Az ve yeterli olan rızık, çok ama alıkoyan(Allah’ı anmaktan) rızıktan daha hayırlıdır.(Emali Şeyh Saduk, s. 576, h. 788) Hz. Muhammed (s.a.a)

İmamda Aranan Vasıflar ve İmam Ali (a.s)

İmamda Aranan Vasıflar ve İmam Ali (a.s)


Abbas KAZİMİ

 

Bismillahirrahmanirrahim

Genelde imamet özelde ise İmam Ali'nin (a.s) imameti hakkında farklı bakış açıları ve farklı yaklaşımlar sergilenmiştir. Konuyla ilgili kaynak ve malzemelerin çokluğu buna mucip olmuştur. Bazıları konuya İmam Ali'nin imameti ile ilgili ayetlerle yaklaşım sergilemiş, bazıları konuyu İmam Ali'nin hilafeti ile ilgili hadislerle ele almış, bazıları tarihî olaylardan hareketle sonuca varmak istemiş, bazıları İmam Ali'nin fazileti ile ilgili onlarca ayet ve binlerce hadisten yola çıkarak imametine ulaşmak istemiştir. Bu değerli ve değişik yöntemlerin her birinin izlendiği birçok kitap ve makale yazılmıştır.

Bir de söz konusu yöntemlerden faydalanılarak konuya farklı bir yaklaşım tarzı kazandırılmıştır. Bu karma yöntemde, ilk önce Kur'ân-ı Kerim'de İslâm öncesi imam olan insanların imameti ile ilgili ayetlerde zikredilen vasıflarından hareketle imamda aranan vasıflar belirlenir ve açıklanır, daha sonra İmam Ali o vasıflar noktasında değerlendirmeye tabi tutulur, İmam Ali'nin hayatında bu niteliklerin nasıl tezahür ettiğine, farklı bir ifadeyle Kur’an-ı Samıt’ın Kur’an-ı Natık’da nasıl tecelli ettiğine bakılır ve böylece Ali'nin hak imam olduğu sonucuna varılır.

Bu yaklaşım tarzı insanı, taassup ve ön yargıdan uzaklaştırır, şahsiyetlere saplanıp kalmaktan kurtarır; konuya ölçü ve mizanla yaklaşma imkânı sunar; imamların makamını anlamamıza ve onları imam yapan özelliklerden ders çıkarmamıza yardımcı olur. Bu sayede neden İmam Ali’ye Kur’an-ı Natık ve Canlı Kur’an denildiğinin sebebi daha rahat anlaşılmış olur.

Ancak her şeyden önce bu konuda acziyetimizi ifade etmek isteriz. Yazılanlar “deryadan bir damla” misalidir. Allah'ın kelamı olan Kur'ân-ı Samıt'ı bilgice kuşatmak nasıl mümkün değilse İmam Ali’nin makamını anlamak ve anlatmak da bir o kadar zor olsa gerek. O, tezatları, zıt sıfatları kendinde barındıran bir şahsiyettir. Guluvv(aşırıcılık) saplantısı da bunun bir göstergesidir.

1- Allah Teala Hz. İbrahim, Hz. İshak ve Hz. Yakub'un imameti ile ilgili olarak şöyle buyuruyor:

İshak'ı ve fazladan bir bağış olarak Yakub'u ona (İbrahim'e) verdik. Hepsini de salihler kıldık.

Onları, emrimizle hidayete erdiren imamlar kıldık. Kendilerine hayırlı işler yapmayı, namazı hakkıyla kılmayı ve zekâtı vermeyi vahyettik. Onlar, sürekli sadece bize ibadet eden kimselerdi.[1]

Ayetle İlgili Kısa Açıklama

Ayet-i kerime'de Hz. İbrahim Peygamber'in "Rabbim, bana salihlerden bağışta bulun (salih olacak çocuk ver)"[2] duasına karşılık kendisine Hz. İsmail'in dışında İshak ve torunu Yakub'un verildiği ve hepsinin (İbrahim, İshak ve Yakub) salihlerden kılındığı açıklanmıştır.

Ardından imam kılınan bu salihlerin tekvinî hidayetle görevlendirildikleri ve kendilerine hayırlı işlerin vahyedildiği ifade edilmiştir.

İmamları imam olmayanlardan ayıran özellik onların teşriî hidayetin yanı sıra tekvinî hidayetle görevlendirilmeleridir. Bunu ayet-i kerime'de geçen "emrimizle" ifadesinden anlıyoruz. "Emr" kelimesi Kur'an-ı Kerim'de Allah Teala bağlamında tekvinî olgularda kullanılmıştır. Örneğin: "O'nun emri, bir şeyi dilediği zaman sadece ona 'Ol.' demektir. O da hemen oluverir."[3] "Bizim emrimiz, bir göz kırpması gibi bir şeydir."[4]

Ayrıca hayırlı işler yapmaya, namazı hakkıyla kılmaya ve zekâtı vermeye yönelik vahiy de tekvinî vahiy türündendir. Yani aynen bal arısına ve Hz. Musa'nın annesine edilen vahiy türündendir:

"Rabbin bal arısına: Dağlardan, ağaçtan ve insanların yaptıkları şeylerden kendine evler (kovanlar) edin. Sonra her çeşit meyveden ye, ardından emre boyun eğerek Rabbinin yollarını kat et diye vahyetti…"[5]

"Musa'nın annesine: Onu emzir, ondan dolayı korkuya kapılınca onu denize (Nil nehrine) bırak. Korkma ve üzülme, kuşkusuz biz onu sana geri vereceğiz ve onu peygamberlerden kılacağız, diye vahyetti.

Yoksa ayette vahyedilenler, genel konulardır ve onlara has değildir. Demek ki imamlar Allah katından tekvinî vahiyle desteklenirler.

Elbette Allah'ın onlara yönelik bu lütfunun nedeni onların daha önce sadece Allah'a ibadet etmeleri ve sadece O'na kulluk sunmalarıdır.

Aslında bu, onları imam yapan etken ve niteliktir. İmam olan insanda aranan şartların başında bu husus gelir.

Onlar önceden teşriî vahyimize amel ederlerdi, bunun üzerine biz de tekvinî vahiyle onları destekledik. Onlarda ortam ve kabiliyet olduğu için yüce Allah onlara bağışta bulundu.

Ayrıca ayetten imam olacak insanın kendisine imamet makamı verilmeden önce asla şirk pisliğine bulaşmamış olması ve sadece Allah'a ibadet ediyor olması gerektiği de anlaşılmaktadır.

İmam Ali'ye Tatbiki

İbadet, dinî öğretilerin başında gelir. Hz. Ali’nin ibadetinde ve ihlasında, imanının kemalinde hiç kimsenin şüphesi yoktur. Hz. Peygamber'e (s.a.a) ilk iman eden odur. O Allah Teala'ya ibadeti üç kısma ayırıyor ve kendi ibadetini en üstün ibadet olarak niteliyordu:

Bir bölük halk sevap için Allah’a ibadet eder; bu ibadet, tacirlerin ibadetidir. Bir bölük de Allah’a korkudan ibadet eder, bu da kölelerin ibadetidir. Bir bölükse, Allah’a şükretmek için ibadet eder; işte hür kişilerin ibadeti budur.[6]

Allah’ım! Ben cehennemden korktuğum veya cennetine tamah ettiğim için sana ibadet etmiyorum; ben seni ibadete layık gördüğüm için sana ibadet etmekteyim.[7]

Hz. Peygamber (s.a.a) Hendek Savaşı’nda Hz. Ali Arab'ın namlı kahramanı Amr b. Abdevudd'un karşısına çıkarken onu "imanın tamamı" olarak nitelemiş ve şöyle buyurmuştur: "İmanın tümü küfrün tümünün karşısına çıkmıştır."

Mezkur savaşta Amr b. Abdevudd’un ona yaptığı saygısızlık karşısında sergilediği tavır onun üstün ihlasının bir örneğidir.

Yine aynı savaşta Hz. Peygamber’in, "Ali'nin Hendek günündeki darbesi insanların ve cinlerin ibadetinden daha üstündür." sözü Hz. Ali'nin ibadeti konusunda son noktayı koyar niteliktedir.

İmam Ali'nin ibadetteki ihlasına İnsan Suresi'nde ebrarla ilgili ayetler yeterince tanıktır:

Onlar, adaklarını yerine getirirler ve şerri yaygın olan bir günden korkarlar. Kendi canları çektiği halde, yemeği yoksula, yetime ve esire yedirirler. "Biz size, ancak Allah rızası için yediriyoruz; sizden ne bir karşılık istiyoruz, ne de teşekkür. Biz, asık suratlı, sert bir günden dolayı Rabbimizden korkuyoruz." derler.[8]

İmam Ali böylesine bir ibadet sergilediği için Allah Teala da buna karşılık "hayırlı işler yapmayı, namazı hakkıyla kılmayı ve zekâtı vermeyi" vahyetti ona.

Bu tekvinî vahyin İmam Ali'ye dair ifadesi "Tathir Ayeti"dir: "Kuşkusuz Allah, yalnızca siz Ehlibeyt'ten her türlü pisliği uzaklaştırmak ve sizi tertemiz yapmak ister."

Allah Teala tekvinî irade ile Hz. Ali'nin de dahil olduğu Ehlibeyt'ten günahları uzak tuttuğunu ve onları tertemiz yaptığını buyuruyor.

İmam Ali Kur'an'ın tanıklığı üzere hayırlı işlerde öncüdür. Hayırda öncülük ise ona Kur'an ilmini miras almayı kazandırmıştır:

Sonra kitabı (Kur'an'ı), kullarımızdan seçtiklerimize miras bıraktık. Onlardan (kullardan) kendisine zulmeden var, onlardan orta halli olan ve onlardan Allah'ın izni ile iyiliklerde öne geçen var. İşte büyük lütuf budur.[9]

Bunu Hz. Peygamber'in şu sözü de desteklemektedir: "Ben ilmin şehriyim, Ali de onun kapısıdır, şehre girmek isteyen kapısından girsin."

Ali bu konuda o kadar zirveye varmış ki Hz. Peygamber (s.a.a) onun hakkında "Ali hak ile, hak da Ali iledir." buyurarak onu hakla batılın mizanı ve münafıkla mümini ayırt etmenin ölçüsü ilan etmiştir.

Zekâtın tekvinî vahyine gelince bu da Kur'an'ın tanıklığıyla şu ifadelerle Ali'de tecelli etmiştir: "Şüphesiz sizin veliniz, yalnızca Allah, Resulü ve namazı hakkıyla yerine getiren ve rükû halinde zekât veren müminlerdir."[10]

2- Allah Teala İsrailoğulları’ndan bazılarının imameti ile ilgili olarak şöyle buyuruyor:

Andolsun biz Musa’ya kitap (Tevrat) verdik, şu halde onunla buluşacağından şüphe etme. Biz o kitabı İsrailoğulları’na hidayet kaynağı kıldık.

Sabrettikleri için onların içinden emrimizle hidayet eden imamlar kıldık. Onlar ayetlerimize yakin etmişlerdi.[11]

Ayetle İlgili Kısa Açıklama

Ayet-i kerime'de Tevrat’ın bereketlerinden bahsedilmektedir. Onun hidayet kaynağı olduğu, ayrıca imam yetiştirdiği açıklanmıştır.

Bu ayette de önceki ayette olduğu gibi imam insanların teşriî hidayetin yanı sıra tekvinî hidayetle de görevlendirildikleri ifade edilmiştir.

Ayrıca imamet makamının taşıdıkları iki nitelikten dolayı kendilerine verildiğine vurgu yapılmıştır: Sabır ve Yakin.

Sabır: Bu ayetteki "sabrettikleri için" ifadesi ile ibtila ayetindeki[12] ifade aynı mesaja yöneliktir. İbtila ayetinde "sabrettikleri" ifadesi yerine "bir takım kelimelerle imtihan edildi, o da onları tamamladı." ifadesi kullanılmıştır.

Usul-i Kâfi'de[13] İmam Cafer Sadık'tan (a.s) sabırla ilgili şöyle nakledilir:

Sabır imanın başıdır.

Sabır iman için bedendeki baş gibidir. Baş giderse, beden gider. Aynı şekilde sabır giderse, iman da gider.

İmam Seccad (a.s) şöyle buyurmuştur:

Sabır iman için bedendeki baş gibidir. Sabrı olmayanın imanı yoktur.

Kur'ân-ı Kerim'de meleklerin cennette müminleri karşılamasından söz edilirken onlara hitaben şöyle dedikleri yer alır: "…Melekler her kapıdan onların yanına vararak (derler ki:) Sabrınız karşılığında size selam olsun."[14] Meleklerin, müminlerin tüm sıfatlarının içinden sadece sabır sıfatıyla kendilerine hitap etmesi bu sıfatın önemini ortaya koymaktadır.

Hz. Resul-i Ekrem (s.a.a) sabrı üç kısma bölüyor:

1- İtaat yolunda sabır

2- Günaha sabır

3- Musibet ve acı olaylara sabır.[15]

Yakin: Yakin, içinde şek ve şüphe barındırmayan bilgidir. Yakin üç kısımdır.

1- İlmu’l-yakin.

2- Aynu’l-yakin.

3- Hakku’l-yakin.

Bazen insan kanıt ve istidlal yoluyla bir bilgiye ulaşır. Örneğin bir yerde dumanın yükselmesinden orada ateşin varlığı sonucuna varır. Bazen ateşin varlığını bizzat müşahede ve gözlemleme sonucu anlar. Bazen de ateşin yakıcılığını ve hararetini vücudunda hissederek ateşin varlığını anlar. Her üç yol insanı bilgiye ulaştırmasına rağmen birbirinden farklıdırlar. Bunların birincisine ilmu’l-yakin, ikincisine aynu’l-yakin, üçüncüsüne hakku’l-yakin denir.

Yakin olursa hicaplar ortadan kalkar. Yakin sonucu insanın basiret gözü açılır. Kıyamet gününde gözlerin üzerindeki perdeler kaldırılınca insanlar olayların gerçeğini göreceklerdir. Gerçekler değişime uğramamışlardır. Sadece insan dünyada iken gözlerinin üzerindeki perdeden dolayı onları göremez olmuştu. Allah Teala şöyle buyuruyor: "Andolsun sen bundan gaflette idin, biz senin perdeni kaldırdık. Bugün artık gözün kesindir." İnsanın yakini olsa basiret gözü açılır ve Kur'ân-ı Kerim'de gerçekleri açıklanan gıybet, yetimin malını yeme vb. günahların hakikatini görürdü.

Allah Teala yakin olması durumunda bu dünyada cehennemin görüleceğini açıklıyor:

"Hayır; (sizin sandığınız gibi değil;) eğer kesin bilgiye (ilmu'l-yakine) sahip olsaydınız, kesinlikle cehennemi (bu dünyada basiret gözüyle) görürdünüz. Sonra onu (kıyamette) yakin gözüyle (aynu'l-yakinle) göreceksiniz."[16]

Burada Usul-i Kâfi'de[17] bu ayetin içeriğine örnek sayılabilecek bir hadisi nakletmemiz yerinde olacaktır. İshak b. Ammar rivayet eder ki: İmam Cafer Sadık'ın (a.s) şöyle dediğini duydum:

Bir gün Resulullah (s.a.a) insanlara sabah namazını kıldırdı. Mescitte bir gence baktı, genç titriyordu ve başını öne eğmişti. Rengi sapsarı kesilmişti. Bedeni son derece zayıftı. Gözleri zayıflıktan çukurlaşmıştı.

– Resulullah dedi ki: Nasıl sabahladın ey falanca?

– Dedi ki: Yakin üzere sabahladım, ya Resulullah!

Resulullah (s.a.a) adamın bu cevabına şaşırdı ve dedi ki: Her yakînin bir hakikati var. Senin yakîninin hakikati nedir?

Dedi ki: Benim yakinim -ya Resulullah- beni üzüntüye sevk eder; geceleri uykusuz geçirmeme, sıcak günlerimde susuzluğa katlanmama (oruç tutmama) yol açar. Artık dünyadan ve dünyadaki her şeyden sıkılıyorum. Sanki Rabbimin arşına bakıyor gibiyim. Rabbim mahlûkatın hesabını görüyor gibi. Bütün mahlûkat hesap vermek için mahşerde toplanmış da ben de aralarındaymışım gibi geliyor bana. Cennette nimetlenen, kurulmuş koltuklara yaslanarak birbirleriyle tanışmakta olan cennetliklere bakıyorum gibi. Ateşte azap çeken ve feryat edip duran cehennemlikleri seyrediyormuşum gibi. Şu anda cehennemin uğultusunu duyar gibiyim.

Resulullah (s.a.a) ashabına şöyle dedi: Bu, Allah'ın kalbini imanla aydınlattığı bir kuldur.[18] Sonra genç adama döndü ve bu haline devam et, dedi.

Genç adam dedi ki: Ya Resulullah! Benim için Allah'a dua et. Bana senin yanında şehit olmayı nasip etsin.

Resulullah onun için dua etti. Çok geçmeden, Resulullah (s.a.a) ile birlikte bir sefere katıldı. Şehit düşen dokuz kişinin ardından onuncu kişi olarak şehit düştü.

İnsan yakini sonucu gayb âlemi ile irtibat kurabilir ve bu yüzden tabiat üzerinde bir takım tasarruflarda bulunabilir. Yakin sonucu gayb âlemi ile irtibat ve tekvinî velayet arasında ilişki söz konusudur.

Hz. Peygamber’e (s.a.a) denildi ki: İsa’nın havarileri su üzerinde yürüyorlarmış. Buyurdu ki: Yakinleri daha fazla olsa idi havada yürürlerdi.

İmam Ali ve Sabır:

Allah’a itaat yolunda sabır: Allah’a itaat, Allah’a marifet ölçüsünde gerçekleşir. İmam Ali muvahhitlerin önderidir. Nehcü'l-Belağa'da ondan nakledilen tevhitle ilgili hutbelerinin eşi ve benzeri yoktur. Konuyla ilgili bazı ifadeleri henüz bile hakkıyla açıklanabilmiş değildir. İrfanî meşreplerin hepsi İmam Ali'de noktalanır.

Onun için Allah'a itaat yolunda sabır, bir anlam taşımazdı. Engin marifeti sonucu, Rabbine aşk ve sevgiyle kulluk sunardı. Ticaret ve kölelik mantığıyla ibadet etmezdi. Cennete iştiyakından veya cehennemin korkusundan ibadete yönelmezdi. Rabbini ibadete layık gördüğünden ibadete yönelirdi. O, seve seve Hz. Peygamber'in (s.a.a) yatağında yattı… Şahadete olan aşkını çocuğun süt için anasının göğsüne olan sevgisinden daha öte bir sevgi olarak niteliyordu.

Günaha karşı sabır: Bu hususta İmam Ali'nin (a.s) kendi ifadelerinden önce Allah'ın Tathir Ayeti ile tanıklığı yeter. Gerçekten bu bir mucizedir. Dostun korkudan, düşmanın ise bağnazlıktan dolayı faziletlerini sakladığı İmam Ali yine de zihinlerde tertemiz olarak yerini korumuştur.

Konuyla ilgili olarak İmam Ali'nin sözlerinden ve tavırlarından birçok örnek sunulabilir; ancak biz bir kaç örnekle yetiniyoruz:

Allah’a andolsun, deve dikenlerinin üzerinde gecelemem ve elim kolum bağlanarak zincirlerle sürüklenmem; kıyamet günü kullarından bazılarına zulmetmiş ve dünya malından bir kırıntı bile olsa gasp etmiş olarak Allah’a ve Resulüne kavuşmamdan daha sevimlidir bana.

Çabucak imtihan yerine dönecek ve uzun zaman toprak altında kalacak nefis için, bir kula nasıl zulmederim.

Vallahi Akil'i gördüm, yok-yoksul bir hâle düşmüştü; gelmiş, benden sizin buğdayınızdan bir batman istiyor, vermemde de ısrar ediyordu. Gördüm ki çocukları per-perişandı, tozlara batmışlar, topraklara bulanmışlardı. Yoksulluktan benizleri kararmıştı; sanki yüzlerini rastıkla boyamışlardı. Dileğinde ısrar ediyordu, sözünü tekrarlayıp duruyordu. Sözlerini dinledim; sandı ki dinimi ona satacağım; yolumdan ayrılıp ardına düşeceğim.

Bir demir parçasını kızdırdım, ibret alsın diye bedenine yaklaştırdım. Acısından hastalar gibi bağırıp inlemeye koyuldu; neredeyse de yaklaştırdığım yer yanacaktı; dağlanacaktı. Ona dedim ki:

Ey Akil, analar yasında ağlasınlar; şakacıktan bir insanın bedenine yaklaştırdığı kızgın bir demir bu; sen onun acısından, derdinden bu kadar bağırıyorsun da sonra beni tutuyor, Allah'ın gazabıyla yalımladığı ateşe çekiyorsun; acaba sen şu demirin eleminden feryat edersin de ben, cehennem ateşinden feryat etmem mi?

Bundan daha şaşılacak şey de şu:

Gecenin birinde, birisi [Eş’as b. Kays el-Kindi] üstü kapalı bir kapla, hırsızlama çıkageldi; helva getirmişti bana, oysaki o helva yılan kusmuğuydu, yılan zehriydi bana. Dedim ki: Hediye mi, zekât mı, sadaka mı? Zekât, sadaka, biz Ehlibeyt'e haram edilmiştir. Hayır dedi, ne zekât, ne sadaka; bir armağan bu. Analar ağlasınlar sana dedim; din yoluyla gelip de beni oyuna mı getireceksin? Aptal mısın sen, deli misin, yoksa sayıklıyor musun? Vallahi bir karıncanın ağzındaki bir arpa tanesinin kabuğunu almak, bu suretle de Allah'a isyan etmek için bana yedi iklimi ve bu iklimlerin altlarındaki ülkeleri verseler, gene kabul etmem ben.

Gerçekten de dünyanız, bir çekirgenin ağzında olan, dişleriyle de dişlenmiş bulunan bir yapraktan da daha aşağıdır bence. Ali nerede, yok olup gidecek nimete, kalmayacak devlete, yitecek lezzete aldanmak nerede?

Akılların gaflete kapılmasından, ayakların kötü bir surette kaymasından Allah'a sığınır, O'ndan yardım dileriz biz.[19]

Musibet ve acı olaylara sabır: Hz. Peygamber'den (s.a.a) sonra özellikle Hz. Fatıma ile ilgili yaşanan olaylarda sergilediği sabır, akıllara durgunluk verecek ölçüdedir. Bakın nasıl tasvir ediyor sergilediği tavrı:

Andolsun Allah'a ki filân, onu bir gömlek gibi giyindi; oysa daha iyi bilirdi o, ben hilâfete nispetle değirmen taşının mili gibiydim; hilâfet benim çevremde dönerdi; sel benden akardı; hiçbir kuş, uçtuğum yere uçamazdı. Hilâfetle arama bir perde çektim; onu koltuğumdan silkip attım. Düşündüm; kesilmiş elimle hamle mi edeyim; yoksa bu kapkaranlık körlüğe sabır mı edeyim? Hem de öylesine bir körlük ki ihtiyarları tamamıyla yıpratır; çocuğu kocaltır; inanan da Rabbine ulaşıncaya dek bu zulmette zahmet çeker.

Gördüm ki sabretmek daha doğru; sabrettim; ettim ama gözümde diken vardı, boğazımda kemik vardı; mirasımın yağmalandığını görüyordum.

Yaklaşık beş yıllık hilafeti dönemindeki acı olaylara sabredişi de sabrın bir başka tablosu idi. Hilafette iken mazlum olmanın tablosu… Şu sözlere bir bakın!

Şu yaşadığım çağa ne kadar da şaşıyorum! Allah'ın dinini savunmayan ve benim gibi geçmişi olmayan birisi (Muaviye) benimle aynı seviyede tutuluyor! Oysa değil o, hiç kimse bu seviyeye ulaşmamıştır…

İmam Ali ve Yakin:

İmam Ali kalp gözüyle gördüğü rabbe ancak ibadet eder ve şöyle buyururdu:

Görmediğim bir rabbe ibadet etmem.

Ahiretle ilgili yakininin zirvesini şu cümle ile tasvir ediyordu:

Tüm perdeler kaldırılsa da, yakinim artmaz.

Hz. Peygamber'in nübüvvete dair inancını şöyle ifade etmiştir:

Allah'ın salât'ı ona ve soyuna olsun, Rasulullah'a ne kadar yakın olduğumu onun katında nasıl bir mertebeye ulaştığımı bilirsiniz. Çocuktum henüz o beni bağrına basardı; yatağına alırdı; vücudunu bana sürer, beni koklardı. Lokmayı çiğner, ağzıma verir, yedirirdi. Ne bir yalan söylediğimi duymuştur, ne bir kötülük ettiğimi görmüştür. O, sütten kesildiği andan itibaren Allah, meleklerinden pek büyük bir meleği ona eş etmişti; o melek gece-gündüz, ona yücelikler yolunu gösterirdi; âlem ehlinin en güzel huylarını belletirdi. Ben de her an, devenin yavrusu, nasıl anasının ardından giderse, onun ardından giderdim; o, her gün bana huylarından birini belletir, ona uymamı buyururdu. Her yıl Hıra dağına çekilir, kulluğa koyulurdu. Onu ben görürdüm, başkası görmezdi. O gün İslâm, Allah'ın salâtı ona ve soyuna olsun, Rasulullah'la Hatice'den başkasının evinde yoktu; ben de onların üçüncüsüydüm. Vahiy ve peygamberlik nurunu görürdüm, peygamberlik kokusunu duyardım. O'na vahiy gelirken Şeytanın feryadını duydum da Ya Rasulallah dedim, bu feryat nedir? Buyurdu ki: Bu feryat eden Şeytandır; kendisine halkın kulluk etmesinden ümidini kesti artık. Sen benim duyduğumu duymadasın, gördüğümü görmedesin; ancak sen peygamber değilsin; fakat vezirsin ve hayra karşısın, ona ulaşmışsın.[20]

Kısacası; makalemizde imamda aranan şartları ve bu şartların İmam Ali (bağlamında) değerlendirmesini yapmaya çalıştık.

Yüce Allah her grubu kendi imamıyla çağıracağı kıyamet gününde bizi İmam Ali'nin safında haşr eylesin. İmam Ali'nin sahip olduğu bu sıfatlarından ders almayı ve hayatımızda uygulamayı nasip eylesin.

 

 

 


[1]– Enbiya (21), 72-73

[2]– Saffat (37), 100

[3]– Yasin (36), 82

[4]– Kamer (54), 50

[5]– Nahl (16), 68

[6]– Nehc’ül-Belâğa, hikmetli sözler: 237

[7]– Biharu’l-Envar, c.41, bap: 101, s.14

[8]– İnsan (76), 7-10

[9]– Fatır (35) 32

[10]– Maide (5), 55-56

[11]– Secde (32), 23-24

[12]– Bakara (2), 124

[13]– Usul-i Kâfi, iman ve küfr kitabı, 47. bab

[14]– Ra'd (13), 23-24

[15]– Usul-i Kâfi, c.2, İman ve Küfür kitabı, Sabır bölümü, hadis: 15 (1697)

[16]– Tekâsür (101), 5-7

[17]-Usul-i Kâfi, c.2, İman ve Küfür kitabı, İman ve Yakinin Hakikati babı, hadis: 2 (1545)

[18]– Buna benzer bir rivayette ise, Resulullah'ın şöyle buyurduğu geçer: İşte bu, Allah'ın kalbini aydınlattığı bir kul. Basiret sahibi olmuşsun, bu halinde sebat et…

[19]– Nehcü'l-Belağa, hutbe: 224.

[20]– Nehcü'l-Belağa, hutbe: Kasıa