Dünya içtikçe susuzluğu artıran ve sonunda insanı öldüren deniz suyu misalidir. Tuhef’ul-Ukul, 396 İmam Musa Kazım (a.s)

Hz. İsa’nın, Ruhullah Lakabı

Hz. İsa’nın, Ruhullah Lakabı

Soru

Neden Hz. İsa, Ruhullah (Allah’ın ruhu) olarak adlandırılmıştır? Yüce Allah’ın, Hz. Âdem’e kendi ruhundan üflemesinin manası nedir?

Kısa Cevap

Bazı özellikler, değişik ve birçok şeylerde veya bireylerde bulunmasına karşın, bazı deliller nedeniyle özel bir birey veya şeyde belirgin olarak ilan edilir. Örneğin Allah’ın olan tüm gökler ve yeryüzü arasında Kâbe’nin Allah’ın evi olarak tanıtılması bu kabildendir. Bu anlamda tüm peygamberler ve mümin bireyler Allah’ın ruhuna isnat edilmekle birlikte, bu istinat Hz. İsa ve Hz. Âdem ile ilgili olarak, bu iki şahsın özel bir şekilde yaratılması nedeniyle belirgin bir şekilde ortaya çıkmış ve bu esas uyarınca da Hz. İsa, “Ruhullah” olarak adlandırılmıştır. Elbette bu ad ve lakap onun kulluğuna bir halel ve noksanlık getirmemiş veya onu ulûhiyet mertebesine çıkarmamıştır.

Ayrıntılı Cevap

Kur’ân-ı Kerim’de bu ilahî Peygamber’i tanıtma noktasında mevcut olan ayet şöyle buyurmaktadır:

“Ey Kitab ehli! Dininizde sınırları aşmayın ve Allah hakkında ancak hakkı söyleyin. Meryem oğlu İsa Mesih, ancak Allah’ın Peygamber’i, Meryem’e ulaştırdığı (emriyle onda var ettiği) kelimesi ve kendisinden bir ruhtur. Öyleyse Allah’a ve peygamberlerine iman edin, “(Allah) üçtür” demeyin. Kendi iyiliğiniz için buna son verin. Allah, ancak bir tek ilâhtır. O, çocuk sahibi olmaktan uzaktır. Göklerdeki her şey, yerdeki her şey O’nundur. Vekil olarak Allah yeter.”[1]

Bu ayete istinatta bulunarak ruhullah kelimesi, Hz. İsa’nın isimlerinden biri sıfatıyla İslâmî metinlerde kullanılmıştır. Öte taraftan Kur’ân-ı Kerim’in açıkça belirtmesiyle ruh, az bir bilgiyle tüm yönlerinin bilinebileceği konulardan değildir.[2] Bununla birlikte Kur’ân’da ruh kelimesini değişik manalarda kullanan birçok ayete rastlamaktayız ve bunların arasında ortak bir nokta bulunabilir. Kur’ân’daki ruh kelimesinin bazı manaları şunlardır:

1. Allah’ın mesajını peygamberlere ulaştıran yakın melek.[3]

2. Semavi kitap.[4]

3. Allah tarafından kullarına gönderilmiş gaybi yardım.[5]

4. Hz. İsa’nın bir özelliği.

Son örnek bağlamında, Kur’ân’da bir defa Hz. İsa’nın Allah’ın ruhu olarak adlandırıldığını[6] ve başka bir yerde de onun “Kutsal Ruh” ile desteklendiğini[7] gözlemlemekteyiz. Tabirdeki bu ihtilafın niteliği bizim için açık olmayan ruhun değişik yönlerine matuf olabilir. Şayet bütün bu belirtilen hususlar, kendi başına herhangi bir belirsizlik veya soru yaratmayabilirdi. Ancak Hıristiyanlar, bu ayetleri kullanarak, Kur’ân’ın da Hz. İsa’nın bir takım özelliklere sahip olduğunu kabul ettiğini, onu kadim bildiğini, Allah’ın yaratığı bilmediğini ve Allah’ın oğlu bildiğine dair kendi inançlarını desteklediğini iddia ederek Müslümanlara bir takım hususları kabul ettirmeye yeltenmesine neden oldu.[8]

Bu konuların eskiden beri dile getirildiği ve Masum önderlerimizin de bu tür iddialar karşısında takipçilerini uygun cevaplarla bilgilendirdiklerini bilmeliyiz. Aşağıdaki iki numuneye dikkat ediniz:

Hamran, İmam Sadık’tan “Ondan bir ruh” âyeti ile ilgili olarak bir açıklama ister. İmam cevap olarak şöyle buyurur:

“Bu ruhtan kasıt, yaratılmış bir varlıktır ve Allah onu Âdem ve İsa’nın varlığına koymuştur.”[9]

Bu şekilde İmam, “eğer Allah’ın ruhu bir fertte olursa, kesinlikle o da kendi tanrısı gibi ezeli ve ebedi olacaktır” diye öne sürülen şüpheyi ortadan kaldırmaktadır.

İmam Sadık (a.s), bu hususla bağlantılı olarak başka bir yerde Muhammed b. Müslim’e verdiği cevapta şöyle buyurmaktadır:

“Allah evler arasından Kâbe’yi seçtiği ve orası benim evimdir dediği gibi, bir Peygamber’i (İbrahim) de diğer peygamberler arasından seçmiş ve “o benim dostumdur” demiştir. Aynı şekilde diğer hususlara benzer şekilde İsa’yı kendi ruhu olarak ilan etmesinin sebebi de onu diğer ruhlar arasından seçmiş olmasıdır. Bu konu onun yaratılmış olması gerçeğine zarar vermez. İsa da diğer peygamberler gibi, Allah’ın yaratığı idi ve onun yönlendirmesiyle görevini icra ediyordu.”[10]

İmam, burada önemli bir noktaya işaret etmektedir: Allah bazen herkeste veya birçok bireyde bulunan bir özelliği bir takım deliller nedeniyle bir şeyde veya bir bireyde belirgin kılar, ama bu, söz konusu özelliğin diğer şahıslarda bulunmadığı anlamına gelmez. Örnek:

1. Tüm evren Allah’ın olmasına karşın[11] O, Mekke şehrinde küçük bir alanı belirgin kılmış ve orasını “evim”[12] vurgusuyla kendi evi olarak ilan etmiştir.

2. Kur’ân’ın açıkça buyurmasıyla tüm peygamberler ve melekler, Allah’ın seçilmiş yaratıkları olmasına rağmen,[13] bu kutsal kitabın bir başka yerinde peygamberlerden bir grubun belirgin olarak seçildiği ilan edilmiştir.[14]

3. Son olarak, ilahî ruh tüm peygamberlere verilmesine ve onların ve hatta diğer imanlı şahısların Allah tarafından bir ruhla desteklenmesine karşın,[15] bu özellik Hz. İsa hakkında ve ondan önce de Hz. Âdem’de[16] belirgin bir şekilde ilan edilmiştir.

Bu esas uyarınca Hz. İsa’nın “Ruhullah” olmasını onu Tanrı’ya benzer kılacak ve Tanrı’nın bir cüzünün kendinde cisimleştiğini çağrıştıracak bir özellik olarak algılamamak gerekir.

Hz. İsa’nın beşikteyken ilk sözü “Ben Allah’ın kuluyum.”[17] idi. Kendisi misyonunun son döneminde de Allah’a şöyle hitap etmiştir:

“Ben takipçilerime, benim ve sizin rabbiniz olan Allah’a ibadet edin dedim.”[18]
“Sen benim kalbimden haberdarsın ve ben senin ilmine ulaşamam.”[19]

Hz. İsa bu şekilde kendi kulluk mertebesini ilan etmiştir. Bu ilahî Peygamber babasız yaratılmıştır. Nitekim Âdem de babasız ve annesiz olarak yaratılmıştı. Bu esas uyarınca tüm insanların yaratılması, Allah tarafından bir mucize olsa da bu mucize bu iki şahıs hakkında daha belirgin kılınmıştır. Bu nedenle Allah, peygamberleri arasında bu iki şahsı belirgin kılmış ve onları kendi ruhuna isnat etmiştir. Elbette Allah istediği her kuluna kendi ruhundan üfleyebilir.[20]

–—


[1]      Nisa, 171.

[2]      İsra, 85.

[3]      Nahl, 102; Meryem, 17; Şuara, 193.

[4]      Şura, 52.

[5]      Mücadele, 22; Bakara, 87.

[6]      Nisa, 171.

[7]      Bakara, 87 ve 253.

[8]      Elbette bazı Hıristiyan mütekellimler teslise tapmayı kabul etmemekte ve bir takım yorum ve teviller ile kendilerinin muvahhit olduğunu ispat etmeye çalışmaktadır. Gerçek Hıristiyanların Allah’a taptıklarını bilmeliyiz. Bu husus, Âl-i İmran Sûresinin 64. âyetinde belirtilmiştir.

[9]      Kuleynî, Muhammed bin Yakup, el-Kâfi, c. 1, s. 133, hadis 2, Daru’l Kutubu’l İslamiye, Tahran, 1365.

[10]    a.g.e, hadis 3.

[11]    Âl-i İmran, 189 ve benzer başka ayetler de mevcuttur.

[12]    Bakara, 125.

[13]    Hac, 75.

[14]    Âl-i İmran, 33; Bakara, 130.

[15]    Mücadele, 22.

[16]    Hicr, 29; Sad, 72.

[17]    Meryem, 30.

[18]    Maide, 117.

[19]    Maide, 116.

[20]    Gafir, 15.