Velayet-i Fakih’in Delilleri (Naklî Deliller)

Velayet-i Fakih’in Delilleri (Naklî Deliller)

Velayet-i fakihin en önemli delilleri rivayetlerdir. Burada bunlardan bazılarını zikrediyoruz:

İmam‑ı Asr’ın (a.s.) Tuğrası1

Büyük Şiî âlim Şeyh Saduk (r.a.), Kemalü’d‑Din ve Temmâmü’n‑Ni‘me adlı eserinde, İshak bin Yâkub’un İmam Mehdî’ye (a.s.) yazdığı mektubu rivayet etmiştir. Bu mektupta İmam’a (a.s.) birtakım sorular yöneltilmiştir.

İmam‑ı Asr (a.s.) cevap olarak şöyle buyurmuştur: “Meydana gelen yeni olay ve meseleler hakkında, bizim hadislerimizi rivayet edenlere başvurun; çünkü onlar benim size karşı hüccetimdir ve ben de Allah’ın size gönderdiği hüccetiyim.”
(Kemalü’d‑Din ve Temmâmü’n‑Ni‘me, cilt 2, sayfa 484)

Bu tuğranın ilk bölümünde İmam‑ı Zaman (a.s.) Şiîler, gaybet döneminde Ehlibeyt’in (a.s.) hadislerini rivayet eden kimselere yönelip, ortaya çıkan meselelerde görevlerini onlara sormalıdır, diye buyurmuştur.

Şimdi şu noktayı düşünmek gerekir: “Bizim hadislerimizi rivayet edenler”den kasıt kimlerdir? “meydana gelen olaylar” neyi ifade eder?

“Havadis” kelimesi hadise sözcüğünün çoğuludur. İmam (a.s.), “Meydana gelen olaylarda hadis râvilerine başvurun.” buyurduğuna göre anlaşılıyor ki bu ifade, Müslümanların din ve diyanetiyle ilgili meseleleri kapsar. Hadis râvileri, müminlerin bu meselelerdeki görevini açıklamalıdır.

Burada şu soru meydana gelir: Kastedilen ilmihâl kitaplarında yer alan bireysel meseleler midir, yoksa cihat, yabancı saldırısına karşı savunma, yabancı devletlerle siyasî‑ekonomik‑kültürel ilişkiler gibi toplumsal konular mıdır?

İmam Zaman’ın (a.s.) “meydana gelen olaylar”dan muradının yalnız bireysel ibadetler (namaz, oruç, zekât…) olması pek uzak bir ihtimaldir; çünkü bu konularda din âlimlerine danışmak, masum imamlar (a.s.) devrinde bile yaygındı. Şiîler, uzaklık veya imamların (a.s.) karşılaştıkları sınırlamalar sebebiyle bazen onların vekillerine ve nâiblerine başvuruyorlardı.

Zaten bu durum apaçık bir ilkedir: Masum imama (a.s.) doğrudan ulaşmak mümkün olmadığında —ister imam hazır ve görünür olsun, ister gaybette bulunsun— Kur’an ve Sünneti bilen din âlimlerine başvurmak gerekir.

Dolayısıyla “meydana gelen olaylar”dan maksat Müslümanların toplumsal meseleleridir. Bu anlam “havadis” kelimesinin yaygın anlamıyla uyum içindedir.

Hadis Râvileri Kimlerdir?

İmam‑ı Asr’ın (a.s.) Tuğrası’na göre o yüce zatın gaybet döneminde Şiîler, ortaya çıkan meselelerde hadis râvilerine başvurmalıdır. Masumların (a.s.) sözlerini hükümler, bireysel ve toplumsal görevler açısından doğru biçimde kavrayabilmek çok ileri düzeyde İslâmî ve dinî uzmanlık gerektirir. İmamların (a.s.) hadislerinden şer‘î hükümleri çıkarmak oldukça güç bir iştir. Bu sebeple Şiîler öteden beri bu konularda âlimlere ve gerçek İslâm bilginlerine yönelmişlerdir.

Öyleyse “hadis râvisi” ifadesi yalnızca rivayeti nakleden kimseyi değil, öncelikle rivayet kaynaklarını bütün yönleriyle bilen, sahih rivayeti sahih olmayandan ayırt edebilen, ayrıca masumların sözlerinin anlamları ve bu sözlerden şer‘î hüküm çıkarma yolları konusunda tam bilgi sahibi olan kişiyi kapsar. Bu kişi, masumların sözlerini doğru anlamak için gerekli bütün öncülleri ve bilimsel araçları öğrenmiş olmalıdır.

Tüm Müslümanların ve akıl‑fikir sahiplerinin ortak kabulüne göre, böyle kimseler ancak dindar fıkıhçılar ve müçtehitlerdir. Onlar bireysel ve toplumsal bütün konularda ilahî hükümleri Kur’an ve Masumların kelamından çıkarır, bütün meselelerin hükümlerini Şiîlerin hizmetine sunarlar.

Bu yorum hadisin devamındaki “Çünkü onlar benim size karşı hüccetimdir.” ifadesiyle tamamen uyumludur. Zira “hüccet” olmak, görüş ve içtihadının başkaları için ölçü ve bağlayıcı olması anlamına gelir. Yani hadis râvisi, ancak masumun sözlerinden yaptığı çıkarım başkaları için delil olduğunda “hüccet” sayılır; yoksa doğrudan masumun sözüne müracaat edilecek olsaydı, “Onlar hüccetimdir.” diye buyurulmazdı.

Bu konuda Şiîlerin büyük ve meşhur fakihi Şeyh Ensari’nin (r.a.) sözü oldukça açıktır. O şöyle demektedir: “İmam’ın ifadesinden anlaşılan şudur: ‘Meydana gelen olaylar’dan maksat, örf, akıl ve şeriat gereği insanın başkana ve toplumun büyüğüne başvurması gereken bütün işlerdir. Olaylar’ın yalnız şer‘î meselelerle sınırlı olması ise oldukça uzak bir ihtimaldir.'”
(Mekasib‑i Muharrame, cilt 3, sayfa 554)

Alıntı: Negin-i Âferineş kitabı

1.Tuğra, daha çok  İmam Zaman’ın (a.s.) mektupları için kullanılan bir terimdir. Bu mektuplarda Şiîlerin sorularına verilen cevaplar yazılır ve dört nâib aracılığıyla onlara ulaştırılırdı.