la havle ve la kuvvete ila billahzikri 99 derde devadır. Bunların en küçüğü gam ve kederdir. Müstedrek’ul-Vesail, c. 5, s. 367 Hz. Muhammed (s.a.a)

İslam Ülkelerinin İçinde Bulunduğu Durum

İslam Ülkelerinin İçinde Bulunduğu Durum

Soru

Neden o kadar İslami ülkenin hiçbirisi iyi durumda değil? Sürekli İsviçre, İsveç ve Kanada övülüyor. İslami ülkelerden de Avrupa’ya daha yakın olan Türkiye gibi veya Japonya ve Kore’ye yakın olan Malezya gibi ülkelerde insani değerlere daha fazla riayet ediliyor, bu ülkeler demokrasiye daha yakın ve oralarda insanların gelişmesi için ortam daha fazla müheyyadır. Sürekli şöyle denilmektedir: Sorun bizim Müslümanlığımızdadır. Her halükârda neden doğru dürüst bir İslami ülke yok? Neden savaşların, fitnelerin ve hatta ekonomik ve düşünsel fakirliğin daha fazla bulunduğu yerler İslami ülkelerdir? Kur’an-ı Kerim’de “Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk sapıklıktan iyice ayrılmıştır” denilmektedir. Öyle ise neden din ile kalkınamadık ve ilerleyemedik?

Kısa Cevap

İslam dini anlayışında insan büyük ve üstün bir değere sahiptir. O Allah’ın yeryüzündeki halifesidir. İslam dininin insana verdiği değer ve ona gösterdiği ihtiram dünyanın hiçbir yerinde yoktur. İnsana değer vermek ile dünyada savaşları başlatmak ve insanları öldürmek ise kesinlikle bir arada olamaz ve birbiriyle uyuşmaz.

Filistin halkına yapılan bu zulümlere, son yıllarda Sırbistanlılar tarafından binlerce Müslüman’ın öldürülmesine şahit olduk. Afganistan ve Irak’ta günahsız insanların (kadın, erkek, çocuk) Amerika tarafından öldürülmelerine şahit olduk ve olmaktayız. ABD ve Avrupa ülkelerinde gün geçtikçe Müslümanların hayat tarzlarına sınırlamalar getirilmesine, İslam dinine hakaretler yağdırılmasına şahit oluyoruz. Acaba bunlar insana verilen değer midir? Maalesef günümüz dünyasında bazı Avrupa ülkelerinde teknoloji, bilim, ekonomi, askeri ve sağlık alanlarında yapılan hamleler ve kaydedilen ilerlemeler gözlerimizi kapatmış ve bizi kendilerine meczup etmiş ki artık onların insanlık ve insani değerlerle aralarındaki fasılayı görmez olduk. Onlar böylece kendi ayıplarını, yanlışlıklarını ve günahlarını kapatmış oldular. İslam medeniyeti bir zamanlar bütün medeniyetlere oranla altın konumundaydı. Ama neden İslami ülkeler günümüz dünyasında örnek olmaktan ve öncülük kafilesinden geri kaldılar, sorusu bağlamında söylenecek çok şeyler var. Özetle şunu söylemek gerekir ki, bunun bir çok nedeni var ve bu noktada birçok etken etkili olmuştur. İlahi düsturlara amel etmemenin, Müslümanlar arasında vahdetin/birliğin olmayışının vb. bunlardan birkaç tanesi olduğunu söylemek mümkündür. İslami ülkeler büyük hastalık olan bu etkenlere müptela olmuşlardır.

Âyet-i kerimedeki rüşt, terakki ve ilerleme anlamında değil, bilakis gerçeğe doğru yol almak anlamındadır.

Ayrıntılı Cevap

Asıl konuya geçmeden önce konunun netleşmesi için bazı noktalara değinmek gerekli görülmektedir:

1- Bütün ilahi dinler arasında İslam dini, bütün fertler, bütün mekanlar, bütün zamanlar için olduğundan kıyamete kadar kapsamlı ve geneldir. Dolayısıyla hiçbir tereddüt olmaksızın İslam dini Masum İmamın (a.f.) gaybeti döneminde de hükümete sahiptir.[1]

Rahmetli Allâme Tabatabâî şöyle yazmaktadır: “Kur’an-ı Kerim insanları hükümet ve siyasi gücü kurmaya davet etmemiş, bilakis hükümet ve siyasi gücü kurmayı zorunlu ve gerekli durumlardan bir durum telakki etmiştir. İnsanları hükümet kurmaya teşvik ve davet etmeye ihtiyacı yoktur. Kur’an’ın insanları kendisine davet ettiği ve onu gerçekleştirmeye teşvik ettiği tek şey dinin yörüngesinde ve din mihverli olarak bir arada toplanmak ve ittifak etmektir.”[2] Dolayısıyla dini sosyal ve siyasi hayattan uzaklaştırıp inzivaya ve birey dinine dönüştürmek, dini tahrif etmek ve hakikatinden ayırmak anlamındadır.

Günümüz dünyasında var olan İslami ülkelerin her birisi has bir hükümete sahip konuna gelmiştir. Onlardan bir kısmı cumhuriyet, bir kısmı padişahlık ve benzeridir.[3]

Hükümetlerde var olan bu çeşitlilik, onlardan bir kısmının dinî hükümetler olmadığına delildir. Zira İslam gerçek anlamda tahkiki olarak sayılı hükümet tarzlarını insanlara sunmamıştır. Bilakis İslami anlayışta meşru olan tek hükümet; dinî, ilahi öğreti ve değerlere dayalı hükümettir.

2- Dinî hükümet siyasette, iktisatta ve toplumu yönetme bağlamında has bir dini, bütün yönleri ve ayrıntılarıyla kaynak ve referans alan bir hükümettir. Yani devlet ve diğer bütün kuruluşları, dini öğretilere ve talimatlara karşı kendini sorumlu ve yükümlü bilir. Bütün tedbir, kanun koyma ve toplumun değişik ilişkilerini tanzim etme noktasında dinin varlığını korumaya ve tüm hükümet alanlarında dinî talimatlardan ve öğretilerden ilham almaya çalışıyor.[4] Sosyal sorunları çözme noktasında yönetimde ve yapacağı programlarda fıkıhsal çerçeveyi ve dinî ölçü ve değerlerini dikkate alır ve göz önünde bulundurur.[5]

3- Dinî hükümette camianın yönetimi (rehberliği) din için bir araç konumundadır. Bu nedenle hükümetin, dinin hedeflerinden bağımsız kendine has herhangi bir hedefi yoktur. Yani hükümetin dinden bağımsız bir değeri yoktur. Onun değeri dine verdiği değere ve dininin değerlerini icra ettiği oranla değerlendiriliyor.[6]

4- Demokrasi, halkın halka egemen olması anlamındadır. Genelde halkın ekseriyetinin reyiyle seçilen milletvekilleri vesilesiyle kurulan ulus meclis kanalıyla bu egemenlik tahakkuk bulur. Bu sistemde hükümet işlerini idare etme olgusu, kanunen rey sahibi olan ekseriyeti teşkil eden halka verilmektedir.[7]

Beşerin şimdiye kadar ulaşmış olduğu çeşitli hükümetler içerisinde en uygunu demokrasi şeklinde olan hükümettir. Beşeri hükümetlere karşı ilahi hükümet söz konusudur. İlahi sistemde rehberin tayini ve azledilmesi Allah’ın elindedir. Dolayısıyla seçilen rehbere itaat etmek topluma vaciptir. Peygamberler (a.s.) döneminde Allah tarafından seçilen peygamberlerin kendileri Allah’ın seçtiği hâkimler idi. Nübüvvetten (s.a.a.) sonra Şia anlayışında bunun sorumluluğu On iki İmamın (a.s.) uhdesindedir. Gaybet döneminde ise bu sorumluluk adil, müçtehit, toplumun siyasi yönetiminin uhdesinden gelebilen müçtehitlerin uhdesindedir.[8]

5- Materyalist ekollerin tersine İslam dini, insanın konumuna ve insanın insanlık makamına çok büyük ve olağanüstü bir konum atfetmektedir. İslam şöyle diyor: “İnsanın kanı muhteremdir, insanın şahsiyeti muhteremdir, ölü insan bile muhteremdir.[9] İnsan bağımsız ve özgür bir şahsiyet olmasının yanı sıra bir sorumluluğa sahiptir. İnsan Allah’ın emanetçisidir.[10] Anlattıklarımız bir insanın İslam ve Kur’an anlayışındaki değerlerden birkaç örnektir.

Dünyanın neresinde insan denen varlığa matuf böyle bir ihtiram ve değer bulunabilir? Birinci dünya savaşında on milyon insan ve ikinci dünya savaşında yüz milyon insan öldürüldü veya sakat bırakıldı. Buna karşı dünyayı yöneten hiçbir önder, böyle büyük bir faciaya karşı bir damla gözyaşı dökmeyi bırakın, bütün bunları insan yaratılışının, doğanın gereksinimi ve zamanın determinizmi şeklinde telakki edip değerlendirdiler.

İslam dini insana insanlık camiasının bütün fertlerini bir bedenin organı bilip bir insanı öldürmeyi, bütün insanları öldürmek gibi telakki ederek[11] insana büyük değer vermektedir.[12]

İslam dininde insana verilen bu denli değer ve ihtiramı, dünyanın herhangi bir yerinde, insan severlikten ve insan hukukundan söz eden ülkelerin hiçbirinde görebilir misiniz?

Sömürgeci güç ve devletler dünyanın bir çok bölgesinde kendi menfaatlerini elde etmek için ne kadar savaşlar çıkardılar. Vahşice öldürdükleri insanların sayısı ve yıkıp viran ettikleri yerler ne kadardır?

Neden medeni, demokrat, özgürlükçü, insan haklarının savunucusu olduğunu iddia eden Fransa gibi bazı Batı ülkelerinde Müslüman kadının hicabına engel olunuyor?

Neden kendi ülkelerinden sürgün edilen, her gün onlarca insanın öldürüldüğü, birçoğunun karanlık kuyularda hapsedildiği, durumlarından haber bile alınamayan Filistin halkına yapılan bu denli büyük zülüm karşısında bütün Batı ülkeleri sesiz kalıyor? Bırakın itiraz etmelerini, yapılan bu denli zulümleri himaye ediyorlar. Allah aşkına insani değerlere riayet etmek bu mudur?

Son senelerde Sırplar tarafından binlerce Müslüman’ın öldürüldüğüne şahit olmadık mı? Öldürülen bu insanlar Batılı değil miydi?

Afganistan ve Irak’ta (kadın, erkek, çocuk, büyük ve küçük) olmak üzere günahsız insanların Amerika tarafından öldürüldüklerine şahit değil miyiz? Bunlar, insan haklarının riayet edilmesi gereken insan sınıfına giren varlıklar değil midirler?

Daha birkaç yıl önceye kadar güya medeniyetli olan batılı ülkelerin Afrikalıları köle aldıklarına şahit olmuyor muyduk?

Amerika ve Avrupa ülkelerinde hemen hemen her gün Müslümanlara sınırlamalar getirildiğine ve hakaret edildiğine şahit olmuyor muyuz?

Maalesef bu gün bazı batı ülkelerinde gerçekleşen bazı ilmi, iktisadi, askeri ve sağlıktaki gelişmeler bizim gözlerimizi kamaştırmış ve karartmış. Öyleki artık onların insanlıktan, insani değerlerden ve insan haklarından ne kadar uzaklaştıklarını göremiyoruz. Onların işaret edilen alanlarda göstermiş oldukları bu ilerlemeler ve gelişmeler yaptıkları bu denli hatalarını, yanlışlıklarını ve günahlarını kapatmış.

Burada kısa da olsa İslam medeniyetine değinmekte yarar var: İslam dini Hicaz bölgesinde zuhur etti. Hicaz bölgesi İslam’ın zuhur ettiği esnada medeniyet ve kültür bakımından dünyanın en geri kalmış bölgelerinden bir bölge idi. İslam “Cahiliyet devri” olarak isimlendirilmiş bir dönemde, bu Hicaz bölgesinde zuhur etti ve varlığı burada başladı.

Peygamber’in (s.a.a.) risalet döneminden sonra hilafet başlamış ve bu hilafet on ikinci asra kadar devam etmiştir. Bu yıllarda İslam, medeniyetlerin en parlağına sahip idi. Özellikle üçüncü, dördüncü ve beşinci asırlarda emsalsiz olan bilim adamları, ilim üretmek için amansızca çalışmış ve bu bağlamda gözleri kamaştıracak şekilde hizmetler vermiş ve ilerlemeler kaydetmişlerdir. Örnek bâbından Farabi, Ebu Reyhan, İbn Sina, Hace Nasiruddin Tûsi gibi şahsiyetlere işaret edebiliriz. Bu şahsiyetlerin kitapları asırlarca Batılıların üniversitelerinde okutuluyordu, onların ilmi kaynaklarıydılar.

Tarihi kaynaklarda zikredildiği gibi bu dönemde Avrupa ve Batılıların bu bağlamda böyle bir gelişme, ilerleme ve ilmi kalkınmalarının olduğu kaydedilmemiştir. Bilakis onlar için bu dönem bütün Avrupa’yı kapsamış istibdat ve istismar devri olmuştur.

Miladî sekizinci asırdan on birinci asra kadar İslam’ın altın çağı diye adlandırılmıştır. Batılı düşünürler bu dönemi İslam dünyasının kültürü ve medeniyetinin ilerleme ve kalkınma bağlamında had safhasına ulaştığını kabul etmektedirler. Onların Batı ve Avrupa dünyasının orta çağının düşüncelerine saplandıkları bu dönemde, İslam dünyasının ve İran’ın, medeniyet ve kültür bağlamında en parlak medeniyete sahip olduğunu itiraf ediyorlar.[13]

Günümüzde dünyanın her tarafına hâkimiyet kuran Avrupa’nın büyük ve hayret verici yeni medeniyeti, art niyetli olmayan araştırmacıların itirafı ve onayıyla, İslam’ın başarılı ve güçlü medeniyetinden mayasını almıştır.

Örneğin Gustave Le Bon şöyle diyor: “Bazıları, inkârcı ve kâfir (Müslümanlar) bir kavmin, Hıristiyan Avrupa’yı müptela olduğu vahşilikten ve cehaletten çıkardığını ikrar ve itiraf etmekten utanıyorlar. Bu nedenle bunu gizlemeye çalışıyorlar… Müslüman bilinen bu insanların ahlâkının nüfuzu, Romanya saltanatını alt üst eden Avrupa’nın vahşi kavimlerini ilerleme ve kalkınma yoluna sürükledi. Hakeza onların felsefî nüfuzu, batılıların kendilerinden tamamen bihaber oldukları ilimlerin, fenlerin ve felsefenin kapısını onların yüzüne açtı. Altı yüz sene biz Avrupalıların üstadı idiler.”[14] [15]

İslami toplumların geri kalmışlıklarının sebebi nedir, sorusuna gelince cevaben bu geri kalmışlığa neden olan sebeplerin bir kaçına kısa bir şekilde işaret ediyoruz:

1. Peygamber’in (s.a.a.) vefatından sonra çok az bir zaman hariç İslam düsturlarına amel edilmemesi.

2. İslam dünyası ve İran coğrafyasının sınırları içerisinde gerçekleşen iç savaşlar, askeri kargaşalar, Emevî ve Abbasîlerin gerçekleştirdikleri savaşlar; İslam medeniyetine ve İslami ülkelere dışarıdan yapılan yıkıcı ve viran edici saldırılar; Moğolların İslam dünyasına yapmış olduğu saldırı ve İslam medeniyetine karşı yapmış olduğu yağmacılık. Çok açıktır ki İslam dünyasının bir bölümünde elde edilen ilmî gelişmeler ve kalkınmalar sulh ve emniyet gölgesinde olmuştur. Farabî ve İbn Sina gibi şahsiyetlerin yapmış oldukları ilmi çalışmalar gibi.

3. İslam’ın yayıldığı coğrafya dünyasında düşünsel ortamın ve vahdetin olmayışı.[16]

4. Sömürgeci fenomenin farklı şekil ve kalıplarda zuhur etmesi. Bu fenomen İslami ülkelerin servetini yağmaladı, İslami ülkelerde Müslümanlara ait olan üretici ve tasarrufa dayalı kültürü çözerek kendi israfçı ve tüketim kültürünü onlara dayattı. Bunun ardından bu ülkelerin insani kaynaklarını kendi hedeflerine hizmet edecek duruma getirdiler.

5. Peygamber (s.a.a.) döneminde şekillenen İslam’ın, birlik ve beraberlik, adalet, kültür ve ilim talipliği gibi inkılabi ve ıslahatçı mesaj ve şiarlarının unutulması. On dört asır boyunca varlığını sürdüren hükümetlerin hiçbirisi pratikte İslam’ın ve İslami mesajın ve kültürün hamisi değildiler.[17]

6. İslami ülkelerin bazı yöneticilerinin yetersizliği ve bencil olmaları.

Bahsedilen âyetteki rüşt kelimesiyle kastedilenin ne olduğuna gelince, lügatte “rüşt” kelimesi “yolunu bulmak ve gerçeğe varmak” anlamındadır. Bu kelime “hakikatten sapma ve gerçeklikten uzaklaşma” anlamını taşıyan “gayy” kelimesin karşıtıdır.[18] Dolayısıyla âyet-i kerimedeki “rüşt”, terakki ve ilerleme anlamında değil, bilakis gerçeğe doğru yol almak anlamındadır. Bu nedenle Müslümanların ilerlemesi veya geri kalmışlıklarıyla yakından ve uzaktan herhangi bir irtibatı yoktur.

–—


[1]     Mezahirî, Nüktehayi Piramuni Velayeti Fakih ve Hükümeti Dini, s . 20 ve 22 arası, İntişarat-ı Besair, Çap-ı Rezevî, h.ş. 1378.

[2]     Tabatabâî, Seyyid Muhammed Hüseyin, el-Mizan fi Tefsir-i Kur’an, c. 3, s. 144, Tahran, Daru’l-Kutubi’l-İslamiye, h.ş. 1393.

[3]     Bkz. Cevad Âmulî, Abdullah Nisbetî, Din ve Dünya, s. 20, Merkez-i Neşr-i İsra, Birinci baskı, h.ş. 1381.

[4]     Vaizî, Ahmet, Hikmet-i İslamî, s. 30- 31, Kum, Defter-i Telif ve Neşr-i Mutunî Dersi Havza, Neşr-i Samir, Birinci baskı, h.ş. 1380.

[5]     Cevad Âmulî, Abdullah, Nisbeti Din ve Dünya,, s. 22, Merkez-i Neşr-i İsra, Birinci baskı, h.ş. 1381.

[6]     Cevad Âmulî, Abdullah, Nisbeti Din ve Dünya, s. 25, Merkez-i Neşr-i İsra, Birinci baskı, h.ş. 1381.

[7]     Rabbanî Gülpeyganî, Ali, Din ve Devlet, s. 25, b. 3, Merkez-i Neşr-i Âsar, Pejuheşgah-i Ferheng ve Endişeyi İslami, h.ş. 1381.

[8]     Rabbanî Gülpeyganî, Ali, Din ve Devlet, s. 27, b. 3, Merkez-i Neşr-i Âsar, Pejuheşgah-i Ferheng ve Endişeyi İslami, h.ş. 1381.

[9]     Nisa, 93.

[10]    Ahzap, 72.

[11]    Maide, 32.

[12]    Subhanî, Cafer, Kitab-ı Simayı İnsan-ı Kamil der Kuran, s. 300-307, b. 9, Kum, Merkez-i Çap ve Neşr-i Defter-i Tebligat-ı İslami Havzayı İlmiye, h.ş. 1385.

[13]    Renan, Colin, Tarih-i İlmiyi Cambridge,, tercüme: Hasan Efşar, s. 281 ve 350, b. 3, Tahran, Neşr-i Merkez, h.ş. 1371.

[14]    Mutahharî, Murtaza, İnsan ve Sirişt, s. 6-9, b. 6, İntişarat-ı Sadra, h.ş. 1361.

[15]    Will Durant, Tarih-i Temeddün, c. 4, s. 815, b. 4, İntişarat-ı İlmi ve Ferhengi, h.ş. 1373.

[16]    Semih Atıf ez-Zeyn, Rişehayi Zaaf ve Agabmandegi Müslimin, tercüme: Mahmut Recebî, ve Kemal Niya, s. 41 ve 68, b. 1, Kum, Hicret.

[17]    Alemdar, Kazım, Çera İran Agab Mand ve Garb Pişreft Kerd?, Tahran, Neşr-i Tavsia, s. 293 ve 363, b. 7, 1381.

[18]    Mekarim Şirazî, Nâsır, Tefsir-i Numûne, c. 2, s. 204, b. 18, Tahran, Daru’l-Kutubi’l-Arabiye, h.ş. 1365.