“Afiyet gizli bir nimettir. Var olunca unutulur ve yokolunca, hatırlanır.” Fakih, 4/406/5878 İmam Sadık (a.s)

Şia’nın İlk Hadis Mushafları

Şia’nın İlk Hadis Mushafları

Soru

Şia’nın ilk hadis Mushafları nelerdir ve bunlardan hangileri günümüze kadar ulaşmıştır?

Cevap

Şia’nın ilk hadis mushaflarının yazılması Resulullah (s.a.a) döneminden İmam Zeynelabidin (a.s) dönemine kadardır. Yani hk. I. yüzyıldaki halifelerin hadis nakline ve yazımına getirdikleri şiddetli yasak dönemine denk gelmektedir.

Şia’nın ilk hadis mushaflarını iki bölümde inceleyebiliriz:

a) Tarih Kaynaklarında Adı Geçen Mushaflar

Tarih veya hadis kaynaklarında adı geçen fakat günümüzde mevcut olmayan mushaflardan bazıları şöyledir:

1- Selman-i Farisi kitabı; Bu sahife, Hz. Muhammed’in (s.a.a) vefatından sonra İslam dini hakkında bilgi edinmek üzere Roma Kralı tarafından gönderilen Katolik din adamları ile Hz. Ali (a.s) arasındaki diyalogların Selman-i Farisi tarafından kaleme alınmasıyla oluşmuştur. İbn Şehraşub’a göre Selman-i Farisi, Hz. Ali’den sonra telifi olan ilk kimsedir.

2- Ebuzer-i Gıffari’den Kitabu’l Hutbe; Bu kitapta Hz. Ebuzer, Peygamber Efendimiz’den sonra vuku bulan olayları beyan ve teşrih etmiştir.

3- Hz. Ali’nin verdiği hükümleri içeren Abdullah İbn Abbas’ın sayfaları.

4- Sahife-i Cabir diye meşhur[1] olan Cabir b. Abdullah Ensari kitabı; Bazılarına göre bu kitabın muhtevası Hacc amelleridir ve bazılarına göre ise Resulullah’ın Veda hutbesini içermektedir.

5- Ali b. Ebi Rafi kitabı; Hz. Ali’nin kâtibi ve yoldaşlarından olan bu zatın abdest, namaz ve oruç gibi fıkhi konulardan oluşan bu kitabı Ehl-i Beyt’in övgüsüne mazhar olmuştur.

6- Esbağ b. Nebate kitabı; Hz. Ali’nin Malik-i Eşter’e gönderdiği Ahidname ve Muhammed b. Hanife’ye yazdığı vasiyetle birlikte o Hazret’in bazı hükümleri bu kitapta yer almıştır.

7- Meysem-i Temmar kitabı; Hz. Ali’nin bir nevi Kur’an tefsiri olan bu kitap, Meysem’in yazdığı başka kitaplarda da rivayet edilmiştir. Fakat bu kitapların içeriği ve akıbetiyle ilgili elimizde herhangi bir bilgi mevcut değildir.

8- Zeyd b. Vehb Cehni kitabı; Hz. Ali’nin hutbelerinden bir kısmını içerdiği nakledilmiştir.

9- Haris b. Abdullah Aver-i Hamedani kitabı; Şeyh Tusi’den gelen rivayete göre Haris, Hz. Ali ile bir Yahudi arasında geçen diyalogları bu kitapta toplamıştır.

10- Ubeydullah b. Hürr-i Cufi kitabı; Bu kitap, Hz. Ali’nin hutbelerinden bir kısmını içermektedir.[2]

b) Günümüze Ulaşan Hadis Mecmuaları

Nehc’ül Belağa, Sahife-i Seccadiye gibi bazı mecmualar tarih içerisinde kaybolmadan kısmi de olsa elimize ulaşmıştır. Kitab-ı Ali gibi bazı mecmualar ise Masum İmamların nezdinde ve korumasındadır.

1- Kitab-ı Ali

Tarih kaynaklarında ve bazı rivayetlerde Cami’a, Cifr-i Cam’i, Sahife-i Ali, Sahifet’ül Feraiz gibi çeşitli adlarla bilinen bu kitap, Resulullah’ın (s.a.a) imla etmesiyle Hz. Ali (a.s) tarafından yazılmıştır ve uzunluğunun yetmiş zira’a (yani yaklaşık otuz beş metre) kadar olduğu nakledilir. Bu bilgiden yola çıkarak kitabın tomar şeklinde olduğunu söyleyebiliriz. Bir rivayete göre Hz. Muhammed (s.a.a) bu kitabı Ehl-i Beyt’e (a.s) bir ilmi miras maksadıyla Hz. Ali’ye (a.s) yazdırmıştır.

Besair’ul Derecat kitabında şöyle nakledilmiştir:

“Allah Resulü (s.a.a) Hz. Ali’ye (as): “Sana söylediklerimi yaz” dedi, Hz. Ali: “Ey Allah’ın Peygamber’i benim unutmamdan mı endişeleniyorsun?” deyince Resul-i Ekrem: “Senin unutacağından endişelenmiyorum çünkü Allah Teâlâ’dan senin unutkanlıktan korunmanı diledim ama ortakların için yaz.” diye buyurdu. Hz. Ali “Kimdir benim ortaklarım” şeklinde sorunca Allah Resulü “Neslinden olan İmamlar” diyerek cevapladı.”[3]

Kitab-ı Ali hakkında bilgi içeren rivayetleri incelediğimizde, bu kitabın ahkâm ve fıkhi meseleler haricinde ahlak, tefsir ve gelecekte vuku bulacak bazı olaylar hakkında bilgiler içerdiğini görüyoruz.[4]

Her ne kadar Ehl-i Beyt’in (a.s) muhabbetini taşıyan veya taşımayan birçok kimsenin bu kitabı gördüğü bilinse de[5] Ehl-i Beyt’in (a.s) genel tavrı bu kitabın gizli kalması yönünde olmuştur ve bazı delillere göre bu kitap hal-i hazırda İmam Mehdi’nin (af) yanındadır.

2- Mushaf-ı Fatıma

Kitab-ı Fatıma veya Suhuf-i Fatıma adlarıyla da bilinen bu kitap hakkında şöyle rivayet edilmiştir: Resulullah’ın vefatından sonra Allah Teâlâ Hz. Fatıma’nın (s.a) yanına bir melek gönderdi. Melek, Hz. Fatıma’nın musibet ve acısını teselli edip dindirmek, babasının cennetteki makamını göstermek için ve çeşitli konular üzerine Fatıma (sa) ile sohbet etmekle görevlendirilmişti. Hz. Fatıma (sa) melekle aralarında geçen konuşmaları Hz. Ali’ye (a.s) aktardı ve o da, o konuşmaları yazdı. Dolayısıyla burada mushafın kaynağı Melek, imla eden Hz. Fatıma ve yazan ise Hz. Ali’dir.

Ebu Ubeyde ise şöyle nakletmiştir: İmam Cafer-i Sadık’a (a.s) Mushaf-ı Fatıma’yı sordum. İmam uzun bir sessizlikten sonra şöyle buyurdu:

“Fatıma (sa) Resulullah’ın vefatından sonra yetmiş beş gün hüzünlü bir halde yaşadı. Yanına Cebrail gelir ve başsağlığı dileyerek onu teselli ederdi ve onu babasının konumu ile kendisinden sonra evlatlarının yaşayacağı olaylardan haberdar ederdi. Ali (a.s) ise bunları yazdı. Mushaf-ı Fatıma budur.”[6]

Bazı rivayetlerden yola çıkarak Ehl-i Sünnet nezdinde Mushaf-ı Fatıma’nın yanlış bilindiğini söyleyebiliriz. Ne yazık ki gerçeğin dışında bir düşünceyle Şiilerin Kur’an ayetlerinde tahrif olduğuna ve kaybolan ayetlerin de bu mushafta yer aldığına dair bir inanç taşıdığını zannetmişlerdir. Bu nedenle Masum İmamlar (a.s) her fırsatta açıklıkla bu mushafın hiçbir Kur’an ayeti içermediğini beyan etmişlerdir.

Bu iftira Masum İmamlardan sonraki dönemlerde hatta günümüzde bile devam etmektedir. Konuyla ilgili Haşimi Maruf Hasani şöyle yazmaktadır:

“Ehl-i Sünnet’in bazı yazar ve muhaddisleri Şia’ya iftira atarak; “Mushaf-ı Fatıma bildiğimiz Kur’an’dan başka bir Kur’andır.” şeklinde bir inanca sahip olduğunu ileri sürmüşlerdir.”[7]

Allame Askeri konuyla alakalı olarak şu noktalara değinmiştir:

“Ehl-i Sünnet’ten bazı kimselerin Ehl-i Beyt mektebini savunanlara yönelik bir diğer iftiraları ise bu mektebi savunanların Mushaf-ı Fatıma’yı başka bir Kur’an olarak gördüklerini iddia etmeleridir. Bu iddiaya delil olarak da ilk dönemlerde bazı Müslümanların Kur’an’a “Mushaf” demelerini göstermekteler.”[8]

Masum İmamların (a.s) Mushaf-ı Fatıma’dan bahsettikleri her vakit bu mushafın Kur’an olmadığını vurgulamaları da bu şüpheyi ortadan kaldırmaya yöneliktir.

İmam Cafer-i Sadık Mushaf-ı Fatıma hakkında şöyle buyurmuştur:

“Andolsun Allah’a ki Mushaf-ı Fatıma bizim yanımızdadır ve onda tek bir ayet bile yoktur.” [9]

Diğer bir rivayette İmam Musa Kazım şöyle buyurmuştur:

“Mushaf-ı Fatıma benim yanımdadır ve onda Kur’an’dan bir parça yoktur.”[10]

Bütün bu rivayetlerden yola çıkarak Mushaf-ı Fatıma’nın aslında genel manada Müslümanlar[11] ve hükümdarların[12] özelde ise Hz. Fatıma’nın evlatlarının yaşayacağı olayları içerdiğini söyleyebiliriz.

Örneğin İmam Hasan’ın evlatlarından olan Muhammed ve İbrahim, dönemin hükümdarı Mansur-i Devanegi’ye karşı kıyam ettiklerinde İmam Cafer-i Sadık “Mushaf-ı Fatıma’da onların adında bir hükümdara rastlamadım.” diye buyurmuştur.[13]

3- Mushaf-ı Ali

Mushaf-ı Ali; Resulullah’ın emri ve isteğiyle vefatından hemen sonra Hz. Ali tarafından toplanan fakat insanlara sunulduğunda gerekli ilgiyi görmediğinden gözlerden ırak bir şekilde Ehl-i Beyt’in ilmi mirası olarak o Hazretler’in ellerinde dolaşan ve bazı rivayetlere göre hal-i hazırda Hz. Mehdi’nin yanında olan Kur’an mushafıdır.

Hk. IV. yüzyılda yaşayan İbn Nedim Verraka göre; Hz. Ali, Resulullah’ın vefatından sonra Kur’an’ı toplayıncaya dek sırtına âbâ giymeyeceğine (evden dışarı çıkmayacağına) yemin ederek evden dışarı çıkmamak suretiyle Kur’an’ı topladı ve ilk mushaf özelliğini taşıyan bu Kur’an, Câfer soyunun nezdindedir.[14]

Muhammed İbn Sirin, Akreme’den şöyle nakletmiştir:

“Ebu Bekir’in hilafetinin ilk günlerinde Ali İbn Ebi Talib evinden hiç dışarı çıkmadı ve Kur’an’ı topladı.”[15]

İbn Cezza Kelbi ise şöyle demiştir:

“Resulullah’ın döneminde Kur’an-ı Kerim çeşitli sahifelerde ve Müslümanların sinelerindeydi fakat Peygamber’in vefatından sonra Ali İbn Ebi Talib Kur’an’ı nüzul sırasına göre topladı, şayet bu mushaf bulunursa onda pek çok bilgi vardır.”[16]

Şeyh Mufid’in bu konu hakkındaki görüşü şöyledir:

“Emir’el Müminin, Kur’an-ı Kerim’i nüzul sırasına göre topladı. Mekki ayetleri Medeni ayetlere ve mansuh ayetleri nasih olana göre mukaddem kıldı ve her şeyi uygun yerine yerleştirdi.”[17]

Bazı rivayetlerden anlaşıldığı üzere İmam Ali (a.s) bu görevi Resulullah’ın (s.a.a) emri üzere yerine getirmiştir.[18]

Sonuç itibariyle dikkat edilmesi gereken konu, tahrif iddiasında bulunan kimselerin aksine Hz. Ali’nin hazırladığı mushafın asla elimizdeki Kur’an’ın tahrif olduğu manasına gelmemesidir. Çünkü İmam Ali (a.s) mushafı üç nedenle toplamıştır:

1- Hz. Nebi (s.a.a) döneminde parça parça sahifeler halinde ve halkın ezberinde muhafaza edilen Kur’an’ın bir araya toplamasının gerekliliği.

2- İmam Ali (a.s) halkın hidayeti, Kur’an’ı anlayıp, yaşamaları için ayetleri nüzul sırasına göre toplamıştır. Bu bağlamda Mekki olanları Medeni ayetlere göre mukaddem kılmak ve böylece ayetler arasında tam bir intibak oluşturmuştur.

3- İmam’ın (a.s) bu mushafı hazırlamadaki en büyük amacı ve aynı zamanda en önemli özelliği, Peygamber Efendimiz’den ayetlerin tefsir, tevil, nüzul sebebi, vb. gibi açıklamalarını içermesidir. İmam Ali, halkın arasında yer alacak Kur’an’ın, Peygamber’in (s.a.a) tefsiri ve açıklamalarını da içermesini istiyordu. Hz. Nebi’nin (s.a.a) tefsir ve tevil, nasih ve mansuh, muhkem ve müteşabih gibi tüm Kur’ani ilimleri kendisine talim ettiğini buyurması da bunu gösterir.[19] Bu açıklamadan sonra o Hazret’in (a.s) mushafını tefsirli Kur’an olarak tanımlayabiliriz. Dolayısıyla bu mushafı kabul etmek, asla elimizde bulunan Kur’an’ın tahrif olduğunu iddia etmek anlamına gelmez.

Bu eserin ilk hadis kaynakları arasında zikredilmesinin sebebi, tefsir rivayetleri yani Peygamberimizin (s.a.a) sözleri açısından zengin bir eser olmasıdır. Allah Resulü’nün (s.a.a) emri üzerine İmam Ali’nin (a.s) bu girişimde bulunması da Ehl-i Beyt’in (a.s) rivayetler mirasına verdiği önemi açıklayan bir diğer husustur.

4- Nehc’ül Belaga

Rabb’ın kelamı değil ama beşer kelamından üstün ve Kur’an’ın kardeşi olarak bilinen Nehc’ül Belaga, Seyyit Razi tarafından Hz. Ali’nin hutbe, mektup ve hikmetli sözlerinin toplanmasıyla ortaya çıkan bir eserdir. Seyyit Razi’nin Nehc’ül Belaga’yı (güzel konuşmanın yöntemi) böyle adlandırmasındaki sebep, İmam Ali’nin (a.s) sözlerinde olan o eşsiz fesahat ve belagattir. Öyle ki bu sözlerle tanışan herkes aslında uygun ve mantıklı konuşmanın da yöntemini öğrenmiş olur. Seyyit Razi, o dönemde (hk. IV. yüzyıl) var olan İmam Ali’nin sözlerinden sadece üçte birini bu kitapta toplamıştır.[20]

Tarih boyunca bu eser için binlerce şerh, talik ve tercümenin yapılması, gerek Şia gerekse Sünni ulemanın nezdinde Kur’an-ı Kerim’den sonra Nehc’ül Belaga’nın önemini göstermektedir. Bu yüzden de Nehc’ül Belaga’yı Şia’nın en önemli rivayet miraslarından birisi olarak tanımlayabiliriz.

Günümüzde mevcut olan Nehc’ül Belaga 214 hutbe, 79 mektup ve 480 hikmetli söz içermektedir. Burada bilmemiz gereken konu, Nehc’ül Belaga’dan önce yazılmış bir takım mecmualarda da Hz. Ali’den bir takım söz ve hutbelerin bulunmuş olmasıdır. Nasr b. Muzahim (ö. 212), Ali b. Muhammed Naini (ö. 225), Abdulazim Hasani (ö. 224), İbrahim b. Muhammed Sakafi (ö. 283), Muhammed b. Cerir Taberi (ö. 310), Muhammed b. Yakub Kuleyni (ö. 329), Şeyh Müfid (ö. 413) vb. büyük âlimler kendi kitaplarında Hz. Ali’nin sözlerinin önemli bölümünü nakletmişlerdir.[21]

Hz. Ali’nin hutbeleri, mektupları ve sözlerinin kayda alınması daha çok onun hilafeti döneminde gerçekleşmiş ve Seyyit Razi’nin ifadesiyle bu sözlerden yalnızca üçte biri Nehc’ül Belaga’ya yansımıştır. Bu da Hz. Ali’nin (a.s) önceki halifelerin aksine hadis yazımına engel olmadığı gibi ona önem verdiğini göstermektedir.

5- Sahife-i Seccadiye

Zebur-i Al-i Muhammed, İncil-i Ehl-i Beyt veya Uht’ul Kur’an diye de bilinen[22] Sahife-i Seccadiye, İmam Zeynelabidin’den (a.s) nakledilen çeşitli konularda önemli öğretilerin saklı olduğu bir dua mecmuasıdır. Dua, sünnetin bir parçası olduğundan sahife de bir nevi bir hadis mecmuasıdır.

Sahife’nin senet halkalarında kopukluk olsa da İlahi hüccettin dışında kimsenin sarf edemeyeceği engin maarif dolusu dua ve münacatları bunun İmam Zeynelabidin’den nakledildiğini kesin kılmaktadır.

Allame Seyyid Muhsin Cebel Amuli’nin konuyla ilgili görüşü şöyledir:

“Sahife’nin sonsuz belagat ve fesahatı, kıymetli mana ve muhtevası, Allah katında huşu ve tevazuyu öğreten derin ve eşsiz kelamı ve Hak Teâlâ’nın huzurundan af dileyip ona tevessül etmedeki inanılmaz öğretileri bunun İmam Seccad’a (a.s) ait olduğunu gösteren en büyük şahitlerdir.”[23]

Elimizde mevcut olan Sahife 54 duadan müteşekkildir. Muhaddisler aynı zamanda çeşitli hadis mecmualarını inceleyerek İmam Seccad’dan nakledilen diğer duaları derleyip çeşitli sahifeler yazmışlardır. Şeyh Hürr-i Amuli’den Sahifet’us-Seccadiye’tus-Saniye, Mirza Abdullah Efendi’den Sahife’tus-Seccadiye’tus-Salise, Muhaddis-i Nuri’den Sahifet’us-Seccadiye’tul Rabia, Seyyid Muhsin Cebel Amuli’den Sahifet’us-Seccadiye’tul Hamisa bunlardan bir kaçıdır.[24] Ayrıca Şeyh Aga Bozorg-i Tehrani Sahife için yaklaşık elli şerhten bahsetmiştir.[25]

–—


[1]     Fuat Sezgin, Cabir Abdullah Ensari sahifesinin ilk asırda ve Emeviler döneminde yazılan hadis yazmalarından olduğunu belirtmiştir. Arap El Yazmaları Tarihi, s. 123

[2]     Biharu’l Envar, c. 1, s. 31-32, Vesailu’ş-Şia, c. 1, s. 6-8, Ta’sisu’ş-Şia, s. 280-285

[3]     Besairu’d-Derecat, s. 187

[4]     Daha fazla bilgi için bkz. Mec’meu’l Kaide, c. 12, s. 513, Zübdetü’l Beyan, s. 485, Kafi, c. 1, s. 41, c. 2, s. 136, 259, 347

[5]     Rical-i Necaşi, s. 306

[6]     Besairu’d-Derecat, s. 173

[7]     Diraset fi’l Hadis ve’l Muhaddisin, s. 302

[8]     Mealimu’l Müderriseteyn, c. 2, s. 32

[9]     Besairu’d-Derecat, s. 173

[10]    age, s. 173

[11]    Mealimu’l Müderriseteyn, c. 2, s. 312

[12]    age, c. 2, s. 364

[13]    Menakib-i Ali Ebi Talib, c. 3, s. 374, Besairu’d-Derecat, s. 181

[14]    el-Fihrist, s. 30, Daha fazla bilgi için bkz. Biharu’l Envar, c. 28, s. 266

[15]    el-İtkan fi Ulum-i Kur’an, c. 1, s. 57

[16]    et-Tamhid fi Ulum-i Kur’an, c. 1, s. 290

[17]    el-Mesailu’s-Serviyye, s. 79

[18]    Menakib-i Ali Ebi Talib, c. 1, s. 319, Biharu’l Envar, c. 40, s. 155

[19]    Tefsir-i Ayyaşi, c. 1, s. 14, Tefsir-i Safi, c. 1, s. 19

[20]    bkz. Seyyid Razi’nin Nechü’l Belağa’ya Önsözü

[21]    bkz. Hüseyni, Abduzzehra, Mesadi-i Nehcü’l Belağa ve Esaniduhu. Caferi, Muhammed Mehdi, Nehcü’l Belağa’nın Senetleri Üzere Bir Araştırma, İmam Ali Dergisi, C. 12, Nehcü’l Belağa’nın Senetleri, s. 93-117

[22]    ez-Zari’a, c. 13, s. 345 ve c. 15, s. 18, es-Sahifetu’s-Seccadiye, Araştırma, Ebtehi, s. 657, Fethu’l Ebvab, s. 76

[23]    A’yanu’ş-Şia, c. 1, s. 638, Daha fazla bilgi için bkz. Fethu’l Ebvab, s. 76

[24]    Daha fazla bilgi için bkz. er-Risaletu’r-Ricaliyye, s. 561-620

[25]    ez-Zari’a, c. 13, s. 346-359