Çin’de de olsa ilim öğreniniz. Zira ilim talep etmek, her Müslüman’a farzdır. Kenz’ul-Ummal, 28697, 28698 Hz. Muhammed (s.a.a)

İman Nedir?

İman Nedir?

Soru

İman nedir?

Kısa Cevap

İman, insanın bütün kalbiyle manevî değerlere bağlanması ve o değerler uğrunda aşk ve kahramanlıklar sergilemesidir.

Kur’ân-ı Kerim’de imanın iki kanadı olduğu geçmektedir: ilim ve amel. İlim tek başına küfürle birleşebilir ve amel de tek başına nifakı içerebilir.

İslâmî kelam âlimleri arasında imanın hakikati ile ilgili üç görüş vardır:

1. Eşaire’nin görüşü: İman, Allah’ın varlığını, O’nun peygamberlerini, emirlerini ve yasaklarını tasdik etmektir.

2. Mutezile’nin görüşü: İman, Allah’ın bizlere açıkladığı hükümler ve görevlere amel etmektir.

3. Felsefecilerin görüşü: İman, âlemdeki gerçeklere karşı ilim ve marifetin olması ve bu yoldan da nefsin kemale ermesidir.

Ama ariflere göre iman; Allah’a yönelmek ve O’ndan başka her şeyden yüz çevirmektir.

Batı’da ve Hıristiyanlık dünyasında imancılık, yeni şekliyle genel olarak iki akımı içerir:

1. Dinî eğitimde, Allah’a olan imanda ve metafizik konularında aklın yeri olmadığını savunan aşırı imancılar ve akıl karşıtları olanlar.

2. İmanı akıldan önde tutanlar; yani, dinî temelleri ve imanı güçlendirme yönünde akıl ve mantıktan istifade etmelerine rağmen akıla fazla meydan vermeyen mutedil imancılar.

İslâmî düşünürler arasında muhaddisler ve ariflerin görüşleri kısmen de olsa aşırı imancıların düşüncelerine benzemektedir. Gazalî ve Mevlana da bir seviyeye kadar mutedil imancılığı savunanlardan sayılabilir.

Kuru, ruhsuz ve karışık felsefî yöntemleri kullanmada aşırılık, imancılık akımının oluşmasında etkili olmuştur. Ayrıca bu akımın Hıristiyanlık âleminde kendine özgü zemini ve etkenleri vardır.

Ayrıntılı Cevap

Bütün canlıların eğilim gösterdiği bazı şeyler vardır. İnsan da aynı şekilde maddî eğilimleri dışında marifet ve güzellik gibi bazı manevî konulara eğilim duyar. İman da, bütün istekleri etkisi altına alan, bir çeşit daimi eğilimdir.

İmanın sınırları içerisinde olan her şey insan için kutsaldır; yani insanın daimi olan eğilimi sonuçta kutsal bir eğilime dönüşmektedir ve bunun sonucunda da aşk ve cesaret oluşmaktadır.

İmanla ilgili olan şeyler daima açık olmalıdır. Çünkü mümin olan kimsenin onları tanıması gerekmektedir.

İman kelimesinin, değişik ekollere göre farklı tanımları vardır.

Şia felsefecisi ve Kur’ân müfessiri olan Allame Tabatabâî (r.a) imanı şöyle tanımlamaktadır: “İman sadece ilim ve tanıma değildir; çünkü bazı Kur’ân âyetleri, ilim sahibi olmalarına rağmen mürtet olan bazı insanlardan bahsetmektedir. Mümin, ilime ek olarak, ilminin gerektirdiği hususlara da bağlanmalıdır ve ilminin içeriğine uygun bir şekilde, ilmin etkilerini yansıtacak bir şekilde kalbi bağlılığa sahip olmalıdır. Sonuç olarak sadece Allah’ın tek ilahî olduğunu bilen ve bu bilgisinin gereğine bağımlı olan yani O’na kulluğunu sergileyen ve ibadet eden birisi mümindir.”[1]

Kur’ân’da, Allah’ın insanlardan olan isteğinin eksenini imanın oluşturması ve yüzlerce âyetlerde muhatap alınanlardan, vurgulu bir şekilde, iman getirerek kurtuluşa ermeleri istendiğinden[2] İslâm düşünürleri imanın ne olduğu konusuna özel bir önem vermişlerdir.

İslâm kelamcıları arasında imanın hakikati hakkında genel olarak üç görüş vardır:

1. Eşaire’nin görüşü: İman, Allah’ın varlığını, O’nun peygamberlerini ve peygamberleri vesilesiyle gönderdiği emir ve yasaklarını tasdik etmek ve kalple tasdik edilenleri ikrar etmek, yani açıklanan gerçeklerin hak olduğuna dair şehadet getirmektir. Bu durum, bir yandan ruhsal teslim ve hûşudur (kalbi sözleşme) ve diğer yandan da tasdik ve şahitlik edilen hususlarla canlı bir çeşit irtibatın ifadesidir.[3]

2. Mutezile’nin görüşü: İman, hükümlere amel etmek ve görevleri yerine getirmektir.[4] Allah’ın varlığını ve peygamberleri tasdik etmenin kendisi bir çeşit göreve amel etmektir. Diğer görevler, farzları yerine getirmek ve haramlardan kaçınmaktır. Kendisiyle ilgili bütün görevleri yerine getiren kimse mümin sayılmaktadır. Onlara göre iman, görüşle değil amel etmekle oluşmaktadır.

3. Daha çok kelamcı filozoflara ait olan diğer bir görüş de şöyledir:

İmanın hakikati, varlık âlemindeki gerçeklere felsefî ilim ve marifetin olmasıdır.

Başka bir tanımla, teorik kemal merhalelerinde insan nefsinin ilerlemesi, imanın hakikatini oluşturmaktadır. Buna göre farzlara amel etmek ve haramları terk etmek -yani pratik kemal merhalelerindeki nefsin ilerlemesi-, bu ilim ve marifetin dış etkileri sayılır ve bir müminin teorik inancı, varlığın gerçekleriyle ne kadar çok uyuşursa, imanı da daha kâmil olur.[5] Sadru’l-Muteellihin’nin Esfar-i Erbaa kitabının üçüncü seferin başlangıcı bölümünde özel anlamda ilahiyat konularına girerken şöyle yazıyor: “Bu kısım, hikmetin en değerli kısımlarındandır. Bu kısım, Allah’a, O’nun ayetlerine ve kıyamet gününe olan gerçek imandır. Şu âyetler bunlara işaret etmektedir:

“Müminlerin hepsi Allah’a ve O’nun meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman ederler.”
“Kim Allah’ı ve O’nun meleklerini, peygamberlerini ve kıyamet gününü inkâr ederse, mutlaka büyük bir sapıklığa düşmüştür.”

bu iman, iki saygın ilmi içermektedir: birincisi yaratılışın başlangıcına ve ikincisi de ahirete olan ilimdir. Yaratılışın başlangıcına olan ilim, Allah’ı tanımayı ve O’nun sıfatları, fiilleri ve eserlerini içermektedir. Ahirete olan ilim de nefsi ve kıyameti tanıma ve nübüvvete olan ilmi içermektedir.”[6]

Bu görüşte, Allah’ı ve peygamberleri tasdik etmek, dış gerçeklerle irtibatı olan mantıki bir tasdik ve varlık âlemini tanımanın bir kısmı olarak sunulmaktadır. Görev ve teklife amel etmek de iman kavramının dışındadır.

Ama ariflere göre iman, ne ilim, ne amel ve ne de şehadet getirmektir. İmanın aslı, Allah’a yönelmek ve O’nun dışında olan her şeyden yüz çevirmektir. “İman, seni Allah’a yönelterek O’nunla birleştirir; yani Allah’a iman getirmek, O’na yönelmek demektir ve Allah’a yönelmek de ancak O’nun dışındakilerden yüz çevirmekle gerçekleşir. Allah dışındaki şeylerle zihnini meşgul ettiğin ölçüde, O’ndan yüz çevirmişsindir ve imanın da azalmıştır. Çünkü iman yönelmektir ve yüz çevirmek de onun zıddıdır. Zıt olan iki şey bir araya gelmezler.

Hıristiyan kelamcıları, imanın tanımında daha çok irfani yolu benimsemektedirler.

Fideizm (İmancılık)

Tanınmış taraftarları genelde Batı’da bulunan bu akım gerçekte akılcılık akımının bir karşıtı olarak kullanılır. İmancılara göre dinî gerçekler iman esasına dayanır ve akli delillerle imani gerçekleri elde etmek mümkün değildir. Bu görüşün uzun bir geçmişi vardır. Hatta onun izlerini Pavlos’un döneminde bulmak mümkündür. Ama Batı’da ortaya çıkan bu görüşün ciddi bir akım olarak ortaya çıkışı 19. yüzyıldan başlar.

Bu akım aşırı ve mutedil olarak ikiye tasnif edilir:

Aşırı İmancılık, Akla Karşı Olanlar

Stanislav Shastof, aşırı imancılardan biridir. O bütün akli ölçüleri reddetmeyi imanın bir parçası sayar. Ona göre dinî öğretiler uyarınca faraza iki kere ikinin beş yaptığına inanabilen bir kimse gerçek imana sahip kimse sayılır. Key Yegor ve diğer aşırı imancılara göre dinî gerçeklerin mahiyeti her türlü akli delil ve ispatla uyuşmaz ve dinî gerçekler, akıl ötesi olmakla kalmayıp akıl karşıtı gerçeklerdir.

Mutedil İmancılık

Bu tür imancılık Hıristiyan geleneği içinde meydana gelmiştir. Bu görüşte, imanın akıldan daha üstün olduğu vurgulanırken aklın dinî gerçekleri anlamadaki sınırlı rolü kabul edilmiştir.

İslâm Düşüncesinde İmancılık

İslâm düşünce sisteminde, Batı’da olduğu gibi aşırı imancılığa eğilim için bir zemin yoktur. Ancak bazı Müslüman düşünürlerin ortaya attıkları bir takım düşünceler Batı’da bulunan imancılık akımıyla alakasız değildir. Örneğin İslâm âleminde var olan muhaddislik akımları Batı’daki imancılık akımı gibi din konusunda aklı delillere başvurmayı reddeder.

Yine Muhyiddin Arabî’nin Futuhat-ı Mekkiyye’deki bazı sözleri aşırı imancılıktan bazı izler taşımaktadır. Ona göre akla dayanarak iman eden kişi, gerçekte iman etmiş sayılmaz. Çünkü gerçek iman vahye dayalı olan imandır oysa bu iman akla dayalıdır.

İmam Muhammed Gazalî’yi de mutedil imancıların arasında sayabiliriz. Ona göre üstat ve öğretmenin sözü kişide iman icat etmez, akli çabalar da kişi de imanı meydana getirmez. İman Allah’ın kendi lütfü ile insanlara verdiği bir aydınlatıcı nurdur.

Mevlana da sırf akla yaslanmayı ve delille gerçekleri kavramaya çalışmayı, takma ayakla yürümeye benzetir. O aklı, aşk ve imandan geride bilir. Ona göre kavramlarla oluşan iman, her an sarsılmak tehlikesiyle karşı karşıyadır.

Görüş:

Bize göre ister Hıristiyanlıkta ve ister İslâm’da imancılık akımının oluşmasının sebeplerinden biri, akılcıların aşırı gidip imani konuları felsefenin dolambaçlı konuları içerisinde tutsak kılmaları olmuştur.

Ayrıca Hıristiyanlıktaki dinî inançların genelde felsefî temellerle ispatlanmasında çekilen güçlük, inanmış Hıristiyan düşünürleri, din ve iman konularını kelamî ve felsefî konuların egemenliğinden kurtarmak yolunda hareket etmelerine sebep olmuştur.

–—


[1]      Tabatabâî, Seyyid Muhammed Hüseyin, el-Mizan Tefsiri, Farsça tercüme, c. 18 s. 411-412.

[2]      Asr Sûresi gibi.

[3]      Bkz. Makalatu’l-İslamiyyin, Ebu’l-Hasan Eş’arî, c. 1 s. 347; el-Lum’e, s. 75 Taftazanî, Şerhu’l-Mekasid, c. 2, s. 184.

[4]      Mutezile’nin inançları için bkz. Ahmed Emin, Fecru’l-İslâm ve Duha’l-İslâm.

[5]      şehit Sani, Hakaiku’l-İman, s. 16-18.

[6]      Sadruddin Muhammed Şirazî, el-Hikmetu’l-Mutealiye fi Esfari’l-Akliyyi’l-Arbaa, c. 6. s. 7.