurmuştur: Gerçekten dünya senden alacaklı iken nasıl oluyor da sen kendini dünyadan alacaklı görüyorsun?! Dünya hilekâr ve aldatıcı değil. Dünya dürüstçe kendi gerçeklerini insana gösteriyor. Dünya azizlerin ölümüyle her birimizin nihai alın yazısını gözlerimizin önüne seriyor. Hz. Ali (a.s) daha sonra şöyle buyurdu:</p>



<p>إِنَّ الدُّنْيَا دَارُ صِدْقٍ لِمَنْ صَدَقَهَا وَ دَارُ عَافِيَةٍ لِمَنْ فَهِمَ عَنْهَا وَ دَارُ غِنًى لِمَنْ تَزَوَّدَ مِنْهَا وَ دَارُ مَوْعِظَةٍ لِمَنِ اتَّعَظَ بِهَا مَسْجِدُ أَحِبَّاءِ اللّٰهِ وَ مُصَلَّى مَلَائِكَةِ اللّٰهِ وَ مَهْبِطُ وَحْيِ اللّٰهِ وَ مَتْجَرُ أَوْلِيَاءِ اللّٰهِ‏ اكْتَسَبُوا فِيهَا الرَّحْمَةَ وَ رَبِحُوا فِيهَا الْجَنَّةَ</p>



<p>“Dünya, ona doğru davranana doğruluk yurdu, ondan bir şey anlayana afiyet yurdu, ondan azık toplayana zenginlik yurdu ve onunla öğüt alana öğüt yurdudur. Dünya Allah dostlarının secde yeri, meleklerinin namazgâhı, vahyinin iniş yeri ve dostlarının ticaret yurdudur. Onlar orada çalışmalarıyla rahmeti elde ettiler, cenneti kazandılar.”<a href="#_ftn39">[39]</a></p>



<p>Dünyadan mutlak olarak el çekmek ve onun gereksinimlerini görmezden gelmek sahte maneviyatlardandır. Din önderleri de bu düşünceye karşı şiddetle mücadele etmişlerdir. Bu konuda İmam Sadık (a.s) ile Süfyan-i Sevri ve arkadaşları arasında geçen münazara meşhurdur. Bu münazarada İmam Cafer-i Sadık (a.s) din ile dünyanın birbirinden ayrı olduğu görüşüne şiddetle muhalefet etmiş ve bu düşünceyi savunanların fikirsel sapkınlıklarını gün yüzüne çıkarmıştır.<a href="#_ftn40">[40]</a></p>



<p>İslamî öğretiler dünya ile ahiret arasındaki ilişki konusunda insana doğru ve gerçek olan görüşü vermektedir. Bu yüzden din önderlerinin sözleri arasında dünyanın görmezden gelinmesi ve dünyevi nimetlerin terk edilmesine dair bir ifade asla görülmemektedir. Bilakis dünya, uhrevi nimetlerden faydalanabilme noktasında iyi ve değerli bir vesile olarak tanımlanmıştır. İmam Sadık (a.s) bu konuda şöyle buyuruyor:</p>



<p>نِعمَ العونُ الدنيا علي الاخرةِ</p>



<p>“Dünya ahiret(i kazanmak) için ne güzel yardımcıdır.”<a href="#_ftn41">[41]</a></p>



<p>[İbrahim] Ethem’ce dünyaya bakmak, İslam açısından reddedilmiş doğru olmayan görüşlerdendir. Allah Resulü (s.a.a), ashabından bazı aşırıcı kimselerin dünyevi nimetlerden el-etek çektiklerini duyduğu zaman hiddetlenmiş ve hemen mescide gelip onları kınamış; dünyevi nimetlerden yararlanmanın kendisi sünneti olduğunu, bu sünnete muhalefet etmenin ise İslam’dan çıkmak anlamına geldiğini beyan buyurmuştur.<a href="#_ftn42">[42]</a></p>



<p>Sonuçta kendi vehimlerine dayanarak Allah’a ibadet düşüncesiyle dünyadan el-etek çekmiş, çalışıp kazanmayı terk etmiş kimseler din önderleri tarafından kınanmışlardır.</p>



<p>Bunun karşısında maneviyat ve ahireti kazanma düşüncesiyle iş yapmayan, hiçbir sorumluluk altına girmeyen ve başkalarına yük olan kimseler İslam dini ve din önderleri tarafından lanetlenmişlerdir. Yüce Peygamberimiz (s.a.a) şöyle buyurmuştur:</p>



<p>ملعونٌ مَن ألقي کَلَّه علي النّاسِ</p>



<p>“Yükünü insanların üzerine atan kimse mel’undur (lanetlenmiştir).“<a href="#_ftn43">[43]</a></p>



<p>İmam Cafer-i Sadık’ın (a.s) yarenlerinden biri şöyle diyor: İmam&#8217;a evinde oturup namaz, oruç ve ibadetle meşgul olan, geçimini sağlamak için çalışmayı bırakan ve Allah’ın bir şekilde ona rızık ulaştıracağına inanan kimsenin durumunu sordum. İmam Sadık (a.s) şu cevabı verdi: Bu şahıs duası kabul edilmeyen kimselerdendir.<a href="#_ftn44">[44]</a> Yani böyle birine Allah teveccüh etmez. İmam Sadık (a.s) başka bir rivayette haysiyetini korumak, borcunu ödemek ve yakınlarına yardımcı olmak için çalışmayan kimseleri hiçbir hayrı olmayan faydasız ve değersiz insanlar olarak tanıtmış, şöyle buyurmuştur:</p>



<p>لاخير في من لايحبُّ جمع المالِ من حلالٍ يَکُفُّ به وجهَهُ و يَقضي به دَينَه و يَصلُ به رَحِمَه</p>



<p>“Helal yoldan mal toplayıp da onunla haysiyetini korumayı, borcunu ödemeyi ve akrabalarıyla bağını güçlendirmeyi sevmeyen kişide hiçbir hayır yoktur.”<a href="#_ftn45">[45]</a></p>



<p>Bununla birlikte İslamî inanca göre dünya, insan yaşantısında çok kısa bir merhale sayılmaktadır. Bu yüzden İslam dini, dünyaya gönül kaptırmak ve böyle bir hayatı amaç edinmeyi, insanı gerçek yaşamından gaflete düşüreceği için kınamakta ve dünya sevgisini yaşantıdaki tüm yanlış davranışların kaynağı olarak görmektedir. İmam Sadık (a.s) bu konuda şöyle buyurmaktadır:</p>



<p>رَأْسُ‏ كُلِ‏ خَطِيئَةٍ حُبُّ الدُّنْيَا</p>



<p>“Her kötülüğün başı dünya sevgisidir.”<a href="#_ftn46">[46]</a></p>



<p>İmam Ali (a.s), Nehcü’l-Belaga kitabındaki hutbelerinden birinde [şerh edicilerini hayret içinde bırakan] kısa bir cümle ile İslam açısından dünya gerçeğini şu şekilde açıklamıştır:</p>



<p>مَنْ‏ أَبْصَرَ بِهَا بَصَّرَتْهُ‏ وَ مَنْ أَبْصَرَ إِلَيْهَا أَعْمَتْه</p>



<p>“Dünya, ona ibretle bakanı basiret sahibi yapar, hasretle bakanı ise kör eder.”<a href="#_ftn47">[47]</a></p>



<p>Sonuçta kim dünyayı gerçekleri görmek ve geçmişten ibret almak için bir vesile olarak görürse böyle bir dünya ona basiret verir. Böyle bir kimse için yükseliş ve tekâmül vesilesi olan dünya, onu nihai amacı kılan ve tüm çabasını dünyevi metalara ulaşmak yolunda sarf eden kimseyi ise âlemin gerçeklerini göremeyecek duruma düşürür ve sapkınlığına vesile olur.</p>



<p><strong>Zahirle Batın Arasındaki İrtibat</strong></p>



<p>Belli bir adap ve yaşam tarzına bağlılığın en temel fikirsel dayanaklarından biri “insanın zahiri ile batını arasındaki karşılıklı etkileşimi” konusudur.</p>



<p>Konuyu biraz açacak olursak; “İnsan vücudu üç boyuttan oluşmuştur” diyebiliriz.</p>



<p>1. İnsanın zihnindeki suretleri oluşturan tüm bilgileri, görüşleri ve bilimsel gerçekleri içeren akli katman veya bilgi ve düşünce sahası.</p>



<p>2. Tüm çabaları, duyguları ve eğilimleri ihtiva eden kalp katmanı veya ideoloji ve yöneliş sahası.</p>



<p>3. Tabiat katmanı veya uzuvlarla işlenen ihtiyari ve gayr-i ihtiyari davranışlar sahası.</p>



<p>İnsan vücudundaki bu üç katman birbiriyle tam bir irtibat halindedir ve birbiri üzerinde etki bırakmaktadır. Yani bilgilerimiz ve eğilimlerimizin davranışımız üzerinde etkisi olduğu gibi, davranış ve bilgilerimizin eğilimimiz üzerinde, eğilim ve bilgilerimizin de amelimiz üzerinde etkisi vardır. Zahirde yaptığımız amelimiz bilgilerimizi etkisi altında bırakır, eğilimlerimiz ve duygularımızı da direkt veya dolaylı şekilde manipüle eder. İnançsal sarsıntılarımız veya sapkın eğilimlerimizin birçoğunun kökenini amelimizde aramamız gerekir. Kur’an-ı Kerim Rum suresinde şöyle buyurmaktadır:</p>



<p>ثُمَّ كانَ عاقِبَةَ الَّذينَ أَساؤُا السُّواى‏ أَنْ كَذَّبُوا بِآياتِ اللّٰهِ وَ كانُوا بِها يَسْتَهْزِؤُنَ</p>



<p>“Sonra kötülük yapanların sonu pek kötü oldu; Allah’ın ayetlerini yalanladılar ve onlarla alay ediyorlardı.”<a href="#_ftn48">[48]</a></p>



<p>Batın ile zahirin birbiri üzerinde etki bırakması ve birinin diğerinden etkilenmesi insan ruhunun ilginçliklerindendir. Her birimizin korktuğunda yüzünün rengi atar; utandığında terlemeye ve kızarmaya başlar; tereddüt ettiğinde konuşması gevşer, yakin ettiğinde ise muhkem ve kesin konuşur; kaygılı ve üzgün iken iştahı olmaz ve suratı asık olur. Bu örnekler korku, üzüntü, yakin, utanç, aşk, kalp yumuşaması ve şecaat gibi deruni hallerin insanın yüzünde, sözünde ve davranışında etki bıraktığını açık şekilde göstermektedir. Buradan şu sonucu almak mümkündür: Zahiri ve görünen davranışları değiştirmek için deruni ve içsel bir değişime gitmek gerekir. Zira “zahirde görünen haller” “deruni özelliklerin” yansımasıdır.</p>



<p>Diğer bir etki ise zahirin batın üzerindeki etkisidir. Her birimizin yeni ve temiz bir elbise giydiğinde farklı bir duygu yaşaması, duş aldıktan sonra kendisini neşeli hissetmesi, yüksek model bir arabaya bindiğinde bir tür üstünlük duygusuna kapılması, evde giydiği rahat bir elbiseyle oturduğunda kapıldığı hissiyatla resmi elbise üzerinde iken taşıdığı hissiyat arasındaki fark bunun örneklerindendir. Bir askerin ayağında terlik, üzerinde normal elbise, başı açık ve silahsız olduğunda taşıdığı ruh hali ile üzerinde üniforması, ayağında botları ve belinde silahı olduğu zamanki ruh hali aynı değildir. Güzel koku sürmek ve makyaj yapmak ruhu incelttiği gibi buruşuk, kirli ve dağınık bir giyim tarzı da ruh üzerinde olumsuz etki bırakır. Zahirin batın üzerindeki etkisinden dolayı bazen dışsal değişimler yoluyla deruni bir dönüşüme gidilmektedir. Mesela bazıları evdeki eşyaların yerini ve diziliş şeklini değiştirmek suretiyle ruhlarında bir değişim ve canlılık icat ederek bıkkınlıkla savaşırlar veya spor yaparak bir nevi fiziki hareketlilikle ruhlarında canlılık ve neşe meydana getirirler.</p>



<p>İnsanın zahiri ile batını, birbirinden ayrı iki bağımsız dünya değildir. Aksine ikisi arasında sağlam bir irtibat ve ikili bir etkileşim vardır. Bu meyanda batın, insan vücudunun esasını teşkil etmektedir. Marifet ve muhabbet deruni unsurlardan olup ibadetin zahiri üzerinde etki bırakmaktadır. Eğer bu deruni motorlar çalışmazsa müstehap amellere riayet etmek, ibadetteki adap ve sünnetleri yerine getirmek aracı itekleyerek motoru çalıştırmak gibi bir şey olur; nihayetinde motoru çalıştırır, marifet ve muhabbeti artırır. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur:</p>



<p>ما جَفّتِ الدُّموعُ اِلاّ لِقَسوَةِ القُلُوب وَ ما قَسَتِ القلوبُ اِلاّ لِکثرةِ الذّنوب</p>



<p>“Gözyaşları ancak kalplerin katılaşmasından kurumuştur ve kalpler ancak günahların çokluğundan katılaşmıştır.”<a href="#_ftn49">[49]</a></p>



<p>Birinin gözyaşından mahrum oluşu zahiri bir durumdur. Fakat bunun kökeni kalbin katılaşmasında olup deruni bir durumdur ve bu deruni durum cismin zahiri durumlarında etki bırakmaktadır. Kalbin katılaşması ise çok günah işlemenin sonucudur. Dolayısıyla insanın batınında meydana gelen değişim zahirde kendisini gösterir ve eğer zahir değişimi kabul etmezse onun yorumunu batında aramak gerekir.</p>



<p>Şimdi İslamî adaba bakalım: Neden namazda “kıbleye” doğru duruyoruz? Zira belli bir coğrafi mekâna doğru yöneliş, ruhu da o yöne doğru çekmekte ve batında da birlik oluşturmaktadır. Neden namazı “cemaatle” kılıyoruz? Çünkü saflar ve hareketlerdeki zahiri birlik ve benzerlik, namaz kılan ümmetin kalbi ve deruni vahdeti için bir alıştırmadır. Neden namazda en temiz ve güzel kokulu elbisemizi giymekteyiz? Çünkü bu şekilde namaz kılmakta kalp daha huzurlu ve daha canlı olmaktadır. Yani zahiri adabı riayet etmek namazın batıni adabına destek olmaktadır. Camide kılınan namazla evde kılınan namaz bir değildir. Namazda huzu ve huşu, her ikisi de gereklidir; “huzu” namazın zahiri halleriyle ilgilidir ve “huşu” onun deruni boyutu ile alakalıdır. Cisimdeki huzu, kalpte huşu oluşmasına ve kalpteki huşu cismin huzuuna yardımcı olur. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur:</p>



<p>مَنْ‏ خَشَعَ‏ قَلْبُهُ‏ خَشَعَتْ‏ جَوَارِحُهُ</p>



<p>“Kalbi huşu ile dolanın uzuvları da huşu bulur.”<a href="#_ftn50">[50]</a></p>



<p>Zahiri tesettür ve hicap ne kadar fazla ve güzel olursa böyle bir örtünme, batıni duygulara ve deruni olan iffete daha çok tesir eder. Aksi için de aynı şey geçerlidir; yani deruni ve batıni iffet ne kadar çok olursa namahrem karşısındaki zahiri giyim ve tesettür de o ölçüde artar.</p>



<p>Zahirin batın üzerinde etkisi vardır; hatta bu etki, zorlama ve yapmacık olsa bile rolünü ifa eder. Mesela ağlar gibi görünmeye çalışmak gerçekten de kişiyi mahzun eder. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur:</p>



<p>إِنْ لَمْ تَکنْ حَلِيماً فَتَحَلَّمْ فَإِنَّهُ قَلَ‏ مَنْ‏ تَشَبَّهَ‏ بِقَوْمٍ‏ إِلَّا أَوْشَک أَنْ يکونَ مِنْهُم</p>



<p>“Eğer tahammülkâr değilsen (en azından) kendini tahammülkâr göstermeye çalış. Çünkü bir kavme benzemeye çalışıp da onlar gibi olmayan kimse pek az olur.”<a href="#_ftn51">[51]</a></p>



<p>Sonuçta özgüven ve şahsiyet sahibi olan kimse, yabancıları taklit etmez ve kendisini onlara benzetmeye çalışmaz. Öte yandan eğer birisi giyiminde, yaşam şeklinde ve sosyal kültüründe yabancıları örnek alacak olursa, onun bu zahiri benzerliği tedrici olarak onların kültürünü kabullenmesine yol açar. Bu yüzden İslam dininde kâfirlere benzemek doğru görülmemiş, yasaklanmıştır. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur:</p>



<p>أَوْحَى اللّٰهُ عَزَّ وَ جَلَّ إِلَى نَبِيٍّ مِنْ أَنْبِيَائِهِ قُلْ لِلْمُؤْمِنِينَ لَا يَلْبَسُوا لِبَاسَ أَعْدَائِي وَ لَا يَطْعَمُوا مَطَاعِمَ أَعْدَائِي وَ لَا يَسْلُكُوا مَسَالِكَ أَعْدَائِي فَيَكُونُوا أَعْدَائِي كَمَا هُمْ‏ أَعْدَائِي</p>



<p>“Yüce Allah peygamberlerden birine şöyle vahy etti: Müminlere de ki: Benim düşmanlarımın elbisesini giymesinler, düşmanlarımın yemeklerinden yemesinler ve düşmanlarımın yolunda yürümesinler; yoksa onlar gibi benim düşmanım olurlar.”<a href="#_ftn52">[52]</a><br></p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p><a href="#_ftnref1"><sup>[1]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; el-Mizan, Seyyid Muhammed Hüseyin Tabatabai, c. 6, s. 256.</p>



<p><a href="#_ftnref2"><sup>[2]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Revanşinasi-yi Rüşt ba Nigeriş be Menabi-i İslamî, Ali Misbah ve diğerleri, s. 1111.</p>



<p><a href="#_ftnref3"><sup>[3]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bu aslında ilke ile yöntem arasındaki fark gibidir. İlkeler ve yöntemlerin hepsi de yapılması gerekli olgular olmakla birlikte ilkeler her zaman korunmalıdır. Ama yöntemler her ne kadar doğru olsa da alternatifi bulunduğunda değiştirilebilir.</p>



<p><a href="#_ftnref4"><sup>[4]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; İslam ve Mukteziyat-i Zaman, Murtaza Mutahhari, c. 1, s. 281; Amuzehay-i Bünyadin-i İlm-i Ahlak, Muhammed Fethali Hani, c. 1, s. 40.</p>



<p><a href="#_ftnref5"><sup>[5]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ahlak-i İslamî, Mebani ve Mefahim, Mehdi Alizade ve diğerleri, s. 214.</p>



<p><a href="#_ftnref6"><sup>[6]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ferheng-i Berehnegi ve Berehnegiy-i Ferhengi, Gulam Ali Haddad Adil, s. 40.</p>



<p><a href="#_ftnref7"><sup>[7]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ferheng-i Berehnegi ve Berehnegiy-i Ferhengi, Gulam Ali Haddad Adil, s. 43-45.</p>



<p><a href="#_ftnref8"><sup>[8]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Taha/97.</p>



<p><a href="#_ftnref9"><sup>[9]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bkz. Libas-ı Ruhaniyet, Çeraha ve Bayedha, Muhammed Alimzade Nuri, s. 9-20.</p>



<p><a href="#_ftnref10"><sup>[10]</sup></a>&nbsp;&nbsp; el-Kafi, Muhammed b. Yakub Kuleyni, c. 6, s. 531.</p>



<p><a href="#_ftnref11"><sup>[11]</sup></a>&nbsp;&nbsp; Nehcü’l-Belaga, Seyyid Cafer Şehidi’nin Tercümesi, 5. Hikmetli Söz.</p>



<p><a href="#_ftnref12"><sup>[12]</sup></a>&nbsp;&nbsp; Gureru’l-Hikem ve Dureru’l-Kelim, Abdulvahid b. Muhammed Temimi Amedi, h. 5096.</p>



<p><a href="#_ftnref13"><sup>[13]</sup></a>&nbsp;&nbsp; Bakara, 229.</p>



<p><a href="#_ftnref14"><sup>[14]</sup></a>&nbsp;&nbsp; Bakara, 187.</p>



<p><a href="#_ftnref15"><sup>[15]</sup></a>&nbsp;&nbsp; Muminun/1-3.</p>



<p><a href="#_ftnref16"><sup>[16]</sup></a>&nbsp;&nbsp; Din ve Sebk-i Zendegi, Muhammed Said Mehdevi Keni, s. 46-78.</p>



<p><a href="#_ftnref17"><sup>[17]</sup></a>&nbsp;&nbsp; Bazıları, tüketim olgusunun yaşam tarzını belirgin kılan en üstün ve gözlenebilir ölçü olduğunu kaydetmiş ve şöyle demişlerdir: Bu, bireylerle toplumsal statüleri arasındaki irtibatı en fazla sağlama gücü olması hasebiyle daha fazla tahlil edilmesi gereken bir konudur. (Bkz. Ferheng-i Zendegi-yi Ruzmerre, Andy Bennet, Leyla Cevefşani ve Hasan Çavuşiyan, s. 97). Fakat şunu bilmek gerekir ki yaşam tarzının tahlili, maddi tüketim olguları veya kültürel değişkenlerin incelenmesiyle sınırlanamaz. Gerçi insanın davranışında tüketim en görünür ve hissedilir göstergedir ama yaşamın, tüketimden daha fazla unsurları içerdiği de bir gerçektir.</p>



<p><a href="#_ftnref18"><sup>[18]</sup></a>&nbsp;&nbsp; Mecmua-yı Asar (Felsefe-yi Tarih), Murtaza Mutahhari, c. 15, s. 353; Materyalizm, felsefi ve ahlaki olmak üzere iki kısımdır. Felsefi materyalizmde gayb ve mana âlemi inkâr edilmektedir. Ancak ahlaki materyalizmde metafizik âlemin varlığı itiraf edilmekle birlikte sanki maddi hayattan başka bir hayat yokmuş gibi amel edilmektedir.</p>



<p><a href="#_ftnref19"><sup>[19]</sup></a>&nbsp;&nbsp; Mahname-yi Ferhengi Tahlili-yi Sure-yi Endişe, 1390, yeni baskısının altıncı sayısı.</p>



<p><a href="#_ftnref20"><sup>[20]</sup></a>&nbsp;&nbsp; Mahnamey-i Ferhengi Tahlili-yi Surey-i Endişe, Aban 1390, s. 54.</p>



<p><a href="#_ftnref21"><sup>[21]</sup></a>&nbsp;&nbsp; A.g.e, s. 225.</p>



<p><a href="#_ftnref22"><sup>[22]</sup></a>&nbsp;&nbsp; el-Mehasin, Ahmet b. Halid Bergi, c.1, s.229.</p>



<p><a href="#_ftnref23"><sup>[23]</sup></a>&nbsp;&nbsp; Kırk Hadis Şerhi, İmam Humeyni, s.427.</p>



<p><a href="#_ftnref24"><sup>[24]</sup></a>&nbsp;&nbsp; Daha fazla bilgi edinmek için şu kaynaklara başvurabilirsiniz: İnsan Şinasi Der Kur’an, Muhammed Taki Misbah Yezdi, Tedvin-i Mahmut Fethali, Kum, Müessese-i İmam Humeyni, 1388; İnsan Şinasi, Mahmut Recebi, Kum, Müessese-i İmam Humeyni, 1378; İnsan Der İslam, Abdullah Cevadi Amuli, Bica, Merkez-i Neşr-i Ferhengiy-i Reca, 1372; Mebaniy-i İnsan Şinasi Der Kur’an, Abdullah Nasri, Tahran, Feyz Kaşani, 1372.</p>



<p><a href="#_ftnref25"><sup>[25]</sup></a>&nbsp;&nbsp; Secde, 11.</p>



<p><a href="#_ftnref26"><sup>[26]</sup></a>&nbsp;&nbsp; En’am/93.</p>



<p><a href="#_ftnref27"><sup>[27]</sup></a>&nbsp;&nbsp; Bihar’ul Envar, Muhammed Bakır Meclisi, c. 58, s. 78.</p>



<p><a href="#_ftnref28"><sup>[28]</sup></a>&nbsp;&nbsp; Zilzal/7-8.</p>



<p><a href="#_ftnref29"><sup>[29]</sup></a>&nbsp;&nbsp; Yunus/52.</p>



<p><a href="#_ftnref30"><sup>[30]</sup></a>&nbsp;&nbsp; İsra/7.</p>



<p><a href="#_ftnref31"><sup>[31]</sup></a>&nbsp;&nbsp; Enam/164.</p>



<p><a href="#_ftnref32"><sup>[32]</sup></a>&nbsp;&nbsp; İsra/15.</p>



<p><a href="#_ftnref33"><sup>[33]</sup></a>&nbsp;&nbsp; Bu konuda daha fazla bilgi edinmek, meselenin akli ve felsefi delilleriyle aşina olmak için bkz. Nakd ve Berresiy-i Mekatib-i Ahlaki, Muhammed Taki Misbah Yezdi, Tahkik ve Nigariş-i Ahmet Hüseyin şerifi, s. 343-352.</p>



<p><a href="#_ftnref34"><sup>[34]</sup></a>&nbsp;&nbsp; Bihar’ul Envar, Muhammed Bakır Meclisi, c. 91, s. 148 (Münacatu’l-Muhibbin).</p>



<p><a href="#_ftnref35"><sup>[35]</sup></a>&nbsp;&nbsp; A.g.e, s. 150 (Münacatu’l-Muftegirin).</p>



<p><a href="#_ftnref36"><sup>[36]</sup></a>&nbsp;&nbsp; A.g.e, c. 90, s. 376; Müstedreku’l-Vesail, Hüseyin Nuri, c. 11, s. 259, h. 12928.</p>



<p><a href="#_ftnref37"><sup>[37]</sup></a>&nbsp;&nbsp; el-Kâfi, c. 2, s. 352.</p>



<p><a href="#_ftnref38"><sup>[38]</sup></a>&nbsp;&nbsp; Yasin/61.</p>



<p><a href="#_ftnref39"><sup>[39]</sup></a>&nbsp;&nbsp; Nehc’ül Belaga, 131. Hikmetli Söz.</p>



<p><a href="#_ftnref40"><sup>[40]</sup></a>&nbsp;&nbsp; el-Kafi, c.5, s. 65-70.</p>



<p><a href="#_ftnref41"><sup>[41]</sup></a>&nbsp;&nbsp; A.g.e, s. 72.</p>



<p><a href="#_ftnref42"><sup>[42]</sup></a>&nbsp;&nbsp; A.g.e, s. 496.</p>



<p><a href="#_ftnref43"><sup>[43]</sup></a>&nbsp;&nbsp; Biharu&#8217;l Envar, c. 77, s. 142.</p>



<p><a href="#_ftnref44"><sup>[44]</sup></a>&nbsp;&nbsp; el-Kafi, c. 5, s. 77.</p>



<p><a href="#_ftnref45"><sup>[45]</sup></a>&nbsp;&nbsp; A.g.e, s. 72.</p>



<p><a href="#_ftnref46"><sup>[46]</sup></a>&nbsp;&nbsp; A.g.e, c. 2, s. 315.</p>



<p><a href="#_ftnref47"><sup>[47]</sup></a>&nbsp;&nbsp; Nehcü&#8217;l Belaga, 82. Hutbe, s. 59.</p>



<p><a href="#_ftnref48"><sup>[48]</sup></a>&nbsp;&nbsp; Rum/10.</p>



<p><a href="#_ftnref49"><sup>[49]</sup></a>&nbsp;&nbsp; Vesailu’ş-Şia, Şeyh Hürr-i Amuli, c. 16, s. 45.</p>



<p><a href="#_ftnref50"><sup>[50]</sup></a>&nbsp;&nbsp; Uyunu’l-Hikem ve’l-Mevaiz, Ali b. Muhammed Leysi, s. 444, no. 7768.</p>



<p><a href="#_ftnref51"><sup>[51]</sup></a>&nbsp;&nbsp; Nehcü&#8217;l Belaga, 207. Hikmetli Söz, s. 396.</p>



<p><a href="#_ftnref52"><sup>[52]</sup></a>&nbsp;&nbsp; Men La Yehzuruhu’l-Fakih, Muhammed b. Ali b. Babaveyh, c. 1, s. 252.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/islami-yasam-tarzi/">İslami Yaşam Tarzı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/islami-yasam-tarzi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hidayet Meşalesi</title>
		<link>https://www.caferilik.com/hidayet-mesalesi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 08 May 2021 11:18:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İmam Hüseyin (a.s)]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamex.com/?p=2826</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Misbah-ı Hidayet: Hidayet Meşalesi Hz. İbrahim -as- o kurak ve ıssız çölde eşiyle minik oğlunu yapayalnız bırakıp da giderken ellerini göğe açıp şöyle yakarıyordu: &#8220;Ya Rabbi! İnsanların kalbini bunlara yönelt!&#8221; Bu duanın kabul olunduğunun en bariz delili hz. Halil İbrahim&#8217;le -as- Zebihullah*&#160; İsmail&#8217;in -as- temiz soyu olan hz. Peygamber-i Ekrem&#8217;le -sav- onun mübarek Ehl-i [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/hidayet-mesalesi/">Hidayet Meşalesi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p align="center">
	&nbsp;</p>
<p align="center">
	<strong>Misbah-ı Hidayet: Hidayet Meşalesi</strong></p>
<p>	Hz. İbrahim -as- o kurak ve ıssız çölde eşiyle minik oğlunu yapayalnız bırakıp da giderken ellerini göğe açıp şöyle yakarıyordu: &#8220;Ya Rabbi! İnsanların kalbini bunlara yönelt!&#8221;</p>
<p>Bu duanın kabul olunduğunun en bariz delili hz. Halil İbrahim&#8217;le -as- Zebihullah<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">*</a>&nbsp; İsmail&#8217;in -as- temiz soyu olan hz. Peygamber-i Ekrem&#8217;le -sav- onun mübarek Ehl-i Beyt&#8217;ine karşı bugün insanlığın beslediği sevgi ve saygıdır. Bu temiz soyu yeryüzünden kaldırmaya çalışan gaspçı katillerin bütün çabalarına rağmen ne hz. Resulullah&#8217;ın -sav- ne de onun mutahhar soyunun sevgisi insanoğlunun yüreğinden kazınmamıştır asla. O yüce hazretin mübarek Ehl-i Beyt&#8217;i arasında hz. İmam Hüseyin bin Ali&#8217;nin apayrı bir yeri olduğu muhakkak. Nitekim Hak Teala hazretleri onun sevgisini bütün müminlerin kalbine yerleştirmiş, onun adını yerin ve göğün süsü kılmış, meleklerden cinlere ve insanlara varıncaya kadar bütün varlık âleminin kalbini Hüseyn&#8217;in -as- aşkıyla tutuşturmuş ve yüce Resulü&#8217;nün -sav- diliyle &#8220;Hüseyin hidayet meşalesi ve kurtuluş gemisidir&#8221; buyurmuştur. Hz. Hüseyin -as- gerçek anlamda bir kahramanlık sembolü ve gerçek anlamda bir iman timsalidir; cesaret ve yiğitliği kadar mazlumdur da aynı zamanda&#8230; Onun bilfiil &#8220;Allah&#8217;a kurban&#8221; olması karşısında Hak Teala hazretleri onun sevgisini bütün müminlerin yüreğine aşılamış, iman sahibi her kalbi Hüseynî nurla coşturup cuş-u huruşa getirmiştir.</p>
<p>İslam ümmeti arasında İmam Hüseyn&#8217;i bilmeyen, şehidler efendisi &#8220;Seyyiduşşuheda&#8221; hakkındaki hadisleri duymayan ve onun faziletlerinden bîhaber olan bir tek mümine rastlayabilmek mümkün değildir. Sünnisiyle, şiisiyle tüm islâmi kaynaklar hz. Hüseyin&#8217;in -as- fazilet ve nadide kişiliğini tasvir eden hadislerle doludur:</p>
<p>Hanbeli mezhebinin imamı Ahmed bin Hanbel kendi senediyle Ebi Sâbit&#8217;ten naklen Cabir&#8217;in şöyle dediğini rivayet eder: Ali&#8217;nin küçük oğlu Hüseyin camiye girdi, bu sırada hz. Resulullah -sav- onu göstererek şöyle buyurdular:</p>
<p>&#8220;Cennet gençlerinin efendisini görmek isteyen, Hüseyin&#8217;e baksın!&#8221;<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[1]</a></p>
<p>Yine İbni Kesir, Tirmizi ve diğer tanınmış ehl-i sünnet kaynaklarında hz. Resulullah&#8217;ın -sav- &#8220;Hüseyin benden, ben Hüseyindenim; Allah Teala Hüseyn&#8217;i seveni sever. Hüseyin, resullerin temiz evlatlarından olup hayrın ve saadetin öncüsü, sancaktarıdır&#8221; buyurduğu geçer.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[2]</a></p>
<p>İbni Hacer Askalani şöyle der: &#8220;Abdullah bin Ömer, Kâ&#8217;be duvarının gölgesinde oturmuştu; bu sırada hz. Hüseyin bin Ali -s- çıkageldi, Abdullah o hazreti görür görmez &#8220;İşte bu insan bugün gökler ehli nezdinde yer ehlinin en sevgili insanıdır&#8221; dedi<a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[3]</a>.</p>
<p>Evet; Alioğlu Hüseyin o yüce kişiliği ve her insanı büyüleyen o çarpıcı karakteriyle; insanoğlunu ve gerçek bir hürriyet mücadelesinin nasıl verilmesi gerektiğini kendisinin ve en azizlerinin canı ve esareti pahasına öğrettiği için elbette ki insanlığa örnek olacak ve zulme boyun eğmek istemeyenler kıyamete değin onun izinde yürüyerek şeref ve kurtuluşu tadabileceklerdir.</p>
<h3>
	Hüseynî Mesaj</h3>
<p>Hüseyn&#8217;in sözü ve eylemi, uçsuz bucaksız ilahî rahmetin deryasından coşan bir pınar ve velayet çeşmesinin billur suyundan bir örnektir:</p>
<p>Hakka susayanlara&#8230; İrfan, takva, ilahi aşk, sadakat ve vefakarlık tutkunlarına&#8230; Onun mesajı hürriyet, insanca ve şerefle yaşamak, hidayet, sevgi, kahramanlık ve insanın büyüklüğüdür. Müslümanlara nasıl yaşamak, nasıl ölmek, nasıl sevmek, Allah&#8217;a nasıl teslim olmak ve zalimin karşısına nasıl dikilmek gerektiğini bilfiil öğreten bir hayat ve şehadet timsalidir Hüseyn!..</p>
<p>İnsanlık ve manevi değerlerin pula satıldığı ve insanların ülkü ve ideallerinden soyutlanarak basit, amaçsız ve değersiz mahlukatlar şeklinde kökleştirildiği günümüz dünyasının sadakat ve yiğitlik hasretiyle kavrulan atmosferinde İmam Hüseyn&#8217;in -as- yolu insanoğlu için sönmeyen bir meşale ve bu amansız fırtınalar arasında limana mutlaka selametle varacak nâdide bir kurtuluş gemisidir.</p>
<p>Bu şeref ve vefâ zemzemi, asırlarca insanlığın susuzluğunu gidermiş, yozlaşmayı önlemiş insânî hayat ve gayeyi en mükemmel tabirlerle yorumlayabilmiş, hak ve hakikat aşıklarının &#8220;neden&#8221;ler ve &#8220;nasıl&#8221;lar arasında şaşkına uğrayıp yollarını yitirmelerini önlemiş, eşi emsali bulunmayan &#8220;Kerbelâ&#8221; ve &#8220;Aşura&#8221;sıyla insanlık tarihinde sönmeyecek bir nuru yalımlandırıp şeref ve izzet semalarında parlaklığıyla herkese &#8220;kılavuz&#8221; kesilen bir yıldız yaratmıştır.</p>
<p>Tüm kainatın yaradılış gayesi ve varlık sebebi olan hz. Resulullah&#8217;ın -sav- mübarek ve mutahhar soyu ve ilim şehrinin kapısı, Allah&#8217;ın arslanı Aliyy-i Murtaza&#8217;yla -sa-, Ebrâr Ayetleri ve Kevser Suresi&#8217;nin şanlı mazharı dünya ve ahiret kadınlarının ulusu hz. Fatımâ-ı Zehrâ selamullah aleyhâ&#8217;nın canlarının usaresi olan cennet gençlerinin efendisi Hüseyn-i Şehid&#8217;in mübaret söz ve konuşmalarından derlenen bazı vecizeleri bu küçük kitapçıkta sizlere sunmak istedik.</p>
<p>Ola ki, Rahman&#8217;ın lütfu ve keremiyle, samimi gönüllere en besleyici gıda kesilir de müminlerin Hakk&#8217;ın rızasına nail olmayı öğrenmeleri yolunda bir rahmet bulutu oluşturur ve O&#8217;nun cennetine açılan bir &#8220;Hüseynî kapı&#8221; nasip eder has kullarına&#8230;</p>
<p>Cennet gençlerinin efendisi hz. İmam Hüseyin&#8217;in -sav- mübarek doğum günü olan Şaban ayının 3. gününde kaleme alınan bu eserde o büyük insanın vecize ve hadislerinden kırkını biraraya getirerek &#8220;Hüseynî Meram&#8221; ve &#8220;Hüseynî yol&#8221;un vurgunlarının hayır dualarını kazanmayı ve böylece Hak Tealâ&#8217;nın rızasına nail olmayı umduk; Hak indinde makbul ve Hakk&#8217;ın kulları için hayırlara vesile olur inşaallah.</p>
<p>Çaba bizden, tevfik Allah&#8217;tandır.</p>
<p>Hz. İmam Hüseyin Kültür Kurumu -Muhammed Taki Rehber/Hk. 1418- Şaban</p>
<p align="center">
	-*-</p>
<p align="center">
	<strong>Bismillahirrahmanirrahiym</strong></p>
<h3>
	1- Kullukta Müstağnî olmak</h3>
<p>İmam Hüseyin bin Ali -sa- bir konuşmasında &#8220;Ey insanlar&#8221; buyurdu, &#8220;Adı yüce Allah Teala hazretleri kullarını sırf O&#8217;nu bilip tanımaları için yaratmıştır; O&#8217;nu tanıyınca O&#8217;na ibadet edilir ve O&#8217;na kullukta bulunulur; O&#8217;na kulluk edense O&#8217;ndan başkasına kulluk etmekten müstağni olur&#8221; (İlel&#8217;işşerâye c:1 s: 9)</p>
<h3>
	2- Hürlerin İbadeti</h3>
<p>Kimileri hırs ve tamahlarını tatmin -cennet- umuduyla Allah&#8217;a kulluk ederler; bu tür kulluk, tüccar sıfatlı insanların kulluğudur; kimiyse korkudan -cehennem- Allah&#8217;a kulluk eder ki bu da köle sıfatlıların kulluğudur; kimi insanlar nimetlerinin şükrünü edâ edebilmek amacıyla Allah&#8217;a kulluk ederler, işte bu hür insanların ibadeti, hürlerin kulluğudur ki kulluğun en iyi şeklidir. (Tuhef&#8217;il Uguul, 246)</p>
<h3>
	3- Itrat -Soy- Kimdir?</h3>
<p>İmam Sadık -s- babası ve ceddi vasıtasıyla hz. İmam Hüseyin&#8217;den -s- şöyle nakleder: Müminlerin emiri hz. İmam Ali&#8217;den -s- &#8220;Hz. Resulullah&#8217;ın -sav- &#8220;aranızda iki ağır ve paha biçilmez emanet bırakıyorum, biri Allah&#8217;ın kitabı ve diğeri ıtratım -soyum- olan Ehl-i Beyt&#8217;imdir&#8221; hadisinde buyurmuştur olduğu ıtrat ve Ehl-i Beyt kimdir?&#8221; diye sorduklarında hz. Ali -s- şöyle buyurdu: &#8220;Ben, Hasan, Hüseyin ve Hüseyin&#8217;in soyundan gelecek 9 imamdır ki onların dokuzuncusu kıyam eden &#8220;kaim&#8221;dir. Kevser havuzu kenarında Allah&#8217;ın Resulüne kavuşuncaya kadar onlar Allah&#8217;ın kitabından, Allah&#8217;ın kitabı da onlardan ayrılmaz asla!&#8221; (Muntahab&#8217;il Eser, 92, Bihar&#8217;ul Envar&#8217;dan naklen)</p>
<h3>
	4- Ehl-i Beyt&#8217;i -sa- Sevmek</h3>
<p>Bizi sevmeyi vazife bilin; zira bizi seviyor olarak Allah&#8217;ın huzuruna çıkacak olanlar bizim şefaatimize nail olacaklardır&#8221; (Fusul&#8217;el Muhimme, 1185, Edeb&#8217;ul Hüseyn, 135)</p>
<h3>
	5- Masum İmamlar</h3>
<p>Zeyd, babası İmam Zeyn&#8217;ul Abidin&#8217;den, o da babası İmam Hüseyin&#8217;den şöyle nakleder: Hz. Resulullah -sav- &#8220;Ey Hüseyin!&#8221; buyurdular, &#8220;Sen imamsın, imam kardeşi, imam oğlusun; senin soyundan 9 masum imam gelecektir ki dokuzuncuları onların Mehdi&#8217;sidir. Ne mutlu onları sevene ve yazıklar olsun onlara düşmanlık edene!&#8221; (Muntahab&#8217;il Eser, 94)</p>
<h3>
	6- Devlete Layık Olan Biziz</h3>
<p>İmam Hüseyin -sa- hazretleri Hür Bin Yezid Riyahi ve onun adamlarıyla görüştüğünde ilkindi namazından sonra okuduğu hutbenin bir yerinde şöyle buyurdu: Ey insanlar! Allah&#8217;tan korkar da hak sahibini tanırsanız Allah Teala sizden daha ziyade hoşnut olur. Biz Muhammedoğulları bu hususta -yönetim- velayette bulunma konusunda haketmedikleri birşeyi iddia eden ve sizlere düşmanca davranıp zulümde bulunan kimselerden daha layıkızdır! (İrşad-ı Müfid, 205)</p>
<h3>
	7- Liderlik Şartları</h3>
<p>İmam Hüseyin -sa- kendisini Irak&#8217;a davet eden Kufe halkının mektuplarına yazdığı cevapta şöyle diyordu: Canım üzere yemin ederim ki Allah&#8217;ın kitabıyla hükmeden, adaleti sağlamak için davranan, Allah&#8217;ın dinine bağlı kalıp kendisini O&#8217;nun hüküm ve emirleri çerçevesinde sorumlu gören kimseden başkası İmam, rehber ve lider olmaya layık değildir. (İrşad-ı Müfid, 183).</p>
<h3>
	8- Devletin Amacı</h3>
<p>Allah&#8217;ım! Sen de bilirsin ki bizim bu kıyam ve hareketimiz saltanat hevesiyle veya dünya malına düşkünlüğümüz dolayısıyla değildir; bilakis, amacımız senin dininin ayet ve işaretlerini diriltip egemen kılmak ve sana ait olan şu yeryüzünü ıslah edip her yerde huzur ve güvenliği sağlamak ve böylece zulme uğrayan kullarının zalimlerin şerrinden kurtulması ve senin farzların, sünnetlerinin ve emirlerinin uygulanmasına vesile olmaktır.(Tuhef&#8217;il Ukuul, 243).</p>
<h3>
	9- Yöneticide Beğenilmeyen Sıfat</h3>
<p>Bir yöneticinin en kötü özelliği düşmandan korkmak, zayıflara karşı acımasız davranmak, bağış ve ihsanda bulunmanın gerekli olduğu zamanlarda cimrilik göstermektir. (edeb&#8217;ul Hüseyin -s- Menakıb&#8217;dan naklen s: 68)</p>
<h3>
	10- Alimlerin Sorumluluk ve Konumu</h3>
<p>İnsanların yönetim ve idaresiyle din hükümlerinin icrası, Allah&#8217;ın dinini bilen ve O&#8217;nun helal ve haramına uyma konusunda güvenilir olan din alimlerine bırakılmalıdır. (Tuhef&#8217;il Ukuul, 242)</p>
<h3>
	11- Amellerin İyi ve Kötü Yüzleri</h3>
<p>biliniz ki iyi amel övgü ve ödüle layıktır. İyi amelin gerçek yüzünü görebilseydiniz onu, bakışları insana neşe ve ferahlık veren güzel yüzlü biri olarak görürdünüz. Eğer kötü ameli gereğince zihninizde canlandırabilmeniz mümkün olsaydı, insanda nefret ve tiksinti uyandıran tahammül edilemez derecede çirkin birini görürdünüz. (Keşf&#8217;ul Ğamme c: 2 s: 242)</p>
<h3>
	12- Mümini Sevindirmek ve Neşelendirmek</h3>
<p>Hz. Resulullah&#8217;ın -sav- şu sözü benim için ispatlanmış durumdadır: &#8220;Namazdan onra amellerin en hayırlı olanı, günah olmayan bir şekilde mümini sevindirmek ve neşelenmesini -mesrur olmasını- sağlamaktır.&#8221; (Bihar&#8217;ul Envâr 44/ 192)</p>
<h3>
	13-&nbsp; İyi Amelin Ödülü</h3>
<p>Enes bin Malik şöyle der: İmam Hüseyin efendimizin -s- huzurlarındaydım. Bu sırada içeriye bir keniz girdi ve o hazrete bir demet çiçek takdim etti. İmam onun bu davranışını hemen ödüllendirerek &#8220;Seni Allah yolunda azad ettim, artık hürsün&#8221; buyurdular. bunun üzerine ben hayretle &#8220;Efendim&#8221; dedim, &#8220;Bir demet gül karşılığında bir kenizi âzad mı ediyorsunuz?!&#8221; diye sorunca imam &#8220;Allah Teala bizi böyle eğitip terbiye etmiştir&#8221; buyurdular, &#8220;Rabbimiz, size saygı gösteren birine siz daha fazla saygılı olunuz, buyurmuştur. O kenizin bana hediye ettiği gülden daha iyisi, onun hürriyetiydi. (Keşf&#8217;ul Ğamme 2/243 ve Bihar 44/195)</p>
<h3>
	14- Dinin Dünyaya Alet Edilmesi</h3>
<p>Farazdak şöyle anlatır: Kufe dönüşünde, yolda hz. Hüseyin bin Ali&#8217;ye -s- rastladım &#8220;Ya Eba Firas, Kufe&#8217;den ne haber?&#8221; diye sordu &#8220;Kalpleri sizinle, ama kılıçları Emevilerin hizmetinde!&#8221; dedim, &#8220;Doğru söylersin!&#8221; buyurdular ve şöyle eklediler: &#8220;İnsanlar dünyanın kölesidirler, dinleri ise sadece dillerinde bir oyuncaktır. Dinleri dünyalarına yaradığı sürece dindardırlar; ama iş sınanmaya gelince gerçek dindarların çok az olduğunu görürsün!&#8221; (Keşf&#8217;ul Ğamme 2/244, Tuhef&#8217;il Ukuul, 250)</p>
<h3>
	15- Zulümden Sakın</h3>
<p>İmam Hüseyin -s- oğlu Ali&#8217;ye -s- şöyle buyurdu: &#8220;Oğlum! Allah&#8217;tan başka yardımcısı olmayan birine zulmetmekten sakın!&#8221; (Tuhef&#8217;il Ukuul, 251)</p>
<h3>
	16- Günahkârların Mahrumiyeti</h3>
<p>Allah&#8217;ın haram ve günah kıldığı bir gayenin peşinde olan ümid ettiği şeyi kaybeder ve korktuğu şey&nbsp; çabucak başına gelir. (Ae, 253)</p>
<h3>
	17- Düşkünlere Yardım</h3>
<p>Bir müminin sıkıntısını gideren birinden Allah Teala, dünya ve ahiretin sıkıntılarını giderir; iyilik edene Allah iyilik eder, Allah iyilik edenleri sever. (Keşf&#8217;ul Ğamme, 2/242)</p>
<h3>
	18- Nimetin Şükrü Olarak İyilik Etmek</h3>
<p>İnsanların size ihtiyaç duyması, Allah&#8217;ın size verdiği nimetlerden biridir, o halde size verilen nimetlerin kadrini bilmezlik etmeyin ve size gelen ihtiyaç sahiplerinin ihtiyacını giderin ki nimetinizi azaba dönüştürmüş olmayasınız! (Ae 2/244)</p>
<h3>
	19- Onur Kırmamak</h3>
<p>Size bir ihtiyacını söyleyip el açan biri, böylece onurunu size takdim ediyor demektir; o halde siz de kendi onurunuza saygılı davranın ve onun ihtiyacını giderin. (Ae 2/208 ve Bihar 44/196)</p>
<h3>
	20- Din Nimettir</h3>
<p>Birisi, hz. İmam Hüseyin&#8217;den -s- &#8220;Onlara Rabbinin nimetini söyle&#8230;&#8221; ayetinin anlamını sordu, hazret şöyle buyurdular: &#8220;Buradaki emir Allah Tealâ&#8217;nın kuluna dininde hediye ettiği ve dini vasıtasıyla lütuf buyurduğu nimeti anlatıp söylemesidir. (Tuhef&#8217;ul Ukuul, 251)</p>
<h3>
	21- Onur İçin En İyi Mal</h3>
<p>Şairlere niçin para verdiği sorulduğunda &#8220;En iyi mal, insanın onurunun korunmasına vesile olan maldır&#8221; buyurdular (Keşf. 2/243)</p>
<h3>
	22- İhsan ve Bağış Yağmuru</h3>
<p>Adamın biri &#8220;Layık olmayan birine yapılacak bir yardım ve bağış, boşa gider&#8221; deyince, orada bulunan hz. İmam Hüseyin -s- &#8220;Öyle değildir&#8221; buyurdular, &#8220;İyilik ve ihsan dediğin sağanak yağmur gibi yağmalı, iyiler de kötüler de ondan faydalanabilmelidir&#8221; (Tuhef&#8217;ul Ukuul, 250)</p>
<h3>
	23- Cömertlik ve Cimrilik</h3>
<p>Hz. İmam Hüseyin -s- bir şiirinde şöyle der: Dünya sana bağışta bulunduğunda, feleğin çarkı tersine dönmeden sen de herkese bağışta bulun hemen. Çünkü dünya sana cömertlik ederse -eline mal mülk geçerse- cömertlik ve bağışta bulunman onu azaltmaz; dünya senden yüz çevirecek olursa, o zaman da cimrilik ve elisıkı olmak bunu engelleyemez (Edeb&#8217;ul Hüseyn s: 16, Menâkıb&#8217;dan naklen)</p>
<h3>
	24- İnsanca onurlu Olmak</h3>
<p>Âşura günü Kays bin Eş&#8217;as &#8220;Yezid&#8217;in emrine teslim ol&#8221; deyince İmam -s- &#8220;Allah&#8217;a yemin ederim ki&#8221; buyurdular. &#8220;Aşağılık onursuz insanlar gibi davranıp size biat etmeyeceğim asla; korkak köleler gibi er meydanından kaçmam ben!&#8221; (İrşad-ı Müfid, 216)</p>
<h3>
	25- Hür İnsanların Ölümü</h3>
<p>Ölümden korkmak bana yakışmaz! Hakkı diriltmek ve izzete kavuşmasını sağlamak yolunda ölüm ne kadar da kolaydır gerçekten. İzzet ve şeref uğruna ölmek, ölümsüz bir hayata kavuşmaktır; zilletle ve şerefsizce bir hayat ise mutlak ölümden başka şey değildir. (Edeb&#8217;ul Hüseyn, 159, İhkâk&#8217;ul Hak&#8217;tan naklen)</p>
<h3>
	26- Müminle Münafığın Farkı</h3>
<p>Özür dileyeceğin bir şeyi yapma; zira mümin kötü bir şey yapmaz ve bu nedenledir ki özür dedilemez; ama münafık her gün kötülük eder ve bu kötülüğü için özür diler. (Tuhef&#8217;il Ukuul: 253)</p>
<h3>
	27- Nimetin Kadrini Bilmemek</h3>
<p>&#8220;İstidrac&#8221; nimet içinde azap demektir. Her nevi kötülük ve zulümden beri olan Allah Teala hazretleri bir kuluna nimetler verir de o kul bu nimetlerin şükrünü eda etmekten mahrum olursa &#8220;istidrac&#8221;da demektir. (Ae, 250)</p>
<h3>
	28- Cennete Doğru Yarış</h3>
<p>Ceddim Resulullah -sav-&#8216;ın şöyle buyurduğuna şahid oldum: İki kişi arasında anlaşmazlık ve küskünlük doğar da biri diğerinden önce davranıp ötekinin gönlünü alırsa, cennete doğru yarışta öne geçmiş demektir. (Fusul&#8217;el Mühimme, 186)</p>
<h3>
	29- Önce Selam Verilir</h3>
<p>Adamın biri İmam Hüseyin&#8217;i -sa- görünce &#8220;Nasılsınız efendim? Sağlık ve afiyet içindesinizdir inşaallah?&#8221; diye söze başladı. İmam &#8220;Söze başlamadan önce selam verilir, Allah sana sağlık ve afiyet versin inşaallah&#8221; buyurdu ve yanındakilere dönüp &#8220;Selam vermeyinceye kadar kimseye sizinle konuşma izni vermeyin&#8221; diye ekledi. (Tuhef&#8217;il Ukuul, 250)</p>
<h3>
	30- Bir Ahlak Dersi</h3>
<p>Ey insanlar! Bağış ve ihsanda bulunan onur ve saygınlık kazanır; cimrilik eden kendisini aşağılık hale getirir. İnsanların en cömerdi hiçbir karşılık beklemeden verip bağışta bulunandır; affı en yüce insan, güçlü ve üstün olduğu zaman affedebilen insandır. En fazla sıla-i rahimde bulunan -tanıdıklarına uğrayıp hallerini soran- kimse, onunla ilişkisini kesenlere uğrayıp hallerini soran kimsedir.(Keşf&#8217;ul Ğamme, 2/242)</p>
<h3>
	31- Gıybetin Cezası</h3>
<p>İmam&#8217;ın yanında birisi gıybette bulunup birini çekiştirdi, bunun üzerine İmam &#8220;Gıybeti bırak&#8221; buyurdu, &#8220;Çünkü gıybet, cehennem ateşinin köpeklerinin gıdasıdır&#8221; (Tuhef&#8217;il Ukuul, 250)</p>
<h3>
	32-Dünyanın Çabucak Geçici Gölgesi</h3>
<p>Bir vaaz sırasında, kendisine ait olan şu şiiri okudu: &#8220;Ey dünya zevkine alışanlar! Bunlar kalıcı değildir asla! Kalıcı olmayan bir gölgeye güvenmek aptallık edip oyuna gelmektir elbet!&#8221; (Edeb&#8217;ul Hüseyn, 15- Menakıb&#8217;dan naklen)</p>
<h3>
	33- Hür Yaradılışlı Olmak</h3>
<p>Aşura günü Yezid orduları çadırlara saldırıp da hz. İmam Hüseyin&#8217;le -s- çadırların arasını kesince &#8220;yazıklar olsun size ey Ebu Süfyan soyunun yandaşları!&#8221; diye haykırdı, &#8220;Dininiz yoksa ve ahiret azabından korkmuyorsanız dünyanızda mert ve hür tıynetli olun bari! Sizin savaşınız benimle; kadınlarla çocuklardan ne istiyorsunuz?!&#8221; (El-Luhuf, 70 ve: Edeb&#8217;ul Hüseyn, 162)</p>
<h3>
	34- Allah&#8217;tan Yardım İstemek</h3>
<p>Sıkıntıya düştüğünde insanlara el açma; rızıkları bölüştürüş paylaştıran Allah Teala&#8217;dan başkasından sırız isteme. Ömrün yeter de doğudan batıya tüm dünyayı gezebilecek olursan; bizatihi mutlu veya mutsuz kimsenin vor olmadığını görürsün -yani mutluluk ve bedbahtlık Allah&#8217;ın elindedir ve her ikisine de nasıl ulaşılacağını insanoğluna Allah öğretmiştir- (El-Fusul&#8217;el Müh., 188.)</p>
<h3>
	35-&nbsp; İmam Hüseyin&#8217;in -s- Yârenlerinin Fazileti</h3>
<p>Hz. İmam Hüseyin&#8217;in Aşura gecesi ashabı ve yârenlerine yaptığı konuşmadan: Rabbimi, övgülerin en güzeliyle över, hamdların en iyisiyle hamdederim O&#8217;na. Rahatlıkta da, sıkıntıda da hamdederim O&#8217;na. Ya Rabbi&#8221; Bizi nübuvvetle şereflendirdiğin için şükürler olsun sana! Kur&#8217;an&#8217;la eğitip yetiştirdiğin, Kur&#8217;an&#8217;ı öğrettiğin, dininin fıkhına alim kıldığın; bize kulak, göz ve kalp lütfettiğin için hamdederiz sana! Ya Rabbi! Bizi şükreden kullarından kıl!</p>
<p>Ben kendi ashabım ve yarenlerimden daha vefalı bir ashab ve kendi aile ve yakınlarımdan daha vefalı bir aile görmüş duymuş değilim! Allah sizden razı olsun! (İrşad-ı Müfid, 212)</p>
<h3>
	36- Dünya ve Ahiret</h3>
<p>Şair Farazdak&#8217;la konuşurken, İmam -s- irticalen şu şiiri söyledi: &#8220;Dünya hoş gibi görünse de, ölümsüz cennet diyarı pek daha değerlidir! Eğer şu vücutlar bir gün ölmek için yaratılmışsa, vallahi kılıçların gölgesinde şehadeti seçmek daha yaraşır insanoğluna!</p>
<p>İnsanoğlunun rızkı Allah&#8217;ın takdiriyle belirlendiğine göre, rızk edinmek için daha az hırs ve tamah göstermek yeğ değil mi?</p>
<p>Servet, bırakıp gitmek için toplanıp yığılıyorsa eğer, insanoğlu bırakıp gideceği şeyde niçin bunca cimrilik etmede? (Keşf&#8217;ul Ğamme 2/240)</p>
<h3>
	37-&nbsp; Ölümün Hakikati</h3>
<p>Ölüm, sizi sıkıntı ve zorluklardan kurtarıp uçsuz bucaksız cennet ve oradaki ölümsüz nimetlere ulaştıran bir köprü konumundadır. Hapisten kurtulup da saraylarda yaşamak istemeyen kim var? Ama sizin düşmanlarınız için durum böyle değil tabi. Onlar saraydan zindana geçer ve çetin azaplara uğrarlar. (Edeb&#8217;ul Hüseyn: 160)</p>
<h3>
	38- Şehadet Saadeti</h3>
<p>İmam Hüseyin -s- Kerbelâ&#8217;da şöyle diyordu: &#8220;Allah yolunda şehid olmayı saadet, zalimlerle birlikte yaşamayı ise pek acı bir zillet bilirim ben! (Tohef&#8217;il Ukuul, 249)</p>
<h3>
	39- Aşura Günü İmam Hüseyin&#8217;in -s- İrticalen Okuduğu Şiir</h3>
<p>Dedem Allah Resulü, yaratılmışların en üstünüdür ve Allah&#8217;ın yeryüzünde ışıyıp duran meşalesi biziz.</p>
<p>Ben Ali&#8217;nin oğluyum; Haşimoğullarının o temiz soylu yiğidinin hani; ve sırf bu iftihar bile yeter elbet bana.</p>
<p>Peygamber soyunu yürüten Fâtıma, annemdir benim; kanat verilen Cafer amcamdır benim.</p>
<p>Allah&#8217;ın kitabı bizim aramızda dosdoğru bir şekilde inmiştir; bizim hidayetimiz ve vahyimiz dillere destandır.</p>
<p>Bütün insanlar için Allah&#8217;ın emin ve güvenilir dayanak ve sığınağı biziz ve bu hakikati gizli-açık daima söylemişizdir insanlara.</p>
<p>Kevser Havuzu&#8217;nun sahipleri biziz; dostlarımızı bizzat hz. Resulullah&#8217;ın -sav- kadehiyle doyuracağız Kevser&#8217;e şüphesiz.</p>
<p>Bizim şiamız insanlar arasında en aziz yârenlerdir; düşmanlarımız ise kıyamet günü hüsrana uğrayacak olanlardandır.&#8221; (Nefes&#8217;ul Mehmum, 219)</p>
<h3>
	40- Şehadete Koşmak</h3>
<p>Hz. Ali bin Hüseyin -s- şöyle der: Babam hz. Hüseyin bin Ali&#8217;yle Kerbela&#8217;ya gidiyorduk. Nerede konaklasak, ne zaman tekrar yola koyulsak hep hz. Yahya bin Zekeriya&#8217;yı anıyor, ondan sözediyordu. Bir defasında &#8220;Dünyanın Allah indinde ne kadar değersiz olduğu; Yahya&#8217;nın başının yahudi bir zinakâra -fahişeye- armağan götürülmesinden bellidir&#8221; buyurdu. (Bihar&#8217;ul Envâr, c:45 s:298)</p>
<p align="center">
	<strong>-*-</strong></p>
<p>	<strong><u>Kaynaklar</u></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İrşad: Şeyh Müfid</p>
<p>Edeb&#8217;ul Hüseyn: Saberi Hemedani</p>
<p>El- İsabe Fi Temyiyz&#8217;essahabe: İbni Hacer Askalani</p>
<p>Bihar&#8217;ul envâr: Allame Meclisi</p>
<p>El- Bidaye Ve&#8217;n Nihaye: İbni Kesir</p>
<p>Tohef&#8217;il Ukuul: Muhaddis Behrâni</p>
<p>Keşf&#8217;ul Ğamme: Ali bin İsa İribli</p>
<p>İle&#8217;l&#8217;uş Şerâye : Şeyh Saduk</p>
<p>El- Fusul&#8217;el Mühimme: İbni Sebbâğ Mâliki</p>
<p>Muntahab&#8217;il Eser: Ayetullah Sâfi Gülpaygâni</p>
<p>Nefes&#8217;ul Mehmum: Muhaddis Kummî</p>
<p align="center">
	-*-</p>
<p>	&nbsp;</p>
<div>
	&nbsp;</p>
<hr align="left" size="1" width="33%">
<div id="ftn1">
<p>			<a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title="">*</a> &#8211; Zebihullah: Allah&#8217;ın kurbanı, Allah&#8217;a kurban olan.</p>
</div>
<div id="ftn2">
<p>			<a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title="">[1]</a> &#8211; El Bidaye Ve&#8217;nnihaye: İbni Kesir c:8 s: 206.</p>
</div>
<div id="ftn3">
<p>			<a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title="">[2]</a> &#8211; Ae, Sünen-i Tirmizi&#8217;den naklen.</p>
</div>
<div id="ftn4">
<p>			<a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title="">[3]</a> &#8211; El- İsabe &#8220;Fi Temyiz&#8217;essahabe c: 1 s:335.</p>
</div>
</div>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/hidayet-mesalesi/">Hidayet Meşalesi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ehli Sünnet Kaynaklarında Hüseyn&#8217;e Ağlamak</title>
		<link>https://www.caferilik.com/ehli-sunnet-kaynaklarinda-huseyne-aglamak/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 08 May 2021 10:18:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Hüseyin (a.s)]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamex.com/?p=2626</guid>

					<description><![CDATA[<p>1- Esma bint-i Ümeys şöyle naklediyor: “Ben Fatıma (a.s) oğulları Hasan ve Hüseyin’in ebesiydim. Hasan dünyaya geldiğinde&#8230; (Hz. Hasan’ın (a.s) doğumu ile ilgili bir kaç şeyi dile getirdikten sonra şunları ekliyor:) Hüseyin (a.s) dünyaya geldiğinde, Resulullah (s) yanıma gelerek “Ey Esma, çocuğumu bana getir.” diye buyurdu. Ben Hüseyin’i beyaz bir kundağa sararak Resulullah’a (s) verdim. [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/ehli-sunnet-kaynaklarinda-huseyne-aglamak/">Ehli Sünnet Kaynaklarında Hüseyn&#8217;e Ağlamak</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>1- Esma bint-i Ümeys şöyle naklediyor:</p>
<p>“Ben Fatıma (a.s) oğulları Hasan ve Hüseyin’in ebesiydim. Hasan dünyaya geldiğinde&#8230; (Hz. Hasan’ın (a.s) doğumu ile ilgili bir kaç şeyi dile getirdikten sonra şunları ekliyor:) Hüseyin (a.s) dünyaya geldiğinde, Resulullah (s) yanıma gelerek “Ey Esma, çocuğumu bana getir.” diye buyurdu. Ben Hüseyin’i beyaz bir kundağa sararak Resulullah’a (s) verdim. Resul-i Ekrem (s) sağ kulağına ezan, sol kulağına ikamet okuduktan sonra, Hüseyin’i bana verdi ve ağlamaya başladı.<br />
Esma diyor ki: “Resulullah’a (s) “Anam, babam sana feda olsun ey Allah’ın Resulü, ağlamanızın sebebi nedir?” diye sorduğumda, alemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber “Bu çocuğuma (ağlıyorum)” diye cevap verdi. “Bu çocuk dünyaya daha yeni geldi” dediğimde bana “Ey Esma, bu yavrumu zalim ve azgın bir grup öldürecektir. Allah-u Teâla benim şefaatimi onlara nasip etmesin.” diye cevap verdi. Daha sonra “Ey Esma, bunu kızım Fatıma’ya söyleme, çünkü o daha yeni doğum yapmıştır (ve bu haberi duymaya hazırlıklı değildir.)” buyurdu.”</p>
<p>2- Hakim Nişaburî şöyle rivayet etmiştir:</p>
<p>“Ümm-ül Fazl Resulullah’ın (s) yanına gelerek “Ey Allah’ın Resulü, dün kötü bir rüya gördüm.” dedi. Peygamber ne gördüğünü sorunca, Ümm-ül Fazl “Çok kötü bir rüya gördüm. Sanki senin bedeninden bir parça kesilip benim eteğime bırakılıyordu.” diye anlattığında, Resulullah (s) “Çok iyi bir rüya görmüşsün. İnşaallah kızım Fatıma yakında bir erkek&nbsp; çocuğu dünyaya getirecek ve o çocuk da senin eteğinde büyüyecek (sen onun dadısı olacaksın).” dedi. Böyle de oldu. Hz. Fatıma, Hüseyin’i dünyaya getirdi ve onun dadılık iftiharını bana verdiler. Bir gün Hüseyin’i Resulullah’ın (s) yanına götürdüm ve onun kucağına verdim. Aniden Hz. Peygamber’in yüzünü diğer tarafa çevirerek ağladığını gördüm. “Ya Resulallah, annem-babam sana feda olsun; size ne oldu? (Niçin ağlıyorsunuz?)” diye sorduğumda şöyle buyurdu:<br />
“Cebrâil şimdi yanıma gelerek, ümmetimin bu çocuğumu öldüreceğini bana haber verdi. Cebrâil’e “Bu çocuğumu mu (öldürecekler)?” diye sorduğumda, “Evet” dedi. Daha sonra Hüseyin’in öldürüleceği yerden kan renginde&nbsp; bir avuç toprak bana getirdi.”</p>
<p>3- Harezmî önceki hadisi naklettikten sonra, Ümm-ül Fazl’dan şöyle rivayet etmiştir:</p>
<p>“Ben Hüseyin’i (a.s) Resulullah’ın (s) yanına götürdüğümde, onu benden alıp ağlamaya koyuldu ve bana onun ölümünü haber verdi.”<br />
Ümm-ül Fazl devamında şunları ekledi: “Cebrâil bir grup melekle kanatları açık bir halde Resulullah’ın (s) yanına gelip, hepsi Hz. Hüseyin’in musibetine ağladılar. Cebrâil, Hz. Hüseyin’in şehit düşeceği yerin toprağından bir avuç getirmişti. O toprak etrafa misk kokusu saçıyordu. Toprağı Peygamber’e verdiğinde, “Ey Allah’ın Habibi, bu oğlun Hüseyin’in üzerinde şehit düşeceği topraktandır. Allah’ın rahmetinden uzak düşen bir grup Kerbela denen yerde oğlunu şehid edeceklerdir.” dedi. Hz. Peygamber de “Ey benim dostum Cebrâil, benim ve kızım Fatıma’nın oğlunu katleden grup acaba kurtuluşa erer mi?” diye sordu. Cebrâil “Hayır, Allah onları (bu yaptıklarından sonra) birbirlerine düşürecek ve ömür boyu kalp ve dilleri arasında ayrılık ve nifak bırakacaktır.”&nbsp; dedi.”</p>
<p>4- Hafız Cemaluddin Zerendi, Hilâl ibn-i Hübab’dan şöyle rivayet ediyor:</p>
<p>“Cebrâil Hz. Peygamber’in yanında olduğu bir&nbsp; sırada, Hasan ve Hüseyin Resulullah’ın yanına gelerek Hazretin mübarek sırtına çıkıp onunla oynamaya başladılar. Resul-i Ekrem (s), anneleri Fatıma’ya (a.s) “Niçin bunları bir şeyle meşgul etmiyorsun?” dediğinde, Hz. Fatıma onları aldı, ama çok geçmeden çocuklar annelerinden ayrılıp, Hz. Peygamber’in yanına gelerek onunla tekrar oynamaya başladılar. Resulullah (s) onları kucağına aldı ve dizleri üzerine oturttu. Bu sırada Cebrâil arzetti: “Ey Allah’ın Resulü, yavrularınızı çok sevdiğinizi görüyorum.” Peygamber Cebrâil’e “Elbetteki çok severim, onlar yaşantımın iki güzel (fesleğen) gülleridir.” diye cevap verdi. Cebrâil Hüseyin’e işaret ederek şöyle dedi: “Bil ki ümmetin bu oğlunu öldürecektir.” Daha sonra kanatlarıyla uçarak elinde biraz toprakla geri döndü ve Resulullah’a “Yavrun bu toprağın üzerinde öldürülecektir.” dedi. Hz. Muhammed (s) toprağın adını sorduğunda Cebrâil adının “Kerbela” olduğunu söyledi.”</p>
<p>Hilâl devamında şunları söylüyor:<br />
“Hz. Hüseyin (a.s), musibetlere uğrayacağı ve düşmanları tarafından etrafı sarılacağı yere vardığında, yanına yakın bölgede yaşayan birisini getirdiler. Hz. Hüseyin o şahıstan bulundukları yerin ismini sorduğunda, “Kerbela” cevabını aldı. Hz. Hüseyin (a.s) “Allah Resulü’nün buyruğu doğrudur. Burası hüzün ve bela yeridir.” diye buyurdu. Daha sonra ashabına hitap ederek şöyle buyurdu: “İnin artık, sefer&nbsp; yükümüzü indireceğimiz ve kanlarımızın döküleceği yer burasıdır.”</p>
<p>5- İbn-i Sa’d, Resulullah’ın zevcelerinden olan Ayşe’den şöyle rivayet etmiştir:</p>
<p>Resulullah’ın (s) uyuduğu bir sırada, Hüseyin içeriye girdi ve Resul-i Ekrem’e (s) doğru yürümek istedi. Ben onu Resulullah’tan (s) uzaklaştırıp, işimin başına döndüm. Hüseyin tekrar iki alem serverinin yanına yaklaşınca, Hz. Muhammed (s) ağlar bir şekilde uyandı. Ben “Niçin ağlıyorsunuz, bir şey mi oldu?” diye sorduğumda, “Cebrâil bana Hüseyin’in şehid düşeceği yerin toprağını gösterdi. Allah’ın gazabı onun kanını dökenlere çok şiddetlidir.” diye buyurdu. Daha sonra Resulullah (s) elini açtığında (ince kum) toprağı gördüm. Resulullah (s) bana hitaben buyurdu ki: “Ey Ayşe, canım elinde olan Allah’a andolsun ki, bu olay beni çok üzüyor. Benden sonra Hüseyin’i ümmetimden kim öldürecek?”</p>
<p>6- Ebu Ümame şöyle rivayet ediyor:</p>
<p>Taberanî Ebu Ümame’den Hz. Resulullah’ın (s) kendi zevcelerine Hz. Hüseyin’i (a.s) ağlatmamaları hususunda tembihte bulunmuş olduğunu naklediyor. Ravi şöyle rivayet ediyor:<br />
“Resulullah (s) Ümm-ü Seleme’nin evinde iken Cebrâil nazil oldu. Peygamber, Ümm-ü Seleme’ye hiç kimsenin içeriye girmemesini emretti. Bu sırada Hüseyin (a.s) geldi ve Resulullah’ı odada görünce içeri girmek istedi. Ümm-ü Seleme, Peygamber’in torununu kucağına alarak bir takım sözlerle meşgul edip içeri girmesine engel olmak istedi. Fakat Hüseyin’in şiddetli ağlamasıyla karşılaşınca, onu bıraktı ve Hüseyin Peygamber’in olduğu odaya girerek kucağına oturdu.<br />
&nbsp;Cebrâil, Resul-i Ekrem’e (s) “Senin ümmetin bu çocuğunu öldürecektir” diye arzetti. Peygamber “Bana iman ettikleri halde mi onu öldürecekler?” diye sorduğunda, Cebrâil (a.s) “Evet, onu öldürecekler” dedi. Daha sonra bir avuç toprağı Resulullah’a (s) göstererek Hüseyin’in ölüm yerinden haber verdi. Hz. Peygamber Hüseyin’i bağrına basarak hüzünlü bir halde dışarıya çıktı. Resulullah’ın bu halini gören ve çocuğu içeri bıraktığından dolayı kızgın olduğunu zanneden Ümm-ü Seleme “Ya Resulallah, senin yoluna feda olayım. Gerçi siz kimseyi içeriye almamamı söylemiştiniz, ama sizin bizden bu çocuğu ağlatmamamızı istediğinizden dolayı onu içeriye aldım.” dedi.<br />
Hz. Peygamber (s) onun cevabını vermeden ashabının yanına giderek “Benim ümmetim bu çocuğumu (Hüseyin’i) öldürecektir.” diye buyurdu.<br />
Ashabın içerisinde bulunan Ebu Bekir ve Ömer “Ya Resulallah, mü’min oldukları halde mi onu öldürecekler?” diye sorduklarında, Hz. Peygamber, Hüseyin’in şehid düşeceği toprağı onlara göstererek “Evet, bu toprak da onun üzerinde şehid düşeceği topraktır.” diye&nbsp; buyurdu.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>7- Peygamberimizin zevcelerinden Ayşe şöyle rivayet etmiştir:</p>
<p>“Resulullah’a vahiy gelmekte olduğu bir&nbsp; sırada, Hüseyin ibn-i Ali içeri girdi ve sıçrayarak kendisini Resulullah’ın omuzuna attı. Cebrâil “Ey Muhammed, bunu seviyor musun?” dedi. Resulullah (s) “Nasıl sevmem, o benim çocuğumdur” dediğinde, Cebrâil “Senden sonra ümmetin onu öldürecektir.” dedi. Sonra Cebrâil elini uzatarak beyaz bir toprak getirdi ve “Oğlun bu yerde şehid edilecektir. Bu yerin ismi ise Taff (Kerbela)’dır.” dedi.<br />
Cebrâil gittikten sonra Resulullah, toprak elinde olduğu halde ağlıyordu. Sonra “Ey Ayşe, Cebrâil bana oğlum Hüseyin’in Taff denilen yerde şehid edileceğini bildirdi. Benden sonra ümmetim saptırılacaktır.” dedi.<br />
Sonra ağlayarak ashabının yanına gitti. Onların arasında Ali, Ebu Bekir, Ömer, Hüzeyfe, Ammar ve Ebuzer de vardı. Onlar aceleyle Resulullah’ın yanına gelerek “Ya Resulallah, niçin ağlıyorsunuz?” dediler. Resulullah “Cebrâil bana oğlum Hüseyin’in benden sonra Taff denilen yerde şehid edileceğini haber verdi ve bu toprağı getirerek mezarının orada olacağını bildirdi.” dedi.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/ehli-sunnet-kaynaklarinda-huseyne-aglamak/">Ehli Sünnet Kaynaklarında Hüseyn&#8217;e Ağlamak</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
