Şüphesiz Hüseyn’in şehadeti, mu’minlerin kalbine öyle bir (aşk) ateşi düşürür ki asla soğumaz. (Müstedrekü’l-Vesail, c.10, s.318) Hz. Muhammed (s.a.a)

Ye’cüc ve Me’cüc Kavmi

Ye’cüc ve Me’cüc Kavmi

Soru

Mümkünse Ye’cüc ve Me’cüc hakkında biraz bilgi verebilir misiniz? Bunlar kimlerdi? Zülkarneyn onları yok etti mi? Gelecekte yeniden gelecekler mi?

Kısa Cevap

Bu husustaki Kur’an âyetlerinden, Tevrat’taki konulardan ve tarihî verilerden anlaşıldığı kadarıyla bu topluluk Kuzey Asya bölgesinde yaşamakta olup güney ve batıya vahşi saldırılarıyla facia yaratmışlardır. Zülkarneyn setinin kapatılmasıyla onların saldırıları uzun bir müddet sona ermiştir ama ahir zamanda yeniden döneceklerdir. Bazıları vuku bulan Moğol saldırısını onların dönmeleri olarak değerlendirmiştir. Bazıları da onların ahir zamanda yeniden dirilmeleri suretiyle döneceklerine inanmaktadırlar ki bu henüz vuku bulmamıştır.

Ayrıntılı Cevap

Ye’cüc ve Me’cüc hakkındaki en temel bilgi kaynağı Kur’an’dır. Tevrat’ta da bu kavme işaret edilmiştir. Müfessirler ve tarihçiler bu iki kaynaktan istifade ederek ve tarihî verileri tarayarak bu kavim veya kavimler hakkında bir takım sanılara ulaşmışlardır. Kur’an iki yerde Ye’cüc ve Me’cüc’den söz etmekte ve şöyle buyurmaktadır:

“İki dağ arasına ulaşınca, bunların önünde, neredeyse hiçbir sözü anlamayan bir halk buldu. Dediler ki: “Ey Zülkarneyn! Ye’cüc ve Me’cüc (adlı kavimler) yeryüzünde bozgunculuk yapmaktadırlar. Onlarla bizim aramıza bir engel yapman karşılığında sana bir vergi verelim mi?”

Kur’an bu setin nasıl yapıldığını anlattıktan sonra şöyle buyuruyor:

“Artık onu ne aşabildiler, ne de delebildiler.”[1]

Bu âyetlerden Ye’cüc ve Me’cüc’ün zalim bir topluluk olduğu ve Zülkarneyn’in iki dağ arasına yerleştirdiği set ile onların zulümlerinin sona erdiği anlaşılmaktadır. Kur’an bir başka âyette şöyle buyuruyor:

“Nihayet Ye’cüc ve Me’cüc’ün setleri açılıp her tepeden dünyaya akın etmeye başladıkları, doğru vaadin vaktinin yaklaştığı sıra, işte o zaman, kâfirlerin gözleri birden donakalır.”[2]

Bu âyet, ahir zamanda Ye’cüc ve Me’cüc’ün tekrar dağlardan ineceklerini öngörmüştür. Bu kavim hakkında Kur’an’dan anlaşılan şey bu iki âyetle sınırlıdır. Ama Eski Ahit’te de bu konu hakkında bir takım veriler mevcuttur. Tekvin bâbında, Hazakayyal kitabında ve Yuhanna’nın rüyasında Asya’nın kuzeyinde âbâd bir arazide bir ümmet veya bazı ümmetlerin (Me’cuc) veya (Cuc ve Me’cuc) bulunduğuna ve onların savaş, bozgunculuk ve yağmayla meşgul olduğuna delalet eden bir takım konular mevcuttur.[3] Kur’an’ın kesin âyetleri ve bu kavimden söz eden Tevrat metinleri dışında tarihçiler ve müfessirlerin beyan ettikleri diğer hususların tümü tarihsel verilerden elde edilmiştir ve kesin bir senede dayanmamaktadır.

Allâme Tabatabâî el-Mizan tefsirinde şöyle buyurmaktadır: “Müfessir ve tarihçiler bu hikâye hakkında oldukça dikkat göstermiş, tartışmış ve sözlerini tamamlamışlardır. Onların çoğu Ye’cüc ve Me’cüc’ün büyük bir ümmet olup Asya’nın kuzeyinde yaşamış olduklarına inanmaktadır.”[4] Bazıları da Ye’cüc ve Me’cüc’ün Kuzey Asya’da yaşayan bir ümmet olduklarını, şehirlerinin Tibet ve Çin’den Kuzey Buz Okyanusu’na kadar yayıldığını ve de batı tarafında ise Türkmenistan sınırlarına uzadığını söylemiştir. Bu söz, İbn Miskeveyh’in “Fakihetü’l-Hülefa” ve “Tehzibü’l-Ahlak” adlı eserleri ve “Resail-ü İhvani’s-Safa”da nakledilmiştir.[5]

Allâme Hüseyni Tahranî, Mead Şinasi kitabında Ye’cüc ve Me’cüc kelimelerini onlar hakkındaki mevcut nakillere uyarlayarak şu neticeye ulaşmıştır: (Bu iki kelimenin Çincedeki aslı “Monguk” veya “Moncuk” idi. Sonra İbranî ve Arap dillerinde “Ye’cüc” ve “Me’cüc”e ve Yunan dilinde de “Guk” ve “Magug”‘a dönüşmüştür. Magug ve Mongug arasındaki tam benzerlikten istifade ederek bu iki kelimenin Çince’deki Mongug lafzından türediğine hükmedilebilir. Aynı şekilde “Monğol” ve “Moğol” da onun türevleridir. O halde Ye’cüc ve Me’cüc, kadim dönemlerde Doğu Asya’nın kuzeyinde yaşayan Moğol taifesidir. Bu büyük millet bazen Çin’e saldırmaktaydı, bazen Kafkas kanalıyla Ermenistan ve İran’ın kuzeyine saldırmakta ve bazen de setin yapılmasından sonra da Avrupa’nın kuzeyine saldırmaktaydılar. Onlar arasında “Siyt” olarak tanınmaktaydılar. Onlardan bir gurup da Bizans’a saldırmaktaydı ve bu aşamada Bizans Devleti yıkıldı. Yunanlılar onlara “Siy Tihin” demektedir. (Bu ad Fars Havzası’ndaki Darius’un kitabesinde zikredilmiştir.)[6]

Kur’an’da onların yok olduklarına işaret edilmemiştir. Kur’an’dan anlaşılan sadece setin kapatılmasıyla onların yağma yolunun kapanmasıdır. Ama Kur’an ve rivayetlerden onların şimdi yaşadıkları hususu anlaşılmamaktadır. Elbette İbn Abbas’ın Enbiya Sûresi’ndeki âyeti okuma tarzından onların öldükleri iyice anlaşılmaktadır. Zira İbn Abbas, yüksek mekân anlamındaki “hedebin” kelimesini kabir anlamına gelen “cedes” şeklinde okumuştur. Bu durumda âyetin manası şöyle olmaktadır:

“Ta ki Ye’cüc ve Me’cüc kavmi kabirlerinden hızla dışarı çıkar.”[7]

Bu âyetin tefsiri hakkındaki bazı rivayetlerde de ahir zamanda Ye’cüc ve Me’cüc’ün yeniden dünyaya yeniden dünyaya dönecekleri[8] söylenmiştir ve bu da şu anda onların dünyada olmadıklarına ve gelecekte döneceklerine delalet etmektedir. Onların yeniden saldırmaları hakkında ise bilginler arasında ihtilaf vardır. Bir gurup araştırmacı, ahir zamanda Ye’cüc ve Me’cüc’ün döneceklerine ve yeryüzünde bozgunculuk çıkaracaklarına dair Kur’an-ı Kerim’in verdiği haberi, hicrî yedinci yüzyılın ilk yarısındaki Batı Asya’ya yönelik Tatar (Moğol) saldırısına uyarlamıştır. Zira onlar o zaman dönüp kan akıtma ve yıkmada, bayındır yerleri yok etme ve halkı katliam etmede, şehirleri yıkma ve malları yağmalamada insanlık tarihinin eşine rastlamadığı cinayetler işlemişlerdir. Onlar Çin, Türkmenistan, İran, Irak, Şam, Kafkas ve Küçük Asya’ya kadar saldırmış ve kendileri karşısında direnç gösteren her şehir ve diyarı viran etmiş ve halkını da kılıçtan geçirmişlerdir.[9]

Eğer Ye’cüc ve Me’cüc setin kapatılmasından sonra çok geçmiş dönemlerde ölmüşlerse ve gelecekte yeniden dünyaya döneceklerse, bu gurup araştırmacılar karşısında onları Moğol bilmenin olanaksız olduğu söylenebilir. Çünkü onların kabirden çıktığı doğru değildir. Netice itibariyle onlar hakkında söylenen her şeyin kesin bir bilgiyle inanılamayacak ihtimallerden oluştuğunu ve Kur’an’da açıkça sözü edilen kesin hususlarla yetinilmesi gerektiğini söylemek gerekir.

–—


[1]     Kehf, 93-97.

[2]     Enbiya, 96-97.

[3]     Hüseyni Tahranî, Seyyid Muhammed Hüseyin, Mead Şinasi, c. 4, s. 85; Sayt-ı Müessese-i Tercüme ve Neşr-i Ulum ve Maarif-i İslamî.

[4]     Tabatabâî, Seyyid Muhammed Hüseyin, el-Mizan fi Tefsiri’l-Kur’an, Musevi Hemedanî çevirisi, c. 13, s. 542, Defter-i İntişarat-ı İslami, 1374.

[5]     Hüseyni Tahranî, Seyyid Muhammed Hüseyin, Mead Şinasi, c. 4, s. 86.

[6]     Hüseyni Tahranî, Seyyid Muhammed Hüseyin, Mead Şinasi, c. 4, s. 87.

[7]     Bkz. Necefi Humeynî, Muhammed Cevad, Tefsir-i Âsan, c. 12, s. 326, İntişarat-ı İslamiye, h.k. 1398.

[8]     Meclisî, Biharu’l-Envar, c. 12, s. 179, el-Vefa, h.k. 1404.

[9]     Tabatabâî, Seyyid Muhammed Hüseyin, el-Mizan fi Tefsiri’l-Kur’an, Musevi Hemedanî çevirisi, c. 13, s. 542.