Kendini tanıyan kimse şüphesiz rabbini tanır. Gurer’ul-Hikem, 7946 İmam Ali (a.s)

İmam Hüseyin’in (a.s) Ahlâkı

İmam Hüseyin’in (a.s) Ahlâkı

 

İmam Hüseyin’in (a.s) elli altı yıllık bereketli ömrü dikkatle mütalaa edilirse onun bütün hayatının batılla mücadele, sapmalarla savaş, gerçek İslam’ı yayma ve arifçe bir yaşamla geçtiği görülür.

Şimdi bu eşsiz insanın yaşamına kısaca bir göz atıp insan olma ve insan gibi yaşamanın ne olduğunu bu emsalsiz öğretmenden öğrenelim.

İmam Hüseyin (a.s) namaza, duaya ve Kur’ân okumaya pek düşkündü. Bazen bir günde yüzlerce rekat namaz kılardı.[1] Mübarek ömürlerinin son gecesinde dahi, susuz ve çorak “Kerbela” çölünde namazını terketmemiş, Rabbin’e dua ve tazarruda bulunmayı ihmal etmemiştir. O gece Rabbiyle yalnız kalıp dua etmek ve namaz kılmak için düşmandan izin istemiş, “Rabbim de bilir ki” buyurmuşlardır, “Ben namaz kılmayı, Kur’an-ı Kerim’i tilavet etmeyi ve çokça dua ve istiğfarda bulunmayı pek severim.” [2]

Nitekim Kerbela faciasında üzerlerine dört bir yandan ok ve mızrak yağmuru yağar ve fedakâr ashabı birer birer şehid düşerken, İmam Hüseyin (a.s) öğle namazını kılmakta ve bu ilâhi farizâyı yerine getirmekteydi.

Hz. İmam Hüseyin (a.s) defalarca Allah’ın evini yalın ayak ziyarete gitmiş ve Hacc merasimini yerine getirmişlerdir. “Galib-i Esedi”nin oğulları şöyle rivayet eder: “Arefe günü (9 Zilhicce) ikindisinde Arefe çölünde İmam Hüseyin’le (a.s) beraberdik. Hazret çadırdan dışarı çıktılar ve çocuklarından oluşan bir grupla birlikte dağın sol tarafına doğru gittiler ve orada durdular. Mübarek ve nurlu yüzlerini Kâbe’ye doğru çevirdiler, ellerini muhtaç ve zayıf biri gibi semaya kaldırıp şu muazzam duada bulundular:

“Hamd ve övgü; O’nun irade ve mukadder kıldığı şeyi değiştirmeye kimsenin güç yetiremediği, bağış ve lütfunu kimsenin engelleyemeyeceği Yüce Allah’a mahsustur! O bağış ve cömertlikte pek eşsizdir, keremi pek yücedir. Kimsenin gizli işi O’na gizli değildir. Kanaatkar kullarının halini düzeltip durumunu ıslah edendir O; zayıflarla düşkünlere acıyıp merhamet edendir O… Duaları duyup işiten ve isteklerini yerine getirip müşkülleri halleden O’dur. İyilerin mertebesini yükselten, zalimleri kahredip ezen O’dur… O’ndan başka ilah yoktur; eşsizdir, emsalsizdir. Duyan ve görendir O; latiftir, bilendir, her şeye kadirdir, her şeye gücü yeter O’nun!…

Ya Rabbim! Sana yöneliyor, Sen’in Rabbim olduğuna şehadet ediyorum! Dönüşüm Sanadır şüphesiz ey Yüceler Yücesi! Ben henüz yokken ve hiçbir şey değilken nimetler vermeye başladın bana ve topraktan yaratıverdin beni. Derken, sapasağlam dünyaya gelmemi sağladın. Küçücük bebeklik çağımda koruyup kolladın beni; leziz ana sütünü rızık ettin bana. Şefkatli annelerin kollarında büyüttün beni; gizli belalar, bilinmeyen şerlerden korudun şu bendeni… Derken delilleri tamamlayıp hüccetini kamil ettin bana, kendini tanıttın, Seni bilip tanımayı ilham ettin şu nâçiz kuluna…

Ya Rabbim! Hangi nimetlerini sayayım senin, hangi nimetlerini sayıp söyleyeyim? Hangi lütuflarını anıp hangi cömertliklerini dile getireyim?! Hem, kim sayabilir senin sınırsız – sayısız nimetlerini?

Ey yüceler yücesi! Seni karşımda görüyormuşçasına korkmamı sağla senden; takva ve Sen’den çekinme nimetiyle mesut kıl beni; emrine itaat etmeme bedbahtlığına uğratma beni!

Ya Rabbim! Kerem eden sensin! Faziletli davranıp büyüklük gösteren de sen! Sensin iyilik eden, sensin bağışını tamamlayıp cömertlikte eşsiz olan! Sensin rızık veren. Sensin kuluna bağışlayan, karşılıksız veren! Sensin müstağni kılan. Sensin kanat gerip sığındıran. Önemli işlerde yeterli olansın sen. Hidayet eden, bizleri hata ve sapmalardan koruyan sensin! Günahlarımızı örten sensin. Affedip bağışlayan da sensin! Yardımcı olan, Güç veren, Şifa veren, Sıhhat ve sağlık bahşeden, Aziz ve saygın kılan sensin…

… O halde ey yüce Yaradan!… İsyankar olduğumu itiraf ediyorum. Beni affet, günahlarımı bağışla! [3]

O gün İmam Hüseyin (a.s) bu duasıyla oradaki halkı coşturdu orada bulunanlar ağlamaya başladılar ve bu muazzam duayı imamlarıyla birlikte tekrarladılar.

Ehl-i sünnet yazarı İbn-i Kesir şöyle yazar: “İmam Hüseyin (a.s) çokça oruç tutarlardı, çokça namaz kılar ve Hacca giderlerdi, çokça sadaka verir, çokça ibadet ederlerdi.”[4]

İmam Hüseyin (a.s) kimsenin ulaşamayacağı pek ulvî bir şahsiyete sahipti. Ağabeyleri İmam Hasan-ı Mücteba  (a.s) ile yürüyerek Kâbe’yi ziyarete gittiklerinde Kâbe’yi ziyarete giden İslâm’ın büyük şahsiyetleri bineklerinden inip onlara katılırlardı.[5]

İmam Hüseyin (a.s) daima halkla iç içe olmakta, kendini onların derdine ortak saymaktaydı. İmam Hüseyin (a.s) halkla muaşeret etmekte, kendini onlarla bir bütün olarak görmekteydi. İnsanların zor günlerinde onlara yardımcı olmakta, sevinçlerini ve kederlerini paylaşmaktaydı. Allah Teala’ya olan sarsılmaz imanı onu her türlü kötülük ve pislikten korumaktaydı ve halkla muaşerette bulunma mesuliyetini omuzlarına yüklemekteydi.

O’nun sarayları veya sayılı hizmetçisi yoktu; onu koruyacak özel muhafızı, askeri ve kölesi de yoktu. Kendisini birlikte yaşadığı halkın bir parçası olarak görmekteydi, gayet alçakgönüllü ve yardımseverdi.

Bir gün sokaktan geçerken yolda bir grup fakirin yere serdikleri bir abanın üzerinde kuru ekmek parçaları yediklerini gördü. İmam Hüseyin’i (a.s) görünce onu sofralarına davet ettiler. Hazret kabul ederek oturup onlarla birlikte kuru ekmek yedi ve “Allah Teala kibirlenenleri sevmez”. buyurdu. Sonra da “Ben sizin davetinizi kabul ettim, siz de benim davetime icabet edin”. buyurarak onları evine davet etti. Eve vardıklarında İmam Hüseyin (a.s) evdekilere ne varsa getirilmesini ve misafirlerin iyi ağırlanmasını hatırlattı. Böylece hem bu yoksul insanları evinde ağırlamış hem de bir İslam büyüğü olarak gerçek bir alçakgönüllülük ve yardım severlik örneği vermişti[6].

İmam Hüseyin (a.s) şehid olduktan sonra mübarek sırtlarında nasır izleri görülmüştü. Bunun nedenini oğlu imam Zeyn-ül Abidin’den (a.s) sorduklarında o Hazret şöyle cevap verdiler: “Bu nasırlar yiyecek çuvallarını sırtında taşımaktan  oluştu… Çünkü babam geceleri dul ve yaşlı kadınlarla yetim çocuklar, ve fakirlerin evine çuvallarla yiyecek taşımaktaydı.”[7]

***

İmam Hüseyin’in (a.s) mazlumlara nasıl destek olduğunu Ureyneb’le kocası Selamoğlu Abdullah arasında geçen şu hadise çok iyi anlatmaktadır:

Yezid babasının  yerine veliaht olduğunda onca güç, iktidar, makam, cariye ve dansözlere sahip olduğu halde evli bir kadına göz dikmişti. Bu güzel kadın Selamoğlu Abdullah’ın eşi Ureyneb’di.

Muaviye bu iğrenç tekliften dolayı oğlu Yezid’i kınayacağı yerde, Abdullah’ı kandırıp karısını boşattırdı; eğer karısını boşayacak olursa kendi kızını ona vereceğini söylemiş, İslâm topraklarından bir kısmını da ona hediye edeceği vaadinde bulunmuştu.

Bu durum İmam Hüseyin’e (a.s) bildirilince, Hazret, hemen harekete geçip Ureyneb’e evlenme teklifinde bulundu, böylece Muaviye’nin Ureyneb’i Yezid’e alma planını suya düşürmüştü. İmam Hüseyin (a.s) Ureyneb’i öylece bekletti ve kocası Abdullah Medine’ye geldiğinde onu boşayarak yine Abdullah’a nikahladı. Böylece İmam Hüseyin (a.s) Müslüman ve iffetli ailelerin namusuna göz diken Yezid’in tecavüzkâr elini kesmiş oluyordu. Bu ilginç olay Muhammed (s.a.a) evlatları olan Ehl-i Beyt’in (a.s) övünç kaynağı, Ümeyyeoğullarının ise iffetsizlik ve alçaklığını anlatan bir destan olarak tarihe geçmiş oldu.[8]

***

“Ziyadoğlu Üsame” hastalanmış, yatıyordu. İmam Hüseyin (a.s) onu ziyarete gittiler. Üsame çok üzgündü. Hazret nedenini sorduğunda Üsame, altmışbin dirhem borçlu olduğunu ve borcunu ödeyemeden ölüp gideceğinden korktuğunu söyledi.

İmam “Ben borcunu ödemeyi kabul ediyorum”. buyurarak Üsame’yi yatıştırdılar. Üsame: “Bu paranın ödenmeden ecelimin gelip çatmasından korkuyorum.” deyince İmam Hüseyin (a.s) “Korkma” buyurdu, “Sen ölmeden önce ben bu parayı ödeyeceğim inşaallah!”

İmam, o gün hemen emir verip, kendi malından Üsame’nin borcunu ödediler.[9]

 

***

Mervan Ümeyyeoğullarındandı ve Medine valisiydi. Vali olduğunda Ferezdak adlı şairi Medine’den kovmuştu. Ferezdak’ın gidecek bir yeri olmadığından İmam Hüseyin’e (a.s) sığındı. İmam Hüseyin (a.s) ona dört yüz dinar bağışladı. İmam Hüseyin’in (a.s) taraftarları bunun doğru olmadığını ve Ferezdak dürüst bir insan olmadığı halde neden ona yardım ettiklerini sordular. İmam “En iyi mal insanın onunla kendi saygısını koruduğu maldır” buyurdular. “Peygamber-i Ekrem (s.a.a) “Züheyir oğlu Kab’e para vermiş ve “Merdas oğlu Abbas” için de “Onun bana karşı kötü sözler söyleyen dilini kesin.” (yani ona para verin, böylece bize küfür etmekten vazgeçsin). buyurmuştur!”[10]

***

Fakir bir adam çölden  Medine’ye geldi bu uzun yolculuktan sonra gelip İmam Hüseyin’in (a.s) evinin önünde durdu. Evin kapısını vurdu ve yüksek sesle İmam Hüseyin’i (a.s) öven şu iki beyti söyledi.

“Senin evine gelip de kapını çalan kimse asla zarar görmez.

Sen bağışlayansın, hatta dahası, sen bağış madenisin. Baban da kötülerin katili ve kafirlerin korkulu rüyasıydı”.

Bu sırada namazda olan İmam İhtiyar adamcağızın sesini duyunca namazını hemen eda edip kapıyı açtı. Fakir ihtiyarın perişan halini görünce “Kanber’e” “Ne kadar paramız var?” diye sordu.

Kanber “4000 dinarımız var” dedi, “Bunu da emretmiş olduğunuz üzere aile efradı arasında paylaştırmamız lazım”.

İmam “O parayı bana getir” buyurdu “şimdi burada daha muhtaç olan biri var”

İmam Hüseyin (a.s) bu parayı yaşlı adama bağışlayıp, şu kısa şiiri okumayı da ihmal etmedi: “Bu parayı al ve daha fazlasını veremediğim için özrümü kabul et.”

Fakir ihtiyarın gözleri dolmuştu, ağlayarak şu şiiri söyledi:

“Allah’ım! bunlar tertemiz ve güzel ahlâklılardır işte! Onun için daima bunlara selam gönderilmeli!

Evet, ey Resulullah (s.a.a) evlatları, insanların en iyilerisiniz, sizler! Kur’ân bilgisi ve tüm hakikatler sizdedir!

Sizlere katılma üstünlüğünü gösteremeyenler asla üstünlük elde edemeyecektir.”[11]

***

“Habiboğlu Abdullah” İmam Hüseyin’in (a.s) çocuklarından birine “Hamd suresi”nin okunuşunu öğretmişti. Bunu duyan Hazret ona bin dinarla bin adet yeni elbise verdi ve bu Kur’an hocasının ağzını mücevherle doldurdu. Yakınları “Bu küçük iş için neden bu kadar bağışta bulunuyorsunuz?” diye sorunca “Benim ona verdiklerim, onun yaptığı iş karşısında çok, ama çok azdır.” buyurdu ve şu şiiri okudu:

“Dünya kendi malını senin emrine veriyor, sen, bu malı elinden gitmeden önce halka bağışlasana!

Bil ki eğer servet, güç ve mal sana erişecek olursa, bağışlamakla eksilmeyecektir! Ve bil ki dünya malı senden yüz çevirecek olursa bencillik ve cimrilik etsen dahi sana kalmayacaktır[12].

***

Bir gün evdeki cariyelerinden biri Hazrete bir demet gül hediye etti.

İmam Hüseyin (a.s) hemen “Seni Allah yolunda azad ettim” buyurdular.

Orada bulunanlardan biri “Bir demet gülün ne değeri var ki? Siz bunun için bir köleyi mi serbest bıraktınız?” diye itiraz etmeye kalkışınca İmam (a.s) “Allah Teala biz Ehl-i Beyt’i böyle eğitmiştir, çünkü Kur’an-ı Kerim’de şöyle geçer” buyurdular:

“Ne zaman size selam edilirse (hediye verilirse) onu ondan daha iyisiyle veya kendi eşdeğeriyle cevaplandırın.”[13], [14]

 

Bir gün adamın biri İmam Hüseyin’in (a.s) huzuruna varıp “Ey Allah Resulü’nün (s.a.a) oğlu, benim bin altın borcum var. Bunu ödemem mümkün olmadığından size müracaat ettim.” dedi.

 

Hazret şöyle buyurdular: “Senden üç soru soracağım. Bu soruların üçüne de cevap verecek olursan senin tüm borcunu ödeyeceğim. Bunlardan ikisine cevap verecek olursan borcunun üçte ikisini ödeyeceğim. Eğer bu sorulardan birini cevaplandıracak olursan borcunun üçte birini ödeyeceğim.”

Adam: “Ey Resulullah’ın (s.a.a) oğlu, siz ilim ve hikmet madenine sahipsiniz ben ise bilgisiz ve cahil bir insanım.” deyince

İmam: “Ceddim Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuşlardır” dedi, “insanlara yapılacak bağış onları tanımakla orantılı olmalıdır.”

Adam şaşırmıştı “O halde neyi sormak istiyorsanız sorun” dedi “Eğer sorunun cevabını bilirsem cevap veririm, bilmezsem, sizden öğrenmiş olurum; ben sadece Allah Teala’nın lütuf ve ihsanını istemekteyim.”

Hazret “En değerli iş nedir?” diye sordular.

-Allah Teala’ya iman etmektir.”

– Yok olmaktan kurtulmanın yolu nedir?”

– Allah Teala’dan ümit kesmemektir.”

– Erkeklerin en iyi süsü nedir?

– Sabır ve tahammülle birlikte olan ilim.

– Bu bilginin şerefinden nasibi olmazsa bunun yerini ne alabilir?

– Mertlikle birlikte olan servet.

– Bu süsten de mahrum olursa, hangi halde bulunması daha iyidir?

– Sabır ve tahammülle birlikte olan fakirlik.

– Bu saadetten mahrum olursa ne yapılmalıdır.

– Bu durumda gökyüzünden bir şimşeğin çakıp da o kimseyi yakıp kavurması yeğdir!

İmam Hüseyin (a.s) gülümsediler, içinde bin dinar altın olan torbayı ve taşı iki yüz dirhem değerinde olan yüzüklerini bu bedeviye verip. “Bin dinar ile borcunu öde ve iki yüz dirhem ile de geçimini düzene sok.” buyurdular.

Bedevi sevinçle Hazret’in yanından ayrıldığında şu sözleri mırıldanmaktaydı: “Allah Teala kendi risaletini kimlere vereceğini daha iyi bilmektedir.”[15]

 

***

 

Medineli Ansar’dan bir Müslüman İmamın huzuruna gelerek muhtaç olduğunu ve yardım istediğini söyledi. İmam “Kardeşim!” buyurdular “Muhtaç olduğunu beyan ederek yüzsuyu dökme. İstediğin şeyi yaz ve bana ver. İnşaallah ben senin isteğini yerine getirir ve seni hoşnut kılarım.”

Ansar’dan olan adam bir kağıda şunları yazdı: “Ey Eba Abdullah! Benim birine beş yüz dinarlık bir borcum var, o da sürekli bu parayı ödememi istiyor. Sizden ricam o adamdan bana biraz zaman tanımasını istemenizdir. Mâli durumum düzelir düzelmez borcumu ödeyeceğim.”

İmam mektubu okuduktan sonra derhal odaya girdi, içinde bin dinar bulunan bir keseyi adama verip “Beş yüzüyle borcunu öde, beş yüzüyle de geçimini sağlarsın” buyurdu ve şöyle ekledi: “Kardeşim, hâcetini şu üç kişiden başkasına söyleme: 1- Dindar insana 2- mert insana 3- asil bir aileye mensup insana. Zira dindar insan dini ve imanı için sana yardım eder. Mert insan ise mertliğinden utanır ve sana yardımda bulunur. Aile asaleti olan kimse de senin gururunu incitmemek için olsun, sana yardım eder.”[16]

İmam Hasan-ı Mücteba (a.s)’nın şehadetinden sonraydı, İmam Hüseyin (a.s) Nebevî camiinde oturmuşlardı. “Zübeyroğlu Abdullah” ile “Ebusüfyanoğlu Utbe” de oradaydı. Bir bedevi deveyle gelip devesini bir köşeye bağladıktan sonra Utbe’ye doğru ilerledi ve ona selam verdi: “Ben amca oğlumu öldürdüm, şimdi onun diyetini ödemem gerekiyor, bana yardım eder misin?” dedi.

Utbe yüz dinar verebileceğini söyleyince adam: “Benim bu diyeti ödemem için on bin dirheme ihtiyacım var.” dedi, “Yüz dirhemin bana bir faydası olmaz ki!”

Daha sonra Zübeyr’in oğluna doğru ilerleyip durumunu ona anlattı. Abdullah hizmetçisine dönüp ona iki yüz dirhem vermesini söyledi. Adam Utbe’ye verdiği cevabı tekrarlayıp bu defa Eba Abdullah’a (a.s) doğru ilerledi, selam verip isteğini bildirdi.

İmam Hüseyin (a.s) “Biz öyle bir ailedeniz ki bağışımız muhatabımızın bilgisine göredir.” buyurdular.

Adam: “Benden ne isterseniz sorabilirsiniz.” deyince

İmam (a.s) ona birkaç soru sordu. Adam soruların cevabını verince İmam (a.s) on bin dirhem diyet için, on bin dirhem de geçim için bu adama ödenmesini emir buyurdular. Adam hiç ummadığı bu bağış karşısında vecde gelerek gayri ihtiyari şu şiiri söyledi:

“Vecde geldim, ama burnuma has bir koku geldiği için veya makam elde edebilmek gayesiyle değil! Birine bağlanıp aşık olduğum için de değil benim bu sözlerim.

Allah Resulü’nün (s.a.a) çocukları için vecde geldim ve onlar şiir ve sözün güzellik ve lezzetini bana tattırdılar.

Evet, onlar değerli ve tertemiz kimselerdir, göklerdeki yıldızlar onlar için parlamaktadır.

Sizler, ey peygamber ailesi, iyi ve güzel işlerde herkesi geçtiniz. Allah Teala sizlerle hidayet yolunu açmış ve fesad yolunu kapatmıştır.”[17]

 

***

Muaviye (Allah’ın ve meleklerin laneti ona, ailesine ve yandaşlarına olsun) “Adıyyoğlu Hıcr” ve diğer bazı Ehl-i Beyt taraftarlarını şehit ettiği yıl İmam Hüseyin (a.s) ile görüştü ve Hazrete “Babanın dostları ve şiaları olan Hıcr ve yarenlerini nasıl öldürdüğümü biliyor musun?” dedi.

İmam (a.s) “Hayır” buyurdular.

Muaviye: Şeytanca sırıtarak  “Onları öldürdük, kefenledik ve cenaze namazlarını kıldık.” deyince İmam gülümseyerek şöyle buyurdular:”O grubun kıyamette senin düşmanların olmasını ümit ediyorum. Allah’a andolsun ki eğer biz senin dostlarınla karşı karşıya gelseydik, onlara asla böyle davranmazdık. Fakat duyduğuma göre sen müminlerin emiri Ali’nin (a.s) uygulamalarını eleştirmiş ve Haşimoğulları aleyhinde konuşmuşsun. Vallahi hata etmiş, karanlıklara atmışsın okunu. Hedefi kaybetmiş, kindarlığı pek çabuk öğrenmişsin. Öyle birine itaat etmektesin ki (Amr bin As) geçmişe dayalı köklü bir imanı olmadığı gibi nifak ve ikiyüzlülüğü de yeni değil. ”

Bu sözlere verecek cevap bulamayan Muaviye İmam Hüseyin’in (a.s) bu yiğit, dürüst ve korkusuz tavrı karşısında mahcubiyetle başını önüne eğip sustu.[18]

***

Bir gün Hz. Resul-ü Ekrem (s.a.a) minberde hutbe okurken, henüz çocuk olan İmam Hasan (a.s) ve İmam Hüseyin (a.s) koşarak mescide girdiler. Gül renkli gömlekleriyle yürürlerken ayakları hasıra takıldı ve düşecek gibi oldular, Peygamber-i Ekrem (s.a.a) bu sırada onları gördü, çabucak minberden inerek biricik torunlarını kucaklayıp minbere çıkardılar ve onları mübarek dizlerinin üzerine oturtup, cemaate şöyle buyurdular:

“Allah Teala ne de güzel buyurmuştur: evlatlarınız ve mallarınız sizin denenme vesilenizdir!

Bu iki çocuğun düşeceklerini görünce yüreğim dayanmadı. Konuşmamı yarıda kestim ve onları yanıma aldım.

Biliniz ki şu Hasan (a.s) la Hüseyin (a.s) benim iki aziz evlatlarımdır. Onları seven beni sevmiştir ve onlara düşmanlıkta bulunan bana düşmanlık etmiştir”.[19]

***

İslâm’da da bayram günleri vardır. Bu günlerde halk bayram namazı kılar, Allah’a şükreder ve birbirini ziyarete giderler. Temiz elbiseler giyinir, güzel yemekler yapar, yoksulları doyurur ve o günü güzel bir şekilde geçirirler.

Bu bayramlardan biri yavaş yavaş yaklaşmaktaydı. Anne ve babalar çocuklarını sevindirmek için yeni elbiseler diktirmeyi planlıyorlardı.

O günlerde Medine zorlu günler yaşamaktaydı. Hz. Peygamber-i Ekrem (s.a.a) ve Müminlerin emiri Hz. Ali (a.s) kendi mallarını fakirlere ve yetimlere harcamayı daha uygun görmüşlerdi. Bu yüzden de Hasan (a.s) ve Hüseyin’e (a.s) elbise alacak paraları yoktu.

Bayrama birkaç gün kala çocuklardan biri: “Bayrama yeni elbisemiz var mı?” diye sordu . Aldığı cevap şuydu: “İnşaallah!..”

Bir gün sonra yine “Bizim bayramlık elbisemiz ne olacak?” diye sorunca, anneleri Hz. Zehra (a.s) “Yeni elbiseyi terziler diker değil mi?” diye cevapladı.

Bayrama iki gün kala çocuklar annelerine gelip “Terzi nerede?” diye sordular, Hazret; terzinin çalışmakta olduğunu, elbiseler hazır olduğunda sahiplerine verileceğini söyleyerek çocukları yatıştırdı.

Bayram akşamı gelip çattı, çocuklardan biri:

“Eğer elbise hazırsa terzinin bu akşam onu getirmesi gerekir.” dedi sevinçle.

Mazlum ve masum anne “Bu gece”, dedi, bayram akşamı, bayram günü yarındır. Bayram elbiseleri de ancak hazır olduğu zaman getirilir…”

Gece birden kapı vuruldu.

“Kim o?”

“Terzi”

Kapı açıldığında, yaşlıca bir adam tebessümle elindeki paketi uzatarak: “Çocukların elbiseleri.” dedi.

Bohçayı verdi ve gitti. Evdekilerden hiçbiri bu terziyi tanımıyordu. Elbiseleri Peygamberin (s.a.a) veya Ehl-i Beyt dostlarından birinin terziye vermiş olması mümkündü. Bohçayı açtılar. İki gömlek, iki iç çamaşırı, iki pabuç ve iki sarık vardı. Elbiselerin bir takımı sade, güzel ve kızıl gül rengindeydi, diğeri ise yeşilin ciddi ve ağır bir tonuydu. Elbiselerin dış görünüşü sade ve güzeldi. Diğer elbiselerden görünüş itibariyle hiçbir farkı yoktu, fakat elbiselerin kumaşı çarşı ve pazarda satılanlardan farklıydı. Daha küçük yaşta olan İmam Hüseyin (a.s) elini uzatıp kızıl gül rengindeki elbiseyi aldı ve şöyle buyurdu: “Ben işte bunu istiyordum. Rengi ne kadar da hoş!”

İmam Hasan (a.s) :” Ben de şu yeşilini istiyordum. “Rengi ne kadar da hoş!” dedi.

O günün sabahı Hz. Peygamber-i Ekrem (s.a.a) aziz torunlarını görmeye gitti. Hasaneyn (a.s) yeni elbiselerini giymişlerdi. Peygamber-i Ekrem (s.a.a) her ikisini kucaklayıp öptü. Daha sonra biricik kızından şöyle sordu: “Terziyi gördünüz mü?”

Hz. Zehra (a.s) : “Evet baba! Birisi geldi ve terzi olduğunu söyledi fakat onu tanıyamadık.” dedi.

Hz. Peygamber-i Ekrem (s.a.a) “Allah Teala’nın insan şeklinde melekleri ve melek huylu insanları vardır”. buyurdular, “Kullarını giydirmek istediğinde işte bu iyi huylu ve cennet ehli iyi insanları vesile kılar”[20]

***

Müminlerin Emiri Hz. Ali’nin (a.s) oğullarından biri de Muhammed Hanefiyye’ydi. Hz. Resulü Ekrem’in (s.a.a) vefatından sonra dünyaya geldiği için onu görememişti. Annesi “Havle” Hanefiyye kabilesindendi. Muhammed Hanefiyye henüz yetişkinlik çağında olduğu günlerde kardeşi İmam Hüseyin’le (a.s) bir tartışmaya girip küskün bir şekilde ondan ayrıldı. Fakat çok geçmeden hatasını anlayıp kardeşi Hüseyin’e (a.s) yaptığı haksızlıktan dolayı pişman oldu. Küskünlüğü başlatan kendisi olmuştu. Daha önce İmam Hasan’la (a.s) İmam Hüseyin (a.s) arasında vuku bulan bir barış olayına şahit olduğundan oturup İmam Hüseyin’e (a.s) bir mektup yazdı. Mektup şöyleydi: “Allah’ın adıyla, Sevgili kardeşim! İkimizin de babası Ebu Taliboğlu Ali (a.s) ve senin annense peygamberin kızıdır. Bütün dünyayı altın edip benim anneme verseler senin annene denk olamaz. Bu nedenledir ki mektubumu alınca bana gel ve mertlikte iyilikte ve affedicilikte benden daha üstün ve benden daha ileri olduğunu göster.”

İmam Hüseyin (a.s) bu mektubu okur okumaz kardeşi Muhammed’in yanına gidip onun gönlünü aldı.[21]

***

Osman’ın amcaoğlu olan Mervan oldukça kötü isim yapmış biriydi. Bu nedenle Hz. Resulü Ekrem (s.a.a) onu Medine’den Taif’e sürmüş ve minbere çıktığının görülmesi halinde derhal öldürülmesini emretmişti. Osman, halife olunca amcaoğlu olan Mervan’ı Medine’ye geri getirtip onu ailesinin büyüğü ilân etmiş, daha sonraları Muaviye de Hicaz topraklarının yönetimini ona bırakmıştır.

Muaviye İmam Hasan’ı (a.s) zehirleterek şehid ettikten sonra Mervan’ı Hz. Zeyneb’in (a.s) evine göndermiş ve Hz. Zeyneb’in kızı Ümmü Gülsüm’ü oğlu Yezid’e istetmişti. Mervan Hz. Zeyneb’in (a.s) kocası Abdullah’a giderek Muaviye’nin bu isteğini bildirdi ve Yezid için Ümmü Gülsüm’e elçiliğe geldiğini söyledi. Abdullah “Ümmü Gülsüm Zeyneb-i Kübra’nın (a.s) kızıdır!” dedi, “İmam Hüseyin (a.s) de onun dayısıdır. Sen de bilirsin ki şimdi ailemizin (Haşimoğullarının) büyüğü İmam Hüseyindir (a.s), bu konuda kendisine danışılması gereken kimse odur. Biz ona tabiyiz ve o ne derse onu yaparız. Ben bu hususta onu çiğneyip geçemem.”

Mervan bu cevap üzerine Muaviye’ye bir mektup yazarak Abdullah’ın sözlerini ona aktarıp yakında İmam Hüseyin’in (a.s) yanına gideceğini ve Ümmü Gülsüm’ü ondan isteyeceğini bildirdi.

Şimdi Mervan herkesin yanında İmam Hüseyin’e (a.s) bu konuyu açarak Muaviye’nin servet ve iktidarını övüp İmamın bu evliliği kabul etmek zorunda kalmasını sağlayabileceği bir fırsat kollamadaydı.

Bir grup sahabenin camide İmam Hüseyin’in (a.s) etrafında toplanıp onunla sohbet ettiği bir gün Mervan da camiye geldi. Üzerinde oldukça pahalı bir giysi vardı, bir hayli memnun ve neşeli görünüyordu. İmamın yanına oturup kısa bir hasbıhalden sonra “Muaviye, Zeyneb’in kızını Yezid’e istemem için elçi olarak gönderdi beni” dedi,, “Babası ne kadar mihriye isterse vermeye hazırız. Hatta Emevilerle Haşimoğulları arasında barış sağlayabilmek ve her iki boy için de prestij ve iftihar vesilesi yaratabilmek için kızın babası Abdullah’ın bütün borçlarını da ödemem emredildi. Bence çok iyi bir teklif bu… Yezid istediği her şeyi elde edebilecek güç ve iktidara sahip eşi ve benzeri bulunmaz bir genç; ama yine de sizin kızınız için istediğiniz kadar mihriye vermeye hazırız. Ne dersiniz?”

İmam (a.s) başını semaya kaldırıp “Bizi kendisi için ayıran ve kullarına imam ve rehber eden Rabbime hamdolsun” buyurdu, “Ey Mervan, söyleyeceklerini söyledin, şimdi iyi dinle: Her şeyden önce şunu bil ki biz, ceddimiz Hz. Resulullah’ın (s.a.a) sünneti üzere gider ve 500 dirhemden fazla mihriye almayız!

Kızın babasının borçlarına gelince: Bizim erkeklerimizin borcunu ne zamandan beri kadınlarımız öder oldu?

İki boy arasında barıştan söz ettin: Ehl-i Beyt’in dostluk ve düşmanlığı, savaş ve barışı Allah içindir. Bu iki kabile arasında kan bağı ve akrabalık barış sağlayamadıktan sonra karı-koca akrabalığı mı sağlayacak?

Yezid’in  mehriye vermesine gelince, babası ve ecdadı Yezid’den daha üstün olanlar mehriye vermişlerdir ve vermektedirler, mehriyesiz evlilik yapılmaz zaten!

Yezid’in eşi ve benzeri olmadığına gelince, bundan önce onun gibileri vardı ve bundan sonra da olacaktır, babasının saltanatı ise ona bir üstünlük ve şeref sağlamayacaktır.

Bu evliliğin her iki taraf için iftihar vesilesi olacağı konusuna gelince, bu Yezid için elbette ki bir iftihardır, ama bizim için asla…”

Daha sonra İmam Hüseyin (a.s) şöyle buyurdular:

“Burada hazır bulunanlara sesleniyorum! Zeyneb’in (a.s) kızını, amcaoğlu “Muhammed oğlu Kasım”a beş yüz dirhem mihriyeyle nikahladığıma şahit olun. Geliri her yıl sekiz bin dinar altın olan Medine dışındaki kendi tarlamı da ona hediye ediyorum!”

Bunu duyan Mervan’ın yüzünü ter bastı ve: “Siz bilirsiniz” diye kekeledi, “Haşimoğulları ile Ümmeyyeoğulları arasındaki bu ilişkiyi anlayamıyorum!”

İmam Hüseyin (a.s) “Bizim onlarla ilişkimiz doğru ve adildir, artık kendin bilirsin.” buyurdular.[22]

***

İmam Hasan (a.s) ve İmam Hüseyin (a.s) yaya olarak Hacc’a gitmekteydiler. Mekke ve Medine arasındaki en kısa yol seksen fersah idi. O yıl, bu iki İmam’ın hareketinden birkaç gün sonra, Hacc ziyareti için ayrı bir kafile de hareket etti. Bu kafile yolun yarısında İmam Hasan (a.s) ve Hüseyin’e (a.s) rastladılar. Onlara saygılarından dolayı bineklerinden indiler, onları gören herkes devesinden inip onlara katılmakta ve yaya olarak yoluna devam etmekteydi. Bu hal bir süre böyle devam etti, yaşlı ve güçsüz kimseler için durum zorlaşıyordu, fakat hiç kimsenin gönlü Hz. Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) aziz torunlarını bu halde bırakıp da bineklerine binmeye bir türlü razı olmuyordu.

“Ebu Vakkas oğlu Sad”da bu yolcular arasındaydı, yolculardan bir grup durumu ona açtılar: “Yürümek bizim için zorlaştı. Allah indinde büyük makamı olan Resulullah’ın aziz torunlarını yaya görüp de bizim bineklerimize binmemiz ve Hacc ziyaretinde bulunmamız doğru değildir. Siz gidin ve yaya değil de bizim gibi bineklere binip ziyarete gitmelerini rica edin” dediler.

Sa’d, İmam Hasan’ın yanına giderek “Ey Peygamber’in biricik evlâdı!” dedi, “yaya olarak gitmek bir kısım hacılar için zorlaştı. Sizleri bu durumda bırakıp gitmeye de gönülleri elvermiyor. Onun için eğer sizler de hayvanlara binip de onlara katılırsanız çok iyi olur!”

İmam Hasan (a.s) . “Biz hayvanlara binmeyeceğiz. Ben ve Hüseyin (a.s) Allah’ın evine yaya gitmeyi ahdettik, nezirde bulunduk. Buradakilerin yaya olarak gitmeleri gerekmez. Hatta daha da rahat gidebilmeleri için biz buradan itibaren sizden ayrılıyor ve ayrı bir yoldan Hacc’a gidiyoruz. Böylece herkes istediği şekilde ziyarete gidebilir. Ancak, yaya olarak Haccetmeyi nezredenler bizimle gelebilir. Mescid-ül Haram’da görüşmek ümidiyle.”[23]

***

Abdulaziz oğlu Musa şöyle rivayet eder: “Bağdat şehrinin en bilgili ve meşhur tabibi “Yuhanna” adında bir Hıristiyan’dı. Halife Harun Reşit zamanında yaşayan bu Hıristiyan adam, halifenin özel tabibiydi.

Bir gün “Yuhanna” bana gelerek  “Dinin ve Peygamberin hakkı için söyler misin kabri Kerbelâ’da olan ve bütün Müslümanların ziyaret ettiği o şahıs kimdir?” diye sordu. Ben,

“O, bizim peygamberimizin torunu Hüseyin (a.s) dir” dedim ve şöyle ekledim: “Şimdi sen söyle bakayım, sen bu soruyu neden sordun bana?”

Hıristiyan tabip şöyle dedi: “Bu konuda çok ilginç şeylere şahid oldum. Bundan bir süre önce halifenin hizmetçisi beni yanına çağırttı. Onu görmeye gittiğimde beni alıp halifenin akrabalarından olan “İsa oğlu Musa”nın evine götürdü. Musa “Kufe” valisi olup halife’nin emriyle Bağdat’a gelmişti. Onu baygın bir halde yatağında yatarken gördük. Yatağın yanında ise karnının tüm organlarının dökülü olduğu bir leğen durmaktaydı. Hizmetçiden “Nasıl oldu da bu bela başına geldi?” diye sorduğumda hizmetçi şu ilginç olayı aktardı:

“Bir saat önce sıhhati yerindeydi, arkadaşlarıyla konuşup sohbet etmekteydi. Onların arasında Haşimoğullarından biri de bulunmaktaydı ve o başından geçen bir olayı anlattı: “Ben çok kötü bir hastalığa yakalanmıştım.” dedi, “Hiçbir şekilde hastalığım iyileşmiyordu. Bir gün birisi bana İmam Hüseyin’in (a.s) türbesinin toprağına yüzümü sürersem iyileşeceğimi öğütledi. Ben de denedim ve Allah’a şükür iyileştim.”

Musa adama: “O toprak hala duruyor mu?” diye sordu.

Adam “evet” diye cevap verdi ve o toprağı getirmesi için hizmetçiyi evine gönderdi. Toprak geldiğinde, Musa saygısızlık etmek için onun üzerine oturdu. Ama çok geçmeden acı bir çığlık atarak “Yandım! Leğen getirin”! diye bağırdı.

Koşup leğen getirdik, kustu; o kadar kustu ki tüm organlarını dışarı döktü. Bu dehşetengiz olay üzerine arkadaşları evlerine döndüler, böylece eğlence meclisi mateme dönüştü.”

Hıristiyan tabib: “Şapur benden onu muayene etmemi ve mümkünse iyileştirmemi istedi.” dedi ve şöyle ekledi:

“Ben bir lamba istedim ve leğenin içindekileri iyice gözden geçirdim, inanılır gibi değildi, çünkü emir’in ciğer, yürek ve diğer tüm iç organları leğende yüzüyordu. Hayretle “Onu ölüleri dirilten İsa Mesih’ten başkası iyileştiremez.”dedim.

Şapur “Biliyorum; ama yinede sen burada kal, bakalım bu işin sonu neye varacak.” dedi.

O gece orada kaldım ve sabaha doğru emir öldü.

Yuhanna Hıristiyan olduğu halde uzun süre Kerbela’ya Hz. Seyyid-ü Şüheda’nın mezarını ziyarete giderdi. Bir süre sonra Hıristiyanlığı terk ederek Müslüman oldu.[24]

***

Kays oğlu Amr der ki:

“Amcaoğlumla birlikte İmam Hüseyin’i (a.s) görmeye gittik. Hazretle biraz sohbet ettikten sonra şöyle buyurdular: “Bildiğiniz gibi biz Kufe’ye Yezid’le savaşmaya gidiyoruz. Sizler bana yardıma mı geldiniz?”

Ben: “Benim çoluk çocuğum var”. dedim, “Onların geçimini temin etmem gerekiyor, benden başka kimseleri yok. Hem, ben de bazılarının emanet bıraktığı şeyler var, onları sahiplerine geri vermem lazım. Sizin işinizin sonunun ne olacağını bilmiyorum ve o malların benim elimde kalmasını da istemiyorum.”

Amcaoğlum da benimkine benzer sözlerle gelemeyeceğini bildirdi. İmam bizim bu sözlerimize karşılık şöyle buyurdu: “Bana yardım etmeyecekseniz bir an önce bu çölü terkedin. Sakın, benim feryadımı duyup da seyirci kalmayasınız!… Şunu biliniz ki biz Ehl-i Beyt’in zalimin elinde inlemekte olduğunu görüp de buna seyirci kalanın Allah Tealâ tarafından ebedî cehennem ateşine yüzüstü atılması haktır.”[25]

***

Kervan Kerbela’ya doğru hareket ederken Hz. İmam Hüseyin (a.s) bir ara bindiği devenin üzerinde kısa bir uykuya daldı. Çok geçmeden İmam irkilerek uyanınca yiğit oğlu Ali Ekber (a.s) hemen imama yaklaşıp “babacığım” dedi, “Neyiniz var, ne oldu size birden?”

İmam “Oğul” dedi, “Uykuda bir an bu kervanın ölüme doğru gittiği nidası geldi kulağıma. Bu yolculuk ölüm ve şehadet yolculuğu.” Bunun üzerine genç Ali Ekber (a.s) ile babası arasında şu kısa konuşma geçti:

– Babacığım biz hak üzere değil miyiz?

– Elbette oğlum biz Hak üzereyiz ve Hak’kın emrine icabet etmekteyiz.

– O halde ölüme aldırmayız! Madem ki biz Hak üzereyiz bu durumda Hak yolunda Hak için ve Hak’kı diriltmek pahasına öldürülmekten daha güzel ne olabilir bizim için?

Ali Ekber’in son sözleri İmamın alev misali yanıp tutuşmakta olan yüreğine adeta su serpmiş ve ailesinin Allah yolunda şehid olmaktan çekinmediğini ve çoluk çocuğunun perişan olup düşman eline esir düşmesinden korkmadığını görmek imamın bu tehlikeli ve büyük belalarla dolu yolda tam bir huzur ve güvenle ilerlemesine yardımcı olmuştu. Bu nedenledir ki cennet gençlerinin efendisi “Seyyid’-üşşühedâ” Hazretleri bu yiğit evlâdı için hayır duada bulunarak “Oğul” dedi, “Allah senden razı olsun”[26]

***

Hıristiyan bir rahip Şam’ın küçük şehirlerinden birindeki bir kilisede yaşamını sürdürmekteydi. Kerbela faciasında İmam Hüseyin (a.s) evlatları ve dostlarıyla birlikte mazlumca şehid edilmiş, daha sonra vahşi düşman, şehitlerin başını kesip Yezid’e vermek için Şam’a doğru yola çıkmıştı.

Yezid’in ordusu bu kilise’nin yanından geçerken rahibin gözü kesilmiş başlara takıldı. Bu başlardan birinin nur ve manevi azameti onu cezbetti. Bu başın sahibinin ilâhi bir kimse ve Allah Teala’nın seçilmiş özel kullarından biri olduğunu anlamıştı, alecele kiliseden dışarı fırladı ve orduya doğru koşarak: “Bu ordunun komutanı kim?” diye sordu.

Askerler “Şimr”i gösterdiler. Rahip ona doğru ilerledi ve: “Bu gece burada konaklayacak mısınız?” diye sordu.

“Şimr”: “Evet” diye cevap verince rahip yalvarırcasına: “Bu kesik başın bu gece benimle birlikte olmasına izin verir misiniz?” diye sordu, Şimr -Allah’ın laneti ona olsun- :”Hayır” Bu baş bizim için çok değerlidir.” dedi. “Bu başı Yezid’e teslim edeceğiz, çok büyük ödülü var!”

Rahip ısrarla dedi ki: “Benim tüm param onikibin dirhemdir. Bu başın bir gece benim misafirim olmasına izin verirseniz bu paranın hepsini size veririm.”

Gözleri dünya malından başka bir şey görmeyen Şimr ve yanındakiler bu anlaşmayı kabul ettiler. Rahip parayı verip şehidler serveri İmam Hüseyinin (a.s) başını aldı ve kiliseye döndü. Kesik başı gül suyuyla tertemiz yıkadıktan sonra onu öpüp koklayarak:

“Efendim! Serverim! Senin büyüklüğünde şüphe yoktur. Sen mazlumsun. Size karşı bu cinayeti nasıl işleyebildiler?” dedi.

Rahib o geceyi Hazret’in mukaddes başıyla dertleşerek geçirdi: O günün sabahı Resulullah’ın evladının kesik başı o rahibin müslüman olmasına neden oldu.[27]

***

“Hürroğlu Abdullah” Kufe kabilelerinin reislerinden biri olup cesur ve savaşçı  biriydi. Müslim bin Akil -Allah’ın rahmeti ona olsun- şehit edildikten sonra “İbni Ziyad” şehre hakim oldu. Kufe’de kalacak olursa İbn-i Ziyad’ın ordusuyla İmam Hüseyin’e (a.s) saldırmak durumunda kalacağını, dünya ve ahiretini yakacağını anladı. Onun için oğlunu ve kölesini de yanına alarak şehri terketti ve Kufe yakınlarında bir çölde konakladı.

Şehitlerin efendisi İmam Hüseyin’in (a.s) kafilesi de tesadüfen oradan geçmekteydi. İmam Hüseyin (a.s) çadırı görünce “Bu çadır kimindir? diye sordular.

Hüroğlu Abdullah’ın olduğu söylenince İmam Hüseyin (a.s) “Mesud oğlu Haccac”a -ki Abdullah’ın kabilesindendi- ona gidip yardım edip edemeyeceğini öğrenmesini istedi.

Haccac Abdullah’a gidip İmam Hüseyin’in (a.s) ordusuna katılmasını istedi.

Abdullah “Kufe ehli, Müslim’le yaptığı biatten döndüler ve para karşılığında onu Yezid’e sattılar.” dedi, “Kufe’de İmam Hüseyin (a.s) için yardımcı olacak birini arıyorsanız yanılıyorsunuz. Ben Kufe’nin durumunu iyi bulmadım ve Kufe’de kalacak olursam “Eba Abdullah-il Hüseyin’le (a.s)” savaşma durumunda kalacağımı anladım. Onun için buralara gelip konakladım, bu savaşa katılmak istemiyorum.”

Haccac olup biteni Hazrete bildirdi. İmam son kez onunla konuşmak için bizzat kendilerinin gideceğini buyurdu ve yanına birkaç çocuk alarak Abdullah’ın çadırına gitti. Abdullah ayağa kalkarak onu karşıladı. İmam Abdullah’a hitaben şöyle buyurdular: “Ey Abdullah! Sen çok günahlar işlemiş birisin. Tövbe etmeden ölecek olursan Allah Teala elbet seni cezalandıracaktır. Gel tövbe et! Benim safımda yer alacak olursan ceddim Allah Resulü (s.a.a) o dünyada sana şefaatte bulunur.”

Abdullah “Savaşacak olursam mutlaka sizin safınızda savaşırım elbet” dedi, “Zira size yardımcı olanın kurtuluşa ereceğini, Ziyadoğluna yardımın ise helaket ve mahva yolaçacağını bilirim! Ama size yardımcı olursam öldürüleceğimden de eminim. Onun için beni mazur görün. Fakat iyi bir atım var, onu size verebilirim. Bu atla kimi kovaladımsa yakaladım ve kimden kaçtımsa kurtuldum. Yine iyi bir kılıcım var. Onu size hediye edebilirim. Bu kılıcı neye vurdumsa işledi.”

Hazret: “Ben sana son sözümü söylemek için geldim”, buyurdular, “at veya kılıç istemek için değil!”

İmam bu konuşmadan sonra kendi çadırına döndü.

Aşura faciası bitmiş, ve İmam Hüseyin’in (a.s) mazlumca şehit edilmesinin üzerinden epey bir süre geçmişti. Abdullah Küfe’ye geri döndü. Ziyad’ın oğlu -Allah ona lanet etsin- onu çağırtarak şimdiye kadar neredeydin? diye sordu.

– Hastaydım.

– Hayır, mevzu o değil. Sen Yezid’e karşısın.

Abdullah’ın rengi kaçmıştı:

– Ben Yezid’e karşı olsaydım casusların sana haber verirdi. Bunu isbatlayabilir misin?”

– Bana Hüseyin’le (a.s) görüştüğün, ona atınla kılıcını takdim ettiğin haberi geldi.

Abdullah, casusların onu takip ettiğini anlamıştı. Şimdi hayatı tehlikedeydi, bir çırpıda kendisini dışarı attı ve aynı ata binerek oradan uzaklaştı.

İbn-i Ziyad bir grup atlıyla onu takib ettirdi. Abdullah Kerbela’ya ulaşmıştı, atından inip şehitler serverinin (a.s) kabrine yüzünü sürerek “Ey İmam!” dedi, “O gün senin davetini kabul etmedim ve çok kısa zamanda bu amelimin cezasına yakalandım işte! Keşke senin safında yer alıp şehit olsaydım!”

Bu sırada onu takib eden atlıların seslerini duydu. İbn-i Ziyad’ın cellatlarının eline düşmemek için kendini Fırat’ın sularına attı ve boğulup gitti.[28]

***

Bir gün Hz. Resul-ü Ekrem (s.a.a) Ümmü Seleme’nin evinde dinlenmekteyken o sırada küçük bir çocuk olan İmam Hüseyin (a.s) içeri girdi. Ümmü Seleme: “Ceddin Resulullah (s.a.a) uyuyor” dedi, “onu rahatsız etmemek lazım”

İmam Hüseyin (a.s) Ümmü Seleme’nin sözlerine aldırmadan doğru Peygamber-i Erem’in (s.a.a) odasına girip mübarek göğüslerinin üzerine oturdu.

Ümmü Seleme Hz. Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) uyanıp rahatsız olmasından çekinmekteydi. Bu sırada Allah Resulü’nün (s.a.a) ağlama sesi geldi. Hz. Peygamber-i ekremin sesini duyan Ümmü Seleme telaşla odaya girdi. Bu duruma engel olamadığı için Peygamber-i Ekrem’den (s.a.a) özür dilemeye başlayınca Peygamber-i Ekrem (s.a.a): “Benim ağlamam Hüseyin’in (a.s) gelmesinden dolayı değildir”. buyurdu” Beni ağlatan şey, kardeşim Eebrail-i Emin’in getirdiği haberdir. O, Hüseyn’imin (a.s) Kerbela’sını bana gösterdi ve Hüseyin’in (a.s) kabrinin toprağını hediye olarak bana getirdi.” buyurdular ve mübarek ellerindeki bir avuç toprağı Ümmü Seleme’ye vererek “Bunu sakla, ne zaman kana boyanacak olursa bil ki Hüseyin’im (a.s) şehid edilmiştir” diye eklediler.

Bu olayın üzerinden yıllar geçti. Allah Resulü (s.a.a) rıhlet ettiler. Hicretin altmışıncı yılında İman Hüseyin melun Yezid’e biat etmemek için Medine’yi terketme kararı aldı. Hazret, Ümmü Seleme’yle vedalaşmaya gittiğinde Ümmü Seleme: “Oğlum! Irak’a gitmekten vazgeç”. dedi, “Çünkü ceddin defalarca bana senin Kerbela’da şehid edileceğini söyledi, senin kabrinin toprağından da bana bir miktar verdi.”

Cennet gençlerinin efendisi, “Anacığım!” buyurdu, Benim gelecekten haberim olmadığını mı söylemek istiyorsun? Kabrimi sana göstermemi ister misin?”

Ümmü Seleme (r.a) “Evet”, deyince

İmam eliyle bir işarette bulundu, ilahi irade sayesinde Ümmü Seleme’nin -sa- gözünden hicaplar çekildi, Hazret katledildiği yeri Ümmü Seleme’ye -ra- gösterdi. Daha sonra ellerini uzatıp oradan bir miktar toprak aldı, Ümmü Seleme’ye -ra- verip şöyle buyurdu. “Onu ceddimin sana verdiği toprağın yanına koy. Bu toprak ne zaman kana bulanacak olursa bil ki ben zalim müşrikler tarafından şehid edildim”.[29]

***

“Basra” şehrinde hıristiyan bir tacir vardı. Bir gün o tacirle ticaret ilişkisi olan ve “Bağdat”ta bulunan bir tüccar ona bir mektup göndererek “Senin için Basra küçük bir ticari ortamdır. Bağdat’a gelirsen çok daha iyi iş yaparsın” diye yazdı.

Hıristiyan tacir, arkadaşının nasihatine uydu, elindeki malları satıp birkaç tane deve aldı. Eşyasını bu develere yükleyip Bağdat’a doğru yola koyuldu.

Yolun yarısında eşkıyalar kervana saldırdılar, hıristiyan tüccarın herşeyini aldıktan sonra onu çölde tek başına bırakıp gittiler.

Hıristiyan çaresiz yola koyuldu. Epeyce yürüdükten sonra bir harabeye vardı. Orada birkaç saat dinlendikten sonra yoluna devam etti. Yolda birkaç bedevi kabilesine rastladı, birkaç saat onlara misafir olduktan sonra yolu onlardan sorup oradan ayrıldı.

Birkaç günlük yürüyüşten sonra “Helle” şehri yakınlarında bir kabileye misafir oldu. Bu sırada birkaç misafir de kabileye uğradı. Hıristiyan tacir kabile efradından:”Bunları tanıyor musunuz? Kim bunlar?” diye sorunca,

“Bunlar şehitler serveri İmam Hüseyin’in (a.s) türbesini ziyarete giden şiilerdir.” diye cevap verdiler.

Bu, Hıristiyan tüccar için çok değişik bir durumdu. Onlardan kendisini de beraberlerinde götürmelerini istedi. Kervandakiler, eşyalarına gözkulak olması şartıyla onun bu isteğini kabul ettiler.

Kerbela’ya vardıklarında “Aşura” gecesiydi. Şii kervanı, eşyalarını bu adamın yanına bırakarak “Biz ziyarete gidiyoruz, yarın sabahleyin döneceğiz. Sen burada türbenin önünde bekle ve bizim eşyalara da göz kulak ol.” dediler.

Hıristiyan tacir orada kaldı, kervandakiler grup halinde sinelerine vurarak İmam Hüseyin (a.s)e ağlamakta ve Hazret’in katlini kınamaktaydılar. Bu sahneyi gören hıristiyan da dayanamayıp ağlamaya başladı.

Gece sona ermekte, tanyeri yavaş yavaş ağarmaktaydı. Hıristiyan, uykuya daldı. Rüyasında pek nurlu birinin iki gençle birlikte türbeden dışarı çıktığını gördü. Bu zat öteki iki gence dönerek: “Kerbela’ya gelen herkesin adını yazın” dedi.

İki genç gittiler ve bir süre sonra döndüler. Ellerinde bir defter vardı, efendilerine! “Herkesin adını yazdık.” dediler. O nurlu zat (İmam) “Hiç kimseyi unutmayın, kim varsa adını yazın.” diye buyurunca

İki genç “Buradakilerin hepsinin adını yazdık”. dediler.

İmam: “O halde neden bu hıristiyanın adını yazmadınız?” diye sordular.

Gençler: “Efendimiz! O bir hıristiyandır, sizi ziyaret kasdıyla gelmemiş”. deyince,

Hazret: “O bizim soframızda oturmamış mıdır? buyurdular.

İmamın bu cümlesi hıristiyanı pek etkilemişti, bağrına vurarak ağlamaya başladı. Sabahleyin kervandakiler ziyaretten döndüklerinde olayı onlara anlattı, onlardan kendisinin de türbeyi ziyaret etmesini sağlamalarını istedi, çok geçmeden Hz. İmam Hüseyin’in (a.s) makberinde tövbe edip müslüman oldu.[30]

***


[1] – Ikd’ul Ferid, c: 3 s:143.

[2] – İrşad-ı Müfid, s:214.

[3] – Seyyid bin Tavus, İkbal, s:339-350 ve Mefatih’ul Cinan.

[4] – İbni Esir, Usd’ül Gâbe, c:2 s:20.

[5] – Zikri’el Hüseyn, c:1 s:152.

[6] – Ayaşi Tefsiri, c:2 s:257.

[7] – İbni Şehr Aşub, Menakıb, c:2 s:222.

[8] – İbni Kutayba, El İmame Ve’ssiyase, c:1 s:253.

[9] – Allame Emin, A’yan’uşşia’nın farsça tercümesi: Der Astân-e Ehl-i Beyt (a.s), s:108.

[10] – Ae, s:109.

[11] – Ae.

[12] – Ae, s:110.

[13] – Nisa Suresi, 86.

[14] – Der Astân-e Ehl-i Beyt, s:110.

[15] – Ae, s:111.

[16] – Ae, s:112, Tuhef’il Uguul (İbni Şeybe-i Harrâni)den naklen.

[17] – Ae s:113.

[18] – Ae. s:124.

[19] – Tabersî-İ’lam’ul Verâ, s:315.

[20] – Allame Meclisi, Cila’il Uyun s:253.

[21] – Allame Meclisi, Ayn’el Hayat s:565.

[22] – Allame Meclisi, Cila’il Uyun, s:331.

[23] – İrşad-ı Müfid, c:2, s:132.

[24] – Şehid Destgayb, Günahan-ı Kebîre, c:2, s:533.

[25] – Ae s: 79.

[26] – Şeh. Destgayb, İstiâze, s:167.

[27] – Şeh. Destgayb, Maarif-i Ez Kur’an, s:506.

[28] – Şeh. Destgayb, Kıyam-ı Hüseyni, s:173.

[29] – Şeh. Destgayb, Seyyiduşşühedâ, s:7 – 166 ve 111.

[30] – ”         ” ; Kıyam-ı Hüseynî s: 127.