Şüphesiz alim kimse, ilmine amel etmezse, öğüt ve vaazları yağmurun saf zeminden kaydığı gibi kalplerden kayıp gider. (El-Kafi, c.1, s.44) İmam Cafer-i Sadık (a.s)

Müminlerin Emiri İmam Ali (a.s)-1

Müminlerin Emiri İmam Ali (a.s)-1

Birinci Bölüm

Mehdi ÖNDER/Erenler 1

Hz. Ali (a.s), Hicret’ten 23 yıl önce Recep ayının 13’ünde Kâbe’de dünyaya gelmiştir. Annesi, Esed kızı Fatıma; babası, Ebu Talip’dir. Hicrî 40 yılında da Kûfe şehrinde şehit edilmiştir. Pak türbesi, Necef-i Eşref şehrindedir.

 

Hz. Ali (a.s)’ın Yaşantısı

İslâm tarih ve hadis kitapları, Hz. Ali (a.s)’ın, Peygamber (s.a.a)’in bi’setinden 10 yıl önce doğduğunu, her zaman Resul-i Ekrem’in yanında olduğunu ve Allah Resulü’nün vefatından sonra 30 yıl yaşadığını açıklamışlardır. Bunlar göz önüne alındığında, Hz. Ali (a.s)’ın 63 yıl süren ömrünü beş döneme ayırmak gerekir:

 

1- Doğumundan İslâm Peygamberi (s.a.a)’in bi’setine kadar.

2- Bi’set’ten Medine’ye hicretine kadar.

3- Hicret’ten İslâm Peygamberi (s.a.a)’in vefatına kadar.

4- İslâm Peygamberi (s.a.a)’in vefatından kendi hilâfetine kadar.

5- Hilâfet dönemi.

 

1. Dönem (Doğumundan  Bi’set’te)

İşaret ettiğimiz gibi Hz. Ali (a.s)’ın hayatını beş döneme ayırırsak, birinci dönemi bi’setten önceki yaşantısı oluşturur. Hz. Ali (a.s) gözünü dünyaya açtığı zaman Peygamber (s.a.a) otuz yaşlarında idi. Peygamber (s.a.a) kırk yaşında peygamberliğe mebus olduğuna göre, Ali (a.s) o zaman takriben on yaşındaydı.

Hz. Ali (a.s), şahsiyetinin şekil aldığı ve ruhî yönden eğitildiği bu dönemi, Hz. Muhammed (s.a.a)’in evinde ve onun terbiyesi altında geçirerek büyüdü. İslâm tarihçileri bu konuda şöyle yazmaktadırlar:

"Mekke’de büyük bir kıtlık oldu. O sırada Peygamber’in amcası Ebu Talib’in ailesi çok kalabalıktı; geçimlerini karşılamakta güçlük çekiyordu. Hz. Muhammed (s.a.a), Haşim Oğulları’nın en zenginlerinden biri olan amcası Abbas’a şöyle bir öneride bulundu: "Her birimiz Ebu Talib’in bir çocuğunu kendi yanımıza alalım. Böylelikle maddî sıkıntısı biraz hafiflemiş olur." Abbas kabul etti. Beraberce Ebu Talib’in yanına gittiler. Konuyu ona açtılar. Ebu Talip öneriyi kabul etti. Sonuçta Abbas Cafer’i, Hz. Muhammed (s.a.a) de Ali’yi yanına aldı."

Peygamber (s.a.a), Ali’yi yanına aldıktan sonra şöyle buyurdu: "Allah’ın benim için seçtiği kişiyi seçtim."[1]

Hz. Ali (a.s), Hz. Muhammed (s.a.a)’in evinde olduğu sırada Allah onu peygamberliğe seçti ve Ali (a.s) hemen onu tasdik edip ona tabi oldu.[2]

Hz. Muhammed (s.a.a), Abdulmuttalib’in ölümünden sonra amcası Ebu Talib’in evinde ve onun kefaleti altında büyümüştü. Bunun için, onun çocuklarından birisini yanına alıp büyütmekle onun ve hanımı Esed kızı Fatıma’nın zahmetlerinin karşılığını vermek istiyordu. Çocuklarının içinden de Ali (a.s)’ı seçmesinde de ilâhî bir hikmet vardı.

Hz. Ali (a.s) Nehc’ül-Belâğa’da bulunan "Kasıa" hutbesinde bu döneme şöyle işaret ediyor:

"Sizler (Peygamber’in ashabı) Resulullah’a ne kadar yakın olduğumu, onun katında nasıl bir mertebeye ulaştığımı bilirsiniz. Çocuktum, o benim eğitimimi üstlendi. Beni yanına alır, bağrına basardı; vücudunun kokusunu duyardım; lokmayı çiğner, ağzıma koyardı…”

“Deve yavrusu nasıl annesinin ardından giderse, onun ardından giderdim. O, her gün bir huyunu bana öğretir, ona uymamı emrederdi."[3]

Ali (a.s) Hira Dağında

Hz. Muhammed (s.a.a), peygamberlikle görevlendirilmeden önce yılda bir ay Hira mağarasında ibadet ederdi. Bir ayı doldurunca ilk olarak Mescid-i Haram’a gider, yedi defa Allah’ın evini tavaf eder, sonra evine dönerdi.[4]

Rivayetlerden anlaşıldığı kadarıyla Hz. Muhammed (s.a.a), Hz. Ali’ye olan aşırı ilgisinden dolayı onu da beraberinde Hira’ya götürürdü. Vahiy Meleği, Hira mağarasında Hz. Muhammed (s.a.a)’e ilk kez nazil olduğu ve onu resul olarak görevlendirdiği zaman Ali (a.s) onun yanındaydı.

Hz. Ali (a.s) "Kasıa" hutbesinde bunu şöyle beyan ediyor:

"… O, her yıl Hira dağında ibadete çekilirdi. Onu benden başka kimse görmezdi… Ona vahiy geldiğinde Şeytan’ın feryadını duydum; ‘Ya Resulullah!’ dedim, ‘Bu feryat nedir?’ ‘Bu feryat eden, Şeytan’dır.’ dedi, ‘Kendisine kulluk edilmesinden ümidini kesti artık. Sen benim duyduğumu duyuyor, gördüğümü görüyorsun; ancak peygamber değilsin; fakat vezirsin ve hayır üzeresin.’ ”[5]

Her ne kadar bu sözlerin, Peygamber’in Hira’daki risalet sonrasına ilişkin olabileceği ihtimali varsa da, fakat elde olan ipuçları ve Peygamber’in Hira’daki ibadetlerinin genellikle risaletten önce olması, bu sözlerin Peygamber (s.a.a)’in risaletinden önceki döneme ilişkin olduğunu gösteriyor. Her halükârda Ali (a.s)’ın ruhunun paklığı ve Peygamber’in onu titiz bir şekilde eğitmesi, bu yaşlarda nurlu bir kalp, gören bir göz ve işiten bir kulağa sahip olmasını, halkın görmesi ve işitmesi mümkün olmayan şeyleri görmesini ve işitmesini sağlamıştı.

İbn-i Ebi’l-Hadid, Şerh-i Nehc’ül-Belâğa’da şöyle yazıyor:

"Sahih kitaplarda rivayet edilmiştir ki, Cebrail ilk kez Peygamber’e nazil olduğu ve onu risalet makamına getirdiği zaman Ali, Peygamber’in yanında idi."[6]

İmam Sadık (a.s)’dan şöyle nakledilmiştir:

"Ali (a.s), Resulullah (s.a.a)’in risaletinden önce onunla beraber nübüvvet nurunu görüyordu ve meleğin sesini işitiyordu. Resulullah (s.a.a) ona buyurdu ki: ‘Eğer ben peygamberlerin sonuncusu olmasaydım, sen nübüvvet makamına lâyık idin; ancak sen benim vasi ve varisimsin; vasilerin başı, muttakilerin mevlâsısın.’ ”[7]

 

2. Dönem (Bi'set'ten Hicret'e)

Hz. Ali (a.s)’ın hayatının ikinci bölümünü, bi’set’ten Medine’ye hicrete kadar olan kısım oluşturuyor. İmam (a.s)’ın yaşantısının bu kısmı, İslâm’ın yayılması yollundaki parlak hizmetleri ve çabalarını, büyük ve önemli adımlarını kapsamaktadır. Bunlar, İslâm tarihinde kimseye nasip olmamıştır.

 

İlk Müslüman

Bu dönemde Ali (a.s)’ın ilk iftiharı, İslâm’ı kabul etmekte en önde yer almasıdır. Daha doğrusu, kendisinde olan İslâm’ı izhar etmesi ve açıklamasıdır. Çünkü Ali (a.s), küçüklükten beri muvahhit idi ve hiçbir zaman putperestliğe bulaşmamıştı.[8] Dolayısıyla onun İslâm’ı kabul etmesi putperestlikten çıkmak anlamında değildir.

İslâm’ı kabul etmede ön adım olmak, Kur’an-ı Kerim’in çok önem verdiği bir konudur. Kur’an açıkça bildirmiştir ki, İslâm’ı kabul etmede öncü olanlar, Allah katında çok büyük bir değere sahiptirler: "Önde olan birinciler, onlar, yakınlaştırılmış olanlardır."

Allah Teala’nın "İslâm’a girmede önce olma" konusuna verdiği önem o kadar fazladır ki, Mekke’nin fethinden önce iman getirip canını ve malını Allah yoluna adayanları, Mekke’nin fethinden sonra iman edip cihat edenlerden üstün tutmuştur. Böylelikle Hicret’ten önce İslâm’ın zuhurunun ilk yıllarında Müslüman olanların ne kadar üstün olduğu ortaya çıkıyor. Kur’an-ı Kerim şöyle buyuruyor:

"… Sizden (Mekke’nin) fethinden önce infak eden ve savaşanlar, sonra infak eden ve savaşanlardan daha üstündürler. Allah, hepsine de iyiliği vaat etmiştir."[9]

Fetihten önce Müslüman olanların imanlarının daha değerli olmasının sebebi, Arap Yarımadası’nda putperestlerin karargâhı durumuna gelmiş olan Mekke’nin henüz sağlam bir kale olarak yerinde kaldığı ve Müslümanların canının ve malının tehlike altında olduğu bir zamanda iman etmiş olmalarıdır. Medine’ye hicretten sonra Evs, Hazreç ve Medine’nin etrafındaki kabilelerin de Müslüman olmasıyla Müslümanlar nispî bir emniyete kavuştular; ancak tehlike henüz tamamen ortadan kalkmamıştı. Böyle şartlarda bile İslâm’a girmek, canını, malını ortaya koymak, özel bir değere sahipse, Peygamber’in davetinin başlarında Kureyş’ten ve putperestlerden başka bir gücün hâkim olmadığı bir ortamda iman ve İslâm’ı izhar etmek, tabiî ki daha değerli olacaktır. Bundan dolayı daha önce Müslüman olmak, Resulullah’ın ashabı arasında büyük bir iftihar sayılıyordu.

Bu ölçü ile Ali (a.s)’ın ilk Müslüman olmasının değerinin büyüklüğü ortaya çıkmaktadır.

 

Ali (a.s)’ın İlk Müslüman Olduğunun Delilleri

Ali (a.s)’ın ilk Müslüman olduğuna dair deliller ve şahitler İslâmî metinlerde o kadar fazladır ki, onların hepsini burada beyan etmemizin imkânı yoktur. Ancak örnek olarak onlardan birkaçını zikrediyoruz:

a) Bu konuyu herkesten önce Peygamber (s.a.a), ashabından bir kısmına açıkça buyurmuştur:

"(Kevser) Havuzun(un) başına ilk gelecek olanınız, ilk iman edeniniz Ali ibn-i Ebî Talip’tir."[10]

b) Alimler ve hadisçiler şöyle naklediyorlar:

"Hz. Muhammed (s.a.a) pazartesi günü peygamberliğe mebus oldu, Ali (a.s) bir gün sonra onunla beraber namaz kıldı."[11]

c) Hz.Ali (a.s) "Kasıa" adlı hutbesinde şöyle buyuruyor:

"O gün İslâm, Resulullah (s.a.a) ve Hatice’nin evinin dışında hiçbir evde yoktu ve ben de onların üçüncüsüydüm. Vahyin ve risaletin nurunu görüyor, nübüvvetin kokusunu alıyordum."[12]

d) Hz.Ali (a.s) başka bir yerde de şöyle buyuruyor:

"Allah’ım, ben sana dönüp yönelen, işitip icabet eden ilk kişiyim. Benden önce Resulullah’tan başka hiç kimse namaz kılmadı."[13]

e) Yine şöyle buyuruyor:

"Ben Allah’ın kulu, Resulü’nün kardeşi ve Sıddıyk-ı Ekber’im (en büyük doğru konuşan). Bu sözü benden sonra yalancı ve iftiracıdan başkası söylemez. Ben insanlardan önce yedi yıl Resulullah ile birlikte namaz kıldım."[14]

f) Ufeyl b. Kays-i Kindî şöyle diyor:

"Ben cahiliye döneminde ıtır (güzel koku) ticareti yapardım. Ticarî seferlerimden birinde Mekke’ye geldim ve Abbas’ın misafiri oldum. Günlerin birinde Mescid-i Haram’da Abbas’ın yanına oturmuştum. Güneşin tam tepeye ulaştığı sırada, yüzü dolunay gibi nuranî olan bir genç Mescid’e geldi; gökyüzüne baktı, sonra Kâbe’ye doğru durdu ve namaz kılmaya başladı. Biraz sonra güzel yüzlü bir çocuk onun sağ tarafında durarak ona bağlandı. Sonra kendisini örtmüş olan bir kadın geldi ve o ikisinin arkasında durdu. Üçü beraber namaz kılıp, rükû ve secde ediyorlardı. Ben (putperestlerin merkezinde, üç kişinin değişik bir şekilde ibadet ettikleri bu sahneyi görünce) çok şaşırdım. Abbas’a;

– Büyük bir olay! dedim.

O da bu cümleyi tekrar etti ve ekledi:

– Bu üç kişiyi tanıyor musun?

– Hayır, dedim.

– İlk olarak gelen, öbür ikisinin önünde duran yeğenim Muhammed b. Abdullah, ikincisi diğer yeğenim Ali b. Ebî Talip, üçüncüsü de Muhammed’in eşidir. O, kendi dininin Allah tarafından indiğini iddia ediyor. Şu anda dünyada bu üç kişiden başka hiç kimse bu dini yaşamıyor."[15]

Bu rivayet açıkça gösteriyor ki, Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’in davetinin başlangıcında, eşi Hatice’nin dışında sadece Ali (a.s) onun dinini kabul etmişti.

 

Peygamber (s.a.a)’in Hamisi ve Halifesi

İslâm Peygamberi, üç yıl boyunca açık davetten sakınıyordu. Sadece kabul etme durumunda olduğunu hissettiği kişileri, özel görüşmeler ile İslâm’a davet ediyordu.

Üç yıldan sonra Vahiy Meleği nazil oldu ve Allah’ın emrini ona iletti. Peygamber, artık açık davete başlamalıydı. Buna akrabaları ile başlaması emrolunmuştu. Emir şöyleydi:

"Yakın akrabalarını korkut; sana tâbi olan müminleri kanatlarının altına al; sana baş kaldırırlarsa, ‘Sizin yaptıklarınızdan uzağım.’ de."[16]

Açık davete yakın akrabalardan başlamasının sebebi şudur: İlâhî ya da beşerî bir liderin akrabaları ona tâbi olamadıkları müddetçe, onun daveti diğerleri üzerinde tesir bırakmaz. Çünkü yakınları onun sırlarını, iyi ya da kötü huylarını daha iyi bilirler. Bundan dolayı onların iman etmeleri, peygamberlik iddiasında bulunan kişinin doğruluğunu gösterir. Onların çoğunun yüz çevirmesi de, iddia sahibinin ihlâs, temizlik ve doğruluktan uzak olduğunun bir göstergesidir.

Bu yüzden Resulullah (s.a.a), Ali (a.s)’dan bir öğlen yemeği için Haşim Oğulları’nın büyüklerinden kırk beş kişiyi davet etmesini ve etli bir yemek hazırlamasını istedi.

Misafirlerin hepsi belirlenen vakitte Peygamber’in huzuruna geldiler. Yemekten sonra Resulullah’ın amcası Ebu Lehep seviyesiz sözleriyle toplantıyı karıştırdı ve sözü açmak ve hedefi takip etmek için uygun olan ortamı ortadan kaldırdı. Toplantıdan bir sonuç alınmadan misafirler Resulullah’ın evini terk ettiler. Resulullah bir gün sonra da ziyafet vermeye ve Ebu Lehep dışında onların hepsini davet etmeye karar verdi. Ali (a.s), yine Resulullah (s.a.a)’in emriyle yemek ve süt hazırladı ve Haşim Oğulları’nın büyüklerini öğlen yemeğine çağırdı. Davetlilerin hepsi yine davet edilen yere geldiler. Resulullah (s.a.a) yemekten sonra sözlerine şöyle başladı:

"İnsanlardan hiç kimse, benim size getirdiğimi kendi yakınlarına getirmemiştir. Ben dünya ve ahiretin hayrını size getirdim. Allah, sizi O’nun birliğine ve benim de O’nun peygamberi olduğuma davet etmemi istedi benden. Bu yolda bana sizden kim yardım ederse, benim kardeşim, vasim ve sizin aranızdaki halifem olacaktır."

Bu sözleri söyledi ve kimin ona olumlu cevap vereceğini görmek için biraz bekledi. Toplantıyı bir sessizlik sarmıştı. Hepsi başını aşağı eğmiş, düşünüyordu.

Aniden (yaşı on beşi geçmemiş olan) Ali (a.s) sessizliği bozdu; ayağa kalktı, Resulullah’a yöneldi ve şöyle söyledi:

"Ey Allah’ın elçisi! Ben bu yolda sana yardım ederim."

Sonra ahdetmek için elini Resulullah’a doğru uzattı. Ancak Resulullah (s.a.a), Ali (a.s)’a oturmasını emretti. Resulullah bir kez daha sözlerini tekrarladı. Yine Ali ayağa kalkarak kendisinin bu ahdi kabul etmeye hazır olduğunu ilân etti. Bu defa da Peygamber ona oturmasını emretti. Aynı olay üçüncü kez de tekrarlanınca, Peygamber (s.a.a), Ali (a.s)’ın elini tuttu ve Haşim Oğulları’nın büyüklerinin olduğu bu toplantıda şu cümleyi beyan etti:

"Ey aşiretim ve yakın akrabalarım! Bilin ki, Ali benim kardeşim, vasim ve sizin aranızdaki halifemdir."[17]

Böylece İslâm Peygamberi’nin ilk vasisi, Allah’ın son elçisinin vasıtasıyla, peygamberliğinin ilânın başlarında, henüz onun dinine birkaç kişiden fazla kimsenin girmediği bir zamanda tayin edilmiş oldu.

Resulullah’ın aynı günde hem kendi peygamberliğini, hem de Ali’nin imametini ilân etmesi, akrabalarına "Ben, Allah’ın elçisi ve peygamberiyim." dediği günde "Ali, benim vasim ve halifemdir." demesi, "imamet"in İslâm’daki yerini ve önemini, aynı zamanda bu iki makamın birbirinden ayrı olmadığını, imametin her zaman nübüvvetin tamamlayıcısı olduğunu açık bir şekilde göstermektedir.

 

Büyük Bir Fedakârlık

Bi’set’in 13. yılı, zilhicce ayının 13. gecesi, Resulullah (s.a.a) ile Yesripliler (Medineliler) arasındaki İkinci Akabe Antlaşması’ndan sonra, Kureyş’in başları, İslâm’ın gelişmesi için Yesrip’te yeni bir karargâhın oluştuğunu anladılar. (Bu antlaşma gereğince Yesrip halkı Peygamber’i bu şehre davet ettiler ve onu koruyacaklarına söz verdiler. O geceden sonra Mekke Müslümanları tedricen Yesrib’e hicret etmeye başladılar.) Bu durumdan tedirgin olan Kureyş’in başları, Peygamber’e ve onun taraftarlarına yaptıkları eziyetlerden dolayı onların intikam alacaklarından ve Kureyş’in Yesrip’ten geçip Şam’a giden kervanlarının tehlikeye girmesinden korktular. Bu tehlikeyi önlemek için, Bi’set’in 14. yılının safer ayının sonlarında Dar’un-Nedve’de toplandılar. Çare üzerinde tartışmaya koyuldular. Bu şûrada bazıları Resulullah’ın sürgüne gönderilmesi veya zindana atılmasını önerdiler; fakat kabul edilmedi. Sonuçta onu öldürmeye karar verdiler. Ancak Peygamber’i öldürmek kolay bir iş değildi. Çünkü Haşim Oğulları, onun öldürülmesi durumunda sessiz kalmayacak, onun kanını almaya kalkışacaklardı. Sonunda, her kabileden bir gencin katılımıyla gece yarısı hep beraber Hz. Muhammed (s.a.a)’e hücum ederek onu parça parça etme kararı aldılar. Böylece katil, bir kişi olmayacak ve Haşim Oğulları da bütün kabileler ile savaşmaya cesaret edemeyecek, kan parasına razı olacaklardı. Böylece olay burada bitecekti. Kureyşliler, yaptıkları bu plânı uygulamak için rebiyülevvel ayının ilk gecesini seçtiler.

Sonraları Allah onların bu üç plânını hatırlatarak şöyle buyurmuştur: "Hatırla; kâfirler seni hapsetmek, öldürmek ya da sürmek için düzen kuruyorlardı. Onlar düzen kurarken, Allah da düzenlerini bozuyordu. Allah düzen yapanların en iyisidir."[18]

Kureyş’in bu kararının ardından Vahiy Meleği, Resulullah’ı onların bu plânlarından haberdar etti ve Mekke’yi terk ederek Yesrib’e doğru hareket etmesi gerektiğini bildiren ilâhî emri ona iletti.

Düşmanın bu plânını bozmak için, hareketini gizli tutup izini kaybetmeliydi. Ancak böylece şehri terk edebilirdi. Bunun için fedakâr birinin gece Peygamber’in yatağında yatması gerekiyordu. Böylece onlar evi kontrol ettiklerinde Peygamber’in henüz evde olduğunu zannedeceklerdi. Sonra da onların dikkati sadece evde olacak, yolları kontrol etmeyi düşünmeyeceklerdi. Bu fedakâr insan, Ali (a.s)’dan başkası değildi. Resulullah (s.a.a), Kureyş’in plânını Ali (a.s)’a anlattı ve buyurdu:

"Bu gece benim yatağımda yatacak ve benim her gece üzerime örttüğüm yeşil örtüyü üzerine örteceksin. Böylece onlar, benim yatakta yattığımı zannedecekler."

Ali (a.s), bu emri aynen yerine getirdi. Kureyş’in memurları gecenin ilk saatlerinden itibaren evi sardılar. Sabaha doğru kılıçlarla hücum ettiler. Ali (a.s) yataktan kalktı. Onlar, plânlarının yüzde yüz gerçekleştiğini zannederken, Ali’yi karşılarında görünce çok sinirlendiler. "Muhammed nerede?!" diye sordular. Ali buyurdu: "Onu bana teslim etmiştiniz de şimdi benden mi istiyorsunuz?! Onu siz mecbur ettiniz de evini terk etti."

Ali (a.s)’a saldırdılar ve Taberî’nin nakline göre de onu dövdüler ve Mescid-i Haram’a doğru sürüklediler. Kısa bir süre orada tuttuktan sonra serbest bıraktılar. Medine’ye doğru Resulullah’ı aramaya koyuldular. Peygamber Sevr mağarasında saklanmıştı.[19] Kur’an-ı Mecid, Ali (a.s)’ın bu büyük fedakârlık örneğinden övgüyle söz etmektedir:

"İnsanlar arasında, Allah’ın rızasını kazanmak için canını satanlar vardır. Allah kullarına karşı şefkatlidir."[20]

Müfessirler, bu ayetin Ali (a.s)’ın Leylet’ül-Mebit’te (Resulullah’ın yerinde yattığı gecede) yaptığı büyük fedakârlık hakkında nazil olduğunu söylemişlerdir.[21] Hz. Ali (a.s)’ın kendisi de, Ömer’in, halife seçimi için tayin ettiği altı kişilik şûrada bu büyük fedakârlığı hüccet olarak göstererek şöyle buyuruyor: "Allah aşkına söyleyin: Resulullah’ın Sevr mağarasına gittiği o tehlikeli gecede onun yatağında yatan ve kendisini belâya kalkan eden ben değil miydim?"

Hepsi; "O, senden başkası değildi." dediler.[22]

 

 


[1]– Eb’ul-Ferec İsfahanî, Makatil’ut-Talibiyyin, Necef-i Eşref, el-Mektebet’ül-Haydariyye.

[2]– İbn-i Esir, el-Kâmil Fi’t-Tarih, c.2, s.58, Beyrut, Daru Sadır, Hicrî 1399; İbn-i Hişam, es-Siret’ün-Nebeviyye, c.1, s.262, Tahkik: Mustafa Sakka, İbrahim Ebyarî ve Abdulhafız Şilbî, Kahire, Mektebetü Mustafa Babî el-Halebî, Hicrî 1355; Muhammed b. Cerir Taberî, Tarih’ul-Ümem ve’l-Mülûk, c.2, s.213, Beyrut, Dar’ul-Kamus’il-Hadis (Bita); İbn-i Ebi’l-Hadid, Şerh-i Nehc’ül-Belâğa, c.13, s.119, Tahkik: Muhammed Ebulfazl İbrahim, 1. baskı, Kahire, Daru İhya’il-Kütüb’il-Arabiyye, Hicrî 1378.

[3]– Nehc’ül-Belâğa, Subhî Salih, 192. Hutbe.

[4]– İbn-i Hişam, es-Siret’ün-Nebeviyye, c.1, s.252.

[5]– Nehc’ül-Belâğa, Subhî Salih, 192. Hutbe.

[6]– İbn-i Ebi’l-Hadid, Şerh-i Nehc’ül-Belâğa, c.13, s.208, Daru İhya’il-Kütüb’il-Arabiyye, Kahire, Hicrî 1378.

[7]– İbn-i Ebi’l-Hadid, Şerh-i Nehc’ül-Belâğa, c.13, s.208, Daru İhya’il-Kütüb’il-Arabiyye, Kahire, Hicrî 1378.

[8]– Ahteb-i Harezm, El-Menakıb, s.18, Hayderiyye Matbaası, Necef, H. 1385.

[9]– Hadid Suresi/10.

[10]– İbn-i Abdulbir, el-İstîab Fî Marifet’il-Ashab, c.3, s.28, birinci baskı, Beyrut, Daru İhyai’t-Turas’il-Arabî, Hicrî 1328; İbni Ebi’l-Hadid, Şerh-i Nehc’ül-Belâğa, c.13, s.119, Tahkik: Muhammed Ebulfazl İbrahim, birinci baskı, Kahire, Daru İhya’il-Kütüb’il-Arabî, Hicrî 1378; Hâkim Nişaburî, el-Müstedrek Ale’s-Sahihayn, c.3, s.17, Tahkik: Abdurrahman Mer’aşî, birinci baskı, Beyrut, Dar’ul-Marife, Hicrî 1406.

[11]– İbn-i Abdulbir, el-İstîab Fî Marifet’il-Ashab, c.3, s.32, birinci baskı, Beyrut, Daru İhyai’t-Turas’il-Arabî, Hicrî 1328; İbn-i Esir, el-Kâmil Fi’t-Tarih, c.2, s.57, Daru Sadır, Hicrî 1399; Hâkim Nişaburî, el-Müstedrek Ale’s-Sahihayn, c.3, s.122, Tahkik: Abdurrahman Mer’aşî, birinci baskı, Beyrut, Dar’ul-Marife, Hicrî 1406.

[12]– Nehc’ül-Belâğa, Subhî Salih, 192. hutbe.

[13]– Nehc’ül-Belâğa, Subhî Salih, 131. hutbe.

[14]– Taberî, Muhammed b. Cerir, Tarih’ul-Ümem ve’l-Mülûk, c.2, s.312, Beyrut, Dar’ul-Kamus’il-Hadis; İbn-i Esir, el-Kâmil Fi’t-Tarih, c.2, s.57, Beyrut, Daru Sadır, Hicrî 1399; Buna yakın ibareler ile, Hâkim Nişaburî, el-Müstedrek Ale’s-Sahihayn, c.3, s.112, Tahkik: Abdurrahman Mer’aşî, birinci baskı, Beyrut, Dar’ul-Marife, Hicrî 1406.

[15]– İbn-i Ebi’l-Hadid, Şerh-i Nehc’ül-Belâğa, c.13 s.226, Tahkik: Muhammed Ebulfazl İbrahim, birinci baskı, Kahire, Daru İhya’il-Kütüb’il-Arabiyye, Hicrî 1378; Muhammed b. Cerir Taberî, Tarih’ul-Ümem ve’l-Mülûk, c.2, s.212, Beyrut, Dar’ul-Kamus’il-Hadis (biraz farklılıkla). İbn-i Ebi’l-Hadid, zikredilen kitapta bu olayı Abdullah b. Mes’ud’dan da nakletmiştir. O da Mekke’ye seferi sırasında böyle bir sahneye şahit olmuştur.

[16]– Şuara Suresi/214-216.

[17]– Muhammed b. Cerir Taberî, Tarih’ul-Ümem ve’l-Mülûk, c.2, s.217, Beyrut, Dar’ul-Kamus’il-Hadis; İbn-i Esir, el-Kâmil Fi’t-Tarih, c.2, s 63, Beyrut, Daru Sadır, Hicrî 1399; İbn-i Ebi’l-Hadid, Şerh-i Nehc’ül-Belâğa, c.13, s.211, Tahkik: Muhammed Ebulfazl İbrahim, birinci baskı, Kahire, Daru İhya’il-Kütübi’l Arabiyye, Hicrî

[18]– Enfal Suresi/30.

[19]– İbn-i Hişam, es-Siret’ün-Nebeviyye, c.2, s.124-128, Tahkik: Mustafa Sakka, İbrahim Ebyarî ve Abulhafiz Şilbî, Kahire, Mektebetü Mustafa Babî el-Halebî, Hicrî 1355; İbn-i Esir, el-Kâmil Fi’t-Tarih, c.2, s.102, Beyrut, Daru Sadır, Hicrî 1399; Muhammed b. Sa’d, et-Tabakat’ul-Kubra, c.1, s.128, Beyrut, Daru Sadır; Şeyh Müfid, el-İrşad, Kum, Mektebetü Basiretî, s.30; Hâkim Nişaburî, el-Müstedrek Ale’s-Sahihayn, c.3, s.4, Tahkik: Abdurrahman Mer’aşî, birinci baskı, Beyrut, Dar’ul-Marife, Hicrî 1406; Muhammed b. Cerir Taberî, Tarh’ul-Ümem ve’l-Mülûk, c.2, s.244, Beyrut, Dar’ul-Kamus’il-Hadis.

[20]– Bakara Suresi/207.

[21]– İbn-i Ebi’l-Hadid, Şerh-i Nehc’ül-Belâğa, c.13, s.262, birinci baskı, Kahire, Daru İhya’il-Kütüb’il-Arabiyye, Hicrî 1378; Muhammed Hasan Muzaffer, Delailü’s-Sıka, c.2, s.80, ikinci baskı, Kum, Mektebetü Basiretî, Hicrî 1395. Merhum Muzaffer, Ehl-i Sünnet’in Sa’lebî, Kunduzî, Hâkim gibi büyük müfessir ve alimlerinden, bu ayetin Ali (a.s) hakkında indiğini söylediklerini nakleder.

[22]– Şeyh Saduk, Muhammed b. Babeveyh, el-Hısal, c.2, s.560, Tashih ve tahkik: Ali Ekber Gaffarî, Kum, Müesseset’ün-Neşr’il-İslâmî, Hicrî 1402; Tabersî, el-İhticac, c.1, s.75, Necef, Matbaat’ul-Murtazaviyye, Hicrî 1350.