“Hayır tümüyle akılla elde edilir. Aklı olmayan kimsenin dini yoktur.” Tuhef’ul-Ukul, 54 Resulullah (s.a.a)

Usul-u Din’de Adaletin Yer Alması

Usul-u Din’de Adaletin Yer Alması

Soru

Neden Usul-i Din’de Allah’ın adalet sıfatı bir esas olarak kabul edilmekte ve diğer sıfatları Usul-i Din’den sayılmamaktadır?

Kısa Cevap

Şianın akaid temelleri Tevhid, Adalet, Mead, Nübüvvet ve İmamet’tir. Adalet, ilahi sıfatlardan biri olduğundan diğer sıfatlar gibi Tevhid’in içinde ele alınması gerekir, ancak sahip olduğu önemden dolayı ayrı olarak ele alınmıştır.

Adalet sıfatının önemli olmasının nedeni, Adliye (Şiî ve Mutezilî) kelamı ile Eş’arî kelamının birbirlerinden ayrılmasına sebep olduğu içindir. Bu öyle bir sıfattır ki onu kabul veya reddetmek değişik ve çelişik sonuçlar doğurmaktadır. Ancak belirtmek gerekir ki, Eş’arîler Allah’ın adaletini reddetmiyorlar; onlar diyorlar ki Allah’ın yaptığı her şey akıla göre zulüm de olsa adalettir.

Ayrıntılı Cevap

Ehl-i Beyt mektebinin akaid temelleri Tevhid, Adalet, Mead, Nübüvvet ve İmamet’tir. Bütün Müslümanlar Tevhid, Adalet ve Mead’ı kabul etmekteler ama adalet ve imamet meselesi Oniki İmam Şiası ile diğer mezhepler arasında (Şia ile adalet meselesinde aynı görüşe sahip olan Mutezile’nin dışında) ihtilafa yol açmıştır.

Adalet, her ne kadar Allah’ın sıfatlarından biri ise de, akait ilmi ıstılahında tevhid lafzı Allah’ın adalet ve diğer sıfatlarını içine almış olsa da önemli meselelerden olduğu için Eşaire ile Adliye’nin (İmamiyye şiası ve ilahi adalete inanan Mutezile’nin) birbirinden ayrılmasına neden olmuştur. Bu ayrılığın doğurduğu birçok sonuç olduğundan ayrıca ele alınmış ve akaidin temellerinden sayılmıştır. Şia ve Mutezile ilahi adalete inandığı için onlara “Adliye” denmiştir.[1]

Adaletin Manası

Adalete inanmak, hüsn ve kubh-i aklî’nin bölümlerindendir.[2] Adliye, fiillerin Allah-u Teâlâ’ya tekvinî ve teşriî (yasama) bağlantısının dışında hüsn (güzellik ve iyilik) ve kubhun (kötülük ve çirkinlik) olduğuna, insan aklının bir yere kadar fiillerin hüsn ve kubhunu anlayabildiğine inanmaktadır. Yani Allah, kabih iş yapmaz. Bunun manası Allah’a emir vermek veya O’nu sakındırmak (bunlardan Allah’a sığınırız) demek değildir. Manası şudur: Allah’ın kabih iş yapması imkânsızdır. Mutezile’nin bu konudaki görüşlerinin zaafı vardır ki ayrıca incelenmesi gerekir. “Ancak Şia’nın inancı Ehlibeyt İmamlarından aldığı öğretilere göre böyledir.”[3] Bu açıklamaya göre adalet, Allah’ın subutî kemal sıfatlarındandır.[4] Yani Yüce Allah zulmetmez, kabih fiil ve akl-ı selime aykırı bir şey yapmaz.[5] Adliye, hüsn ve kubh kaidesinden yola çıkarak nimet verene şükretmek, lütuf kaidesi, cebir ve ihtiyar meselesi ve bu meselenin doğurduğu sonuçlar gibi bazı kelamî kaideleri halletmiştir.[6]

Eşaire: Tarihi ve Akidesi

Basralı olan Ebulhasan Eş’arî’nin taraftarlarına Eş’arî denmektedir. O yıllarca Ebu Ali Cubaî’nin (Mutezile şeyhi) öğrencilerinden idi. Ancak daha sonra ondan ayrılmış ve kendisine yeni bir kelam ekolü kurmuştur. Onun Mutezile’den ayrılmasının en büyük nedeni adalet ve Kur’an’ın yaratılması konusundaki ihtilafları oldu. Bu ayrılık h. 300 yılında gerçekleşti.[7] Eş’arîlerin metodu, Mutezile metodu olan burhan ve kelamın dışında olup Ehl-i Sünnet’in yolunu teyit ve takviye eden bir metottur.[8]

Bu kelamî mektebin ilerlemesi ve Ehl-i Sünnet’in diğer mezheplerini etkisi altına almasında siyasi maksatlar gözardı edilemez. Abbasilerin döneminde h. 295’den 320’ye kadar yani Mütevekkil’in zamanından Muktedir’in zamanına kadar Mutezile ve akılcılara baskılar yapıldı. Bu süre (295-320) içinde Ebulhasan Eş’arî, Mutezile ekolünden tevbe etti ve Abbasi halifelerinin, daha sonra da Selçuklu padişahlarının kabul edip sürdürdüğü Ehl-i Hadis ekolüne girdi.[9]

Eşaire’nin İnançları

Ebul Hasan Eş’ari, kelamını dört rükun ve her rüknü on asıl üzerine kurdu ki biz onlardan konumuzla ilgili olanlarına işaret edeceğiz:[10]

-Allah, kullarının fiillerini yaratandır.

-Allah, insanın gücünün üstünde görev verebilir (yani aklî olarak kabih olan bir fiili yapabilir).

-Allah, günahsız kimselere azap edebilir.

-Şartlara uygun imam bulunmazsa, o andaki sultanın hükümlerine itaat gereklidir.

-Büyük günahı olan kimse tevbe etmeden ölürse, onun hükmü Allah’ın elindedir; isterse onu rahmetiyle bağışlar, isterse Peygamberinin şefaatine nail eder.

Yine diyorlar ki akılda eşyanın hüsn ve kubhuna delalet edecek herhangi birşey yoktur; şeriatın hüsn dediği şey iyidir ve kubh dediği şey kötüdür. Yani Allah, itaatkâr birini cehennem ateşine atabilir ve ebedî olarak onu orada tutabilir veya günahkâr birini cennete götürebilir (ve bu yaptığı da kabih değildir). Aklî hüsn ve kubhu nefyeden, bunun sonucu olarak ilahi adaleti nefyeden bütün bu batıl görüşlerden ve bireysel ve toplumsal yaşamı etkileyen gerekliliklerden dolayı, mezhep âlimleri, bu konuyu tekit etmek için ilahi adaleti akaidin temellerinden biri olarak zikrettiler.

Ancak belirtmek gerekir ki Eşaire, Allah’ın adaletini nefyetmiyor ama onların kelamına göre adalet Allah’ın yaptığı şeydir ve aklın onu anlaması için herhangi bir yol yoktur.

–—


[1]     Ayetullah Misbah Yezdî, Amuzeş-i Akaid, s. 161.

[2]     Ayetullah Subhanî, Milel ve Nihel, c. 2, s. 332.

[3]     Ayetullah Misbah Yezdî, a.e., s. 162.

[4]     Bidayetu’l-Maarif (Farsça tercüme), c. 1, s. 112.

[5]     Şeyh Muhammed Hüseyin Âl-i Kaşifu’l-Gıta, Aslu’ş-Şia ve Usuluha, s. 74.

[6]     a.g.e., s. 75.

[7]     Muhammed Cevad Meşkur, Ferheng-i Fırak-ı İslami, s. 54.

[8]     a.g.e., s. 56.

[9]     a.g.e., s. 56; Ayetullah Subhanî, a.g.e., c. 2, s. 32.

[10]    Muhammed Cevad Meşkur, a.g.e., s. 56-57-58.