“Hayırlı fırsatlar dışında her işte gecikme övülmüştür.” Gurer’ul Hikem, 1937 İmam Ali (a.s)

Makam-ı İbrahim

Makam-ı İbrahim

Soru

Makam-ı İbrahim nedir?

Kısa Cevap

Mekke’deki belirgin işaretlerden birisi, Makam-ı İbrahim’dir; zira orası İbrahim’in (a.s) durduğu bir makamdır. Makam-ı İbrahim’in tefsir ve manası hakkında bazıları tüm haccın aslında Makam-ı İbrahim olduğu görüşündedir. Bir gurup Makam-ı İbrahim’in “Arafe”, “Meş’aru’l-Haram” ve “üçlü cemerat” olduğuna inanmaktadır. Bazıları da tüm Mekke hareminin Makam-ı İbrahim sayıldığı görüşünü taşımaktadır. Ama mevcut delillerden ve ilgili âyetin zahirininden, bilinen Makam-ı İbrahim’in kastedildiği ve onun Kâbe yakınında bulunan bir nokta olduğu anlaşılmaktadır. Hz. İbrahim’in ayak izinin üzerinde bulunduğu özel bir taş orada yer almaktadır ve hacılar tavaf yaptıktan sonra onun arkasına gidip tavaf namazı kılmaktadır.

Nakledildiği üzere Hz. İbrahim ve Hz. İsmail (a.s) Kâbe’yi inşa ederken Hz. İbrahim elinin ulaşmadığı yere yetişmek için ayağının altına bir taş koyar ve taşın üzerine çıkınca bastığı yerde ayak izi oluşur. Yahut İbrahim, İsmail’i görmeye gidince İsmail’in eşi İbrahim’e şöyle der: “Baş ve yüzündeki tozu toprağı yıkamam için başını aşağı ey. İbrahim sağ ayağını bir taşın üzerine koyup eğilince ayak izi o taşın üzerinde kalır. Elbette açık olduğu üzere, bu iz her ne şekilde oluşursa oluşsun, Hz. İbrahim’in mucizelerinden biridir.

Ayrıntılı Cevap

Mekke ve Mescidü’l-Haram çevresinde Allah’a tapma, tevhit ve maneviyat göstergeleri göze çarpmaktadır. Bu göstergelerin, tarih boyunca bunları yıkmak isteyen güçlü düşmanlar karşısında bekasını koruması bir mucize sayılmaktadır. İbrahim (a.s) gibi büyük bir Peygamber’den zemzem, safa, merve, rükün, hatim, hacerü’l-esved ve hicr-i İsmail gibi eserler kalmıştır ve bunların her biri geçmiş asır ve çağların tarihi bir tecessümüdür. Bu açık göstergelerden birisi, Makam-ı İbrahim’dir. Makam, iki ayağın bastığı yere denir.[1] Kâbe’nin inşası veya hac merasiminin yapılması yahut halkı bu büyük merasimi yapmaya davet etmek için İbrahim’in durduğu yer olması nedeniyle, ona Makam-ı İbrahim denmiştir.[2] Makam-ı İbrahim’in tefsir ve manası hakkında tek bir görüş bulunmamaktadır. Aksine farklı görüşler bulunmaktadır. Bu görüşlerin bazılarına işaret ediyoruz.

1. Bazıları baştan sona (amelleriyle) tüm haccın, Makam-ı İbrahim olduğu görüşündedir.

2. Bazıları, Makam-ı İbrahim’in haccın tümü olmadığı, sadece Arafe, maş’aru’l-haram ve üç cemerattan ibaret olduğu görüşündedir.

3. Bazıları, tüm Mekke hareminin Makam-ı İbrahim sayıldığı görüşündedir.

4. Her ne kadar zikredilen tüm bu hususlar Hz. İbrahim’in (a.s) fedakârlıklarını hatırlatsa da sunduğumuz bu deliller ve âyetin zahirini göz önünde bulundurduğumuzda, Makam-ı İbrahim’in, Hz. İbrahim’in bilinen makamı olduğu anlaşılmaktadır. Orası Kâbe yakınlarında bulunan ve şimdi Hz. İbrahim’in ayak izinin belirgin olduğu özel bir taştır. Hacılar tavaf yaptıktan sonra oranın yakınına gitmekte ve tavaf namazı kılmaktadır.[3]

Muteber kitaplarda Masum İmam’lardan (a.s) nakledilen rivayetler, son görüşe işaret etmektedir. Burada bu rivayetlerden bazılarına işaret ediyoruz. el-Kâfi’de İmam Sadık (a.s) “Onda apaçık âyetler vardır” âyetinin tefsiri hakkında şöyle buyurmuştur:

Bir şahıs bu apaçık âyetler nedir diye sorar. İmam şöyle buyurur:

“Birisi, İbrahim’in üzerinde durduğu ve ayak izinin taşa çıktığı makam, diğeri hacerü’l-esved ve üçüncüsü ise hicr-i İsmail’dir.” [4]

İbrahim Teyimî şöyle demektedir: İmam Sadık bana yaslandı ve şöyle buyurdu:

“Ey İbrahim! Tavafın ecrini bilmek ister misin?” Sana feda olayım evet diye cevap verdim. Buyurdu ki: “Herkim Allah’ın evine marifetle gelir, yedi defa tavaf eder ve Makam-ı İbrahim’de iki rekât namaz kılarsa, Yüce Allah ona on bin iyilik verir ve onu on bin derece yükseltir…” [5]

Bu iki rivayete dikkat edildiği takdirde Makam-ı İbrahim’den kastedilen yerin hacıların tavaf ettikten sonra arkasında durduğu ve iki rekât tavaf namazı kıldığı meşhur makam olduğu anlaşılacaktır. Fahr-i Razi bu konuyu ispatlama doğrultusunda bir takım deliller öne sürmüştür ve biz onların bazılarına işaret ediyoruz.

1. Rivayet edildiği üzere Cabir tavafını tamamladıktan sonra makam tarafına doğru gitmiş ve “Siz de Makam-ı İbrahim’de kendinize bir namaz yeri edinin” ayet-i şerifesini okumuştur. Bu, Makam-ı İbrahim’in bilinen meşhur makam olduğuna delalet etmektedir.[6]

2. Bu ad halkın örfünde belirtilen mekâna özgü bir addır. Bunun delili de şudur: Eğer Mekke ehlinden bir kimseye Makam-ı İbrahim sorulsa, bu yeri göstermektedir.

3. Hz. İbrahim’in ayağının bir taşta iz bırakması, Allah’ın birliği ve İbrahim’in mucizesinin en açık delillerindendir. Bu esas uyarınca, eğer bu taşı İbrahim’e ait kılacak olursak (Makam-ı İbrahim olarak değerlendirirsek), başka bir mekânı İbrahim’e ait bilmemizden daha iyidir.

4. Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Siz de Makam-ı İbrahim’de kendinize bir namaz yeri edinin.” Harem’in hiçbir yerinde (makam olarak bilinen yer dışında) ibadete özgü bir yer bulunmamaktadır. O halde bu mekânı Makam-ı İbrahim olarak kabul etmeliyiz.

5. Makam-ı İbrahim, onun kalktığı yerdir ve rivayetler ile ispatlandığı üzere kendisi (bir görüşe göre) ayağını yıkarken bu taş üzerinde durmuştur. Lakin kendisinin başka bir yerde durduğu ispat edilmemiştir.[7]

Bundan dolayı, Makam-ı İbrahim, Hz. İbrahim’in (a.s) ayak izinin çıktığı taştır. Birçok rivayetin işaret ettiği üzere, Kâbe’nin duvarını yükseltmek için Hz. İbrahim’in üzerinde durduğu taş, şimdi makam olarak adlandırılan yerin altına defnedilmiştir ve Makam-ı İbrahim tavaf yerinin kenarında yer almaktadır.[8]

–—


[1]     İbn Manzur, Lisanu’l-Arab, c. 12, s. 498.

[2]     Mekarim Şirazî, Nasır, Tefsir-i Numune, c. 3, s. 15, Daru’l-Kütübi’l-İslamiye, Tahran, şemsi 1374, 1. baskı.

[3]     Razi, Ebu Abdullah, Fahruddin Muhammed b. Ömer, Meftahu’l-Gayb, c. 4, s. 44, Daru İhyai’t-Turasi’l-Arabî, Beyrut, kameri 1420, 3. baskı; Mekarim Şirazî, Nasır, Tefsir-i Numûne, c. 1, s. 448, bazı eklemeler ve değişiklikler ile.

[4]     Kuleynî, el-Kâfi, c. 4, s. 223, Daru’l-Kutubi’l-İslamiye, Tahran, şemsi 1365.

[5]     Hillî, İbn. Fahd, İddetu’d-Dai, s. 192, Daru’l-Kütübi’l-İslamiye, kameri 1407.

[6]     Meclisî, Muhammed Bâkır, Biharu’l-Envar, c. 21, 403, Müessesetü’l-Vefa, Beyrut-Lübnan, kameri 1404; Sahih-i Müslim (Hac 147. Hadis), İbn. Kesir Dimeşkî’den naklen, İsmail b. Ömer, Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azim, c. 1, s. 293, Daru’l-Kütübi’l-İlmiye, Menşurat-ı Muhammed Ali Beyzun, Beyrut, kameri 1419.

[7]     Razi, Ebu Abdullah Fahruddin Muhammed b. Ömer, Meftahu’l-Gayb, c. 4, s. 44.

[8]     Tabatabâî, Muhammed Hüseyin, Tercüme-i el-Mizan, c. 3, s. 546, mütercim: Musevi Hamedanî, Seyyid Muhammed Bâkır, Naşir: Defter-i İntişarat-ı İslâmîyi Camia-i Müderrisin-i Havza-i İlmiyye-i Kum, Kum, şemsi 1374, 5. baskı.