<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Fıkıh &#8211; Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</title>
	<atom:link href="https://www.caferilik.com/makaleler/fikih/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.caferilik.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Fri, 26 Feb 2021 11:38:19 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=5.8.10</generator>
	<item>
		<title>Karşılaştırmalı Fıkıh ve Gelişim Süreçleri</title>
		<link>https://www.caferilik.com/karsilastirmali-fikih-ve-gelisim-surecleri/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/karsilastirmali-fikih-ve-gelisim-surecleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 26 Feb 2021 11:38:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Fıkıh]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.caferilik.com/?p=20062</guid>

					<description><![CDATA[<p>Üstad Abdulkerim Bi&#8217;azar Şirazi Giriş “Öyleyse kullarımı müjdele; onlar sözü işitirler ve en güzeline uyarlar. İşte onlar, Allah&#8217;ın kendilerini hidayete eriştirdikleridir ve onlar, temiz akıl sahipleridir.” (Zümer/17-18) Hilaf ilmi, mantık ve cedel temelinde ve fıkıh usul ve kaideleri esası üzere şekillenen fıkıh ilminin dallarındandır. Bu ilim, hicri birinci yüzyılın son yıllarında ilim havzalarında ortaya çıkmış [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/karsilastirmali-fikih-ve-gelisim-surecleri/">Karşılaştırmalı Fıkıh ve Gelişim Süreçleri</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<h1></h1>



<p class="has-text-align-right"><strong>Üstad Abdulkerim Bi&#8217;azar Şirazi</strong></p>



<p><strong>Giriş</strong></p>



<p>“Öyleyse kullarımı müjdele; onlar sözü işitirler ve en güzeline uyarlar. İşte onlar, Allah&#8217;ın kendilerini hidayete eriştirdikleridir ve onlar, temiz akıl sahipleridir.” (Zümer/17-18)</p>



<p>Hilaf ilmi, mantık ve cedel temelinde ve fıkıh usul ve kaideleri esası üzere şekillenen fıkıh ilminin dallarındandır. Bu ilim, hicri birinci yüzyılın son yıllarında ilim havzalarında ortaya çıkmış ve birkaç asır sonra unutulmaya yüz tutmasına rağmen içinde yaşadığımız çağda “Karşılaştırmalı Fıkıh/Fıkh-ı Mukaren” başlığı altında yeniden canlılık kazanmıştır. Bu makalede, bu ilmin tanımı, konumu, sonuçları ve gelişim süreçlerini ele almaya çalışacağız.</p>



<p>Hilaf İlmi ya da Karşılaştırmalı Fıkıh İlminin Tanımı</p>



<p>İbn Haldun şöyle der: “Farklı mezhep mensupları arasında fıkıh imamlarının başvuru kaynakları, ihtilafa yol açan sebepler ve içtihat zeminlerinin ele alınıp incelendiği münazara ve tartışmalar yaşanırdı. Bu çerçevedeki tartışmalara konu olan ilmi, Hilafiyat diye isimlendirirlerdi.” (İbn Haldun, 1359 H.Ş, 2/939)</p>



<p>Hacı Halife bu ilmin tanımıyla ilgili şöyle der: “Şer’i delillerin tanındığı, şüpheler, problemler ve ihtilafa konu olan delillerin kesin kanıtlarla çürütüldüğü ilim dalıdır.” (Hacı Halife, 1402 H., 1/472)</p>



<p><strong>Hilaf İlmi ya da Karşılaştırmalı Fıkhın Konumu</strong></p>



<p>Karşılaştırmalı fıkıh, hilaf ilminin bir idamesidir. Bu ilim, Fahr-i Razi’nin Camiu&#8217;l Ulum kitabında kaydettiği üzere o dönemlerin ilim havzalarında revaçta olan altmış ilim dalından birisiydi. Söz konusu kitabın dördüncü babında şu ifadeler yer alır: “Hilaf ilmi, değerli ve büyük bir ilim olup, içerdiği hakikatler ve dakik malumat, ancak ve ancak ince elenip sık dokunmuş incelemeler, elekten geçirilmiş tabirler, yerinde eleştiriler ve uygun cevaplar sayesinde elde edilebilir.” daha sonra yazar, bu ilmin temel esaslarından dokuz ilkeyi ele alıp açıklar. (Fahr-i Razi, 1372 H.Ş, 94)</p>



<p>Bazıları, Hilaf ilmini mantıkta ele alınan cedel ilmi, bazıları fıkıh usulü, bazıları ise fıkıh ilmi ile aynı bilmişlerdir. Aynı şekilde bazıları hilaf ilminin problemlerini yirmi, bazılarıysa kırk başlık altında toplamış ve bu çerçevede risale ve şerhler kaleme almışlardır. Tabi bu eserlerin büyük çoğunluğu elimize ulaşmamıştır. (Zuheyli, tarihsiz, 735-737)</p>



<p><strong>Hilaf İlmi ve Karşılaştırmalı Fıkıh Arasındaki Farklar</strong></p>



<p>Bazılarına göre “Karşılaştırmalı İlim” ile “hilaf ilmi” arasında bazı farklar vardır. Bu doğrultuda üç görüş ileri sürülmüştür:</p>



<p>1- Hilaf ilmi, sadece âlimlerin görüşlerinin derlenmesiyle ilgilenir. Fakat “Karşılaştırma İlmi” bunun yanı sıra kıyaslama, değerlendirme ve en sağlam görüşü tayin etmeyi de amaç edinir.</p>



<p>2- Hilaf ilminde sadece âlimler arasındaki ihtilaflar ele alınır. Fakat Karşılaştırmalı ilimde hem ihtilaflı hem de üzerinde ittifak edilen konular incelenir.</p>



<p>3-Hilaf ilminde farklı görüşler ele alınırken şu ön kabulle hareket edilir: Gaye, muhalif görüşleri çürütüp muvafık görüşü teyit etmektir. Fakat Karşılaştırmalı fıkıhta bu ön kabul gözönünde bulundurulmaz ve araştırmacı, hakikati keşfetmek ve en sağlam görüşe ulaşmak için çabalar. Ancak işin aslı şu ki hilaf ilmi ve Fıkh-i Mukaren tek bir ilim dalı olup ve bu değerlendirmeler aslında, bu ilmin gelişim aşama ve süreçleriyle ilgili olsa gerektir. (Hekim, 1431 H, 41)</p>



<p><strong>Karşılaştırmalı Fıkıh İlminin Faydaları</strong></p>



<p>Karşılaştırmalı fıkıh ilminin fayda ve sonuçlarıyla ilgili şu hususlara değinebiliriz:</p>



<p>1- Fakih, fıkıh sahasındaki farklı görüşler ve bu görüşlerin delillerini inceleyerek çok daha rahat bir şekilde hakikate erişebilir ve elinde bulundurduğu temel ölçütlerden yola çıkarak delil bakımından en sağlam ve umumi maslahat bakımından en elverişli görüşü keşfedebilir.</p>



<p>2- Fıkıh ve usul sahasındaki araştırmalara ivme kazandırmak ve fakihler arasındaki fikir çakışmasının sonuçlarını daha üst düzeye taşımak.</p>



<p>3- Fıkhi mezhepler arasındaki muhtelif görüşlerin incelenmesi, İslam mezheplerini birbirine yakınlaştırmak ve aralarındaki düşmanlık ve kin duygularını izale etmek yolunda çok güçlü bir faktördür. Zira aradaki düşmanlıkları kışkırtan en önemli etken, bu mezhep mensuplarının birbirlerinin usul ve ilkelerine dair bilgisizliğidir. Dolayısıyla Karşılaştırmalı Fıkıh sayesinde, bu bilgisizlik izale edildiğinde, düşmanlık ve kin duyguları da ortadan kalkmış olur ve artık bunun yerini sevgi, dostluk, samimiyet, anlayış ve yakınlaşma alır. (Age. 14)</p>



<p>4- Karşılıklı olarak birbirlerinin kuvvet ve zaaf noktalarını bilenler daha az hataya düşerler. Hz. Ali (a.s) şöyle buyurur: “Farklı görüşleri (geniş yüreklilikle) karşılayanlar, hataya düşülen yerleri tanıyabilirler.” (Nehcu’l Belağa, 170. Hikmet)</p>



<p>5- Muhammed Selam Medkur şöyle der: “Fıkhı incelemek, bizi farklı mezheplerin fıkhi görüşleri arasındaki benzerliklerle tanıştırır. Ki bu, başlı başına ruhumuzun sükûnet ve kalbimizin itminan bulmasını sağlar.” (Medkur, 1389 H, 105)</p>



<p>6- Allame Şatibi (790 H) şuna inanırdı: “Kendisini tek bir mezheple sınırlayan bir talebenin diğer mezheplere karşı nefret dolu ve inkârcı bir duyguya kapılması pekâlâ mümkündür. Fakat diğer fakih ve müçtehitlerin görüşleriyle tanıştığında, kesinlikle şu kanıya varacaktır ki diğer fıkıh öncüleri de fazilet ehli olup Şari’in maksatlarına vakıf ve O’nun hedeflerine dair şuur sahibidirler.” (Şatibi, 1961, 2/273)</p>



<p>7- Tercih ve en güzelini seçme imkânı: Muhakkik Hılli (671 H) vasiyetlerinde şöyle yazar: “Elinden geldiğince farklı görüşleri mütalaa etmeye çalış ki ihtimallerle tanışmanın imtiyazlarını elde edebilesin. Yine elinden geldiğince (fıkhi) meselelerin kaynakları peşi sıra koş ki seçip beğendiğin zaman basiret üzere seçmiş olasın.” (Muhakkik Hılli, 1406 H, Mukaddime)</p>



<p>8- Ayetullah Burucerdi Kum şehri ilmi havzasında şöyle buyururdu: “Şii fıkhı, kesinlikle diğerlerinin fikir ve görüşleriyle birlikte incelenmelidir. Özel bir alan olmaktan çıkıp karşılaştırmalı ve uygulamalı bir fıkha dönüşmelidir. Bir fakih, mutlaka Ehl-i Sünnet ve Şii geçmiş fakihlerinin görüşlerine başvurmalı ve konuyu ele almalıdır.” (Subhani, 176-177) Şeyh Tusi’nin “el-Hilaf” kitabı ilk kez Merhum Ayetullah Burucerdi tarafından basılmış ve daha sonraları defalarca baskısı yenilenmiştir. (Kaşifu’l Ğıta, 1424 H, Mukaddime)</p>



<p>9- İmam Humeyni, Ehl-i Sünnet fetva ve hadislerinin araştırılıp incelenmesini içtihat şartları arasında zikreder ve şöyle buyurur: “Bu iş, müçtehidin hükümleri anlamasına pekâlâ yardımcı olur.” (Humeyni, 1385 H, 2/99)</p>



<p><strong>Hilaf İlmi ya da Karşılaştırmalı<br>Fıkıh Tarihi</strong></p>



<p>İbn Haldun şöyle der: “Kaynak ve görüş farklılığından dolayı müçtehitler arasında birçok ihtilaf gündeme geldi. Bu ihtilaflar gün geçtikçe daha bir yaygınlaştı. Halkın avam kesimi ilk başlarda, kimi isterlerse taklit etmek hususunda özgürdü. Bu ihtilaflar, bütün müçtehitler arasından dört kişinin seçilmesiyle sonuçlanınca da bunların her birinin takipçileriyle diğerleri arasında tartışmalar yaşandı. Herkes kendi mezhep imamının doğruluğu ve diğerlerinin yanlışlığını ispatlamak peşindeydi. Bu tartışmalar, her bir mezhep taraftarının kendi mezhep imamını doğrulama ve teyit etmek doğrultusunda takip ettiği usul-i kaide ve sağlam yöntemlerle yürütülüyordu. Bu tartışmalarda her bir mezhep imamının fetvalarına delil olarak gösterdiği kaynaklar, içtihat yöntemi ve imamlar arasındaki ihtilafların ortaya çıkma keyfiyeti inceleniyor ve eleştirilip tahlil ediliyordu.” (İbn Haldun, 1359 h.ş, 1/242-243)</p>



<p>Bu ilimle ilgilenen ilk isim, Muhammed Hasan b. Ali b. Ebi Talib (100 H.), Ehl-i Beyt içersinde faziletiyle bilinen ve İbn’ul Hanefiyye olarak tanınan şahıstır. O, hilaf ilmine vukuf hususunda kendi zamanının en önde geleniydi. Bu alanda bir de kitap yazmış ve halka okunmasını istemişti. (Zuheyli, Tarihsiz, 742)</p>



<p>Bu sahada kitap yazan ve eseri günümüze kadar gelen ikinci şahıs, Muhammed b. Hasan Şeybani’dir (131-189 H.) Ebu Hanife’nin öğrencisi olan bu zat, Medine’de Ehl-i Hadis ve Kufe’de Ehl-i Rey arasındaki ihtilafların zirveye ulaştığı bir zamanda “Takrib”/mezhepler arası yakınlaştırma çalışmasını ilk başlatan şahıstır. O, bu maksatla Medine’ye gitmiş ve Ehl-i Hadis’in büyükleri; bu cümleden Malik’in derslerine katılmıştır. Bu ekolün fıkıh kaynaklarıyla tanıştıktan sonra onlarla münazara yapmıştır. Daha sonra Irak’a dönmüş İmam Şafii ile görüşerek ilmi münazara ve sohbet toplantıları düzenlemiştir. (Sise, 1425 H. 1649) Bu sohbetlerin semeresi, “el-Hüccetu a’la Ehli&#8217;l Medine” kitabıdır ki son dönemlerde dört cilt halinde yayınlanmış bulunmaktadır. Bu kitap hem ilmi açıdan hem de “ihtilaf edebi” açısından çok değerli bir konuma sahiptir. (Bkz. Şeybani, 1385 H.)</p>



<p><strong>Karşılaştırmalı Fıkıh ve Gelişim Süreçleri</strong></p>



<p>Bazı çevreler, karşılaştırmalı fıkıh sahasına reddiye risaleleriyle girdiler ve hem kendi mezheplerini savunma hem de başka mezhepleri red temelinde kendi inançlarını ispatlamaya çalıştılar. Fakat bu yöntem, tıpkı bir posta güvercini gibi kaleme aldıkları risaleleri yine reddiye olarak kendilerine geri getirdi. Dolayısıyla bu yöntem, zamanla yerini hilaf ilmine terk etmeye başladı. Ancak hilaf ilmi de yaşanan ahlaki çöküntü ve tartışma adabına riayet edilmemesi neticesinde daha ziyade münazara ilmine dönüştü ve gitgide bir cedelleşme vasıtası haline geldi. VIII. asırdan sonra İslam beldelerinde baş gösteren taassup illeti bu sürecin de tamamen durmasına sebep oldu. Mezheplerin birbirlerinden uzaklaşması, Müslümanları öylesine bir taassup ve tefrika girdabına sürükledi ki iç savaşların yaşanması ve düşmanların nüfuzu için bir zemin haline geldi. Tefrika ve ayrılıkların acı sonuçlarını tattıktan sonra, nihayet son yüzyıllarda Ezher’den Şeyh Meraği ve Kum’dan Ayetullah Burucerdi gibi din büyükleri bu ilmi, cedel ve polemikten uzak bir dille yeniden ihya etmek için kolları sıvadılar ve bu ilmi “Fıkh-i Mukaren” yani “Karşılaştırmalı Fıkıh” diye adlandırdılar. Daha sonra bu ilim, uygulamalı fıkıh ve hukuk çerçevesinde İslam ülkelerinde gündem oluşturmaya başladı.</p>



<p>Karşılaştırmalı fıkıhın gelişim süreçleri şu aşamaları katetmiştir:</p>



<p><strong>1- Reddiye Risaleleri Aşaması</strong></p>



<p>Abdurrahman Evzai (88-157) Ebu Hani­fe’nin görüşlerini reddetmek maksadıyla yazdığı “Siyer-u Ebu Hanife” kitabıyla reddiye risalelerinin ilk kitabını yazmış oldu. Daha sonra Ebu Hanife’nin öğrencisi Kadı Yusuf (113-183) “er-Redd-u a&#8217;la Siyer-i el Evzai” kitabını yazdı. Aynı şekilde Ebu Hanife’nin bir diğer öğrencisi Muhammed b. Hasan Şeybani (131- 189) “es-Siyeru’l Kebir” kitabıyla Evzai’ye cevap mahiyetinde bir reddiye kaleme aldı. Şeybani, “el-Hüccet-u a&#8217;la Ehl-i Medine” kitabıyla Medine Fakihleri’nin Kufe Fakihleri’ne reddiyelerine de cevap vermeye çalıştı.</p>



<p>Şafii (ö. 204 H.) şu beş kitabı kaleme alarak reddiye ilminin sahasını genişletti: Muhammed b. Hasan Şeybani’nin görüşlerini çürütmek için “er-Red a&#8217;la Muhammed b. el Hasan”, Abdurrahman el Evzai’ye reddiye adına “Siyer-u el Evzai”, Malik’e eleştiri mahiyetinde “İhtilaf-u Malik ve eş-Şafii”, “Ma İhtelefe fihi Ebu Hanife ve İbn Ebi Leyla” ve “İhtilaf-u Ali ve Abdullah B. Mesud” (Bu beş kitap, Şafii’nin el-Ümm kitabı içersinde basılmıştır: Bkz. Şafii, 1422 h, c.9, s. 413-460, 7-135, 137-225)</p>



<p>Şafii’nin Malik’e reddiye kalıbında yazdığı risale, Malikileri ona karşı kışkırttı ve birçoğunun Şafii’ye reddiye mahiyetinde risaleler yazmalarına sebep oldu. Bu cümleden Muhammed b. Sehnun (ö. 256) Muhammed b. Abdullah b. Abdulhakim (ö. 268) Hammad b. İshak (ö. 269 Yahya b. Ömer el-Kenani (ö. 287) Yusuf b. Yahya maliki (ö. 288) Ahmed b. Mervan el Maliki (ö. 289) gibi isimleri sayabiliriz ki her biri “er-Red a&#8217;la Şafii” başlığı altında birer risale kaleme almışlardır.</p>



<p>Şia’ya ait fihrist kitaplarında; örneğin Şeyh Tusi’nin (385-460 h) el-Fihrist’i ve rical ilmi kitaplarında; Necaşi’nin (372-450 h) kitabında diğer fıkıh mezheplerine yönelik reddiye kalıbında yazılmış birçok kitaptan söz edilir. Bütün bu kitaplar, Fıkh-ı Mukaren kapsamında değerlendirilebilirler. Bu tür reddiye risaleleri, Şia fıkhında Şeyh Müfid (ö 413 h) Seyyid Murtaza (ö 436 H) ve Şeyh Tusi zamanına kadar devam etmiştir.</p>



<p><strong>2- Hilaf İlmine Dair Telif Eserler</strong></p>



<p>Dördüncü yüzyılın başlarından itibaren hilaf ilmine dair kitaplar yazılmaya başladı. Bu cümleden Muhammed b. Ahmed Bağdadi’nin (ö 305) “Mesailu’l Hilaf”, Ebu Cafer Muhammed b. Cerir Taberi’nin (ö 329 h) “İhtilafu’l Fukaha”, Ebu Cafer Tahavi’nin (ö 321 h) “İhtilafu’l Fukaha” ve İbn Verrak Mervezi’nin (ö 329 h) “Messailu’l Hilaf” kitaplarını örnek olarak gösterebiliriz.</p>



<p>Bu dönemden sonra hilaf ilmi ve İhtilafu’l Eimme yani imamların ihtilaflarına dair kitaplar hem kemiyyet hem de keyfiyet bakımından reddiye risalelerine göre daha bir yaygınlık ve ilerleme gösterdi. Bu doğrultuda her bir mezhep kendi adına bu sahaya girmiş oldu. Örneğin Hanefilik adına Kaşani’nin (ö 587 h) “Bedaiu’s-Sanayi’” Malikilik adına İbn Rüşd’ün (ö 595 h) “Bidayetu’l Müctehid” Şafiilik adına Maverdi’nin (ö 450 h) el-Havi’l Kebir” ve Ebu İshak Şirazi’nin (ö 476 h) “Tezkiretu’l Hilaf” Hanbelilik adına İbn Kudame’nin (ö 620 h9 “el-Muğni” Zeydilik adına Ahmed b. Yahya b. el-Murtaza’nın (ö 840 h) “el-Bahru’z-Zahhar”, İbaziye adına Muhammed b. Yusuf b. Atfiş’in “Şerhu’n Neyl” ve Zahiriye adına İbn Hazm’ın (ö 456 h) “el-Muhella” kitaplarını bu çerçevede ele alabiliriz.</p>



<p>Dördüncü yüzyılda Şia fakihleri de hilaf ilmiyle alakalı kitap telifine ilgi göstermeye başladı. Bu cümleden Şeyh Müfid’in (336-413 h) “el-İlam bi ma’ttefeke a&#8217;leyhi el-İmamiyye mine’l Ahkam”, Seyyid Murtaza’nın “İntisar” ve Nasıriyat”, Beşinci yüzyılın başlarında Şeyh Tusi’nin kaleme aldığı “el-Hilaf” (bu kitap hilaf ilmi ile alakalı en geniş Şii eserdir), Allame Hılli’nin (ö 726 h) “Tezkiretu’l Fukaha”, altıncı yüzyılın ilk yarısında Fadl b. Hasan Tabersi’nin kaleme aldığı “el-Mü’telef mine’l Muhtelef Beyne Eimmeti’s-Selef”, Müflih b. Hasan Saymeri’nin dokuzuncu yüzyılda telif ettiği “Telhisu’l Hilaf ve Hulasatu’l İhtilaf” (son iki kitap, Şeyh Tusi’nin kitabının birer hülasasıdır) kitaplarını örnek olarak gösterebiliriz.</p>



<p><strong>3- Hilaf İlminden Cedel İlmi’ne Kayma Aşaması</strong></p>



<p>Hicri 492 yılı civarlarında Gazali “İhya-u Ulumu’d-Din” kitabının dördüncü babında bu konuyla ilgili şöyle yazar: “İlk halifelerden sonra, fakih olmayan bir zümre hilafet kürsüsüne oturunca, fakihlerin yardımına şiddetle ihtiyaç duydular. Ancak Tabiin bunu kabul etmedi. İnsanlar, âlimlerin hükümet başkanları nezdindeki izzet ve ihtiramını görünce, ilim elde etmeye yöneldiler. İlmi bir mertebe kesp ettikten sonra da makam ve mevki elde etmek gayesiyle kendilerini yöneticilere takdim ettiler. Kabul görenler, ister istemez zillete boyun eğmek zorunda kaldılar. Yöneticilerin tertipledikleri tartışma ve münazaralara katılıyor ve çoğunlukla karşılarındaki rakiplere galip gelmek için niza ve cedel ilmine başvuruyorlardı. Böylece hilaf ilmini, ihtilaf adabından ayırarak ahlaki kötü hasletlerle karıştırdılar.” (Gazali, 1375 hş, 1/44-48)</p>



<p><strong>4- Hilaf İlminin Durağanlık Aşaması</strong></p>



<p>Hicri sekizinci yüzyılda Memlukilerin taassupları neticesinde fıkhi mezhepler birbirlerinden ayrıldı ve hilaf ilmi yerini itham ve düşmanlıklara bıraktı. Öyle ki Geylan bölgesindeki Hanbelîler, o bölgeye gelen Hanefileri kâfir ilan ederek öldürüyor ve mallarını ganimet olarak alıyorlardı. Bir Hanefi yurdu sayılan Maveraünnehir beldelerinde Şafiilere ait sadece bir cami bulunuyordu. Şehrin valisi sabah namazına giderken bu caminin önünden her geçtiğinde “Şu kiliseyi kapatmanın vakti gelmedi mi daha?” diye hayıflanırdı. (Arefe, 328)</p>



<p>Şiilere karşı düşmanlık ise bundan daha beterdi. Örneğin, Şiileri “Onların hac yeri Kerbela ve Necef’tir; Mekke’ye gelmelerinin tek gayesi Kâbe’yi kirletmektir” diye suçluyorlardı. “Tarih-u Umerai&#8217;l Beledi&#8217;l Haram” kitabında şöyle yazar: “Hicri 1088 yılında halk, sabah namazı için Kâbe’ye vardığında, Kâbe’nin çevresinin pislik içersinde olduğunu gördü. Bu işin Şiiler tarafından yapıldığı söylendi. Akabinde, Arap olmayan beş kişi bulundu, bu şahıslar dövülerek ve taşlanarak Harem’in dışına çıkarılıp öldürülürdüler.” (Dahlan, Tarihsiz, 237)</p>



<p><strong>5- Fıkh-ı Mukaren’in İhya Aşaması</strong></p>



<p>Geçen yüzyılda İslam mezhepleri âlimleri, hilaf ilminin zarureti ve içtihat kapısının yeniden açılması zorunluluğunun idrakine varmış Mısır, Tunus, Şam ve İran’da bu ilmi ihya etme doğrultusunda çalışmalar başlatmışlardır. Bu ilim, bu kez Fıkh-ı Mukaren diye adlandırılmıştır. Bu hareketin öncüsü İran’da Kum İlim Havzası’ndan Ayetullah Burucerdi (Sübhani, 176-177) idi. Tunus’ta Zeytuniyye Üniversitesi, Suriye’de Şam Üniversitesi ve Mısır’da ise Ezher Üniversitesi bu hareketin başını çekiyorlardı.</p>



<p>Bu bereketli hareketin Mısır’daki öncüsü ilkin Ezher’in büyük şeyhi Muhammed Meraği idi. O, bir makalesinde içtihat kapısının açılması gerektiğini savunmuş ve Ezher fakültelerinde Karşılaştırmalı Fıkıh derslerinin okutulmasını tavsiye etmiştir. Bu doğrultuda kendisinin başkanlığında “Aile Hukuku” ile ilgili bir heyet kurulmuş ve dört mezhepten herhangi birinin fıkhına bağlı kalınmaksızın çalışmalar başlatılmıştır. (Şeltut ve Sayis, 1935, 5-69)</p>



<p><strong>6- Şii Fıkhından Yararlanabileceğine Dair Fetva</strong></p>



<p>Büyük fakih, Ezher şeyhi ve Daru’t-Takrib temsilcisi Şeyh Abdulmecid Selim, İmamiye Şiası ve Zeydiyye mezheplerini taklit etme izniyle ilgili tarihi fetvanın alt yapısını hazırladı. Daha sonra Ezher’in büyük şeyhi Şeyh Mahmut Şeltut kendi başkanlık döneminde 17 Rebiülevvel 1380 tarihinde bu tarihi fetvayı ilan etti ve Muhammed Ali Sayis ile birlikte Fıkh-ı Mukaren ile ilgili “Mukarenetu’l Mezahib fi’l Fıkh” kitabını kaleme aldı (Biazar, 1385 hş, 156-1660). En nihayet Ezher’in Şeriat Fakültesi dekanı Şeyh Muhammed Medeni, Şia fıkhını da Karşılaştırmalı Fıkıh kapsamına aldı (Age. 161-178).</p>



<p><strong>7- Yasamaya Dönük ve Uygulamalı Fıkıh Aşaması</strong></p>



<p>Karşılaştırmalı ve uygulamalı fıkıh şu anlama gelir: Farklı görüşlerin tespiti, her bir görüşün ilgili konuya dair delillerinin mütalaası, bu görüşlerin üzerine inşa edildiği kural ve ilkelerin tanınması, bu görüşlerin birbirleriyle karşılaştırılıp değerlendirilmesi ve en nihayet hakka en yakın olan görüşün seçiminden sonra bunun İslam ülkeleri ve uygar dünyada uygulanan kanunlarla karşılaştırılması. (Medkur,1389 h, 103)</p>



<p>Şeyh Mustafa Ahmed Zerka (ö 1322 h) bu konuyla ilgili şöyle der: “İslam fıkhının ölümsüzlüğünün sırrı şudur ki; bizler dünya kütüphanelerini dolduran farklı mezheplere ait fıkıh kitaplarından, fıkhın hakikati ve özünü elde edebilir ve bu özden ilham alarak fıkha dayalı yepyeni bir hukuk ortaya çıkarabiliriz. Bu hukuk bizim ihtiyaçlarımızı karşılamaya yeter ve bizi yabancı hukuk sistemlerinden müstağni kılar.” (Zerka, 1378 h, 5)</p>



<p><strong>8- Yasamaya Dönük Fıkıhta Birlik Yolunda Ortaya Konan Çabaların Geçmişi</strong></p>



<p>Bu doğrultuda ortaya konan çabaları şöylece özetleyebiliriz:</p>



<p>1- Ebu Cafer Mansur Abbasi hicri 148 yılında Hac vazifesini eda etmek için çıktığı bir yolculukta, Maliki Mezhebi’nin imamı Malik b. Enes’e Muvatta’nın çoğaltılması ve bütün insanların onun mezhebine yönlendirilmesi için izin vermesini istedi. Malik, Halife’ye cevaben şöyle dedi: “Her bir topluluğun kendilerine ait bir imamı vardır ve onun fikir ve görüşlerine saygı duyarlar. Müslümanları kendi hallerine terk etmek en doğrusudur.”</p>



<p>2-Hicri XI. yüzyılda Hindistan padişahı olan Sultan Muhammed Alemgir’in fermanıyla o ülkenin önde gelen âlimlerinden müteşekkil bir heyet oluşturulur. Bu heyet, Hanefi fıkhı nezdinde, üzerinde ittifak edilmiş fetva ve hadislerin bir araya getirilmesi sonucu oluşturulmuş bir fıkıh kitabı yazmakla görevlendirilir. Neticede “el-Fetava el-Hindiyye” kitabı telif olunur. Bu çalışma, fıkhi ihtilafların önünü alma ümidiyle gerçekleştirilmiştir. (Medkur, 1389 h. 107)</p>



<p>3-Hicri XIII. yüzyılın sonlarında Osmanlı Devleti, Müslüman hukukçulardan oluşan bir grubu, Hanefi fıkhına dayanarak Muamelat Hukuku alanında bir çalışma yapmakla görevlendirir. Bu çalışmanın alanı sadece Hanefi fıkhı ile sınırlandırılmaz ve hangi mezhepten olursa olsun zamanın ruhu, gelişen uygarlık düzeyi ve genel maslahatlarla uyumlu fetvaların seçilmesi ön görülür. Bu grup neticede 1851 maddeden oluşan bir fıkıh mecmuası telif eder. Bu eser meşhur “el-Ahkam el-Adliyye ve Kanunu’l Muamelat” dergisinde basılır ve yayınlanır. Bilahare geniş Osmanlı toprakları ve mahkemelerinde uygulamaya konulur. (Age.)</p>



<p>4- 1951 yılında Suriye Devleti, Mısır’daki en son yasaları göz önünde bulundurarak Aile Hukuku’nu düzenleyen kanunları yeniden tanzim eder. Bu özgürlükçü yaklaşım, zamanla Ürdün, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Sudan’a da yansır. 1953 yılında bu ülkede, Aile Hukuku’na dair bütün problemleri içeren bir kanun taslağı onaylanır. Bu taslak, bütün İslam mezheplerinden ilham alınarak hazırlanmıştır.</p>



<p>5-Mısır, bu doğrultuda daha büyük adımlar atmıştır. Mısır devleti büyük fakihlerden bir grubu İslam fıkhından ilhamla ve hiçbir mezhebe bağımlı kalınmaksızın ortak bir noktada ittifaka varmaları için davet eder. Bilahare 1916 yılında evlilik ve boşanma ile ilgili hükümler derlenip basılır. Bu kitabın bazı bölümleri yasalaştıktan sonra yürürlüğe konulur. Bu cümleden 1929 yılında yürürlüğe giren 25. Kanun’a değinebiliriz ki tek bir celsede gerçekleşen üç talakın tek bir talak sayılması gerektiği hükmünü ihtiva eder ve bu hüküm Şia fıkhından alınmıştır. (age. 11)</p>



<p><strong>Sonuç</strong></p>



<p>Fıkh-ı Mukaren, başlangıçta reddiye risaleleri kalıbında ortaya çıkmış daha sonra I. yüzyılın sonlarında hilaf ilminin şekillenmesiyle ilim havzalarına girmiştir. Üçüncü, dördüncü ve beşinci yüzyıllarda İslam fıkhının meyveye durması ve görkemli bir yapıya kavuşmasına vesile olmuştur. İhtilaf adabına riayet ederek kendi fıkıhlarını müdafaa eden mezhepler daha kalıcı bir bünye kazanmış ve gitgide daha bir büyümüştür. Kendi fıkhını savunamayan, kötü savunan yahut karşı tarafı karalayarak ve niza üslubuyla rakiplerini reddetmeye çalışan mezhepler ise gün geçtikçe takipçilerini kaybetmeye başlamıştır.</p>



<p>Hicri VIII. yüzyılda mezheplerin birbirlerinden uzak durması neticesinde, Müslümanlar arasında öylesine büyük bir taassup, ihtilaf ve iç savaşlara sebep olmuştur ki bu durum, İslam düşmanlarının Müslümanlar üzerinde sulta kurmasıyla sonuçlanmıştır. En nihayet ayrılık ve tefrikanın alabildiğine acı sonuçlarını tadan Müslümanlar, son yüzyıl içersinde, el-Ezher’in büyük şeyhi Şeyh Meraği ve Kum’da Ayetullah Burucerdi gibi büyük fakihler, bu ilmi her tür niza ve münakaşadan uzak bir kalıp içersinde yeniden ihya etmeye çalışmışlardır. Bu ilmi “Fıkh-ı Mukaren” diye adlandırmış ve İslam ülkelerinde uygulamalı ve yasamaya dönük bir yaklaşımla uygulama sahasına çıkmasına zemin hazırlamışlardır.</p>



<p>Fıkh-ı Mukaren’in ortaya çıkışıyla, şuur sahibi âlimler Ehl-i Beyt fıkhının azametini görme fırsatına kavuştular. Nihayet Ezher şeyhi Şeltut’un fetvasıyla bu fıkıh resmi olarak tanındı. Fıkh-ı Mukaren kapsamında, İslam ülkelerinin birçoğu, yürürlükte olan yasalarının bir kısmını Ehl-i Beyt fıkhı esasınca değiştirdiler. Bu doğrultuda İslam mezhepleri fıkhını uluslararası Lahey Adalet Divanına tanıtarak bu fıkhı, karşılaştırmalı hukuk kaynakları arasında gösterebildiler.</p>



<p>İmdi, İslam Mezhepleri arasında mukarenet ve mukayese esasına dayalı fıkha dönük hem içeride hem de dışarıda ki bu büyük ilgiyi göz önüne alarak bu ilmi mükemmel bir kalıp içersinde, uygulamalı ve günümüz dünyasının diliyle mütenasip bir şekilde tüm dünyaya tanıtmamız ve tüm dünyadaki hukukçu ve fıkıhçıların istifadesine sunmamız gerekir. Tüm ümidimiz, bu ilmin öneminin daha iyi anlaşılması ve ilmi-akademik çevrelerde gerçek konumuna erişmesidir. Bu itibarla İslam Mezhepleri Fakültesi’nin çıkardığı “Fıkh-ı Mukaren” dergisinin yegâne risaleti, bu alandaki gelişmeler ve bilimsel makaleleri yayınlamak ve İslam Mezhepleri arasındaki yakınlaşmaya katkı sunmaktır.</p>



<p><strong>Kaynakça</strong></p>



<p>Kur’an-ı Kerim</p>



<p>Nehcu’l Belağa</p>



<p>Arefe, Muhammed, “Keyfe Yesteidu’l Muslimun Vahdetehum ve Tenasurehum?” Kahire, Mecelletu “Risaletu’l İslam”, Yedinci yıl, 28. Sayı</p>



<p>Biazar, Abdulkerim, Şeyh Mahmud Şeltut Telayedar-e Takrib, Tahran, Mecma’-e Cihaniye Takrib-i Mazahib-e İslami, 1385 hş.</p>



<p>Dahlan, Ahmed b. Zeyni, Umerau El Beled’il Haram, Beyrut, Daru’l Muttehide, Tarihsiz</p>



<p>Fahr-i Razi, Muhammed b. Ömer, Camiu’l Ulum, Tahran, İslami, 1382 hş.</p>



<p>Gazali, Muhammed, İhyau Ulumi’d Din, Tercüme: Müeyyidüdedin Muhammed Harezmi, Be kuşeş-e Hüseyn Hadiv Cem, Tahran, Şirket-e İntişarat-e İlmi ve Ferhengi, 1375 hş.</p>



<p>Hacı Halife, Mustafa B. Abdullah, Keşfu’z Zunun An Esami El Kutub ve’l Funun, Mekke, Daru’l Fikr, 1402 h.</p>



<p>Hekim, Muhammed Taki, El Usulu’l Amme Li’l Fıkhi’l Mukaren, Tahran, Mecma’-e Cihaniye Takrib-i Mazahib-e İslami, 1431 h.</p>



<p>Humeyni, Ruhullah, Er Resail, Kum, Çap-e Mihr, 1385 h.</p>



<p>İbn Haldun, Abdurrahman B. Muhammed, Mukaddime-i İbn Haldun, Tercüme: Muhammed Pervin Gonabadi, Tahran, Bongah-e tercüme ve Neşr-e Kitap, 1359 HŞ.</p>



<p>Kaşifu’l Ğıta, Muhammed Huseyn, Tahriru’l Mecelle, Tahran, Mecma’-e Cihaniye Takrib-i Mazahib-e İslami, 1424 h.</p>



<p>Medkur, Muhammed Selam, El Madhal Li’l Fıkhi’l İslami, Kahire, Dar En- Nehde El Arabiyye, 1389 h.</p>



<p>Muhakkik Hılli, Cafer B. Hasan, El Muteber Fi Şerhi’l Muhtasar, İşraf: Nasır Mekarim Şirazi, Kum, Müesset Es Seyyidi’ş Şüheda, 1406 h</p>



<p>Sayis, Muhammed Ali, Tarihu’l Fıkhı’l İslami, Dımeşk, 1425 h.</p>



<p>Subhani, Cafer, “Musahebe Ba Ayetullah Cafer Subhani”, Mecelle-i Hovze, 43-44. Sayı</p>



<p>Şafii, Muhammed b. İdris, El Ümm, Beyrut, Daru’l Vefa, 1422 h.</p>



<p>Şatibi, Ebu İshak İbrahim b. Musa, El Muvafakt fi Usuli’l Ahkâm, Kahire, Mektebetu Muhammed Ali Subeyh ve Evladuh, 1953</p>



<p>Şeltut, Mahmud ve Sayis, Muhammed Ali, Mukarenetu’l Mezahibi’l İslami, Kahire, Mektebetu Muhammed Ali Subeyh ve Evladuh,1953</p>



<p>Şeybani, Muhammed Hasan, El Huccetu Ala Ehli’l Medine, Beyrut, Daru’l Kutub El İlmiyye, 1385 h.</p>



<p>Zerka, Mustafa Ahmed, El fıkhu’l İslami fi Sevbihi’l cedid, Dımeşk, Matbaatu Camiati Dımeşk, 1378 h.</p>



<p>Zuheyli, Muhammed, Merciu El Ulumi&#8217;l İslamiyye, Dımeşk, Daru’l Marife, Tarihsiz</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/karsilastirmali-fikih-ve-gelisim-surecleri/">Karşılaştırmalı Fıkıh ve Gelişim Süreçleri</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/karsilastirmali-fikih-ve-gelisim-surecleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Beyin Ölümü (Gönüllü Olmayan Pasif Ötanazi) ve Fıkhî-Hukukî Sonuçları</title>
		<link>https://www.caferilik.com/beyin-olumu-gonullu-olmayan-pasif-otanazi-ve-fikhi-hukuki-sonuclari/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/beyin-olumu-gonullu-olmayan-pasif-otanazi-ve-fikhi-hukuki-sonuclari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 16 Jan 2021 10:11:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Fıkıh]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce ve Araştırma]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.caferilik.com/?p=20044</guid>

					<description><![CDATA[<p>Adil Sazihani &#8211; Misbah Dergisi 9. Sayı Özet Beyin ölümü, merhamete dayalı öldürme türlerinden biri sayılmaktadır. Bu konudaki çeşitli görüşler, ahlak alanındaki farklı görüşlerle ilişkilidir. Hayata son verme üzerine yapılan tartışmalar, “değer”ler üzerine yapılan tartışmalardır. Kimileri, hayatın, iyiliğin üst seviyesi olduğuna ve diğer iyiliklerin hayatın ve yaşamın varlığıyla anlam kazandığına inanmaktadır. Yaşam ve hayat olmaksızın [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/beyin-olumu-gonullu-olmayan-pasif-otanazi-ve-fikhi-hukuki-sonuclari/">Beyin Ölümü (Gönüllü Olmayan Pasif Ötanazi) ve Fıkhî-Hukukî Sonuçları</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<h1></h1>



<p class="has-text-align-right"><strong>Adil Sazihani &#8211; Misbah Dergisi 9. Sayı</strong></p>



<p><strong>Özet</strong></p>



<p>Beyin ölümü, merhamete dayalı öldürme türlerinden biri sayılmaktadır. Bu konudaki çeşitli görüşler, ahlak alanındaki farklı görüşlerle ilişkilidir. Hayata son verme üzerine yapılan tartışmalar, “değer”ler üzerine yapılan tartışmalardır. Kimileri, hayatın, iyiliğin üst seviyesi olduğuna ve diğer iyiliklerin hayatın ve yaşamın varlığıyla anlam kazandığına inanmaktadır. Yaşam ve hayat olmaksızın hiçbir değer veya iyilik mevcut değildir. Beyin ölümü gerçekleşen kişiyi hayatta kabul ediyorsak, sorun şudur ki, insanın kendisi veya bir başkası, hayata son verme hakkına ne zaman sahiptir?</p>



<p>Bu konunun araştırılması günümüzde hukuki, siyasi, toplumsal, ahlaki, felsefi ve tıbbi açılardan önemli bir yer tutmaktadır. Öyle ki, bu konu üzerine uluslararası düzeyde çok sayıda seminerler düzenlenmekte ve meseleye ilişkin farklı pozisyonlar gündeme gelmektedir. Bu hakka karşı çıkanlar hukuki patriyarki, hukuki normativizm ve hayatın kutsallığı ilkesine dayanarak onu reddetmektedir. Buna mukabil bu hakkı destekleyenler bireysellik, kişisel özerklik, nihilizm, toplumun değer ve normlarını koruma, pragmatizm, topluma ve diğerlerine doğrudan zarar verilmemesi ilkesinden ölüm hakkına dayanak bulmaktadırlar. Bu hakkın kabul edilmesinin muhtelif sonuçları vardır. Çünkü böyle bir hakkın mutlak olarak tanınması insanın doğasına aykırıdır, hayatın kutsallığını reddetmektedir, toplumlar için ve kamu düzeni bakımından bazı zararlı sonuçlara yol açmaktadır. Halihazırda hiçbir ülke bu hakkı mutlak manada kanuni hak olarak resmen tanımamıştır. Yalnızca bazı ülkeler böyle bir hakkı, o da oldukça sınırlı şekilde, tedaviye cevap vermeyen bazı hastalara ve beyin ölümü gerçekleşmiş kişilere vermiştir. Bu makale ölüm hakkının sadece bir tek türünden (beyin ölümü gerçekleşen kişilerin hayatına son vermek) bahsetmektedir.</p>



<p><strong>Beyin Ölümünün Tanımı ve Merhamete Dayalı Öldürmedeki Yeri</strong></p>



<p><strong>A) Beyin Ölümü Kavramı</strong></p>



<p>Kur’an’da ölüm üç kelimeyle ifade edilmiştir: Mevt, fevt, katl. Örnek olarak Maide suresi 31, 91 ve 92. ayetler, Bakara suresi 178. ayet ve Nisa suresi 29. ayette “katl” kelimesine işaret edilmiştir. Söz konusu ayetlerdeki kullanımlarda görünen, bir kişinin, hayatta olan diğerini öldürmesidir. Kur’an’daki diğer ayetlerde hayata son vermekten “mevt” kelimesiyle bahsedilmiştir. Örnek olarak Mülk suresi 2. ayet ve Vakıa suresi 61. ayete işaret edilebilir. Bu iki ayette takdir, var etme ve yaratma “mevt”e nispet edilmiştir. Allah, Mülk suresinde şöyle buyurmaktadır:</p>



<p class="has-text-align-right">&nbsp;الَّذِي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَاةَ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا&nbsp;</p>



<p>“O ki, hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır.”<a href="#_ftn1">[1]</a></p>



<p>Bahsi geçen kelimeler karşılaştırıldığında Kur’an’da “katl”in “mevt”le aynı anlamda kullanılmadığı söylenebilir. Yani “mevt” yaratma ve takdirin ilişkilendirildiği varoluşsal bir iş olarak Allah Teala’ya nispet edilmiştir. Fakat “katl” böyle değildir. Dolayısıyla İslam kültüründe, maddi hayatı sona erdirmeyi açıklayan iki kelime mevcuttur.</p>



<p>Burada önemli bir mevzu olarak bu iki önemli kelime üzerinde daha fazla durmak gerekmektedir. Öyle görünüyor ki bazı çağdaş fakihlerin, beyin ölümü eylemine -ötenazinin örneklerindendir- taammüden katl hükmü veren fetva yayınlamalarının sebebi, sorun ele alınırken mevzunun saflaştırılmamış olmasıdır. Öyleyse bu iki kelime arasında fark gözetilmelidir. Fakihler de fıkıh kitaplarında “katl”i “ازهاق النفس” olarak tarif etmiş ve şöyle demişlerdir:</p>



<p class="has-text-align-right">“ازهاق النفس المعصومة المحترمة المکافئة عمداً عدواناً”</p>



<p>(Muhammed Hasan Necefî, tarihsiz, c. 42, s. 18). “Ezhak” kelimesinin manası dikkate alındığında “katl” kelimesine ilişkin net bir kavrayışın elde edilmesi ve onun “mevt” ve “fevt”ten ayırt edilmesi mümkün olabilecektir. Kur’an’da şöyle geçmektedir:</p>



<p class="has-text-align-right">&nbsp;قُلْ جَاءَ الحَقُّ وَزَهَقَ البَاطِلُ&nbsp;</p>



<p>Fıkhın bazı büyükleri “ezhak” kelimesinin karşılaştırmasını yaparken ve onun “katl” kelimesinin tanımında kullanılmasının gerekçesini açıklarken, “ezhak” kelimesinin, bir şeyin zorla ve mecbur ederek yerinden çıkarılması konusunda kullanıldığını söylemişlerdir (Şa’ranî, Neşr-i Tûba). Mesela âdil bir hakim hükümeti zalim bir hakimden temizlemek istediğinde kesin olan şu ki, zalim hakim bu eylem karşısında kendini savunacak ve onu dayandığı yerden zorla çıkarmak zorunda kalınacaktır. Taammüden katilde de fakihler bu kelimeyi kullanmışlardır ve bu da, “katl”de, bir kimsenin beden ve ruh bağının zorla kesilmesinin söz konusu olduğuna karine oluşturmaktadır. Diğer bir deyişle, ruh henüz bedenden çıkış ve yolculuk kastı taşımıyorken kâtil, ruhun tekamülünden ve ruhun bedenden doğal çıkış zamanı gelmeden önce ruhu düşmanca ve yasa dışı yolla bedenden çıkarmakta veya beden-ruh bağını koparmaktadır. “Mevt” kelimesinde ise böyle değildir (اللّٰهُ يَتَوَفَّى الْأَنفُسَ حِينَ مَوْتِهَا).<br>Yani anlaşılan, tam ve kâmildir. Şu halde doğal ölüm, ruhun nihai sınıra varması nedeniyle hiçbir zorlama ve mecbur tutma olmaksızın bedenden ayrıldığı zamandır. Tıpkı meyvenin olgunlaşması gibi. Çünkü olgunlaştığında ağacın dalından rahatlıkla ayrılabilir.</p>



<p>Burada pasif ötenazinin, yani beyin ölümü gerçekleşen hastanın artık tedavi edilmemesi veya yapay araçlarla yaşamasına son verilmesinin “katl”in koşullarını oluşturup oluşturmadığına bakmak gerekmektedir. Bu soruya olumlu cevap verilmesi, hukukçular ve fakihler arasında meşhur görüştür. Yahut beyin ölümü (brain death) ruhu bedenden ayırmak değildir. Bilakis sadece bitkisel ruh ve son nefes bedende kalmaktadır. Beyin ölümü hakkında, aşağıda bazılarına değineceğimiz çeşitli görüşler vardır.</p>



<p>Kimileri beyin ölümü hakkında şöyle demiştir: “Tüm beyin faaliyetlerinin döndürülemez biçimde durması” (Mecmua-i Makâlât-i Dovvomin Seminar-i İslam der Pezeşki, 1385, s. 249). Bazıları da beyin ölümü gerçekleşen kişiyi örfen hayatta telakki ederek şeklen de olsa onun ölümüne yol açacak fiilin terk edilemeyeceğine inanmaktadır (Subhanî, a.g.e., s. 258). Bir kesim de taammüden katlin kriterinin gerçekleşmesini, hayatın yerinde duruyor olup olmaması kabul etmiş ve beyin ölümünü, İslam Ceza Yasası’nın 217. maddesinde bahsedilen, hayatın son nefesinin alınmasıyla karşılaştırmıştır (Mer’eşî, a.g.e., s. 258). Dolayısıyla fakihlerin görüşüne göre ölümün gerçekleşmesi veya gerçekleşmemesinde kriter olabilecek şey, hayatın yerinde duruyor olup olmamasıdır (A.g.e., s. 258). Fakihlerden bir diğeri bu konuda şu açıklamayı yapmıştır: “Ömrün sonu ilan edilmelidir. Burada fakihler uzmanın teşhisine şiddetle ihtiyaç duyar. Uzman eğer beyin ölümüyle birlikte artık ruhun ayrıldığı ve bir ay da beklense ruhun geri dönmeyeceği, bitkisel hayat açısından birtakım hareketler olduğu ama ruhun kesinlikle ayrıldığı sonucuna varırsa önümüzdeki bir aydan itibaren hayatın sona erdiğini söyleriz, fakat bunun, ruh ve beden arasında bağ bulunan hayat anlamına geldiği söylenemez. Eğer ölümde şüphemiz varsa hayatın devam ettiğine hükmederiz.” (Haz’alî, a.g.e., s. 259).</p>



<p>Psikologlardan biri de bu konuda şöyle demektedir:</p>



<p>“Ali (a.s), insan ruhu için, beyin ölümünü anlamada önemli dört boyut saymıştır. Hayatın başında ve sonundaki bu boyutlarda bedende ruh mevcuttur. Ceninin düşürülmesi konusunda da dört aya kadar bedende ruh vardır ve her ikisi de canlıdır. Beyin ölümü meselesinde ruhlu bedenin bireyde birkaç yıl devam edebileceği ve kişinin hayatını sağlayacak tek etken olduğu dikkate alınırsa aslında birey canlı demektir ve dolayısıyla ruhlu beden onda aktiftir. O halde bu durumdaki kişiyi ölü kabul etmemiz mümkün değildir.” (A.g.e., s. 266).</p>



<p>Buraya kadar ölüm ve beyin ölümünün şekli üzerine bazı fakihlerin görüşlerini sıraladık. Daha fazla izah için kimi uzmanların sözlerini de zikredeceğiz. Uzman doktorlardan biri bu konuda şöyle demektedir:</p>



<p>“Beyin ölümü, insanın kafatasını, kulağının altından itibaren tutup çıkarmak gibidir. Yani insanın çevresiyle kurduğu irtibatın tamamı korteks kısmından aşağı doğru gelir. Dolayısıyla uçağın motorunu çıkartır ve yalnızca kanadını bırakırsak o uçağın artık hiçbir değeri yoktur. Beyin ölümünde insan beyin açısından ölmüştür. Bu durumda kalbe bakmıyoruz. Kalbin otomatik sistemi vardır. Bu sistem uzun süre devam edebilir ve kalp çarpmayı sürdürür. Beyin ölümü gerçekleştiğinde hastanın geri döndürülmesi hiçbir şekilde mümkün değildir. Solunum sistemini kestiğimiz an hasta ölecektir. Tıp bilimi olmasaydı ve bu sistem hastaya bağlanmasıydı hasta kesinlikle ölecekti. Beyin ölümünde görünüşte beyin sağlıklıdır. Fakat görünüşte sağlam olan ama içeride telleri kopmuş bir kablo gibi, beyin artık yönetim ve iletişim kabiliyetini kaybetmiştir.” (Bircendî, a.g.e., s. 267). Dr. Hil’atberî de bu konuda şu izahı yapmıştır: “Beyin ölümü, kişinin başını boynundan itibaren kesmek gibidir. Hastanın adeta başı yok gibidir. Aslında iki tür koma vardır. Biri, sadece korteksin (beyin kabuğu) öldüğü ama beyin sapının canlı olduğu bilinen komadır. Bu durumda hasta kendisi nefes alır ve bitkisel hayatı vardır. Halbuki beyin ölümünde bitkisel hayat bile pratikte ölmüştür ve organlarından yararlanmak için onu belli zamana kadar canlı tutabiliriz. Her ne kadar beyni de beynin doğal formuyla yerinde duruyor olsa bile pratikte ölmüştür.” (Hil’atberî, a.g.e., s. 269).</p>



<p>Söylenenler dikkate alındığı ve “katl” kavramı göz önünde bulundurulduğunda, ayrıca her ölümün kısas gerektiren taammüden katl sayılamayacağı ve bazılarına değinilen uzman görüşünün yardımıyla anlayabiliyoruz ki, hastayı tıbbi cihazlardan ayırarak veya onlara bağlamayarak doğrulanan ölüm, örf bakımından katl ve suç sayılmamaktadır.</p>



<p>B)<br><strong>Merhamete Dayalı Öldürmenin Çeşitleri</strong></p>



<p>Genel olarak ötenaziyi dört çeşide ayırıyoruz: aktif gönüllü, pasif gönüllü, aktif irade dışı, pasif gönülsüz. Beyin ölümü çoğunlukla ikinci ve dördüncü gruba girmektedir.</p>



<p><strong>1. Aktif Gönüllü</strong></p>



<p>Burada “a”, “b”nin talebi ve rızasıyla ve sonu gelmez acısına son vermek için onu öldürmektedir.</p>



<p><strong>2. Aktif Gönülsüz</strong></p>



<p>Bu şekil de birinci şeklin benzeridir. Fakat hasta karar alma ehliyetine sahip değildir. Tıpkı komada olan hastanın durumu gibi. Doktor ilacı enjekte eder ama hasta kendisi hakkında karar alma ehliyet ve gücüne sahip değildir. Bu tür ölüm, beyin ölümü kapsamına girmektedir.</p>



<p><strong>3. Aktif İrade Dışı</strong></p>



<p>Burada “a”, “b”den izin alma imkanıyla veya hatta onun iradesine aykırı olarak hayatta tutmanın ağır bütçesi gibi bir nedenle onu öldürmektedir. Bu durum, insanoğlunun görüş birliğiyle katl suçunun örneğidir.</p>



<p><strong>4. Pasif Gönülsüz</strong></p>



<p>Aslında bu tür bir davranış fiili terk etme şeklidir. Tıpkı tedaviyi terk etmenin ölümüne yol açacağı kişinin tedavisine başlamamak gibi. Bunun muhtelif kısımları vardır (Bkz: Âdil Sârihânî, 1385, s. 80). Burada hastanın durumu vahimdir ama doktorlar baştan itibaren tedaviye başlamamaktadır. Yahut hastalık sürecinde hasta enfeksiyona yakalanır ama bunu engellemezler. Beyin ölümü bu grupta da incelenebilir. Konuya, meselenin fıkhî ve hukukî hükmüyle devam edeceğiz.</p>



<p>Ötenazi, muhtelif şekillerde tarih boyunca tartışma konusu olmuştur. Değişik dönemlerde bu bahis intihardan ötenaziye, oradan da ölüm hakkına (right of die) dönüşmüştür. Günümüzde ölüm hakkı, hayat hakkı karşısında bir insan hakkı olarak tartışılmakta ve araştırmaya konu edilmektedir.</p>



<p>Bazı kültürlerde aktif ötenazi bile olumsuz bir durum gibi görülmemektedir. Japonlarda, samurai kabilelerinden miras kalmış bir tür ötenazi olan “harakiri” vardır. Bu kabilelerde kadınlarda da “cigaki” adında bir tür intihar söz konusudur (Will Durant, 1370, c. 1, s. 1377). Dikkat çekici nokta şudur ki, ne zaman birisi harakiri yapma kararı alsa dostlarının ona gösterdiği son sevgi, karnını yardığında başını gövdesinden ayırmak üzere başına toplanmaları olurdu. Bu uygulama aslında aktif ötenazidir (Hodabahş Keremî, 1381, s. 43).</p>



<p>Hindistan’ın Racastan eyaletinde “Rajputi” yenilgiyle karşılaştığında ölüme gitmeden önce eşlerini kurban ederdi. Bu gelenek Hind Timurluları döneminde Müslümanların tepkisine rağmen yaygındı. Yine bazı kabilelerde intiharın çok normal bir şey görüldüğünü unutmayalım. Mesela Eskimolar huzur bulmak için intihara yönelmektedir. Amerikalı Kızılderililer arasında da intihar yaygındı. Kadınlar, sebepsiz yere kocalarının suçlamasına maruz kaldıklarında intihar ederdi. (A.g.e., s. 44).</p>



<p>C)<br><strong>Merhamete Dayalı Öldürmeye İlişkin Görüş ve Prensipler</strong></p>



<p><strong>1. Örfî Hukukta Prensipler</strong></p>



<p>Kimilerinin görüşüne göre ötenazi bazı durumlarda, tedaviye cevap vermeyen acı içindeki hastanın açık, özgürce ve bilinçli talebidir. Yahut hastanın durumu, her ne kadar kendisinin talepte bulunmaya gücü yoksa da doktorun, hastanın tercihine saygı ilkesine göre -tıp etiğinin dördüncü ilkesidir- ötenaziyi uygulaması gerektiğini gösterir. Bu teoriye göre doktorun değerlendirmesinin yeri yoktur. Bu görüşün taraftarları, hiç kimsenin bir hiç uğruna ölmek istemediği sonucunu çıkarmaktadır. Öyleyse ötenazi kesinlikle belli nedenlere dayanarak istenmektedir. Fakat bu nedenlerin doğru mu, yanlış mı olduğunu araştırmak manasızdır. Ama bu çıkarımın yanlış olduğu söylenmelidir. Çünkü ötenaziyi isteyen kişi bilgisinin doğru olduğunu farz etmektedir. Yaptığının doğru olduğuna inancı olmasaydı birinci kayıt, yani ehliyet sahibi olması sorgulanırdı. Bununla birlikte hastanın yaptığının doğruluğuna ilişkin nedenleri nedir?</p>



<p>Hasta belki diyebilir ki, “Ötenazi doğrudur. Çünkü ben onu teyit ediyorum.” Bu durumda “ötenazi doğrudur” önermesi ve “hasta onu teyit ediyor” önermesi birbirinin muadilidir. Aslında burada hasta, yaptığının mahiyeti hakkında hiçbir şey söylememekte, sadece kendi görüşünü açıklamaktadır. Eğer ötenazinin doğruluğu hastanın teyidine dayanırsa, bu durumda bir gün onu teyit, başka bir gün reddetmesi halinde ortada bir çelişki ve çatışma olacaktır. Hasta “ötenazi acımı dindirecek” diyebilir. Doğrudur. Böylelikle yapılan işin bazı özelliklerinin doğruluğu tanınmış olacaktır. Yani başka cümlelerden yararlanarak doğruluk tanımlanmaktadır. Bununla birlikte her görüşün doğruluğu sırf kelimelerinin tarifiyle elde edilemez. O halde hasta “ötenazi doğrudur” önermesinin doğruluğunu nasıl bilebilecektir? Gözlem yoluyla bu sonuca vardığımızı söyleyebilir. Fakat böyle bir gözlemin doğru veya yanlışlığı asla ispatlanamaz. Bu bir yana, belki bir başkası “Ötenazinin doğru olmadığını gözlemledim” diyebilir.</p>



<p>Kimileri ötenaziye muhalefet ederken, ötenazinin toplumun hayatla ilişkisini ortadan kaldırdığı sonucunu çıkartabilir. Ötenazinin yaygınlaşması toplumun ölüme olan hassasiyetini azaltacaktır. Yaşamanın gerçek anlamda değeri bulunmayan bir toplumda insanlar diğer bireyleri öldürmekten hiç çekinmez. Ötenaziye karşı çıkanlar, ötenazi ne zaman yasallaşırsa sağlık görevlilerinin elinde kötüye kullanım için bir potansiyel olacağına inanmaktadır. Ötenazi yapmak için ilk adımın atılması sonraki adımların atılmasını da kolaylaştıracaktır. Bu çıkarıma “kaygan zemin” (slippery slope) denmektedir. Michigan Üniversitesi’den ötenazi karşıtı hukukçu Yall Camisar, ötenaziye; sağlık sektörünün suistimal tehlikesi, kaygan zemin ve hata tehlikesi gibi eleştiriler yöneltmiştir.</p>



<p>Genel olarak muhalifler, hayatın kalitesi düştüğü, toplumun yaşama son vermeyi kabullendiği ve ötenaziyi sınırlandırmak için rasyonel hiçbir yöntem bulunmadığı sırada ötenazinin çığ gibi hızlanıp büyüyeceğini söylemektedir. Camisar, iradeye bağlı ötenazinin yasallaşmasının, mecburi ötenazinin yasallaşmasına varacağı sonucunu çıkarmaktadır. Buna mukabil ötenazi taraftarları, kaygan zemine ilişkin delilleri çeşitli şekillerde reddetmeye çalışmaktadır. Onlar, mahkemelerde yürürlükteki mekanizmanın mecburi ötenaziyi önleyeceğine inanmaktadır. Onlara göre pasif ötenazinin yasallaşması durumunda kaygan zemin olmayacaktır. Aktif ötenazi aleyhine net kanun ve kararların kabul edilmesi ve pasif ötenazi durumlarının detaylı biçimde belirlenmesi sayesinde ötenazinin tehlikeleri önlenebilecektir. Kimileri bu görüşü eleştirirken, madem öyle düellonun da caiz olması gerektiğini söylemiştir. Bize göre bu eleştiri yersizdir. Çünkü düello fiil yoluyla öldürmedir, ötenazi ise fiili terk yoluyla. Bununla birlikte bu eleştirinin aktif türe yöneltilebileceğini kabul edebiliriz.</p>



<p><strong>2. Ahlakın Görüşü</strong></p>



<p>Ötenazi konusundaki tartışma, değerler üzerine tartışmadır. Bazıları, hayatın, iyiliğin en üst düzeyi olduğu, diğer iyiliklerin de hayatın var olmasıyla anlam kazandıkları inancındadır. Ötenazi taraftarları ise hayata bu değeri vermemekte ve bireysel hakların daha üstün bir değer olduğuna inanmaktadır. Başkaları da hayatın niteliğini önemli bulmaktadır. Derler ki, hayat önemli olsa bile bazen yaşamın biyolojik değer taşımadığı bir durum ortaya çıkabilir. Her halükarda, bir taraftan ahlaki açıdan bireyin başına buyruk olma hakkı ve birey haklarının üstünlüğü, öte yandan hayatın gerçek değerine riayet arasında büyük bir çelişki vardır. Öyle görünüyor ki beyin ölümü gibi pasif ötenazi durumlarında, belirtilen çıkarımlardan hiçbirinin bilimsel değeri yoktur. Çünkü beyin ölümü durumunda insan hayatının varlığı kuşkuludur. Yine insan bu haldeyken kendisi hakkında karar alma gücüne sahip değildir ve ehliyeti yoktur.</p>



<p><strong>3. İslam Açısından</strong></p>



<p>İslam hayatın özü itibariyle değerli olduğunu ve insanın bu değere zarar verecek her eyleminin, gerçek anlamıyla hayatın tamamına zarar vereceğini düşünmektedir. İslam ulemasından bazıları, hayatın külli bir hakikat olduğuna ve tüm canlıların o hakikatin dalgaları sayıldıklarına inanmaktadır (Muhammedtâkî Caferî, 1375). İnsan hayatı, yaşamlar arasında en değerli şeydir. Çünkü ona ilahi ruhtan üflenmiş, bu ruh ve mukaddes hayat nedeniyle de melekler ona secde etmiştir (Hicr suresi 29. ayet). Dolayısıyla intihar meselesinde insana bu açıdan bakmak gerekir. Elbette ki hem intihar, hem de başkasını öldürmek hayatın külli hakikatine ve insanın kutsal yaşamına aykırı karşı bir eylemdir (Hodabahş Keremî, 1381). Her halükarda, bütün çeşitleriyle katl, İslam mektebinde sert biçimde kınanmıştır ve en büyük günahlardan sayılmaktadır. O kadar ki, bir insanı öldürmek tüm insanları öldürmek, bir insanı diriltmek de bütün insanları diriltmek gibidir. Bu sebeple, maktülün rızasıyla katl durumu bir yana, merhamete dayalı veya başka nedenle öldürme bile İslam’da haram ve yasaktır.</p>



<p><strong>D) Fıkıh Açısından Beyin Ölümü</strong></p>



<p>Kur’an’da, zâhiri intiharın haram olduğuna delalet eden bazı ayetler vardır. Örnek olarak;</p>



<p class="has-text-align-right">“لاَ تُلْقُواْ بِأَيْدِيكُمْ إِلَى التَّهْلُكَةِ” ve<br>“لَا تَقْتُلُوا أَنْفُسَكُمْ إِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِكُمْ رَحِيمًا”</p>



<p>ayetine işaret edilebilir. Bazı müfessirler, ikinci ayeti intihar ve onun haramlığı şeklinde açıklayıp tefsir etmişlerdir. Bununla birlikte bu konuda başka bir ihtimal de vardır. Kimileri ayetin nüzul sebebini hesaba katarak onu, soğuk havada bedene zararı dokunacak soğuk suyla abdest almak ve gusletmekle ilgili de kabul etmektedir. Birçoğu da ayeti başkalarının katli ile tefsir etmiş ve bu ayeti “لَا تَلْمِزُوا أَنْفُسَكُمْ” ayetiyle karşılaştırmışlardır. Çünkü bu ayetin muradı “başkalarına ihanet etmeyin”dir. Öyleyse “لَا تَقْتُلُوا أَنْفُسَكُمْ” ayetinden murad da “başkalarını öldürmeyin” olur. Bu ihtimal farz edildiğinde ayet-i şerifenin kendini öldürmeye izin konusunda açıklık ve ima taşımadığı söylenebilir.</p>



<p>Fıkhî açıdan önemli meselelerden biri, ruh ve bedenin ilişkisi ve bu ilişkinin kesilmesidir. Ruh ve bedenin ilişkisi konusunda çok sayıda görüş vardır. Ama hepsinin de görüş birliği ettiği nokta, ruhun, beden üzerindeki tasarrufuyla vazifesini yerine getirdiğidir. Beynin üst merkezleri bu vazifeyi bedende icra etmektedir. Dolayısıyla beynin üst merkezleri ölürse aslında ruh bedenden ayrılmış demektir. Çünkü beyin ölümüyle ruhun beden üzerindeki tasarrufu için gerekli yetenek ve kapasite ortadan kalmaktadır. Hal böyle olunca denebilir ki, fakihlerin “katl”i ruhun bedenden çıkışıyla tarif ederkenki görüşü ile doktorların bedenin üst merkezi sisteminin ölümüyle tanımladığı görüşü arasında beyin ortak noktayı oluşturmaktadır (Hüseyin Hüseynî, Merg-i Meğazî, 58). Fakihlerin çoğu, beyin ölümü ve mevtinin teşhis kriterini örf kabul etmektedir. Örf-i âmm ve örf-i hâss konusunda ihtilaf vardır. Fakat örf aracılığıyla teşhiste burada görüş birliği göze çarpmaktadır. Bir grup çağdaş fakihe göre beyin ölümü gibi şüpheli durumlarda uzmanın örfteki görüşünü izlemek gerekir. Öyleyse uzman görüşüne göre beyin ölümünün henüz kesin olmadığı durumda hayata hükmetmek vaciptir ve böyle bir insanı öldürmek haramdır. Muhakkik Hıllî bu konuda şöyle yazar: “Bu görüş fukaha arasında icma ile sabittir. Delili de, Müslümanların katline yardımdan sakındırılmasıdır.” (Muhakkik Hıllî, el-Mu’teber fi Şerhi’l-Muhtasar, Ahkamu Mevt, s. 70). Cevahir sahibi, ölümün kesin anlaşılmasına dair şöyle yazar: “Bu tür şahısların ölümünün kesin bilinmesi için farklı yollar rivayetlerde zikredilmiştir. Bazısı iki gün, bazısı da üç gün beklemeyi vacip kabul etmiştir. Kimisi de kötü kokuyu şart koşmuştur. Fakat öncelikli olan, ilmi ölçüt yapmaktır.” (Muhammed Hasan Necefî, tarihsiz, c. 4, s. 26; Şeyh Hürr Âmûlî, tarihsiz, c. 2, Ebvâbu İhtisâr, bab 48).</p>



<p>Günümüzdeki bazı müçtehitler bu konuda şöyle demişlerdir: “Beynin tabipler nezdinde görevini yapamaz hale gelmesinden öldüğünü telakki etmek mümkündür. Ama ahkamın bu çeşidinin mevzularındaki kriter olan örf-i âmm nezdinde ölüm sayılmamaktadır.” (Muhammed Ruhani ve Fatıma Novganî, 1376, s. 177). Hazret-i Ayetullah Hameneî de bir görüşünde bunun benzeri görüşü açıklamıştır (A.g.e., s. 146).</p>



<p>Rivayetlerde de bazı doğal belalara maruz kalmış ama öldükleri kesin olmayan kişilerin hükümleri zikredilmiştir. Bunların bazılarına değineceğiniz:</p>



<p>1. Yıldırım çarpan ve suda boğulanlar, beden daha önce değişime uğramazsa üç gün beklenir. (Şeyh Hürr Âmûlî, tarihsiz, c. 2, bab 48, birinci rivayet)</p>



<p class="has-text-align-right">2. قال الصادق علیه السلام: خمس ینتظر بهم إلّا یتغیّر: الغریق و المصعوق و المبطون و المهدوم و المدخن</p>



<p>Bedende değişiklik meydana gelmedikçe beş kişi konusunda beklemek vaciptir: Suda boğulan, yıldırım çarpan, tıka basa yiyen, enkaz altında kalan, dumanla zehirlenen.” (A.g.e., s. 676).</p>



<p>3. Bu konudaki rivayetler muhteliftir. Manadaki benzerlikleri nedeniyle geriye kalanların zikredilmesinden kaçınılmıştır. Dolayısıyla, ortada bir hata yoksa cenazenin defninde acele edilmesi lazım gelir. Hataya düşmede tartışmaya yol açan durumlardan biri de beyin ölümüdür. Rivayetlere göre ölümün kesin olarak bilinmesi gereklidir. Her ne kadar kesin olarak bilmenin kriterinden emin olunamıyorsa da. Cevahir sahibi, ölümün kesinliğini teşhis metotlarından bazısını açıklarken Calinus’un<a href="#_ftn2">[2]</a> bu alandaki yöntemini de zikretmiştir:</p>



<p class="has-text-align-right">“و عن جالینوس الإستبراء بنبض عروق بین الأنثیین أو عروق یلی الحالب والذکر بعد الغمر الشدید أو عروق فی باطن الالیة أو تحت اللسان أو فی بطن المنخر”</p>



<p>Bununla birlikte o da belirtilen bu alametleri, araştırmaksızın ilim ve yeterli itminan kabul etmemiştir. Rivayetlerde bedenin değişmesinin ölümün gerçekleştiğinin kriteri sayılmasının nedeni, birçok durumda bedenin değişmesiyle ölümün bilgisinin hâsıl olmasıdır. Öyleyse kriter, ölümün kesinliğinin tahakkuk etmesidir (A.g.e., s. 26). Diğer fakihler de bu şekilde fetva vermişlerdir (Muhammed b. Hasan Tûsî, el-Nihaye fi Mücerredi’l-Fıkh ve’l-Fetva, s. 40). Fakihlerin görüşlerine dikkat edilirse ölümün vuku bulduğuna hükmedilmesi için onun bilinmesinin gerektiği ve bunu teşhis kriterinin de örf olduğu anlaşılmaktadır. Buraya kadar özetle ölümü anlamanın hükmüne işaret ettik. Buradan itibaren özel olarak beyin ölümünün hükmünü inceleyeceğiz.</p>



<p>Fıkhın muhtelif babları, özellikle de kısas babı ve onunla ilgili hükümler araştırıldığında anlaşılmaktadır ki bir insan üç halde bulunabilir:</p>



<p><strong>1. Sabit hayat.</strong></p>



<p><strong>2. Sabit olmayan hayat.</strong></p>



<p><strong>3. Kesin ölüm.</strong></p>



<p>Birinci ve üçüncü varsayım gayet açık olduğundan tartışılacak bir durum yoktur. Beyin ölümü, sabit olmayan hayatın örneklerinden sayılabilir. Sabit olmayan hayat, kişinin maruz kaldığı zarar nedeniyle sabit hayata dönme imkanının bulunmadığı ve bir süre sonra ölümünün kesinleşeceği noktada söz konusudur. (Bkz: Muhammed Hasan Necefî, tarihsiz, c. 36, s. 141). Fakihler, sabit olmayan hayatın misali olarak, başı kesilen ama henüz başı gövdesinden tamamen ayrılmamış ve karnı yarılmamış kişiyi zikretmişlerdir. Böyle bir durumda bir kişi eğer ona cinayet zararı vermişse yaptığı işin hükmü cinayet işleyerek öldürmedir. İmam Humeyni (r.a) bu konuda şöyle yazar:</p>



<p class="has-text-align-right">“لو جبنی علیه فصیره فی حکم المذبوح بحیث لا یبقی له حیاة مستقرة فذبحه آخر فالقود علی الأول و علی الثانی دیة الحنایة علی المیت”</p>



<p>(Tahriru’l-Vesile, c. 2, s. 515)</p>



<p>Cevahir sahibi, diyet ödemenin sebebini açıklarken şöyle yazar: “لأنّه قطع رأس من بحکم المیت” (Muhammed Hasan Necefî, tarihsiz, c. 42, s. 58).</p>



<p>Burada gündeme gelen soru, sabit olmayan hayatın kriterinin ne olduğudur. Cevap olarak bir kesim, idrak, şuur, nutuk, iradî konuşma ve hareketlerin zeval bulmasını belirti kabul etmiştir (Seyyid Ebulkasım Hoî, tarihsiz, c. 2, s. 19; Muhammed Hasan Necefî, tarihsiz, c. 36, s. 143 ve c. 42, s. 59). Bazıları da ölümün net olması ve geri dönüşün imkansızlığını kriter yapmıştır (A.g.e., s. 141). Başka bir kesim ise canın çıkmasını ölçüt saymıştır (A.g.e., s. 143).</p>



<p>Zikredilenler göre ve beyin ölümünde bireyin hiçbir şekilde iradî hareket, şuur ve hissetmesi kalmadığı, yapay solunum cihazı olmaksızın nefes alamadığı, geriye dönüş imkanı kalmadığı ve doktorların onu başı olmayan insana benzettikleri dikkate alındığında cezai ahkamın kriteri olan sabit hayatı kesin olarak yitirdiği söylenebilir. Bu durumda beyin ölümünü, sabit olmayan hayatın kriteri kabul etmek mümkündür. Zira yapay cihazların çıkartılmasıyla şahıs canlı kalamamaktadır. Şimdi çağdaş fakihlerin beyin ölümü hakkındaki görüşlerini ayrı ayrı ele alacağız.</p>



<p>1.<br><strong>Beyin Ölümü Gerçekleşen Kişiyi Diri Kabul Etmek</strong></p>



<p>Ölümün gerçekleşmesinin ölçütü örf olduğuna göre ve bazılarının görüşü itibariyle de örf, beyin ölümü gerçekleşen kişiyi bitkisel hayatta ve canlı kabul ettiğinden bu durum ölümün göstergesi değildir. Şahsın katledilmesi suçtur ve cezayı gerektirir (Bkz: Ayetullah Mekarim Şirazî ve Ayetullah Hameneî’nin fetvaları). Bunların inancına göre, beyin ölümü durumunda ruhun bedenden çıktığının doğrulanması kuşkuludur. Rivayetlerde, ölümün kesin olarak bilinememesi halinde beklenmesi gerektiği belirtilmiştir. Böyle bir durumda hayatın devam ediyor olması bu görüşleri teyit etmektedir. Öyleyse beyin ölümü gerçekleşen bedene bağlı cihazları çıkarmak taammüden katil anlamına gelecektir. Cevahiru’l-Kelam’da bu konuda şöyle geçmektedir:</p>



<p class="has-text-align-right">“فی القواعد (لو قتل مریضاً مشرفاً وجب القود و هو کذالک لصدق القتل عرفاً لکن فی کشف اللثام) و إن لم یکن بقیت له حیاة مستقرة&#8230; فمع فرض کون المریض کذالک لاوجه للقود فیه”</p>



<p>Bu söze göre Allame Kavaid kitabında şöyle buyurmuştur: “Eğer bir kimse, ölümün eşiğindeki hastayı öldürürse kısas gerekir. Çünkü bu durumda katl tasdik edilmiş olmaktadır.” Fâzıl Isfehânî Keşfu’l-Lisâm’da şöyle yazmıştır: “Eğer hasta sabit hayata sahip değilse&#8230;” Sonunda Cevahir sahibi şöyle der: “Hastanın sabit hayata sahip olduğu farz edilse bile kısas görüşünün izahı yoktur.” (Muhammed Hasan Necefî, tarihsiz, c. 42, s. 58).</p>



<p>Bu görüşün eleştirisi olarak, hükmün, mevzuyu teşhis etrafında döndüğü söylenmelidir. Burada her ne kadar teşhisin ölçütü örf ise de mevzuyu teşhiste örf-i âmm kriter değildir. Hatta örf-i âmm burada örf-i hâssa güvenmiş ve teşhisi doktorların uhdesine bırakmıştır. Dolayısıyla bu konuda örf-i hâssın teşhisi sahihtir. Örf-i hâs da, söylendiği gibi, beyin ölümü gerçekleşen kişiyi ölü kabul etmektedir.</p>



<p>Burada bir noktayı hatırlatmak gerekir ki, örf-i âmm, kendi değerlendirmesinde fıtrî ve irtikazî olarak geçmiş hali kriter almakta ve kuşku duyduğu yerde de geçmişteki duruma rücu edip beyin ölümü gerçekleşen hayat hakkında buna göre hüküm vermektedir. Diğer bir ifadeyle, örf-i âmm, eskiden bilgiye ulaşmanın aracı değildi ama günümüzde gelişmiş teknik imkanlar sayesinde beyin ölümü gerçekleşen kişinin hayatta olmadığı bizim için artık kesindir. Öyleyse bugün örf-i âmm örf-i hâssı izleyerek, beyin ölümü gerçekleşen kişinin organlarının kullanılması istendiğinde bunu bir nefsi katletme ve cezanın sebebi görmemelidir. Dolayısıyla bilgi oluştuğunda ister örf, ister fakih olsun hayatın devam ettiğine hükmedemez. Bunun nedeni de, fakihlerin ve örfün, beyin ölümü gerçekleşen kişinin organlarının kullanılmasını takbih etmiyor olmasıdır.</p>



<p>2.<br><strong>Beyin Ölümü Gerçekleşen Kişiyi Ölü Kabul Etmek</strong></p>



<p>Fakihler bu başlığa değinmemişlerdir. Fakat organların kesilmesine cevaz veren görüşten bu konuda sonuç çıkartılabilir. Örnek vermek gerekirse, Hazret-i Ayetullah Hameneî, kendi görüşünde, bu şahsı henüz ruhun girmediği cenin gibi kabul etmektedir (Cevad Tevekkulî Bezzaz, Kongre-i İntibak-i Umur-i Pezeşkî ba Şer’, c. 1, s. 8). Ruhun girmesinden önce kalbin çarpıyor olmasının ruha delil oluşturmadığı söylenebilir. Beyin ölümünde de mesele böyledir. Ayetullah Hoî, “Hastanın hayatta kalması acı çekmesine yol açıyorsa ve tedavi de fayda sağlamıyorsa doktor tedaviye son verebilir mi?” sorusuna cevap verirken şöyle buyurmuştur: “Hastayı tedavi etmek, tedavisi daha önemli ve öncelikli olan başka bir hastanın tedavisine engel çıkarmadıkça böyle bir hastanın tedavi edilmesi lazımdır.” (Tebrizî, Sıratu’n-Necât, c. 1, s. 348). Buna mukabil Ayetullah Tebrizî, üstadının görüşüne karşı çıkarak şöyle yazar:</p>



<p class="has-text-align-right">“ادامة الحیاة لمثل هذا الفرض غیر واجبة بالادویة أو آلات المعدة للتنفس نعم لایجوز التسریع بإماتته” (A.g.e., s. 348).</p>



<p>Bize göre her iki büyük fakih de beyin ölümü gerçekleşen kişiyi diri kabul etmemektedir. Çünkü öyle olmasaydı kişinin canını korumak için tedavinin devamına ve şeriatın gereğine kesinlikle hükmederlerdi.</p>



<p>Buraya kadar söylenenler dikkate alındığında denebilir ki beyin ölümünde iki önemli durum söz konusudur: Biri, beyin ölümü gerçekleşen kişinin geri döndürülemez biçimde öldüğü meselesidir. Öyleyse başka bir canı kurtarmak için organlarının alınması caizdir. Diğeri, günümüzde uzmanların gelişmiş cihazlarla bu durumu tespit edebildiği keşif etkenleridir.</p>



<p>Fıkhî açıdan ölüm, ruhla bedenin ilişkisinin kopmasıdır. O halde fakih için önemli olan, bu irtibatın kesildiğine ilişkin bilgidir. Beyin ölümü de, ruh-beden bağının koptuğunun kesin bilgisinin oluşmasında bir yol olarak belirti ve kriterlerden biridir. Örf-i âmm, mevzuyu örf-i hâssa havale ederek örf-i hâssın detaylı ve bilimsel görüşünü takip eder. Bu durumda, beyin ölümü gerçekleşen kişinin tedaviye cevap vermemesi ve bedenine bağlı cihazların çıkartılması katl ve öldürme değildir, cezayı da gerektirmez.</p>



<p><strong>Sonuç</strong></p>



<p>1. Kişinin beyin ölümünün gerçekleştiği, doktor veya herhangi bir şahsın fiili terk ederek bitkisel hayatın devam sebeplerini hazırlamadığı yerde aslında kanunen ve şer’en suç veya haram işlenmiş olmamaktadır. Çünkü burada fiilin terk edilmesinin, İslam ceza yasasının hiçbir maddesinde karşılığı yoktur. Genel olarak beyin ölümü gerçekleşen kişi, örfe göre canlı yaralı insan değildir. Dolayısıyla yaralıya yardım etmekten kaçınmayı yasaklayan kanunun kapsamına girmemektedir. Şer’i açıdan da katl veya bir kimsenin katline yardım doğrulanmış olmamaktadır.</p>



<p>2. Kesin olan şu ki, beyin ölümü gerçekleşmiş bedene bağlı cihazların çıkarılması katl fiilinin, bu cümleden olarak da taammüden katl veya taammüde benzer katl değildir. Çünkü örf açısından beyin ölümü gerçekleşen kişi hayatta değildir ve hayatı ortadan kaldırmaktan katl mevzusuna sokulamaz. Burada konu edilebilecek tek şey, bu eylemin, cinayet cezasının kapsamına girmeyi gerektirecek sabit olmayan hayatı ortadan kaldırıp kaldırmadığıdır. Fakat bununla birlikte yapay cihazların bedenden çıkarılması suç başlığı altında ele alınamaz. Çünkü sabit olmayan hayatın sonlandırılması, şahsın bedenine maddi ve fiziksel zarar verdiği takdirde cinayet cezalandırmasını gerektirmektedir. Burada bu cihazların bedenden sökülmesinin ölü bedene hiçbir zararı dokunmamaktadır ve cinayet anlamına gelemez.</p>



<p><strong>Kaynaklar</strong></p>



<p>Kur’an-ı Kerim.</p>



<p>Âmûlî, Şeyh Hürr, (tarihsiz), Vesailu’ş-Şia, İntişârât-i Dâru İhyai’t-Turasi’l-Arabî.</p>



<p>Caferî, Muhammedtâkî, (1375), Felsefe ve Hedef-i Zindegî, Tehran, İntişârât-i Müessese–i İntişârât-i Kadiyânî.</p>



<p>Davis BD, Caring for People in Pain, London: Routledge Publisher, 2000.</p>



<p>Durant, Will, (1370), Tarih-i Temeddun, Meşrık Zemin-i Gehvâre-i Temeddun (birinci cilt), Tehran, İntişârât-i Âmuzeş-i İnkılab-i İslamî.</p>



<p>Edlin, G. Golanty E. ve Brown KM, Health and Wellness, altıncı edisyon, Sadbury: Jones and Barlett Publishers, 1999.</p>



<p>Eminî, İbrahim, (1373), “Merg ez Rûy-i Terahhum”, Mecmua-i Makâlât / Ahlak-i Pezeşkî (cilt 5), İntişârât-i Merkez-i Mütâlâât ve Tahkikât-i Ahlak-i Pezeşkî.</p>



<p>Gamamî, Seyyid Muhammedmehdi, (Ferverdin 1385), “Ötenazya, ba Mütâlaa-i Tatbikî der Fıkh ve Hukuk-i Ceza-yi İran”, Mâhnâme (İctima, Ferhengî, Âmuzeşî) Islah ve Terbiyyet, dördüncü yıl, sayı 49 (Peyapey 134).</p>



<p>Gamamî, Seyyid Muhammedmehdi, “Berresi-yi Vaz’iyyet-i Hukukî-yi Ötenazya der Kişverhâ-yi Muhtelif”, Mâhnâme-i Hukukî-yi Dadgosterî, sayı 51.</p>



<p>Garrett, Tm, Baillie HW and Garrett RM, Health Care Ethics, New Jersey: Prentice-Hall, INC, 1993.</p>



<p>Giles, J. E., Medical Ethic, Rochester: Steinman Books, INC, 1983.</p>



<p>Gozareşî ez Ötenazi, Merg-i Hodhâste der Çend Kişver-i Cihan”, Rûznâme-i İran, yedinci yıl, sayı 1955, Yekşenbe 13 Âbân, 1380.</p>



<p>Gurcî, Ebulkasım, (1365), Makâlât-i Hukûkî, birinci cilt, Tehran, İntişârât-i Vezâret-i Ferheng ve İrşâd-i İslamî.</p>



<p>Hoî, Seyyid Ebulkasım, (tarihsiz), Mebânî-yi Tekmiletu’l-Menâhic, basım yeri belli değil.</p>



<p>Hüccetî, Seyyidmehdi, (1379), “Tahlil-i Hukukî-yi Ötenazya (merg-i şirîn)”, Mecelle-i Hukuk-i Dadgosterî.</p>



<p>Keremî, Hodabahş, (1381), Ötanazi, Neşr-i Mearif.</p>



<p>Mecmua-i Makâlât-i Dovvomin Seminar-i İslam der Pezeşkî, Meşhed-i Mukaddes.</p>



<p>Merg-i Hub, Derâmedî ber Nakd-i Asl-i Hodmuhtarî ve Ötenazi”, Hırednâme (Vijename-i Rûznâme-i Hemşehrî), sayı 23, Çeharşenbe 10 Tir 1383.</p>



<p>Miyandârî, Hasan, (1377), “Aya Merg-i Meğazî Kat’an Merg est?”, Mecelle-i Hakîm-i Rüşd, sayı 3.</p>



<p>Murtakî Kâsımî, Ma’sume (Uzv-i Hey’et-i İlmî-yi Dânişgah-i Ulûm-i Pezeşkî-yi Zincan), “Berresi-yi Didgahhâ-yi Perestârân der İrtibat ba Merg ve Yutenazi ve Ahkam-i Merbut be ân der Şehr-i Zincan der sâl-i 1379-1380”, http://www.bmsu.ac.ir/web/par/b82/3.htm</p>



<p>Musevî, Humeynî, Seyyid Ruhullah, Tahriru’l-Vesile.</p>



<p>Necefî, Muhammed Hasan, (tarihsiz), Cevahiru’l-Kelam (cilt 42), Beyrut, İntişârât-i Dâru İhyai’t-Turasi’l-Arabî.</p>



<p>Pojman, Louis P., Life and Death, B. Elmont: Wadsworth Publishing Company, 2000.</p>



<p>Râstin, Sima (Mayıs 2006), “Katl-i âm der Pûşeş-i Merg-i Mülayim ve bî Derd”, http://www.nilgoon.org/articles/Sima_Rastin_Euthanasia.html</p>



<p>Refi’îmeneş, İhsan, “Ötenazi ya Merg ez Rûy-i Terahhum”, Neşriye-yi Novid, üçüncü yıl, sayı 9.</p>



<p>Right to Die? Legal Ethical and Public Policy Implications, http://pewforum.org/events/index.php</p>



<p>Ronald, Manos, (1374), Müdahale ve Teemmül der Ahlak-i Pezeşkî, tercüme: Ferâmurz Çemenî ve Asgar Ebuturâbî, Tehran, İntişârât-i Merkez-i Mütâlâât ve Tahkikât-i Ahlak-i Pezeşkî.</p>



<p>Ruhanî, Muhammed ve Novgânî Fatıma, (1376), Ahkam-i Pezeşkî, İntişârât-i Müessese-i Ferhengî-yi Timurzâde.</p>



<p>Sârihânî, Âdil, (1385), Hukuk, Siyaset, İctima, (Mecmua-i Makâlât-i Kongre-i Tahassusî-yi Fâzıleyn Nerâkî).</p>



<p>Sugerman J., Ethics in Primary Care, New York: Mc Graw-Hill T 2000 T</p>



<p>Tabâtabâî, Seyyid Muhammed Hüseyin, (1370), el-Mizan, tercüme: Muhammedcevâd Hüccetî Kirmanî, İntişârât-i Bunyad-i İlmî ve Fikrî-yi Allame Tabâtabâî.<br></p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p><a href="#_ftnref1"><sup>[1]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Mülk, 2.</p>



<p><a href="#_ftnref2"><sup>[2]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Galen (Çev.)</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/beyin-olumu-gonullu-olmayan-pasif-otanazi-ve-fikhi-hukuki-sonuclari/">Beyin Ölümü (Gönüllü Olmayan Pasif Ötanazi) ve Fıkhî-Hukukî Sonuçları</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/beyin-olumu-gonullu-olmayan-pasif-otanazi-ve-fikhi-hukuki-sonuclari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şer&#8217;i Hükümlerde Taklit</title>
		<link>https://www.caferilik.com/seri-hukumlerde-taklit/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 08 May 2020 10:18:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Fıkıh]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamex.com/?p=3033</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; H&#252;seyin ŞEREFİ &#160; &#160; İnsan, d&#252;ş&#252;nme ve se&#231;me g&#252;c&#252;ne sahiptir. Sağlıklı bir toplum, bir fikri ve iradeyi empoze etmeksizin, baskı yapmaksızın insanlar i&#231;in &#246;zg&#252;r bir şekilde d&#252;ş&#252;nme imkanı hazırlayan toplumdur. Her insan se&#231;me hakkına sahiptir; tabii ki, bilin&#231;li bir se&#231;me. Dini konularda ve İslam&#238; k&#252;lt&#252;rde, birinci ilke her m&#252;sl&#252;manın dini &#246;ğrenmesi ve serbest olarak [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/seri-hukumlerde-taklit/">Şer&#8217;i Hükümlerde Taklit</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p align="center">
	&nbsp;</p>
<h5 align="right">
	<em><u>H&uuml;seyin ŞEREFİ</u></em></h5>
<p>
	&nbsp;</p>
<p>
	&nbsp;</p>
<p>
	İnsan, d&uuml;ş&uuml;nme ve se&ccedil;me g&uuml;c&uuml;ne sahiptir. Sağlıklı bir toplum, bir fikri ve iradeyi empoze etmeksizin, baskı yapmaksızın insanlar i&ccedil;in &ouml;zg&uuml;r bir şekilde d&uuml;ş&uuml;nme imkanı hazırlayan toplumdur.</p>
<p>
	Her insan se&ccedil;me hakkına sahiptir; tabii ki, bilin&ccedil;li bir se&ccedil;me.</p>
<p>
	Dini konularda ve İslam&icirc; k&uuml;lt&uuml;rde, birinci ilke her m&uuml;sl&uuml;manın dini &ouml;ğrenmesi ve serbest olarak d&uuml;ş&uuml;nmesi ve bilin&ccedil;li olarak se&ccedil;mesidir. Herkes dini kaynaklarda araştırma yaparak kendi anlayışını ortaya koymakta serbesttir</p>
<p>
	Kur&#39;an-ı Kerim&#39;de ve masumların buyruklarında yer alan ilim &ouml;ğrenmenin değeriyle ilgili s&ouml;zler İslam&#39;ın bilin&ccedil;li olmaya verdiği &ouml;nemi yansıtıyor.</p>
<p>
	<strong><em>&quot;Hi&ccedil; bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?&quot;</em></strong><a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a></p>
<p>
	<strong><em>&quot;İlim talep etmek her m&uuml;sl&uuml;mana farzdır.&quot;</em></strong><a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a></p>
<p>
	<strong><em>&quot;Dini hakkıyla anlamaya &ccedil;alışın.&quot;</em></strong><a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a></p>
<p>
	Kur&#39;an-ı Kerim a&ccedil;ık&ccedil;a insanlara ilim &ccedil;er&ccedil;evesinden dışarı &ccedil;ıkmamayı, ş&uuml;pheye uymamalarını, duydukları, g&ouml;rd&uuml;kleri veya akıllarından ge&ccedil;en her şeyi d&uuml;ş&uuml;nmeden kabul etmemelerini emrediyor, aksi takdirde sorumlu olacaklarını vurguluyor:</p>
<p>
	<strong><em>&quot;Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına d&uuml;şme; &ccedil;&uuml;nk&uuml; kulak, g&ouml;z ve kalb, bunların hepsi ondan sorumludur.&quot;</em></strong><a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a></p>
<p>
	Bunun benzeri onlarca diğer ayet ve rivayetler insanı cehalet zulmetinden kurtararak bilginin nuruna &ccedil;ıkarmak istiyorlar, t&acirc; ki ahbar ve ruhban&#39;ı, aba ve ecdadlarını ve&#8230; taklid etmesinler; d&uuml;ş&uuml;nce ve fikirlerden uzak kalmayarak, araştırma sonucu elde ettikleri bilgilere dayansınlar. İnsan birinci derecede kendi elde ettiği bilgisine dayanmalıdır, yani ehliyeti varsa kendisi i&ccedil;tihada ulaşmaya &ccedil;alışmalıdır.</p>
<p>
	İ&ccedil;tihad, b&uuml;t&uuml;n m&uuml;sl&uuml;man, m&uuml;min ve tevhid ehlinin zirvesine &ccedil;ıkması gereken y&uuml;ksek bir makamdır. Ancak eğer bu zirveye &ccedil;ıkamazlarsa, buna ulaşmaya g&uuml;&ccedil;leri yetmezse, bu ilm&icirc; g&uuml;ce ulaşmış olan bir kişiye uyabilirler, yani taklid edebilirler.</p>
<p>
	İslami konularda yeterli bilgisi olmayan bazı kimseler, fıkıhta olan taklidin k&ouml;r&uuml;k&ouml;r&uuml;ne bir nevi itaat olduğunu sanırlar.</p>
<p>
	Dini konularda taklitten maksat kesinlikle bilin&ccedil;siz olarak k&ouml;r&uuml;k&ouml;r&uuml;ne birine uymak değildir. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; b&ouml;yle bir şey İslam&#39;ın ilm&icirc; ruhuyla bağdaşmamaktadır. İslami konuların esası, araştırma ve bilince bağlıdır. İslam&#39;da araştırma ve d&uuml;ş&uuml;nme amellerin en &uuml;st&uuml;n&uuml;, eğitim ve &ouml;ğretim amellerin en kutsalı sayılmaktadır.</p>
<p>
	Ayrıca kişinin i&ccedil;tihad dercesine ulaşması m&uuml;mk&uuml;n olmaz ve bir m&uuml;&ccedil;tehitten taklit etmesi s&ouml;z konus olursa yine de m&uuml;&ccedil;tehidin g&ouml;r&uuml;ş&uuml;ne k&ouml;r&uuml;k&ouml;r&uuml;ne uyulmasının gerektiğini ve araştırmanın yasak olduğunu iddia eden yok. B&uuml;t&uuml;n fakihler, mukallid taklid ettiği kimsenin fetvasında yanıldığına yakin ettiği durumda taklide dayanarak o fetvaya uyamayacağı, g&ouml;z ve kulaklarını kapayarak amel edemeyeceği konusunda ittifak etmişlerdir.</p>
<p>
	Birisi sadece fetva verecek ve diğeri de k&ouml;r&uuml;k&ouml;r&uuml;ne itaat edecek diye bir şey yok İslam&#39;da. Fıkıh tarihi boyunca hi&ccedil; bir zaman fakihlerle halkın ilişkileri sadece taklid eden ve taklid edilenin yalın ilişkisi olmamıştır. Fakihler daima ilim ve bilgi ocakları olup halk arasında yaşamışlar, halkın ş&uuml;phe ve sorularına cevap vermişlerdir.</p>
<p>
	Buna binaen Kur&#39;an ve s&uuml;nnetten şer&icirc; h&uuml;k&uuml;mleri &ccedil;ıkaramayanlar i&ccedil;in taklid şer&icirc; h&uuml;kme ulaşabilmenin diğer bir yoludur; k&ouml;r&uuml;k&ouml;r&uuml;ne&nbsp; ve bilin&ccedil;siz bir hareket değildir; bilakis bilin&ccedil;li ve &ouml;&ccedil;&uuml;ler dahilinde, g&ouml;r&uuml;ş sahiplerinin rey ve fetvalarına g&uuml;venden ibarettir. Burada ş&ouml;yle bir soruyla karşılaşıyoruz ki: Acaba taklid b&uuml;t&uuml;n din&icirc; konularda olmalımıdır? yoksa sadece Fıkhi h&uuml;k&uuml;mlerde mi, olması gerekir?</p>
<p>
	Bu sorunun cevabı şu ki; dini konularda taklid &ccedil;ok sınırlıdır. Taklid sadece fıkh&icirc; h&uuml;k&uuml;mlerde, o da sadece, furuda m&uuml;sade edilmiştir. Dinin temellerinde ve dinin zaruriyatından sayılan h&uuml;k&uuml;mlerde taklid caiz değildir. &Ouml;rneğin namazın, haccın, orucun vb. farz ve zaruri oluşuna inanmakta taklidin yeri yoktur. Bu h&uuml;k&uuml;mleri her m&uuml;sl&uuml;man bilin&ccedil;li olarak kabul etmelidir. Ancak bu h&uuml;k&uuml;mlerin ayrıntılarında o da bir takım şartlar altında liyakati ve g&uuml;venilir bir m&uuml;&ccedil;tehide m&uuml;racaat ederek onun g&ouml;r&uuml;ş&uuml;ne uyabilir.</p>
<p>
	Ulema kendilerine m&uuml;rid toplamak bir yana dursun diğerlerini hatta onların g&ouml;r&uuml;şlerini kabul etmeye bile davet etmemişlerdir.</p>
<p>
	Ulema ve taklid mercilerinin metodu m&uuml;mk&uuml;n olduğu kadar merci olma sorumluluğunu kabullenmekten ka&ccedil;ınmaktır. Ancak halk, onların ilmi g&uuml;&ccedil;lerine ve takva a&ccedil;ısından liyakatlerine dair edindikleri g&uuml;venle onların fıkhi konularda verdikleri fetvaya uyarlar.</p>
<p>
	Burada meselenin daha fazla a&ccedil;ıklığa kavuşması i&ccedil;in taklid konusunda s&ouml;zkonusu olan ş&uuml;phe ve soruları g&uuml;ndeme getirerek kısa olarak onlara cevap vermeyi gerekli g&ouml;r&uuml;yoruz:</p>
<p>
	Soru: itikat ve inan&ccedil;la ilgili konularda (usul-ı dinde) taklid caiz olmadığı gibi ahkamda da (furu-u dinde) caiz olmamalıdır.</p>
<p>
	Cevap: Her şeyden &ouml;nce şeri deliller furu-u dinde taklid etmeye m&uuml;saade edilmiştir ancak usul-u dinde taklide m&uuml;saade eden herhangi bir delil yoktur. Ayrıca usul-u dinde kolayca ilim tahsil edilebilir; &ccedil;&uuml;nk&uuml; her m&uuml;sl&uuml;man i&ccedil;in onu ikna edecek, iman ve yakin etmesine sebep olacak derecede bilin&ccedil;li olmak yeterlidir. İtikadi bahisleri bu kadar zorlaştıran ve bu konuda gereğinden fazla dakik olan kelamcılardır;&nbsp; yoksa usul-u din insanın fıtr&icirc; meseleleridir. Her insan biraz dikkatle ve &ccedil;ok az bir bilin&ccedil;le usul-u din, meselelerini tasdik eder; ancak pek &ccedil;ok geniş teferruatı olan fıkhı h&uuml;k&uuml;mlerde bunu yapmak kolay değildir. Ayrıca, fıkıhta az bilin&ccedil; de yeterli değildir. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; şeri h&uuml;k&uuml;mlerinin her birini tek tek ve fıkhi ilkelere dayanan delil ve burhanlarla tahsil etmek zorundadır. Buna g&ouml;re, m&uuml;&ccedil;tehid olmayan bir kimsenin b&uuml;t&uuml;n h&uuml;k&uuml;mler i&ccedil;in delile dayanarak ve i&ccedil;tihad ederek ilim tahsil etmesi imkansızdır.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title="">[5]</a> Bu konuda merhum Muhammed Kazım Horasani ş&ouml;yle demektedir:</p>
<p>
	&quot;İtikadi (usul-u dine ait) konular, sayılmayacak kadar &ccedil;ok olan fıkhi h&uuml;k&uuml;mlere nazaran &ccedil;ok sınırlıdır. Şeri h&uuml;k&uuml;mlerin hepsinde i&ccedil;tihad etmeye ancak sayılı kişiler muvaffak olur; bu i&ccedil;tihat de ancak K&uuml;lliyatı kapsamına alabilir.&quot;<a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title="">[6]</a></p>
<p>
	Soru: Kur&#39;an-ı Kerim&#39;de taklid nehyedilmiştir ve&nbsp; Allah Teala&#39;nın ayetlerine inanmayıp Resulullah&#39;ın (s.a.a) davetine uymayarak babalarının inan&ccedil;larına tabi olan kafirler kınanmıştır:</p>
<p>
	<strong><em>&quot;Ne zaman onlara: &ldquo;Allah&#39;ın indirdiklerine uyun&rdquo; denilse, onlar: &ldquo;Hayır, biz, atalarımızı &uuml;zerinde bulduğumuz şeye uyarız&rdquo; derler. Ya atalarının aklı bir şeye ermez ve doğru yolu da bulmamış idiyseler?&quot;</em></strong><a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title="">[7]</a></p>
<p>
	Onun peşinden ise ş&ouml;yle gelmektedir:</p>
<p>
	<strong><em>&quot;K&uuml;fre sapanların &ouml;rneği &ccedil;ağırma ve bağırmadan başkabir şeyi duymayan (duyduğu şeyin anlamını bilmeyen hayvan)a haykıranın &ouml;rneği gibidir. Onlar, sağırdırlar, dilsizdirler, k&ouml;rd&uuml;rler; bundan dolayı akıl erdiremezler.&quot;</em></strong><a href="#_ftn8" name="_ftnref8" title="">[8]</a></p>
<p>
	Diğer bir ayette de ş&ouml;yle ge&ccedil;mektedir:</p>
<p>
	<strong><em>&quot;Onlara: &ldquo;Allah&#39;ın indirdiğine ve peygambere gelin&rdquo; denildiğide, &ldquo;Atalarımızı &uuml;zerinde bulduğumuz şey bize yeter&rdquo; derler. Ya ataları bir şey bilmiyor ve hidayete ermiyor idiyse?&quot;</em></strong><a href="#_ftn9" name="_ftnref9" title="">[9]</a></p>
<p>
	Bu ayetler taklidi nehyetmektedirler. Taklid ise bazen baba ve atalara ve bazen de diğerlerinin g&ouml;r&uuml;ş ve d&uuml;ş&uuml;ncelerine olur. Binaenaleyh, taklid reddedilmiştir.</p>
<p>
	Cevap: Bu t&uuml;r ayetlerde, k&ouml;r&uuml;k&ouml;r&uuml;ne, bilin&ccedil;siz ve delil olmaksızın, bazen cahilane taassuplardan kaynaklanan, temelsiz mantıklara dayanan taklit kınanmıştır, şeri h&uuml;k&uuml;mleri elde etmek i&ccedil;in bilin&ccedil;li ve delile dayanan taklit değil.</p>
<p>
	Kafirler, babalarını, bilin&ccedil;siz, cahil ve putperest olmalarına rağmen hurafi bir mantıkla ve cahilane taklidle izliyorlardı. B&ouml;yle bir taklid &quot;cahilin cahilden taklidi&quot;nin bariz bir &ouml;rneğiydi ve Kur&#39;an-ı Kerim de bunu reddetmiştir.</p>
<p>
	Kafirler bir takım hurafi &ouml;rf ve adatleri atalarına ait olduğu i&ccedil;in savunuyor ve onları korumaya &ccedil;alışıyorlardı. Bu davranış, hi&ccedil; bir insanın akıl ve mantığıyla bağdaşmayan hurafelerin bir nesilden diğer bir nesile ge&ccedil;mesine sebep oluyordu. Ama şeri h&uuml;k&uuml;mlerde bir m&uuml;&ccedil;tehidi taklid etmek cahilin uzman olan din bilginine m&uuml;racaat etmesidir. Bu ise Kur&#39;an&#39;ın bizzat emrettiği bir şeydir; &ccedil;&uuml;nk&uuml; Allah Teala ş&ouml;yle buyuruyor: <strong><em>&quot;Zikir ehlinden sorun eğer bilmiyorsanız.&quot;</em></strong><a href="#_ftn10" name="_ftnref10" title="">*</a></p>
<p>
	Şimdi, i&ccedil;tihad ve taklid meselesinin a&ccedil;ıklığa kavuşması i&ccedil;in dini h&uuml;k&uuml;mlerde taklidin caiz olduğunu isbatlayan delillerinden bazılarına değiniyoruz:</p>
<h2>
	akıl sahiplerinin sireti (metodu)</h2>
<p>
	Fakihlerin taklidin caiz oluşuna dair zikrettikleri &ouml;nemli delillerden biri taklidin belirli &ouml;l&ccedil;&uuml;ler altında akıl sahibi insanların siretine uygun oluşudur. Merhum Horasani bu konuda ş&ouml;yle yazıyor:</p>
<p>
	&quot;Taklidin dinin zaruretinden olduğu, dolayısıyla caiz olduğu iddia edilmiştir; ancak aklın zaruriyatından olduğunu s&ouml;ylersek daha iyidir. Yine bazıları bu konuda dindar kimselerin sireti olduğu iddia edilmiştir, ancak burda da akıl sahiplerinin&nbsp; sireti diye tabir edilirse daha iyidir.&quot;<a href="#_ftn11" name="_ftnref11" title="">[10]</a></p>
<p>
	Başka bir yerde de ş&ouml;yle gelmiştir: Taklid (bilmeyenlerin bir uzmana ve bir bilene başvurması) akıl sahibi insanların siretidir. İnsanların sireti her meslek ve sanat dalında, d&uuml;nyevi ve uhrevi her bir işte bilmeyenin bilene m&uuml;racaat etmesidir; Bu m&uuml;racaatın delili ise onun bilgili ve uzman oluşudur.<a href="#_ftn12" name="_ftnref12" title="">[11]</a></p>
<p>
	Merhum Hekim de taklidin caiz oluşu i&ccedil;in insanların siretini temel delillerden saymaktadır.<a href="#_ftn13" name="_ftnref13" title="">[12]</a></p>
<p>
	Buna g&ouml;re genel olarak, her meslek ve sanatta, hatta b&uuml;t&uuml;n hayat alanlarında mutahassıs olmayanın mutahassısa, uzman olmayanın uzmana&nbsp; m&uuml;racaat etmesi bir toplumsal olgu olarak b&uuml;t&uuml;n &uuml;mmetler, b&uuml;t&uuml;n mezhepler ve b&uuml;t&uuml;n d&ouml;nemlerde var olagelmiştir. Esasen hayat d&uuml;zeni bu metod olmaksızın d&uuml;ş&uuml;n&uuml;lemez; uzmanlığı gerektiren t&uuml;m şeylerde b&uuml;t&uuml;n fertleri uzman olan bir topluma rastlanamaz. A&ccedil;ıktır ki, bu metod eskiden beri vardır ve masum imamların zamanında da b&ouml;yleydi.</p>
<p>
	Şu noktayı da hatırlatalım ki, akıl sahibi insanların siretinin h&uuml;ccet olabilmesi i&ccedil;in &uuml;&ccedil; şeyin olması şarttır:</p>
<p>
	1- B&ouml;yle bir siretin olduğu ispatlanmalıdır.</p>
<p>
	2- Bu siretin yeni oluşmadığı bilakis, Resulullah&#39;ın (s.a.a) ve masum imamların zamanında da olup o d&ouml;nemde de yapıldığı ispatlanmalıdır.</p>
<p>
	3- Resulullah (s.a.a) ve masum imamların bu sireti reddetmedikleri ispatlanmalıdır.</p>
<p>
	Resulullah ve Masum imamların insanların t&uuml;m&uuml;ne ait olan bu metodu reddetmek bir yana dursun hatta bunu emretmiş ve teyid etmişlerdir. Resulullah&#39;ın (s.a.a) ve masum imamların ashaplarının da metodu b&ouml;yleydi, bazıları diğer bazılarının fetvasına uyuyorlardı ve masum imamlar da bu işi reddetmiyorlardı. Masum imamların zamanında da i&ccedil;tihad vardı; yani teferruatla ilgili h&uuml;k&uuml;mler temel ilkelerden &ccedil;ıkarılıyor, birbirleriyle &ccedil;elişen rivayetler mukayese ediliyor ve biri tercih ediliyordu. Nitekim İmam Ca&#39;fer SAdık ş&ouml;yle buyuruyor:</p>
<p>
	<strong><em>&quot;Ahkamın kural ve usullerini biz beyan ederiz, ahkamın furu ve ayrıntılarını onlardan &ccedil;ıkarmak da sizin g&ouml;revinizdir..&quot;</em></strong><a href="#_ftn14" name="_ftnref14" title="">[13]</a></p>
<h2>
	Bir başka y&ouml;ntem</h2>
<p>
	Her m&uuml;sl&uuml;man, &uuml;zerine d&uuml;şen bir takım şeri h&uuml;k&uuml;m ve g&ouml;revleri olduğunu, hi&ccedil; bir sorumluluk olmaksızın canı istediğini yapmak ve istemediğini de yapmamak gibi başı boş bırakılmadığını bilir. &Ouml;yleyse, bu sorumluluğun sınır ve boyutlarını &ouml;ğrenmelidir; vazife ve h&uuml;k&uuml;mleri &ouml;ğrenmek i&ccedil;in ise m&uuml;sl&uuml;manların ancak &uuml;&ccedil; yolu vardır. Bunlardan birine başvurmalı ve o doğrultuda hareket etmelidir.</p>
<p>
	<strong>1- İ&ccedil;tihad:</strong> Yeterli ilmi yeteneğe sahip olduktan sonra bir m&uuml;sl&uuml;man İslam&icirc; kaynaklara m&uuml;racaat ederek bizzat kendi vazifesini i&ccedil;tihat yoluyla yani başka birinin fetva ve g&ouml;r&uuml;ş&uuml;ne uymaya ihtiya&ccedil; duymadan &ouml;ğrenmeye &ccedil;alışması. İ&ccedil;tihad kapısının a&ccedil;ık olması ve onu yasaklayan herhangi bir delilin olmadığına g&ouml;re, ilmi yeteneğe sahib olan bir şahıs, bu işi yapabilir.</p>
<p>
	Ama herkesin bu işi yapamayacağı a&ccedil;ıktır. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; i&ccedil;tihad y&uuml;ksek bir ilmi tahassustur. Ve bu işe başlamadan &ouml;nce bir takım merhaleleri geride bırakmak gerekir. Başka bir deyişle, fıkıh ilminin bu kadar geniş olması, ayet ve rivayetlerin bu kadar &ccedil;ok ve &ccedil;eşitli olması, fıkıh ve usul kurallarının, yine i&ccedil;tihad i&ccedil;in gerekli olan ilimlerin &ccedil;okluğu herkesin i&ccedil;tihad edebilmesine engel olur. Bundan dolayı, bazıları bu alanda &ccedil;alışıp, g&ouml;r&uuml;ş sahibi olmalı ve diğerleri de ondan yararlanmalıdır.</p>
<p>
	<strong>2- İhtiyat:</strong> G&ouml;revini yerine getirdiğine yakin edeceği fetva ve ihtimallere uymak.</p>
<p>
	&Ouml;rneğin: M&uuml;&ccedil;tehidlerden bir grubu bir işi haram bilir, ancak diğer bir grubu ise aynı işi caiz bilirse bu durumda o işi terketmeli. Veya bazıları bir ameli farz ve diğerleri de s&uuml;nnet bilirse onu farz kabul ederek yerine getirmelidir.</p>
<p>
	İhtiyata g&ouml;re amel etmek de herkes i&ccedil;in imkansızdır. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; ihtiyat yerlerini, teşhis etmek de i&ccedil;tihaddan az değildir. Bu iş halka y&uuml;klendiği takdirde, &ccedil;oğunluğa zorluk &ccedil;ıkaracaktır.</p>
<p>
	<strong><em>&quot;İhtiyata g&ouml;re amel etmek iseyen kimse ihtiyat yerlerini tanımalı, ancak -ihtiyat yerlerini- &ccedil;ok az insan tanıyabilir. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; ihtiyat yerlerini tanımak &ccedil;ok zordur, ihtiyat yerlerini tanımayan kimsenin taklit etmeksizin ona uyması ameleri batıleder.&quot;</em></strong><a href="#_ftn15" name="_ftnref15" title="">[14]</a></p>
<p>
	<strong>3- Taklid:</strong> Yanı dini huk&uuml;mler konusunda en y&uuml;ksek ihtısas sahibi olan m&uuml;ctehide uymak. İ&ccedil;tihad ve ihtiyat konusunda s&ouml;ylediklerimiziden normal halkın taklid etmekten başka bir &ccedil;arelerinin olmadığı anlaşılıyor. Yani normal bir insan, kendi g&ouml;revini yerine getirebilmek i&ccedil;in liyakatli bir m&uuml;&ccedil;tehide m&uuml;racaat etmelidir.</p>
<p>
	B&uuml;y&uuml;k Alim Merhum Horasan&icirc; taklidin caiz oluşunu a&ccedil;ık, zati ve fıtri bir şey olduğunu ş&ouml;yle a&ccedil;ıklıyor:</p>
<p>
	&quot;Sıradan halkın, şer&icirc; vazifesini yerine getirmek i&ccedil;in kendi araştırması sonucu ulaştığı delile uyması imkansızdır; &ccedil;&uuml;nk&uuml; sıradan herkes Kitap ve s&uuml;nnetten delile dayanarak vazifesini teşhis edemez.&quot;<a href="#_ftn16" name="_ftnref16" title="">[15]</a></p>
<p>
	Yukarda s&ouml;ylediklerimizden şu sonuca varıyoruz ki, akıl sahibi insanların sireti ve akli delil a&ccedil;ık&ccedil;a taklidin caiz ve hatta farz olduğuna delalet etmektedir. Taklid doğru bir şekilde ve kendine has şartlarıyla yerine getirilecek olursa insan kesinlikle m&uuml;&ccedil;tehidin g&ouml;r&uuml;ş&uuml;ne g&uuml;ven duyar, edindiği bilin&ccedil; ve g&uuml;venle o g&ouml;r&uuml;şe uyar, bilin&ccedil;li ve delile dayanarak onu se&ccedil;er.</p>
<p>
	Taklid fıtri bir şey olduğundan her insan onun caiz ve farz oluşunu kolayca anlar. Taklidin gerekli oluşunda da bir başkasını taklid etmeye gerek yoktur.</p>
<p>
	Taklidin caiz olduğuna dair delil olarak akıl sahiplerinin sireti ve akli delilin dışında bir &ccedil;ok ayet ve rivayetler de vardır. Aşağıda bunlardan bazılarını inceleyeceğiz:</p>
<p>
	&nbsp;</p>
<p>
	<strong>Kur&#39;an Ayetleri</strong></p>
<p>
	Akıl sahiplerinin sireti ve akıl, taklidin caiz olduğunu bildirdiği gibi Kur&#39;an-ı Kerim de bunu a&ccedil;ıklamaktadır. Bu ayetlerden taklidin caiz oluşu anlaşıldığı gibi Kur&#39;an-ı Kerim a&ccedil;ısından &quot;taklid&quot; teriminin mafhumu a&ccedil;ıklık kazanır:</p>
<p>
	&nbsp;</p>
<p>
	<strong>1. Ayet:</strong><strong><em> &quot;M&uuml;minlerin t&uuml;m&uuml;n&uuml;n g&ouml;&ccedil; etmeleri gerekmez. &Ouml;yleyse onlardan her bir topluluktan bir grup, g&ouml;&ccedil; etsin ve dinde derin bir kavrayış edinerek (tafakkuhta bulunarak) kavimlerine geri d&ouml;nd&uuml;klerinde onları uyarıp-korkutsunlar. Umulur ki onlar da ka&ccedil;ınıp sakınırlar.&quot;</em></strong><a href="#_ftn17" name="_ftnref17" title="">[16]</a></p>
<p>
	Ayetten bir grubun ilim &ouml;ğrenmek i&ccedil;in g&ouml;&ccedil; etmelerinin farz olduğu anlaşılıyor. &Ccedil;ıkma farz olduğuna g&ouml;re &ccedil;ıkmanın hedefini teşkil eden tafakkuh ve korkutma da farzlar dairesine girmektedir.</p>
<p>
	Tafakkuh ve korkutma bizzat kendileri i&ccedil;in gerekli değil, bilakis ka&ccedil;ınma ve bilin&ccedil;lenme i&ccedil;in gereklidir. Bu durumda korkutmadan sonra, g&uuml;nahtan ka&ccedil;ınmak da farz olur.</p>
<p>
	Yani fakih korkutunca korkma ve ka&ccedil;ınma ger&ccedil;ekleşmelidir. Ka&ccedil;ınma sadece bir korku ve i&ccedil;te oluşan bir etki değildir; bilakis korkutma sonucu insanın hareket ve tavırlarında g&ouml;r&uuml;len bir ameldir. Dolayısıyla, fakihin korkutmasıyla ka&ccedil;ınma gerektiği zaman başka birinin s&ouml;z ve fetvasına uyma ve taklid de ortaya &ccedil;ıkıyor.</p>
<p>
	Korkutmanın en bariz &ouml;rneklerinden biri de Allah Teala&#39;nın h&uuml;k&uuml;mlerini, helal ve haramları beyan etmektir. Fakih cezalandırılmaya sebep olacak h&uuml;k&uuml;mleri halka ulaştırmak ve halkın da cezaya &ccedil;arptırılmamak i&ccedil;in onlara uyması farzdır.</p>
<p>
	Korkutmayı fakihin vazifesi ve halkın ka&ccedil;ınmasını da onun etkilerinden bilince fakihin sadece bir rivayet eden, nakleden ve bir haberi bildiren olmadığı, bilakis Allah Teala&#39;nın h&uuml;km&uuml;n&uuml;n delilini anlayan, h&uuml;k&uuml;mleri elde etmede g&ouml;r&uuml;ş sahibi olan olduğu a&ccedil;ıklığa kavuşur.</p>
<p>
	&nbsp;</p>
<p>
	<strong>2. Ayet</strong></p>
<p>
	<strong><em>&quot;&#8230;Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun&quot;</em></strong><a href="#_ftn18" name="_ftnref18" title="">[17]</a></p>
<p>
	Maksat bilgilenmeye sebep olacak sormadır. Bilmek ve ona uymak i&ccedil;in sorun. Sormanın kendisi hedef değildir, bilakis sormadan hedef ona amel etmektir. Sorulan şeye amel olmazsa sorma ve cevaplama boşuna olacaktır.</p>
<p>
	Başka bir deyişle, bu t&uuml;rden olan emirler avam halkın yanında insanın bilmediği vazifeyi beyan etmek i&ccedil;indir. Ona uymak i&ccedil;in sormak zorundadır. Amel bilin&ccedil;lenmeden sonra vuku bulur. &quot;Eğer doktor değilsen bir doktora m&uuml;racaat et&quot; dememiz gibi. Avam halk bu c&uuml;mleden, &quot;bilmek i&ccedil;in doktora m&uuml;racaat et&quot; anlamını &ccedil;ıkarmıyorlar, bilakis halk şunu anlıyor: &quot;Eğer doktor değilsen tedavi g&ouml;rmek i&ccedil;in doktora m&uuml;racaat et ve onun tavsiyelerine uy.&quot;</p>
<p>
	Bazıları, ayet-i kerimede ge&ccedil;en zikir ehlinden maksadın kitap ehli veya masum imamların olduğu g&ouml;r&uuml;ş&uuml;n&uuml; ileri s&uuml;rm&uuml;ş ve dolayısıyla bu ayetten taklidin caiz olduğunu ispatlanamayacağını s&ouml;ylemişlerdir.</p>
<p>
	Oysa ki, Ayet-i kerime mutlak olarak nazil olmuştur, dolayısıyla n&uuml;zul sebebi, yeri ve misdakı ayetin kapsamının sınırlandırılışına sebep olmaz. Bu ayet genel h&uuml;km&uuml; a&ccedil;ıklamaktadır. Bu h&uuml;k&uuml;m hem kitap ehline, hem masum imamlarla, hem de alim ve fakihlere şamil olur. Her soru i&ccedil;in ehline m&uuml;racaat edilir.</p>
<p>
	<strong>3. Ayet</strong></p>
<p>
	<strong><em>&quot;Ger&ccedil;ek, apa&ccedil;ık belgelerden indirdiklerimizi ve insanlar i&ccedil;in Kitap&#39;ta a&ccedil;ıkladığımız hidayeti gizlemekte olanlar; işte onlara, hem Allah lanet eder, hem de lanet ediciler lanet eder.&quot;</em></strong><a href="#_ftn19" name="_ftnref19" title="">[18]</a></p>
<p>
	Gizlemek sadece n&uuml;b&uuml;vvet ve peygamberlik belirtilerini gizlemekle sınırlı değildir, insanların hidayet ve mutluluğa ulaşabilmesine sebep olan her şeyi gizlemek haramdır ve kınanmıştır.</p>
<p>
	O halde, eğer ilim ve bilgiyi gizlemek haram olup onu a&ccedil;ıklamak farz ise, bilgi a&ccedil;ıklandıktan sonra onu kabul etmek de farz olmalıdır; aksi takdirde ilmi a&ccedil;ıklamanın farz oluşu yersiz olacaktır. Gizlemenin en bariz ve en m&uuml;kemmel &ouml;rneği; şeri h&uuml;k&uuml;mleri halka ulaştırmamaktır. Yani şeri yollarla Allah Teala&#39;nın h&uuml;k&uuml;mlerini elde etmeye g&uuml;c&uuml; yeten kimse, bunu yapmazsa veya bu işi yapar da ancak halka ulaştırmazsa hakkı gizlemiş ve Allah Teala&#39;nın h&uuml;k&uuml;mlerini halka ulaştırmamış olur. Buna g&ouml;re, M&uuml;&ccedil;tehidin i&ccedil;tihad ederek g&ouml;r&uuml;ş&uuml;n&uuml; s&ouml;ylemesi ve diğerlerinin de ona uyması farzdır.</p>
<p>
	&nbsp;</p>
<p>
	<strong>Rivayetler</strong></p>
<p>
	Taklidin caiz olduğuna delalet eden rivayetlerin sayısı olduk&ccedil;a &ccedil;oktur. Farklı tabirlerde olan bu rivayetler, hemen hemen tevat&uuml;r haddine ulaşmaktadır.</p>
<p>
	Bu rivayetleri incelemek i&ccedil;in bir ka&ccedil; gruba ayırıyoruz:</p>
<p>
	1- Masum imamların, (a.s) belli kişileri tayin veya şartlara haiz olan m&uuml;&ccedil;tehidlerin &ouml;zelliklerini bildiren rivayetler:</p>
<p>
	Bu rivayetlerden, liyakatli kişilerin fetvalarına amel etmek caiz ve b&ouml;yle bir durumun s&ouml;z konusu olduğu her zamanda m&uuml;sl&uuml;manların vazifelerinin bu olduğu ve buna uyabilecekleri anlaşılmaktadır.</p>
<p>
	Ahmed. b. İshak, İmam Ali Naki (a.s) dan ihtiya&ccedil; duyduğu meseleleri kime sorması ve kimin s&ouml;z&uuml;n&uuml; kabul etmesi gerektiğini sorduğunda İmam Ali Naki (a.s), şu cevabı veriyor:</p>
<p>
	<strong><em>&quot;-Osman b. Said- Amri kendisine g&uuml;ven duyduğum şahıslardandır; benim tarafımdan sana ulaştırdığı her şey bendendir. Benim dilimden sana s&ouml;ylediği her şey benim s&ouml;z&uuml;md&uuml;r. Onun s&ouml;z&uuml;n&uuml; dinle ve ona itaat et; o, benim g&uuml;vendiğim bir şahıstır.</em></strong><a href="#_ftn20" name="_ftnref20" title="">[19]</a></p>
<p>
	Yukardaki hadiste ge&ccedil;en, &quot;kiminle muamele edeyim&quot; ve &quot;kime sorumu sorayım&quot; c&uuml;mleleri soru konusunun umumi olduğuna ve sadece hadis nakletmeye has olmadığına, m&uuml;&ccedil;tehidin fetvasını da kapsadığına delalet etmektedir.</p>
<p>
	Abdullah b. ebi Ya&#39;fur der ki, -bir g&uuml;n İmam Sadık&#39;a (a.s). &quot;Ben, her zaman huzurunuza gelerek ihtiya&ccedil; duyduğum meseleleri sizden soramıyorum, oysa ashabımdan birisi gelerek benden bir soru sorduğunda ben cevap veremiyorum -bu durumda ne yapayım-&quot; diye arzedince İmam ş&ouml;yle cevap verdi:</p>
<p>
	<strong><em>&quot;Ni&ccedil;in Muhammed b. M&uuml;slim&#39;e sormuyorsun? -ondan sor- O babamdan ilim &ouml;ğrenmiştir, babamın yanında g&uuml;venilir bir kişidir.&quot;</em></strong><a href="#_ftn21" name="_ftnref21" title="">[20]</a></p>
<p>
	Burada Ebi Ya&#39;fur&#39;u Muhammed b. M&uuml;slim&#39;e g&ouml;ndermekten İmam&#39;ın maksadı ondan kitap ve s&uuml;nnet ışığında kendi vazifelerini &ouml;ğrenmelerini&nbsp; belirtmektedir. İmam bu hadiste insanları din uzmanına g&ouml;nderiyor, hadis nakleden bir raviye değil.</p>
<p>
	Bunların dışında hadis &ouml;ğrenmek ve fetva almak i&ccedil;in İmam&#39;ın kendilerine g&ouml;nderdiği diğer kimseler de vardır. Zekeriya b. Adem-i Kummi,<a href="#_ftn22" name="_ftnref22" title="">[21]</a> Yunus b. Abdurrahman,<a href="#_ftn23" name="_ftnref23" title="">[22]</a> Bureyd b. Muaviye el- İcli,<a href="#_ftn24" name="_ftnref24" title="">[23]</a> Ebu Basir,<a href="#_ftn25" name="_ftnref25" title="">[24]</a> Zurare,<a href="#_ftn26" name="_ftnref26" title="">[25]</a> Eban b. Tağlib.<a href="#_ftn27" name="_ftnref27" title="">[26]</a></p>
<p>
	Yukarda aktardığımız bu hadisler senet a&ccedil;ısından sağlamdır. Bu konuda diğer bir &ccedil;ok hadis de vardır ki biz burada s&ouml;z&uuml; uzatmamak i&ccedil;in onları zikretmekten sakınıyoruz. B&uuml;t&uuml;n bu hadislerde m&uuml;sl&uuml;manların ihtiya&ccedil; duyduğu şeri meselelerin h&uuml;km&uuml;n&uuml; kaynaklardan &ccedil;ıkarabilen bir kimseye başvurmak s&ouml;z konusu edilmektedir. Bu hadislerde irca mutlak olarak verilmiştir. Halkın meselelerine cevap verecek olan kimse vereceği cevaba ister birbirleriyle &ccedil;elişen hadisleri bir araya toplayarak hepsinden ortak bir kanıya varsın, ister mutlak hadisleri, mukayyed hadislere hamlederek ve ister ş&uuml;phe durumunda umum hadislere dayanarak veya sınırlandırıp hadisin kapsamını daraltarak ve ister başka bir yolla bu sonuca varsın.</p>
<p>
	Bu t&uuml;r hadislerde Resulullah ve masum imamlar m&uuml;sl&uuml;manların belli kişilere başvurmalarını istemişlerdir. Bazı hadislerde de bunun sebebi o kişilerin fakih ve g&uuml;venilir olduğu olarak a&ccedil;ıklanmıştır. Buna g&ouml;re mezkur &ouml;l&ccedil;&uuml;lere sahip olan kimseye m&uuml;sl&uuml;manlar m&uuml;racaat edip dinin ahkamını &ouml;ğrenebilirler.</p>
<p>
	2- İlim ve ulamayla ilgili olarak nakledilen hadisler ulemaya taklit etmenin gerekliliğini a&ccedil;ıklamaktadır.</p>
<p>
	Resulullah (s.a.a) &uuml;&ccedil; defa <strong><em>&quot;Ya Rabbi halifelerime merhamet et.&quot;</em></strong> diye buyurmaları &uuml;zerine &quot;Ya Resulullah; sizin halifeniz kimdir?&quot; diye soruldu. Resul-i Ekrem (s.a.a): <strong><em>&quot;Onlar benden sonra gelecek, hadis ve s&uuml;nnetimi rivayet edecek ve benden sonra onları halka &ouml;ğretecek olanlardır.</em></strong> <strong><em>Onlar hadis ve s&uuml;nnetimi tebliğ eder, onları &uuml;mmetime &ouml;ğretirler.</em></strong><a href="#_ftn28" name="_ftnref28" title="">[27]</a><strong><em> Onlar s&uuml;nnetimi ihya eder ve Allah kullarına &ouml;ğretirler.&quot;</em></strong><a href="#_ftn29" name="_ftnref29" title="">[28]</a> buyurdular.</p>
<p>
	Bu hadisler farklı kaynaklarda &ccedil;eşitli şekillerde rivayet edilmiştir. Hadislerin farklı kimseler tarafından nakledilmesi bu hadislerin doğru olarak masum imamlardan nakledildiğine dair g&uuml;veni daha da artırmaktadır.</p>
<p>
	Peygamberlerin en &ouml;nemli g&ouml;revlerinden biri de Allah Tealanın ayetlerini ve şeri h&uuml;k&uuml;mleri a&ccedil;ıklamaktır. Yani peygamber halkın vazifelerini ve tekliflerini beyan etmelidir. Ş&uuml;phesiz bu vazife peygamberden sonra onun halifelerine, ilmi ve İslami meselelerde onun yerine oturacak olan imamlara d&uuml;şer. H&uuml;k&uuml;m ve velayet makamı Peygamber&#39;den sonra ehline ulaşması gerektiği gibi bu makam da sahipsiz bırakılamaz. Hadiste, s&uuml;nnet ve rivayetimi ihya etmek, s&uuml;nnet ve rivayetlerimi &ouml;ğretmek, onları tebliğ etmek gibi muhtelif tabirlerin kullanılması g&ouml;steriyor ki, sadece hadis nakletmek değil. İslam ahkamını anlamak i&ccedil;in araştırma yapıp neticeye ulaşmak kastedilmiştir. Fakih ve alim olmaksızın sadece hadislerin lafızlarını ezberleyerek nakleden bir kimseye Resulullah&#39;ın (s.a.a) hadis ve s&uuml;nnetini tebliğ ettiği, halka &ouml;ğrettiği ve ihya ettiği s&ouml;ylenilemez.</p>
<p>
	Rivayet nakletmeye talim ve ihya denilmez. Bunun yanında dini araştırma ve anlama İslami h&uuml;k&uuml;mleri elde edebilmek te şarttır.</p>
<p>
	Abdullah b. Salih-i Herevi İmam Rıza&#39;dan (a.s) ş&ouml;yle duyduğunu nakleder: <strong><em>&quot;Allah bizim imametimizi ihya edene merhamet etsin&quot;</em></strong> Abdullah b. Salih der ki, ben İmam&#39;dan &quot;sizin imametiniz nasıl ihya olur&quot; diye sorunca İmam buyurdular ki: <strong><em>&quot;Bizim hadislerimizi &ouml;ğrenir onları halka &ouml;ğretirler; eğer halk bizim s&ouml;zlerimizi bilseler hi&ccedil; ş&uuml;phesiz bize uyarlar&#8230;&quot;</em></strong><a href="#_ftn30" name="_ftnref30" title="">[29]</a></p>
<p>
	Bu hadisten de taklidin caiz olduğu anlaşılmaktadır. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; masum imamların buyruklarının g&uuml;zellik ve derinliklerini anlamak ve halka &ouml;ğretmek i&ccedil;in bu konuda uzman olmak şarttır.</p>
<p>
	3- Bazı hadisler fetva vermeyi emrediyor ve liyakatli kişileri buna teşvik ediyorlar: &Ouml;rneğim İmam B&acirc;kır (a.s) Eban b. Tağlib&#39;e ş&ouml;yle buyuruyor: <strong><em>&quot;Medine mescidinde oturarak halka fetva ver, &ccedil;&uuml;nk&uuml; ben senin gibilerini şiilerim arasında g&ouml;rmeği severim.&quot;</em></strong><a href="#_ftn31" name="_ftnref31" title="">[30]</a></p>
<p>
	Fetva vermek diğerlerinin ona uymasıyla anlam kazanır. Aksi takdirde fetva vermeyi emretmek ve buna teşvik etmek anlamsız olur.</p>
<p>
	Hz. Ali (a.s) Mekke&#39;deki adamlarından olan Kasım b. Abbas&#39;a fetva vermesini emrediyor.<a href="#_ftn32" name="_ftnref32" title="">[31]</a></p>
<p>
	4- Bazı hadisler de ilmi olmaksızın fetva vermeyi nehyetmektedirler. Bu hadislerden anlaşılıyor ki, fetva ilim ve bilim &uuml;zere verilirse doğru olur ve ancak bu durumda o fetvaya amel etmek caizdir.</p>
<p>
	İmam B&acirc;kır (a.s) buyuruyor ki: <strong><em>&quot;İlmi olmaksızın ve Allah tarafından hidayete erişmeden halka fetva verirse rahmet ve azap melekleri ona lanet ederler; o fetvayla amel edenin de g&uuml;nahı ona d&ouml;ner.</em></strong><a href="#_ftn33" name="_ftnref33" title="">[32]</a></p>
<p>
	Başka bir hadiste de ş&ouml;yle buyuruyor: <strong><em>&quot;&#8230;Fetva veren herkes -verdiği fetvadan- sorumludur.</em></strong><a href="#_ftn34" name="_ftnref34" title="">[33]</a> Delil ve şeri burhana dayanarak fetva verirse mazurdur; aksi takdirde sorumludur. Bunlardan anlaşıldığı gibi, fetva ancak sahih şeri delil yoluyla elde edilirse doğrudur.</p>
<p>
	Bu konuda, başka hadisler de vardır<a href="#_ftn35" name="_ftnref35" title="">[34]</a>, ancak biz burada bu kadarıyla yetiniyoruz.</p>
<p>
	Fetva verme ve taklidin caiz olduğunu, fakihin fetva ve h&uuml;km&uuml;ne itaat etmenin caiz olduğunu bildiren bazı hadisler de ulamadan olan fakihlere başvurmalarını emrediyor. Hakimin de h&uuml;k&uuml;m ve fetva verebilmesi i&ccedil;in m&uuml;&ccedil;tehid olması şarttır.</p>
<p>
	İmam Sadık (a.s) ş&ouml;yle buyurur: <strong><em>&quot;Sizlerden hadis nakledebilen, helal ve haramımızda g&ouml;r&uuml;ş verebilen, -İslam h&uuml;k&uuml;mlerini- elde edebilen, h&uuml;k&uuml;mlerimizi bileninizi size hakim kıldım, onun h&uuml;km&uuml;ne razı olun. O bizim h&uuml;km&uuml;m&uuml;zle h&uuml;kmeder ancak siz kabul etmezseniz Allah&#39;ın h&uuml;km&uuml;n&uuml; hafife almış, bizi reddetmiş olursunuz. Bizi reddetmek ise Allah&#39;ı reddetmektir; bu iş ise Allah&#39;a ortak koşma gibidir.&quot;</em></strong><a href="#_ftn36" name="_ftnref36" title="">[35]</a></p>
<p>
	Hadiste ge&ccedil;en hakimden maksat hadis ve dini kaynaklardan şer-i h&uuml;k&uuml;mleri &ccedil;ıkarma g&uuml;c&uuml;ne sahip olan, fıkhi kaynaklara m&uuml;racaat ederek fetva (h&uuml;k&uuml;m) verebilen kimsedir.</p>
<p>
	İmam Sadık (a.s) yine buyuruyor ki: <strong><em>&quot;&#8230; Bizim helal ve haramımızı tanıyan bir kimseyi kendi aranızda hakim kılın, &ccedil;&uuml;nk&uuml; ben onu sizin aranızda hakim kıldım&#8230;&quot;</em></strong><a href="#_ftn37" name="_ftnref37" title="">[36]</a></p>
<p>
	Buna g&ouml;re, yukardaki a&ccedil;ıklamalardan bu hadisin de fetva verme ve taklidin caiz olduğuna delalet ettiği a&ccedil;ıklık kazanmaktadır; &Ccedil;&uuml;nk&uuml; h&uuml;k&uuml;m verme de helal ve haramları hakkıyla bilen bir m&uuml;&ccedil;tehidin verdiği bir &ccedil;eşit fetvadır.</p>
<p>
	Makale de din alanında taklidin yeri konulu bu değerlendirmeden şu sonu&ccedil;ları alıyoruz:</p>
<p>
	1- Uzman ve mutahassıs bir kişinin g&ouml;r&uuml;ş&uuml;ne uymak yeni ve m&uuml;sl&uuml;manlara has bir konu değildir; ge&ccedil;mişte ve g&uuml;n&uuml;m&uuml;zdeki b&uuml;t&uuml;n insanların yaşamlarının bir &ccedil;ok boyutlarında&nbsp; uygulanan bir metottur.</p>
<p>
	2- Taklid, hi&ccedil; bir zaman k&ouml;r&uuml; k&ouml;r&uuml;ne itaat etmek demek olmayıp bilakis bilin&ccedil;li, ilmi ve akli &ouml;l&ccedil;&uuml;lere dayanan bir davranıştır.</p>
<p>
	3- Bazılarının sandığının tam aksine b&uuml;t&uuml;n İslami konularda taklid s&ouml;zkonusu olmaz sadece İslami konuların bir b&ouml;l&uuml;m&uuml;nde o da c&uuml;z-i fıkhi h&uuml;k&uuml;mlerde belli bir takım şartlarla olur; sapık algılamalarla veya diğer hayat boyutlarıyla hi&ccedil; bir ilgisi yoktur.</p>
<p>
	4- İ&ccedil;tihad taklid bilimsel olduğu gibi eğiticidir de; eğer doğru bir şekilde ayet ve hadislere değinilip uygulanırsa ilmi ve fikri ilerlemeye engel olmayacağı gibi halkın şaşkınlık ve ihmalkarlıktan kurtularak mantıklı bir şekilde kendi vazifelerine amel etmelerine yardım eder.</p>
<p>
	&nbsp;</p>
<p>
	&nbsp;</p>
<p>
	&nbsp;</p>
<div>
	&nbsp;</p>
<hr align="left" size="1" width="33%" />
<div id="ftn1">
		<a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title="">[1]</a>&#8211; Z&uuml;mer/9.</p>
<p>
			&nbsp;</p>
</p></div>
<div id="ftn2">
		<a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title="">[2]</a>&#8211; Usul-u K&acirc;fi, c.1, s.30.</p>
<p>
			&nbsp;</p>
</p></div>
<div id="ftn3">
		<a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title="">[3]</a>&#8211; Usul-u K&acirc;fi, c.1, s.30.</p>
<p>
			&nbsp;</p>
</p></div>
<div id="ftn4">
		<a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title="">[4]</a>&#8211; &Yacute;sr&acirc;/36.</p>
<p>
			&nbsp;</p>
</p></div>
<div id="ftn5">
		<a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title="">[5]</a>&#8211; ez-Zeriat-u ala usul-u&thorn; &THORN;eriat, (Seyyid Murtaza) c2, s.796.</p>
<p>
			&nbsp;</p>
</p></div>
<div id="ftn6">
		<a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title="">[6]</a>&#8211; Kifayet-ul Usul, s.474.</p>
<p>
			&nbsp;</p>
</p></div>
<div id="ftn7">
		<a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title="">[7]</a>&#8211; Bakara/170.</p>
<p>
			&nbsp;</p>
</p></div>
<div id="ftn8">
		<a href="#_ftnref8" name="_ftn8" title="">[8]</a>&#8211; Bakara/171.</p>
<p>
			&nbsp;</p>
</p></div>
<div id="ftn9">
		<a href="#_ftnref9" name="_ftn9" title="">[9]</a>&#8211; Maide/104.</p>
<p>
			&nbsp;</p>
</p></div>
<div id="ftn10">
		<a href="#_ftnref10" name="_ftn10" title="">*</a> &#8211; Bu ayetin anlam&yacute;, bilmeyenlerin bilenlere m&uuml;racaat etmesi ve dini onlardan &ouml;&eth;renmesidir.</p>
<p>
			&nbsp;</p>
</p></div>
<div id="ftn11">
		<a href="#_ftnref11" name="_ftn11" title="">[10]</a>&#8211; Kifayet-ul Usul, c.472.</p>
<p>
			&nbsp;</p>
</p></div>
<div id="ftn12">
		<a href="#_ftnref12" name="_ftn12" title="">[11]</a>&#8211; et-Tenkih-u fi &THORN;erh-i Urvet-ul Vuska, c.1, s.183.</p>
<p>
			&nbsp;</p>
</p></div>
<div id="ftn13">
		<a href="#_ftnref13" name="_ftn13" title="">[12]</a>&#8211; Hakaik-uk Usul, c.2, s.610.</p>
<p>
			&nbsp;</p>
</p></div>
<div id="ftn14">
		<a href="#_ftnref14" name="_ftn14" title="">[13]</a>&#8211; Vesail-u&thorn; &THORN;i&acirc;, c.18, s.41.</p>
<p>
			&nbsp;</p>
</p></div>
<div id="ftn15">
		<a href="#_ftnref15" name="_ftn15" title="">[14]</a>&#8211;&nbsp; Tahrir-ul Vesile, -&Yacute;mam Humeyni- c.1, s.5.</p>
<p>
			&nbsp;</p>
</p></div>
<div id="ftn16">
		<a href="#_ftnref16" name="_ftn16" title="">[15]</a>&#8211; Kifayet-ul Usul, s.472.</p>
<p>
			&nbsp;</p>
</p></div>
<div id="ftn17">
		<a href="#_ftnref17" name="_ftn17" title="">[16]</a>&#8211; Tevbe/122.</p>
<p>
			&nbsp;</p>
</p></div>
<div id="ftn18">
		<a href="#_ftnref18" name="_ftn18" title="">[17]</a>&#8211; Nahl/43; Enbiya/ 7.</p>
<p>
			&nbsp;</p>
</p></div>
<div id="ftn19">
		<a href="#_ftnref19" name="_ftn19" title="">[18]</a>&#8211; Bakara/159.</p>
<p>
			&nbsp;</p>
</p></div>
<div id="ftn20">
		<a href="#_ftnref20" name="_ftn20" title="">[19]</a>&#8211; Usul-u K&acirc;fi, c.1, s.330.</p>
<p>
			&nbsp;</p>
</p></div>
<div id="ftn21">
		<a href="#_ftnref21" name="_ftn21" title="">[20]</a>&#8211; Rical-i Ke&thorn;&thorn;i, -&THORN;eyh Tusi- s.161.</p>
<p>
			&nbsp;</p>
</p></div>
<div id="ftn22">
		<a href="#_ftnref22" name="_ftn22" title="">[21]</a>&#8211; Vesail-u&thorn; &THORN;ia, c.18, s.106.</p>
<p>
			&nbsp;</p>
</p></div>
<div id="ftn23">
		<a href="#_ftnref23" name="_ftn23" title="">[22]</a>&#8211; Ayn&yacute; kaynak, s.107.</p>
<p>
			&nbsp;</p>
</p></div>
<div id="ftn24">
		<a href="#_ftnref24" name="_ftn24" title="">[23]</a>&#8211; Ayn&yacute; kaynak, s.104.</p>
<p>
			&nbsp;</p>
</p></div>
<div id="ftn25">
		<a href="#_ftnref25" name="_ftn25" title="">[24]</a>&#8211; Ayn&yacute; kaynak.</p>
<p>
			&nbsp;</p>
</p></div>
<div id="ftn26">
		<a href="#_ftnref26" name="_ftn26" title="">[25]</a>&#8211; Ayn&yacute; kaynak.</p>
<p>
			&nbsp;</p>
</p></div>
<div id="ftn27">
		<a href="#_ftnref27" name="_ftn27" title="">[26]</a>&#8211; Fehrest-i &THORN;eyh Tusi, s.17.</p>
<p>
			&nbsp;</p>
</p></div>
<div id="ftn28">
		<a href="#_ftnref28" name="_ftn28" title="">[27]</a>&#8211; Ayn&yacute; kaynak, s.89.</p>
<p>
			&nbsp;</p>
</p></div>
<div id="ftn29">
		<a href="#_ftnref29" name="_ftn29" title="">[28]</a>&#8211; Munyet-ul M&uuml;rid -&THORN;ehid-i Sani- s.101.</p>
<p>
			&nbsp;</p>
</p></div>
<div id="ftn30">
		<a href="#_ftnref30" name="_ftn30" title="">[29]</a>&#8211; Meani-ul Ahbar -&THORN;eyh Seduk-, s.180, Beyrut bas&yacute;m&yacute;.</p>
<p>
			&nbsp;</p>
</p></div>
<div id="ftn31">
		<a href="#_ftnref31" name="_ftn31" title="">[30]</a>&#8211; el- Fihrest -&THORN;eyh Tusi-, s.17.</p>
<p>
			&nbsp;</p>
</p></div>
<div id="ftn32">
		<a href="#_ftnref32" name="_ftn32" title="">[31]</a>&#8211; Nehc-&uuml;l Bela&eth;a, -Feyz-ul &Yacute;slam-</p>
<p>
			&nbsp;</p>
</p></div>
<div id="ftn33">
		<a href="#_ftnref33" name="_ftn33" title="">[32]</a>&#8211; Furu-u K&acirc;fi, c.7, s.409.</p>
<p>
			&nbsp;</p>
</p></div>
<div id="ftn34">
		<a href="#_ftnref34" name="_ftn34" title="">[33]</a>&#8211; Ayn&yacute; kaynak.</p>
<p>
			&nbsp;</p>
</p></div>
<div id="ftn35">
		<a href="#_ftnref35" name="_ftn35" title="">[34]</a>&#8211; Vesail-u&thorn; &THORN;i&acirc;, c.18, s.10-102.</p>
<p>
			&nbsp;</p>
</p></div>
<div id="ftn36">
		<a href="#_ftnref36" name="_ftn36" title="">[35]</a>&#8211; Usul-u K&acirc;fi, c.1,, s.67.</p>
<p>
			&nbsp;</p>
</p></div>
<div id="ftn37">
<p>
			<a href="#_ftnref37" name="_ftn37" title="">[36]</a>&#8211; Tahzib-ul Ahkam -&THORN;eyh Tusi-c.6, s.303 Beyrut bas&yacute;m&yacute;.</p>
</p></div>
</div>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/seri-hukumlerde-taklit/">Şer&#8217;i Hükümlerde Taklit</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Fakihler Açısından Fakirlikle Mücadele</title>
		<link>https://www.caferilik.com/fakihler-acisindan-fakirlikle-mucadele/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 08 May 2020 10:18:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Fıkıh]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamex.com/?p=3034</guid>

					<description><![CDATA[<p>Muhammed Rıza Yusufi &#160; &#214;zet Bu makalenin hedefi, fakihlerin fakirlikle m&#252;cadele şekillerine, &#246;zellikle mutlak fakirlik hakkındaki g&#246;r&#252;şlerine ulaşmaktır. Bu y&#252;zden, fakirlikle m&#252;cadele h&#252;km&#252;, zenginlerin ve devletin fakirlik karşısındaki vazifeleri, bu sorumluluğun sınırı, mutlak fakirliğin diğer fakirlik katmanlarına oranla, &#246;ncelikte tutulması veya tutulmaması gibi soruların cevabı, bu makalenin hedefleri arasındadır. Konunun Zeminesi Toplumlar her zaman fakirlik [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/fakihler-acisindan-fakirlikle-mucadele/">Fakihler Açısından Fakirlikle Mücadele</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;">
	<strong>Muhammed Rıza Yusufi</strong></p>
<p>
	&nbsp;</p>
<p>
	<strong>&Ouml;zet</strong></p>
<p>
	Bu makalenin hedefi, fakihlerin fakirlikle m&uuml;cadele şekillerine, &ouml;zellikle mutlak fakirlik hakkındaki g&ouml;r&uuml;şlerine ulaşmaktır. Bu y&uuml;zden, fakirlikle m&uuml;cadele h&uuml;km&uuml;, zenginlerin ve devletin fakirlik karşısındaki vazifeleri, bu sorumluluğun sınırı, mutlak fakirliğin diğer fakirlik katmanlarına oranla, &ouml;ncelikte tutulması veya tutulmaması gibi soruların cevabı, bu makalenin hedefleri arasındadır.</p>
<p>
	<strong>Konunun Zeminesi</strong></p>
<p>
	Toplumlar her zaman fakirlik olgusundan sıkıntıya d&uuml;şm&uuml;şlerdir. End&uuml;striyel devrimden sonra, beşerin yetenekleri g&ouml;r&uuml;lmemiş bir şekilde artmıştır. Ama iş&ccedil;iler, bir&ccedil;ok mahsul&uuml; pazara &ccedil;ıkarmak i&ccedil;in ağır işlerde &ccedil;alışarak fabrikanın &ccedil;arkını &ccedil;evirirken, kendileri hatta en d&uuml;ş&uuml;k imk&acirc;nlardan bile mahrumlardı. Bu şartlarda fakirlik, daha fazla acı ve daha fazla sıkıntılarla i&ccedil; i&ccedil;e ge&ccedil;miştir. O asrın faciaları, muhalif fikirlerin meydana &ccedil;ıkmasına sebep oldu. Marksizm d&uuml;ş&uuml;ncesi b&ouml;yle bir atmosferin en temel ve en geniş sonucuydu.</p>
<p>
	Diğer taraftan iş&ccedil;iler ve mahrumlar, bitmez t&uuml;kenmez bir gayretle kendi insani haklarına ulaşmak i&ccedil;in &ccedil;aba sarf ettiler. G&uuml;n&uuml;m&uuml;zde kapitalist d&uuml;zen, bir&ccedil;ok iniş &ccedil;ıkıştan sonra, sosyal g&uuml;venlik d&uuml;zenini şekillendirerek, b&uuml;y&uuml;k &ouml;l&ccedil;&uuml;de toplumun mahrumlarının dert ve sıkıntılarını azaltmada başarılı olmuştur.</p>
<p>
	Kapitalist d&uuml;zenin bu başarısı, rakip ekolleri şu soruya y&ouml;nlendirdi, kendilerinin fakirliğe karşı d&uuml;ş&uuml;ncesi nasıldı ve bu fenomenin yok olması i&ccedil;in hangi ara&ccedil;ları tasarlamıştı. M&uuml;sl&uuml;man d&uuml;ş&uuml;n&uuml;rler, &ouml;zel ilgi ve alakayla bu sorunun -fakirlik ve geri kalmışlık sorgusunun- peşinden gitmişlerdir. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; b&uuml;t&uuml;n M&uuml;sl&uuml;man toplumlar, gelişmemiş &uuml;lkeler kategorisindedirler. Fakirlik ve geri kalmışlık bu &uuml;lke halklarına sıkıntı vermektedir. Bu y&uuml;zden bazıları tarafından İslam su&ccedil;lanmış ve bu toplumların fakirlik sebebini, onların inan&ccedil;larının sonucu bilmişlerdir.</p>
<p>
	Bunun i&ccedil;in İslam ve M&uuml;sl&uuml;manların bu olay hakkındaki bakış acısının incelenmesi zorunludur. İslam tarihinde fakihler, din &acirc;limlerinin en karakteristik şahısları olmuştur. İslam ahk&acirc;mının keşfedilmesi ve a&ccedil;ıklanması sorumluluğunu &uuml;zerlerine almışlardır. Onlar, İslam ve halkın irtibat halkası sayılmışlardır. Zaman i&ccedil;erisinde, dini telakkilerin oluşmasında &ouml;nemli rol oynamışlardır.</p>
<p>
	Bu y&uuml;zden onların, fakirlik olgusuna bakış a&ccedil;ıları ve m&uuml;cadele şekillerini araştırmak, &ouml;nem arz eder. Bu makalede fakihlerin, fakirliğe bakış a&ccedil;ıları ve aşağıdaki sorular hakkındaki g&ouml;r&uuml;şlerini ortaya &ccedil;ıkarmak i&ccedil;in &ccedil;aba sarf edilmiştir. Fertlerin ve toplumdaki grupların sahip olduğu şartlar nelerdir ve fakirlik ve mahrumiyete du&ccedil;ar olma sebepleriyle m&uuml;cadelede, nasıl bir h&uuml;kme sahiptir? Acaba fakirlikle, &ouml;zellikle fakirliğin haşin &ccedil;ehresiyle (mutlak fakirlik) m&uuml;cadeleyi zorunlu bilerek, &ouml;zel bir hassasiyetle takip etmişler midir veya onu, m&uuml;stehap işler z&uuml;mresinden mi bilmişlerdir?</p>
<p>
	Fakirliğin ortadan kaldırılmasını zorunlu bilmeleri halinde, acaba bu g&ouml;rev, fakirliği yok etmek i&ccedil;in elindeki imk&acirc;nları değerlendirmesi gereken devlete mi aittir, yoksa herkesin, b&uuml;t&uuml;n zenginlerin de vazifesi midir? Yine fakirliğin ortadan kaldırılmasını zorunlu bilmeleri halinde, devletler, fakirliği yok etmeyi &ouml;ncelikli siyasetleri olarak g&ouml;rmez veya bunu başaramazlarsa, fakirlikle m&uuml;cadelenin sınırı nereye kadardır olacaktır? Acaba devlet, belirli vergiler fakirler i&ccedil;in yeterli olmadığı takdirde, koyulan yeni vergilerle m&uuml;cadele yolunu se&ccedil;ebilir mi veya milli kaynaklardan yaptığı kesintilerle, fakirlikle m&uuml;cadele edebilir mi? Aynı şekilde zenginlerin verdikleri vergiler yeterli olmadığı zaman, bu sorunun &ccedil;&ouml;z&uuml;lmesi i&ccedil;in kendi varlıklarından mı vermek zorundadırlar?</p>
<p>
	&nbsp;</p>
<p>
	<strong>Fakirlikle M&uuml;cadelenin Aşamaları</strong></p>
<p>
	Fakirlikle ilgili her bakış a&ccedil;ısı, &uuml;&ccedil; aşamada ele alınabilir:</p>
<p>
	<strong>1- Zenginlik Kaynaklarının Birleşimi ve Temel Varlıkların Paylaşımı</strong></p>
<p>
	Zenginlik kaynaklarının ele ge&ccedil;irilmesi ve temel varlıkların paylaşımı, fakirlik olgusunun şekillenmesinde &ouml;nemli bir role sahiptir. Zenginlik kaynakları, halktan &ouml;zel bir grubun eline ge&ccedil;ecek şekilde paylaştırılırsa, neticesi fakirlik ve yoksulluk olacaktır. Bu y&uuml;zden Myrdal<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a>, Griffin<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a>, Enrigue<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a> ve Todaro<a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a> gibi gelişimci ekonomistlerden bir gruba g&ouml;re fakirliği ortadan kaldıran ve temel ihtiya&ccedil;ların giderilmesini hedef edinen stratejiler, zenginlik kaynakları ve mal varlıklarını kendi programlarının merkezinde bulundurmalıdırlar.</p>
<p>
	<strong>2- &Uuml;retim Fakt&ouml;rlerinin Payı</strong></p>
<p>
	Fakirliğin şekillenmesinde, &uuml;retim fakt&ouml;rlerinin payı &ouml;nem arz eder. Ekonomik faaliyetlerin mekanizması ve ekonomik &ouml;zg&uuml;rl&uuml;ğ&uuml;n dairesi, &uuml;retim fakt&ouml;rleri payını, sermaye ve iş g&uuml;c&uuml; gibi iki pazarda belirleyicidir. &Ouml;rneğin, 18 ve 19. asrın end&uuml;striyel toplumları, kapitalistlerin sınırsız ve mutlak devri olarak adlandırılabilir. S&ouml;zleşme &ouml;zg&uuml;rl&uuml;ğ&uuml;, onların şartlarını iş&ccedil;ilere y&uuml;kl&uuml;yordu. Sonu&ccedil; olarak iş&ccedil;ilerin emekleri en d&uuml;ş&uuml;k seviyede belirleniyordu. &Ouml;yle ki o asrın yazarlarından biri ş&ouml;yle yazıyor: &ldquo;Eğer yiyecek bir şey bulmak isteseler, ekmekten daha başka tatsız fakat bedeni 48 saat ayakta tutacak başka bir yiyecek yoktu. Halk, iki g&uuml;nde bir yemek yemek zorunda kalıyordu.&rdquo;<a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title="">[5]</a></p>
<p>
	Bir&ccedil;ok iş&ccedil;iden k&ouml;t&uuml; niyetle istifade edilip, hakları gasp ve ihlal ediliyordu. Bu konu farklı şekillerde o devrin yazarları tarafından tasvir edilmiştir. Her yaşta &ccedil;ocukların sağlıksız şartlarda, kadın ve erkeklerin uzun s&uuml;reli zor işlerde d&uuml;ş&uuml;k &uuml;cretlerle &ccedil;alıştırılması ve k&ouml;t&uuml; iş koşullarından kaynaklanan hastalık ve zorlukların hepsi, yapılan s&ouml;zleşmelerdeki kuralsız &ouml;zg&uuml;rl&uuml;ğ&uuml;n sonu&ccedil;larındandır.</p>
<p>
	Jan Baptiste Say, klasik Fransız ekonomist, İngiltere&rsquo;yi ziyaretinde (miladi 1815) iş&ccedil;ilerin sahip oldukları zor şartları ş&ouml;yle anlatıyor: &ldquo;Bir iş&ccedil;i, &ouml;vg&uuml;ye değer olan b&uuml;t&uuml;n zahmetleri g&ouml;z &ouml;n&uuml;nde bulundurulduğunda, kendisinin ve aile fertlerinin zorunlu ihtiya&ccedil;larının d&ouml;rtte &uuml;&ccedil;&uuml;n&uuml; ve bazen de yarısından fazlasını temin edememektedir.&rdquo;<a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title="">[6]</a></p>
<p>
	Pazarın işleyiş tarzı, o pazardaki arz-talep esasına dayalı olarak denge noktasını g&ouml;sterir. Fakat bu denge noktasının, asgari ge&ccedil;imle uyumlu olup olmadığı bu işleyiş tarzının g&ouml;revi değildir. Buna g&ouml;re pazarın işleyiş tarzı, ekonomik &ouml;zg&uuml;rl&uuml;ğ&uuml;n sınırı ve devletin ekonomik alandaki varlığı, fakirlik olgusunda etkilidir.</p>
<p>
	<strong>3- Yeni Baştan Paylaşım</strong></p>
<p>
	İktisat &ccedil;arkı hareket ettiği ve iktisadi faaliyetler şekillendiği zaman, &uuml;retim sebeplerinden her biri, toplumun iktisat mekanizmasıyla uyumlu olan b&ouml;l&uuml;m&uuml; kendine ayırarak, gelir sahibi olur. Bununla kimsesizler, &ouml;z&uuml;rl&uuml; ve aciz aile reisleri veya bu &ccedil;arka d&acirc;hil olmadıkları i&ccedil;in iş arayan sağlıklı ama işsiz fertlerin, iktisadi faaliyetlerde payları yoktur. Bir grup da, iktisadi faaliyete d&acirc;hil olmalarına rağmen bazı sebeplerden dolayı, na&ccedil;iz bir pay alabilirler ki g&uuml;nl&uuml;k ge&ccedil;imleri i&ccedil;in bile yeterli değildir.</p>
<p>
	Sonu&ccedil;ta mezk&ucirc;r gruplar, fakir ve yoksulluğa du&ccedil;ar oluyorlar. Bu aşamada gelir dağılımı ve verimli i&ccedil;timai gelir temin d&uuml;zeninin şekillenmesinin zarureti ortaya &ccedil;ıkıyor. Her &ccedil;eşit ekonomik d&uuml;zen, kendi ekonomik şartları ve bakış a&ccedil;ısına dayanarak, meydana gelen sorunla m&uuml;cadele i&ccedil;in verimlilik a&ccedil;ısından farklı şekillerde &ouml;zel y&ouml;ntemler geliştirir.</p>
<p>
	Adı ge&ccedil;en &uuml;&ccedil; aşama i&ccedil;erisinden, &uuml;retim payı ve temel varlıkların bir elde toplanması aşamaları, fakirliğin ortaya &ccedil;ıkmasıyla ilişkilidir. &Uuml;&ccedil;&uuml;nc&uuml; aşama da toplum i&ccedil;inde şekillendikten sonra fakirlikle m&uuml;cadeleden bahseder. Bu y&uuml;zden fakirlik olgusuna karşı bir ekol veya mecmuanın g&ouml;r&uuml;şlerine b&uuml;t&uuml;n&uuml;yle ulaşmak, her &uuml;&ccedil; aşamanın da incelenmesine muhta&ccedil;tır.</p>
<p>
	Bu makalede &uuml;&ccedil;&uuml;nc&uuml; aşamadan bahsedilir. Bu y&uuml;zden araştırma konusu, fakihler a&ccedil;ısından fakirliğin ortadan kaldırılmasıdır. Bu araştırma, iki başlıkta d&uuml;zenlenmiştir. Birinci başlıkta, &ouml;zel bir fakirliğe vurgu yapmadan fakihlerin genel anlamda fakirliği ortadan kaldırmakla ilgili g&ouml;r&uuml;şleri incelenmiştir. İkinci başlık, mutlak fakirliğe odaklanmıştır. Birinci başlık incelendikten sonra akla ş&ouml;yle bir soru gelebilir; acaba fakihler, fakirlikle m&uuml;cadelede, &ouml;nceliği fakirliğin en haşin &ccedil;ehresi olan mutlak fakirliğe vermişler midir?</p>
<p>
	<strong>Fakihler A&ccedil;ısından Fakirlikle M&uuml;cadele</strong></p>
<p>
	Fıkhın &ccedil;eşitli konuları incelendiğinde g&ouml;r&uuml;l&uuml;r ki, fakihler a&ccedil;ısından fakirlikle m&uuml;cadele, zenginlerin ve din devletinin vazifeleri olarak iki alanda s&ouml;z konusu edilir. Bu y&uuml;zden fakihlerin g&ouml;r&uuml;şlerini elde edebilmek i&ccedil;in iki alanın d&uuml;zenlemesini yapıyoruz.</p>
<p>
	1- Zenginlerin Fakirlere Karşı G&ouml;revleri</p>
<p>
	Zenginlerin vazifesi, ihtiyari/isteğe bağlı ve ilzami/zorunlu vazifeler diye ikiye ayrılabilir. İhtiyari vazifelerden maksat, dinin, fakirler ve mahrumlara yardım i&ccedil;in beyan ettiği m&uuml;stehap h&uuml;k&uuml;mlerdir. Onları yapan i&ccedil;in uhrevi sevaplar karar kılınmıştır. Bor&ccedil;, vakıf, sadaka, miras bunlardandır. İhtiyari vazifelerin bir diğer t&uuml;r&uuml; de M&uuml;sl&uuml;manların kendi istekleriyle kendilerine gerekli g&ouml;rd&uuml;kleri vazifelerdir; bir insanın kendi hacetlerinden birine ulaşmak i&ccedil;in yoksulu doyurmak (veya diğer ihtiya&ccedil; sahiplerine yardım t&uuml;rleri) gibi adak adaması buna bir &ouml;rnektir.</p>
<p>
	Adak, adandıktan sonra her ne kadar yerine getirilmesi farz olsa da, aslı isteğe bağlı olduğu i&ccedil;in ihtiyari vazifelerden sayılır.</p>
<p>
	İlzami vazifelerden maksat, mukaddes şeriatın, zenginlere farz kıldığı vazifelerdir. Zek&acirc;t, humus, mali kefaretler bu c&uuml;mledendir.</p>
<p>
	<strong>a) Zenginlerin Mali Vazifeleri</strong></p>
<p>
	Zek&acirc;t, M&uuml;sl&uuml;manların en meşhur mali farzlarındandır. Onun kaynakları ve dairesinden sarf-ı nazarla &ouml;zellikle fakir ve yoksullar, sekiz kullanım yerinden sayılırlar. Humus da mali farzlardan olup harcama yerlerinin yarısı fakir seyyitler i&ccedil;indir. Ramazan ayının fitre zek&acirc;tı da mali farzlardan olup onun da harcama yerleri fakirlere &ouml;zeldir. Fitre zek&acirc;tının verilme &ouml;l&ccedil;&uuml;s&uuml;, şehir halkının genel yiyeceğidir.</p>
<p>
	İslam, bazı g&uuml;nahlar ve hatalar i&ccedil;in kefaret denilen mali cezalar belirlemiştir. Fakir ve muhta&ccedil;ları yedirmek veya giydirmek, bir&ccedil;ok g&uuml;nahın kefaretidir. Kefaret d&ouml;rt &ccedil;eşittir. Birincisi, mertebe kefaretidir. Mertebe kefaretinden maksat şudur; belirtilen ilk ceza yerine getirilmelidir, bu ceza yerine getirilemezse yine belirtilen ikinci ceza yerine getirilmelidir. Mertebe kefareti &uuml;&ccedil; yere şamil olur; zihar ve kasıtsız katlin cezası, bir k&ouml;le azat etmek, buna g&uuml;c&uuml; olmazsa ara vermeden iki ay oru&ccedil;, buna da g&uuml;c&uuml; olmazsa altmış fakiri doyurmaktır. Ramazan ayında, &ouml;ğlenden sonra orucunu bozan şahsın cezası, on fakiri doyurmaktır. Eğer bu m&uuml;mk&uuml;n olmazsa &uuml;&ccedil; g&uuml;n oru&ccedil; tutmalıdır.</p>
<p>
	Kefaretin ikinci &ccedil;eşidi, muhayyere&rsquo;dir (se&ccedil;mekte serbest olmak). Muhayyere kefaretinden maksat, hata yapan şahsın cezalar arasında se&ccedil;im yapabilmesidir. Ramazan ayında orucunu yiyen, adağını yerine getirmeyen veya s&ouml;z&uuml;nde durmayan ve matemde sa&ccedil;larını yolan şahıslar, k&ouml;le azat etmeli veya iki ay oru&ccedil; tutmalı ya da altmış fakiri doyurmalıdır.</p>
<p>
	Kefaretin &uuml;&ccedil;&uuml;nc&uuml; &ccedil;eşidi, muhayyere ve m&uuml;rettebe kefaretidir. Yeminin bozan veya matemde sa&ccedil;ını yolan ve tırnaklarıyla y&uuml;z&uuml;n&uuml; yaralayan kadın veya &ccedil;ocuğunun ya da eşinin yasında elbisesini par&ccedil;alayan kişi &ouml;ncelikle bir k&ouml;le azat etmeli veya on fakiri doyurmalı, giydirmelidir. Bunlardan hi&ccedil;biri m&uuml;mk&uuml;n olmazsa &uuml;&ccedil; g&uuml;n oru&ccedil; tutmalıdır.</p>
<p>
	D&ouml;rd&uuml;nc&uuml; &ccedil;eşit, cem kefaretidir. Bir şahsın, bir m&uuml;mini kasıtlı ve bilerek &ouml;ld&uuml;rd&uuml;ğ&uuml; zamandır. Aynı şekilde ramazan ayında haram yolla orucunu bozan şahıs, bir k&ouml;le azat etmeli, iki ay oru&ccedil; tutmalı ve altmış fakiri doyurmalıdır.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title="">[7]</a></p>
<p>
	D&ouml;rd&uuml;nc&uuml; &ccedil;eşit kefaret, fakirlerin sahip oldukları &ouml;zel konumu g&ouml;sterir. M&uuml;rettebe ve muhayyere kefaretinde yaygın olan, fakirleri doyurmaktır. Başka bir farz ve vazife de şudur ki, eğer bir şahıs, yemek yemek zorunda kalırsa, onu doyuracak şahıs i&ccedil;in, onu bu zorunlu durumdan kurtarmanın farz olmasıdır.</p>
<p>
	<strong>b) Zenginlerin G&ouml;n&uuml;ll&uuml; Olarak Yaptıkları Yardımlar</strong></p>
<p>
	Mahrum ve muhta&ccedil;lara yardım, vurgu yapılan m&uuml;stehaplardan ve y&uuml;ce dini değerlerden olup, fıkıh ilminde bu y&ouml;nde &ccedil;alışan kurumların h&uuml;k&uuml;mlerini beyan i&ccedil;in kitaplar ve bablar mevcuttur. Bor&ccedil;, bu kurumlardan bir tanesidir. Sahib-i Cevahir&rsquo;in s&ouml;ylediği gibi, bor&ccedil; vermenin fazileti hakkında m&uuml;tevatir dini h&uuml;k&uuml;mler gelmiştir. Bu b&uuml;y&uuml;k fazilet ve sevap, ihtiya&ccedil; sahiplerine yardım ve onların sorunlarını halletmek sebebiyledir.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8" title="">[8]</a></p>
<p>
	Vakıf da temel dini s&uuml;nnetlerdendir, hayırların ve yardımların b&uuml;y&uuml;k bir b&ouml;l&uuml;m&uuml; bu yolla ger&ccedil;ekleşir. Vakfın &ccedil;eşitleri ve h&uuml;k&uuml;mleri, fıkıhta beyan edilmiştir. Onlardan bir tanesi, genel olarak kamu maslahatına olan vakıf ve &ouml;zel olarak fakirler i&ccedil;in yapılan vakıftır.</p>
<p>
	Sadaka da, M&uuml;sl&uuml;man toplumlarda sabit kurumlardandır. Sahib-i Cevahir, onu ş&ouml;yle anlatıyor: &ldquo;Onun vurgulanan m&uuml;stehaplardan olması tevat&uuml;r haddindedir. &Ouml;yle ki sadakanın m&uuml;ekked m&uuml;stehaplığı Şia mezhebinden ziyade, İslam dininin zaruriyatından sayılabilir. Bir&ccedil;ok rivayette, Allah katındaki değerine vurgu yapılmış ve verilen sadakanın fakirin eline ulaşmadan Allah&rsquo;ın eline ulaşacağı s&ouml;ylenmiştir.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9" title="">[9]</a></p>
<p>
	Zenginler i&ccedil;in miraslarının &uuml;&ccedil;te birini vasiyet etmek m&uuml;stehaptır. Miras, hem kamu maslahatı hem de fakirler i&ccedil;in kullanılır. Adak her ne kadar farzlardan olsa da, aslı ihtiyari olduğu i&ccedil;in farz olması kişinin kendi ihtiyarıyla, kendini zorunlu kılmasıyladır. Bu y&uuml;zden ihtiyari emirler grubunda zikredilmiştir. Adak, meşru yerler i&ccedil;in ge&ccedil;erli olduğundan adak edilmesinden dolayı yapılan iş, caiz ve m&uuml;stehaptır.</p>
<p>
	Fakir ve yoksulları doyurmak, sahipsiz aile kızlarının &ccedil;eyizlerini temin etmek, zorda kalanların borcunu &ouml;demek vs. adağın ger&ccedil;ekleştiği yerlerdir.</p>
<p>
	Belirli hak, başlıca m&uuml;stehaplardandır. Kuran-ı Kerim, doğru ve iyi insanları ş&ouml;yle anlatıyor:</p>
<p>
	&ldquo;Ve &ouml;yle kişilerdir onlar ki mallarında mal&ucirc;m bir hak var. İsteyene ve mahr&ucirc;m olana.&rdquo;<a href="#_ftn10" name="_ftnref10" title="">[10]</a></p>
<p>
	Belirli hak şunu temsil eder, insan, her ay, her hafta veya her g&uuml;n mali g&uuml;c&uuml;ne g&ouml;re malum bir miktarı kendine zorunlu kılmalı ve bu yolla s&uuml;rekli bir şekilde ihtiya&ccedil; sahiplerine yardım etmelidir.</p>
<p>
	Belirli hakkın fazileti hakkında bir&ccedil;ok hadis rivayet edilmiştir. &Ouml;yle ki bazılarına g&ouml;re merhum Saduk (r.a) belirli hakkın farz olduğunu kabul etmiştir. Fakat merhum Saduk&rsquo;un dışındaki fakihler arasında belirli hakkın m&uuml;stehap oluşunda ihtilaf yoktur.</p>
<p>
	Cevahir&rsquo;in sahibine g&ouml;re, belirli hakkın nasslarına m&uuml;racaat ettikten sonra bu hadislerden farz ihtimali &ccedil;ıkaran bir şahıs, ger&ccedil;ekte o hadisleri tam anlayamamıştır ve fetva yetkisine de sahip değildir.</p>
<p>
	Saduk&rsquo;a atfedilen nispet, doğru değildir. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; merhum Saduk, sadece hadislerin i&ccedil;eriğini nakletmiştir. O, belirli hak ayetini beyan ettikten sonra ş&ouml;yle s&ouml;yl&uuml;yor: &ldquo;Belirli hak, zek&acirc;ttan farklıdır. O, insanın mali g&uuml;c&uuml;ne g&ouml;re kendini vermeye zorunlu kıldığı bir miktar maldır. Sonu&ccedil; olarak merhum Saduk&rsquo;un s&ouml;z&uuml; hi&ccedil;bir şekilde ona nispet edilen şeyle uyumlu değildir.&rdquo;<a href="#_ftn11" name="_ftnref11" title="">[11]</a></p>
<p>
	M&uuml;stehaplardan bir diğeri de hasat hakkıdır. Kuran ş&ouml;yle buyuruyor:</p>
<p>
	&rdquo;&hellip;Meyve verince meyvelerinden yiyin, devşirme g&uuml;n&uuml; hakkını da isr&acirc;f etmemek şartıyla verin.&rdquo;<a href="#_ftn12" name="_ftnref12" title="">[12]</a></p>
<p>
	Bazılarına g&ouml;re bu hak, farz olan zek&acirc;tın kendisidir. Ama bir&ccedil;ok hadiste bu hak, zek&acirc;tın dışında tanıtılmıştır. Maksat, ihtiya&ccedil; sahipleri varken toplanan meyve veya ele gelen mahsulden ona verilmesidir. Belirli ve sabit bir miktarı yoktur.</p>
<p>
	Bazılarına g&ouml;re hasat hakkı, zek&acirc;t M&uuml;sl&uuml;manlara farz kılınana kadar farz h&uuml;kme sahipti ama zek&acirc;t ayeti nazil olduktan sonra onun h&uuml;km&uuml; kaldırıldı.<a href="#_ftn13" name="_ftnref13" title="">[13]</a></p>
<p>
	Merhum Şeyh Saduk, Hilaf kitabında hasat hakkının farz olduğunu kabul etmiştir. Merhum Seyyid Murtaza da İntisar&rsquo;da, m&uuml;stehap oluşuna h&uuml;kmettikten sonra, farz ihtimalini de uzak g&ouml;rmemiştir. Ama Hadaik&rsquo;te m&uuml;stehap oluşu i&ccedil;in ş&ouml;hret iddiasını nakletmiştir.<a href="#_ftn14" name="_ftnref14" title="">[14]</a></p>
<p>
	Şeyh Ensari de mezhebin istikrarı iddiasında bulunmuştur.<a href="#_ftn15" name="_ftnref15" title="">[15]</a> Cevahir&rsquo;in sahibi ise, sire-i kat&rsquo;iye kaidesiyle m&uuml;stehap olduğu iddiasında bulunmuştur.<a href="#_ftn16" name="_ftnref16" title="">[16]</a></p>
<p>
	<strong>2- Fakirliğe Karşı Devletin G&ouml;revi</strong></p>
<p>
	Fıkhi kaynaklarda devletin mali kaynaklarını iki başlık altında toplayabiliriz. Birincisi, &ouml;zel ve belirli harcama yeri olan kaynaklardır ki, şer&rsquo;&icirc; h&acirc;kim onları bu harcama yerlerinde kullanmalıdır. Zek&acirc;t, devletin en &ouml;nemli kaynaklarından bir tanesidir. Fakirler ve yoksullar, zek&acirc;tın harcanabileceği yerlerden biridir. Humus da mali kaynaklardan olup belirli harcama yerlerine sahiptir. Harcama yerleri imam hakkı ve fakir seyyidlerin hakkı olarak ayrılır. Fakihler bu konunun d&uuml;zenlenmesiyle ilgilenmişlerdir.</p>
<p>
	Seyyid hakkı, ihtiya&ccedil;ları gidermediği takdirde h&acirc;kim, yanında bulunan mallardan bunu telafi etmelidir. Şeyh, Mabsut kitabında<a href="#_ftn17" name="_ftnref17" title="">[17]</a> İbn Berrac, Muhazzeb kitabında<a href="#_ftn18" name="_ftnref18" title="">[18]</a>, Muhakkik, Şera&rsquo;i kitabında<a href="#_ftn19" name="_ftnref19" title="">[19]</a>, Sihreşti, Esbahu&rsquo;ş-Şia kitabında<a href="#_ftn20" name="_ftnref20" title="">[20]</a>, Yahya b. Said, el-Cami-u li&rsquo;ş-Şera&rsquo;i kitabında<a href="#_ftn21" name="_ftnref21" title="">[21]</a>, Şehid-i Evvel, Beyan<a href="#_ftn22" name="_ftnref22" title="">[22]</a> ve Durus kitabında<a href="#_ftn23" name="_ftnref23" title="">[23]</a> ve Allame, İrşadu&rsquo;l-Ezhan kitabında<a href="#_ftn24" name="_ftnref24" title="">[24]</a> bu g&ouml;r&uuml;ş&uuml; desteklemişlerdir. Ger&ccedil;i Allame, el-Kavaid<a href="#_ftn25" name="_ftnref25" title="">[25]</a> ve Telhisu&rsquo;l-Meram<a href="#_ftn26" name="_ftnref26" title="">[26]</a> kitabında bu g&ouml;r&uuml;ş hakkında &ldquo;Ala re&rsquo;y&rdquo; tabirini kullanmışlardır ki onun zayıflığına işaret eder. İbn İdris bu g&ouml;r&uuml;ş&uuml;n tek aşik&acirc;r muhalifidir. O, mutlak olarak bu g&ouml;r&uuml;ş&uuml; reddetmiştir. Ona g&ouml;re, fakir seyyidlerin hakkı, humsun yarısıdır ve bu miktar onların ihtiya&ccedil;larından az veya &ccedil;ok olsun, fakir seyyidler i&ccedil;in harcanır. Seyyid hakkı, onların ihtiya&ccedil;larını gideremeyecek &ouml;l&ccedil;&uuml;de olursa h&acirc;kimin, onların ihtiya&ccedil;ları karşısında hi&ccedil;bir sorumluluğu yoktur.<a href="#_ftn27" name="_ftnref27" title="">[27]</a></p>
<p>
	Buna g&ouml;re fakihlerin meşhur g&ouml;r&uuml;ş&uuml; olan beyt&uuml;lmalın fakir seyyitlerin ihtiya&ccedil;larını gidermek i&ccedil;in harcanması g&ouml;r&uuml;ş&uuml;n&uuml;n kabul&uuml;nde ş&ouml;yle bir soruyla karşılaşılır, fakir seyyidlerin ihtiya&ccedil;ları i&ccedil;in hangi mallar harcanmalıdır? Bazılarına g&ouml;re sadece fey gibi fakir ve yoksullar i&ccedil;in belirlenen mallar bu y&ouml;nde kullanılmalıdır. Bazılarına g&ouml;re ise belirli harcama yerleri olmayan diğer mallar da bu y&ouml;nde kullanılabilir. Meşhur fakihler son g&ouml;r&uuml;ş&uuml; desteklemektedir.</p>
<p>
	Devletinin mali kaynaklarının ikincisi, belirli harcama yerleri olmayan kaynaklardır. H&acirc;kim, M&uuml;sl&uuml;manların-vatandaşın maslahatı i&ccedil;in kullanabilir. Doğal olarak fakirliği ortadan kaldırmak, umumi maslahatlardan bir tanesidir. Ganimet, devlete ait mal varlıklarındandır. Ganimete ait en &ouml;nemli yerlerden bir tanesi madendir. Savaş yoluyla devletin eline ge&ccedil;en topraklar olup devletin-halkın m&uuml;lk&uuml;d&uuml;r.</p>
<p>
	Bu topraklar h&acirc;kimin kontrol&uuml;nde olup k&ouml;pr&uuml;ler, camiler, memurlar ve askeri giderler gibi umumi maslahatlar i&ccedil;in harcanır. Fey-ganimet de devletin ihtiyarında olan mallardandır. Hara&ccedil; da feyin &ouml;rneklerindendir. Şeyh Mabsut&rsquo;ta, Muhakkik Şerai&rsquo;de, Allame Tezkire ve Muntaha&rsquo;da haracın harcama yerlerini halkın-M&uuml;sl&uuml;manların maslahatı olarak bilir. A&ccedil;ıktır ki fakir ve yoksullar, İslam toplumunun başlıca maslahatlarındandır.<a href="#_ftn28" name="_ftnref28" title="">[28]</a></p>
<p>
	M&uuml;fit Mugni&rsquo;de, İbn İdris Şerai&rsquo;de, harcama yerinin M&uuml;sl&uuml;manların maslahatı olduğundan fakir ve yoksulların ihtiyacını gidermek i&ccedil;in kullanılması gerektiğini kabul eder. Vakıflar ve sadakalar genel olarak halkın yaptığı yardımlar, ihtiya&ccedil;ları gidermek ve devlet hazinesinin temini i&ccedil;in b&uuml;y&uuml;k bir kaynaktır. Devlet salahiyete ve gerekli işleve sahip olduğunda, halk ve devlet arasında g&uuml;ven meydana gelecek, bunun sonucunda ise devlet, halkın yardımlarıyla kendi vazifesini yerine getirmede daha &ccedil;ok &ccedil;aba sarf edecektir.<a href="#_ftn29" name="_ftnref29" title="">[29]</a></p>
<p>
	<strong>Mutlak Fakirlikle M&uuml;cadelede Fakihlerin G&ouml;r&uuml;ş&uuml;</strong></p>
<p>
	Fakihlere g&ouml;re fakirlere yardım &ouml;l&ccedil;&uuml;s&uuml;, gınadır (yeterincedir-yeterliliktir). Ger&ccedil;ekte yeterlilik, m&uuml;stehak olan fakirlere yardım sınırıdır. Ğına fıkıhta, şahsın kendisinin ve bakmakla y&uuml;k&uuml;ml&uuml; olduğu fertlerin standart ve m&uuml;nasip harcamalarını temin edebilecek gelire sahip olması anlamına gelir. Fakihlere g&ouml;re standart ve orantılı harcamalar, ailenin konum<a href="#_ftn30" name="_ftnref30" title="">[30]</a> ve şanıyla mutabık harcamalardır. Bu y&uuml;zden herhangi bir sebepten dolayı şahsın geliri, şanına mutabık harcamalarını karşılamaması durumunda fakir sayılır.</p>
<p>
	Bazı fakihler de ğına kavramı hakkında başka bir unsur ileri s&uuml;rerler, onlara g&ouml;re halkın geneline g&ouml;re normal bir gelire sahip olmak ğına i&ccedil;in yeterlidir.<a href="#_ftn31" name="_ftnref31" title="">[31]</a></p>
<p>
	Hadiste de beyan edildiği gibi zek&acirc;t verme sınırı, bireyin genel itibariyle halkın seviyesine ulaşmasıdır.<a href="#_ftn32" name="_ftnref32" title="">[32]</a></p>
<p>
	İki unsurdan birisinin yokluğu, harcamalar i&ccedil;in belirlenen gelirin d&uuml;şmesine sebep olacaktır. Bu surette fert, fakir sayılacağından zek&acirc;t almaya m&uuml;stehak olacaktır. Bu y&uuml;zden zek&acirc;t alan şahısların sayısı &ccedil;oğalmıştır. Belirli bir g&uuml;ce sahip olup, yaşantıları halkın geneli seviyesinde olmayan kimseler ve kendi şan ve konumlarına g&ouml;re yeterli gelire sahip olmayanlar yerine, yaşamlarının temel ihtiya&ccedil;larının en azını temin edemeyenlerden başlanılmalıdır.</p>
<p>
	Bu b&ouml;l&uuml;mde odaklanmamız gereken soru şudur; Acaba fakihler, yaşam standartları a&ccedil;ısından daha &ccedil;ok sıkıntı ve zorluk i&ccedil;erisinde olan ev, giyim ve yemek gibi en d&uuml;ş&uuml;k imk&acirc;natı dahi temin edemeyen, başka bir tabirle mutlak fakirlik altında kıvrananlara &ouml;ncelik tanımışlar mıdır?</p>
<p>
	Yukarıdaki soruya cevap vermek i&ccedil;in, &ouml;ncelikle kavramların doğru bir şekilde a&ccedil;ıklanması gerekir. Zira fakirlik ve yoksulluk kavramlarıyla, mutlak fakirlik kavramı, mukayese edilmelidir. Mutlak fakirlik, yaşam gelirinin en d&uuml;ş&uuml;k seviyesini teminden aciz olmaktır. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; yaşayabilmek i&ccedil;in asli &uuml;&ccedil; ihtiya&ccedil; olan yemek, giyim ve meskenin temini zorunludur. Mutlak fakirlik buna işaret eder. Bu kavram, ekonomistler tarafından miladi 1970&rsquo;lerde tanımlanmıştır. Fakirlik ve yoksulluk kelimeleri &ouml;zellikle fıkıhta, zek&acirc;tın harcama yerleri başlığında konu edilmiştir.</p>
<p>
	Bu iki kelime, gelirin iki aşamasına işaret eder. Birinci aşama, hi&ccedil;bir geliri olmayan ve yemek, giyim gibi temel ihtiya&ccedil;ların temininden aciz olan muhta&ccedil;lardır. Bu y&uuml;zden kendisinin ve ailesinin karnını doyurmak i&ccedil;in başkalarından yardım ister. İkinci aşama, geliri olan bir ferde işaret eder. Ama geliri onun ve bakmakla y&uuml;k&uuml;ml&uuml; olduğu fertlerin standart harcamalarını karşılamaz; yani geliri giderinden daha azdır. Buna g&ouml;re ş&ouml;yle bir netice alınabilir. Birinci aşama, mutlak fakirlik kavramını &ccedil;ağrıştırdığından temel ihtiya&ccedil;ların en d&uuml;ş&uuml;ğ&uuml;n&uuml;n yokluğu, her iki kavram i&ccedil;in de tatbik edilir.<a href="#_ftn33" name="_ftnref33" title="">[33]</a></p>
<p>
	Yukarıdaki denge ve birleşmeye dayanarak, fıkıh tarihinde mutlak fakirliğin adını zikretmeden bu olaya karşı fakihlerin m&uuml;cadele şekilleri ve bakış a&ccedil;ıları incelenebilir ve bu yolla fıkhın, dolu i&ccedil;eriğine konu eklenebilir. Bu b&ouml;l&uuml;mde mutlak fakirliğe karşı, fakihlerin m&uuml;cadele şekli ve bakış a&ccedil;ıları elde edilmeye &ccedil;alışılmıştır. Birinci başlıkta ge&ccedil;tiği gibi fıkıh kitaplarında, fakirliğin ortadan kaldırılması i&ccedil;in aynı derecede olmayan bazı kaynaklar zikredilmiştir.</p>
<p>
	Bu y&uuml;zden, &ccedil;alışmalar kaynak itibariyle bir ka&ccedil; gruba ayrılır. Birinci grup, geniş bir daireye şamil olan kaynaklardır. B&uuml;t&uuml;n umumi maslahatları i&ccedil;ine alır. Ganimetler bu grubun en &ouml;nemlilerinden olup cizye, fey ve bir g&ouml;r&uuml;şe g&ouml;re hara&ccedil; da bunlardandır. Bundan dolayı bu kaynaklar, umumi maslahatlar adı altında mutlak fakirliği ortadan kaldırabilecek kabiliyete sahiptir. Fakihler, mezk&ucirc;r kaynakların kullanımında, umumi maslahatlar i&ccedil;in olan harcamaları zikretmişlerdir. Fakat mutlak fakirliğin ortadan kaldırılma &ouml;nceliği konusunda, diğer maslahatlara değinmemişlerdir. Onlara g&ouml;re, maslahatlar şartlara g&ouml;re değişir, &ccedil;&uuml;nk&uuml; &ouml;nemli maslahatların teşhisini h&acirc;kimin sorumluluğuna bırakmışlardır.</p>
<p>
	Vakıf ve miras da geniş bir daireye sahiptir. Burada vakfeden ve vasiyet eden şahıs, kendi mal varlığını herhangi bir maslahat yolunda harcayabilir. Ger&ccedil;ekte maslahatların belirlenmesi, vakıf ve vasiyet edenin idrak ve teşhisine bırakılmıştır.</p>
<p>
	İkinci grup, bor&ccedil;lanma ile ilgili kaynaklardır. Bor&ccedil;ta şahıs, ihtiyacı olana bir m&uuml;ddet sonra geri vermesi şartıyla mal bor&ccedil; verir. Bor&ccedil;, hem zengine ve hem de fakire verilebilir. Bor&ccedil;ta, malın geri verilmesi şart koşulduğu i&ccedil;in, bu malı geri verebilecek fakirlere geri &ouml;deme &uuml;midiyle bor&ccedil; verilir. &Ouml;rneğin, kudretleri olduğu halde iş gere&ccedil;lerine sahip olmayan fakirler, bor&ccedil; alarak iş ara&ccedil; ve gere&ccedil;leri temin edebilir veya &ccedil;alışmak i&ccedil;in az bir sermayeye ihtiyacı olan fakirler, mezk&ucirc;r şartlarda bor&ccedil; alıp &ccedil;alışarak fakirlikten kurtulabilir. Bu y&uuml;zden bor&ccedil;, &ccedil;alışmak i&ccedil;in iş arayan fakirlerin, &ccedil;alışabilmeleri i&ccedil;in fırsat doğuran g&uuml;&ccedil;l&uuml; bir ara&ccedil;tır.</p>
<p>
	Fakat şunu dikkate almak konunun &ouml;nemi gereği &ouml;nemlidir, &ccedil;alışma g&uuml;c&uuml; olmayan fakirler i&ccedil;in malın geri &ouml;demesi s&ouml;z konusu olmadığı i&ccedil;in bor&ccedil; manasızdır.</p>
<p>
	&Uuml;&ccedil;&uuml;nc&uuml; grup, mutlak fakirliğe tam anlamıyla odaklı olan kaynaklardır. Hasat hakkı, belirli hak, humus, fitre zek&acirc;tı ve kefaretler bu kabildendir. Hasat vaktinde bir grup fakirin mahsul toplanacağı zaman tarla başına geldikleri mek&acirc;nda ger&ccedil;ekleşir. Onlar genellikle, fakirliğin şiddetinden en &ccedil;ok etkilenenlerdir. Verilen mahsul&uuml;n &ouml;l&ccedil;&uuml;s&uuml; de fazla değildir. Bu y&uuml;zden şahıslar, mutlak fakirliktedirler. Belirli haktaki genel y&ouml;n, mutlak fakirlikte olanlara y&ouml;neliktir. Sadaka da genel olarak mutlak fakirlere y&ouml;neliktir. Zikredilen &uuml;&ccedil; kaynak m&uuml;stehap işlerdendir.</p>
<p>
	Humus, mali farzlardandır. Daha &ouml;nce de s&ouml;ylenildiği gibi seyyid hakkı fakirliği ortadan kaldırmazsa şer&icirc; h&acirc;kim elinde bulunan diğer kaynakları fakir seyyidlere yardım i&ccedil;in kullanabilir. Bu y&uuml;zden g&ouml;r&uuml;n&uuml;şe g&ouml;re genel olarak humusta hedeflenen şey, fakirliği ortadan kaldırmaktır. Fitre zek&acirc;tı ve kefaretlerde g&ouml;z &ouml;n&uuml;nde bulundurulan &ouml;l&ccedil;&uuml;ler, fakirleri doyurmak ve onları giydirmektir.</p>
<p>
	Ger&ccedil;ekte g&ouml;z &ouml;n&uuml;nde bulundurulan şahıs, yiyecek ve giyeceğe ihtiyacı olandır. Bu y&uuml;zden bu iki farzda, mutlak fakirlik hedef alınmıştır. Ger&ccedil;i fıkıh kitaplarında, fitre zek&acirc;tının kullanım yeri olan fakirle, beden zek&acirc;tındakinin aynı olması bu konuyu belirsizleştirmiştir. Bu y&uuml;zden birinci grupta aslında umumi maslahatlar g&ouml;z &ouml;n&uuml;nde bulundurulmuş ve fakirliğin ortadan kaldırılması i&ccedil;in &ouml;ncelik beyan edilmemiştir. İkinci grupta bor&ccedil;, iş ara&ccedil;ları ve sermayeye ihtiyacı olan fakirlere verilebilir. Ama fakirlik durumunun en şiddetlisi, bor&ccedil; dairesi i&ccedil;inde değildir. İlave olarak bor&ccedil;, m&uuml;stehap işlerdendir. &Uuml;&ccedil;&uuml;nc&uuml; grupta hasat hakkı, belirli hak ve sadaka, mutlak fakirliği ortadan kaldırmak i&ccedil;in d&uuml;zenlenmiştir. Ama bunlar da m&uuml;stehap işlerdendir. Humus da mutlak fakirliği ortadan kaldırmayı hedef edinse de y&uuml;ksek oranda fakir seyyidleri kapsamaktadır. Fitre zek&acirc;tı ve kefaretin hedefi mutlak fakirliği ortadan kaldırmak olmasına rağmen bu iş i&ccedil;in geniş bir kaynak sayılmaz. Buna g&ouml;re &ouml;nemli bir hedefe sahip olan m&uuml;stehap işler dışında mali farzlar, mutlak fakirliğin ortadan kaldırılması i&ccedil;in bu y&ouml;nlendirmeye sahip değildir denebilir.</p>
<p>
	D&ouml;rd&uuml;nc&uuml; grup, en meşhur mali farzlardan olan zek&acirc;ttır. Bundan dolayı geniş bir şekilde bu konuya değinilmelidir.</p>
<p>
	<strong>1- Zek&acirc;tın Kullanımı</strong></p>
<p>
	Kuran-ı Kerim fakir ve yoksulu, zek&acirc;tın verileceği sekiz yerden saymıştır.<a href="#_ftn34" name="_ftnref34" title="">[34]</a> Bu iki kavram, yeterlilik haddine ulaşmadan iki gelir merhalesine delalet eder. Birinci merhalesi mutlak fakirliğe tatbik edilebilir. Soru şudur: Acaba fakihler, zek&acirc;tın kullanılacağı yerde yaşam standartları a&ccedil;ısından daha fazla zorluk &ccedil;eken, yemek, giyim ve mesken gibi en temel ihtiya&ccedil;ların temininden aciz olan kimseler i&ccedil;in -başka bir tabirle, mutlak fakirlikten dolayı sıkıntı &ccedil;ekenler i&ccedil;in- ikinci merhaleye nispetle &ouml;ncelik hakkını kabul ediyorlar mıdır? Deliller, onların bu fertlerin &ouml;nceliğini kabul etmediklerini g&ouml;steriyor. Bu deliller, en az &uuml;&ccedil; başlık olarak zikredilebilir: &ldquo;Zek&acirc;tın m&uuml;stehak olanlara verilme &ouml;nceliği&rdquo;, &ldquo;zek&acirc;tın paylaşım gerekliliğinin kabul edilmemesi&rdquo; ve &ldquo;zek&acirc;tın fakirlere yardım i&ccedil;in yeterli olmama varsayımının d&uuml;zenlenmemesi&rdquo;.</p>
<p>
	<strong>a) Zek&acirc;tın M&uuml;stehak Olanlara Verilme &Ouml;nceliği</strong></p>
<p>
	Fakihlerin geneli, zek&acirc;tın paylaşımı ve kullanılacağı yerler konusunda, bazı &ouml;ncelikler zikretmişlerdir. Ama bu &ouml;ncelikler genel olarak zek&acirc;ta m&uuml;stehak olanların, yaşam standartlarına d&ouml;ner. Bir&ccedil;ok fakih, zek&acirc;t almaya m&uuml;stehak olan şahısta adalet<a href="#_ftn35" name="_ftnref35" title="">[35]</a> vasfını şartlardan bir tanesi olarak zikretmiştir.</p>
<p>
	Cevahir&rsquo;in yazarı, adalet şartına değinerek ş&ouml;yle buyuruyor: &ldquo;Adil olmayan bir şahıs, yemeğe muhta&ccedil; olacak kadar k&ouml;t&uuml; ekonomik şartlara sahip olduğu zaman ona zek&acirc;t vermenin sakıncası yoktur.&rdquo; O, bu h&uuml;km&uuml; &ldquo;G&uuml;nahk&acirc;ra yeterli &ouml;l&ccedil;&uuml;de verilir.&rdquo; rivayetinden istifade ederek verir. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; &ldquo;kadar&rdquo; kelimesi, belirtisiz tenvine sahiptir. Bu, g&uuml;nahk&acirc;r fakire verilen en azın &ouml;l&ccedil;&uuml;s&uuml;d&uuml;r. Yani yemek ve giyim gibi m&uuml;mk&uuml;n olan en az ihtiya&ccedil;lardır. Ona g&ouml;re zek&acirc;ttan faydalanacak g&uuml;nahk&acirc;rın durumu, adil bir şahsınki gibi değildir.</p>
<p>
	&Ouml;nceki konuyu beyan ettikten sonra Cevahir&rsquo;in yazarı şu noktaya vurgu yapıyor: &ldquo;B&uuml;t&uuml;n bunlara rağmen, ihtiyat edilmeli ve zek&acirc;t, g&uuml;nahk&acirc;r birine verilmemelidir. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; iştigal-i yakini, beraat-ı yakini gerektirir, uğraşın varlığı, kabul&uuml; de ger&ccedil;ek kılar. Burada asıl vazife olan zek&acirc;tın verilmesidir ve bu vazife yakinidir. G&uuml;nahk&acirc;r şahsa zek&acirc;t verilmesinin, delillerin umumiyet ve mutlaklığına d&acirc;hil olup olmadığı bilinmediği ve zek&acirc;t verenin (beriu&rsquo;z-zimme olduğu) sorumlu olduğu farzı eda edip etmediği kesinleşmediği i&ccedil;in ihtiyat, (beraat-ı zimme&rsquo;ye) sorumlu olduğu farzı eda ettiğine yakin h&acirc;sıl olması i&ccedil;in adil şahsa verilmesidir.<a href="#_ftn36" name="_ftnref36" title="">[36]</a></p>
<p>
	Bu y&uuml;zden Cevahir&rsquo;in yazarı, s&ouml;z&uuml;n&uuml;n başında yiyecek temini i&ccedil;in adil olmayan şahsa ve ailesine zek&acirc;t verilmesine izin verse de, birka&ccedil; satır sonra ihtiyatı, onun terkedilmesinde g&ouml;r&uuml;r. Adalet şartı hakkında son d&ouml;nemde yaşayan fakihlerin geneli, şart olmadığını kabul ederler.<a href="#_ftn37" name="_ftnref37" title="">[37]</a></p>
<p>
	Fakihler, zek&acirc;ta m&uuml;stehak olan bazı kimseleri, ortaya koydukları birka&ccedil; delile binaen diğer bazılarına g&ouml;re &ouml;ncelemenin m&uuml;stehaplığı hakkında g&ouml;r&uuml;ş bildirmişlerdir. &Ouml;rneğin, Hadaik yazarı ş&ouml;yle buyuruyor: &ldquo;&Acirc;limler, birka&ccedil; delile g&ouml;re bazı m&uuml;stehakların diğer bazılarına tercih edilmesinin m&uuml;stehap olduğunu a&ccedil;ık&ccedil;a zikretmişlerdir. Birinin &ouml;tekinden daha faziletli olması gibi şeyler delildir. Birisi zor şartlarda dahi başkalarından birşey istemeyecek kadar hay&acirc;lıdır. M&uuml;stehak olanın akraba ya da aileden olması tercih sebeplerinden birka&ccedil;ıdır.&rdquo; O, daha sonra Allame vasıtasıyla Muhtelef kitabında Şeyh Mufid&rsquo;ten ş&ouml;yle naklediyor: &ldquo;M&uuml;stehak olan bazılarının &ouml;ncelenmesi farzdır.&rdquo;</p>
<p>
	Şeyh Mufid&rsquo;e g&ouml;re ihtiya&ccedil; sahipleri fakirlik, basiret, paklık ve dindarlık &ouml;l&ccedil;&uuml;lerine g&ouml;re değerlendirilirler.<a href="#_ftn38" name="_ftnref38" title="">[38]</a> Bu y&uuml;zden Şeyh Mufid&rsquo;e g&ouml;re takadd&uuml;m-&ouml;ne almak i&ccedil;in gerekliliklerde, ihtiyacın şiddet ve derecesinin yeri yoktur. Ama Hadaik yazarının tabiriyle &acirc;limlerin a&ccedil;ık&ccedil;a zikrettiği ihtiya&ccedil; sahibi şahıs m&uuml;stehap &ouml;ncelikler c&uuml;mlesindendir. &Ccedil;ok fazla ihtiyacı olmasına rağmen hay&acirc;sından dolayı başkasından istememiş ve başkasına el a&ccedil;mamıştır. Bu durumda dahi şiddetli ihtiyacın tercih sebeplerinden biri olduğunu a&ccedil;ık&ccedil;a s&ouml;ylemiyorlar. Merhum Allame Hilli, Tezkire kitabında bu noktaya a&ccedil;ıklık getirerek ş&ouml;yle buyuruyor: &ldquo;En &ccedil;ok ihtiyacı olan şahıslara &ouml;ncelik vermemiz m&uuml;stehaptır.&rdquo; Allame Hilli, aynı şekilde fazilet ehli şahısların da &ouml;ncelikte tutulmasını m&uuml;stehap bilir. Başkalarından bir şey istememeyi de başlıca tercihler arasında zikreder. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; bu şahıslar, genelde bu ruh haline sahip olduklarından daha &ccedil;ok sıkıntı &ccedil;ekerler.<a href="#_ftn39" name="_ftnref39" title="">[39]</a></p>
<p>
	B&uuml;y&uuml;k fakih merhum Seyyid Muhammed Kazım Yezdi, Urvetu&rsquo;l-Vuska&rsquo;da, adalet ve faziletten sonra ihtiya&ccedil; derecesini de başlıca m&uuml;stehap tercihlerden kabul eder. O ş&ouml;yle buyuruyor: &ldquo;Zek&acirc;t verilirken en adil, en faziletli ve en &ccedil;ok ihtiya&ccedil; sahibinin g&ouml;zetilmesinin &uuml;st&uuml;nl&uuml;ğ&uuml; vardır. Zikredilen vasıflar arasında &ccedil;elişki meydana gelirse, &ouml;rneğin, birisi faziletli diğeri daha adaletli veya birisi daha adaletli diğer daha muhta&ccedil; olduğunda, konumları araştırılmalı ve birisi, konumunun gerekliliğine g&ouml;re se&ccedil;melidir.&rdquo;<a href="#_ftn40" name="_ftnref40" title="">[40]</a></p>
<p>
	Ayetullah Muntezeri bu konunun devamında, tercih edilebileceklerin i&ccedil;inden birinin tercih edilmesine (tercih-i m&uuml;reccehat) delalet eden rivayetleri zikrettikten sonra adalet ve faziletin tercihini beyan eden rivayetlerle, şiddetli ihtiyaca &ouml;ncelik veren rivayetler arasında, zek&acirc;tın şer&rsquo;&icirc; yasalaşma hikmetiyle uyumlu olsa da &ccedil;elişki olduğunu kabul eder.<a href="#_ftn41" name="_ftnref41" title="">[41]</a></p>
<p>
	Bu y&uuml;zden zek&acirc;tın kullanım yeri tercihlerinde, şiddetli fakirlik yaşayan; yemek, giyim ve mesken gibi bedensel temel ihtiya&ccedil;ların en azını temin etmekten aciz olanların tercih edilmeleri zorunlu değildir. Ger&ccedil;i Allame Hilli ve merhum Yezdi gibi fakihler, m&uuml;stehap tercihlerden biri olarak şiddetli ihtiyacı, adalet ve faziletle beraber zikretmişlerse de nihayetinde hi&ccedil; kimse şiddetli ihtiya&ccedil; tercihinin zorunluluğunu kabul etmemiştir.</p>
<p>
	<strong>b) Zek&acirc;tın Paylaşım Gerekliliğinde Adalet G&ouml;r&uuml;ş&uuml;</strong></p>
<p>
	Zek&acirc;tın kullanılacağı yerler hakkında beyan edilen konulardan bir tanesi de zek&acirc;tın, paylaşımı veya paylaşılmamasıdır. Ger&ccedil;ekte soru şudur, zek&acirc;t almaya m&uuml;stehak olanlar sekiz kısım olduğundan, acaba zek&acirc;t b&uuml;t&uuml;n bu gruplar arasında b&ouml;l&uuml;nmeli mi veya bu gruplardan sadece bazılarına verilebilir mi?</p>
<p>
	Şia fakihlerine g&ouml;re zek&acirc;tın verileceği yerler sekiz grup olsa da onlar arasında zek&acirc;tın paylaşımı farz değildir.</p>
<p>
	Bu y&uuml;zden, maruf olan şudur: Fakirlik ve yoksulluk kelimeleri yanyana kullanıldıkları zaman iki farklı kavrama delalet ettiği i&ccedil;in paylaşım farz olmadığından bu iki kavram arasındaki farkın idrakı araştırma konumuz değildir.</p>
<p>
	Merhum Hansari bu konu hakkında ş&ouml;yle buyuruyor: &ldquo;Kuran-ı Kerim ve bazı hadisler, zek&acirc;tın kullanılacağı yerleri beyan etmiştir. Eğer bu guruplar arasında zek&acirc;t paylaşımı gerekli olsaydı, fakirlik ve miskinlik kavramlarının farkının ortaya &ccedil;ıkması i&ccedil;in araştırma yapmaya gerek olurdu ve bu iki lafızdan hangisinin zek&acirc;t verildiğinde vecibenin yerine getirilmesi hakkında bir sorunla karşılaşmamak i&ccedil;in en k&ouml;t&uuml; yaşam şartlarına delalet ettiğinin araştırılması gerekirdi. Ama zek&acirc;t paylaşımı gerekli değilse, bu durumda kavramlar arasında araştırma ve bu kavramları birbirinden ayırmanın &ouml;nemli bir sonu&ccedil; ve faydası olmayacaktır. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; &ouml;nemli olan zek&acirc;t verilebilmesi i&ccedil;in cevaz oluşturacak bir tanımdır. G&ouml;r&uuml;n&uuml;şe g&ouml;re cevaz haddinin her iki kavram i&ccedil;in ge&ccedil;erli olan Gani-fazla olunmaması olduğu hakkında ihtilaf yoktur.<a href="#_ftn42" name="_ftnref42" title="">[42]</a></p>
<p>
	Allame Hilli Tezkiretu&rsquo;l-Fukaha&rsquo;da ş&ouml;yle buyuruyor: &ldquo;T&uuml;m Şia &acirc;limlerine g&ouml;re paylaşım farz değildir. Ehl-i s&uuml;nnetin &ccedil;oğunluğu da bu inan&ccedil;tadır. Hasan Basri, Suri, Ebu Hanife, Ahmed, aynı şekilde &Ouml;mer, Huzeyfe, İbn Abbas, Said b. Cubeyr, Tuhei, Eta ve Ebu Ubeyd de bu g&ouml;r&uuml;şe sahiptirler. Fakat Malik&rsquo;e g&ouml;re paylaşım farz olmasa da, ihtiyacı en &ccedil;ok olan &ouml;ncelikte tutulmalıdır.&rdquo;<a href="#_ftn43" name="_ftnref43" title="">[43]</a></p>
<p>
	Her hal&uuml;karda fakirliğin farklı katmanları g&ouml;z &ouml;n&uuml;nde bulundurulmalı. Mahrumiyet ve yokluktan yeterlilik merhalesine ulaşana kadar, hatta muhta&ccedil; kimse şanına uygun en temel yaşam ihtiya&ccedil;larından yoksun olduğu halde, paylaşımın gerekliliğini kabul etmemek ve mezk&ucirc;r gruplardan her birine verileni yeterli g&ouml;rmek, fakirliğin en haşin &ccedil;ehresi olan, mutlak fakirlikle m&uuml;cadele i&ccedil;in, &ouml;zel bir başlığın olmadığını g&ouml;sterir.</p>
<p>
	<strong>c) Fakirlere Yardım İ&ccedil;in Zek&acirc;tın Yeterli Olmadığı Varsayımı</strong></p>
<p>
	Fakihler humus babında ş&ouml;yle bir konuya değinirler: Seyyid hakkı, fakir seyyidlerin ihtiya&ccedil;larını gidermeyip onları hala fakir bıraktığı zaman, h&acirc;kim beyt&uuml;lmaldan vereceği mallarla bunu telafi etmelidir. Ger&ccedil;i fakihler humus konusundaki seyyid hakkının yeterli olmama imk&acirc;nına değinseler de zek&acirc;t konusunda, Mabsut<a href="#_ftn44" name="_ftnref44" title="">[44]</a> kitabında Şeyh Tusi&rsquo;den başka hi&ccedil;kimse bu konuya değinmemiştir. Verilen zek&acirc;tlar, ihtiya&ccedil; sahiplerinin yaşamları i&ccedil;in yeterli olmazsa ne yapılmalıdır?</p>
<p>
	Merhum Şeyh, humus konusunda izhar ettiği gibi zek&acirc;tın muhta&ccedil;lar i&ccedil;in yeterli olmaması durumunda beyt&uuml;lmaldan istifade edilmelidir. Burada ş&ouml;yle bir sorunun yeri vardır: Fakihler, neden zek&acirc;tın yeterli olmama varsayımına değinmişlerdir? G&ouml;r&uuml;n&uuml;şe g&ouml;re bu sorunun cevabında iki delil zikredilebilir. Birincisi, fakihler ş&ouml;yle tasavvur etmiş ve şu kanıya varmış olabilirler; zek&acirc;t mallarının verilmesiyle fakirlerin ihtiya&ccedil;ları tamamen giderilebilir. Bu y&uuml;zden onların fakirliklerinin giderilmesi i&ccedil;in diğer mallara ihtiya&ccedil; yoktur.</p>
<p>
	Bu y&uuml;zden Mabsut kitabında Şeyh Tusi&rsquo;den başka hi&ccedil; kimse yetersizlik ihtimalini vermemiş ve bu konudan bahsetmemiştir. G&ouml;r&uuml;n&uuml;şe g&ouml;re fakihlerin genelinin bu inan&ccedil; ve tasavvurunun kaynağı olan zek&acirc;tın, fakirlerin ihtiyacına yeterli olduğu g&ouml;r&uuml;ş&uuml;, rivayetlerdedir. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; bazı rivayetlerde bu noktaya işaret edilmiştir; toplumdaki zenginler, zek&acirc;tlarını verdikleri takdirde bu mallar, onların ihtiya&ccedil;larını giderecek ve hi&ccedil;bir fakir kalmayacaktır.</p>
<p>
	Abdullah b. Senan sahih bir hadiste İmam Sadık&rsquo;tan (a.s) ş&ouml;yle naklediyor:</p>
<p>
	&ldquo;Allah-u Te&acirc;la namazı farz kıldığı gibi zek&acirc;tı da farz kılmıştır. Ve zenginlerin mallarından fakirlere yetecek &ouml;l&ccedil;&uuml;de farz kılmıştır. Eğer Allah, farz edilen &ouml;l&ccedil;&uuml;n&uuml;n onlar i&ccedil;in yeterli olmayacağını bilseydi kesinlikle daha fazlasını farz kılardı. O halde fakirlerin fakirliği, zenginlerin, fakirlerin hakkını &ouml;demekten imtina etmesi sebebiyledir. İlahi h&uuml;km&uuml;n eksikliğinden değildir.&rdquo;<a href="#_ftn45" name="_ftnref45" title="">[45]</a></p>
<p>
	Aynı manaya, Muhammed b. M&uuml;slim&rsquo;in sahihi ve İmam Sadık&rsquo;tan nakledilen (a.s) muteber rivayet de delalet eder.<a href="#_ftn46" name="_ftnref46" title="">[46]</a> Bundan dolayı Allah, zek&acirc;tı fakirlerin ihtiya&ccedil;larını tamamen giderecek şekilde teşrii etmiş olduğundan, bu h&uuml;k&uuml;m icra edildiğinde fakirlerin hakları &ouml;denecektir. Sorun, bazı zenginlerin bu vazifeye amel etmeyip farz olan mali hakları yani zek&acirc;tı vermemelerindedir.</p>
<p>
	Yukarıdaki mananın kabul&uuml;, beyan edilen noktanın devamlı ve b&uuml;t&uuml;n şartlarla mutabık olması, zek&acirc;tın yetersizlik varsayımının beyan edilmemesine sebep olmuş olabilir, bu ihtimali vardır. G&ouml;r&uuml;n&uuml;şe g&ouml;re zek&acirc;tın yetersizliği varsayımının beyan edilmemesi i&ccedil;in başka bir sebep mevcuttur.</p>
<p>
	Fakihler bu sebepten dolayı bu konuya değinmemiş olabilirler. Zek&acirc;t, fakirlerin ihtiya&ccedil;larını gidersin ya da gidermesin, fakihler onlar i&ccedil;in farz haklardan başka bir hakkı kabul etmiyorlar. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; zenginlerin mallarından alınması gereken farz haklar alınmıştır. Farz olan zek&acirc;ta yapılacak eklemenin delile ihtiyacı vardır ki b&ouml;yle bir şey de mevcut değildir. Zek&acirc;tın dokuz yerin dışında herhangi bir hakka sahip olmadığını s&ouml;yleyen hadislere istinaden b&ouml;yle bir yorum &ccedil;ıkarılabilir.<a href="#_ftn47" name="_ftnref47" title="">[47]</a></p>
<p>
	Sonu&ccedil; olarak mezk&ucirc;r delillerden ş&ouml;yle bir netice alınabilir: Fakihlerin g&ouml;r&uuml;şlerinde ve fıkhın zek&acirc;t babında fakirliğin en haşin &ccedil;ehresi olan yemek, giyim, mesken gibi temel ihtiya&ccedil;ların temini i&ccedil;in en d&uuml;ş&uuml;k imk&acirc;natın yokluğu ile m&uuml;cadeleden bahsedilmiş, fakat &ccedil;ok &ouml;nem verilmemiştir.</p>
<p>
	Bunun sebebi onların, fakirliğin ortadan kaldırılmasını zek&acirc;t, humus, fey ve bazı malların halkın genel maslahatlarında kullanım yerleri &ccedil;er&ccedil;evesinde caiz g&ouml;rmelerinden kaynaklanır. Bu vazife, zek&acirc;t, humus ve diğer mali kefaretler gibi mali farzların &ccedil;er&ccedil;evesinde, zenginlerin sorumluluğundadır. Ve bu kaynakların toplanarak, genel maslahatlar ve Allah yolunda kullanılması, devletin sorumluluğundadır. Bundan dışında, fakirlikle m&uuml;cadelede zenginlerin hi&ccedil;bir sorumluluğu yoktur. Bu durum, bazı hadislerin gerektirdiği gibi zenginler g&ouml;revlerini ger&ccedil;ekleştirmeleri ya fakirliği ortadan kaldırmak i&ccedil;in yeterlidir veya zenginlerin bundan fazlasıyla sorumlu tutulmadıklarındandır.</p>
<p>
	Bu s&ouml;z devlet i&ccedil;inde ge&ccedil;erli olabilir. Zikredilen kaynaklar, fakirliğin ortadan kaldırılması i&ccedil;in yeterli olmazsa, devlet, fakirliği ortadan kaldırmak i&ccedil;in diğer kaynaklardan faydalanmak ve yeni vergiler koymakla sorumlu değildir.</p>
<p>
	Fakirlik ve yoksulluğun varlığının s&uuml;rmesi devletin y&ouml;netimini zorlaştırır ve fakihlerin bu konuda g&ouml;revlerini eksik yaptığı olgusunun zamanla oluşumu &ouml;nlenemez hal alır.</p>
<p>
	<strong>2- Yemek Zorunluluğu</strong></p>
<p>
	Şehid-i Sani değerli Lum&rsquo;e şerhi kitabında zorunlu yerleri ş&ouml;yle sayıyor:</p>
<p>
	1-Bir şahıs, yemek yemediği zaman &ouml;lme ihtimali ile karşı karşıya kalabilir.</p>
<p>
	2- Bir şahsa g&ouml;re yemek yememek hastalanmasına veya hastalığının şiddetlenmesine yol a&ccedil;abilir.</p>
<p>
	3- Yemek yememek, şahsın şiddetli bir şekilde zayıf kalmasına ve eğer yolculukta ise kervandan geri kalarak zorluk ve sıkıntıya d&uuml;şmesine sebep olabilir.<a href="#_ftn48" name="_ftnref48" title="">[48]</a></p>
<p>
	Zikredilen şıklar, &ouml;zel bir haleti g&ouml;sterse de fakihlerin &ouml;zel ama yeterliliğe karşı tavırları bize, neticeye varmada yardımcı olur. Bir şahıs, aşırı a&ccedil;lıktan korkar, yemek yememek onun &ouml;lmesine veya hastalanmasına veya hastalığının şiddetlenmesine sebep olursa, b&ouml;yle bir durumda başkasından yemek alamadığı zaman, zorunluluk miktarınca leş ve eti haram olan hayvanın etinden yiyebilir. Fakat bir başkasının yanında yiyecek bulunması durumunda iki yol ortaya &ccedil;ıkar; ya yiyeceğe ihtiyacı olan şahsın, o yemeği almak i&ccedil;in parası vardır ve yemek karşılığında &ouml;deme yapmalıdır veya o yemeği alacak parası yoktur.</p>
<p>
	Parası olduğu takdirde yiyecek sahibi, yiyeceği o şahsa vermek zorundadır. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; zorunlu olan şahıs &ouml;lmek gibi bir tehlikeyle karşı karşıyadır ve muhterem bir canı kurtarmak farzdır; hastalık veya hastalığın şiddetlenmesine maruz kalmıştır ki bu, itina edilmesi gereken bir zarardır.</p>
<p>
	Bu y&uuml;zden yiyecek sahibi şahıs, &ldquo;zarara uğratmamak&rdquo; kuralı gereği malını vermek zorundadır. Diğer taraftan zor durumda olan şahsın, yiyecek mukabilinde vereceği parası ya da malı olduğunda malını vermesi farzdır. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; yiyeceği parası varken karşılıksız vermek yiyecek sahibine zarar vermektir. Burada da &ldquo;zarara uğratmamak&rdquo; kuralı tekrar uygulanır.</p>
<p>
	O halde parası ya da malı olan zor durumdaki şahıs, yiyecek sahibinin karşılık istememesi dışında alacağı yiyecek karşılığında para vermelidir. Fakat yiyecek sahibi zorunlu durumu g&ouml;rerek yiyeceği, normalin &uuml;st&uuml;nde bir fiyata satmak isterse bu durumda Şeyh Tusi, Mabsut kitabında &ouml;zel bir g&ouml;r&uuml;şe sahiptir. Ona g&ouml;re yukarıdaki durumda zor durumda olan şahıs malı, yiyecek sahibinden kaba kuvvetle alabilir. Bunu yapmalıdır &ccedil;&uuml;nk&uuml; şer&rsquo;i a&ccedil;ıdan o, yiyeceğe m&uuml;stahaktır ve yiyecek, &ouml;demeyi engelleyen başka birinin elindedir.</p>
<p>
	Kaba kuvvete g&uuml;c&uuml; yetmeyen şahıs, almak istediği malın bedeli karşılığında başka bir şey &ouml;demeyecek şekilde ge&ccedil;ersiz bir alış-veriş hilesine başvurarak yiyeceği alabilir.</p>
<p>
	Eğer sahih bir alış-verişten başka bir yol bulunmazsa &ouml;demeyi kabul etmeli ve yiyeceği normalin &uuml;st&uuml;nde bir fiyatla satın almalıdır.</p>
<p>
	O, normalinden daha fazla bir değere alınan mal ve alış-verişte belirlenen fiyatın, zor durumda olan şahsın aldığı mala sahip olup olmaması hakkında ihtilaf olduğunu s&ouml;yleyerek ş&ouml;yle buyuruyor: &ldquo;Bazıları zor durumda olan şahsın aldığı malın sahibi olduğunu kabul etmişlerdir. Fakat bazıları da, bu durumda da sadece &ouml;dediği karşılık miktarınca sahip olduğunu s&ouml;ylemişlerdir. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; zor durumda olan şahsın durumu, mecbur edenin durumu gibidir. Sonu&ccedil;ta ise Şeyh, Mabsut kitabında son g&ouml;r&uuml;ş&uuml; kabul eder.&rdquo;<a href="#_ftn49" name="_ftnref49" title="">[49]</a></p>
<p>
	Allame Muhtelef&rsquo;te<a href="#_ftn50" name="_ftnref50" title="">[50]</a>, Muhakkik Şerai&rsquo;de ve Cevahir yazarı kitabında<a href="#_ftn51" name="_ftnref51" title="">[51]</a> eğer malın karşılığından fazlası zor durumda olan şahsın &ouml;deyebileceği bir miktar ise, ancak o miktara sahip olacaktır. Buna g&ouml;re zor durumda olan şahıs sadece verebileceği fiyattan fazlasına sahip olamaz. Şimdi şu soruya dikkat edelim: zor durumda olan şahsın yiyecek karşılığında verebileceği mal ya da parası olmaması halinde, acaba yiyecek sahibinin bu yiyeceği vermesi farz mıdır?</p>
<p>
	Şeyh Hilaf&rsquo;ta ve İbn İdris Şerai&rsquo;de yiyecek sahibinin hi&ccedil;bir zorunluluğu olmadığı g&ouml;r&uuml;ş&uuml;n&uuml; kabul ediyorlar. Kendi g&ouml;r&uuml;şlerine bazı deliller sunmuşlardır. &Ouml;ncelikle telefe yardımın &ouml;rneklerinden olmadığı i&ccedil;in yiyecek vermemek haram değildir. İkincisi muhterem bir canı korumak farzdır lakin bunun delili icmadır ve icma, şer&rsquo;i h&uuml;k&uuml;mlerin lafzi olmayan delili olduğundan onun yakin edilen miktarıyla yetinilir.</p>
<p>
	Bu y&uuml;zden muhterem bir canı kurtarmak i&ccedil;in bir malı bağışlamanın farz olması, belli değildir. Aksine farz olmadığı kesindir. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; şeri kurallara uygun davrananların devamlı yapageldikleri tam tersidir (h&acirc;lbuki m&uuml;stemir sire-i m&uuml;teşerri bunun hilafınadır). &Ouml;rneğin para &ouml;deyerek kurtarabilecekleri halde &ouml;denmediğinden dolayı &ouml;len şahıslar veya tedavi i&ccedil;in paraya ihtiyacı olan hastalar, eğer muhterem canı kurtarmak farz olsaydı, zikredilen yerlerde para &ouml;demek farz olurdu. Ve bu g&ouml;steriyor ki, muhterem canı korumak mutlak surette farz değildir. Bu şu demek, fıkıh &acirc;limleri ve takva sahipleri, kendileri hesabına para &ouml;denmese de ihtiya&ccedil; sahibini rahatlatırlar.</p>
<p>
	Şeyh&rsquo;in Hilaf&rsquo;ta ve İbn İdris&rsquo;in Şerai&rsquo;de istisnai g&ouml;r&uuml;şleri karşısında diğer fakihler zor durumda olan şahsa yiyecek vermeyi, İbn Ebu Umeyr&rsquo;in İmam Sadık&rsquo;tan (a.s) naklettiği bir&ccedil;ok muteber rivayete dayanarak farz bilirler. İmam Sadık (a.s) ş&ouml;yle buyuruyor: &ldquo;Bir tek kelimesiyle bir m&uuml;minin &ouml;ld&uuml;r&uuml;lmesine sebep olan şahsın kıyamet g&uuml;n&uuml; alnına, Allah&rsquo;ın rahmetinden &uuml;midini kesmiştir, yazılır.&rdquo;<a href="#_ftn52" name="_ftnref52" title="">[52]</a></p>
<p>
	Allah&rsquo;tan &uuml;midin kesilmesi, şahsın m&uuml;ekked haramları yaptığı zamandır. Burada da şahsın &ldquo;yiyeceği vermiyorum&rdquo; demesi veya fiili olarak vermemesiyle zor durumda olan şahsın &ouml;l&uuml;m&uuml;ne sebep olur. Aynı şekilde Cevahir yazarı ş&ouml;yle buyuruyor: &ldquo;Muhterem bir canı koruma gerekliliği, delile ihtiyacı olmayan aşik&acirc;r şeylerdendir.&rdquo;<a href="#_ftn53" name="_ftnref53" title="">[53]</a></p>
<p>
	Fakihlerin, yiyecek verilmesinin farz olması hakkındaki meşhur g&ouml;r&uuml;ş&uuml;n&uuml; kabul ettikten sonra şu soru beyan edilir: Veren şahsa hangi &ouml;l&ccedil;&uuml;de vermesi farzdır? Acaba zor durumda olan şahsı, &ouml;l&uuml;mden kurtarıp hayatına devam edebileceği miktarda mı vermelidir yoksa onu doyuracak &ouml;l&ccedil;&uuml;de mi vermesi gerekir?</p>
<p>
	Şehit Sani, her bir g&ouml;r&uuml;ş i&ccedil;in bir takım sebepler zikrettiği iki ihtimal veriyor.<a href="#_ftn54" name="_ftnref54" title="">[54]</a> Cevahir yazarı, doyuracak &ouml;l&ccedil;&uuml;de verilmesinin gerekliliği g&ouml;r&uuml;ş&uuml;n&uuml;n aşik&acirc;r bir zayıflığa sahip olduğuna inanıyor. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; &ldquo;zaruret, kendi miktarınca belirlenir&rdquo; ve burada daha fazla zorunluluk iktiza etmediği s&uuml;rece &ouml;l&ccedil;&uuml;, sedd-i ramaktır (en az miktardır).<a href="#_ftn55" name="_ftnref55" title="">[55]</a></p>
<p>
	Ger&ccedil;ekte zorda olana yiyecek vermenin gerekliliği ve onun &ouml;l&ccedil;&uuml;s&uuml; konusunda, bir taraftan muhterem bir canı korumak, diğer taraftan &ldquo;insanlar kendi mallarının sahibidirler&rdquo; kuralıyla &ccedil;elişir.</p>
<p>
	Muhterem canın korunmasıyla, m&uuml;lkiyetin korunması kendi &ouml;l&ccedil;&uuml;tlerinden dolayı birbirleriyle &ccedil;elişir. Elbette muhterem canın korunması, muhterem canı korumaya sıdk ettiği s&uuml;rece &ouml;ncelik sahibidir. Fakat muhterem canı korumak, ondan fazlasına sıdk etmemiştir. M&uuml;lkiyet hakkını korumak, gerekliliğin kaldırılmasını zorunlu kılar. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; sedd-i ramaktan fazlasını kabul etmek, gerekliliğin olmamasını kabullenmektir ve ihtiya&ccedil;tan fazlasının yapılması halinde yardım ve ihsan etmiş sayılır. Şahıs, &ccedil;aresizlik haddine ulaşır ve yiyecek sahiplerinin sayısı da &ccedil;ok olursa herhangi bir &ccedil;elişkiye d&uuml;ş&uuml;lmeden şahıs kurtarabilir.</p>
<p>
	<strong>Sonu&ccedil;</strong></p>
<p>
	Bu makalenin hedefi fakihlerin, fakirlik olgusuna ve mutlak fakirliğe karşı bakış a&ccedil;ılarına ulaşmaktır. Bu y&uuml;zden fakirlikle m&uuml;cadele, zenginlerin ve devletin fakirlik karşısındaki vazifesi, bu vazifenin sınırı, mutlak fakirlikle m&uuml;cadelenin diğer fakirlik katmanlarına nispetle &ouml;ncelik tanınarak tercih edilmesi veya edilmemesi hakkındaki g&ouml;r&uuml;şlerin ortaya konulması, bu makalenin hedeflerindendir. Bu araştırmadan ele ge&ccedil;en sonu&ccedil;ları şu şekilde beyan etmek m&uuml;mk&uuml;nd&uuml;r:</p>
<p>
	1- Şahıs &ccedil;aresizlik haddine ulaştığında g&uuml;c&uuml; yeten herkesin onu kurtarması farzdır. Eğer tek bir kişi varsa ve kurtarmaya g&uuml;c&uuml; yetiyorsa, ona vacib-i ayni olur. Eğer birden fazla olursa, vacib-i kifaidir. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; muhterem canı korumak farzdır. Sadece &ccedil;aresizliği ortadan kaldıracak &ouml;l&ccedil;&uuml;de vermek farzdır. Bu y&uuml;zden zaruret daha fazlasını gerektirmediği s&uuml;rece seddi ramak miktarınca vermek gereklidir.</p>
<p>
	2- &Ccedil;aresizlik aşamasından sonra fakirlere karşı zenginlerin vazifesini iki b&ouml;l&uuml;me ayırabiliriz. Birinci b&ouml;l&uuml;m zek&acirc;t, humus, fitre zek&acirc;tı, kefaret, belirli hak, hasat hakkı ve hatta adak gibi mali farzlardır. İkinci b&ouml;l&uuml;m, zenginlerin g&ouml;n&uuml;ll&uuml; olarak yaptıkları bor&ccedil;, vakıf, miras ve sadaka gibi yardımlardır. İnan&ccedil;lı zengin, Allah rızası ve uhrevi sevaplar i&ccedil;in g&ouml;n&uuml;ll&uuml; olarak zikredilen yardımları yapar.</p>
<p>
	3- Fakihlere g&ouml;re devletin de fakirlere karşı vazifeleri vardır. Devletin elinde bulunan kaynaklardan bazıları fakir ve yoksullar i&ccedil;in kullanılır ve diğer bazılarının belirli kullanım yerleri olmadığından M&uuml;sl&uuml;manların maslahatı ve İslam toplumu i&ccedil;in kullanılır. Bu kaynakların, fakirliği ortadan kaldırmak i&ccedil;in kullanılması, devletin teşhisine ve fakirliğin h&acirc;kim a&ccedil;ısından diğer maslahatlara nispetle &ouml;nemine bağlıdır.</p>
<p>
	4- Fakirliğin ortadan kaldırılması i&ccedil;in ihtisas edilen kaynakların bazıları, mutlak fakirliği ortadan kaldırmak i&ccedil;indir. Bor&ccedil; verme kurumu, m&uuml;stahak olanın bor&ccedil; alarak k&uuml;&ccedil;&uuml;k sermayelerle veya ara&ccedil;larla &ccedil;alışmasına yardımcı olarak fakirlikten ve hatta mutlak fakirlikten kurtulabilecek fakirlere yardım eden bir kurumdur. Ger&ccedil;i borcu geri &ouml;deme &uuml;midi olmayan fakirler i&ccedil;in borcun manası yoktur. Sadakalar, hasat hakkı, belirli hak, mutlak fakirliği ortadan kaldırmaya y&ouml;nelik belirli m&uuml;stehaplardandır. Fitre zek&acirc;tı ve kefaretler de mutlak fakirliği ortadan kaldırmaya y&ouml;nelik farzlardandır.</p>
<p>
	5- Zek&acirc;t, fakirliği ortadan kaldıran en &ouml;nemli farz kaynaklardan sayılır. G&ouml;r&uuml;n&uuml;şe g&ouml;re fakihler, bu kaynak ile mutlak fakirliği ortadan kaldırma &ouml;nceliği g&ouml;r&uuml;ş&uuml;n&uuml; benimsememişlerdir. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; birinci olarak Şia fakihlerinden ve Ehlis&uuml;nnetin meşhur &acirc;limlerinden hi&ccedil; birisi, zek&acirc;tın m&uuml;stehak sınıflar arasında paylaşımının gerekliliğine benimsememişlerdir. Bu y&uuml;zden zek&acirc;t mallarının mutlak fakirlere g&ouml;re daha iyi durumda olan şahıslar i&ccedil;in kullanılması yeterlidir. İkincisi, Mebsut&rsquo;ta Şeyh Tusi&rsquo;den başka hi&ccedil;bir fakih, zek&acirc;tın, fakirlerin ihtiya&ccedil;larını gidermek i&ccedil;in yetersiz olduğu varsayımına değinmemiştir. (Şehit Sadr&rsquo;ın İktisadımız kitabı istisnalardan sayılabilir.) Bu varsayımın konu edilmemesi zihne şu g&ouml;r&uuml;ş&uuml; getirebilir; fakihler, devlet ve zenginlerin vazifesi &ccedil;er&ccedil;evesinde bundan fazlasını benimsememişlerdir.</p>
<p>
	6- &Ouml;nceki b&ouml;l&uuml;m&uuml;n genelinden anlaşılan şu ki, fakihler, mutlak fakirlikle m&uuml;cadelenin &ouml;nceliği olduğunu kabul etmemektedirler. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; hadislere dayanarak zek&acirc;tı, fakirlerin ihtiya&ccedil;larının temini i&ccedil;in yeterli g&ouml;r&uuml;yorlar. Yetersizliği hakkında ise bir delil olmadığını kabul ediyorlar. B&uuml;t&uuml;n herkes zek&acirc;t vererek vazifesine amel ettiğinde fakir kalmayacaktır. Fakirin varlığı zek&acirc;tın yetersizliğinden değil, bazı zenginlerin sorumluluklarını yerine getirmemesindendir.</p>
<p>
	7- Bu delilin doğru kabul edilmesi, hem zek&acirc;tın yetersizliği varsayımının d&uuml;zenlen-memesinin ve hem de zek&acirc;ta m&uuml;stahak guruplar arasında zek&acirc;tın paylaşımının farz olmasını kabul etmemenin beyanıdır. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; her ne kadar zek&acirc;tın m&uuml;stahak guruplar arasında paylaşılmasının farz olmadığına inanılsa da zek&acirc;t, b&uuml;t&uuml;n sınıfların ihtiya&ccedil;larını gidermek i&ccedil;in yeterlidir.</p>
<p>
	Fakirlerin ihtiyacının giderilmesi i&ccedil;in zek&acirc;tın yetersizliği varsayımının d&uuml;zenlen-memesinin delili, fakihlerin belirli farz haklardan başka bir mali farzı resmi olarak tanı-mamalarından kaynaklanabilir. İster zek&acirc;t, fakirliğin tamamen ortadan kalkmasına sebep olsun ister olmasın, her iki surette zenginler, kendi vazifelerine amel etmişlerdir. Bu &ccedil;ıkarımda, bazı hadislere istinat edilmiştir. Elbette muhalif deliller de mevcuttur.</p>
<p>
	8- &Ouml;nceki maddelere istinaden şu netice alınabilir; fakihlere g&ouml;re fakirlikle m&uuml;cadele zorunluluğu zek&acirc;t, humus, kefaret, fitre zek&acirc;tı gibi belirli mali farzlar, zenginler i&ccedil;in zorunludur. Bu zorunluluk, kullanımı sadece fakirler i&ccedil;in olan devlete ait kaynaklar i&ccedil;in de ge&ccedil;erlidir. Eğer yapılan yardımlara rağmen hala mahrum şahıslar mevcutsa, zenginlerin mallarından, başka bir mali farz belirlemek i&ccedil;in delil yoktur. Ama manevi y&ouml;nlere, ilahi hedeflere ve uhrevi sevaplara dayanarak yardımlaşmaya, kardeşlik hakkına ve mali m&uuml;stehaplara bir&ccedil;ok vurgu yapılmıştır. G&ouml;n&uuml;ll&uuml; yapılan yardımlarla mahrumların elinden tutmak toplum arasındaki bağı g&uuml;&ccedil;lendirir.</p>
<div>
	&nbsp;</p>
<hr align="left" size="1" width="33%" />
<div id="ftn1">
<p>
			<a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><sup><sup>[1]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Gunnar Myrdal, Tarhi Barai Mubareze ba Fakr-i Cihani, Babek Kahramani terc&uuml;mesi, Emir Kebir, 1355, s. 57.</p>
</p></div>
<div id="ftn2">
<p>
			<a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><sup><sup>[2]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Keith Griffin ve Jeffrey James, İntikal be Tovsiei Adilane, Muhammed Rıza Re&rsquo;feti terc&uuml;mesi, Vezaret-i Umur-i Harici, 1368, s. 12.</p>
</p></div>
<div id="ftn3">
<p>
			<a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><sup><sup>[3]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Luis Enrigue, age.</p>
</p></div>
<div id="ftn4">
<p>
			<a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title=""><sup><sup>[4]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Michael Todaro, Tovsiei İktisadi der Cihan-i Sevvom c. 1, Gulamali Fercadi terc&uuml;mesi, Sazman-i Bername ve Bud&ccedil;e, 1358, s. 250-251.</p>
</p></div>
<div id="ftn5">
<p>
			<a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title=""><sup><sup>[5]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Scharl Jill ve Scharyl Reest, Tarih-i Akaid-i İktisadi, Kerim Sencabi terc&uuml;mesi, Danışgah-i Tahran, 13, s. 245-246.</p>
</p></div>
<div id="ftn6">
<p>
			<a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title=""><sup><sup>[6]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Age, s. 270-271</p>
</p></div>
<div id="ftn7">
<p>
			<a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title=""><sup><sup>[7]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Seyyit Ruhullah Humeyni, Tahriru&rsquo;l-Vesile, c. 2, s. 125-126.</p>
</p></div>
<div id="ftn8">
<p>
			<a href="#_ftnref8" name="_ftn8" title=""><sup><sup>[8]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Muhammed Hasan Necefi, Cevahiru&rsquo;l-Kelam, c. 25, Daru&rsquo;l-Kutubi&rsquo;l-İslamiye, 1. baskı, s. 1-4.</p>
</p></div>
<div id="ftn9">
<p>
			<a href="#_ftnref9" name="_ftn9" title=""><sup><sup>[9]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Age, c. 28, s. 122.</p>
</p></div>
<div id="ftn10">
<p>
			<a href="#_ftnref10" name="_ftn10" title=""><sup><sup>[10]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Mearic, 24-25.</p>
</p></div>
<div id="ftn11">
<p>
			<a href="#_ftnref11" name="_ftn11" title=""><sup><sup>[11]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Muhammed Hasan Necefi, c. 15, s. 10.</p>
</p></div>
<div id="ftn12">
<p>
			<a href="#_ftnref12" name="_ftn12" title=""><sup><sup>[12]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Enam, 141.</p>
</p></div>
<div id="ftn13">
<p>
			<a href="#_ftnref13" name="_ftn13" title=""><sup><sup>[13]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Nasır Mekarim Şirazi ve yardımcıları, Tefsir-i Numune, c. 6, Daru&rsquo;l-Kitabi&rsquo;l-İslamiyye, 7. baskı, 1361, s. 56.</p>
</p></div>
<div id="ftn14">
<p>
			<a href="#_ftnref14" name="_ftn14" title=""><sup><sup>[14]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Yusuf Behrani, el-Hadaiku&rsquo;n-Nazire, c. 12, M&uuml;essese-i Neşr-i İslami, s. 12.</p>
</p></div>
<div id="ftn15">
<p>
			<a href="#_ftnref15" name="_ftn15" title=""><sup><sup>[15]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Murtaza Ensari, kitab-ı taharet, c. 2.</p>
</p></div>
<div id="ftn16">
<p>
			<a href="#_ftnref16" name="_ftn16" title=""><sup><sup>[16]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Muhammed Hasan Necefi, Cevahiru&rsquo;l-Kelam, c. 15, s. 8.</p>
</p></div>
<div id="ftn17">
<p>
			<a href="#_ftnref17" name="_ftn17" title=""><sup><sup>[17]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Muessese-i Fıkhiyi Şia, Silsiletu&rsquo;l-Yenabiu&rsquo;l-Mevedde, ed-Daru&rsquo;l-İslamiyye, miladi 1993, c. 29, s. 208.</p>
</p></div>
<div id="ftn18">
<p>
			<a href="#_ftnref18" name="_ftn18" title=""><sup><sup>[18]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Age, miladi 1990, c. 5, s. 181.</p>
</p></div>
<div id="ftn19">
<p>
			<a href="#_ftnref19" name="_ftn19" title=""><sup><sup>[19]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Age, s. 372.</p>
</p></div>
<div id="ftn20">
<p>
			<a href="#_ftnref20" name="_ftn20" title=""><sup><sup>[20]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Age, s. 276.</p>
</p></div>
<div id="ftn21">
<p>
			<a href="#_ftnref21" name="_ftn21" title=""><sup><sup>[21]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Age, s. 411.</p>
</p></div>
<div id="ftn22">
<p>
			<a href="#_ftnref22" name="_ftn22" title=""><sup><sup>[22]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Age, c. 29, s. 343.</p>
</p></div>
<div id="ftn23">
<p>
			<a href="#_ftnref23" name="_ftn23" title=""><sup><sup>[23]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Age, s. 280.</p>
</p></div>
<div id="ftn24">
<p>
			<a href="#_ftnref24" name="_ftn24" title=""><sup><sup>[24]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Age, s. 232.</p>
</p></div>
<div id="ftn25">
<p>
			<a href="#_ftnref25" name="_ftn25" title=""><sup><sup>[25]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Age, c. 5, s. 434.</p>
</p></div>
<div id="ftn26">
<p>
			<a href="#_ftnref26" name="_ftn26" title=""><sup><sup>[26]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Age, c. 29, s. 247.</p>
</p></div>
<div id="ftn27">
<p>
			<a href="#_ftnref27" name="_ftn27" title=""><sup><sup>[27]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Age, c. 5, s. 330-331.</p>
</p></div>
<div id="ftn28">
<p>
			<a href="#_ftnref28" name="_ftn28" title=""><sup><sup>[28]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Huseyin Ali Muntezeri, Velayet-i Fakih, c. 3, Daru&rsquo;l-Fikr, Kum 1411 h. k, 1. baskı, s. 495-498.</p>
</p></div>
<div id="ftn29">
<p>
			<a href="#_ftnref29" name="_ftn29" title=""><sup><sup>[29]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Age, s. 37.</p>
</p></div>
<div id="ftn30">
<p>
			<a href="#_ftnref30" name="_ftn30" title=""><sup><sup>[30]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ger&ccedil;i bu mefhumun algılanmasında sapmalar olmuşsa da şan ve konum, olumlu y&ouml;nlere de sahiptir. Bunun tahlili i&ccedil;in başka bir fırsat gerklidir.</p>
</p></div>
<div id="ftn31">
<p>
			<a href="#_ftnref31" name="_ftn31" title=""><sup><sup>[31]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Muhammed Bakır Sadr, İktisaduna, Mektebu&rsquo;l-E&rsquo;lami&rsquo;l-İslami, 1. baskı, 1417 hk, s. 465 ve 475 ve 476.</p>
</p></div>
<div id="ftn32">
<p>
			<a href="#_ftnref32" name="_ftn32" title=""><sup><sup>[32]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Muhammed b. Hasan el-Hurru Amuli, Vesailu&rsquo;ş-Şia, c. 6, bab 8 ez abvab-ı m&uuml;stehakkini zek&acirc;t, hadis 4, s. 159.</p>
</p></div>
<div id="ftn33">
<p>
			<a href="#_ftnref33" name="_ftn33" title=""><sup><sup>[33]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Daha fazla bilgi i&ccedil;in, Muhammed Rıza Yusufi, Mecellename-i Mufid, sayı 16, Mukayese-i Mefahim-i Fakr ve Meskenet Ba Du Mefhumi Fakr-ı Mutlak ve Nisbi.</p>
</p></div>
<div id="ftn34">
<p>
			<a href="#_ftnref34" name="_ftn34" title=""><sup><sup>[34]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; &ldquo;S&ouml;z budur ancak; sadakalar (zek&acirc;tlar), yoksulların, hi&ccedil;bir şeyi bulunmayanların, o malı toplayıp devşirmeye memur olanların, g&ouml;n&uuml;lleri M&uuml;sl&uuml;manlıkla uzlaştırılmak istenen kişilerin, k&ouml;lelerle tutsakların, bor&ccedil;luların, Allah yolunda savaşanların ve yolda kalmışların hakkıdır, Allah&rsquo;ın h&uuml;km&uuml;d&uuml;r bu ve Allah her şeyi bilir, h&uuml;k&uuml;m ve hikmet s&acirc;hibidir.&rdquo; Tevbe, 60.</p>
</p></div>
<div id="ftn35">
<p>
			<a href="#_ftnref35" name="_ftn35" title=""><sup><sup>[35]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Merhum Ayetullah Yezdi Tabatabai, Urvetu&rsquo;l-Vuska&rsquo;da, c. 1, taklit konusunun 23. meselesinde adaleti ş&ouml;yle tanımlıyor: &ldquo;Adalet, farzları yerine getirme ve haramları terketme alışkanlığıdır. Zanni ve yakini olarak keşfedilen h&uuml;sn-&uuml; zahirle veya bilgi olarak fayda sağlayan yaygınlıkla sabit olur. M&uuml;&ccedil;tehitlerin herbirisi tanımın i&ccedil;eriğine dipnot yazmışlardır. Her hal&uuml;karda g&uuml;nah, farzları terkedip haramları yapmaktır. G&uuml;nahk&acirc;r iki &ccedil;eşittir, yapılan yardımları, birincisi i&ccedil;ki i&ccedil;mek gibi haram yollarda harcayan, ikincisi namaz ehli olmayan şahıs gibidir. S&ouml;z konusu g&uuml;nahk&acirc;r, zek&acirc;t malını haram yolda kullanandır.&rdquo;</p>
</p></div>
<div id="ftn36">
<p>
			<a href="#_ftnref36" name="_ftn36" title=""><sup><sup>[36]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Muhammed Hasan Necefi, age, c. 15, s. 394.</p>
</p></div>
<div id="ftn37">
<p>
			<a href="#_ftnref37" name="_ftn37" title=""><sup><sup>[37]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Seyyid Ahmed Hansari, Camiu&rsquo;l-Medarik, c. 2, s. 77, M&uuml;essese-i İsmailiyan, 2. baskı, 1364.</p>
</p></div>
<div id="ftn38">
<p>
			<a href="#_ftnref38" name="_ftn38" title=""><sup><sup>[38]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Yusuf el-Bahrani, el-Hadaiku&rsquo;n-Nazire, age, c. 12, s. 226-228.</p>
</p></div>
<div id="ftn39">
<p>
			<a href="#_ftnref39" name="_ftn39" title=""><sup><sup>[39]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Hasan b. Yusuf Hilli, Tezkiretu&rsquo;l-Fukaha, c. 5, s. 338-339, M&uuml;essese-i Alu&rsquo;l-Beyt, 1. baskı, 1414 h.k.</p>
</p></div>
<div id="ftn40">
<p>
			<a href="#_ftnref40" name="_ftn40" title=""><sup><sup>[40]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Seyyid Muhammed Kazım Yezdi, Urvetu&rsquo;l-Vuska, c. 2, mesele 9, zek&acirc;t m&uuml;stahaklarının sıfatları babı.</p>
</p></div>
<div id="ftn41">
<p>
			<a href="#_ftnref41" name="_ftn41" title=""><sup><sup>[41]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Huseyin Ali Muntezeri, ez-Zek&acirc;t, c. 3, s. 252, Neşr-i Tefekk&uuml;r, 1. baskı, 1413 h.k.</p>
</p></div>
<div id="ftn42">
<p>
			<a href="#_ftnref42" name="_ftn42" title=""><sup><sup>[42]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Seyyid Ahmet Hansari, age, s. 58.</p>
</p></div>
<div id="ftn43">
<p>
			<a href="#_ftnref43" name="_ftn43" title=""><sup><sup>[43]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Hasan b. Yusuf el-Hilli, age, s. 336-338.</p>
</p></div>
<div id="ftn44">
<p>
			<a href="#_ftnref44" name="_ftn44" title=""><sup><sup>[44]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Muessese, Fıkh-ı Şia, age, c. 29, s. 201-202.</p>
</p></div>
<div id="ftn45">
<p>
			<a href="#_ftnref45" name="_ftn45" title=""><sup><sup>[45]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Muhammed b. el-Hasan el-Hurr-i Amuli, age, babu evvel min ebvabi ma tecibu fihi&rsquo;z-zek&acirc;t, hadis 3.</p>
</p></div>
<div id="ftn46">
<p>
			<a href="#_ftnref46" name="_ftn46" title=""><sup><sup>[46]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Age, hadis 2 ve 6.</p>
</p></div>
<div id="ftn47">
<p>
			<a href="#_ftnref47" name="_ftn47" title=""><sup><sup>[47]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Age, bab 8 min ebvabi ma tecibu fihi zek&acirc;t.</p>
</p></div>
<div id="ftn48">
<p>
			<a href="#_ftnref48" name="_ftn48" title=""><sup><sup>[48]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Zeynuddin b. Ali el-Amuli, Şerhu Lum&rsquo;eti&rsquo;l-Dimeşkiyye, c. 7, s. 348, İntişarat ve &Ccedil;aphane-i İlmiyye-i Kum, 2. Baskı, 1396 h.k.</p>
</p></div>
<div id="ftn49">
<p>
			<a href="#_ftnref49" name="_ftn49" title=""><sup><sup>[49]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Muhammed b. el-Hasan el-Tusi, el-Mabsut, c. 6, s. 285-286, el-Mektebetu&rsquo;l-Murtezeviyye.</p>
</p></div>
<div id="ftn50">
<p>
			<a href="#_ftnref50" name="_ftn50" title=""><sup><sup>[50]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Hasan b. Yusuf el-Hilli, el-Muhtelef, c. 687, Mektebetu&rsquo;n-Neyneva el-Hadise.</p>
</p></div>
<div id="ftn51">
<p>
			<a href="#_ftnref51" name="_ftn51" title=""><sup><sup>[51]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Muhammed Hasan el-Necefi, age, c. 36, s. 438.</p>
</p></div>
<div id="ftn52">
<p>
			<a href="#_ftnref52" name="_ftn52" title=""><sup><sup>[52]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Muhammed b. el-Hasan el-Hurr-i Amuli, age, c. 19, 2. Bab, min ebvabi&rsquo;l-kısas fi&rsquo;n-nefs, hadis 4, s. 9.</p>
</p></div>
<div id="ftn53">
<p>
			<a href="#_ftnref53" name="_ftn53" title=""><sup><sup>[53]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Muhammed Hasan el-Necefi, age, s. 432-433.</p>
</p></div>
<div id="ftn54">
<p>
			<a href="#_ftnref54" name="_ftn54" title=""><sup><sup>[54]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Zeynuddin b. Ali el-Amuli, Mesaliku&rsquo;l-Efham fi Şerhi Şeraii&rsquo;l-Ahk&acirc;m, c. 2, s. 250, Mektebetu Basiret, Kum.</p>
</p></div>
<div id="ftn55">
<p>
			<a href="#_ftnref55" name="_ftn55" title=""><sup><sup>[55]</sup></sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Muhammed Hasan el-Necefi, age, s. 434.</p>
</p></div>
</div>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/fakihler-acisindan-fakirlikle-mucadele/">Fakihler Açısından Fakirlikle Mücadele</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kerbela-Aşura</title>
		<link>https://www.caferilik.com/kerbela-asura/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 08 May 2020 10:18:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Fıkıh]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamex.com/?p=3023</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; İsl&#226;m fıkhı a&#231;ısından insanın gerek bireysel, gerek sosyal davranışlarından her biri bir h&#252;kme t&#226;bidir. İnsanın hayatı boyunca karşılaşabileceği b&#252;t&#252;n h&#226;l ve durumların ya da sergileyebileceği b&#252;t&#252;n tutum ve davranışların İsl&#226;m fıkhında belli bir h&#252;km&#252; vardır ve h&#252;km&#252; belirlenmeyen tek bir h&#226;l veya davranış s&#246;z konusu değildir. Bu bağlamda diğer fıkıh okullarına kıyasla Ehl-i Beyt [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/kerbela-asura/">Kerbela-Aşura</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>
	&nbsp;</p>
<p>
		İsl&acirc;m fıkhı a&ccedil;ısından insanın gerek bireysel, gerek sosyal davranışlarından her biri bir h&uuml;kme t&acirc;bidir. İnsanın hayatı boyunca karşılaşabileceği b&uuml;t&uuml;n h&acirc;l ve durumların ya da sergileyebileceği b&uuml;t&uuml;n tutum ve davranışların İsl&acirc;m fıkhında belli bir h&uuml;km&uuml; vardır ve h&uuml;km&uuml; belirlenmeyen tek bir h&acirc;l veya davranış s&ouml;z konusu değildir. Bu bağlamda diğer fıkıh okullarına kıyasla Ehl-i Beyt fıkhının belirgin bir zenginliği ve &uuml;st&uuml;nl&uuml;ğ&uuml; vardır. Bu kısa a&ccedil;ıklamadan sonra dergimizin bu sayısının fıkıh k&ouml;şesinde &ouml;zellikle Şehitler Serveri, Mazlumlar Efendisi Hz. H&uuml;seyin (a.s.) aşıklarını ilgilendiren bazı konuları fıkh&icirc; a&ccedil;ıdan değerlendirmeyi uygun bulduk. Bu konuları birka&ccedil; başlık altında işleyeceğiz:</p>
</p>
<h2>
	1) İmam H&uuml;seyin (a.s.)&#39;ın M&uuml;barek İsmi</h2>
<p>
	Resul-i Ekrem (s.a.a.)&#39;in ş&ouml;yle buyurduğu rivayet edilir: &quot;Hasan ve H&uuml;seyin isimleri, cennet isimlerindendir ve İsl&acirc;m&#39;dan &ouml;nce kimse bu isimlerle adlandırılmamıştır.&quot;<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a></p>
<p>
	<strong>H&uuml;k&uuml;m 1-</strong> Hz. H&uuml;seyin (a.s.)&#39;ın ismi, tıpkı Hz. Resulullah (s.a.a.), Hz. Fatıma&#39;t&uuml;z- Zehra (s.a.) ve diğer Ehl-i Beyt İmamları&#39;nın m&uuml;barek isimleri gibi, saygı g&ouml;sterilmesi gereken kutsal isimlerdendir; dolayısıyla ona karşı her t&uuml;rl&uuml; saygısızlık haramdır. &Ouml;rneğin; Hz. H&uuml;seyin (a.s.)&#39;ın m&uuml;barek isminin yazılı olduğu k&acirc;ğıdı yakmak, onu &ccedil;&ouml;pe atmak gibi saygısızlık sayılacak bir davranışta bulunmak, o m&uuml;barek ismi saygısızlık sayılacak bir şeyle veya bir şeye yazmak caiz değildir.</p>
<p>
	<strong>H&uuml;k&uuml;m 2-</strong> Gus&uuml;ls&uuml;z ve abdestsiz olarak Hz. İmam H&uuml;seyin (a.s.)&#39;ın m&uuml;barek ismine el s&uuml;rmek, dokunmak haramdır. Abdesti olmayan veya &uuml;zerine gus&uuml;l farz olan kimse, o m&uuml;barek isme el s&uuml;rmemelidir.</p>
<h2>
	2) Hz. İmam H&uuml;seyin (a.s.)&#39;ın Haremi</h2>
<p>
	<strong>H&uuml;k&uuml;m 1-</strong> Bilindiği gibi, geniş fıkıh kitaplarında a&ccedil;ıklanan şartların ger&ccedil;ekleşmesi h&acirc;linde, yolculukta g&uuml;nl&uuml;k d&ouml;rt rek&acirc;tlı farz namazların ikişer rek&acirc;t olarak kılınması gerekmektedir. Ancak d&ouml;rt yer var ki, yolcu isterse oralarda bu namazlarını tam olarak kılabilir. Bu d&ouml;rt yer şunlardır: 1- Mescid-i Haram 2- Mescid-i Nebi (s.a.a.) 3- Mescid-i K&ucirc;fe 4- İmam H&uuml;seyin (a.s.)&#39;ın Haremi.</p>
<p>
	İmam Cafer Sadık (a.s.) ş&ouml;yle buyurmuştur: &quot;D&ouml;rt yerde namaz tam kılınır: Mescid-i Haram, Mescid-i Nebi (s.a.a.), Mescid-i K&ucirc;fe ve İmam H&uuml;seyin (a.s.)&#39;ın Haremi.&quot;<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a></p>
<p>
	Bu h&uuml;k&uuml;mde dikkat &ccedil;eken iki husus vardır:</p>
<p>
	1- İmam H&uuml;seyin (a.s.)&#39;in Haremi, Allah&#39;ın Haremi ve Resulullah (s.a.a.)&#39;in Haremiyle aynı sıraya konmuştur.</p>
<p>
	2- Yolcunun bu kutsal mek&acirc;nlarda namazlarını tam olarak kılabilmesinin sırrı şudur: Bu kutsal mek&acirc;nlarda kimse kendini garip ve yabancı hissetmemeli, oraları kendi evi ve vatanı olarak g&ouml;rmelidir.</p>
<p>
	<strong>H&uuml;k&uuml;m 2-</strong> Tahareti olmayan kimse (c&uuml;n&uuml;p veya hayız ve nifas h&acirc;linde olan kadın), farz ihtiyat gereği, İmam H&uuml;seyin (a.s.)&#39;ın Haremi&#39;nde tevakkuf etmemeli, durmamalıdır.</p>
<p>
	<strong>H&uuml;k&uuml;m 3-</strong> İmam H&uuml;seyin (a.s.)&#39;ın Haremi&#39;nde namaz kılmanın &ccedil;ok sevabı vardır. Hatta orada namaz kılmak, Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebi (s.a.a.) dışında diğer camilerde namaz kılmaktan daha faziletlidir.</p>
<p>
	<strong>H&uuml;k&uuml;m 4-</strong> İmam H&uuml;seyin (a.s.)&#39;ın kabrini ziyaret etmenin &ccedil;ok sevabı vardır. Ehl-i Beyt İmamları&#39;nın hadislerinde bu konuya olduk&ccedil;a &ouml;nem verildiği g&ouml;zlemlenmektedir.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a></p>
<p>
	<strong>H&uuml;k&uuml;m 5-</strong> Hadislerde, yılın belirli gece ve g&uuml;nd&uuml;zlerinde Şehitler Efendisi Hz. H&uuml;seyin (a.s.)&#39;ın ziyareti &ouml;nemle tavsiye edilmiştir. Bunlardan bazıları ş&ouml;yledir: Aşura g&uuml;n&uuml;, Arefe gecesi ve g&uuml;nd&uuml;z&uuml;, Şaban ayının 15. g&uuml;n&uuml;, Ramazan ayının b&uuml;t&uuml;n g&uuml;nleri, &ouml;zellikle de ilk, orta ve son geceleri ve Fıtır Bayramı g&uuml;n&uuml;.</p>
<p>
	<strong>H&uuml;k&uuml;m 6-</strong> İmam H&uuml;seyin (a.s.)&#39;ın Haremi&#39;ne gitmek i&ccedil;in abdest almak m&uuml;stehaptır.</p>
<p>
	<strong>H&uuml;k&uuml;m 7-</strong> İmam H&uuml;seyin (a.s.)&#39;ı ziyarete giderken gusletmek m&uuml;stehaptır.</p>
<p>
	<strong>H&uuml;k&uuml;m 8-</strong> Yolculuğa &ccedil;ıkarken, &ouml;zellikle de İmam H&uuml;seyin (a.s.)&#39;ı ziyaret etmek i&ccedil;in yolculuğa &ccedil;ıkarken gusletmek m&uuml;stehaptır.</p>
<p>
	<strong>H&uuml;k&uuml;m 9-</strong> Peygamber ve diğer Ehl-i Beyt İmamları&#39;nın Haremlerine giderken en temiz elbiseleri giyip g&uuml;zel koku s&uuml;r&uuml;nmek m&uuml;stehap iken, İmam H&uuml;seyin (a.s.)&#39;ın Haremi&#39;ne giderken g&uuml;zel koku s&uuml;r&uuml;nmemek tavsiye edilmiştir.</p>
<p>
	<strong>H&uuml;k&uuml;m 10-</strong> İmam H&uuml;seyin (a.s.)&#39;ı ziyaret ederken, Ehl-i Beyt İmamları&#39;ndan elimize ulaşan ziyaretnamelerden yaralanmak m&uuml;stehaptır.</p>
<p>
	<strong>H&uuml;k&uuml;m 11-</strong> Ziyaretten sonra iki rek&acirc;t namaz kılmak m&uuml;stehaptır.</p>
<p>
	<strong>H&uuml;k&uuml;m 12-</strong> Ziyaretten sonra dua etmek, Allah&#39;tan hacetini istemek ve Kur&#39;an okumak, ziyaretin adabından sayılmıştır.</p>
<p>
	<strong>Not:</strong> Ziyaretin adabı bu sayılanlarla sınırlı değildir. Ayrıca bu adap, Resul-i Ekrem (s.a.a.) ve diğer Ehl-i Beyt İmamları&#39;nı ziyarette de ge&ccedil;erlidir.</p>
<h2>
	3) İmam H&uuml;seyin (a.s.)&#39;ın Kabrinin Toprağı (Kerbel&acirc; Toprağı):</h2>
<p>
	Dinin ihyası uğruna İmam H&uuml;seyin (a.s.)&#39;ın bir avu&ccedil; yakınları ve y&acirc;r&acirc;nıyla birlikte Kerbel&acirc; &ccedil;&ouml;l&uuml;nde sergilediği yiğitlik ve fedak&acirc;rlık destanının anısını yaşatmak amacıyla, dinin &ouml;nderleri tarafından Kerbel&acirc; toprağı i&ccedil;in &ouml;zel bir saygınlık &ouml;ng&ouml;r&uuml;lm&uuml;ş, o kutsal toprak i&ccedil;in &ouml;zel bazı h&uuml;k&uuml;mler beyan edilmiştir. &Ouml;rneğin:</p>
<p>
	<strong>H&uuml;k&uuml;m 1-</strong> Namazda Kerbel&acirc; toprağı &uuml;zerine secde etmek m&uuml;stehaptır ve namazın sevabının artmasına sebep olur.</p>
<p>
	<strong>H&uuml;k&uuml;m 2-</strong> Kerbel&acirc; toprağıyla yapılmış olan tesbihle zikir &ccedil;ekmenin &ccedil;ok fazileti vardır. Hatta bazı hadislerde, zikir &ccedil;ekilmese dahi sırf o tesbihi elde bulundurmaya zikir sevabı verileceği ifade edilmiştir.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a></p>
<p>
	<strong>H&uuml;k&uuml;m 3-</strong> Her t&uuml;rl&uuml; toprağı yemek haram olmakla beraber şifa niyetiyle Kerbel&acirc; toprağından az bir miktar tatmak caizdir.</p>
<p>
	<strong>H&uuml;k&uuml;m 4-</strong> Fıtır Bayramı g&uuml;n&uuml;, Bayram Namazı&#39;ndan &ouml;nce hurma veya azıcık Kerbel&acirc; toprağıyla iftar etmek m&uuml;stehaptır.</p>
<p>
	<strong>H&uuml;k&uuml;m 5- </strong>Kerbel&acirc; toprağından yapılmış m&uuml;h&uuml;r (toprak par&ccedil;ası) veya tesbihe saygısızlık caiz değildir.</p>
<p>
	<strong>H&uuml;k&uuml;m 6-</strong> Yeni doğan bebeğin ağzını azıcık Kerbel&acirc; toprağıyla a&ccedil;mak m&uuml;stehaptır.</p>
<p>
	<strong>H&uuml;k&uuml;m 7-</strong> Cenazeyi defnederken yanına bir miktar Kerbel&acirc; toprağı koymak, hanutuna da Kerbel&acirc; toprağından karıştırmak m&uuml;stehaptır.</p>
<p>
	<strong>H&uuml;k&uuml;m 8-</strong> İmam H&uuml;seyin (a.s.)&#39;ın kabrine ait toprağı (Kerbel&acirc; m&uuml;hr&uuml; ve tesbihini) &ouml;pmek, koklamak ve ona el s&uuml;rmek m&uuml;stehaptır.</p>
<h2>
	4) İmam H&uuml;seyin Adına Verilen Nezirler:</h2>
<p>
	İmam H&uuml;seyin (a.s.) adına verilen nezirler, nezredenlerin niyetleri doğrultusunda ve razı oldukları y&ouml;nde, İmam H&uuml;seyin (a.s.) i&ccedil;in yas merasimi d&uuml;zenlemek, ziyaret&ccedil;ilerini ağırlamak, mektebini yaymak gibi işlerde kullanılmalıdır.</p>
<h2>
	5) İmam H&uuml;seyin (a.s.) i&ccedil;in yas tutmak:</h2>
<p>
	<strong>H&uuml;k&uuml;m 1-</strong> &Ouml;zellikle de Muharrem ayında Mazlumlar Efendisi Hz. İmam H&uuml;seyin (a.s.) i&ccedil;in yas tutmak, yas merasimleri d&uuml;zenlemek, insanı Allah&#39;a yakınlaştıran en faziletli amellerdendir.</p>
<p>
	<strong>H&uuml;k&uuml;m 2-</strong> Krebel&acirc; faciasını canlandırmak amacıyla yapılan g&ouml;steriler, haram bir işi i&ccedil;ermemek şartıyla sakıncasız olmakla birlikte, onun yerine mersiye (ağıt) meclisleri d&uuml;zenlemek daha iyidir.</p>
<p>
	<strong>H&uuml;k&uuml;m 3-</strong> Bedene zarar vermemek şartıyla yas, matem ve h&uuml;z&uuml;n belirtisi olarak dizeler okuyup sine ve zincir vurmanın sakıncası yoktur.</p>
<p>
	<strong>H&uuml;k&uuml;m 4-</strong> İmam H&uuml;seyin (a.s.) ve y&acirc;r&acirc;nının mazlumiyetine ağlamak, ağlatmak ve mahzun olmak, karşılığında cennet va&#39;dedilen faziletli amellerdendir.</p>
<p>
	<strong>H&uuml;k&uuml;m 5-</strong> Aşura g&uuml;n&uuml;, İmam H&uuml;seyin (a.s.) ve Ehl-i Beyti ve y&acirc;r&acirc;nının mazlumiyeti ve susuzluğunu hatırlayarak s&uuml;rekli mahzun olmak fazla su i&ccedil;memek m&uuml;stehap olmakla birlikte, o g&uuml;n oru&ccedil; tutmak mekruhtur. Bu h&uuml;km&uuml;n gerek&ccedil;esi olarak İmam Cafer Sadık (a.s.) ş&ouml;yle buyuruyor: &quot;&Uuml;meyye Oğulları, İmam H&uuml;seyin (a.s.)&#39;ı &ouml;ld&uuml;rmeye muvaffak olurlarsa, onun şehit olduğu g&uuml;n&uuml; m&uuml;barek bir g&uuml;n addedip kutlamaya ve oru&ccedil; tutmaya nezrettiler. Dolayısıyla Aşura g&uuml;n&uuml; oru&ccedil; tutmak, &Uuml;meyye Oğulları&#39;nın bir geleneğidir.&quot;<a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title="">[5]</a> Bu nedenle Ehl-i Beyt İmamları (a.s.) bu zalim ve bozguncu g&uuml;ruha muhalefet etmek amacıyla o g&uuml;n oru&ccedil; tutmayı hoş g&ouml;rmemişlerdir.</p>
<p>
	&nbsp;</p>
<p>
	Fıkıh k&ouml;şemizi burada noktalarken Kerbel&acirc; faciasının 1363. yıld&ouml;n&uuml;m&uuml;nde sesleniyoruz:</p>
<p>
	<strong>Sel&acirc;m olsun sana ey H&uuml;seyin! Ey h&uuml;r insanların &ouml;nderi! Sel&acirc;m olsun sana ve alemdarın Ebulfazl&#39;ıl-Abbas&#39;a! Sel&acirc;m olsun sana ve mazlumiyetinin tartışılmaz senedi altı aylık yavruna! Sel&acirc;m olsun sana ve seninle birlikte şehadet şerbetini i&ccedil;en o y&uuml;ce insanlara! Keşke biz de seninle birlikte olsaydık da b&uuml;y&uuml;k bir başarıya ulaşsa</strong></p>
<div>
	&nbsp;</p>
<hr align="left" size="1" width="33%" />
<div id="ftn1">
<p>
			<a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title="">[1]</a>&#8211; el-H&uuml;seyin, Simatuhu ve Siretuhu, s.14, Tarih-i Dimaşk, s.17&#39;den naklen.</p>
</p></div>
<div id="ftn2">
<p>
			<a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title="">[2]</a>&#8211; Vesail&#39;&uuml;ş-Şia, c.5, s.546.</p>
</p></div>
<div id="ftn3">
<p>
			<a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title="">[3]</a>&#8211; Bihar&#39;ul-Envar, c.98, s.28 ve Sirac&#39;uş-Şia, s.234.</p>
</p></div>
<div id="ftn4">
<p>
			<a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title="">[4]</a>&#8211; Bihar&#39;ul-Envar, c.98, s.133 ve 340.</p>
</p></div>
<div id="ftn5">
<p>
			<a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title="">[5]</a>&#8211; Cevahir&#39;ul-Kelam, c.17, s.107.</p>
</p></div>
</div>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/kerbela-asura/">Kerbela-Aşura</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Müzik Ve Teganni</title>
		<link>https://www.caferilik.com/muzik-ve-teganni/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 08 May 2020 10:18:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Fıkıh]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamex.com/?p=3024</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Soru: Hel&#226;l m&#252;ziği haram m&#252;zikten ayıran şey nedir? Acaba kl&#226;sik m&#252;zik hel&#226;l midir? Bu konuda bize bir &#246;l&#231;&#252; verebilir misiniz? Cevap: &#214;rfe g&#246;re g&#252;nah ve eğlence meclislerine uygun olan eğlendirici ve coşturucu m&#252;zik haramdır. Bu alanda kl&#226;sik m&#252;zikle diğer m&#252;zikler arasında hi&#231;bir fark yoktur. Mevzuun teşhisi m&#252;kellefin &#246;rf&#238; g&#246;r&#252;ş&#252;ne bırakılmıştır. B&#246;yle olmayan m&#252;ziğin bir [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/muzik-ve-teganni/">Müzik Ve Teganni</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h2>
	&nbsp;</h2>
<p>
	Soru: Hel&acirc;l m&uuml;ziği haram m&uuml;zikten ayıran şey nedir? Acaba kl&acirc;sik m&uuml;zik hel&acirc;l midir? Bu konuda bize bir &ouml;l&ccedil;&uuml; verebilir misiniz?</p>
<p>
	<strong>Cevap: </strong>&Ouml;rfe g&ouml;re g&uuml;nah ve eğlence meclislerine uygun olan eğlendirici ve coşturucu m&uuml;zik haramdır. Bu alanda kl&acirc;sik m&uuml;zikle diğer m&uuml;zikler arasında hi&ccedil;bir fark yoktur. Mevzuun teşhisi m&uuml;kellefin &ouml;rf&icirc; g&ouml;r&uuml;ş&uuml;ne bırakılmıştır. B&ouml;yle olmayan m&uuml;ziğin bir sakıncası yoktur.</p>
<p>
	Soru: Din&icirc; kurum ve m&uuml;esseselerce sakıncasız olduğu s&ouml;ylenen kasetleri dinlemenin h&uuml;km&uuml; nedir? Keman, viyola ve ney gibi m&uuml;zik aletlerini kullanmanın h&uuml;km&uuml; nedir?</p>
<p>
	<strong>Cevap: </strong>S&ouml;z konusu kasetleri dinlemenin caiz olması, m&uuml;kellefin kendi teşhisine bağlıdır; m&uuml;kellef eğer kasetin, eğlence meclislerine uygun neşelendirici m&uuml;zik i&ccedil;ermediği ve i&ccedil;inde batıl s&ouml;zler bulunmadığı sonucuna varırsa, onu dinlemesinin sakıncası yoktur. Dolayısıyla, sırf bir din&icirc; kurum ve m&uuml;essese tarafından sakıncasız olduğunun s&ouml;ylenmesi, onun mubah olması i&ccedil;in şer&#39;&icirc; bir delil teşkil etmez. M&uuml;zik aletlerini, eğlence ve g&uuml;nah meclislerine uygun olan coşturucu ve eğlendirici m&uuml;ziklerde kullanmak caiz değildir; ama bu aletlerden makul ama&ccedil;lar i&ccedil;in hel&acirc;l olarak yararlanmanın sakıncası yoktur. Bunun teşhisi ise m&uuml;kellefin kendisine bırakılmıştır.</p>
<p>
	Soru: Neşelendirici ve eğlendirici m&uuml;zikten maksat nedir? Neşelendirici ve eğlendirici m&uuml;ziklerle diğer m&uuml;zikleri ayırt etmenin yolu nedir?</p>
<p>
	<strong>Cevap: </strong>Neşelendirici ve eğlendirici m&uuml;zik, sahip olduğu &ouml;zellikleri nedeniyle insanı Allah Teala&#39;dan ve ahl&acirc;k&icirc; erdemlerden uzaklaştıran, l&acirc;ubal&icirc;liğe ve g&uuml;naha s&uuml;r&uuml;kleyen m&uuml;ziktir. Mevzuun teşhisinde &ouml;rfe başvurulması gerekir.</p>
<p>
	Soru: M&uuml;zik hakkında h&uuml;k&uuml;m verirken &ccedil;algıcın kişiliğinin, &ccedil;algı yerinin ve amacının etkisi var mıdır?</p>
<p>
	<strong>Cevap: </strong>Haram m&uuml;zik, eğlence ve g&uuml;nah meclislerine uygun olan, olumsuz y&ouml;nde insanı etkileyen, coşturan ve neşelendiren m&uuml;ziktir; bazen &ccedil;algıcın kişiliği veya &ccedil;algıyla s&ouml;ylenen s&ouml;z, &ccedil;algının &ccedil;alındığı yer ve diğer şartlar, m&uuml;ziğin, haram olan eğlendirici ve coşturucu m&uuml;ziğin veya b&ouml;yle ortamlarda işlenebilecek bir başka haramın kapsamına girmesinde etkili olabilir.</p>
<p>
	Soru: M&uuml;ziğin haram oluşundaki &ouml;l&ccedil;&uuml;, onun sadece coşturucu ve neşelendirici oluşu mudur, yoksa bunun yanında tahrik edici ve heyecanlandırıcı oluşunun da etkisi var mıdır? Eğer m&uuml;zik, dinleyenleri kederlendirir veya ağlatırsa h&uuml;k&uuml;m nedir? M&uuml;zik ve &ccedil;algı aletlerinin eşliğinde gazel okumanın ve dinlemenin h&uuml;km&uuml; nedir?</p>
<p>
	<strong>Cevap: </strong>Bu konuda &ouml;l&ccedil;&uuml;, m&uuml;ziğin &ccedil;alınmasının niteliği ile birlikte onun b&uuml;t&uuml;n &ouml;zelliklerinin dikkate alınması, eğlence ve g&uuml;nah meclislerine uygun olan coşturucu ve eğlendirici m&uuml;ziklerden olup olmamasıdır. Bu durumda, tabiatı gereğince eğlendirici ve neşelendirici t&uuml;rden m&uuml;zik, ister heyecanlandırıcı olsun, ister olmasın, ister dinleyiciyi kederlendirsin, ister ağlatsın b&ouml;yle bir m&uuml;zik haramdır. M&uuml;zik aletleri eşliğinde gazel okumak, g&uuml;nah ve fesat meclislerine uygun olan m&uuml;zik h&acirc;lini alırsa, s&ouml;ylenmesi ve dinlenmesi haramdır.</p>
<p>
	Soru: İsl&acirc;m fıkhına g&ouml;re haram olan teganni nedir? Acaba sadece insan sesiyle sınırlı mıdır, yoksa m&uuml;zik aletlerinden &ccedil;ıkan sesleri de kapsıyor mu?</p>
<p>
	<strong>Cevap: </strong>Teganni; insanın, dalgalandırarak gırtlaktan &ccedil;ıkardığı, g&uuml;nah ve fesat meclislerine uygun coşturucu sesidir. Sesi bu şekilde gırtlakta dalgalandırarak &ccedil;ıkarmak ve onu dinlemek haramdır.</p>
<p>
	Soru: Kadınların, d&uuml;ğ&uuml;n t&ouml;renlerinde tef &ccedil;almasının h&uuml;km&uuml; nedir?</p>
<p>
	<strong>Cevap: </strong>Eğlendirici ve neşelendirici makamlar &ccedil;almak amacıyla m&uuml;zik aletlerini kullanmak caiz değildir. Fakat d&uuml;ğ&uuml;n t&ouml;renlerinde kadınların kendi aralarında şarkı-t&uuml;rk&uuml; s&ouml;ylemelerinin caiz olması uzak bir ihtimal değildir.</p>
<p>
	Soru: Haram nitelikli teganni ile okunan m&uuml;ziği evde dinlemek caiz midir? Eğer insan bundan etkilenmezse h&uuml;k&uuml;m nedir?</p>
<p>
	<strong>Cevap: </strong>İster evde yalnız başına olsun, ister başkalarının yanında olsun, ister etkilensin, ister etkilenmesin, bu t&uuml;r m&uuml;zikleri dinlemek her h&acirc;l&uuml;k&acirc;rda haramdır.</p>
<p>
	Soru: Fıkf&icirc; bir terim olarak &quot;m&uuml;zik ve teganni&quot;den maksat nedir?</p>
<p>
	<strong>Cevap:</strong> Teganni, eğlence meclislerine uygun olarak boğazda titretilerek &ccedil;ıkarılan insan sesidir. Bu, hem s&ouml;yleyene, hem de dinleyene haram olan bir g&uuml;nahtır. M&uuml;zik ise, m&uuml;zik aletleri &ccedil;almaktır. Bu da, eğer g&uuml;nah meclislerinde yaygın olduğu şekilde olursa, hem &ccedil;alana ve hem de dinleyene haramdır. Ama bu şekilde değilse, &ouml;z&uuml; itibariyle caizdir ve sakıncası yoktur.</p>
<p>
	Soru: Sahibi s&uuml;rekli m&uuml;zik kaseti dinleyen bir yerde &ccedil;alışıyorum ve dolayısıyla istemeden bunları dinlemek zorunda kalıyorum; acaba benim i&ccedil;in bu caiz midir?</p>
<p>
	<strong>Cevap: </strong>Eğer kasetler eğlence ve g&uuml;nah meclislerine uygun olan eğlendirici teganni ve m&uuml;zik par&ccedil;aları i&ccedil;eriyorsa, onları dinlemek caiz değildir. Fakat o iş yerinde bulunmak zorunda iseniz, oraya gidip &ccedil;alışmanızın sakıncası yoktur. Bununla beraber istemeyerek duymak zorunda olsanız bile, bu t&uuml;r m&uuml;zikleri dinlememeniz gerekir.</p>
<p>
	Soru: Bazen radyo ve televizyondan, bence eğlence ve g&uuml;nah meclislerine uygun olan m&uuml;zikler yayınlanmaktadır; acaba bunları dinlemekten ka&ccedil;ınmam ve diğerlerini de engellemem gerekir mi?</p>
<p>
	<strong>Cevap: </strong>Sizce o m&uuml;zikler, eğlence ve g&uuml;nah meclislerine uygun olan eğlendirici ve neşelendirici t&uuml;rdense, onları dinlemeniz caiz değildir. Fakat m&uuml;nkerden nehyetme a&ccedil;ısından diğerlerini sakındırmanız, onların da s&ouml;z konusu m&uuml;ziğin, haram m&uuml;zik t&uuml;r&uuml;nden olduğu hususunda sizinle aynı g&ouml;r&uuml;ş&uuml; paylaştıklarını bilmenize bağlıdır.</p>
<p>
	Soru: Batı &uuml;lkelerinde &uuml;retilen eğlendirici m&uuml;zik ve teganni kasetlerini dinlemenin ve dağıtmanın h&uuml;km&uuml; nedir?</p>
<p>
	<strong>Cevap: </strong>Eğlence ve g&uuml;nah meclislerine uygun olan eğlendirici ve neşelendirici m&uuml;ziğin &ccedil;alınması ve dinlenmesinin haram oluşunda, diller ve &uuml;retilen &uuml;lkeler arasında hi&ccedil;bir fark yoktur. Dolayısıyla eğer s&ouml;z konusu kasetler, g&uuml;nah nitelikli teganni veya haram m&uuml;zik i&ccedil;eriyorlarsa, onların dağıtımını yapmak, onları alıp satmak ve dinlemek caiz değildir.</p>
<p>
	Soru: Kadın ve erkeğin ister enstr&uuml;man eşliğinde olsun, ister olmasın, radyo veya kasetten şarkı-t&uuml;rk&uuml; s&ouml;ylemelerinin h&uuml;km&uuml; nedir?</p>
<p>
	<strong>Cevap: </strong>Eğlence meclislerine uygun olarak s&ouml;ylenen şarkı-t&uuml;rk&uuml; şer&#39;an haramdır. Dolayısıyla s&ouml;yleyen ister erkek olsun, ister kadın; ister canlı olsun, ister kasetten; ister m&uuml;zik aletleri eşliğinde olsun, ister olmasın; şarkı-t&uuml;rk&uuml; s&ouml;ylemek ve dinlemek caiz değildir.</p>
<p>
	Soru: Cami gibi mukaddes mek&acirc;nlarda makul ve hel&acirc;l hedef ve ama&ccedil;larla m&uuml;zik &ccedil;almanın h&uuml;km&uuml; nedir?</p>
<p>
	<strong>Cevap: </strong>Eğlence ve g&uuml;nah meclislerine uygun eğlendirici ve neşelendirici m&uuml;zik &ccedil;almak, caminin dışında da olsa ve makul hel&acirc;l ama&ccedil;lar taşısa da mutlak olarak caiz değildir. Fakat mukaddes yerlerde bazı m&uuml;nasebetler gereği m&uuml;zik nağmeleri eşliğinde inkıl&acirc;p marşları vb. okumak ve s&ouml;ylemek, o yerin saygınlığıyla &ccedil;elişmezse ve &ouml;rneğin cami gibi yerlerde namaz kılanları rahatsız etmezse, sakıncası yoktur.</p>
<p>
	Soru: Enstr&uuml;man ve &ouml;zellikle &quot;santur&quot; (kanuna benzer bir m&uuml;zik aleti) &ccedil;almayı &ouml;ğrenmenin bir sakıncası var mı? Diğerlerini buna teşvik etmenin h&uuml;km&uuml; nedir?</p>
<p>
	<strong>Cevap:</strong> Fesat ve g&uuml;naha yol a&ccedil;madığı takdirde haram olmayan m&uuml;zik aletlerini makul ve mubah ama&ccedil;la inkıl&acirc;p marşlarında, din&icirc; marşlarda, yararlı k&uuml;lt&uuml;rel vb. programlar uygulamada kullanmanın sakıncası yoktur. Bu ama&ccedil;la bir enstr&uuml;manı &ccedil;almayı &ouml;ğrenmenin ve &ouml;ğretmenin &ouml;z&uuml; itibariyle bir sakıncası yoktur.</p>
<p>
	Soru: Kadının, teganni ile okuduğu şiiri veya başka s&ouml;zleri dinlemenin h&uuml;km&uuml; nedir? Bu konuda dinleyenin gen&ccedil; veya yaşlı, erkek veya kadın olması, h&uuml;km&uuml; değiştirir mi? Dinleyen kişi kadının mahremi olursa, h&uuml;k&uuml;m nedir?</p>
<p>
	<strong>Cevap: </strong>Kadının sesi, eğlence meclislerinde olduğu gibi teganniyle &ccedil;ıkmazsa, dinleyen de lezzet alma kastıyla dinlemezse ve herhangi bir fesada ve olumsuzluğa da yol a&ccedil;mazsa, onu dinlemenin sakıncası yoktur. Bu a&ccedil;ıdan yukarıdaki durumlar arasında da hi&ccedil;bir fark yoktur.</p>
<p>
	Soru: &Uuml;lkelerin mill&icirc; mirası olan geleneksel ve yerel m&uuml;zikler haram mıdır?</p>
<p>
	<strong>Cevap: </strong>&Ouml;rfte, halk arasında g&uuml;nah meclislerine uygun haram m&uuml;ziklerden sayılan her şey, mutlak suretle haramdır. Bu hususta &uuml;lkeler arasında ve geleneksel m&uuml;ziklerle diğerleri arasında hi&ccedil;bir fark yoktur.</p>
<p>
	Soru: Bazen Arap&ccedil;a yayın yapan radyolardan bazı m&uuml;zikler yayınlanmaktadır; Arap&ccedil;a&#39;yı dinleme şevkiyle bunlara kulak vermek caiz midir?</p>
<p>
	<strong>Cevap: </strong>G&uuml;nah ve eğlence meclislerine uygun m&uuml;zikleri dinlemek, mutlak suretle haramdır; sırf Arap&ccedil;a dinleme şevki, bunları dinlemeyi şer&#39;an hel&acirc;l kılmaz.</p>
<p>
	Soru: M&uuml;zik aletlerinin alım satımının h&uuml;km&uuml; nedir? Bunları kullanmanın sınırı nedir?</p>
<p>
	<strong>Cevap: </strong>Eğlendirici olmayan m&uuml;zikler &ccedil;almak amacıyla, ortak ama&ccedil;lı (hem hel&acirc;l m&uuml;zikler ve hem de haram m&uuml;zikler i&ccedil;in) kullanılan m&uuml;zik aletlerinin alım satımının sakıncası yoktur.</p>
<p>
	Soru: Duayı, Kur&#39;&acirc;n&#39;ı ve ezanı m&uuml;zik par&ccedil;ası gibi teganniyle okumak caiz midir?</p>
<p>
	<strong>Cevap:</strong> Sesi g&uuml;nah ve eğlence meclislerine uygun şekilde teganniyle &ccedil;ıkarmak, mutlak olarak hatta dua, Kur&#39;&acirc;n, ezan, mersiye vs. okurken bile haramdır.</p>
<p>
	Soru: G&uuml;n&uuml;m&uuml;zde m&uuml;zik, &uuml;z&uuml;nt&uuml;, ıstırap, cinsel sorunlar ve kadınlardaki cinsel isteksizlik gibi bazı psikolojik hastalıkların tedavisinde kullanılmaktadır; bunun h&uuml;km&uuml; nedir?</p>
<p>
	<strong>Cevap: </strong>G&uuml;venilir ve uzman bir doktorun, hastanın tedavisinin m&uuml;zikten yararlanmaya bağlı olduğuna dair kesin g&ouml;r&uuml;ş belirtmesi durumunda hastanın tedavisinin gerektirdiği miktarda m&uuml;zikten yararlanmasının sakıncası yoktur.</p>
<p>
	Soru: Eğlence meclislerine uygun olan m&uuml;ziği dinlemek, insanın eşine eğilimini artırırsa, h&uuml;k&uuml;m nedir?</p>
<p>
	<strong>Cevap: </strong>Sırf eşine eğiliminin artması amacını g&uuml;tmesi, bu nitelikteki m&uuml;ziği dinlemek i&ccedil;in şer&#39;&icirc; bir ruhsat olamaz.</p>
<p>
	Soru: Kadının, &ccedil;algı&ccedil;ların kadınlardan oluştuğu bir grup eşliğinde, kadınlar i&ccedil;in konser vermesinin h&uuml;km&uuml; nedir?</p>
<p>
	<strong>Cevap: </strong>Konser vermek, teganniyle ve coşturucu nitelikte olmazsa ve ona eşlik eden m&uuml;zik de haram olan eğlendirici t&uuml;rden olmazsa, &ouml;z&uuml; itibariyle sakıncalı değildir.</p>
<p>
	Soru: Eğer m&uuml;ziğin haram oluşunda &ouml;l&ccedil;&uuml;, neşelendirici ve g&uuml;nah meclislerine uygun oluşu ise, bu durumda bazı insanları ve hatta m&uuml;meyyiz olmayan, yani iyiyle k&ouml;t&uuml;y&uuml; ayırt edemeyen &ccedil;ocukları coşturan marş ve m&uuml;ziklerin h&uuml;km&uuml; nedir? Acaba kadınların teganni ile okudukları m&uuml;ptezel, bayağı kasetler, coşturucu olmazsa, yine de haram mıdır? S&uuml;r&uuml;c&uuml;lerinin genellikle bu gibi kasetler kullandığı umum&icirc; taşıtlara binen yolcuların ne yapması gerekir?</p>
<p>
	<strong>Cevap:</strong> Teganniyle &ccedil;ıkarılan neşelendirici ses ve okunan m&uuml;zik, eğer nitelik veya i&ccedil;erik ya da &ccedil;algıcın &ccedil;algı aletlerini kullanırken veya şarkıcının okurken sergilediği &ouml;zel durum itibariyle eğlence ve g&uuml;nah meclislerine uygun m&uuml;zik t&uuml;r&uuml;nden olursa, bu, bunu dinlediğinde coşmayan kimse i&ccedil;in bile haramdır. Haram olan coşturucu m&uuml;zik okunduğunda ve &ccedil;alındığında, taşıtlardaki b&uuml;t&uuml;n yolcuların bunları dinlemekten sakınmaları ve diğerlerini bu m&uuml;nkerden sakındırmaları gerekir.</p>
<p>
	Soru: Erkeğin kendi hel&acirc;linden lezzet almak amacıyla yabancı bir kadının teganniyle s&ouml;ylediği haram m&uuml;ziği dinlemesi caiz midir? Acaba eşlerin birbirleri i&ccedil;in haram nitelikli m&uuml;zik s&ouml;ylemeleri caiz midir? Allah Teala&#39;nın m&uuml;ziği, g&uuml;nah ve eğlence meclisleriyle i&ccedil; i&ccedil;e olduğu ve bunların birbirlerinden ayrı tutulamayacağından dolayı haram kıldığı ve dolayısıyla tapınılmaktan başka bir amaca y&ouml;nelik olabileceği d&uuml;ş&uuml;n&uuml;lemeyen heykel yapıp satmanın haram oluşu gibi, m&uuml;ziğin de haram oluşu, g&uuml;nah ve eğlence meclislerinin haram olmasından kaynaklandığı s&ouml;ylenmektedir; bu g&ouml;r&uuml;ş doğru mudur? Buna binaen, acaba g&uuml;n&uuml;m&uuml;zde bu şart ve sebebin olmayışı haramın kalkmasını gerektirmez mi?</p>
<p>
	<strong>Cevap: </strong>Eğlence ve g&uuml;nah meclislerine uygun olarak teganniyle s&ouml;ylenen m&uuml;zik, mutlak olarak, hatta kadının kocası i&ccedil;in ve erkeğin eşi i&ccedil;in olsa bile haramdır. İnsanın eşinden lezzet almak istemesi, g&uuml;nah nitelikli m&uuml;ziği dinlemesini mubah kılmaz. Dinimizde teganni ile m&uuml;zik s&ouml;ylemenin, heykel yapmanın vb. şeylerin haram oluşu, şeriata taabb&uuml;tle sabittir ve Ehlibeyt fıkhındaki sabit h&uuml;k&uuml;mlerdendir. Bu gibi h&uuml;k&uuml;mler, varsayımlara dayanan &ouml;l&ccedil;&uuml;lere, psikolojik ve toplumsal etkileşimlere bağlı değildir. Dolayısıyla bu gibi şeyler, haram niteliğini koruduk&ccedil;a haramdırlar ve her h&acirc;l&uuml;k&acirc;rda onlardan ka&ccedil;ınmak gerekir.</p>
<p>
	Soru: Bazı spor dallarında antren&ouml;r ve uluslararası hakem vasfını taşıyan bir gen&ccedil;, meslek gereği haram m&uuml;zik &ccedil;alınan kl&uuml;plere girmek zorunda kalıyor; ge&ccedil;iminin bir b&ouml;l&uuml;m&uuml;n&uuml; bu yolla temin ettiği ve bulunduğu b&ouml;lgede iş sahalarının az olduğu g&ouml;z &ouml;n&uuml;nde bulundurulursa, acaba bu kişinin buralara girmesi caiz midir?</p>
<p>
	<strong>Cevap:</strong> S&ouml;z konusu m&uuml;ziği dinlemesi haram olmasına rağmen bu meslekte &ccedil;alışmasının sakıncası yoktur. Dinlemekten sakınma kaydıyla, &ccedil;aresizlik durumlarında haram m&uuml;zik meclislerine girmesi caizdir; bu durumda elinde olmaksızın bu m&uuml;zikleri duymasının sakıncası yoktur.</p>
<p>
	Soru: Acaba sadece m&uuml;ziği dinlemek mi haramdır, yoksa elinde olmaksızın onu duymak da mı haramdır?</p>
<p>
	<strong>Cevap: </strong>Eğlendirici ve neşelendirici haram m&uuml;ziği duymak, dinlemek h&uuml;km&uuml;nde değildir. Fakat bazı yerlerde &ouml;rfe g&ouml;re duymak da dinlemek sayılmaktadır.</p>
<p>
	Soru: G&uuml;nah ve eğlence meclislerinde yaygın olmayan aletlerle, bir m&uuml;zik enstr&uuml;manı eşliğinde Kur&#39;&acirc;n okumak caiz midir?</p>
<p>
	<strong>Cevap: </strong>Kur&#39;&acirc;n-ı Kerim&#39;in ayetlerini g&uuml;zel bir şekilde ve Kur&#39;&acirc;n&#39;ın şanına yakışır nağmelerle okumanın sakıncası yoktur; hatta haram olan teganni haddine ulaşmaması kaydıyla tercih edilir bir şeydir; fakat m&uuml;zik enstr&uuml;manı eşliğinde Kur&#39;&acirc;n okumak şer&#39;an doğru değildir.</p>
<p>
	Soru: Din &ouml;nderlerinin vel&acirc;det (doğum) g&uuml;nlerinde vb. t&ouml;renlerde darbuka &ccedil;almanın h&uuml;km&uuml; nedir?</p>
<p>
	<strong>Cevap: </strong>M&uuml;zik ve &ccedil;algı aletlerini eğlence ve g&uuml;nah meclislerine uygun olan coşturucu ve neşelendirici nitelikte kullanmak, mutlak suretle haramdır.</p>
<p>
	Soru: &Ouml;ğrencilerin, Eğitim Bakanlığı&#39;nın marş ekipleri ve bando takımlarında kullandıkları m&uuml;zik aletlerinin h&uuml;km&uuml; nedir?</p>
<p>
	<strong>Cevap: </strong>&Ouml;rf a&ccedil;ısından hem hel&acirc;l, hem de haramda kullanılabilecek m&uuml;zik aletlerini eğlendirici olmamak kaydıyla hel&acirc;l ama&ccedil;larla kullanmak caizdir; fakat &ouml;rfen sadece haramda kullanılan ve eğlenceye has aletlerden sayılan m&uuml;zik aletlerini kullanmak caiz değildir.</p>
<p>
	Soru: Hangi aletler eğlendirici sayılır ve kullanılması hi&ccedil;bir durumda caiz değildir?</p>
<p>
	<strong>Cevap: </strong>Hel&acirc;l menfaati olmayan ve genelde eğlendirici, coşturucu ve fesada sevk edici alanlarda kullanılan aletler.</p>
<p>
	Soru: Haram i&ccedil;eren ses kasetlerini kopyalayarak &ccedil;oğaltma karşılığında &uuml;cret almak caiz midir?</p>
<p>
	<strong>Cevap: </strong>Dinlenmesi haram olan kasetlerin kopyalanması ve bunun karşılığında &uuml;cret alınması caiz değildir.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/muzik-ve-teganni/">Müzik Ve Teganni</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Erkeklerin Giyimi</title>
		<link>https://www.caferilik.com/erkeklerin-giyimi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 08 May 2020 10:18:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Fıkıh]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamex.com/?p=3025</guid>

					<description><![CDATA[<p>Erkeğe haram olan giysiler 1- Erkeğin, halis ipekten yapılmış elbise giymesi haramdır. Hatta takke yada pantolonun k&#246;pr&#252;s&#252; bile ipekten olsa, ister onu g&#246;ren birisi olsun ister olmasın, onu giyinmek haramdır. 2- Eğer elbisenin astarının tamamı veya yarısı saf ipekten olursa, erkeğe onu giymek c&#226;iz değildir 3- İpek elbise giyinmek erkeklere haramdır, hatta i&#231; &#231;amaşırı gibi [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/erkeklerin-giyimi/">Erkeklerin Giyimi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h2>
	Erkeğe haram olan giysiler</h2>
<p>
	<strong>1-</strong> Erkeğin, halis ipekten yapılmış elbise giymesi haramdır. Hatta takke yada pantolonun k&ouml;pr&uuml;s&uuml; bile ipekten olsa, ister onu g&ouml;ren birisi olsun ister olmasın, onu giyinmek haramdır.</p>
<p>
	<strong>2-</strong> Eğer elbisenin astarının tamamı veya yarısı saf ipekten olursa, erkeğe onu giymek c&acirc;iz değildir</p>
<p>
	<strong>3-</strong> İpek elbise giyinmek erkeklere haramdır, hatta i&ccedil; &ccedil;amaşırı gibi g&ouml;r&uuml;nmese bile onu giyemezler.</p>
<p>
	<strong>4-</strong> İpek kaytanları yada ipek amblemi olan elbiseyi giyinmenin sakıncası yoktur.</p>
<p>
	<strong>5- </strong>İpek bir şeyi yanında bulundurmak, &ouml;rneğin cebinde ipek mendil taşımanın sakıncası yoktur.</p>
<p>
	<strong>6-</strong> Elbisenin cinsinde ipek karışımı varsa, eğer ona halis ipek denilmezse, onu giymenin sakıncası yoktur, ama ona halis ipek denilirse onu giyinmek c&acirc;iz olmaz.</p>
<p>
	<strong>7-</strong> Eğer insan, bir elbisenin ipek olup olmadığında ş&uuml;phe ederse, onu giyinmesinin sakıncası olmaz.</p>
<p>
	<strong>8-</strong> İpek iplikle dikilmiş elbiseyi giyinmenin sakıncası yoktur.</p>
<p>
	<strong>9- </strong>Erkeğin altınla s&uuml;slenmesi veya altın dokuma elbise giymesi, ister g&ouml;r&uuml;ns&uuml;n ister g&ouml;r&uuml;nmesin haramdır ve onunla namaz kılamaz. &nbsp;</p>
<p>
	<strong>10-</strong> Altın cinsinden olan her t&uuml;rl&uuml; ziyneti takmak, ister g&ouml;r&uuml;ns&uuml;n ister g&ouml;r&uuml;nmesin erkek i&ccedil;in c&acirc;iz değildir.</p>
<p>
	Dolayısıyla; Altın y&uuml;z&uuml;k veya zincir takmak elbisenin altından olsa ve g&ouml;r&uuml;nmese bile ve yine saat, g&ouml;mlek kolu d&uuml;ğmesi yada herhangi bir altın ziynet kullanmak erkeğe c&acirc;iz değildir.</p>
<p>
	<strong>11-</strong> Erkekler farz ihtiyat gereği, altın &ccedil;er&ccedil;eveli g&ouml;zl&uuml;k kullanamazlar.</p>
<p>
	<strong>12-</strong> Platin, sarı altın h&uuml;km&uuml;nde değildir; erkeklerin onu kullanmasının sakıncası yoktur. Ancak rengi değişmiş sarı altın olursa kullanımı erkeklere sakıncalıdır.</p>
<p>
	<strong>13-</strong> Altın kaplamalı bir şeye altın denilmezse, onu kullanmanın sakıncası olmaz.</p>
<p>
	<strong>14-</strong> Bir erkek, bir şeyin altın cinsinden olup olmadığına ş&uuml;phe ederse onu kullanmasında bir sakınca yoktur.</p>
<p>
	&nbsp;</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/erkeklerin-giyimi/">Erkeklerin Giyimi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tıbbî Konular</title>
		<link>https://www.caferilik.com/tibbi-konular/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 08 May 2020 10:18:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Fıkıh]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamex.com/?p=3026</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Hamileliği &#214;nlemek Soru: a) Sağlığı yerinde olan bir kadının, d&#246;llenmeyi engelleyen ara&#231; ve gere&#231;lerden yararlanarak ge&#231;ici olarak hamile olmaktan korunması caiz midir? b) D&#246;llenmeyi engelleyen bir ara&#231; olarak bilinen, ancak şimdiye kadar hamileliği nasıl &#246;nlediği anlaşılmayan bir aracın kullanılmasının h&#252;km&#252; nedir? c) Hamileliğin tehlikesinden korkan bir kadının daim&#238; olarak hamileliği engellemesi caiz midir? d) [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/tibbi-konular/">Tıbbî Konular</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h1>
	&nbsp;</h1>
<h1>
	Hamileliği &Ouml;nlemek</h1>
<p>
	<strong>Soru</strong><strong>: a</strong>)<strong> Sağlığı yerinde olan bir kadının, d&ouml;llenmeyi engelleyen ara&ccedil; ve gere&ccedil;lerden yararlanarak ge&ccedil;ici olarak hamile olmaktan korunması caiz midir?</strong></p>
<p>
	<strong>b) D&ouml;llenmeyi engelleyen bir ara&ccedil; olarak bilinen, ancak şimdiye kadar hamileliği nasıl &ouml;nlediği anlaşılmayan bir aracın kullanılmasının h&uuml;km&uuml; nedir?</strong></p>
<p>
	<strong>c) Hamileliğin tehlikesinden korkan bir kadının daim&icirc; olarak hamileliği engellemesi caiz midir?</strong></p>
<p>
	<strong>d) Genetik psikolojik ve bedensel hastalık veya sakat bebekler doğurmaya m&uuml;sait olan kadınların daim&icirc; olarak hamileliklerini &ouml;nlemeleri caiz midir?</strong></p>
<p>
	<strong>Cevap: </strong>a) Kocasının rızasıyla olursa sakıncası yoktur.</p>
<p>
	b) N&uuml;tfenin rahme yerleşmesinden sonra d&uuml;şmesine sebep olur veya avret yerine haram bir bakışı ve dokunmayı gerektirirse caiz değildir.</p>
<p>
	c) Varsayılan durumda hamileliği engellemenin sakıncası yoktur; hatta hamilelik annenin hayatını tehlikeye sokarsa kendi isteğiyle dahi hamile olması caiz değildir.</p>
<p>
	d) İnsanlarca makul g&ouml;r&uuml;len bir ama&ccedil;la ve kocasının izniyle olur ve kayda değer bir zararı da olmazsa sakıncası yoktur.</p>
<p>
	<strong>Soru</strong><strong>: N&uuml;fus artışını &ouml;nlemek i&ccedil;in erkeklerin sperm kanalını bağlamalarının h&uuml;km&uuml; nedir?</strong></p>
<p>
	<strong>Cevap: </strong>Makul bir ama&ccedil;la olur ve kayda değer bir zararı da olmazsa, bunun haddizatında sakıncası yoktur.</p>
<p>
	<strong>Soru</strong><strong>: Hamile olması kendisi i&ccedil;in zararlı olmayan sağlıklı bir kadının spermi dışarı akıtarak veya diyafragam aleti veya ila&ccedil; kullanarak ya da d&ouml;l yatağı kanalını bağlayarak hamileliği &ouml;nlemesi caiz midir? Kocasının, spermi dışarı akıtmak dışında bu yollardan birini se&ccedil;mesi i&ccedil;in kadını zorlaması caiz midir?</strong></p>
<p>
	<strong>Cevap: </strong>Eşlerin rızasıyla meniyi dışarı akıtarak hamileliği &ouml;nlemenin esasen bir sakıncası yoktur. Ve yine makul bir ama&ccedil;la olur, kayda değer bir zarar s&ouml;z konusu olamaz, kocasının izniyle olur ve avret yerine haram olan dokunma ve bakışı da gerektirmezse başka y&ouml;ntemlere başvurmak da sakıncasızdır. Fakat kocası kadını buna zorlayamaz.</p>
<p>
	<strong>Soru</strong><strong>: Yumurta kanalını bağlatmak isteyen ha-mile kadının, ameliyat esnasında bu amacının da ger&ccedil;ekleşmesi i&ccedil;in doğumunu sezaryenle yapması caiz midir?</strong></p>
<p>
	<strong>Cevap:</strong> Yumurta veya d&ouml;l yatağı kanalını bağlatmanın h&uuml;km&uuml; &ouml;nceki h&uuml;k&uuml;mlerde ge&ccedil;ti. Ama sezaryen ameliyatına gelince, bunun caiz olması buna ihtiya&ccedil; duyulmasına veya hamile kadının talep etmesine bağlıdır. Her durumda, sezaryen ameliyatı ve yumurta kanalını bağlatma esnasında yabancı erkeğin kadına bakması ve dokunması, zaruret durumu m&uuml;stesna, haramdır.</p>
<p>
	<strong>Soru</strong><strong>: Kadının, kocasının izni olmadan hamileliği &ouml;nleyecek şeyleri kullanması caiz midir?</strong></p>
<p>
	<strong>Cevap: </strong>Sakıncalıdır.</p>
<p>
	<strong>Soru</strong><strong>: D&ouml;rt &ccedil;ocuk sahibi bir erkek, sperm kanalını bağlamaya teşebb&uuml;s etmiştir. Eşi kocasının bu işine razı olmazsa erkek g&uuml;nahk&acirc;r sayılır mı?</strong></p>
<p>
	<strong>Cevap: </strong>Bu iş karısının rızasına bağlı değildir; erkeğin &uuml;zerine hi&ccedil;bir şey l&acirc;zım gelmez.</p>
<h2>
	d&uuml;ş&uuml;k yapmak (K&uuml;rtaj)</h2>
<p>
	<strong>Soru</strong><strong>: İktisad&icirc; </strong><strong>soru</strong><strong>nlar y&uuml;z&uuml;nden ana rahmindeki &ccedil;ocuğu d&uuml;ş&uuml;rmek caiz midir?</strong></p>
<p>
	<strong>Cevap: </strong>Sırf iktisad&icirc; sorunlar ve sıkıntılar nedeniyle &ccedil;ocuk d&uuml;ş&uuml;rmek caiz değildir.</p>
<p>
	<strong>Soru</strong><strong>: Hamileliğin ilk aylarında doktor, kadını muayene ettikten sonra hamileliği devam edecek olursa annenin hayatının tehlikeye girebileceğini ve bebeğin d&uuml;nyaya sakat geleceğini s&ouml;yl&uuml;yor ve bu nedenle bebeği d&uuml;ş&uuml;rmesini &ouml;neriyor; acaba bu caiz midir? Ve acaba ruh bedene girmeden &ouml;nce bebeği d&uuml;ş&uuml;rmek caiz midir?</strong></p>
<p>
	<strong>Cevap: </strong>Bebeğin sakat d&uuml;nyaya gelmesi ihtimali, ruh bedene girmeden &ouml;nce olsa bile bebeği d&uuml;ş&uuml;rmek i&ccedil;in şer&#39;&icirc; bir ruhsat teşkil etmez. Ama hamileliğin devam etmesi durumunda annenin hayatının tehlikeye girmesinden korkulur ve eğer bu korku da g&uuml;venilir bir uzman doktorun s&ouml;z&uuml;ne dayanırsa, ruh bedene girmeden &ouml;nce bebeği d&uuml;ş&uuml;rmenin sakıncası yoktur.</p>
<p>
	<strong>Soru</strong><strong>: Uzman doktorlar yeni metotlardan ve gelişmiş cihazlardan yararlanarak hamilelik esnasında bebeğin bir&ccedil;ok kusurlarını teşhis edebiliyorlar. Kusurlu bebeklerin d&uuml;nyaya geldikten sonra karşılaştıkları zorlukları g&ouml;z &ouml;n&uuml;nde bulundurarak, g&uuml;venilir uzman doktorun kusurlu olarak d&uuml;nyaya geleceğini bildirdiği bebeği d&uuml;ş&uuml;rmek caiz midir?</strong></p>
<p>
	<strong>Cevap:</strong> Bebeğin sırf kusurlu olarak d&uuml;nyaya geleceği ve hayatında karşılaşacağı zorluklar nedeniyle bebeği d&uuml;ş&uuml;rmek hangi aşamada olursa olsun, caiz değildir.</p>
<p>
	<strong>Soru</strong><strong>: Rahme yerleşen, alaka [kan pıhtısı] aşamasına ulaşmayan -alaka olması yaklaşık kırk g&uuml;n s&uuml;rer- n&uuml;tfeyi d&uuml;ş&uuml;rmek caiz midir? Esasen aşağıdaki merhalelerin hangisinde bebeği d&uuml;ş&uuml;rmek haramdır?</strong></p>
<p>
	<strong>a) N&uuml;tfe rahme yerleştikten sonra</strong></p>
<p>
	<strong>b) Alaka [embriyo] merhalesinde</strong></p>
<p>
	<strong>c) Mudğa [bir &ccedil;iğnem et] merhalesinde</strong></p>
<p>
	<strong>d) Kemik merhalesinde (ruh girmeden &ouml;nce)</strong></p>
<p>
	<strong>Cevap: </strong>Rahme yerleştikten sonra n&uuml;tfeyi ve sonraki aşamalarının hi&ccedil;birinde cenini d&uuml;ş&uuml;rmek caiz değildir.</p>
<p>
	<strong>Soru</strong><strong>: Kan hastalıklarına tutulmuş eşlerden bazıları kusurlu genler taşımaktadırlar ve dolayısıyla bu genleri &ccedil;ocuklarına aktarmaktadırlar. Bu &ccedil;ocukların ağır hastalıklara tutulmaları ihtimali &ccedil;ok y&uuml;ksektir ve b&ouml;yle &ccedil;ocuklar doğdukları andan &ouml;l&uuml;nceye kadar daima meşakkatli, zor bir hayat s&uuml;rerler. &Ouml;rneğin, hemofili hastalarının s&uuml;rekli en k&uuml;&ccedil;&uuml;k bir darbeyle şiddetli kanama sonucu &ouml;lmeleri veya fel&ccedil; olmaları ihtimali var. Şimdi hamileliğin ilk haftalarında bu hastalığı teşhis etmek m&uuml;mk&uuml;nken, acaba b&ouml;yle durumlarda cenini d&uuml;ş&uuml;rmek caiz midir?</strong></p>
<p>
	<strong>Cevap: </strong>Eğer ceninin hastalığına dair bırakılan teşhis kesin ise ve b&ouml;yle bir bebeğe sahip olmak ve bakımını &uuml;stlenmek katlanılmayacak derecede sıkıntı ve zorlukları gerektirirse, bu durumda bedene ruh verilmeden &ouml;nce bebeği d&uuml;ş&uuml;rmek caizdir; fakat ihtiyat gereği diyeti verilmelidir.</p>
<p>
	<strong>Soru</strong><strong>: Bebeği d&uuml;ş&uuml;rmenin &ouml;z&uuml; itibariyle h&uuml;km&uuml; nedir? Hamileliği s&uuml;rd&uuml;rmek annenin hayatını tehlikeye sokarsa h&uuml;k&uuml;m nedir? </strong></p>
<p>
	<strong>Cevap: </strong>Cenini d&uuml;ş&uuml;rmek şer&#39;an haramdır ve hamileliği s&uuml;rd&uuml;rmesi annenin hayatını tehlikeye d&uuml;ş&uuml;rmesi m&uuml;stesna, hi&ccedil;bir durumda bebeği d&uuml;ş&uuml;rmek caiz değildir. Sadece bu durumda ruhun bedene girmesinden &ouml;nce cenini d&uuml;ş&uuml;rmek caizdir. Fakat ruh bedene girdikten sonra annenin hayatı tehlikeye girse bile bebeği d&uuml;ş&uuml;rmek caiz değildir. Ancak d&uuml;ş&uuml;rmediği durumda hem annenin ve hem de bebeğin ikisinin de hayatı tehlikeye girer de hi&ccedil;bir şekilde bebeğin hayatını kurtarmak m&uuml;mk&uuml;n olmazsa ve cenini d&uuml;ş&uuml;rd&uuml;ğ&uuml; takdirde annenin hayatını kurtarmak m&uuml;mk&uuml;n olacaksa, bu durumda ruh bedene girse bile bebeği d&uuml;ş&uuml;rmek caiz olur.</p>
<p>
	<strong>Soru</strong><strong>: Zinadan meydana gelen yedi aylık bebeğini, babasının isteği &uuml;zerine d&uuml;ş&uuml;ren kadının diyet vermesi farz mıdır? Eğer farzsa annesine mi, yoksa babasına mı farzdır? Ve bu durumda sizce diyetin miktarı ne kadardır?</strong></p>
<p>
	<strong>Cevap: </strong>Zinadan olsa bile kadının bebeği d&uuml;ş&uuml;rmesi haramdır. Babasının &ccedil;ocuğu d&uuml;ş&uuml;rmesini istemesi, bebeği d&uuml;ş&uuml;rmesi i&ccedil;in ge&ccedil;erli bir gerek&ccedil;e teşkil etmez. Bebeği kadının kendisi d&uuml;ş&uuml;rm&uuml;şse veya d&uuml;şmesine yardımcı olmuşsa diyet annesinin &uuml;zerine farzdır. Sorudaki durumda diyetin miktarı teredd&uuml;tl&uuml;d&uuml;r. İhtiyat gereği musalaha etmek (anlaşmak) gerekir. Bu durumda diyet, miras&ccedil;ısı olmayan miras h&uuml;km&uuml;ndedir.</p>
<p>
	<strong>Soru</strong><strong>: Kasıtlı olarak d&uuml;ş&uuml;r&uuml;len iki bu&ccedil;uk aylık ceninin diyeti ne kadardır? Ve bu diyeti kimin vermesi gerekir?</strong></p>
<p>
	<strong>Cevap: </strong>Alaka [kan pıhtısı h&acirc;linde] olursa diyeti kırk dinardır. Mudğa [bir &ccedil;iğnem et] olursa diyeti altmış dinardır. Daha et bağlamamış kemik olursa diyeti seksen dinardır.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a> Diyet miras basamakları g&ouml;zetilerek bebeğin miras&ccedil;ısına verilir. Fakat onun d&uuml;ş&uuml;r&uuml;lmesinde doğrudan rol&uuml; olan miras&ccedil;ı ondan pay alamaz.</p>
<p>
	<strong>Soru</strong><strong>: Hamile kadın diş etlerini ve dişlerini tedavi ettirmek zorunda kalır ve uzman doktorun teşhisine g&ouml;re ameliyata gerek duyulursa, uyuşturucu iğne ve film ışınları sebebiyle rahimdeki bebeğin sakat kalacağı g&ouml;z &ouml;n&uuml;nde bulundurularak bebeğin d&uuml;ş&uuml;r&uuml;lmesi caiz olur mu?</strong></p>
<p>
	<strong>Cevap: </strong>Mezkur sebep cenini d&uuml;ş&uuml;rmek i&ccedil;in ruhsat olamaz.</p>
<p>
	<strong>Soru</strong><strong>: Rahimdeki cenin kesin olarak &ouml;lmek &uuml;zere olursa ve o durumda rahimde kalması annesinin de hayatını tehlikeye d&uuml;ş&uuml;r&uuml;rse, bu durumda cenini d&uuml;ş&uuml;rmek caiz olur mu? Ve eğer kadının kocası b&ouml;yle bir bebeği d&uuml;ş&uuml;rmeyi caiz bilmeyen bir m&uuml;&ccedil;tehidi taklit ediyorsa, kadın ve akrabaları ise bu h&acirc;lde bebeği d&uuml;ş&uuml;rmeyi caiz bilen m&uuml;&ccedil;tehidi taklit ediyorlarsa, bu durumda erkeğin yapması gereken nedir?</strong></p>
<p>
	<strong>Cevap: </strong>Sorudaki durumda, bebeğin tek başına &ouml;l&uuml;m&uuml;yle bebek ve annesinin birlikte &ouml;l&uuml;m&uuml; s&ouml;z konusu olduğuna ve bu ikisi arasında bir se&ccedil;im yapılması gerektiğine g&ouml;re, bebeği d&uuml;ş&uuml;rerek hi&ccedil; olmazsa annesinin hayatını kurtarmaktan başka &ccedil;are yoktur. Bu takdirde kocası, eşinin bebeği d&uuml;ş&uuml;rmesini engelleyemez. Fakat imk&acirc;n dahilinde &ouml;yle hareket etmek gerekir ki bebeğin &ouml;l&uuml;m&uuml;nden hi&ccedil; kimse sorumlu olmasın.</p>
<p>
	<strong>Soru</strong><strong>: M&uuml;sl&uuml;man olmayan bir erkekle h&uuml;k&uuml;m veya mevzuu bilmeyerek yapılan cinsel ilişki (vaty-i ş&uuml;phe) veya zina sonucu meydana gelen bebeği d&uuml;ş&uuml;rmek caiz midir?</strong></p>
<p>
	<strong>Cevap: </strong>Caiz değildir.</p>
<div>
	&nbsp;</p>
<hr align="left" size="1" width="33%" />
<div id="ftn1">
<p>
			<a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title="">[1]</a>&#8211; [Her bir dinar, bir şer&#39;&icirc; mıskaldır. Her bir şer&#39;&icirc; mıskal de 18 nohut yani 3.5154 gr. ağırlığında altındır. Dolayısıyla kırk dinar yaklaşık 140.616 gr. altına eşittir. Altmış dinar, yaklaşık 210.924 gr. altına eşittir. Seksen dinar ise, yaklaşık 281.232 gr. altına eşittir.]</p>
</p></div>
</div>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/tibbi-konular/">Tıbbî Konular</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tıbbî Konular</title>
		<link>https://www.caferilik.com/tibbi-konular-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 08 May 2020 10:18:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Fıkıh]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamex.com/?p=3027</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Hamileliği &#214;nlemek Soru: a) Sağlığı yerinde olan bir kadının, d&#246;llenmeyi engelleyen ara&#231; ve gere&#231;lerden yararlanarak ge&#231;ici olarak hamile olmaktan korunması caiz midir? b) D&#246;llenmeyi engelleyen bir ara&#231; olarak bilinen, ancak şimdiye kadar hamileliği nasıl &#246;nlediği anlaşılmayan bir aracın kullanılmasının h&#252;km&#252; nedir? c) Hamileliğin tehlikesinden korkan bir kadının daim&#238; olarak hamileliği engellemesi caiz midir? d) [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/tibbi-konular-2/">Tıbbî Konular</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h1>
	&nbsp;</h1>
<h1>
	Hamileliği &Ouml;nlemek</h1>
<p>
	<strong>Soru</strong><strong>: a</strong>)<strong> Sağlığı yerinde olan bir kadının, d&ouml;llenmeyi engelleyen ara&ccedil; ve gere&ccedil;lerden yararlanarak ge&ccedil;ici olarak hamile olmaktan korunması caiz midir?</strong></p>
<p>
	<strong>b) D&ouml;llenmeyi engelleyen bir ara&ccedil; olarak bilinen, ancak şimdiye kadar hamileliği nasıl &ouml;nlediği anlaşılmayan bir aracın kullanılmasının h&uuml;km&uuml; nedir?</strong></p>
<p>
	<strong>c) Hamileliğin tehlikesinden korkan bir kadının daim&icirc; olarak hamileliği engellemesi caiz midir?</strong></p>
<p>
	<strong>d) Genetik psikolojik ve bedensel hastalık veya sakat bebekler doğurmaya m&uuml;sait olan kadınların daim&icirc; olarak hamileliklerini &ouml;nlemeleri caiz midir?</strong></p>
<p>
	<strong>Cevap: </strong>a) Kocasının rızasıyla olursa sakıncası yoktur.</p>
<p>
	b) N&uuml;tfenin rahme yerleşmesinden sonra d&uuml;şmesine sebep olur veya avret yerine haram bir bakışı ve dokunmayı gerektirirse caiz değildir.</p>
<p>
	c) Varsayılan durumda hamileliği engellemenin sakıncası yoktur; hatta hamilelik annenin hayatını tehlikeye sokarsa kendi isteğiyle dahi hamile olması caiz değildir.</p>
<p>
	d) İnsanlarca makul g&ouml;r&uuml;len bir ama&ccedil;la ve kocasının izniyle olur ve kayda değer bir zararı da olmazsa sakıncası yoktur.</p>
<p>
	<strong>Soru</strong><strong>: N&uuml;fus artışını &ouml;nlemek i&ccedil;in erkeklerin sperm kanalını bağlamalarının h&uuml;km&uuml; nedir?</strong></p>
<p>
	<strong>Cevap: </strong>Makul bir ama&ccedil;la olur ve kayda değer bir zararı da olmazsa, bunun haddizatında sakıncası yoktur.</p>
<p>
	<strong>Soru</strong><strong>: Hamile olması kendisi i&ccedil;in zararlı olmayan sağlıklı bir kadının spermi dışarı akıtarak veya diyafragam aleti veya ila&ccedil; kullanarak ya da d&ouml;l yatağı kanalını bağlayarak hamileliği &ouml;nlemesi caiz midir? Kocasının, spermi dışarı akıtmak dışında bu yollardan birini se&ccedil;mesi i&ccedil;in kadını zorlaması caiz midir?</strong></p>
<p>
	<strong>Cevap: </strong>Eşlerin rızasıyla meniyi dışarı akıtarak hamileliği &ouml;nlemenin esasen bir sakıncası yoktur. Ve yine makul bir ama&ccedil;la olur, kayda değer bir zarar s&ouml;z konusu olamaz, kocasının izniyle olur ve avret yerine haram olan dokunma ve bakışı da gerektirmezse başka y&ouml;ntemlere başvurmak da sakıncasızdır. Fakat kocası kadını buna zorlayamaz.</p>
<p>
	<strong>Soru</strong><strong>: Yumurta kanalını bağlatmak isteyen ha-mile kadının, ameliyat esnasında bu amacının da ger&ccedil;ekleşmesi i&ccedil;in doğumunu sezaryenle yapması caiz midir?</strong></p>
<p>
	<strong>Cevap:</strong> Yumurta veya d&ouml;l yatağı kanalını bağlatmanın h&uuml;km&uuml; &ouml;nceki h&uuml;k&uuml;mlerde ge&ccedil;ti. Ama sezaryen ameliyatına gelince, bunun caiz olması buna ihtiya&ccedil; duyulmasına veya hamile kadının talep etmesine bağlıdır. Her durumda, sezaryen ameliyatı ve yumurta kanalını bağlatma esnasında yabancı erkeğin kadına bakması ve dokunması, zaruret durumu m&uuml;stesna, haramdır.</p>
<p>
	<strong>Soru</strong><strong>: Kadının, kocasının izni olmadan hamileliği &ouml;nleyecek şeyleri kullanması caiz midir?</strong></p>
<p>
	<strong>Cevap: </strong>Sakıncalıdır.</p>
<p>
	<strong>Soru</strong><strong>: D&ouml;rt &ccedil;ocuk sahibi bir erkek, sperm kanalını bağlamaya teşebb&uuml;s etmiştir. Eşi kocasının bu işine razı olmazsa erkek g&uuml;nahk&acirc;r sayılır mı?</strong></p>
<p>
	<strong>Cevap: </strong>Bu iş karısının rızasına bağlı değildir; erkeğin &uuml;zerine hi&ccedil;bir şey l&acirc;zım gelmez.</p>
<h2>
	d&uuml;ş&uuml;k yapmak (K&uuml;rtaj)</h2>
<p>
	<strong>Soru</strong><strong>: İktisad&icirc; </strong><strong>soru</strong><strong>nlar y&uuml;z&uuml;nden ana rahmindeki &ccedil;ocuğu d&uuml;ş&uuml;rmek caiz midir?</strong></p>
<p>
	<strong>Cevap: </strong>Sırf iktisad&icirc; sorunlar ve sıkıntılar nedeniyle &ccedil;ocuk d&uuml;ş&uuml;rmek caiz değildir.</p>
<p>
	<strong>Soru</strong><strong>: Hamileliğin ilk aylarında doktor, kadını muayene ettikten sonra hamileliği devam edecek olursa annenin hayatının tehlikeye girebileceğini ve bebeğin d&uuml;nyaya sakat geleceğini s&ouml;yl&uuml;yor ve bu nedenle bebeği d&uuml;ş&uuml;rmesini &ouml;neriyor; acaba bu caiz midir? Ve acaba ruh bedene girmeden &ouml;nce bebeği d&uuml;ş&uuml;rmek caiz midir?</strong></p>
<p>
	<strong>Cevap: </strong>Bebeğin sakat d&uuml;nyaya gelmesi ihtimali, ruh bedene girmeden &ouml;nce olsa bile bebeği d&uuml;ş&uuml;rmek i&ccedil;in şer&#39;&icirc; bir ruhsat teşkil etmez. Ama hamileliğin devam etmesi durumunda annenin hayatının tehlikeye girmesinden korkulur ve eğer bu korku da g&uuml;venilir bir uzman doktorun s&ouml;z&uuml;ne dayanırsa, ruh bedene girmeden &ouml;nce bebeği d&uuml;ş&uuml;rmenin sakıncası yoktur.</p>
<p>
	<strong>Soru</strong><strong>: Uzman doktorlar yeni metotlardan ve gelişmiş cihazlardan yararlanarak hamilelik esnasında bebeğin bir&ccedil;ok kusurlarını teşhis edebiliyorlar. Kusurlu bebeklerin d&uuml;nyaya geldikten sonra karşılaştıkları zorlukları g&ouml;z &ouml;n&uuml;nde bulundurarak, g&uuml;venilir uzman doktorun kusurlu olarak d&uuml;nyaya geleceğini bildirdiği bebeği d&uuml;ş&uuml;rmek caiz midir?</strong></p>
<p>
	<strong>Cevap:</strong> Bebeğin sırf kusurlu olarak d&uuml;nyaya geleceği ve hayatında karşılaşacağı zorluklar nedeniyle bebeği d&uuml;ş&uuml;rmek hangi aşamada olursa olsun, caiz değildir.</p>
<p>
	<strong>Soru</strong><strong>: Rahme yerleşen, alaka [kan pıhtısı] aşamasına ulaşmayan -alaka olması yaklaşık kırk g&uuml;n s&uuml;rer- n&uuml;tfeyi d&uuml;ş&uuml;rmek caiz midir? Esasen aşağıdaki merhalelerin hangisinde bebeği d&uuml;ş&uuml;rmek haramdır?</strong></p>
<p>
	<strong>a) N&uuml;tfe rahme yerleştikten sonra</strong></p>
<p>
	<strong>b) Alaka [embriyo] merhalesinde</strong></p>
<p>
	<strong>c) Mudğa [bir &ccedil;iğnem et] merhalesinde</strong></p>
<p>
	<strong>d) Kemik merhalesinde (ruh girmeden &ouml;nce)</strong></p>
<p>
	<strong>Cevap: </strong>Rahme yerleştikten sonra n&uuml;tfeyi ve sonraki aşamalarının hi&ccedil;birinde cenini d&uuml;ş&uuml;rmek caiz değildir.</p>
<p>
	<strong>Soru</strong><strong>: Kan hastalıklarına tutulmuş eşlerden bazıları kusurlu genler taşımaktadırlar ve dolayısıyla bu genleri &ccedil;ocuklarına aktarmaktadırlar. Bu &ccedil;ocukların ağır hastalıklara tutulmaları ihtimali &ccedil;ok y&uuml;ksektir ve b&ouml;yle &ccedil;ocuklar doğdukları andan &ouml;l&uuml;nceye kadar daima meşakkatli, zor bir hayat s&uuml;rerler. &Ouml;rneğin, hemofili hastalarının s&uuml;rekli en k&uuml;&ccedil;&uuml;k bir darbeyle şiddetli kanama sonucu &ouml;lmeleri veya fel&ccedil; olmaları ihtimali var. Şimdi hamileliğin ilk haftalarında bu hastalığı teşhis etmek m&uuml;mk&uuml;nken, acaba b&ouml;yle durumlarda cenini d&uuml;ş&uuml;rmek caiz midir?</strong></p>
<p>
	<strong>Cevap: </strong>Eğer ceninin hastalığına dair bırakılan teşhis kesin ise ve b&ouml;yle bir bebeğe sahip olmak ve bakımını &uuml;stlenmek katlanılmayacak derecede sıkıntı ve zorlukları gerektirirse, bu durumda bedene ruh verilmeden &ouml;nce bebeği d&uuml;ş&uuml;rmek caizdir; fakat ihtiyat gereği diyeti verilmelidir.</p>
<p>
	<strong>Soru</strong><strong>: Bebeği d&uuml;ş&uuml;rmenin &ouml;z&uuml; itibariyle h&uuml;km&uuml; nedir? Hamileliği s&uuml;rd&uuml;rmek annenin hayatını tehlikeye sokarsa h&uuml;k&uuml;m nedir? </strong></p>
<p>
	<strong>Cevap: </strong>Cenini d&uuml;ş&uuml;rmek şer&#39;an haramdır ve hamileliği s&uuml;rd&uuml;rmesi annenin hayatını tehlikeye d&uuml;ş&uuml;rmesi m&uuml;stesna, hi&ccedil;bir durumda bebeği d&uuml;ş&uuml;rmek caiz değildir. Sadece bu durumda ruhun bedene girmesinden &ouml;nce cenini d&uuml;ş&uuml;rmek caizdir. Fakat ruh bedene girdikten sonra annenin hayatı tehlikeye girse bile bebeği d&uuml;ş&uuml;rmek caiz değildir. Ancak d&uuml;ş&uuml;rmediği durumda hem annenin ve hem de bebeğin ikisinin de hayatı tehlikeye girer de hi&ccedil;bir şekilde bebeğin hayatını kurtarmak m&uuml;mk&uuml;n olmazsa ve cenini d&uuml;ş&uuml;rd&uuml;ğ&uuml; takdirde annenin hayatını kurtarmak m&uuml;mk&uuml;n olacaksa, bu durumda ruh bedene girse bile bebeği d&uuml;ş&uuml;rmek caiz olur.</p>
<p>
	<strong>Soru</strong><strong>: Zinadan meydana gelen yedi aylık bebeğini, babasının isteği &uuml;zerine d&uuml;ş&uuml;ren kadının diyet vermesi farz mıdır? Eğer farzsa annesine mi, yoksa babasına mı farzdır? Ve bu durumda sizce diyetin miktarı ne kadardır?</strong></p>
<p>
	<strong>Cevap: </strong>Zinadan olsa bile kadının bebeği d&uuml;ş&uuml;rmesi haramdır. Babasının &ccedil;ocuğu d&uuml;ş&uuml;rmesini istemesi, bebeği d&uuml;ş&uuml;rmesi i&ccedil;in ge&ccedil;erli bir gerek&ccedil;e teşkil etmez. Bebeği kadının kendisi d&uuml;ş&uuml;rm&uuml;şse veya d&uuml;şmesine yardımcı olmuşsa diyet annesinin &uuml;zerine farzdır. Sorudaki durumda diyetin miktarı teredd&uuml;tl&uuml;d&uuml;r. İhtiyat gereği musalaha etmek (anlaşmak) gerekir. Bu durumda diyet, miras&ccedil;ısı olmayan miras h&uuml;km&uuml;ndedir.</p>
<p>
	<strong>Soru</strong><strong>: Kasıtlı olarak d&uuml;ş&uuml;r&uuml;len iki bu&ccedil;uk aylık ceninin diyeti ne kadardır? Ve bu diyeti kimin vermesi gerekir?</strong></p>
<p>
	<strong>Cevap: </strong>Alaka [kan pıhtısı h&acirc;linde] olursa diyeti kırk dinardır. Mudğa [bir &ccedil;iğnem et] olursa diyeti altmış dinardır. Daha et bağlamamış kemik olursa diyeti seksen dinardır.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a> Diyet miras basamakları g&ouml;zetilerek bebeğin miras&ccedil;ısına verilir. Fakat onun d&uuml;ş&uuml;r&uuml;lmesinde doğrudan rol&uuml; olan miras&ccedil;ı ondan pay alamaz.</p>
<p>
	<strong>Soru</strong><strong>: Hamile kadın diş etlerini ve dişlerini tedavi ettirmek zorunda kalır ve uzman doktorun teşhisine g&ouml;re ameliyata gerek duyulursa, uyuşturucu iğne ve film ışınları sebebiyle rahimdeki bebeğin sakat kalacağı g&ouml;z &ouml;n&uuml;nde bulundurularak bebeğin d&uuml;ş&uuml;r&uuml;lmesi caiz olur mu?</strong></p>
<p>
	<strong>Cevap: </strong>Mezkur sebep cenini d&uuml;ş&uuml;rmek i&ccedil;in ruhsat olamaz.</p>
<p>
	<strong>Soru</strong><strong>: Rahimdeki cenin kesin olarak &ouml;lmek &uuml;zere olursa ve o durumda rahimde kalması annesinin de hayatını tehlikeye d&uuml;ş&uuml;r&uuml;rse, bu durumda cenini d&uuml;ş&uuml;rmek caiz olur mu? Ve eğer kadının kocası b&ouml;yle bir bebeği d&uuml;ş&uuml;rmeyi caiz bilmeyen bir m&uuml;&ccedil;tehidi taklit ediyorsa, kadın ve akrabaları ise bu h&acirc;lde bebeği d&uuml;ş&uuml;rmeyi caiz bilen m&uuml;&ccedil;tehidi taklit ediyorlarsa, bu durumda erkeğin yapması gereken nedir?</strong></p>
<p>
	<strong>Cevap: </strong>Sorudaki durumda, bebeğin tek başına &ouml;l&uuml;m&uuml;yle bebek ve annesinin birlikte &ouml;l&uuml;m&uuml; s&ouml;z konusu olduğuna ve bu ikisi arasında bir se&ccedil;im yapılması gerektiğine g&ouml;re, bebeği d&uuml;ş&uuml;rerek hi&ccedil; olmazsa annesinin hayatını kurtarmaktan başka &ccedil;are yoktur. Bu takdirde kocası, eşinin bebeği d&uuml;ş&uuml;rmesini engelleyemez. Fakat imk&acirc;n dahilinde &ouml;yle hareket etmek gerekir ki bebeğin &ouml;l&uuml;m&uuml;nden hi&ccedil; kimse sorumlu olmasın.</p>
<p>
	<strong>Soru</strong><strong>: M&uuml;sl&uuml;man olmayan bir erkekle h&uuml;k&uuml;m veya mevzuu bilmeyerek yapılan cinsel ilişki (vaty-i ş&uuml;phe) veya zina sonucu meydana gelen bebeği d&uuml;ş&uuml;rmek caiz midir?</strong></p>
<p>
	<strong>Cevap: </strong>Caiz değildir.</p>
<div>
	&nbsp;</p>
<hr align="left" size="1" width="33%" />
<div id="ftn1">
<p>
			<a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title="">[1]</a>&#8211; [Her bir dinar, bir şer&#39;&icirc; mıskaldır. Her bir şer&#39;&icirc; mıskal de 18 nohut yani 3.5154 gr. ağırlığında altındır. Dolayısıyla kırk dinar yaklaşık 140.616 gr. altına eşittir. Altmış dinar, yaklaşık 210.924 gr. altına eşittir. Seksen dinar ise, yaklaşık 281.232 gr. altına eşittir.]</p>
</p></div>
</div>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/tibbi-konular-2/">Tıbbî Konular</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Câferi Mezhebine Göre  Duâlarıyla Abdest Alımı</title>
		<link>https://www.caferilik.com/caferi-mezhebine-gore-dualariyla-abdest-alimi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 08 May 2020 10:18:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Fıkıh]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamex.com/?p=3028</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; 1.NİYET EDİLİR : All&#226;humm&#226; inni neveyt&#252; en etevaddau kurbeten leke. &#160;&#160;&#160;&#160; Meali : Allahım, senin rızan i&#231;in abdest almaya niyet ettim. 2.&#160; ELLER : Eller, bileklere kadar parmak aralarını iyice oğuşturarak yıkanır : &#160;&#160;&#160;&#160; S&#252;bh&#226;nellezi ce&#160; alal m&#226;e tahuren vel-Kur&#226;n&#39;a nura. &#160;&#160;&#160;&#160; Meali&#160; : Suyu temiz ve Kuran&#39;ı nur kılan Allah&#39;ı tesbih ederim. &#160;&#160;&#160;&#160; [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/caferi-mezhebine-gore-dualariyla-abdest-alimi/">Câferi Mezhebine Göre  Duâlarıyla Abdest Alımı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>
	&nbsp;</p>
<p>
		1.NİYET EDİLİR : All&acirc;humm&acirc; inni neveyt&uuml; en etevaddau kurbeten leke.</p>
</p>
<p>
	&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Meali : Allahım, senin rızan i&ccedil;in abdest almaya niyet ettim.</p>
<p>
	2.&nbsp; ELLER : Eller, bileklere kadar parmak aralarını iyice oğuşturarak yıkanır :</p>
<p>
	&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; S&uuml;bh&acirc;nellezi ce&nbsp; alal m&acirc;e tahuren vel-Kur&acirc;n&#39;a nura.</p>
<p>
	&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Meali&nbsp; : Suyu temiz ve Kuran&#39;ı nur kılan Allah&#39;ı tesbih ederim.</p>
<p>
	&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; 3.&nbsp; AĞIZ&nbsp; : Ağıza &uuml;&ccedil; defa su alınır&nbsp; ve ağız &ccedil;alkalanır :</p>
<p>
	&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; All&acirc;humm&acirc; askini min nehr&#39;il Kevser l&acirc;&nbsp;&nbsp; azmehu ba&nbsp; dehu ebed&acirc;.</p>
<p>
	&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Meali&nbsp; : Allahım, bana Kevser havuzundan su i&ccedil;ir ki, ondan sonra ebediyyen susamıyayım.</p>
<p>
	&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; 4.&nbsp;&nbsp; BURUN : Buruna sağ elle &uuml;&ccedil; defa su &ccedil;ekilir ve burun iyice temizlenir :</p>
<p>
	&nbsp;&nbsp;&nbsp; All&acirc;humm&acirc; eşmimni r&acirc;iheten min rev&acirc;ih&#39;el Cenneh.</p>
<p>
	&nbsp;&nbsp;&nbsp; Meali&nbsp; : Allahım, Cennet kokularından bana koku koklat.</p>
<p>
	&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; 5.&nbsp; Y&Uuml;Z&nbsp; : İki avu&ccedil; su doldurarak yavaş&ccedil;a y&uuml;ze bırakılır. Ve &uuml;&ccedil; defa :</p>
<p>
	&nbsp;&nbsp;&nbsp; All&acirc;humm&acirc; bayyid vechi yevme tebyaddu v&uuml;cuh&uuml;n ve tesvedd&uuml; v&uuml;cuh.</p>
<p>
	&nbsp;&nbsp;&nbsp; Meali&nbsp; : Allahım, bir takım y&uuml;zlerin ağarıp, bazı y&uuml;zlerin kararacağı g&uuml;nde benim y&uuml;z&uuml;m&uuml; ağart.</p>
<p>
	&nbsp;&nbsp;&nbsp; 6.&nbsp;&nbsp; SAĞ KOL&nbsp; : Dirsek yukarısından parmak u&ccedil;larına kadar aşağıya doğru yıkanır :</p>
<p>
	&nbsp;&nbsp;&nbsp; All&acirc;humm&acirc; &acirc;tini kit&acirc;bi bi yemini ve h&acirc;sibni his&acirc;ben yesiyr&acirc;.</p>
<p>
	&nbsp;&nbsp;&nbsp; Meali&nbsp; : Allahım, kitabımı sağımdan ver ve beni hesaba kolay &ccedil;ek.</p>
<p>
	&nbsp;&nbsp;&nbsp; 7.&nbsp; SOL KOL&nbsp; : Dirsek yukarısından parmak u&ccedil;larına kadar aşağıya doğru yıkanır :</p>
<p>
	&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; All&acirc;humm&acirc; l&acirc; tu&nbsp; tini kit&acirc;bi bişim&acirc;li vel&acirc; t&uuml;h&acirc;sibni his&acirc;ben yesiyr&acirc;.&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>
<p>
	&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Meali&nbsp; :&nbsp; Allahım, kitabımı solumdan verme ve beni zor bir hesapla sorgulama.</p>
<p>
	&nbsp;&nbsp;&nbsp; 8.&nbsp; BAŞ&nbsp; : Sağ elimizle başımızın &ouml;n kısmı arkadan &ouml;ne doğru meshedilir :</p>
<p>
	&nbsp;&nbsp;&nbsp; All&acirc;humm&acirc; harrim şe&nbsp; ri&nbsp;&nbsp; alann&acirc;r.</p>
<p>
	&nbsp;&nbsp;&nbsp; Meali&nbsp; : Allahım, sa&ccedil;larımı Cehenneme haram kıl.</p>
<p>
	&nbsp;&nbsp;&nbsp; 9.&nbsp; KULAK&nbsp; :&nbsp; Her iki kulak ser&ccedil;e parmaklarla hafif&ccedil;e oğuşturulur :&nbsp;</p>
<p>
	&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; All&acirc;humm&acirc; ec&nbsp; alni mimmen yestemi&nbsp; &uuml;nel kavle feyettebi&nbsp; &uuml;ne ahseneh.</p>
<p>
	&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Meali&nbsp; :&nbsp; Allahım, beni s&ouml;z&uuml; duyup, onun en g&uuml;zeline uyanlardan kıl.</p>
<p>
	&nbsp;&nbsp; 10.&nbsp; ENSE&nbsp; :&nbsp; Arkadan &ouml;ne doğru meshedilir :</p>
<p>
	&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; All&acirc;humm&acirc; a&nbsp; tik rakbeti minen n&acirc;r.</p>
<p>
	&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Meali :&nbsp; Allahım, ensemi ateşten azad et.</p>
<p>
	&nbsp;&nbsp; 11.&nbsp; SAĞ AYAK&nbsp; :&nbsp; Sağ ayak sol elle topuklardan beş parmak &uuml;st&uuml;ne doğru meshedilir :</p>
<p>
	&nbsp;&nbsp;&nbsp; All&acirc;humm&acirc; sebbit kademeyyi&nbsp;&nbsp; alassır&acirc;t, yevme tezill&uuml; bihil akdem.</p>
<p>
	&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Meali&nbsp; :&nbsp; Allahım, birtakım ayakların kayacağı g&uuml;nde sırat &uuml;zerinde iki ayağımı sabit kıl.</p>
<p>
	&nbsp;&nbsp; 12.&nbsp; SOL AYAK&nbsp; :&nbsp; Sol elle topuklardan beş parmak &uuml;st&uuml;ne doğru meshedilir.(Aynı dua okunur)</p>
<p>
	&nbsp;&nbsp; 13.&nbsp; SON OLARAK :&nbsp; Eller bileklere kadar yıkanır ve abdest bu dua ile tamamlanır :&nbsp;</p>
<p>
	&nbsp;&nbsp; All&acirc;hu ekber, eşhed&uuml; en l&acirc; il&acirc;he illall&acirc;h ve eşhed&uuml; enne Muhammeden abd&uuml;h&uuml; ve resul&uuml;h.</p>
<p>
	&nbsp;</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/caferi-mezhebine-gore-dualariyla-abdest-alimi/">Câferi Mezhebine Göre  Duâlarıyla Abdest Alımı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Abdestte Ayaklari Meshetmek Mi  Gerekir, Yoksa Yıkamak Mı?</title>
		<link>https://www.caferilik.com/abdestte-ayaklari-meshetmek-mi-gerekir-yoksa-yikamak-mi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 08 May 2020 10:18:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Fıkıh]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamex.com/?p=3029</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Allame Şerefuddin İslam alimlerinin, abdestte ayağı meshetme yahut yıkama hususunda g&#246;r&#252;ş farklılıkları vardır. Ehl-i S&#252;nnet alimleri ve &#246;zellikle Ehl-i S&#252;nnet&#8217;in d&#246;rt mezhep imamı, abdestte ayağın yıkanmasını farz-ı ta&#39;yin&#238; bilirler. Zeydiyye imamlarından Davud bin Ali ve Nasirulhak, abdestte ayağı hem yıkamayı, hem de meshetmeyi farz olarak kabul etmişlerdir.[1][1] Ama Ehl-i S&#252;nnet alimlerinden bazıları,[2][2] bu ikisinden [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/abdestte-ayaklari-meshetmek-mi-gerekir-yoksa-yikamak-mi/">Abdestte Ayaklari Meshetmek Mi  Gerekir, Yoksa Yıkamak Mı?</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>
	&nbsp;</p>
<h5 align="right">
		Allame Şerefuddin</h5>
</p>
<p>
	İslam alimlerinin, abdestte ayağı meshetme yahut yıkama hususunda g&ouml;r&uuml;ş farklılıkları vardır. Ehl-i S&uuml;nnet alimleri ve &ouml;zellikle Ehl-i S&uuml;nnet&rsquo;in d&ouml;rt mezhep imamı, abdestte ayağın yıkanmasını farz-ı ta&#39;yin&icirc; bilirler. Zeydiyye imamlarından Davud bin Ali ve Nasirulhak, abdestte ayağı hem yıkamayı, hem de meshetmeyi farz olarak kabul etmişlerdir.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title=""><sup><sup>[1]</sup></sup></a><sup>[1]</sup> Ama Ehl-i S&uuml;nnet alimlerinden bazıları,<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title=""><sup><sup>[2]</sup></sup></a><sup>[2]</sup> bu ikisinden birinin yapılmasını yeterli g&ouml;r&uuml;yorlar. İmamiyye ise, Ehl-i Beyt İmamlarına uyarak, ayağı meshetmeyi farz-ı ta&#39;yini bilir.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title=""><sup><sup>[3]</sup></sup></a><sup>[3]</sup></p>
<p>
	İmamiyye&rsquo;nin Delili:</p>
<p>
	İmamiyye&rsquo;nin delili, şu ayet-i kerimedir:</p>
<p>
	&nbsp;<strong>&quot; &#8230;Ve meshedin başınızın bir kısmını ve ayaklarınızı da iki mafsalsa dek.&quot;</strong> (M&acirc;ide/6)</p>
<p>
	&nbsp;Fahr-i Razi ş&ouml;yle diyor:</p>
<p style="margin-left:35.4pt;">
	&quot;Meshi farz bilenlerin delilleri, &quot;Erc&uuml;l&quot; kelimesindeki naklolan iki meşhur kıraata dayalıdır. Kıraat imamlarından İbn-i Kesir, Hamza, Ebu Amr ve Ebu Bekr&rsquo;in rivayetine g&ouml;re- Asım, lafzı esreyle, yani <em>&quot;Erc&uuml;likum&quot;</em> okumuşlar. Nafi&#39;, İbn-i Amr ve &ndash;Hafs&rsquo;ın rivayetine g&ouml;re- Asım &uuml;st&uuml;n (nasb) ile, yani <em>&quot;Erc&uuml;lekum&quot;</em> okumuşlardır.</p>
<p>
	Sonra ş&ouml;yle ekliyor:</p>
<p style="margin-left:35.4pt;">
	&quot;Erc&uuml;l kelimesi esreyle, yani &quot;Erc&uuml;likum&quot; okunursa, o zaman Ruus&#39;a atfedilir. Yani başın meshedilmesinin farz olduğu gibi ayakların da meshedilmesi farz olur.&quot;</p>
<p>
	Fahr-i Razi sonra ş&ouml;yle diyor:</p>
<p style="margin-left:35.4pt;">
	&quot;Eğer bir kimse: &quot;Erc&uuml;l kelimesinin esreli oluşu Ruus kelimesine matuf olduğundan değil, &quot;cerr-i civar&quot;dan dolayıdır. &Ouml;rneğin: <em>&quot;Cuhru zabbin haribin&quot;</em> c&uuml;mlesinde <em>&quot;harib&quot;</em> kelimesi <em>&quot;zabbin&quot;</em> kelimesiyle bir arada olduğundan dolayı esreli okunmuştur. Veya <em>&quot;Kebir-u unasin fi bicadin m&uuml;zemmelin&quot;</em> c&uuml;mlesindeki <em>&quot;m&uuml;zemmil&quot;</em> kelimesi <em>&quot;bicadin&quot;</em> kelimesiyle bir araya geldiğinden dolayı esreli olmuştur.&quot; derse cevabında deriz ki: &quot;şu bir ka&ccedil; delile g&ouml;re bu doğru değildir:</p>
<p style="margin-left:35.4pt;">
	1- &quot;Cerr-i civar&quot; gerek&ccedil;esiyle kelimeyi esreli okumak dilbilgisi a&ccedil;ısından kural dışı bir uygulamadır ve ancak şiirlerde zaruret dolayısıyla bu t&uuml;r garip yollara başvurulabilir. Kur&#39;an-ı Mecid&#39;i b&ouml;yle kural dışı garip tabirlerden tenzih etmek gerekir.</p>
<p>
	2- &quot;Cuhru zabbin haribin&quot; gibi cerr-i civar y&ouml;ntemiyle okumak, ifade y&ouml;n&uuml;nden herhangi bir ş&uuml;phe ve karışıklığa yol a&ccedil;madığı taktirde uygulanabilir. &Ouml;rneğin, s&ouml;z konusu &ouml;rnekte herhangi bir yanlış anlama s&ouml;z konusu değildir. &Ccedil;&uuml;nk&uuml;, &quot;Harib&quot;, &quot;Zabb&quot;in sıfatı olamaz, sadece &quot;cuhr&quot;un haberi olabilir. Ama abdest ayetinde bu y&ouml;nteme başvurarak esreli okumak, mana y&ouml;n&uuml;nden belirsizliğe yol a&ccedil;tığı i&ccedil;in uygulanamaz. &quot;Cerr-i civar&quot; gereği esre, ancak harf-i atıf olmadığı yerde olur. (Abdest ayetinde ise harf-i atıf vardır). Harf-i atıfla birlikte &quot;cerr-i civar&quot; kuralının da gelmesini hi&ccedil; kimse s&ouml;ylememiştir.&quot;</p>
<p>
	Fahr-i Razi sonra ş&ouml;yle devam ediyor:</p>
<p style="margin-left:35.4pt;">
	&quot;Bir grup alimler, &quot;Erc&uuml;l&quot; kelimesinin nasb (&uuml;st&uuml;n) ile okunmasının da meshi gerektirdiğini s&ouml;ylemişlerdir. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; &quot;erc&uuml;lekum&quot;, &quot;biruusikum&quot; yerine m&acirc;tuftur. Bu kelime, &quot;mef&#39;ul&uuml;n bih&quot; olduğundan dolayı mahallen mensuptur. Fakat lafzan ba-i carre ile mecrurdur. &quot;Erc&uuml;lekum&quot;un, &quot;Ruus&quot; kelimesinin mahalline atfedilip mensup okunması caiz olduğu gibi, &quot;ruus&quot; kelimesinin zahirine atfederek mecrur okunması da caizdir.&quot;</p>
<p>
	Fahr-i Razi daha sonra ş&ouml;yle diyor:</p>
<p style="margin-left:35.4pt;">
	&quot;Binaenaleyh, &quot;Erc&uuml;l&quot;e de nasb veren amilin &quot;Vemsehu&quot; veya &quot;Feğsilu&quot;<a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title=""><sup><sup>[4]</sup></sup></a><sup>[4]</sup> olduğunu diyebiliriz. Ama eğer iki amil bir ma&#39;mulda toplanırsa, en yakın amilin amel etmesi daha uygundur.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title=""><sup><sup>[5]</sup></sup></a><sup>[5]</sup> &Ouml;yleyse dediklerimize nazaran, Allah-u Teala&#39;nın s&ouml;z&uuml;ndeki &quot;Erc&uuml;lekum&quot; lafzına nasb (&uuml;st&uuml;n) veren amil &quot;Vemsehu&quot;dur.&quot;</p>
<p>
	Fahr-i Razi sonra s&ouml;yle diyor:</p>
<p style="margin-left:35.4pt;">
	&quot;Buna g&ouml;re &quot;Erc&uuml;lekum&quot;un lamını nasb (&uuml;st&uuml;n) ile okumak da ayakların meshedilmesini gerektirmektedir.&quot;</p>
<p>
	Daha sonra ş&ouml;yle devam ediyor:</p>
<p style="margin-left:35.4pt;">
	&quot;Alimlerin, hadislere dayanarak ayağın meshedilmesi farz değildir, demeleri doğru değildir. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; (bu konudaki) t&uuml;m hadisler, &quot;Ahbar-ı ahad&quot; babındandır. Kur&#39;an&#39;ı, haber-i &quot;vahid&quot; ile neshetmek ise caiz değildir.&quot;<a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title=""><sup><sup>[6]</sup></sup></a><sup>[6]</sup></p>
<p>
	B&uuml;t&uuml;n bu delillere değinmesine rağmen Fahr-i Razi g&ouml;r&uuml;ş&uuml;n&uuml; ş&ouml;yle a&ccedil;ıklıyor:</p>
<p style="margin-left:35.4pt;">
	&quot;Ayağı yıkamak hakkında &ccedil;ok hadis nakledilmiştir, yıkamak meshi de kapsamaktadır; ama bunun aksi &ouml;yle değildir. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; yıkamak ihtiyata daha yakındır. Bundan dolayı yıkamak farzdır.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title=""><sup><sup>[7]</sup></sup></a><sup>[7]</sup> Demek ki, ayakları yıkamanın meshin yerine ge&ccedil;erli olduğu kesindir.&quot;</p>
<p>
	Yıkamakla ilgili hadisler hakkında Ehl-i Beyt İmamları ve onlara uyanların g&ouml;r&uuml;ş&uuml;ne yakında değineceğiz. Fahr-i Razi&#39;nin, &quot;yıkamak meshi de kapsamaktadır s&ouml;z&uuml;ne gelince; o apa&ccedil;ık bir yanılgıdır. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; gasl (yıkamak) ve mesh, lugat, &ouml;rf ve şeriatta iki ayrı hakikattir. Binaenaleyh gasl, kesinlikle meshin yerini almaz. Ama ger&ccedil;ek olan şudur ki, Fahr-i Razi, iki mahzurun arasında kalmış; ya apa&ccedil;ık ayete muhalefet etmek veya onun g&ouml;r&uuml;ş&uuml;ne g&ouml;re sahih olan hadislere muhalefet etmek. Bu &ccedil;ıkmazdan kurtulmak i&ccedil;in, &quot;Gasl (yıkamak) meshi de kapsamaktadır; bu ihtiyata daha uygundur, meshin yerine de ge&ccedil;erlidir.&quot; diyerek zannınca ayetle hadisin arasını cem&#39;etmiştir.&quot;</p>
<p>
	Kim onun bu s&ouml;z ve m&uuml;dafaasına dikkatlice bakacak olursa, onun bir &ccedil;ıkmazda olduğunu a&ccedil;ık&ccedil;a g&ouml;recektir. Eğer ayet meshin farz olmasını a&ccedil;ık&ccedil;a bildirmeseydi o, gaslin (yıkamanın) meshin yerine ge&ccedil;erli olacağını s&ouml;ylemeye ihtiya&ccedil; bile duymazdı.</p>
<p>
	Ehl-i S&uuml;nnet&#39;in, fıkıh ve Arap edebiyatı hakkında g&ouml;r&uuml;ş sahibi ve muhakkiklerinden bir grup Fahri Razi&rsquo;nin itiraf ettiği ger&ccedil;eği itiraf ederek bu ayetin meshetmenin farz olduğunu bildirdiğini a&ccedil;ıklamaktan kendilerini alamamışlardır. &Ouml;rneğin: Araştırmacı Şeyh İbrahim el-Haleb&icirc;, &quot;<em>Gunyet-ul M&uuml;temell&icirc; fi Şerh&icirc; Muniyet-il Musall&icirc; Ale&#39;l Mezheb-il Hanefi</em>&quot; kitabında abdestle ilgili ayet hakkında bahsederken ş&ouml;yle demiştir:</p>
<p style="margin-left:35.4pt;">
	Abdest ayetinde ge&ccedil;en &quot;Erc&uuml;lekum&quot; kelimesi, Kurra-i Seb&#39;a (Yedi Kari) arasında hem esre, hem de &uuml;st&uuml;n ile okunmuştur. &Uuml;st&uuml;n ile okunması &quot;v&uuml;cuhekum&quot; yerine atfedildiğinden, esre ile okunması da cerr-i civardan dolayıdır. Ama doğru olan şu ki: &quot;Erc&uuml;l&quot; kelimesi her iki kıraatta &quot;Ruus&quot; yerine matuftur; &uuml;st&uuml;n ile okunduğu takdirde mahalline, esre ile okunduğu takdirde de lafzına matuftur.&quot;</p>
<p>
	Daha sonra ş&ouml;yle devam ediyor:</p>
<p style="margin-left:35.4pt;">
	&quot;Erc&uuml;lekum&quot;u, &quot;v&uuml;cuhekum&quot;a atfetmek caiz değildir. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; matufla matufun aleyh arasında yabancı bir c&uuml;mle (yani, vemsehu biruusikum) vaki olarak onların arasına ayrılık d&uuml;ş&uuml;yor. Oysaki bu ikisinin arasında bir kelime dahi yer alamaz; nerede kaldı ki bir c&uuml;mle vaki olsun.&quot;</p>
<p>
	Merhum Şeyh İbrahim Haleb&icirc; sonra ş&ouml;yle diyor:</p>
<p style="margin-left:35.4pt;">
	&quot;Fesahatlı hi&ccedil;bir kimsenin s&ouml;z&uuml;nde &quot;Zerebtu Zeyden ve merertu bi Bekrin ve Amren&quot; diyerek, Amr&#39;ı Zeydin yerine atfetmesini duymamışım. Cerr-i civara gelince, bu t&uuml;r tabir &ccedil;ok nadir olarak sıfatlarda kullanılmaktadır. &Ouml;rneğin bazıları ş&ouml;yle demiştir: &quot;Haza cuhru zabbin haribin&quot; Te&#39;kid&#39;de ise sadece bir şiirde ge&ccedil;miştir:</p>
<p style="margin-left:35.4pt;">
	&quot;Ya sahib,&quot; belliğ zeviz-zevecati kullihim: En leyse vaslun iz nhallet ure&#39;z-zenebi&quot; Ferra&#39;nın naklettiğine g&ouml;re &quot;kullihim&quot; cerr-i civardan dolayı esreyle okunmuştur.&quot;</p>
<p>
	Sonra şunu da s&ouml;z&uuml;ne ekliyor:</p>
<p style="margin-left:35.4pt;">
	&quot;Ama atıf harflerinde cerr-i civar kuralını uygulamak kesinlikle caiz değildir. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; atıf, cerr-i civarı menediyor.&quot;</p>
<p>
	İşte bunlar Şeyh İbrahim Haleb&icirc;&#39;nin s&ouml;zleridir.&quot;<a href="#_ftn8" name="_ftnref8" title=""><sup><sup>[8]</sup></sup></a><sup>[8]</sup></p>
<p>
	Bu ger&ccedil;eği itiraf edenlerden biri de, Sind&icirc; ismiyle meşhur olan Ebu&#39;l Hasan Muhammed bin Abdulhadi&#39;dir. Sind&icirc;, İbn-i Mace&rsquo;nin s&uuml;nenine yazdığı haşiyede, -Kur&#39;an&#39;ın zahirinden meshin anlaşıldığına yakin ettiğini ifade ederek- ş&ouml;yle diyor:</p>
<p style="margin-left:35.4pt;">
	&quot;Kur&#39;an&#39;ın zahiri, (abdest ayeti) meshi g&ouml;stermektedir. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; esreyle, yani &quot;Erc&uuml;likum&quot; şeklinde okunduğunda, &quot;ruusikum&quot; yerine atfedilir; &uuml;st&uuml;nle yani &quot;Erc&uuml;lekum&quot; şeklinde okunduğunda da &quot;ruusikum&quot;un mahalline atfedilir. (Her iki durumda meshi gerektirir.)</p>
<p style="margin-left:35.4pt;">
	&quot;Erc&uuml;l&quot;&uuml;n &uuml;st&uuml;nle okunup &quot;ruus&quot;un mahalline atfedilmesi cerr-i civardan daha uygundur. Nitekim Nahv ilminin bilginleri de buna tasrih etmişlerdir.&quot; Yine diyor ki : &quot;Cerr-i civar Arap&ccedil;a&rsquo;da pek azdır, ama mahalline atfetmek yaygın ve &ccedil;oktur. Bu a&ccedil;ıklamayla, matuf ve matufun aleyh&#39;in birbirinden ayrı d&uuml;şmesinden de kurtulmuş oluruz. Bu beyana g&ouml;re, Kur&#39;an&#39;ın zahiri, meshe delalet etmektedir.&quot;<sup> <a href="#_ftn9" name="_ftnref9" title=""><sup>[9]</sup></a>[9]</sup></p>
<p>
	Ama maalesef, o da diğerleri gibi ayağı yıkama babında Kur&#39;an yerine hadislere bakmıştır.</p>
<p>
	Zemahşeri, Tefsir-i Keşşaf&#39;da abdest ayetiyle ilgili olarak filozofluk taslayarak ş&ouml;yle demiştir:</p>
<p style="margin-left:35.4pt;">
	&quot;Yıkanan &uuml;&ccedil; uzuv arasında yer alan &quot;Erc&uuml;l&quot; (ayaklar) suyun onun &uuml;zerine d&ouml;k&uuml;lmesiyle yıkanıyor. Yıkanmasında, nehyedilen israfa yol a&ccedil;abileceğinden dolayı abdestte meshedilen &uuml;&ccedil;&uuml;nc&uuml; uzva (Ruus) atfedilmektedir. Bu atıf, onun meshedilmesi i&ccedil;in değildir, sadece suyun onun &uuml;zerine d&ouml;k&uuml;lmesinde iktisatlı davranmanın gerekli olduğu i&ccedil;indir.&quot;</p>
<p>
	Zemahşer&icirc; sonra ş&ouml;yle devam ediyor:</p>
<p style="margin-left:35.4pt;">
	&quot;Allah-u Teala, &quot;İle&#39;l-Ka&#39;beyn&quot; tabiriyle de, ayağın meshedilmesini zannedenin zannını gidermek i&ccedil;in onun nihayetini belirtmiştir. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; meshin, İslam şeriatında nihayeti belirlenmemiştir.&quot;</p>
<p>
	Evet, o bu s&ouml;zleriyle &quot;Erc&uuml;l&quot;&uuml;n, &quot;Ruus&quot; yerine atfedilmesinde hikmeti keşfettiğini, &quot;ile&#39;l-Ka&#39;beyn&quot; tabirinin ayağı yıkamanın haddini belirlediğini iddia ediyor. Onun s&ouml;zleri, İslam&icirc; meseleleri, doğru y&ouml;ntemlere dayanarak istihra&ccedil; etme yerine, ayeti kendi mezhebine tatbik ve tevil etmenin a&ccedil;ık bir &ouml;rneğidir. Onun bu s&ouml;zleri tefsir değil, bir nevi kehanettir. Ayakların yıkanmasını kesin ve zaruri kabul eden kimseden başkası i&ccedil;in bu s&ouml;zler bir şey ifade etmez. Oysaki ayağı yıkamak ihtilaflı bir meseledir. Ama o, bunu nazara bile almamıştır. Oysaki kendi mezhebinin bilginleri bile, Kur&#39;an&#39;ın zahirinin, meshin farz olmasını g&ouml;sterdiğini itiraf etmektedirler. Kısacası bu konuda, &quot;Erc&uuml;&quot;l&uuml;n, &quot;Ruus&quot;a atfedilmesiyle ilgili Nahv kuralları bile tek başına bizim i&ccedil;in yeterlidir. İslam bilginleri, nass ve fetva a&ccedil;ısından bunda ittifak etmişlerdir.</p>
<p>
	Ayağı Yıkamakla İlgili Hadislere Bir Bakış</p>
<p>
	Ayağı yıkamakla ilgili hadisler iki kısımdır. Abdullah bin Amr bin As&#39;ın hadisi gibi bazı hadisler a&ccedil;ık&ccedil;a yıkamaya delalet etmemektedirler. M&uuml;slim ve Buhari&#39;de Abdullah&#39;tan tahri&ccedil; edilen hadiste ş&ouml;yle diyor:</p>
<p style="margin-left:35.4pt;">
	&quot;Hz. Resulullah&#39;la birlikte yolculuktaydık; Resulullah (s.a.a) bizden geriye kaldı, (biraz bekledikten) sonra gelip bize ulaştı. İkindi namazının vakti de gelip &ccedil;atmıştı. Abdest alırken ayaklarımızı meshediyorduk. Resulullah (s.a.a); &quot;Vay topuklara ateşten!&quot; dediler.&quot;<a href="#_ftn10" name="_ftnref10" title=""><sup><sup>[10]</sup></sup></a><sup>[10]</sup></p>
<p>
	Bu hadis sahih olduğu takdirde meshi gerektirir, yıkamayı değil. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; Resul-i Ekrem, onları bu amelden nehyetmemiştir; hatta onların bu amelini te&#39;yit bile etmiştir. Sadece topuklarının kir ve necasetini kınamıştır. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; onların arasında bir grup yalın ayaklı bedevi Araplar vardı, bunlar idrar ettiklerinde, &ouml;zellikle yolculukta idrarın ayaklara sı&ccedil;ramasından ka&ccedil;ınmıyorlardı. Bundan dolayı, necis ve kirli ayaklarla namaz kılmamaları i&ccedil;in Resulullah (s.a.a) onları ikaz etmiştir.<a href="#_ftn11" name="_ftnref11" title=""><sup><sup>[11]</sup></sup></a><sup>[11]</sup></p>
<p>
	Bazı rivayetler ise ayağın yıkanmasına delalet etmektedir. &Ouml;rneğin, Osman&#39;ın k&ouml;lesi Hamran&#39;ın naklettiği hadis:</p>
<p style="margin-left:35.4pt;">
	Hamran ş&ouml;yle diyor: &quot;Osman&#39;ı g&ouml;rd&uuml;m; su kabından ellerine su d&ouml;kt&uuml;, &uuml;&ccedil; kere ellerini yıkadı, sonra sağ elini kaba daldırdı; ağzına, burnuna su aldı.&quot; Sonra ş&ouml;yle devam ediyor: &quot;Daha sonra &uuml;&ccedil; defa ayaklarını yıkadı ve ş&ouml;yle dedi: Resulullah (s.a.a)&rsquo;ın benim abdest aldığım gibi abdest aldığını g&ouml;rd&uuml;m.&quot;<sup> <a href="#_ftn12" name="_ftnref12" title=""><sup>[12]</sup></a>[12]</sup></p>
<p>
	Veya Abdullah bin Zeyd bin Asım el-Ensar&icirc;&#39;nin hadisi:</p>
<p style="margin-left:35.4pt;">
	Abdullah&#39;a, &quot;Resulullah&#39;ın aldığı abdest gibi abdest al&quot; dediklerinde, bir kab su istedi, ondan ellerine d&ouml;kt&uuml;, sonunda topuklarını yıkadı ve ş&ouml;yle dedi: &quot;Hz. Resulullah&#39;ın abdesti b&ouml;yleydi&quot;<a href="#_ftn13" name="_ftnref13" title=""><sup><sup>[13]</sup></sup></a><sup>[13]</sup></p>
<p>
	Bu manada diğer hadisler de naklolunmuştur. Bu hadisler birka&ccedil; y&ouml;nden doğru değildir:</p>
<p>
	1- Bu &ccedil;eşit hadisler, Allah&#39;ın Kitabı ve Ehl-i Beyt İmamlarının icma ettiği şeye muhaliftir.<a href="#_ftn14" name="_ftnref14" title=""><sup><sup>[14]</sup></sup></a><sup>[14]</sup> Kur&#39;an ve Ehl-i Beyt, Resulullah&#39;ın (s.a.a), birbirinden ayrılmaz emanetleridir. &Uuml;mmet bunlara sarıldığı m&uuml;ddet&ccedil;e kesinlikle sapmaz. Bu ikisine muhalif olan her hadis ise duvara vurulmalıdır.</p>
<p>
	Ayakları yıkamakla ilgili hadislerin zayıf olduğunu a&ccedil;ık&ccedil;a g&ouml;steren bir şahit, &uuml;mmetin alimi, Kitap ve s&uuml;nnetin heybesi olarak tanınan Abdullah bin Abbas&#39;ın mesh i&ccedil;in ihticac ettiği şu s&ouml;zleridir:</p>
<p style="margin-left:35.4pt;">
	&quot;Allah-u Teala, abdestte iki yıkamayı, iki de meshi farzetti. G&ouml;rmez misin, teyemm&uuml;m&uuml; zikrederken, iki yıkama yerine iki meshi zikretmiş, iki meshi (başı ve ayakları meshetmeyi) ise terketmiştir.&quot;<a href="#_ftn15" name="_ftnref15" title=""><sup><sup>[15]</sup></sup></a><sup>[15]</sup></p>
<p>
	Yine İbn-i Abbas der ki; &quot;Abdest iki yıkama, iki meshetmedir.&quot;<a href="#_ftn16" name="_ftnref16" title=""><sup><sup>[16]</sup></sup></a><sup>[16]</sup> Abdullah bin Abbas&#39;a, &quot;Muavvız bin Afra&#39;nın kızı Rabia, Resulullah (s.a.a)&#39;ın onun yanında abdestte ayaklarını yıkadığını sanmaktadır&quot; dediklerinde, İbn-i Abbas, Rabia&#39;nın yanına gelip durumu ondan sordu ve onun s&ouml;z&uuml;n&uuml; kabul etmeyip, abdestte ayaklarını yıkayanlara şaştığını ve: &quot;Ben, Allah&#39;ın Kitabında meshten başka bir şey g&ouml;rm&uuml;yorum.&quot; dediğini vurgulamıştır.&quot;<a href="#_ftn17" name="_ftnref17" title=""><sup><sup>[17]</sup></sup></a><sup>[17]</sup></p>
<p>
	2- Eğer ayakları yıkamakla ilgili hadisler doğru olsaydı tevat&uuml;rle nakledilmiş olurdu. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; abdestte ayağın yıkanması, kadın, erkek, k&ouml;le, h&uuml;r herkesin &ouml;ğrenmeye ihtiya&ccedil; duyduğu bir konudur. Eğer yıkamak M&uuml;sl&uuml;manların arasında kesin olsaydı, b&uuml;t&uuml;n m&uuml;kellefler, Peygamber&#39;in zamanında ve ondan sonraki zamanlarda onu iyice &ouml;ğrenip ve her asır ve zamanda onu tevat&uuml;rle nakletmiş olurlardı ve hi&ccedil;bir kimse onu inkar veya reddetmeye kalkışmazdı. Durum b&ouml;yle olmadığından dolayı, bu &ccedil;eşit hadislerin zaaf ve yetersizlikleri bizim i&ccedil;in aşikar olmaktadır.</p>
<p>
	3- Ayakların taharetiyle (yıkamak veya meshetmekle) ilgili nakledilen hadisler birbirleriyle &ccedil;elişmektedir. Bazıları, daha &ouml;nce naklettiğimiz Hamran ve İbn-i Asım&#39;ın hadisleri gibi, yıkamayı emretmektedir. Bazı hadisler de, Buhari&#39;nin, Sahih&#39;inde tahri&ccedil; ettiği hadis gibi meshi g&ouml;stermektedir. Sahih-i Buhari&#39;nin bu hadisini Ahmed, İbn-i Eb&icirc; Şeybe, İbn-i Ebi &Ouml;mer, Beğev&icirc;, Tabarani ve Maverd&icirc; de nakletmektedir. Her birisi, bu hadisi, g&uuml;venilir bildikleri kişiler yoluyla Ebu Esved&#39;den, o da Abbad bin Temim&#39;den, o da babasından nakletmişlerdir. Hadis şudur:</p>
<p style="margin-left:35.4pt;">
	&quot;Resulullah (s.a.a) abdest alırken abdestte ayaklarını meshettiğini g&ouml;rd&uuml;m.&quot;</p>
<p>
	Bu hadisin benzeri Ehl-i Beyt İmamlarından da nakledilmiştir.</p>
<p>
	Merhum Kuleyni&rsquo;nin nakline g&ouml;re, Zurare ve B&uuml;keyr, İmam Muhammed Bakır (a.s)&#39;ın Resulullah (s.a.a)&#39;ın nasıl abdest aldığını amelen g&ouml;sterirken abdestte, ellerinin ıslaklığıyla, yeniden elini suya dokundurmaksızın başını ve ayaklarının &uuml;stlerini meshettiklerini nakletmektedirler.<a href="#_ftn18" name="_ftnref18" title=""><sup><sup>[18]</sup></sup></a><sup>[18]</sup></p>
<p>
	İbn-i Abbas&#39;dan Mecma-ul Beyan&#39;da nakledildiği &uuml;zere, Resulullah (s.a.a)&#39;ın nasıl abdest aldığını g&ouml;sterirken ayaklarının &uuml;zerini meshetmiştir.</p>
<p>
	G&ouml;r&uuml;ld&uuml;ğ&uuml; gibi Ehl-i S&uuml;nnet kaynaklarındaki bu konuyla ilgili hadisler &ccedil;elişkili olduğu i&ccedil;in bu kaynaklara itibar edenler, Kur&#39;an&rsquo;a d&ouml;nmelidirler; Kuran ise a&ccedil;ık&ccedil;a ayakları meshetmeyi emrediyor.</p>
<p>
	İstihsana Başvurarak Delil Aramak</p>
<p>
	Ehl-i S&uuml;nnet alimleri, ayakların yıkanması i&ccedil;in ş&ouml;yle istidlal etmişlerdir: &quot;Başı meshetmek onu yıkamaktan daha uygun olduğu gibi, ayakları yıkamak onları meshetmekten daha uygundur. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; ayakların kiri genellikle yıkanmaksızın temiz olmaz, ama baş genellikle meshetmekle temiz olur.&quot;</p>
<p>
	Yine ş&ouml;yle demişlerdir:</p>
<p style="margin-left:35.4pt;">
	&quot;Makul maslahatlar, farz olan ibadetler i&ccedil;in sebep olabilirler. Hatta Allah Teala, onda her iki manayı, yani maslahat&icirc; ve ibad&icirc; y&ouml;n&uuml;n&uuml; birlikte kastedebilir. Maslahat&icirc; y&ouml;n&uuml;nden maksat hissedilen maddi faydalardır; ibad&icirc; y&ouml;n&uuml;nden maksat da nefsi arındırmaktır.&quot;</p>
<p>
	Bu s&ouml;z&uuml;n cevabı şudur ki; Biz de, Allah Teala&#39;nın emrettiği her şeyde bir maslahatın olduğunu, nehyettiği her şeyde de bir uhrevi zararın bulunduğunu kabul ediyoruz. Ama Allah-u Teala bu maslahat ve zararı, kulların g&ouml;r&uuml;ş&uuml;ne bağlı kılmamıştır. Yani, Allah&rsquo;ın emrinde bir maslahatın olduğuna inanıyoruz, ama bu maslahatın ne olduğunu kendi kafamızdan kestirip, &quot;Bu h&uuml;km&uuml;n gerek&ccedil;esi budur&quot; demeye hakkımız yoktur.</p>
<p>
	&nbsp;Kur&#39;an abdestte başın ve ayakların meshedilmesini emretmektedir. Bir m&uuml;min olarak bize d&uuml;şen bu emre boyun eğmektir, bu emirdeki maslahatı anlasak da anlamasak da.</p>
<p>
	Elbette abdestte ayakların necisten temiz olması gerektiğinin şart olduğunu bildiren delillerden dolayı,ayaklar eğer necis iseler, abdest almadan &ouml;nce yıkanıp temizlenmesi gerekir.<a href="#_ftn19" name="_ftnref19" title=""><sup><sup>[19]</sup></sup></a><sup>[19]</sup></p>
<p>
	Uyarı</p>
<p>
	İbn-i M&acirc;ce, S&uuml;nen&#39;inde &quot;Gasl&#39;&uuml;l-Kademeyn&quot; babında Ebu İshak yoluyla Ebu Hayye&#39;den ş&ouml;yle naklediyor:</p>
<p style="margin-left:35.4pt;">
	&quot;Ali&#39;yi abdest alırken g&ouml;rd&uuml;m; ayaklarını mafsala kadar yıkadı; sonra da size, Peygamber (s.a.a)&#39;in abdestini g&ouml;stermeyi istedim dedi.&quot;</p>
<p>
	Sindi, S&uuml;nen&#39;e yazdığı ta&#39;likatta: &quot;Bu, ayaklarını mesheden Şia&#39;ya tam anlamıyla bir reddir&quot; diyor. Daha sonra ş&ouml;yle ekliyor: &quot;İşte bundan dolayı Musannif, (İbn-i Mace) bu babda Ali&#39;nin rivayetini nakletmiş ve kitabın babına onun hadisiyle başlamıştır. O bu hadisi tahri&ccedil; etmekle g&uuml;zel bir iş sergilemiştir. Allah ona iyi m&uuml;kafat versin.&quot;</p>
<p>
	Sindi s&ouml;z&uuml;ne ş&ouml;yle devam ediyor:</p>
<p style="margin-left:35.4pt;">
	&quot;Kur&#39;an&#39;ın z&acirc;hiri meshi g&ouml;steriyor. Nitekim İbn-i Abbas&#39;ın hadisinde de mesh ge&ccedil;miştir. Ama onu yıkamaya hamletmek gerekiyor.&quot;<a href="#_ftn20" name="_ftnref20" title=""><sup><sup>[20]</sup></sup></a><sup>[20]</sup></p>
<p>
	Bu, Sind&icirc;&#39;nin s&ouml;zlerinden ibaretti. Allah onu, İbn-i Mace&#39;yi ve diğer Ehl-i S&uuml;nnet alimlerini affetsin. Ş&uuml;phesiz onlar yukarıda Hz. Ali&rsquo;den nakledilen ayakların yıkanmasına dair hadisin senedinin birka&ccedil; y&ouml;nden zayıf olduğuna vakıftılar:</p>
<p>
	1- Hadisi rivayet eden Ebu Hayye, me&ccedil;hul birisidir. Zeheb&icirc;, &quot;Mizan&quot;ının k&uuml;nyeler b&ouml;l&uuml;m&uuml;nde; &quot;O, tanınmamış biridir&quot; diyor ve İbn-i Medyen&icirc; ve Ebu&#39;l-Velid-i Farz&icirc;&#39;nin, onun hakkında, &quot;Me&ccedil;huld&uuml;r&quot; dediklerini de s&ouml;zlerine ilave ediyor. Zeheb&icirc; daha sonra, &quot;Hadis uyduranların b&ouml;yle bir kişiyi de uydurmaları m&uuml;mk&uuml;nd&uuml;r&quot; diyerek, &quot;ben her ne kadar araştırma yaptıysam da bu adam hakkında hi&ccedil;bir bilgi edinemedim.&quot; diyor.</p>
<p>
	2- Bu hadis sadece Ebu İshak yoluyla nakledilmiştir.<a href="#_ftn21" name="_ftnref21" title=""><sup><sup>[21]</sup></sup></a><sup>[21]</sup> Ebu İshak &ccedil;ok yaşlandığından ve hafızasını kaybettiğinden halk onu terketmiş<a href="#_ftn22" name="_ftnref22" title=""><sup><sup>[22]</sup></sup></a><sup>[22]</sup> ve Ebu Ahvas ve Z&uuml;heyr bin Muaviye el-Cu&#39;f&icirc;&#39;den başka kimse ondan hadis nakletmemiştir.<a href="#_ftn23" name="_ftnref23" title=""><sup><sup>[23]</sup></sup></a><sup>[23]</sup> Halk, Ebu İshak&#39;tan hadis naklettiklerinden dolayı o ikisini kınamıştır.<a href="#_ftn24" name="_ftnref24" title=""><sup><sup>[24]</sup></sup></a><sup>[24]</sup> Ş&uuml;phesiz, bir muhaddis hafızasını kaybederse, hafızasını kaybetmeden &ouml;nce mi, yoksa sonra mı naklolunduğu bilinmeyen t&uuml;m hadisleri itibardan d&uuml;şer. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; ş&uuml;phe-i mahsuredeki icmal&icirc; ilim, hepsinden ka&ccedil;ınmayı gerektirmektedir. Bu kural, Usul-u Fıkıh da beyan edilmiştir.</p>
<p>
	3- Bu hadis, Emir-&uuml;l M&uuml;minin Ali ve onun, Peygamber&#39;in Ehl-i Beyt&#39;i olan değerli evlatlarından nakledilen sahih hadislerle &ccedil;elişmektedir ve daha &ouml;nemlisi Allah&#39;ın kitabı Kur&#39;an&#39;la da &ccedil;elişmektedir.</p>
<p>
	Ayakların Mafsala Dek Meshi</p>
<p>
	Zurare ve B&uuml;keyr&#39;in<a href="#_ftn25" name="_ftnref25" title=""><sup><sup>[25]</sup></sup></a><sup>[25]</sup> ve ayrıca Şeyh Saduk&#39;un<a href="#_ftn26" name="_ftnref26" title=""><sup><sup>[26]</sup></sup></a><sup>[26]</sup> İmam Muhammed Bakır (a.s)&#39;dan naklettikleri rivayete g&ouml;re, abdest ayetindeki &quot;Ka&#39;beyn&quot;, ayakla bacağın arasındaki mafsaldan (bilekten) ibarettir.<a href="#_ftn27" name="_ftnref27" title=""><sup><sup>[27]</sup></sup></a><sup>[27]</sup> Lugat alimleri, iki kemiğin arasındaki mafsala &quot;ka&#39;b&quot; demişlerdir.<a href="#_ftn28" name="_ftnref28" title=""><sup><sup>[28]</sup></sup></a><sup>[28]</sup></p>
<p>
	Ehl-i S&uuml;nnet alimleri ise ayağın iki tarafındaki kemiğe &quot;ka&#39;b&quot; diyorlar. Onlar ş&ouml;yle ihticac etmişlerdir:</p>
<p style="margin-left:35.4pt;">
	&quot;Eğer &quot;ka&#39;b&quot;, ayakla bacağın arasındaki mafsal olsaydı o zaman her ayakta bir &quot;ka&#39;b&quot; olduğundan Kur&#39;an&#39;ın &quot;ka&#39;beyn&quot; yerine &quot;Ve Erc&uuml;lekum ile&#39;l-Ki&acirc;b&quot; demesi gerekirdi. Nitekim, her kolda bir &quot;mirfak&quot; (dirsek) olduğundan Kur&#39;an &quot;Ve eydiyekum ile&#39;l-merafik&quot; buyurmuştur.&quot;</p>
<p>
	Bu s&ouml;z&uuml;n cevabı şudur ki: Eğer Allah-u Teala &quot;merafık&quot; yerine &quot;mirfekayn&quot; de buyurmuş olsaydı, ş&uuml;phesiz yine de doğru olurdu. Bu durumda ayetin manası ş&ouml;yle olurdu: &quot;Y&uuml;z&uuml;n&uuml;z&uuml; ve iki dirseklere kadar ellerinizi yıkayın, başınızı ve iki mafsala kadar ayaklarınızı meshedin.&quot; Bir ayette bu iki kelimenin ikiyi bildiren kipte olması, veya &ccedil;oğul bildiren kipte olması veyahut bu y&ouml;nden birinin diğerinden farklı olması tabirin doğruluğu a&ccedil;ısından aynıdır. Evet, tabirin daha g&uuml;zel olması i&ccedil;in b&ouml;yle ifade olunmuştur denilebilir.</p>
<p>
	Kaldı ki cerrah doktorlar, &quot;ka&#39;b&quot; denilen ayakla bacağın arasındaki mafsalın i&ccedil;inde, inekle koyunun bacağının alt kısmında olduğu gibi yuvarlak kemiğin olduğunda ittifak etmişlerdir.<a href="#_ftn29" name="_ftnref29" title=""><sup><sup>[29]</sup></sup></a><sup>[29]</sup> Buna g&ouml;re her ayağın meshi, iki &quot;ka&#39;b&quot;a ulaşmaktadır: Biri mafsalın kendisi, diğeri ise mafsalın altındaki yuvarlak kemik. Ayette, &quot;ka&#39;b&quot;ın tesniye olup merafıkın tesniye olmaması cerrahların bilip kabul ettikleri hususa işaret olabilir.</p>
<p>
	&nbsp;</p>
<div>
<hr align="left" size="1" width="33%" />
</div>
<p>
	&nbsp;</p>
<div>
	&nbsp;</p>
<hr align="left" size="1" width="33%" />
<div id="ftn1">
<p>
			<a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title="">[1]</a>[1]- Fahr-i Razi, Tefsir-i Kebir&#39;de abdestle ilgili ayet hakkında bahsederken bu ikisinin g&ouml;r&uuml;ş&uuml;ne yer vermiştir. Bunlar ayetlerle hadisler arasında uyumsuzluk olduğunu sanarak, abdestte ayakların hem meshedilip hem de yıkanmasını gerekli g&ouml;rm&uuml;şlerdir.</p>
</p></div>
<div id="ftn2">
<p>
			<a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title="">[2]</a>[2]- Fahr-i Razi ve diğerlerinin naklettiğine g&ouml;re, Hasan-ı Basr&icirc; ve Muhammed bin Cerir-i Taberi gibi alimler, kitap ve s&uuml;nneti hak bildiklerinden abdestte ayağı mesh yahut yıkamayı farz-ı muhayyer bilmişlerdir.</p>
</p></div>
<div id="ftn3">
<p>
			<a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title="">[3]</a>[3]- Yine Fahr-i Razi, Tefsir-i Kebir&#39;inde bu g&ouml;r&uuml;ş&uuml;n İbn-i Abbas, Enes bin Malik, İkrime, Şa&#39;b&icirc; ve İmam Muhammed Bakır&#39;ın g&ouml;r&uuml;ş&uuml; olduğunu nakletmiştir.</p>
</p></div>
<div id="ftn4">
<p>
			<a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title="">[4]</a>[4]- Feğsilu&#39;nun &quot;Erc&uuml;lekum&quot;un amili olması kesinlikle caiz değildir. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; o zaman &quot;Erc&uuml;lekum&quot;un, &quot;Vucuhekum&quot;un yerine atfedilmesi gerekir. Bu da l&uuml;gat alimlerinin ittifakıyla doğru değildir. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; atifle matufun arasında bir c&uuml;mlenin fasıla olması dil kuralları y&ouml;n&uuml;nden caiz değildir.</p>
</p></div>
<div id="ftn5">
<p>
			<a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title="">[5]</a>[5]- &Ouml;nceden a&ccedil;ıkladığımız gibi, &quot;Erc&uuml;lekum&quot;un birden fazla amili olamaz; o amil de &quot;Vemsehu&quot;dur.</p>
</p></div>
<div id="ftn6">
<p>
			<a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title="">[6]</a>[6]- Tefsir-i Kebir, c. 3, s. 370. (M&acirc;ide suresindeki abdest ayetiyle ilgili bahis).</p>
</p></div>
<div id="ftn7">
<p>
			<a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title="">[7]</a>[7]- &quot;Abdestte ayağı yıkamak meshi de kapsamaktadır&quot; s&ouml;z&uuml; kesinlikle doğru değildir. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; yıkamakla meshetmek iki ayrı kavramdır. Gaslın ger&ccedil;ekleşmesi i&ccedil;in suyun az da olsa abdest uzuvlarında akması gerekir. Ama meshin ger&ccedil;ekleşmesi i&ccedil;in suyun abdest uzuvlarında akmaması ve sadece elin ayağın &uuml;zerine &ccedil;ekilmesi şarttır.</p>
</p></div>
<div id="ftn8">
<p>
			<a href="#_ftnref8" name="_ftn8" title="">[8]</a>[8]- Guniyet-ul M&uuml;temelli-il Kebir, s. 16 (Şeyh İbrahim Haleb&icirc;).</p>
</p></div>
<div id="ftn9">
<p>
			<a href="#_ftnref9" name="_ftn9" title="">[9]</a>[9]- Şerh-i S&uuml;nen-i İbn-i M&acirc;ce, c. 1, s. 88, (Gasl&#39;&uuml;l-Kadameyn konusu). Fahr-i Razi, Haleb&icirc; ve Sind&#39;nin s&ouml;z&uuml;n&uuml; te&#39;yid ve tasrih eden bilginler olduk&ccedil;a &ccedil;oktur.</p>
</p></div>
<div id="ftn10">
<p>
			<a href="#_ftnref10" name="_ftn10" title="">[10]</a>[10]- Bu hadis, Amr, Aişe ve Ebu Hureyre&#39;nin hadisinde ge&ccedil;miş, Buhar&icirc; ve M&uuml;slim&#39;in şartına g&ouml;re de sahihtir.</p>
</p></div>
<div id="ftn11">
<p>
			<a href="#_ftnref11" name="_ftn11" title="">[11]</a>[11]- Hz. Resulullah&#39;la yolculuk yapan ashabın hepsinin, yanlışlıkla ayaklarını meshetmeleri aklen muhaldir. Bu hadis ayakların meshedilmesinin farz olduğuna delil olarak yeterlidir. Eğer ayakları meshetmek farz olmasaydı o zaman neden b&uuml;t&uuml;n ashap ayaklarını yıkamayıp da meshettiler. (M&uuml;t.)</p>
</p></div>
<div id="ftn12">
<p>
			<a href="#_ftnref12" name="_ftn12" title="">[12]</a>[12]- Bu hadisi Buhar&icirc;, Sahih&#39;inde tahri&ccedil; etmiştir.</p>
</p></div>
<div id="ftn13">
<p>
			<a href="#_ftnref13" name="_ftn13" title="">[13]</a>[13]- Bu hadisi de M&uuml;slim, Sahih&#39;inde tahri&ccedil; etmiştir.</p>
</p></div>
<div id="ftn14">
<p>
			<a href="#_ftnref14" name="_ftn14" title="">[14]</a>[14]- Ehl-i Beyt İmamları, ayakların meshedilmesinin farz olmasına icma etmişlerdir. Bu konuda, Vesail&#39;uş-Şia ve diğer fıkıh ve hadis kitaplarına bakabilirsiniz.</p>
</p></div>
<div id="ftn15">
<p>
			<a href="#_ftnref15" name="_ftn15" title="">[15]</a>[15]- Kenz-&uuml;l Ummal, c. 5, hadis: 2213.</p>
</p></div>
<div id="ftn16">
<p>
			<a href="#_ftnref16" name="_ftn16" title="">[16]</a>[16]- Kenz-&uuml;l Ummal, c. 5, hadis: 2211. Şia&rsquo;nın b&uuml;y&uuml;k şahsiyetlerinden olan Bahr-ul Ulum, Fıkh&icirc; Menzumes&#39;inde (D&uuml;rret&#39;&uuml;n Necef) ş&ouml;yle der:</p>
<p>
			İnne&#39;l-vuzue gasletani indena</p>
<p>
			Ve meshatani ve&#39;l-Kitabu maana</p>
<p>
			Fe&#39;l-ğaslu li&#39;l-vechi ve li&#39;l-yedeyn</p>
<p>
			Ve&#39;l-meshu li&#39;r- re&#39;si ve lil ricleyn</p>
<p>
			&quot;Abdest bizim yanımızda iki yıkayış ve iki meshediştir; Kur&#39;an da bizim g&ouml;r&uuml;ş&uuml;m&uuml;z&uuml; teyit etmektedir. İki yıkayış y&uuml;z ve kollardır, iki mesh de baş ve ayaklardır.&quot;</p>
</p></div>
<div id="ftn17">
<p>
			<a href="#_ftnref17" name="_ftn17" title="">[17]</a>[17]- İbn-i Mace ve diğerleri, M&uuml;snedlerinde bu hadisi nakletmişlerdir.</p>
</p></div>
<div id="ftn18">
<p>
			<a href="#_ftnref18" name="_ftn18" title="">[18]</a>[18]- Furu&#39;ul-Kafi, c. 1, s. 8-9 (İran baskısı).</p>
</p></div>
<div id="ftn19">
<p>
			<a href="#_ftnref19" name="_ftn19" title="">[19]</a>[19]- Bundan dolayı, ziraat vb. işlerde yalın ayak &ccedil;alışan Şia mezhebine bağlı iş&ccedil;i ve &ccedil;ift&ccedil;iler, abdest almak isterken &ouml;nce ayaklarını yıkayıp temizlerler. Daha sonra y&uuml;z ve kollarını yıkayıp kuru ve temiz ayaklarının &uuml;zerini elin ıslaklığıyla meshederler.</p>
</p></div>
<div id="ftn20">
<p>
			<a href="#_ftnref20" name="_ftn20" title="">[20]</a>[20]- Mezhebini Kur&#39;an&#39;dan istinbat edeceğine, Kur&#39;an&#39;ı yorumlayıp mezhebine tatbik ediyor!</p>
</p></div>
<div id="ftn21">
<p>
			<a href="#_ftnref21" name="_ftn21" title="">[21]</a>[21]- Zehebi, &quot;Mizan&quot;ının K&uuml;nye babında, sadece Ebu İshak&#39;ın Ebu Hayye&#39;den, &quot;Ali (a.s) abdestte başını meshetti ve ayaklarını mafsala kadar &uuml;&ccedil; defa yıkadı&quot; diye naklettiğini zikretmektedir.</p>
</p></div>
<div id="ftn22">
<p>
			<a href="#_ftnref22" name="_ftn22" title="">[22]</a>[22]- Mizan-ul İ&#39;tidal ve diğer teracim kitaplarında, Ebu İshak&#39;ın ismi, Amr bin Abdullah-i Seb&icirc;&icirc; diye zikredilmiştir. Bu s&ouml;z, onun hal terc&uuml;mesinde mezkurdur.</p>
</p></div>
<div id="ftn23">
<p>
			<a href="#_ftnref23" name="_ftn23" title="">[23]</a>[23]- Zehebi, Mizan-ul İ&#39;tidal&#39;da bunu a&ccedil;ıklamıştır.</p>
</p></div>
<div id="ftn24">
<p>
			<a href="#_ftnref24" name="_ftn24" title="">[24]</a>[24]- Hatta Ahmet bin Hanbel ş&ouml;yle demiştir: &quot;Z&uuml;heyr bin Muaviye&#39;nin, Ebu İshak&#39;ın &ouml;mr&uuml;n&uuml;n sonlarında ondan naklettiği hadisler zayıftır, onun dışındaki şeyhlerinden naklettiği hadisler sağlamdır.&quot; Ebu Zer&#39;a da ş&ouml;yle demiştir: &quot;Z&uuml;heyr bin Muaviye sıkadır; sadece sorunu şudur ki, Ebu İshak&rsquo;ın hafızası karıştıktan sonra ondan hadis nakletmiştir. Zeheb&icirc;, Ahmed ve Ebu Zer&#39;a&#39;dan bu s&ouml;zleri naklettikten sonra ş&ouml;yle diyor: &quot;Ebu İshak&#39;ın hadisleri, kendi şahsından dolayı zayıftır, ondan (Z&uuml;heyr bin Muaviye&#39;den) dolayı değil.&quot;</p>
</p></div>
<div id="ftn25">
<p>
			<a href="#_ftnref25" name="_ftn25" title="">[25]</a>[25]- Şeyh Saduk, sahih senedle A&#39;yen&#39;in oğullarından naklettiği hadiste onlar İmam&#39;a: Ka&#39;beyn neresidir? diye sorduklarında, İmam (a.s) bacakla ayağın arasındaki mafsala işaret ederek işte burasıdır buyurmuştur.</p>
</p></div>
<div id="ftn26">
<p>
			<a href="#_ftnref26" name="_ftn26" title="">[26]</a>[26]- Şeyh Saduk, İmam Bakır&#39;dan ş&ouml;yle rivayet etmiştir: İmam Bakır (a.s), Hz. Resulullah&#39;ın nasıl abdest aldığını naklederken, &quot;Başının &ouml;n kısmını ve ayaklarının &uuml;st&uuml;n&uuml; bacağın mafsalına dek meshediyorlardı.&quot; buyurdu.</p>
</p></div>
<div id="ftn27">
<p>
			<a href="#_ftnref27" name="_ftn27" title="">[27]</a>[27]- Bazıları&nbsp; ayağın &uuml;zerindeki kabarmış kemiğe k&#39;ab demişlerdir. Ama ayakla bacağın arasındaki mafsalın k&#39;ab olması, daha g&uuml;&ccedil;l&uuml; ve ihtiyata daha uygundur.</p>
</p></div>
<div id="ftn28">
<p>
			<a href="#_ftnref28" name="_ftn28" title="">[28]</a>[28]- Lugat s&ouml;zl&uuml;kleri, bunu a&ccedil;ık&ccedil;a bildirmektedir. İsteyen, s&ouml;zl&uuml;klere bakabilir.</p>
</p></div>
<div id="ftn29">
<p>
			<a href="#_ftnref29" name="_ftn29" title="">[29]</a>[29]- Muhammed bin Hasan eş-Şeyban&icirc; ve Esma&icirc;; &quot;Abdest ayetindeki &quot;ka&#39;b&quot; bacağın alt kısmındaki yuvarlak kemikten ibarettir&quot; diyorlar. Asma&icirc; şunu da s&ouml;z&uuml;ne ekliyor: &quot;Ayağın iki tarafındaki &ccedil;ıkan kemiğe Araplar &quot;mincemeyn&quot; diyorlar.&quot;</p>
<p>
			Fahr-i Razi, bunların g&ouml;r&uuml;ş&uuml;n&uuml;n, İmamiyye&rsquo;nin g&ouml;r&uuml;ş&uuml; olduğunu zannetmiş ve onların reddinde ş&ouml;yle demiştir: &quot;Eğer ayetteki &quot;ka&#39;b&quot; bacağın alt kısmındaki yuvarlak kemik olursa, bu gizli bir şeydir, onu ancak cerrahlar bilebilir. Ama ayağın iki tarafındaki iki &ccedil;ıkıntı herkes i&ccedil;in malumdur. Şer&#39;&icirc; h&uuml;km&uuml;n mevzusu ise a&ccedil;ık olmalıdır, gizli değil.&quot;</p>
<p>
			Cevap: Fahr-i Razi, İmamiyye&rsquo;nin mafsala dek ayaklarını meshettiğini g&ouml;rd&uuml;ğ&uuml;nden, Şeyban&icirc; ve Esma&icirc;&#39;nin g&ouml;r&uuml;ş&uuml;n&uuml; İmamiyyenin g&ouml;r&uuml;ş&uuml; olarak zannetmiştir. Ama &quot;ka&#39;b&quot; kelimesinin İmamiyye&rsquo;nin yanında, herkes i&ccedil;in malum olan mafsalın kendisi olduğunu anlayamamıştır.</p>
</p></div>
</div>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/abdestte-ayaklari-meshetmek-mi-gerekir-yoksa-yikamak-mi/">Abdestte Ayaklari Meshetmek Mi  Gerekir, Yoksa Yıkamak Mı?</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Abdest almanın sünnetleri</title>
		<link>https://www.caferilik.com/abdest-almanin-sunnetleri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 08 May 2020 10:18:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Fıkıh]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamex.com/?p=3030</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Uykudan uyandıktan sonra vakit kaybetmeden gece tehecc&#252;d&#252; i&#231;in hazırlanılmalıdır. Bunun i&#231;in ise, işe abdest almayla başlanmalı ve &#246;nce aşağıda a&#231;ıklandığı şekilde, tuvalet ihtiyacı giderilmelidir. Ardından ise s&#252;nnetlerine uyularak abdest veya gerekli ise, gus&#252;l alınarak taharetli olma hali sağlanmalıdır. Tuvalet ihtiyacı giderilirken şu hususlara dikkat edilmesi s&#252;nnettir: 1- Tuvalete girmeden &#246;nce varsa parmaktaki y&#252;z&#252;ğ&#252;n &#231;ıkarılması. [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/abdest-almanin-sunnetleri/">Abdest almanın sünnetleri</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p align="center">
	&nbsp;</p>
<p>
	Uykudan uyandıktan sonra vakit kaybetmeden gece tehecc&uuml;d&uuml; i&ccedil;in hazırlanılmalıdır. Bunun i&ccedil;in ise, işe abdest almayla başlanmalı ve &ouml;nce aşağıda a&ccedil;ıklandığı şekilde, tuvalet ihtiyacı giderilmelidir. Ardından ise s&uuml;nnetlerine uyularak abdest veya gerekli ise, gus&uuml;l alınarak taharetli olma hali sağlanmalıdır.</p>
<p>
	Tuvalet ihtiyacı giderilirken şu hususlara dikkat edilmesi s&uuml;nnettir:</p>
<p>
	1- Tuvalete girmeden &ouml;nce varsa parmaktaki y&uuml;z&uuml;ğ&uuml;n &ccedil;ıkarılması.</p>
<p>
	2- Şayet varsa yanda taşınan, Kur&#39;an-i Kerim veya Allah Te&acirc;l&acirc;&#39;nın, Allah Resul&uuml;n&uuml;n ve Ehlibeyt İmamları&#39;nın isimlerinin yazılı olduğu dua ve benzeri şeylerin tuvalete g&ouml;t&uuml;r&uuml;lmeyip dışarıda bir yere bırakılması.</p>
<p>
	Saygısızlık olmasa dahi, bunların tuvalete g&ouml;t&uuml;r&uuml;lmesi mekruhtur. Saygısızlık sayılacağı durumlarda ise haramdır. Saygısızlık amacıyla b&ouml;yle bir işin yapılması ise, yapan kimsenin dinden &ccedil;ıkmasına yol a&ccedil;ar.</p>
<p>
	3- Tuvalete girerken, sol ayakla girilmesi ve şu duanın okunması:</p>
<p dir="RTL">
	بِسْمِ اللَّهِ وَبِاللَّهِ، أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الرِّجْسِ النِّجْسِ، الْخَبِيثِ الْمُخْبِثِ، الشَّيْطَانِ الرَّجِيم.</p>
<p style="margin-left:28.35pt;">
	<strong>Anlamı:</strong></p>
<p style="margin-left:28.35pt;">
	Allah&#39;ın adıyla ve Allah&#39;tan yardım dileyerek, kirli, kirletici, k&ouml;t&uuml; ve k&ouml;t&uuml;l&uuml;k bulaştırıcı olan kovulmuş şeytandan Allah&#39;a sığınıyorum.</p>
<p>
	4- K&uuml;&ccedil;&uuml;k abdest olsa dahi tuvalet ihtiyacının oturduk halde giderilmesi ve bu esnada v&uuml;cut ağırlığının daha fazla sol ayak &uuml;zerine salınması.</p>
<p>
	5- Tuvalette bulunulduğu s&uuml;re i&ccedil;inde Allah&#39;ı zikretmek, duyulan ezan c&uuml;mlelerini tekrarlamak ve zorunlu konuşmalar dışında, konuşulmaması.</p>
<p>
	6- İhtiya&ccedil; giderildikten sonra temizliğin, su ile ve sol el kullanılarak yapılması ve temizlik esnasında şu duanın okunması:</p>
<p dir="RTL">
	الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي جَعَلَ الْمَاءَ طَهُوراً، وَلَمْ يَجْعَلْهُ نَجِساً، اللهُمَّ حَصِّنْ فَرْجِي وَأَعِفَّهُ، وَاسْتُرْ عَوْرَتِي، وَحَرِّمْنِي عَلَى النَّار.</p>
<p style="margin-left:28.35pt;">
	<strong>Anlamı:</strong></p>
<p style="margin-left:28.35pt;">
	B&uuml;t&uuml;n &ouml;vg&uuml;ler, suyu temiz ve temizleyici kılıp necis kılmayan Allah&#39;a aittir. Allah&#39;ım, avretimi koru, temiz eyle, ayıbımı &ouml;rt ve beni ateşten sakındır.</p>
<p>
	7- Tuvaletten &ccedil;ıktıktan sonra ise şu duanın okunması:</p>
<p dir="RTL">
	الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَمَاطَ عَنِّي الْأَذَى وَهَنَّأَنِي طَعَامِي وَشَرَابِي وَعَافَانِي مِنَ الْبَلْوَى</p>
<p style="margin-left:28.35pt;">
	<strong>Anlamı:</strong></p>
<p style="margin-left:28.35pt;">
	B&uuml;t&uuml;n &ouml;vg&uuml;ler, sıkıntıyı benden uzaklaştıran, yemeğimi ve i&ccedil;eceğimi bana afiyetli kılan ve acıdan beni muaf tutan Allah&#39;a aittir.</p>
<p>
	Ardından abdest alınmaya başlanır. Ancak abdeste başlamadan &ouml;nce (&ouml;zellikle de gece tehecc&uuml;d&uuml; i&ccedil;in alınan abdestten &ouml;nce) dişlerin misvakla (fır&ccedil;a ve benzeriyle) yıkanması, m&uuml;sl&uuml;man bir kimsenin asla ihmal etmemesi gereken &ouml;nemli s&uuml;nnetlerdendir. &Ouml;yle ki, Allah Resul&uuml; (s.a.a) aldığı her abdestten &ouml;nce mutlaka dişlerini misvakla yıkar ve bu işin &ouml;nemine işaretle; <em>&quot;Eğer &uuml;mmetime ağır gelmeseydi, onlara her namaz i&ccedil;in abdest aldıklarında dişlerini misvakla yıkamalarını emrederdim&quot; </em>buyuruyorlardı.<sup>27</sup></p>
<p>
	Hz. İmam Cafer Sadık (a.s) ise bu konuda ş&ouml;yle buyurmuşlardır: <em>&quot;Dişlerin misvakla (fır&ccedil;a ve benzeriyle) yıkanmasının on iki yararı vardır. Her şeyden &ouml;nce bu iş s&uuml;nnete uymaktır. Ağzı temizler, g&ouml;z ışığını artırır, Rahman olan Allah&#39;ın rızasını kazandırır, dişlerin beyazlaşmasını sağlar, dişlerin &ccedil;&uuml;r&uuml;mesini &ouml;nler, diş etlerini g&uuml;&ccedil;lendirir, iştahı a&ccedil;ar, balgamı giderir, hafızayı artırır, sevabı katlandırır ve melekleri rahatlatır.</em><em><sup>28</sup></em></p>
<p>
	Dişleri misvakla yıkadıktan sonra, sıra Allah Resul&uuml; (s.a.a) ve Ehlibeyt İmamları (a.s)&#39;dan nakledilen s&uuml;nnete uygun abdest almaya gelir. S&uuml;nnete uygun bir abdest almak i&ccedil;in ise, abdest almaya, ağza ve burna su alınarak, ağzı ve burnu yıkamakla başlanılır. Dolayısıyla &ouml;nce &uuml;&ccedil; defa ağza su alınarak, ağız abdestin s&uuml;nneti niyetiyle yıkanır, ardından aynı niyetle buruna &uuml;&ccedil; defa su alınarak burun yıkanır. Sonra da abdest niyetiyle y&uuml;z, alnın &uuml;st kısmından &ccedil;ene altına kadar ve kollar, dirseklerden parmak u&ccedil;larına kadar, birincisi farz ikincisi ise s&uuml;nnet olmak &uuml;zere, iki defa bol suyla yukarıdan aşağıya doğru Allah rızası niyetiyle yıkanır. Y&uuml;z&uuml; yıkarken g&ouml;zlerin a&ccedil;ık tutulması da abdestin s&uuml;nnetlerindendir. Ayrıca bu uzuvların her birisini yıkarken, Allah Resul&uuml; (s.a.a) ve Ehlibeyt İmamları (a.s)&#39;dan nakledilen aşağıda yer vereceğimiz duaların okunması da abdestin ihmal edilmemesi gereken s&uuml;nnetlerindendir.</p>
<p>
	Abdest alma esnasında Allah Resul&uuml; (s.a.a) ve Ehlibeyt İmamları (s.a.a) tarafından okunması tavsiye edilen dualar ş&ouml;yledir:</p>
<p>
	Abdest almak i&ccedil;in kullanılacak su g&ouml;r&uuml;ld&uuml;ğ&uuml;nde ş&ouml;yle denir:</p>
<p dir="RTL">
	الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي جَعَلَ الْمَاءَ طَهُوراً، وَلَمْ يَجْعَلْهُ نَجِساً.</p>
<p style="margin-left:28.35pt;">
	<strong>Anlamı:</strong></p>
<p style="margin-left:28.35pt;">
	B&uuml;t&uuml;n &ouml;vg&uuml;ler, suyu temiz ve temizleyici kılıp necis kılmayan Allah&#39;a aittir.</p>
<p>
	&nbsp;</p>
<p>
	Avu&ccedil; i&ccedil;ine su alındığında ş&ouml;yle dua edilir:</p>
<p dir="RTL">
	اللهُمَّ اجْعَلْنِي مِنَ التَّوَّابِينَ وَاجْعَلْنِي مِنَ الْمُتَطَهِّرِينَ</p>
<p style="margin-left:28.35pt;">
	<strong>Anlamı:</strong></p>
<p style="margin-left:28.35pt;">
	Allah&#39;ım beni t&ouml;vbe edenlerden ve temizlenenlerden kıl.</p>
<p>
	Ağza su alındığında ş&ouml;yle dua edilir:</p>
<p dir="RTL">
	اللهُمَّ لَقِّنِّي حُجَّتِي يَوْمَ أَلْقَاكَ وَأَطْلِقْ لِسَانِي بِذِكْرِكَ</p>
<p style="margin-left:28.35pt;">
	<strong>Anlamı:</strong></p>
<p style="margin-left:28.35pt;">
	Allah&#39;ım huzuruna varacağım g&uuml;nde s&ouml;ylemem gereken delilimi bana telkin eyle ve dilimi seni anmak i&ccedil;in serbest kıl.</p>
<p>
	Burna su alındığında ş&ouml;yle dua edilir:</p>
<p dir="RTL">
	اللهُمَّ لَا تُحَرِّمْ عَلَيَّ رِيحَ الْجَنَّةِ، وَاجْعَلْنِي مِمَّنْ يَشَمُّ رِيحَهَا وَرَوْحَهَا وَطِيبَهَا.</p>
<p style="margin-left:28.35pt;">
	<strong>Anlamı:</strong></p>
<p style="margin-left:28.35pt;">
	Allah&#39;ım cennetin kokusunu bana yasaklama ve beni cennetin kokusunu, tazeliğini ve g&uuml;zelliğini koklayan kullarından kıl.</p>
<p>
	Y&uuml;z yıkanırken ş&ouml;yle dua edilir:</p>
<p dir="RTL">
	اللهُمَّ بَيِّضْ وَجْهِي يَوْمَ تَسْوَدُّ فِيهِ الْوُجُوهُ، وَلَا تُسَوِّدْ وَجْهِي يَوْمَ تَبْيَضُّ فِيهِ الْوُجُوهُ.</p>
<p style="margin-left:28.35pt;">
	<strong>Anlamı: </strong></p>
<p style="margin-left:28.35pt;">
	Allah&#39;ım y&uuml;zlerin karardığı g&uuml;nde benim y&uuml;z&uuml;m&uuml; ak eyle ve y&uuml;zlerin beyazlaştığı g&uuml;nde benim y&uuml;z&uuml;m&uuml; karartma.</p>
<p>
	Sağ kol yıkanırken ş&ouml;yle dua edilir:</p>
<p dir="RTL">
	اللهُمَّ أَعْطِنِي كِتَابِي بِيَمِينِي، وَالْخُلْدَ فِي الْجِنَانِ بِيَسَارِي، وَحَاسِبْنِي حِسَاباً يَسِيراً.</p>
<p style="margin-left:28.35pt;">
	<strong>Anlamı: </strong></p>
<p style="margin-left:28.35pt;">
	Allah&#39;ım amel defterimi sağ elime ve cennette ebedi kalma beratımı da sol elime ver ve hesabımı kolaylaştır.</p>
<p>
	Sol kol yıkanırken ş&ouml;yle dua edilir:</p>
<p dir="RTL">
	اللهُمَّ لَا تُعْطِنِي كِتَابِي بِشِمَالِي، وَلَا مِنْ وَرَاءِ ظَهْرِي، وَلَا تَجْعَلْهَا مَغْلُولَةً إِلَى عُنُقِي، وَأَعُوذُ بِكَ مِنْ مُقَطَّعَاتِ النِّيرَانِ.&rlm;</p>
<p style="margin-left:28.35pt;">
	<strong>Anlamı:</strong></p>
<p style="margin-left:28.35pt;">
	Allah&#39;ım amel defterimi sol tarafımdan ve arkamdan bana verme, ellerimi boynuma da bağlama ve cehennem ateşinin par&ccedil;alarından sana sığınıyorum.</p>
<p>
	Başa mesh edilirken ş&ouml;yle dua edilir:</p>
<p dir="RTL">
	اللهُمَّ غَشِّنِي بِرَحْمَتِكَ وَبَرَكَاتِكَ وَعَفْوِكَ.</p>
<p style="margin-left:28.35pt;">
	<strong>Anlamı:</strong></p>
<p style="margin-left:28.35pt;">
	Allah&#39;ım, beni rahmetin, bereketin ve affınla kuşat.</p>
<p>
	Ayaklara mesh edildiğinde ş&ouml;yle dua edilir:</p>
<p dir="RTL">
	اللهُمَّ ثَبِّتْ قَدَمَيَّ عَلَى الصِّرَاطِ يَوْمَ تَزِلُّ فِيهِ الْأَقْدَامُ، وَاجْعَلْ سَعْيِي فِيمَا يُرْضِيكَ عَنِّي، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ.</p>
<p style="margin-left:28.35pt;">
	<strong>Anlamı: </strong></p>
<p style="margin-left:28.35pt;">
	Allah&#39;ım, ayakların s&uuml;r&ccedil;t&uuml;ğ&uuml; g&uuml;nde sırat k&ouml;pr&uuml;s&uuml;nde ayaklarımı sabit kıl ve senin rızanı kazandıracak yolda hareket etmemi sağla, ey esirgeyenlerin en merhametlisi.</p>
<p>
	Abdest sonrasında ise ş&ouml;yle dua edilir:</p>
<p dir="RTL">
	أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ اللهُمَّ اجْعَلْنِي مِنَ التَّوَّابِينَ وَاجْعَلْنِي مِنَ الْمُتَطَهِّرِينَ وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ.</p>
<p style="margin-left:28.35pt;">
	<strong>Anlamı</strong>:</p>
<p style="margin-left:28.35pt;">
	Tanıklık ederim ki<span dir="RTL">, </span>Allah&#39;tan başka bir mabut yoktur<span dir="RTL">. </span>Allah&#39;ım beni t&ouml;vbe eden ve temizlenen kimselerden kıl<span dir="RTL">. </span>Kuşkusuz b&uuml;t&uuml;n &ouml;vg&uuml;ler &acirc;lemlerin Rabbi olan Allah&#39;a aittir<span dir="RTL">.</span></p>
<p>
	Yukarıda naklettiğimiz bu abdest adabı ve duaları<span dir="RTL">,</span> bir hadis<span dir="RTL">&#8211;</span>i şerifte Hz<span dir="RTL">. </span>İmam Ali (a<span dir="RTL">.</span>s)&#39;dan nakledilmiştir. Hadiste yer aldığı &uuml;zere Hz<span dir="RTL">.</span> İmam Ali (a<span dir="RTL">.</span>s), oğlu Muhammed<span dir="RTL">&#8211;</span>i Hanefiyye&#39;den su isteyip onun yanında yukarıdaki şekilde abdest almış ve ardından da ş&ouml;yle buyurmuşlardır<span dir="RTL">:</span><em>&quot;Ey Muhammed, kim benim gibi abdest alır ve benim s&ouml;ylediğim s&ouml;zlerin benzerini abdest esnasında s&ouml;ylerse, Allah onun abdest suyunun her damlasından bir melek yaratır ve o melekler Allah&#39;ı takdis, tesbih edip tekbir getirirler; bu meleklerin kıyamet g&uuml;n&uuml;ne kadar yapacakları bu amelden oluşan sevap ise bu insana yazılır.&quot;</em><em><sup>29</sup></em> O halde Allah Te&acirc;l&acirc;&#39;nın kendilerine gece tehecc&uuml;d&uuml;ne kalkma tevfiki inayet ettiği m&uuml;min kimselerin abdest konusundaki bu adap ve s&uuml;nene riayet etmeği ihmal etmeyecekleri a&ccedil;ıktır.</p>
<p>
	&nbsp;</p>
<p>
	&nbsp;</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/abdest-almanin-sunnetleri/">Abdest almanın sünnetleri</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gelişmiş Araçlarla Hayvan Kesmenin Hükmü</title>
		<link>https://www.caferilik.com/gelismis-araclarla-hayvan-kesmenin-hukmu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 08 May 2020 10:18:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Fıkıh]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamex.com/?p=3031</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Hi&#231; ş&#252;phesiz İslam Fıkhında hayvanın yenilebilmesi i&#231;in; kesimin &#246;zel bir şekilde olması ve bir takım şartlara riayet edilmesi gerekir. Ehl-i Beyt Mektebinin fıkhına g&#246;re, hayvan kesme şu şekilde olmalıdır: Hayvanın boğazındaki d&#246;rt b&#252;y&#252;k damarı boğazdaki &#231;ıkığın (gırtlağın) altından kesmek gerekir; ve keserken şu şartlara da riayet edilmelidir. 1- Hayvanı kesen adam m&#252;sl&#252;man olmalıdır ve [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/gelismis-araclarla-hayvan-kesmenin-hukmu/">Gelişmiş Araçlarla Hayvan Kesmenin Hükmü</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>
	&nbsp;</p>
<p>
	Hi&ccedil; ş&uuml;phesiz İslam Fıkhında hayvanın yenilebilmesi i&ccedil;in; kesimin &ouml;zel bir şekilde olması ve bir takım şartlara riayet edilmesi gerekir. Ehl-i Beyt Mektebinin fıkhına g&ouml;re, hayvan kesme şu şekilde olmalıdır: Hayvanın boğazındaki d&ouml;rt b&uuml;y&uuml;k damarı boğazdaki &ccedil;ıkığın (gırtlağın) altından kesmek gerekir; ve keserken şu şartlara da riayet edilmelidir.</p>
<p>
	1- Hayvanı kesen adam m&uuml;sl&uuml;man olmalıdır ve Peygamberi&#39;nin (s.a.a) Ehl-i Beyti ile a&ccedil;ık&ccedil;a d&uuml;şmanlık edenlerden olmamalıdır.</p>
<p>
	2- Hayvanın başını demir&#39;den olan bir kesiciyle kesmelidir.</p>
<p>
	3- Keserken hayvanın g&ouml;vdesinin &ouml;n tarafı kıbleye taraf olmalıdır.</p>
<p>
	4- Hayvanın başını kesmek istediğinde veya bı&ccedil;ağı boğazına bıraktığında Allah&#39;ın ismini s&ouml;ylemelidir, mesela bismillah demelidir.</p>
<p>
	5- Hayvan kesildikten sonra hareket etmelidir.</p>
<p>
	Bu şartlara riayet ederek yapılan zıbh (hayvan kesme) eti yeyilen hayvanın helal olmasına sebep olur.</p>
<p>
	Bilindiği &uuml;zere g&uuml;n&uuml;m&uuml;zde hayvanı kesme işinde makine g&uuml;c&uuml;nden yararlanmak sağladığı kalaylık ve sur&#39;attan dolayı yeni hayat şartların doğurduğu bir ihtiya&ccedil; haline gelmiştir. Onun i&ccedil;in bu mekalede yukarıda zikredilen şartlar riayet edilmek kaydıyla şartlar riayet edilmek kaydıyla yeni ara&ccedil;ların yardımıyla hayvan kesmenin doğru olup olmadığı başka bir ifadeyle b&ouml;yle kesilmiş olan bir hayvanın etinden yemenin caiz olup olmadığını şia fıkhındaki ictihadi metofla ele alınıp incelenmiştir. Ve netice de muhterem yazarın şia fıkhında şart bilinen (yukarıdaki zikredilen) şartların g&ouml;zetildiği takdirde hayvan kesmede gelişmiş ara&ccedil;lardan yararlanmaya y&ouml;neltilen eleştirileri cevaplandırdığını g&ouml;receğiz.</p>
<p>
	Bu hayvanın acaba gelişmiş ara&ccedil;lardan yaralanarak kesilen hayvanda helallık şartlarının riayet edilmesi m&uuml;mk&uuml;n m&uuml;d&uuml;r? Bazı g&ouml;r&uuml;ş sahipleri bu şekilde kesilmiş hayvanın helal oluşunu mezkur şartları haiz olmadığı i&ccedil;in eleştiri konussu etmişlerdir. Bu y&uuml;zden bu eleştirileri teferruatıyla incelemk gerekir:</p>
<p>
	Birinci Eleştiri: Kesemenin İnsan Vasıtasıyla olmasının gerekliliği.</p>
<p>
	Eleştirinin a&ccedil;ıklaması:</p>
<p>
	Hi&ccedil; ş&uuml;phesiz kesilen hayvanın helal oluşu kesme işinin insan vasıtasıyla ger&ccedil;ekleştiği takdirdedir; konuyla ilgili ayet ve rivayetler bu hususa a&ccedil;ıklıyorlar.</p>
<p>
	Allah Teala Kur&#39;an&#39;da ş&ouml;yle buyuruyor:</p>
<p>
	&quot;&Ouml;l&uuml; eti, kan, domuz eti, Allah&#39;dan başkası adına kesilen, boğulmuş, vurulmuş, y&uuml;ksek bir yerden d&uuml;şm&uuml;ş, boynuzlanmış, yırtıcı hayvan tarafından yenmiş, &#8230;. (hen&uuml;z canlıyken yetişip) kestikleriniz hari&ccedil;, dikili taşlar &uuml;zerine boğazlanan (hayvanlar) ve fal oklarıyla kısmet aramanız size haram kılındı.&quot; (Maide/3)</p>
<p>
	Ayetin sonunda yeralaln &quot;Kestikleriniz hari&ccedil;&quot; diye zikrolan istisna ister b&uuml;t&uuml;n &ouml;nde ge&ccedil;en b&ouml;l&uuml;mlere ait olsun ister sonuncu b&ouml;l&uuml;me ait olsun, kendiliğinden vuku bulan hayvanın &ouml;l&uuml;m&uuml; (murdar oluşu)nun &ccedil;eşitlerine muteakip zikroluşundan kesimin insan vasıtasıyla olması gerektiğini ifade ediyor.</p>
<p>
	Eğer istisna yalnız son b&ouml;l&uuml;me ait olursa ayetin anlamı ş&ouml;yle olur;</p>
<p>
	Her halu karda ayetten kesmenin insan tarafından ger&ccedil;ekleştiği takdirde kesilen hayvanın helal olacağı anlaşılıyor şayet.</p>
<p>
	&quot;Avcı hayvanlarının sizin i&ccedil;in tuttuklarından da -&uuml;zerilerine Allah&#39;ın adına anarak- yeyin.&quot;(Maide/4) ayetinden de aynı şey kastediliyor. Yani av k&ouml;pekleri eğitildikleri i&ccedil;in avı sahipleri i&ccedil;in yakalarlar; bu y&uuml;zden de yine avlamak işi insan tarafındn ger&ccedil;ekleşmiş sayılır. B&ouml;ylece hem hayvanı kesmenin ve hem de avın insan tarafından ger&ccedil;ekleşmesi şarttır.</p>
<p>
	Bir &ccedil;ok rivayetten de aynı konu anlaşılmaktadır; bu rivayetlerden bazılarının senedi sahihtir.(*)</p>
<p>
	Bu rivayetlerden anlaşılan şudur:</p>
<p>
	Eğer kendiliğinden veya diğer bir hayvanın vasıtasıyla hayvanın ruhu bedeninden ayrılırsa bu yeterli değildir; ancak &ouml;l&uuml;mden &ouml;nce bir insan ona diri iken ulaşır ve onu zibh ederse o zaman kafidir.</p>
<p>
	Buna g&ouml;re, hayvanı kesme olayının insan tarafından ger&ccedil;ekleşmesinin şart olduğunda bir ş&uuml;phe yoktur. &Ouml;te yandan makine ve gelişmiş ara&ccedil;lar vasıtasıyla yapılna kesme olayının insan değil s&ouml;zkonusu makine veya ara&ccedil; vasıtasıyla yapıldığında ş&uuml;phe olmadığına g&ouml;re bu t&uuml;r kesmeler ayette ge&ccedil;en &quot;&#8230;Munkanike (boğulmuş)&#8230;&quot; ve &quot;&#8230;Mutereddiye (y&uuml;ksek bir yerden d&uuml;şm&uuml;ş)&#8230;&quot; gibi haram olan hayvanlardan sayılır.</p>
<p>
	Cevap: Yukarıdaki ş&uuml;phe, şurdan kaynaklanıyor ki, insanın bu ara&ccedil;lardan yararalanması, kesme eyleminin insan tarafından değil ara&ccedil; tarafından ger&ccedil;ekleştiğinin s&ouml;ylenmesine o sebep oluyor; ama bu doğru değildir. Bir eylemin muhtar olan bir fail (kişi) tarafından ger&ccedil;ekleştiğinin s&ouml;ylenebilmesi i&ccedil;in ger&ccedil;ekleşen işin onun iradesine bağlı olup onunla iradesi arasında başka bir irade ve ihtiyarın girmemesi yeterlidir, sonucun ona maledilmesinde iradi işiyle sonu&ccedil; arasındaki s&uuml;renin az veya &ccedil;okluğu etkisizdir. Nitekim tekvini vasıtaların bulunuşu da bunda bir şeyi değiştirmez. Bu y&uuml;zden eğer bir şahıs en gelişmiş ara&ccedil;larla birini &ouml;ld&uuml;r&uuml;rse yine de o şahıs katil sayılır, bı&ccedil;ak ve han&ccedil;er gibi en ilkel ara&ccedil;larla birini &ouml;ld&uuml;ren şahısta olduğu gibi katl olmayı o ara&ccedil; kullanan şahıs tarafından ger&ccedil;ekleşmesinde ş&uuml;phe edilemez.</p>
<p>
	Katl ile hayvan kesmenin birbirine benzetilmesinin doğru olmadığını s&ouml;ylemek ve katilde her hangi ara&ccedil; vasıtasıyla olursa olsun ve aracı kullanan tarafından meydana geldiğini s&ouml;ylemenin &ouml;zel bir bi&ccedil;ak veya han&ccedil;er ile hayvanın boğazına koyup damarları kesme olayı olan &quot;zebhin&quot;de ara&ccedil;lardan yararlanmada aynı durumu taşıdığını gerektirmez. Zebhide insanın direkt mudahelesi şarttır demek doğru değildir. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; &quot;zebh&quot; hayvanın boğaz damarlarını kesmek yoluyla ruhunun bedeninden ayrılmasından başka bir şey değildir; İster bu ameliye bı&ccedil;ak ve hancer gibi basit ara&ccedil;larla ger&ccedil;ekleşsin isterse de gelişmiş ara&ccedil;alrla, &ouml;nemli olan bunun insanın iradesine dayanmasıdır.</p>
<p>
	Eğer hadis ve ayetlerde ge&ccedil;en zebh kelimesi her hangi bir a&ccedil;ıklama ve kayıtla birlikte ge&ccedil;mediğinden ve mutlak bir şekilde kullanıldığından (hadislerin s&ouml;ylendiği d&ouml;nemde) yaygın olan zebh &ccedil;eşidini ifade eder o da gelişmiş ara&ccedil;lardan yararlanmanın s&ouml;zkonusu olmadığı zebhdir. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; bu delillerin ortaya &ccedil;ıktığı d&ouml;nemde gelişmiş ara&ccedil;lardan yararlanma diye bir şey s&ouml;zkonusu değildri demenin veya, insan elinin her hangi bir ara&ccedil; olmadan bu işi yapmasının şart olacağı ihtimali aradayken temelde delillerde ge&ccedil;en zebh&#39;in mutlak olduğu s&ouml;ylenebilmez ve b&ouml;ylece delil bu y&ouml;nden belirsiz (m&uuml;cmel) olur demek doğru değildir.</p>
<p>
	&Ccedil;&uuml;nk&uuml; birinci eleştirinin cevabı bir mıstakın (elle olan zebh gibi zebhin &ouml;zel bir &ccedil;eşidinin) &ccedil;okluğu (yaygın oluşu) delillrdeki mutlak ge&ccedil;en bir lafzın (zebhın) o &ccedil;eşidi ifade ettiğini s&ouml;ylemeye sebep olmaz, kelimenin mutlak kullanışına itibar edilir ve her &ccedil;eşidi kapsadığı s&ouml;ylenir.</p>
<p>
	İkinci eleştirinin cevabı ise, bir ihtimalın varlığı hadislerde ge&ccedil;en zebhi el ile kesmeye sınırlamaya delil olmaz. &Ouml;zellikle, zebh veya m&uuml;sl&uuml;manın zebıhası h&uuml;km&uuml;n mevzusu olan rivayetlerdeki h&uuml;km&uuml; sınırlandırmaya bir delil olabilmez.</p>
<p>
	İkinci Eleştiri</p>
<p>
	Zebh&#39;de (fıkıhta belirlenen şartlara g&ouml;re hayvan kesmede) hayvanın helal olabilmesi i&ccedil;in Allah&#39;ın ismini anmanın gerektiğine g&ouml;re, gelişmiş ara&ccedil;larla hayvan kesmenin doğru olmayacağı s&ouml;ylenebilir &ccedil;&uuml;nk&uuml;, bu ara&ccedil;larla hayvan kesmekde karşılaşılan bir sorun Allah&#39;ın ismini anmakla hayvanın boyunundaki d&ouml;rt damarı kesmek arasında ge&ccedil;en uzun s&uuml;redir zira hayvanı araca bağlamak ve onu &ccedil;alıştırmakla onun boynunun damarlarını kesmek arasında bir s&uuml;re ge&ccedil;mektedir. B&ouml;ylece hayvanı araca bağlamak anında veya aracı &ccedil;alıştırmak anında Allah&#39;ın ismini anmak yeterli olamaz.</p>
<p>
	Bu mevzuyla ilgili diğer bir eleştiri de insanın hayvanın boynundaki mezkur damarları kesmediği i&ccedil;in onun aracın yanında durup Allah&#39;ın ismini anması hayvanı kesen birinin yanında duran birisinin Allah&#39;ın ismini anmasına benzer ve bu ise hi&ccedil; ş&uuml;phesiz yeterli değildir.</p>
<p>
	Cevap: Hi&ccedil; ş&uuml;phesiz hayvanı zibh eden zibh anında Allah&#39;ın ismini s&ouml;ylemelidir. Bunun delili ise</p>
<p>
	&quot;&#8230;(Kesilirken) &uuml;zerine Allah&#39;ın adı anılan hayvanlardan yeyin&quot; (En&#39;am/118) ayetinin zahir olan ifadesinde başka bir &ccedil;ok rivayette de bu konuya delalet etmektedir.</p>
<p>
	Bu rivayetlerden bir ksımı şunlardır:</p>
<p>
	Muhammed ibn-i Muslim vasıtasıyla nakledilen sahıh hadis S&uuml;leyman ibn-i Halıt vasıtasıyla nakledilen sahih hadis ibn-i Kays vasıtasıyla nakledilen muvassak hadis Halebi vasıtasıyla nakledilen muvassak hadis muhammed ibn-i Muslim&#39;e vasıtasıyla nakledilen diğr bir sahih hadisin fehvası.</p>
<p>
	Bu arada hayvanı zibh edenin yerine başka birisinin s&ouml;ylemesi ise asla kabul edilemez.</p>
<p>
	Ama tezgahı kullanan işci tarafından Allah&#39;ın isminin s&ouml;ylenemesini zibhedenin yanındaki şahsın Allah&#39;ın ismini s&ouml;ylemesine benzetmek ve bunları bir saymak asla doğru değildir. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; aracın &ccedil;alıştırıp hayvanı o ara&ccedil;la kesen ger&ccedil;ekte o hayvanı zibheden kişi sayılır aracın &ccedil;ok gelişmiş ve modern oluşu bunu değiştirmez. Ayet-i Kerimde&#39;de &quot;Allah&#39;ın ismi anılan hayvandan yeyin&quot; ayetinin itlakından (genel ifadesinden) başka, işaret olunana rivayetlerde tezgahla kesilen hayvanları i&ccedil;ermektedir; ama Allah&#39;ın ismini s&ouml;ylemekle hayvanı tezhagla kesmenin arasında bir miktar s&uuml;renin ge&ccedil;mesine gelince bir ka&ccedil; yoldan cevaplandırılabiliriz:</p>
<p>
	1- Hayvanı kesen adam Allah&#39;ın adını kesme işinin sonuna kadar tekrarlayabilir.</p>
<p>
	2- Halkın nezdinde birbirine bağlı bir zaman dilimi (kısa bir s&uuml;re)nin ge&ccedil;mesi.</p>
<p>
	3- Halkın nezdinde bir şey sayılan kısa bir s&uuml;renişn ge&ccedil;mesi mezkur ayet-i kerime&#39;de ve hadislerde ge&ccedil;en genel ifadenin kapsamına girmektedir.</p>
<p>
	4- Hayvanı kesme vakti, kullanılan araca g&ouml;re değişir; &ouml;rnein eğer eliyle kesecek olursa kesme vakti, bı&ccedil;ağı hayvanın boynunun damarlarına bıraktığı zamandır; ama tezgahla olursa kesme zamanı tezgahı &ccedil;alıştırıp kesme olayından &ouml;nce hazır duruma getirlildiği vakittir.</p>
<p>
	5- Ara&ccedil;la yapılan b&uuml;t&uuml;n işlerde aracı &ccedil;alıştırmakla işin neticesi arasında bir s&uuml;re ge&ccedil;se de aracın &ccedil;alıştırıldığı zamandan beri iş o tezgahı &ccedil;alıştırana atfedilir. Buna g&ouml;re tezgahı &ccedil;alıştırırken Allah&#39;ın adını anmak ger&ccedil;ekte hayvan kesme anında Allah&#39;ı anmak denir.</p>
<p>
	&Uuml;steklik Allah&#39;ın ismini anmayı şart kılan delillerden anlaşıldığına g&ouml;re bu anmanın kesmenin veya bu kesmekle ilgili en son ihtiyarı işin yapıldığı zaman olmasıdır. Nitekim rivaytlerin zahirinden anlaşıldığı &uuml;zere, av k&ouml;peklerini g&ouml;nderirken veya oku atarken Allah&#39;ın ismini s&ouml;ylemek gerekir ger&ccedil;i av k&ouml;peğini g&ouml;ndermek ve oku atmakla k&ouml;peğin avı yakalaması ve okun hedefe ulaşması arasında bir s&uuml;rede ge&ccedil;miş olsun Allah&#39;ın ismini s&ouml;ylemeği avda s&ouml;ylenilen vakitten bilerek geciktirmek rivayetilerin zahirine ters t&uuml;şt&uuml;ğ&uuml;nden c&acirc;iz değildir.</p>
<p>
	Muhammed ibn-i Muslim&#39;in İmam-ı Cafer Sadık&#39;tan (a.s) rivayet ettiği senedi sahih bir hadiste ş&ouml;yle denilmektedir:</p>
<p>
	&quot;Ebu Abdullah (İmam Cafer Sadık)tan Mecusi bir şahsa ait bir av k&ouml;peğini ms&uuml;l&uuml;man bir şahıs alıp onu ava g&ouml;nderirken Allah&#39;ın ismini s&ouml;ylemesinin h&uuml;km&uuml;n&uuml; sordum acaba o k&ouml;peğin yakaladığı hayvanın eti yenebilir mi?</p>
<p>
	İmam &quot;Evet&quot; dedi, &ccedil;&uuml;nk&uuml; av k&ouml;peği vasıtasıyla av ge&ccedil;ekleşmiştir; ve Allah&#39;ın ismi de ona s&ouml;ylenmiştir.&quot;</p>
<p>
	Veya Halebi&#39;nin rivayet ettiği Muvassake hadiste ş&ouml;yle rivayet edilmiştir:</p>
<p>
	İmam Cafer Sadık (a.s)&#39;dan, Allah&#39;ın ismini s&ouml;yleyip bir ok atarda ok ava yan olarak değer ve okun ucu değmez ise o avın (yenilip yenilemeyeceği) hakkın sordum.</p>
<p>
	İmam Sadık (a.s); &quot;Eğer ona değen ok onu &ouml;ld&uuml;rm&uuml;şse o da bunu g&ouml;rm&uuml;şse onun etinden yeyebilir&quot; dedi.</p>
<p>
	Bu iki rivayette ger&ccedil;i Allah&#39;ın ismini s&ouml;ylemenin zamanı av k&ouml;peğini g&ouml;nderirken veya oku atırken olması gerektiği İmam&#39;ın dilinde değil su&acirc;l edenin sorusunda yer almıştır, ama İmam&#39;ın verdiği cevaplardan İmam&#39;ın (a.s) buna mezkur iki zamanda gerekli bildiği anlaşılmaktadır.</p>
<p>
	Elbette Haleb&#39;ye ait diğer bir Muvassak hadiste bu konu daha a&ccedil;ık şekilde zikredilmiştir; &ccedil;&uuml;nk&uuml; İmam soranın cevabında ş&ouml;yle buyuruyor:</p>
<p>
	&quot;Eğer ondan başka olmaz ve o da atarken Allah&#39;ın ismini s&ouml;ylemişse ondan yiyebilir.&quot;</p>
<p>
	Buna g&ouml;re Allah&#39;ın ismini s&ouml;ylemekle zibh&#39;ın arasında bir s&uuml;renin ge&ccedil;mesinin sakıncası yoktur. Meselenin başka bir ka&ccedil; şıkki da olabilir bunların h&uuml;km&uuml; de ş&ouml;yle:</p>
<p>
	Hayvanı kesme tezagahının iş&ccedil;ileri birden fazla olursa onlardan hangisine Allah&#39;ın ismini s&ouml;ylemek gerekli olur?</p>
<p>
	Bu gibi durumlarda ger&ccedil;ekte hayvanı kesen işin en son b&ouml;l&uuml;m&uuml;n&uuml; boynuna alan kimsedir.</p>
<p>
	1- &Ouml;rneğin eğer tezgah &ccedil;alışıyorsa ve iş&ccedil;iler hayvanları tutup tezgaha bağlıyor ve sonrada otomatik şekilde zibhı ger&ccedil;ekleşiyorsa hayvanı zibh eden hayvanı bağlamada son aşamayı &uuml;stlenen kimsedir; bu hayvanı bu şahsın kestiği s&ouml;ylenebilir ve bu y&uuml;zden Allah&#39;ın ismini s&ouml;ylemek de bu şahısa farz olur.</p>
<p>
	Ama eğer hayvanları hazırladıktan sonra tezgah bir duğmeyi başlamakla &ccedil;alıştırılıyorsa &ouml;rneğin tavuk kesiminde kullanılan tezgahta ilk &ouml;nce tavukları uzun ve daire şeklinde olan bir şerite bağlanıyor sonra bu şerit tezgaha bağlanıyor b&ouml;ylece şeritin d&ouml;nmesiyle hepsi kesiliyor bu gibi durumlarda tezgahı &ccedil;alıştımak veya s&ouml;zkonusu şeriti tezgaha bağlamak i&ccedil;in en son b&ouml;l&uuml;m&uuml;n&uuml; oluşturur; ve bu durumda işin en son b&ouml;l&uuml;m&uuml;n&uuml; boynuna alan hayvanı kesen sayılır; ve onun Allah&#39;ın ismini s&ouml;ylemesi gerekir.</p>
<p>
	2- Eğer işin en son b&ouml;l&uuml;m&uuml;de yardımlaşa bir ka&ccedil; kişi tarafından ger&ccedil;ekleşiyorsa onlardan biri tarafından Allah&#39;ın isminin s&ouml;ylenmesi yeterlidir. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; bu durumda onların hepsi hayvanı kesmekde işbirliği yaptıklarından aralarında birinin Allah&#39;ın ismini s&ouml;ylemesiyle hayvanı zibh ederekn Allah&#39;ın ismini s&ouml;ylemek şartı ger&ccedil;ekleşmiş olur; ve b&ouml;ylece ayette ge&ccedil;en &quot;Allah&#39;ın ismi anılan hayvan&#39;ın etinden yeyin&quot; ayetinin h&uuml;km&uuml;me dahil olur.</p>
<p>
	Buna g&ouml;re Allah&#39;ın ismi kesme işinin en son b&ouml;l&uuml;m&uuml; yapılırken s&ouml;ylenmelidir; ve bunu &uuml;stlenen şahıs bunu yamaklıdır.</p>
<p>
	3- Yukarıdaki a&ccedil;ıklamadan anlaşıldığına g&ouml;re Allah&#39;ın ismini mezkur makineyle hazırlamakla ilgi yaptığı son işten sonraya erteleyelerek onu hayvanın boynunun damarlarının makine aracılığıyla kesildiği vakit s&ouml;ylemek yeterli olmaz. Hayvan avlarken de Allah&#39;ın ismini anmak b&ouml;yledir. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; bu adamın hayvan kesmek hususundaki işi makineyle &ccedil;alıştırıken yaptığı en son işiyle bitmektedir; ondan sonra bu adam hayvanın zibhiyle ilgili yaptığı bir iş yoktur; ve Allah&#39;ın ismini s&ouml;ylemesi hayvan keserken Allah&#39;ın ismini s&ouml;ylemek sayılmaz, evet sadece makine &ccedil;alışıyor; ve işini g&ouml;r&uuml;yor.</p>
<p>
	Elbette bu dediğimzi makineyle ilgili yapılan son işi (&ouml;rneğin makinenin &ccedil;alıştırmak veya hayvanı ona bağlamak) hayvanın kesilmesine yol a&ccedil;acağı kesin olduğu ve av i&ccedil;in atılan ok giib artık zibh (kesme) işini durdurmanın m&uuml;mk&uuml;n olmadığı takdirdedir ama, eğer bu son mudaheleden sonra bile makineyi durdurarak kesme işini &ouml;nlemek m&uuml;mk&uuml;n olursa bu takdirde Allah&#39;ın ismini işin en son b&ouml;l&uuml;m&uuml;nde s&ouml;ylemek makinenin sonradan durduramadığı ve keza ihtiyaen s&uuml;renin uzadığı akdirde Allah&#39;ın imsini tekrar s&ouml;ylemek gerekir.</p>
<p>
	Bu takdride kesmenin ger&ccedil;ekleşmesine kadar Allah&#39;ın ismini s&ouml;ylemeyi tekrarlarsa hi&ccedil; bir sakınca kalmaz.</p>
<p>
	4- Acaba birden &ccedil;ok hayvanı birden keserken bir defa Allah&#39;ın ismini s&ouml;ylemek yeterli midir? &Ouml;rneğin makineyi &ccedil;alıştırdığında makinenin şeriti &uuml;zerinde bulunan tavukların hepsi i&ccedil;in bir defa Allah&#39;ın ismini s&ouml;ylemek yeterli midir? Veaya şerit &uuml;zerinde bulunan tavukların sayısınca Allah&#39;ın ismini s&ouml;yllemeyi tekrarlamak gerekir mi?</p>
<p>
	Bir defa Allah&#39;ın ismini s&ouml;ylemenin yeterli olacağı isbatlamak i&ccedil;in denebilir ki, makineyi &ccedil;alıştırmak o makineye bağlı b&uuml;t&uuml;n hayvanların kesimine başlamak sayıldığından kesen adam (makineyi &ccedil;alıştıran son i&ccedil;ci) makineye bağlı b&uuml;t&uuml;n tavukların kesmini niyet ederek Allah&#39;ın ismini s&ouml;ylerse, ger&ccedil;ekten onların t&uuml;m&uuml; i&ccedil;in Allah&#39;ın ismini anmıştır; ve Allah &quot;Allah&#39;ın ismini anılan&quot; ve &quot;Allah i&ccedil;in kesilen&quot; hayvanlardan sayılır. Ger&ccedil;i bu arada tavukların kesilmesi tedricen ve bir biri ardınca ger&ccedil;ekleşir. Nitekim av k&ouml;peğinin av i&ccedil;in g&ouml;nderirken Allah&#39;ın ismini bir defa s&ouml;ylemek bir ka&ccedil; avı bir defa da avlasa bile yeterlidir. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; kesici olan adamın kesmekle ilgili en son işi makineyi &ccedil;alıştırmakla ger&ccedil;ekleşiyor Allah&#39;ın ismini de işte bu zaman s&ouml;ylemesi gerekir.</p>
<p>
	Elbette &ouml;nceki, şıktada da ge&ccedil;tiği &uuml;zere bu hususta ihtiyata uyulmalıdır.</p>
<p>
	5- Makine&#39;nin &uuml;zerine Allah&#39;ın ismini yazmak veya bir teyiple bunu yayınlamak yeterli değildir.</p>
<p>
	&Ccedil;&uuml;nk&uuml; hayvanı kesen şahısın Allah&#39;ın simini s&ouml;ylemesi gerekir o da bilerek ve kast ederek; bu yapılmadığı takdirde kesilen hayvanın eti haram our &ccedil;&uuml;nk&uuml; &uuml;zerine Allah&#39;ın adı s&ouml;ylenilen hayvan sayılmaz. Demek ki, hi&ccedil; ş&uuml;phesiz Allah&#39;ın isminin makinenin &uuml;zerine yazılması veya teyip aracılığıyla s&ouml;ylenmesi asla yeterli değildir.</p>
<p>
	&Uuml;&ccedil;&uuml;nc&uuml; Eleştiri</p>
<p>
	Kıbleye Y&ouml;neltmenin Gerekli Oluşu</p>
<p>
	Makineyle hayvan kesme hususunda karşılan bir eleştiri de hayvanı keserken kıbleye y&ouml;neltmenin şart oluşu y&ouml;n&uuml;ndendir.</p>
<p>
	Bazı hadislere ve fakihlerin fetvalarına g&ouml;re hayvanı keserken hayvanın &ouml;n tarafı (karın tarafı) kıbleye doğru &ccedil;evrilmiş olmalı ve hayvanın sağ veya sol tarafı &uuml;zere yere yatırılması gerekir; oysa bilindiği &uuml;zere yeni makinelerle hayvan kesmede bu şarta riayet edilmiyor.</p>
<p>
	Cevap: Bu eleştirinin cevabında ilk &ouml;nce b&ouml;yle bir şartın olup olmadığını inceleyeceğiz ve sonra onun yeni hayvan kesme makineleri hususnda nasıl uygulanacağı hususuna ge&ccedil;eceğiz.</p>
<p>
	Hayvanı Keserken Kıbleye Y&ouml;neltilmesinin Şart Olup Olmadığı</p>
<p>
	Bu şartı isbatlamak i&ccedil;in iki delil zikretmişlerdir:</p>
<p>
	1- İcma</p>
<p>
	2- Rivayetler (Hadisler)</p>
<p>
	Bu iki delili incelemeden &ouml;nce &uuml;zeinde durulması gereken bir nokta şudur ki: Eğer bu iki delil yukarıda zikredilen şartı isbatlamaya yeterli gelmezse acaba başvurulması gereken kaideler keserken kıbleye y&ouml;neltilmemiş olan hayvanın helal olmasını mı gerektirir veya haramladığını mı?</p>
<p>
	Seyyit Murteza gibi bazı eski Şia fakihlerine g&ouml;re: b&ouml;yle bir hayvanı helal saymak i&ccedil;in yeterli delil bulmadığımız takdirde onu helel bilemeyiz demişlerdir onlara g&ouml;re:</p>
<p>
	&quot;Kesilmiş bir hayvanın temiz ve helal oluşu bir şeri h&uuml;k&uuml;md&uuml;r; eğer hayvan kesilirken kıbleye dorğu y&ouml;neltilir ve Allah&#39;ın ismi s&ouml;ylenirse b&uuml;t&uuml;n fakihlerin g&ouml;r&uuml;ş&uuml;ne g&ouml;re temiz ve helal olur; ama b&ouml;yle yapılmadığı takdirde onun helal oluşuna yakinimiz olmaz. Buna g&ouml;re keserken hayvanı kıbleye y&ouml;neltmek ve Allah&#39;ın ismini s&ouml;ylemek gerekir.&quot; Fakihlerden bir kısmı Seyyit M&uuml;rteza&#39;nın bu delilini kabul etmişler; bunlara g&ouml;re, birinci kaideler grereğince kıbleye doğru kesilmeyen hayvanın eti haramdır.</p>
<p>
	Ama bize g&ouml;re doğru g&ouml;r&uuml;ş, kıbleye y&ouml;neltmek hususunda zikredilen deliller yetersiz olduğundan kıbleye y&ouml;neltilmedne kesilen hayvan helaldır; ger&ccedil;i kesilen bir hayvanın helal olup olmadığından ş&uuml;phe ettiğimizde baş vurulması gereken asl-ı ameli (delil bulunmadığı zaman başvurulan kaide) kesilen hayvanın tezkiye olmadığını istishyab (&ouml;nceki h&uuml;km&uuml;n&uuml;n kaldığını s&ouml;ylemek onu şimdi de var olduğunu h&uuml;k&uuml;m) etmektir. Ama Kur&#39;an-ı Kerim ve ma&#39;sumların hadislerinde yer alan genel ifadeli delillerden anlaşılan şu ki, kıbleye y&ouml;neltmek dışında b&uuml;t&uuml;n şartların g&ouml;zetilerek kesilen hayvanın helal oluşudur.</p>
<p>
	Bu gibi ictihadi deliller ayet ve hadislerde bizzat bu konuyla ilgili (genel ifadeler) var iken delil olmadığında başvruulan bir ilke olan istishaba başvurulamaz.</p>
<p>
	Konunun a&ccedil;ılık kazanması i&ccedil;in konuyla ilgili genle ifadelerini i&ccedil;eren ayet-i kerimeler! zikredeceğiz:</p>
<p>
	Kur&#39;an-ı Kerim&#39;de Yer Alan Genel İfadeler</p>
<p>
	1- Kıbleye y&ouml;neltmek dışında keserken b&uuml;t&uuml;n şartların riayet edilerek kesilen hayvanın helal olduğunu bildiren ayetlerden biri aşağıdaki ayeti kerime&#39;dir:</p>
<p>
	&quot;Eğer O&#39;nun ayetlerine inanıyorsanız, artık &uuml;zerinde yalnızca Allah&#39;ın ismi anılanlardan yiyin. Size ne oluyor da Allah&#39;ın adı anılarak kesilenleri yemiyorsunuz? Halbuki zorda kaldığınız zamanlar hari&ccedil;, size haram edilenleri ayırd etmişti, Ş&uuml;phe yok ki halkın &ccedil;oğu, bilmeden kendi istekleriyle sapık gider. Ş&uuml;phe yok ki rabbin haddini aşanları bilir.&quot; (En&#39;am/118,119)</p>
<p>
	Ayet-i Kerim&#39;de ge&ccedil;en yemeye emir, hayvanın m&uuml;bah oluşuna veya tezkiye edilip etinin helal olduğuna delildir. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; ayetteki yemeye emir; onun haram olduğu d&uuml;ş&uuml;ncesini ortadan kaldırmak i&ccedil;in gelmiştir, yoksa kesilen hayvanın etinden yemek bir m&uuml;kellefiyet olduğu kesinlikle s&ouml;ylenemez.</p>
<p>
	İkinci ayetde bu emirin m&uuml;kellefiyet getirici değil kesereken Allah&#39;ın ismi anılan hayvanın etinin m&uuml;bah ve helal olduğuna irşattır (bildirir).</p>
<p>
	Bu ayet-i kerimede h&uuml;km&uuml;n mutlak oluşu (başka bir kayıt zikredilmeyişi kesilen hayvanın helal olması i&ccedil;in kesmenin aşrtı olarak Allah&#39;ın ismini s&ouml;ylemenin yeterli olduğuna hayvanı keserken kıbleye y&ouml;neltmek kesenin abdestli olması gibi başka bir şartının olmadığını ifade eder.</p>
<p>
	İkinci ayet yani; &quot;Ne oluyor size &uuml;zerinde Allah&#39;ın ismi anılan şeyleri yemiyorsunuz&quot; ayeti, ve ayetin sonunda yeralan; &quot;O size haram kıldıklarını ayrı ayrı a&ccedil;ıklamıştır&quot; buyurmasının karınesiyle genel bir h&uuml;km&uuml; ifade etmekte sarihtir. Bu ayetten anlaşılıyor ki, dieğr ayetlerde haram oldukları a&ccedil;ıklanan &quot;murdar&quot; boğulmuş hayvan, y&uuml;ksekten atılarak &ouml;lm&uuml;ş (d&uuml;şm&uuml;ş) hayvan, kesilirken Allah&#39;ın ismi s&ouml;ylenemeyen ve putlara kesilmiş hayvanlardan başkası helaldır.</p>
<p>
	Mezkur ayet mutlak değildir (itlakı yoktur). &Ccedil;&uuml;nk&uuml; ayet sadece Allah&#39;ın ismini s&ouml;ylemek şartını a&ccedil;ıklamak &uuml;zere değildir. (Sadece h&uuml;k&uuml;m bu y&ouml;n&uuml;ne değinmek &uuml;zere gelmiştir, ayetteki ifadelerden anlaşıldığı &uuml;zere değinmek istememektedir) Bu ayet sadece Allah&#39;ın ismi s&ouml;ylenmeden kesilen hayvan haramdır demek isityor sonraki ayette de bu konuya te&#39;dit edilerek ş&ouml;yle buyuruyor: &quot;Allah&#39;ın ismi s&ouml;ylenmeyen hayvanı yemeyin, &ccedil;&uuml;nk&uuml; bu haddini aşmaktır&#8230;&quot; (En&#39;am/121)</p>
<p>
	Buna g&ouml;re, mezkur ayetten diğer şartlarının olmadığı istifade edilmez. Bu y&uuml;zden diğer şartlardan s&ouml;z edilmemiştir. Hatta bizzat zibhden hayvanın başını (kesmeden) bile s&ouml;z eilmemiştir. Oysa kesilmeden &ouml;len &ouml;rneğin y&uuml;ksek bir yerden d&uuml;ş&uuml;p &ouml;len hayvan (muterdiyye) veya domuz gibi zibhe (kesilerek temzilenmeye) &ccedil;ıkarı olmayan hayvan Allah&#39;ın ismii anılsa bile haramdır.</p>
<p>
	Demek aye utlak ifadeli değildir; bu y&uuml;zden istinat edip keserken hayvanı kıbleye y&ouml;neltmenin şart olmadığını s&ouml;yleyemeyiz.</p>
<p>
	Cevap: S&ouml;zkonusu olan ayet yani &quot;Allah&#39;ın ismi anılan hayvan&#39;ın etinden yeyin&quot; ile &quot;Allah&#39;ın ismi s&ouml;ylenmeyen hayvanı yemeyin, &ccedil;&uuml;nk&uuml; bu haddini aşmaktır&#8230;&quot; arasında a&ccedil;ık bir fark vardır. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; ikinci ayette Allah&#39;ın ismi s&ouml;ylenmeyen şeyden yemeyin denilerek sadece hayvan keserken Allah&#39;ın ismini s&ouml;ylemenin şart olduğu a&ccedil;ıklanmıştır; oysa ki, birinci ayette ifade ş&ouml;yledir: &quot;Allah&#39;ın ismi s&ouml;ylenilen hayvan etinden yeyin&quot; bunun zahır ifadesinden Allah&#39;ın ismi s&ouml;ylenilerek kesilen herhayvanın etinin helal oludğu anlaşılır; b&ouml;ylece bu ayette ifade mutlaktır bu mutlak ifadeye istinat ederek hayvan kesmenin diğer şartlarının da olduğu ihtimalı reddedilir. &Ouml;zellikle ayetin devamında yer alan &quot;Haram olanlar size a&ccedil;ık&ccedil;a beyan edilmiştir.&quot; ayet buna karinedir.</p>
<p>
	&Uuml;stelik, bu ayetten sonra yeralan &quot;Allah&#39;ın ismi s&ouml;ylenmeyen hayvanı yemeyin, &ccedil;&uuml;nk&uuml; bu haddini aşmaktır&#8230;&quot; ayeti hayvan kesmede Allah&#39;ın ismini s&ouml;ylemenin şart olduğunu a&ccedil;ıklıyor bu ise &ouml;nceki ayette ge&ccedil;en h&uuml;km&uuml;n Allah ismi s&ouml;ylenen her hayvanın helal olduğudur; sadece Allah ismini s&ouml;ylemenin hayvan kesmede şart olduğunu a&ccedil;ıklamak değil aksi taktirde, bu iki yaetteki h&uuml;k&uuml;m tam bir tekrar olur.</p>
<p>
	Elbette bu ayet-i kerime kesilmemiş ve nehr edilmiş hayvanları i&ccedil;erecek şekilde mutlak değildir, &ccedil;&uuml;nk&uuml; &quot;Allah&#39;ın ismi&quot; anılan tabiri sadece kesme ve nehri ifade eder (ilmi tabirle s&ouml;zkonsuu tabir kesme ve nehre insıraf eder (kayar) &ccedil;&uuml;nk&uuml; bu tabir m&uuml;şriklerin kendi putları i&ccedil;in kestikleri hayvanlara karşı zikredilmiştir, b&ouml;ylece m&uuml;fessirlerin dediği &uuml;zere hayvanın zibhedildiği burada varsayılmıştır. &Ouml;te yandan Allah&#39;ın ismini s&ouml;ylemek sadece zıbhide s&ouml;zkonusu olabilir bir hayvanın boynuzlaması y&uuml;z&uuml;nden &ouml;len (Natıha) veya y&uuml;ksek bir yerden d&uuml;şerek &ouml;len veya tabii olarak kesilmeden kendiliğinden &ouml;len bir hayvan i&ccedil;in asla olabilmez; demek ki, mezkur ayet bu y&ouml;nden mutlak ifadeli değildir. &Uuml;stelik &ccedil;eşitleriyle yani kesilmemiş murdar olmuş hayvan diğer ayetlerde haramlardan sayılmışt ve haram oldukları a&ccedil;ık&ccedil;a bildirilmiştir demek ayette mutlak ifadede olsa b&ouml;yle bir a&ccedil;ıklamanın bulunusu o mutlak ifadeyi kayıtlı kılar. Sonraki ayette &quot;Haram olanlar size a&ccedil;ık&ccedil;a beyan edilmiştir.&quot; diye buyrularak kesilmemiş hayvanlar helal olan hayvanların &ccedil;er&ccedil;evesinden &ccedil;ıkarılmıştır.</p>
<p>
	Yine mezkur ayet hayvanların tezkiye kabiliyeti olup olmayacağı y&ouml;n&uuml;nden de mutlak bir ifadesi yoktur. Buna g&ouml;re eğer bir &ouml;rneği yırtıcılardan olan veya necaset yiyen bir hayvanın mezkur şartlarla kesmekle helal olup olmayacağında yanı tezkiyeye kabiliyetinin olup olmadığında ş&uuml;pheye d&uuml;şsek keserken Allah&#39;ın ismini s&ouml;ylemekle bu ayet istinaden o hayvanın helal olduğu isbatlanamaz; &Ccedil;&uuml;nk&uuml; bu ayet hayvanların zatında helal veya haram olduğunu beyan etmek makamında değildir. Sadece bu ayet-i kerimde&#39;den maksat zibh&#39;den meydana gelen haramlık veya hellallıktır. Yani zaten helal olan hayvanın nasıl kesileceğini beyna ediyor. Evet:</p>
<p>
	&quot;&#8230;Ve size okunan şeyler m&uuml;stesna, &ouml;k&uuml;z, inek, koyun ve deve helal edilmiştir.&quot; (Hac/30) ayeti hayvanların zaten helal veya haram olduğunu a&ccedil;ıklamak makamındadır. Buna g&ouml;re s&ouml;zkonusu ayette (&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;) hem zıbhedildiği (şartlara riayet edilerek hayvanın başını kesildiği) ve hem de zıbh kabiliyetinin olduğu farzedilmiştir. Demek ki, zıbh olmaıdğı taktirde veya hayvanın zibhe kabiliyetinin olup olmaıdğında ş&uuml;phe edildiğinde mekzur ayetin mutlak ifadesine istinat edilemez. Hatta bu ayette zıbhın kendisinin ger&ccedil;ekleşmesi i&ccedil;in gerekli olan muhtemel şartlarda bile ş&uuml;phe etsek bile bu şartları reddetmek i&ccedil;in ayette itlak olduğu s&ouml;ylenemez; &ouml;rneğin kesici alet veya kesme yeri gibi hususlarda. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; ayete zıbh&#39;ın kendisi b&uuml;t&uuml;n şartlarıyla birlikte ger&ccedil;ekleşmiş olduğu farzedilmiştir. Ayette sadece Allah&#39;ın ismini anmak gibi zıbhın amanvi aşrtları &uuml;zerinde durulmak istenmiştir. Elbette bazı fakihler kendi eserelrinde ayet-i kerime&#39;nin her iki y&ouml;nden mutlak ifadesinin olduğu g&ouml;r&uuml;ş&uuml;n&uuml; savunmuşlardır; &ouml;rneğin Sahıb-i Cevahır (r.a) keserken bilerek başı g&ouml;vdesinden ayrılan hayvanın helal oluşunu isbatlamak i&ccedil;in mezkur ayeitn itlakına istinat ederek ş&ouml;yle demişler:</p>
<p>
	&quot;Zahır olan şu ki, hayvan bu işle haram olmaz; &ccedil;&uuml;nk&uuml; Kur&#39;an ve hadislerdeki deliller mutlaktırlar.&quot; Buna benzer yerlerde de aynı y&ouml;nteme başvurmuştur.</p>
<p>
	Ama herhalukarda, bizim iddia ettiğimiz hsuusla ilgili olarak ayette istinat edilmesi m&uuml;mk&uuml;n bir itlak (mutlak ifade mevcuttur; yanı ayetin sadece Allah&#39;ın ismini s&ouml;ylmenin şart olduğunu a&ccedil;ıklamak istediğini ve yemeğe emretmekten maksadın diğer şartların kendiliğinden mevcut olduğu yerlerdir dmek doğru değildir; Zira bu s&ouml;z&uuml;n neticesi yemeğe emretmenin hayvanın kesme y&ouml;n&uuml;nden fiilen helal olduğuna irşat olduğun (helal olduğunu bildirdiğini) inkar etmektir; oysa bu ayetin zahirine ters d&uuml;şmektedir. Hatta kendiliğinde de doğru bir ihtimal değildir. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; buradaki yemeğe olan emirin teklifi (m&uuml;kellefiyet getirici) bir emir olduğu s&ouml;ylenemez demek ayetteki, emir, zıhb y&ouml;n&uuml;nden hayvanın helal olduğuna irşat olmalıdır. B&ouml;yle olduğunda ie ayet, kesilmiş hayvanın bilfiil helal olduğunu beyan etmek makamında olur ve b&ouml;yle olduğunda diğer m&uuml;htemel şartları yok saymak i&ccedil;in ayetin itlakına başvurmak m&uuml;mk&uuml;n olur.</p>
<p>
	Evet ayette ş&ouml;yle bir tabir olsaydı &quot;Allah&#39;ın ismini anmak helal olmanın şartıdır.&quot; O zaman buna istinaden asla diğer şartların olmadığını yok saymak m&uuml;mk&uuml;n olmazdı. Ayette zikrolan Allah&#39;ın ismi s&ouml;ylenerek kesilen hayvanın helal olduğundan kinayedir; b&ouml;yle olduğu i&ccedil;in de bu itlaka başvurarak hayvan kesmede diğer şartların olduğunu reddedilebilir.</p>
<p>
	Av k&ouml;peğiyle yakalanan avın h&uuml;km&uuml;n&uuml; bildiren ayet gibi: &quot;Sizin i&ccedil;in yakaladıklarından yeyin&quot; Bu ayeitn itlakına istinat ederek av k&ouml;peğinin yakaladığı ve Allah&#39;ın ismi s&ouml;ylenilmiş olan avın helal olduğunu isbatlamak m&uuml;mk&uuml;nd&uuml;r. Bu itlak vasıtasıyla varlığında ş&uuml;phe ettiğimiz şartlar yok sayabiliriz. Nitekim Cemil ibn-i Derrac yoluyla nakledilen rivayette bu hadisin itlakına istinat edilmiştir. Mezkur rivayet ş&ouml;yledir:</p>
<p>
	&quot;İmam Cafer Sadık&#39;dan (a.s) k&ouml;peğini avlamak i&ccedil;in salıveren bir adam hakkında sordum ki, &quot;eğer yanında avı kesmesi i&ccedil;in bir bı&ccedil;ak olmazsa acaba k&ouml;peğin onu &ouml;ldr&uuml;mesine musade versin mi ve bundan yeyebilirmi? İmam: &quot;Sakıncası yoktur&quot; dedi. &quot;Allah Teala sizin i&ccedil;in yakaladıkları hayvanlardan yeyin diye buyurmuştur.&quot;<a href="http://www.caferilik.com/makaleler/muhtelif-hayvan.html#_ftn1">[1]</a></p>
<p>
	Bu ayeitn itlakına istinat etmenin doğruluğunu isbatlayan bir delil de İmam Muhammed Bakır&#39;ın (a.s) bu ayet-i kerime&#39;nin itlakına istinat etmesidir.</p>
<p>
	Vird ibn-i Zeyd İmam Bakır&#39;dan (a.s) soruyor ki: &quot;Allah&#39;ın ismini s&ouml;yleyerek hayvanı kesen bir mecusi hakkında ne s&ouml;yl&uuml;yorsun.&quot; İmam; &quot;Ye! ded&quot; Ben; &quot;bir m&uuml;sl&uuml;man Allah&#39;ın simini s&ouml;ylemeden keserse nasıl?&quot; İmam &quot;Yeme&quot; dedi. Allah Teala buyuruyor ki &quot;Allah&#39;ın ismi s&ouml;ylenilen hayvanın etinden yeyin ve Allah&#39;ın ismi s&ouml;ylenemeyen hayvanın etinden yemeyin&quot;<a href="http://www.caferilik.com/makaleler/muhtelif-hayvan.html#_ftn2">[2]</a></p>
<p>
	G&ouml;r&uuml;ld&uuml;ğ&uuml; gibi İmam kesenin m&uuml;sl&uuml;man olmasının şart olduğunu reddetmek i&ccedil;in ayetin itlakına istinat buyuruyor.</p>
<p>
	Yine Şeyh Mufit Muknia kitabında Ehl-i kitabın Allah&#39;ın ismini s&ouml;yleyerek kestiği hayvanın oluşunu isbatlamak i&ccedil;in mezkur ayetin islakına istinat etmiştir.</p>
<p>
	Şeyh Tusi &ouml;nceden de işaret ettiğimiz gibi Hilaf adlı kitabında kesilirken başı g&ouml;vdesinden ayrılan hayvanın helal olduğunu isbatlamak i&ccedil;in bu itlakak istinat etmiştir. Yine Allame Hilli m&uuml;htelef adlı eserinde, kabul ettiği &uuml;zere İbn-i İdris de g&ouml;vdesi soyunmadan hatta &ouml;lmeden derisi soyulan hayvanın helal oluduğuna delil olarak buna istinat etmiştir.</p>
<p>
	Yine fakihlere ait diğer s&ouml;zlerde bu ayette itlakın olduğu g&ouml;stermektedir.</p>
<p>
	2- Hayvanı keserken Kıbleye y&ouml;neltmenin şart olduğunu ikame edilen delillerin yeterliliğin de ş&uuml;phe ederse k kıbleye y&ouml;neltilmeden kesilen hayvanın helal olduğunu isbatlayan ayetlerden biri de şu ayettir: &quot;Sizin i&ccedil;in tuttuklarını yeyin ve avlanır, avı tutup keserken Allah adını anın ve Allah&#39;tan sakının, ş&uuml;phe yok ki Allah pek tez hesap g&ouml;r&uuml;r.&quot; (Maide/4)</p>
<p>
	Bu ayetin evveli kesme hakkında av ve bilindiği &uuml;zere avda kıbleye y&ouml;neltmenin şart olmadığında ş&uuml;phe yoktur. Ama ayetin sonunda yeralan:</p>
<p>
	&quot;Allah&#39;ın ismini zikredin&quot; s&ouml;z&uuml; ister avcı ulaştığında &ouml;lm&uuml;ş olan ve iterse diri olan ve avcı tarafından kesilmesi gereken avı i&ccedil;ine aldığı gibi, kesilmek istenen evcil hayvanı de i&ccedil;inde alır.</p>
<p>
	&Ouml;nceki ayette haram olan yerler sayıldıktan sonra tezkiye olmuş hayvan bu h&uuml;k&uuml;mden &ccedil;ıkarılıyor; ister tezkiye kesme yoluyla ger&ccedil;ekleşsin ve isterse av yoluyla. Sonra ayetin sonunda mustakıl bir bir h&uuml;k&uuml;m olarak ş&ouml;yle deniyor: &quot;Allah&#39;ın ismini s&ouml;yleyin&quot; Bunun anlamı Allah&#39;ın ismini s&ouml;ylemenin tezkiyeyle bir arada olmasının gerekli olduğunu bildirmektir. Ayetin bu b&ouml;l&uuml;m&uuml;n&uuml;n sona bırakılması ayetin mutlak oluşuna bir delilldir. eğer yalnızca av avlarken Allah&#39;ın isminin s&ouml;ylenmesi gerektiği a&ccedil;ıklanmak istenseydi, avın yakalanmasından &ouml;nce yanı av k&ouml;peğini g&ouml;nderilmesine işaret edilerek bu farzın hatırlatılması daha uygun olurdu.</p>
<p>
	Buna g&ouml;re ayetin sonunda yeralan &quot;Allah&#39;ın ismini s&ouml;yleyin&quot; c&uuml;mlesi her iki ayette ge&ccedil;en h&uuml;kme işarettir ve kesilen ve avlanan hayvanın helal olmasını Allah&#39;ın ismini s&ouml;ylemeğe bağlı biliyor.</p>
<p>
	Ayette yeralan Allah&#39;ın ismi s&ouml;ylendiğinde hayvanın helal olacağına dair mutlak ifadeli h&uuml;kme dayanarak kıbleye y&ouml;neltmenin farz oluşunun şart olduğunu reddedebiliriz.</p>
<p>
	3- Hayvanı keserken kıbleye y&ouml;neltmenin farz olduğu şartına delil olmadığı taktirde b&ouml;yle bir şarıtn olmadığını ve kesilen hayvanın helal olduğunu isbatlayan delillerden biri de şu ayettir.</p>
<p>
	&quot;Ey inananlar, size rızık olarak verdiğimiz temiz şeyleri yeyin ve ancak ona tapıyorsanız karşılık olarak ş&uuml;kredin. S&ouml;z budur ancak; O, size &ouml;l&uuml; hayvan etini, kanı, domuz etini, Allah&#39;tan başkası i&ccedil;in kesilen hayvanı haram etmiştir. Fakat zorda kalan, başkasının hakkında el uzatmamak ve zaruret miktarını da aşmamak &uuml;zere yerse g&uuml;nah etmiş olmaz. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; Allah, su&ccedil;ları &ouml;rten rahimdir.&quot; (Bakara/172,173)</p>
<p>
	Ger&ccedil;i bu ayet delaleti mutabıkısı (direkt ifadesi) Allah&#39;ın ismi s&ouml;ylenmeden kesilen hayvanların haram oluşudur; ama bu konu anlatılırken kullanılan &quot;sadece&quot; gibi sınırlamayı bildiren bağla&ccedil;ların kullanılması, ayeitn akışı ve hell ve temiz şeyleri yemeğe emir edilmesi b&uuml;t&uuml;n bunlar ayette haram olduğu bildirilen şeylerden başkasının helal olduğunu g&ouml;sterir. Bu da kesilirken Allah&#39;ın isminin s&ouml;yleyip kıbleye y&ouml;neltilmeyen hayvanı da i&ccedil;erir. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; b&ouml;yle bir hayvan ne murdardır, ne domuzdur ve ne de Allah&#39;tan başasının ismi anılandır. Allah&#39;tan başkası i&ccedil;in kesilenden maksat Allah&#39;ın ismi anılmayan hayvnadır. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; Allahı2n ismi anılmadan Allah&#39;tan gayrisi i&ccedil;in kesilmiş sayılır; &ccedil;&uuml;nk&uuml; diğer bir ayette ş&ouml;yle denilmektedir: &quot;Allah&#39;ın ismi anılmayarak kesilen hayvan fısk (azgınlıktır).</p>
<p>
	Ayetin haramları sınırlamayı ifade etmediğini s&ouml;ylmeek aksı taktirde bu sınırlamanın dışında kalaln haram olan bir &ccedil;ok hususların tahsis yoluyla tekrar haramların i&ccedil;erisine dahil edilmesi gerektiğini bunun ise tahsis-i ekser-i gerektirdiği i&ccedil;in doğru konuşmak kurallarına aykırı d&uuml;şt&uuml;ğ&uuml;n&uuml; s&ouml;ylemek doğru değildri. &Ccedil;&uuml;nk&uuml;, haram olan hayvanlar, yırtıcılar vb. genel unvanlarlala bir arada diğer hayvnaların helal olduğunu bildiren itlakındn &ccedil;ıkarılması m&uuml;mk&uuml;nd&uuml;r, b&ouml;ylece tahsis-i ekser de gerekmez; &ouml;te yandan bu ayetin nazıl olduğu d&ouml;nemde bir &ccedil;ok hayvanın haram olmadığı sonradan inen ayetlerle ve Peygamber&#39;in (s.a.a) hadisleriyle haram olan hayvanlar bir bir a&ccedil;ıklanmıştır deyebiliriz. Buna g&ouml;re de tahsıs-ı ekser s&ouml;zkonusu olmaz.</p>
<p>
	Evet bu ayet-i kerime&#39;de &ouml;nceki ayetlerde a&ccedil;ıklandığı &uuml;zere zibhin gerektiği şekilde ger&ccedil;ekleştiği farzedildiğinden bu y&ouml;nden itlakı yoktur. Sadece zibhin kendisinden başka şartlaırnın olmaısna karşı ayette itlak vardır.</p>
<p>
	4- Kıbleye y&ouml;neltmenin şart olup olmadığında ş&uuml;phe ettiğimizde başvurulabilecke mutlak ifadeli delillerden biri aşağıda zikredeceğimiz ayettir:</p>
<p>
	&quot;Gelsinler de kendilerine aid olan menfaatleri elde etsinler ve kendilerine rızık olarak verilen d&ouml;rt ayaklı hayvanları, muayyen g&uuml;nlerde Allah&#39;ın adını anarak kessinler. Yeyin artık onlardan ve yok-yoksul fakiri de doyurun.&quot; (Hac/28)</p>
<p>
	5- Yukarıdaki ayetten dhaha a&ccedil;ık bir şekilde bizim iddia ettiğimiz şeyi isbatlayan bir ayette şudur:</p>
<p>
	&quot;B&uuml;y&uuml;k develeri de Allah&#39;ın size meşr&uuml; kıldığı kurbanlık hayvanlar olarak yarattık, onlarda hayır ve menfaat var size. Artık onlar, ayaktayken onları boğazlayın ve Allah&#39;ın adını anın, Yan&uuml;st&uuml; d&uuml;şt&uuml;rkleri zaman da hem siz yeyin ondan, hem de yoksulluğunu bildirip istiyen ve gizleyip istemiyen yoksulları doyurun; siz ş&uuml;kredesiniz diye b&ouml;ylece onları da ram ettik size.&quot; (Hac/36)</p>
<p>
	Bu iki ayet hayvan keserken Allah&#39;ın ismini s&ouml;ylemenin şart olduğunu bildrimenin yanısıra, a&ccedil;ık&ccedil;a yeyip yedirmeği bu şartı riayet etmeğe bağlı bilmiş ve kibleye y&ouml;neltilmesinin gerektiğine işaret edilmemiştir.</p>
<p>
	Bu iki ayetin mutlak ifadesi, hayvan kesiminde Allah&#39;ın ismini s&ouml;yleminin yeterli olduğunu ve başka bir şartın gerekli olmadğını bildirir.</p>
<p>
	Eleştiriler:</p>
<p>
	Bu iki ayette istinat etmemize m&uuml;şterek ve &ouml;zel olmak &uuml;zere bazı eleştiriler zikredilmiştir.</p>
<p>
	Birinci ayetle ilgili olarak, ayette ge&ccedil;en &ouml;zel g&uuml;nlerde Allah&#39;ın ismini anmadan maksadın, Allah&#39;ın hacı adaylarına verdiği nimetler karşılğında Allah&#39;ın ismini anmak olması ayetin zahırırdır (ayetten anlaşılandır) veya en azından maksadın bu olması m&uuml;htemeldir. Buna g&ouml;re hayvan keserken Allah&#39;ın ismini anmak değildir; b&ouml;ylece de mutlak olup olmaması s&ouml;zkonusu edilemez.</p>
<p>
	Cevap: Bu anlayış ayetin zahiriyle muhalıftır, bu y&uuml;zden m&uuml;fessirlerden bir &ccedil;oğu bu ihtimale işaret bile etmemişlerdir ve kesin bir g&ouml;r&uuml;ş olarak maksadın hayvan keserken Allah&#39;ın ismini anmak olarak tefsir etmişlerdir.</p>
<p>
	Bunun delili ise a&ccedil;ıktır, &ccedil;&uuml;nk&uuml; Allah&#39;ın ismini anmakala Allah&#39;ı anmak biribirinden farlıdır, ayette ge&ccedil;en Allah&#39;ın ismini anmaktır Allah&#39;ın anmak değil; Allah&#39;ı anmağa tavsiye edilmek istenseydi &quot;Allah&#39;ın ismini anın&quot; demenin yerine &quot;Babalarınızı andığınız gibi, hatta ondan da &uuml;s&uuml;tn bir surette Allah&#39;ı anın&quot; (Bakara/200) ayeti gibi Allahı anın denirdi. Birde Allah&#39;ın ismini anmak bir işe başlamaya işaret sayılır; insana verilen bir şey karşılığıında Allah&#39;ın ismini s&ouml;ylemeğe emir yerine Allah&#39;a ş&uuml;kretmeğe emredilmesi uygun d&uuml;şerdi. Bu ve sonraki ayetlerin yapısı yani:</p>
<p>
	&quot;Her &uuml;mmete kurban kesmeyi meşr&uuml; kıldık davarlardan onlara rızık olarak verdiklerimizi keserlerken Allah&#39;ın adını anmaları şartıyle.&quot; (Hac/34)</p>
<p>
	ve ikinci ayet Allah&#39;ın ismini anın ayetinden maksadın hayvan keserken Allah&#39;ın ismini olduğuna kesin karinedir.</p>
<p>
	Ama bu iki ayete istinat etmeye y&ouml;nelen m&uuml;şterek eleştiriler:</p>
<p>
	1. Eleştiri</p>
<p>
	Meşhur edebiyat&ccedil;ı ve mufessir olan Zimehşeri&#39;nin ayette ge&ccedil;en &quot;Allah&#39;ın ismini s&ouml;yleyin&quot;den maksadı hayvanı keserek fakirlere yedirmektir. Bu ihtimale g&ouml;re, ayetler hayvanı keserken Allah&#39;ın ismini s&ouml;ylemenin ve benzeri hususların şart olduğunu a&ccedil;ıklamakla bir ilişkisi kalmıyor.</p>
<p>
	Cevap: Bu ayetlerde a&ccedil;ık&ccedil;a Allah&#39;ın ismini s&ouml;ylemek &uuml;zerinde te&#39;kit edilmiştir ve kesmek değil bu hsuus bizzat &uuml;stelenmiştir; eğer Zimehşeri&#39;ye isnat edilen s&ouml;z doğru olsaydı o zaman s&ouml;z&uuml;n ağrılığı kesmeyi anlatmaya y&ouml;nelik olurdu, Allah&#39;ın ismini s&ouml;ylemeye değil. Evet Allah&#39;ın ismini s&ouml;ylemeye olan emireden kesmeye de emir edildiği anlaşılabilir. Ama bu s&ouml;zkonusu emirin kendisinin kastedilmeyip başka bir şeyi ifade etmek i&ccedil;in kinaye olduğu anlamına gelmez. Zimehşeri&#39;nin de maksadı bu olsa gerek.</p>
<p>
	2. Eleştiri</p>
<p>
	Bu ayetler hayvan kesmede, Allah ismini s&ouml;ylemenin şart olduğunu a&ccedil;ıklamak istemesine rağmen bu ayetlerden asıl hedef m&uuml;sl&uuml;manların hac mevsiminde Mina&#39;da uymaları gereken merasimleri a&ccedil;ıklamak olduğunda hayvan kesmede Allah&#39;ın ismini zikretmek şartına değinmekde bu y&uuml;zdendir; yoksa bu ayet hayvan kesmede şart olan diğer şartlardan basedilmek istemiyor. Velhasıl Allah&#39;ın isminin gerekli olduğu iltizami delalet yoluyla anlaşılmaktadır; ama bu ayetin mutlak ifadesinden başka bir şartın olmadığı anlaşılmaz.</p>
<p>
	Cevap:</p>
<p>
	Bu eleştiriyi birinci ayetle ilgili olarak ge&ccedil;erli bilsek de ikinci ayete hususunda ge&ccedil;erli bilinemez. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; bu ayette kesilen hayvanın etinin ne zaman yenilebileceğinden s&ouml;z edilerek bunun şartları a&ccedil;ıklanmıştır. Ş&ouml;yle ki, develer ayaktaiken Allah&#39;ın ismini onları kesmede s&ouml;yleyin ve yanları &uuml;zere d&uuml;şt&uuml;lerimi onların etinden yeyebilirsiniz denilerek kesmede sıraısyla g&ouml;zetilen hususlar a&ccedil;ıklanmıştır; bu t&uuml;r anlatım etin yenilmesinin caiz kılan şartları bu ayette a&ccedil;ıklanmak istendiğini g&ouml;sterir; bu durumda Allah&#39;ın ismini s&ouml;ylemekten başka bir şeyden bahsedilmemiş olması yalnız bunun şart olduğunu g&ouml;sterir.</p>
<p>
	&Uuml;stelik, eğer yalnız kıbleye y&ouml;neltmek de şart olsaydı onun da m&uuml;sl&uuml;manara ait bir ain ve merasım olarak zikredilmesi uygun olurdu.</p>
<p>
	Muhtemelen ayetin evvelinde &quot;B&uuml;y&uuml;k develeri de Allah&#39;ın size meşr&uuml; kıldığı kurbanlık hayvanlar olarak yarattık&#8230;.&quot; (Hac/36) denilmesiyle hacda develerin kesmenin m&uuml;sl&uuml;manlara ait bir merasım olduğu a&ccedil;ıklanmıştır; ayetin devamında yeralan diğer hususlar ise hayvanın yenmesinin ait genel şartlardır. Bu ayeti kerimede olduğu gibi:</p>
<p>
	&quot;İşte budur hac ve Allah&#39;ın, h&uuml;rmeti emrettiği şeylere tazim eden kişiye bu hareketi, rabbi katında hayırlıdır ve size, okunan şeyler m&uuml;stesna, &ouml;k&uuml;z inek, koyun, deve helal edilmiştir&#8230;&quot; (Hac/30)</p>
<p>
	3. Eleştiri:</p>
<p>
	Ayetin hac aslında hac merasimlerine ait olduğu ve hayvan kesmenin şartlarına zimni (ikincil) olarak değinildiği &ccedil;in artık ayetin bu hususta mutlak ifadesinin olduğu isbatlanamaz ve ve hikmet mukaddimeler (mutlak ifadenin bir c&uuml;mle veya kelime bulunduğunu isbatlamak i&ccedil;in &quot;mukaddimatı hikmet&quot;) diye bilinen şartlarına mevcut olmamış olmasıdır. B&ouml;yle bir durum da diğer şartlardan s&ouml;z edilmediği i&ccedil;in &ouml;yle şartların olmadığı isbatlanamaz.</p>
<p>
	Cevap:</p>
<p>
	Bir konu hakkında mutlak ifdeyi isbatlamak i&ccedil;in gerekli olna mukaddimatı hikmetin (konuşanın o konu hakkında bilgi vermek istemesi ve s&ouml;z&uuml;nde herhagi bir kayıt&#39;ın ve karınenin bulunmaması gibi mutlak ifadenin bir konuşmada olduğunu isbatlamak i&ccedil;in usul-ı fıkıh alimlerince gerekli bilinen şartlar) bulunduğunu belirlemek i&ccedil;in bir konunun konuşmada s&ouml;zkonusu edilmesi yeterlidir; ister o konunun tek başına s&ouml;zkonusu edilişi veya zimni olarak s&ouml;zkonusu olması bun değiştirmez.</p>
<p>
	&Ouml;rneğin bazen bir a&ccedil;ıklamada bir&#39;den fazla h&uuml;k&uuml;m a&ccedil;ıklanır; (bu ise onların her birine ait bir mutlak ifadenin olmadığını g&ouml;stermez. Başak bir deyişle bu iki ayette yer alan &quot;&#8230; Allah&#39;ın adını anın, yan&uuml;st&uuml; d&uuml;şt&uuml;kleri zaman hem siz yeyin ondan&#8230;&quot; c&uuml;mlesi kesilen hayvanın etinin helal olmasını a&ccedil;ıklamak istiyor; ve diğer c&uuml;mleler ise haccın nus&uuml;k ve ibadetlerini beyan ediyor. Bu iki konu biribirinden ayrı konulardır; birarada zikrolunuşları ise hacı adaylarının bu iki h&uuml;kme hac mevsiminde bu iki h&uuml;kme karşılaştıkları i&ccedil;indir.</p>
<p>
	4. Eleştiri:</p>
<p>
	Bu ayetler sadece hayvan keserken Allah&#39;ın ismini s&ouml;ylemenin şart oldğunu a&ccedil;ıklamak istemektedir; diğer şartlar hususunda ise ayet bir şey a&ccedil;ıklamak istemiyor.</p>
<p>
	Cevap:</p>
<p>
	&Ouml;nceden de kısaca cevaplandırdığımız bu eleştiri yalnız bu ayete mahsus değil diğer ayetlerde de s&ouml;zkonusu olabildiği i&ccedil;in bu ayetle ilgili olarak daha geniş bir şekilde bu eleştiyi ele alıp cevaplandıralım;</p>
<p>
	Eğer ayeti kerimdede Allah&#39;ın ismini s&ouml;ylemek kesilen hayvanın helal olması i&ccedil;in gereklidir veya Alah&#39;ın ismi s&ouml;ylenmeden kesilen hayvanın etinden yenilmez gibi ifadeler yer alsaydı o zaman sonradan onlaraca hatta binlerce diğer şartlarının olmasıyla bir uyumsuzluk s&ouml;zkonusu olmazdı (yani bu ifadeden daha başka şartlarının olup olmadığı anlaşılmazdı) ama ayette yeralan &ouml;yle değildir; ayet-i kerime Allah&#39;ın ismi s&ouml;ylenilerek kesilen hayvanın etinden yenilmesine emredilmiştir. B&ouml;yle bir ifade ya irşad veya mulazemet y&ouml;n&uuml;nden helal olduğuna delil sayılır; b&ouml;yle bir ifadeyi bu şart olmadığında yemenin haram olduğuna veya b&ouml;yle bir şartın olduğunu sadece bildirdiğini s&ouml;ylemek ayette yeralan &quot;yeyin&quot;emrinden anlaşılan zahiri anlama ters d&uuml;şer.</p>
<p>
	Yemek ve yedirmeğe emir a&ccedil;ık&ccedil;a kesilen hayvanın bilfiil helal olduğuna delil sayılırve bunu ifade eder; şimdi bu emir Allah&#39;ın ismini anmaya bağlı olarak d&uuml;ş&uuml;n&uuml;rsek bunun anlamı &quot;kesilen hayvana Allah&#39;ın ismi anıldı mı artık helal olur&quot; diye bir anlam ifade eder; b&ouml;yle oldumu da ayetin mutlak ifadesinden (başka bir şartın zikredilmeyişinden9 diğer hi&ccedil; bir kayıt ve şartının olmadığı anlaşılır.</p>
<p>
	Başka bir şartın olması bu iki şeyden birini gerektirir; oysa bunların her ikisi de anlatımın zahiriyle &ccedil;elişmektedir.</p>
<p>
	1- Ayette ge&ccedil;en helal olmanın ve yeyip yedirmenin mutlak oluşunu sınırlayıp Allah&#39;ın ismini s&ouml;ylemekten başka şartlarının da olduğunu iddia etmek gerekir.</p>
<p>
	2- Yemeğe ve yedirmeğe olan emiri hakiki ve bilfiil bir h&uuml;k&uuml;m değil bir y&ouml;nden verilen h&uuml;k&uuml;m olarak kabul etmemiz gerekir.</p>
<p>
	Birinci ihtimal yemenin Allah&#39;ın ismini s&ouml;ylemeğe bir sonu&ccedil; olarak ilişkili zikredilmesine ters d&uuml;şer; ve ikinci ihtimal ise yemeğe olan emirin zahirine muhaliftir. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; h&uuml;km&uuml; a&ccedil;ıklayan birinci c&uuml;mle tek bir y&ouml;ne nazaran verildiğini değil bilfiil ve hakiki olmasını gerektirir. Bu h&uuml;k&uuml;m sadece Allah&#39;ın ismini s&ouml;ylemenin gerekliliğni a&ccedil;ıklamak y&ouml;n&uuml;nden verilmemiş; her y&ouml;n&uuml;yle bilfiil ge&ccedil;erli olan h&uuml;k&uuml;md&uuml;r; aksi taktirde bu h&uuml;k&uuml;m ne inşa edilmede ve ne de oluşumunda bilfiil ge&ccedil;erli olan hakiki bir h&uuml;k&uuml;m olamaz. Zira h&uuml;k&uuml;m mevzusunun kayıt ve şartlarının &ccedil;oğalmasıyla &ccedil;oğalmaz; ve tek bir h&uuml;k&uuml;m olmaktan &ccedil;ıkmaz.</p>
<p>
	Evet iki mevzu ve unvanla ilgili olan iki &ccedil;eşit helallık s&ouml;zkonusu olursa, &ouml;rneğin kesilme y&ouml;n&uuml;nden hayvanın etinin helal olmasıyla temiz olması y&ouml;n&uuml;nden s&ouml;zkonusu olan helallık bu durumda birinin mutlak ifadeli oluşundan diğerinin yok olduğu anlaşılmaz.</p>
<p>
	B&ouml;ylece bizim s&ouml;zkonusu ettiğimiz konu kendi yerinde a&ccedil;ıklanan &quot;onların yakaldıklarından yeyin&quot; ayetindeki mutlak ifadenin av k&ouml;peğinin yakaladığı avın necis olması &ccedil;elişmediği yanı k&ouml;peğin ağzının değdiği kısımların necis olmasıyla bir &ccedil;elişkisinin olmadığı farklı konulardır. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; necis olmamak helel olmak ayrı ayrı h&uuml;k&uuml;mlerdir; birindeki mutlak ifadeyle diğeri isbatlanamz.</p>
<p>
	6- Delil olarak g&ouml;sterilebilecek ayetlerden biri de şu ayettir:</p>
<p>
	&quot;De ki: Bana vahyedilenler arasında &ouml;lm&uuml;ş hayvan etinden, d&ouml;k&uuml;lm&uuml;ş kandan, yaut da domuz etinden başka, yeyene haram edilen birşey bulamıyorum ben. Ş&uuml;phe yok ki domuz, pistir ve birde Allah&#39;tan başkası i&ccedil;in kesilen hayvan haramdır ki bu da pek k&ouml;t&uuml; bir şeydir. Ancak zorda kalana, isyan etmeyi kurmamak ve ihtiya&ccedil;tan fazla da yememek şartiyle helaldır bunlar ve hi&ccedil; ş&uuml;phe yoktur ki rabbin, su&ccedil;ları &ouml;rter, rahimdir.&quot; (An&#39;am/145)</p>
<p>
	7- Aynı manayı ifade eden diğer bir ayeti kerime&#39;de ş&ouml;yledir:</p>
<p>
	&quot;Ancak ona kulluk ediyoruz Allah&#39;ın size verdiği helal ve temiz rızıkları yeyin ve Allah&#39;ın nimetine s&uuml;kredin. Allah size ancak &ouml;l&uuml;y&uuml;, kanı, domuz etini ve Allah&#39;tan başkası i&ccedil;in kesilmiş hayvanı haram etmişti.r zorda kalan, isyna etmek niyetini g&uuml;tmeden ve fazla olmamak şartıyla yiyebilir, ş&uuml;phe yok ki Allah, su&ccedil;ları &ouml;rter, rahimdir.&quot; (Nahl/114,115)</p>
<p>
	Bu iki ayet ve &ouml;nceden Bakara suresinden naklettiğimiz ayet aynı muhtevayı hattı aynı kavram ve kelimeleri i&ccedil;eren ve haramların ziredilenlerle sınırlı olduğunu bildiren ayetlerdir. &Ouml;zellikle En&#39;am suresinde yeralan ayeti kerime &quot;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;..&quot; Peygamber&#39;in (s.a.a) kendisine vahyedilenlerin i&ccedil;erisinde bu saylanlardan başaksını bulmaması bunlardan bşaka bir haramın olmayışıyla &ouml;zdeştir; bilindiği &uuml;zere bu ayetlerde zikredilenmeyenler arasına kibleye y&ouml;nheltilmeden ama Allah&#39;ın ismi s&ouml;ylenerek kesilen hayvanda girir ve b&ouml;ylece helal olduğu anlaşılır. Haram bu ayette zikrolunanlarla sınırlamanın (konuşma kurallarına aykırı olan) tahsis-i ekseri gerektirir diye eleştirlirse bunun cevabı &ouml;nceden ge&ccedil;ti.</p>
<p>
	&Uuml;stelik fakihler, bu ayetlerde ge&ccedil;en sınırlamalara istinaden bir &ccedil;ok yiyeceklerin helal olduğunu isbatlamaya kalkışmışlardır. Hatta bazı muteber hadislerde de bu ayetlerdeki sınırlamaya istinat edildiği g&ouml;r&uuml;lmektedir. &Ouml;rneğin az bir farkla ileluş Şerayi ve Tehzib kitaplarında Muhammed ibn-i Muslim yoluyla nakledilen hadis bunun bir n&uuml;m&uuml;nesidir.</p>
<p>
	Hatta baız hadislerden anlaşılıyor ki, bu ayette haram olduğu a&ccedil;ıklanmayan bazı haramlar sonraları Peygamber (s.a.a) tarafından nehyedilen ve haram oluşu peygamberin teşriiyle ger&ccedil;ekleşen hususlardır (Teşri Şeri kanunları koyma yetkisinin yalnız Allah Teala&#39;ya mı mahsus olduğu veya bazı namazın rekatlarının sayısı gibi bazı ikinci mertebede yeralan konular hususunda Resulullah&#39;ın (s.a.a) da kanun koyma yetkisine sahip olup olmadığı ulema arasında tartışılan bir konudur.) (m&uuml;tercim)</p>
<p>
	Bunun ise ayette yeralan sınırlamayla bir &ccedil;elikisi yoktur; &ccedil;&uuml;nk&uuml; Peygamberin belirlediği haramlar bu ayetler vasıtasıyla a&ccedil;ıklanan bir kısım yiyecekleirnin helal oluşunu nesh etme konumunu taşır. Buna g&ouml;re eğer bir yiyeceğin haram olduğuna bir nas bulunmakdık&ccedil;a bu ayetlerde var olan mutlak ifade ge&ccedil;erli sayılır ve o şeyin helal olduğu isbatlanır.</p>
<p>
	Rivayetler (Hadisler) hayvan kesmede kıbleye y&ouml;neltmenin şart olmadığı hususunda bir &ccedil;ok rivayetin mutlak ifadesine istinat edilebilir. Bu rivayetlerden bazıları ş&ouml;yledir:</p>
<p>
	1- Muhammed ibn-i Kays&#39;ın İmam Muhammed Bakır vasıtasıyla Hz. Ali&#39;den (a.s) naklettiği m&uuml;teber hadis:</p>
<p>
	&quot;İslam&#39;a inanan; namaz kılan ve oru&ccedil; tutan şahsın kestiği (hayvan) Allah&#39;ın ismini (keserken) ona s&ouml;ylerse size helaldır.&quot;</p>
<p>
	Bu hadise g&ouml;re Hz. Emir-ul M&uuml;minin (a.s) kesilen hayvanın helal olması i&ccedil;in kesen şahısın m&uuml;sl&uuml;man olmasından ve keserken Allah&#39;ın ismini s&ouml;ylmesinden başka bir şarttan s&ouml;z etmemiştir. Eğer her zaman i&ccedil;in veya en azında farkında olduğu vakit kıbleye y&ouml;neltmek şart olsaydı bu hadiste s&ouml;ylenirdi. İmam kesilen hayvanın helal olma şartlarını beyan etme durumunda olduğuna ve bu şart hakkında sustuğuna g&ouml;re demek b&ouml;yle bir şart yoktur.</p>
<p>
	Bu hadisin diğer şartları değil sadece kesenin m&uuml;sl&uuml;man oluşunu a&ccedil;ıklamak durumunda olduğunu s&ouml;ylmek ve b&ouml;ylece hadiste diğer şartların olduğunu bir mutlak ifadenin bulunmadığını s&ouml;ylemek doğru değildir. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; Allah&#39;ın isminin s&ouml;ylenmesi şartına değinilmesinden de anlaşılacağı &uuml;zere, bu hadis hayvan kesmede genel bir kaide&#39;yi a&ccedil;ıklamak istiyor. Sanki bu hadiste ş&ouml;yle deniyor:</p>
<p>
	&quot;Hayvanı zibheden adam m&uuml;sl&uuml;man olur ve Allah&#39;ın ismini kestiği hayvana s&ouml;ylerse o hayvan helal olur.&quot; B&ouml;yle bir c&uuml;mle de hi&ccedil; ş&uuml;phesiz kıbleye y&ouml;nlendirmek giib m&uuml;htemel şartları reddetmek i&ccedil;in, başvurulacka bir mutlak ifadeye sahiptir. Elbette &ouml;nceden de değindiğmiz &uuml;zere bu hadiste, zibh&#39;in kendisi ve zibh&#39;in ger&ccedil;ekleşmesi i&ccedil;in gerekli olan şartların (riayet edilmesi) farzedilmiştir; (yani eğer zihb tam manasıyla ger&ccedil;ekleşirse o zaman hayvanın helal olması i&ccedil;in gerekli şart kesenin m&uuml;sl&uuml;man olup keserken Allah&#39;ın ismini s&ouml;ylemesidir.) Hadis Allah&#39;ın ismini s&ouml;ylemek kesenin m&uuml;sl&uuml;man olması, ve hayvanın kibleye y&ouml;nlendirilmesi gibi şartlar hakkındadır.</p>
<p>
	2- Kadınların ve &ccedil;ocukalrın kestikleri hayvanların helal olduğunu a&ccedil;ıklayan hadisler: S&uuml;leyman ibn-i Halid&#39;in naklettiği şu sahih hadis gibi:</p>
<p>
	&quot;S&uuml;leyman ibn-i Halid diyor ki; İmam Cafer Sadık&#39;tan (a.s) oğlan &ccedil;ocuğu ve haımın kestiği hayvanın yenip yenmeyeceğinden sordum.</p>
<p>
	İmam ş&ouml;yle buyurdu: Kadın m&uuml;sl&uuml;man olur ve Allah&#39;ın ismini kestiği hayvana s&ouml;ylerse kestiği helal olur; oğlan &ccedil;ocuğu eğer kesmeye g&uuml;c&uuml; yeter ve Allah&#39;ın ismini ona s&ouml;ylerse b&ouml;yledir. Bu kesilen hayvanın &ouml;l&uuml;m&uuml;nden korkulup kesmek i&ccedil;in bunlardan başkası bulunmadığı zamandır.&quot;</p>
<p>
	&Ouml;mer ibn-i Uzeyne&#39;nin İmam Muhammed Bakır ve İmam Cafer Sadık&#39;tan (a.s) naklettiği sahih hadis keza Muhammed ibn-i Muslim&#39;in İmam Sadık&#39;tan (a.s) naklettiği sahih hadis ve keza Mes&#39;adet ibn-i Sadıka&#39;nın ve Abdullah ibn-i Sinan&#39;ın İmam Sadık&#39;tan (a.s) naklettiği hadislerde aynı manayı ifade etmekteler.</p>
<p>
	Bu rivayetlerde, kesilen hayvanda erkeklik ve buluğ şartları hususundaki soruları ihtiva eder; ama İmam&#39;ın (a.s) cevabı hayvan kesiminde ge&ccedil;erli olan genel</p>
<p>
	Kıblenin Şart Olduğunu Bildiren Rivayetler</p>
<p>
	Kıblenin şart olduğuna dair getirilebilecek rivayetler &uuml;&ccedil; gruba ayrılmaktadırlar:</p>
<p>
	1- Hi&ccedil; bir kayıt ve şartı olmadan hayvanı boğazlamada kıbleye doğru olmayı şart bilen rivayetler:</p>
<p>
	Muhammed b. M&uuml;slim Sahih&#39;inde İmam B&acirc;kır&#39;dan (a.s) ş&ouml;yle rivayet eder: &quot;Boğazlayacağın hayvanı kıbleye &ccedil;evir.&quot;<a href="http://www.caferilik.com/makaleler/muhtelif-hayvan.html#_ftn3">[3]</a></p>
<p>
	Hemu diyor ki: &quot;Hayvan boğazlamak istediğinde boğazlayacağın hayvanı kıbleye &ccedil;evir.&quot;<a href="http://www.caferilik.com/makaleler/muhtelif-hayvan.html#_ftn4">[4]</a></p>
<p>
	Bu hususta iki muteber rivayet daha vardır. Biri Halebi&#39;nin sahih rivayeti ve diğeri ise Ammar&#39;ın muvassak rivayetidir.<a href="http://www.caferilik.com/makaleler/muhtelif-hayvan.html#_ftn5">[5]</a></p>
<p>
	Bu iki rivayet hac kurbanlığı hakkında olup kurban kesmenin adab veya şartlarından olama ihtimali vardır.</p>
<p>
	2- Kıbleye &ccedil;evirmeyi kasıtlı olduğunda şart bilen ve kıbleye doğru boğazlanmayan hayvanın etini yemeyi kasıtlı olmadığı takdirde sakıncasız bilen rivayetlerdir. Mesela:</p>
<p>
	Muhammed b. M&uuml;slim&#39;in sahih rivayeti:</p>
<p>
	İmam Sadık&#39;tan kıbleye doğru boğazlanmayan hayvan hakkında sorduğumda buyurdu ki: &quot;Yiyin, kasıtlı olmazsa bunun sakıncası yoktur.&quot;<a href="http://www.caferilik.com/makaleler/muhtelif-hayvan.html#_ftn6">[6]</a></p>
<p>
	Halebi&#39;nin sahih rivayeti ve Ali b. Cafer&#39;in kitabından nakledilen rivayet de bu mazmundadır.<a href="http://www.caferilik.com/makaleler/muhtelif-hayvan.html#_ftn7">[7]</a></p>
<p>
	3- Kıbleye doğru boğazlanmayan hayvanın etinin yenilmesine hem izin veren ve hem de nehyeden rivayetler. Mesela:</p>
<p>
	Muhammed b. M&uuml;slim&#39;in sahih rivayeti:</p>
<p>
	İmam B&acirc;kır&#39;dan (a.s), boğazlanacak hayvanın kıbleye &ccedil;evrilmesi gerektiğini bilmeyerek boğazlayan kimsenin hakkında sorduğumda buyurdu ki: &quot;Ye ondan.&quot; Ben, kıbleye &ccedil;evrilmemiştir diyince buyurdu ki: &quot;Ondan yeme ve Allah&#39;ın ismi anılmayarak boğazlanan hayvanın etinden de yeme.&quot;<a href="http://www.caferilik.com/makaleler/muhtelif-hayvan.html#_ftn8">[8]</a></p>
<p>
	Meşhur, mutlak olan brinci gruptaki rivayetleri mukayyed etmiş, &uuml;&ccedil;&uuml;nc&uuml; gruptaki rivayetteki nehyi kasıtlı olarak kıbleye &ccedil;evirmenin g&ouml;zetilmediği zamana ait olduğunu ve yenilmesini kıbleye &ccedil;evirmenin gerektiğini bilinmediği duruma ait bilmiştir. Soruyu soran kimse de b&ouml;yle sanmıştı.</p>
<p>
	Sonu&ccedil;ta, kıbleye &ccedil;evirme sadece bilin&ccedil;li ve imkan dahilinde şarttır. Ancak hayvanı boğazlayan kimse kıbleyi veya kıbleye &ccedil;evirnemin şart olduğunu bilmezse veya hayvanı kıbleye &ccedil;evirmeye g&uuml;c&uuml; yetmez ve hayvanın &ouml;lmesinden korkarsa sakıncası yoktur. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; b&uuml;t&uuml;n bu hususların hi&ccedil; birinde kasıtlı değildir.</p>
<p>
	Merhum Muhakkik Neraki bu rivayetlerle kıbleye &ccedil;evirmenin şart olduğu &uuml;zerinde bahsetmiş ve bu rivayetlerin kıblenin şart olduğunu ispatlamadıkları kanısına varmıştır. O diyor ki: Kıbleye &ccedil;evirmeyi emreden &quot;Boğazlamak istediğin hayvanı kıbleye &ccedil;evir&quot; veya kasıtlı olmadığı durumda sakıncası olmadığını bildiren &quot;kasıtlı olmazsa sakıncası yoktur.&quot; gibi c&uuml;mleler nefsi farzla uyuşmaktadır; yani boğazlama esnasında kıbleye &ccedil;evirmenin farz oluşu, bu farzın olmayışıyla boğazlanacak hayvanın haram olmasına sebep olmaz.</p>
<p>
	Ve Muhammed b. M&uuml;slim&#39;in sahih rivayeti: Kasıtlı olmazsa boğazladığın hayvanın etinin yemenin sakıncası yoktur.&quot; boğazlanan hayvanın mı, yoksa boğazlamanın mı haram olduğunda a&ccedil;ık değildir. C&uuml;mledeki işaret boğazlanan hayvana değil de boğazlanmanın kıbleye doğru olmayışına ait olursa bu durumda bu c&uuml;mleden anlaşılan şudur: &quot;Vazife a&ccedil;ısından kasıtlı olunmazsa sakıncası yoktur. Ancak kıbleye doğru boğazlanmayış kasıtlı olursa sakıncalıdır.&quot;<a href="http://www.caferilik.com/makaleler/muhtelif-hayvan.html#_ftn9">[9]</a></p>
<p>
	Merhum Neraki&#39;ye Tankit</p>
<p>
	Merhum Neraki&#39;nin itirazıyla ilişkin olarak bir ka&ccedil; şekilde tartışılabilir:</p>
<p>
	Birincisi; Bu gibi yerlerde emir nefsi farz değil, şart oluşa irşat etmek i&ccedil;indir. Bu gibi rivayetlerde nefsi vazifenin beyanı &ouml;rf ve m&uuml;teşerri a&ccedil;ısından anlaşılmamaktadır. Bu rivayetlerde ilk atapta insanın dikkatini &ccedil;eken şey boğazlanan hayvanın etini yemenin h&uuml;km&uuml; ve onun p&acirc;k oluşudur. Bir şeyin yapılması emredilirse, o şey olmaksızın bunun ger&ccedil;ekleşmeyeceği demektir. Ve bu ise nefsi farz değil, şart olmadır. Mesela, bir veya iki kere yıkamaya emretmek aksi durumda tathirin ger&ccedil;ekleşemdiğini bildirmektedir. Yıkamanın kendi kendiliğinden farz oluşunu ve aksi durumda tathire zarar dokundurmadığını beyan etmiyor.</p>
<p>
	Elbette bu tartışma bahsedilen konunun vazifenin h&uuml;km&uuml;yle ilişkisi olmadığı durumda tamam olur; gus&uuml;l almaya emredilmek gibi. Ancak Hayvanları boğazlama gibi durumlarda vazifenin h&uuml;km&uuml;yle de bir ilişkisi vardır; &ccedil;&uuml;nk&uuml; hayvanı boğazlamak bazı durumlarda vazife a&ccedil;ısından haram veya mekruh olabilir; hayvanı zayi olmasına sebep olacak boğazlama gibi. Dolayısıyla, boğazlama adabında hayvanın keskin bir aletle boğazlanması şart bilinmiştir.</p>
<p>
	İkincisi; bu rivayetlerde boğazlama h&uuml;km&uuml;n&uuml; değil boğazlanacak hayvanın h&uuml;km&uuml;n&uuml; a&ccedil;ıklayan bazı belirtiler vardır. Mesela:</p>
<p>
	1- Bu rivayetlerin bir &ccedil;oğunda &quot;kıbleye doğru boğazlanmayan hayvan hakkında sordum&quot; şeklinde boğazlanan hayvan hakkında sorulmaktadır. Bu gibi c&uuml;mleler soruyu soran adamın boğazlamanın değil, boğazlanan hayvanın h&uuml;km&uuml;n&uuml; sorduğa delalet etmektedir.</p>
<p>
	2- Bu soruların cevabında İmam&#39;ın (a.s) boğazlanan hayvanın yiyilmesine emretmesi kıbleye &ccedil;evirmenin farz oluşu h&uuml;km&uuml;n&uuml; değil, boğazlanan hayvanın helal olduğu h&uuml;km&uuml;n&uuml; a&ccedil;ıklamaktadır. Merhum Neraki&#39;nin, c&uuml;mledeki işaretin boğazlanan hayvana değil boğazlamanın kendisine ait olduğunu s&ouml;ylemesi s&ouml;z&uuml;n zahirine aykırıdır. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; bu durumda İmam&#39;ın (a.s) buyruğunun baş tarafıyla sonunun birbiriyel ilişkisi olmamasını gerektiriyor. Ş&ouml;yle ki: Yemeye emretmekten maksat boğazlanan hayvanın helal ve &quot;sakıncası yoktur&#8230;&quot; s&ouml;z&uuml;n&uuml;n ise kıbleye &ccedil;evirmemenin sakıncası yoktur. B&ouml;yle bir şeyi &ouml;rf kabul etmemektedir. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; &ouml;fr, İmam&#39;ın buyruğundaki &quot;ye&quot; ve &quot;sakıncası yoktur&quot; c&uuml;mlelerinin birbirinden ayrı iki şeyi değil, bir tek şeyi anlattığını ve ikinci c&uuml;mlenin birinci c&uuml;mlenin sebebini a&ccedil;ıkladığını anlamaktadır. Ali b. Cafer&#39;in sahih rivayetinde sakıncası olmadığını s&ouml;yledikten sonra yemeye emredilmek bu iki c&uuml;mle arasındaki ilişkiye apa&ccedil;ık bir delildir.</p>
<p>
	Veya Mumammed b. M&uuml;slim&#39;in sahih rivayetinde a&ccedil;ık&ccedil;a yemeden nehyedilmiştir ki, bu da vazife a&ccedil;ısında helal olmayışa değil, vazi haramı g&ouml;stermektedir.</p>
<p>
	3- İmam&#39;ın (a.s) buyruğundaki &quot;Kasıtlı olmazsa&quot; tabiri boğazlamanın h&uuml;km&uuml;n&uuml; a&ccedil;ıklamayıp boğazlanan hayvanın h&uuml;km&uuml;n&uuml; a&ccedil;ıklamaktadır. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; bu rivayet kıbleye doğru boğazlamamayı ve yapılan işin vazife a&ccedil;ısından h&uuml;km&uuml; a&ccedil;ıklamak isteseydi nihayet kasıtlı olmadığı durumda mazur olurdu; dolayısıyla &quot;kasıtlı olmazsa sakıncası yoktur&quot; tabiri m&uuml;nasip değildir.</p>
<p>
	Başka bir deyişle, &quot;kasıtlı olmazsa&quot; c&uuml;mlesi yapılan bir işin h&uuml;km&uuml;n&uuml;n a&ccedil;ıklaması değil, işi izleyen vazi sonu&ccedil;larıyla m&uuml;nasiptir.</p>
<p>
	Elbette b&uuml;t&uuml;n bu noktalar boğazlanan hayvanı yemekten nehyedilme hayvanı boğazlayan kimseyi cezalandırmak i&ccedil;in olmadığı durumda kabul edilebilir. Aksi durumda merhum Neraki&#39;nin ihtimali iyi bir ihtimal olur.</p>
<p>
	Meşhura Y&ouml;nelik Bir Konuşma</p>
<p>
	Bu rivayetlerden meşhurun, &quot;kasıtlı&quot; oluşu yanlışlık ve bilin&ccedil;siz, hatta kusurlu olsa bile h&uuml;kme karşı bilin&ccedil;sizlik olarak kabul edişi hem zahirle &ccedil;elişmektedir, hem de diğer fıkıh bablarında izlenilen gidişata aykırıdır; &ccedil;&uuml;nk&uuml; &quot;kasıtlı&quot; olmanın anlamı kararlı olmaktır.</p>
<p>
	Kasıtlı olma &uuml;nvanının ger&ccedil;ekleşmesinde h&uuml;km&uuml; bilme veya bilmemenin dehaleti yoktur; işte bu y&uuml;zden yemeye kararlı ister haram olduğunu bilsin, ister bilmesin, kasıtlı olarak iftar etmiş sayılır. Hayvanı kıbelye doğru boğazlamayan kimse de ister kıbleye &ccedil;evirmenin şart olduğunu bilsin, ister bilmesin kasıtlıdır. Evet; mevzuyu ve işin &uuml;nvanını bilmeyen kimse kasıtlı değildir. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; bu durumda karar ger&ccedil;ekleşmemiştir. Zira bir işe karar almak o işe bilin&ccedil;li olma veya en azından ihtimal vermeye bağlıdır.</p>
<p>
	Yine &quot;kasıtlı olma&quot; &uuml;nvanı s&uuml;nnete uymama ve g&uuml;nah sayılsaydı bu durumda bilin&ccedil;li olma &quot;kasıtlı olma&quot; &uuml;nvanında dehalet ederdi; &ccedil;&uuml;nk&uuml; s&uuml;nnete muhalefet etme ve kasıtlı olarak g&uuml;nah işleme &uuml;nvanı doğru olmaz ve ger&ccedil;ekte mevzuyu bilmemek &uuml;nvanına girerdi. Ancak bu rivayetlerde &quot;kasıtlı olma&quot; boğazlamanın kendisine nispet verilmiştir.</p>
<p>
	Sadece Deaim-ul İslam kitabındaki rivayetlerde s&uuml;nnete muhalefet etme &uuml;nvanı gelmiştir.</p>
<p>
	Buna binaen, &quot;kasıtlı olma&quot;yı (sırf bir işi yapmaya karar alma) iyi tefsir edebilmek i&ccedil;in fenni kurallara g&ouml;re kıbleye doğru boğazlanmamayı mutlaka sakıncalı bilen birinci gruptaki rivayetleri &quot;kasıtlı&quot; olduğu durumda sakıncalı bilen ikinci gruptaki rivayetlerde sınırlandırmalıyız. Bu durumda ş&ouml;yle bir sonu&ccedil; alırız: kıbleye doğru boğazlamamaya karar vermek ister şartı (kıbleye &ccedil;evirme) bilmesin, ister bilsin boğazlamak i&ccedil;in sakıncalıdır. Bu ise şii olmayan m&uuml;sl&uuml;manın boğazladığı hayvanı &quot;kasıtlı&quot; olma &uuml;nvanı onun hakkında doğru olmasına rağmen helal bilen kesin fıkhi meseleye muhaliftir; &ccedil;&uuml;nk&uuml; h&uuml;km&uuml; bilmemek kasıtlı olmanın &uuml;nvanının doğruluğunda dehaleti yoktur. Ancak h&uuml;km&uuml; bilmeyiş durumunu siret ve fıkhi tesalimle başka bir delille mutlak nehiyden &ccedil;ıkarırsak bu durumda dehalet edebilir.</p>
<p>
	Muhammed b. M&uuml;slim&#39;in, &quot;Kıbleye &ccedil;evirmenin şart olduğunu bilmezse&#8230;&quot; şeklindeki sahih rivayetiyle ilişkin olarak, bilmemekten maksat mevzuyu değil h&uuml;km&uuml; bilmemektir. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; &quot;kıbleyi bilmezse&quot; dememiştir; ancak meşhur i&ccedil;in bu itiraz yerinde bir itiraz değildir. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; ge&ccedil;miş zaman olarak gelen bu c&uuml;mle genel bir h&uuml;k&uuml;m hakkında cahil ve bilgisiz olmak değil, gaflet ve unutkanlıkla m&uuml;savik olan cehaletin ortaya &ccedil;ıkması ve sonradan gelmesidir. Ama meşhurun &quot;ye&quot; şeklindeki rivayetin baş tarafını kasıtlı olmama durumuna ve &quot;yeme&quot; şeklinde olan rivayetin aşağı tarafını kasıtlı olma durumuna hamletmelerini kabul etmiyoruz. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; rivayetin zahiri, rivayetin baş kısmıyla son kısmındaki soru farzı iki şey değil bir şey olduğunu a&ccedil;ıklamaktadır. Buna binaen, rivayetin aşağı kısmının yemekten haber vermediğini, aksine nehyettiğini kabul edecek olursak bu durumda nehiyden maksadın mekruh olduğunu s&ouml;ylemek zorundayız. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; rivayetin baş tarafı yemenin helal olduğuna tasrih etmektedir ve nehiy ise zahiren yemenin haram olduğunu bildirmektedir. rivayetin serahetini zahirinden anlaşılan şeyden &ouml;ne ge&ccedil;irmenin sonucu nehyi kerahete hamletmektir. Ancak nehiy tarhisten sonra olursa b&ouml;yle bir haml uzak bir ihtimaldir; neticede rivayet mucmel olacaktır.</p>
<p>
	Fakat kıbleye &ccedil;evirmeye emreden birinci ve ikinci gruptaki rivayetleri ya h&uuml;km&uuml;n bilindiği duruma ait bilmeliyiz ya m&uuml;stehabba ya da boğazlamanın vazife a&ccedil;ısından h&uuml;km&uuml;ne hamletmek zorundayız. Birinci ihtimalin uzak bir iihtimal olduğunu s&ouml;ylemezsek en azından her &uuml;&ccedil; ihtimal &ouml;rf a&ccedil;ısından birdir ve hi&ccedil; biri diğerine tercih verilemez; bunun da sonucu icmal ve ibhamdır.</p>
<p>
	Rivayetlerin Tevcihihde Diğer Kaynaklar</p>
<p>
	Kasıtlı olarak kıbleye doğru boğazlamamak &uuml;nvanının kıble dışında bir y&ouml;ne boğazlamaya girişmeyle eşit olduğu s&ouml;ylenebilir. Ş&ouml;yle ki: Kasıtlı olarak kıble dışında bir y&ouml;ne boğazlama ger&ccedil;ekte boğazlamada kıbleden uzaklaşmaya karar vermektir. Bir m&uuml;mini &ouml;ld&uuml;ren kimsenin ebedi olarak cehennemde kalacağı gibi. &quot;kasıtlı olarak bir m&uuml;mini &ouml;ld&uuml;ren kimse&#8230;&quot; ayetindeki kimseden maksat m&uuml;mini imanı y&uuml;z&uuml;nden &ouml;ld&uuml;ren kimsedir. Burada da kasıtlı olarak kıbleyi terketmek kıblenin haysiyetinin saygısızlığa uğradığı bir yerdir.</p>
<p>
	Başka bir deyişle, kasıtlı olmak &uuml;nvanı bazen mukayyidin kendisine aittir ve bazen de mukayyid olması a&ccedil;ısından mukayyidin kendisine; yani mukayyid olma haysiyetine. Elbette onun teşhisi belirti ve m&uuml;nasibetlere bağlıdır. Bizim bahsimizde ikinci &ccedil;eşit nazara gelmektedir. Buna binaen, maksat kasıtlı olmayı kıbleye doğru olmayan boğazlamanın kendisine nispet vermek değildir; maksat kasıtlı olarak y&uuml;z&uuml;n&uuml; kıbleden &ccedil;eviren ve hayvanı kıbleye doğru değil, kıbe dışında bir y&ouml;ne doğru boğazlamak isteyen kimsedir. Ve b&ouml;yle bir şeyi de kafir ve m&uuml;nafıklardan başka hi&ccedil; bir kimse yapmaz.</p>
<p>
	Sonu&ccedil;ta, rivayetlerde (kıbleye doğru olmayı şart bilmeyen) şii olmayan bir m&uuml;sl&uuml;man tarafından boğazlanan hayvanların kasıtlı olma &uuml;nvanından &ccedil;ıkması hayvanı kıbleye &ccedil;evirmenin şart olduğunu bilmedikleri i&ccedil;in değildir. Dolayısıyla, kasıtlı olma &uuml;nvanında h&uuml;km&uuml; bilmemenin dehaleti yoktur s&ouml;ylenemez. Aksine, onların kıbleden y&uuml;z &ccedil;evirmek ve kıblenin haysiyetine saygısızlık etmek istemedikleri i&ccedil;indir; &ccedil;&uuml;nk&uuml; m&uuml;sl&uuml;man olan bir kimse bu işi yapmaz. M&uuml;sl&uuml;man bir kimse hayvanı kıble dışında bir y&ouml;ne boğazlarsa maksadı kıbleden uzaklaşmak değildir.</p>
<p>
	Kasıtlı olmanın bu şekilde tefsir edilmesine g&ouml;re bu rivayetler boğazlamada kıblenin şart olduğunu bildirmemektedirler. Aksine, insanın kasıtlı olarak kıbleden y&uuml;z &ccedil;evirmemesi gerektiğine, b&ouml;yle bir işi kesinlikle insanın iman etmemesinin ve m&uuml;sl&uuml;man olmadığının nişanesi olduğuna delalet etmektedir.</p>
<p>
	Ger&ccedil;ekte, bu rivayetler hayvanı boğazlayan kimsenin m&uuml;sl&uuml;man ve iman etmiş olması dışında bir şartı beyan etmemektedirler.</p>
<p>
	Bu s&ouml;z&uuml;m&uuml;z&uuml; teyid i&ccedil;in Muhammed b. M&uuml;slim&#39;in sahih rivayetinin baş kısmını şahid olarak g&ouml;sterebiliriz. Bu rivayette İmam (a.s) yemekten nehyettikten sonra buyuruyor ki: &quot;Allah&#39;ın ismi anılmayarak boğazlanan hayvanın etinden yeme&quot;</p>
<p>
	Hakkında sorulmadığı halde bu genel kuralın bu nehyin sır ve sebebini a&ccedil;ıklamak i&ccedil;in olabileceği s&ouml;ylenmiştir. Yani kasıtlı olarak (kasıtlı olmanın anlamını daha &ouml;nce s&ouml;ylemiştik) hayvanı kıbleye &ccedil;evirmeyen bir kimsenin inan&ccedil; ve m&uuml;sl&uuml;man olduklarında ş&uuml;phe edildiği i&ccedil;in Allah&#39;ın adını anmalarında ve Allah&#39;ın adıyla boğazlamalarında da ş&uuml;phe edilmektedir.</p>
<p>
	Yukarda s&ouml;ylediğimiz şeylere dayanarak şu noktaya da delil getirebiliriz veya en azından yakınlaşabiliriz: Bu şart Kur&#39;an ve s&uuml;nnetin umumlarından hi&ccedil; birinde, hatta erkek &ccedil;ocuğunun boğazlaması veya hayvanın omiriliği kesmek ve v&uuml;cudu soğumadan boyunu kırmak gibi boğazlamanın adab ve ayrıntılarını a&ccedil;ıklayan ayet ve hadislerde bile gelmemiştir. Kıbleye &ccedil;evirmek şart olsaydı buna değinilmesi gerekirdi. Bu umumların mukayyed edilebilecek de olsalar, ancak b&uuml;t&uuml;n bunlarda, &ouml;zellikle m&uuml;stahap adabları ve boğazlanan hayvanın haram olmasına sebep olmayan şeyleri a&ccedil;ıklayan kısmında bu şartın gelmeyişi kıbleye &ccedil;evirmenin şart olmadığına dair g&uuml;&ccedil;l&uuml; bir delildir.</p>
<p>
	Bu gibi yerlerde mukayyed etmek i&ccedil;in, kıbleye &ccedil;evirmeyi emreden rivayetleri m&uuml;stehap oluşa ve kıbleye &ccedil;evirmenin s&uuml;nnet ve İslami adabdab oluşuna hamletmekten daha fazla &ccedil;abaya gerek vardır. Deaim-il İslam&#39;daki rivayetlerde buna a&ccedil;ık&ccedil;a değinilmiştir. İmam B&acirc;kır&#39;dan (a.s) ve babası Ali b. H&uuml;seyin&#39;den (a.s) nakledilen rivayette ş&ouml;yle ge&ccedil;mektedir:</p>
<p>
	&quot;Bu iki imam, hayvanı kıbleye doğru boğazlamayan kimse hakkında ş&ouml;yle buyurmuşlardır: Hata eder, unutur veya bilmezse &uuml;zerine bir şey gelmez ve o hayvanın etinden yiyebilir ve eğer kasıtlı olursa k&ouml;t&uuml; bir iş işlemiştir ve kasıtlı olarak s&uuml;nnete aykırı davranarak boğazladığı hayvanın etinden yemek doğru değildir.&quot;<a href="http://www.caferilik.com/makaleler/muhtelif-hayvan.html#_ftn10">[10]</a></p>
<p>
	Bu rivayetin zahirinden kıbleye &ccedil;evirmenin farz olmadığı anlaşılmaktadır; &ccedil;&uuml;nk&uuml; ondan s&uuml;nnet diye tabir etmiştir ve s&uuml;nnet ise m&uuml;stehaba denmektedir. Ve yine bu rivayet kasıtlı olmayı sadece boğazlamak olan amele değil de s&uuml;nnetten y&uuml;z &ccedil;evirmeye nispet vermiştir.</p>
<p>
	Ayrıca, ilim ve bilince bağlı olan ve kusurlu olarak olsa bile bilmemezlik durumunda şart olmayan b&ouml;yle bir şart sadece şart olduğunu bilen şiiler i&ccedil;in gerekli olması akla sığmıyor. B&ouml;yle bir şey vazi h&uuml;k&uuml;mlere oranla vazife h&uuml;k&uuml;mleri ve boğazlama adabıyla uyuşmaktadır. Helal olmak ve tezkiye gibi. Bu uzlaşmanın kendisi rivayetlerin anlamını (kıblenin gerekliliği) boğazlama esnasında nefsi farz ve o hayvanın etinden yemekten nehyedilmeyi o amele karşı bir cezalandırma bilmemiz i&ccedil;in bir delildir. Hayvanın haram ve murdar olmuş değildir; veya dediğimiz gibi: M&uuml;stakil bir şart değil, boğazlayanın m&uuml;sl&uuml;man olduğu ve boğazlama esnasında Allah&#39;ın adını anmayı keşfetmektedir.</p>
<p>
	Kıbleye &Ccedil;evirme Şartını Yerine Getirme &Uuml;slubu</p>
<p>
	Kıbleye &ccedil;evirmeyi şart bilmemiz farzı &uuml;zerine şimdi bu şartın nasıl yapılması gerektiği &uuml;zerinde konuşalım. Acaba sadece hayvanı boğazlayan kimse mi y&uuml;z&uuml;n&uuml; kıbleye &ccedil;evirmelidir, hayvanı mı kıbleye &ccedil;evirmelidir veya her ikisi mi kıbleye doğru olmalıdırlar. Meşhur kavle g&ouml;re hayvanı kıbleye &ccedil;evirmek yeterlidir. Meşhur iddialarına ş&ouml;yle delil getirmişlerdir:</p>
<p>
	&quot;Boğazlayacağın hayvanı kıbleye &ccedil;evir&quot; arap&ccedil;asında ge&ccedil;en &quot;ba&quot; harfi fiili muteaddi etmek i&ccedil;indir. O halde bu c&uuml;mlenin zahirinden anlaşılan hayvanı kıbleye &ccedil;evirmektir.</p>
<p>
	Deaim-ul İslam adlı kitapta İmam Sadık&#39;tan (a.s) ş&ouml;yle nakledilmektedir: &quot;Hayvanı boğazlamak istediğinde ona eziyet etme. bı&ccedil;ağı bile ve kıbleye &ccedil;evir.&quot;<a href="http://www.caferilik.com/makaleler/muhtelif-hayvan.html#_ftn11">[11]</a></p>
<p>
	Bu hadis m&uuml;rsel olması dışında daha &ouml;nce s&ouml;ylediğimiz şeylerde &ccedil;elişmemektedir; &ccedil;&uuml;nk&uuml; hayvanı kıbleye &ccedil;evirme ihtimali &quot;kıbleye &ccedil;evir&quot; c&uuml;mlesinde de vardır.<a href="http://www.caferilik.com/makaleler/muhtelif-hayvan.html#_ftn12">[12]</a></p>
<p>
	Ancak &quot;ba&quot; harfinin fiili muteaddi etmesi failin fiille ilişkisini kesmek demek değildir; aksine, muteaddi olmak faille birlikte olmayı da kapsamına almaktadır. &Ouml;rneğin &quot;zehebtu bi Zeydin&quot; c&uuml;mlesinin anlamı şudur: &quot;Kendimle birlikte Zeyd&#39;i de g&ouml;t&uuml;rd&uuml;m.&quot; Dolayısıyla boğazlayacağın hayvanı kıbleye &ccedil;evir&quot; c&uuml;mlesinin arap&ccedil;asında &quot;ba&quot; harfi vardır ve fiil &quot;ba&quot; harfiyle muteaddi olmuştur. Bu durumda c&uuml;mlenin anlamı ş&ouml;yle olur: &quot;Kendin kıbleye d&ouml;n ve boğazlayacağın hayvanı da kıbleye &ccedil;evir.&quot;</p>
<p>
	Bu c&uuml;mleye dayanarak sadece hayvanı kıbleye &ccedil;evirmekle yetinemeyiz. Ancak bu c&uuml;mleden, &quot;kıbleye doğru &ccedil;evirilmeyen&quot; veya &quot;kıbleye doğru boğazlanmayan&quot;gibi diğer rivayetlerden anlaşılan sadece hayvanı kıbleye &ccedil;evirmekten el &ccedil;ekebiliriz.</p>
<p>
	Hayvanın Boynunu Kıbleye &Ccedil;evirmenin Yeterli Olması</p>
<p>
	Bu &uuml;nvanların zahirinden anlaşıldığı &uuml;zere hayvanın boynunun kıbleye doğru olması yeterlidir; &ccedil;&uuml;nk&uuml; bu işe kıbleye doğru boğazlama s&ouml;yleyebiliriz ve hayvanın b&uuml;t&uuml;n &ouml;n kısmını kıbleye &ccedil;evirmek gerekli değildir; haliyle hayvanı sağ veya sol tarafa yatırmak gerekli değildir, kıbleye doğru boğazlamanın mutlak oluşu bu gibi şeyleri reddetmektedir. &quot;Boğazlayacağın hayvanı kıbleye &ccedil;evir&quot; c&uuml;mlesinin zahirinden hayvanın b&uuml;t&uuml;n bedeninin kıbleye &ccedil;evirilmesi gerektiği anlaşıldığı s&ouml;ylenirse deriz ki:</p>
<p>
	Bu c&uuml;mlenin zahirinden anlaşılan hayvanın boğazlanacağı a&ccedil;ıdan kıbleye &ccedil;evirilmesidir. Boğazlama esnasında hayvanın y&uuml;z&uuml; kıbleye doğru olamaz; o halde kıbleye doğru olmak boğazlama yeri a&ccedil;ısındandır ve boğazlama yeri de hayvanın boğazıdır.</p>
<p>
	Hayvanın bedeninin &ouml;n kısmının kıbleye doğru olmasını gerekli bilsek bile ş&uuml;phesiz hayvanı yatırmanın şart olduğunu s&ouml;yleyemeyiz. Buna g&ouml;re hayvan ayakta olarak kıbleye doğru boğazlansa kıble şartına riayet edilmiş olur ve bu a&ccedil;ıdan sakıncası yoktur. Gelişmiş makinelerle tavuğu ayağından asarak kesmeleri gibi. Esasen hayvanı gelişmiş ara&ccedil;larla boğazlamda kıbleyi şart bilmeyen diğer mezheplerden olan m&uuml;sl&uuml;man bir kişiyi boğazlamak i&ccedil;in g&ouml;revlendiremekle kıbleye doğru olmak sorunundan kurtulabiliriz. Sonu&ccedil;ta hayvan helal olacaktı; &ccedil;&uuml;nk&uuml; daha &ouml;nce de dediğimiz gibi m&uuml;sl&uuml;manın boğazladığı hayvan kıbleye doğru boğazlanmamış bile olsa bizim i&ccedil;in helaldir.</p>
<p>
	Muhammed b. M&uuml;slim&#39;in sahih rivayetinden bunu elde ettik, meşhur da bunu kasıtlı olmama rivayetlerinden elde etmiştir.</p>
<p>
	Buna binaen, hayvanı gelişmiş ara&ccedil;larla boğazlamanın bu a&ccedil;ıcan da sakıncası yoktur.</p>
<p>
	<img loading="lazy" height="3" src="file:///C:UsersMuhammetAppDataLocalTempmsohtmlclip1 1clip_image001.png" width="208" />&nbsp;</p>
<p>
	&nbsp;</p>
<p>
	<a href="http://www.caferilik.com/makaleler/muhtelif-hayvan.html#_ftnref1">[1]</a>&#8211; Vesail-uş Şia, c.16, s.218, 8. bab. hadis:1. Baskı: Beyrut</p>
<p>
	<a href="http://www.caferilik.com/makaleler/muhtelif-hayvan.html#_ftnref2">[2]</a>&#8211; Vesail-uş Şia, c.16, s.289, 37.bab, hadis:37. Baskı: Beyrut</p>
<p>
	<a href="http://www.caferilik.com/makaleler/muhtelif-hayvan.html#_ftnref3">[3]</a>&#8211; Vesail-uş Şia, c.16, s.324, bab: 4, hadis:1</p>
<p>
	<a href="http://www.caferilik.com/makaleler/muhtelif-hayvan.html#_ftnref4">[4]</a>&#8211; Aynı kaynak, Hadis: 2.</p>
<p>
	<a href="http://www.caferilik.com/makaleler/muhtelif-hayvan.html#_ftnref5">[5]</a>&#8211; Aynı kaynak, c.10, s.136 ve 137, bab: 36-37, hadis:1.</p>
<p>
	<a href="http://www.caferilik.com/makaleler/muhtelif-hayvan.html#_ftnref6">[6]</a>&#8211; Aynı kaynak, s.325, bab: 14, hadis: 4.</p>
<p>
	<a href="http://www.caferilik.com/makaleler/muhtelif-hayvan.html#_ftnref7">[7]</a>&#8211; Aynı kaynak, hadis:3 ve 5.</p>
<p>
	<a href="http://www.caferilik.com/makaleler/muhtelif-hayvan.html#_ftnref8">[8]</a>&#8211; Aynı kaynak, hadis:2.</p>
<p>
	<a href="http://www.caferilik.com/makaleler/muhtelif-hayvan.html#_ftnref9">[9]</a>&#8211; Aynı kaynak, Hadis:3 ve 5.</p>
<p>
	<a href="http://www.caferilik.com/makaleler/muhtelif-hayvan.html#_ftnref10">[10]</a>&#8211; M&uuml;stedrek-ul Vesail, c.16, s.128, bab:12, hadis: 19398.</p>
<p>
	<a href="http://www.caferilik.com/makaleler/muhtelif-hayvan.html#_ftnref11">[11]</a>&#8211; M&uuml;stedrek-ul Vesail, c.16, 132, bab: 2, hadis: 19370;</p>
<p>
	<a href="http://www.caferilik.com/makaleler/muhtelif-hayvan.html#_ftnref12">[12]</a>&#8211; Cevahir-ul Kelam, c.36, s.112.</p>
<p>
	&nbsp;</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/gelismis-araclarla-hayvan-kesmenin-hukmu/">Gelişmiş Araçlarla Hayvan Kesmenin Hükmü</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hayvanlardan Helal ve Haram Olanlar</title>
		<link>https://www.caferilik.com/hayvanlardan-helal-ve-haram-olanlar/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 08 May 2020 10:18:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Fıkıh]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamex.com/?p=3032</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Kara hayvanları iki kısma ayrılır. Evcil kara hayvanları ve evcil olmayan kara hayvanları. Evcil hayvanlardan, koyun, ke&#231;i, sığır ve deve &#231;eşitlerinin tamamı helaldir. At, katır ve eşek t&#252;r&#252; hayvanların da tamamı şiddetli mekruhtur. K&#246;pek ve kedi cinslerinin tamamı ise haramdır. Evcil olmayan hayvanlardan ise, yırtıcı olanlarının keskin dişi ve pen&#231;esi olanlarının, ister aslan ve [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/hayvanlardan-helal-ve-haram-olanlar/">Hayvanlardan Helal ve Haram Olanlar</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p align="center" dir="LTR">
	&nbsp;</p>
<p dir="LTR">
	Kara hayvanları iki kısma ayrılır. Evcil kara hayvanları ve evcil olmayan kara hayvanları.</p>
<p dir="LTR">
	Evcil hayvanlardan, koyun, ke&ccedil;i, sığır ve deve &ccedil;eşitlerinin tamamı helaldir. At, katır ve eşek t&uuml;r&uuml; hayvanların da tamamı şiddetli mekruhtur. K&ouml;pek ve kedi cinslerinin tamamı ise haramdır.</p>
<p dir="LTR">
	Evcil olmayan hayvanlardan ise, yırtıcı olanlarının keskin dişi ve pen&ccedil;esi olanlarının, ister aslan ve kurt gibi g&uuml;&ccedil;l&uuml; olsun, ister de tilki gibi zayıf olsun, tamımı haramdır. Keza evcil hayvan sınıfına girmeyen tavşan da yırtıcı hayvanlar sınıfına girmemesine rağmen yine de ehlibeyt fıkhında haramdır. Keza, fil, ayı ve maymun da haramdır. &Ccedil;&ouml;l sığırı, &ccedil;&ouml;l koyun ve ge&ccedil;isi, geyik ve &ccedil;&ouml;l eşeği gibi yırtıcı olmayanları ise helaldir.</p>
<p dir="LTR">
	Kuşlardan ise şahin gibi pen&ccedil;esi olan yırtıcı kuşların tamamı haramdır. Keza karga &ccedil;eşitleri de haramdır. H&uuml;dh&uuml;d (&ccedil;avuş kuşu) ile kırlangıcın etini yemek ise mekruhtur. U&ccedil;tuğu zaman kanat &ccedil;ırpması, &ccedil;ırpmamasından fazla olan, kursağı veya taşlığı olan ve ayağının arkasında tırnağı olan kuşlar ise hel&acirc;ldir.</p>
<p dir="LTR">
	Deniz hayvanlarından ise, &uuml;zerinde pul bulunan balık &ccedil;eşitleri dışında kalan b&uuml;t&uuml;n hayvan &ccedil;eşitleri, haramdır.&nbsp;</p>
<p dir="LTR">
	Bu arada eti yenen hayvandan olsa dahi, canlı bir koyundan koparılan kuyruk veya et par&ccedil;ası gibi, canlı bir hayvandan koparılan ruhu olan bir par&ccedil;a da hem necis hem de haramdır.</p>
<p dir="LTR">
	Eti yenen hayvanlardan aşağıda sayılan on beş par&ccedil;asını yemek de haramdır:</p>
<p dir="LTR">
	<strong>1-</strong> Kan.</p>
<p dir="LTR">
	<strong>2-</strong> Dışkı.</p>
<p dir="LTR">
	<strong>3-</strong> Erkeklik organı.</p>
<p dir="LTR">
	<strong>4-</strong> Dişilik organı.</p>
<p dir="LTR">
	<strong>5-</strong> Yavruluk.</p>
<p dir="LTR">
	<strong>6-</strong> Ur (t&uuml;m&ouml;r) denilen v&uuml;cuttaki şişkinlikler.</p>
<p dir="LTR">
	<strong>7-</strong> Erkeklik yumurtaları.</p>
<p dir="LTR">
	<strong>8-</strong> Beyinde bulunan nohut şeklindeki hipotez bezi.</p>
<p dir="LTR">
	<strong>9-</strong> Omurilik.</p>
<p dir="LTR">
	<strong>10-</strong> Bel kemiğinin iki tarafında bulunan sarı renkli iki sinir.</p>
<p dir="LTR">
	<strong>11-</strong> Safra kesesi.</p>
<p dir="LTR">
	<strong>12-</strong> Dalak.</p>
<p dir="LTR">
	<strong>13-</strong> Mesane.</p>
<p dir="LTR">
	<strong>14-</strong> G&ouml;z bebeği.</p>
<p dir="LTR">
	<strong>15-</strong> Hayvanların tırnakları arasında olup zat&uuml;&rsquo;l-eşaci&rsquo; denilen (parmak diplerinin bulunduğu yer)</p>
<p dir="LTR">
	Keza helal hayvanların dışkısı, sidiği, s&uuml;m&uuml;ğ&uuml; ve insan tabiatının tiksindiği başka her t&uuml;rl&uuml; par&ccedil;ası da haramdır.</p>
<p dir="LTR">
	İnsanın cinsel temasta bulunduğu sığır, koyun ve deve gibi eti yenen hayvanların dışkısı ve idrarı necistir, insanın beden veya elbisesine temas ederse, onu yıkamalıdır. B&ouml;yle bir hayvanın eti ve s&uuml;t&uuml; de haram olur. B&ouml;yle bir hayvanın geciktirilmeden &ouml;ld&uuml;r&uuml;l&uuml;p, yakılması icap eder. O hayvan başka birinin malı ise, onunla cinsel temasta bulunan kimse, onun bedelini sahibine &ouml;demelidir.</p>
<p dir="LTR">
	&nbsp;</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/hayvanlardan-helal-ve-haram-olanlar/">Hayvanlardan Helal ve Haram Olanlar</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hz. Resulullah&#8217;ın (s.a.a) Hacla İlgili Sünnet Ve Âdâbı</title>
		<link>https://www.caferilik.com/hz-resulullahin-s-a-a-hacla-ilgili-sunnet-ve-adabi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 08 May 2020 10:18:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Fıkıh]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamex.com/?p=3017</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160;1- Merhum Kuleyni el-K&#226;f&#238; kitabında senedini zikrederek Ebul Ferec&#34;in ş&#246;yle dediğini nakleder: Eb&#226;n İmam Sadık (a.s)&#34;dan Resulullah (s.a.a)&#34;in yaptığı belirli bir tavaf varmıydı? diye sordu. İmam (a.s) Resulullah (s.a.a) g&#252;nd&#252;z gece on defa ve her defasında yedi defa K&#226;be&#34;yi tavaf ederdi: &#220;&#231; defa akşamın ilk saatlerinde, &#252;&#231; defa akşamın son saatlerinde, iki defa sabah ve [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/hz-resulullahin-s-a-a-hacla-ilgili-sunnet-ve-adabi/">Hz. Resulullah&#8217;ın (s.a.a) Hacla İlgili Sünnet Ve Âdâbı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>
	&nbsp;1- Merhum Kuleyni el-K&acirc;f&icirc; kitabında senedini zikrederek Ebul Ferec&quot;in ş&ouml;yle dediğini nakleder: Eb&acirc;n İmam Sadık (a.s)&quot;dan Resulullah (s.a.a)&quot;in yaptığı belirli bir tavaf varmıydı? diye sordu. İmam (a.s) Resulullah (s.a.a) g&uuml;nd&uuml;z gece on defa ve her defasında yedi defa K&acirc;be&quot;yi tavaf ederdi: &Uuml;&ccedil; defa akşamın ilk saatlerinde, &uuml;&ccedil; defa akşamın son saatlerinde, iki defa sabah ve iki defa &ouml;ğleden sonra tavaf ederdi.[1]</p>
<p>
	&nbsp;&nbsp;&nbsp; 2- Yine K&acirc;f&icirc; kitabında İmam Sadık (a.s) ş&ouml;yle buyurmuştur: Resulullah (s.a.a) vacip ve m&uuml;stehab tavafların hepsinde Hacer&uuml;&quot;l-Esved&quot;i elinin i&ccedil;iyle mesh ederdi.[2]</p>
<p>
	&nbsp;&nbsp;&nbsp; 3- Yine aynı kitapta senedi ile İmam Sadık (a.s) babası İmam Bakır (a.s)&quot;dan ş&ouml;yle buyurduğunu rivayet etmiştir: Resulullah (s.a.a) Hacer&uuml;&quot;l-Esved ve Yemani r&uuml;kunlarını eliyle meshederdi. Sonra onları &ouml;p&uuml;p m&uuml;barek y&uuml;z&uuml;n&uuml; onlara bırakırdı. Daha sonra hazret Babam da b&ouml;yle yapardı diye buyurdular.[3]</p>
<p>
	&nbsp;&nbsp;&nbsp; 4- Daaim kitabında İmam Bakır (a.s) Resulullah (s.a.a) Hacer&uuml;&quot;l-Esved ve Yemani r&uuml;kunlarını her tavafta meshederlerdi buyurdular.[4]</p>
<p>
	&nbsp;&nbsp;&nbsp; 5- Mehasin-i Bergi kitabında İmam Sadık (a.s) babası İmam Bakır (a.s)&quot;dan rivayet etmiştir: Resulullah (s.a.a) Medine&quot;de bulunduklarında, kendilerine zemzem suyu hediye getirilmesini izh&acirc;r ediyorlardı.[5]</p>
<p>
	&nbsp;&nbsp;&nbsp; 6- El-K&acirc;f&icirc; kitabında İmam Sadık (a.s) ş&ouml;yle buyurdular: Resulullah (s.a.a) Zil-Me&acirc;ric duasından &ccedil;ok istifade ederlerdi. Ne zaman bir binek g&ouml;rse, tepeden aşağı inse veya &ccedil;ıksa gecenin ge&ccedil; saatlerinde, namazların arkasından telbiye s&ouml;ylerdi.[6]</p>
<p>
	&nbsp;&nbsp;&nbsp; 7- Caferiyat kitabında İmam Sadık (a.s) babası İmam Bakır (a.s)&quot;ın ş&ouml;yle buyurduğunu rivayet etmiştir: Cabir b. Abdullah Resulullah (s.a.a)&quot;ın telbiyesinin şu şekil olduğunu s&ouml;yledi; Lebbeyk Allahumme Lebbeyk, La Şerike Leke Lebbeyk, İnnel Hamde ve-n Nimete Leke ve-l M&uuml;lk, La Şerike Lek[7]</p>
<p>
	&nbsp;&nbsp;&nbsp; 8- Tehzib kitabında Muhammed b. M&uuml;slim iki İmamdan birisinden -İmam Bakır veya İmam Sadık (a.s)&quot;dan- rivayet etmiştir: Resulullah (s.a.a) iki b&uuml;y&uuml;k ve boynuzlu ağzı ve g&ouml;zleri siyah olan ko&ccedil;u kurban keserdi.[8]</p>
<p>
	&nbsp;&nbsp;&nbsp; 9- el-K&acirc;f&icirc;&quot;de İmam Sadık (a.s)&quot;ın ş&ouml;yle buyurduğu rivayet edilmiştir: Resulullah (s.a.a) Kurban g&uuml;n&uuml; sa&ccedil;ını keser tırnaklarını, bıyıklarının ve m&uuml;barek sakalının etrafını kısaltırdı.[9]</p>
<p>
	&nbsp;&nbsp;&nbsp; 10- Mukanna kitabında ihram halinde tırnakları kesmek, bıyığı kısaltmak ve koltuk altı ve &uuml;st&uuml; t&uuml;ylerini almak s&uuml;nnettir.[10]</p>
<p>
	&nbsp;&nbsp;&nbsp; 11- Aynı kitapta zikredilmiştir: (Mekke dışındaki) şehirlerde İmam ve &ouml;nderleri olmadan yaşayan insanların &acirc;refe g&uuml;n&uuml; bir araya gelerek Allah&quot;a dua edip yalvarmaları m&uuml;stehaptır.[11]</p>
<p>
	______________________________________________________</p>
<p>
	[1]- el-K&acirc;f&icirc;, c.4, s.428; el-Fakih, s.256; el-His&acirc;l, onuncu bab, c.4; el-Bihar, c.16, s.274 ve c.99, s.200</p>
<p>
	[2]- el-K&acirc;f&icirc;, c.4, s. 404; el-Fakih, S</p>
<p>
	[3]- el-K&acirc;f&icirc;, c.4, s.408; et-Tehzib, el-İstibsar; el-K&acirc;mil&quot;de Ebu&quot;l Hasan (a.s)&quot;dan rivayet edilmiştir.</p>
<p>
	[4]- ed-Daaim, c.1, s.230; el-M&uuml;stedrek, c.2, s.150; et-Tehzib; Feyz&uuml;&quot;l-Kadir, c.5, s.185</p>
<p>
	[5]- el-Mehasin, s.471; el-Fakih, s.206; et-Tehzib, c.2, s.582</p>
<p>
	[6]- el-K&acirc;f&icirc;, c.4, s.260</p>
<p>
	[7]- s.64</p>
<p>
	[8]- et-Tehzib; ed-Daaim, c.1, s.334 ve c.2, s.183 ve Daaim, c.2, s.124, Ebset&quot;in son hadisi, Feyz&uuml;&quot;l-Kadir, c.5, s.227</p>
<p>
	[9]- c.4, s.502; el-Fakih, s.277</p>
<p>
	[10]- s.70</p>
<p>
	[11]- s.46</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/hz-resulullahin-s-a-a-hacla-ilgili-sunnet-ve-adabi/">Hz. Resulullah&#8217;ın (s.a.a) Hacla İlgili Sünnet Ve Âdâbı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Umre ve Haccın Adap ve Müstehapları</title>
		<link>https://www.caferilik.com/umre-ve-haccin-adap-ve-mustehaplari/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 08 May 2020 10:18:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Fıkıh]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamex.com/?p=3018</guid>

					<description><![CDATA[<p>Umrenin M&#252;stehapları İhramdan &#214;nce 1- Zilkade ayının başından ve eğer yapamazsa Zilhicce ayının başından sa&#231; ve sakalını kısaltmamak. 2- İhrama girmeden &#246;nce v&#252;cudu temizlemek. 3- Tırnak ve bıyığı kısaltmak. 4- İhrama girmeden &#246;nce, mikatta gus&#252;l yapmak. İhrama Girerken 1- Eğer m&#252;mk&#252;nse &#246;ğle namazından sonra ve eğer m&#252;mk&#252;n olmazsa başka bir farz namazdan sonra ihrama girmek [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/umre-ve-haccin-adap-ve-mustehaplari/">Umre ve Haccın Adap ve Müstehapları</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h3>
	Umrenin M&uuml;stehapları</h3>
<p>
	<strong>İhramdan &Ouml;nce</strong></p>
<p>
	1- Zilkade ayının başından ve eğer yapamazsa Zilhicce ayının başından sa&ccedil; ve sakalını kısaltmamak.</p>
<p>
	2- İhrama girmeden &ouml;nce v&uuml;cudu temizlemek.</p>
<p>
	3- Tırnak ve bıyığı kısaltmak.</p>
<p>
	4- İhrama girmeden &ouml;nce, mikatta gus&uuml;l yapmak.</p>
<p>
	<strong>İhrama Girerken</strong></p>
<p>
	1- Eğer m&uuml;mk&uuml;nse &ouml;ğle namazından sonra ve eğer m&uuml;mk&uuml;n olmazsa başka bir farz namazdan sonra ihrama girmek ve eğer o da m&uuml;mk&uuml;n olmazsa altı[1] veya iki rekat m&uuml;stehap namazdan sonra ihrama girmek; bu namazın birinci rekatında Fatiha suresinden sonra İhlas suresini ve ikinci rekatta ise Kafirun suresini okumak; fakat altı rekat okumak daha faziletlidir.</p>
<p>
	2- Namazdan sonra, Allah&quot;a hamd ve ş&uuml;kretmek, Resulullah (s.a.a) ve Ehl-i Beytine (a.s) rahmet talebinde bulunmak.</p>
<p>
	3- İki ihram elbisesini giyerken şu duayı okumak:</p>
<p>
	Hamd Allah&quot;a mahsustur; O&quot;na ki ayıbımı &ouml;rtt&uuml;ğ&uuml;m, i&ccedil;inde farzımı yerine getirdiğim, onda Rabb&quot;ime ibadet ettiğim ve bana emrettiğini yaptığım şeyi bana rızıkta bulunmuştur; hamd, kendisini ama&ccedil;ladığımda bana ulaştıran, irade ettiğimde bana yardım eden ve beni kabul eden, benden kesmeyen ve &uuml;midimi kesmeyen ve&ccedil;hini talep ettiğimde bana teslim eden Allah&quot;a mahsustur. O benim sığınağım, kalem, kalkanım, desteğim . , &uuml;midim, sıkıntımda yardımcım ve kurtuluşumdur.</p>
<p>
	<strong>Telbiye (Lebbeyk deme)nin M&uuml;stehapları</strong></p>
<p>
	1- Telbiyenin farz miktarını s&ouml;yledikten sonra şu duayı okumak m&uuml;stehaptır:</p>
<p>
	Lebbeyk ey sahibi, lebbeyk; lebbeyk ey selametlik yurduna davet eden lebbeyk; lebbeyk g&uuml;nahları bağışlayan lebbeyk; lebbeyk ey telbiye ehli lebbeyk; lebbeyk ey azamet ve y&uuml;celik sahibi lebbeyk; lebbeyk, doğuş ve d&ouml;n&uuml;ş sanadır lebbeyk; lebbeyk ey zengin olan ve kendisine muhta&ccedil; olunan lebbeyk; lebbeyk ey kendisine y&ouml;nelilen lebbeyk; lebbeyk ey hak ilah lebbeyk; lebbeyk ey g&uuml;zel nimet ve bağışların sahibi lebbeyk; lebbeyk ey b&uuml;y&uuml;k sıkıntıları gideren lebbeyk; lebbeyk, ben kulun ve kulunun oğluyum lebbeyk; lebbeyk ey c&ouml;mert lebbeyk.</p>
<p>
	Telbiyeler ihram halinde tekrarlanır; &ouml;zellikle aşağıdaki durumlarda:</p>
<p>
	<strong>* Uykudan uyanırken.</strong></p>
<p>
	* Her farz ve m&uuml;stehap namazdan sonra.</p>
<p>
	* Bine &uuml;zerindeki bir kişiye ulaşılınca.</p>
<p>
	* Tepeye &ccedil;ıkınca veya ininde.</p>
<p>
	* Binince veya inince.</p>
<p>
	* Gecenin son vaktinde.</p>
<p>
	* Sabah vaktinde.</p>
<p>
	&nbsp;</p>
<p>
	Telbiye Ne Zaman Kesilir:</p>
<p>
	Temett&uuml; umresi i&ccedil;in ihrama giren kimse Mekke&quot;nin evleri g&ouml;r&uuml;n&uuml;nce farz ihtiyat gereği telbiyeyi kesmeli ve lebbeyk s&ouml;ylememelidir.</p>
<p>
	<strong>İhramın Mekruhları</strong></p>
<p>
	1- Siyah havluyla ihrama girmek; beyaz elbiseyle ihrama girmek daha iyidir.</p>
<p>
	2- Kirli havluyla ihrama girmek.</p>
<p>
	3- Banyo yapmak; ihramlı kişinin v&uuml;cudunu kese vb. şeylerle s&uuml;rtmemesi daha iyidir.</p>
<p>
	4- Kendisini &ccedil;ağıran kimsenin cevabında lebbeyk s&ouml;ylemek.</p>
<p>
	&nbsp;</p>
<p>
	Mescid-i Harama Girmenin Adabı</p>
<p>
	1- Mescid-i Harama girmek i&ccedil;in gus&uuml;l almak m&uuml;stehaptır.</p>
<p>
	2- Yalın ayakla ve vakarlı bir şekilde girmek m&uuml;stehaptır.</p>
<p>
	3- Mescid-i Harama Beni Şeybe[2] kapısından girilmelidir; bunun şimdiki Bab-us Selamın karşısında olduğu s&ouml;ylenmektedir.</p>
<p>
	4- Mescid-i Haramın kapısında durarak şu duayı okumak m&uuml;stehaptır:</p>
<p>
	Selam olsun sana ey peygamber; Allah&quot;ın rahmet ve bereketleri senin &uuml;zerine olsun. Allah&quot;ın adıyla, Alla&quot;ın yardımıyla; Allah&quot;ın dilediği olur. Selam olsun Allah&quot;ın peygamberlerine ve el&ccedil;ilerine; selam olsun Resulullah&quot;a; selam olsun İbrahim Halilullah&quot;a; hamd alemlerin Rabb&quot;i Allah&quot;a mahsustur.</p>
<p>
	Daha sonra &uuml;&ccedil; defa:</p>
<p>
	Allah&quot;ım! Boynumu cehennem ateşinden kurtar</p>
<p>
	Sonra ş&ouml;yle devam edilir:</p>
<p>
	Helal ve tertemiz rızkını bana artır; cin ve insan şeytanlarının k&ouml;t&uuml;l&uuml;ğ&uuml;n&uuml; ve yine arap ve acem fasıklarının k&ouml;t&uuml;l&uuml;ğ&uuml;n&uuml; benden uzaklaştır.</p>
<p>
	Sonra Mescid-i Harama girilir ve Ka&quot;be&quot;ye doğru durup elleri kaldırarak şu dua okunur:</p>
<p>
	Allah&quot;ım! Bu makamımda ve amellerimin başında senden dileğim şudur: T&ouml;vbemi kabul et, hatalarımdan ge&ccedil;, &uuml;zerimden vebalimi al. Beni Beyt-i Haram&quot;ına ulaştıran Allah&quot;a hamdolsun.</p>
<p>
	Allah&quot;ım! Şehadet ederim ki bu senin Beyt-i Haram&quot;ındır; sen onu insanları i&ccedil;in . emniyet yeri, m&uuml;barek ve alemdekiler i&ccedil;in hidayet kıldın.</p>
<p>
	Allah&quot;ım! Ben senin kulunum, bu şehir senin şehrin, bu ev de senin evindir; rahmetini dileyerek ve itaatine girerek, emrine itaat ederek, kaza ve kaderine razı olarak geldim. Senin cezalandırmandan korkan muhta&ccedil; kimse gibi senden istiyorum.</p>
<p>
	Allah&quot;ım! Rahmet kapılarını benim &uuml;zerime a&ccedil; ve beni kendi itaat ve rızan doğrultusunda hareket ettir.</p>
<p>
	Sonra Ka&quot;be&quot;ye d&ouml;nerek ş&ouml;yle demeli:</p>
<p>
	Hamd seni y&uuml;celten, şereflendiren, değerlendiren ve insanların sığınağı, g&uuml;venli, m&uuml;barek ve alemdekilere hidayet kılan Allah&quot;a mahsustur.</p>
<h3>
	&nbsp;</h3>
<h3>
	Tavafın Adap ve M&uuml;stehapları</h3>
<p>
	Tavaf halinde ş&ouml;yle demek m&uuml;stehaptır:</p>
<p>
	Allah&quot;ım! D&uuml;z yerde y&uuml;r&uuml;nd&uuml;ğ&uuml; gibi su &uuml;zerinde y&uuml;r&uuml;meyi sağlayan ismin h&uuml;rmetine, arşının kendisi i&ccedil;in titrediği isminin h&uuml;rmetine, meleklerin kendisi i&ccedil;in ayakları titreyen ismin h&uuml;rmetine, Musa&quot;nın Tur dağı y&ouml;n&uuml;nden kendisiyle seni &ccedil;ağırıp da icabet ettiğin ve kendisiyle &uuml;zerine katından bir sevgi bıraktığın ismin h&uuml;rmetine ve kendisiyle Muhammed&quot;in (s.a.a) &ouml;nceki ve sonraki g&uuml;nahlarını bağışlayıp, ona olan nimetini tamamladığın ismin h&uuml;rmetine senden istiyorum.</p>
<p>
	Sonra hacetlerini iste.</p>
<p>
	Ve yine tavaf halinde şu duayı okumak m&uuml;stehaptır:</p>
<p>
	Allah&quot;ım! Ben sana muhtacım; ben korkuyor ve sana sığınıyorum. O halde cismini d&ouml;n&uuml;şt&uuml;rme ve ismini değiştirme.</p>
<p>
	Sonra Muhammed ve Ehl-i Beyt&quot;ine salavat getir; &ouml;zellikle kapıya ulaşınca ve sonra da ş&ouml;yle de:</p>
<p>
	Allah&quot;ım! Sana muhta&ccedil; olan d&uuml;şk&uuml;n biri kapında durup rahmetini dilemektedir. O halde sadaka olarak cenneti ve ona. Allah&quot;ım! Ev sesin evin, harem senin haremin, kul da senin kulundur. Burası ise cehennem ateşinden sana sığınanların makamıdır. O halde beni, anne ve babamı, &ccedil;oluk &ccedil;ocuğumu ve m&uuml;min kardeşlerimi cehennem ateşinden azat eyle, ey bağışı bol olan Cevad ve ey Kerim!</p>
<p>
	Hicr-i İsmail&quot;e ulaşınca altın oluğa karşı başını kaldırarak ş&ouml;yle de:</p>
<p>
	Allah&quot;ım! Rahmetinle beni cennete sok, beni cehennemden kurtar, hastalıklarıma şifa ver, helal rızktan payımı bol et, insanlar ve cinlerin, Arap ve Acemin k&ouml;t&uuml;l&uuml;klerinden beni uzaklaştır.</p>
<p>
	Hicr-i İsmail&quot;den ge&ccedil;ip Ka&quot;be&quot;nin arkasına ulaşınca ş&ouml;yle s&ouml;yle:</p>
<p>
	Ey en b&uuml;y&uuml;k nimet sahibi; ey bol bağış ve kerem sahibi. Hi&ccedil; kuşkusuz amelim &ccedil;ok azdır. Onu kat kat artırarak benden kabul et. Hi&ccedil; ş&uuml;phesiz sen, duaları işitir, niyetleri bilirsin.</p>
<p>
	R&uuml;kn-i Yeman&icirc;&quot;ye ulaşınca elini a&ccedil; ve ş&ouml;yle dua et:</p>
<p>
	Allah&quot;ım! Ey afiyetin velisi, afiyetin yaratıcısı, afiyetin dağıtıcısı! Ey bana ve b&uuml;t&uuml;n mahluklarına afiyet nimetini veren, afiyet ile l&uuml;tufta bulunan! Ey d&uuml;nya ve ahirette Rahman ve Rahim olan! Muhammed ve Ehl-i Beyt&quot;ine salat eyle ve bize d&uuml;nya ve ahirette afiyet ger, hem de afiyetin tamamını; afiyete karşı ş&uuml;kretmeyi de bize nasip eyle, ey merhametlilerin en merhametlisi!</p>
<p>
	Sonra başını Ka&quot;be&quot;ye doğru kaldırarak ş&ouml;yle de:</p>
<p>
	Seni (Ka&quot;be&quot;yi) şerefli ve y&uuml;ce kılan Allah&quot;a hamdolsun. Muhammed&quot;i peygamber olarak g&ouml;nderen ve Ali&quot;yi imam kılan Allah&quot;a hamdolsun.</p>
<p>
	Allah&quot;ım! Ka&quot;be ziyaretini kullarının iyilerine nasip eyle; k&ouml;t&uuml; kullarını ondan uzaklaştır.</p>
<p>
	R&uuml;kn-i Yeman&icirc; ve Hacer-ul Esved&quot;in arasına ulaştığında ise ş&ouml;yle de:</p>
<p>
	Rabb&quot;imiz, bize d&uuml;nyada da iyilik ver, ahirette de ve bizi cehennem ateşindin azabından koru.</p>
<h3>
	&nbsp;</h3>
<h3>
	Tavaf Namazının M&uuml;stehapları</h3>
<p>
	Tavaf namazında Fatiha suresinden sonra birinci rekatta İhlas ve ikinci rekatta ise Kafirun suresini[3] okumak m&uuml;stehaptır. Namazdan sonra Allah&quot;a hamd ve sena edip Muhammed ve Ehl-i Beyt&quot;ine salat ve selam g&ouml;ndererek alemlerin Rabb&quot;inden kabul olması niyaz edilir ve sonra da şu dua okunur:</p>
<p>
	Allah&quot;ım! Benden kabul et ve bunu benim son ahdim etme; t&uuml;m nimetlerinden dolayı Allah&quot;a hamdolsun; &ouml;yle ki hamd&nbsp; onun sevdiği ve razı olduğu şeyle sonu&ccedil;lansın.</p>
<p>
	Allah&quot;ım! Muhammed ve Ehl-i Beyt&quot;ine rahmet eyle; benden kabul buyur, kalbimi temizle ve amelimi temizle.</p>
<p>
	&nbsp;</p>
<h3>
	Sa&quot;ydan &Ouml;nceki M&uuml;stehaplar</h3>
<p>
	Tavaf namazını kıldıktan sonra ve sa&quot;y yapmaya başlamadan &ouml;nce biraz Zemzem suyundan i&ccedil;ip, ondan başına ve &uuml;zerine d&ouml;kmek ve sonra da şu duayı okumak m&uuml;stehaptır:</p>
<p>
	Allah&quot;ım! Bu suyu benim i&ccedil;in faydalı bir ilim, bol bir rızk ve her derde deva, her hastalığa şifa kıl</p>
<p>
	Sonra kalp huzuruyla, Safa tepesine &ccedil;ıkarak Ka&quot;be&quot;ye bakıp Hacer-ul Esved&quot;in bulunduğu r&uuml;kne y&ouml;nelip Allah&quot;a hamd ve sena etmek, Allah&quot;ın nimetlerini hatırlayıp şu zikirleri s&ouml;yler:</p>
<p>
	<strong>Yedi defa: Allah-u Ekber</strong></p>
<p>
	Yedi defa: el-Hamdulillah</p>
<p>
	Yedi defa: la ilahe illallah</p>
<p>
	&Uuml;&ccedil; defa. Allah&quot;tan başka ilah yoktur; tektir; ortağı yoktur; m&uuml;lk ve hamd ona hastır. Diriltir ve &ouml;ld&uuml;r&uuml;r, &ouml;ld&uuml;r&uuml;r ve diriltir; O, hi&ccedil; &ouml;lmeyen diridir. Hayır onun elindedir ve onun her şeye g&uuml;c&uuml; yeter.</p>
<p>
	Sonra Muhammed ve Ehl-i Beyt&quot;ine salat ve selam g&ouml;nderilir ve peşinden de şu zikirler s&ouml;ylenir:</p>
<p>
	Y&uuml;z defa: el-Hamdulillah</p>
<p>
	Y&uuml;z defa: Subhanallah</p>
<p>
	&nbsp;</p>
<h3>
	Sa&quot;yın M&uuml;stehapları</h3>
<p>
	&nbsp; Yaya olarak sa&quot;y yapmak, Safa&quot;dan başlayıp orta minareye[4] kadar normal olarak y&uuml;r&uuml;mek, oradan Attarlar pazarına kadarki mesafeyi koşarcasına katetmeli, oradan da Merve&quot;ye kadar normal şekilde y&uuml;r&uuml;mek ve d&ouml;n&uuml;nce de ayı şekilde d&ouml;nmek, yeşil ışıklarla belirtilen b&ouml;l&uuml;m&uuml; koşarcasına katetmek ve diğer b&ouml;l&uuml;mleri normal y&uuml;r&uuml;mek m&uuml;stehaptır. Ancak kadınlar yeşil ışıklarla belirlenen b&ouml;l&uuml;m&uuml; de normal y&uuml;r&uuml;rler.</p>
<p>
	Safa&quot;dan gelince yeşil ışıklarla belirtilen yere ulaşınca şu dua okunur:</p>
<p>
	&nbsp; Allah&quot;ın adıyla, Allah&quot;ın yardımıyla; Allah vasfedilmeyecek kadar b&uuml;y&uuml;kt&uuml;r; Allah&quot;ın rahmeti Muhammed&quot;e ve Ehl-i Beyt&quot;inin &uuml;zerine olsun. Allah&quot;ım! Bağışla, merhamet et, bildiğin g&uuml;nahlarımdan ge&ccedil;. Doğrusu sen en y&uuml;ce ve bağışlayansın ve beni en sağlama hidayet et. Allah&quot;ım! Doğrusu benim amelim zayıftır; o halde onu benim i&ccedil;in artır ve benden kabul buyur. Allah&quot;ım! &Ccedil;abam sanadır, g&uuml;&ccedil; ve kuvvetim sendendir. Amelimi benden kabul eyle; ey sakınanların amelini kabul eden!</p>
<p>
	Yeşil ışıklarla belirtilen yerden ge&ccedil;tikten sonra şu dua okunur:</p>
<p>
	Ey minnet ve fazilet sahibi, ey kerem ve nimetler ve c&ouml;mertlik sahibi! Benim g&uuml;nahlarımı bağışla. Doğrusu senden başka kimse g&uuml;nahları bağışlamaz.</p>
<p>
	Merve&quot;ye ulaşınca &uuml;zerine &ccedil;ıkıp Safa&quot;da s&ouml;ylenenler yapılır ve a&ccedil;ıkladığımız sıra &uuml;zerine duaları okunur. Ve sonra ş&ouml;yle dua edilir:</p>
<p>
	Alah&quot;ım! Ey affetmeyi emreden, ey affı seven, en affa karşı m&uuml;kafat veren, ey affı &uuml;zere affeden, ey affın Rabb&quot;i! Affet, affet, affet.</p>
<p>
	Ağlamak i&ccedil;in &ccedil;aba harcamak, kendisini ağlamaya zorlamak, sa&quot;y ederken &ccedil;ok dua etmek ve şu duayı okumak m&uuml;stehaptır:</p>
<p>
	Allah&quot;ım! Ben her durumda sana karşı g&uuml;zel zan beslemeyi ve sana tevekk&uuml;l etmede doğru bir niyete sahip olmayı diliyorum.</p>
<div class="GImg">
	&nbsp;</div>
<h3>
	HACCIN ADAP VE M&Uuml;STEHAPLARI</h3>
<p>
	&nbsp; Umrenin ihram, tavaf, tavaf namazı ve sa&quot;yında m&uuml;stehap olan şeyler hacda da m&uuml;stehaptır.</p>
<p>
	<strong>Arafatta Vakfenin Bazı M&uuml;stehap Amelleri</strong></p>
<p>
	1- Vakfe yaparken taharetli (abdest ve gus&uuml;ll&uuml;) olmak.</p>
<p>
	2- Gusletmek; &ouml;ğleye yakın yapılması daha iyidir.</p>
<p>
	3- Şu duayı okumak:</p>
<p>
	Allah&quot;ım! Ey t&uuml;m şiarların Rabb&quot;i! Boynumu cehennem ateşinden kurtar, bana helal rızkını artır, fasık insan ve cinlerin k&ouml;t&uuml;l&uuml;ğ&uuml;n&uuml; benden uzaklaştır.</p>
<p>
	Allah&quot;ım! Bana hile yapma, beni aldatma ve beni sonu&ccedil;lara yaklaştırma; ey duyanların en iyisi, ey g&ouml;renlerin en iyisi, ey hızlı hesaba &ccedil;eken ve ey merhametlilerin en merhametlisi! Muhammed ve Ehl-i Beyt&quot;ine rahmet eyle ve benim g&uuml;nahlarımı bağışla.[5]</p>
<p>
	4- Sonra Allah Teala&quot;dan hacetlerini iste ve peşinden de ellerini g&ouml;ky&uuml;z&uuml;ne doğru kaldırarak ş&ouml;yle dua et:</p>
<p>
	Allah&quot;ım! Hacetlerimi sana y&ouml;nelttim; eğer benim hacetlerimi verecek olursan, benden engellediğin şey bana bir zarar vermez ve eğer onları benden engellersen bana verdiklerin bana bir yarar sağlamaz. Boynumun cehennem ateşinden kurtulmasını niyaz ediyorum.</p>
<p>
	Allah&quot;ım! Ben senin kulunum, kak&uuml;l&uuml;m senin elindedir, ecelim senin ilmindedir. Beni benden razı olacağın şeye muvaffak et ve halilin İbrahim&quot;e -selamın onun ve evlatlarının &uuml;zerine olsun- g&ouml;sterdiğin ve peygamberin Muhammed&quot;i -Allah&quot;ın selamı onu ve Ehl-i Beyt&quot;inin &uuml;zerine olsun- y&ouml;nlendirdiğin hac amellerini benden teslim al. Allah&quot;ım! Beni amelinden razı olduğun, &ouml;mr&uuml;n&uuml; uzattığın ve &ouml;l&uuml;mden sonra dirilttiğin kimselerden eyle.</p>
<p>
	5- Yine şu duayı okumak m&uuml;stehaptır:</p>
<p>
	Allah&quot;tan başka ilah yoktur; tektir; ortağı yoktur. M&uuml;lk ve hamd O&quot;na hastır. Diriltir ve &ouml;ld&uuml;r&uuml;r ve O &ouml;lmez bir diridir; hayır O&quot;nun elindedir ve O&quot;nun her şeye g&uuml;c&uuml; yeter.</p>
<p>
	Allah&quot;ım! Bizim dediğimizden hayırlı olan kendi dediğin gibi ve s&ouml;yleyenlerin s&ouml;ylediğinden &uuml;st&uuml;n olan hamd sana mahsustur.</p>
<p>
	Allah&quot;ım! Namazım, amellerim, dirilişim, &ouml;l&uuml;m&uuml;m ve beraatım senin i&ccedil;indir; g&uuml;&ccedil; ve kuvvetim sendendir.</p>
<p>
	Allah&quot;ım! Fakirlikten, kalplerdeki vesveselerden, işimin dağınıklığından ve kabir azabından sana sığınıyorum.</p>
<p>
	Allah&quot;ım! Senden en hayırlı r&uuml;zgarları niyaz ediyorum, r&uuml;zgarların getirdiği k&ouml;t&uuml;l&uuml;kten sana sığınıyorum ve senden en hayırlı geceleri ve en hayırlı g&uuml;nd&uuml;zleri diliyorum.</p>
<p>
	Allah&quot;ım! Kalbime nur, kulağıma ve g&ouml;z&uuml;me nur ver; etime, kanıma, kemiğime, ciğerime, oturuşuma, kalkışıma, girişime, &ccedil;ıkışıma nur ver ve benim nurumu y&uuml;celt, ey kendisiyle m&uuml;lakat edilecek g&uuml;n&uuml;n Rabb&quot;i! Senin her şeye g&uuml;c&uuml;n yeter.</p>
<p>
	6- Sonra Ka&quot;be&quot;ye d&ouml;nerek şu zikirler s&ouml;ylenir:</p>
<p>
	Subhanallah</p>
<p>
	Allah-u Ekber</p>
<p>
	maşaallah ve la kuvvete illah billah</p>
<p>
	Allah m&uuml;nezzehtir</p>
<p>
	Allah vasfedilmeyecek kadar y&uuml;cedir.</p>
<p>
	Allah&quot;ın dilediği olur; O&quot;ndan başka g&uuml;&ccedil; sahibi yoktur.</p>
<p>
	Şehadet ederim ki Allah&quot;tan başka ilah yoktur; tektir; ortağı yoktur; m&uuml;lk ve hamd ona mahsustur; diriltir ve &ouml;ld&uuml;r&uuml;r, &ouml;ld&uuml;r&uuml;r ve diriltir; O hi&ccedil; &ouml;lmeyecek bir diridir. Hayır O&quot;nun elindedir ve O&quot;nun her şeye g&uuml;c&uuml; yeter.</p>
<p>
	7- Bu zikri m&uuml;mk&uuml;n olduğu kadar tekrarlamak:</p>
<p>
	Allah&quot;ım! Beni cehennem ateşinden kurtar.</p>
<p>
	8- Bu g&uuml;nde İmam H&uuml;seyin (a.s) ve İmam Zeyn&uuml;labidin&quot;in (a.s) dualarını (Arefe duası) okumak &ccedil;ok iyidir.</p>
<p>
	9- G&uuml;neş batana yakın şu duayı okumak m&uuml;stehaptır:</p>
<p>
	Allah&quot;ım! Ben fakirlikten, işlerin dağılmasından, g&uuml;nd&uuml;z ve geceleyin meydana gelen olaylardan sana sığınıyorum. Affına sığınarak zulm&uuml;m&uuml; akşamlıyorum, g&uuml;venine sığınarak korkumu akşamlıyorum, bağışına sığınarak g&uuml;nahlarımı akşamlıyorum, y&uuml;celiğine sığınarak ayak s&uuml;r&ccedil;melerimi akşamlıyorum, b&acirc;ki ve&ccedil;hine sığınarak m&uuml;ptela olan fani ve&ccedil;himi akşamlıyorum. Ey kendisinden istenilen en iyi zat, ey bağışta bulunanların en c&ouml;merdi! Kendi rahmetlinle beni cilalandır; bana afiyet elbiseni giydir ve t&uuml;m yaratıklarının k&ouml;t&uuml;l&uuml;ğ&uuml;n&uuml; benden gider.</p>
<p>
	10- G&uuml;neş battıktan sonra da şu duayı okumak m&uuml;stehaptır:</p>
<p>
	Allah&quot;ım! Bunu benim bu yerdeki son ahdim etme; beni hayatta tuttuğun s&uuml;rece gelecekte de devamlı bunu bana rızık kıl. Bu g&uuml;n beni kurtuluşa ermiş, saadete kavuşmuş, duası icabet edilmiş, rahmetine kavuşmuş ve bağışlanmış olarak el&ccedil;ilerinden ve Beyt-ul Haram&quot;ının hacılarından birinin bug&uuml;n d&ouml;nd&uuml;ğ&uuml; şey olarak kabul et. Bug&uuml;n beni senin en kerim misafirlerinden kıl ve bana onlardan birine verdiğin en &uuml;st&uuml;n hayrı, bereketi, rahmeti, rıdvanı ve bağışlanmayı ver ve benim kendisine d&ouml;nd&uuml;ğ&uuml;m aileme, malıma, azına ve &ccedil;oğuna bereket ver ve onlara da bende bereket ver.</p>
<p>
	&nbsp;</p>
<h3>
	Meş&quot;ar&quot;da Vakfe Yapmanın M&uuml;stehapları</h3>
<p>
	Bu geceyi m&uuml;mk&uuml;n olduğu kadar ibadetle ge&ccedil;irmek, itaatle meşgul olmak ve şu duayı okumak m&uuml;stehaptır:</p>
<p>
	Allah&quot;ım! Bu toplantıdır. Allah&quot;ım! Bu toplantıda bana en hayırlı toplantıları topla. Alah&quot;ım! Kalbimde toplamanı istediğim hayırlardan beni meyus etme. Bu menzilimde evliyalarına tanıttığın şeyleri tanıt bana ve beni t&uuml;m k&ouml;t&uuml;l&uuml;klerden koru.</p>
<p>
	Mina&quot;da yapacağı taşlama i&ccedil;in Meş&quot;ar&quot;dan &ccedil;akıl taşı toplamak m&uuml;stehaptır.</p>
<p>
	Sabah namazından sonra şu duayı okumak da m&uuml;stehaptır:</p>
<p>
	Allah&quot;ım! Ey Meş&quot;ar-ul Haram&quot;ın Rabb&quot;i! Beni cehennem ateşinden kurtar, bana helal rızkını artır, insan ve cinlerin k&ouml;t&uuml;l&uuml;ğ&uuml;n&uuml; benden uzaklaştır. Allah&quot;ım! Sen kendisinden istenilen en hayırlı varlık, &ccedil;ağırılan en &uuml;st&uuml;n zat ve en hayırlı talep edilensin. Her el&ccedil;inin bir m&uuml;kafatı var; benim bu konumumda m&uuml;kafatımı sıkıntımı gidermek, mazeretimi kabul etmek ve hatalarımdan ge&ccedil;mek kıl. Sonra takvayı d&uuml;nyadan aldığım azık kıl.</p>
<p>
	&nbsp;</p>
<h3>
	Cemreleri Taşlamanın M&uuml;stehapları:</h3>
<p>
	1- Cemreleri taşlarken abdestli olmak.</p>
<p>
	2- Her taşı atarken tekbir getirmek.</p>
<p>
	3- Son cemreyi taşlarken arkası kıbleye doğru olmak, ilk ve orta cemreyi taşlarken kıbleye doğru olmak.</p>
<p>
	4- Taşları elinde alıp taşlamaya hazırlandığında şu duayı okumak:</p>
<p>
	Allah&quot;ım! Bunlar benim taşlarımdır. O halde bunları benim i&ccedil;in koru ve amelimde bunları y&uuml;celt.</p>
<p>
	&nbsp;</p>
<h3>
	Kurban Kesmenin M&uuml;stehapları</h3>
<p>
	1- Kurbanın &ccedil;ok şişman olması</p>
<p>
	2- Kurbanlık sığır veya deve olursa dişi olması ve eğer koyun olursa erkek olması.</p>
<p>
	3- Kurbanı insanın kendisinin kesmesi ve eğer kesemezse elini kurbanı kesenin elinin &uuml;zerine bırakması.</p>
<p>
	4- Kurbanı keserken şu duayı okuması:</p>
<p>
	Ben y&uuml;z&uuml;m&uuml; tamamen g&ouml;kleri ve yeri yoktan var edene &ccedil;evirdim ve artık ben O(na) ortak koşanlardan değilim. Benim namazım, ibadetim, hayatım ve &ouml;l&uuml;m&uuml;m hep alemlerin Rabb&quot;i Allah i&ccedil;indir. O&quot;nun ortağı yoktur. Bana b&ouml;yle emrolundu ve ben M&uuml;sl&uuml;manlardanım. Allah&quot;ım! Senden ve senin i&ccedil;in, Allah&quot;ın adıyla ve Allah vasfedilmeyecek kadar y&uuml;cedir. Allah&quot;ım! Bunu benden kabul et.</p>
<p>
	&nbsp;</p>
<h3>
	Mina&quot;daki M&uuml;stehaplar</h3>
<p>
	Hacının, on birinci ve on ikinci g&uuml;nde Mina&quot;da kalması ve hatta m&uuml;stehap tavaf i&ccedil;in bile olsa Mina&quot;dan &ccedil;ıkmaması m&uuml;stehaptır.</p>
<p>
	Yine, namazlardan sonra tekbir s&ouml;ylemek de m&uuml;stehaptır; en g&uuml;zel şu şekilde tekbir s&ouml;ylenir:</p>
<p>
	Allah y&uuml;cedir, Allah y&uuml;cedir, Allah&quot;tan başka ilah yoktur, Allah y&uuml;cedir, Allah y&uuml;cedir, hamd Allah&quot;a mahsustur, Allah y&uuml;cedir bizi hidayet ettiği şeyde; Allah y&uuml;cedir bizi d&ouml;rt ayaklı hayvanlardan rızıklandırdığı şeyde; bizi . dolayı Allah&quot;a hamdolsun.</p>
<p>
	&nbsp;</p>
<h3>
	Mekke&quot;deki Diğer M&uuml;stehap Ameller</h3>
<p>
	Mekke&quot;nin diğer adabı ve m&uuml;stehap amelleri şunlardır:</p>
<p>
	1- Allah&quot;ı &ccedil;ok zikretmek ve Kur&quot;an okumak.</p>
<p>
	2- Kur&quot;an&quot;ı hatmetmek.</p>
<p>
	3- Zemzem suyundan i&ccedil;mek ve ondan sonra şu duayı okumak:</p>
<p>
	Alah&quot;ım! Bunu faydalı ilim, geniş rızık, b&uuml;t&uuml;n dertlere deva ve hastalıklara şifa kıl.</p>
<p>
	Ve yine Allah&quot;ın adıyla, Allah&quot;ın yardımıyla ve Allah&quot;a ş&uuml;k&uuml;rler olsun demek de m&uuml;stehaptır.</p>
<p>
	4- Ka&quot;be&quot;ye bakmak ve bunu m&uuml;mk&uuml;n olduk&ccedil;a tekrarlamak.</p>
<p>
	5- Her g&uuml;n on defa tavaf yapmak: &Uuml;&ccedil; tavaf akşamın başında, &uuml;&ccedil; tavaf gecenin sonunda, iki tavaf sabah olunca ve iki tavaf &ouml;ğleden sonra.</p>
<p>
	6- Mekke&quot;de kaldığı m&uuml;ddet i&ccedil;erisinde yılın g&uuml;nleri sayısında, yani &uuml;&ccedil; y&uuml;z altmış beş defa tavaf yapmak, eğer yapamazsa elli iki defa ve eğer bunu da yapamazsa yapabildiği kadar tavaf yapmak m&uuml;stehaptır.</p>
<p>
	Mescid-ul Haram ve Mescid&quot;un Nebi&quot;nin adaplarından olarak oralarda namaz kılmanın &ccedil;ok sevabı vardır. Bazı rivayetlerde, Mescid-ul Haram&quot;da kılınan bir rekat namazın sevabının başka bir yerde kılınan y&uuml;z bin rekat namaza ve Mescid&quot;un Nebi&quot;de kılınan namazın ise diğer yerde kılınan on bin rekat namaza eşit olduğu ge&ccedil;er.[6] Aziz ziyaret&ccedil;ilerin bu fırsattan en iyi şekilde yararlanarak &uuml;zerlerinde kaza namazı varsa bu kutlu yerde onları yerine getirmeleri ve b&ouml;ylece hem şer&icirc; vazifelerini yerine getirmeleri ve hem de onun bu kadar b&uuml;y&uuml;k m&uuml;kafatından yararlanmaları ne kadar uygun olur!</p>
<p>
	&nbsp;</p>
<hr />
<p>
	&nbsp;</p>
<p>
	[1] &#8211; Bu namazlar, ihramdan &ouml;ncesinin namazları niyetiyle iki rekat halinde kılınır.</p>
<p>
	[2] &#8211; Rivayetlerde ş&ouml;yle ge&ccedil;er: Ka&quot;be ve etrafındaki putlar kırıldıktan sonra b&uuml;y&uuml;k Hubel putunu oraya defnettiler; dolayısıyla putperestlik ve şirkin timsali olan o putu ayaklar altına almak i&ccedil;in o kapıdan girmek m&uuml;sehaptır. Ger&ccedil;i Mescid-i Haramın genişletilmesi nedeniyle o kapı da şimdi yoktur; fakat onun Bab-us Selamın karşısında olduğu s&ouml;ylenmektedir.</p>
<p>
	[3] &#8211; Tavaf namazının doğru bir kıraatle kılınması gerektiği i&ccedil;in, bu sureyi doğru bir şekilde kıraat edemeyenlerin ikinci rekatta da İhlas suresini okumaları tavsiye edilir.</p>
<p>
	[4] &#8211; Şimdi orta minare ve Attarlar pazarı yoktur; fakat bu mesafe yeşil ışıkla belirtilmiştir.</p>
<p>
	[5] &#8211; G&uuml;nahlarımı bağışla c&uuml;mlesi yerine Allah Teala&quot;dan diğer hacetler de istenebilir.</p>
<p>
	[6] &#8211; Furu-u K&acirc;fi, c.4, s.526 ve 556.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/umre-ve-haccin-adap-ve-mustehaplari/">Umre ve Haccın Adap ve Müstehapları</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Orucun Keffareti</title>
		<link>https://www.caferilik.com/orucun-keffareti/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 08 May 2020 10:18:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Fıkıh]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamex.com/?p=3019</guid>

					<description><![CDATA[<p>1- Ramazan orucunun keffareti &#252;zerine farz olan kimse, bir k&#246;le azat etmeli veya bir sonraki h&#252;k&#252;mde a&#231;ıklayacağımız şekilde iki ay oru&#231; tutmalı veya altmış fakiri ya doyuracak kadar yedirmeli yahut her birine bir m&#252;d (yaklaşık 750 gr.) buğday, arpa ya da benzeri yiyecek maddelerini aynen vermelidir. Bunların hi&#231;birine g&#252;c&#252; yetmeyen kimse, g&#252;c&#252; yettiği miktar kadarıyla [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/orucun-keffareti/">Orucun Keffareti</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>
	1- Ramazan orucunun keffareti &uuml;zerine farz olan kimse, bir k&ouml;le azat etmeli veya bir sonraki h&uuml;k&uuml;mde a&ccedil;ıklayacağımız şekilde iki ay oru&ccedil; tutmalı veya altmış fakiri ya doyuracak kadar yedirmeli yahut her birine bir m&uuml;d (yaklaşık 750 gr.) buğday, arpa ya da benzeri yiyecek maddelerini aynen vermelidir. Bunların hi&ccedil;birine g&uuml;c&uuml; yetmeyen kimse, g&uuml;c&uuml; yettiği miktar kadarıyla fakirleri doyurmalıdır. Eğer hi&ccedil;bir şekilde yiyecek maddesi vermeye g&uuml;c&uuml; yetmezse, en azından mesel&acirc; bir kere &quot;Estağfirullah&quot; diyerek, Allah-u Teal&acirc;&#39;dan mağfiret dilemelidir. Ancak farz ihtiyat gereği, istiğfar ettikten sonra keffareti &ouml;demeye g&uuml;&ccedil; kazanırsa, keffareti yerine getirmesi gerekir.</p>
<p>
	2- Ramazan orucunun keffaretini iki ay oru&ccedil; tutarak &ouml;demek isteyen kimse, onun otuz bir g&uuml;n&uuml;n&uuml; peş peşe tutmalıdır; ama geride kalan diğer g&uuml;nlerin peş peşe olmamasında herhangi bir sakınca yoktur.</p>
<p>
	3- Ramazan orucunun keffaretini iki ay oru&ccedil; tutmakla yerine getirmek isteyen kimsenin peş peşe tutacağı otuz bir g&uuml;n&uuml;n i&ccedil;inde, Kurban Bayramı gibi oru&ccedil; tutulması haram olan bir g&uuml;n&uuml;n bulunmaması gerekir [aksi takdirde keffaret orucuna başlayamaz].</p>
<p>
	4- Eğer peş peşe tutacağı otuz bir g&uuml;n dolmadan &ouml;z&uuml;rs&uuml;z olarak bir g&uuml;n oru&ccedil; tutmaz veya belirli bir adak g&uuml;n&uuml;n&uuml;n orucu gibi tutulması farz olan bir g&uuml;n araya girecek şekilde oruca başlamış olursa, keffaret orucuna yeniden başlaması gerekir.</p>
<p>
	5- Hayız, nifas, mecburi yolculuk gibi &ouml;z&uuml;rler sebebiyle peş peşe tuttuğu oru&ccedil;ları yarıda bırakan kişinin, keffaret orucuna yeniden başlaması gerekmez. B&ouml;yle bir kimse &ouml;zr&uuml; bertaraf olunca, orucuna kaldığı g&uuml;nden devam eder.</p>
<p>
	6- Oru&ccedil;lu kimse orucunu haram bir şeyle batıl edecek olursa, ister o şey şarap ve zina gibi aslen haram olsun, ister hayız h&acirc;lindeyken kendi hanımıyla cinsel ilişki kurmak gibi başka bir sebepten dolayı haram olsun, [farz] ihtiyat gereği &uuml;zerine cem keffareti gerekir. Yani bir k&ouml;le azat etmeli, iki ay oru&ccedil; tutmalı ve altmış f&acirc;kiri ya doyurmalı veya onlardan her birine bir m&uuml;d (=yaklaşık 750 gr.) buğday, arpa, ekmek veya benzeri bir şey vermelidir. Bunların &uuml;&ccedil;&uuml;n&uuml; birden yapmaktan &acirc;ciz olan kimse, hangisine g&uuml;c&uuml; yeterse onu yerine getirmelidir.</p>
<p>
	7- Allah&#39;a veya Peygamber&#39;e (s.a.a) yalan isnatta bulunan oru&ccedil;lu kimsenin &uuml;zerine, farz ihtiyat gereği &ouml;nceki h&uuml;k&uuml;mde a&ccedil;ıkladığımız cem keffareti farz olur.</p>
<p>
	8- Ramazan ayının aynı g&uuml;n&uuml;nde cinsel ilişki olayı bir ka&ccedil; kere tekrarlanırsa, ilişki kuran kimsenin &uuml;zerine tek bir keffaret [yani keffaret t&uuml;rlerinden sadece biri] farz olur. Fakat [zina gibi] aslen haram olan bir yol ile cinsel ilişkide bulunursa, &uuml;zerine cem keffareti [yani keffaret &ccedil;eşitlerinin &uuml;&ccedil;&uuml; de] farz olur.</p>
<p>
	9- Eğer aynı g&uuml;n i&ccedil;inde cinsel ilişki dışında oru&ccedil; bozma olayı bir ka&ccedil; kere tekrarlanırsa, bunlardan dolayı tek bir keffaret &ouml;demek yeterlidir.</p>
<p>
	10- &Ouml;nce haram yoldan cinsel ilişkide bulunup, sonra da kendi hel&acirc;liyle ilişki kuran oru&ccedil;lu kimse i&ccedil;in yalnız bir cem keffareti, [yani keffaret &ccedil;eşitlerinin &uuml;&ccedil;&uuml;n&uuml; de] &ouml;demek yeterlidir.</p>
<p>
	11- Su i&ccedil;mek gibi aslında hel&acirc;l olan ve orucu bozan bir şeyle orucunu bozduktan sonra yenilmesi haram olan bir yiyecek gibi aslında haram olan ve orucu batıl eden başka bir iş yapan kimse i&ccedil;in, tek bir keffaret &ouml;demek yeterlidir.</p>
<p>
	12- Oru&ccedil;lu kimse geğirmek vasıtasıyla ağzına gelen bir şeyi kasten yutarsa, orucu batıl olur ve &uuml;zerine hem kaza, hem de keffaret gerekir. Ancak geğirdiğinde, eğer kan veya yenilebilir olmaktan &ccedil;ıkmış yiyecek maddesi gibi yenmesi haram olan bir şey ağzına gelir ve kasten onu yutarsa, &uuml;zerine kaza gerektiği gibi ihtiyat gereği cem keffareti de farz olur.</p>
<p>
	13- Belli bir g&uuml;nde oru&ccedil; tutmayı nezreden kimse, eğer o g&uuml;n&uuml;n orucunu kasten bozarsa, bir k&ouml;le azat etmeli veya peş peşe iki ay oru&ccedil; tutmalı ya da altmış fakiri doyurmalıdır.</p>
<p>
	14- Başkasının akşam olduğunu haber vermesi &uuml;zerine iftar eden kimse, sonradan akşam olmadığını anlarsa, [haber veren adil olmadığı takdirde] &uuml;zerine hem kaza, hem de keffaret gerekir. Fakat haber veren adil kimse olursa, sadece kaza gerekir.</p>
<p>
	15- Orucunu bilerek bozan bir kimse, &ouml;ğleden sonra veya keffaret-ten kurtulmak amacıyla &ouml;ğleden &ouml;nce yolculuğa &ccedil;ıkarsa, &uuml;zerine farz o-lan keffaret d&uuml;şmez. Hatta b&ouml;yle birisi i&ccedil;in &ouml;ğleden &ouml;nce tesad&uuml;fen bir yolculuk s&ouml;z konusu olsa bile, ihtiyat gereği keffaret &ouml;demesi farzdır.</p>
<p>
	16- Orucunu bilerek bozduktan sonra hayız, nifas veya hastalık gibi bir &ouml;z&uuml;rle karşılaşan kimseye keffaret farz olmaz.</p>
<p>
	17- Ramazan ayının ilk g&uuml;n&uuml; olduğunu kesin olarak bildiği h&acirc;lde orucunu bilerek bozan kimse, eğer daha sonra o g&uuml;n&uuml;n şaban ayının son g&uuml;n&uuml; olduğunu anlarsa, &uuml;zerine keffaret gerekmez.</p>
<p>
	18- Ramazanın son g&uuml;n&uuml; m&uuml; yoksa şevval ayının ilk g&uuml;n&uuml; m&uuml; diye ş&uuml;phelendiği bir g&uuml;nde orucunu bilerek bozan kimse, daha sonra şevval ayının ilk g&uuml;n&uuml; olduğunu anlarsa, &uuml;zerine keffaret farz olmaz.</p>
<p>
	19- Oru&ccedil;lu kimse, ramazan ayında oru&ccedil;lu olan hanımıyla cinsel ilişkide bulununca, bakılır: Eğer hanımını bu işe mecbur etmişse, hem kendinin hem de hanımının keffaretini vermelidir. Fakat kadının kendisi de bu işe razı olmuş olursa, her birine birer keffaret farz olur.</p>
<p>
	20- Eğer bir kadın oru&ccedil;lu olan kocasını cinsel ilişkiye veya orucunu bozan başka bir işi yapmaya zorlarsa, &uuml;zerine kocasının keffareti farz olmaz.</p>
<p>
	21- Oru&ccedil;lu kimse, ramazan ayında oru&ccedil;lu hanımıyla cinsel ilişkide bulununca, bakılır: Eğer erkek karısını &ccedil;aresiz bırakacak bir şekilde bu işe zorlar, fakat daha sonra kadın ilişki esnasında bu işe razı olursa, erkek iki keffaret, kadın ise bir keffaret &ouml;demelidir. Ama eğer kadın mecbur bırakılmasına rağmen bu işi kendi irade ve ihtiyarı ile yapmış olursa, erkeğin hem kendi kefaretini, hem de karısının keffaretini &ouml;demesi gerekir.</p>
<p>
	22- Oru&ccedil;lu olan bir kadın ramazan ayında uyuduğu h&acirc;lde, oru&ccedil;lu olan kocası onunla cinsel ilişki kurarsa, kocasının &uuml;zerine tek bir keffaret farz olur; ama kadının orucu sahihtir ve bundan dolayı da keffaret gerekmez.</p>
<p>
	23- Eğer erkek, hanımını cinsel ilişki dışında orucu bozan başka bir işe zorlarsa, kadının keffaretini &ouml;demesi gerekmediği gibi kadının &uuml;zerine de keffaret farz olmaz.</p>
<p>
	24- Yolculuk veya hastalık gibi bir sebepten &ouml;t&uuml;r&uuml; oru&ccedil; tutmayan kimse, oru&ccedil;lu olan hanımını cinsel ilişkiye zorlayamaz; fakat zorladığı takdirde ihtiyat gereği kadının keffaretini &ouml;demesi gerekir.</p>
<p>
	25- İnsan, keffaretini yerine getirme hususunda ihmalk&acirc;r davranmamalıdır; ama hemen yerine getirmesi de gerekmez.</p>
<p>
	26- Farz olan keffaret borcu birka&ccedil; yıl &ouml;denmezse, &uuml;zerine bir şey eklenmez.</p>
<p>
	27- Keffaret borcunu altmış fakire yiyecek maddesi vererek &ouml;demesi gereken kimse, altmış fakirlere ulaşma imk&acirc;nı olduğu takdirde onların her birine yaklaşık 750 gr. miktarında olan bir m&uuml;dden fazla yiyecek maddesi vermemeli veya bir fakiri bir defadan fazla doyurmamalıdır. Fakat yiyecek maddelerini, nafakaları &uuml;zerine farz olan ailesinin fertlerine aynen vereceğinden veya onlara yedireceğinden emin olduğu bir fakire, ailesinin her biri i&ccedil;in yaşları k&uuml;&ccedil;&uuml;k olsa dahi birer m&uuml;d vermesinin sakıncası yoktur.</p>
<p>
	28- Ramazan orucunun kazasını tutmakta olan bir kimse, &ouml;ğleden sonra orucunu kasten bozarsa, on fakire birer m&uuml;d (yaklaşık 750 gr.) buğday ve benzeri yiyecek maddesi vermeli; bunu vermekten &acirc;ciz olursa da, farz ihtiyat gereği &uuml;&ccedil; g&uuml;n peş peşe oru&ccedil; tutmalıdır.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/orucun-keffareti/">Orucun Keffareti</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kurban Ve Bayram Hükümleri</title>
		<link>https://www.caferilik.com/kurban-ve-bayram-hukumleri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 08 May 2020 10:18:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Fıkıh]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamex.com/?p=3020</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru: Hayvan kesiminde şer&#39;&#238; usullere g&#246;re hangi şartlar aranmaktadır? Ve kesilen hayvanın haram olmaması i&#231;in ne gibi kurallara dikkat etmek gerekir? &#160; Cevap: Hayvanın Şer&#39;&#238; usullere uygun bi&#231;imde kesilmesinde en &#246;nemli şart, kesen kimsenin M&#252;sl&#252;man olma şartıdır. Bir başka şartı da, kesim aleti ve bı&#231;ağın demir t&#252;r&#252; metal olması gereğidir. Dolayısıyla saf &#231;elik, pirin&#231;, mis, [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/kurban-ve-bayram-hukumleri/">Kurban Ve Bayram Hükümleri</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>
	Soru: Hayvan kesiminde şer&#39;&icirc; usullere g&ouml;re hangi şartlar aranmaktadır? Ve kesilen hayvanın haram olmaması i&ccedil;in ne gibi kurallara dikkat etmek gerekir?</p>
<p>
	&nbsp;</p>
<p>
	<strong>Cevap: </strong>Hayvanın Şer&#39;&icirc; usullere uygun bi&ccedil;imde kesilmesinde en &ouml;nemli şart, kesen kimsenin M&uuml;sl&uuml;man olma şartıdır.</p>
<p>
	Bir başka şartı da, kesim aleti ve bı&ccedil;ağın demir t&uuml;r&uuml; metal olması gereğidir. Dolayısıyla saf &ccedil;elik, pirin&ccedil;, mis, altın, g&uuml;m&uuml;ş vs. gibi aletler ile (mecbur kalmadık&ccedil;a) kesim yapmak caiz değildir.</p>
<p>
	Kesilen hayvanın hel&acirc;llik şartlarından birisi de, onu boğazlarken y&uuml;z&uuml;n&uuml; kıbleye doğru &ccedil;evirmektir. Buna g&ouml;re; eğer insan bilerek ve kasten kıblenin tersi bir y&ouml;ne doğru kesim yaparsa, kesilen hayvan haram olur. Ama eğer unutarak veya kıble y&ouml;n&uuml;n&uuml;n tespitinde yanlış teşhis koyarak veyahut konu hakkında bilgisi olmadığından, hayvanı kıble y&ouml;n&uuml;n&uuml;n aksine bir y&ouml;ne keserse, kesilen hayvan haram olmaz.</p>
<p>
	Diğer bir &ouml;nemli şart ise, hayvanı keserken Allah&#39;ın ismini anmaktır. Allah&#39;ın isminin &quot;Allahu Ekber&quot;, &quot;Bismillah&quot; &quot;Elhamdulillah&quot;, &quot;La il&acirc;he illallah&quot; gibi &quot;Allah&quot; ismini i&ccedil;eren herhangi bir zikirle anılması k&acirc;fidir.</p>
<p>
	Bir başka şart ise, hayvanı keserken gırtlağın altından tamamen kesilmesidir; boğaz altında yer alan gırtlak &ccedil;ıkıntısı, kesilen başın &uuml;zerinde kalması gerekmektedir.</p>
<p>
	&nbsp;</p>
<p>
	<strong>Soru: </strong><strong>Kesilen hayvanın hel&acirc;l ve temiz olması i&ccedil;in kesenin erkek veya belli yaşa sahip olma şartı aranmakta mıdır? Yani kadınlar da şer&#39;&icirc; usule g&ouml;re kesim yapabilir mi? Aynı şekilde &ccedil;ocukların kesim yapması bir sakınca doğurur mu?</strong></p>
<p>
	&nbsp;</p>
<p>
	<strong>Cevap:</strong> Hayvan kesen kimsenin M&uuml;sl&uuml;man olması yeterlidir. İster erkek olsun, ister kadın, Allah&#39;a, Hz. Muhammed&#39;e (s.a.a) inanıyorsa, Ehlibeyt İmamları&#39;na karşı da d&uuml;şmanlık ve kin g&uuml;tm&uuml;yorsa, iyiyi-k&ouml;t&uuml;y&uuml; ayırt edecek yaşta &ccedil;ocuk olsa bile, yaptığı kesim hel&acirc;l ve temiz sayılır.</p>
<p>
	&nbsp;</p>
<p>
	<strong>Soru:</strong><strong> Kesimi yapan kimse unutarak veya dalgınlıktan dolayı Allah&#39;ın adını anmayı unutursa veyahut kıbleye &ccedil;evirmeden boğazlarsa, durum nedir?</strong></p>
<p>
	&nbsp;</p>
<p>
	<strong>Cevap: </strong>İster Allah&#39;ın ismini anmakta, ister kıbleye doğru y&ouml;nelmekte herhangi bir unutkanlık veya dalgınlık y&uuml;z&uuml;nden yanlışlık yaparsa, kesilen hayvanın eti haram olmaz.</p>
<p>
	&nbsp;</p>
<p>
	<strong>Soru: </strong><strong>Kesilen hayvan o kadar b&uuml;y&uuml;k ki kıbleye y&ouml;neltilmesi &ccedil;ok meşakkatli veya imk&acirc;nsızdır. Bu durumda ne yapmalı?</strong></p>
<p>
	&nbsp;</p>
<p>
	<strong>Cevap: </strong>B&ouml;yle bir durumda hayvanın kıbleye y&ouml;neltilmesi şart değil.</p>
<p>
	&nbsp;</p>
<p>
	<strong>Soru: </strong><strong>Kurban kesme ameli M&uuml;sl&uuml;manlar i&ccedil;in yerine getirilmesi farz olan bir amel mi? Yoksa s&uuml;nnet ve farz olmayan bir amel mi? Ayrıca kimler kurban kesmelidir? Ve kesilen kurban yenilmeli mi, yoksa taksim edilip dağıtılmalı mı?</strong></p>
<p>
	&nbsp;</p>
<p>
	<strong>Cevap: </strong>Kurban kesmek, Temett&uuml; Haccı&#39;nı yapmak &uuml;zere zilhiccenin 10. g&uuml;n&uuml; Mina&#39;da bulunan kimseler i&ccedil;in yapılması farz bir ameldir. Hacılar imk&acirc;n ve ihtiyar h&acirc;linde bu ameli yapmazlarsa, hacları batıl olur. Ama eğer kurban kesmeye g&uuml;&ccedil;leri yetmezse, 3 g&uuml;n orada, 7 g&uuml;n de d&ouml;nd&uuml;kten sonra memleketlerinde oru&ccedil; tutmalıdırlar.</p>
<p>
	Hacca gitmeyenler i&ccedil;in ise; kurban kesmek, s&uuml;nnet ve yapılması sık&ccedil;a istenilen faziletli bir ameldir. Bu ameli yerine getirmeyen birisi, farzı terk edip g&uuml;nah işlemiş sayılmaz. Ama madd&icirc; a&ccedil;ıdan zengin sayılan m&uuml;minler i&ccedil;in Kurban Bayramı g&uuml;zel bir fırsat doğurmaktadır. Bu fırsattan yararlanıp kurban kesme amelini bir sosyal dayanışma &ouml;rneği h&acirc;line getirerek fakir ve yoksullara it&#39;am ve ihsanda bulunabilirler.</p>
<p>
	Kesilen kurbanın eti &uuml;&ccedil;e taksim edilir. Bir kısmının fakirlere verilmesi, bir kısmının da konu komşu ve g&ouml;renlere hediye edilmesi, diğer bir kısmının da yenilmesi m&uuml;stehaptır.</p>
<p>
	&nbsp;</p>
<p>
	<strong>Soru:</strong><strong> Kurban kesilen bir hayvan hangi t&uuml;r ve cinsten olmalı ve kurbanlık bir hayvanda hangi şartlar aranmalıdır. </strong></p>
<p>
	&nbsp;</p>
<p>
	<strong>Cevap: </strong>Kurban olarak boğazlanan hayvan; deve, sığır, koyun veya ke&ccedil;i t&uuml;r&uuml;nden olmalıdır. Dolayısıyla, başka t&uuml;r hayvanların (&ouml;rneğin) tavuk vs.) kurban kesilmesi yeterli değildir. Zaten zikredilen t&uuml;rden hayvanları kurban kesmeye g&uuml;c&uuml; yetmeyenlerden bu amel sakıt olur. Kurbanlık hayvanlarda şu şartlara dikkat edilmelidir:</p>
<p>
	&#8211; Deve 5 yaşından, sığır 2 yaşından, koyun ise 1 yaşından k&uuml;&ccedil;&uuml;k olmamalıdır.</p>
<p>
	&#8211; Kurbanlık hayvan sıhhatli olmalı ve sakatlığı olmamalıdır. Mesel&acirc; k&ouml;r, topal, kuyruğunu yitirmiş, boynuzu kırık olmamalıdır.</p>
<p>
	&#8211; Aşırı derecede zayıf ve cılız olmamalıdır.</p>
<p>
	&#8211; Hayvan erkekse, kısırlaştırılmamış olmalıdır.</p>
<p>
	&nbsp;</p>
<p>
	<strong>Soru: </strong><strong>Vek&acirc;let ve niyabet ile (başkasının yerine) kurban kesilir mi?</strong></p>
<p>
	&nbsp;</p>
<p>
	<strong>Cevap: </strong>Belirtilen şartlar g&ouml;zetilerek kurban kesmesi i&ccedil;in bir başkasına vek&acirc;let vermenin herhangi bir sakıncası yoktur.</p>
<p>
	&nbsp;</p>
<p>
	<strong>Soru:</strong><strong> Kurban Bayramı namazının vakti ne zaman başlar ve nasıl kılınır?</strong></p>
<p>
	&nbsp;</p>
<p>
	<strong>Cevap: </strong>Kurban Bayramı namazının vakti, bayram g&uuml;n&uuml; g&uuml;neşin doğuşundan &ouml;ğleye kadardır. İki rek&acirc;ttır. Birinci rek&acirc;tta Fatiha ve bir sure okunduktan sonra beş defa tekbir alınır; her tekbirden sonra bir kunut okunur ve beşinci kunuttan sonra bir tekbir daha alınarak r&uuml;k&ucirc;ya gidilir. İkinci rek&acirc;tta ise Fatiha ve bir sure okunduktan sonra d&ouml;rt tekbir alınır, her tekbirden sonra bir kunut okunur, en son kunuttan sonra r&uuml;k&ucirc;ya gidilir; daha sonra secdeler yapılıp teşehh&uuml;t sel&acirc;mla namaz bitirilir.</p>
<p>
	Kunutlarda her t&uuml;rl&uuml; dua ve zikrin okunması yeterlidir. Ancak ilmih&acirc;llerde belirtilen &quot;Allahumme ehl&#39;el-kibriyai ve&#39;l-azame&quot; diye başlayan duanın okunması daha iyidir.</p>
<p>
	Yukarıda s&ouml;z&uuml; edilen duanın anlamı ş&ouml;yledir:</p>
<p>
	&quot;Allah&#39;ım! Ey ululuk ve azamet sahibi, ey c&ouml;mertlik ve ceberut sahibi, ey af ve rahmet sahibi! M&uuml;sl&uuml;manlar i&ccedil;in bayram ve Muhammed (Allah&#39;ın rahmeti ona ve Ehlibeyti&#39;ne olsun) i&ccedil;in birikim, şeref ve artış vesilesi kıldığın bug&uuml;n hakkına, senden Muhammed ve Ehlibeyti&#39;ne rahmet etmeni, Muhammed ve Ehlibeyti&#39;ni ulaştırdığın her hayra beni de ulaştırmanı ve Muhammed ve Ehlibeyti&#39;ni uzaklaştırdığın her k&ouml;t&uuml;l&uuml;kten beni de uzaklaştırmanı diliyorum.&quot;</p>
<p>
	&quot;Allah&#39;ım! Senden, iyi kullarının dilediği şeylerin en hayırlısını diliyorum ve iyi kullarının ka&ccedil;ıp sana sığındığı şeylerden sana sığınıyorum.&quot;</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/kurban-ve-bayram-hukumleri/">Kurban Ve Bayram Hükümleri</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cuma Namazı Hükümleri</title>
		<link>https://www.caferilik.com/cuma-namazi-hukumleri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 08 May 2020 10:18:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Fıkıh]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamex.com/?p=3021</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru 1: Cuma namazının İsl&#226;m&#39;a g&#246;re h&#252;km&#252; nedir? Kimileri bu namazın farz olduğunu, kimileri de olmadığını s&#246;yl&#252;yorlar. Cuma namazından sonra &#246;ğle namazının kılınması gerekir mi, yoksa cuma namazının kılınmasıyla insanın &#252;zerinden kalkar mı? Cevap 1: Yery&#252;z&#252;nde insanların arasında Allah tarafından g&#246;nderilmiş bir el&#231;i veya onun yerine tayin edilmiş bir imamın (Peygamber ve Ehlibeyt İmamları gibi) [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/cuma-namazi-hukumleri/">Cuma Namazı Hükümleri</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>
	<strong>Soru 1:</strong> Cuma namazının İsl&acirc;m&#39;a g&ouml;re h&uuml;km&uuml; nedir? Kimileri bu namazın farz olduğunu, kimileri de olmadığını s&ouml;yl&uuml;yorlar. Cuma namazından sonra &ouml;ğle namazının kılınması gerekir mi, yoksa cuma namazının kılınmasıyla insanın &uuml;zerinden kalkar mı?</p>
<p>
	<strong>Cevap 1:</strong> Yery&uuml;z&uuml;nde insanların arasında Allah tarafından g&ouml;nderilmiş bir el&ccedil;i veya onun yerine tayin edilmiş bir imamın (Peygamber ve Ehlibeyt İmamları gibi) bulunduğu zamanlarda cuma namazı, &ouml;zellikle kılınması farz olan toplumsal bir ibadettir ve cumanın kılınmasıyla &ouml;ğle namazı m&uuml;kelleften kalkmış olur. Ancak, &ccedil;ağımızda olduğu gibi, imamın (Hz. Mehdi -a.s-) gaybette olduğu zamanlarda farz olan, cuma ya da &ouml;ğle namazından birini kılmaktır ve bu ikisinden birinin kılınmasıyla diğerinin farziyeti kalkmış olur. Bununla birlikte, ihtiyat gereği cuma namazından sonra &ouml;ğle namazı da kılınmalıdır.</p>
<p>
	<strong>Soru 2:</strong> Cuma namazının şartları nelerdir?</p>
<p>
	<strong>Cevap 2:</strong> Cuma namazının doğruluk şartlar şunlardır:</p>
<p>
	<strong>Birincisi,</strong> namaz kılanların sayısının en az beş kişi olması.</p>
<p>
	<strong>İkincisi,</strong> cemaat namazında ge&ccedil;erli olan şartlar. Bu şartların hepsi cuma namazında da ge&ccedil;erlidir. &Ouml;rneğin; namaz kıldıran imamla iktida edenlerin arasında veya iktida edenlerin birbirleriyle aralarında duvar veya perde gibi bir engelin bulunmaması ve namaz kıldıran imamın kendisine uyanlardan daha y&uuml;ksek bir yerde (seviyede) durmaması gibi şartlar.</p>
<p>
	<strong>&Uuml;&ccedil;&uuml;nc&uuml;s&uuml;,</strong> iki yerde kılınan cuma namazı arasında en az bir fersah (5.500 km) mesafe bulunması. Buna g&ouml;re, sıhhat şartlarına haiz iki cuma namazının arası bu mesafeden daha yakın olursa, zamanlama olarak daha &ouml;nce kılınan sahih, &ouml;tekiyse batıl olur.</p>
<p>
	<strong>D&ouml;rd&uuml;nc&uuml;s&uuml; </strong>ise, cuma kıldıran imamın adil olması, iman vasfına sahip olması (Allah&#39;a, Peygamber&#39;e ve Ehlibeyt İmamlarına inanmış olması), akıllı ve hel&acirc;lzade olması, erkek ve bul&ucirc;ğ &ccedil;ağına ermiş olması, &ouml;zg&uuml;r ve h&uuml;r iradeye sahip olması.</p>
<p>
	<strong>Soru 3:</strong> Cuma namazının vakti ne zamandır? İ&ccedil;erisinde kılınması gereken belirlenmiş bir vakti var mıdır?</p>
<p>
	<strong>Cevap 3:</strong> Cuma namazının vakti &ouml;ğle vaktinin girmesiyle başlar ve &ouml;ğle namazının fazilet vakti sayılan s&uuml;reden daha fazla geciktirilmemesi gerekir. Cuma namazını kıldıran kimse namazın vakti ge&ccedil;ecek kadar hutbeleri uzatması caiz değildir. Aksi takdirde cuma namazı itibarını yitirmiş olur.</p>
<p>
	<strong>Soru 4:</strong> Cuma namazı ka&ccedil; rek&acirc;ttır ve nasıl kılınır? Diğer namazlara g&ouml;re ne gibi &ouml;zellikleri vardır?</p>
<p>
	<strong>Cevap 4:</strong> Cuma namazı iki rek&acirc;ttır ve keyfiyeti sabah namazı gibidir. Fatiha ve sonraki okunan surenin y&uuml;ksek sesle okunması ve birinci rek&acirc;tta Fatiha&#39;dan sonra Cuma Suresi ve ikinci rek&acirc;tta M&uuml;nafikun Suresi&#39;nin okunması m&uuml;stehaptır. Cuma namazının iki kunutu vardır. İlk kunut birinci rek&acirc;tın r&uuml;kusundan &ouml;nce, ikinci kunut ise ikinci rek&acirc;tın r&uuml;kusundan sonra okunur.</p>
<p>
	Cuma namazında, namazın kendisi gibi farz olan iki hutbesi vardır ve bu hutbeler namazı kıldıran imam tarafından okunması gerekir. Hutbeler okunmadan kılınan cuma namazı ge&ccedil;ersizdir.</p>
<p>
	<strong>Soru 5: </strong>Cuma namazına toplumsal boyut veren ve onu diğer namazlara g&ouml;re daha ehemmiyetli kılan şeylerden biri, namazda okunan hutbeler olduğu s&ouml;ylenmektedir. &Ouml;yleyse cuma imamı bu hutbelerde neleri ve nasıl konuşmalıdır?</p>
<p>
	<strong>Cevap 5: </strong>Cuma imamının birinci hutbede, Allah&#39;a hamd edip Peygamberi&#39;ni sal&acirc;t ve sel&acirc;mla anması, daha sonra insanları g&uuml;nah ve hatalardan sakındırması ve k&uuml;&ccedil;&uuml;k bir sure okuması gerekir.</p>
<p>
	İkinci hutbede de, birinci hutbedeki gibi, Allah&#39;a hamd ve sena edip, Resul-i Ekrem&#39;i sal&acirc;t ve sel&acirc;m ile andıktan sonra halkı takvaya davet edip k&uuml;&ccedil;&uuml;k bir sure okuması gerekir.</p>
<p>
	Ayrıca, hutbe okuyan imamın hutbelerde M&uuml;sl&uuml;manların din ve d&uuml;nyasını ilgilendiren konulardan s&ouml;z etmesinin, onlara d&uuml;nyev&icirc; ve uhrev&icirc; gereksinimlerini hatırlatmasının, M&uuml;sl&uuml;manların genel ve b&ouml;lgesel sorunlarını dile getirmesinin, halkı sıkıntıları aşabilmek amacıyla birlik ve beraberliğe davet etmesinin, M&uuml;sl&uuml;man halkların birbirleri hakkındaki gaflet ve bilgisizliklerini gidermesinin daha uygun olacağını s&ouml;ylemeliyiz.</p>
<p>
	<strong>Soru 6:</strong> Kimilerinin s&ouml;ylediğine g&ouml;re, &uuml;&ccedil; hafta peş peşe cuma namazına iştirak etmemek, insanın m&uuml;nafık sınıfına girmesine sebep olur. Sizce b&ouml;yle bir şey doğru mudur? Doğrusuysa anlamı nedir?</p>
<p>
	<strong>Cevap 6:</strong> Bu s&ouml;z, Hz. Peygamber ve Ehlibeyt İmamlarından nakledilen hadislere dayandığı i&ccedil;in doğruluğunda ş&uuml;phe edilemez. Ama unutmamalıyız ki bu ve benzeri tekit ve tenkitler, cuma namazının farziyet şartları oluştuğu bir d&ouml;nem i&ccedil;in s&ouml;ylenen s&ouml;zlerdir. Hz. Peygamber veya herhangi bir Ehlibeyt imamının h&acirc;kimiyeti d&ouml;neminde cuma namazının toplumsal boyutunu da g&ouml;z &ouml;n&uuml;nde bulundurursak, s&ouml;ylenen s&ouml;z&uuml;n ne kadar doğru ve haklı bir s&ouml;z olduğunu anlayabiliriz.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/cuma-namazi-hukumleri/">Cuma Namazı Hükümleri</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Taklit Hükümleri</title>
		<link>https://www.caferilik.com/taklit-hukumleri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 08 May 2020 10:18:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Fıkıh]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamex.com/?p=3022</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Soru 1- Bir m&#252;&#231;tehidi taklit etmenin İsl&#226;m&#39;daki yeri ve anlamı nedir? İsl&#226;m fıkhında i&#231;tihat ve taklidin h&#252;k&#252;m ve sınırları nedir? Cevap: İsl&#226;m&#39;ın inan&#231; esaslarından sayılmayan amel&#238; konularda insan iki yoldan birini izlemelidir: Ya din&#238; h&#252;k&#252;mler konusunda i&#231;tihat/ihtisas derecesine sahip olmalı ve bizzat kendisi şer&#39;&#238; h&#252;k&#252;mleri kavramakta ve algılamakta k&#226;fi derecede ilim ve ehliyete sahip [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/taklit-hukumleri/">Taklit Hükümleri</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h1 align="center">
	&nbsp;</h1>
<p>
	<strong>Soru 1- Bir m&uuml;&ccedil;tehidi taklit etmenin İsl&acirc;m&#39;daki yeri ve anlamı nedir? İsl&acirc;m fıkhında i&ccedil;tihat ve taklidin h&uuml;k&uuml;m ve sınırları nedir?</strong></p>
<p>
	Cevap: İsl&acirc;m&#39;ın inan&ccedil; esaslarından sayılmayan amel&icirc; konularda insan iki yoldan birini izlemelidir: Ya din&icirc; h&uuml;k&uuml;mler konusunda i&ccedil;tihat/ihtisas derecesine sahip olmalı ve bizzat kendisi şer&#39;&icirc; h&uuml;k&uuml;mleri kavramakta ve algılamakta k&acirc;fi derecede ilim ve ehliyete sahip olmalıdır ya da mukallit olmalıdır; yani şer&#39;&icirc; meselelerde m&uuml;&ccedil;tehit/ihtisas sahibi olan birisine uyarak onu taklit etmelidir. Başka bir ifadeyle, din&icirc; h&uuml;k&uuml;m ve meselelerde uzman ve mutahassıs birine m&uuml;racaat etmelidir.</p>
<p>
	İsl&acirc;m&#39;da esas itibariyle m&uuml;kellefi ilgilendiren konular ikiye ayrılmaktadır:</p>
<ol>
<li>
		İtikat boyutunda m&uuml;kellefi ilgilendiren konular: Allah&#39;ın birliği, sıfatları, filleri; ahiret inancı, peygamberlere ve getirdikleri kitaplara iman, peygamberlerin vasilerine iman gibi.</li>
<li>
		Amel boyutunda m&uuml;kellefi ilgilendiren konular: M&uuml;kellefin Rabbine, diğer insanlara ve &ccedil;evreye karşı olan sorumlulukları gibi.</li>
</ol>
<p>
	Bu b&ouml;lmeye g&ouml;re, i&ccedil;tihat ve taklit ancak ikinci b&ouml;l&uuml;mde ge&ccedil;erlidir.</p>
<p>
	<strong>Soru 2-</strong> <strong>Taklit edeceğimiz m&uuml;&ccedil;tehit ve mercii nasıl tespit edebiliriz? Taklit edeceğimiz taklit merciinin belirtilen şartlara sahip olduğuna hangi y&ouml;ntemle kanaat getirebiliriz?</strong></p>
<p>
	Cevap: Taklit edilecek merciin m&uuml;&ccedil;tehit ve belirtilen şartlara sahip olduğu birka&ccedil; yolla tespit edilir:</p>
<p>
	a) Deneme ve tecr&uuml;be ile. Bu yol, ilim ehli olanlar i&ccedil;in ge&ccedil;erlidir.</p>
<p>
	b) Hakkında kesin bir bilgi edinmekle. Bu, o m&uuml;&ccedil;tehidin halk arasındaki ş&ouml;hretinden bile edinilebilir.</p>
<p>
	c) Kalben kanaat getirmekle.</p>
<p>
	d) İki adil ve bilirkişinin tanıklık etmesiyle.</p>
<p>
	<strong>Soru 3- Taklit ettiğimiz m&uuml;&ccedil;tehidin fetvalarını nasıl ve hangi yollarla elde edebiliriz?</strong></p>
<p>
	Cevap: Taklit ettiğimiz m&uuml;&ccedil;tehidin fetvasına birka&ccedil; yolla ulaşabiliriz:</p>
<p>
	a) Direkt kendisinden duymakla.</p>
<p>
	b) İki adil kişinin veya s&ouml;z&uuml;ne g&uuml;venilir bir kişinin nakletmesiyle.</p>
<p>
	c) M&uuml;&ccedil;tehidin fetvalarını i&ccedil;eren herhangi bir risale ve ilmih&acirc;l ile. Ancak bu risale ve ilmih&acirc;lin hatasız ve g&uuml;venilir olması gerekir.</p>
<p>
	<strong>Soru 4- Taklit edilecek m&uuml;&ccedil;tehit hangi şartlara sahip olmalıdır?</strong></p>
<p>
	Cevap:&nbsp; Taklit edilecek m&uuml;&ccedil;tehit;</p>
<p style="margin-left:19.85pt;">
	1- Erkek olmalıdır.</p>
<p style="margin-left:19.85pt;">
	2- Baliğ olmalıdır.</p>
<p style="margin-left:19.85pt;">
	3- Akıllı olmalıdır.</p>
<p style="margin-left:19.85pt;">
	4- Adil olmalıdır; yani g&uuml;nahlardan uzak durmasını sağlayacak takvaya sahip olmalıdır.</p>
<p style="margin-left:19.85pt;">
	5- Hel&acirc;lzade olmalıdır.</p>
<p style="margin-left:19.85pt;">
	6- Hayatta olmalıdır.</p>
<p style="margin-left:19.85pt;">
	7- D&uuml;nya malı ve makamına d&uuml;şk&uuml;n olmamalıdır.</p>
<p style="margin-left:19.85pt;">
	<strong>Soru 5- Taklit edilecek m&uuml;&ccedil;tehidin a&#39;lem/mevcut m&uuml;&ccedil;tehitlerin en bilgilisi olması gerekli midir?</strong></p>
<p>
	Cevap: Eğer a&#39;lem biriyle a&#39;lem olmayan bir m&uuml;&ccedil;tehidin belli bir konuda fetvaları değişirse, a&#39;lem/daha bilgin m&uuml;&ccedil;tehidi taklit etmek ihtiyata uygundur.</p>
<p>
	&nbsp;Allah&#39;ın h&uuml;k&uuml;mlerini anlamada, il&acirc;hi teklifleri kaynaklardan istinbat etmede/&ccedil;ıkarsamada diğer m&uuml;&ccedil;tehitlerden daha g&uuml;&ccedil;l&uuml; olmak, ayrıca şer&#39;&icirc; h&uuml;k&uuml;mlerin mevzuatını belirleme ve din&icirc; tekliflerle ilgili İsl&acirc;m&#39;ın fıkh&icirc; g&ouml;r&uuml;ş&uuml;n&uuml; a&ccedil;ıklama hususunda bire bir etkili olan zaman ve mek&acirc;nın şartlarını tanımak a&#39;lem olmasının &ouml;l&ccedil;&uuml;s&uuml;d&uuml;r.&nbsp;</p>
<p>
	<strong>Soru 6- M&uuml;&ccedil;tehit ve taklit merciinde ge&ccedil;erli olan adalet vasfı cemaat imamında gerekli olan adalet vasfının aynısı mıdır?</strong></p>
<p>
	Cevap: İ&ccedil;tihat ve mercilik makamının &ouml;nemi ve hassasiyetine binaen, m&uuml;&ccedil;tehit ve taklit merciinin adil olması şartının yanında, nefsine h&acirc;kim olması ve d&uuml;nya malına d&uuml;şk&uuml;n olmaması da gereklidir.</p>
<p>
	<strong>Soru 7- Zikredilen şartların dışında m&uuml;&ccedil;tehitte olması gereken başka şartlar da var mıdır? &Ouml;rneğin ulaşılabilir olması, aynı şehirden veya aynı &uuml;lkeden olması gibi.</strong></p>
<p>
	Cevap: Şartları kendinde taşıyan m&uuml;&ccedil;tehitle şer&#39;&icirc; meselelerde onu taklit eden kimselerin aynı şehirde oturmaları gerekmez.</p>
<p>
	<strong>Soru 8- Amel etmek i&ccedil;in fetva risalesi/ilmih&acirc;li bulunmayan m&uuml;&ccedil;tehidi taklit etmek caiz midir?</strong></p>
<p>
	Cevap: Bir insan, taklit edeceği m&uuml;&ccedil;tehidin i&ccedil;tihat i&ccedil;in gerekli şartları taşıdığını kesin olarak bilirse, fetvalarını herhangi bir yolla elde etme kaydıyla, onu taklit edebilir.</p>
<p>
	<strong>Soru 9- İnsanın taklit ettiği m&uuml;&ccedil;tehidin fetvası, m&uuml;&ccedil;tehitlerden vel&acirc;yet-i fakih makamında olan m&uuml;&ccedil;tehidin fetvasıyla &ccedil;elişirse, ne yapmalıdır?</strong></p>
<p>
	Cevap: İsl&acirc;m toplumunu ilgilendiren ve M&uuml;sl&uuml;manların geneline ait meselelerde vel&acirc;yet-i fakih makamında olan m&uuml;&ccedil;tehidin g&ouml;r&uuml;şlerine uyulması gerekir. Taklit merciinin fetvasına, sadece ferd&icirc; ve kişisel konularda uyulabilir.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/taklit-hukumleri/">Taklit Hükümleri</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Oruç Hükümleri</title>
		<link>https://www.caferilik.com/oruc-hukumleri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 08 May 2020 10:18:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Fıkıh]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamex.com/?p=3012</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru 1: Kızım m&#252;kellef olmuştur. Fakat; b&#252;nyesi zayıf olduğundan Ramazan ayının orucunu tutamıyor. Gelecek Ramazan ayına kadar da orucunun kazasını yerine getiremeyecektir; bu durumda ne yapması gerekir? Cevap: Sırf zaaf ve g&#252;&#231;s&#252;zl&#252;kten dolayı oru&#231; ve kazasından aciz olması orucun kazasının ondan kalkmasına sebep olmaz; tutmadığı Ramazan oru&#231;larının kazasını yerine getirmesi farzdır. Soru 2: Yeni bul&#251;ğ [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/oruc-hukumleri/">Oruç Hükümleri</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>
	<strong>Soru 1:</strong> Kızım m&uuml;kellef olmuştur. Fakat; b&uuml;nyesi zayıf olduğundan Ramazan ayının orucunu tutamıyor. Gelecek Ramazan ayına kadar da orucunun kazasını yerine getiremeyecektir; bu durumda ne yapması gerekir?</p>
<p>
	<strong>Cevap: </strong>Sırf zaaf ve g&uuml;&ccedil;s&uuml;zl&uuml;kten dolayı oru&ccedil; ve kazasından aciz olması orucun kazasının ondan kalkmasına sebep olmaz; tutmadığı Ramazan oru&ccedil;larının kazasını yerine getirmesi farzdır.</p>
<p>
	<strong>Soru 2: </strong>Yeni bul&ucirc;ğ &ccedil;ağına erdikleri i&ccedil;in oru&ccedil; tutmaları zor olan kızların h&uuml;km&uuml; nedir? Acaba kızların bul&ucirc;ğ yaşı, dokuz yaşını doldurmaları mıdır?</p>
<p>
	<strong>Cevap:</strong> Kızlar i&ccedil;in şer&#39;&icirc; erginlik yaşı, meşhur kavle g&ouml;re kameri yıl hesabıyla dokuz yaşını doldurmalarıdır. Dokuz yaşını doldurduktan sonra onlara oru&ccedil; farz olur; sırf bazı mazeretlerden dolayı oru&ccedil; tutmayı terk etmeleri caiz değildir. Fakat; g&uuml;n esnasında oru&ccedil; zararlı olursa veya oru&ccedil; tutmaları ağır bir meşakkat ve g&uuml;&ccedil;l&uuml;ğe sebep olursa, bu durumda oru&ccedil;larını yemeleri caiz olur.</p>
<p>
	<strong>Soru 3:</strong> Ben kesin olarak ne zaman m&uuml;kellefiyet &ccedil;ağına erdiğimi bilmiyorum. Sizden ricam, oru&ccedil; ve namazımın kazasının ne zamandan itibaren bana farz olduğunu a&ccedil;ıklamanızdır. O d&ouml;nemde meselenin h&uuml;km&uuml;n&uuml; bilmediğim dikkate alınarak; acaba, yediğim oru&ccedil;ların kaffareti de farz olur mu, yoksa sadece kazalarını yerine getirmem yeterli midir?</p>
<p>
	<strong>Cevap:</strong> Size farz olan, sadece kesin m&uuml;kellefiyet &ccedil;ağına erdikten sonra, kaza olduğunu kesin bildiğiniz oru&ccedil; ve namazlarınızın kazasıdır. Elbette m&uuml;kellefiyet &ccedil;ağına erdiğinizi kesin olarak bildikten sonra, bilerek yediğiniz oru&ccedil;ların kazası dışında &uuml;zerinize keffaret de farz olur.</p>
<p>
	<strong>Soru 4:</strong> Kızım dokuz yaşında olduğu i&ccedil;in oru&ccedil; &uuml;zerine farzdır. Ancak; oru&ccedil; tutması &ccedil;ok meşakkatli olduğu i&ccedil;in yemiştir. Bu durumda orucun kazası ona farz mıdır?</p>
<p>
	<strong>Cevap:</strong> Ramazan ayında yediği orucu kaza etmesi farzdır.</p>
<p>
	<strong>Soru 5:</strong> İnsan &ouml;nemli bir mazereti g&ouml;z &ouml;n&uuml;nde bulundurup orucun kendisine farz olmadığına dair y&uuml;zde ellinin &uuml;zerinde bir ihtimale dayanarak oru&ccedil; tutmaz da daha sonra orucun kendisine farz olduğunun farkına varırsa, kaza ve keffaret hususunda vazifesi nedir?</p>
<p>
	<strong>Cevap: </strong>Sırf orucun kendisine farz olmadığı ihtimaliyle Ramazan ayının orucunu yemiş olursa, bu durumda; kaza dışında keffaret de farz olur. Eğer kendisine bir zarar ulaşmasından korkarak orucunu yemişse ve korkusu insanların nezdinde makbul olan ge&ccedil;erli bir sebebe dayanırsa, keffaret farz olmaz, ama kazasını tutması farzdır.</p>
<p>
	<strong>Soru 6: </strong>G&ouml;rev b&ouml;lgesinde sefer&icirc; olmasından dolayı ge&ccedil;en Ramazan ayının orucunu tutmayan bir asker bu yıl yine g&ouml;rev b&ouml;lgesinde olduğu i&ccedil;in b&uuml;y&uuml;k bir ihtimalle orucunu tutamayacaktır. Askerliğini tamamladıktan sonra, bu iki yılın orucunu kaza etmek istediğinde &uuml;zerine keffaret de farz olur mu?</p>
<p>
	<strong>Cevap:</strong> Ramazan ayının orucu, seferde olması mazeretiyle kaza olur ve bu mazeret sonraki Ramazan ayına kadar devam ederse, bu durumda sadece oru&ccedil;ları kaza etmesi farzdır; keffaret vermesi farz değildir.</p>
<p>
	<strong>Soru 7:</strong> Oru&ccedil;lu kimse c&uuml;n&uuml;p olur ve &ouml;ğleden &ouml;nce de bunun farkına varmaz; farkına varınca irtimas&icirc; gus&uuml;l ederse,* orucu batıl olur mu? Guslettikten sonra bunu fark ederse orucun kazası farz olur mu?</p>
<p>
	<strong>Cevap: </strong>İrtimas&icirc; gus&uuml;l alması unutkanlık ve gaflet y&uuml;z&uuml;nden olursa gus&uuml;l ve orucu sahihtir; orucun kazası farz değildir.</p>
<p>
	<strong>Soru 8: </strong>&Ouml;ğleden &ouml;nce ikamet edeceği yere ulaşmak niyetiyle hareket eden sefer&icirc; bir şahıs yolda karşılaştığı bir olay y&uuml;z&uuml;nden o vakitte ikamet edeceği yere ulaşamazsa, orucu sakıncalı mıdır? Acaba b&ouml;yle birisine o g&uuml;n&uuml;n orucunun keffareti de farz mıdır, yoksa sadece kaza etmesi yeterli midir?</p>
<p>
	<strong>Cevap:</strong> Seferde tuttuğu oru&ccedil; sahih değildir, ikamet edeceği yere ulaşamadığı i&ccedil;in o g&uuml;n&uuml;n orucunu kaza etmesi farzdır. Bu durumda keffaret farz olmaz.</p>
<p>
	<strong>Soru 9:</strong> Ramazan ayında u&ccedil;ak iki bu&ccedil;uk-&uuml;&ccedil; saat s&uuml;recek uzak bir noktaya gitmek i&ccedil;in y&uuml;ksek bir noktadan u&ccedil;uş yapmak ister, hostes ve pilot kendi dengelerini iyi korumak i&ccedil;in, her yirmi dakikada bir su i&ccedil;meye ihtiya&ccedil; duyarlarsa, bu durumda kaza dışında keffaret de farz olur mu?</p>
<p>
	<strong>Cevap:</strong> Oru&ccedil; zararlı olursa, yemeleri caizdir. O g&uuml;n&uuml;n orucunu da kaza etmelidirler. Bu durumda keffaret farz olmaz.</p>
<p>
	<strong>Soru 10:</strong> Ramazan ayında akşam ezanına iki saat veya daha az bir s&uuml;re kala, hayız olan kadının orucu batıl olur mu?</p>
<p>
	<strong>Cevap:</strong> Evet, orucu batıl olur.</p>
<p>
	<strong>Soru 11:</strong> Bedeni ıslanmayacak şekilde &ouml;zel dalgı&ccedil; elbisesi ve benzeriyle suya dalan kimsenin orucunun h&uuml;km&uuml; nedir?</p>
<p>
	<strong>Cevap: </strong>Elbise başına yapışmış olursa, orucunun sahih olması sakıncalıdır; ihtiyaten farz olarak orucunu kaza etmelidir.</p>
<p>
	<strong>Soru 12:</strong> Ramazan ayında orucunu yiyerek, a&ccedil; kalma zahmetinden kurtulmak i&ccedil;in kasıtlı olarak yolculuk yapmak caiz midir? (&Ccedil;&uuml;nk&uuml; yolculuk yapınca sefer&icirc; olur ve dolayısıyla orucunu yemesi farz olur.)</p>
<p>
	<strong>Cevap:</strong> Bu yolculuğun sakıncası yoktur. Yolculuğu, orucun zorluğundan kurtulmak i&ccedil;in olsa bile orucu yemesi farzdır.</p>
<p>
	<strong>Soru 13:</strong> &Uuml;zerinde farz oru&ccedil; olan kimse bu oru&ccedil;larını tutmak ister, ancak; bir olay nedeniyle farz oru&ccedil; tutamazsa, s&uuml;nnet oruca niyet etmesi sahih midir? Mesela; s&uuml;nnet oru&ccedil; tutulması uygun olan bir g&uuml;nde g&uuml;neş doğduktan sonra yolculuğa &ccedil;ıkıp &ouml;ğleden sonra hi&ccedil;bir şey yemeden ve i&ccedil;meden d&ouml;nerse, niyet vaktinin ge&ccedil;mesi y&uuml;z&uuml;nden farz oruca niyet edemeyen b&ouml;yle bir kimse, s&uuml;nnet oruca niyet edebilir mi?</p>
<p>
	<strong>Cevap: </strong>&Uuml;zerine Ramazan ayının orucunun kazası farz olursa, farz oruca niyet etmenin zamanı ge&ccedil;se bile, m&uuml;stehap oruca niyet etmesi sahih değildir.</p>
<p>
	<strong>Soru 14:</strong> Ben sigara i&ccedil;meğe alışkınım. M&uuml;barek Ramazan ayında elimde olmadan (sigara i&ccedil;mediğim i&ccedil;in) sinirleniyorum. Bu h&acirc;lim ailemi huzursuz ediyor, ben de şahsen bu durumdan rahatsız oluyorum; bu durumda vazifem nedir?</p>
<p>
	<strong>Cevap:</strong> Ramazan ayının orucu &uuml;zerinize farzdır; oru&ccedil;luyken sigara i&ccedil;meniz veya hi&ccedil;bir haklı sebep yokken diğerlerine sert davranmanız caiz değildir. Sigarayı bırakmanın sinirlenmeyle de bir alakası yoktur.</p>
<p>
	__________________________________________________</p>
<p>
	* &#8211; İrtimas&icirc; gus&uuml;l, v&uuml;cudu temizledikten sonra gus&uuml;l niyetiyle suya dalmakla yapılan gusle denir.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/oruc-hukumleri/">Oruç Hükümleri</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
