Ben kimin mevlası isem, Ali de onun mevlasıdır. Tarih-u Dimeşk, 1/366/461 Hz. Muhammed (s.a.a)

İlahi Dinlerde Ahır Zaman Kurtarıcısı Mehdi’ye İnanmak

İlahi Dinlerde Ahır Zaman Kurtarıcısı Mehdi’ye İnanmak

 

Abdullah TURAN

 

Dünyayı ıslah edecek olan, insanlara vaat edilmiş Mehdi inancı, sadece İslâm dinine mahsus bir akide değildir. Bu inanç İslâm öncesi semavî dinlerde de mevcuttur. Ahir zaman kurtarıcısının zuhurunu, sadece İslâm ümmeti değil, bütün semavî dinlerin mensupları, hatta bütün insanlık beklemektedir. Bütün dinlerin mensupları, dünyanın karanlık ve buhranlı bir döneminde, yani her yeri zulüm, fesat ve dinsizliğin kapladığı bir zamanda büyük bir kurtarıcının zuhur edip gaybî bir güç sayesinde dünyanın bozuk durumunu düzelteceğine ve Allah inancını dinsizlik ve maddeciliğe üstün kılacağına inanmaktadırlar.

Bu ilâhî müjde, Kur'an-ı Kerim ve Allah Resulünün sahih sünnetine ilaveten, Zerdüştîlerin mukaddes kitaplarından sayılan Zend, Pezend ve Camasbname, Yahudilerin mukaddes kitabı Tevrat, ilâveleri ve Hıristiyanların mukaddes kitabı İncil gibi tahrif olmuş şekliyle de olsa baki kalan semavî kitapların yanı sıra, daha eski inançlardan olan Brahmanlar ve Budistlerin mukaddes kitaplarında da yer almıştır. Bu da şu demektir ki, bu inanç, bütün millet ve dinlerde mevcut olup, bütün inanç sahipleri gaybî yardımla desteklenecek vaat edilmiş güçlü bir kurtarıcıyı beklemekteler.

Demek ki, Zerdüştî'yle, Yahudi'siyle, Hıristiyan'ıyla ve Müslüman'ıyla bütün semavî dinlerin izleyicileri, dahası, bir şekilde semavî dinden etkilenen ya da semavî olması muhtemel olan inanç ve dünya görüşüne sahip olan herkes, ahir zamanda büyük bir ıslah edicinin zuhur edeceğine inanır ve onu bekler.

Hatta demek olur ki, dünyanın genelinde adalet ve barışı sağlayacak büyük bir kurtarıcının geleceğine inanmak ve böyle bir kurtarıcıyı beklemek, bütün insanların doğasında olan fıtrî bir içgüdüdür. Zaten herhangi bir dinî inanca sahip olmayan düşünür ve filozofların da böyle bir kurtarıcıyı ve onun kuracağı adalet düzenini beklediklerini ortaya koymaları, ancak böyle bir içgüdünün varlığıyla açıklanabilir.

Bundan dolayıdır ki, büyük müfessir ve filozof Allâme Tabatabaî (r.a) bu konuyu açıklarken özetle şöyle der: "İnsanoğlu yeryüzüne ayak bastığından itibaren mutluluk ve saadetle iç içe olan bir toplumsal hayatın ümidini hep kalbinde taşımış ve bu ümidine ulaşmak için çaba harcamıştır. Eğer böyle bir ümit gerçekleşmeyecek olsaydı, insanın böyle bir ümit taşıması mümkün olmazdı. Eğer yiyecek yaratılmasaydı, insana açlık duygusu da verilmezdi; eğer su olmasaydı, insanda susama duygusu da olmazdı; eğer ona bir eş yaratılmasaydı, cinsel duygu da verilmezdi.

İşte bu yüzden dünyada öyle bir zaman gelecek ki, insan topluluğu adalet ve eşitlikle dolacak, fertler barış ve sefa içinde yaşayacak, toplum fazilet ve kemal ile dolacaktır.

Yeryüzünü adaletle dolduracak bir şahsa olan inanç, İslâm'a özgü bir inanç da değildir. Kur'an-ı Kerim'de de bildirildiği üzere, diğer ilâhî dinlerde de bu müjde yer almıştır. Dahası, bu inanç insanın fıtratından kaynaklandığı için bütün insan topluluklarında, hatta putperestlerde bile vardır."

Buradan, Zerdüştîlerin ona, dünyanın kurtarıcısı anlamına gelen "Suşyant", Yahudilerin "Server-i Mikailî", Hıristiyanların "Vaad edilmiş Mesih" ve Müslümanların "Vaad edilmiş Mehdi" gibi, her milletin kendisinin anlayacağı bir lakap vermelerinin ve onu kendilerinden biri olarak görmelerinin de pekâlâ doğal olduğu anlaşılmaktadır.

Çünkü herhangi bir millete gönderilen bir ilâhî elçinin beyanında veya semavî kitapta ahir zamanda mutlak adaleti sağlayacak ve ilâhî dinin hâkimiyetini bütün cihanda kuracak bir ilâhî kurtarıcının geleceğine dair bir açıklama gelince, o millet ve topluluğun bu kurtarıcıyı kendilerinin anlayacağı bir lakapla anmalarından veya onun kendilerinden olan birinin olacağını sanmalarından yahut öyle yorumlamalarından daha doğal bir şey düşünülemez.

Elbette biz burada Hz. Mehdi'nin zuhur edeceğini ispatlamak için eski semavî kitaplarda yer alan müjdelere dayanmak istemiyoruz. Esasen buna ihtiyaç da yoktur. Zira konunun Kur'an ve Sünnet'te yeterli dayanağı vardır. Onlarca Kur'an ayeti açıkça veya dolaylı yoldan konuyu ortaya koymaktadır. Sünnet açısından da ister usul ister füruya ait olsun hiçbir İslami konu hakkında bu konuda geldiği kadar hadis gelmemiştir. Biz burada sadece ahir zamanda evrensel bir kurtarıcının zuhur edeceği gerçeğinin, bütün dinlerde yer alan ortak bir inanç olduğunu ve vahiy kaynaklı olup bütün peygamberlerin bu müjdeyi verdiğini belirtmek istiyoruz.

Bu arada diğer dinlerde yer alan bu konu hakkındaki bilgi ve belgelere geçmeden önce, İslam dinin bu hususta ortaya koyduğu bilgi ve belgelere işaret etmek istiyoruz.

Bununla birlikte biz burada konunun İslam dininin iki temel kaynağı olan Kur'an ve Sünnet'teki delillerini de burada sıralamak istemiyoruz. Gerçi ahır zaman kurtarıcısı inancı, hem Kur'an hem de Sünnette şüphe götürmeyen sayısız delillerle sabittir. Biz burada bu inancın asr-i saadetten itibaren, Müslümanların şüphe götürmeyen yaygın bir inanışı olduğu ve bu yüzden de İslam dininin hadis, tarih, siyer, tefsir, şiir ve edebiyat gibi bütün kaynaklarında yer aldığı ve aslında Müslümanların bu inanışla yoğrulduğu üzerinde durmak istiyoruz. Bu yüzden de konu üzerindeki araştırmamıza İslam kaynaklarını inceleyerek başlamak istiyoruz.    

İslâm Kaynaklarında Hz. Mehdi'ye İnanmak

 

Hz. İmam Mehdi (a.s)'ın ahır zamanda zuhur edip zulüm ve haksızlıkla dolmuş olan yeryüzünden her türlü zulüm ve haksızlığı kökünden kazıyarak onu baştanbaşa adalet ve eşitlikle dolduracağı inancı, asr-i saadetten itibaren Müslümanlar arasında yaygın olan köklü bir İslamî akide olup, ilgili bilgi ve belgeler İslamî kaynakların genelinde yer almıştır. Ancak hemen-hemen İslâmî kaynakların tamamında yer alan İmam Mehdi (a.s) hakkındaki bilgi ve belgelere geçmeden önce, Hz. Resulullah (s.a.a)'ın: "Kim boynunda biat olmadan (başka bir hadiste ise) -Kim zamanının imamını tanımadan- ölürse, cahiliye ölümüyle ölmüştür."[i] hadis-i şerifine dikkat çekmek istiyorum.

Naklettiğimiz bu hadisler, her zamanda herkes için büyük bir sorumluluk getirmektedir. Bu hadisler herkesi kendi zamanının imamını tanımak ve ona biat etmekle yükümlü kılmıştır.

Nitekim Allah Tealâ'nın; "O gün ki, her grup insanı imamlarıyla (önderleriyle) çağırırız; o gün kitabı sağından verilenler kitaplarını okurlar; onlara kıl kadar haksızlık edilmez. Bu dünyada (kalbi) kör olan ise, ahirette daha kör ve daha şaşkındır."[ii] ayetleri de, istisnasız her zaman ve mekânda insanların itaat etmesi farz olan bir imamın var olduğunu, dünya yaşamlarında o imamı tanıyıp itaat edenlerin ahirette amel defterleri sağ ellerinden verilecek olan ilahi mükafatı hak eden Ashab-ı Yemin olduklarını, dünya yaşamlarında o imamı tanımak hususunda şaşkınlığa düşüp kör kalanların ise, ahirette daha kör ve daha şaşkın olacaklarını açıkça ortaya koymaktadır.

Ne ilginçtir ki, Ehl-i Sünnet'in önde gelen müfessirlerinden Kurtubî, kendi tefsirinde bu ayeti tefsir ederken, Mucahid ve Katade'nin, ayette geçen "imamlar"dan maksadın, insanın kendine önder kabul ettiği liderler olduğunu, hak ehlinin kıyamet günü peygamberlerinin önderliğinde ayağa kalkarak amel defterlerini sağ ellerinden alacaklarını ve batıl ehlinin de dalâlet liderlerinin önderliğinde ayağa kalkarak amel defterlerini sol ellerinden alacaklarına dair görüşlerini naklettikten sonra Hz. Ali (a.s)'ın da; "Ayette geçen ‘imamlar'dan maksat, her asrın imamıdır." buyurduğunu kaydetmiş, sonra da Hz. Ali'nin Allah Resulü'nden naklettiği şu hadise yer vermiştir: Allah Resulü buyurmuştur ki:

"Kıyamet günü herkes kendi zamanının imamı, Rabbinin kitabı ve peygamberinin sünneti ile çağrılacak ve denilecek ki: ‘İbrahim'in takipçilerini getirin, Musa'nin takipçilerini getirin, İsa'nın takipçilerini getirin ve Muhammed'in takipçilerini getirin.' Böylece hak ehli ayağa kalkacak ve amel defterlerini sağ ellerinden alacaklar. Sonra; ‘Şeytanın takipçilerini ve sapık önderlerin takipçilerini getirin.' denilecektir. Evet, imam, ya hidayet imamı olur, ya da sapıklık imamı."[iii]

Bu gerçeği ortaya koyan diğer bir ayet de Allah Tealâ'nın; "Yarattıklarımız içerisinde bir topluluk vardır ki, hak ile hidayet eder ve onunla hükmederler."[iv] ayetidir.

Bu ayet-i kerime, her zaman için insanlar içerisinde hak üzere olup hakka hidayet eden ve hak ile hükmeden masum önderlerin var olduğunu ve var olmaya devam edeceğini açıkça ortaya koymaktadır. Nitekim Ehl-i Sünnet'in önde gelen müfessirlerinden Fahr-i Razî de bu ayetin tefsirinde Cübaî'den naklen der ki: "Bu ayet, yeryüzünün hiçbir zaman hak üzere olup hak ile amel eden ve hak ile hükmeden kimselerden boş olmayacağını ve onların hiçbir zaman batıl üzere birleşmeyeceklerini göstermektedir…"[v]

Fahr-i Razî, Allah Tealâ'nın; "O gün her ümmetten bir kişiyi onlara şahit tutarız; seni de bunlara şahit getiririz…"[vi] ayetinin tefsirinde de der ki: "Yeryüzünde var olan her topluluk içerisinde ve her asırda onlara şahitlik yapacak biri olmalıdır. Allah Resulü'nün asrındaki şahide gelince o, Allah Tealâ'nın; "Böylece sizi insanlara şahit olmanız için orta bir ümmet kıldık, Peygamber de size şahittir…"[vii] ayetinin mucibince Resul'ün kendisidir. Allah Resulü'nün zamanından sonra da her zaman için bir şahidin var olması gerektiği ispatlanmıştır. Bu, hiçbir asrın insanlara tanıklık edecek bir şahitten hali olmadığı sonucunu doğurur. Bu şahit de caizü'l-hata olmamalıdır. Aksi takdirde onun kendisi de başka bir şahide muhtaç olur ve bu sonsuza kadar teselsül edip gider. Teselsül ise batıldır. O hâlde, her asırda sözleriyle hücceti tamamlayan bir topluluğun var olduğu sabit olmuştur…"[viii]

Sonuç olarak naklettiğimiz bu ayet ve hadisler, her zaman ve asırda insanların tanıyıp itaat etmesi gereken masum önderlerin var olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Allah Resulü de; "Zamanının imamını tanımadan veya boynunda biat olmadan ölen, cahiliye ölümü ile ölür." buyururken mutlaka böyle bir imamı kastetmiştir. Yoksa Allah Resulü'nün, insanlara zamanın imamı olarak diktatör sultanları ve zalim yöneticileri tanıyıp onlara biat etmelerini söylemesi ve onları tanımayıp onlara biat etmeyenlerin cahiliye ölümü ile öleceklerini buyurması düşünülemez; aksine böyle bir şeyi düşünmenin kendisi kafirlik ve inançsızlık olur.

Kısacası; zalim yöneticileri tanımamak ve onlara biat etmemek, ne cahiliye ölümüyle ölme sonucunu doğurabilir, ne de ahirette kör ve şaşkın olarak haşrolmayı. Aksine, onlara gönül vermek ve onlara biat ederek yaptıkları mezalime katkıda bulunmak, böyle bir sonuç doğurabilir. O hâlde, tanınması ve biat edilmesi farz olan imam, Allah Resulü'nün; "Benden sonra hepsi Kureyş'ten olan on iki halife gelecektir."[ix], "Kureyş'ten on iki halife oldukça bu din, düşmanlarına karşı hep muzaffer olacak ve hiçbir muhalif ve münafık ona zarar veremeyecektir."[x], "Benden sonra halifelerin sayısı, İsrail oğullarının reisleri gibi, on ikidir."[xi], "Benden sonra imamların sayısı, İsrail oğullarının reisleri ve İsa'nın havarîleri gibi, on ikidir."[xii],"Benden sonra Ehl-i Beyt'imden on iki imam gelecektir."[xiii],"Ben peygamberlerin efendisiyim, Ali bin Ebu Talip de vasilerin efendisidir; benim vasilerim on iki kişidir. Onların ilki Ali, sonuncusu da Kaim'dir."[xiv] gibi tabirlerle ümmete muştuladığı kimseler, Ehl-i Beyt'inden olan On İki İmamlardan gayrisi olamaz.

Ama ne var ki, Allah Resulü'nün ümmetine hidayet meşalesi ve kurtuluş gemisi olarak tanıttığı Ehl-i Beyt İmamları'ndan on biri, kendi dönemlerinde Hz. Resulullah'tan sonra fırtınalara kapılan İslâm ümmeti gemisine kaptanlık yapmış ve hidayet arayanları selâmetle kurtuluş sahiline hidayet etmişlerse de, sonunda onların on biri de zalimler tarafından katledilerek veya zehirlenerek şehit edilmişlerdir. Sadece Ehl-i Beyt İmamları'nın sonuncusu olan on ikinci imam Hz. Mehdi (a.s), bir takım bizce bilinen ve bilinmeyen neden ve hikmetlerden dolayı şimdilik gözlerden ırak olsa da, Allah Tealâ'nın özel korumasıyla hayatta bulunmakta ve Hz. Resul ve Ehl-i Beyt İmamları'nın belirttiği üzere, yeryüzünü dinsizlik, zulüm ve haksızlık sardıktan sonra, Allah Tealâ'nın izniyle bir gün zuhur edip haksızlık ve zulümle dolan bu dünyayı adalet ve eşitlikle dolduracak ve Allah'ın kesin vaadi olan ilâhî dinin bütün cihana egemenliğini sağlayacaktır.

Evet, yukarıda zikrettiğimiz ayet ve hadisler, bu zamanda onu tanımayı ve ona biat etmeyi herkese farz kılmaktadır. Onu tanıyan ve ona biat eden basiret ehli; onu tanımayan ve ona biat etmeyen ise, bu dünyada kör olduğu gibi, ahirette de daha kör ve daha şaşkın olacaktır.

Bu konu, öyle hafife alınabilecek bir konu değildir. Özellikle de Hz. Resulullah (s.a.a)'ın sadece yukarıda işaret ettiğimiz hadiselere iktifa etmediğini ve bizatihi Hz. Mehdi (a.s)'ın kıyamını zikrederek onu inkâr edenlerin İslâm'ından şüphe edilmesi gerektiğini buyurduğunu görmekteyiz.

Cabir bin Abdullah'tan; dedi ki: Allah Resulü şöyle buyurdu:

1- "Mehdi'nin çıkışını inkâr eden, Muhammed'e indirileni inkâr etmiştir…"

2- "…Mehdi'yi inkâr eden, şüphesiz kâfir olur…"[xv]

Evet, Mehdi'yi inkâr etmek insanı küfre bile düşürebilir. Çünkü Mehdi'yi inkâr eden kimse, eğer bilinçli olarak inkâr ediyorsa, Allah Resulü'nün ahir zamana ait sözlerini inkâr etmektedir, Kur'an-ı Kerim'in ahir zamanda salih insanların önderliğinde mutlak hâkimiyetin Allah'ın dinine ait olacağı vaadini inkâr etmektedir. Bunun içindir ki, Ehl-i Sünnet'in önde gelen âlimlerinden Alaiddin Muttaki Hindi, bu hadisi naklettikten sonra, Mehdi (a.s)'ın zuhurunu inkâr etmenin küfre sebep olmasının tevcihinde Ehl-i Sünnet'in büyük fakihlerinden olan Ahmed bin Hacer Heytemî'nin sözlerine değinmiş ve özetle onun şöyle dediğini kaydetmiştir: "İnkâr eden şahıs, Mehdi'ye inanmanın Nebevî sünnette yer aldığını biliyorsa, bu gerçek anlamda küfür olur. Çünkü bu, onun kesin olan sünnetten saptığının ve yalan saydığının belirtisidir."[xvi]

İslâm Peygamberi ve Ehl-i Beyt İmamları defalarca çeşitli münasebetlerle Hz. Mehdi (a.s)'ın gaybeti, zuhuru, kıyamı ve diğer özelliklerinden bahsetmişlerdir. Hz. Mehdi (a.s) hakkındaki bu hadisler hem Ehl-i Beyt, hem Ehl-i Sünnet'in en muteber hadis, tefsir ve siyer kitaplarında yer almış ve her iki fırkanın birçok büyük âlimi bu hususu konu edinen müstakil kitaplar yazmışlardır. Ehl-i Sünnet'in önde gelen âlimlerinden olan Ali Muhammed Ali Dâhil'in yazdığı el-İmamu'l-Mehdi kitabı bu mevzuu ele alan onlarca cilt kitaptan sadece birisidir. Yalnızca bu eserde Hz. Mehdi (a.s) ile ilgili hadisleri nakleden sahabe ve tabiînden ellişer kişinin ismi kaydedilmiştir.[xvii]

Hz. Resul-i Ekrem ve Ehl-i Beyt İmamlarından Hz. Mehdi (a.s) hakkında gelen hadisler, öyle birkaç kişinin nakliyle sınırlı kalan ahad türünden hadisler de değildir. İleride göreceğimiz üzere bu hadisler tevatür haddini bile aşmıştır. Asr-ı saadetten itibaren bu hadisler yaygın bir şekilde İslâm ümmeti içerisinde bilinmekte ve dilden dile dolaşmaktaydı. Öyle ki, Hz. Mehdi (a.s)'ın zuhur edeceğine dair olan inancın ve onun teşkil edeceği vaat edilen adalet düzenine duyulan özlemin henüz o hazret dünyaya gelmeden bile İslâm ümmetinin kültürel, siyasî, ekonomik ve toplumsal sahalarını etkisi altına aldığını ve asr-ı saadetten itibaren İslâm ümmetinin büyük şairlerinin son kurtarıcı olan Mehdi inancını ve bu müjdeyi ifade eden hadislerin taşıdığı manayı şiirlerinde dillendirmeye başladıklarını görmekteyiz.

a) Örneğin; Hz. Mehdi (a.s)'ın doğumundan onlarca yıl önce vefat etmiş olan Ehl-i Beyt ekolunun mücadeleci ve yorulmaz şairi Kumeyt'in (Ö: Hicrî 126) İmam Muhammed Bâkır (a.s)'ın huzurunda Kerbelâ şehitleri hakkında okuduğu şiirinde vaat edilen İmam Mehdi (a.s)'ın ne zaman kıyam edeceğini sorduğunu görüyoruz.

Kumeyt'in şiiri şöyledir:

 

"Zaman beni güldürdü ve ağlattı; zira ki,

zaman türlü türlü, rengârenk olaylarla doludur.

Benim ağlamam o dokuz yiğit içindir ki,

Kerbelâ çölünde bırakıldılar,

hepsi de kefenlere bürünmüş bir hâlde.

Yine ağlamam o altı yiğit içindir ki,

hiç kimse onlara ulaşamaz;

Akil oğullarını diyorum, o en hayırlı süvarileri.

Sonra benim ağlamam, onların en hayırlısı,

yani efendileri içindir ki onları hatırlamak

benim dertlerimi coşturmaktadır.

Eğer birisi size ulaşanlardan dolayı sevinir

yahut zaman içinde bir gün alay ederse, (buna şaşmam).

Zira ki, siz izzetten sonra zillete düştünüz;

benim de sizi savunmaya gücüm yoktur.

Peki, ne zaman hak sizde ayağa kalkacak,

ne zaman ikinci Mehdi'niz kıyam edecektir?"[xviii]

 

Açıktır ki, şairin İmam Mehdi (a.s)'ın doğumundan onlarca yıl önce o hazretin ne zaman kıyam edip de hakkı ortaya koyarak Ehl-i Beyt'e yapılan zulümlerin intikamını alacağını sorması, o zamandan beri Mehdilik inancının toplum içinde yaygın olduğunu ortaya koymaktadır.

Yine, büyük Şair Kumeyt'in aynı dönemlerde yaşayan kardeşi Verd bin Zeyd-i Esedî, İmam Muhammed Bâkır (a.s)'ın methinde okuduğu şiirinde sözü İmam Mehdi (a.s)'a getirerek İmam (a.s)'a aynı soruyu sormaktadır.

Verd'in şiiri şöyle başlıyor:

 

"Sizi görmek için, nice yüksek tepeleri aştım da geldim.

Size olan aşk ve iştiyakımdan, nice çölleri aştım da geldim."

Sonra şair şöyle devam ediyor:

"Ne zaman Samirra bina olacak da o çocuk,

gecenin parlak yıldızı gibi tulu edecek?

Doğumundan bir süre sonra gaybete çekilecek;

yeryüzünü kat edip dolaşacak.

Musa ve İsa'nın gaybete çekilmesi gibi;

eğer onların ömürleri kadar yaşasa da

ölüm ona gelip çatmayacak.

Benim ümidim onu görmek, ona ulaşmaktır ki

onun en hayırlı yaranından olayım.

Bunu bize ravilerden bir grup haber vermiş;

onlar Allah'tan korkan ve çok itaat edenlerdir.

Babalarınızın getirdiği kanunları nakleden hak ravileri

bunu sizden bize bildirmiş; şüphesiz onlar,

en hayırlı babalar ve en hayırlı kanun koyanlardır."[xix]

 

Verd'in bu şiiri bu manayı ortaya koyan açık bir belgedir.

Keza, İmam Mehdi (a.s)'ın doğumundan onlarca yıl önce Emevîler'den Kerbela şehitlerinin intikamını almak için kıyam edip, savaşan ve sonunda da canını bu yolda feda eden Zeyd bin Ali bin Hüseyin bin Ali bin Ebu Talib, (Ö: Hicrî 122) Hz. Resul-i Ekrem'e intisap etmesinden ve vaat edilen Mehdi (a.s)'ın kendilerinden olmasından dolayı iftihar ettiği şiirinde şöyle demektedir:

 

"Biz Kureyş'in efendileriyiz; hak bizimle ayakta durur.

Biz öyle nurlarız ki, halkın yaratılmasından önce vardık.

Bizdendir seçilmiş Mustafa, bizdendir Mehdi.

Allah bizimle tanınır, hak bizimle ayakta durur.

Bugün bizden yüz çeviren, yarın cehennem ateşini boylaya durur."[xx]

 

Burada dikkate şayan nükte şudur ki; anlaşılan, Zeyd'in Emevî zulmüne karşı olan bu kıyamından heyecana kapılanlar ve hatta onun vaat edilen Mehdi olduğunu sananlar bile olmuş ki, Benî Ümeyye'nin meşhur şairi Hâkim bin Abbas Kelbî, Zeyd'in şehit edilip cansız bedenin asılmasından sonra Benî Haşim'e hitaben okuduğu bir şiirinde Zeyd'in Mehdi olduğunu sananları alaya almıştır. Bu şiirin bir bölümü şöyledir:

 

"Sizin Zeyd'i hurma ağacına asıverdik;

doğrusu ben hiç ağaca asılan bir Mehdi'yi görmemiştim."

 

Adı geçen Benî Ümeyye şairi bu şiirini, Hicrî ikinci asrın başlarında okumuştur. Bu, o zamandan beri Mehdi inancının Müslümanlar içerisinde yaygın olduğuna dair tarihî bir belgedir. Zira bu şiir, insanlardan bazıları mısdakında yanılmış olsalar bile, Mehdi inancının o zamandan beri toplum içerisinde var olan yerleşik bir inanç olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Yine, İmam Mehdi'nin doğumundan onlarca yıl önce yaşayıp vefat etmiş olan Araplar'ın cahiliye ve İslâm döneminin önde gelen üç büyük şairinden biri olan İsmail Himyerî'nin (Ö: Hicrî 173)[xxi] İmam Sadık (a.s)'ın huzuruna varıp o hazretin eliyle hidayet bulduktan sonra hazretin huzurunda okuduğu uzun bir kasidesi vardır. Onun da bu kasidede İmam Mehdi (a.s)'dan söz ettiğine şahit oluyoruz. İşte aşağıdaki beyitler bu kasidenin bir parçasının tercümesidir:

 

"Allah'ımı şahit tutarım ki, senin (İmam Sadık'ın) sözün, ister boyun eğer olsun, ister günahkâr,

bütün mahlûklara hüccettir; hani buyurdunuz ya:

Kalben arzuladığım veliyy-i emir ve Kaim'in bir gaybet dönemi olacak;

şüphesiz o gaybet edecektir, Allah'ın selâmları o gaibe olsun.

Bir müddet gaybet perdesi ardında kalacak,

sonra zuhur edecek ve dünyanın doğusunu ve batısını adaletle dolduracaktır.

Gizlide ve açıkta ben buna inanıyorum, kınansam da ondan vazgeçmem."[xxii]

 

Görüldüğü üzere şair İmam Mehdi (a.s)'ın dünyaya gelmesinden bir buçuk asır öncesinden o hazret hakkında tam bir basiretle söz etmektedir. Elbette şair, dipnotta naklettiğimiz bu şiirinin başlangıcında itiraf ettiği üzere, İmam Sadık (a.s)'ı mülâkat ettikten sonra böyle bir basirete ulaşabilmiştir. Yoksa şair şiirinin dipnottaki bölümünde belirttiği üzere daha öncelerden Mehdilik inancına sahipti. Ancak onun mısdakında yanılmış ve vaat edilen Mehdi'nin Muhammed Hanefiye olduğunu sanmıştı. Bu da Mehdilik inancının o zamandan beri toplumda yaygın olduğunun açık bir kanıtıdır.

Bu şairlerden biri de Ebu Muhammed, Süfyan bin Mus'ab Abdî Kufî'dir. Bu şair, İmam Sadık (a.s)'ın döneminde yaşamış Ehl-i Beyt'in methinde, özellikle de Hz. Ali (a.s)'ın faziletlerini içeren güzel şiirler okumuştur. O, Hz. İmam Sadık (a.s)'dan Ehl-i Beyt'in faziletleri hakkında öğrendiği hadisleri şiir hâlinde dillendirmiştir. İmam Sadık (a.s) da onun bu hizmetini takdir etmiş ve "Ey Ehl-i Beyt takipçileri, Abdî'nin şiirlerini çocuklarınıza öğretiniz ki, o Allah'ın dini üzeredir." buyurmuştur.[xxiii]

Abdî'nin "Gadiriyye" ismiyle bilinen uzun bir kasidesi vardır. O bu kasidesinin bir bölümünde On İki İmamları teker teker isimleriyle saymıştır. Onun bu şiirini okuduğu zamanda İmam Mehdi (a.s) da dâhil olmak üzere o mübarek zatların bir kısmı henüz dünyaya bile gelmemişlerdi. Abdî'nin adı geçen şiirinin bir bölümü şöyledir:

 

"Sevgimi onlara (Ehl-i Beyt'e) verdiğim andan beri bana Rafızî ismini taktılar;

oysaki bu isim, en güzel ismimdir benim.

Arş sahibinin kesintisiz salâtı olsun, o gamlara deva olan Fatıma'nın oğluna.

Onun o iki oğluna ki, birini zehir ile yok ettiler,

diğeri de yüzünü toz kaplamış hâlde topraklar üstünde yatmaktadır.

Ondan sonra abid, zahit olan Seccad'a; sonra ilmin sonuna yaklaşan Bâkıru'l-Ulum'a.

Cafer'e, oğlu Musa'ya, sonra da ihsankâr Rıza'ya ve zahmet çeken abid Cevad'a.

İki Askerî'ye ve Kaimleri olan Mehdi'ye ki işin sahibidir ve yeni hidayet elbiseleri giyecektir.

O kimse ki, yeryüzünü zulümle dolduktan sonra, tekrar onu adaletle dolduracak;

sapıklık ve fitne ehlinin kökünü kesecek.

O; korkusuz, silâh kuşanmış dilâverlerin önderi ki,

yararsız otları kazımak için tuğyan ehli ile savaşacak.

Hidayet ehlidirler, Kayyum Allah'ın dinini, dünya ve dünya makamlarına satan insanlar değillerdir.

Eğer onların gazabı cehennem ateşinde gizlenirse,

artık cehennem ateşini alevlenen odundan biniyaz eder."[xxiv]

 

Görüldüğü üzere şair, şiirinde On İki İmamı birer birer isim veya lakaplarını anarak saymıştır. Oysaki şairin yaşadığı o dönemde ismini veya lakabını zikrettiği imamların bir kısmı henüz dünyaya bile gelmemişti. Yine şair, açıkça İmam Mehdi, yaranı ve yüklendikleri misyondan açıkça bahsetmiştir. Bu da o dönemde halkın Mehdilik akidesi ile aşina olduklarını ve özellikle de Ehl-i Beyt İmamları'nın takipçilerinin bu hususta tam bir basiret içerisinde olduklarını göstermektedir.

Bu şairlerden bir diğeri de, Hicrî üçüncü yüzyılın büyük şairi Ebu Ali Muhammed bin Rezin Di'bel Huzaî'dir. O, Hicrî 148 yılında Kufe'de dünyaya gelmiş, orada büyümüş, sonra da Bağdat'a yerleşmiştir. O, gençliğinin ilk yıllarında Müslim bin Velid'in terbiyesi altına girmiş ve ondan şiir sanatını öğrenmiştir.[xxv] Di'bel, genellikle Bağdat'ta yaşamıştır. Ancak ara sıra oradan ayrılarak seyahate çıkmıştır. Ebu'l-Ferec demiştir ki: "Di'bel yıllarca evinden ayrılır ve yeryüzünde seyahat yapardı. Her defasında da büyük faydalarla dönerdi."[xxvi]

Di'bel, Ehl-i Beyt aşığı idi. O, bu sevgisi nedeniyle Ehl-i Beyt'i metheden, Ehl-i Beyt düşmanlarını da yeren şiirler söylemiştir. Bu nedenle de Ehl-i Beyt karşıtı güçlerin düşmanlığını kazanmıştır. Öyle ki, artık emniyeti elden gitmiş ve canını koruyabileceği bir sığınağı kalmamıştır. Bilahare canını kurtarmak için kaçmak ve çöllerde gizlenmek zorunda kalmıştır. Onun kendisi demiştir ki: "Elli yıldır ki, kendi darağacımı sırtımda taşıyorum, ama beni asacak birini bulamıyorum." Onun Ehl-i Beyt'in methinde okuduğu en güzel kasidelerinden biri, "Taiyye" kasidesidir. O, bu kasideyi İmam Rıza (a.s)'ın huzurunda okumuş ve hazretin beğenisini kazanmıştır. O, bu kasidede Ehl-i Beyt'e yapılan mezalimden söz ettikten sonra İmam Mehdi'nin zuhuruna olan özlemini ortaya koymuştur. Yüz beyitten fazla olan bu kasidenin bir bölümü şöyledir:

 

"(Kur'an) ayetlerin öğretildiği medreseler tilâvetten yoksun olmuş;

vahiy evi yıkılmaya yüz tutmuştur.

Resulullah'ın Ehl-i Beyt'inin Mina'daki Hîf'i, Rükn'ü, Arafat'ı, Cemreleri.

Ali'nin, Hüseyin'in, Cafer'in, Hamza'nın ve alnı nasır bağlayan Seccad'ın evleri.

Kınanmam Peygamber'in Ehl-i Beyt'inden dolayıdır.

Oysa onlar yaşadıkları sürece, benim dostlarım ve güvendiklerimdir.

Ben onları işlerimin önderi olarak seçtim; zira onlar her hâlde hayırlıların en hayırlısıdırlar.

Ey Rabbim! Yakinimde basiretimi artır ve ey Rabbim! Onların sevgisini benim hayırlarıma ekle.

Görmüyor musun ki, otuz senedir ki, gece gündüz daim hasret içindeyim.

Onların servetinin başkaları arasında paylaşıldığını,

onların ellerinin ise kendi servetlerinden kesildiğini görüyorum.

Resulullah'ın Ehl-i Beyt'inin cisimleri zayıf düşmüş; Âl-i Ziyad ise, şiştikçe şişmiştir.

Ziyad'ın kızları kasırlarda koruma altındayken,

Resulullah'ın Ehl-i Beyt'i çöllerde avare ve perişandır.

Zulme uğradıklarında açarlar zalimlere ellerini; yardımcı ve koruyucudan yoksun olarak.

Bugün veya yarın gerçekleşmesine ümitli olduğum şey olmasaydı,

Kalbim onların (Ehl-i Beyt'in) kederinden parça parça olurdu.

Allah'ın adı ve bereketiyle şüphesiz kıyam edecek İmam'dır ümidim.

Aramızda hak ve batılı birbirinden ayıracak, ödül ve ceza verecek İmam'dır özlemim.

Ey nefsim, sevinçli ol; sonra ey nefsim, muştular olsun sana ki,

o gelecek olanın gelmesi uzak değildir.

Zulmün sürüp gitmesinden de sabırsızlığa kapılma ki, gücümün sabitleşeceğini görüyorum.

Eğer Rahman zamanımı ona yakınlaştırır, ömrümü biraz uzatır, vefatımı da biraz geciktirirse,

Öcümü alırım, artık bir gamım da kalmaz;

kılıcımı zalimlerin kanıyla kana kana bir sulayıp da giderim."[xxvii]

 

Görüldüğü üzere, büyük şair Di'bel, Ehl-i Beyt'e yapılan mezalimden duyduğu elem karşısında, İmam Mehdi (a.s)'ın zuhur edip zalimleri yok edeceği muştusuyla kendisine teselli vermektedir. Bu şiir de, İmam Mehdi (a.s)'ın zuhur edeceğine dair inancın o zamandan beri Müslümanlar arasında yaygın bir inanç olduğunun ayrı bir belgesidir.

Nakledilir ki, Di'bel bu beyitleri okuyunca İmam Rıza (a.s) başını doğrultarak ona: "Ey Huzaî! Bu şiirleri Ruhu'l-Kudüs senin diline getirdi." buyurmuş, sonra da eklemiştir: "O imamın kim olduğunu biliyor musun?"

Di'bel: "Bilmiyorum; yalnız o imamın sizin soyunuzdan geleceğini ve dünyayı adaletle dolduracağını duymuşum." diye cevap verince, İmam:

"Ey Di'bel! Benden sonra oğlum Muhammed, ondan sonra oğlu Ali, ondan sonra oğlu Hasan, imamdır. Hasan'dan sonra da oğlu Hüccet-i Kaim imamdır ki, gaybete çekildiği zaman insanlar onu bekler, zuhur ettiği zaman da ona itaat ederler. Eğer dünyanın sonuna bir gün kalsa dahi, Allah o günü o kadar uzatacaktır ki, o kıyam edecek ve dünyayı zulümle dolduğu gibi adalet ve eşitlikle dolduracaktır."[xxviii] buyurmuştur.

Bu şairlerden bir diğeri de, İmam Rıza (a.s)'ın ashabından olan Ali bin Abdullah Huvakî'dir. Bu şair, Hicrî 203 yılında vefat etmiştir. O, İmam Rıza (a.s) için okuduğu bir mersiyede Ehl-i Beyt İmamlarının isimlerini andıktan sonra şöyle devam ediyor:

 

"Her asırda sizden bizim için bir hidayetçi imam vardır; zaman sizi tanımakta ve size menustur.

Allah'ın semasının yıldızları batmış, aslanlar ağaçların arasında kaybolmuştur.

Sizden sekizi gaip olup gitmiş, dördü ise hayat devam ettiği sürece beklenmektedir.

Ne zaman aydınlatıcı hak sizinle zahir olacak? Sizden gayrilerinde hak batıp sönmüştür."[xxix]

 

Görüldüğü üzere bu şair de henüz İmam Mehdi (a.s) dünyaya gelmeden önce, o hazretin ne zaman zuhur edip hakkı galip kılacağını sormaktadır.

Bu şairlerden biri de, Hicrî 220 yılında vefat eden Abdullah bin Eyyub Huzeybî'dir. İmam Rıza (a.s)'ın âşıklarından olan bu şair, İmam Rıza (a.s)'ın şehadetinden sonra oğlu İmam Muhammed Taki (a.s)'a hitaben okuduğu bir şiirinde şöyle demiştir:

 

"Ey Allah yolunda kurban olanın oğlu, ey Ebu Turab'ın oğlu ki, temiz ve yüce soylusun.

Ey vasinin oğlu, resullerin efdalinin, doğru konuşan ve doğrulanan peygamberin vasisinin oğlu,

Ey sağlam ip, ne zaman sığınacağım, sarayına ve orayı güvenilir bulacağım.

Ben kıyamet günü sana sığınacağım, kurtuluş yolunu senin yanında arayacağım.

Yarın şefaat edilmekte kimse benden öne geçmeyecek, kimse sizi sevmekte benden öne geçemez.

Ey gurup eden sekiz imamın oğlu, ey doğacak üç imamın babası,

Doğular batılar sizindir; Kitap (Kur'an) hakkınızda bunu tasdik etmektedir."[xxx]

 

Görüldüğü üzere, bu şair de İmam Muhammed Taki'nin kendinden sonra gelecek üç imamın babası olduğunu beyan etmekle birlikte kinaye ile İmam Mehdi (a.s)'ın döneminde gerçekleşecek olan güven ortamının ne zaman vaki olacağını sormaktadır. Bu, o insanların On İki İmam hakkında tam bir basiret içerisinde olduklarının ayrı bir kanıtıdır.

Bu şiirin bir benzerini de Mus'ab bin Vaheb Nüşcanî inşa etmiştir. Onun şiirinde Allah Resulü'nden sonra ilâhî önderler olan On İki İmama işaret edilmekle birlikte onlardan sekizinin Rabbin mülâkatına kavuştuğu, dördünün ise beklendiği kaydedilmiştir.

Mus'ab'ın şiiri şöyledir:

 

"Eğer benim neye inandığımdan sorarsan, açıkta söylediğim inancım gizlide dediğim gibidir.

Ben Allah'a inanırım, ondan gayri bir ilâh yoktur;

o güçlüdür, izzet sahibidir, yaratıkları zayıf olarak yaratandır.

Yine inanırım ki, Resulullah en üstün resuldür,

geçmiş ümmetler sağlam kitaplarında onu müjdelemiştir.

Ondan sonra Ali'dir, sonra da on bir imam; bu Allah'ın aksaması olmayan kesin vaadidir.

Bunlar, Muhammed'den sonra bizim hidayet imamlarımızdır;

benim halis sevgim hayatta olduğum sürece onlaradır.

Onlardan sekizi vefat edip gitmiş, geri kalan dördü sayıyı tekmil için beklenmektedir."[xxxi]

 

Şairin şiirinde on iki Ehl-i Beyt İmamlarından söz edip, onlardan sekizinin dar-i faniyi terk ettiklerini, dördünün de beklenmekte olduğunu belirtmesi, onun İmam Mehdi de dâhil olmak üzere, Ehl-i Beyt İmamları hakkında tam bir basiret sahibi olduğunu açıkça göstermektedir. Bu şiir, On İki İmam ve İmam Mehdi inancının o zamandan beri bilinmekte olduğunun ayrı bir belgesidir.

Bir diğer şair de, Hicrî 254 yılında vefat etmiş olan İsmail bin Salih Saymerî'dir. O İmam Rıza (a.s)'ın mersiyesi olarak Hz. İmam Hasan Askerî'nin huzurunda okuduğu bir şiirinde İmam Mehdi'ye kadar birer birer Ehl-i Beyt İmamlarının isimlerini saydıktan sonra şöyle der:

 

"On yıldız kendi medarında gurup etmiştir; Allah onların benzerini bize doğuracak.

Ebu Muhammed, Hasanü'l-Hadi (Askerî) aracılığıyla, hidayet takipçileri arzularına kavuşacak.

Ondan sonra seyahatiyle çölleri kat eden kimsenin doğumu beklenir.

Hak ve uzun olan iki gaybet sahibidir ki,

Allah gaybetinin uzamasını isteyenden amelini kabul etmez.

Ey Allah'ın on bir hücceti, ümit gözleri on ikincisine dikilmiştir."[xxxii]

 

Görüldüğü üzere bu şair de henüz İmam Mehdi (a.s) dünyaya teşrif etmeden önce, o hazretten ve gerçekleşecek olan iki gaybetinden söz etmiştir. Bu şiir de, Ehl-i Beyt izleyicilerinin o hazret hakkında tam bir basiret içinde olduklarının ayrı bir kanıtıdır.

Bu şairlerden bir diğeri de Hicrî 221 yılında dünyaya gelip, Hicrî 283 yılında şehit edilen İbn-i Rumî ismiyle meşhur olan Ali bin Abbas bin Carih'tir. Babası Rum asıllı olduğu için ona İbn-i Rumî denilmiştir. Bağdat'ta dünyaya gelmiş, orada da şehit edilmiştir. Gerçekten Arap edebiyatının şaheseri sayılacak güzel şiirlere sahiptir. Ona Mutezid'in veziri Kasım bin Abdullah'ın meclisinde İbn-i Feraş tarafından zehir yedirilmiştir. O, bunu fark edip meclisi terk edince, vezir Kasım bin Abdullah ona: "Nereye gidiyorsun?" diye sormuş, o da: "Gönderdiğin yere." cevabını vermiştir. Vezir ona: "Babama da selâmımı ilet." deyince; "Benim yolum cehenneme düşmez." cevabını vermiştir.[xxxiii]

İbn-i Rumî'nin, Abbasî hilafeti ve onların Horasan'daki yöneticileri olan Tahirîler aleyhine kıyam edip şehit edilen Yahya bin Ömer bin Hüseyin bin Zeyd bin Ali'nin mateminde okuduğu bir Cimiyye kasidesi vardır. O, bu kasidesinde Abbasî halifelerini Ali evlatlarına karşı yaptıkları zulümlerden sakındırırken, kinaye ile onlara bir gün son kurtarıcı olan Mehdi'nin zuhur ederek bütün zalimlerin kellesini uçurup hakkı sahibine döndüreceğini hatırlatıyor.

İbn-i Rumî'nin adı geçen kasidesinin bir bölümü şöyledir:

 

"Ey Benî Abbas, düşmanlığınızdan gücünüz yettiğince cinayet edin,

bağlayın çantanın ağzını, sımsıkı sarın.

Kötü yöneticilerinizi ve sapıklarını bırakın ki,

onlar oluşturdukları fesat dalgalarında boğulmaya layıktırlar.

Bekleyin o hakkı ehline döndürecek olanın gününü; o gün siz de üzdüğünüz gibi üzüleceksiniz.

O vakit ki, artık özür dileyeninizin bir mazereti kalmaz,

sizin Allah'ın hücceti karşısında bir çıkış yolunuz olmaz.

Öyleyse düşmanlık tohumunu daha fazla kendinizle onlar arasında ekmeyin ki, tohumlar ürün verir.

Eğer bu durumun sizin için baki kalacağını sanıyorsanız,

aldanmışsınız; çünkü zamanın iki rengi vardır.

Belki de onların gizlide bir intikam alanı var ki, size galip gelecek;

bilin ki, her zaman sabah gecenin ardından gelir."[xxxiv]

 

İmam Mehdi (a.s)'ın dünyaya teşrif etmesinden yıllarca ve hatta onlarca yıl önce okunan bu şiirler ve benzerleri, o zamanın toplumunun Mehdilik itikadıyla kâmilen aşina olduklarını, bu inancı taşıdıklarını, Ehl-i Beyt taraftarlarının ise bu açıdan tam bir basiret içerisinde olduklarını açıkça gözler önüne sermektedir.

b) Yine çoğu zaman pak Ehl-i Beyt İmamları'ndan, "Kaim-i Âl-i Muhammed" ve "Mehdi-i Muntazar" siz misiniz?" gibi sorular sorulduğuna, onların da uygun durumlarda Hz. Mehdi (a.s)'ı tanıttıklarına şahit oluyoruz.

Bütün bunlar, son kurtarıcı olan Hz. Mehdi (a.s)'ın geleceği konusunun asr-ı saadetten itibaren İslâm ümmeti arasında kuşku götürmeyen kesin bir itikat olduğunu göstermektedir.

c) Bazılarının Hz. Mehdi (a.s)'ın doğumundan önce bile Mehdilik iddiasında bulunmaları da bunun ayrı bir kanıtıdır.

Örneğin: "Keysaniye" fırkasının İmam Mehdi (a.s)'ın doğumundan iki asır önce "Muhammed-i Hanefiye"yi İmam ve zuhuru beklenen "Mehdi" olarak görmelerini, onun gaybete çekildiğine ve bir gün zuhur edeceğine inanmalarını, iddialarına delil olarak da Peygamber (s.a.a) ve Ehl-i Beyt'ten Hz. Mehdi'nin gaybeti hakkında nakledilen hadisleri göstermelerini başka şekilde yorumlamak mümkün değildir.

Keza Abbasî halifelerinden Mehdi Abbasî'nin de kendisine "Mehdi" adını vermesinin arkasında bu gerçek yatmaktaydı. O halkın Hz. Mehdi'yi bekleyişinden suiistifade ederek kendisini vaat edilen "Mehdi" olarak lanse etmeye çalışıyordu.[xxxv]

d) İmam Mehdi (a.s)'ın geleceğine dair akidenin asr-ı saadetten beri İslam toplumu içerisinde yaygın olan yerleşik bir akide olduğunun diğer bir delili de, Ehl-i Sünnet ve Ehl-i Beyt âlimlerinin yazmış oldukları hadis kaynaklarıdır. Bu kaynaklardan; Müsned-i Ahmed bin Hanbel (Ö: Hicrî 241) ve Sahih-i Buhari (Ö: Hicrî 256) gibi bazıları, Ehl-i Sünnet'in İmam Mehdi'nin (a.s) doğumdan önce yazılmış hadis kitaplarıdır. Bu kitaplar, İmam Mehdi (a.s) hakkındaki hadisleri toplayan Ehl-i Sünnet'in itibarlı kitaplarındandır.

Hasan bin Mehbub'un eseri olan Meşihe kitabı da bu konuyu ele alan Ehl-i Beyt kitaplarından biridir. Bu kitap, İmam-ı Zaman'ın gaybet-i kübrasından (büyük gaybetinden) yüz küsur yıl önce yazılmıştır. Bu kitapta İmam Mehdi'nin (a.s) gaybeti hakkındaki hadisler zikredilmiştir.[xxxvi]

Yine Ehl-i Beyt mektebinin önde gelen şahsiyetlerinden olan merhum Tabersî, İman Bâkır ve İmam Sadık (a.s) zamanındaki hadis ravilerinin gaybet hadislerini, yazdıkları kitaplarda zikrettiklerini kaydetmiştir.[xxxvii]

Ehl-i Beyt ve Ehl-i Sünnet âlimlerinden birçoğu, yalnızca Hz. Mehdi'yi konu edinen kitaplar da yazmışlardır.[xxxviii] Bu kitaplardan bazıları Hz. Mehdi (a.s)'ın doğumundan önce yazılmıştır. Ehl-i Sünnet âlimlerinden olan "Revacanî" (Ö: Hicrî 250) Ahbaru'l-Mehdi adındaki İmam Mehdi hakkındaki kitabını İmam Mehdi (a.s)'ın doğumundan önce yazmıştır.[xxxix]

Yine İmamların (a.s) ashaplarından "Enmatî" ve "Muhammed bin Hasan bin Cumhur" gibi bazıları Hz. Mehdi (a.s)'ın doğumundan önce o hazret ve gaybeti hakkında kitap yazmışlardır.[xl]

Evet, Hz. Mehdi (a.s) hakkındaki hadisler o kadar yaygın ve o kadar fazladır ki, İslâmî meselelerden çok azı hakkında bu kadar hadise rastlanılır. Ne Ehl-i Sünnet, ne de Ehl-i Beyt ekolünde bu hadislerin kesinliği hususunda şüphe yoktur. Hatta Ehl-i Beyt âlimlerine ilâveten birçok Ehl-i Sünnet âlimi de bu hadislerin mütevatir ve kesin olduğunu açıklamışlardır. Onlardan biri olan Menakibu'ş-Şafiî kitabının sahibi "Secezî" (Ö: Hicrî 363) der ki: "Hz. Mehdi (a.s)'e ait aziz İslâm Peygamberi'nden nakledilen hadisler tevatür haddini bulmuştur."[xli]

El-İmamu'l-Mehdi kitabının yazarı der ki: "Ehl-i Beyt ve Ehl-i Sünnet kaynaklarında mevcut olan İmam Mehdi hakkındaki hadisler, eğer sayılacak olursa, İmam Mehdi (a.s) hakkında binlere varan rivayet ile karşılaşırız ki, bunun büyük bir rakam olduğu açıktır. Hatta Müslümanların asla şüphe etmediği ve herkesin kabul ettiği kesin İslâmî meseleler hakkında dahi, bu kadar hadis mevcut değildir."[xlii]

Bütün bunlar, İslâm tarihinin başlangıcı olan asr-ı saadetteki Müslümanların ve onları takip eden nesillerin Hz. Mehdi'nin kıyam vaadi ile aşina olduklarını, bu husustaki inançlarının yaygın ve şüphe götürmez olduğunu, özelikle de Ehl-i Beyt mektebinde yetişmiş olanların bu hakikate sarsılmaz ve sağlam inançlarının olduğunu ve o dönemde yaşayan bütün inananların hayatları boyunca o mübarek zatın doğuşunu beklediklerini açıkça ortaya koymaktadır.

Hz. Mehdi (a.s) hakkındaki gelen hadislerde; onun Haşim oğullarından, Hz. Fatıma (s.a) evlatlarından ve İmam Hüseyin (a.s)'ın soyundan olduğu, babasının adı "Hasan", kendi adı Peygamber (s.a.a)'in adı, künyesi Peygamber (s.a.a)'in künyesi olduğu ve gizli dünyaya gelip gizli yaşayacağı, biri kısa müddetli, diğeri uzun müddetli olmak üzere iki gaybeti olacağı, Allah'ın istediği zamana kadar gizli kalacağı ve sonunda Allah'ın emriyle zuhur ve kıyam edeceği ve İslâm dinini tüm dünyaya hâkim kılacağı ve dünyayı, alabildiğine zulüm ve kötülükle dolduktan sonra, tekrar adalet ve eşitlikle dolduracağı açıklanmıştır.

Bu hadislerde on ikinci imamın şahsî ve cismî hususiyetleriyle hazretlerine ilişkin diğer meseleler de açıklanmıştır.

Bütün bunlar Mehdilik akidesinin kesin İslamî bir akide olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Bu açık delillerden sonra fazla bir şey eklemeğe gerek görmüyoruz. Hidayet Allah Tealâ'nın elindedir. Deliller açıklandıktan ve yol gösterildikten sonra dileyen hidayet yolunu, dileyen de gayrisini seçer. Dönüş Allah'adır; ihtilaf edilen konularda da hakemlik yapacak olan O'dur.

 

İslâm Öncesi Dinlerde Mehdi İnancı

Dünyayı ıslah edecek olan, vaat edilmiş Mehdi inancının, sadece İslâm dinine mahsus bir akide olmayıp, bütün semavî dinlerde yer aldığını, bu yüzden de ahir zaman kurtarıcısının zuhurunu sadece İslâm ümmeti değil, bütün semavî dinlerin mensuplarının, hatta bütün insanlığın beklediğini söylemiştik.

Şimdi isterseniz gelin İslam öncesi dinlerdeki konu hakkındaki bilgi ve belgelere kısaca bir göz atalım. Elbette bizim burada eski dinlerde konu hakkındaki bütün bilgi ve belgeleri detaylı bir şekilde incelememiz imkânsızdır. Çünkü bunun kendisi müstakil bir kitap yazmayı gerektirecek kadar geniş bir konudur.

Fakat eski dinlerde yer alan ahır zaman kurtarıcısıyla ilgili muştuluk nitelikli bu bilgi ve belgelerin bir kısmına özetle işaret etmeden önce şu hususu da belirtmek zorundayız ki, son zamanlarda bazı yazarlar ahir zaman kurtarıcısına dair muştulukların, Tevrat, Zebur, İncil ve Zend gibi eski dinlere ait mukaddes kitaplarda da yer aldığını görünce, hemen bu akidenin İslâm diniyle ilgisinin olmadığını ve bu inancın Yahudiler, Hıristiyanlar veya Zerdüştîlerce İslâm dinine sokulan bir hurafe ve efsane olduğunu iddia etmeğe başlamışlardır. Oysaki bunların bu tavrı, bilimsellikten uzak olmakla birlikte, Kur'an-ı Kerim ve İslâm'ın ruhuna da aykırı bir yöntemdir.

Evet, aşağıda zikredeceğimiz müjde örneklerinde de görüleceği üzere, bu inancın diğer millet ve kavimler arasında da olduğu doğrudur. Ama bu, söz konusu inancın bir hurafe olduğunu gösterebilir mi? Acaba İslâm dinine ait hüküm ve inançlarının sahih olabilmesi için illâ de geçmişteki kavim ve dinlerde olan hüküm ve inançların tam aksine mi olması gerekir?! Eski dinler Allah'ın varlığından bahsediyorsa, İslâm dini Allah'ın varlığını inkâr mı etmelidir! Eski dinler, kıyametin geleceğine inanıyorsa, İslâm dini kıyametin olmadığını mı iddia etmelidir! Eski dinler iyiliğe emrediyorsa, İslâm dini kötülüğe mi emretmelidir! Eski dinler, ahlâkî güzellikleri öneriyorsa, İslâm dini ahlâkî çirkefliği mi önermelidir! Ve…

Böyle bir şeyi söylemek akla, mantığa ve bilimselliğe sığar mı? Dahası, böyle bir şeyi söylemek İslâm dininin kendisiyle çelişmiyor mu? Allah katında bütün dinler aynı ilke ve esasları paylaşmıyorlar mı? Onları birbirinden ayıran sadece teferruattaki birtakım cüz'î ayrılıkları değil midir? Allah Tealâ: "Allah katında din İslâm'dır…"[xliii] buyurmuyor mu? Allah Tealâ bütün peygamberleri birbirlerini doğrulayıcı olarak göndermemiş midir? Allah Tealâ: "Hani Allah peygamberlerden, 'Size kitap ve hikmet verirsem, sonra sizinle birlikte olanı doğrulayıcı bir peygamber gelirse, mutlaka ona inanacak ve yardım edeceksiniz.' diye söz almıştı da, 'İkrar edip de bu konuda ahdimi kabul ettiniz mi?' demişti. 'İkrar et­tik' demişlerdi, Allah da, 'Şahit olun, ben de sizinle beraber şahitlerdenim.' demişti."[xliv] buyurmamış mıdır? Yine Allah Tealâ, Kur'an-ı Kerim'in kendinden önce inen kitapların onaylayıcısı oluşunu belirterek: "Kendisinden önceki kitapları tasdik eden hak kitabı sana indirdi…"[xlv] Ve "Sana da kendinden önceki kitabı doğrulayıcı ve onu kollayıp koruyucu olarak bu kitabı gerçekle indirdik. Artık onların arasında Allah'ın indirdiğiyle hükmet ve sana gelen gerçekten ayrılarak, onların heveslerine uyma! Sizden her biriniz için bir yol ve bir yöntem kıldık. Eğer Allah dileseydi, sizi bir tek ümmet yapardı, fakat bu, verdikleriyle sizi denemesi içindir. O hâlde iyiliklere koşuşun, hepinizin dönüşü Allah'adır. O, ayrılığa düştüğü­nüz şeyleri size bildirir."[xlvi] buyurmamış mıdır?

Görülüyor ki, bu gibi insanların mantığı, aslında bir mantıksızlık, hatta keyfîliktir. O hâlde İslâmî konulardan birini araştırmak isteyen insaf sahibi herkes, ilk önce o inancın İslâm'daki asıl kaynaklarına müracaat etmelidir ki, o konun doğru olup olmadığını anlayabilsin. Asıl kaynaklara müracaat etmeden, sırf o konunun geçmişlerin kitap ve inançlarında yer almasından dolayı, ben bu hurafe inancın kökünü buldum diye yaygara koparması, ne insafla, ne akıl ile ne bilimsellikle, ne de din ile bağdaşır.

Neyse, bu konu güneş gibi açıktır. Bunu ancak gün ışığını görmekten aciz olan yarasalar inkâra kalkışır. Dolayısıyla sözü pek fazla uzatmadan asıl konumuza dönmemiz gerekir. Konumuz, ahir zaman kurtarıcısı ile ilgili eski dinlerde gelen müjdelerdi. Bu müjdelerden bazıları şöyledir:

Hindulara Göre Ahir Zaman Kurtarıcısı

1- En eski akidelerden biri, Hinduların inancıdır. Hindularca semavî kitap olarak kabul edilen Vedalar'da şöyle yazılmıştır:

"Dünyanın tahrip olmasından sonra, ahir zamanda bütün mahlûkların önderi olacak Mensur[xlvii] ismini taşıyan bir padişah ortaya çıkacak. O, bütün cihanı fethedip, kendi dinine sokacaktır. O, mümin ve kâfir herkesi tanıyacak ve onun Allah'tan istediği her şey olacaktır."[xlviii]

Bu müjdede ahir zaman kurtarıcısının dört özelliğine işaret edilmiştir ki, bu özellikler Allah Resulü ve Ehl-i Beyt İmamları'nın Hz. İmam Mehdi (a.s) hakkındaki beyanlarıyla örtüşmektedir. Bu özellikleri şöyle sıralayabiliriz:

a) Dünya ahir zaman kurtarıcısının zuhurundan önce tahrip olacaktır.

b) Ahir zamanda zuhur edecek bu zat, bütün cihana önderlik edecek ve dünyanın tamamını kendi egemenliği altına alarak tek bir dine tâbi kılacaktır.

c)  İnsanların zahirî görümüne bakmayacak, sahip olduğu ilâhî ferasetle kimin gerçekten mümin, kimin gerçekten kâfir olduğunu bilecek ve herkese buna göre muamele edecektir.

d) Ahir zamanda gelecek olan bu zat müstecabü'd-davet olacak, dolayısıyla onun duası Allah Tealâ tarafından geri çevrilmeyecektir.

Sıraladığımız bu dört özelliğin dördü de Ehl-i Sünnet ve Ehl-i Beyt ekolunun Allah Resulü ve Ehl-i Beyt İmamları'ndan İmam Mehdi hakkında naklettikleri hadislerde yer almıştır. Biz sadece bu hadislerden bazı örnekler vermekle yetineceğiz.

Birinci Özellik

Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "İnsanların üçte biri öldürülmedikçe, üçte biri de ölmedikçe ve yalnızca üçte biri kalmadıkça Mehdi çıkmayacaktır."[xlix]

Yine buyurmuştur ki: "Mehdi'nin kıyamının öncesinde kırmızı ölüm ve beyaz ölüm olacak ve zamanlı ve zamansız çekirge saldırıları yaşanacaktır. Kırmızı ölüm, kılıç ölümü; beyaz ölüm ise veba salgını ile olacak ölümdür."[l]

İkinci Özellik

İbn-i Abbas'tan, Resulullah (s.a.a)'ın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Benim halifelerim, vasilerim ve benden sonra Allah Tealâ'nın insanlara olan hüccetleri on ikidir. Onların ilki Ali, sonuncusu ise oğlum Mehdi'dir. İsa nazil olup Mehdi'nin arkasında namaz kılacak, yeryüzü Rabbinin nuruyla aydınlanacak ve Mehdi'nin hükümdarlığı doğu batı her tarafı kuşatacaktır."[li]

Hz. İmam Muhammed Bâkır (a.s) şöyle buyurmuştur: "Kaim bizdendir, korku ile kendisine yardım edilecek, zafer ile desteklenecektir. Yeryüzü onun için dürülecek, hazineler onun için zahir olacak, onun hükümdarlığı doğu batı her tarafa ulaşacak, Allah Tealâ onun vasıtasıyla kendi dininin bütün dinlere üstün kılacak, yeryüzünde onarmadığı bir harabe kalmayacak ve Ruhullah İsa bin Meryem nazil olup onun arkasında namaz kılacaktır…"[lii]

 

 

Üçüncü Özellik

İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Âl-i Muhammed'in Kaim'i kıyam ettiğinde insanların arasında Davud (a.s)'ın hükmüyle hükmedecek, şahide ihtiyacı olmayacaktır; Allah ona ilham edecek, o ilmi ile hükmedecek ve her kavme gizlediklerini haber verecektir."[liii]

Dördüncü Özellik

İmam Muhammed Bâkır (a.s) İmam Mehdi (a.s) hakkında şöyle buyurmuştur: "Andolsun Allah'a ki, o (Mehdi) Allah Tealâ'nın kitabında, "Zorda kalanın O'na dua ettiği zaman duasını kabul eden, kötülüğü gideren, sizi yeryüzüne halifeler kılan kimdir?"[liv] ayetinde duasının geri çevrilmeyeceği bildirilen kimsedir."[lv]

2- Yine Hindularca ilâhî peygamber kabul edilen Şakmoni'nin kitabında şöyle yazıyor: "Dünyanın padişahlığı ve devleti, iki cihanın efendisi büyük Kaşin'in oğlu ile son bulacaktır. O dünyanın doğu ve batısında bulunan bütün dağlara hüküm sürecek kimsedir. O bulutlara binecek, melekler onun emrinde olacak, cinler ve insanlar ona hizmet edecektir. O ekvatorun altında olan Sudan'dan kuzey kutbun altında olan Sibirya'ya ve okyanusların ötesine egemen olacaktır. Allah'ın dini, bir din olacak; Allah'ın dini ihya edilecek ve onun ismi 'Ayakta Olan' (Kaim) olacaktır."[lvi]

3- Yine Hinduların mukaddes kitaplarından Opanşad'da şöyle geçer: "Vişno'nun onuncu mazharı Kalki, son zamanda veya demir asrında beyaz bir ata binmiş olarak elinde kuyruklu yıldız gibi parlak ve yalın bir kılıç olduğu hâlde zahir olacak ve kötüleri tamamıyla yok edecek, yaratılışı yeni baştan yenileyecek ve iyiliği tekrar getirecektir."[lvii]

4- Yine Hinduların mukaddes kitaplarından Bask kitabında şöyle yazmıştır: "Dünya hayatı ahir zamanda hâkim olacak adil bir padişahla sona erecektir. O meleklerin ve insanların önderidir. Doğruluk ve hak onunla olacaktır. O denizlerde, yerlerde ve dağlarda gizli olan her şeyi elde edecek, göklerde ve yerde olan her şeyden haber verecektir. Ve ondan büyük bir kimse dünyaya gelmeyecektir."[lviii]

Zerdüştilikte Ahir Zaman Kurtarıcısı

1-  En eski inançlardan biri de Zerdüştlük inancıdır. Zerdüşt'ün öğrencisi Camasb'ın kendi adıyla meşhur olan kitabında şöyle geçer: "Araplar diyarından, Haşim oğullarından birisi çıkacaktır. O, heybetli, uzun boylu, büyük başlıdır; ceddinin dini üzeredir; çok kalabalık bir orduyla İran'a gidecek, oraları onaracak ve yeryüzünü adaletle dolduracaktır. Onun adaleti sayesinde, kurtla koyun bir arada su içecektir."[lix]

2- Yine Camasb'ın kitabında şöyle geçmektedir: "Cihanın güneşi ve zamanın padişahı olarak adlandırılan peygamberin kızının zürriyetinden olan bir kimse, o peygamberin son vasisi olarak Allah'ın hükmüyle dünyanın ortası olan Mekke'de padişah olacaktır. Onun devleti kıyamete kadar sürecektir. Onun hükümdarlığından sonra dünya hayatı sona erecek, gökyüzü dürülecek, yerküre suya dalacak, dağlar kaybolup gidecek. O, Yezdan'ın zıddı ve O'nun asi kulu olan büyük Hermen'i (büyük şeytanı) yakalayıp hapsedecektir. O, iyilerden ve peygamberlerden büyük bir grubu tekrar diriltecek; keza kötülerden de bir grubu… "[lx]

3- Yine Camasbname'de şöyle geçer: "Şuşyant, dini dünyaya yayacak, fakirlik ve yoksulluğu yeryüzünden kaldıracak, iyileri kötülerin elinden kurtaracak, dünya insanlarına fikir, konuşma ve eylem birliğini getirecektir."[lxi]

4- Zerdüştîlerin dinî kitaplarından olan Zend'de ise şöyle yazılmıştır: "O zaman, iyilik ilâhları tarafından büyük bir zafer gelecek ve kötülük ilâhları yıkılacak, kötülük ilâhlarının iktidarları yeryüzündedir, gökte hiçbir sultaları yoktur. İyilik ilâhlarının zaferinden ve kötülük ilâhlarının soyu yok edildikten sonra, âlem asıl saadetine ulaşacak ve Âdemoğulları mutluluk tahtına oturacaklar."[lxii]

5-  Yine Zerdüştîlerin kutsal kitaplarından Yesna'nın "Gatha" ismiyle bilinen bölümünde şöyle geçmektedir: "Kötü şeyler yapanlar ancak aldatılmışlardır ve sonunda yok olmaya mahkûmdurlar. Herkes coşkuyla haykırmalıdır. İyilik tanrısı onları kana, toprağa bulamalıdır ve böylece mutluluk ülkesinde barış sağlamalıdır… Mukaddes dini aşağılayan bunlar, dindarları alçaltmak gayretindeler ve onların gövdesi günaha bulaşmıştır. Nerededir dinin koruyucusu? O adaletli efendi nerede ki, onları hayattan mahrum ede? Ey Mezda, güç sendedir, onun ışığıyla dürüst zavallıları en iyi şekilde güçlendir." (Vehiştuişt Gat, Yesna 53)[lxiii]

6- Yine Zerdüştîlerin kutsal kitabı Yeşt'te şöyle yazıyor: "Fereveher Estevt İrite'e selâm gönderiyoruz, o kimse ki, "Şuşyant" ve "Estevt İrite" diye adlandırılacak. O tüm maddî varlıklara yarar vereceği için ona "Şuşyant" derler. Dünyada ismi ve canı olan her şey, onun ışığı ile fena bulmayan yaşama kavuşacağı için ona "Estevt İrite" derler. (Ferverdin Yeşt, paragraf 128 ve 129)[lxiv]

7- Yine Şuşyant kitabında ahir zaman kurtarıcısı Şuşyant ile ilgili şöyle geçer: "Bütün dertlerin ve acıların çaresi ve ilâcı onun elindedir. O acıyı, hastalığı, ihtiyarlığı, zulmü, dinsizliği ve fesadı kökten yok edecek, kötü insanları yok edip onları iktidardan düşürecektir."[lxv]

8- Yine Zerdüştîlerin Zamyad Yeşt kitabının 89 ile 97 paragrafında şöyle geçer: "Estevt İrite, Mezda Ahura'nın elçisi olarak… Zuhur ettiği zaman, doğru dürüst dünyayı yalandan temizleyecektir… O bilgili gözlerle yaratılmışlara bakacaktır… Estevt İrite'nin muzaffer yardımcıları da onunla zuhur edecektir. Onlar, iyi düşünen, iyi konuşan ve iyi davrananlardır. Dilleri ile verdikleri sözleri tutarlar… Kötü düşünceyi iyi düşünceyle yenirler ve yalan sözleri doğru sözlerle mağlup ederler."[lxvi]

Yahudilikte Ahir Zaman Kurtarıcısı

Tevrat'ı oluşturan beş kitaptan biri olan Tekvin kitabında, Allah Tealâ Hz. İbrahim'in soyundan seçkin kıldığı kimseler vasıtasıyla bütün dünyaya ilâhî dini egemen kılacağına dair müjdesini şöyle açıklamıştır:

1- "Ve RAB Abrama dedi: Memleketinden ve akrabalarının yanından ve babanın evinden, sana göstereceğim memlekete git ve seni büyük millet edeceğim ve seni mübarek kılacağım ve senin adını büyük edeceğim ve bereket ol ve seni mübarek kılanları mübarek kılacağım ve sana lânet edene lânet edeceğim ve yeryüzünün bütün kabileleri sende mübarek olacaktır."[lxvii]

Sonra da bu vaadine daha netlik getirerek bunun Hz. Hacer ve Hz. İsmail'in soyundan gelecek olan On İki İmam vasıtasıyla gerçekleşeceğine işaret ederek şöyle demiştir:

"Ve RABBİN meleği ona [Hacer'e] dedi: Senin zürriyetini çoğalttıkça çoğaltacağım ve çokluğundan sayılmayacaktır. Ve RABBİN meleği ona dedi: İşte, sen gebesin ve bir oğul doğuracaksın ve onun adını İsmail koyacaksın."[lxviii]

Hz. İbrahim'e de şöyle hitap etmiştir:

"Ve İsmail'e gelince, seni işittim; işte, onu mübarek kıldım ve onu semereli edeceğim ve onu ziyadesiyle çoğaltacağım; on iki beyin babası olacak ve onu büyük millet edeceğim."[lxix]

Biliyorsunuz ki, son kurtarıcı olan Hz. Mehdi (a.s), Hz. Resulüllah (s.a.a)'ın kendinden sonraki halifeleri olduğunu açıkladığı On İki İmam'ın on ikincisidir. Bunu, Hz. Resul'ün ileride nakledeceğimiz beyanlarında göreceğiz. Dolayısıyla Tevrat'ın Tekvin kitabında geçen bu beyan, Hz. Resul'den gelen Hz. Mehdi ile ilgili beyanları ile örtüşmektedir. O hâlde bu açıklama Hz. Mehdi (a.s)'ı da kapsamakta ve geleceğini müjdelemektedir. Semavî kitaplarda bunun gibi genel ifadelerin dışında, özellikle Hz. Mehdi (a.s)'ın dönemini müjdeleyen daha açık beyanlar da mevcuttur. Örneğin, Kitabı Mukaddes'de şöyle geçmektedir:

2- "Ve Yessenin kütüğünden filiz çıkacak ve kökünden bir fidan meyve verecek. Ve RABBİN Ruhu, hikmet ve anlayış ruhu, öğüt ve kuvvet ruhu, bilgi ve RAB korkusu ruhu onun üzerinde kalacak. Ve onun zevki RAB korkusunda olacak ve gözlerinin gördüğüne göre hükmetmeyecek ve kulaklarının işittiğine göre karar vermeyecek; fakat fakirlere adaletle hükmedecek ve memleketin hakirleri için doğrulukla karar verecek ve dünyaya ağzının değneğiyle vuracak ve kötüyü dudaklarının soluğu ile öldürecek. Ve belinin kuşağı adalet ve kalçalarının kuşağı sadakat olacak.

Ve kurt kuzu ile beraber oturacak ve kaplan oğlakla beraber yatacak ve buzağı ve genç aslan ve besili sığır bir arada olacak ve onları küçük bir çocuk güdecek. Ve inekle ayı otlanacak; onların yavruları birlikte yatacak ve aslan sığır gibi saman yiyecek. Ve emzikteki çocuk karayılanın deliği üzerinde oynayacak ve sütten kesilmiş çocuk elini engerek kovuğu üzerine koyacak. Bütün mukaddes dağımda zarar vermeyecekler ve helâk etmeyecekler; çünkü sular denizi nasıl kaplıyorsa, dünya da RAB bilgisi ile dolacak.

Ve o gün vaki olacak ki, kavımlar için bayrak olarak durmakta olan Yessenin kökünü milletler arayacaklar ve onun rahat ettiği yer izzetli olacak."[lxx]

Görüldüğü üzere, Tevrat'ın İşaya bölümünde geçen bu metin, gerçek adaletin sağlanacağı Hz. Mehdi (a.s)'ın dönemini müjdeleyerek, o dönemde yaratılacak olan hakikî adalet ve tam emniyet ortamından sembolik bir dil ile bahsetmektedir. Bu, Hz. Resulullah'tan gelen o döneme ait beyanlarıyla bire bir örtüşmektedir. Ancak biz bu metinde geçen bazı terim ve cümlelerin üzerinde kısaca durarak, Allah Resulü'nden bu doğrultuda gelen beyanlarla kıyaslamanın, konunun daha da vuzuha kavuşması açısından faydalı olacağı kanaatindeyiz.

Metnin birinci cümlesinde geçen "Yesse" kelimesi İbranice bir kelimedir. Her ne kadar metinde bu kelime özel isim gibi sunulmuşsa da İbranice'de yüce anlamına gelmektedir. Buna göre, birinci cümlenin asıl anlamı: "Ve Yüce kütükten filiz çıkacak ve kökünden bir fidan meyve verecek" olur. Zaten Hz. Mehdi (a.s) da soy açısından en yüce ve şerefli soy olan nübüvvet ağacının mübarek bir fidanıdır. Nitekim "Allah'ın, temiz bir kelimeyi; kökü sağlam, dalları göğe doğru olan Rabbinin izniyle her zaman meyve veren temiz bir ağaca benzeterek nasıl misal verdiğini görmüyor musun? İnsanlar ibret alsın diye Allah onlara misal gösteriyor. Çirkin bir kelime de, yerden koparılmış, kökü olmayan kötü bir ağaca benzer."[lxxi] ayetlerinde geçen temiz kelime ile benzetildiği temiz ağaç, hem Ehl-i Beyt, hem de Ehl-i Sünnet kanalından nakledilen bazı hadislerde, Hz. Resul-i Ekrem ve onun pak soyuna tatbik edilirken, çirkin kelime ile benzetildiği çirkin ağaç da Beni Ümeyye soyuna tatbik edilmiştir.

Özellikle de Allah Tealâ'nın: "Ve hani sana, ‘Rabbin şüphesiz insanları kuşatmıştır' demiştik. Sana gösterdiğimiz rüyayı ve Kur'ân'da lânetlenmiş ağacı, sadece insanlar için bir fitne (deneme aracı) kıldık. Biz onları kor­kutuyoruz, fakat bu onlara büyük taşkınlık vermekten başka bir şeye yaramıyor."[lxxii] ayetinde geçen "Kur'ân'da lânetlenmiş ağaç" kelimesi ve Peygamber'in gördüğü rüyadan maksadın, Ümeyye Oğulları ve onların hükümdarlığı olduğu ve bu ayetin, Hz. Resulullah (s.a.a)'ın rüyada, kendinden sonra Ümeyye Oğulları'nın maymunların sıçradığı gibi sıçrayarak minberine çıktıklarını görmesi üzerine nazil olduğu ve böylece kendisine bunun sadece değersiz bir dünya metası olduğu ve bu vesileyle insanların denenmek istendiğinin bildirildiği, hem Ehl-i Beyt, hem de Ehl-i Sünnet tefsir ve hadis kaynaklarında yer almıştır.

Amir bin Hureys diyor: "Hz. İmam Cafer-i Sadık (a.s)'a, Allah Tealâ'nın; "… Kökü sağlam, dalları göğe doğru olan, Rabbinin izniyle her zaman meyve veren temiz bir ağaç…" ayetini sordum. İmam: "Ağacın kökü Hz. Resulullah, dalı Hz. Ali, budakları ikisinin zürriyetinden olan imamlar, meyvesi imamların ilmi, yaprakları ise takipçileri olan müminlerdir…" buyurdu.[lxxiii]

İbn-i Hatem, Ebu Ya'la'dan şöyle dediğini tahriç etmiştir: "Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: "Ümeyye Oğulları'nın yerin minberleri üzerine çıktıkları bana gösterildi. Onlar, yakında size hâkim olacaklar; onları kötü yöneticiler olarak bulacaksınız." Resulullah (s.a.a) buna üzüldü. İşte bunun için Allah Tealâ, "Sana gösterdiğimiz rüyayı ve Kur'ân'da lânetlenmiş ağacı, sadece insanlar için bir fitne (deneme aracı) kıldık…" ayetini nazil etti."[lxxiv]

Keza İbn-i Ebu Hatem, İbn-i Mürdeveyh, Beyhakî ve İbn-i Asakir, Said bin Müseyyib'den şöyle dediğini tahriç etmişlerdir: "Hz. Resulullah (s.a.a), Ümeyye Oğulları'nın minberlere çıktıklarını rüyada gördü. Hazret, bundan rahatsız oldu. Bunun üzerine Allah Tealâ, Hazret'e, onlara verilenin sadece dünya olduğunu vahyetti. Hazret buna sevindi. İşte Allah Tealâ'nın; "Sana gösterdiğimiz rüyayı ve Kur'ân'da lânetlenmiş ağacı, sadece insanlar için bir fitne (deneme aracı) kıldık…" ayeti bunu bildirmektedir."[lxxv]

Yine İbn-i Murdeveyh nakletmiştir ki: "Ümmü'l-Müminin Aişe, Mervan bin Hakem'e şöyle dedi: "Resulullah'ın babana ve ceddine: ‘Siz Kur'ân'da lânetlenen ağaçsınız.' dediğini duydum."[lxxvi]

Ehl-i Sünnet'in muteber tefsircilerinden Kurtubî, kendi tefsirinde yukarıda bahsi geçen Peygamber'in rüyası ve Kur'ân'da lânetlenen ağacı beyan eden ayetin tefsiri ile ilgili olarak birtakım ihtimallerden sonra şunları yazıyor: "Üçüncü bir rivayette İbn-i Abbas şöyle demiştir: "Resulullah (s.a.a) Mervan Oğulları hakkında onların maymunlar gibi minberine sıçradıklarını rüyada gördü. Bu, Hazret'i rahatsız etti. Bunun üzerine, kendisine, onlara verilenin sadece dünya olduğu söylendi. Hazret'in hüznü gitti. Ancak, Mekke'de Hazret'in minberi yoktu. Fakat Mekke'de, Medine'de olacak minberini görmesi muhtemeldir."

Bu üçüncü tevile Sehl bin Sa'd da kail olmuştur. Sa'd şöyle demiştir: "Bu rüya şudur ki, Hz. Resulullah (s.a.a) Ümeyye Oğulları'nın minberine maymunların sıçraması gibi sıçrayarak çıktığını rüyada gördü. Hazret buna üzüldü ve o günden itibaren ölene kadar artık güldüğü görülmedi. İşte bu ayet nazil olarak Hazret'e onların hükümdarlıklarını ve çıkışlarını, insanlar için bir imtihan vesilesi kıldığını bildirdi. Zaten Hz. Hasan bin Ali de Muaviye'ye biat ederken, "Bilmem belki de o sizi denemek ve bir süreye kadar yaşatmak içindir."[lxxvii] ayetini okumuştu."[lxxviii]

Yine Kurtubî şöyle der: "İbn-i Abbas bu ağaçtan maksadın Ümeyye Oğulları olduğunu söylemiştir…"

Aişe de Mervan'a: "Sen babanın sulbünde iken Allah onu lânetlemiştir. Öyleyse, sen de Allah'ın lânetlediğinin bir parçasısındır." demiştir."[lxxix]

Kısacası; Kur'ân'da geçen "temiz ağaç"tan maksadın Hz. Resul ve Ehl-i Beyt'i olduğu, "çirkin ağaç ve Resulullah'ı üzen rüya"dan da Ümeyye Oğulları ve onların hükümdarlığı kastedildiği, Ehl-i Beyt mektebi müfessir ve hadisçilerine ilâveten, Taberî, Kurtubî, İbn-i Kesir ve Suyutî gibi Ehl-i Sünnet'in önde gelen müfessir ve hadisçilerinin de ayetin muhtemel yorumu olarak zikrettikleri ve hakkında hadis naklettikleri bir husustur. Zaten bizim de bunları zikretmekten maksadımız, mezkûr ayet hakkında kesin bir yorum ortaya koymak değildir. Biz, sadece Kur'ân'da geçen temiz kelime ve temiz ağacın tatbik açısından Hz. Resul ve pak Ehl-i Beyt'ine yorumlandığını ve bu hususta Ehl-i Beyt ve Ehl-i Sünnet ekolünce hadisler nakledildiğini göstermektir. Özellikle de Allah Tealâ, Hz. İsa'dan bahsederken onu kendisinin bir kelimesi (sözü) olarak nitelemekte ve Hz. Meryem'den söz ederken de onu güzel bir bitki gibi yeşerttiğinden bahsetmektedir. Allah Tealâ, Hz. İsa (a.s) hakkında şöyle buyuruyor: "Hani melekler demişti ki: ‘Ey Meryem! Allah seni, kendisinden bir kelime (söz) ile müjdeliyor. Adı Meryem oğlu İsa Mesih'tir; dünyada da, ahirette de (Allah'a) yakın olanlardandır.'"[lxxx] Hz. Meryem hakkında da şöyle buyuruyor: "Rabbi onu güzel bir şekilde kabul buyurdu; onu güzel bir bitki gibi yeşertti…"[lxxxi] O hâlde bir insandan bahsederken onu söz, ağaç ve bitki tabirleriyle anması, Kur'ân'ın ve ilâhî kitapların beyan üslûplarından biridir. Dolayısıyla Tevrat'tan naklettiğimiz ibarede de Hz. Mehdi (a.s)'ın Yesse'nin kütüğünden çıkan bir fidan olarak nitelenmesi, ilâhî beyanlara yabancı bir beyan değildir. Bilhassa Tevrat'ın sonraki ibarelerinden Allah'ın teyidine mazhar olan büyük bir insandan söz edildiği açıkça gözler önündedir.

Burada şunu da vurgulamalıyız ki, bizim bu müjdede yer alan Yesse'nin kökünden çıkan fidanı, Hz. Mehdi (a.s)'a yorumlamamız, Kamus-u Mukaddes'de yer alan "Yesse" kelimesinin "Güçlü" anlamına geldiği ve Raut'un torunu olan Hz. Davud'un babasına verilen isim olduğu ve Hz. Davud'un kendisi İsrail Oğulları'nın büyük peygamberlerinden olduğu hâlde "Yesse'nin oğlu" ismiyle anıldığı yönündeki açıklamayla bir çelişkisi yoktur. Zira ki, böyle olsa da bu tabirden Hz. Mehdi (a.s)'ın kastedildiği ortadadır. Çünkü Hz. İmam Mehdi (a.s)'ın annesi Nergis Hatun Hz. Davud (a.s)'ın soyundan gelen Rum padişahının kızı olduğundan, İmam Mehdi (a.s) anne tarafından Hz. Davud'a ulaşmaktadır.

Ayrıca malumdur ki, bu müjdeyi Hz. Davud'un kendisine veya oğlu Hz. Süleyman'a, yahut anne tarafından Hz. Davud'un torunlarından olan Hz. İsa'ya yorumlamak da mümkün değildir. Zira bu müjdede belirtilen cihanşümul adalet ve ilâhî hâkimiyetin bu ilâhî önderlerin hiçbirinin zamanında tahakkuk bulmadığı bilinmektedir. O hâlde bu zat, ahir zamanda gelip mutlak adaleti sağlayacağı İslam Peygamberi tarafından da müjdelenen İmam Mehdi (a.s)'dan gayrisi değildir ve o Hazret'ten gayri hiçbir kimseyle örtüşmemektedir.

Metnin ikinci cümlesi şöyle idi: "Ve RABBİN Ruhu, hikmet ve anlayış ruhu, öğüt ve kuvvet ruhu, bilgi ve RAB korkusu ruhu onun üzerinde kalacak."

Bu özellik, bütün ilâhî önderlerin başta gelen ve onları diğerlerinden ayıran en önemli özelliktir. Çünkü bütün ilâhî önderler, Ruhü'l-Kudüs denen Rab ruhuyla teyit edilmektedirler.

Cabir diyor: "Hz. Ebu Cafer Muhammed Bâkır (a.s)'a, imamın ilmini sordum. Hazret şöyle buyurdular: "Ey Cabir! Peygamberler ve vasilerinde beş ruh bulunmaktadır: Ruhu'l-Kudüs, ruhu'l-iman, ruhu'l-hayat, ruhu'l-kuvvet ve ruh'uş-şehvet. Ey Cabir! Onlar Arş'ın altından yerin altına kadar olanları Ruhu'l-Kudüs ile bilmekteler." Sonra da şöyle buyurdu: "Ey Cabir! Ruhu'l-Kudüs dışındaki bu dört ruha bir arıza gelebilir ve yanılgıya kapılabilirler. Ruhu'l-Kudüs ise ne lehve dalar, ne de hafifliğe kapılır."[lxxxii]

Kur'ân-ı Kerim de peygamberlerin Ruhu'l-Kudüs denen özel bir ilâhî ruh vasıtasıyla donatıldığını beyan etmektedir. Allah Tealâ şöyle buyurmaktadır: "O, dereceleri yükselten, Arş sahibi (Allah), kavuşma gününü ihtar etmek için emrinden olan Ruhu, kullarından dilediğine indirir."[lxxxiii]

Keza şöyle buyurmuştur: "Melekleri, kullarından dilediğine, emrinden olan Ruh ile indirir. İnsanları uyarın ki, benden başka ilâh yoktur. Benden sakının."[lxxxiv]

Hz. İsa (a.s)'dan bahsederken de peygamberlerine indirdiğini belirttiği ruhun Ruhu'l-Kudüs olduğunu açıkça beyan ederek şöyle buyurmuştur: "Allah, ‘Ey Meryem oğlu İsa! Sana ve anana olan nimetimi an.' demişti, ‘Hani seni Ruhu'l-Kudüs ile desteklemiştim; beşikte ve yetişkin iken insanlarla konuşu­yordun; sana kitabı, hikmeti, Tevrat'ı ve İncil'i öğretmiştim. Sen iznimle, çamurdan kuş gibi bir şey yapıyor, ona üflüyordun da iznimle kuş oluyordu; anadan doğma körü, alacalıyı iznimle iyi ediyordun; ölüleri iznimle diriltiyordun. İsrail Oğulları'na belgelerle geldiğinde, onlardan inkâr edenler, "Bu apaçık bir büyüdür." demişlerdi de ben onların sana zarar vermelerini önlemiştim."[lxxxv]

Hz. Resul hakkında da şöyle buyurmuştur: "İşte sana da emrimizden olan bir Ruh vahyettik. Sen kitap nedir, iman ne­dir önceleri bilmezdin; fakat biz onu, kullarımızdan dilediğimizi onunla doğru yola eriştirdiğimiz bir nur kıldık."[lxxxvi]

Ebu Basir diyor: "Hz. Ebu Abdullah İmam Cafer Sadık (a.s)'a Allah Tealâ'nın "İşte sana da emrimizden olan bir Ruh vahyettik…" ayetini sordum. İmam (a.s) şöyle buyurdu: "O, Allah Azze ve Celle'nin yaratıklarından Cebrail ve Mikail'den daha büyük olan bir yaratığıdır. O, Hz. Resulullah (s.a.a) ile beraberdi. Ona bilgi verir ve onu koruyordu. O, Peygamber'den sonra İmamlarla beraberdir."[lxxxvii]

Kur'ân-ı Kerim'in bu açıklamalardan, Tevrat'ın ahir zamanda gelerek dünyayı ıslah edeceğini bildirdiği büyük ıslahçının (Hz. Mehdi -a.s-) Ruhu'l-Kudüs tarafından destekleneceğine dair olan beyanın ilâhî beyanlara aykırı olmadığı gibi, kesin ilâhî beyanın bu doğrultuda olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Çünkü Kur'ân-ı Kerim bütün ilâhî temsilcilerin en belirgin özelliklerinin bu özellik olduğunu açıkça beyan etmektedir.

Metinde vurgulanan üçüncü özellik "ve gözlerinin gördüğüne göre hükmetmeyecek ve kulaklarının işittiğine göre karar vermeyecek" tabiriyle ifade edilmiştir.

Bu cümle, İmam Mehdi (a.s)'ın olayların zahirî görünüm ve zahirî duyumuna göre değil, gerçek mahiyetlerine göre hükmedeceğine işaret etmektedir. Nitekim Ehl-i Beyt kanalından gelen birçok hadiste İmam (a.s)'ın bu özelliğine işaretle; "Kıyam edecek Mehdi (a.s) kıyam ettiğinde, insanlardan delil ve tanık talep etmeyecek ve Davud ve Süleyman (a.s)'ın yöntemiyle hükmedecektir."[lxxxviii] denilmiştir.

Metinde İmam'ın dördüncü özelliği olarak; "fakat fakirlere adaletle hükmedecek ve memleketin hakirleri için doğrulukla karar verecek." tabiri yer almıştır.

İmam Mehdi (a.s)'ın bu özelliğine hem Kur'ân-ı Kerim'de, hem de Hz. Resul ve Ehl-i Beyt İmamları'ndan gelen hadislerde işaret edilmiştir. Buna göre, o Hazret her türlü zulüm ve haksızlığa son vererek, tarih boyunca horlanan, ezilen ve haksızlığa uğratılanların haklarını gerçek anlamda alacak ve tarih boyunca zayıf tutulanları hakikî zafere ulaştıracaktır. İşte Kur'ân-ı Kerim'in "Biz ise, yeryüzünde zayıf hâle getirilenlere lütfederek onları önderler kılmayı ve onları mirasçılar kılmayı diliyoruz."[lxxxix] mealindeki ayeti, Hz. Resul ve Ehl-i Beyt İmamları'nca buna yorumlanmış ve bu gerçeği ifade eden müjdeler, Hz. Resul ve Ehl-i Beyt İmamları'nca insanlığa verilmiştir. İnşallah ileride Hz. Resul ve Ehl-i Beyt İmamları'nın bu müjdesini içeren beyanlarından bazı örnekler vereceğiz.

Metinde İmam Mehdi (a.s)'ın beşinci özelliği olarak "ve dünyaya ağzının değneğiyle vuracak ve kötüyü dudaklarının soluğu ile öldürecek." tabiri geçmiştir.

Bu açıklamada, Hazret'in hiçbir Allah ve din düşmanına, nifak ehline ve müstekbire bir mazeret ve bahane bırakmayacak şekilde, kelimetullahı yüceltecek ve galip kılacak üstün belâgat ve fesahat sahibi olacağından söz edilmektedir. Öyle ki, üstün belâgat ve fesahati sayesinde, onların her türlü mazeret ve bahanelerinin asılsızlığını ve çürüklüğünü açıkça gözler önüne serecek ve hak yol olan Allah dinini, akılların teslim ettiği şüphe götürmeyen sağlam temeller üzerine oturtacaktır. Niçin böyle olmasın ki?! Oysaki o, Allah Tealâ'nın, "Peygamberini hidayet ve hak din üzere gönderen O'dur. Müşrikler hoş görmese de onu (hak din olan İslam'ı) bütün dinlere karşı üstün kılacaktır."[xc] ayetinde vaat ettiği Allah dininin kesin zaferini sağlayacak son kurtarıcıdır. Bu, Hz. Resul ve Ehl-i Beyt İmamları'nın mezkûr ayetin tefsirinde beyan buyurdukları, kalplere ümit veren kesin bir gerçektir.

Metnin geri kalan "Ve belinin kuşağı adalet ve kalçalarının kuşağı sadakat olacak. Ve kurt kuzu ile beraber oturacak ve kaplan oğlakla beraber yatacak ve buzağı ve genç aslan ve besili sığır bir arada olacak ve onları küçük bir çocuk güdecek. Ve inekle ayı otlanacak; onların yavruları birlikte yatacak ve aslan sığır gibi saman yiyecek. Ve emzikteki çocuk karayılanın deliği üzerinde oynayacak ve sütten kesilmiş çocuk elini engerek kovuğu üzerine koyacak. Bütün mukaddes dağımda zarar vermeyecekler ve helâk etmeyecekler; çünkü sular denizi nasıl kaplıyorsa, dünya da RAB bilgisi ile dolacak." bölümü, Hz. Mehdi (a.s)'ın döneminde sağlanacağı bildirilen mutlak adalet, sadakat ve emniyet ortamıyla insanlığın ulaşacağı yüksek bilge toplumu sembolik bir dil ile ifade etmektedir. Öyle ki, bütün zalimlerin ve müstekbirlerin sultasına son verilecek, her türlü zulüm, haksızlık ve mahrumiyet ortadan kaldırılacak, ilâhî ilimler gerçek yönüyle ortaya koyularak insanlık âlemi ilme doyurulacak, artık ne zulüm, haksızlık ve mahrumiyet korkusu kalacak, ne de cehalet endişesi. Böylece insanlık, salihlerin önderliğinde hakikî huzur ve saadetine kavuşacaktır. Öyle ki, hadislerde geçen tabirle önceden vefat etmiş olan insanlar bile tekrar dünya hayatına dönerek böyle bir mesut toplumda yaşamayı arzulayacaklardır. Bütün bunlar, Hz. Resul ve Ehl-i Beyt İmamları'nın Hz. Mehdi (a.s)'ın dönemini anlatan beyanlarında açıkça belirtilmekle birlikte, Allah Tealâ'nın; "Peygamberini hidayet ve hak din üzere gönderen O'dur. Müşrikler hoş görmese de onu (hak din olan İslam'ı) bütün dinlere karşı üstün kılacaktır."[xci] Ve "Allah sizden inanıp iyi işlerde bulunanlara, onlardan önce gelip geçenleri nasıl yeryüzüne sahip ve hâkim kıldıysa, onları da mutlaka yeryüzüne sahip ve hâkim kılmayı, onlara razı ve hoşnut oldukları dini nasip edip o dini, bütün dinlerden üstün etmeyi, korkularını emniyete dönüştürmeyi vaat etmiştir. Bana kulluk etsinler ve bana hiçbir şeyi eş koşmasınlar…"[xcii] gibi ayetleri de bu gerçeği ortaya koymaktadır.

Şimdi Ehl-i Sünnet ve Ehl-i Beyt kanalından gelen Hz. Resul ve Ehl-i Beyt İmamları'nın Tevrat'tan naklettiğimiz bu müjdeyi doğrular nitelikte olan beyanlarından birer örnek verelim:

a) Ebu Said Hudrî, Resulullah (s.a.a)'in şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:

"Sizlere Mehdi'yi müjdeliyorum. Halkın ihtilâf ve çekişme zamanında ümmetime gönderilecek ve yeryüzü zulüm ve haksızlıkla dolduğu gibi, onu adalet ve eşitlikle dolduracaktır. Gökte ve yerde olanlar ondan razı olacaklardır ve o, malları sahih olarak taksim edecektir." Adamın birisi: "Sahih olarak nasıl taksim edecek?" diye sorduğunda: "Halkın arasında eşit olarak (dağıtacaktır)." buyurdular.

Sonra şöyle eklediler: "O zamanda Allah Tealâ, Muhammed ümmetinin kalbini zenginlikle dolduracaktır ve onun adaleti onların hepsini kapsayacaktır. Nida eden; ‘Mala ihtiyacı olan var mıdır?' diye nida edecek, bir kişiden başka hiçbir kimse kalkmayacaktır. Bunun üzerine ona; ‘Git hazinedara, Mehdi bana mal vermeni emrediyor, de.' denilecek. Hazinedar ona; ‘Seç.' diyecek, adam onu kendi evine getirip açınca pişman olup; ‘Ben Muhammed ümmetinin en ihtiraslısı mı oldum? Yoksa onlara yeterli olan bana kifayet etmedi mi?' diyecek. Bunun üzerine o malı geri getirecek, ancak ondan geri alınmayacak ve biz verdiğimiz bir şeyi geri almayız denilecek. Böylece yedi, sekiz veya dokuz sene devam edecektir, bundan sonra yaşantının bir hayrı yoktur."[xciii]

b) Büyük Ehl-i Beyt alimi Allâme Meclisî, hadis ansiklopedisi niteliğinde olan değerli eseri Biharu'l-Envar kitabında, yine büyük Ehl-i Beyt alimi Şeyh Saduk'un El-Hisal adlı eserinde Hz. Ali (a.s)'dan naklettiği şu hadise yer vermiştir: Hz. Ali (a.s) şöyle buyurdu: "Allah bizimle başlatmıştır, bizimle de sona erdirecektir. Bizimle dilediğini siler, bizimle dilediğini sabitleştirir ve bizimle yağmur yağdırır. Öyleyse aldatıcı, sizi Allah hakkında aldatmasın. Allah Azze ve Celle'nin sakladığı andan itibaren gök, Allah'ın sakladığı sudan bir damla bile indirmemiştir. Bizim Kaimimiz kıyam edince, gök yağmurunu indirecek; yer yeşilliğini çıkaracak; kulların kalplerinden husumet giderilecek; yırtıcı olan ve yırtıcı olmayan hayvanlar ıslah edilecektir. Öyle ki, bir kadın Irak'tan Şam'a tek başına, başında sepeti olduğu hâlde yürüyerek gidecek, ayağını yeşillikten gayri bir şeye koymayacak, onu bir yırtıcı hayvan ürkütmeyecek ve korkutmayacaktır."[xciv]

Burada şunu vurgulamalıyız ki, Tevrat'tın bu açıklaması ve Hz. Resul-i Ekrem ve Hz. Ali (a.s)'dan naklettiğimiz bu iki hadis ve benzerleri, Hz. Mehdi (a.s)'ın döneminde gerçekleşecek olan evrensel adalet, huzur ve emniyet ortamını sembolik bir dille anlatmaktadır. Yani, şunu belirtmek istiyorlar ki o zaman adalet, emniyet ve huzur ortamı, hatta hayvanlar âlemine bile sirayet etmiştir, denecek kadar yaygınlaşacaktır. Bu ise, metnin sonunda belirtildiği üzere dünyayı dolduracak olan Rab bilgisi sayesinde sağlanacaktır. Nitekim Ehl-i Beyt İmamları'ndan Hz. İmam Muhammed Bâkır (a.s)'dan Hz. İmam Mehdi hakkında gelen bir hadiste bu mevzua işaretle şöyle denmiştir: "Bizim Kaimimiz kıyam ettiğinde Allah elini kullarının başlarına koyacak ve böylece onların akıllarını toplayacak ve zihinlerini kemale kavuşturacaktır."[xcv]

Ne ilginçtir ki, Tevrat'ta yer alan ahir zamanda salih kulların eliyle, hayvanlar âlemini bile kuşatacak bir emniyet ortamının sağlanacağına dair açıklamaya benzer açıklamaların, Ehl-i Beyt İmamları'ndan da geldiğini görmekteyiz.

Hz. İmam Ali (a.s)'dan gelen bir hadiste şöyle geçmektedir: "Sonra Mehdi kendi yöneticilerini insanlar arasında adaleti sağlamak için bütün ülkelere gönderir. -Öyle bir adalet ortamı sağlanır ki- koyun kurtla bir yerde otlar, çocuklar yılanlar ve akreplerle oynarlar ve onlar çocuklara asla zarar vermezler. Kötülük tamamıyla gider, sadece hayır kalır…"[xcvi]

3- Hz. Davud'un Mezmurlar'ında[xcvii] da ahir zaman kurtarıcısı ile ilgili müjdeler mevcuttur. Hz. Davud'un 25. Mezmuru'nda şöyle geçer: "…RABDEN korkan adam kimdir? Seçeceği yolu ona öğretecek. Canı iyilikte oturacak; onun zürriyeti de yeri miras alacaktır. RABBİN sırrı kendisinden korkanlarındır ve ahdini onlara bildirir."[xcviii]

Hz. Davud'un 37. Mezmuru'nda da mükerrer olarak bu müjde verilmiştir. Adı geçen Mezmur'da şöyle denilmektedir: "… Çünkü şerirler kesilip atılacak; Fakat RABBİ bekleyenler, dünyayı miras alacaklardır. Biraz bekle ve kötü yok olacaktır; onun yerini araştıracaksın ve yok olacaktır. Fakat halimler dünyayı miras alacaklar ve selâmet bolluğunda lezzet bulacaklardır… Salihin azı, Çok kötülerin bolluğundan iyidir. Çünkü kötülerin pazuları kırılacaktır; Fakat RAB salihlere destek olur. RAB kâmillerin günlerini bilir, Onların mirası da ebedî olur… Fakat kötüler yok olacaklar Ve RABBİN düşmanları kuzuların yağı gibi telef olacaklar; Duman içinde telef olacaklardır… Çünkü onun mübarek kıldığı adamlar yeri miras alacak Ve lânetli kıldığı adamlar kesilip atılır. İnsanın adımları RAB tarafından pekiştirilir Ve onun yolundan hoşlanır. Düşerse de yere serilmez; Çünkü onu elinden tutan RABDİR… Fakat kötülerin zürriyeti kesilip atılacak. Salihler yeri miras alır Ve onda ebediyen otururlar… Kâmil insana göz koy ve doğru adama bak; Çünkü akıbet selâmet ehlinindir. Fakat asiler birlikte yok olacaklar; Kötülerin sonu kesilecektir…"[xcix]

4- 72. Mezmur'da ise şöyle geçer: "Ey Allah, krala senin hükümlerini ve kral oğluna senin adaletini ver. Senin kavmine adaletle ve senin hakirlerine hak ile hükmetsin. Dağlar, tepeler, adaletle kavme selâmet getirsin. Kavmin hakirlerine haklarını versin. Fakirlerin oğullarını kurtarsın. Ve gaddarı ezsin. Güneş ve ay kaldıkça, Nesilden nesle senden korksunlar. Yeni biçilmiş çayıra düşen yağmur gibi, toprağı sulayan iyi yağmurlar gibi insin. Onun günlerinde salih çiçeklensin ve ay yok oluncaya kadar, selâmet bolluğu bulunsun. Denizden denize kadar ve ırmaktan yerin uçlarına kadar saltanat sürsün. Çöl halkı önünde eğilsinler. Ve düşmanları toprağı yalasın… Evet, bütün krallar ona secde kılsınlar; Bütün milletler ona kulluk etsinler. Çünkü imdada çağırınca fakiri ve yardımcısı olmayan hakiri kurtarır. Yoksula ve düşküne acır ve fakirlerin canlarını kurtarır. Canlarını hileden ve zorbalıktan kurtarır ve gözünde onların kanları değerli olur. Yaşasın ve ona Şeba altınından verilsin ve daime onun için dua etsinler. Her gün onu takdis etsinler."[c]

Ne ilginçtir ki, Hz. Davud'un Mazmurlar'ında geçen bu vaat aynen Kur'ân-ı Kerim'de de geçmektedir. Allah Tealâ şöyle buyuruyor: "Andolsun, biz Zikir'den (Tevrat'tan)[ci] sonra (Davud'a indirilmiş)[cii] Zebur'da da yazdık ki: Şüphe yok ki yeryüzü, salih kullarıma miras kalır."[ciii]

Yine Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: "Allah sizden inanıp iyi işlerde bulunanlara, onlardan önce gelip geçenleri nasıl yeryüzüne sahip ve hâkim kıldıysa, onları da mutlaka yeryüzüne sahip ve hâkim kılmayı, onlara razı ve hoşnut oldukları dini nasip edip o dini bütün dinlerden üstün etmeyi, korkularını emniyete dönüştürmeyi vaat etmiştir. Bana kulluk etsinler ve bana hiçbir şeyi eş tutmasınlar…"[civ]

Bir başka ayette ise: "Biz ise, yeryüzünde zayıf hâle getirilenlere lütfederek onları önderler kılmayı ve onları mirasçılar kılmayı diliyoruz."[cv] buyurmuştur.

5- Ahir zaman kurtarıcısına ilişkin bir müjde de Tevrat'ın İşaya bölümünün 42. babında verilmiştir. Adı geçen bapta şöyle geçmektedir:

"İşte, kendisine destek olduğum kulum; canımın kendisinden razı olduğu seçme kulum; Ruhumu onun üzerine koydum; milletler için hakkı meydana çıkaracaktır. Bağırmayacak ve sesini yükseltmeyecek ve onu sokakta işittirmeyecek. Ezilmiş kamışı kırmayacak ve tüten fitili söndürmeyecek; hakkı hakikate erdirecek. Ve dünyada hakkı pekiştirinceye kadar zayıflamayacak ve cesareti kırılmayacak ve adalar onun şeriatını bekleyecekler.

Gökleri yaratmış ve onları yaymış, yeri ve ondan çıkanları sermiş olan; yer üzerinde kavme soluk ve onda yürüyenlere ruh veren RAB Allah şöyle diyor: Ben, RAB, seni doğrulukla çağırdım ve elini tutacağım ve seni koruyacağım ve kör gözleri açasın, mahpusları zindandan ve karanlıkta oturanları hapishaneden çıkarasın diye seni kavme ahit, Milletlere ışık olarak vereceğim. Ben Yehovayım, ismim odur ve izzetimi bir başkasına ve hamdımı oyma putlara vermeyeceğim. İşte, öncekiler vaki oldu ve yenileri ben bildiriyorum; onlar meydana çıkmadan önce size işittiriyorum."

İlk bakışta, İşaya'nın bu bölümünde Hz. Resul-i Ekrem'den bahsedildiği sanılabilir; ama biraz dikkatle son kurtarıcı olan Hz. Mehdi (a.s)'dan bahsedildiği açıkça anlaşılmaktadır. Zira bu bölümde söz konusu edilen özelliklerin Hz. Mehdi (a.s)'dan başkasına tatbik edilmesi mümkün değildir.

Bu özellikleri şöyle sıralayabiliriz:

a)- Bu bölümde müjdesi verilen zatın, sesini yükselterek sokakta işittirmeyeceğinden bahsediliyor. Bu özellik Hz. Resul'e tatbik etmemektedir. Zira o Hazret'in hayatı boyunca çeşitli münasebetle muhtelif mekânlarda yüksek sesle insanlara hutbe okuduğu ve açıklamalarda bulunduğu ortadadır. Bu özellik, daha çok Hz. Mehdi (a.s)'ın gaybet döneminde insanlardan gizlenerek sesini kimseye işittirmediği özelliğini ima etmektedir.

b)- Bu müjdede o zatın dünyada hakkı pekiştireceğinden söz edilmektedir. Bu özellik de Hz. Resul'e tatbik etmemektedir. Zira Allah Resulü'nün hakkı tüm dünyada pekiştiremediğini ortadadır. Hakkı tüm dünyada pekiştirmek vaadinin Hz. Mehdi (a.s)'a ait olup, Allah Tealâ'nın; "Peygamberini hidayet ve hak din üzere gönderen O'dur. Müşrikler hoş görmese de onu (hak din olan İslam'ı) bütün dinlere karşı üstün kılacaktır."[cvi] ayetinde vaat ettiği mutlak zaferi Hz. Mehdi (a.s)'ın gerçekleştireceği bizatihi Hz. Resul'ün kendi beyanıyla sabittir.

c)- Üzerinde durmak istediğimiz üçüncü özellik; adaların, yani yerküredeki karaların onun şeriatını, yani yönetimini beklemesi özelliğidir. Bilindiği üzere, beklenme özelliği, o Hazret'in en belirgin sıfatlarından biridir. Öyle ki, Mehdi-i Muntazar (Beklenen Mehdi) o Hazret'in özel lakabı olarak ortaya çıkmıştır. Bütün insanlık, gerçek adaleti bütün dünyada egemen kılacak olan son kurtarıcıyı beklemektedir.

Şeriatın o Hazret'e atfedilmesi de doğaldır. Zira Hz. Resul'ün hak varisi olarak, Resul'ün şeriatı onun da şeriatı sayılmaktadır.

6- Tevrat'ın Yeremya bölümünde de ahir zamanda zalimlerin yok edileceği ve mutlak hâkimiyetin Allah'ın salih kullarına geçeceğine dair işaretler vardır. Tevrat'ın mezkûr bölümünde şöyle yazıyor:

"Nil gibi yükselen bu kimdir? Suları ırmaklar gibi çalkanıyor. Nil gibi yükselen Mısır'dır ve onun suları ırmaklar gibi çalkanıyor ve diyor: Yükselip yeryüzünü kaplayacağım; şehirleri ve onlarda oturanları yok edeceğim. Ey atlar, şahlanın; cenk arabaları, saldırın ve yiğitler, kalkan kullanan Kuş ile Put ve yay kullanan ve kuran Ludîler çıksınlar. Çünkü o gün orduların Rabbi Yehovanın günüdür, hasımlarından öç alsın diye, öç günüdür ve kılıç yiyip doyacak ve kana kana onların kanından içecek; çünkü şimal diyarında, Fırat ırmağı yanında, orduların Rabbi Yehovanın kurbanı var."[cvii]

Tevrat'ın bu bölümündeki açıklamada özellikle dikkat çeken husus, o günün zalimlerden öç alma günü olarak belirtilmesi ve Fırat kenarında Yehovanın kurbanından söz edilmesidir.

Ne ilginçtir ki, Ehl-i Beyt kanalından ahir zaman kurtarıcısı İmam Mehdi (a.s) hakkında gelen açıklamalarda da o Hazret'in zalimlerden, başta Fırat kenarında susuz şehit edilen Kerbela şehidi İmam Hüseyin (a.s) olmak üzere tarih boyunca bütün peygamberler ve peygamber evlâtlarına karşı işlenen mezalimin öcünü alacağı kaydedilmiştir.

Örneğin, Ehl-i Beyt İmamları'ndan İmam Mehdi (a.s) hakkında gelen Nüdbe duasında o Hazret'e şöyle seslenilmiştir: "Nerededir, o peygamberlerin ve peygamber evlâtlarının kanlarının öcünü alacak olan? Nerededir, o Kerbela'da katledilen şehidin kanının öcünü alacak olan?" [cviii]

7- Tevrat'ın Daniel kitabında ise ahir zaman kurtarıcısıyla ilgili olarak şu bilgiler yer almıştır: "Gece rüyetlerinde gördüm ve işte, insanoğluna benzer biri göklerin bulutları ile geldi ve günleri eski olana kadar geldi ve onun önüne kendisini yaklaştırdılar. Ve bütün kavımlar, milletler ve diller ona kulluk etsinler diye, kendisine saltanat ve izzet ve krallık verildi; onun saltanatı geçmeyecek ebedî bir saltanattır ve krallığı yıkılmayacak bir krallıktır… Fakat krallığı Yüce Olanın mukaddesleri alacaklardır ve ebede kadar ve ebetler ebedine kadar krallığı onlar edineceklerdir."[cix]

8- Yine Daniel kitabında aynı mevzu hakkında şöyle denilmiştir: "Ve senin kavmin oğulları için durmakta olan büyük reis, Mikael, o vakit kalkacak ve millet olandan beri o zamana kadar vaki olmamış bir sıkıntı vaki olacak ve o vakit senin kavmin, kitapta yazılı bulunan herkes kurtulacak. Ve yerin toprağında uyuyanlardan birçoğu, bunlar ebedî hayata ve şunlar utanca ve ebedî nefrete uyanacaklar. Ve anlayışlı olanlar gök kubbesinin parıltısı gibi, birçoğunu salâha döndürenler de yıldızlar gibi ebediyen ve daima parlayacaklar. Fakat sen, ey Daniel, sonun vaktine kadar bu sözleri sakla ve kitabı mühürle; birçok adamlar araştıracaklar ve bilgi çoğalacaktır."[cx]

9- Tevrat'ın Habakkuk bölümünde ise şöyle geçer: "Ve RAB bana cevap verip dedi: Rüyeti yaz ve levhaların üzerine açıkça kaz da, onu okuyan koşsun. Çünkü daha rüyet muayyen vakit içindir ve sona doğru acele ediyor ve yalan çıkmayacaktır; eğer gecikirse, onu bekle; çünkü elbette gelecek ve geç kalmayacaktır… Kanla şehir yapanın ve haksızlıkla belde kuranın vay başına! İşte, kavimlerin ateş için emek çekmeleri ve ümmetlerin boş yere yorulmaları ordular RABBİNDEN değil mi? Çünkü sular denizi nasıl kaplıyorsa, dünya RAB izzetinin bilgisi ile öyle dolu olacak."[cxi]

10- Tevrat'ın Tsefanya bölümünde ise, ahir zamanda zalimlerin yok edilecekleri ve hâkimiyetin müminlere geçeceği şöyle anlatılmıştır: "… Kibirlerinin karşılığı bu olacak, çünkü tahkir edip ordular RABBİNİN kavmine karşı kendilerini büyüttüler. Onlara karşı RAB korkunç olacak; çünkü dünyanın bütün ilâhlarını aç bırakacak ve insanlar, herkes kendi yerinden milletlerin bütün adaları ona tapınacaklar."[cxii]

11- Yine aynı bölümde şöyle denilmiştir: "Bundan ötürü ava kalkacağım güne kadar beni bekleyin, RABBİN sözü; çünkü hükmüm milletleri toplamaktır, ta ki, ülkeler üzerine gazabımı, kızgın öfkemin hepsini dökmek için onların hepsini bir araya getireceğim; çünkü bütün dünya kıskançlığımın ateşiyle yutulacaktır.

Çünkü bir yürekle RABBE kulluk etmek için hepsi RABBİN ismini çağırsınlar diye, kavimlere o zaman temiz dudak vereceğim."[cxiii]

12- Tevrat'ın Haggay bölümünde ise şöyle yazıyor: "Ordular RABBİNİN sözü; korkmayın. Çünkü orduların RABBİ şöyle diyor: Bir kere daha, vakit azdır ve ben göklerle yeri ve denizle karayı sarsacağım ve bütün milletleri sarsacağım ve bütün milletlerin değerli şeyleri gelecek ve bu evi izzetle dolduracağım, orduların RABBİ diyor."[cxiv]

13- Tevrat'ın Zekarya bölümünde ise ahir zamanda gerçekleşecek olan müminlerin egemenliği şöyle anlatılıyor: "Ve vaki olacak ki, bütün memlekette, RABBİN sözü, orada, iki pay kesilip atılacak ve ölecek ve orada üçte biri artakalacak. Ve bu üçte biri ateşe sokacağım ve gümüşü tasfiye ettikleri gibi onları tasfiye edeceğim ve altını denedikleri gibi onları deneyeceğim. Onlar benim ismimi çağıracaklar ve ben onlara cevap vereceğim; ben: Kavmim odur, diyeceğim; onlar da: Allah'ım RABDİR, diyecekler."[cxv]

14- Yine Zekarya bölümünde şöyle geçmektedir: "İşte RABBİN günü geliyor ve senin çapul malını senin içinde pay edecekler. Çünkü bütün milletleri Yeruşalime karşı cenge toplayacağım ve şehir alınacak ve evler yağma edilecek ve kadınlar kirletilecek ve şehrin yarısı sürgüne çıkacak, kavmin artakalanları ise şehirden kesilip atılmayacak. O zaman RAB çıkacak ve muharebe gününde nasıl cenk ettiyse, o milletlere karşı öyle cenk edecek… Ve bütün dünya üzerinde RAB kral olacak ve o gün Rab bir ve ismi bir olacak."[cxvi]

15- Tevrat'ın Malaki bölümünde ise, ahir zamanda gerçekleşecek olan müminlerin zaferi şöyle dile getirilmiştir: "Çünkü işte o gün geliyor, fırın gibi yanıyor ve bütün kibirliler ve kötülük işleyenlerin hepsi, saman olacaklar ve gelmekte olan gün onları yakacak, orduların RABBİ diyor, öyle ki, onlarda kök ve dal bırakmayacak. Fakat size, ismimden korkanlara, salâh güneşi kanatlarında şifa olarak doğacak ve çıkacaksınız ve ahırın buzağıları gibi sıçranacaksınız. Ve kötüleri ayakaltına alacaksınız; çünkü yapmakta olduğum o günde sizin ayaklarınızın tabanları altında onlar kül olacaklar, orduların RABBİ diyor."[cxvii]

Bunlar, Eski Ahit olarak bilinen Tevrat ve ilâvelerinde yer alan ahir zamana ait açıklamalardan bazı örneklerdi. Görüldüğü üzere, bu açıklamalarda ahir zamanda Allah'ın salih ve seçkin kullarının önderliğinde hâkimiyetin tekrar Allah'ın dinine ait olacağı ve yeryüzünden zulmün kaldırılarak mutlak adaletin sağlanacağı kaydedilmiştir.

 

Hıristiyanlık Ve Ahd-i Cedid'te Ahır Zaman Kurtarıcısı

Ahd-i Cedid olarak bilinen İnciller ve ilavelerinde de bu husus tekitle vurgulanmış ve bu hâkimiyetin Hz. İsa (a.s)'ın tekrar dünyaya dönmesiyle gerçekleşeceği kaydedilmiştir. İncillerin ahır zamana ait bu açıklamalarının, İslam dinin ahir zamana ait açıklamalarıyla çeliştiği düşünülmemelidir. Çünkü İslam dini de Hz. İsa (a.s)'ın tekrar dünyaya döneceğini belirtmektedir. Ancak İslam dini, İncillerde yer alan bu bilginin eksik kalan bölümünü de tamamlamış ve Hz. İsa'nın tekrar dünyaya dönerek, zalimlerin yok edilmesi ve ilahi hâkimiyetin kurulmasında son kurtarıcı olan Hz. İmam Mehdi (a.s)'a yardımcı olacağı kaydedilmiştir.

1- Metta İncili'nde şöyle geçer: "İsa zeytinlik dağı üzerinde otururken, şakirtleri ayrıca gelip ona dediler: Bize söyle bu iş ne zaman olacak ve senin gelişine ve dünyanın sonuna alamet ne olacak? İsa cevap verip onlara dedi: Sakın kimse sizi saptırmasın. Çünkü birçokları: Mesih benim diye benim ismimle gelip birçoklarını saptıracaktır. Siz cenkler ve cenk sözleri işiteceksiniz. Sakın sıkılmayın; çünkü bunların vaki olması gerekir; fakat daha sonu değildir. Çünkü millet millete karşı, ülke ülkeye karşı kalkacaktır; yer yer kıtlıklar, zelzeleler olacak. Ve bütün bu şeyler ağrıların başlangıcıdır. O zaman sizi sıkıntıya koyacaklar ve öldürecekler ve benim ismimden ötürü bütün milletler sizden nefret edecekler. Ve o zaman birçokları sürçüp birbirini ele verecektir ve birbirlerinden nefret edecekler. Ve birçok yalancı peygamber kalkıp birçoklarını saptıracaklar. Ve fesat çoğalacağından ötürü, birçoklarının sevgisi soğuyacak. Ancak sona kadar dayanan, kurtulacak odur. Ve melekûtun bu incili, milletlerin hepsine şahadet olmak üzere, bütün dünyada vazedilecektir ve son o zaman gelecektir… Dua edin ki, kaçışınız kışta veya bir Sept gününde olmasın. Çünkü o zaman büyük sıkıntı olacaktır ki, dünyanın başlangıcından şimdiye kadar olmamıştır ve hiç olmayacaktır. O günler kısaltılmış olmasaydı, hiçbir adam kurtulamazdı; fakat seçilmiş olanlar uğrunda o günler kısaltılacaktır. O zaman eğer bir kimse size: İşte, Mesih burada yahut şurada derse, inanmayın… Çünkü şimşeğin şarkta çıkıp garpta görüldüğü gibi, insanoğlunun gelişi de böyle olacaktır… O zaman insanoğlunun alameti gökte görünecek; o zaman yeryüzünün bütün sıptları dövünecekler ve insanoğlunun göğün bulutları üzerinde kudretle ve büyük izzetle geldiğini görecekler. Ve meleklerini büyük sesli boru ile gönderecek, melekler göklerin bir ucundan öteki ucuna kadar, onun seçtiklerini dört yelden toplayacaklar. İmdi incir ağacından mesel öğrenin: dalı yumuşayıp yapraklarını sürdüğü zaman, bilirsiniz ki, yaz yakındır. Böylece siz de bütün bu şeyleri görünce, bilin ki, o yakındır, kapılardadır. Doğrusu size derim: Bütün bu şeyler oluncaya kadar, bu nesil geçmeyecektir. Gök ve yer geçecek, fakat benim sözlerim geçmeyecektir. Fakat o gün ve saat hakkında ne göklerin melekleri, ne de oğul, yalnız Baba'dan başka kimse bir şey bilmez. Nuh'un günleri nasıl idi ise, İnsanoğlunun gelişi de öyle olacaktır. Çünkü Nuh'un gemiye girdiği güne kadar, tufandan evvelki günlerde, insanlar yerler, içerler, evlenirler ve kocaya varırlardı ve tufan gelip hepsini alıncaya kadar bilmedilerse, İnsanoğlunun gelişi de öyle olacaktır. O zaman iki kişi tarlada olacak biri alınacak, biri bırakılacak. Değirmen çeviren iki kadın olacak; biri alınacak biri bırakılacak. İmdi, uyanık olun; çünkü Rabbinizin hangi gün geleceğini bilmezsiniz. Fakat şunu bilin ki, eğer ev sahibi hırsızın hangi nöbette geleceğini bilse idi, uyanık olup evini deldirmeğe bırakmazdı. Bunun için siz de hazır olun; zira sanmadığınız saatte İnsanoğlu gelir. Öyle ise, onlara yiyeceği vaktinde vermek için, efendisinin kendi halkı üzerine koymuş olduğu sadık ve akıllı hizmetçi kimdir? O hizmetçiye ne mutlu ki, efendisi geldiği zaman onu böyle yapmakta bulacaktır. Doğrusu size derim: Efendi bütün malları üzerine onu koyacaktır. Fakat eğer o kötü hizmetçi yüreğinden: efendim gecikiyor, der; kapı yoldaşlarını dövmeğe ve sarhoşlarla beraber yiyip içmeğe başlarsa, o hizmetçinin beklemediği bir günde ve bilmediği bir saatte gelecek, onu iki parça edecek ve payını ikiyüzlüler ile verecektir…"[cxviii]

 Görüldüğü üzere, bu açıklamada Hz. İsa (a.s), ahır zamanda yeryüzünü tamamıyla fesat ve zulüm sardıktan sonra gelip zalimleri acı bir şekilde cezalandıracağını beyan ederken, kendisine inananlara sabredip imanlarından şaşmamalarını ve devamlı olarak uyanık olup onun gelmesini beklemelerini tavsiye etmektedir. Ayrıca: "Melekûtun bu İncili, milletlerin hepsine şehadet olmak üzere, bütün dünyada vazedilecektir" tabiri ile de o dönemde mutlak hâkimiyetin, Allah katında İslam'dan ibaret olan ilahi dine ait olacağını bildirmektedir.

2- Bu mevzu Markos İncili'nde ise şöyle anlatılmıştır: "O, Zeytinlik dağı üzerinde, mabedin karşısında otururken, Petrus, Yakub, Yuhanna ve Andreas kendisinden ayrıca sordular: Bize söyle, bu şeyler ne zaman olacak? Ve bütün bu şeyler tamam olmak üzere iken, alamet ne olacak? İsa da onlara söylemeye başladı: Sakının, kimse sizi saptırmasın. Birçokları: Ben oyum, diye benim ismimle gelecekler ve çok adamları saptıracaklar. Çenkler ve çenk sözlerini işittiğiniz zaman, sıkılmayın; bunların olması gerekir; fakat daha sonu değildir. Çünkü millet millete karşı, ülke ülkeye karşı kalkacak; yer yer zelzeleler olacak; kıtlıklar olacaktır. Bu şeyler ağrıların başlangıcıdır.

Fakat siz kendinizi sakının; sizi meclislere verecekler, havralarda dövüleceksiniz ve benim yüzümden onlara şehadet olsun diye valiler ve krallar önünde durdurulacaksınız. Önce bütün milletlere incilin vaaz olunması gerekir… Kardeş kardeşi ve baba evladı ölüme verecektir ve evlatlar ana babaya karşı kalkıp onları öldüreceklerdir. Benim ismimden dolayı herkes sizden nefret edecek; ancak sona kadar dayanan, kurtulacak odur… Dua edin ki, kışta olmasın. Çünkü o günlerde öyle sıkıntı olacak ki, onun gibisi Allah'ın halk ettiği hilkatin başlangıcından şimdiye kadar ne olmuştur, ne de olacaktır. Eğer o günleri Rab kısaltmasaydı, hiçbir adam kurtulmazdı; fakat seçtiği seçilmişler uğrunda o günleri kısaltmıştır. Eğer birisi o zaman size derse: işte Mesih burada, İşte orada, inanmayın. Çünkü yalancı Mesihler ve yalancı peygamberler kalkıp mümkünse seçilmiş olanları bile saptırmak için alametler ve harikalar yapacaklar. Fakat siz sakinin; işte, size hepsini önceden söyledim… O zaman İnsanoğlunun büyük kudret ve izzetle bulutlarda geldiğini göreceklerdir. Ve o vakit meleklerini gönderecek ve onun seçtiklerini yerin ucundan ta göğün ucuna kadar, dört yelden toplayacaktır.

İmdi incir ağacından mesel öğrenin; onun dalı yumuşayıp yapraklarını sürdüğü zaman, bilirsiniz ki, yaz yakındır. Böylece siz de bu şeylerin vaki olduğunu görünce, bilin ki, o yakındır, kapılardadır. Doğrusu size derim: bütün bu şeyler oluncaya kadar bu nesil geçmeyecektir. Gök ve yer geçecek, fakat benim sözlerim geçmeyecektir. Fakat o gün yahut o saat hakkında, ne melekler, ne de oğul, Baba'dan başka kimse bir şey bilmez.

Sakının uyanık durun, dua edin; zira o vakit ne zamandır bilemezsiniz. Bu, gurbete giden ve evini bırakıp hizmetçilerine salahiyet ve her birine işini veren bir adam gibidir ki, kapıcıya da uyanık durmasını emretti. İmdi uyanık durun; çünkü ev sahibi ne vakit gelecek, akşamleyin mi, gece yarısında mı, horuz öttüğü zaman mı, sabahleyin mi, bilemezsiniz. Yoksa amansız gelip sizi uykuda bulur. Size ne söylüyorsam herkese söylüyorum: Uyanık durun."[cxix] 

3- Bu olay Luka İncili'nde de şöyle anlatılmıştır: "Bazıları mabedin nasıl güzel taşlarla ve takdimlerle süslenmiş olduğunu söyledikleri zaman, İsa dedi: Sizin gördüğünüz bu şeylere gelince, günler gelecek ki, o vakit burada yıkılmadık taş üstünde taş bırakılmayacaktır. Onlar da İsa'ya sorup dediler: Muallim, öyle ise, bu şeyler ne zaman olacak? Ve bu şeyler olmaz üzere iken, alamet ne olacak İsa da dedi: Sakın saptırılmayasınız; zira birçokları: Ben oyum ve Vakit yakındır, diye benim ismimle geleceklerdir; onların arkasından gitmeyin. Çenkler ve karışıklıklar duyduğunuz zaman, yılmayın; çünkü önce bunların vaki olması gerekir; fakat sonu hemen gelmez.

O zaman onlara dedi: Millet millete karşı, ülke ülkeye karşı kalkacak; büyük zelzeleler ve yer yer kıtlıklar ve vebalar olacak; korkunç şeyler ve gökten büyük alametler olacak. Fakat bütün bunlardan önce, benim ismim yüzünden size el atacaklar ve sizi havralara, zindanlara teslim edecekler, kırallar ve valiler önüne götürüp size eza edecekler… Fakat siz, hatta ana baba, kardeşler, akraba ve dostlar tarafından ele verileceksiniz ve sizlerden bazılarını öldürecekler. –benim ismimden dolayı her kes de sizden nefret edecek. Ve başınızdan bir kıl zayi olmayacaktır. Sabrınızla canlarınızı kazanacaksınız.

Fakat Yeruşalimi ordularla kuşatılmış gördüğünüz zaman, bilin ki, onun yıkılması yakındır. O vakit, Yahudiyede bulunanlar dağlara kaçsınlar ve onun içinde olanlar çıksınlar; kırda olanlar oraya girmesinler. Zira bütün yazılmış olanların geleceği öç günleri bunlardır. O günde gebe olanların vay başına! Çünkü memleket üzerine büyük sıkıntı ve bu kavme gazap gelecektir. Ve kılıçtan geçirilecekler, bütün milletlere esir olarak götürüleceklerdir ve milletlerin zamanları doluncaya kadar, Yeruşalim milletler tarafından çiğnenecektir. Güneşte, ayda ve yıldızlarda alametler, denizin ve dalgaların uğultusundan dolayı şaşkınlıkta olan milletlere yeryüzünde sıkıntı olacaktır; insanlar korkudan ve dünyaya gelmekte olan şeyler için beklemekten bayılacaklar; çünkü göklerin kudretleri sarsılacaktır. Ve o zaman onlar İnsanoğlunun bulutta kudret ve büyük izzetle geldiğini göreceklerdir. Fakat bu şeyler olmaya başlayınca yukarı bakın ve başınızı kaldırın; zira kurtuluşunuz yakındır.

Ve İsa onlara bir mesel söyledi: incir ağacına ve bütün ağaçlara bakın. Onlar filiz sürdükleri zaman, siz bunu görüyorsunuz ve kendiliğinizden bilirsiniz ki, yaz artık yakındır. Böylece, siz de bu şeylerin vaki vaki olduklarını gördüğünüz zaman, bilin ki, Allah'ın melekûtu yakındır. Doğrusu size derim: bütün bu şeyler yerine gelinceye kadar, bu nesil geçmeyecektir. Gök ve yer geçecek; fakat benim sözlerim geçmeyecektir.

Fakat sakın da humar, sarhoşluk ve hayatın kaygıları ile yürekleriniz fazla ağırlaşmasın ve o gün sizin üzerinize bir kement gibi ansızın gelmesin; çünkü bütün yeryüzünde oturanların hepsinin üzerine gelecektir. Fakat vaki olacak bütün bu şeylerden kaçabilesiniz diye her an dua ederek uyanık durun."[cxx]  

4- Yuhanna İncili'nde ise şöyle yazılmıştır: "Kadın ona dedi: biliyorum ki, Hıristos denilen Mesih gelecektir; o gelince bize her şeyi bildirecektir. İsa ona dedi: Sana söyleyeyim ben, oyum… Ve dana birçokları onun sözü üzerine iman ettiler ve kadına diyorlardı: Bizim iman etmemiz artık senin söylemen üzerine değil; çünkü biz kendimiz işittik ve biliyoruz ki, gerçek dünyanın kurtarıcısı budur."[cxxi]

"İsa dedi: Daha az bir zaman sizinleyim ve beni gönderene gideceğim. Siz beni arayacak ve bulamayacaksınız ve benim bulunduğum yere siz gelemeyeceksiniz."[cxxii]

"Biraz zaman ve beni artık göremeyeceksiniz ve yine biraz zaman ve beni göreceksiniz… Biraz zaman ve beni artık göremeyeceksiniz ve yine biraz zaman ve beni göreceksiniz, dediğim için mi birbirinize soruyorsunuz? Doğrusu ve doğrusu size derim: Siz ağlayıp dövüneceksiniz, dünya ise sevinecektir; siz keder çekeceksiniz, fakat kederiniz sevince dönecektir. Kadın doğuracağı vakit, sıkıntı çeker, çünkü saati gelmiştir; fakat çocuğu doğurduğu zaman, dünyaya bir insan doğması sevinci ile artık sıkıntıyı anmaz. Bunun için şimdi kederiniz var; fakat sizi yine göreceğim ve yüreğiniz sevinecektir ve kimse sevincinizi sizden alamaz."[cxxiii]

5- Resullerin işleri bölümünde ise şöyle geçer: "İmdi bir araya geldikleri zaman, ondan sorup dediler: Ya Rab, İsrail'e krallığı bu zamanda mı iade edeceksin? Onlara dedi: Babanın kendi hâkimiyeti kendi altına koyduğu zamanları yahut anları bilmek size ait değildir. Ancak Ruhülkudüs üzerinize gelince, kudret alacaksınız; Yeruşalim'de, bütün Yahudiyede, Samiriye'de ve dünyanın en uzak yerine kadar şahitlerim olacaksınız. Bu şeyleri söyledikten sonra, onlar bakarken yukarı alındı ve bir bulut onların gözlerinden onu aldı. Ve o giderken, gözlerini göğe dikmiş oldukları esnada, işte beyaz esvaplı iki kişi onların yanında durup dediler: Ey Galililer, niçin göğe bakıp duruyorsunuz? Sizden göğe alınan bu İsa, nasıl göğe gittiğini gördünüzse, öylece gelecektir."[cxxiv]

6- Yine şöyle yazmaktadır: "Fakat bu olan Yoel peygamber vasıtasıyla söylenmiştir: Ve son günlerde vaki olacak ki, Allah diyor, bütün beşer üzerine Ruhumdan dökeceğim; oğullarınız da kızlarınız da peygamberlik edecekler ve gençleriniz rüyetler görecekler, ihtiyarlarınız da rüyalar görecekler; o günlerde kullarım üzerine de cariyelerim üzerine de, ruhumdan dökeceğim ve peygamberlik edecekler. Ve yukarıda gökte harikalar, aşağıda yeryüzünde de alametler, kan ve ateş ve duman buğusu vereceğim."[cxxv]

7- İbranilere Mektup bölümünde ise şöyle geçer: "Ve insanlara bir defa ölmek ve ondan sonra hükmolunmak mukadder olduğu gibi, böylece de Mesih çoğunun suçlarını taşımak için bir defa takdim edilmiş olup ikinci defa, günahsız olarak, kurtuluş için kendisini bekleyenlere görünecektir."[cxxvi]

8- Yuhanna'nın Vahyi bölümünde ise şöyle yazar: "Fakat size, Tiyatira'da olan diğerlerine, kendilerinde bu talim olmayanların hepsine, onların dediği gibi Şeytan'ın derin şeylerini bilmeyenlere diyorum: Üzerinize başka yük koymayın. Fakat ben gelinceye kadar, sizde olanı sıkı tutun. Ve galip olup sona kadar işlerini tutana, ben de Babamdan nasıl aldımsa, ona milletler üzerine hâkimiyet vereceğim; çömlekçi kapları parçalandığı gibi onları demir çubukla güdecektir. Ve ona sabahyıldızı vereceğim."[cxxvii]

Görüldüğü üzere, metinde Hz. İsa (a.s)'ın tekrar döneceği bildirilmekle birlikte, hazretlerinin döndükten sonra metinde geçen tabirle "galip olup sona kadar işlerini tutana" yardım edeceğinden ve onu bütün milletlere egemen kılacağından bahsetmektedir. Bu vasıfla tanıtılan kimseden maksadın İmam Mehdi (a.s) olması pekâlâ akla daha yatkındır. Zira İmam Mehdi (a.s)'ın İslam ümmetinin en üstünü ve ilahi dini koruyan ve kollayan en yetkili kimse olduğundan kimsenin şüphesi olamaz. Bu ise, Hz. İsa'nın zuhur ettikten sonra İmam Mehdi (a.s)'a destek olacağını belirten hadislerle bire bir tatbik etmektedir. 

9- Yine Ahd-i Cedid'in Vahiy bölümünde başında o iki yıldızlı bir taç bulunan bir kutsal kadından ve onun muhalifi olup, onun Allah'ın dininin koruyucuları olan soyu ile savaşacak olan ejder remzi ile anlatılan küfrü temsil eden bir güçten bahsetmekte ve o kutsal kadının soyundan gelen bir çocuğun bu güç tarafından yok edilmek isteneceğinden ve Allah'ın o çocuğu insanların gözlerinden gizleyerek koruyacağından ve onun bütün milletlere egemenlik sağlayacağından bahsetmektedir.

Ahd-i Cedid'in Vahiy bölümünde şöyle geçmektedir: "Ve gökte büyük bir alamet, güneşle giyinmiş ve ayakları altında ay ve başı üzerinde on iki yıldızdan tacı olan bir kadın göründü ve gebe idi ve doğurmak için eziyette olup ağrı çekerek bağırıyordu. Ve gökte başka bir alamet göründü ve işte, yedi başı ve on boynuzu ve başları üzerinde yedi tacı olan büyük kızıl bir ejder vardı. Ve onun kuyruğu göğün yıldızlarının üçte birini sürüklüyordu ve onları yeryüzüne attı ve ejder doğurmak üzere olan kadının önünde, doğurduğu zaman onun çocuğunu yutmak için duruyordu. Ve bir oğul, bütün milletleri demir çomakla güdecek bir erkek çocuk, doğurdu ve onun çocuğu Allah'ın yanına ve onun tahtının yanına alınıp götürüldü… Ve ejder kadına karşı gazaplandı ve onun zürriyetinden baki kalarak Allah'ın emirlerini tutup kendilerinde İsa'nın şehadeti olanlarla cenk etmeğe gitti…"[cxxviii]

Vahiy kitabının bu bölümü de daha çok Hz. Fatıma ve onun soyundan gelen Ehl-i Beyt İmamları'na ve özellikle de İmam Mehdi (a.s)'a tatbik etmektedir. Zira bu açıklamanın Hz. Meryem'e tatbik edilemeyeceği açıktır. Çünkü burada başında on iki yıldızlı tacı olan bir kutsal kadından söz edilmektedir. Bu, o kadınla ilişkisi olan on iki kutsal insanın varlığını göstermektedir ki bu, Hz. Fatima-i Zehra'nın soyundan gelen on bir İmamla kocası olan İmam Ali'ye, yani on iki imamlara daha çok tatbik etmektedir. Hz. Meryem'den ise, sadece Hz. İsa dünyaya gelmiştir. Yine bu metinde o kadının zürriyeti olan bir çocuğun çocukluk döneminde Allah tarafından gaybe çekileceğinden bahsedilmektedir. Oysaki Hz. İsa çocukluk döneminde değil, peygamber olduktan sonra gaybe çekilmiştir. Yine bu metinde o kutsal kadının çocuğunun bütün milletleri demir çubukla güdeceğinden bahsetmektedir. Bu vasıf da daha çok Hz. İmam Mehdi (a.s)'a tatbik etmektedir. Zira Allah Resulü Hz. Mehdi'nin kılıçla kıyam edip bütün zalimleri yok edeceğini bildirmiştir. Yine bu metinde ejder remziyle anlatılan küfür gücünün o kadının dini temsil eden üzerlerinde İsa'nın şehadeti olan zürriyeti ile savaşacağından bahsedilmektedir. Bu da Hz. Meryem ve İsa'ya tatbik etmemektedir. Çünkü Hz. Meryem'in İsa'dan gayri bir zürriyeti olmamıştır ve Hz. İsa küfür ile savaşmamıştır. Sonra İsa'nın şehadet ettiği nesil İsa'nın kendisi olamaz. Ama bütün bu özellikler Hz. Fatıma ve soyunda mevcuttur. O halde bu metnin Hz. Fatıma ve soyuna tatbik etmesi daha makuldür.

Burada, Hz. Fatıma'nın soyundan on bir imamın dünyaya geldiği ve birinci İmam, İmam Ali'nin Hz. Fatıma'nın kocası olup, soyundan olmadığı, oysa metinde o kutsal kadının başında on iki yıldızlı tacın olduğu, bunun da on iki kutsal insanın onun soyundan geleceğini temsil edebileceğini, dolayısıyla da Hz. Fatıma'ya da tatbik edilmesinin zor olduğu ileri sürülürse, deriz ki:

Hz. Ali (a.s)'ın Hz. Fatıma'nın kocası olması, o hazretin başına koyulan on iki yıldızlı taçla temsil ettirilmesine bir zarar vermez. Zira Allah Resulü'nün vasileri olan on iki imamın ilki olan Hz. Ali, Hz. Fatıma'ya yabancı değildi. O halde Hz. Ali Hz. Fatıma'nın soyundan olmasa bile Hz. Fatıma'nın kocası olması hasebiyle onun başını süsleyen taçta yer alabilir. Bu durumda eğer mezkûr metinde geçen kutsal kadın Hz. Fatıma olursa, bu temsilin maksadı şu olur ki, bu kutsal kadının kocası ve onun soyundan gelen on bir kutsal insan Allah Teala'nın temsilcileridir. Bu da o kutsal kadını şereflendiren ve diğerlerinden üstün kılan bir özelliğidir. Sonra faraza o kutsal kadının başındaki taçta on iki yıldız, on iki kutsal insanın tamamının o kutsal kadının soyundan geleceğine işaret olsa bile, yine bu Hz. Fatıma'nın kastedilmesine bir engel teşkil etmez. Zira her ne kadar Hz. Fatıma'nın soyundan on bir masum imam dünyaya gelmişse de tarih Hz. Fatıma'nın bir de Muhsin isminde şehit edilen oğlu olduğundan bahsetmektedir ki, imam olmasa da kutsal bir varlık olduğu Ehl-i Beyt'ten gelen hadislerde yer almıştır. O halde Hz. Fatıma'nın soyundan on biri imamet makamına olaşan on iki kutsal evlat dünyaya gelmiştir. O halde o hazretin başındaki taçta bulunan on iki yıldız bu on iki kutsal evladı temsil edebilir.

Elbette burada eski dini metinlerde meydana gelen tahrif de nazara alınmalıdır. Sonra biz bunu sadece akla daha yatkın olan bir ihtimal olarak zikretmekteyiz. Yoksa maksat illa da budur diye bir iddiamız yoktur.     

Ancak geçmiş dinlere ait kutsal kitaplardan naklettiğimiz bu açıklamalar, ahır zamanda ilahi bir zatın önderliğinde yeryüzünden her türlü zulüm ve haksızlığın giderilerek gerçek anlamda adalet, barış ve esenliğin hâkim kılınacağına dair muştulukların geçmiş ilahi metinlerde de yer aldığını açıkça gözler önüne sermiştir. İşte bundan dolayıdır ki, Ehl-i Beyt İmamları ahır zaman kurtarıcısı İmam Mehdi (a.s)'ı selamlarken o hazretin bu özelliğine de işaret etmiş ve: "Selam olsun Mehdi'ye ki, Allah Azze ve Celle onun aracılığıyla bütün sözleri birleştireceğini, ihtilafları gidereceğini ve yeryüzünü adalet ve eşitlikle dolduracağını bütün ümmetlere vaat etmiştir."[cxxix] demişlerdir.

Evet, buraya kadar zikrettiğimiz bütün bu ilahi vaatlerden anlaşılıyor ki, her ne kadar beşer, Allah'a giden doğru yoldan sapmış, sapıklık ve alçaklık uçurumlarının derinliklerine doğru inişe geçmişse de, eninde sonunda beşeriyetin uyuyan vicdanı uyanarak, ilahi önderlikten soyutlanmış beşeri kudret ve düşünce üzerine temellenen, teknik ve maddi ilimlerle adaleti, düzeni ve emniyeti, kapsamlı olarak cihana yerleştiremeyeceğini kavrayacak; dolayısıyla da cihan hükümetinin emniyet, saflık, samimilikle birlikte, adalet ve eşitlik esasları üzerine kurulması için münasebetlerini, onu her türlü tehlikeye karşı koruyabilecek, hem dünya, hem ahiret boyutunda ona hakiki saadet ve kemal yolunu gösterebilecek bir ilahi önderin önderliğinde iman, vahiy ve ilahi velayeti kabullenme esası üzerine kurmaktan başka bir çıkar yolunun olmadığını görecektir.

İşte o zaman, yeryüzü bir ilahi önderin rehberliğinde bütün zalim ve hileci yöneticilerden temizlenecek, hâkimiyet mutlak olarak Allah'ın salih kullarının eline geçecek ve zulüm ve haksızlıkla dolmuş olan cihan, yeniden adalet, eşitlik ve esenlikle dolacaktır. Bu, Allah'ın kesin vaadidir, Allah'ın vaadinde aksama veya yalan olamaz. İşte bu vaadi gerçekleştirecek zat, Allah'ın yeryüzündeki, son halife ve hücceti olan İmam

 


[i]– Usul-u Kafi, c. 1, s. 377, Biharü'l-Envar c.23, s.77. hadis no: 4, 5, 66, 78. Kenzu'l-Ummal, c.1, s. 103, hadis no: 463-464, Müsned-i Ahmed, hadis no: 16271, 5631, Sahih-i Müslim, hadis no: 3441, Müsned-i Teyalisi, s. 259, Nefehat-ül Lahut, s. 13, Yenabiü'l-Meveddet, s. 117, Mucemü'l-Kebir, c. 10, s. 350, Müstedrekü's-Sahihayn, c. 1, s. 77, Hilyetü'l-Evliya, c. 3, s. 224, el-Küna ve'l -Esma, c. 2, s. 3, Sünen-i Beyhaki, c. 8, s. 156, Camiü'l-Usul, c. 4, s. 70, Şerh-i Sahih-i Müslim, Nevevi'nin, c. 12, s. 440, Mecme'üz-Zevaid, Heysemi'nin, c. 5, s. 218, 219, 223, 225, 312, Tefsir-i İbn-i Kesir, c. 1, s. 517.

[ii]– İsra/71,72.

[iii]– Bkz. Tefsir-i Kurtubi, mezkur ayetin tefsiri.

[iv]– A'raf/181.

[v]– Tefsirü'l-Kebir, c. 15, s. 72.

[vi]– Nahl/89.

[vii]– Bakara/143.

[viii]– Tefsir-i Kebir, c. 20, s. 98, 99.

[ix]– Sahih-i Buhari, hadis no: 6682 "Tarihu'l-Kebir" c.1, s.466. Sünen-i Tirmizi, hadis no: 2149, Müsned-i Ahmed, c.5, s.92, hadis no: 19920, 19944, 19946, 19956, 19978, 19991, 20036, 20105, 20142. Ebu Nuaym; "Hilyetu'l-Evliya, c.4, s.323; Tabarani; "Mucemu'l-Kebir", s.94. Menavi; "Kenzu'l-Hakayık" s. 208, Müsned-i Ahmed'in haşiyesinde basılan Münteheb-ü Kenzü'l-Ummal c. 5 s. 312, Tarih-i Bağdat, c. 14 s. 353, hadis no: 7673, ve c. 6, s. 263, hadis no: 3269, Yenabi-ül-Meveddet, İstanbul baskısı, s. 445. Bkz. Müntehebü'l-Eser, s. 13,

[x]– Sahih-i Müslim, hadis no: 3393, 3394, 3395, 3396, 3397, 3398, Sünen-i Ebu Davut, hadis no: 3731, 3732, Müsned-i Ahmed bin Hanbel, c.5, s.87-88, hadis no: 19875, 19884, 19887, 19892, 19901, 19914, 19922, 19925, 19943, 19963, 19964, 19991, 20000, 20001, 20017, 20018, 20019, 20021, 20022, 20032, 20034, 20046, 20061, 20112, 20125, 20131. Müstedrekü's-Sahihayn Haydarabat baskısı, c. 3 s. 617, 618, Teysirü'l-Vusül ila Camiü'l-Usül, c. 2 s. 34, Tarihü'l-Hülafa, s. 7. Bkz. Müntehbü'l-Eser s. 12, 13.

[xi]– el-Camiü's-Sağir, c. 1, s. 91, Müsned-i Ahmed, hadis no: 3665, 3593.

[xii]– Keşfü'l-Estar, s. 74.

[xiii]– Abakatü'l-Envar, c. 2, s. 249.

[xiv]– Yenabiü'l-Meveddet, s. 258, 445, Keşfü'l-Estar, s. 74.

[xv]– Bkz. "Fevaidu'l-Ahbar" (Ö:279), İkd'ud-Durer, fi Ahbari'l-Muntazar", s. 157 (Ö:685). Feraidu's- Simtayn, c.2, s.337, No: 585 (Ö:730), Lisanu'l-Mizan, c.4, s.147 (Ö:852). el- Fetave'l-Hadise, s.37, ve Kavlü'l-Muhtasar Fi Alameti'l-Mehdiyyi'l-Muntazar, s. 21 (İbn-i Hacer-i Mekki), Arfü'l-Verdi Fi Ahbari'l-Mehdi, el-Havi Li'l-Fetavi kitabına ek, c. 2, s. 161, Yenabiü'l-Meveddet, s. 447, el-Burhan fi Alamati Mehdiyy-i Ahir-iz-Zaman, 12.bab.

[xvi]– el-Burhan fi Alameti'l-Mehdiyyi Ahirezzaman, Tas. Prof. Ğaffari, s. 170 ve Tas. Al-i (il) Yasin, c. 2s. 844.

[xvii]– "el-İmamu'l-Mehdi" Ali Muhammed Ali Dahil'in eseri, s.40-47 "Nevid-i Emn ve Eman" kitabı, s.91'de ise sahabeden 33 kişinin adı zikredilmiştir.

[xviii]– el-Gadir, c.2 s. 201- 203 Beyrut baskısı, Kifayetü'l-Eser, s. 248, el-Edep fi Zilli't-Teşeyyu, s. 180.

[xix]– el-İmamü'l-Mehdi, s. 243, el-Edep fi Zilli't-Teşeyyu, 181, 183.

[xx]– el-İmamü'l-Mehdi, s. 251.

[xxi]– Ebu Amir İsmail bin Muhammed bin Yezid bin Vida Himyeri, Himyer halkındandır. Seyyid lakabını almıştır. O 105 Hicrî yılında Umman'da dünyaya gelmiş, Abbazi mezhebine mensup olan babası ve annesinin terbiyesi altında Basra şehrinde büyümüştür. Rüşt çağına ulaştığında ise baba ve annesinden ayrılarak Basra'nın valisi olan Akaba bin Müslim'in emrine girmiştir. Sonra Basra'dan ayrılarak Kufe'ye gelmiş ve orada Amaş'den hadis eğitimi almış ve ömrünün geri kalanında Basra ile Kufe arasında gidip gelmeyle geçirmiş ve bilahare Bağdat'ın Remile mahallesinde vefat etmiştir. (el-Ğadir, c. 2, s. 272) Himyeri iyi konuşabilen insanların önde gelenlerindendir. O Arap dilinin cahiliye ve İslâm döneminde en çok şiir söyleyen üç şairden biridir. En çok şiir söyleyen diğer iki şair ise, Bişar ve Ebu'l İtahiya'dır. Merzbani diyor: "Himyeri'den gayri hem güzel hem de bu kadar fazla şiir söyleyen başka bir şair görülmemiştir." (aynı kaynak, s. 244) Himyeri uzun bir müddet Kisaniyye itikadına sahip olmuş ve Muhammed bin Hanefiye'nin imam ve gaip olduğuna inanmıştır. Onun bu konuda birçok şiiri vardır. Nihayet o Hz. İmam Sadık (a.s)'ın bereketi ile hidayet bulmuş ve hakkı anlayarak Ehl- Beyt hakkında çok şiirler okumuştur. İmam Sadık (a.s) da onun bu şiirlerini beğeniyor ve okumasını istiyordu. (aynı kaynak, s. 235, 244) Himyeri'nin metinde naklettiğimiz kasidesinin ilk mısraları şöyledir: "Ey büyük deveye binip de çölleri Medine'ye doğru kat eden kimse, eğer Allah seni hidayet eder de, Cafer'i (İmam Sadık'ı) ziyaret edersen. Allah'ın velisine ve o Pak'ın oğluna de ki; ey Allah'ın emini ve emininin oğlu. Ben Rahman olan Allah'a tevbe ediyor ve dönüyorum. Sana uğruna mücadele ettiğim şeyden, onun için her fesih sözlüyle savaşıyordum. Ancak benim bu İbn-i Hule hakkındaki sözüm, Pak nesle içimde beslediğim düşmanlıktan değildi. Sadece bize Muhammed'in vasisinden bir şey nakledilmişti; o söylediğinde yalancı da değildi. Ki, işin sahibi gaip olacak ve gözlere görülmeyecek; yıllarca korku beklentisi olan kimse gibi gizli kalacak. Onun malı bu dikili gök altında kayıp insan gibi taksim edilip bölünecek. Bir süre bekleyecek sonra da çeşmenin coşması gibi coşacak. Kutup yıldızı gibi ufuktan tulu edip zahir olacak. Allah'ın yardımıyla Rabbinin evinden hareket edecek; ilâhî bir riyasetle ve hazırlanmış sebeplerle. Elinde Rabbinin bayrağıyla O'nun düşmanlarına karşı harekete geçecek, susamışçasına gazapla onları katledecek. Bu meyanda bize İbn-i Humle gaybe çekilmiş diye nakledilince, biz sadakatle ona inandık. O, her yokluğa duçar olan fakirin yaşayacağı Mehdi ve Kaim'dir dedik. Şimdi ki, böyle değildir buyurdun. Taassupsuz olarak senin söylediğin haktır; senin emrettiğin kesindir. Ve…"

[xxii]– el-Gadir, c.2 s. 247. Beyrut baskısı.

[xxiii]– el-Gadir, c. 2, s. 295, 297.

[xxiv]– el-Gadir, c. 2, s. 293.

[xxv]– Tarihü'l-Edeb-il-Arabi, c. 2, s. 284, Tarih-i Edebiyat-i Zeban-i Arabi, s. 372.

[xxvi]– el-Eğani, c. 18, s. 38.

[xxvii]– el- Edebü's-Siyasi el-Mültezem fi'l-İslâm, el-Gadir, c.2, s.353, 355.. el-Fusulu'l-Muhimme, s.249.

[xxviii]– el-Fusulu'l-Muhimme, s.251.

[xxix]– el-Edep fi Zill'it-Teşeyyu, s. 183, el-İmamü'l-Mehdi, s. 245.

[xxx]– el-Edeb fi Zill'it-Teşeyyu, s. 185, 186, el-İmamü'l-Mehdi, s. 245.

[xxxi]– el- Edeb fi Zill'it-Teşeyyu, s. 183.

[xxxii]– el-Edeb fi Zill'it-Teşeyyu, s. 186.

[xxxiii]– Luğatname-i Deh Huda, c. 1, s. 314, el-A'lam, c. 5, s. 110.

[xxxiv]– el-Gadir, c. 3, s. 39, el-İmamü'l-Mehdi, s. 246.

[xxxv]– A'lamu'l-Vera, s.443.

[xxxvi]– A'lam'ul -Vera, s. 444, İsbatu'l-Huda c. 7. s. 53

[xxxvii] – A'lam'ul -Vera, s. 443

[xxxviii] – "Nevid-i Emn ve Eman" kitabının 95.sayfasında 32 kitabın adı zikredilmiştir. "Mehdi-i Ehl-i Beyt" kitabında ise 41 Ehl-i Sünnet ve 110 Ehl-i Beyt kitabı zikredilmiştir. "El Mehdi'yul -Muntazar" kitabının 21 ve 24 sayfalarında ise 14 kitabın ismi yer almıştır. Son zamanlarda yazılan "Kitabname-i Hz. Mehdi (a.s)'da da Hazret hakkında yazılan 2500 kitabın ismi kaydedilmiştir.

[xxxix]– el-Mehdi'yul-Muntazar, s. 21 El fihrist-i Şeyh Tusi kitabı. s. 176, Meşhed Üniversitesi.

[xl]– Fihrist'i Şehy Tusi, s. 284 ve 301.

[xli]– "el-Mehdi'yul-Muntazar" kitabı s. 85.

[xlii]– "İmam Mehdi" kitabı, s. 66.

[xliii]– Al-i İmran/19

[xliv]– Al-i İmran/81

[xlv]– Al-i İmran/3

[xlvi]– Maide/48

[xlvii]– Burada dikkate şayan nükte şudur ki, Ehl-i Beyt İmamları'ndan gelen Camia Ziyareti ve Nudbe Duası'nda da Hz. Mehdi aleyhisselâm'dan "Allah tarafından desteklenmiş, muzaffer kılınmış" anlamında "Mensur" diye söz edilmektedir. Elbette ki, Hindular'ın mukaddes kitabında o hazretin bu isimle anılması bir tesadüf değildir. Bu, o hazretin Allah Tealâ'nın o hazrete vaad ettiği yardım ve kesin zafer sözünden çıkarılan bir lakabıdır. Dolayısıyla Hundular'ın kutsal kitabı Vedalar kitabında imamın bu özelliğine işaret edilmiş olması ve bu ismin o özelliğe dayanılarak hazrete verilmiş olması hiç de uzak bir ihtimal değildir.

[xlviii]– Bişaret-ül Ahdeyn, s.245.

[xlix]– Ikdü'r-Dürer, s. 96, Sünen-i Dani, s. 94.

[l]– Ikdü'd-Dürer, s. 98, Gaybet-i Numani, s. 397, Gaybet-i Şeyh Tusi, s. 267, Biharü'l-Envar, c. 52, s. 211.

[li]– Yenabiü'l-Meveddet, İstanbul Baskısı, s. 447.

[lii]– Müntehebü'l-Eser, s. 292, naklen Kemal-üd Din.

[liii]– Biharü'l-Envar, c. 52, s. 239.

[liv]– Naml/62.

[lv]– Biharü'l-Envar, c. 52, s. 315.

[lvi]– Bişaretü'l-Ahdayn , s. 242.

[lvii]  Opanşad kitabı, s. 737.

[lviii]– Bişaretü'l-Ahdayn s. 242, naklen Hindoların Bask kitabı.

[lix]– Age, s.258. Zikredilen kitabın s.243 dipnotunda şöyle nakledilmiştir: Siyer ve tarih yazarları; ‘Geştasib bin Lehrasib"in kardeşi "Camasib" bir müddet Zertüşt'ün yanında maarif edinmiştir.' demişlerdir.

[lx]– Age.s. 273.

[lxi]– Camasbname, s. 121.

[lxii]– Bişaretü'l-Ahdayn, s.238.

[lxiii]Mehdilik ve İmam Mehdi, s. 222, naklen, İbrahim Pur Davut, Gatha Tercümesi, s. 145, 147.

[lxiv]Mehdilik ve İmam Mehdi, s. 222, naklen İbrahim Pur Davud, Mizda Yesna vaadi Suşyant, s. 14.

[lxv]– Şuşyant, s. 104.

[lxvi]– age, s. 222, naklen, İbrahim Pur Davud, Mizda Yesna vaadi Suşyant, s.23 ile 25.

[lxvii]– Kitabı Mukaddes, Tekvin 12: 1-4.

[lxviii]– Kitabı Mukaddes, Tekvin 16: 10,11.

[lxix]– Kitabı Mukaddes, Tekvin 17: 20.

[lxx]– Kitabı Mukaddes, İşaya 11: 1-10 ve 65: 20-25.

[lxxi]– İbrahim/24-26

[lxxii]– İsra/60

[lxxiii]– Usul-ü Kâfi, c.1, s.428; Biharu'l-Envar, c.9, s.11, 112, 117, 118; c.24, s.137, 142; c.33, s.156, 249 ve c.58, s.250.

[lxxiv]– El-Mizan, c.13, s.148.

[lxxv]– El-Mizan, c.13, s.149.

[lxxvi]– El-Mizan, c.12, s.64.

[lxxvii]– Enbiya/111.

[lxxviii]– Tefsir-i Kurtubî, mezkur ayetin tefsiri.

[lxxix]– Tefsir-i Kurtubî, mezkur ayetin tefsiri.

[lxxx]– Âl-i İmrân/ 45.

[lxxxi]– Âl-i İmrân/37.

[lxxxii]– Usul-ü Kâfi, c.1, s.172.

[lxxxiii]– Mü'min, 15.

[lxxxiv]– Nahl/2.

[lxxxv]– Mâide/110.

[lxxxvi]– Şûra/52.

[lxxxvii]– Usul-ü Kâfi, c.1, s.273.

[lxxxviii]– Biharu'l-Envar, c.52, s.286, 291, 313, 319, 320, 336, 338, 339, 369, 381, 389, 390.

[lxxxix]– Kasas/5.

[xc]– Tevbe/33

[xci]– Tevbe/33

[xcii]– Nur, 55.

[xciii]– Müsned-i Ahmed, c.3, s.37, hadis no: 10898, 11061, 10737, 10780, 10791.

[xciv]– Biharu'l-Envar, c.52, s.316.

[xcv]– Müntehabü'l-Eser, s.483.

[xcvi]– Müntehabü'l-Eser, s.474, Ikdü'd-Dürer'den naklen.

[xcvii]– "Mezamir-i Davud" Tevrat'ın Arapça tercümelerinde de açıklandığı üzere, "Zebur"un kendisidir. "El-Müncid" de Zebur lügatı hakkında yazıyor ki: "Zebur, Mezamir-i Davud Peygamber ile maruf olan bir kitaptır."

[xcviii]– Kitabı Mukaddes, Mezmurlar, Mezmur 25: 12-14.

[xcix]– Kitabı Mukaddes, Mezmurlar, Mezmur 37.

[c]– Kitabı Mukaddes, Mezmurlar, Mezmur 72.

[ci]– Tevrat yerine "Zikir" kelimesi kullanıldığına dair Enbiya, 7 ve 48. ayetlere müracaat edilsin.

[cii]– İsra, 57. ayetinde "Zebur'u Davud'a verdik." denilir.

[ciii]– Enbiya/105.

[civ]– Nur/55.

[cv]– Kasas/5.

[cvi]– Tevbe/33

[cvii]– Kitabı Mukaddes, Yeremya 46: 7-10.

[cviii]– Mefatihu'l-Cinan, Nüdbe duası, s. 837.

[cix]– Kitabı Mukaddes, Daniel 7: 13, 14, 18.

[cx]– Kitabı Mukaddes, Daniel 12: 1- 4.

[cxi]– Kitabı Mukaddes, Habakkuk 2: 2, 3, 12, 13, 14.

[cxii]– Kitabı Mukaddes, Tsefanya 2: 11.

[cxiii]– Katabı Mukaddes, Tsefanya 3: 8-9.

[cxiv]– Kitabı Mukaddes, Haggay 2: 6-7.

[cxv]– Kitabı Mukaddes, Zekarya13: 8- 9.

[cxvi]– Kitabı Mukaddes, Zekarya 14: 1, 2, 3 ve 9.

[cxvii]– Kitabı Mukaddes, Malaki 4: 1, 2, 3.

[cxviii]– Kitabı Mukaddes, Metta İncil'i, bab: 24, s. 27, 28.

[cxix]– Kitabı Mukaddes, İncil'i Markos, bab: 13, s. 50, 51.

[cxx] – Kitabı Mukaddes, İncil-i Luka, bab: 21, s. 85, 86.

[cxxi] – Kitabı Mukadde, Yuhanna İncili bab: 4, paragraf: 25, 26, 41, 42. S. 96.

[cxxii] – Kitabı Mukaddes, Yuhanna İncili, bab: 7, paragraf: 33, 34., s. 101.

[cxxiii]– Kitabı Mukaddes, Yuhanna İncili, bab: 16, paragraf: 16, 19, 20, 21, 22, s. 112.

[cxxiv]– Kitabı Mukaddes, Resullerin İşleri bölümü, bab: 1, s. 119.

[cxxv]– Kitabı Mukaddes, Resulllerin İşleri bölümü, bab: 2, s. 120.

[cxxvi]– Kitabı Mukaddes, ibranilere Mektib bölümü, bab: 9, paragraf: 27, 28, s. 233.

[cxxvii]– Kitabı Mukaddes, Yuhanna'nın Vahyi bölümü, bab: 2, paragraf: 24, 25, 26, 27, 28, s. 259.

[cxxviii]– Kitabı Mukaddes, Vahiy bölümü, bab: 12, paragraf: 1,2,3,4,5 ve17, s. 266.

[cxxix]– Mefatih-ül Cinan kitabı, es-Selamu ala'l hakki'l-cadid" tabiriyle başlayan ziyaret, s. 829.