<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Soru Cevap Arşivi &#8211; Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</title>
	<atom:link href="https://www.caferilik.com/soru-cevap-arsivi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.caferilik.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Tue, 18 Jul 2023 20:19:00 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=5.8.10</generator>
	<item>
		<title>Hz. Hüseyin’in (a.s) Mateminin Önem ve Felsefesi</title>
		<link>https://www.caferilik.com/hz-huseyinin-a-s-mateminin-onem-ve-felsefesi/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/hz-huseyinin-a-s-mateminin-onem-ve-felsefesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 19 May 2023 17:04:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Muharrem Özel]]></category>
		<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<category><![CDATA[Soru Cevap Arşivi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.islamex.com/?p=3779</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru Hz. Hüseyin’in (a.s) mateminin önem ve felsefesi nedir? Kısa Cevap İmam Hüseyin’in (a.s) mateminin önem ve felsefesini anlamak için birkaç noktaya dikkat etmek gerekir: 1. Kur’an değişik âyetlerde yüce insanlar ve din evliyalarının erdem ve ulvî sıfatlarını diri tutmayı vurgulamıştır. 2. Yüce şahsiyetli Şia imamları (a.s) Kerbela hadisesini diri tutmak için matem merasimleri düzenlemeyi, [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/hz-huseyinin-a-s-mateminin-onem-ve-felsefesi/">Hz. Hüseyin’in (a.s) Mateminin Önem ve Felsefesi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>   </p>



<h2></h2>



<h3>Soru</h3>



<p>Hz. Hüseyin’in (a.s) mateminin önem ve felsefesi nedir?</p>



<h3>Kısa Cevap</h3>



<p>İmam Hüseyin’in (a.s) mateminin önem ve felsefesini anlamak için birkaç noktaya dikkat etmek gerekir:</p>



<p>1. Kur’an değişik âyetlerde yüce insanlar ve din evliyalarının erdem ve ulvî sıfatlarını diri tutmayı vurgulamıştır.</p>



<p>2. Yüce şahsiyetli Şia imamları (a.s) Kerbela hadisesini diri tutmak için matem merasimleri düzenlemeyi, ağlamayı ve ağlatmayı, şairlerin mersiye okumasını ve İmam Hüseyin’i (a.s) ziyaret etmeyi teşvik etmiştir.</p>



<p>3. Muharrem ayı, kanın kılıca galip olma ve zalimler ile mücadele ayıdır. İmam Hüseyin’in (a.s) evrensel mesajını ulaştırmada da önemli bir rolü vardır.</p>



<p>4. Matem, tarih boyunca halklar için birliğin nedeni ve başarının sırrı olmuştur. Dünyadaki birçok devrim Kerbela’nın destansı kıyamından ilham almıştır. Bunun bir örneği Hint yarı kıtasının İngiliz sömürgeciliğinin elinden kurtarılmasıdır. Bundan daha önemli bir numune de görkemli İran İslam devrimidir. Son örneği de Siyonist saldırganlar karşısında duran Güney Lübnan’daki Hizbullah’ın direniş hareketidir. Bundan dolayı, İmam Hüseyin (a.s) için matem tutmanın izzet ve onuru korumak ve de dinî ve İslamî kültürün bekasını sağlamak gibi birçok eseri ve bunun önemini gösteren başka etkileri vardır.</p>



<h3>Ayrıntılı Cevap</h3>



<p>İmam Hüseyin’in (a.s) mateminin önem ve felsefesini anlamak için birkaç noktaya dikkat etmek gerekir:</p>



<h5>1. Üstün, Yüce ve Seçilmiş İnsanların, Ulvî Sıfatlarına Dikkat Etmek</h5>



<p>Kur’an-ı Kerim’in değişik âyetlerinde vurgulanan temel konulardan biri de ilahi erlerin ve tarihin yüce ve seçkin şahsiyetlerinin ve de onların ibret verici hayatlarının anı ve hatırasını diri tutmaktır. Meryem Sûresinde Yüce Allah şöyle buyuruyor:</p>



<h5>“Kitap’ta İbrahim’i de an. Gerçekten o, son derece dürüst bir kimse, bir peygamber idi.”<a href="#_ftn1"><strong>[1]</strong></a></h5>



<p>Sonra da onun putlara ve putperestlere karşı şiddetli tutumunu beyan etmektedir. Bir diğer âyette de şöyle buyurmaktadır:</p>



<h5>“Kitap’ta İdris’i de an. Şüphesiz o, doğru sözlü bir kimse, bir nebi idi. Onu yüce bir makama yükselttik.”<a href="#_ftn2"><strong>[2]</strong></a></h5>



<p>Ardından da Allah’ın nimetlerine sahip peygamberlere işaret edilmektedir. Bir başka sûrede de şöyle buyurmaktadır:</p>



<h5>“Ey Muhammed! Kulumuz Eyyûb’u da an. Hani o, Rabbine, “Şeytan bana bir yorgunluk ve azap dokundurdu” diye seslenmişti. Biz de ona, “Ayağını yere vur! İşte yıkanacak ve içecek soğuk bir su” dedik. Biz ona tarafımızdan bir rahmet ve akıl sahiplerine bir öğüt olmak üzere ailesini ve onlarla birlikte bir o kadarını bahşettik.”<a href="#_ftn3"><strong>[3]</strong></a></h5>



<p>Bu âyetlerde ve benzerlerinde büyük şahsiyetlerin şahsî ve ailevî yönleri ve yaşamlarındaki normal işlere işaret edilmediği açıktır. Sadece onların salahiyetleri, ahlâkî erdemleri ve yapıcı programlarından söz edilmiştir. Bu konu, insanlık tarihinin belirgin ve seçkin şahsiyetlerinin anı ve hatırasının diri kalması ve onların beğenilmiş sıfat ve hallerine dikkat edilmesi gerektiğini göstermektedir. Bu yüzden Ehlibeyt İmamlarının (a.s), başta şehitler efendisi Hz. İmam Hüseyin (a.s) olmak üzere Kerbela şehitlerinin anı ve adlarını diri tutmak için değişik yöntemlerden yararlandıklarını görmekteyiz.</p>



<h5>2. Ehlibeyt İmamları ve Hz. Hüseyin’e Yas Merasimleri</h5>



<h3>a) Matem Merasimleri Düzenlemek:</h3>



<p>Ehlibeyt İmamlarının (a.s) Hüseynî (a.s) hareketi diri tutmak için kullandıkları yöntemlerden biri de matem merasimleri düzenlemek ve Kerbela’daki yürek yakan musibetler için ağlatmak ve o hadiseyi uygun zamanlarda hatırlatmak olmuştur. İmam Seccad (a.s) imamet dönemi boyunca sürekli Aşura kıssasının matemini tutmuştur. Bu musibetten dolayı “bekain” çok ağlayanlardan sayılacak ve lakap alacak kadar ağlamıştır.<a href="#_ftn4">[4]</a> Alkame Hazrami şöyle nakletmektedir: İmam Bâkır (a.s) Aşura gününde İmam Hüseyin için (a.s) evinde yas merasimi düzenlerdi ve kendisi atası için ağlardı. O, gizlilik göstermeyip evde olanlara İmam Hüseyin (a.s) için matem tutmalarını ve onun musibetinden dolayı birbirlerine başsağlığı dilemelerini buyururdu.<a href="#_ftn5">[5]</a> İmam Sâdık (a.s), Davud Raki’ye şöyle buyurdu:</p>



<p>“Ben, İmam Hüseyin’i (a.s) hatırlamadan asla soğuk su içmedim.” <a href="#_ftn6">[6]</a> İmam Rıza’dan (a.s) şöyle rivayet edilmiştir: “Muharrem ayı olduğunda hiç kimse babamı (İmam Kazım (a.s)) gülerken görmezdi ve onuncu güne kadar ona üzüntü ve hüzün hâkim olurdu. Aşura gününe gelindiğinde ise o gün onun musibet, hüzün ve ağlama günü olurdu ve şöyle buyururdu: Bugün Hüseyin’in (a.s) şehit olduğu gündür.” <a href="#_ftn7">[7]</a></p>



<p>Temiz imamların (a.s) kendisi şehitlerin efendisinin mateminde ağlamakla kalmaz, halkı da İmam Hüseyin (a.s) için ağlamaya yöneltir ve teşvik ederlerdi. Bir rivayette şöyle nakledilmiştir:</p>



<p>“Kim Hüseyin’e (a.s) ağlarsa veya (hatta) birini onun için ağlatırsa, onun ödülü cennettir. Aynı şekilde hüzün ve ağlama haline bürünen herkesin de ödülü cennettir.” <a href="#_ftn8">[8]</a></p>



<p>Kerbela musibetini şiire döken ve merasimlerde okuyan şairleri de her zaman mersiye okumaya teşvik etmişlerdir. Kumeyt Esedî, Dabal Hazaî, Seyyid Hamirî vb. gibi.</p>



<h3>b) İmam Hüseyin’i (a.s) Ziyaret Etmeyi Teşvik Etmek:</h3>



<p>Büyük şahsiyetleri anmak ve kahramanların kabirlerini ziyaret etmek dünyadaki milletler ve değişik halklar arasında önem verilmiş ve henüz de önem verilen güzel bir adettir. Bütün bunlar arasında şehitlerin efendisi, seyyidi ve özgürlerin önderi İmam Hüseyin (a.s) başka bir güneştir. Adı ve hatırası tam bir güzellikle anılması gereken bir yüceliğe ve büyüklüğe sahiptir. Temiz ve masum önderlerin (a.s), Hüseyin’in (a.s) Kerbela’sını ziyaret etmenin fazileti hakkındaki sözleri o kadar çoktur ki Allah tarafından seçilmiş bu insanların her fırsat ve münasebette halkı şehitlerin efendisinin (a.s) kabrini ziyaret etmeye yönlendirdikleri ve teşvik ettikleri söylenebilir. Bu, sanki onların kendilerini bağlı bildikleri bir programdı. Bu husus, Müslümanların o yüce imama ruhsal ve düşünsel olarak bağlanmasına neden olmakla birlikte zalimler ve zorbalar ile en üstün mücadele türü sayılmaktaydı. Nitekim her zaman böyle olmuştur ve bugün de böyledir. İmam Hüseyin’i (a.s) ziyaret etmek hakkında birçok hadis vardır ve biz birini nakletmekle yetiniyoruz: İmam Sâdık (a.s) şöyle buyurmuştur:</p>



<h6>“Kıyamet günü nur sofralarına oturmak isteyen herkes İmam Hüseyin’in (a.s) ziyaretine gitsin.” <a href="#_ftn9"><strong>[9]</strong></a></h6>



<h6>3. Muharrem Ayının Özelliği ve Kanın Kılıca Galip Olması</h6>



<p>Muharrem ayı çok kıymetli bir kitap misalidir. Gündüz ve geceleri, saat ve anları Allah’ı tanıma, insaniyet, şeref, izzet ve özgürlük dersinin sayfalarıdır. Evet hem nasıl yaşamak gerektiğini ve hem de nasıl ölmek gerektiğini insana öğretmektedir. Bu değerli hazine, Hz. Hüseyin’in (a.s) “Zillet bizden uzaktır” diyerek tüm nesil ve asırlara ve tüm zaman ve mekanlara “Ey Âdem’in evlatları, ey hak talipleri ve adalet isteyenler ayağa kalkın ve şeytani devletler, zorbalar ve zalimler karşısında teslim olmayın” mesajını vermesinden ibarettir…</p>



<p>Ayrıca Hz. Hüseyin (a.s) tek ve yalnız olarak her tarafı silahlar ile donatılmış binlerce cellat karşısında kaldığı ömrünün sonlarında “Bana yardım edecek kimse yok mu?” diyerek yardım istedi. Sanki o her nesil ve her zamandaki tüm şuurlu insanlardan yardım istiyordu. Önceki saat ve dakikalarda yaren ve azizlerini biri diğeri ardınca kaybeden, aşığı olduğu gencin, Ali Ekber’in cenazesini çeke çeke çadıra götüren ve birkaç dakika önce vefakâr kardeşi ve sancaktarı Haşimoğullarının ayı Hz. Abbas’ı (a.s) kan içinde kıvranarak gören ve hiç kimsesi kalmayan ve yaşamaya bir ümidi olmayan ve biraz sonra susuz bir şekilde ceddi Allah Resulü’nün (s.a.a) mülakatına gideceğini bilen İmam Hüseyin (a.s) niçin yardım istemekte ve kimden bunu talep etmektedir? O, ölümden kurtulmak için “Bana yardım eden kimse yok mu?” diye sesini yükseltmedi. O, kurumaya yüz tutmuş tevhit ve bir ilaha tapma ağacını unutmamaları, bu ağacı sulamak gayesiyle kendisi ve yarenlerinin akıttığı kanı korumaları, Aşura hareketinin ebedî kalması ve Kerbela şehitlerinin yiğitliklerinin sürmesi ve İslam’ı sigortalaması için gelecek nesillerden yardım dilemektedir.</p>



<h6>4. Birliğin Nedeni ve Başarının Sırrı Olarak Matem</h6>



<p>Her millet kendi beka ve başarısı için birlik ve bir araya gelmeyi sağlayan bir etkene ihtiyaç duyar. Şüphesiz Peygamber’in (s.a.a) Ehl-i Beytinin takipçileri arasında en küçük bir zahmet ve masrafla milyonları bir eksen etrafında toplayabilen birliğin en önemli etkeni şehitlerin efendisinin ve onun vefakâr yarenlerinin matem merasimidir. İnsanları despotluk ve sömürgecilik pençesinden kurtarabilecek olan bu etkendir. Tarih boyunca Kerbela şehitlerine matem tutma hareketi, küçük ve büyük devrim ve kıyamların altyapısını oluşturmuştur. Yezidîler karşısındaki Tevvabîn kıyamı ve Kerbela canilerinin çoğunu cezalandıran ve Emevî ordusuna büyük bir yenilgi tattıran Muhtar’ın kıyamı bunun örnekleridir.</p>



<p>Genel olarak bazı görüş sahiplerinin söylediği üzere dünyadaki birçok devrim Kerbela destanını yazanların kıyamından esinlenmiştir. Bunun açık bir örneği Hint yarı kıtasının İngiliz sömürgeciliğinden kurtulmasıdır. Bu devrimin önderi Gandi şöyle demektedir: “Ben Hint halkı için yeni bir şey getirmedim ve sadece Kerbela kahramanlarının hayatlarının tarihi hakkında yaptığım araştırma ve incelemelerden elde ettiğim armağanı Hint halkına takdim ettim. Eğer Hint halkını kurtarmak istiyorsak, Hüseyin bin Ali’nin (a.s) kat ettiği yolu kat etmeliyiz.”<a href="#_ftn10">[10]</a> Diğer bir örnek de dünyayı titreten İmam Humeynî’nin (r.a) önderliğindeki azametli İslam devriminin meydana gelmesinde Kerbela ve Aşura’nın büyük rolüdür. Son örneği de ağzına kadar silahlı Siyonist İsrail karşısında Hüseyin’in (a.s) mektebine bağlı Lübnan Hizbullah’ının direnişidir. Onlar Hizbullah’ın güç, iman ve fedakârlığı karşısında sersemleyip şaşkına döndüler ve fiyaskoyla yenilgiye uğradılar. Eba Abdullah Hüseyin (a.s) ve onun gerçek takipçilerinin sevenleri ve onun bakışına muhatap olmamız dileğiyle.</p>



<p></p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p><a href="#_ftnref1"><sup>[1]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Meryem, 41.</p>



<p><a href="#_ftnref2"><sup>[2]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Meryem, 56 ve 57.</p>



<p><a href="#_ftnref3"><sup>[3]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Sad, 41-43.</p>



<p><a href="#_ftnref4"><sup>[4]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Vesailu’ş-Şia, c. 2, s. 922.</p>



<p><a href="#_ftnref5"><sup>[5]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Vesailu’ş-Şia, c. 10, s. 398.</p>



<p><a href="#_ftnref6"><sup>[6]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Saduk, Emalî, s. 142.</p>



<p><a href="#_ftnref7"><sup>[7]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Şeyh Abbas Kummî, Mefatihu’l-Cenan,, A’mal-i Muharrem kısmı.</p>



<p><a href="#_ftnref8"><sup>[8]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Biharu’l-Envar, c. 24, s. 284.</p>



<p><a href="#_ftnref9"><sup>[9]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Kamilu’z-Ziyarat, s. 135.</p>



<p><a href="#_ftnref10"><sup>[10]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Muhammed Muhammedi İştihardi, Nigah-i be Zindegiyi İmam Hüseyin (a.s), s. 109.</p>



<p></p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/hz-huseyinin-a-s-mateminin-onem-ve-felsefesi/">Hz. Hüseyin’in (a.s) Mateminin Önem ve Felsefesi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/hz-huseyinin-a-s-mateminin-onem-ve-felsefesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Aşura Günü Şehit Olan Peygamber Sahabeleri</title>
		<link>https://www.caferilik.com/asura-gunu-sehit-olan-peygamber-sahabeleri/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/asura-gunu-sehit-olan-peygamber-sahabeleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 30 Jul 2021 09:10:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hadis ve Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Soru Cevap Arşivi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.islamex.com/?p=4456</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru İmam Hüseyin’in (a.s) kıyamında şehitlerden kaç tanesi Allah Resulü’nün (s.a.a) ashabındandı? Kısa Cevap Âşura araştırmacıların yaptıkları tahkikat sonucu, İmam Hüseyin’in (a.s) yarenleri arasında beş kişinin Peygamber’in (s.a.a) ashabından olduğu ve Âşura kıyamında şehadete eriştikleri meşhurdur. Bu beş kişi şunlardır: Enes b. Haris, Hani b. Urve, Müslim b. Evsece, Habip İbn Mezahir ve Abdullah b. [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/asura-gunu-sehit-olan-peygamber-sahabeleri/">Aşura Günü Şehit Olan Peygamber Sahabeleri</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<h2></h2>



<h3>Soru</h3>



<p>İmam Hüseyin’in (a.s) kıyamında şehitlerden kaç tanesi Allah Resulü’nün (s.a.a) ashabındandı?</p>



<h3>Kısa Cevap</h3>



<p>Âşura araştırmacıların yaptıkları tahkikat sonucu, İmam Hüseyin’in (a.s) yarenleri arasında beş kişinin Peygamber’in (s.a.a) ashabından olduğu ve Âşura kıyamında şehadete eriştikleri meşhurdur. Bu beş kişi şunlardır: Enes b. Haris, Hani b. Urve, Müslim b. Evsece, Habip İbn Mezahir ve Abdullah b. Yektar.</p>



<h3>Ayrıntılı Cevap</h3>



<p>İmam Hüseyin’in (a.s) kıyamının hicri 61 yılında gerçekleştiği dikkate alındığında her ne kadar Peygamber’in (s.a.a) bazı sahabeleri İmam Hüseyin’in (a.s) yarenleri arasında yer almış olsalar da İmam’ın (a.s) yaşıtları ve yaş olarak Ondan daha büyükleri Allah Resulü (s.a.a) zamanında yaşamışlardı. Kerbela hadisesinde atmış yaşın üzerindeydiler. Peygamber (s.a.a) ashabından bazı kimseler Hz. Hüseyin’in (a.s) yarenleri arasında yer almasa da, Âşura kıyamının hakkaniyetinde bir eksiklik göstermez. Bunun sebebi, Peygamber (s.a.a) ashabı –Âşura ile risalet dönemi arası zaman aralığının fazlalığı yönünden- ya hayatta değillerdi ya da yaşlarının çok olmasından dolayı savaşa katılamamışlardı. Bu halde dahi İmam Hüseyin’in (a.s) yarenleri arasında Peygamber (s.a.a) ashabından beş kişi Kerbela şehitleri zümresinde yer almışlardı. Bu beş kişi şu isimlerden oluşmaktadır:</p>



<p>1. Enes b. Haris Kâhilî: Semavî Ebsaru’l-Ayn fi Ensari’l-Hüseyin kitabında onun ismini Kerbela şehitleri arasında zikretmiştir.<a href="#_ftn1">[1]</a></p>



<p>Şeyh Tusî, onun ismine hem Allah Resulü’nün (s.a.a) sahabeleri arasında<a href="#_ftn2">[2]</a>, hem de İmam Hüseyin (a.s) ile şehit olan kimselerin arasında<a href="#_ftn3">[3]</a> yer vermiştir. Onu Peygamber (s.a.a) ashabı olarak zikrederken aynı zamanda İmam Hüseyin (a.s) safında şehadete erenlerden biri olarak zikretmiştir. Enes o kadar yüksek bir makama sahip ve meşhurdu ki Allâme Muhsin Eminî Âyanu’ş-Şia<a href="#_ftn4">[4]</a> kitabında ve meşhur Ehl-i Beyt şairlerinden Kumeyt b. Zeyd şiirlerinde onun ismini zikretmişlerdir.</p>



<p>2. Habip İbn Mezahir:<a href="#_ftn5">[5]</a> O, Peygamber’in (s.a.a) ashabından olup aynı zamanda İmam Ali’nin (a.s) büyük yarenlerindendi. Sıffîn, Nehrevan ve Cemel savaşlarının üçüne de katılmıştır.<a href="#_ftn6">[6]</a> Şeyh Tusî onu, İmam Ali (a.s), İmam Hasan ve Hüseyin’in (a.s) yarenleri arasında saysa da<a href="#_ftn7">[7]</a> Peygamber (s.a.a) ashabı arasında zikretmemiştir. Ebsaru’l-Ayn kitabının sahibi gibi ulemadan bazıları Kerbela şehitlerinden olan bu yüce şahsı Peygamber (s.a.a) ashabı olarak da zikretmişlerdir.<a href="#_ftn8">[8]</a></p>



<p>3. Müslim b. Evcese: Ebsaru’l-Ayn kitabında Peygamber (s.a.a) ve İmam Ali’nin (a.s) ashabından sayılmıştır.<a href="#_ftn9">[9]</a> Allâme Muhsin Eminî de Ayanu’ş-Şia kitabında İmam Hüseyin’in (a.s) yarenlerinin beyanında onu sahabe olarak zikretmiştir.<a href="#_ftn10">[10]</a></p>



<p>4. Hani b. Urve: Peygamber (s.a.a) ashabından sayılan bir diğer şahıs ise Hani b. Urve’dir. O, Muradî kabilesinin büyüğüdür ve Müminlerin Emiri Ali’nin (a.s) safında her üç savaşta da yer almıştır.<a href="#_ftn11">[11]</a></p>



<p>5. Abdullah b. Yektar Umeyrî: O, İmam Hüseyin’in (a.s) sütkardeşidir.<a href="#_ftn12">[12]</a> Babası Yektar, Peygamber’in (s.a.a) hizmetçisiydi. İmam’ın (a.s) Müslim b. Akil’e yazdığı mektubu o götürmüş, Kûfe’de yakalanmış ve orada İbn Ziyad tarafından şehit edilmiştir.<a href="#_ftn13">[13]</a></p>



<p></p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p><a href="#_ftnref1"><sup>[1]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Semavî, Muhammed b. Tahir, Ebsaru’l-Ayn fi Ensari’l-Hüseyin, Muhammed Cefar Tabersî’nin araştırması, s. 192, İslami Araştırmalar Fakültesi, Kum, h.ş. 1384.</p>



<p><a href="#_ftnref2"><sup>[2]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Tusî, Muhammed b. Hasan, Kitabu’r-Rical, s. 21, Haydariye Yayınları, Necef, h.k. 1381.</p>



<p><a href="#_ftnref3"><sup>[3]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Tusî, Muhammed b. Hasan, Kitabu’r-Rical, s. 21, Haydariye Yayınları, Necef, h.k. 1381.</p>



<p><a href="#_ftnref4"><sup>[4]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Âmilî, Muhsin Emin, Ayanu’ş-Şia, c. 3, s. 500, Daru’t-Tearuf, Beyrut, h.k. 1406.</p>



<p><a href="#_ftnref5"><sup>[5]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ayanu’ş-Şia kitabında, Habip İbn Mezahir’in adının “Muzahhar” olarak daha doğru olduğunu yazmıştır. Bkz. Ayanu’ş-Şia, c. 4, s. 553.</p>



<p><a href="#_ftnref6"><sup>[6]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Muhaddisî, Cevat, Ferheng-i Âşura, s. 151, Maruf Yayınları, Kum, h.ş. 1381.</p>



<p><a href="#_ftnref7"><sup>[7]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ayanu’ş-Şia, c. 4, s. 553.</p>



<p><a href="#_ftnref8"><sup>[8]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ebsaru’l-Ayn, s. 193.</p>



<p><a href="#_ftnref9"><sup>[9]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ebsaru’l-Ayn, s. 193.</p>



<p><a href="#_ftnref10"><sup>[10]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ayanu’ş-Şia, c. 1, s. 612.</p>



<p><a href="#_ftnref11"><sup>[11]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Merhum Semavî, onun adını Peygamber (s.a.a) ashabı arasında zikretmiştir. Yaş olarak Hani, kabilesinin büyüğü ve aynı zamanda İmam Hüseyin’den (s.a) yaşça çok büyük olması hasebiyle Peygamber’in (s.a.a) ashabından olması uzak bir ihtimal değildir. Bkz. Ebsaru’l-Ayn, s. 192.</p>



<p><a href="#_ftnref12"><sup>[12]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Rical-i Tusî, s. 103.</p>



<p><a href="#_ftnref13"><sup>[13]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ferheng-i Âşura, s. 322. Rical kitaplarında her ne kadar onun ismi zikredilmese de İmam’ın (a.s) sütkardeşi olması ve babasının Peygamber’in (s.a.a) hizmetçisi olduğu dikkate alındığında böyle bir nispetin olasılığı uzak bir ihtimal değildir. Bu yüzden onun adı da Ebsaru’l-Ayn kitabında Peygamber (s.a.a) ashabı arasında yer almaktadır.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/asura-gunu-sehit-olan-peygamber-sahabeleri/">Aşura Günü Şehit Olan Peygamber Sahabeleri</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/asura-gunu-sehit-olan-peygamber-sahabeleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kufelilerin Hz. Hüseyin’e İhaneti</title>
		<link>https://www.caferilik.com/kufelilerin-hz-huseyine-ihaneti/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/kufelilerin-hz-huseyine-ihaneti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 29 Jul 2021 09:37:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Muharrem Özel]]></category>
		<category><![CDATA[Hadis ve Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Soru Cevap Arşivi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.islamex.com/?p=4498</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru İmam Hüseyin’i (a.s) öylesine coşku, istek ve bağlılıkla davet eden Kufeliler, ne oldu da birden İmam’ı yalnız bıraktılar hatta İmam’a karşı savaşa giriştiler? Cevap Bu soruya cevap verebilmek için öncelikle iki soruya cevap vermemiz gerekmektedir: 1. Kufelilerin mektuplar yazarak İmam’ı davet etmelerinin nedeni ne idi? 2. Ubeydullah b. Ziyad, Kufe kıyamını bastırmak için hangi [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/kufelilerin-hz-huseyine-ihaneti/">Kufelilerin Hz. Hüseyin’e İhaneti</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<h2></h2>



<h3>Soru</h3>



<p>İmam Hüseyin’i (a.s) öylesine coşku, istek ve bağlılıkla davet eden Kufeliler, ne oldu da birden İmam’ı yalnız bıraktılar hatta İmam’a karşı savaşa giriştiler?</p>



<h3>Cevap</h3>



<p>Bu soruya cevap verebilmek için öncelikle iki soruya cevap vermemiz gerekmektedir:</p>



<p>1. Kufelilerin mektuplar yazarak İmam’ı davet etmelerinin nedeni ne idi?</p>



<p>2. Ubeydullah b. Ziyad, Kufe kıyamını bastırmak için hangi yollara başvurdu?</p>



<h5>Kufelilerin İmam’ı Davet Nedeni</h5>



<p>Kufelilerin İmam’a (a.s) mektup yazmaları, İmam’ın Mekke’ye yerleşmesiyle başladı (h. 60, Ramazan) ve o kadar çok mektup gönderilmişti ki tarihte bir benzeri görülmemiştir. Bazen bir günde altı yüz mektup geliyordu. Mektupların toplamı on iki bini bulmuştu.<a href="#_ftn1">[1]</a></p>



<p>Günümüze kadar ulaşan mektupları, gönderen ve imzalayanları incelediğimizde, değişik grupların farklı amaçlarla bu mektupları gönderdiklerini anlamaktayız.</p>



<p>Mektupları gönderenlerden bir grubu, Hz. Hüseyin’i (a.s) gerçekten İmam kabul eden Süleyman b. Sured Huzai, Rufae b. Şidad ve Habip b. Mezahir gibi özel Şialardır.<a href="#_ftn2">[2]</a></p>



<p>Bunlara karşın diğer bir grupsa, aslında Emevi taraftarları olanların gönderdikleri mektuplardır. İmam için savaşacak ordunun hazır olduğunu yazanlar da bunlardı. Onlardan bazıları şunlardır: sonradan İmam Hüseyin’in öldürülmesine şükür niyetiyle cami yaptıran Şebis b. Rebi.<a href="#_ftn3">[3]</a> Aşura gününde düşmanın ordu komutanlarından biri olan ve İmam’a mektup gönderdiğini inkâr eden Heccar b. Ebcer. Yezid b. Hari (bu şahıs da Aşura günü, İmam’a mektup gönderdiğini inkâr etmiştir). Uzret b. Haris (ordunun süvari komutanıydı). Amr b. Haccac-i Zübeydi (Aşura günü beş yüz kişiyle İmam’ın Fırat suyuna ulaşmasını engelleyendir). İşte bu gibi kimseler, İmam’a en heyecanlı ve istekli mektupları yazan, ama sonrasında ona kılıç çekenlerdir.</p>



<p>İmam Hüseyin’e (a.s) mektup yazan üçüncü bir grupsa maddî hedefler peşinde olan halkın çoğunluydu. Bunlar rüzgârdaki çöp misali, menfaatleri ne tarafaysa o yöne doğru giden kimselerdi. Bu gibi bilinçsiz insanların her ne kadar güçleri olmasa da sayıca fazla olduklarından hedef için kullanılabilirdiler.</p>



<p>Müslim’e biat eden on sekiz bin kişinin çoğu da bunlardan ibaretti. Bunlar menfaatlerini tehlikede gördüklerinden (Ubeydullah b. Ziyad’ın siyasetiyle) Müslim’i sokakta tek başına yalnız bırakmışlardı.</p>



<p>Bunlar doğal olarak da İbn Ziyad’ın maddi vaatleriyle onun ordusuna katılmış ve Aşura günü her ne kadar İmam Hüseyin’i (a.s) Peygamber’in torunu, Hz. Ali’nin (a.s) evlâdı olduğu için sevseler de İmam’ın karşısına dikilmişlerdi.</p>



<p>Önceleri Mecme b. Abdullah, İmam’a bunları kastederek şöyle demişti: “Halkın genelinin gönülleri seninle ama kılıçları sana karşıdır.”<a href="#_ftn4">[4]</a></p>



<p>Bu açıklamadan sonra İmam Hüseyin’e (a.s) mektup yazanların hepsinin tek amacı ve hedefi olduğunu söyleyemeyiz. Herkes kendine özgü değişik sebep ve beklentilerden dolayı mektup yazarak, İmam’ı davet etmişti. O sebepleri şöyle sıralıyabiliriz:</p>



<p>1- Habip b. Mezahir gibi bir grup gerçek Şialar, devlet kurup yönetme hakkının sadece İmamlara özel olduğunu ve Emevi saltanatının yıkılması gereken zalim bir rejim olduğunu bildiklerinden, hakkı sahibine vermek için mektup yazmışlardı. Bu bilinçle mektup yazanlar çok azdı.</p>



<p>2- Özellikle orta yaşlılar ve ihtiyarlar, Hz. Ali’nin (a.s) adalet hükümetini ve ondan sonra yirmi yıl boyunca da Emevilerin zülüm dolu saltanatını görmüşlerdi. Bunlar yeniden Hz. Ali’nin (a.s) evlâdıyla eski günlere dönmek, adaletli bir devletin kurulmasıyla, Emeviler zulmünden kurtulmak için İmam’a mektup yazdılar.</p>



<p>3- Bazıları da, Kufe’nin Şam yerine başkent olması için bir önder peşindeydiler. Bunlara göre hem Kufelilerin sevgisine sahip ve hem de Şam hükümetini meşru bilmeyen sadece Hz. Hüseyin idi, bu yüzden İmam’ı Kufeye davet ettiler.</p>



<p>4- Bazı kabile reisleri de, kendi makamlarını korumak peşindeydiler. Herkesin İmam’a mektuplar yazıp onu davet ettiklerini gördüklerinde, yakın bir zamanda Hz. Hüseyin’in devleti kuracağına kesin gözüyle bakıyorlardı. İmam’ın hükümetinde de, kendi makam ve etkinliklerini kaybetmemek için bunlar da mektup yazdı.</p>



<p>6- Halkın çoğu ise herkesin heyecanla mektup yazdığını görünce, toplumun akışına uymak için bilinçsizce onlar da mektup yazdılar.</p>



<h5>Kufe Halkının Bastırılışı</h5>



<p>Kufelilerin İmam’a ihanet ediş nedenini bilmemiz için, ikinci olarak İbn Ziyad’ın Kufe kıyamını nasıl bastırdığını bilmemiz gerek. İbn Ziyad’ın Kufe’ye vali olarak gelmesiyle kabile reisleri ve Emevi taraftarları hemen yanına giderek durumu tüm ayrıntılarıyla anlatmaya başladılar.</p>



<p>Zaten İbn Ziyad, gelir gelmez Kufelilerin İmam Hüseyin’i ne kadar çok sevip, ona destek olmak için hazır olduklarını görmüştü. Çünkü şehre girerken siyah bir emmameyle, yüzü örtülü olarak geldi. Halk da onu İmam Hüseyin (a.s) zannedip coşkuyla etrafına toplandı. Halkın bu coşkusunu gördüğünden, bir an önce esaslı tedbirler almaya başladı. Kendi siyasî tecrübelerini ve yandaşlarının görüşleriyle, ne pahasına olursa olsun bu hareketi bastırmalıydı. Bunun için psikolojik, sosyolojik ve ekonomik yollara başvurdu.</p>



<h3>1. Psikolojik Tedbirler</h3>



<p>İbn Ziyad, Kufe’ye gelir gelmez bu tedbiri uygulamaya başladı, bu tedbir tehdit ve teşvik etrafında dönüyordu. Kufelilere hitaben camide yaptığı ilk konuşmada emrine uyanlara karşı şefkatli bir baba gibi davranacağını söyledi, kendisine itaat etmeyenlere de kılıcını ve kırbacını gösterdi.<a href="#_ftn5">[5]</a></p>



<p>Özellikle de halka, Şam’dan büyük bir ordunun onları bastırmak için yola çıktığı haberini yayması, kalplere büyük bir korku saldı. Kufeliler en son İmam Hasan’ın (a.s) döneminde Şamlılarla savaşmışlardı ve o zamandan beri onlardan çok korkmaktaydılar. Gözlerinde çok büyüttükleri Şam ordusuna karşı, hiçbir şekilde direnme güçleri yoktu. Bu haber kadınlar arasında da yayıldı. Kadınlar gelerek eşlerini, kardeşlerini ve akrabalarını Müslim’in etrafından alarak evlerine götürüyorlardı.</p>



<p>Sonuçta İbn Ziyad’ın bu psikolojik siyaseti çok etkili oldu. Öyle ki Müslim, gündüz dört bin askeriyle İbn Ziyad’ın sarayını basmıştı ve neredeyse şehri tamamen ele geçirecekti, ama akşam olunca bu haberlerin yayılması nedeniyle etrafında bir kişi dahi kalmamıştı. Daha sabah binlerce insanın biat ettiği, söz verdiği insan akşam olunca sokakta yalnız başınaydı, bir kişi bile onu evine almamıştı.<a href="#_ftn6">[6]</a></p>



<h3>2. Sosyolojik Tedbirler</h3>



<p>O dönemde kabilecilik sistemi Kufe’de önemini korumaktaydı ve kabile reisleri toplumsal meselelerde, siyasî olaylarda en fazla etkin faktörlerdi. Önceden de belirttiğimiz gibi kabile reisleri ve kabilenin ileri gelenleri İmam Hüseyin’e mektup yazarak davet etmiş, Müslim gelince de ona biat etmişlerdi.</p>



<p>İbn Ziyad bunları nasıl ele geçireceğini çok iyi biliyordu. Bunlar da makam ve mevkilerini korumak için hemen Müslim’den ayrılıp, İbn Ziyad’a bağlandılar. Ayrıca yapmış olduğu tehditler ve vermiş olduğu büyük miktarda rüşvetler kabile reislerinin, İmam’a düşman olup, kendisine katılmasına yetti.</p>



<p>Kufe’den yeni gelip İmam Hüseyin’e ulaşan ve Kufe’nin durumunu çok iyi bilen Mücteme b. Abdullah, İmam’a şöyle haber vermişti: “Kufe’nin ileri gelenlerine büyük paralar verildi, ambarları arpa ve buğdayla dolduruldu, onlarda artık seni istememekte ve arkanda durmamaktalar, hepsi sana karşı cephe almış durumdalar.”<a href="#_ftn7">[7]</a></p>



<p>Toplumda etkili olan ikinci grupsa “urefa” denilen devletle halka arasındaki memurlardı, İbn Ziyad bunlardan da istediği gibi faydalandı. Bunların görevi kontrolleri altındaki aileleri fertleriyle birlikte isimleri yazmak, yeni doğanları kaydedip, ölenleri silmekti, sonrasında belli bir maaş verilmekteydi. Bunların elinin altında bazen yirmi bazen de yüzden fazla kişi bulunmaktaydı. Bunların konumu normal durumlarda fazla önemli değildi ama olağanüstü durumlarda devlet veya vali bunlardan ayaklananların isimlerini alabilmekteydi.<a href="#_ftn8">[8]</a></p>



<p>İbn Ziyad Kufe’ye gelir gelmez hemen bu güçten de yaralanmaya başladı. Bunu da büyük ihtimalle Kufe eski valisi olan babasından öğrenmişti. O camide yaptığı konuşmadan sonra saraya gelerek hemen urefanın huzurunda toplanmasını emretti ve onlara şöyle dedi: “Sizler dosyalarınızda bulunan ve Emirü’l-Müminin Yezid’e karşı gelip, baş kaldıranların isimlerini çıkarıp bana bildirin. Toplumda kargaşa çıkarmak isteyen herkesin isimlerini istiyorum. Bu emrime itaat edenlerle işim olmaz ama uymayanlar dosyalarındaki isimlerden sorumludurlar. Biri bulunursa, ona hiçbir güven kalmayacaktır, malı da, kanı da bize helâldir artık. Kim Emirü’l-Müminin’e (Yezid) karşıysa o evinin kapısına asılacaktır.”<a href="#_ftn9">[9]</a></p>



<p>Uygulanan bu tedbir ve siyaset Müslim’in Kufe’de yalnız kalmasının ve herkesin kıyamdan vazgeçmesinin en büyük nedenlerinden biriydi. Zira bu memurlar İbn Ziyad’ın tehditlerini ciddîye alarak hemen kendi listesindekileri kontrol etmeye başladılar.</p>



<h3>3. Ekonomik Tedbirler</h3>



<p>O zamanda halkın en önemli geliri, devletten aldıkları maaş ve erzak yardımıydı. Bu ise sadece İran’la savaş başladığı zaman, savaşmayı taahhüt edenlere verilmekteydi. Bu yüzden Arap halkı çok tembel alışmışlardı, hiçbir iş yapmadan oturmaktaydılar, çok az kimse çiftçilik, ticaret ve zanaatla uğraşmaktaydı. Öyle ki Araplar bir iş yapmayı kendi gururlarına yediremiyorlardı.</p>



<p>Belli olduğu gibi bu ekonomik düzen halkı tamamen devlete bağımlı yapmıştı, baskıcı hükümetler de bundan istedikleri gibi yararlanmakta idiler. İbn Ziyad tüm muhaliflere, yapılan yardımların kesileceğini hatta akrabalarına bile bundan sonra devletten hiçbir ödenek verilmeyeceğini ilân etti. Bu yüzden herkes muhalif olanları da vazgeçirmeye başladı.</p>



<p>İbn Ziyad Kufe’ye yeni geldiğinde, Müslim kendisine biat edenlerle sarayı muhasara etmişti. O esnada İbn Ziyad konuşma yaparak dağılmaları halinde devlet yardımlarını kat kat arttıracağını, aksi takdirde kimseye bir şey vermeyeceği tehdidinde bulundu, bu da anında etkisini gösterdi.</p>



<p>İbn Ziyad bu ekonomik siyasetiyle; düne kadar İmam’ı çağırıp ona biat eden halkı bir anda İmam’a karşı silahlandırdı. Halka orduya katılması halinde büyük mükâfatlar vereceğini söyledi, herkes de icabet etti. Öyle ki Kufe’den gönülde İmam’ı seven ama para için onunla savaşmak üzere otuz bin asker toplandı.<a href="#_ftn10">[10]</a></p>



<p>İmam Hüseyin, (a.s) dün kendisini davet edenlerin bugün karşısında savaşmak için durmalarının nedeni olarak bu sebebi buyurmuştur, Aşura gününde onlara şöyle buyurdu:</p>



<p>“Haram malları aldınız, karınlarınızı haramla doldurdunuz ve böylece kalpleriniz mühürlendi, şimdi de benimle savaşmaya gelmişsiniz, sözümü dinlemiyorsunuz bile…”<a href="#_ftn11">[11]</a></p>



<p></p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p><a href="#_ftnref1"><sup>[1]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Biharu’l-Envar, c. 44. s, 344.</p>



<p><a href="#_ftnref2"><sup>[2]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Vak’atu’t-Tif, s. 90/91.</p>



<p><a href="#_ftnref3"><sup>[3]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Tarih-i Taberi, c. 6, s. 22.</p>



<p><a href="#_ftnref4"><sup>[4]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Tarih-i Taberi, c. 4, s. 306.</p>



<p><a href="#_ftnref5"><sup>[5]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Vak’atu’t-Tif, s. 110. “Emrime itaat edenlere bir baba gibi davranacağım, ama sözümden çıkıp, bana karşı gelenlere de kılıcım ve kırbacımla…”</p>



<p><a href="#_ftnref6"><sup>[6]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Vak’atu’t-Tif, s. 125/126.</p>



<p><a href="#_ftnref7"><sup>[7]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Vak’atu’t-Tif, s. 174.</p>



<p><a href="#_ftnref8"><sup>[8]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; el-Hayatu’l-İctimaiyye ve’l-İktissdiye fi’l-Kufe, s. 49.</p>



<p><a href="#_ftnref9"><sup>[9]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Tarih-i Taberi, c. 4, s. 267.</p>



<p><a href="#_ftnref10"><sup>[10]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Hayatu’l-İmami’l-Huseyn, c. 2, s. 453.</p>



<p><a href="#_ftnref11"><sup>[11]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Biharu’l-Envar, c. 45, s. 8.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/kufelilerin-hz-huseyine-ihaneti/">Kufelilerin Hz. Hüseyin’e İhaneti</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/kufelilerin-hz-huseyine-ihaneti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hz. Zeynep (s.a)</title>
		<link>https://www.caferilik.com/hz-zeynep-s-a/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/hz-zeynep-s-a/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 29 Jul 2021 09:33:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hadis ve Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Soru Cevap Arşivi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.islamex.com/?p=4467</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru Peygamber Efendimizin (s.a.a) hep Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin ile ilgili anları, onlara duyduğu sevgisi, muhabbeti, yatarken, otururken, namaz kılarken, camideyken vb. anlatılır. Ancak Hz. Zeyneb ile ilgili buna benzer bir hadis duymadım. Onu okşaması, sevmesi, vb gibi olaylar anlatılmamaktadır. Hz. Zeynep (s.a) Resulullah’ın (s.a.a) vefatından sonra mı dünyaya gelmiştir? Neden onunla ilgili böyle [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/hz-zeynep-s-a/">Hz. Zeynep (s.a)</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<h2></h2>



<h3>Soru</h3>



<p>Peygamber Efendimizin (s.a.a) hep Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin ile ilgili anları, onlara duyduğu sevgisi, muhabbeti, yatarken, otururken, namaz kılarken, camideyken vb. anlatılır. Ancak Hz. Zeyneb ile ilgili buna benzer bir hadis duymadım. Onu okşaması, sevmesi, vb gibi olaylar anlatılmamaktadır. Hz. Zeynep (s.a) Resulullah’ın (s.a.a) vefatından sonra mı dünyaya gelmiştir? Neden onunla ilgili böyle anılar anlatılmamaktadır?</p>



<h3>Kısa Cevap</h3>



<p>Hz. Zeynep (s.a), hicretin beşinci veya altıncı yılında, Medine-i Münevvere’de dünyaya gelmiştir. Peygamber Efendimizin (s.a.a) Hz. Zeynep (s.a) hakkında buyurduğu güvenilir bir rivayet elimizde bulunmasa da Hz. Fatıma (s.a) hakkında buyurduğu birçok güvenilir rivayet vardır ve bu rivayetler Hz. Zeyneb’i (s.a) de kapsamaktadır. Hz. Zeynep (s.a) iman, takva, sabır, zulümle mücadele, kıyam, İslâm dinini, imameti ve velayeti savunma, fedakârlık, fesahat ve belagat derslerini değerli anne ve babasından almıştır. Hz. Zeyneb’in (s.a) yüce şahsiyetini bilmek için tarihi Kerbela olayındaki yani Âşura vakıasındaki etkili rolüne ve bu vakıadan sonra meydana gelen Ehl-i Beyt’in esir düşme olayına ve dönemin zalimlerine karşı olan tavrına bakmak gerekir. Tarih bize bunlardan bazı kesitleri aktarmış bulunmaktadır.</p>



<h3>Ayrıntılı Cevap</h3>



<p>Hz. Zeynep (s.a) hicretin beşinci veya altıncı yılında, Medine-i Münevvere’de dünyaya gelmiştir. O yüce hanıma isim koymayı Peygamber Efendimize (s.a.a) bırakmışlar ve Resulullah (s.a.a) de ilahî emir üzere ona Zeynep ismini koymuştur. Zeynep kelimesi, güzel görünüşlü ağaç veya “zeyn” ve “eb” olmak üzere iki kelimeden oluşan babasının ziyneti anlamına gelmektedir.</p>



<p>Bu yüce hanım, insanlık örneği olan iki yüce şahsiyetin ilim deryasından faydalanmış ve acı ve çileler içinde sağlam, dayanıklı ve yıkılmaz bir şahsiyete ulaşmıştır.</p>



<p>Peygamber Efendimizin (s.a.a) Hz. Zeynep (s.a) hakkında buyurduğu güvenilir bir rivayet elimizde bulunmasa da Hz. Fatıma (s.a) hakkında buyurduğu birçok güvenilir rivayet vardır ve bu rivayetler Hz. Zeyneb’i (s.a) de kapsamaktadır.</p>



<p>Bir rivayette birisi İmam Cafer Sâdık’a (a.s.) Peygamber Efendimizin (s.a.a) “Fatıma paktır ve Yüce Allah, onun soyunu da cehennem ateşine haram kılmıştır.” diye buyurup buyurmadığını sorduğunda o hazret şöyle buyurmuştur: “Evet Peygamber’in (s.a.a) maksadı, Hasan, Hüseyin, Zeynep ve Ümmü Gülsüm’dür.”<a href="#_ftn1">[1]</a></p>



<p>Aynı şekilde İmam Seccad (a.s.) da Hz. Zeyneb’e (s.a) hitaben şöyle buyurmuştur: “Siz elhamdülillah ilim öğrenimi görmeden âlim ve anlatılmadan anlayansınız.”<a href="#_ftn2">[2]</a></p>



<p>Peygamber Efendimizin (s.a.a), İmam Hasan ve İmam Hüseyin’in (a.s.) faziletleri hakkında buyurduğu rivayetlerin çok olması ve Hz. Ali’nin (a.s.) diğer evlatları hakkında bu türden hadislerin olmamasının sebebinin, bu iki yüce şahsiyetin imamet makamına sahip olmalarından kaynaklandığını söyleyebiliriz.</p>



<p>Ama şu noktayı vurgulamak gerekir ki Hz. Zeynep (s.a), iman, takva, sabır, zulümle mücadele, kıyam, İslâm dinini, imameti ve velayeti savunma, fedakârlık, fesahat ve belagat derslerini değerli anne ve babasından almıştır. Burada o yüce kahraman hanımın bazı özelliklerine değineceğiz:</p>



<h5>1. Hz. Zeynep’in (s.a) Güçlü İmanı:</h5>



<p>Hz. Zeyneb’in (s.a) en önemli özelliklerinden biri, Allah’a olan iman ve muhabbetidir. Onun, Allah’a olan iman derecesini anlamak için, Allah’ın rızası için katlandığı bütün musibetlerin, sadece O’ndan olduğu için güzel gördüğünü söylemesi yeterlidir. Kûfe şehrinde İbn Ziyad ona “Allah’ın kardeşine yaptığını nasıl görüyorsun” diye sorduğunda şöyle cevap vermiştir: “Güzellikten başka bir şey görmedim.”<a href="#_ftn3">[3]</a> İmam Hüseyin’in (a.s) kıyam ve hareketi, hak yolundaydı ve bu yüzden kardeşinin kılıçlarla parçalanmış bedenini Kerbela’da gördüğü zaman huşulu bir şekilde Allah’a şöyle demiştir: “Allah’ım bizim bu kurbanımızı kabul eyle.”<a href="#_ftn4">[4]</a></p>



<p>Hz. Zeyneb’in (s.a) ibadeti öylesine bir noktadadır ki, İmam Hüseyin (a.s.) onunla vedalaşırken O’na şöyle buyurur:</p>



<p>“Kardeşim, gece namazlarında beni hatırla!” <a href="#_ftn5">[5]</a></p>



<p>yine İmam Seccad’dan (a.s.) şöyle nakledilmiştir:</p>



<p>“Halam Zeynep, Kufe’den Şam’a olan esaret yolculuğunda, hem farz ve hem nafilelerini yerine getirmiş, onlardan gafil olmamıştır. Sadece konakladıkları yerlerden birisinde, aşırı halsizlik ve açlık yüzünden, namazını oturarak kılmıştır ve daha sonra üç gün boyunca yemek yemediği anlaşılmıştır. Zira her esire günde bir parça ekmek veriliyordu ancak halam kendi payını çoğu zaman çocuklara veriyordu.”<a href="#_ftn6">[6]</a></p>



<h5>2. Hz. Zeyneb’in (s.a) İlmi:</h5>



<p>Hz. Zeyneb-i Kübra (s.a) ilim ve fazilet hanımıdır. O ilmini, vahye bağlı olan değerli dedesi, babası, annesi ve kardeşlerinden almıştır. Hz. Zeyneb’in (s.a), kadınlara tefsir dersi verdiğini yazmışlardır.<a href="#_ftn7">[7]</a> Yine İbn Abbas ondan şöyle söz etmektedir: “Biz Haşim oğullarının bilgesi (akıl ve bilgi madeni) Hz. Zeynep (s.a)…”<a href="#_ftn8">[8]</a> Hz. Zeyneb’in Benî Haşim kabilesinde “akile” yani bilge olarak tanınması, onun ilmini açıklamaya yetmektedir.</p>



<p>Hz. Zeyneb’in (s.a) Kerbela, Kûfe ve Şam seferleri boyunca söylediği sözler ve dönemin zalimleri, tağutlarına ve genel halka karşı yaptığı konuşmalar ve verdiği hutbeler, bu azametli hanımın ilim ve kemalinin, eğitim ve öğretim yoluyla olmadığını, tam aksine ilahî bir hibe ve olağanüstü bir durum olduğunu açıkça göstermektedir. Bu konunun şahidi, Hz. Zeyneb’in (s.a) Kûfe’deki hutbesinden sonra İmam Seccad’ın (a.s.) ona buyurduğu sözlerdir:</p>



<p>“Halacığım, sakin ol ve sükût etmeyi tercih et. Siz elhamdülillah ilim öğrenimi görmeden âlim ve anlatılmadan anlayansınız.” <a href="#_ftn9">[9]</a></p>



<h5>3. Benî Haşim’in Akilesinin (Bilgesinin) Fedakârlığı:</h5>



<p>Hz. Zeyneb’in (s.a) şahsiyetini tanıyabilmenin en iyi yolu, onun tarihi Kerbela yolculuğunu, Âşura hadisesindeki etkili rolünü, o yüce hanımın özgürlüğe anlam veren esaretini ve zamanın zalimlerine olan tavrını incelemektir.</p>



<p>Hz. Zeynep (s.a), dinsizlere karşı Allah’ın dinini savunmanın zaruretini, bu yolda mal, mülk, eş, yaşantı ve çocuklarından geçmesi gerektiğini, hatta yeri geldiğinde canından bile geçmesi gerektiğini hissettiği zaman, tam bir fedakârlık ve cesaretle, evinden, eşinden ve bütün hayatından el çekerek, Kerbela sahnesinde hazır bulunmuştur. Kendi çocuklarını da kurban etmek için, Kerbela kurbanlığına getirmiş ve onları hiç çekinmeden Allah yolunda mücadele için meydana göndermiş ve şahadetlerini müşahede etmiştir. Kerbela kıyamı boyunca her yerde, bu kıyamın yüce lideri, kardeşi Hz. Hüseyin (a.s.) yardımcısı olmuştur. Âşura günü Allah’ın hücceti şehit edildiğinde, ortada kalan Ehl-i Beyt ailesini esaret döneminde koruyup savunmak gibi ağır bir sorumluluk, bu yüce hanımın omuzlarına binmiş ve o da çelik bir dağ gibi sapıtmış düşmanlar karşısına dikilerek bu görevi büyük bir kahramanlıkla yerine getirmiştir.<a href="#_ftn10">[10]</a> Bu dönemde Hz. Zeyneb’in kendisinden gösterdiği şecaat olmasaydı ve Kerbela mesajını esir olarak götürüldüğü her yerde güçlü bir sesle insanlara aktarmasaydı elbette Kerbela’da Ehl-i Beyt tarafından dinî savunmak için yapılan eşsiz kıyam gereken sonucu vermez ve halkın uyanmasına vesile olmazdı.</p>



<p>Hz. Zeyneb’in (s.a) bu önemli rolünün anıları, bugün, aradan asırlar geçmesine rağmen, yine eşsiz bir örnek olarak yaşatılmalıdır. Bu yüzden İslâm camiasında fedakârlık hissini canlı tutmak için bu yüce hanımın doğum ve vefat gününü anmak gerekir.</p>



<p></p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p><a href="#_ftnref1"><sup>[1]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Allâme Meclisî, Biharu’l-Envar, c. 43, s. 231, el-Vefa Kurumu, Beyrut, hicri 1404.</p>



<p><a href="#_ftnref2"><sup>[2]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Biharu’l-Envar, c. 45, s. 164.</p>



<p><a href="#_ftnref3"><sup>[3]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Biharu’l-Envar, c. 45, s. 116.</p>



<p><a href="#_ftnref4"><sup>[4]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Allâme Seyyid Abdurrezzak Mukarrem, Maktelu’l-Hüseyin, s. 379.</p>



<p><a href="#_ftnref5"><sup>[5]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Zeyneb-i Kübra, s. 62-63.</p>



<p><a href="#_ftnref6"><sup>[6]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Reyahini’ş-Şerie, c. 3, s. 62.</p>



<p><a href="#_ftnref7"><sup>[7]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bkz. Didar-ı Aşina dergisi, sayı: 25, Seyyid Sadık Seyitnejat.</p>



<p><a href="#_ftnref8"><sup>[8]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Sefinetu’l-Bihar, c. 1, s. 558.</p>



<p><a href="#_ftnref9"><sup>[9]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Biharu’l-Envar, c. 45, s. 164.</p>



<p><a href="#_ftnref10"><sup>[10]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bkz. Didar-ı Aşina, sayı: 117, Leyla Zulfekarî.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/hz-zeynep-s-a/">Hz. Zeynep (s.a)</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/hz-zeynep-s-a/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hz. Hüseyin’in Kıyamı</title>
		<link>https://www.caferilik.com/hz-huseyinin-kiyami/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/hz-huseyinin-kiyami/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 29 Jul 2021 09:28:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Muharrem Özel]]></category>
		<category><![CDATA[Hadis ve Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Soru Cevap Arşivi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.islamex.com/?p=4478</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru Neden İmam Hüseyin (a.s) Muaviye’nin döneminde kıyam etmedi? Kısa Cevap İmam Hüseyin’in (a.s) Muaviye’nin döneminde kıyam etmemesinin sebebi hakkında şunları söyleyebiliriz: 1- İmam’ın (a.s) kardeşi ve imamı olan İmam Hasan’ın (a.s) hayatı döneminde Muaviye’yle yaptığı anlaşmaya gösterdiği saygı ve Muaviye’nin de böyle bir anlaşmaya göstermelik olarak yaptığı saygıdan dolayı. 2- İmam Hüseyin’le (a.s) karşı [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/hz-huseyinin-kiyami/">Hz. Hüseyin’in Kıyamı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<h2></h2>



<h3>Soru</h3>



<p>Neden İmam Hüseyin (a.s) Muaviye’nin döneminde kıyam etmedi?</p>



<h3>Kısa Cevap</h3>



<p>İmam Hüseyin’in (a.s) Muaviye’nin döneminde kıyam etmemesinin sebebi hakkında şunları söyleyebiliriz:</p>



<p>1- İmam’ın (a.s) kardeşi ve imamı olan İmam Hasan’ın (a.s) hayatı döneminde Muaviye’yle yaptığı anlaşmaya gösterdiği saygı ve Muaviye’nin de böyle bir anlaşmaya göstermelik olarak yaptığı saygıdan dolayı.</p>



<p>2- İmam Hüseyin’le (a.s) karşı karşıya gelmenin doğuracağı kötü sonuç ve Hz. Peygamber’in (s.a.a) İmam Hüseyin’in (a.s) şehadetinden sonra Benî Ümeyye’nin yıkılacağını bildirmesi haberinin gerçekleşmesinden korkan Muaviye, Hz. Hüseyin’i kıyama zorlayacak bir baskı uygulamaktan kaçındı. Hatta başkalarını da bu işe kalkışmamaları konusunda uyarmıştı. Ama genç, mağrur ve makam sarhoşu Yezit, babası Muaviye’nin bu vasiyetine amel etmedi ve başa gelir gelmez İmam Hüseyin’in (a.s) karşısına dikilerek Onu (a.s) katletmeye karar verdi.</p>



<p>3- Muaviye kurnaz bir siyasetçi olduğundan dış görüntüyü bir ölçüye kadar koruyor ve hükümetindeki bozukluğu halktan gizleyebiliyordu. Ama toy ve tecrübesiz bir genç olan Yezid’in sürekli içki içtiği, şehvetine düşkünlüğü, maymun ve köpeklerle oynaması vb. işleri herkesçe malumdu. Kimsenin bunları gizlemeye gücü kalmamıştı. İmam Hüseyin’in bütün bunlara sessiz kalması demek onun yaptıklarını onaylamak demekti. Bu da İslâm’ın kökünün kuruması manasına gelirdi.</p>



<p>4- İmam (a.s), Muaviye’nin döneminde kıyam etseydi, Muaviye, propaganda yoluyla Hz. Hüseyin’in hareketini zayıflatma, kendisini haklı gösterme imkânına sahipti. Ama görüldüğü üzere Yezit bundan aciz kaldı ve çok geçmeden hanedanlığı yok oldu gitti.</p>



<p>5- Muaviye’nin döneminde halkın İmam’ı (a.s) himaye etmemesi diğer bir nedendi. Oysa Yezid’in döneminde Küfeliler, İmam’ı (a.s) kıyama teşvik için yüzlerce mektup yazarak, Onu (a.s) destekleyeceklerini bildirdiler. İmam (a.s) onların davetine icabet için Irak’a doğru yola koyulmasaydı, halk onu (a.s) korkaklık veya Benî Ümeyye’nin cinayetlerine karşı sorumsuz davranmakla suçlayacaktı ve halkın isteğini ihmal etti diye algılanacaktı. Bu da tarihi açıdan telafisi mümkün olmayan kötü sonuçlar doğurabilirdi.</p>



<h3>Ayrıntılı Cevap</h3>



<p>Muaviye dönemindeki hükümetin durumu, halkın tavrı ve İmam Hüseyin’in (a.s) konumu ile Yezid’in dönemi arasında birçok yönden fark vardı. Bu farkların önemlileri şunlardır:</p>



<p>1- İmam Hasan Mücteba’nın (a.s), hayatı ve imameti döneminde Muaviye’ye karşı yürüttüğü savaşta halkın yardımından ümidini kesmesi, ordusunun komutanlarının Muaviye tarafından satın alınması ve tehdit edilmesinden dolayı İslâm’ı, İslâm toplumunu ve geriye kalan az sayıdaki ashabının canını korumak, Muaviye ve halka hücceti tamamlamak, savaştan çekilmek ve ateşkes antlaşması imzalamak zorunda kaldı. Ama bu anlaşmada çok önemli maddeler vardı ki uzun vadede Ümeyye oğullarının gerçek yüzünün ortaya çıkmasını ve yenilgisini sağlamıştır. Örneğin:</p>



<p>a) Muaviye Şiilere eziyet etmeyecek ve sıkıntı vermeyecekti.</p>



<p>b) Şiilerin ve Hz. Ali’nin (a.s) özel yareninin gasbedilmiş malları geri verilecekti.</p>



<p>c) Muaviye, İmam Ali’ye (a.s) küfür ve lanet etmeyecekti.</p>



<p>d) Muaviye, Emiru’l-Muminin lakabını kullanmayacaktı.</p>



<p>e) Muaviye, kendisine (ister Yezid’i, ister bir başkasını) halife tayin etmeyecekti…<a href="#_ftn1">[1]</a></p>



<p>İmam Hüseyin (a.s) İmam Hasan’ın (a.s) şehadetinden sonra, kardeşinin Muaviye’yle yaptığı anlaşmaya saygısından dolayı Muaviye’yle doğrudan bir çatışmaya girmedi.<a href="#_ftn2">[2]</a> Bu da onun, zamanın İmam’ı olan kardeşinin yaptıklarına saygılı davrandığını simgeliyordu. Ama Muaviye’nin ölümünden sonra bu anlaşmaya uymak için herhangi bir neden kalmamıştı. Zira İmam Hasan’ın (a.s) Muaviye tarafından şehit edilmesi, anlaşmanın diğer tarafının ölümü ve Yezid’i kendisine halife tayin etmesiyle anlaşmanın bir geçerliliği kalmamıştı.</p>



<p>2- Muaviye de İmam Hasan ve Hüseyin’le (a.s) kanlı bir çatışmaya girmek istemiyor, Onların (a.s) kanını dökmenin kötü sonuçlarından korkuyordu. Saltanatını korumak için Onların (a.s) varlığına katlanmak zorundaydı. O, başkalarını da bu işten sakındırıyor ve onun kötü sonucundan dolayı uyarıyordu. Hatta kendisinden sonra halife olması için Yezid’e biat alırken İmam Hüseyin’e (a.s) karşı zor kullanmadı. Yezid’e de bu işe kalkışmamasını tavsiye etti. Ama Yezid tecrübesiz bir genç olduğu için bu vasiyete uymadı. Daha halifeliğinin ilk günlerinde Medine valisine “Ya İmam Hüseyin’den (a.s) biat al veya Onun başını bedeninden ayır” diye emir gönderdi.</p>



<p>Yezid’in bu siyaseti onun İmam Hüseyin’le (a.s) direkt ve kanlı bir çatışmaya girmesine neden oldu. Zira İmam (a.s) Kerbela’da ödediği bedele rağmen Yezid’e biat etmedi. Sonuçta Yezid’in bu tecrübesiz tutumu Ebu Süfyan hanedanlığının yok olmasına neden oldu.<a href="#_ftn3">[3]</a></p>



<p>3- Muaviye kurnaz bir siyasetçi olduğundan, umumda dış görünümünü iyi gösterebilen biriydi. Kendisindeki ve yönetimindeki bozuklukları halktan gizlemeyi becerebiliyordu. Halk onu Müslüman ve Resulullah’ın (s.a.a) halifesi zannediyor, İslâm’ın bir tebliğcisi olduğunu zannediyorlardı. Lâkin Yezid’in böyle bir kurnazlığı yoktu. Ahlâkî bozukluğu, şehvete düşkünlüğü herkes tarafından biliniyordu. Açıkça küfrünü ortaya koyuyor, babalarının ve atalarının müşrik oluşlarıyla iftihar ediyordu. Peygamber’e (s.a.a) bile asla saygı göstermezdi. Dolayısıyla Yezid’le barış durumunu sürdürmek demek, alenen yapılan bütün o fesadı teyit etmek demekti. Sonuçta da daha çok kimse hak yoldan sapacaktı. Yezid’in iktidarının devamı demek, İslâm’a veda etmek ve şeriatın yok olması manasına gelirdi.<a href="#_ftn4">[4]</a></p>



<p>4- Daha önce işaret ettiğimiz gibi Muaviye kendine has kurnazlığıyla İmam Hüseyin’le karşı karşıya gelmekten çekiniyordu. Eğer İmam (a.s) onun döneminde kıyamı başlatsaydı geniş ve etkili bir propaganda gücüne sahip olan Muaviye kendini haklı gösterme imkânını bulacak, halkı kandırıp İmam Hüseyin’in (a.s) hamasetini önemsizleştirecek, olayı kendi lehine çevirip Benî Ümeyye saltanatının daha fazla yaşama şansını sağlayacaktı. Ancak Yezid, fesadı aleni ve siyasi tecrübesi az olan biri olduğundan İmam’ın (a.s) karşısına dikildi. İmam Hüseyin’in (a.s) ve ashabının şehadetinden sonra da bu hareketin etkisini yok edecek fırsata sahip değildi. Bu uğurda ne kadar çaba harcadıysa bir faydası olmadı. Onun bütün çabalarına rağmen halk daha çok aydınlanıyor, kendisi daha çok rezil oluyordu. Sonunda Ümeyye oğulları yok olup gitti.</p>



<p>5- Muaviye’nin döneminde halktan, İmam Hüseyin’i (a.s) Emevîlerin zulüm ve fesatlarıyla mücadele etmek için kıyama davet ve ona (a.s) yardım edeceklerine dair açık ve genel bir talep gelmemişti. Sınırlı kişilerin çağrı ve desteklerinin de Muaviye’nin hileci siyasetleriyle baş etmesi mümkün olmazdı. Ama Muaviye’nin ölümünden sonra Yezid’in başa geçmesi ve İslâm beldelerinin durumunun karışmasıyla Kûfe halkı galeyana geldi ve İmam Hüseyin’e (a.s) yüzlerce mektup yazarak Emevîlerin aleyhine yapılacak kıyama önderlik etmesi, İslâm ümmetinin idaresini ele alması yönünde açıkça davette bulundular.</p>



<p>Muaviye’nin ölümü, anlaşmanın bitmesi, Yezid gibi açıktan fesat işleyen birinin başa gelmesi ve halkın da büyük çoğunluğunun isteği karşısında İmam Hüseyin’in (a.s) kıyam etmek ve halkın davetine icabet etmekten başka bir çaresi kalmıyordu. İmam (a.s) bu davete icabet etmese ve Irak’a gitmeseydi -halkın nazarında- bu, İslâm ümmetinin kaderine itina etmemesi, Onun (a.s) İslâm dinini, mazlumların zulümle mücadele isteklerini önemsemediği şeklinde algılanırdı. Bunun da sonuçları çok kötü olurdu. Ama İmam’ın (a.s) hac döneminde Mekke’den çıkışı, yürekler yakan Âşura olayı ve Emevîlerin, Âl-i Resul’ün (s.a.a) ölü ve esirlerine karşı yaptıkları acı verici davranışları, Emevîlerin nasıl bir mahiyete sahip olduklarını herkese gösterdi. O günden bugüne ve tüm tarih boyunca hak peşinde olanlara hücceti tamam etti. Artık gasıp halifelerin tarihi saptırmasına imkân bırakmadı. Düşman onun eserlerini ne kadar yok etmeye kalksa da onun etkisi, yani öz Muhammedî İslam daha çok parlıyor. Gerçekte İmam Hüseyin (a.s) yaptığı kıyamla İslâm ümmetinin hidayet çırağı ve kurtuluş gemisi oldu. Artık bundan sonra Zeynep (a.s) ve İmam Zeynel Abidin (a.s) gibi Kerbela kahramanlarının çektikleri zahmetleri korumak, onların amaçlarını matemlerde ve diğer dinî merasimlerde dünyanın hak taliplerine anlatmak bizim vazifemizdir.</p>



<p></p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p><a href="#_ftnref1"><sup>[1]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Seyyid Muhsin Emin Âmulî, İmam Hasan ve İmam Hüseyin (a.s), s. 54 ve 70.</p>



<p><a href="#_ftnref2"><sup>[2]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; a.g.e, s. 148.</p>



<p><a href="#_ftnref3"><sup>[3]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Cevad Muhaddisî, Ferheng-i Aşura, s. 27-38 ve 428-430.</p>



<p><a href="#_ftnref4"><sup>[4]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Cevad Muhaddisî, a.g.e, s. 482-484; Seyyid Muhsin Emin Âmulî, a.g.e, s. 276 ve 282.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/hz-huseyinin-kiyami/">Hz. Hüseyin’in Kıyamı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/hz-huseyinin-kiyami/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hz. Hüseyin’in, Rukayye veya Sakine Adındaki Kızları</title>
		<link>https://www.caferilik.com/hz-huseyinin-rukayye-veya-sakine-adindaki-kizlari/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/hz-huseyinin-rukayye-veya-sakine-adindaki-kizlari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 15 Jul 2021 09:29:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hadis ve Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Soru Cevap Arşivi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.islamex.com/?p=4476</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru Acaba İmam Hüseyin’in (a.s) Rukayye veya Sakine adında üç veya dört yaşında Şam’da vefat eden bir kızı var mıydı? Benim bildiğime göre bu konu elimizde bulunan (örneğin el-İrşad) hiçbir kaynak kitabında açık bir şekilde beyan edilmemiştir. Bu konuyu nakleden ilk ravinin kendisi; yani “Kâmil Behayi” nin yazarı bile bu konuyu müphem bulmuş ve bu [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/hz-huseyinin-rukayye-veya-sakine-adindaki-kizlari/">Hz. Hüseyin’in, Rukayye veya Sakine Adındaki Kızları</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<h2></h2>



<h3>Soru</h3>



<p>Acaba İmam Hüseyin’in (a.s) Rukayye veya Sakine adında üç veya dört yaşında Şam’da vefat eden bir kızı var mıydı? Benim bildiğime göre bu konu elimizde bulunan (örneğin el-İrşad) hiçbir kaynak kitabında açık bir şekilde beyan edilmemiştir. Bu konuyu nakleden ilk ravinin kendisi; yani “Kâmil Behayi” nin yazarı bile bu konuyu müphem bulmuş ve bu ufak kızın ismini zikretmemiş, onunla ilgili her hangi bir başlık kaleme almamış. Bu ravinin kendisi, haddi zatında güvenilir bir kimse olarak kabul edildiğini farz ediyoruz. Zira kendisine isnat edilen raviler silsilesinde bu güvence görülmektedir. Diğer taraftan Tabakatü’l-Kübra ve… gibi kaynaklara göre şöyle yazılmaktadır: “İmam Hüseyin’in (a.s) kızı yaşadı, hatta çocuk sahibi bile oldu.” Bu konuyu okuduğumda gerçekten çok şaşırdım. Acaba siz İmam Hüseyin’in (a.s) böyle bir kızının varlığına dair yeterli delillerin var olduğunu düşünüyor musunuz?</p>



<h3>Kısa Cevap</h3>



<p>Bazı tarihçiler kendi kaynaklarında İmam Hüseyin’in (a.s) Rukayye, Fatime-i Suğra veya başka bir isim adı altında bir kızdan bahsetmemişlerdir. Ama bazı tarihçiler de kitaplarında bu küçük kızın biyografisini ve Şam harabelerinde ciğerini pare pare eden kıssasını anlatmışlardır. Bizim de hadis ve tarih kaynaklarımızda buna dair şahitler vardır. Örnek temsil etsin diye burada ikisine işaret edeceğiz. Birinci delil: Hz. Zeynep Kufe’de, kardeşi Hüseyin’in (a.s) başı kesilmiş bedeniyle karşılaştığında şiirler okudu. Okuduğu o şiirlerinin birinde şöyle bir mısra okur:</p>



<p>“Ey kardeşim, küçük Fatime ile konuş, neredeyse kalbi pare olacaktır.”</p>



<p>İkinci delil:</p>



<p>“İmam Hüseyin hayatının son dakikalarında Şimr’in karşısındayken şöyle mırıldandı: “Zeyneb’im, Sakine’m, çocuklarım benden sonra sizin sorumluluğunuzu kim üstlenecek? Rukayye’m, Ümmü Gülsüm’üm, sizler Rabbime emanetsiniz. Bugün vaat edilen şey artık yaklaşmıştır.”</p>



<p>Şeyh Tabersî şöyle naklediyor: “İmam Hüseyin’in (a.s) kızı Aşura gününde on yaşında idi.”</p>



<p>Buna binaen birçok kitap İmam Hüseyin’in (a.s) kızı Sakine’yi konu edinmiştir. Bu rivayetlerden anlaşılmaktadır ki İmam Hüseyin’in (a.s) Sakine adında başka bir kızı var ve Kerbela hadisesi gerçekleşmeden önce evlenme çağına gelmiş idi.</p>



<p>Zikredilen konuların tümünden şu netice alınması mümkündür: İmam Hüseyin’in (a.s) kızlarından birisi (Rukayye veya Fatime) Şam harabesinde babası İmam Hüseyin’in (a.s) kesik başı kucağındayken şehit olmuştur. Bu hanım, İmam Hüseyin’in şahadetinden sonra senelerce yaşayan Sakine değildir, başka bir kızdır.</p>



<h3>Ayrıntılı Cevap</h3>



<p>Tarihçiler ve Maktel kitaplarını yazan yazarların birçoğu İmam Hüseyin’in (a.s) çocuklarını yazarlarken Fatime ve Sakine adında iki kıza da işaret etmişler.<a href="#_ftn1">[1]</a> Bazıları da Zeyneb’i de onlara eklemişler.<a href="#_ftn2">[2]</a> Bir diğer kısım tarihçiler de İmam Hüseyin’in ciğerini yakan küçücük kızının Şam harabelerindeki kısasını anlatmışlardır.<a href="#_ftn3">[3]</a> Bu yazarların birçoğu bu olayı yedinci asırda yazılan Kâmil-i Bahayi” adlı kitabından nakletmişler. Bizim de hadis ve tarih kaynaklarımızda buna dair şahitler vardır. Örnek temsil etsin diye burada birisine işaret edeceğiz.</p>



<p>Kufe’de Hz. Zeyneb, kardeşi İmam Hüseyin’in kesilmiş başıyla karşılaştığında bazı şiirler söyledi ki bu şiirlerin birinde şöyle diyor:</p>



<p>“Ey kardeşim, küçük Fatime ile konuş, neredeyse kalbi pare pare oluyor.”<a href="#_ftn4">[4]</a></p>



<p>Tarih ve maktel kitaplarını dakik bir şekilde incelediğimizde tarihçilerin İmam Hüseyin’in (a.s) Sakine adında bir kızının varlığını yazdıklarını göreceğiz. Şeyh Mufid şöyle yazıyor: “Sakine İmam Hüseyin’in (a.s) kızlarındandır ve annesi de Rubab’dır.” <a href="#_ftn5">[5]</a> Şeyh Tabersî de bu konuya işaretle şöyle buyuruyor: “İmam Hüseyin (a.s) onu (kızını) Kerbela’da şehit olan kardeşinin oğlu Abdullah ile evlendirmişti.”<a href="#_ftn6">[6]</a> “Maktelü’l-Hüseyin” kitabında şöyle nakledilmiştir: “O amcasının oğlu Abdullah b. Hasan ile evlendi ama daha aralarında vuslat gerçekleşmeden Aşura gününde şehit oldu. Onlardan hiçbir çocuk dünyaya gelmedi.”<a href="#_ftn7">[7]</a> Tabersî de şöyle naklediyor: “Hüseyin’in (a.s) kızı Sakine Aşura gününde on yaşındaydı.” <a href="#_ftn8">[8]</a></p>



<p>Zehebî de İslâm Tarihi adlı kitabında Sakine’yi Hz. Hüseyin’in (a.s) kızı olarak biliyor ve Sakine’nin ismini zikreden kitapların fihristini sayıyor<a href="#_ftn9">[9]</a> ve bu bağlamda yirmi kitabın ismini zikrediyor.</p>



<p>Buna binaen İmam Hüseyin’in (a.s) kızı Sakine’den bahseden kitapların sayısı çoktur. Metinde zikredilenlerinin yanı sıra bir kısmını da dip notta zikrettik.<a href="#_ftn10">[10]</a>Ama bu değerli hanımın yaşı hakkında açık ve net bir açıklama yoktur. Tarihçilerin sözlerinden anlaşılan şu ki o Kerbela olayında evlenmiş veya evlenme yaşına gelmiş biriydi.</p>



<p>Rivayetlerden Hz. Hüseyin’in (a.s) Sakine adında başka bir kızının var olduğu ve Kerbela olayından önce evlenme yaşına gelmiş olduğu anlaşılmaktadır.<a href="#_ftn11">[11]</a></p>



<p>Fedakârlık ve insanî kemallerle dolu Kerbela gibi bir olayda yaşı küçük olan kimseler fazla dikkat çekmemiş olabilir. Hz. Rukayye’nin (s.a) yaşamı, babası, amcası, halası gibi yüce şahsiyetlerin nurlarının arkasında kaldığından tarih kitaplarında İmam Hüseyin’in (a.s) Rukayye adında küçük bir kızı olduğu konusuna değinilmemiştir. Bazı maktellerde İmam Hüseyin’in (a.s) şöyle buyurduğu rivayet edilir:</p>



<p>“Ey bacım! Ey Ümmü Gülsüm! Sen ey Zeynep! Sen ey Rukayye ve Fatıma ve Rubab! Sözümü hatırlayın, ben öldüğüm zaman benim için elbisenizi yırtmayın, yüzünüzü tırmalamayın ve uygunsuz sözler söylemeyin.”<a href="#_ftn12">[12]</a><a href="#_ftn13">[13]</a></p>



<p>İmam’ın (a.s) buradaki hitap şekline ve sözünün içeriğine baktığımızda onun (a.s) üç veya dört yaşındaki kızına böyle hitap etmesi uzak bir ihtimal görünüyor.Bir başka yerde ise İmam’ın (a.s) şöyle buyurduğu rivayet edilir:</p>



<p>“Ey Zeynep! Ey Sukeyne! Ey evlatlarım! Benden sonra sizin başınızda kim kalacak? Ey Rukayye! Ey Ümmü Gülsüm! Sizler benim yanımda Allah’ın emanetleriydiniz. Artık benim son anım yaklaşmıştır.”<a href="#_ftn14">[14]</a></p>



<p>İmam’ın (a.s) bu sözü ve içeriğinden maksat onun üç yaşındaki kızı Hz. Rukayye olabilir.</p>



<p>İmam Hüseyin’in (a.s) üç veya dört yaşındaki kızı Rukayye’nin söz edildiği en eski kaynak İmaduddin Taberî’nin eseri olan Kâmil-u Bahayi adlı kitaptır. O bu eserinde şöyle yazıyor: “İmam’ın dört yaşında bir kızı vardı ve babasına çok düşkündü. Bir gece rüyasında babasının yanında oturduğunu gördü. Uyandığında ‘Babam nerede? Artık dayanamıyorum.’ dedi. Ona ‘Rüyanda ne gördün?’ diye sorduklarında dedi ki: ‘Baktım babamın yanında oturmuşum, o da beni yanına aldı.’ Yezid bunu duyunca ‘Babasının başını getirin Ona gösterin.’ dedi. Babasının başının getirip üzerindeki örtüyü kaldırdılar. Hz. Rukayye babasının başını görünce ah çekip oracıkta öldü.”<a href="#_ftn15">[15]</a></p>



<p>Âlimler birçok delile dayanarak İmam Hüseyin’in (a.s) Rukayye adında bir kızının olduğunu ispatlamaktalar. “İmam Hüseyin’in Kişiliği” adlı kitabın yazarı, rical ve tarih âlimi olan Ayetullah Maraşî Necefî’den bu konu hakkında sorduğunda şöyle buyurdu: “Muteber belgeler bu konuda her ne kadar suskun olsalar da bu, inkâr edilemeyecek kadar meşhur bir meseledir.”<a href="#_ftn16">[16]</a></p>



<p></p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p><a href="#_ftnref1"><sup>[1]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Mufid, Muhammed b. Numan, el-İrşad, c. 2, s. 135, Daru’l-Mufid, Beyrut, h.k. 1414; İbn Şehraşub, Menakib-i Ali b. Ebi Talib, c. 4, s. 77, Müessese-i İntişarat-ı Allame, Kum; Tabersî, İlamu’l-Vera, c. 1, s. 478, Müesese-i Alu’l-Beyt, 1. baskı, h.k. 1417; ez-Zübeyri, Musab, Neseb-i Kureyş, s. 59, Daru’l-Mearif, baskı 3, Kahire; Belazurî, Ensabu’l-Eşraf, Daru’l-Fikr, Beyrut, 1. baskı, h.k. 1417, c. 3, 1288; Sıbt b. Cevzî, Müesese-i Alu’l-Beyt, Beyrut, baskı 1, 1401 h. s. 249.</p>



<p><a href="#_ftnref2"><sup>[2]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; el-Erbilî, Keşfu’l-Gumme fi Marifeti’l-Eimme, c. 2, s. 38, Tahkik: Resulî, Tebriz, Suk-i Mescidu’l-Cami.</p>



<p><a href="#_ftnref3"><sup>[3]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Kummî, Şeyh Abbas, Nefsu’l-Humul, s. 415-416, Mektebetu’l-Hayderiye, 1. baskı, h.ş. 1379; Şah Abdulazimî, el-İkad, s. 179, 1. baskı, Tahkiki Rezevi, Menşur-i Firuzabadî, h. 1411; Hairî, Meali es-Sibteyn, c. 2, s. 170, Müesese-i Nu’man, Beyrut, h. 1412; Kummî, Şeyh Abbas, Muntehu’l-Amal, c. 1, s. 807, 4. baskı, Müesese-i İntişarat-i Hicret, h. 1411; Taberî, İmaduddin, Kâmil-u Behaî, Mektebetu’l-Mustafavî, c. 2, s. 179.</p>



<p><a href="#_ftnref4"><sup>[4]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Meclisî, Muhammed Bâkır, Biharu’l-Envar, c. 45, s. 115, “…Ey kardeşim küçük Fatime seni her kayıp ettiğinde kalbi eriyip bitercesine (seni arıyor)” ; el-Kunduzî, Yenabiu’l-Mevedde, c. 2, s. 421, eş-Şerif er-Razi, 1. baskı.</p>



<p><a href="#_ftnref5"><sup>[5]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Mufid, Muhammed b. Numan, el-İrşad, c. 2, s. 37, İntişarat-ı İlmiyeyi İslamiye.</p>



<p><a href="#_ftnref6"><sup>[6]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Tabersî, İlamu’l-Vera, c. 1, s. 418, Müessese-i Alu’l-Beyt, 1. Baskı, h. 1417; Mufid, Muhammed b. Numan, el-İrşad, s. 25; Erbilî, Keşfu’l-Gumme, s. 157.</p>



<p><a href="#_ftnref7"><sup>[7]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Musevî, Abdurrezzak, Maktelu’l-Huseyn (a.s), s. 397, Menşurat-i Basiret.</p>



<p><a href="#_ftnref8"><sup>[8]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; A.g.e.</p>



<p><a href="#_ftnref9"><sup>[9]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; ez-Zehebî, Tarihu’l-İslâm, c. 7, s. 371, Daru’l-Kitabi’l-Arabi, Beyrut, Lübnan.</p>



<p><a href="#_ftnref10"><sup>[10]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ebu’l-Ferec el-İsfahanî, Mekatilu’t-Talibin, s. 94, 119, 133, 167; el-Belazurî, Ensabu’l-Eşraf, c. 3, s. 362; İbn Hibban, es-Sukkat, c. 4, s. 351, Müesesetü’l-Kütubis-Sukkat; el-Buharî, et-Tarhu es-Sağir, c, 1, s. 273, Daru’l-Marife, Lübnan/Beyrut; el-Usfuri, Tarih-i Halife-i b. Hayat, s. 274, Daru’l-Fikr; Muhammed b. Sad, et-Tabakatu’l-Kubra, c. 8, s. 475, Beyrut; el-Müsnî, Tehzibu’l-Kemal, Müesese-i er-Risale, c. 6, s. 397; İbn Amr, Tarihu’l-Medine, Daru’l-Fikr, Dımeşk, c. 2, s. 52, c. 29, s. 69 ve değişik sayfalar; İbn Makula, İkmalu’l-Kemal, Daru’l-Kütübi’l-İslâmî, el-Kahire, c. 4, s. 316, c. 7, s. 107; Meclisî, Muhammed Bâkır, Biharu’l-Envar, Beyrut, c. 45, s. 47 ve 169; Kummî, Şeyh Abbas, Muntahu’l-Amal, Matbuat-i Hüseyni, c. 1, s. 547; Numan, el-İrşad.</p>



<p><a href="#_ftnref11"><sup>[11]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Mufid, Muhammed b. Numan, el-İrşad, Tercüme: Resul Mahallatî, İntişarat-i İlmiyyeyi İslâmiyye, c. 2, s. 22. Bkz. Ferzendan-ı İmam Huseyn (a.s).</p>



<p><a href="#_ftnref12"><sup>[12]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; İbn Tavus, Ebulkasım Ebulhasan b. Saaduddin, el-Luhuf Ala Katli’t-Tufuf, s. 141, İntişarat-ı Usve, Kum, 1. Baskı, h.k. 1414; A’lamu’l Vera, 236.</p>



<p><a href="#_ftnref13"><sup>[13]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Tarih açısından Hz. Rukayye’nin (a.s) hakkında yapılan araştırmadan alıntıdır.</p>



<p><a href="#_ftnref14"><sup>[14]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bir gurup yazar, Mevsuat-u Kelimati’l-İmami’l-Hüseyin (a.s), s. 511, İntişarat-ı Daru’l-Maruf, Kum, 1. Baskı, h.ş. 1373.</p>



<p><a href="#_ftnref15"><sup>[15]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Taberî, Alauddin, Kâmil-u Bahayi, c. 2, s. 179 (Hicri 6. yy). Bu kitap, Şeyh İmaduddin el-Hasan b. Ali b. Muhammed Taberî İmamî’nin eseridir. O bu eserini Hulagu Han’ın veziri olan Bahauddin’in emriyle yazdı. Galiba onun emriyle yazıldığı için adına Kâmil-u Bahayi denmiştir. Cevad Muhaddisî, Der Ferhengi Aşura, s. 200. (Bu konuyu Şeyh Abbas Kummî’nin Muntaha’l-Amal adlı eserinden nakletmiştir.) Aynı konu Tarihu’l-Fey, s. 861’de de gelmiştir. Maaliyu’s-Sıbteyn, c. 2, s. 127’de de Hz. Rukayye’nin adı geçmiştir.</p>



<p><a href="#_ftnref16"><sup>[16]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Şahsiyyet-i Hüseyn (a.s), s. 615.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/hz-huseyinin-rukayye-veya-sakine-adindaki-kizlari/">Hz. Hüseyin’in, Rukayye veya Sakine Adındaki Kızları</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/hz-huseyinin-rukayye-veya-sakine-adindaki-kizlari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Her Gün Âşura, Her Yer Kerbela</title>
		<link>https://www.caferilik.com/her-gun-asura-her-yer-kerbela/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/her-gun-asura-her-yer-kerbela/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 09 Jul 2021 16:27:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Muharrem Özel]]></category>
		<category><![CDATA[Hadis ve Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Soru Cevap Arşivi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.islamex.com/?p=4519</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru Birçok kişiden “Her gün Âşura’dır, her yer Kerbela.” hadisinin çok zayıf bir hadis olduğu veya böyle bir hadisin olmadığını duydum. Sizden ricam bu konuda daha fazla bilgi vermenizdir. Bu söz bir hadis ise lütfen onun itibar ve doğruluğunun ne ölçüde olduğunu söyleyiniz. Kısa Cevap Hadis kitaplarında “Her gün Âşura’dır, her yer Kerbela” sözünün masumlara [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/her-gun-asura-her-yer-kerbela/">Her Gün Âşura, Her Yer Kerbela</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<h2></h2>



<h3>Soru</h3>



<p>Birçok kişiden “Her gün Âşura’dır, her yer Kerbela.” hadisinin çok zayıf bir hadis olduğu veya böyle bir hadisin olmadığını duydum. Sizden ricam bu konuda daha fazla bilgi vermenizdir. Bu söz bir hadis ise lütfen onun itibar ve doğruluğunun ne ölçüde olduğunu söyleyiniz.</p>



<h3>Kısa Cevap</h3>



<p>Hadis kitaplarında “Her gün Âşura’dır, her yer Kerbela” sözünün masumlara ait olduğuna dair bir delile rastlamadık. Ancak bu söz Kerbela olayı hedef ve maksadını ifade etmek yönünden güzel bir anlamı ifade eden anlamlı mesajlar içeren bir sözdür. Zira İmam Mehdi (a.s) zuhur edip zalimlerin kökünü kazıyıncaya kadar zalimin mazluma yapacağı zulüm bitmeyecektir. Âşura günü gibi bir günün olması mümkün olmamakla beraber Âşura kültürü devam etmektedir ve Kerbela’da, İslâm uğruna direnişin ve zulümle, adaletsizlikle mücadele etmenin sembolü olmuştur. Masum İmamlar (a.s) bize, zalimlerin zulmüyle mücadele etmenin gerekliliğini öğretmiş, kendileri de buna amel etmişlerdir. Âşura, belli bir zaman ve mekân içinde sınırlanmış bir olay değildir.</p>



<h3>Ayrıntılı Cevap</h3>



<p>Hadis kitaplarında “Her gün Âşura’dır, her yer Kerbela” sözünün Masumlara (a.s) <a href="#_ftn1">[1]</a> ait olduğuna dair bir delile rastlamadık.<a href="#_ftn2">[2]</a></p>



<p>Ancak bu söz Kerbela olayı hedef ve maksadını ifade etmek yönünden güzel bir anlamı ifade eden anlamlı mesajlar içeren bir sözdür. Zira İmam Mehdi (a.s) zuhur edip zalimlerin kökünü kazıyıncaya kadar zalimin mazluma yapacağı zulüm bitmeyecektir. Âşura günü gibi bir günün olması mümkün olmamakla beraber Âşura kültürü devam etmektedir ve Kerbela da, İslâm uğruna direnişin ve zulümle, adaletsizlikle mücadele etmenin sembolü olmuştur. Masum İmamlar (a.s) bize, zalimlerin zulmüyle mücadele etmenin gerekliliğini öğretmiş, kendileri de bu yolu takip etmişlerdir. Âşura, belli bir zaman ve mekân içinde sınırlanmış bir olay değildir.</p>



<p>“Her gün Âşura’dır, her yer Kerbela” sözü, hakla batıl arasındaki savaşın her yer ve zamanda süreceğini göstermektedir. Âşura ve Kerbela bu zincirin parlak halkalarından biridir. Hakla batıl daima birbirlerine karşı mücadele ve savaş halindedirler. Hakkın savunuculuğunu üstlenen özgür insanlar sürekli batıla karşı savaş vermişlerdir. Hak ve batıl mücadelesini umursamamak dinsizliktir.</p>



<p>İmam Hüseyin’in (a.s) gerçek takipçilerinden ve İslâm Cumhuriyeti’nin kurucusu büyük mücahid İmam Humeynî (r.a) de yukarıdaki sözü büyük bir söz diye nitelendirmektedir. O, Âşura’nın manasının korunmasına ve Kerbela’nın rolünün yerine getirilmesine önem vererek şöyle demiştir: “Bu söz (Her gün Âşura’dır, her yer Kerbela) büyük bir sözdür… Halkımız her gün bu manayı algılamalıdır; bugün Âşura günüdür ve biz zulmün karşısında durmalıyız. Burası Kerbela’dır ve Kerbela’nın rolünü yerine getirmeliyiz. O, belli bir yere ait değildir, belli kişilerle sınırlı değildir. Kerbela olayı yetmiş iki kişilik bir gurupla ve Kerbela toprağıyla sınırlı değildir. Her yer bu rolü üstlenmelidir.”<a href="#_ftn3">[3]</a></p>



<p>İmam Humeynî (r.a), Seyyid-i Şüheda’nın (a.s) kıyam ve şehadetinin Müslümanların toplumsal hareketlerinin dayanağı olması gerektiğine inanıyor ve kendisi de Hüseynî kıyamı İslâm İnkılâbı hareketinin temeli biliyordu: “Seyyid-i Şüheda’nın işi, onun sahip olduğu ideal, gittiği yol, şehadetinden sonra İslâm’a zafer kazandırdı. Bu eğitici olayda hem görev vardır, hem de müjde: Görev, mustazafların az sayıda da olsa büyük bir şeytani güce sahip olan müstekbirlerin aleyhine şehidlerin efendisi gibi kıyam etmeleridir. Müjde ise şehidlerimizin Kerbela şehidlerinden sayılmalarıdır.”</p>



<p>Yine şöyle demiştir: “Âşura savaşı, zaman yönünden en kısa savaştı (yarım gün) ama etki ve uzantı yönünden ise hak ve batıl arasındaki en uzun savaştır. Kerbela’da olmak ve Şehidlerin İmamına yardım etmek (keşke sizinle beraber olsaydık ve o büyük feyze bizde ulaşsaydık) <a href="#_ftn4">[4]</a> arzu edildiği sürece Kerbela cephesi sıcak kalacak ve Âşura savaşı devam edecektir.”<a href="#_ftn5">[5]</a></p>



<p>Başka bir deyişle, İmam Hüseyin (a.s), Hz. Âdem, Hz. İbrahim, Hz. Nuh, Hz. Musa ve Hz. İsa’nın (a.s) ve Hz. Muhammed’in (s.a.a) varisi ise onun (a.s) Âşuravari takipçileri de kanlı cihat ve şehadetin varisidirler ve Kerbela sancağını yere bırakmayacaklardır. Teşeyyünün bu yapısı onun siyasi boyutudur. Nitekim İmam Hüseyin (a.s) şöyle buyuruyor: “Bende sizin için bir örnek vardır.”<a href="#_ftn6">[6]</a></p>



<p>Bu görüş, Kerbela ve Hüseynî kıyam yalnızca İmam’a (a.s) aittir, Ondan (a.s) başkası bu yoldan gidemez tezini reddetmektedir.</p>



<p></p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p><a href="#_ftnref1"><sup>[1]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bazıları herhangi bir kaynak göstermeden bu sözü İmam Sâdık’tan (a.s) nakletmişlerdir. Bkz. Abbas Azizî, Peyam-ı Âşura, s. 28; Cevad Muhaddisî, Ferheng-i Âşura, s. 371.</p>



<p><a href="#_ftnref2"><sup>[2]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bazıları da bu sözün Masumlar’dan (a.s) rivayet edilen bir hadis olmadığına dair karineler zikretmişlerdir. Bkz. Mecelle-i Ulum-u Hadis, no: 26.</p>



<p><a href="#_ftnref3"><sup>[3]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Sahife-i Nur, c. 9, s. 202.</p>



<p><a href="#_ftnref4"><sup>[4]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ziyaret-i Âşura</p>



<p><a href="#_ftnref5"><sup>[5]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Sahife-i Nur, c. 20, s. 195.</p>



<p><a href="#_ftnref6"><sup>[6]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Tarih-i Taberî, c. 4, s. 304.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/her-gun-asura-her-yer-kerbela/">Her Gün Âşura, Her Yer Kerbela</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/her-gun-asura-her-yer-kerbela/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yezid’in Tövbesi</title>
		<link>https://www.caferilik.com/yezidin-tovbesi/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/yezidin-tovbesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 09 Jul 2021 09:50:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Muharrem Özel]]></category>
		<category><![CDATA[Hadis ve Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Soru Cevap Arşivi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.caferilik.com/?p=19769</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru Yezid tüm bu yaptıklarından sonra tövbe etti mi? Tövbe etse bile, acaba böyle birinin tövbesi kabul edilir mi? Cevap Bu soru iki kısımdan oluşmaktadır. birincisi tarihi bölüm, ikincisi kelami bölüm. İkinci bölüm şu soruları peşi sıra getirmektedir; bu kadar büyük bir cinayet sonrası böyle bir kimse tövbe etme tevfiki bulabilir mi, tövbesi gönülden mi [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/yezidin-tovbesi/">Yezid’in Tövbesi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<h2></h2>



<h3>Soru</h3>



<p>Yezid tüm bu yaptıklarından sonra tövbe etti mi? Tövbe etse bile, acaba böyle birinin tövbesi kabul edilir mi?</p>



<h3>Cevap</h3>



<p>Bu soru iki kısımdan oluşmaktadır. birincisi tarihi bölüm, ikincisi kelami bölüm. İkinci bölüm şu soruları peşi sıra getirmektedir; bu kadar büyük bir cinayet sonrası böyle bir kimse tövbe etme tevfiki bulabilir mi, tövbesi gönülden mi yoksa zahiri mi, her tövbe edenin tövbesinin kabul olacağını bildiren ayet ve hadislerin istisnası var mı? Fakat bu sorular, tövbe edip etmediğine dair tarihi bir araştırmadan sonra, eğer etmişse konu edilir. Ancak etmemişse bu sorulara sıra gelmez.</p>



<p>Tarih boyunca bütün âlimler, tarihçiler ve düşünürler Yezid’in yapmış olduğu büyük kötülükleri, özellikle de Kerbela faciasını yaratmasını sert bir dille kınamışlardır. Buna rağmen, Gazali gibi biri İhyau Ulumi’d-Din kitabında Yezid’e lânet okunmaması gerektiğini, çünkü tövbe etme ihtimalinin bulunduğunu söylemektedir!</p>



<p>Gazali, her ne kadar Ehlisünnet camiasında ileri gelen, sözü kabul edilen bir âlim olsa da bu görüşü kabul görmemiş, birçok âlim tarafından eleştirilmiştir. Hatta İbn Cevzi, Gazali’nin bu görüşüne cevap olarak el-Red ale’l-Mutaassıbi’l-Anid adlı kitabı kaleme almıştır.</p>



<p>Fakat ondan sonra yine bazıları özellikle de Lamense gibi oryantalistler bu düşünceyi tekrarlamışlardır. Son zamanlarda yine bilinçli olarak, hiçbir aklî ve nakli delile dayanmadan inatla, bu sözler yenileniyor. Bu yüzden Yezid’in tövbesi hakkında, gerçekleri aktarmamız gerekmektedir. Tarih kitaplarında Yezid’in tövbesi hakkında yazılanlar şöyledir:</p>



<p>1- İbn Kuteybe el-İmametu ve’s-Siyaset adlı kitabında şunları yazmakta: “Bu olaylar olduktan sonra Yezid öylesine ağladı ki, ruhu beninden çıkacak gibiydi.”</p>



<p>2- Kesik başlar ve esirler, Yezid’in sarayına getirildiğinde o çok etkilendi ve bu korkunç cinayetleri İbn Ziyad’a bağladı. Sonra şöyle dedi: “Allah Mercane’nin (Ubeydullah b. Ziyad) oğluna lânet etsin, beni Müslümanların gözünde kötü biri olarak tanıttı ve kalplerine nefretimi yerleştirdi!”<a href="#_ftn1">[1]</a></p>



<p>Yezid, iddialara göre kendisini halim biri olarak tanıtmakta ve Hz. Hüseyin’in (a.s) Peygamber’le (s.a.a) olan yakınlığından dolayı asla öldürmek istemediğini fakat bunu İbn Ziyad’ın yaptığını söylemektedir.<a href="#_ftn2">[2]</a></p>



<p>3- Yezid, Şam’a esir olarak getirilen Kerbela kervanını Medine’ye doğru gönderirken, İmam Seccad’a şöyle demiştir: “Allah Mercane’nin oğluna lânet etsin! Yemin ederim ki, eğer ben orada İmam Hüseyin’in (a.s) karşısında olsaydım, ne isterse yapardım. Hatta kendi çocuklarım ölseydi bile bir şekilde onun ölmemesini sağlardım.”<a href="#_ftn3">[3]</a></p>



<p>Bu iddiaların senedlerini incelemeden ve diğer eleştirileri yapmadan, bunları kabul ettiğimizi farz edelim, o zaman şu sonuçlar çıkacaktır:</p>



<p>Bir: Hz. Hüseyin’in (a.s) öldürülmesinde suçlu İbn Ziyad’dır ve Yezid hiçbir şekilde İmam’ın öldürülmesi emrini vermemiştir!</p>



<p>İki: Yezid, İbn Ziyad’ın yaptığı bu kötü işten dolayı sinirlenerek onu lânetlemiştir!</p>



<p>Üç: Yezid İmam Hüseyin’in (a.s) öldürülmesinden büyük bir üzüntü duymuştur!</p>



<p>Birincisinin ne kadar büyük bir yalan olduğu tarihi belgelerden anlaşılmaktadır. Çünkü tarihte kesin olarak kaydedilenlere göre Yezid hükümete geçer geçmez, babası Muaviye’nin sakındırmasına rağmen, hemen Medine valisine mektup yazarak, şunları emrediyor:</p>



<p>“Mektubum sana ulaşır ulaşmaz hemen Hüseyin’i ve İbn Zübeyr’i yanına çağır, onlardan benim için biat al. Eğer bana biat etmezlerse hemen başlarını kesip bana gönder.”<a href="#_ftn4">[4]</a></p>



<p>Başka kaynaklarda şunlar da naklediliyor: İmam Hüseyin (a.s) Mekke’deyken, Yezid özel bir timi Mekke’ye göndererek, hac esnasında İmam’ı öldürmelerini emretmişti.<a href="#_ftn5">[5]</a> Nitekim İbn Abbas Yezid’e yazdığı mektupta bu noktaya da değinmektedir.<a href="#_ftn6">[6]</a> İmam’ın Mekke’den Irak’a doğru ayrıldığı haberini alan Yezid, hemen İbn Ziyad’a bir mektup yazarak İmam’ın önünü kesmesini, en sert bir şekilde karşısında durmasını ve onu öldürmesini emretmiştir.<a href="#_ftn7">[7]</a> Sonraları da İbn Ziyad, İmam Hüseyin’i öldürmek için Yezid’den emir aldığını kendi ağzıyla söylemiştir.<a href="#_ftn8">[8]</a></p>



<p>İbn Abbas da açıkça Yezid’i İmam Hüseyin’in (a.s) ve Abdulmuttalib gençlerinin katili olduğunu söyleyip, onu şöyle azarlamaktadır: “Sen Ali’nin oğlu Hüseyin’i öldürdün. Hüseyin’i ve Abdulmüttalip gençlerini öldürmenle benim utanacağımı asla sanma.”<a href="#_ftn9">[9]</a></p>



<p>O zamanlar Yezid’in, İmam Hüseyin’i öldürdüğü gün gibi aşikârdı. Öyle ki kendi oğlu Muaviye b. Yezid bile minbere çıkarak şöyle demişti: “…ve şüphesiz Peygamber’in itretini öldürdü…”<a href="#_ftn10">[10]</a></p>



<p>Özetle tarih, Yezid’in İmam Hüseyin’i öldürdüğüne dair kesin birçok delille doludur, elbette görmek isteyen insaflı kimseler için.</p>



<p>İkincisinin de (Yezid’in İbn Ziyad’ın cinayetlerinden dolayı ona sinirlenmesinin de) doğru olmadığı sabittir. Tarihte yazıldığına göre Yezid, İmam’ın öldürüldüğü haberini aldığı zaman çok sevindi ve İbn Ziyad’ı yaptığı bu iş için takdir etti. Sibt İbn Cevzi, Yezid’in İbn Ziyad’ı Hüseyin’i öldürdüğü için çok övdüğünü, ona çok kıymetli hediyeler gönderdiğini, bazı geceler onunla oturup şarap içip eğlendiğini ve bu yaptıklarından sonra İbn Ziyad’ı ailesinden biri gibi gördüğünü nakletmektedir.<a href="#_ftn11">[11]</a></p>



<p>Bununla beraber Yezid, eğer İbn Ziyad’ın yaptığını doğru bulmuyordu ise, niçin onu görevinden azletmedi. Hiçbir yerde Yezid’in İbn Ziyad’ı valilikten aldığı geçmemektedir. Aksine Kerbela kıyamından üç yıl sonra İbn Zübeyr’in ayaklanmasını bastırmak için yine İbn Ziyad’a görev vermiştir.<a href="#_ftn12">[12]</a></p>



<p>Demek ki, Yezid’in İbn Ziyad’a sinirlenip, onaylamaması, sadece göstermelik bir davranıştı. Çünkü Hz. Zeyneb (s.a) ve İmam Zeynelabidin’in (a.s) Şam’da yaptıkları büyük konuşma, herkesi derinden etkileyip üzmüştü. Halkın tepkisiyle karşı karşıya kalan Yezid, ortalığı yatıştırmak için suçu İbn Ziyad’ın üstüne atarak, böyle bir şey olmasını istemediği yalanını söylemiştir.</p>



<p>Üçüncü anlaşılan da (yani Yezid’in, İmam Hüseyin öldürülmesine üzülmesi de) büyük bir yalandır. Birçok tarih kaynağı, İmam Hüseyin öldürüldü diye Yezid’in sevinip, içkili eğlenceler düzenlediğini yazmıştır. Şehitlerin kesik başları Şam’a geldiğinde o, mutluluktan içki içmeye başlamış ve daha da iğrençleşip elinde ki ağaçla İmam’ın mübarek ağzına ve dişlerine vurmuştur.<a href="#_ftn13">[13]</a></p>



<p>Ümeyyeoğullarının, Haşimoğullarından intikamını aldığı için neşe içerisinde şiirler okuyor ve şiirlerinde Bedir savaşında Haşimoğulları tarafından öldürülen dedesi Utbe, dayısı Velid ve diğer akrabalarının intikamını aldığını anlatıyordu.</p>



<p>Bu şiirlerin birinde Resulullah’ı (s.a.a) ve vahyi inkâr etmiştir. Ona göre Resulullah’ın peygamberliği sadece devlet kurmak için bir bahaneydi.</p>



<p>Devlet için oyun oynadı Haşimoğulları<br>Yoksa ne bir vahiy geldi ne de bir haber</p>



<p>Bu konunun sonunda iki noktaya dikkat çekmek gerek:</p>



<p>Bir: Yezid’in hiçbir sözünden, hatta ilk başta getirdiğimiz göstermelik üzüntülerin hiçbirinden onun tövbe ettiği, istiğfar ederek, yapmış olduğu büyük günahtan dolayı Allah’tan af istediği görülmemektedir. Önce onun tövbe ettiği ispatlansın, sonrasında ona lânet okumanın caiz olup olmadığı tartışılır.</p>



<p>İki: Yezid’in tövbe ettiğini kabul etmek ve bunda ne kadar gerçekçi olduğunu anlamak için, onun daha sonra yaptıklarına bakmalıyız. Gerçekten kendisini düzeltmiş midir, yoksa yine kötülük ve cinayetlerine devam mı etmiştir?</p>



<p>Tarih Yezid’in ölene kadar ne kadar cani olduğunu göstermektedir. O Kerbela faciasından sonra, iki yıllık hükümeti boyunca iki büyük faciaya imza atmıştır.</p>



<p>1- İmam Hüseyin’e (a.s) yaptıklarından sonra İslâm âlemi uyanmaya başlamıştır. Uyanan toplumlardan biri de Medine halkıydı. Medineliler Yezid’in fasık rejimini kabul etmediklerini ve onu halife olarak tanımadıklarını ilân ettiler. Bunun üzerine Yezid, donanımlı bir ordu göndererek tarihte Hirre Vakası olarak bilinen felâketi gerçekleştirdi. Yezid’in ordusu Medinelileri ve onlarca Peygamber sahabesini öldürdü. Yezid, üç gün boyunca askerlerine Medinelilerin mallarını, canlarını ve namuslarını mubah kıldı.<a href="#_ftn14">[14]</a></p>



<p>2- Yezid, ordusuna Mekke’ye saldırma emrini vermiştir. Yezid’in ordusu kan dökmenin haram kılındığı Kâbe’ye saldırıp Allah’ın evinin kutsallığını çiğnemiş, mancınıklara ateş doldurup fırlatmış ve Kâbe’yi yerle bir edip, ateşe vermişlerdir.<a href="#_ftn15">[15]</a></p>



<p>Demek ki, tarihin bize gösterdiğine göre Yezid tövbe etmemekle kalmamış, yapmış olduğu kötü işlerine her geçen gün yenisini eklemiştir. Öyleyse, Yezid’e lânet okunmalıdır ve bu yaptıklarından dolayı ona lanet okumak Müslümanların genelinin ortak inancıdır.</p>



<p></p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p><a href="#_ftnref1"><sup>[1]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Tezkiretu’l-Havas, s. 256.</p>



<p><a href="#_ftnref2"><sup>[2]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; el-Kamil fi’t-Tarih, c. 2, s. 578.</p>



<p><a href="#_ftnref3"><sup>[3]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; A.g.e.</p>



<p><a href="#_ftnref4"><sup>[4]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Tarih-i Yakubi,c. 2, s. 241.</p>



<p><a href="#_ftnref5"><sup>[5]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Luhuf, s. 82.</p>



<p><a href="#_ftnref6"><sup>[6]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Tezkiretu’l-Havas, s. 278 (Adamlarını Mekke’ye göndererek Hüseyin’i öldürmek istedin…).Tarih-i Taberi, c. 2, s. 249.</p>



<p><a href="#_ftnref7"><sup>[7]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Tarihu’l-Hulefa, Suyuti, s. 165.</p>



<p><a href="#_ftnref8"><sup>[8]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Tecaribu’l-Umem, c. 2, s. 77.</p>



<p><a href="#_ftnref9"><sup>[9]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Tarih-i Yakubi,c. 2, s. 248.</p>



<p><a href="#_ftnref10"><sup>[10]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Tarih-i Yakubi, s. c. 2, 254.</p>



<p><a href="#_ftnref11"><sup>[11]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Tezkiretu’l-Havas, s. 29.</p>



<p><a href="#_ftnref12"><sup>[12]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Tecaribu’l-Umem, c. 2, s. 77.</p>



<p><a href="#_ftnref13"><sup>[13]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Tarih-i Yakubi,c. 2, s. 245.</p>



<p><a href="#_ftnref14"><sup>[14]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; el-Kamil, İbn Esir, c. 2, s. 593.</p>



<p><a href="#_ftnref15"><sup>[15]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; A.g.e. s. 602.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/yezidin-tovbesi/">Yezid’in Tövbesi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/yezidin-tovbesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İmam Hasan’ın (a.s) Kıyam Etmeme Sebebi</title>
		<link>https://www.caferilik.com/imam-hasanin-a-s-kiyam-etmeme-sebebi/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/imam-hasanin-a-s-kiyam-etmeme-sebebi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 29 May 2021 09:36:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hadis ve Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Soru Cevap Arşivi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.islamex.com/?p=4502</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru İmam Hasan (a.s) Emevîlerin aleyhine kıyam edebileceği halde bunu yapmadı ama İmam Hüseyin (a.s) kıyam etti. Bunun nedeni nedir? Kısa Cevap Her tarihi olayı, vuku bulduğu dönemin siyasi durum ve şartlarını göz önüne alarak incelemek gerekir. İmam Hasan (a.s) İmam Ali’nin (a.s) şehit olmasını müteakip halife olduktan sonra, Muaviye tarafından gelecek tehlike ve saldırıyı [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/imam-hasanin-a-s-kiyam-etmeme-sebebi/">İmam Hasan’ın (a.s) Kıyam Etmeme Sebebi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<h2></h2>



<h3>Soru</h3>



<p>İmam Hasan (a.s) Emevîlerin aleyhine kıyam edebileceği halde bunu yapmadı ama İmam Hüseyin (a.s) kıyam etti. Bunun nedeni nedir?</p>



<h3>Kısa Cevap</h3>



<p>Her tarihi olayı, vuku bulduğu dönemin siyasi durum ve şartlarını göz önüne alarak incelemek gerekir.</p>



<p>İmam Hasan (a.s) İmam Ali’nin (a.s) şehit olmasını müteakip halife olduktan sonra, Muaviye tarafından gelecek tehlike ve saldırıyı önlemek için bir ordu hazırlama girişiminde bulundu. Ancak toplumun içinde bulunduğu şartları, İslâm dünyasının iç ve dış sorunlarını ve girişilecek savaşın beraberinde getireceği sonuçları göz önünde bulundurarak savaşa devam etmenin bir faydası olmayacağından savaştan vazgeçip barış yaptı. Tarihi belgeler gösteriyor ki:</p>



<p>1- İmam Hasan (a.s), ihlâslı ve sadık asker ve kumandanları olmadığından Muaviye’ye karşı askerî bir zafer elde edemezdi.</p>



<p>2- O şartlar altında Muaviye’yle savaşmak, gerçek İslâm olan Ehl-i Beyt mektebi için uzun vadede zararlı olurdu.</p>



<p>3- İmam Hasan’ın (a.s), Muaviye’yle savaşması ve kendisinin Muaviye’nin eliyle öldürülmesi gerçek yol olan Ehl-i Beyt (a.s) yolunun tanınmasına bir yarar sağlamayacağı gibi, bu halk arasında bir uyanmaya da sebep olmazdı. Çünkü halk Emevîlerin gerçek yüzünü tanımış değildi.</p>



<p>Oysa İmam Hüseyin’in (a.s) içinde bulunduğu dönemin şartları tamamen farklıydı. Zira halk, Emevîlerin uzun süre yönetimde bulunmaları sonucu onların İslâm’a tamamen aykırı olan gerçek mahiyetlerini tanımış ve onlardan çok haksızlık ve zulüm görmüştü. Halk içinde genel bir uyanma oluşmuştu. Öte yandan İmam Hüseyin’in (a.s) karşısında olan şahıs Yezid idi. Yezid, hiç bir İslâmî hüküm ve edebe uymayan biriydi. İmam’ın (a.s) onunla biat etmesi demek, böyle birini resmiyette tanımak, onun zulüm ve fesatlarına boyun eğmek, neticede İslâm’ın da yok olmasına razı olmak demekti.</p>



<p>Dolayısıyla, İmam Hasan’ın (a.s) sulhu ve İmam Hüseyin’in (a.s) kıyamı iki ayrı tarihi vakıa olduğundan her birinin vuku buldukları siyasi ve toplumsal şartların göz önüne alınarak incelenmesi ve analiz yapılması gerekir. Yoksa aslında Hz. Hasan (a.s) ve Hz. Hüseyin’in (a.s) her ikisi de masum imam olduklarından, her birisi kendi bulunduğu şartlar içinde Allah’ın rızasına uygun olanı yapmışlardır. Eğer İmam Hüseyin (a.s), Hz. Ali’den (a.s) sonra imamet makamına gelseydi, kardeşi İmam Hasan’ın (a.s) yaptığının aynısını yapardı.</p>



<h3>Ayrıntılı Cevap</h3>



<p>İslâm dini, rahmet, barış ve sefa dinidir. İslâm tarihi, Resul-i Ekrem (s.a.a) ve Masum İmamlar’ın (a.s) hayatları bunu açıkça ortaya koymaktadır. Bazı yerlerde Peygamber (s.a.a) ve Masum İmamlar (a.s) mecbur kalıp savaşmışlarsa bunu savunma amaçlı yapmışlardı. İmam Hasan (a.s) halife olduğunda, Muaviye’nin muhalefetiyle karşı karşıya geldi. O da (a.s) savunma amaçlı olarak bir ordu hazırladı. Ama şartlar öyle bir yere geldi ki İmam (a.s), İslam’ı savaşla değil, daha farkı bir metot kullanarak savunmak zorunda kaldı.<a href="#_ftn1">[1]</a></p>



<p>İmam Hasan’ın (a.s) barış yapmasının ve İmam Hüseyin’in (a.s) kıyam etmesinin nedenlerine gelince, bunların her biri kendi zamanlarının toplumsal ve siyasi şartlarının gerektirdiği şekilde yapılan iki tarihi olaydır. Bu iki olay incelenirken, o zamanki durumlar göz önüne alınmalıdır.</p>



<p>Bize göre Hz. Hasan (a.s) ve Hz. Hüseyin’in (a.s) ikisi de imam olup hata ve günah işlemezler. Birinin barış, diğerinin kıyam etmesinin sırrı, yaşadıkları dönemin toplumsal ve siyasi şartlarının farklı olmasından kaynaklanmaktadır. Aşağıda bu farklılıkların bazılarına değiniyoruz:</p>



<p>1- Tarih, Muaviye’nin hilekâr biri olduğunu kesin olarak ortaya koymuştur. O, İslâmî hükümlere görünürde de olsa biraz riayet eden biriydi. Oysa Yezid, İslam’la olan düşmanlığını -babasının aksine- içinde gizlemez onu açığa da vururdu. O, İslâm’ın hiç bir değerine bağlı değildi.<a href="#_ftn2">[2]</a> Bu yüzden İmam Hüseyin (a.s), Muaviye’nin zamanında Iraklılar’dan kıyam için davet gelmesine rağmen bunu kabul etmedi. İmam (a.s) bu konuda şöyle buyuruyordu:</p>



<p>“Bugün kıyam günü değildir. Allah’ın rahmeti üzerinize olsun. Muaviye yaşadığı sürece bir şey yapmayın ve evlerinizde oturun.”<a href="#_ftn3">[3]</a></p>



<p>2- Haricîlerin ortaya çıkması, ihlâslı asker ve fedakâr kumandanlarının olmayışı<a href="#_ftn4">[4]</a> ve içteki zaaf, İmam Hasan’ın (a.s) gücünü azaltmıştı. Böylece halkın, Muaviye’yle savaşmaya yanaşmaması da<a href="#_ftn5">[5]</a> İmam’ı (a.s) barışa zorlayan nedenlerdendi. Kendisi bu konuda şöyle buyuruyor:</p>



<p>“Baktım ki halk, savaştan bıkmış ve barış istiyor, ben de onları istemedikleri şeye zorlamak istemedim. Bu yüzden -az sayıdaki- Şiilerimin canını korumak için barış yaptım.”<a href="#_ftn6">[6]</a></p>



<p>3- İmam Hasan (a.s), halifelik makamında olduğu için, Muaviye’yle savaşıp onun eliyle öldürülmesi, hak yolun takipçilerinin lideri olan gerçek İmam’ın öldürülmesi ve Müslümanların halifelik merkezinin darbe alması demekti. Dolayısıyla, bu şartlar altında savaş yapılamazdı. Sulh, Müslümanların durumunu düzeltmek ve İslâmî devletin temelini sağlamlaştırmak için önemli bir taktikti.</p>



<p>Bizim inancımız şudur: İmam Hüseyin (a.s), İmam Hasan’ın (a.s) yerinde olsaydı aynı şeyi yapardı. Çünkü İmam Hasan (a.s) barış yaptıktan sonra, bir gurup İmam Hüseyin’in (a.s) yanına gelerek, bu barışı kabul etmediklerini ve kendisiyle biat etmek istediklerini söyleyince İmam Hüseyin (a.s) şöyle buyurdu: “Kardeşim Hasan ne yaptıysa ben ona tabiyim.”<a href="#_ftn7">[7]</a></p>



<p>Bütün bunları göz önüne aldığımızda İmam Hüseyin’in (a.s) içinde bulunduğu şartların, İmam Hasan’ın (a.s) bulunduğu şartlardan tamamen farklı olduğu ortaya çıkmaktadır. Aşağıda bu şartlara göz atacağız:</p>



<p>1- İmam Hüseyin’in (a.s) şartlarıyla -bu aynı zamanda İmam’ı (a.s) kıyama iten neden idi- İmam Hasan’ın (a.s) şartları arasındaki ilk önemli fark, Yezid’in İmam’dan (a.s) biat istemesiydi. İmam Hüseyin’in (a.s), Yezid gibi hiçbir İslâmî ahkâma uymayan birine biat etmesi demek, onun zulüm, fesat ve haksızlıklarına boyun eğmesi demekti. Bu da İslâm’ın yok olması anlamına geliyordu. Ama Muaviye, İmam Hasan’dan (a.s) biat talep etmemişti. Barış antlaşmasındaki şartlardan biri buydu.</p>



<p>2- İmam Hasan’ın (a.s) zamanında Muaviye’yle savaşa yanaşmayan halk<a href="#_ftn8">[8]</a>, Muaviye’nin yirmi yıllık saltanatı boyunca Emevîlerden gördükleri zulümden dolayı dize gelmişlerdi. Bundan dolayı Kûfe’de, İmam Hüseyin’in (a.s) kıyam etmesi için toplumsal destek vardı. Bu, İmam (a.s) için bir hüccetti ve onu değerlendirmesi gerekiyordu.<a href="#_ftn9">[9]</a></p>



<p>3- İmam Hüseyin’in (a.s) kıyamının en büyük nedeni iyiliğe emir, kötülükten sakındırma hükmüne amel etmekti.</p>



<p>Muaviye, yirmi yıllık saltanatı boyunca zulümler yapmış, İslâmî hükümleri değiştirmiş, beytülmali savurmuş, haksız yere kanlar dökmüş, barış antlaşmasının şartlarına uymamış, Allah’ın kitabı ve Peygamber’in sünnetine amel etmemişti. Ayrıca şarap içen, köpekle oynayan oğlu Yezid’i kendi yerine atamıştı. Bu ve benzeri birçok şey, İmam Hüseyin’in (a.s) kıyamına, iyiliğe emir ve kötülükten sakındırma hükmüne amel etmesine zemin hazırlamıştı. Halk, Muaviye’nin bu durumunu İmam Hasan’ın (a.s) zamanında görememişti. Bu yüzden “İmam Hasan’ın (a.s) barışı, İmam Hüseyin’in (a.s) kıyamına ortam hazırladı” denmektedir. Yani İmam Hasan’ın (a.s) antlaşmaya koyduğu şartlar, Muaviye’nin her türlü hile ve aldatma yolunu kapatmıştı. Muaviye, bu şartların hiç birine amel etmedi. Bu da onun İslâm toplumunda rezil olmasına ve İmam Hüseyin’in (a.s) Yezid’in aleyhine kıyam etmesine ortam hazırladı.</p>



<p>İmam Hasan’ın (a.s) barışının bazı şartları şunlardır:</p>



<p>1- Muaviye, Allah’ın kitabına ve Peygamberin sünnetine amel edecektir.</p>



<p>2- Halifelik, Muaviye’den sonra İmam Hasan’a (a.s) geçecektir. Eğer herhangi bir sebepten dolayı bu gerçekleşmezse İmam Hüseyin (a.s) halife olacaktır.</p>



<p>3- Minber ve namazlarda Hz. Ali’ye (a.s) küfür edilmeyecektir.</p>



<p>4- Beş milyon dirhem olan Kûfe’nin beytülmali alınmayacaktır.</p>



<p>5- Müslümanlar ve Şiiler güvende olacaklardır.</p>



<p>Antlaşmanın bu maddeleri gösteriyor ki İmam Hasan (a.s) hiç bir zaman, Muaviye’nin halifeliğini sağlamlaştırma amacında olmamış, aksine İslâm ve Müslümanların menfaati için ve İslâmî toplumun şartları gereği böyle bir antlaşma yapmak zorunda kalmıştı. İmam Hasan (a.s) kendi döneminde İslâm toplumuna hâkim olan şartlar ve kendisinin halife olması hasebiyle Muaviye’yle barış yaptı. Şartlar farklı olduğundan İmam Hasan’ın (a.s) zamanı barış yapmayı, İmam Hüseyin’in (a.s) zamanı da kıyam etmeyi gerektiriyordu.</p>



<p></p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p><a href="#_ftnref1"><sup>[1]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Asker Rızvanî, Âşura Vakıası Şüphelerine Cevap, s. 35.</p>



<p><a href="#_ftnref2"><sup>[2]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; a.g.e, s. 319.</p>



<p><a href="#_ftnref3"><sup>[3]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; el-Mecmeu’l-Âlemi li-Ehli’l-Beyt (a.s), A’lamu’l-Hidaye, İmam Hüseyin (a.s), s. 147.</p>



<p><a href="#_ftnref4"><sup>[4]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; İmam’ın (a.s) ordusunun başına getirdiği dört kumandan, Muaviye’den rüşvet alarak onun safına geçtiler. (Ali Asker Rızvanî, Âşura Vakıası Şüphelerine Cevap, s. 316)</p>



<p><a href="#_ftnref5"><sup>[5]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; İmam Ali’nin (a.s) halifeliği döneminde meydana gelen Cemel, Sıffîn ve Nehrevan savaşları halkı yormuş, İmam Hasan’ın (a.s) dostları arasında kötümserliğe yol açmıştı.</p>



<p><a href="#_ftnref6"><sup>[6]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; el-Mecmeu’l-Âlemi li-Ehli’l-Beyt (a.s), A’lamu’l-Hidaye, İmam Hüseyin (a.s), s. 147.</p>



<p><a href="#_ftnref7"><sup>[7]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Murtaza Mutahharî, Masum İmamlar’ın (a.s) Siyerinde Bir Gezinti, s. 96.</p>



<p><a href="#_ftnref8"><sup>[8]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; İmam Hasan (a.s) son hutbelerinin birinde, halka savaşa devam edip etmeme konusunu sorunca, hepsi birden “Biz savaş istemiyoruz, yaşamak istiyoruz” diye feryat etmişlerdi. (Ali Asker Rızvanî, Âşura Vakıası Şüphelerine Cevap, s. 316)</p>



<p><a href="#_ftnref9"><sup>[9]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Murtaza Mutahharî, Masum İmamlar’ın (a.s) Siyerinde Bir Gezinti, s. 81.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/imam-hasanin-a-s-kiyam-etmeme-sebebi/">İmam Hasan’ın (a.s) Kıyam Etmeme Sebebi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/imam-hasanin-a-s-kiyam-etmeme-sebebi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Matem Tutmanın Felsefesi</title>
		<link>https://www.caferilik.com/matem-tutmanin-felsefesi/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/matem-tutmanin-felsefesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 19 May 2021 21:53:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<category><![CDATA[Soru Cevap Arşivi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.islamex.com/?p=3930</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru Matem ve yas tutmanın felsefesini sormak sizce mantıklı mıdır? Ayrıca Şiaların imamları ve özellikle Hz. Hüseyin için yas tutmasının felsefesi nedir? Cevap Yeni oluşan tahlil ve açıklama eğilimlerini de göz önünde bulundurursak, çağımız insanı her zaman karşılaştığı ve kesin olarak kabul ettiği inançlar hakkında araştırmalar ve incelemelerde bulunmaktadır. Aslına bakılacak olursa, böyle araştırmalar peşine [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/matem-tutmanin-felsefesi/">Matem Tutmanın Felsefesi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>   </p>



<h2></h2>



<h3>Soru</h3>



<p>Matem ve yas tutmanın felsefesini sormak sizce mantıklı mıdır? Ayrıca Şiaların imamları ve özellikle Hz. Hüseyin için yas tutmasının felsefesi nedir?</p>



<h3>Cevap</h3>



<p>Yeni oluşan tahlil ve açıklama eğilimlerini de göz önünde bulundurursak, çağımız insanı her zaman karşılaştığı ve kesin olarak kabul ettiği inançlar hakkında araştırmalar ve incelemelerde bulunmaktadır. Aslına bakılacak olursa, böyle araştırmalar peşine düşerek, gerçekleri aramak insanın en belirgin özelliklerinden biridir. Aynı şey matem ve yas tutmak için de geçerlidir. Doğal olarak, insan bu konuyu incelemek ve araştırmak peşindedir. Matem merasimlerini tam olarak aklın kabul edeceği delillerle inanmadığı sürece yahut en azından bu tür işlerin akla ters düşmediğine kanaat getirmedikçe ona inanıp, yapmak istemez.</p>



<p>Her inancı ve yapılacak olan her işi böyle düşünmek takdir edilir bir şeydir. Ancak bu şekilde insanın, İslami bilgi temelleri ve Şia kültürü güçlenecektir. Yani imanında sağlam kalmak isteyen herkesin, inanç temelini akli delillerle desteklemesi gerekir.</p>



<p>Bu teorik görüşler kişinin imanının güçlenmesini sağlayacaktır. Çünkü iman tanıma ve aklı kullanmayla oluşur. Bu yüzden matem merasimlerinin felsefesini araştırmak çok da mantıklıdır. Yeni neslin imanının daha güçlü olması için yas merasimlerinin kabul edilir akli delillerle anlatılması gerekir.</p>



<h5>Ehlibeyt’e Yas Tutmanın Felsefesi</h5>



<p>Ehlibeyt’in ve masumların şehadet yıl dönümlerinde yas merasimleri düzenlemenin hikmetini şöyle sıralayabiliriz:</p>



<p>1. Sevgi; Kur’ân-ı Kerim, Peygamber’in ailesini ve onun Ehlibeyt’ini sevmeyi bütün Müslümanlara farz kılmıştır.</p>



<h5>“De ki: Ben bu tebliğime karşı sizden akrabalarıma sevgiden başka hiçbir ücret istemiyorum.”<a href="#_ftn1"><strong>[1]</strong></a></h5>



<p>Şüphesiz sevginin şartları vardır. Gerçekten ve gönülden seven kimse, bu şartları en güzel şekilde yerine getiren kimsedir. Sevginin en önemli şartlarından birisi, insanın dostunun üzüntülü anında üzülüp ve sevinçli olduğu zamanlarında sevinmesidir.</p>



<p>Bu yüzden hadislerde Ehlibeyt’in mutlu günlerinde sevinç ve yaslı günlerinde matem toplantılarının düzenlenmesi özellikle emredilmiştir. Hz. Ali (a.s) bir rivayetle şöyle buyurmaktadır:</p>



<p>“Bizim Şialarımız, mutluluğumuza ve üzüntümüze ortaktırlar.”</p>



<p>İmam Sadık da (a.s) şöyle buyurmaktadır:</p>



<p>“Bizim Şialarımız, bizim bir parçamızdır ve kalan toprağımızdan yaratılmıştır; bizi üzüp, sevindiren her şey onları da üzüp, sevindirmektedir.”</p>



<p>Bunun dışında akıl da, şeriatta de, Ehlibeyt’in matem günlerinde insanın üzüntüsünü; ağlaması, üzülmesi, az yemek yiyip ve az içerek, kederli olduğunu belli ettirecek giysiler giyerek göstermesi gerektiğini söylemektedir.</p>



<p>2. İnsan yetiştirmek; Şia kültürüne göre o büyük şahsiyetler için matem tutmak, bilinçli bir şekilde yapılmalıdır. Aslında insan bu şekilde onların faziletlerini, makamlarını ve hedeflerini hatırlamaktadır. Böylelikle hayatının her aşamasında olgu olarak onları seçmektedir.</p>



<p>Yas merasimlerine katılan birisi, duygusal toplantıdan ayrıldığı zaman en büyük hedefi; sevdiğinin sıfatlarını, özelliklerini coşkunlukla içsel bir ideali yakalamaktadır ve onu pratiğe dökmektir.</p>



<p>3. Toplumu düzeltme; Bu merasimler tek tek fertleri erdemli olarak yetiştirdi mi, doğal olarak toplum kendisini yetiştirmiş olacaktır. Şahıslar, Ehlibeyt’in hedeflerini toplumun tüm genelinde oluşturmak isteyeceklerdir. Bu yüzden, matemin hikmetlerinden birinin de, İslam’ın bildirdiği olguları toplumda oluşturmak olduğunu söyleyebiliriz.</p>



<p>4. Şia kültürünü yeni nesile aktarmak; Şüphesiz yeni oluşan nesil, Ehlibeyt (a.s) kültürüyle, çocukluk döneminde katıldıkları merasimlerde tanışmaktadır. Yeni nesillere, masum İmamların teorik, pratik inançlarını aktarmanın en önemli ve etkili yollarından biri, bu toplantılardır. Matem merasimleri muhteva itibariyle en güzel eğitim ve öğretim metodudur. Bu şekilde Ehlibeyt’in yaşantısı ve sözleri aktarılmaktadır.</p>



<h5>İmam Hüseyin’e (a.s) Yas Tutmanın Felsefesi</h5>



<p>Yukarıda zikrettiğimiz insan yetiştirme, toplumu güzelleştirme, Şia kültürünü yeni nesillere aktarma hikmetlerini, İmam Hüseyin’in (a.s) matem törenlerinde daha açık görmekteyiz. Çünkü İmam’ın (a.s) kıyamının mahiyeti, eğitsel, siyasi, kültürel ve toplumsal öğretileri insan ve toplumun yüceliği için belirgindir. Bunlar Şia kültürünün en önemli temel taşlarıdır ve buna da merasimler sayesinde ulaşılmaktadır.</p>



<p>Aşura’nın mesaj ve sözlerine dikkat ettiğimiz zaman insanı ve toplumu geliştirme, Şia kültürünü oluşturma boyutlarını açıkça görmekteyiz. Örneğin; ibadet, fedakârlık, yiğitlik, tevekkül, sabır, iyiliği emredip, kötülükten sakındırmak, Yezidîlerin hâkimiyetiyle İslam’ın yok oluşu, Yezid gibi birisine biatin haramlığı, zilletle yaşamaktansa ölümün yüceliği, imtihan zamanında insanların azlığı, batılın hâkimiyetinde şehadetin önemi, şehadetin insan için bir süs olması, batıl ve zulüm düzenlerine karşı savaş, hak önderin özellikleri, Allah’ın razı olduğuna razı olmak, özgür müminlerin zilleti kabul etmeyişi, ölümün cennet için sadece köprü oluşu, özgürlük, hakkın bekası için yardım isteme… vb. Aşura’nın en önemli mesajları arasındadır.</p>



<p>Dünyaya özgürlük dersi verdi Hüseyin,<br>Düşüncesiyle himmet tohumu ekti Hüseyin,<br>Dinin yoksa hiç olmazsa özgür ol dedi,<br>Bu kelamla sözü bitirdi Hüseyin.<br>İzzetli ölüm, zilletle yaşamdan daha iyi,<br>Bu feryadı gönülden haykırdı Hüseyin.</p>



<p>Yukarıda belirttiğimiz hikmetlerin dışında, daha iyi anlaşılması için şunları da sıralayabiliriz:</p>



<p>1. Zalimlerin karşı durup, mazlumlarının yanında yer almak.</p>



<p>2. Adalet peşinde olup, zalimlerden intikam alma hissini güçlendirmek.</p>



<p>3. Şiaların her zaman hakkın yanında olması için bir konum hazırlamak.</p>



<p></p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p><a href="#_ftnref1"><sup>[1]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Şura, 23, Hud, 29, Mizanu’l-Hikmet, c. 2, s. 236.</p>



<p></p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/matem-tutmanin-felsefesi/">Matem Tutmanın Felsefesi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/matem-tutmanin-felsefesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hz. Hüseyin’in Şehit Olacağını Bildiği Halde Ölüme Gitmesi</title>
		<link>https://www.caferilik.com/hz-huseyinin-sehit-olacagini-bildigi-halde-olume-gitmesi/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/hz-huseyinin-sehit-olacagini-bildigi-halde-olume-gitmesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 19 May 2021 17:03:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Muharrem Özel]]></category>
		<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<category><![CDATA[Soru Cevap Arşivi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.islamex.com/?p=3780</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru İmam Hüseyin (a.s) şehit olacağını biliyor muydu? Eğer biliyorduysa kendi ayaklarıyla ölüme mi gitti? Cevap Şia rivayetlerinden anlaşıldığı üzere masum İmamlarda, Allah tarafından verilen gayb bilgisi bulunmaktadır. Yüce Allah şöyle buyuruyor: “O, gaybı bilendir. Kendi gaybını (görülmez bilgi hazinesini) kimseye açık tutmaz (onu muttali kılmaz).”[1] Bu ayetten anlaşıldığı gibi gaybı bilen yalnızca Allah’tır. Fakat [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/hz-huseyinin-sehit-olacagini-bildigi-halde-olume-gitmesi/">Hz. Hüseyin’in Şehit Olacağını Bildiği Halde Ölüme Gitmesi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>   </p>



<h2></h2>



<h3>Soru</h3>



<p>İmam Hüseyin (a.s) şehit olacağını biliyor muydu? Eğer biliyorduysa kendi ayaklarıyla ölüme mi gitti?</p>



<h3>Cevap</h3>



<p>Şia rivayetlerinden anlaşıldığı üzere masum İmamlarda, Allah tarafından verilen gayb bilgisi bulunmaktadır. Yüce Allah şöyle buyuruyor:</p>



<h5>“O, gaybı bilendir. Kendi gaybını (görülmez bilgi hazinesini) kimseye açık tutmaz (onu muttali kılmaz).”<a href="#_ftn1"><strong>[1]</strong></a></h5>



<p>Bu ayetten anlaşıldığı gibi gaybı bilen yalnızca Allah’tır. Fakat Allah gayb bilgisini, Peygamber’ine veya diğer istediği kimselere verebilir.</p>



<p>Allame Tabatabi bu hususta şunları yazıyor: “İmam Hüseyin (a.s), Şia inancına göre Allah tarafından Peygamber vasıtasıyla belirlenen üçüncü masum ve tam velayete sahip bir imamdır. İmam’ın olan veya olacak olayları bilmesi iki kısımdır.</p>



<p>Birincisi; imam her durumda âlemde oluşan bütün olayları ister beş duyu organımızla algılanabilen, isterse de hissi olaylar olsun hepsini Allah’ın izniyle bilmektedir. Örneğin gökteki varlıklar, geçmişte ve gelecekte olan olaylar.</p>



<p>İkincisi; Peygamber ve İmamların bilgisi diğer insanların bilgisi gibi normal bilgidir. Fiziksel kapasiteleri ve normal bilgileri ölçüsünde ne uygunsa o işi yapmaktadırlar.”</p>



<p>Şunu unutmayalım ki İmam’ın, kesin oluşacak olayları bilmesi cebir anlamında değildir. Zira Allah insanların yapacağı işleri bilmektedir, ama bu insanın özgürlüğüyle çelişmez. Allah insanın iradesini kullanarak özgürce yapacağı işi bilmektedir.</p>



<p>İmam Hüseyin’in (a.s) şehit olacağını, Resulullah (s.a.a) ve Hz. Ali (a.s) çok önceden bildirmişlerdi bu husustaki rivayetler mütevatir olarak birçok tarih ve hadis kitabında nakledilmiştir. İmam’ın şehit edileceği haberini sahabeler, Peygamber’in eşleri ve akrabaları, Peygamber’den direk veya dolaylı olarak duymuşlardı.</p>



<p>Hz. Hüseyin’in (a.s) Medine’den Mekke’ye oradan da Irak’a gideceği haberini alan İslam’ın ileri gelenleri, iyice korkup tedirgin olmaya başladılar. Çünkü herkes Peygamber’den nakledilen hadisler üzere İmam’ın şehit edileceğini biliyordu. Bundan ziyade, zaten Kufelilerin geçmişi, Hz. Ali’ye karşı vefasızlıkları, ayrıca Yezid’in ve ordusunun acımasızlığı herkes tarafından bilinen bir gerçekti. İmam Hüseyin’in (a.s) şehit edilmemesi ve olayların başka bir şekilde cereyan etmesi çok zayıf bir ihtimaldi.</p>



<p>Hazret, sürekli olarak öldürüleceğini söylemekte ve hiçbir zaman Yezid’in azledilip yeni bir hükümetin kurulacağı haberini vermemekteydi. Lakin ister sonunda öldürülmek olsun, isterse de hükümete ulaşmak her halükarda bütün Müslümanların vazifesi İmam Hüseyin’in (a.s) yanında yer almaktı, Yezid’e biat etmeyip zalim hükümete karşı kıyam etmekti. Elbette İmam da halkın topluca kıyam etmeyeceğini iyi biliyordu, dolayısıyla kendisi ve yanındaki az bir grupla sonunda ölüm olsa bile kıyam etmek zorundaydı. Bu yüzden şehit olacağını önceden söylüyordu.</p>



<p>Bazen kendisine Irak’a gitmemesi gerektiğini söyleyenlere şöyle buyuruyordu:</p>



<p>“Ben Resulullah’ı (s.a.a) rüyamda gördüm, beni yapmam gereken bir işle görevlendirdi, onu yapmam çok daha iyi olacaktır.”<a href="#_ftn2">[2]</a></p>



<p>Keşfu-l-Kumme adlı eserde, İmam Zeynelabidin’den (a.s) şöyle nakledilmektedir:</p>



<p>“Yol boyunca nerede dursak, babam hep Hz. Yahya’nın nasıl şehit edildiğinden bahsederdi. Örneğin bir gün şöyle buyurdu: Dünyanın Allah katında değersiz ve kötü olmasının sebeplerinden birisi de Hz. Yahya’nın mübarek başının kesilip, İsrailoğullarından zinakar bir kadına hediye olarak sunulmasıdır.”</p>



<p>Sonuçta, hadislerden ve tarih kaynaklarından anladığımız kadarıyla İmam Hüseyin (a.s), şehit olacağını ve askeri bir başarı kazanmayacağını kesin bilmekteydi. Fakat her şeye rağmen kıyam etmesinin nedeni; Yezid’in hükümetinin batıl olduğunu ilan etmek, Resulullah’ın (s.a.a) getirdiği dini, hurafelerden temizlemek ve İslam’ı Yezid hükümetinin yok edici darbelerinden korumaktır.</p>



<p>İmam Hüseyin’in (a.s) en büyük başarısı; haklılığını Kufelilerin davetine olumlu yanıt vererek göstermesidir. Böylece herkese hücceti tamamlamış oldu. Hareketini de mazlumiyet ile birleştirerek zalimlerin maskesini düşürüp, kıyamını tarih boyunca ebedi kıldı. Eğer bugün Kerbela kıyamı üzerinden asırlar geçmesine rağmen hala canlı, hala özgün ve hala ilahi bir renge sahipse bu şehadet ve esaret sayesindedir.</p>



<p></p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p><a href="#_ftnref1"><sup>[1]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Cin, 26.</p>



<p><a href="#_ftnref2"><sup>[2]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Tarih-i Taberi, c. 4, s. 292.</p>



<p></p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/hz-huseyinin-sehit-olacagini-bildigi-halde-olume-gitmesi/">Hz. Hüseyin’in Şehit Olacağını Bildiği Halde Ölüme Gitmesi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/hz-huseyinin-sehit-olacagini-bildigi-halde-olume-gitmesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ziyaret-i Âşura’da Yezid’in Oğlu Muaviye’ye Lanet</title>
		<link>https://www.caferilik.com/ziyaret-i-asurada-yezidin-oglu-muaviyeye-lanet/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/ziyaret-i-asurada-yezidin-oglu-muaviyeye-lanet/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 29 Apr 2021 09:08:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Muharrem Özel]]></category>
		<category><![CDATA[Hadis ve Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Soru Cevap Arşivi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.islamex.com/?p=4462</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru Ziyaret-i Âşura’da yapılan lanetler Yezid’in oğlu Muaviye’yi de kapsıyor. Oysa onun oğlu Muaviye iyi birisi idi. Bu durumda (tezat içerikli olan) Ziyaret-i Âşura nasıl muteber olabilir? Kısa Cevap Ziyaret-i Âşura’da Yezid’in oğlu da dâhil bütün Ümeyye oğullarına lanet edilmiştir. Bu arada bazı tarihçiler Yezid’in oğlu ve Ümeyye oğullarından birkaç tanesini yapmış oldukları hizmetlerden dolayı [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/ziyaret-i-asurada-yezidin-oglu-muaviyeye-lanet/">Ziyaret-i Âşura’da Yezid’in Oğlu Muaviye’ye Lanet</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<h2></h2>



<h3>Soru</h3>



<p>Ziyaret-i Âşura’da yapılan lanetler Yezid’in oğlu Muaviye’yi de kapsıyor. Oysa onun oğlu Muaviye iyi birisi idi. Bu durumda (tezat içerikli olan) Ziyaret-i Âşura nasıl muteber olabilir?</p>



<h3>Kısa Cevap</h3>



<p>Ziyaret-i Âşura’da Yezid’in oğlu da dâhil bütün Ümeyye oğullarına lanet edilmiştir. Bu arada bazı tarihçiler Yezid’in oğlu ve Ümeyye oğullarından birkaç tanesini yapmış oldukları hizmetlerden dolayı iyi insanlar şeklinde tanıtmışlardır. Bu ise lanet edilmelerine terstir. Zâhirî olarak bir çelişkinin var olduğu görülmektedir oysa gerçekte bu ikisinin arasında herhangi bir tezat ve çelişki bulunmamaktadır. Zira Ümeyye oğullarından maksat fikir ve amel olarak Ümeyye oğullarıyla aynı düşünenler ve aynı şekilde amel edenlerdir. Yani İmamların (a.s) imametinin gasp edilmesine ve şehit olmalarına karşı hoşnut, seyirci kalıp tepki göstermeyen, dolaysız bir şekilde bu işi yapan ve buna sebebiyet veren kimselerdir.</p>



<p>Bu konu Ziyaret-i Âşura’da lanet içeren ibareden önce ve sonraki ibareler üzerinde dikkatli bir şekilde tefekkür edilirse çok açık bir şekilde anlaşılıyor. Zira Ziyaret’e hâkim olan atmosfer zorla ve gasp ile hilafet tahtına oturup Allah’ın nurunu söndürmeye çalışan ve Ehl-i Beyt’e (a.s) karşı düşmanlık yapıp bu düşmanlığı toplum içinde yerleştirmek için her çeşit vesileden yararlanan ve hakeza bunlara destek veren, seyirci kalan, bunların yapmış olduğu bu işlerine rıza gösteren ve bunu yapanları savunan kimselere lanet etmek ve onlara beddua etmektir. Buna binaen usulu’l-fıkıhta var olan kaideye göre Ümeyye oğullarının salih olan kimseleri, Ümeyye oğulları kavramının dışında kalırlar. Yani Ümeyye oğulları (Benî Ümeyye) kavramı ilk baştan beri onların iyilerini kapsamadığı için istisna edilmelerine gerek yoktur.</p>



<h3>Ayrıntılı Cevap</h3>



<p>Yukarıdaki soru iki yönlüdür. Birisi Yezid’in oğlunun akide ve amel durumunun incelenmesi, diğeri Ziyaret-i Âşura’da Benî Ümeyye’ye (Ümeyye oğullarına) yapılan lanetten maksadın ne oluğunu anlamaktır:</p>



<p>Yezid’in oğlu hakkında şunu söylemek gerekir: Tereddütsüz Yezid’in oğlu Muaviye’nin hilafet makamı gasp edildiği için o makamdan kenara çekilmesi olumlu bir iştir. Ama onun bu girişiminin kesinlikle Allah’a karşı şartlarına riayet ederek kesin tövbe edip Allah’ın rahmetine nail olduğuna ve artık Allah’ın lanetini hak etmediği konuma geldiğine dair kesin bir delil değildir. Zira hilafet makamının az bir müddet de olsa gasp edilmesi çok büyük bir günahtır. Kesinlikle onun bağışlanması için bazı şartlar gerekir. Ömer bin Abdülaziz hakkında da İmam Seccad’dan (a.s) bir rivayet nakledilmiştir. İmam Seccad Abdullah bin Ata’ya şöyle buyurmuştur:</p>



<p>“…O (Ömer b. Abdulaziz) ölecektir. Yeryüzündekiler onun için ağlayacaklar ama gökyüzündekiler ona lanet edecekler.” <a href="#_ftn1">[1]</a></p>



<p>Zira o hak etmediği bir makamda oturmuştu. Her ne kadar diğer halifelere oranla insana yakışır iyi işler yapmış, güzel girişimlerde bulunmuş ve çok şeyler yapmış ise de durum böyledir. Elbette kesin bir şekilde Yezid’in oğlunun veya Ömer bin Abdülaziz’in Allah’ın rahmetine nail olmadığını söyleyemeyiz.<a href="#_ftn2">[2]</a> Her halükârda sadece Allah Teâlâ onların durumundan haberdardır. Ama Ümeyye oğullarından az da olsa bir kısmının has Şialardan olduğu kesindir. Halit b. Sait b. As, Ebu’l-As b. Rabii, Sadu’l-hayr ve buna benzer başka şahsiyetler bunlardan bir kısımdır. Buna binaen Ümeyye oğullarından bazı kimselerin ilahi lanete müstahak olmadıklarını söyleyebiliriz. Şimdi sorunun diğer yönünü inceleyelim.</p>



<h5>Ümeyye Oğullarının Tümüne Lanet ve Bu Lanetin Anlamı:</h5>



<p>Kur’ân’ın çok açık ve net (muhkem) usullerinden birisi şudur: Hiç kimse başka birisinin günahından dolayı kınamaz, dünya ve ahiret azabına maruz kalmaz.<a href="#_ftn3">[3]</a> Eğer bir kimsenin günahın tahakkuk bulmasında etkisi olmamışsa, işlenen günaha rıza göstermemişse veya ona engel olduğu halde o günah tahakkuk bulmuşsa işlenen bu günahın cezası kesinlikle hiçbir şekilde ona yönelmez. Ama eğer işlenen günahın tahakkuk bulmasında bu durumlar söz konusu ise yani günahın tahakkuk bulmasında etkisi olmuş, seyirci kalmış, rıza göstermiş, hoşnut olmuş ise bunların kendisi günahtır. Eğer azap ve kınama insana yöneliyorsa bunlardan ötürüdür. Başkasının günahından ötürü değildir. Hz. Salih’in (a.s) devesini Semud kavminden birisi boğazladı<a href="#_ftn4">[4]</a> ama Kur’ân-ı Kerim işlenmiş olan bu günahı ve cinayeti hepsine nispetlendiriyor.<a href="#_ftn5">[5]</a> Onların hepsinin cinayet işlediklerini ve ilahi azaba müstahak olduklarını söylüyor.<a href="#_ftn6">[6]</a> Zira onlar bu işlenmiş olan günaha ve cinayete rıza gösterdiler. Hz. Ali’nin (a.s) tabiriyle Semud kavminin ortak hoşnutlukları ve kızgınlıkları onları müşterek ve kötü akıbete maruz bıraktı.<a href="#_ftn7">[7]</a></p>



<p>Başka bir beyanla Kur’ân ve rivayetler literatüründe bir guruptan ve kabileden sayılıp sayılmamanın ölçüsü, fikri ve ameli bakımdan o gurupla uyum içinde olup olmamaktır. Bilindiği gibi Allah Teâlâ Hz. Nuh’un (s.a) oğlunu onun ailesinden ve ehlinden saymıyor. Onun delili pratikte Hz. Nuh ile uyum içinde olmayışıdır.<a href="#_ftn8">[8]</a> Diğer taraftan bizim Peygamberimiz (s.a.a) fiziki olarak peygamberle hiçbir bağı olmayan Selman-ı Farisi’yi Ehl-i Beyt’inden sayıyor.<a href="#_ftn9">[9]</a> Bu nedenle İmamlar (a.s) Ümeyye oğullarından iyi olan kimseleri Ümeyye oğullarından saymıyorlar. Örnek olarak Sadu’l-Hayr’a işaret edebiliriz: Ümeyye oğulları hatırlatıldığında Sadu’l-Hayr gibi bir şahıs kadınlar gibi yüksek sesle ağlıyordu. İmam Bâkır (a.s) “Bu kadar şiddetli şekilde seni ağlatan şey nedir?” diye sorunca, o “Ben Kur’ân-ı Kerim’de melun olarak belirtilen ağaçtanım, o halde nasıl ağlamayayım?” diyor. İmam Bâkır (a.s) ona şöyle diyor:</p>



<p>“Sen onlardan değilsin. Sen biz Ehl-i Beyt’ten olan Emevî’sin, sen Allah’ın söylemiş olduğu şu sözü duymadın mı? Ki şöyle buyuruyor: Bana tabi olan herkes bendendir.” <a href="#_ftn10">[10]</a></p>



<p>Sonuç itibariyle Ümeyye oğullarından maksat fikrî ve ameli olarak gerçekten Ümeyye oğullarıyla uyum içinde olan kimselerdir. Yani imametin gasp edilmesine sebebiyet verenler, bu işi bilfiil gerçekleştirenler, bu işe seyirci kalanlar, bu işe razı olanlar ve… İmamların (a.s) ve Şiaların şehadetine sebebiyet veren ve buna seyirci kalan kimselerdir.</p>



<p>Bu konu dakik bir şekilde Ziyaret-i Âşura’da zikredilen lanetten önce ve sonraki ibarelerde tefekkür edilirse açık bir şekilde anlaşılıyor. Zira ziyarete hâkim olan atmosfer zorla ve gasp ile hilafet tahtına oturup Allah’ın nurunu söndürmeye çalışan ve Ehl-i Beyt’e (a.s) karşı düşmanlık yapıp toplum içinde bu düşmanlığı yerleştirmek için her çeşit vesileden yararlanan ve hakeza bunlara destek veren, bunların yapmış olduğu işe rıza gösteren ve bunları savunan kimselere lanet etmek ve onlara beddua etmektir. Buna binaen usulu’l-fıkıhtaki kurala göre Ümeyye oğullarının salih ve iyi olan kimseleri, Ümeyye oğulları kavramının haricindedirler. Yani Ümeyye oğulları kavramı zaten ilk baştan beri onların iyilerini kapsamıyordu.</p>



<p>Mirza Ebul-Fazl Tahranî (Allah kendisine rahmet etsin) Ziyaret-i Âşura’ya yazmış olduğu şerhte bu açıklamayı kabul ederek bunun için iki delilde zikrediyor:</p>



<p>1- Benî (oğulları) Ümeyye’ye izafe edilmiş (yani Ümeyye oğulları denilmiş), izafe ise ahitte olan hakikattir. Yani Ümeyye oğullarından, ahdin içine girmiş olan Ümeyye oğullarıdır. Bunlardan maksat da Ehl-i Beyt ile düşman ve onlardan nefret eden kimselerdir.</p>



<p>2- Bir rivayette Masum İmam (a.s) Benî Ümeyye (Ümeyye oğulları) kelimesini kullanmış, devamında onu Ebu Süfyan’a, Muaviye’ye ve Mervan’a tatbik etmiştir.<a href="#_ftn11">[11]</a></p>



<p>Sonuç itibariyle Yezid’in oğlu Muaviye’nin ilahi lanetin kapsamına girmediğini varsayabiliriz. Buradaki makam karinesine dayanarak lanet edilen Benî Ümeyye’den kastın onlardan özel bir topluluktur, Yezid’in oğlu Muaviye onlardan sayılmamaktadır, diyebiliriz.<a href="#_ftn12">[12]</a></p>



<p></p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p><a href="#_ftnref1"><sup>[1]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Saffar, Muhammed b. Hasan, “Besairud-Deracat”, Kitaphanei Ayetullan Meraşi, Kum, baskı 2, 1404 k. s. 170.</p>



<p><a href="#_ftnref2"><sup>[2]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bu nedenle Mirza Abdullah Efendi gibi bazı değerli ve saygın âlimlerimiz “Riyazul Ulema” adlı eserinde şöyle buyurmuş: “Ömer b. Abdul-Aziz’e lanet edilmesinin caiz olduğu belli değildir. Seyyid Rezi kendi divanında Ömer b. Abdul Aziz hakkında olan mersiyesinde bir mısra zikrediyor ki bu mısrada onu övüyor ve ondan güzelliklerle konuşuyor.</p>



<p><a href="#_ftnref3"><sup>[3]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Necm/38 ve 41; “la teziru vaziretun vizre uhra; yani kimse kimsenin günahını taşımıyor” cümlesi. Enam Sûresinin 164, İsra Sûresinin 15, Fatır Sûresinin 18 ve Zümer Sûresinin 7. âyetinde zikredilmiştir.</p>



<p><a href="#_ftnref4"><sup>[4]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Kamer/4; Hz. Ali de (a.s) şöyle buyurmuş: “Gerçekten Semudların devesini bir kişi öldürdü.” (Nehcu’l-Belaga, Subhi Salih, hutbe no: 201, s. 319.)</p>



<p><a href="#_ftnref5"><sup>[5]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Araf/77; Hud/65; Şuara/157; Şems/14.</p>



<p><a href="#_ftnref6"><sup>[6]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; “Fakat onlar, onu yalanladılar ve deveyi boğazladılar. Bunun üzerine Rableri, suçlarından dolayı onları helâk etti ve kendilerini yerle bir etti.” (Şems/14)</p>



<p><a href="#_ftnref7"><sup>[7]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; “Ey insanlar, insanları biraraya getiren tek şey (aralarında) olan hoşnutluk ve nefrettir. Semudların devesini yalnız tek bir kişi boğazladı. Ama Allah Teâlâ azabını hepsine nazil etti. Zira hepsi onun yapmış olduğu bu işten hoşnut ve razı idiler.” (Nehcu’l-Belaga, hutbe no: 201, s. 319.)</p>



<p><a href="#_ftnref8"><sup>[8]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; “Allah, “Ey Nûh! O, asla senin âilenden değildir. Onun yaptığı, iyi olmayan bir iştir. O hâlde, hakkında hiçbir bilgin olmayan şeyi benden isteme. Ben, sana cahillerden olmamanı öğütlerim” dedi.” (Hud, 46)</p>



<p><a href="#_ftnref9"><sup>[9]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; “Selman minna ehlelbeyti; yani Selman biz Ehl-i Beyt’tendir.” (Meclisî, Muhammed Bâkır, Biharu’l-Envar, Müessese-i el-Vefa, Beyrut, h.k. 1404, c. 65, s. 55.</p>



<p><a href="#_ftnref10"><sup>[10]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Biharu’l-Envar, c. 46, s. 337; Şeyh Mufid, el-ihtisas, Kongre-i Cihan-i Hizare-i Şeyh Mufid, Kum, 1. baskı, s. 85.</p>



<p><a href="#_ftnref11"><sup>[11]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Tahranî, Mirza Ebu’l-Fazl, Şifau’s-Sudur fi Şerh-i Ziyareti’l-Aşura”, intş. Murtazevi, 1. baskı, h.ş. 1376, c. 1, s. 255-263.</p>



<p><a href="#_ftnref12"><sup>[12]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Daha fazla bilgi edinmek için bkz. Turhan, Kasım, Nigeriş-i İrfani, Felsefi ve Kelami bi Şahsiyet ve Kıyam-i İmam Hüseyin (a.s), s. 279-291.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/ziyaret-i-asurada-yezidin-oglu-muaviyeye-lanet/">Ziyaret-i Âşura’da Yezid’in Oğlu Muaviye’ye Lanet</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/ziyaret-i-asurada-yezidin-oglu-muaviyeye-lanet/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hz. Zehra’nın (s.a) Şahsiyeti</title>
		<link>https://www.caferilik.com/hz-zehranin-s-a-sahsiyeti-2/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/hz-zehranin-s-a-sahsiyeti-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 31 Aug 2020 09:33:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hadis ve Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Soru Cevap Arşivi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.islamex.com/?p=4468</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru Dünyanın en üstün kadını Hz. Zehra’nın (a.s) şahsiyet ve üstünlük yönlerini beyan eder misiniz? Kısa Cevap Sadece irdeleme ve derin düşünme aracılığıyla engin boyutlarına ulaşmanın mümkün olduğu Hz. Zehra’nın (a.s) yüce şahsiyetinin yönleri çok geniş ve engindir. O yüce şahsiyetin manevî ve ilahî, ilim ve marifet, siyasal ve toplumsal mücadele yönleri hakkında okumak ve [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/hz-zehranin-s-a-sahsiyeti-2/">Hz. Zehra’nın (s.a) Şahsiyeti</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<h2></h2>



<h3>Soru</h3>



<p>Dünyanın en üstün kadını Hz. Zehra’nın (a.s) şahsiyet ve üstünlük yönlerini beyan eder misiniz?</p>



<h3>Kısa Cevap</h3>



<p>Sadece irdeleme ve derin düşünme aracılığıyla engin boyutlarına ulaşmanın mümkün olduğu Hz. Zehra’nın (a.s) yüce şahsiyetinin yönleri çok geniş ve engindir. O yüce şahsiyetin manevî ve ilahî, ilim ve marifet, siyasal ve toplumsal mücadele yönleri hakkında okumak ve araştırmak bize hedefimize ulaşmada yardımcı olacaktır. Kadınların efendisinin muhtelif Şia ve Sünnî kitaplarının tanıklığıyla belirgin bazı ahlakî ve insanî özellikleri şunlardır:</p>



<p>1- En yüksek imkânlardan yararlanabilme durumunda az bir servet ve naçiz imkânlar ile kanaat etmek ve yetinmek.</p>



<p>2- Temayül ve ihtiyacı olduğu eşyalarda birçok defa infak ve fedakârlıkta bulunmak.</p>



<p>3- Yüce Allah’ın huzurunda içtenlikle çok ibadet ve münacatta bulunmak.</p>



<p>4- Hayâ ve iffetin sembolü olmak.</p>



<p>5- İslâmî örtünme ve hicabın mükemmel örneği olmak.</p>



<p>6- Bir kısmı, değerli “Fâtıma’nın Mushafı” kitabının içeriğini bilmek olan dünya kadınları hanımefendisinin engin ilim ve marifeti.</p>



<p>7- Hz. Ali’nin (a.s) velayet makamını korumak için –Peygamber’in (s.a.a) vefatından sonra- onun siyasal ve toplumsal mücadelesi.</p>



<h3>Ayrıntılı Cevap</h3>



<p>Fâtıma Zehra’nın (a.s) varlıksal şahsiyeti ve manevî makamı hakkında birçok kitap yazılmış ve çok sözler söylenmiştir. Ama bunun bin katı bile insanlığın zihin ve düşüncesinden akıp söz ve yazı suretine bürünse, o yüce şahsiyetin engin okyanus mesabesindeki erdemlerinin ancak bir damlası olabilir.<a href="#_ftn1">[1]</a> Biz bu söyleşide bu mecaldeki güçsüzlüğümüzü itiraf ederek, sadece o engin denizin bir damlasını ele alacağız; çünkü şöyle söylemişlerdir:</p>



<p>Mümkün olmasa bile deniz suyunu içmek<br>Susuzluk miktarınca onu yudumlamak gerek.</p>



<p>Hz. Zehra’nın (a.s) marifet semasında, insanlığın en üstün düşünceleri mütehayyir ve en mahir akıllar şaşkındırlar. Onun marifet denizinin sahiline ulaşmak için Masumların (a.s) hadislerine başvurmak gerekir. Pak İmamlardan (a.s) gelen sayılı ve muteber rivayetlere göre, Fâtıma Zehra’nın (a.s) mukaddes varlığı Leyletu’l-Kadr’in (Kadir Gecesi) hakikati olarak tefsir edilmiştir. Çünkü Leyletu’l-Kadr suskun Kur’ân’ın nüzul zarfı ve Fatıma (a.s) ise on bir konuşan Kur’ân ve tekâmül etmiş ve mükemmelleşmiş insanın, yani pak İmamların (a.s) nüzul zarfıdır.<a href="#_ftn2">[2]</a></p>



<p>Hz. Sıddîka Kübra’nın (a.s) makamı o kadar yüksektir ki onun rıza ve öfkesi yüce Hz. Muhammed’in (s.a.a) rıza ve öfkesinin ölçüsü karar kılınmıştır. Nitekim bir hadiste Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur:</p>



<p>“Fâtıma (a.s) benim tenimin parçasıdır. Onu mutlu eden beni mutlu etmiş ve beni mutlu eden de Allah’ı mutlu etmiştir. Hakeza ona eziyet eden bana eziyet etmiş ve bana eziyet eden de Allah’a eziyet etmiştir.”</p>



<p>Aynı şekilde Peygamber (s.a.a) şöyle buyurmuştur:</p>



<p>“Fâtıma (a.s) benim yanımda insanlar arasındaki en değerli kimsedir.”<a href="#_ftn3">[3]</a></p>



<p>Yüce İslâm Peygamberi (s.a.a) bir başka hadiste ise şöyle buyurmuştur:</p>



<p>“Meryem kendi zamanındaki kadınların hanımefendisiydi ama kızım Fâtıma (a.s) baştan sona dek tüm dünya kadınlarının hanımefendisidir.” <a href="#_ftn4">[4]</a></p>



<p>Diğer bir hadiste de şöyle buyurmuştur:</p>



<p>“Yanıma bir melek geldi ve bana Fâtıma (a.s) tüm cennet kadınlarının hanımefendisi ve tüm hanımların öncüsüdür, diye müjde verdi.”<a href="#_ftn5">[5]</a></p>



<p>Böylece Fâtıma’nın (a.s) Meryem ve Asiye gibi diğer salih kadınlardan daha faziletli ve üstün oluşu ispatlanmaktadır. Evet, Zehra Merziye’nin (a.s) makam ve derecesi Asiye ve Meryem’den üstün olmakla kalmayıp, Hz. Fâtıma’ya hamile kaldığı zaman onların Hz. Hatice Kübra’ya (a.s) hizmet etmeyi başarmaları kendilerinin övünç kaynağıdır.<a href="#_ftn6">[6]</a></p>



<p>Hz. Zehra’nın (a.s) üstünlük yönleri bağlamında en yüksek imkânlardan yararlanabilme durumunda az bir servet ve naçiz imkânlar ile kanaat etme ve yetinme hususuna işaret edilebilir. Çünkü o, Hz. Muhammed’in (s.a.a) kızıydı ve Hz. Peygamber (s.a.a) “Fedek” gibi geliri iyi olan değerli bir arsayı kendisine bağışlamıştı.<a href="#_ftn7">[7]</a> Aynı şekilde kocası Hz. Ali’nin (a.s) iş ve çalışma yerinden elde ettiği önemli bir geliri vardı ve Hz. Ali (a.s) kendi, eşi ve çocukları için müreffeh bir yaşam hazırlayabilirdi. Ama onlar tüm gelirlerini ihtiyaç sahiplerine harcıyor ve çok zor ve meşakkatli bir yaşam ile yetiniyorlardı. Onun şahsiyetinin diğer bir yönü, infak ve fedakârlık yönüdür. Gelinlik elbisesini özellikle de düğün gecesinde bağışlaması oldukça meşhurdur. İhtiyaç duyduğu halde yemeğini ardı ardınca üç gece boyunca mahrum, yetim ve esire bağışlaması, Kur’ân-ı Kerim’in Dehr (İnsan) Sûresinde yer almıştır.</p>



<p>Hz. Zehra’nın (a.s) diğer bir üstünlük yönü, onun ibadetleridir. Fâtıma’nın ibadetleri, nicelik açısından onun hayatının her anında görünecek ve duyumsanacak kadar çoktu. Onun davranışları, konuşmaları, bakışı, çalışması ve gece ile gündüzün her anında nefes alması ibadetti.<a href="#_ftn8">[8]</a> O, her gece çocukları yatırdıktan ve eve ait diğer işlerden ayrıldıktan sonra seccade üzerinde mübarek ayakları şişene kadar namaz kılardı.<a href="#_ftn9">[9]</a> Onun ibadetleri, Allah’a yakın meleklerin parıldayan nurundan hayret etmesine ve lezzet almasına neden olacak kadar eşsizdi. Öyleki Allah’a yakın yetmiş bin meleğin hepsi kendisine selam gönderir ve esenlik dileğinde bulunurdu.<a href="#_ftn10">[10]</a></p>



<p>Sahife-i Fâtıma, Şia’nın iftiharlarından biridir. Şia, bu değerli kitabın Yüce Allah tarafından Zehra Merziye’ye ilham edildiğine inanmaktadır.<a href="#_ftn11">[11]</a></p>



<p>Hz. Zehra’nın (a.s) iffet, hayâ ve hicabı: Hicap ve iffeti hakkında hayatımızda eş ve çocuklarımızın öncelikli ödevi olması gereken Fâtıma Zehra’nın (a.s) davranış ve sözlerinden çok güzel ve görünmeye değer hususlar aktarılmıştır. Bir gün Peygameber-i Ekrem (s.a.a) mescitte hazır olan Müslüman topluluğuna şu soruyu yöneltti: “Hanımların yaşamı için hangi tarz ve yöntem daha iyidir?” Hz. Zehra (a.s), bu soruya cevap vermekte kendini yetersiz gören ve bu nedenle kendisinin evine gelen Selman vasıtasıyla şöyle yanıt verdi:</p>



<p>“Kadınlar için iyi olan namahrem erkekleri görmemeleri ve namahrem erkeklerin de onları görmemeleridir.”<a href="#_ftn12">[12]</a></p>



<p>Son olarak Fâtıma Zehra’ya (a.s) uyulması gereken zorunlu alanlardan birine işaret etmeliyiz. Bu, imamet ve velayetin kutsiyetini savunma alanıdır. Çünkü o, Allah Resulü’nün (s.a.a) hicranından sonraki hayatının kısa döneminde velayetin kutsiyetini muhafaza etmenin en güzel örneğini tablolaştırmıştır.<a href="#_ftn13">[13]</a> Fâtıma (a.s) kendi zamanındaki insanları iyi tanıyordu ve sözlerinden onların ibret almayacaklarını ve kendisiyle birlikte kıyam etme cesareti taşımadıklarını iyi biliyordu ama gelecektekiler için dalaleti rüsva etmek, hakikati açıklamak ve hücceti tamamlamak istiyordu. Nitekim şöyle buyurmuştur:</p>



<p>“Ama biliyorum zelil ve acizliğin pençesinde çaresiz olduğunuzu. Yardım etmemek varlığınızı kuşatmış ve vefasızlık bulutu kalbinizi sarmıştır. Ne yapayım ki gönlüm kan ağlamakta ve şikâyet dilini kontrol etmek ise takatin dışında.” <a href="#_ftn14">[14]</a></p>



<p>Fâtıma (a.s) kültür saldırganları karşısında susmanın kabul edilir olmadığını tarih boyunca tüm Müslümanlara kavratmak için, hamasî kültürel kıyamında bir an olsun hidayet edici açıklama ve aydınlatmalarından el çekmedi. Hz. Zehra (a.s) bid’at ve İslâm’ın tahrifi karşısında sakin oturmayıp ayağa kalktı, hiddetlenip celalleşti ve ifşa edip aydınlattı. Çünkü o ilahî ilham ve Cebrail’in sözleri vasıtasıyla gelecekten haberdardı ve bu aydınlatmaların layık gönüllerde yer edineceğini ve imametin işlevselliği ve yaratılış hedefinin gerçekleşmesinde eşsiz bir rol alacağını biliyordu.<a href="#_ftn15">[15]</a></p>



<p></p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p><a href="#_ftnref1"><sup>[1]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Misbah Yezdî, Muhammed Taki, Cami ez Zülâl-i Kevser, s. 21.</p>



<p><a href="#_ftnref2"><sup>[2]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; a.g.e, s. 17.</p>



<p><a href="#_ftnref3"><sup>[3]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Şeyh Tusî, Emali, c. 1, s. 24.</p>



<p><a href="#_ftnref4"><sup>[4]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Biharu’l-Envar, c. 43, s. 24, 20. Rivayet.</p>



<p><a href="#_ftnref5"><sup>[5]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Emali, c. 1, s. 457; Delailu’l-İmame, s. 8; Gayetu’l-Meram, s. 177;Biharu’l-Envar, c. 43, s. 2.</p>



<p><a href="#_ftnref6"><sup>[6]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; A.g.e.</p>



<p><a href="#_ftnref7"><sup>[7]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; el-Kâfi, c. 1, s. 537, “Babu’l-Elfeyî ve Tefsiru’l-Hums ve Hududihi ve ma Yecibu Fihi.”</p>



<p><a href="#_ftnref8"><sup>[8]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; İhkaku’l-Hak, c. 4, s. 481.</p>



<p><a href="#_ftnref9"><sup>[9]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Biharu’l-Envar, c. 42, s. 117.</p>



<p><a href="#_ftnref10"><sup>[10]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; a.g.e, c. 43, s. 12, 6. Rivayet.</p>



<p><a href="#_ftnref11"><sup>[11]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; İmam Humeynî’nin ilahî siyasî vasiyetnamesinden, Sahife-i Nur, c. 31, s. 171. Biz iftihar ediyoruz ki “Yükselen Kur’ân” olarak adlandırılan hayat bahşedici dualar masum imamlarımızdandır. Biz, imamların “Şabaniye Münacaatı”, Hüseyin b. Ali’nin (a.s) “Arefe Duası”, Muhammed ailesinin Zebur’u “Sahife-i Saccadiye” ve yüce Allah tarafından Zehra Merziye’ye ilham edilen “Fâtıma Mushafı” ‘nın bizden olmasından kıvanç duyuyoruz.</p>



<p><a href="#_ftnref12"><sup>[12]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Vesailu’ş-Şia, c. 14, s. 43 ve 172; Biharu’l-Envar, c. 43, s. 54.</p>



<p><a href="#_ftnref13"><sup>[13]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Cami Ez Zülal-i Kevser, s. 145.</p>



<p><a href="#_ftnref14"><sup>[14]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Keşfu’l-Gumme, c. 1, s. 491; el-İhticac, s. 112; Delailu’l-İmame, s. 37.</p>



<p><a href="#_ftnref15"><sup>[15]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Cami Ez Zülâl-i Kevser, s. 149.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/hz-zehranin-s-a-sahsiyeti-2/">Hz. Zehra’nın (s.a) Şahsiyeti</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/hz-zehranin-s-a-sahsiyeti-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kadınlarda Hamilelik Dönemi</title>
		<link>https://www.caferilik.com/kadinlarda-hamilelik-donemi/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/kadinlarda-hamilelik-donemi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 30 Jul 2020 16:32:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hadis ve Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Soru Cevap Arşivi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.islamex.com/?p=4522</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru Kadınlar hamilelik döneminde nelere dikkat etmelidirler? Hepimizin bildiği gibi insanın karekteri anne karnında oluşmaya başlamakta,acaba hayırı bir evlat için Ehlibeyt ne gibi öneride bulunmuştur? Cevap Dediğiniz gibi hamilelik dönemi de insanın şahsiyetinin ve karakterinin oluşmasında çok önemlidir. Bebeğin şahsiyeti ilk oluşum gününden itibaren annenin yeme-içmesi, davranışları, düşüncesi, yaptığı işler ve psikolojik durumu ile gelişmektedir. [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/kadinlarda-hamilelik-donemi/">Kadınlarda Hamilelik Dönemi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<h2></h2>



<h3>Soru</h3>



<p>Kadınlar hamilelik döneminde nelere dikkat etmelidirler? Hepimizin bildiği gibi insanın karekteri anne karnında oluşmaya başlamakta,acaba hayırı bir evlat için Ehlibeyt ne gibi öneride bulunmuştur?</p>



<h3>Cevap</h3>



<p>Dediğiniz gibi hamilelik dönemi de insanın şahsiyetinin ve karakterinin oluşmasında çok önemlidir. Bebeğin şahsiyeti ilk oluşum gününden itibaren annenin yeme-içmesi, davranışları, düşüncesi, yaptığı işler ve psikolojik durumu ile gelişmektedir. Çocuğun “doğum öncesi” gelişimi “yeni bir bireyin” oluşum dönemidir. Bu dönemin kendine has bir takım özellikleri vardır. “anne karnında” ki “yeni oluşum dönemini” içinde bebeği yok sayarcasına davranmak, onun diş dünyadan etkilenmeyeceğini düşünmek, çocuğun doğumdan sonraki hatta tüm yaşantısını “olumsuz etkileyecek” çok tehlikeli hatalardır.</p>



<p>Bebek, her ne kadar gözlerden uzak, anne rahmi denen katmanlar ardında da olsa, O bizimle beraberdir. Dış dünyadaki seslerden etkilenen, annesinin ruhsal yapısından hissesini alan bu minik insanın, bir başka âlemde oluşması bizleri yanıltmasın. O, dokuz ay on gün daima “aramızda” dır.</p>



<p>Yukarda bahsi geçen çeşitli olumsuz çevre koşulları içinde ve stresli bir anne bedeninde vücut bulan bebeklerin, 2–3 yaşına geldiklerinde toplumsal uyumda güçlük çeken, en doğal aktiviteleri olan, oyun oynama istekleri kaybolmuş; sinirli, mızmız, içe dönük kimlikleri ile hırçın, huzursuz ve korkak bireylere dönüştükleri çeşitli uzman raporları ile belgelenmiş gerçeklerdir.</p>



<p>Ayrıca hamilelik öncesi ve hamilelik döneminde Allahın hükümlerine dikkat etmeyen, çeşitli günahları işleyen ve manevi yönden eksik olan anne-babanın çocukları, dine karşı ilgisiz, yüce ahlaki değerlerden mahrum olarak büyüyeceklerdir. Bunun aksine eğer anne, hamilelik döneminde Allah’la olan irtibatını ne kadar çok güçlendirirse ve kendisini günahlardan korumaya çalışırsa, dünyaya gelen çocukta bir o kadar manevi değerlere yönelik istekli olacaktır.</p>



<p>Tüm bunlar küçük yavrularımızın bizden uzakta sandığımız, doğum öncesi mekânlarında ne kadar ilgi ve özene muhtaç olduklarının göstergesidir.</p>



<p>Bu zorlu dönemlerde aşırı bir hassasiyet içinde olan annelerin psikolojik sağlıklarının korunması açısından ailenin tüm fertlerine özellikle kocalara çok iş düşmektedir. Hamileliğin vermiş olduğu sıkıntıyla, sinirli ve kırılgan olan anne adayına gösterilecek sevgi, şefkat, hoş görü, samimi yardımlar “mutlu anne-mutlu baba- mutlu bebek-mutlu kardeşler- mutlu bir aile” tablosu olarak karşımıza çıkacaktır.</p>



<p>Her konuda olduğu gibi Peygamber efendimiz (s.a.a) ve Masum İmamlar (a.s) bu konuda da bizlere yol göstermişlerdir. Üstün ilahi kemallere ulaşmakta istekli bir evlat dünyaya getirmek için, annelerin neler yapması gerektiğini buyurmuşlardır. Şimdi bu tavsiyelere kısaca değinelim.</p>



<h5>Hamilelik Öncesi Alınacak Önlemler</h5>



<p>Bu aşamada en önemli olan şey eş seçimidir. Evlenmek isteyen kadın ve erkek ideal, İslami emirlere dikkat eden, günahtan sakınan ve tek gayesi yüce Allaha kulluk edip, ona ulaşmak olan birisiyle evlenmelidir. Çünkü ileride de açıklayacağımız gibi anne -babanın hem fiziksel ve hem de manevi özellikleri çocuğa geçmektedir.</p>



<p>Hz. Peygamber (s.a.a) şöyle buyuruyor:</p>



<p>“Evladınızı kimin rahminde büyüteceğinize dikkat edin, çünkü ahlak nesilden nesile geçmektedir.”</p>



<p>Annenin çocuk üzerinde her yönden ne denli etkili olduğunu bizlere bildiren bir diğer hadiste şöyledir: Muhammed b. Hanefiye İmam Ali’nin (a.s) oğludur. Cemel savaşında bir bölüğün komutanıydı, İmam Ali defalarca düşmana korkmadan saldırmasını emretmesine rağmen, düşmanın hafif bir direnişiyle korkup geri çekiliyordu, üçüncü çekilişinde, imam kılıcının kabzasıyla Muhammed’in omuzlarına vurarak şöyle buyurdu:</p>



<p>“Bu zayıflık ve korkaklığı annenden almışsın, benden değil, çünkü ben hiçbir şeyden korkmam.”</p>



<h5>Evlendikten Sonra Dikkat Edilmesi Gerekenler</h5>



<p>1- Hamile kalmadan önce anne ve baba bütün haramlardan uzak durmalıdırlar. Özelliklede haram olan yiyecek ve içeceklerden, hatta en iyisi şüpheli olanlardan da sakınmaktır. Haram yiyecek çocuğun oluşumuna negatif etki bırakmaktadır.</p>



<p>2- Anne diline hâkim olunmalıdır, insanın en fazla işlediği günah dilledir, kesinlikle yalan konuşmamalı, dedikodu yapmamalı, iftira ve töhmet gibi günahlardan kaçınmalıdır.</p>



<p>3- Kalben ve ruhen Allah’a tam bir inancı olmalı, öncelikle usuli dinini iyice öğrenip aklıyla kabul etmeli, fıkhi hükümleri eksiksiz yerine getirmeli ve ahlaki yönden kendisini geliştirip, maneviyatını güçlendirmelidir.</p>



<h5>Hamilelik Aylarında Yapılması Gerekenler</h5>



<p>Dokuz aylık hamilelik döneminde anne- baba her ay için belirtilen özel amelleri yaparak İslam ve toplum için mükemmel nesillerin temelini ata bilirler. Yarınları için, ellerin bu dünyadan kesildiği günde geride sürekli onlar için hayır ameller yapan salih nesiller bıraka bilirler. Bunun için dokuz ay boyunca hem masum imamların ve hem de doktorların belirtmiş olduğu tavsiyelere uyulmalıdır.</p>



<h3>Birinci Ay</h3>



<p>Sperm yumurtanın içine girdikten sonra, spermin 23’er kromozomluk genetik materyalleri birleşir ve 46 kromozomluk bir hücre oluşur. Eğer yumurtaya girmeyi başaran sperm X kromozomu taşıyorsa oluşacak bebeğin cinsiyeti kız, Y taşıyorsa erkek olur. Dördüncü hafta; Henüz siz gebe kaldığınızı fark etmemenize rağmen rahminizdeki bebeğin temel dokuları olan endoderm (bu dokudan akciğerler ve karaciğer, sindirim sistemi ve pankreas) mezoderm (iskelet, kas sistemi, böbrekler, kan damarları ve kalp), ektoderm (cilt, saç, göz bebekleri ve sinir sistemi) gelişmeye başlamıştır.</p>



<p>1- Perşembe ve Cuma günleri Yasin ve Saffat sureleri okunup karın bölgesine üflensin.</p>



<p>2- Sabahları tatlı elma yenilsin.</p>



<p>3- Cuma günleri kahvaltıdan önce nar yenilsin.</p>



<p>4- Güneş doğmadan önce çok az. İmam Hüseyin (a.s) türbetinden yenilsin</p>



<p>5- Namazlar tam vaktinde düzenli kılınsın. Namaza başlamadan önce eller karna konulup ezan ve ikame okunsun.</p>



<p>6- Her gün aç karnına hurmaya Kadir suresi okunup yensin.</p>



<h3>İkinci Ay</h3>



<p>Bu gebelik ayının başında ultrason yapıldığında gebelik kesesi görülebilir, fakat kese içindeki embryo henüz görüntülenecek kadar büyümemiştir. Bu ayın sonunda kıkırdak halindeki kemikler gelecek haftalarda sertleşmeye başlayacaktır. El ve ayak parmakları tamamen oluşmuş; fakat henüz birbirlerinden ayrılmamışlardır.</p>



<p>Salgılanan hormonlar nedeniyle gebeliğinizin bu döneminden itibaren göğüslerde dolgunluk, hassasiyet gibi belirtiler hissedilmeye başlar. Bunun nedeni süt bezlerinin yavaş yavaş uyarılmaya başlamasıdır. Sık acıkma ve sabah bulantıları artan hormonlar seviyesine bağlı olarak ortaya çıkar. Rahmin büyümeye başlaması ve idrar kesesine baskı yapması nedeniyle sık idrara çıkma ihtiyacı doğabilir. Parfüm kokularından, bazı yemeklerin kokularından ve hatta ender durumlarda kendi eşinizin kokusundan bile rahatsız olabilirsiniz. Tüm bu yaşanan durumları normal ve geçici bir süreçtir. Sık sık ve az yemek ile önlenebilen bulantılar, sağlıklı bir gebeliğin göstergesidir.</p>



<p>Uyarı:</p>



<p>(a) Gebeliğiniz süresince saçınızı boyamaktan ve manikür yaptırmaktan kaçınmalısınız. Alkol, sigara, kahve, bilgisayarın yaydığı ışınlarından ve röntgen filmi çektirmekten uzak durmalısınız.</p>



<p>(b) Bu ayda vajinal kanama ve takiben kasıklardaki kramplar düşük habercisi olabilir. Uzun süren kanama ve kramplar çoğunlukla düşükle sonlanır. Bu bulguları saptadığınızda derhal doktorunuza başvurmanız gerekir. İstirahat ve doktorunuzun önereceği ilaçlar düşüğü önleyebilir.</p>



<p>1- Perşembe ve Cuma günleri Mülk suresi okunsun.</p>



<p>2- Perşembe günü 140 ve Cuma günüde 100 defa salâvat söylensin.(Allahumme selli ela Muhammed ve âli Muhammed ve eccil ferecehum.)</p>



<p>3- Eller karnın üzerine konulsun ve şu salâvat söylensin: “Allahumme selli ela Muhammed ve âli Muhammed ve eccil ferecehumve ehlik eduvvehum vel en e edaehum minel cini ven nasi minel evveliyne vel ahirin.”</p>



<p>4- Her hafta et ile süt beraberce yenilsin.</p>



<p>5- Tatlı elma yenilsin.</p>



<p>6- Her gün aç karnına üzüme İhlâs suresi okunup yensin.</p>



<h3>Üçünü Ay</h3>



<p>Bebeğin boyu 22–30 mm ve ağırlığı yaklaşık 4 gram civarındadır.</p>



<p>Bu ayda mide yanması ve hazımsızlık şikâyetleriniz görülebilir, aşırı yememek ve asitli yiyeceklerden uzak durmak gerekir. Ayrıca ayaklarınız da şişmeye başlayacaktır, bunun için iki saatte bir ayağa kalkmalı ve en az 10 dakika dolaşmalısınız. Bu aydan sonra bulantı ve yorgunluk hissiniz azalacaktır.</p>



<p>Uyarı: Gebelik süresince kesinlikle asla diyet yapılmamalıdır. Gebeliğin sağlıklı sürebilmesi için bu dönemde bebeğin yakın takipte olması gerekir. Gebelik sürecinde kadın doğum uzmanları tarafından bebeğin doğuştan sakatlık problemine sahip olup olmayacağı konusunda kesin tanının konulduğu dönemdir.</p>



<p>1- Perşembe ve Cuma günleri Ali İmran suresi okunsun.</p>



<p>2- 140 defa salâvat söylensin.(Allahumme selli ela Muhammed ve âli Muhammed ve eccil ferecehum.)</p>



<p>3- Eller karnın üzerine konulsun ve şu salâvat söylensin: “Allahumme selli ela Muhammed ve âli muhammmed ve eccil ferecehum ve ehlik eduvvehum vel en e’edaehum minel cini ven nasi minel evveliyne vel ahirin.”</p>



<p>4- Her hafta buğdayla ve etle yemek yapılsın ve sütle beraber yenilsin.</p>



<p>5- Sabahları biraz bal yenilsin.</p>



<p>6- Her gün aç karnına bir elmaya Ayet’el Kürsü okunup yensin.</p>



<h3>Dördüncü Ay</h3>



<p>Bebeğinizin boyu 80–113 mm, ağırlığı ise 25 gr civarındadır. Şimdi yüzü daha fazla gelişmiş olup, yanakları ve burnu görülebilmektedir. Artık bebeğiniz hareket edebilecektir, kemik gelişimi hızla sürmektedir.</p>



<p>Gebeliğinizin en keyifli ayındasınız, kendinizi daha enerjik hissedeceksiniz. Kalbiniz yüzde 40 daha fazla bir kan basıncı ile karşı karşıya kalabilmekte ve ince damarlardan daha fazla kan pompalamaya çalışmaktadır. Bu nedenle bazen burun kanaması normal olabilmektedir.</p>



<p>1- Perşembe ve Cuma günleri İnsan suresi okunsun.</p>



<p>2- Günlük namazların birinde Fatiha’dan sonra Kadir suresi okunsun.</p>



<p>3- Namazdan sonra eller karnın üzerine konup Kadir ve Kevser sureleri okunsun. Daha sonra şu salâvat söylensin: “Allahumme selli ela Muhammed ve âli Muhammed ve eccil ferecehum ve ehlik eduvvehum vel en e’edaehum minel cini ven nasi minel evveliyne vel ahirin.”</p>



<p>Ondan sonra şu dua okunsun: “Rabbena heblene min ezvacina ve zürriyatina gurrete e’uyun ve ce’elna lilmuttagıyne imama.” (Furkan suresi ayet,74.)”</p>



<p>4- Her gün 140 defa salâvat çevrilsin.</p>



<p>5- Tatlı elma, bal ve nar mutlaka yenilmelidir.</p>



<p>6- bu ayla birlikte gece namazı kılınmalıdır, eğer sabah namazından önce kılınamıyorsa, gündüzleri kazası yapılmalıdır.</p>



<p>7- Her gün aç karnına incire, Tin suresi okunup yensin.</p>



<h3>Beşinci Ay</h3>



<p>Bebeğiniz dış dünyadan gelebilecek etkilere karşı bu aydan itibaren duyarlı olacaktır.</p>



<p>Karnınızın genişlemesinden dolayı kan damarlarına yapılan baskı sonucu bu haftalarda hemoroid şikâyetleriniz olabilir. Rahminizin genişlemesinden dolayı ciğerlerinize, midenize ve böbreklerinize bir baskı olacaktır. Bu sebeplerden dolayı nefes almanızda güçlük yaşayabilirsiniz.</p>



<p>1- Perşembe ve Cuma günleri Feth süresi okunsun.</p>



<p>2- Günlük namazların birinde Fatiha’dan sonra Nasr süresi okunsun.</p>



<p>3- Namazdan sonra eller Kerbela toprağından olan mührün üzerine çekilip karna sürülsün.</p>



<p>4- Her akşam zeytin, tatlı elma ve hurma yenilsin.</p>



<p>5- Sabahları hurma yenilsin.</p>



<p>6- Ezan ve ikame eller karna konarak sesli bir şekilde okunsun.</p>



<p>7- Her gün aç karnına bir yumurtaya Fatiha suresi okunup yensin.</p>



<h3>Altıncı Ay</h3>



<p>Bebeğin boyu 18 cm ve ağırlığı yaklaşık 300 gramdır. Bebeğinizin kırmızı kan hücreleri üretilmeye başlandı ve dilindeki tad alma duyusu gelişimine devam ediyor. Önemli gelişmelerden biri de kalp kasının güçlenmesidir.</p>



<p>Gün içerisinde ayaklarınızda ve bileklerinizde şişme görülebilir. Bol su içmek ve iki saatten fazla ayakta kalmamak faydalı olabilir. Yavaş ve sürekli olan kilo artışı devam etmektedir. Bacaklarınıza kramp girmesi bu haftalarda normaldir, kalsiyum ve magnezyum alımı krampları azaltacaktır. Bebeğiniz karnınızda takla atıyormuş gibi hissedebilirsiniz.</p>



<p>Uyarı: Doktorunuzdan erken doğum ile ilgili belirtilerin neler olduğu ve ne yapılması hakkında bilgiler almanızda fayda vardır.</p>



<p>1- Perşembe ve Cuma günleri Vakıa suresi okunsun.</p>



<p>2- Akşam namazının bir rekâtında Fatiha’dan sonra Tin suresi okunsun.</p>



<p>3- Namazdan sonra eller Kerbela toprağından olan mühre çekilip sonra karna sürülsün.</p>



<p>4- Kahvaltıdan sonra incir ve zeytin yenilsin.</p>



<p>5- Kesinlikle kuyruk yağı yenilmemeli.</p>



<p>6- Her gün aç karnına nara Feth suresi okunup yensin</p>



<h3>Yedinci Ay</h3>



<p>Bebeğinizin boyu yaklaşık 22 cm ve ağırlığı ise yaklaşık 750 gr.’dır. Bebeğinizin cinsiyeti ile ilgili değişimler tamamlandı.</p>



<p>Bu dönem bebeğin son gelişimini sağladığı üç aydır. Dış dünyadaki hayatını sürdürebilmesi için gelişiminin tamamlandığı önemli ve son dönemdir. Özellikle bu dönemde akciğerlerin gelişimini tamamlaması bebek için hayati önem sağlamaktadır. Ayrıca bu dönemde rahim içindeki bebek beslenmesini sağlaması ve gelişimini tamamlaması sebebiyle anne kendisinin ve dolayısıyla bebeğinin beslenmesine, uyku düzenine ve dinlenmesine dikkat etmelidir. Gebeliğe bağlı olarak sırt ağrısı, bacak krampları, baş ağrısı ve vücudunuzun alt bölgesinde baskı hissedebilirsiniz.</p>



<p>Uyarı:</p>



<p>(a) Bu dönemlerde erken doğum belirtilerine karşı da duyarlı olmak gerekmektedir. Erken doğum belirtileri arasında da rahimde düzenli aralıklar ile kasılmalar olur. Saatte 4 defa ya da daha fazla olan kasılmalarda doktorunuza başvurun.</p>



<p>(b) Bu haftadan itibaren gebelikte tansiyonunuzu takip etmelisiniz. Yüksek seyreden tansiyonun bebek ve anne açısından riskli bir durumu vardır.</p>



<p>1- Pazartesi günleri Nahl süresi okunsun.</p>



<p>2- Ezan ve ikame eller karna konarak sesli bir şekilde okunsun. Gece namazı kılınsın.</p>



<p>3- Perşembe ve Cuma günleriyle Yasin ve Mülk sureleri okunsun.</p>



<p>4- Nur suresi okunsun.</p>



<p>5- Günlük namazlarda Kadir ve İhlâs suresi okunmalı.</p>



<p>6- Her gün 140 defa salâvat çevrilsin.</p>



<p>7- Her yemekten sonra kavun yenilmeli, ama öncesinde ve sonrasında su içilmemeli.</p>



<p>8- Biraz şalgam yenilmeli.</p>



<p>9- Her gün aç karnına ayvaya Yasin suresi okunup yensin.</p>



<h3>Sekizinci Ay</h3>



<p>Bebek özellikle bu haftalarda daha hareketlidir. Bunun nedeni ise amniyo sıvısının fazla olmasıdır. 32. haftadan itibaren de bebeğin yeri giderek azalacağından hareketleri de azalacaktır. Bebek hareketleri ile sağlığı arasında önemli bağ vardır. Bebek hareketlerinde azalma hissediyorsanız dinlenin ve karnınız aç ise bir şeyler yiyin.</p>



<p>Bu dönemlerde sol yanınıza doğru yatmanız büyük damar yapılarınıza yeterli kanın gitmesine yardımcı olacaktır. Bu şekilde uyumakta problem yaşarsanız bacak aranız ve karnınızın altına yastık koymanız faydalı olabilir.</p>



<p>Uyarı: Karnınızda rahmin kasılmasına bağlı olarak hafif ağrılar hissedebilirsiniz. Ancak bunların süresi uzuyor ve sıklığı artıyor ise erken doğum belirtisi de olabileceğini unutmamak lazımdır. Bu aydan itibaren doktorunuz ile 2 haftada bir görüşmeniz gerekmektedir.</p>



<p>1- Perşembe ve Cuma günleri Kadir suresi 10 defa okunsun.</p>



<p>2- Nur suresi okunsun.</p>



<p>3- Pazar günleri sabah namazından sonra iki defa Tin suresi okunsun.</p>



<p>4- Pazartesi Yasin, Salı Furkan, Çarşamba İnsan, Perşembe Muhammed, Cuma Saffat sureleri okunmalı.</p>



<p>5- Yoğurt ve bal mutlaka yenilmeli.</p>



<p>6- Her Cuma aç karnına tatlı nar yenilmeli.</p>



<h3>Dokuzuncu Ay</h3>



<p>Bebeğiniz bu haftalarda çoğunlukla uyuyor olacak ve uyandığı zamanlarda ise sizi dinleyecek, hissedecek ve hareketlendiği zamanlarda ise kısa süreli tekmeler ile kendisini size hatırlatacaktır.</p>



<p>Rahminiz gebelik öncesine göre 500 kat genişlemiştir. Geceleri unutamayacağınız rüyalar görebilir ve sık sık tuvalete gidebilirsiniz. Bazı anneler bu sık kasılmaların verdiği acı nedeniyle sinirli olabilir.</p>



<p>Uyarı: Bu aydan itibaren artık doğum sancılarının her an gelebileceğini dikkate almalısınız. Gerçek doğum sancılarının en önemli özelliği düzenli aralıklar ile olmasıdır. Ve bunlar 10 dakikada ortalama 3 kez ortaya çıkmakta ve her bir kasılma yaklaşık 50 sn. sürmektedir. İstirahat etmek ile geçmeyecek ve şiddeti de zaman içerisinde giderek artacaktır. Eğer kasılmalar düzene girmiş ve geçmiyorsa hastaneye gitme zamanı gelmiş durumdadır.</p>



<p>1- Perşembe günleri hac ve Cuma günleri Fatır suresi okunsun.</p>



<p>2- Nur suresi okunsun.</p>



<p>3- İlkindi namazının bir rekâtında Fatiha’dan sonra Asr ve diğer rekâtında Zariyat sureleri okunsun.</p>



<p>4- İmam Mehdi’nin (a.f) sağlık ve selametliği için koyun kurban edin ve onun etinden sizde yiyin.</p>



<p>5- Baharatgillerden sakınılmalıdır.</p>



<p>6- Mutlaka hurma yenilmeli.</p>



<p>7- Her gün yürüyüş yapılmalı.</p>



<p>8- Aynaya ve fotoğraflara az bakılmalı.</p>



<p>9- Her gün aç karnına süt ve hurmaya Dehr suresi okunup yensin.</p>



<h6>Hamileyken Diğer Yapılması İyi Olan İşler</h6>



<p>1- 40 gün ziyareti Aşura okunsun.</p>



<p>2- Her gün sadaka vermeli.</p>



<p>3- 40 gün tevessül duası okunsun.</p>



<p>4- Her gün en az bir litre süt içilmeli.</p>



<p>5- Hamile birisi asla korkmamalı ve eğer bir şeyden korkacak olursa tatlı meyvelerin suyundan içmeli.(kavun, karpuz gibi)</p>



<p>6- Sprey ve ağır parfümleri kullanmamalı.</p>



<p>7- Hz. Zehra’nın (s.a) tesbihi her namazdan sonra ve yatmadan önce söylenmeli.</p>



<p>8- 40 Cuma guslü alınmalı</p>



<p>9- Bebek kıpırdamaya başladığında eller karna konularak salâvat çevrilsin.</p>



<p>10- Anne hamilelik döneminde her zaman Allah’ı düşünmeli, sadece mümin insanlarla irtibat halinde olmalı, ahlaki sorunlu insanlardan uzak durmalı, namazı ilk vaktinde kılmalı, günahlardan sakınıp, Kuran okuyup, masumların ziyaretine gitmeli.</p>



<p>11- Sürekli salâvat çevirip istiğfar (esteğfurullahe rebbi ve etubu ileyh) edilmeli.</p>



<p>12- Güzel olması için ayva ve kavun yenilmeli.</p>



<p>13- Sabırlı ve zorluklara tahammül edebilmesi için el karna konulmalı ve Asr süresi okunmalı.</p>



<p>14- Üçüncü ve dördüncü aylarda çocuğun zeki olması için kondor yenilmeli.</p>



<p>15- Cesaretli olması için süt içilmeli.</p>



<h6>Doğum Sonrası Yapılması Gerekenler</h6>



<p>1- Doğumdan hemen sonra ilk iş olarak anneye dokuz tane hurma yedirilmeli. Bebeğinde diline sürülmeli.</p>



<p>2- Eğer Fırat suyu (eğer yoksa yağmur suyu) az Kerbela toprağıyla karıştırılıp bebeğin ağzına biraz damlatılmalı.</p>



<p>3- Bebeğe Allah’ın beğendiği isimlerden birini konulmalıdır, hadislerde çocuğa konulan isime çok önem verilmiştir, özellikle Ehlibeytin isimleri tercih edilmelidir.</p>



<p>4- Sağ kulağına ezan ve sol kulağa da ikame okunmalı.</p>



<p>5- Ciğer yenilsin.</p>



<p>6- Süt, yoğurt, meyve suyu, komposto yenilsin.</p>



<p>7- Tere otu yenilsin.</p>



<p>8- Altıncı haftaya kadar cinsel ilişkiye girilmemeli.</p>



<p>Hz. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmaktadır: “Çocuk için anne sütünden daha güzel bir besin yoktur.”</p>



<p>Bebeğin fiziksel ve psikolojik gelişimini etkileyen en önemli faktörlerden biride anne sütüdür. Anneler süt verdiklerinde şu hususlara dikkat etmelidirler.</p>



<p>1- Sinirli, üzgün, bunalımlı durumlarda süt verilmemeli ve sakin olunduğu zaman verilmelidir.</p>



<p>2- Vitaminli ve proteinli yiyecekler yenilmeli.</p>



<p>3- Anne elbise ve beden temizliğine dikkat etmelidir.</p>



<p>4- Haram ve hatta şüpheli yemeklerden sakınılmalıdır.</p>



<p>5- Mutlaka abdest alındıktan sonra süt verilmelidir.</p>



<p>6- Süt verildiğinde Kuran okunmalı veya dinlemeli yahut zikir edilmeli.</p>



<p>7- Süt verildiğinde haram işlerden uzak durmalı, örneğin müzik dinlememeli, namahreme bakmamalı, gıybet etmemeli.</p>



<p>8- Kıbleye doğru süt vermeli</p>



<p>9- Anne süt vermenin büyük bir ibadet olduğu bilincinde olmalı ve Allah’ı düşünmelidir.</p>



<p></p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/kadinlarda-hamilelik-donemi/">Kadınlarda Hamilelik Dönemi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/kadinlarda-hamilelik-donemi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hadislerde Ayaklara Mesh</title>
		<link>https://www.caferilik.com/hadislerde-ayaklara-mesh/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/hadislerde-ayaklara-mesh/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 30 Jul 2020 16:27:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hadis ve Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Soru Cevap Arşivi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.islamex.com/?p=4517</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru Ayakların üstünü mesh etme konusunu hadislerle ispatlayınız. Kısa Cevap “Vesailu’ş-Şia” gibi Şia’nın muteber kitaplarında İmamlardan (a.s) nakledilmiş olan hadislere baktığımızda, abdest alınırken başın ön kısmının ve ayakların üstünün mesh edilmesinin vacip olduğunu görürüz. Keza hadislerden istifade ediliyor ki ayaklar mesh edilirken sağ ve sol sırası dikkate alınmalı ve ayak parmaklarından başlayarak ayaklarda var olan [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/hadislerde-ayaklara-mesh/">Hadislerde Ayaklara Mesh</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<h2></h2>



<h3>Soru</h3>



<p>Ayakların üstünü mesh etme konusunu hadislerle ispatlayınız.</p>



<h3>Kısa Cevap</h3>



<p>“Vesailu’ş-Şia” gibi Şia’nın muteber kitaplarında İmamlardan (a.s) nakledilmiş olan hadislere baktığımızda, abdest alınırken başın ön kısmının ve ayakların üstünün mesh edilmesinin vacip olduğunu görürüz. Keza hadislerden istifade ediliyor ki ayaklar mesh edilirken sağ ve sol sırası dikkate alınmalı ve ayak parmaklarından başlayarak ayaklarda var olan çıkıntıya kadar mesh edilmelidir.</p>



<h3>Ayrıntılı Cevap</h3>



<h5>Meshin Anlamı</h5>



<p>Mesh bir şeyi başka bir şeyin üstünden geçirmek ve gezdirmek anlamındadır.<a href="#_ftn1">[1]</a> Fıkıh literatüründe ise eli ıslak olarak baş ve ayakların üzerine çekme anlamındadır.</p>



<p>Kur’ân-ı Kerim, Maide Sûresinin altıncı âyetinde bu konuya değinmiştir. Kur’ân tefsirleri de bu âyet-i kerimenin zeylinde bu konuyu mevzu bahis etmişlerdir. Ama sorunuz hadisler çerçevesinde konunun açıklanması doğrultusunda olduğu için bizde konuyu hadisler çerçevesinde ele alacağız.</p>



<p>Şia’nın muteber ve kaynak kitaplarında birçok rivayet vardır ki bu rivayetler baş ve ayakların mesh edilmesinin vacip olduğuna delalet etmektedir.</p>



<p>Şia’nın muteber kitaplarından sayılan birisi Vesailu’ş-Şia’dır. Bu kitabın birinci cildinde sahih senetle nakledilen birçok rivayet, başın mesh edilmesinden sonra ayakların da mesh edilmesinin vacip olduğuna delalet etmektedir. Biz burada bu rivayetlerden birkaçını zikredeceğiz:</p>



<p>1. İmam Sadık’tan (a.s) nakledilerek şöyle buyurduğu söylenmektedir:</p>



<p>“(Abdestte) Başın ön kısmının dörde birini ve ayakların ikisini mesh ediniz. Ayakları mesh ederken sağ ayaktan başlayarak mesh ediniz.” <a href="#_ftn2">[2]</a></p>



<p>2. İmam Bâkır’a (a.s) ayağın mesh edilmesi soruldu. İmam cevabında şöyle buyurdu:</p>



<p>“Ayakların mesh edilmesi Allah tarafından Cebrail vesilesiyle nazil olmuş bir şeydir.” <a href="#_ftn3">[3]</a></p>



<p>3. Zürare İmamlar tarafından güvenilir ve İmam Bâkır’ın (a.s) öğrencilerinden olan bir ravidir. Zürare İmam’dan şöyle naklediyor: “İmam Maide Sûresinin altıncı âyetine dayanarak şöyle buyurdu:</p>



<p>“Ayakların üstünü (bir kısmını) mesh etmek vaciptir.” <a href="#_ftn4">[4]</a></p>



<p>4. Zürare naklediyor: İmam Bâkır’a (a.s) Peygamber’in (s.a.a) abdestinin nasıl olduğu soruldu. O da şöyle cevap verdi:</p>



<p>“Hazreti Resul-i Ekrem (s.a.a) bir leğenin getirilmesine emretti! Leğen getirildikten sonra Peygamber (s.a.a) abdest almaya başladı. Sırasıyla yüzünü, sağ elini, sol elini yıkadı daha sonra başını ve iki ayağını aldığı abdestten kalan ıslak elleriyle mesh etti ve şöyle buyurdu: Ayakların parmaklarının ucundan ayaklardaki “ka’b” a kadar mesh edilmesi gerekir. Ayaklardaki “ka’b” hakkında sorulunca şöyle buyurdu: Ayağın çıkıntısı ve ayak bileğinden aşağısıdır.” <a href="#_ftn5">[5]</a></p>



<p>Buna binaen hadisler esasınca ve elbette Maide Sûresinin altıncı âyeti gereğince yüz ve ellerin yıkanmasından sonra baş ve iki ayağın mesh edilmesi vaciptir. Mesh edilmesinin miktarı da ayaktaki parmaklardan ayaklardaki çıkıntıya kadardır.</p>



<p></p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p><a href="#_ftnref1"><sup>[1]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Tureyhî, Fahruddin, Mecmeu’l-Bahreyn, 2. baskı, Mektebet-u Neşr-i Sakafetu’l-İslamiye, 1408, c. 4, s. 198.</p>



<p><a href="#_ftnref2"><sup>[2]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Âmulî, Hurr, Vesailu’ş-Şia, 2. baskı, Kum, İntişarat-ıMüesese-i Âlu’l-beyt, 1414, c. 1, s. 418.</p>



<p><a href="#_ftnref3"><sup>[3]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Âmulî, Hurr, Vesailu’ş-Şia, c. 1, s. 419.</p>



<p><a href="#_ftnref4"><sup>[4]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Tabatabâî, Muhammed Hüseyin, Tefsir-i el-Mizan, Farsça tercümesi: Musevî Hemedanî, Muhammed Bâkır, Kum, İntişarat-ı İslami, c. 5, s. 378.</p>



<p><a href="#_ftnref5"><sup>[5]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Tabatabâî, Muhammed Hüseyin, Tefsir-i el-Mizan, Farsça tercümesi: Musevî Hemedanî, Muhammed Bâkır, Kum, İntişarat-ı İslami, c. 5, s. 379.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/hadislerde-ayaklara-mesh/">Hadislerde Ayaklara Mesh</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/hadislerde-ayaklara-mesh/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Allah ile Hz. Peygamber Arasındaki Konuşma</title>
		<link>https://www.caferilik.com/allah-ile-hz-peygamber-arasindaki-konusma/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/allah-ile-hz-peygamber-arasindaki-konusma/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 30 Jul 2020 15:15:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hadis ve Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Soru Cevap Arşivi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.islamex.com/?p=4506</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru Peygamberimiz miraca çıktığında, Cebrail’in bile varamadığı yere varıyor ve Yüce Allah ile arasında bir konuşma geçiyor. Rica etsem bu konuşmayı benim için yazar mısınız? Ayrıntılı Cevap Peygamberimiz arz etti: Rabbim, katındaki en faziletli amel hangisidir? Yüce Allah buyurdu: Benim için en faziletli amel, kulumun bana tevekkül edip, verdiğim her şeye razı olmasıdır. Ey Ahmet! [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/allah-ile-hz-peygamber-arasindaki-konusma/">Allah ile Hz. Peygamber Arasındaki Konuşma</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<h2></h2>



<h3>Soru</h3>



<p>Peygamberimiz miraca çıktığında, Cebrail’in bile varamadığı yere varıyor ve Yüce Allah ile arasında bir konuşma geçiyor. Rica etsem bu konuşmayı benim için yazar mısınız?</p>



<h3>Ayrıntılı Cevap</h3>



<p>Peygamberimiz arz etti: Rabbim, katındaki en faziletli amel hangisidir?</p>



<p>Yüce Allah buyurdu: Benim için en faziletli amel, kulumun bana tevekkül edip, verdiğim her şeye razı olmasıdır. Ey Ahmet! Dört grubu sevmek bana vaciptir; birbirlerini benim için sevenler, benim için benim sevmediklerimle ilişkisini kesenler, benim için birbirleriyle dostluk kuranlar ve sadece bana tevekkül edenler. Benim sevgime bir sınır yoktur, ne zaman bir belirti göndersem, peşi sıra başka bir belirtiyi de onlar için gönderirim.</p>



<p>Benim dostlarım; benim kendilerine baktığım gibi, onlar da benim kullarıma bakarlar, ihtiyaçlarını halka götürmezler. Karınları asla haram malla dolmaz, dünyadaki sevinçleri benim zikrim, sevgim ve onlardan hoşnut olmamdır. Ey Ahmet! Eğer insanların en çok sakınanı olmak istiyorsan, dünyaya karşı ilgisiz, ahirete karşı ise çok istekli ol.</p>



<p>Arz etti: Rabbim, dünyaya karşı nasıl ilgisiz olabilirim?</p>



<p>Buyurdu: Dünyadan sadece günlük yemeni, içmeni, elbiseni al, yarın için de bir şey biriktirme ve sürekli benim zikrimde ol.</p>



<p>Arz etti: Rabbim, seni sürekli nasıl zikredebilirim?</p>



<p>Buyurdu: İnsanlardan uzak dur, dünyanın tatlılarını, ekşilerini bırak, evini ve mideni tamamen dünyadan boşalt. Ey Ahmet! Çocuklar gibi olmaktan sakın; onlar sarıyı, kırmızıyı gördüler mi hemen seviyorlar, helva veya ekşi bir şey verildi mi de hemen kanıyorlar.</p>



<p>Arz etti: Rabbim, bana onunla sana yaklaşa bileceğim bir amel göster.</p>



<p>Buyurdu: Geceni gündüz, gündüzünü de gece karar kıl.</p>



<p>Arz etti: Bunu nasıl yapayım?</p>



<p>Buyurdu: Geceleri uyuma ve namaz kıl, gündüzleri de karnını doldurma, aç bırak.Ey Ahmet! İzzet ve celâlime andolsun ki; hangi kulum şu dört özelliği kendisinde toplarsa onu cennete yerleştireceğim. Dili faydasız sözleri söylemekten korumak, kalbi şeytanın vesveselerinden muhafaza etmek, her anını gördüğümü bilmek ve açlığı göz nuru olarak kabul etmek.</p>



<p>Ey Ahmet! Keşke susmanın ve açlığın ne kadar tatlı, faydalarının da ne kadar çok olduğunu bilseydin.</p>



<p>Arz etti: Rabbim, susmanın ve açlığın faydaları nelerdir?</p>



<p>Buyurdu: Hikmet, kalbin kontrolü, bana yaklaşma, her zaman hüzünlü olma, insanların arasında kanaatli olma, her zaman hakkı söyleme ve geleceğin zorluk mu yoksa rahatlık mı getireceği endişesinde olmamak.</p>



<p>Ey Ahmet! Kulumun bana en yakın olduğu anı biliyor musun?</p>



<p>Arz etti: Hayır Rabbim.</p>



<p>Buyurdu: Kulum aç olduğu ve bir de secdeye kapandığı zaman, bana en yakın olduğu andır.</p>



<p>Ey Ahmet! Kullarımdan üç gruba çok şaşırıyorum: Namaza durup namaz kılarken kime el açtığını, kimin karşısında durduğunu bildiği halde yine de uyuklayan, bugün yiyecek ufacık bir şeyi olduğu halde yarın ne yiyeceği endişesinde olan ve benim ondan razı mı yoksa gazaplı mı olduğumu bilmediği halde sürekli eğlenip, gülen kimselere.</p>



<p>Ey Ahmet! Cennette inci ve zümrütlerden üst üste kurulmuş, tek parça halinde saray bulunmaktadır. Orada sadece benim özel kullarım yaşar. Her gün yetmiş defa onlara bakar ve onlarla konuşurum, her konuştuğumda da mülkleri yetmiş kat çoğalır. Cennettekiler meyveler ve şaraplardan lezzet alırken onlar benim zikrim, sözüm ve onlarla konuşmamdan keyif alırlar.</p>



<p>Arz etti: Rabbim, bu özel kullarının nişanesi nedir?</p>



<p>Buyurdu: Onlar sürekli kendilerini hapsederler; dillerini boş sözler söylemekten ve midelerini de fazla yemeden korurlar.</p>



<p>Ey Ahmet! Benim sevgim, fakirleri sevip onlara yaklaşmak ve onlarla birlikte olmaktadır.</p>



<p>Arz etti: Rabbim, fakirler kimlerdir?</p>



<p>Buyurdu: Aza razı olan, açlığa sabreden ve rahatlık anında da şükredenlerdir. Açlık ve susuzluklarından dolayı şikâyet etmezler. Dilleriyle asla yalan söylemez ve Rablerine de gazaplanmazlar. Onlar öyle fakir kimselerdirler ki; kaybettikleri için üzülmez ve kazandıkları için de sevinmezler.</p>



<p>Ey Ahmet! Benim sevgim fakirlerin sevgisidir. Öyleyse fakirlere yaklaş, onların toplantılarına katıl, zenginlerden ve onların toplantılarından da uzak dur, zira fakirler benim dostlarımdır.</p>



<p>Ey Ahmet! Kendini güzel elbise, leziz yemekler ve yumuşak yatakla süsleme; çünkü nefis şerlerin sığınağı ve her türlü kötülüğün arkadaşıdır. Sen onu Allah’a itaat etmeye çağırırken o da seni sürekli günaha çağırır.</p>



<p>Allah’ın sevdiği şeyleri yapmanda sürekli sana karşı gelir ve Allah’ın sevmediği işleri yapmak istediğinde ise hemen sana itaat eder. Doyduğunda tuğyan eder, aç olduğunda sızlanmaya başlar, yoksulluk anında öfkeli, zengin olduğun zaman da pek gururludur, büyüdüğünde unutur, emniyete kavuştuğunda gaflet eder ve şunu bil ki nefis şeytanın en yakın arkadaşıdır. Nefis çok yiyen ama uçamayan deve kuşu, bir de rengi güzel ama tadı açı olan karpuza benzer.</p>



<p>Ey Ahmet! Dünyadan ve dünya ehlinden nefret et, ahiret ve ahiret ehlini ise sev.</p>



<p>Arz etti: Rabbim, dünya ehli ve ahiret ehli kimlerdir?</p>



<p>Buyurdu: Dünya ehlinin özellikleri şunlardır; onların yemesi, gülmesi, uykusu ve öfkesi çoktur, fakat çok az razı olurlar. Birine kötülük ettiklerinde özür dilemez, birisi de onlardan özür diledi mi kabul etmezler.</p>



<p>Dünya ehli; itaat anında tembel, günah anındaysa pek cesaretlidirler. Onlar; arzuları uzun, ecelleri yakın ve kendilerini hesaba çekmeyenlerdir. Başkalarına faydaları azdır, çok konuşur, az korkarlar, yemek anındaysa çok sevinirler. Kuşkusuz dünya ehlinden olan birisi; rahatlığa kavuştu mu şükretmez, zorluğa düştü mü de sabretmez. İnsanların güzel işlerini küçümserler, yapmadıkları halde kendilerine nispet verip övünürler, kendilerinde olmayan şeyleri iddia eder, isteklerini hep dile getirir ve başkalarının hatalarını söylerler.</p>



<p>Arz etti. Rabbim, bütün bu kötü sıfatların hepsi dünya ehlinde var mı?!</p>



<p>Buyurdu: Ey Ahmet! Şüphesiz dünya ehlinin ayıbı çoktur, en başta da onlar cahil ve ahmaktırlar. İlim öğrendikleri kimseye karşı alçak gönüllü olmazlar. Kendilerini çok akıllı zannederler, oysaki onlar ariflerin yanında cahillerdir.</p>



<p>Ey Ahmet! Hayır üzere olan ahiret ehlinin yüzleri ince, hayâları çok, akılsızlıkları az, faydaları fazla ve hileleri azdır. Kimse onlardan bir zarar görmez, insanlar onlardan rahatta, nefisleriyse onların elinden zordadır. Ahiret ehlinin sözleri ölçülüdür, nefislerini hesaba çeker ve onu azarlar. Gözleri uyur ama kalpleri uyumaz. Gözleri ağlar kalpleri zikreder, başkaları gafiller olarak yazılırken onlar zikredenler olarak yazılırlar.</p>



<p>Ahiret ehli olan kimseler; bir nimete ulaştılar mı hemen başında hamd, sonunda şükrederler. Duaları Allah’ın katına yükselir, sözleri onun yanında işitilir. Melekler onlarla sevinirler, ettikleri dualar hicapların altında döner durur, Allah onların seslerini duymayı annenin yavrusunu sevdiği gibi sever.</p>



<p>Ahiret ehlini, bir göz açıp kapayıncaya kadar bile olsa hiçbir şey Allah’tan alıkoymaz, onlar çok yemek, çok konuşmak ve çok elbise istemezler. Başkaları onlar için sanki ölüdür, ama Kerim olan Allah onlar için hep diridir ve asla ölmez. Kendilerine sırt çevirenleri büyüklükleriyle çağırır, kendilerine gelenleri de lütuflarıyla kabul ederler. Dünya ve ahiret onlar için eşit olmuştur.</p>



<p>Diğer insanlar ömürlerin de bir defa ölürler, ama ahiret ehli her gün nefisleriyle mücadele etmelerinden, heva-heveslerine karşı gelmelerinden ve damarlarda dolaşan şeytanla yaptıkları cihat nedeniyle her gün yetmiş defa ölürler. Bir rüzgâr bile esecek olsa onları titretir, lakin benim karşımda durduklarındaysa sapasağlam, birbirine kenetlenmiş binalar gibidirler. Bir an dahi benden başkasını düşünerek gafil olmazlar.</p>



<p>İzzet ve celalime yeminler olsun ki, hiç şüphesiz onu (Allah’a ulaşmış, ahiret ehli kimse) mutlu bir hayatla dirilteceğim. Ölüm anı geldiğinde canını almak için Azrail’i yahut başka bir meleği göndermem, bizzat benim kendim canını alınırım. Sonra göklere, bütün kapılarını onun için açmasını emrederim ve onunla aramda olan bütün hicapları kaldırırım.</p>



<p>Cennete ve hurilere onun için süslenmeyi, meleklere onu karşılamak için sıraya girip selamlamalarını, ağaçlara meyvelerini vermeyi, meyvelere de onun için dökülmelerini emrederim.</p>



<p>Arşın altında olan rüzgârlardan bir rüzgâra emredeceğim ki, kâfur ve ezfer miskinden olan bir dağı yükseltsinler ve ateşi olmayan bir odunla onu dumanlandırsınlar. Onunla kendi aramda bir engel olmaksızın, cennete yerleştirmelerini emrederim.</p>



<p>Onun ruhunu aldığımdaysa şöyle derim: Hoş geldin, dergâhımıza mutlulukla gir. Kendi lütfumla yücel, sana rahmetimi ve sürekli nimetler içerisinde sonsuza kadar kalacağın cennetleri müjdeliyorum. Hiç şüphesiz en büyük mükâfat yalnızca Allah’ın yanındadır.</p>



<p>Ey Peygamber’im! Keşke meleklerin nasıl da bu mümin kulumun ruhunu bir birlerine verdiklerini görseydin.</p>



<p>Ey Ahmet! Şüphesiz ahiret ehli Rablerini tanıdıktan sonra yemek onlara afiyet olmadı ve hatalarını anladıktan sonra hiçbir musibet onları meşgul etmedi. Hatalarına ağlarlar, nefislerini kınar, onu sevindirmezler, şüphesiz ahiret ehlinin rahatlığı ölümledir. Ve ahiret, ariflerin rahatlığa kavuşmasıdır. Gözyaşları sırdaşları olmuştur. Oturup durdukları kimseler, sağlarında ve sollarında yürüyen meleklerdir. Onların münacatı, arşların üzerindeki azamet sahibi Allah’ladır. Şüphesiz ahiret ehlinin kalpleri gönüllerinde sıkılmıştır. Şöyle derler, “Ne zaman fena evinden, beka evine kavuşacağız?”</p>



<p>Ey Ahmet! Acaba zahitlerin benim yanımdaki mükâfatının ne olduğunu biliyor musun?</p>



<p>Arz etti: Hayır Rabbim, bilmiyorum.</p>



<p>Buyurdu: İnsanlar dirilip hesaba çekildiklerinde, onlar bundan güvendedirler. Ahirette zahitlere vereceğim en küçük mükâfat, cennetin bütün anahtarlarıdır, onunla istedikleri cennet kapısını açarlar. Kalp gözleriyle bana bakmalarını sağlarım ve onlarla konuşmamla en güzel şekilde nimetlendiririm. Onları doğruluk makamında oturtur, sonra dünyada zahmete düştükleri şeyleri hatırlatırım.</p>



<p>Onlar için dört kapı açarım. Bir kapıdan onlara benim yanımdan sabah, akşam hediyeler gelir. Diğer kapıdan rahatlıkla, nasıl isterlerse bana bakarlar. Başka bir kapıdan cehennem hakkında bilgi alırlar ve zalimlerin nasıl azaba uğradıklarını görürler. Dördüncü kapıdan da huriler gelir.</p>



<p>Arz etti: Anlattığın bu zahitler kimlerdir?</p>



<p>Buyurdu: Zahit yıkıldığında üzüleceği bir evi, öldüğünde onu üzecek bir evladı, kaybettiğinde kederleneceği bir şeyi ve bir göz açıp kapayıncaya kadar bile onu Allah’tan alıkoyacak bir tanıdığı olmayandır. Onun hesabını veremeyeceği fazlaca bir yiyeceği ve yumuşak bir elbisesi yoktur.</p>



<p>Arz etti: Acaba bunlar benim ümmetime de verilecek mi?</p>



<p>Buyurdu: Ey Ahmet! Bu mükâfat peygamberlerin ve senin ümmetinden yahut başka ümmetlerden olan sıddıklarla, şehitlerin derecesidir.</p>



<p>Arz etti: Allah’ım! Benim ümmetimin zahitleri mi çok, yoksa İsrail oğullarınınki mi?</p>



<p>Buyurdu: İsrailoğullarının zahitleri senin ümmetinin zahitlerine göre beyaz inekte bulunan siyah bir tüy gibidir.</p>



<p>Arz etti: Bu nasıl olur, hâlbuki İsrail oğullarının sayısı çok daha fazladır.</p>



<p>Buyurdu: Çünkü onlar kesin inandıktan sonra şüpheye düştüler ve kabul ettikten sonra inkâr ettiler.</p>



<p>Resulullah (s.a.a) şöyle buyuruyor: Allah’a çok şükür ettim, onların korunması, hayırlara ulaşıp, Allah’ın rahmetine vasıl olmaları için dua ettim ve yüce Allah’a şöyle arz ettim: Allah’ım! Onları koru, razı olduğun dinde sağlam kıl, sonrasında şüphe olmayan bir iman nasip et, bir daha günaha rağbet etmeyecekleri takva ve hiçbir zaman gaflete düşmemeleri için de korku ver. Onlara sonrasında cehaletin olmadığı ilim, ahmaklığın olmadığı akıl, uzaklığın olmadığı yakınlık, kalplerini katılaştırmayacak huşu, seni unutturmayacak zikir, alçaklığın olmadığı bir yücelik ve sabırsızlığın olmadığı bir sabır nasip eyle. Rabbim! Onlara öyle bir hilim nasip et ki, ondan sonra acelecilik olmasın. Kalplerini hayâyla doldur ki her an senden utansınlar, onlara dünyanın zararını, nefislerinin afetini ve şeytanın vesveselerini göster, sen benim içimde olanı en iyi bilensin, çünkü sen gaybı çok iyi bilirsin.</p>



<p>Buyurdu: Ey Ahmet! Hep takvalı olmaya çalış; çünkü takva dinin başı, ortası ve sonudur, insan ancak günahtan kaçınarak bana yaklaşabilir.</p>



<p>Ey Ahmet! Günahtan uzak durmak dinin direği, müminin süsüdür. Bineni kurtaran, binmeyenin de boğulduğu bir gemiye benzer, öyleyse dünyadan yüz çeviren zahit, sadece günahtan kaçınarak kurtuluşa erişebilir.</p>



<p>Ey Ahmet! Şüphesiz günahtan sakınmayla kulun yüzüne ibadet kapıları açılır böylece insanların içinde değerli ve Allah’a yakın olur. Kulum bana saygı gösterip, huşu ettiğinden beni tanıdı ve bana saygı gösteren kuluma her şey saygı gösterdi.</p>



<p>Ey Ahmet! Zahitlerin yüzleri geceleri ibadetin zorluğundan, gündüzleri de oruçtan sararmıştır ve dilleri yüce Allah’ı anmaktan yorgun düşmüştür. Sinelerindeki kalpleri çok susmaktan dolayı delik deşiktir. Var güçleriyle çalışıp çabalamaktadırlar; bütün bu gayretleri cehennem ateşinden korktukları veya cennete olan iştiyaklarından değildir. Onlar göklerin ve yerin melekûtuna bakarlar, sonuçta münezzeh olan Allah’ı ibadete layık görürler.</p>



<p>Ey Ahmet! Suskunluğunu koru, çünkü en diri kalp salihlerin ve susanların kalbidir. En kötü ve ölü kalp ise, boş yere çok konuşan kimselerin kalbidir.</p>



<p>Ey Ahmet! İbadet on kısımdır ve bunun dokuzu helal rızık elde etmek için çalışmaktadır. Eğer yiyecek- içeceğin helalinden olursa işte o zaman benim korumam ve sığınağım altındasın demektir.</p>



<p>Arz etti: Rabbim, ibadetin ilki nedir?</p>



<p>Buyurdu: Sükût etmek ve oruç tutmaktır.</p>



<p>Arz etti: Rabbim, orucun faydaları nelerdir?</p>



<p>Buyurdu: İlk faydası hikmet, hikmet peşi sıra tanımayı getirir, tanıma da yakini doğurur ve kul yakine ulaştı mı zorlukla mı, yoksa rahatlıkla mı sabahladığı onun için önemli olmaz.</p>



<p>Mümin kulun ölüm anı gelip çattığında; ölümün acısını, elem ve korkusunu ona kolaylaştıracağım, öyle ki rahatça cennete doğru yükselecek.</p>



<p>Ölüm meleği ona indiğinde şöyle der: Merhaba, ne mutlu sana, yüce Allah seni beklemektedir. Ey Allah’ın dostu! Bil ki amelinin yükseldiği kapılar, namaz kıldığın yerler ve secdegahın sana ağlamaktadır.</p>



<p>Kul şöyle der: Allah, benim için neye razısıysa ben de ona razıyım, onun her türlü ikramıyla hoşnudum.</p>



<p>Kılın yağdan rahatça çıkması gibi, mümin kulun da ruhu bedeninden öyle çıkar ve melekler başucunda sıraya geçerler. Meleklerin elinde Kevser suyu ve şarap kadehleri vardır. Onlarla ruhunun susuzluğunu giderirler, böylece ölümün bütün elem ve acıları giderilmiş olur.</p>



<p>Sonra ona büyük müjdeler verirler ve şöyle derler: Tertemizsin ve gideceğin yer de tertemiz. Artık bundan sonra aziz, kerim, sevgili ve yakın olan Allah’ın misafirisin.</p>



<p>Müminin ruhu meleklerin elinden uçar ve bir göz açıp kapamadan daha çabuk yüce Allah’a doğru yükselir. Onunla Allah arasında ne bir engel, ne de bir perde kalır ve azamet sahibi olan Allah ona müştaktır. Çok geçmeden arşın sağında bulunan bir çeşmenin başına oturur ve ona şöyle denir: Dünyayı nasıl bırakıp geldin?</p>



<p>O da der ki: Rabbim! İzzet ve celaline yemin ederim ki; beni yarattığın günden beri ben senden korkarım, dünyayı tanımam bile.</p>



<p>Allah da şöyle buyurur: Doğru söyledin kulum, senin bedenin dünyadaydı, ama ruhun sürekli benimleydi. Ben senin aşikârda ve gizlide olan her şeyini bilirim. Benden ne istersen iste sana vereyim, neyi temenna edersen ikram edilecektir, işte cennetim, işte benim civarım yerleş oraya.</p>



<p>Mümin kulun ruhu şöyle der: Rabbim! Kendini bana tanıttın ve böylece ben hiç kimseye muhtaç olmadım. Senin hoşnutluğun eğer benim parça parça olmamda, bir insanın öldürüle bileceği en kötü şekilde öldürülmemde ve en kötü işkencelere maruz kalmamdaysa, kesinlikle senin bu hoşnutluğun benim içim her şeyden daha sevimlidir. Ben nasıl olurda kendini beğenmiş olabilirim? Sen beni yüceltmeseydin ben zelil olurdum, yardım etmeseydin kesinlikle yenilirdim, sen beni güçlü kılmasaydın ben hep güçsüz kalırdım. Ben ölüyüm, beni dirilten senin zikrin olmuştur. Eğer senin sattariyetin olmasaydı ilk günah işlediğim anda rezil, rüsva olmuştum. Allah’ım! Nasıl olurda senin hoşnutluğun için çalışmayayım? Oysaki sen benim aklımı kemale erdirdin. Kemale ulaşmış akıl sayesinde, hakkı batılı, iyiyi kötüyü, bilgiyi cehaleti, aydınlığı ve karanlığı bir birinden ayırarak seni tanıdım.</p>



<p>Cenabı Hak şöyle buyurur: İzzet ve celalime yeminler olsun ki; hiçbir zaman senle kendi aramda bir engel kılmayacağım. İşte sevdiklerime böyle davranırım.</p>



<p>Ey Ahmet! Hangi hayatın daha mutlu ve kalıcı olduğunu biliyor musun?</p>



<p>Arz etti: Hayır Allah’ım, bilmiyorum.</p>



<p>Buyurdu: Mutlu yaşam; beni hatırlamaktan alı koymayan, verdiğim nimetleri unutturmayan, hakkıma bilgisiz kılmayan ve gece gündüz sürekli benim rızam için yaşanılan hayattır.</p>



<p>Kalıcı ve ebedi yaşam ise; insan kendisi için öylesine çalışmalı ki, dünya onun gözünde değersiz ve hakir olsun, ahiret ise onun gözünde yücelsin. Benim isteğimi kendi isteğine tercih etsin, sürekli benim rızam peşinde koşsun ve beni hakkıyla övsün. Onun her halinden haberdar olduğumu ve gece gündüz işlediği her günahı bildiğimi hatırlasın. Kalbini benim hoşlanmadığım her şeyden temizlesin. Şeytana, onun vesveselerine düşman kesilsin ve kalbine hüküm etmesi için ona açık bir yol bırakmasın.</p>



<p>Böyle yaptığında kalbine kendi sevgimi yerleştiririm. Ta ki, kalbini kendim için karar vereyim. Boş vaktini, dolu vaktini, çalışıp çabalamasını ve konuşmasını sevdiklerime vermiş olduğum bir nimet kılarım. Beni kalbiyle duyup, celal ve azametime kalbiyle bakabilmesi için kalp gözünü ve kulağını açarım. Dünyayı ona sevdirmem, dünyevi bütün lezzetlerden de nefret ettiririm, bir çobanın sürüsünü zehirli çayırlardan koruduğu gibi ben de onu dünya ve dünyanın içindekilerden korurum. Böyle olunca insanlardan sakınır ve yokluk evinden (dünyadan) ebediyet evine, şeytanın evinden de Rahman’ın evine doğru koşar.</p>



<p>Ey Ahmet! Şüphesiz onu azametle, büyüklükle süsleyeceğim, işte bu mutlu ve ebedi yaşamdır. Bu Allah’ın rızasına razı olanların makamıdır.</p>



<p>Kim benim rızamı kazanmak için çalışırsa, ona şu üç özelliği veririm; cahillikle beraber olmayan şükür, unutmayla beraber olmayan zikir ve hiçbir şeyin sevgisini benim sevgime tercih etmeyecek bir sevgiyi nasip ederim. O beni sevdiği zaman ben de onu severim, Celalime bakması için kalp gözünü açarım ve özel kullarımı ondan gizlemem. Gecenin karanlığında, gündüzün aydınlığında onunla münacat ederim, öyle ki artık başkalarıyla konuşmaz olur.</p>



<p>Ey Ahmet! Himmetini tek bir himmet kıl. Sözün bir olsun ve kendini hep canlı tut, ancak bu şekilde benden gafil olmazsın; zira kim benden gafil olursa hangi vadide helak olduğu umurumda olmaz.</p>



<p>Ey Ahmet! Aklın gitmeden önce onu kullan, kim aklını kullanırsa hata ve tuğyan etmez. Ey Ahmet! Niçin seni diğer peygamberlerden üstün kıldığımı biliyor musun?</p>



<p>Arz etti. Hayır Allah’ım.</p>



<p>Buyurdu: Yakinin, güzel ahlakın, cömertliğin ve insanlara karşı çok sevecen olman dolayısıyla üstün kıldım. İşte yeryüzünün sarsılmaz direkleri ancak bu sıfatlarla böyle oldular.</p>



<p>Ey Ahmet! İnsan karnını aç tutup, diline de hâkim olduğunda; ona hikmeti veririm, eğer bu insan kâfirse hikmet onun aleyhine bir hüccet, bir vebal olur ve eğer o insan müminse; hikmet onun için nur, burhan, şifa ve rahmet olur. Böylece bilmediklerini bilmeye ve görmediklerini de görmeye başlar. Ona ilk gösterdiğim şey kendi ayıplarıdır, böylelikle başkalarının ayıplarıyla uğraşmaz, kendi ayıplarını düzeltmeye çalışır. Ona ilmin inceliklerini gösteririm ta ki, şeytan hiçbir yerden yaklaşamasın.</p>



<p>Ey Ahmet! İbadetlerin içinde en çok sevdiğim, oruç ve susmaktır. Oruç tutup, diline hâkim olmayan kimse, namaza duran; ama bir şey okumayan kimse gibidir, ona sadece namazda durmanın sevabı verilir, ibadetin sevabı verilmez.</p>



<p>Ey Ahmet! Biliyor musun, kul ne zaman hakkıyla ibadet eden bir abid olur?</p>



<p>Arz etti: Hayır Rabbim, bilmiyorum.</p>



<p>Buyurdu: Onda şu yedi özellik toplanınca; onu günahtan sakındıracak kaçınma, faydasız sözler konuşmaktan alıkoyacak suskunluk, her gün ağlamasını şiddetlendirecek korku, gizlide benden utanacağı bir hayâ, gerektiği miktarda yemek yeme, dünyadan nefret ettiğim için onun da dünyadan nefret etmesi ve ben ahireti sevdiğim için onun da ahireti sevmesi.</p>



<p>Ey Ahmet! Her beni sevdiğini söyleyenin doğru söylediğini zannetme. Beni gerçekten sevenler; sadece günlük yiyeceğini alır, sıradan giyinir, secde halinde uyur, namazda kıyamı uzatır, sürekli suskundur. Çok ağlar, az güler, isteklerine karşı gelir, camiyi kendisine ev, ilim öğrenmeyi de arkadaş seçer. Züht hep onunladır, arkadaşı yalnız âlimler ve fakirlerdir. Beni gerçekten seven, her zaman beni hoşnut etmek için çalışır, günahkâr insanlardan kaçar, sürekli beni zikreder, beni övmeyi çoğaltır, sözünde durur, ahdine vefa eder, kalbi temiz olur, namazda mutludur, vacipleri yerine getirmede çok çalışkan, katımdaki sevaba ulaşmaya çok isteklidir, azabımdan da çokça korkar ve sevdiklerime yaklaşıp, onlarla dost olur.</p>



<p>Ey Ahmet! Eğer bir insan yerde ve göktekilerin hepsinin namazını kılsa, orucunu tutsa, melekler gibi hiçbir şey yemese, giyecek hiçbir şeyi olmasa; ama kalbinde azıcık dünya sevgisi, riya, bir makama ulaşma isteği, dünyanın bir malına, bir süsüne bağlılığını görürsem asla onu kendi evimde komşu kılmam. Şüphesiz onun kalbinden sevgimi çıkarıp atarım.”<a href="#_ftn1">[1]</a></p>



<p></p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p><a href="#_ftnref1"><sup>[1]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; 1-Deylem-i,İrşad’ül Kulub,c:1,s:199,Bab:54. Meclisi, Bihar’ül Envar, c:77,s:21.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/allah-ile-hz-peygamber-arasindaki-konusma/">Allah ile Hz. Peygamber Arasındaki Konuşma</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/allah-ile-hz-peygamber-arasindaki-konusma/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hz. Musa’nın Mucizeleri ve Kaynaklar</title>
		<link>https://www.caferilik.com/hz-musanin-mucizeleri-ve-kaynaklar/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/hz-musanin-mucizeleri-ve-kaynaklar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 30 Jul 2020 09:32:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hadis ve Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Soru Cevap Arşivi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.islamex.com/?p=4471</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru Beyaz el, asanın ejderha olması ve Hz. Musa’nın Nil’den geçme kıssası hangi tarih kitabında nakledilmiştir? Diğer peygamberler ve İmamlar (a.s) hakkında çalışmış birkaç tarihçinin adını ve kitaplarını lütfen tanıtır mısınız? Müslüman olmayan tarihçilerin adını, şüpheleri cevaplamak için istiyorum. Kısa Cevap Kur’ân’ın birçok âyeti peygamberlerin mucizelerine değinmiştir. Bunlardan biri olan Hz. Musa’nın beyaz el, asanın [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/hz-musanin-mucizeleri-ve-kaynaklar/">Hz. Musa’nın Mucizeleri ve Kaynaklar</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<h2></h2>



<h3>Soru</h3>



<p>Beyaz el, asanın ejderha olması ve Hz. Musa’nın Nil’den geçme kıssası hangi tarih kitabında nakledilmiştir? Diğer peygamberler ve İmamlar (a.s) hakkında çalışmış birkaç tarihçinin adını ve kitaplarını lütfen tanıtır mısınız? Müslüman olmayan tarihçilerin adını, şüpheleri cevaplamak için istiyorum.</p>



<h3>Kısa Cevap</h3>



<p>Kur’ân’ın birçok âyeti peygamberlerin mucizelerine değinmiştir. Bunlardan biri olan Hz. Musa’nın beyaz el, asanın ejderha olması ve Nil’den geçme mucizesine de değinmiştir. Aynı şekilde birçok tarihi kitap da bu konulara değinilmiştir. Örneğin, İbn Kesir el-Bidaye ve’n-Nihaye’de ve Yakubi kendi tarih kitabında buna değinmiştir. Tarihçiler ve biyografi yazarları, semavî kitaplardan ve masumlar ile âlimlerden nakledilen rivayetlerden yararlanarak, yaşam öykülerini beyan etmişlerdir. Bunlardan bazıları şunlardır:</p>



<p>1. en-Nuru’l-Mubin Fi Kısasi’l-Enbiya Ve’l-Mürselin, Muhaddis Cezayiri.</p>



<p>2. Kısasü’l-Enbiya, Fatıma Meşayih.</p>



<p>3. Dastan-ı Peyamberan Ya Kıssehay-i Kur’ân Ez Âdem Ta Hatem.</p>



<p>Sorunuzun ikinci bölümü hakkında ise, İslâmî rivayetlerden istifade edildiği kadarıyla, hem Peygamber-i Hatem’in (s.a.a) ve hem onun hak halifesi İmam Ali’nin (a.s) ve hem de diğer İmamlar’ın özellik ve erdemlerinin kutsal kitaplarda dile getirildiğini belirtmek gerekir. Ama Yahudiler ve Hıristiyanların elinde mevcut olan kutsal kitaplar değişiklik ve tahrife maruz kalmıştır. Bu yüzden rivayetlerde işaret edilen birçok konu mevcut Ahitler’de bulunmamaktadır. Bununla birlikte mevcut Tevrat’ta rivayetlerin muhtevasını onaylayan hususlar bulunmaktadır.</p>



<h3>Ayrıntılı Cevap</h3>



<p>Cevaba geçmeden önce bir noktayı hatırlatmak zorunlu gözükmektedir. Gayri Müslimlerin Kur’ân’a yönelttikleri tüm eleştirilere ve Kur’ân’ın Allah’a ait olduğunu kabul etmemelerine rağmen, onun Hz. Peygamber’in olması hususunda asla kuşku duymamışlardır. Bu yüzden Kur’ân, en azından tarihi nakiller taşıyan en muteber kitap sıfatıyla referans alınabilir. Kur’ân’ın birçok âyeti peygamberlerin mucizelerine, bunların içinde Hz. Musa’nın beyaz el, asanın ejderha olması ve Nil’den geçme kıssa ve mucizesine değinmiştir.</p>



<p>Bu âyetlerin bazıları şunlardır:</p>



<p>Kısas Sûresi, 31 ve 32. Âyetler.</p>



<p>Neml Sûresi, 10 ve 12. Âyetler.</p>



<p>Taha Sûresi, 17 – 23, 66 – 70 ve 78. Âyetler.</p>



<p>A’raf Sûresi, 136. Ayet.</p>



<p>Zariyat Sûresi, 40. Ayet.</p>



<p>Aynı şekilde birçok tarihi kitapta bu konulara değinilmiştir. Örneğin, İbn Kesir el-Bidaye Ve’n-Nihaye’de<a href="#_ftn1">[1]</a> ve Yakubi tarih kitabında<a href="#_ftn2">[2]</a> buna değinmiştir. Tarihçiler ve biyografi yazarları, semavî kitaplardan ve masumlar ile din büyüklerinden nakledilen rivayetlerden yararlanarak, çoğunun adını yaşam öyküleriyle birlikte beyan etmişlerdir. Bunlardan bazıları şunlardır:</p>



<p>1. en-Nuru’l-Mubin Fi Kısasi’l-Enbiya Ve’l-Mürselin, Muhaddis Cezayiri.</p>



<p>2. Kısasü’l-Enbiya, Fatıma Meşayih.</p>



<p>3. Dastan-ı Peyamberan Ya Kıssehay-i Kur’ân Ez Âdem Ta Hatem.</p>



<p>Sorunuzun ikinci bölümü hakkında da şunları söylemek gerekir: Eğer kastettiğiniz şey, İmamların şahsiyetinin (a.s) tevhide dayalı dinlerin kitaplarına nasıl yansıdığıysa, bu durumda İslâmî rivayetlerden istifade edildiği kadarıyla, hem Peygamber-i Hatem’in (s.a.a) ve hem onun hak halifesi İmam Ali’nin (a.s) ve hem de diğer İmamların özellik ve erdemlerinin kutsal kitaplarda dile getirildiğini belirtmek gerekir. Yüce Allah Kur’ân’da şöyle buyuruyor:</p>



<h5>“Kendilerine kitap verdiklerimiz onu (Peygamberi) oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Böyle iken içlerinden birtakımı bile bile gerçeği gizlerler.”<a href="#_ftn3">[3]</a></h5>



<p>Bu ayet önemli bir hakikati gün yüzüne çıkarmaktadır ve bu şudur: Hz. Muhammed’in (s.a.a) ruhî, cismanî sıfatları ve diğer özellikleri önceki kitaplarda açık ve şeffaf bir şekilde belirtilmiş ve onun kâmil portresi bu kitaplar ile haşir neşir olan kimselerin zihninde yer edinmiştir.</p>



<p>Bir rivayette nakledildiğine göre Yahudi bir fert İmam Ali’ye (a.s) “Senin amcaoğlun Muhammed’in, senin ve evlatlarının Tevrat’taki adı nedir” diye sorar. İmam Ali (a.s) şöyle cevap verir: “Tevrat’ta Muhammed’in adı ‘Tab Tab’, benim adım ‘İlya’ ve evlatlarımın adı da ‘Şübber ve Şebir’dir.” Yahudi bu cevabı duyunca hemen Müslüman olur. Allah’ın birliği ve Peygamber’in (s.a.a) elçiliğine şehadet ettikten sonra İmam Ali’nin (a.s) vasiliği ve velayetine şehadet eder.<a href="#_ftn4">[4]</a></p>



<p>Bu rivayetten istifade edildiği üzere İmam Ali (a.s),Peygamber’in (s.a.a) halifesi ve vasisi sıfatıyla açık ve net bir şekilde Tevrat’ta geçmektedir. Eğer böyle olmasaydı, Yahudi İmam Ali’nin (a.s) sözlerini hemen kabul etmezdi. Aynı şekilde Ehl-i Beyt İmamları’nın (a.s) tümünün mübarek isimlerinin Tevrat’ta geçtiği ve İbranicede şöyle olduğu nakledilmiştir: “Mizmiz (Mustafa), İlya (Ali Mürteza), Kayzur (Hasan Mücteba), İrytil (Şehid Hüseyin), Meşfur (Zeynelabidin), Meshur (Muhammed Bakır), Meşmut (Cafer Sâdık), Zumera (Musa Kazım), Hazad (Ali Rıza), Teymura (Muhammed Taki), Nestur (Ali Naki), Nukaş (Hasan Askeri), Kadimunya (Muhammed b. Hasan) Zahibu’z-Zaman (a.c).”<a href="#_ftn5">[5]</a></p>



<p>Ama Yahudiler ve Hıristiyanların elinde mevcut olan kutsal kitaplar değiştirilmiş ve tahrif edilmiştir. Bu yüzden rivayetlerde işaret edilen birçok konu mevcut Ahitler’de bulunmamaktadır. Bununla birlikte mevcut Tevrat’ta rivayetlerin muhtevasını onaylayan hususlar bulunmaktadır. Tevrat’ın Yaratılış Seferi’nde şöyle belirtilmiştir:</p>



<h5>“Ey İbrahim senin İsmail hakkındaki duanı duydum. Şimdi onu bereketlendirecek, verimli kılacak ve yüce bir makama yükselteceğim. Onun evlatlarından on iki önder çıkacaktır.”<a href="#_ftn6">[6]</a></h5>



<p>On iki önderin Ehl-i Beyt İmamlar’ından (a.s) başka bir şeye uyarlanmadığı apaçıktır ve bu konuda bulunan rivayetlere bakıldığında kastedilenin kesinlikle bu yüce şahsiyetler olduğu söylenebilir. Hıristiyanların resmi İncil’lerinde İmam Ali (a.s) hakkında özel bir konuya rastlanmamaktadır. Elbette böyle bir beklenti içinde de olunmamalıdır; zira gerçek ve hakikî İncil elde mevcut değildir ve mevcut İncil’ler gerçekte bazı havarilerin görüşleri olup İsa’nın (a.s) göğe yükselmesinden yıllarca sonra toplanmış ve düzenlenmiştir. Bu yüzden İncil’lerde birçok çelişki ve ihtilaf göze çarpmaktadır. Bu nedenle güvenilir değildirler. Bununla birlikte, “Ahitlerin Müjdeleri” kitabının yazarının söylediğine göre Barnabas İncil’inde, İmam Ali (a.s) her türlü yetkinliğe layık biri sıfatıyla anılmıştır.<a href="#_ftn7">[7]</a> Ama sorulmak istenen husus, dinler ve mezheplerin önemli ve muteber şahsiyet ve yazarlarının</p>



<p>İmamlar (a.s) hakkındaki görüşünün ne olduğuysa, bu durumda genel olarak İmamların ve özel olarak da İmam Ali’nin (a.s) şahsiyetinin diğer dinlerin ileri gelenleri ve düşünürleri için bilinmez olmadığını belirtmek gerekir. Hıristiyanların en büyük yazarlarından sayılan George Jordac şöyle demektedir: “Ezel gibi bir geçmişi ve de ebediyet ve engin bir derinlik gibi baki geleceği olan insanî hakikati, insan akıl ve bilinciyle tanıştıracak Ali gibi yüce bir insan tanıyor musun?”</p>



<p>Hıristiyanların büyük şahsiyetlerinden ve güçlü yazarlarından ve düşünürlerinden bir olan Cibran Halil Cibran şöyle demektedir: “Ben, Ebu Talib’in evladının külli ruh ile ilişki kuran ilk Arap olduğuna inanıyorum. O, külli ruhun namelerini daha önce bunu hiç duymamış bir halkın kulağına okuyan ilk Arap şahsiyetti. O, misyonunu dünyalılara ulaştıramadan bu dünyadan göçtü. O, peygamberleri kavrama kapasitesi bulunmayan ve peygamberlere layık olmayan toplumlara gelen peygamberler gibi bu dünyadan gitti. Allah’ın bu işten kendisinin daha iyi bildiği bir hikmeti vardır.” Hıristiyan düşünür Mihail Nuayme şöyle demektedir: “Her ne kadar üstün bir deha ve yeteneğe sahip olsa da hiçbir tarihçi ve yazar bin sayfalık bir külliyatta olsa bile Ali (a.s) gibi büyük bir insanın kâmil portresini betimleyemez.”<a href="#_ftn8">[8]</a></p>



<p></p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p><a href="#_ftnref1"><sup>[1]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ebu’l-Feda İsmail b. Ömer b. Kesir ed-Dımeşkî, el-Bidaye ve’n-Nihaye, Beyrut, Daru’l-Fikr, 1407/1986.</p>



<p><a href="#_ftnref2"><sup>[2]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ahmed b. Ebi Yakub b. Vazih Yakubî, Tarih-i Yakubî, tercüme: Muhammed İbrahim, Âyeti, Tahran, İntişarat-ı İlmî ve Ferhengi, 6. baskı, 1371.</p>



<p><a href="#_ftnref3"><sup>[3]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bakara, 146.</p>



<p><a href="#_ftnref4"><sup>[4]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Tusî, Hamza, es-Sekaf fi Menakıb, c. 2, s. 147, Kum, Ensariyan, 2. baskı, h.k. 1412.</p>



<p><a href="#_ftnref5"><sup>[5]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Saduk, Uyun-u Ahbari’r-Rıza, c. 2, s. 147, Beyrut, Müessese-i İlmî Matbuati, h.k. 1404.</p>



<p><a href="#_ftnref6"><sup>[6]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Tevrat, Yaratılış babı, 17/20, s. 14.</p>



<p><a href="#_ftnref7"><sup>[7]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Sadıkî, Muhammed, Beşaretu’l-Ahdeyn, s. 213, Tahran, Daru’l-Kutubi’l-İslamiye, h.ş. 1362.</p>



<p><a href="#_ftnref8"><sup>[8]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Caferî, Muhammed Taki, Şerh-i Nehcü’l-Belağa, c. 1, s. 173, Tahran, Defter-i Neşr-i İslâmî, 4. baskı, h.ş. 1380.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/hz-musanin-mucizeleri-ve-kaynaklar/">Hz. Musa’nın Mucizeleri ve Kaynaklar</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/hz-musanin-mucizeleri-ve-kaynaklar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hz. Mehdi’nin Hayatı</title>
		<link>https://www.caferilik.com/hz-mehdinin-hayati/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/hz-mehdinin-hayati/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 30 Jul 2020 09:31:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hadis ve Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Soru Cevap Arşivi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.islamex.com/?p=4472</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru 12. İmam, Hz. Mehdi hakkında genel ve kısa bilgi istiyorum. Cevap Onikinci İmam’ın (a.f.) tarihini doğumu ve doğum sonrası çeşitli yaşam aşamalarını kısaca ele alalım. 1. Doğumu Şialar’ın Onikinci İmam’ı İmam Hasan Askerî’nin (a.s) oğlu 255 h.[1]/ 869 m yılının Şaban ayının on beşinci[2] gününün şafak vaktinde[3] Samerra’da dünyaya geldi. İmam’ın (a.f.) doğum yılının [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/hz-mehdinin-hayati/">Hz. Mehdi’nin Hayatı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<h2></h2>



<h3>Soru</h3>



<p>12. İmam, Hz. Mehdi hakkında genel ve kısa bilgi istiyorum.</p>



<h3>Cevap</h3>



<p>Onikinci İmam’ın (a.f.) tarihini doğumu ve doğum sonrası çeşitli yaşam aşamalarını kısaca ele alalım.</p>



<h5>1. Doğumu</h5>



<p>Şialar’ın Onikinci İmam’ı İmam Hasan Askerî’nin (a.s) oğlu 255 h.<a href="#_ftn1">[1]</a>/ 869 m yılının Şaban ayının on beşinci<a href="#_ftn2">[2]</a> gününün şafak vaktinde<a href="#_ftn3">[3]</a> Samerra’da dünyaya geldi. İmam’ın (a.f.) doğum yılının (254,<a href="#_ftn4">[4]</a> 256,<a href="#_ftn5">[5]</a> 257,<a href="#_ftn6">[6]</a> 258<a href="#_ftn7">[7]</a> h.) olduğu da söylenmektedir.<a href="#_ftn8">[8]</a> Bu ihtilafın sebebi ise İmam’ın (a.f.) doğumunun gizli tutulmasından da kaynaklanmış olabilir.<a href="#_ftn9">[9]</a></p>



<p>İmam Mehdi’nin (a.f.) doğumu tarihîn kesinleşmiş konularından olup İmamlar’ın dışında Şia mezhebinin âlimleri, tarihçileri ve hadisçileri; Ehlisünnet tarihçileri ve hadisçilerinin birçoğu da bu konuya değinmişlerdir. Bazı araştırma kitaplarında bu âlimlerden en az 65 kişinin isimleri ve kitapları belirtilmiştir.<a href="#_ftn10">[10]</a></p>



<h5>2. İsmi</h5>



<p>İmam Mehdi’nin (a.f.) ismi, ceddi Rasulullah’ın (s.a.a.) isminin aynısı, yani Muhammed’dir.<a href="#_ftn11">[11]</a> Hadis ve tarihçilerin tamamı bu ismi Peygamber’in (s.a.a.) seçtiği inancındadırlar.<a href="#_ftn12">[12]</a> Aynı ismi taşımaları delilsiz değil, bilakis Peygamber (s.a.a.) kendi doğuşuyla yeryüzü insanlarını nasıl sapıklık ve cehaletten kurtardıysa, on ikinci torunu da kendi doğuşuyla beşeriyeti karanlık ve sapıklıktan kurtaracak olması bu hakikatin açıklayıcısıdır.<a href="#_ftn13">[13]</a></p>



<h5>3. Lakapları</h5>



<p>Onikinci İmam’ın (a.f.) tanınmış lakapları “Mehdi”, “Kaim”, “Muntazar”, “Hüccet”, “Halef-i Sâlih”, “Bakiyyetullah”, “Mensûr”, “Sâhibu’l-Emr”, “Veliy-yi Asr” ve “Sâhibu’z-Zamân”dır. Bu lakapların en tanınanı ve meşhuru “Mehdi”dir.<a href="#_ftn14">[14]</a> Bu lakapların her birinin kendine has sebepleri vardır; örneğin hidayet edici olduğu için “Mehdi”, hak üzere kıyam edeceği için “Kaim”, müminler onun geleceğini beklediği için “Muntazar” ve Allah’ın insanlara hücceti olacağı için “Hüccet” denilmektedir.<a href="#_ftn15">[15]</a> Kef’amî’den nakledilen rivayete göre Mehdi’nin (a.f.) yüzüğündeki ibaret şöyledir: “Ben Allah’ın hücceti ve özel kıldığı kuluyum.”<a href="#_ftn16">[16]</a></p>



<h5>4. Annesi</h5>



<p>İmam Mehdi’nin (a.f.) annesi hakkında çeşitli rivayetler vardır. Mes’ûdî İmam Mehdi’nin (a.f.) annesinin “Nergis” adında bir cariye ve köle olduğunu söylemektedir.<a href="#_ftn17">[17]</a> “Şehid” onun annesinin isminin Zeyd Aleviye’nin kızı “Meryem” olduğunu ifade etmiştir.<a href="#_ftn18">[18]</a> Şeyh Tûsî bir rivayette Mehdi’nin (a.s) annesinin isminin “Reyhane” olduğunu nakletmesinin hemen ardından “Nercis”, “Saykal”, Sakiyl” ve “Süsen” olduğunu eklemiştir.<a href="#_ftn19">[19]</a> Şeyh Mufid ise Mehdi’nin (a.f.) annesi için sadece “Nergis” ismini nakletmiştir.<a href="#_ftn20">[20]</a>İmam Hasan Askerî’in (a.s) halası “Hekime Hatun”dan nakledilen rivayette de isminin “Nercis” olduğu ifade edilmiştir.<a href="#_ftn21">[21]</a> Bazı araştırmacılar Mehdi’nin (a.f.) annesinin asıl isminin “Nercis” “Seykal”<a href="#_ftn22">[22]</a> dışında diğer isimlerin İmam Cevad’ın (a.s) halası “Hekime Hatun” tarafından verilebileceğini ifade etmişlerdir. O zamanın insanları evlerine yeni getirdikleri cariyeleri değişik isimler ile çağırırlardı. “Nergis”, “Reyhane” ve “Susen” de gül isimlerindendir.<a href="#_ftn23">[23]</a> Sadûk’un naklettiği hadis, bu ihtimali güçlendirmektedir. O kendi senedi ile “Gıyas”’ın şöyle dediğini nakleder:</p>



<p>İmam Hasan Askerî’nin (a.s) halefi Cuma günü dünyaya geldi, onun annesi “Reyhane” idi, ancak ona Nergis, Susen ve Seykal isimleri de verilmişti. Onun hamilelik döneminde sahip olduğu nur, Saykal ismini almasına neden olmuştu.<a href="#_ftn24">[24]</a></p>



<p>Muhammed Sadr da kendi kitabında Mehdi’nin (a.f.) annesinin isimleri hakkında geniş araştırma yapmış ve bu konuda gerekli bilgiyi okuyuculara sunmuştur.<a href="#_ftn25">[25]</a></p>



<p>İmam Mehdi’nin (a.f.) annesinin hangi ülkeden olduğu konusunda da çeşitli görüşler vardır. Sadûk bir rivayete uygun olarak İmam Mehdi’nin (a.f.) annesinin Rum Kayseri’nin oğlu “Yeşu”nun kızı “Melike”, annesinin ise Hz. İsa’nın (a.s) havarilerinden olan “Şem’un”un soyundan olduğunu söylenmektedir. İslâm ordusunun romalılar ile yaptığı savaşta esir edilerek Bağdad’da bir cariye olarak satışa çıkarıldığında İmam Hâdî’nin (a.s) elçisi, onu esirler pazarından satın aldı ve Samerra’ya İmam Hâdî’ye (a.s) gönderdi.<a href="#_ftn26">[26]</a></p>



<h5>5. Gizli Doğum</h5>



<p>“Askeriyeyn”in (a.s) İmamet Dönemi’nde Abbasî halifeleri arasında derin bir hüzün oluşmuştu. Bu hüznün sebebi, Peygamber (s.a.a.) ve Ehlibeyt İmamları’nın (a.s) pek çok hadislerinde İmam Hasan Askerî’ye (a.s) bir çocuğunun dünyaya geleceği, batıl hükümetlerin temelini yıkıp padişahlık tahtlarını yerle bir edeceği ve dünyayı adaletle dolduracağı müjdesinin verilmesiyle alâkalıydı.<a href="#_ftn27">[27]</a> Bu yüzden her iki İmam, özellikle İmam Hasan Askerî (a.s) ağır şekilde gözaltında tutuluyor ve böyle bir çocuğun dünyaya gelmemesi için hükümet tarafından ciddi çabalar sarf ediliyordu.<a href="#_ftn28">[28]</a></p>



<p>Bu sebepten dolayı İmam Mehdi’nin (a.f.) doğumu halktan gizli tutuluyordu. İmam Rıza’nın (a.s) buyurduğu gibi Mehdi’nin özelliklerinden birisi, onun doğumunun gizli olmasıdır. Birçok hadiste İmam Mehdi’nin (a.f.) Hz. Musa (a.s) ve Hz. İbrahim’e (a.s) benzediği buyrulmuştur.<a href="#_ftn29">[29]</a></p>



<p>Doğumundan sonra da İmam Askerî’nin (a.s) özel ashab ve yârânları, İmam’ın oğlu Mehdi’yi (a.f.) görmüyorlardı. Mehdi’nin (a.f.) gizli dönemindeki şahısların bazılarına işaret edilecektir.</p>



<h5>6. Siması ve Özellikleri</h5>



<p>Hadisçiler ve tarihçiler Peygamber (s.a.a.) ve Ehlibeyt’ten (a.s) gelen pek çok rivayetler esasınca kendi kitaplarında Hz. Mehdi’nin (a.f.) siması ve özelliklerine yer vermişlerdir. Şimdi bunların bazılarına işaret edilecektir:</p>



<p>Hz. Mehdi (a.f.) çehresi genç ve buğdayımsı renginde, kaşları kavisli, gözleri siyah ve iri, omuzu geniş ve yaygın, dişleri parlak ve iri kıyımlı, burnu çekik ve güzel, alnı geniş ve nurlu, iskelet olarak yapılı, el ve parmakları iri, yanakları hafif dolgun ve sarımsı &#8211; geceleri ibadetle geçirmesinin eseridir &#8211; sağ yanağı siyah benli, kasları dolgun ve sağlam, saçı kulağı üzerine dükülmüş,<a href="#_ftn30">[30]</a> bedensel yapısı organlarıyla uyum içinde, görünümü güzel ve çekici olup iki omuz arasında nübüvvet işareti vardır ve… <a href="#_ftn31">[31]</a></p>



<p>Peygamber’in (s.a.a.) ve Hz. Fatıma’nın (s.a) evladı, İmam Huseyin’in (a.s) evladının dokuzuncusu, vasilerin ve kurtarıcıların en sonuncusu ve evrensel liderliğe sahib olması Hz. Mehdi’nin (a.f.) özelliklerindendir. Hz. Mehdi’in (a.f.) biri az ve diğeri ise uzun iki gaybeti olup zuhuruyla zülümle dolan yeryüzünü adaletle dolduracaktır. …<a href="#_ftn32">[32]</a></p>



<p>Hz. Mehdi (a.f.) bu alâmet ve özelliklere sahip olduğu gibi zuhurundan önce, zuhuruna yakın ve zuhurundan sonra gerçekleşecek diğer onlarca özelliğe de sahiptir. Konunun özü budur ve Allah tarafından atanmış Hz. Mehdi (a.f.) hakkında kendisinden bir şeyler uyduran saçmalamıştır ve bunlara inanan da ahmaktır.</p>



<p>Hâlihazırda Mehdi (a.f.) gaibtir. O, hak halife ve mutlak (kayıtsız şartsız) velidir. O velilerin sonuncusu, vasiler vasisi, son kurtarıcı, evrensel lider, büyük inkılâpçı ve büyük ıslahcıdır. O (a.f.) geldiğinde Kâbe’ye yaslanacak, Peygamber’in (s.a.a.) bayrağını eline alacak, Allah’ın (c.c) dinini ihya edecek ve dünyanın her yerinde O’nun hükümlerini uygulayacaktır. O, (a.f.) kılıçla zuhur edecek ve zulümle dolan yeryüzünü şefkat ve adaletle dolduracaktır.<a href="#_ftn33">[33]</a> O, (a.f.) kıyam ve cihad,<a href="#_ftn34">[34]</a> ibadet ve teheccüt,<a href="#_ftn35">[35]</a> huzu ve huşu ehli,<a href="#_ftn36">[36]</a> takvalı ve sade yaşantılı,<a href="#_ftn37">[37]</a> sabırlı ve tahammüllü,<a href="#_ftn38">[38]</a> adalet ve ihsan<a href="#_ftn39">[39]</a> ve… ehlidir. O, bütün ilimlerin sahibi<a href="#_ftn40">[40]</a> ve adalet, bereket ve paklığın sembolüdür.<a href="#_ftn41">[41]</a></p>



<p>Hz. Mehdi’nin (a.f.) davranışı ve eğitsel, toplumsal ve siyasî izleyeceği yöntem ve idareciliğini sekizinci bölümde ayrıntılı olarak işleyeceğiz.</p>



<h5>7- İmam Mehdi’in (a.f.) Yaşam Dönemleri</h5>



<p>İmam’ının (a.f.) hayatını gizlilik dönemi, Gaybet-i Sugra ve Gaybet-i Kubra olarak üç kısma ayırabiliriz. Zuhur Asrı ve sonrası da onun hayatının bir bölümünü oluşturmaktadır, ancak o dönem inançla ilgili olduğu için itikadî bölümde işlenecektir.</p>



<h3>a) Baskı Dönemi</h3>



<p>Bu dönem, İmam Mehdi’nin (a.f.) doğumundan (h. 255) İmam Hasan Askerî’nin (a.s) şehadet dönemine (h. 260) kadar olan dönemdir. İmam Mehdi’nin (a.f.) ömrünün beş yılı babasının yaşadığı döneme tekabül eder.</p>



<p>İmam Hasan Askerî (a.s) bu dönemde iki görevi üstlenmekle yükümlüydü; o görevlerin birisi evladını Abbasî halifelerinin tehlikelerinden korumak, diğeri ise İmam’ın (a.f.) İmametini isbatlamak ve Onikinci İmam olduğunu insanlara bildirmekti. İmam Hasan Askerî (a.s) gerek evladını korumak ve gerekse her fırsatta onu dostlarına tanıtmak olsun, her iki görevini de en iyi şekilde yerine getirdi. Ne var ki Abbasîler’in şiddetli baskısından dolayı sadece dostlarından Ebu Haşim Caferî ve Ahmed b. İshak, İmam Hasan Askerî’nin (a.s) halaları Hekime ve Hâdîce Hatun gibi birkaç kişi Hz. Mehdi’nin doğumundan haberdardılar.<a href="#_ftn42">[42]</a></p>



<p>Muaviye b. Hakem, Muhammed b. Eyyub b. Nuh ve Muhammed b. Osman Amrî şöyle naklederler: “Şialardan kırk kişilik bir grup İmam’ın (a.s) evinde toplandık. İmam Hasan Askerî (a.s) oğlunu bize gösterdi ve şöyle buyurdu:</p>



<p>“Bu sizin İmam’ınız ve benden sonra benim halifem ve veliahdımdır; buna itaat edin ve etrafından dağılmayın. Ondan ayrılırsanız helak olur ve dininiz de yok olur. Şunu da bilin ki bu günden itibaren onu göremeyeceksiniz.<a href="#_ftn43">[43]</a></p>



<p>Tarihî kayıtlar İmam Hasan Askerî’nin (a.s) oğlunu korumak için Medine ve Samerra gibi güvenli yerlere gönderdiğine tanıklık etmektedir. Onikinci İmam (a.f.) Medine’de babaannesinin koruması altında yaşamaktaydı.<a href="#_ftn44">[44]</a> Merhum Sadûk’un naklîne göre oğlunun dünyaya gelişinden kırk gün sonra onu gizli bir yere gönderdi ve daha sonrada annesine geri getirildi.<a href="#_ftn45">[45]</a></p>



<p>Mes’ûdî’nin naklîne göre İmam Hasan Askerî (a.s) annesi hadis’den o yıl hacca gelmesini istedi. Hadis, o günden sonra torunuyla beraber İmam’ın (a.s) samimi dostu Ahmed b. Mutahhar’ın gözetimi ve koruması altında Mekke’de yaşamaya başladı.<a href="#_ftn46">[46]</a> İmam’ın annesi ve torununun hac amellerini yerine getirdikten sonra bir daha Medine’ye dönüp ve orayı Onikinci İmam’ın (a.f.) gizlilik yeri olarak seçtikleri anlaşılmaktadır ki<a href="#_ftn47">[47]</a> bazı hadisler bu konuyu onaylamaktadır. Bu hadislerden bir tanesi Ebu Haşim Caferî’nin İmam Hasan Askerî’ye (a.s) “Vefatınızdan sonra sizin halifenizi nerede bulabiliriz?” diye sorduğunda İmam Hasan Askerî: (a.s) “Medine”de” diyerek cevap vermiştir.<a href="#_ftn48">[48]</a></p>



<p>Bazı araştırmacılara göre Onikinci İmam (a.f.) çocukluk döneminin çoğunu Medine’de geçirmiştir, zira İmam Hasan Askerî (a.s) oğlunun Irak’da kaldığı ve ikamet ettiği zamanlarda tehlike hissetmekteydi.<a href="#_ftn49">[49]</a></p>



<p>Gelecek konularda Abbasîler’in İmam Hasan Askerî’nin (a.s) oğlunu yakalamak için çabalarından daha fazla bahsedeceğiz.</p>



<h3>b) Gaybet-i Sugra (Küçük Gaybet)</h3>



<p>İmam Hasan Askerî’nin (a.s) Hicrî 260 yılında şehid edilmesinden sonra, İmam Mehdi’in (a.f.) Küçük Gaybet’i resmen başladı ve Hicrî 360 yılına kadar yani 70 yıl<a href="#_ftn50">[50]</a> devam etti.</p>



<p>Bu gaybete, zaman açısında sınırlı olması hasebiyle “Küçük Gaybet” denilmektedir. Bu dönem, Şialar’ın “Büyük Gaybet”e hazırlanmaları ve kabul etmeleri açısından büyük rol oynamaktadır.</p>



<p>İmam Mehdi (a.f.) “Küçük Gaybet” Dönemi’nde gizliydi ve insanlarla görüşmüyordu, ancak İmam (a.f.) ile dostları arasında irtibatı sağlayan özel elçi ve Nâibler vardı. İmam’ın (a.f.) dostları ve Şialar’ı özel elçiler aracılığıyla sıkıntılarını İmam’a (a.f.) ulaştırabiliyor, onların vasıtasıyla cevaplarını alabiliyor ve bazen de halktan bir grup elçiler aracılığıyla İmam (a.f.) ile görüşebiliyorlardı.<a href="#_ftn51">[51]</a> Bu elçiler dört kişi olup (Nevvab-ı Erbaa) olarak bilinmektedirler.</p>



<p>Şialar’ın âlim, zahid ve saygınlarından olan bu elçilerin isimleri sırasıyla şöyledir:</p>



<p>1. Ebu Amr, Osman b. Said Amrî. Hicrî 260 yılından ölümüne kadar ki; Hicrî 267<a href="#_ftn52">[52]</a> yılından önce vefat ettiği anlaşılmaktadır, ancak bazıları Hicrî 265 yılında öldüğünü söylemişlerdir.<a href="#_ftn53">[53]</a></p>



<p>2. Ebu Cafer, Muhammed b. Osman Amrî. Birinci elçinin vefatından Hicrî 305 yılına kadar.</p>



<p>3. Ebu’l-Kasım, Huseyin b. Ruh Nevbahtî. Hicrî 305 yılından 326 yılına kadar.</p>



<p>4. Ebu’l-Hasan Ali b. Muhammed Samerrî. Hicrî 326 yılından 329 yılına kadar.</p>



<p>Bu büyük zatların her birinin yaşantıları, çalışmaları, Şialar’ın Vekâlet müessesesinin gizliliği konusunda hazırlanmaları ve Gaybet-i Kubra konusunu kabullenmeleri hakkında ilerdeki konularda genişçe bahsedeceğiz.</p>



<h3>c) Gaybet-i Kubra (Büyük Gaybet)</h3>



<p>İmam Mehdi (a.f.) hayatının uzun süreli aşamasını “Büyük Gaybet” oluşturmaktadır. Bu dönem, “Küçük Gaybet”in bitişinden başlamış günümüze kadar devam etmektedir ve İlâhî iradenin (iktiza-yı tam = şartların oluşması) hâsıl olmasına, yani insanların evrensel adaleti ve o yüce zatın hükümetini kabul edebilecekleri kapasiteye ulaşabilecekleri zamana kadar sürecektir.</p>



<p>Bu aşama insanlık için en büyük sınav olup müminlerin elendiği, imanın ve amelin sınandığı bir dönemdir. Uzun süreli gaybette “Allah’ın Hücceti” gaybet perdesinde oluşuyla bulut arkasında bulunan güneş gibi insanlara nur saçmaktadır.<a href="#_ftn54">[54]</a></p>



<p>Gaybet dönemleri “Küçük (Sugra) ve Büyük (Kubra)” olarak iki gaybete ayrıldığı gibi Vekâlet ve Elçilik de “Özel ve Genel” olmak üzere iki kısma ayrılmaktadır.</p>



<p>Özel elçilikte (niyabet) İmam (a.f.) belirli kişileri kendisine vekil olarak tayin etmektedir. Önceki bölümde isim ve özelliklerine değindiğimiz bu vekiller kendilerinden sonra gelen vekilin de ismini halka tanıtmışlardır.</p>



<p>Genel elçilik ve niyabette ise İmam’ın (a.f.) belirlediği genel kural ile şartlara uyan her şahıs, İmam’ın (a.f.) elçisi olarak tanınır ve İmam’ın (a.f.) vekilliğini yaparak halkın dinî ve dünyevî önderliğini üstlenirler.</p>



<p>Bu makam, İmam’ın (a.f.) imza ve onayıyla şartlara uygun âlimlere verilmektedir.</p>



<p>Şeyh Tûsî, Şeyh Sadûk ve Şeyh Tabersî, İshak b. Ammar’dan İmam’ın (a.f.) şöyle buyurduğunu nakletmektedirler: Mevlamız İmam Mehdi (a.f.) (Gaybet Dönemi’nde Şialar’ın vazifeleri ile ilgili olarak) Şöyle buyurdu:</p>



<p>“Gaybet Dönemi’nde vuku bulacak hadiselerde bizim hadislerimizi nakleden şahıslara (fakihlere) müracaat edin, zira onlar benim sizlere olan hüccetim ve ben de Allah’ın onlara olan hüccetiyim.”<a href="#_ftn55">[55]</a></p>



<p>Yine Tabersî (el-İhticac) adlı eserinde İmam Sâdık’tan naklettiği bir hadiste İmam’ın şöyle buyurduğunu nakletmiştir:</p>



<p>“Fakihlerden her kim nefsini korur, dinine sahip çıkar, heva ve hevesine uymaz ve Mevlasının (İmamlar’ın) emirlerine itaat ederse, avam halkın ondan taklîd etmesi gerekir.”<a href="#_ftn56">[56]</a></p>



<p>Buna göre (Büyük Gaybet) Dönemi’nde Müslümanlar’ın işleri ve yönetimi “Veliy-yi Fakih”in elinde olacak ve onun eliyle çözülecektir. “fetva”, “gazavet”, ve “hüküm” makamları, daha önceden İmamlar (a.s) vasıtasıyla fakihlere verilmişti, ancak merceiyetin resmîleşmesi ve fakihlerin Müslümanlar’a rehberlik etme makamı, bu tarihten sonra ortaya çıkmış ve İmam Mehdi’nin (a,f) zuhuruna kadar da devam edecektir.</p>



<p>İmam Mehdi’in (a.f.) zuhurundan sonra<a href="#_ftn57">[57]</a> evrensel adaletin tecelli ettiği hükümeti Allah’ın velileri yönetecektir.<a href="#_ftn58">[58]</a></p>



<p></p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p><a href="#_ftnref1"><sup>[1]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Şeyh Müfid, el-İrşâdu fî Ma’rifeti Hucecilllahi ale’l-İbâd, s. 346; Muhammed b. Yakub Kuleynî, el-Kâfi, c. 1, s. 514; Şeyh Tûsî, el-Gaybe, s. 141-143; Kemâlu’d-dîn ve Temâmu’n-Ni’me, s. 430; Seyyid Muhsin Emin Amulî, Âyânu’ş-Şia, c. 2, s. 44; Bâkır Şerîf Kureşî, Hayâtu’l-İmam Muhammed el-Mehdi (a.f), s. 29; Tarih-i İbn-i Hallikan (Vefayatul-Ayan), c. 3, s. 316; el-İthaf bi-Hubbi’l-Eşraf, s. 178; Yenabiu’l-Mevedde, s. 452; Dr. Hasan İbrahim Hasan, Tarihu’l-İslâm (es-Siyasî ve’d-Dinî ve’s-Sekafî ve’l-İctimaî), c. 3, s. 193.</p>



<p><a href="#_ftnref2"><sup>[2]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Şia mezhebinin kaynaklarının çoğunluğu bu konuda ittifak etmişlerdir.</p>



<p><a href="#_ftnref3"><sup>[3]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Kemâlu’d-Dîn ve Temâmu’n-Ni’me, s. 427, 428.</p>



<p><a href="#_ftnref4"><sup>[4]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bihâru’l-Envâr, c. 51, s. 16; (Kemâlu’d-Dîn ve Temâmu’n-Ni’me kitabından nakletmiştir.)</p>



<p><a href="#_ftnref5"><sup>[5]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Kemâlu’d-Dîn ve Temâmu’n-Ni’me, s. 432; Mes’ûdî, İsbâtu’l-Vasiyye, s. 231; el-Kâfi, c. 1, s. 514; Hayâtu’l-İmam Muhammed el-Mehdi (a.f), s. 29; Tarih-i Siyasî-yi Gaybet-i İmam-i Devazdehom (a.f), s. 121.</p>



<p>(255 h. Sonrası için verilen tarihlerin daha meşhur olduğu söylenmektedir.)</p>



<p><a href="#_ftnref6"><sup>[6]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Tarihu Ehli’l-Beyt kitabının dipnotlarına Bkz.</p>



<p><a href="#_ftnref7"><sup>[7]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali b. İsa el-Erbilî, Keşfu’l-Gumme fî Ma’rifeti’l-Eimme, c. 2, s. 437; Bihâru’l-Envâr, c. 51, s. 23.</p>



<p><a href="#_ftnref8"><sup>[8]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Yukarıda verilen görüşleri incelemek için Tarih-i Siyasî-yi Gaybet-i İmam-i Devazdehom (a.f), s. 112-115. Eş’arî fırkalarından bazıları İmam’ın (a.f) doğumunun İmam Hasan Askerî’nin (a.s) vefatından sekiz ay sonra olduğuna inanmaktadırlar. Bu görüşün birçok hadisle çelişmesinin yanı sıra Şia inancında yer alan yeryüzü hiçbir zaman hüccetsiz kalmayacaktır inancı esasıyla da uyuşmamakta ve ters düşmektedir. (el-Makalatu ve’l-Firak, s. 114, on üçüncü fırka.)</p>



<p><a href="#_ftnref9"><sup>[9]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; İmam Rıza (a.s) şöyle buyuruyor: “…Allah bu emir için bizden birisini gönderecektir, doğumu ve zuhuru gizli, ancak ve nesebi ve soyu belli olacaktır.”el-Kâfî, c. 1, s. 341.</p>



<p><a href="#_ftnref10"><sup>[10]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bkz. Muhammed Rıza Hekimî, Hurşid-i Mağrib, s. 18-20.</p>



<p><a href="#_ftnref11"><sup>[11]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Muntehabu’l-Eser, s. 182; Bihâru’l-Envâr, c. 51, s. 2, 5, 15, 37, 38.</p>



<p><a href="#_ftnref12"><sup>[12]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Hayâtu’l-İmam Muhammed el-Mehdi (a.f), s.27, (İkdu’d-Durer’den nakledilmiştir.)</p>



<p><a href="#_ftnref13"><sup>[13]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bihâru’l-Envâr, c. 52, s. 338; el-İrşâd, c. 2, s. 384.</p>



<p><a href="#_ftnref14"><sup>[14]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; A’yanu’ş-Şia, c. 2, s. 44; Hayâtu’l-İmam Muhammed el-Mehdi (a.f), s.27; Bihâru’l-Envâr, c. 51, s. 28-43; Kâmil-i Süleyman, Ruzigâr-i Rehaî, çeviri: Ali Ekber Mehdipur, c. 2, s. 1275-1276.</p>



<p><a href="#_ftnref15"><sup>[15]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bihâru’l-Envâr, c. 51, s. 28-31; Hayâtu’l-İmam Muhammed el-Mehdi (a.f), s.27-28.</p>



<p><a href="#_ftnref16"><sup>[16]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; A’yanuş-Şia, c. 2, s. 44.</p>



<p><a href="#_ftnref17"><sup>[17]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; İsbatu’l-Vasiyye, s. 148.</p>



<p><a href="#_ftnref18"><sup>[18]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bihâru’l-Envâr, c. 51, s. 28 (ed-Durus)’tan nakledilmiştir. Şehid’in bu görüşünün zayıf bir nakil olduğunun söylenmesinde yarar vardır.</p>



<p><a href="#_ftnref19"><sup>[19]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Şeyh Tûsî, el-Gaybe, s. 241; Kemâlu’d-Dîn ve Temâmu’n-Ni’me, s. 431.</p>



<p><a href="#_ftnref20"><sup>[20]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; el-İrşâd, s. 390.</p>



<p><a href="#_ftnref21"><sup>[21]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Kemâlu’d-Dîn ve Temâmu’n-Ni’me, c. 2, s. 89; Bihâru’l-Envâr, c. 51, s. 12, (Kemalü’d-Din ve Temâmu’n-Ni’me.)</p>



<p><a href="#_ftnref22"><sup>[22]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; “Sakiyl”, “Arındırılmış” ve “Cilalandırılmış” anlamındadır. Muhammed Sadr’ın dediğine göre İmam Hasan Askerî’nin (a.s) ailesi cariyede hamileliğin eserlerini görmediklerinde gül isimlerinin yanı sıra (Nergis, Susen ve Reyhane) onun için “Saygal” gibi yeni isimler seçtiler. (Seyyid Muhammed Sadr, Tarihu’l-Gaybeti’s-Sugra, s. 243). Diğer bir hadiste de bu ismin verilmesinin sebebinin O Hazret’in karnında taşıdığı nuranî çocuktan dolayı nurlu olduğu için verildiği belirtilmektedir. (Hamileliğinden dolayı “Saykal” denilmiştir. (Kemâlu’d-Dîn ve Temâmu’n-Ni’me, s. 432. Merhum Meclisî konunun açıklanmasında: “Saykal” adlandırılmasının sebebi hamilelikten dolayı beliren nurdur, şöyle denilmiştir: “kılıç vb. şeylerin parlatılmasına cilalama denir, kullanılan cilaya da saykal adı verilir, ancak cümlelerin yanlış okunduğuda söylenebilir. (Bihâru’l-Envâr, c. 51, s. 15.)</p>



<p><a href="#_ftnref23"><sup>[23]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Tarih-i Siyasî-yi Gaybet-i İmam-i Devazdehom (a.f), s.114.</p>



<p><a href="#_ftnref24"><sup>[24]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Kemâlu’d-Dîn ve Temâmu’n-Ni’me, s. 432.</p>



<p><a href="#_ftnref25"><sup>[25]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Tarihu’l-Gaybeti’l Sugra, s. 242</p>



<p><a href="#_ftnref26"><sup>[26]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Kemâlu’d-Dîn ve Temâmu’n-Ni’me, s. 317. (hadisi incelemek için bakınız: Tarih-i Siyasî-yi Gaybet-i İmam-i Devazdehom (a.f), s.114-115.)</p>



<p><a href="#_ftnref27"><sup>[27]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Muntehabu’l-Eser, 2. Fasıl, bab. 25, 34.</p>



<p><a href="#_ftnref28"><sup>[28]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; İmam Hasan Askerî (a.s) bir rivayetin zımnında Benî Ümeyye ve Benî Abbas’ın Ehlibeyt’e (a.s) muhalefet etmelerinin illetini şu mütevatir hadiste bilmektedir:“Ebu Muhammed b. Şâzân, Ebi Abdillah b.-Huseyn b. Sa’di’l- Kâtib’den Ebi Muhammed’in (a.s) şöyle buyurduğunu nakleder: “Benî Ümeyye ve Benî Abbas iki sebepten dolayı bize kılıç çektiler: Birincisi… İkincisi ise onlar zalimlerin mülkünün bizden olan Mehdi (a.f)’ eliyle yıkılışının gerçekleşeceğini biliyorlardı ve kendilerinin de zalimler oldukları konusunda hiçbir şüphe ve tereddütleri yoktu. Bu yüzden Peygamber’in (s.a.a) Ehlibeyt’ini öldürmeye, nesillerini yok etmeğe ve İmam Mehdi’nin (a.f) doğumunu engellemeye veya onu öldürmeye çalıştılar. Muntehabu’l-Eser, s. 291. Abbasîlerin İmam Hasan Askerî’nin (a.s) çocuğunu bulmaları konusundaki çabalarından ilerideki bölümlerde daha çok söz edeceğiz.</p>



<p><a href="#_ftnref29"><sup>[29]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; a.g.e., s.286 (Dipnot).</p>



<p><a href="#_ftnref30"><sup>[30]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bazı rivayetlerde şöyle gelmiştir: “Saçı omuzları üzerine dökülmüş.” Müntehabü’l-Eser, s.185; A’yanü’ş-Şia, c.2, s.44; Keşfü’l-Gumme, c.2, s.426.</p>



<p><a href="#_ftnref31"><sup>[31]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Hz. Mehdi’nin (a.f) siması ve özellikleri hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak için bkz: Müntehabü’l-Eser, bölüm 4-25; A’yanü’ş-Şia, c.2, s.44; Nu’mânî, el-Gaybe, bölüm 13, s.212; Keşfü’l-Gumme, c.2, s.464-470.</p>



<p><a href="#_ftnref32"><sup>[32]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; a.g.e..</p>



<p><a href="#_ftnref33"><sup>[33]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Hurşid-i Magrib, s. 29.</p>



<p><a href="#_ftnref34"><sup>[34]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; el-Cahcahu’l- Mucahid (Mefatih, Asrın İmamı (a.f) için dua), el-Kaimu’l-Muemmil (Mefatih, İftitah Duası)</p>



<p><a href="#_ftnref35"><sup>[35]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; “Anam babam yıldızların secde ve ruku ettiği kişiye feda olsun” (Muhammed Taki Musevî İsfahanî, Mikyalu’l-Mekârim, c. 1, s. 122.</p>



<p><a href="#_ftnref36"><sup>[36]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; “Haşiun lillah kehuşui’n-nesri bicenaheyhi (İkdu’d-Durer, s. 158); “Her zaman Allah’tan korkar ve peygamber (s.a.a)’e olan yakınlığı onu gururlandırmaz” (Mevsuatu’l-İmam-el’Mehdi, Peygamber’den (s.a.a) rivayet edilen hadisler bölümü).</p>



<p><a href="#_ftnref37"><sup>[37]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; “Haşin elbiseden başkasını giymez, kuru ve katıksız ekmek yer” (Bihâru’l-Envâr, c. 52, s. 354.)</p>



<p><a href="#_ftnref38"><sup>[38]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; “O’na (a.f) Hz. Eyyub’un (a.s) sabrı verilmiştir”</p>



<p><a href="#_ftnref39"><sup>[39]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; (Kemâlü’d-dîn ve Temâmu’n-Ni’me, s. 310).</p>



<p><a href="#_ftnref40"><sup>[40]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; “O (a.f) beklenen adalettir.” (Şeyh Abbas Kummî, Mefâtihu’l-Cinân, İftitah Duası).</p>



<p>Evsa’ukum kehfen ve ekserukum ilmen (Bihâru’l-Envâr, c. 52, s. 354). Şüphesiz Allah’ın kitabına olan ilmi Peygamber’in sünnetidir, yeşillik en güzel hâliyle yetişdiği gibi ilimde bizden olan Mehdi (a.f)’in kalbinde yeşermektedir. (Kemâlu’d-Dîn ve Temâmu’n-Ni’me, c. 2, s. 653).</p>



<p><a href="#_ftnref41"><sup>[41]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Şüphesiz Allah (c.c.) evlatlarımın ve itretimin en iyilerinden yer yüzünü adaletle dolduracak tertemiz birisini gönderecektir. (el-Melâhimu ve’l-Fiten, s. 108).</p>



<p><a href="#_ftnref42"><sup>[42]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Tarih-i Siyasî-yi Gaybet-i İmam-i Devazdehom (a.f), s. 123.</p>



<p><a href="#_ftnref43"><sup>[43]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Kemâlu’d-Dîn ve Temâmu’n-Ni’me, s. 435; Keşfu’l-Gumme, c. 2, s. 527; Bihâru’l-Envâr, c. 52, s. 25. İmam’ı (a.f) ziyaret edenler hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyenler Muntehabu’l-Eser, s. 355-358, adlı esere Bkz.</p>



<p><a href="#_ftnref44"><sup>[44]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Tarih-i Siyasî-yi Gaybet-i İmam-i Devazdehom (a.f), s. 124.</p>



<p><a href="#_ftnref45"><sup>[45]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Kemâlu’d-Dîn ve Temâmu’n-Ni’me, s. 429.</p>



<p><a href="#_ftnref46"><sup>[46]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; İsbatu’l-Vassiye, s. 247-253.</p>



<p><a href="#_ftnref47"><sup>[47]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Tarih-i Siyasî-yi Gaybet-i İmam-i Devazdehom (a.f), s. 124.</p>



<p><a href="#_ftnref48"><sup>[48]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; el-Kâfî, c. 1, s. 328. Bu rivayette Medine’den Medinetu’n-Nebi olduğu kastedilmiştir ve araştırmacıların çoğu bu inançtadırlar. (Bkz. Allame Meclisî, Mir’atu’l-Ukul, c. 4 s. 2. Bunun yanı sıra İmam Muhammed Taki’den (a.s) nakledilen rivayet bu konuyu teyid etmektedir. Bkz. Nu’mânî, el-Gaybe, s. 185.</p>



<p><a href="#_ftnref49"><sup>[49]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Tarih-i Siyasî-yi Gaybet-i İmam-i Devazdehom (a.f), s. 124.</p>



<p><a href="#_ftnref50"><sup>[50]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Şeyh Mufid, el-İrşâd (c. 2, s. 340) kitabında Küçük Gaybet’in İmam Mehdi’nin (a.f) dünyaya gelişinden itibaren başladığı inancında olduğunu belirterek şöyle diyor: Küçük Gaybet, İmam Mehdi’nin (a.f) dünyaya gelişinden başlamış ve İmam (a.f) ile Şialar arasında vasıta olan elçilerin (özel naibler) en sonuncusunun vefatına kadar devam etmiştir. Buna göre küçük gaybetin 75 yıl olduğu söylenebilir. Şeyh Mufid’in (r.a) bu inanca sahip olmasının en büyük etkeni İmam’ın (a.f) dünyaya gelişinin ilk beş yılının halk ile muaşeret içinde olmaması ve halkın genelinden gizli olması konusudur.</p>



<p><a href="#_ftnref51"><sup>[51]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Şeyh Sadûk, Kemâlu’d-Dîn ve Temâmu’n-Ni’me (s. 434-479) adlı eserinde bu kişilerin isimlerine değinmektedir.</p>



<p><a href="#_ftnref52"><sup>[52]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Tarih-i Siyasî-yi Gaybet-i İmam-i Devazdehom (a.f), s. 156.</p>



<p><a href="#_ftnref53"><sup>[53]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bihâru’l-Envâr, c. 52, s. 93.</p>



<p><a href="#_ftnref54"><sup>[54]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Haşim Marûf Huseynî, (Bihâru’l-Envâr, s. 155).</p>



<p><a href="#_ftnref55"><sup>[55]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Tabersî, el-İhticac, s. 28.</p>



<p><a href="#_ftnref56"><sup>[56]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; el-İhticac, c. 2, s. 459.</p>



<p><a href="#_ftnref57"><sup>[57]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bu cümle, Âl-i İmran suresinin 140’ıncı ayetine işaret etmektedir: “İşte (iyi veya kötü) günleri insanlar arasında (böyle) döndürür dururuz. (Bazen bir topluma iyi ya da kötü günler gösteririz, bazen öbürüne.) Allah, sizden iman edenleri ayırt etmek, sizden şahidler edinmek için böyle yapar. Allah, zalimleri sevmez.”</p>



<p><a href="#_ftnref58"><sup>[58]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; “Ve günleri velilerim arasında nöbetle döndüreceğim.”Bihâru’l-Envâr, c. 52, s. 312; Kemâlu’d-Dîn ve Temâmu’n-Ni’me, c. 1, s. 256.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/hz-mehdinin-hayati/">Hz. Mehdi’nin Hayatı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/hz-mehdinin-hayati/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Filistin ve İsrail Meselesi</title>
		<link>https://www.caferilik.com/filistin-ve-israil-meselesi/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/filistin-ve-israil-meselesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 30 Jul 2020 09:26:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hadis ve Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Soru Cevap Arşivi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.islamex.com/?p=4481</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru İsrail oğulları ve peygamberlerinin asıl ve tarihi vatanı bugünkü Beytu’l-Mukaddes, Jerusalem ve bunların etrafındaki yöreler değil midir? Hz. Süleyman (a.s) bu yörelerde hâkimiyet sürmüyor muydu? İsrail oğullarının peygamberleri ardı ardına bu bölgelerde peygamber olmamışlar mıydı? Görünüşe göre Müslümanlar sonraları Arabistan’ın kuzey bölgelerine ve Filistin’e girmişlerdir. O halde biz İsrail’i kendi iddialarında nasıl haksız görmekteyiz? [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/filistin-ve-israil-meselesi/">Filistin ve İsrail Meselesi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<h2></h2>



<h3>Soru</h3>



<p>İsrail oğulları ve peygamberlerinin asıl ve tarihi vatanı bugünkü Beytu’l-Mukaddes, Jerusalem ve bunların etrafındaki yöreler değil midir? Hz. Süleyman (a.s) bu yörelerde hâkimiyet sürmüyor muydu? İsrail oğullarının peygamberleri ardı ardına bu bölgelerde peygamber olmamışlar mıydı? Görünüşe göre Müslümanlar sonraları Arabistan’ın kuzey bölgelerine ve Filistin’e girmişlerdir. O halde biz İsrail’i kendi iddialarında nasıl haksız görmekteyiz? Lütfen bunu açıklar mısınız?</p>



<h3>Kısa Cevap</h3>



<p>Yahudiler ve Siyonistler Filistin’in ilk sakinleri değildi. Bilakis onlar bu bölgeye gelmeden uzun bir zaman önce Filistin’de yaşayanlar vardı. Milattan önce 3500 yılında Sami kavimleri Hicaz’ın merkezinden Filistin gibi bölgelere göç etmiş idi. Kenan Arapları gibi kavimler de Filistin’i kendilerine yurt edinmiş idi. Filistin’i yurt edinen ilk insanlar Kenan kavmi idi. Milattan yaklaşık bin yıl önce Ege Denizi çevresinden Filistin adlı bir kavim bu bölgeye göçmüş ve Kenanlıların yerini almıştır. Şimdiki Filistin yörelerine Filistinliler ve Kenanlıların göç etmesinden müddetler sonra İsrail oğulları Hz. Musa (a.s) eşliğinde Filistin’i yurt edinmişlerdir. Bundan dolayı Filistin toprağı Yahudilerin ve Siyonistlerin asıl vatanı değildir.</p>



<h3>Ayrıntılı Cevap</h3>



<h5>Filistin Toprakları:</h5>



<p>Siyonistlerin bugün İsrail olarak adlandırdıkları bölge Filistin toprağıdır. Filistin üç kıtadan müteşekkil Avrupa, Afrika ve Asya’yı birbirine bağlayan önemli bir güzergâh üzerinde yer aldığından tarih boyunca sürekli imparatorların ve savaş komutanlarının saldırılarına maruz kalmış ve onlar her zaman liman şehirlerine ve Filistin’in ticari yollarına egemen olmak için çabalamışlardır. Hicri Kameri ikinci asırdan sonrasına dek Filistin sakinleri genellikle ortak dil ve kültürü taşıyan Arap’lardan oluşmaktaydı. İslâm dininin ve peygamberlerin sonuncusu Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.a) gelmesinden sonra, her ne kadar bu bölgede Yahudilerden ve Hıristiyanlardan oluşan küçük bir topluluk kendi dinleri üzerine kaldıysa da tedrici olarak Yahudilerin de içinde bulunduğu Filistin halkının çoğu Müslüman olmuştur. Filistin uzun yıllar boyunca süren savaşlarda dünya güçleri arasında elden ele geçmekteydi. İkinci halife zamanında ise İslâm güçlerinin eline geçmiştir.<a href="#_ftn1">[1]</a></p>



<h5>Yahudiler ve Filistin’in Sakinleri:</h5>



<p>Yahudiler (diğer adları İsrail oğulları olan ve Hz. Yakup’un neslinden gelenler) ve Siyonistler Filistin’in ilk sakinleri değildi. Bilakis onların Filistin’e gelmesinden uzun yıllar önce bu toprakları yurt edinenler vardı ve bu toprakların on bin yıllık bir geçmişi mevcuttur. Milattan üç bin beş yüzyıl önce Sami kavimleri Hicaz’ın merkezinden Mısır, Irak, Suriye, Lübnan ve Filistin yöresine göç etmiş ve Kenan Arapları gibi kavimler Filistin’i yurt edinmiş idi. Filistin’e ilk yerleşenler olarak tanınan Kenanlılar, şehir halkı olup ileri bir uygarlığa sahip idiler. Milattan yaklaşık iki asır önce orada “Kenanilik” adıyla bir devlet kurdular. Milattan yaklaşık bin yıl önce Ege denizi çevresinden Filistinliler adıyla bilinen bazı kavimler bu bölgeye göç etmiş ve Kenanlıların yerini almıştır. Filistinlilerin ve Kenanlıların Filistin bölgesine göç etmesinden müddetler sonra İsrail oğulları Hz. Musa (a.s) eşliğinde Filistin’e yerleşmişlerdir. Sonraları Hz. Davut (a.s) ve Hz. Süleyman (a.s) bu topraklar üzerinde kendi devletlerini kurmuşlardır.<a href="#_ftn2">[2]</a></p>



<h5>İsrail Oğulları Kavmi ve Siyonizm</h5>



<p>İsrail oğulları, her ümmetten daha çok peygamberlerine zulüm etmiş, onların sözlerine itina etmemiş ve onları şehit etmiştir. Bu zulümlerinin neticesinde onlar dünyanın değişik bölgelerine dağılmıştır. Daha sonra yaklaşık 120 yıl önce 1897 yılında dünya Siyonizm’i adıyla İsviçre’nin Basel kentinde Yahudilerin değişik ülkelerdeki ileri gelenlerinden 240 kişi tarafından dünya Siyonizm’i adıyla bir hareket ve örgüt kurulmuş, bu örgüt Filistin topraklarının sahipliği iddiasında bulunmuş ve Filistin’de Yahudi devleti kurmayı gaye edinmiştir.</p>



<h5>Siyonizm’in Kuruluş Hedefi:</h5>



<p>Genel olarak Siyonizm’in usulleri ve Siyonistlerin hedefi, Yahudilikten bir mezhep ve bir ulus-devlet inşa etmek ve yayılmacı savaşlar aracılığıyla dünyadaki tüm Yahudileri Filistin topraklarında toplamaktır. Mantık ve dünya kanunları esasınca bir yerde savaşmaksızın, zorbalık yapmaksızın ve öldürmeksizin yaşamak pekâlâ mümkündür. Bir bölgede uzun bir müddet yaşamak için o bölgenin sahibi olunduğuna dair iddiada bulunmaya ve oranın asıl sahiplerinin malı olmadığını söylemeye gerek yoktur. Oysaki Siyonistler, bir gurup Yahudi’nin uzun bir müddet Filistin topraklarında yaşamasını ve peygamberlerin onları hidayete erdirmek için orayı seçmesini bahane ederek savaşmak ve Müslümanları öldürmek suretiyle Filistin üzerinde hak iddia etmiş ve mantık ve tüm insan hakları kanunlarının aksine hareket etmişlerdir. Bu, vatanseverlik dışında başka bir hedefin göstergesidir.</p>



<h5>Sonuç:</h5>



<p>Belirtilenlerden alınan Sonuç üzere Filistin toprakları Yahudilerin, İsrail’in ve Siyonistlerin asıl vatanı değildir ve onlar Filistin’i gasp etmişlerdir. Bu nedenle onlar Filistin halkını öldürmekte ve hakkı dile getirmemektedirler. Elbette Filistin Müslüman, Yahudi ve Hıristiyan tüm insanlara aittir; ama orada Siyonistlerin yaptığı gibi yeni bir ulus ve mezhep kurmak için Filistin halkını öldürmek kabul edilemez. Bu yüzden başka ülkelerde veya Filistin’de yaşayan Yahudiler defalarca İsrail ve Siyonistlerin cinayetlerine itiraz etmişlerdir.</p>



<p></p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p><a href="#_ftnref1"><sup>[1]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Serzemin-i İslâm (Şınaht-i Keşverhaye İslami ve Nevahi Müselman Neşine Cihan) s. 116.</p>



<p><a href="#_ftnref2"><sup>[2]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Henri Ketan, Filistin ve Hukuk-u Beynelmilel, Tercüme Fedai Aragi, Gulam Rıza, s. 13, İntişarat-ı Emir Kebir, Tahran, 2. baskı, 1368 h.ş; Guli Zevvare, Gulam Rıza, Serzemin-i İslâm (Şınaht-i Keşverhaye İslami Ve Nevahi Müselman Neşine Cihan) s. 116, İntişarat-ı Defter-i Tebliğat-ı Hovzei İlmiyeyi Kum, 1377 h.ş. Bu konuya Tevrat (İ’dad Seferi, bab.34, ve bab. 35, ayet. 10 ve Çıkış Seferi, bab. 3, ayet. 17) açıkça değinmiştir.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/filistin-ve-israil-meselesi/">Filistin ve İsrail Meselesi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/filistin-ve-israil-meselesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Abdullah bin Sebe Masalı</title>
		<link>https://www.caferilik.com/abdullah-bin-sebe-masali/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/abdullah-bin-sebe-masali/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 30 Jul 2020 09:09:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hadis ve Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Soru Cevap Arşivi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.islamex.com/?p=4459</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru Şia âlimleri Abdullah b. Sebe ile ilgili tarihte beyan edilenleri –bu naklin aktarıcıları silsilesinde Seyf b. Ömer olduğu gerekçesiyle- reddedip onu yalan uyduran meşhur biri olarak tanıtmaktadırlar. Onun bu vasıfla şöhret kazanmasına neden olan bu uydurulan yalanlardan kaynak vererek birkaç örnek sunmanızı rica ediyorum. Kısa Cevap Gerçek İslâm Şiiliğin kendisidir. Hz. Ali (a.s) onun [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/abdullah-bin-sebe-masali/">Abdullah bin Sebe Masalı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<h2></h2>



<h3>Soru</h3>



<p>Şia âlimleri Abdullah b. Sebe ile ilgili tarihte beyan edilenleri –bu naklin aktarıcıları silsilesinde Seyf b. Ömer olduğu gerekçesiyle- reddedip onu yalan uyduran meşhur biri olarak tanıtmaktadırlar. Onun bu vasıfla şöhret kazanmasına neden olan bu uydurulan yalanlardan kaynak vererek birkaç örnek sunmanızı rica ediyorum.</p>



<h3>Kısa Cevap</h3>



<p>Gerçek İslâm Şiiliğin kendisidir. Hz. Ali (a.s) onun öğretilerini Allah Resulü’nden (s.a.a) almış ve takipçilerine ulaştırmıştır. Şia düşüncesinin Abdullah b. Sebe adındaki Yahudi bir şahsa dayandırılması aklî ve naklî deliller ile tamamıyla yalandır. Bu hikâyenin aktarıcısı sıfatıyla “Seyf b. Ömer” in varlığı bu iddianın boş oluşunun delillerinden biridir. Yalnızca bu delil iddiamıza yönelik doğru bir tanık olacak niteliktedir. Çünkü Seyf b. Ömer sadece Şia âlimleri arasında itibarsız değildir, bilakis birçok Ehl-i Sünnet âlimi de onun hadislerini zayıf bilmiş ve kendisinin yalan uydurduğunu söylemişlerdir. Bazıları da onu hadislerde oynama yapan bir zındık (Manevî mezhebine mensup) bilmiştir. Bu şahıs, âlimler nezdinde itibarsız olması nedeniyle onun kitap ve aktarmaları da değerden yoksundur.<a href="#_ftn1">[1]</a></p>



<h3>Ayrıntılı Cevap</h3>



<p>Şiilik Kur’ân ile eş dönemli bir ekoldür. Zira Peygamber’e (s.a.a) en yakın kişi Hz. Ali (a.s) idi. O, Kur’ân âyetlerinin inişinin ilk günlerinden itibaren Kur’ân öğretilerini Hz. Peygamber’den (s.a.a) direkt olarak almış ve diğerlerine ulaştırmıştır. Bazı bilgisiz ve/veya kasıtlı yazarlar, Şiiliğin Osman’ın hilafetinin son dönemlerinde ortaya çıktığını söylemişlerdir. Onlar, Abdullah b. Sebe adındaki bir fertten bahsedip şöyle demişlerdir: “O, gerçekte Yahudi dinine mensuptu ama Osman’ın hilafeti zamanında kendini İslâm’ı kabul etmiş göstermiş ve gerçekte ise İslâm dinini zedeleme hedefi gütmüştür. Bu hedefle o, Ali’nin (a.s) aralıksız hilafet ve imametini dile getirmiş, masumiyeti imamın şartlarından biri olarak bilmiş ve gerçekte siyasi ve normal bir mesele olan imamete kutsiyet süsü vermiştir. Aynı şekilde önceki halifelerin hilafetinin gasp edildiği ve haksız olduğu konusunu ortaya atmış ve insanları halifenin aleyhine kışkırtmıştır. Bunun neticesinde ayaklananların eliyle üçüncü halife katledilmiştir. Bundan dolayı Şia mezhebi onun yapı ve ürünüdür.”<a href="#_ftn2">[2]</a> Aynı şekilde İbn Sebe’yi Sebaiyye adında bir fırkanın kurucusu olarak da bilmekte ve Ebuzer Gıffarî, Ammar Yasir, Abdurrahman b. Adis, Sasaâ b. Suhan, Muhammed b. Ebu Hanife, Muhammed b. Ebubekir ve Malik Eşter gibi büyük şahsiyetleri de bu uydurulmuş fırkanın üyeleri saymışlardır.<a href="#_ftn3">[3]</a> Ama bu isnadın büyük bir yalan ve namertçe bir iftira olduğu aklî ve naklî delillere müracaat etmeyle açıklık kazanacaktır. Bu hikâyenin aktarıcısı sıfatıyla Seyf b. Ömer’in varlığı onun uydurulmuş oluşunun sadece delillerinden biridir. İleride buna işaret edilecektir. Burada bu aklî ve naklî delillerinden bazılarına işaret edilecektir:</p>



<p>1- Şiiliğin kaynağı Allah’ın kitabı ve Peygamber’in (s.a.a) sünneti ve aklın hükmü dışında bir şey değildir.<a href="#_ftn4">[4]</a> Velayet Âyeti (Maide/55), Tebliğ Âyeti (Maide/67), İkmal Âyeti (Maide/3), Hayru’l-Beriyye Âyeti (Beyyine/7) gibi âyetler ve aynı şekilde Gemi Hadisi, İki Emanet Hadisi, Gadir Hum Hadisesi gibi rivayetler ve birçok başka âyet ve hadis yukarıdaki iddiayı ispatlamaktadır. Bahse konu olan soru gereğince bunlara değinme fırsatı bulunmamaktadır ve kendi yerinde ve ilgili kitaplarda bu konu yeterince işlenmiştir.</p>



<p>2- Şia hadisleri ve dinler ve mezhepler kitaplarında Abdullah b. Sebe’den Hz. Ali’nin (a.s) ulûhiyetine inanan aşırı bir fert sıfatıyla bahsedilmiş ve İmam Ali’nin (a.s) onu şiddetlice cezalandırdığı söylenmiştir. İlk önce onu sürgüne yollamış ve sonra da onun ölüm hükmünü vermiştir.<a href="#_ftn5">[5]</a> Aynı şekilde bu şahıs birçok hadiste İmamların (a.s) lanetine uğramıştır.<a href="#_ftn6">[6]</a> Böyle bir şahsın Şiiliğin kurucusu olamayacağı açıktır.</p>



<p>3- Şia âlimleri Masum İmamlara (a.s) uyarak bu şahsı her zaman kınamış ve lanetlemişlerdir. Örneğin merhum Kaşifu’l-Gıta, İbn Sebe hakkında şöyle yazmıştır: Kendisini Şia’ya ve Şia’yı da kendisine isnat ettikleri Abdullah b. Sebe’yi birçok Şia kitabı lanetlemiş ve dışlamıştır. Şia’nın rical âlimlerinin onun hakkında söyledikleri en küçük söz, Abdullah b. Sebe’nin zikredilmeyecek kadar melun biri olduğudur.<a href="#_ftn7">[7]</a> Oysaki Şiiliğin kurucusu olsaydı, Şia âlimlerinin onu yücelterek kendisinden bahsetmeleri gerekirdi.</p>



<p>4- Bu varsayımın gereği, İslâmî hilafet sistemini gerçek ve hadiselerden habersiz veya İslâm ve Müslümanların kaderine itinasız veyahut komplolar karşısında kifayetsiz ve yetersiz bilmemizdir. Oysaki tarihî veriler, halifenin (Osman) ve devlet yetkililerinin sahabelerin önde gelenlerinden olmalarına rağmen muhaliflere karşı şiddetli davrandıklarını aksettirmektedir. Nitekim Ebuzer Gıffarî’yi Rebeze’ye sürgüne göndermiş ve Ammar Yasir’i de şiddetlice dövmüş ve kendisine bedensel darbeler indirmişlerdir. Hal böyleyken hilafet sisteminin bu varsayımın taraftarlarınca öne sürülen böyle büyük bir komplo karşısında suskun ve tepkisiz kalması nasıl açıklanabilir?<a href="#_ftn8">[8]</a></p>



<p>5- İşaret edildiği gibi Ebuzer, Ammar, Muhammed b. Ebubekir vb. büyük şahsiyet ve sahabeler, İbn Sebe taraftarları ve Sebaiyye fırkasının üyeleri sayılmışlardır. Bu da bu efsanenin yalan olduğunun diğer bir delilidir. Ebuzer gibi fertlerin Yahudi İbn Sebe’nin takipçisi olması nasıl mümkün olabilir? Oysaki Ebuzer Müslüman olan dördüncü şahıstır ve Peygamber (s.a.a) onun hakkında şöyle buyurmuştur:</p>



<p>“Mavi gökyüzünün gölgelediği ve yeryüzünde yaşayan hiçbir söz ehli Ebuzer’den daha doğru sözlü olmamıştır.”<a href="#_ftn9">[9]</a></p>



<p>Bir başka yerde de şöyle buyurmuştur:</p>



<p>“Allah beni Ebuzer’i sevmekle memur kıldı…”<a href="#_ftn10">[10]</a></p>



<p>Ammar hakkında ise şöyle buyurmuştur:</p>



<p>“Ammar’ın doğası imanla dolmuştur.” <a href="#_ftn11">[11]</a> “Ey Ammar seni asi bir topluluk öldürecektir.”<a href="#_ftn12">[12]</a></p>



<p>6- Eğer söyledikleri özellikler ile Abdullah b. Sebe adında bir fert var olsaydı, Alevîlere düşman olan ve onların çehresini lekelemek için hiçbir çaba ve propagandadan geri kalmayanların konuşma ve yazılarında neden böyle bir fert ve hikâyeden bahsedilmemiştir? Şüphesiz eğer bu hikâye gerçek olsaydı, herkesten çok Muaviye ve taraftarları, Alevî ve Şiileri bastırmak için ondan istifade ederdi. Oysaki bu konuya yönelik hiçbir tarihî veri ve işaret mevcut değildir.<a href="#_ftn13">[13]</a></p>



<p>7- İbn Sebe efsanesini nakleden ilk ve en genel kaynak, Taberî Tarihi’dir (vefat: 922). İbn Esir (vefat: 1233), İbn Kesir (vefat: 1373) ve İbn Haldun (vefat: 1406) bu hikâyeyi Taberî Tarihi’nden nakletmişlerdir. Taberî’nin senedi de yalnızca Seyf b. Ömer’in naklidir.<a href="#_ftn14">[14]</a> Oysaki Taberî, kitabının mukaddimesinde şöyle demektedir: “Geçmiştekiler hakkında kitabımızda naklettiğimiz ve okuyucunun inkâr ettiği ve de duyanın doğru ve gerçekle mutabık olmada delil yokluğu nedeniyle dışladığı hususların bizden olmadığı bilinmelidir ve… Biz bu hususları sadece bize ulaşan şekliyle aktarmışızdır.”<a href="#_ftn15">[15]</a> Bu şekilde o, bazı tarihî verilerinin doğru olmayışını itiraf ederek, bunun sorumluluğunu geçmiştekilerin üzerine atmaktadır. Öte taraftan Osman’ın hilafet dönemindeki hadiseleri nakleden ve onun öldürülmesini işleyen İbn Sad’ın Tabakat’ı, Belazurî’nin Ensabu’l-Eşraf vb. diğer önemli kaynaklar, İbn Sebe hikâyesini nakletmemişlerdir!<a href="#_ftn16">[16]</a></p>



<p>8- Merhum Allâme Askerî gibi bazı araştırmacılar ve büyük şahsiyetler rivayet ve tarih kaynaklı delil ve kanıtlara atıfta bulunarak İbn Sebe ile ilgili rivayetleri zedelemiş, esasen tarihte İbn Sebe’nin varlığını inkâr etmiş ve onu sadece Seyf b. Ömer’in uydurduğu ve ürettiğine kanaat getirmişlerdir.<a href="#_ftn17">[17]</a></p>



<p>9- İşaret edildiği gibi bu efsaneyi ilk nakleden kaynak Taberî Tarihi’dir. Hal böyleyken bu hikâyenin aktarıcı silsilesindekilerin tümü meçhul ve tanınmamış veya rical ilmi âlimlerinin nezdinde değer ve itibardan yoksun kimselerdir. Rivayetin silsilesi şudur: 1. Seri. 2. Şuayb. 3. Seyf b. Ömer. 4. Atiyye. 5. Yezid Fekasî. Biz kısa olması için sadece Taberî’nin vasıtasız olarak kendisinden rivayet ettiği “Seri” nin şahsiyetini incelemeye alacağız. Sonra da tarihin bu yalan uyduran şahsiyetine yani Seyf’e işaret edeceğiz.</p>



<p>“Seri”: Taberî’nin Seri’den rivayette bulunduğu esnada onun baba ve aşiret adını vermemesi ve sadece bir yerde şifahi olarak “Seri b. Yahya”dan naklettiğini söylemesi<a href="#_ftn18">[18]</a> nedeniyle onun diğer konularda ve bu cümleden olmak üzere İbn Sebe hikâyesinde “Seri” den kastının “Seri b. Yahya” olduğu belli olmaktadır. Bununla birlikte bu şahıs meçhuldür. Çünkü “Seri b. Yahya” nın birkaç kişi arasından kimin olduğu belirsizdir.</p>



<p>1- Seri b. Yahya b. Ayas: Bu şahsın 784 yılında ölmesi ve Taberî’nin 839 yılında doğması sebebiyle Taberî ondan nakilde bulunmuş olamaz.</p>



<p>2- Seri b. Yahya b. Seri İbn Ebi Henad b. Seri: Bu şahıs Taberî’nin çağdaşı olsa da ne kimseden rivayet nakletmiştir ve ne de kimse ondan rivayet nakletmiştir. Aynı şekilde hiç kimse onu hadisçi sıfatıyla anmamış ve hayatı da rical kitaplarında yer almamıştır. Dolayısıyla meçhul olması nedeniyle eğer Taberî ondan nakilde bulunmuşsa, güvenilir değildir.</p>



<p>Öte taraftan bazıları, Taberî’nin rivayette bulunduğu şahsın Şa’bî’nin amcaoğlu ve kâtibi Seri b. İsmail Hemedanî Kufî olduğuna inanmaktadır. Ama bu inanç doğru olamaz. Çünkü birincisi, Şa’bî 722 yılında vefat etmiş ve Taberî ise belirtildiği gibi 839 yılında doğmuştur. O halde Şa’bî’nin kâtibi Seri, Taberî’yi görmüş olamaz. İkincisi, Seri b. İsmail’in Taberî’yi görmüş olduğunu farz etsek de sorun yine hallolmamaktadır. Çünkü bu şahıs rical âlimleri arasında itibardan yoksun olup kendisini hileci ve güvenilir olmayan biri saymışlardır. Bir başka gurup ise Taberî’nin Seri b. Asım b. Suhel Ebu Asım Hemedanî’den rivayette bulunduğuna inanmaktadır. Bu şahıs Taberî’nin çağdaşı olsa da rical bilginleri nezdinde itibar taşımamaktadır. Bazıları onu rivayet hırsızı, yalancı vb. olarak tanıtmışlardır.<a href="#_ftn19">[19]</a> Sonuç itibariyle Seri, meçhul bir şahsiyete sahiptir ve meçhul olan bir şahıs rical âlimleri nezdinde güvenilir değildir. İbn Sebe rivayetinin silsilesindeki diğer fertler de Seri ile benzer durumdadırlar. Bilgi edinmek için rical kitaplarına müracaat edilebilir.<a href="#_ftn20">[20]</a></p>



<h5>Seyf b. Ömer:</h5>



<p>Âlimler, Seyf’in hayatı hakkında şöyle demişlerdir: O, Bağdatlı ve soy itibariyle de Kûfelidir. Hadis ve sözleri zayıf ve güvenilir değildir. 787 yılında Harun Reşit’in hilafeti zamanında ölmüştür. Onun el-Fethu’l-Kebir ve’r-Redde ve el-Cemel ve Mesir-i Ayşe adında iki kitabı vardır. Birinci kitapta vefattan Osman’ın hilafet zamanına kadarki yakın tarihî hadiseleri, ikinci kitapta ise Osman aleyhine yapılan ayaklanma, onun öldürülmesi ve Cemel Savaşını işlemiştir. Bu şahsın âlimlerin nezdinde muteber olmaması nedeniyle onun kitap ve rivayetleri de değerden yoksundur.<a href="#_ftn21">[21]</a> Aşağıdaki noktalara dikkat etmek akıl sahipleri için Seyf b. Ömer’in mahiyetini açığa kavuşturacaktır:</p>



<p>a. Bilim ehli ve rical ilmi âlimlerinin Seyf hakkındaki görüşlerine dikkat edildiğinde, bu şahsın yalan uyduran biri olduğu ve İbn Sebe efsanesinin onun zihninin kurguladıklarından sadece biri olduğu açığa çıkacaktır. Bazı Ehl-i Sünnet âlimlerinin Seyf hakkındaki görüşleri şudur:</p>



<p>1- Yahya b. Muin: Onun hadisi zayıf ve gevşektir. Hadislerinden bir hayır yoktur.<a href="#_ftn22">[22]</a></p>



<p>2- Sahih yazarı Nisaî: Zayıftır. Onun hadislerini terk etmişlerdir. Ne güvenilir ve ne de emindir.<a href="#_ftn23">[23]</a></p>



<p>3- Ebu Davud: Değersiz ve çok yalancıdır.<a href="#_ftn24">[24]</a></p>



<p>4- İbn Hammad Akılî: Onun rivayetlerine tabi olunmaz. Onun çok olan rivayetinin hiçbirine tabi olunmamalıdır.<a href="#_ftn25">[25]</a></p>



<p>5- İbn Ebi Hatem: Sahih hadisleri tahrip ederdi ve bu nedenle onun hadisine güvenmemiş ve terk etmişlerdir.<a href="#_ftn26">[26]</a></p>



<p>6- İbn Habban: Kendi uydurduğu hadisleri güvenilir bir ferdin dilinden naklederdi. Ve şöyle demektedir: Seyf zındıklık ile itham edilmiş ve hadis uydurduğu söylenmiştir.<a href="#_ftn27">[27]</a></p>



<p>7- Dar Katnî: Zayıftır. Hadisini terk etmişlerdir.<a href="#_ftn28">[28]</a></p>



<p>8- Hâkim: Onun hadisini terk etmişlerdir ve zındıklık ile itham edilmiştir.<a href="#_ftn29">[29]</a></p>



<p>9- İbn Udey: Onun bazı hadisleri çok meşhurdur. Lâkin bana göre hadislerinin tümü güvenilirlikten yoksundur. Bu nedenle hadislerine tabi olunmaz.<a href="#_ftn30">[30]</a></p>



<p>10- Kamus yazarı Firuzabadî, İbn Hacer<a href="#_ftn31">[31]</a> ve Safiyuddin<a href="#_ftn32">[32]</a> zayıftır.</p>



<p>11- Zehebî: Tüm İslâm bilgin ve âlimleri onun zayıf ve hadisinin metruk olduğu hususunda görüş birliği ve ittifakı içindedir.<a href="#_ftn33">[33]</a></p>



<p>Diğer âlimler de onun hakkında benzer görüşler taşımaktadır. Lâkin bu kadarıyla yetiniyoruz.</p>



<p>b. Bu şahıs, hiçbir somut varlığı olmayan ve tümü zihninin ürün ve mahsulü olan bir takım fert, şehir ve hadisenin adını vermektedir. Araştırmacı yazar Allâme Askerî (r.a) dört ciltlik Yeksed-u Pencah Sehabi-i Sahtegi ve üç ciltlik Abdullah b. Sebe adlı kitaplarında bunların bazılarını incelemiştir ve biz cevabın uzamasını engellemek için sadece iki örneğe işaret ediyoruz:</p>



<p>1- Seyf Ermas, Eğvas, Amas, Lus, Tavus vb. adındaki bir takım şehirlerden söz etmiştir. Coğrafya kitapları arasında sadece Hamavî (vefat: 1229) Mu’cemu’l-Buldan’da onları Seyf’ten (vefat: 787) nakletmiştir. Ama şehirler hakkında yazılan İbn Haik Yakubî’nin Sıfatu’l-Cezireti’l-Arab eseri, Belazurî’nin Fütûhu’l-Buldan eseri, İbn el-Fakih’in Muhtasaru’l-Buldan eseri, Ebu Reyhan Birûnî’nin el-Asaru’l-Bakiyye Ani’l-Kuruni’l-Haliyye eseri, Bikrî Vezîrî’nin Mu’cem Ma Este’cem eseri ve İsmail Sahib Hamat’ın Takvimu’l-Buldan eserinde belirtilen şehir ve bölgelerin adları yer almamıştır. Yakın zaman yazar ve oryantalistlerinden Buldanu’l-Hilafeti’i-Şarkiyye kitabının yazarı “Le Strange” ve Şibh-i Cezire-i Arabistan kitabının yazarı “Ammar Rıza Kehhale”<a href="#_ftn34">[34]</a> Hamavî’nin tespitlerine itina etmemiş ve bu şehirleri kitaplarında zikretmemişlerdir.</p>



<p>2- Seyf, Yevmu’l-Cerasim veya kurak gün, Yevmu’l-Nahib, Ermas, Yevmu’l-Ebakir (sığırlar günü) vb. günlerden bahsetmektedir ve bu hususta bir hikâye uydurmuştur. Özeti şudur: Saad b. Ebu Vakkas, Fars Savaşında Azibu’l-Hecanet denilen bir suyun kenarına gelir ve Asım b. Amr’ı Fırat’ın aşağı yakasına gitmesi için görevlendirir. O, bir koyun yahut sığır bulmak ister ama başaramaz. Bir müddet sonra bir ferde rastlar ve ondan sığır veya koyun bulabileceği bir yeri göstermesi için kılavuzluk ister. O şahıs sazlıkta olan bir sürünün çobanı olduğu halde yalan yemin içerek Asım’a bilmediğini söyler. O anda sazlıktaki bir sığır bağırır ve şöyle der: “Allah’a yemin olsun ki bu şahıs yalan atmaktadır ve biz buradayız…” Haccac zamanında bu olayın haberi kendisine ulaşır ve o bugünü sığırlar günü ilan eder.</p>



<p>Allâme Askerî bu efsanenin eleştirisinde şöyle yazmaktadır: “Sığırlar günü rivayetinin senedinde Abdullah b. Muslim Akalî ve Kerb b. Ebi Kerb Akalî’nin adları yer almaktadır. Seyf’in kendilerinden rivayette bulunduğu birçok aktarıcı gibi bu iki aktarıcıdan da rical ilmi âlimlerinin ve senet bilimi kitaplarında bir ad ve nişane bulamadık. Belazurî (Fütûhu’l-Buldan, sayfa 265’te Fars Savaşında Sad’ın ordusunun hikâyesini) şöyle aktarmaktadır: Sad’ın ordusu erzaka ihtiyaç duydukları her vakit gidip Fırat’ın aşağı yakasından erzak yağmalaması için bir gurup süvariyi görevlendirirdi ve Ömer de Medine’den onlara sığır ve koyun gönderirdi.” <a href="#_ftn35">[35]</a> Bunlar Seyf b. Ömer’in uydurduğu yalanların sadece bir kısmıdır. Bu kısa bilgilerden sonra detayları artık siz tahmin edin! Bu açıklananlar karşısında nasıl böyle bir ferdin söz ve iddialarına inanılabilir ve Abdullah b. Sebe ile ilgili konular kesin gerçekler olarak algılanabilir?</p>



<p></p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p><a href="#_ftnref1"><sup>[1]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bkz. Allâme Seyyid Murtaza Askerî, Abdullah b. Sebe ve Diger Efsaneha-yı Tarihî.</p>



<p><a href="#_ftnref2"><sup>[2]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Rabbanî Gülpeyganî, Ali, Der Amedî Ber Şia Şinasi, s. 64.</p>



<p><a href="#_ftnref3"><sup>[3]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Birinci kaynağa bakınız.</p>



<p><a href="#_ftnref4"><sup>[4]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; İnanç kitaplarına müracaat ediniz.</p>



<p><a href="#_ftnref5"><sup>[5]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Rabbanî Gülpeyganî, Ali, Der Amedî Ber Şia Şinasi, s. 66; İhtiyar-u Marifeti’r-Rical (Rical-ı Keşi) Ba Ta’lika-i Mir Damad, s. 323.</p>



<p><a href="#_ftnref6"><sup>[6]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; a.g.e, s. 324.</p>



<p><a href="#_ftnref7"><sup>[7]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Kaşifu’l-Gıta, Aslu’ş-Şia ve Usuliha, s. 72.</p>



<p><a href="#_ftnref8"><sup>[8]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Rabbanî Gülpeyganî, Ali, Der Amedî Ber Şia Şinasi, s. 64.</p>



<p><a href="#_ftnref9"><sup>[9]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; el-İsabe, c. 4, s. 64 ve Müsned-i Ahmed, c. 2, s. 163.</p>



<p><a href="#_ftnref10"><sup>[10]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Biharu’l-Envar, c. 23, s. 326.</p>



<p><a href="#_ftnref11"><sup>[11]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Biharu’l-Envar, c. 22, s. 326.</p>



<p><a href="#_ftnref12"><sup>[12]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; A.g.e.</p>



<p><a href="#_ftnref13"><sup>[13]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Rabbanî Gülpeyganî, Ali, Der Amedî Ber Şia Şinasi, s. 65.</p>



<p><a href="#_ftnref14"><sup>[14]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; eş-Şeyh Esed Haydar, Abdullah b. Sebe Min Manzur-ı Ahir, s. 40.</p>



<p><a href="#_ftnref15"><sup>[15]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Tarih-i Taberî, c. 1, s. 5.</p>



<p><a href="#_ftnref16"><sup>[16]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Abdullah Feyyaz, Peydayeş ve Gostereş-i Teşeyyu, s. 124.</p>



<p><a href="#_ftnref17"><sup>[17]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bkz. Allame Seyyid Murteza Askerî, Abdullah b. Sebe ve Diger Efsaneha-yı Tarihî.</p>



<p><a href="#_ftnref18"><sup>[18]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Tarih-i Taberî, c. 3, s. 213.</p>



<p><a href="#_ftnref19"><sup>[19]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Abdullah b. Sebe Min Manzur-i Ahir kitabından iktibas, s. 52-54.</p>



<p><a href="#_ftnref20"><sup>[20]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Tehzibu’l-Kemal, c. 13, s. 324 ve Abdullah b. Sebe Min Manzur-i Ahir, s. 54-56.</p>



<p><a href="#_ftnref21"><sup>[21]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bkz. Allâme Seyyid Murtaza Askerî, Abdullah b. Sebe ve Diger Efsaneha-yı Tarihî.</p>



<p><a href="#_ftnref22"><sup>[22]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Kitabu’l-Zuafa, c. 2, s. 245.</p>



<p><a href="#_ftnref23"><sup>[23]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; ez-Zuafa ve’l-Metrukin, s. 51, no. 215.</p>



<p><a href="#_ftnref24"><sup>[24]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Tehzibu’l-Tehzib, c. 4, s. 295.</p>



<p><a href="#_ftnref25"><sup>[25]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; ez-Zuafau’l-Kebir, c. 2, s. 175.</p>



<p><a href="#_ftnref26"><sup>[26]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; el-Cerh ve’l-Ta’dil, c. 7, s. 136.</p>



<p><a href="#_ftnref27"><sup>[27]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; el-Mahrucin, c. 1, s. 345.</p>



<p><a href="#_ftnref28"><sup>[28]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Tehzibu’l-Tehzib, c. 4, s. 296.</p>



<p><a href="#_ftnref29"><sup>[29]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; A.g.e.</p>



<p><a href="#_ftnref30"><sup>[30]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; A.g.e.</p>



<p><a href="#_ftnref31"><sup>[31]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Tehzibu’l-Tehzib, c. 4, s. 295.</p>



<p><a href="#_ftnref32"><sup>[32]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Hulasatu’l-Tehzib, s. 126</p>



<p><a href="#_ftnref33"><sup>[33]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; el-Mana fi’l-Zuafa, c. 1, s. 292.</p>



<p><a href="#_ftnref34"><sup>[34]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Abdullah b. Sebe ve Diger Efsaneha-yı Tarihî, s. 301.</p>



<p><a href="#_ftnref35"><sup>[35]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; a.g.e, s. 283.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/abdullah-bin-sebe-masali/">Abdullah bin Sebe Masalı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/abdullah-bin-sebe-masali/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sahih Bilinen Hadislerin Uydurma Olma İhtimali</title>
		<link>https://www.caferilik.com/sahih-bilinen-hadislerin-uydurma-olma-ihtimali/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/sahih-bilinen-hadislerin-uydurma-olma-ihtimali/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 30 Jul 2020 09:02:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hadis ve Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Soru Cevap Arşivi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.islamex.com/?p=4434</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru Sayın Kediver bir yerde “Hidayet İmamlarının (a.s) insanüstü faziletleri hakkında gelen rivayetlerin tevatür haddinde olduğu iddiaları geçerli değildir. Zira ravilerin bazı yerlerde yalan üzerine birleşmeleri muhtemeldir.” diye yazmaktadır. Buna göre tevatür veya sahih senetlerle nakledildiği iddia edilen hadislerin metninin gulat ve müfevvize tarafından uydurulma ihtimali var mıdır? Kısa Cevap 1. Gulat ve müfevvizeler çeşitli [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/sahih-bilinen-hadislerin-uydurma-olma-ihtimali/">Sahih Bilinen Hadislerin Uydurma Olma İhtimali</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<h2></h2>



<h3>Soru</h3>



<p>Sayın Kediver bir yerde “Hidayet İmamlarının (a.s) insanüstü faziletleri hakkında gelen rivayetlerin tevatür haddinde olduğu iddiaları geçerli değildir. Zira ravilerin bazı yerlerde yalan üzerine birleşmeleri muhtemeldir.” diye yazmaktadır. Buna göre tevatür veya sahih senetlerle nakledildiği iddia edilen hadislerin metninin gulat ve müfevvize tarafından uydurulma ihtimali var mıdır?</p>



<h3>Kısa Cevap</h3>



<p>1. Gulat ve müfevvizeler çeşitli dönemlerde âlimlerin bazı rivayetlerinde değişiklik yapıp hadis uydurmuş olsalar da hadis kitaplarında yapılan eleme sonucunda bugün rivayetler mecmuası olarak elimize ulaşanlar takriben temiz mecmualardır. Kaldı ki guluvun ölçüsü elimizde olduğu için, guluv hadisleri (sahih de olsalar) diğerlerinden ayırmak zor bir iş değildir.</p>



<p>2. İlk dönem âlimlerin bazı kimseleri guluv diye niteledikleri şeylere itimat olmaz. Zira bu ithamdan Ehl-i Beyt’in (a.s) en büyük öğrencileri de nasiplerini almışlardır.</p>



<p>3. Mütevatir hadisin tanım ve şartları dikkate alındığında, onların uydurulma ihtimali imkânsızdır. Tevatür iddiasıyla gerçek tevatür arasında fark vardır.</p>



<p>4. Ehl-i Beyt’in (a.s) vasıfları hakkındaki birçok hadis ve ziyaretler (Camia-yı Kebire gibi) guluv ve tefviz konusunda çok katı olan kimseler tarafından rivayet edilmiştir. Öyleyse Ehl-i Beyt’in (a.s) insanüstü faziletleri sırf rivayet ve ziyaretlerde gelmiş diye hemen, onları guluvcular uydurmuş, demeyelim.</p>



<h3>Ayrıntılı Cevap</h3>



<p>Asıl soru şudur: Gulat ve müfevvize gibi guruplar, tevatür veya sahih senetlerle uydurma rivayetlerini Şia kitaplarına sokabilmişler midir? Eğer bunu yapabilmişlerse rivayet kitapları ve mecmuaları bu düşüncelerden ne kadar etkilenmiştir?</p>



<p>Her şeyden önce kimlere gulat ve müfevvize denildiğini, insanların guluv ve tefviz diye nitelenmesindeki değişik görüşlerin neler olduğunu bilmek gerekir. Daha sonra mütevatir hadisin ne manaya geldiği, günümüzde rivayet mecmualarının uydurma hadislerden ne kadar temizlendiği konusunun bir değerlendirilmesi yapılmalıdır.</p>



<p>Gulat, Masum İmamlar hakkında (a.s) saçma sözler söyleyen, Onları (a.s) Allah’lık seviyesine çıkaran veya Allah’ın onlarda hulul ettiğine inanan Şia fırkalarındandır.<a href="#_ftn1">[1]</a></p>



<p>Müfevvize ise tarih boyunca, Ehl-i Sünnet’teki Mutezile gibi çeşitli guruplara verilen isim gibidir. Merhum Allâme Mamakanî, Mikyasu’l-Hidaye’de müfevvize için dokuz mana saymıştır. Ancak onlardan yedisinin manası sahih ve yalnızca ikisi için bozuk müfevvize hükmü verilebilir.<a href="#_ftn2">[2]</a> O iki mana şunlardır:</p>



<p>1- Allah’ın Resulullah’ı (s.a.a) yarattıktan sonra âlemin işini O’na (s.a.a) daha sonrada Hz. Ali ve diğer İmamlara (a.s) havale ettiğine inanma.</p>



<p>2- Mubahçılığa, yani kulların önünde herhangi bir engel olmadığına ve istedikleri her ameli yapabileceklerine inanma.</p>



<p>Ancak iş bu kadarda kolay değildir; Şii tarihi boyunca da guluv ve tefvize inanan kimselerin olduğu konusunda çeşitli görüşler vardır. Öyleki çağdaşlar, eskilerin bazı kimselere guluvcu ve tefvizci demeleri konusunda çok dikkat edilmesi gerektiğini söylemekteler. Merhum Mamakanî şöyle diyor: “Birçok kişiye gulat olmamasına rağmen gulat denmiştir. Öyleyse bu konuda çok dikkatli olmak ve araştırma yapmak gerekir.”<a href="#_ftn3">[3]</a> Yine şöyle diyor: “Birine tefviz ithamı verildi diye onu itibardan düşürmek doğru değildir. Zira o tefvizin sahih kısmına inanmış olabilir.”<a href="#_ftn4">[4]</a></p>



<p>Merhum Hairî, “Muntaha’l-Mekal” de şöyle diyor: “Eskilerin çoğu, özellikle Kumluların ve İbn Gazairî’nin ölçüleri değişik olduğundan, Masumların (a.s) hakkında bu ölçüden çıkanlara gulat diyorlardı. Örneğin Peygamber’in (s.a.a) sehvi (yanılgıyı) ve kasıtsız hatası olduğunu kabul etmeyenleri gulat sayıyorlardı (ki belki de günümüzde kimse Peygamber’in (s.a.a) sehvine inanmamaktadır). Aksine onlar için tefvize inanmaktalar&#8230;”<a href="#_ftn5">[5]</a></p>



<p>Şeyh Mufid’in söylediğine göre, Merhum Şeyh Saduk, Peygamber’de (s.a.a) sehvin olmadığına inananların gulat olduğunu söylüyordu.<a href="#_ftn6">[6]</a> Bu açıdan bakıldığında belki de çoğumuz gulatız! Örneğin Şeyh’in ve Keşşî’nin güvenirliğini teyit ettikleri ve çok yücelttikleri<a href="#_ftn7">[7]</a> Davud b. Kesiru’r-Rakki’ye gulat diyenler vardı. İbn Gazairî şöyle diyor: “Onun bozuk bir görüşü vardır, yani gulattandır.”<a href="#_ftn8">[8]</a> Veya Necaşî’nin hakkında “O, şeyhlerin büyüklerinden ve sıkadır” dediği Muhammed b. İsa b. Ubeyd’i, kendisine guluv ithamında bulunulduğu için İbn Babeveyh Kummî, Nevadiru’l-Hikme adlı rical kitabında onu getirmemiş ve rivayetlerini kabul etmemiştir.<a href="#_ftn9">[9]</a> Merhum Tusterî diyor ki: Kumlular, Muhammed b. Urme’nin gali olduğunu duyduklarında onu öldürmek istemişlerdi ama onun akşamdan sabaha kadar ibadet ettiğini görünce bu düşüncelerinden vazgeçtiler.<a href="#_ftn10">[10]</a></p>



<p>Demek ki guluv veya tefviz inancına sahip oldukları söylenen kimselerin bu iftiradan beri oldukları söylenebilir. Eğer sadece guluv veya tefviz iftirasından dolayı onları dışlarsak, o zaman ilmi çalışmadan yoksun ve gerçek dışı bir iş yapmış, dolayısıyla ravilerin sayılarını azaltmış olacağız. Sonuçta da Şia’nin birçok mirası yok olacak ve bir kenara bırakılacaktır.</p>



<p>Mütevatir haber: Mütevatir haber, ravilerinin normalde bir yalan üzerinde anlaşmaları imkânsız olan ve verdikleri haberin doğruluğuna dair ilim elde edilen habere denir.<a href="#_ftn11">[11]</a> Mütevatir hadis için birçok şart zikredilmiştir. Abdulhadi el-Fazli’nin dediği gibi ona dayanarak diyebiliriz ki: “Mütevatir haberi duyanın elde ettiği ilme zaruri ilim (düşünmeden elde edilen bilgi) denir, nazari (düşünerek elde edilen bilgi) değil.” <a href="#_ftn12">[12]</a></p>



<p>Öyleyse mütevatir hadisin bütün şartlarını taşıyan hadisleri gulat ve müfevvizelere nasıl nispet verebiliriz? Mütevatir hadisin bütün şartları göz önüne alındığında yalan üzerine anlaşmanın imkânsız olduğu görülecektir. Evet, mütevatir hadisten maksat, manevî mütevatir olsa o zaman bir yönü olabilir ama hadislerin elenmesi hakkındaki konulara dikkat edilirse görülecektir ki bizim bütün rivayet mecmualarımızda, önce Ehlibeyt İmamlarının (a.s) kendileri tarafından, sonra Ehl-i Beyt’in (a.s) ilminin öğrenci ve muhaddisleri<a href="#_ftn13">[13]</a> tarafından defalarca elenmiştir. Merhum Saduk, guluv konusunda o kadar katı idi ki, daha öncede söylendiği gibi Peygamber’in (s.a.a) sehvini inkâr edenleri bile guluvculardan sayarken, nasıl olur guluvcuların rivayetlerinin sadece bizim kitaplarımıza girdiği iddia edilebilir? Kumlular Merhum Berkî’yi (Kâfi’den önce yazılan Mehasin adlı kitabı vardır) sadece zayıflardan naklettiği için Kum’dan çıkarıyorlar<a href="#_ftn14">[14]</a> ama aynı Kumlular Ehl-i Beyt’in (a.s) faziletleriyle dolu Ziyaret-i Camia-yı Kebire’yi nasıl nakledebiliyorlar? Bu ziyareti bazı habersizler guluvculara nispet veriyorlar. Merhum Saduk’un naklettiği bu ziyaret, Ehlibeyt İmamlarının (a.s) faziletleri kemalleri ve sıfatlarıyla doludur.<a href="#_ftn15">[15]</a></p>



<p>Öyleyse:</p>



<p>1. Kendilerine guluv iftirası atılan Ehl-i Beyt’in (a.s) birçok ihlâslı öğrencisine, sırf böyle bir iftiradan dolayı gulat veya müfevvize diyemeyiz ve rivayetlerini bu gurupların rivayetlerinden sayamayız.</p>



<p>2. Böyle uydurmalar mütevatir hadislerde (lâfzî) asla yoktur.</p>



<p>3. Rivayet kitaplarımız Masum İmamlar (a.s) ve öğrencileri tarafından defalarca uydurmacılardan ve yalan rivayetlerinden temizlenmiştir. Evet, âlimlerin ve müçtehitlerin henüz tam olarak güvenmediği rivayetler vardır, ancak bu, uydurmacıların hadislerinin rivayet kitaplarımızda çok olduğu manasına gelmez. Kısacası guluv için ölçü elde olduğu sürece guluv hadislerini (sahih de olsalar) guluv olmayanlardan ayırmak zor bir iş değildir.</p>



<p>Şimdiye kadar söylenenler şu soruya göreydi: Tevatür iddiası olan veya sahih senetlerle nakledilen hadislerin metninde gulat ve müfevvizeler tarafından uydurulma ihtimali var mıdır? Ama Sayın Kediver’in sözü galiba başka bir noktaya işaret etmektedir; o da şudur: Hidayet İmamlarının (a.s) insanüstü faziletleri hakkındaki rivayetlerin tevatür iddiaları geçerli değildir. Zira gulat ve müfevvizelerin hileleri göz önüne alındığında ravilerin yalan üzerine anlaşabilme ihtimali vardır. Böyle bir ihtimal de tevatürün oluşmasına engeldir. Çünkü tevatürün şartlarından biri ravilerin yalan üzerinde anlaşma yapmamalarıdır.</p>



<p>Şimdiye kadar söylenenler göz önüne alındığında bununda cevabı bilinecektir. Zira birincisi, gulat ve müfevvizelerin doğru manaları alınırsa onların sayısı oldukça azalmaktadır. İkincisi, rivayet metinlerinin çeşitli şekillerde temizlendiği göz önüne alındığında, tevatür haddinde hadis uydurabilecek çoklukta gulat ve müfevvizelerin olma ihtimali neredeyse imkânsız ve gayrı makuldür. Öylesine zayıftır ki akıl ve mantık ona itina etmemektedir. Ravilerin yalan üzerine anlaşma ihtimali akla yatkın olursa tevatüre engel olur, asılsız ve temelsiz ihtimaller üzerine olduğu zaman değil.</p>



<p></p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p><a href="#_ftnref1"><sup>[1]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Muhammed Cevad Meşkur, Ferheng-i Fırak-ı İslami, s. 344.</p>



<p><a href="#_ftnref2"><sup>[2]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Mamakanî, Telhis-u Mikyasi’l-Hidaye, s. 149-151.</p>



<p><a href="#_ftnref3"><sup>[3]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; a.g.e, s. 152.</p>



<p><a href="#_ftnref4"><sup>[4]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; a.g.e, s. 152.</p>



<p><a href="#_ftnref5"><sup>[5]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Munteha’l-Mekal, c. 1, s. 77, Mikyasu’r-Ruvat (Seyfi Mazenderanî), s. 238.</p>



<p><a href="#_ftnref6"><sup>[6]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Şeyh Mufid, Tashihi’l-İtikadat, s. 135, Daru’l-Mufid baskısı, Beyrut.</p>



<p><a href="#_ftnref7"><sup>[7]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Keşşî, Rical, s. 402; Tusî, Rical, s. 336.</p>



<p><a href="#_ftnref8"><sup>[8]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Gazairî, Rical, c. 1, s. 58.</p>



<p><a href="#_ftnref9"><sup>[9]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Necaşî, Rical, s. 245, Muhammed b. Ahmed Yahya’nın Yaşamı, Davudi baskısı.</p>



<p><a href="#_ftnref10"><sup>[10]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Kamusu’r-Rical, c. 1, s. 66-68.</p>



<p><a href="#_ftnref11"><sup>[11]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Muhammed Yusuf Harirî, Ferheng-i Istılahat-ı Hadis, s. 114.</p>



<p><a href="#_ftnref12"><sup>[12]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Şeyh Abdulhadi el-Fazlı, Usulu’l-Hadis, s. 71-77.</p>



<p><a href="#_ftnref13"><sup>[13]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Kuleynî, Saduk, vb. muhaddisler.</p>



<p><a href="#_ftnref14"><sup>[14]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Üstat Cafer Subhanî, Kulliyatun fi İlmi’r-Rical, s. 275.</p>



<p><a href="#_ftnref15"><sup>[15]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Telhis-u Mikyasi’l-Hidaye, Üstat Gaffari’nin dipnotları, s. 154.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/sahih-bilinen-hadislerin-uydurma-olma-ihtimali/">Sahih Bilinen Hadislerin Uydurma Olma İhtimali</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/sahih-bilinen-hadislerin-uydurma-olma-ihtimali/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
