Benim hakkımda iki kişi helâk olur: İfrat eden dost ve buğzeden düşman. Nehcu’l-Belağa, 117. Hikmet, s. 381. İmam Ali (a.s)

Kıyamet Günü Azabı İçin Kullanılan Tabirler

Kıyamet Günü Azabı İçin Kullanılan Tabirler

Soru

Âraf Sûresinin 78, Fussilet Sûresinin 13, 16 ve 17, Hûd Sûresinin 67 ve 94, Hakka Sûresinin 5, Şuâra Sûresinin 189, Zariyat Sûresinin 44. âyetlerinde Ad, Semûd kavmi ve Medyen halkı için farklı azaplar zikredilmiştir ve hangisinin doğru olduğu belli değildir. Örneğin Semûd kavmi için farklı yerlerde “racfe (sarsıntı)”, “sâika (yıldırım)” ve “sayha (gürültü)” gibi farklı azaplardan bahsedilmiştir. Azapların tümünün gerçekleştiği farz edilse bile çelişki kokan böyle farklı ifadelerle beyan edilmesine ne gerek var? Zımnen bilinmelidir ki bir cinayet şahidi mahkemeye katılarak her aşamada farklı beyanla şahitlik yapsa asla mahkemece kabul edilmez!

Kısa Cevap

Kur’an-ı Kerim kıssaları anlatırken şu yöntemi izler: Kıssaların hedefine ulaşmasını sağlayacak önemli noktaları zikretmekle yetinir. Kıssanın detaylarına ve ayrıntılarına değinmez. Yani olayı baştan sona kadar açıklamaz, yerine göre ve gerektiği gibi kıssalardan faydalanır.

İlgili âyetlere yeterince dikkat edilir ve üzerlerinde düşünülürse azap için zikredilen farklı kavramlar arasında bir çelişki olmadığı, aksine birbirlerinin anlamlarını karşıladıkları rahatlıkla görülür.

Tabirlerin çeşitli olması ise Kur’an’ın edebi, fesahati ve belagatı gereğincedir.

Şahit örneğiyle ilgili de şunu söylemeliyiz: Şahitlik farklı aşamalarda birbiriyle çelişirse geçersizdir ama eğer her aşamada olayın farklı bir boyutunu açıklarsa geçersiz olamaz. Bilakis bütün açıklamalar birbirini tamamlar ve daha etkili olur.

Ayrıntılı Cevap

Sorunun cevabına geçmeden bir açıklama yapmalıyız.

Kur’an-ı Kerim’in hedefi tarihi bilgi vermek, kıssa anlatmak veya roman yazmak gibi şeyler değildir ama hedefine ulaşmak için bunlardan istifade eder. Kur’an-ı Kerim hidayet ve eğitim kitabıdır. Bu bağlamda nasihat, vaaz, uyarı ve müjde gibi unsurları içermektedir. Bu nedenle tarihi olayları ve kıssaları naklederken Kur’an-ı Kerim’in olayların ayrıntılarına girmediğini görüyoruz. Destan ve kıssaları naklederken onların ahlâkî ve eğitici kısımlarından farklı ve uygun yerlerde faydalanıyor. Zira ilahi kitabın kıssaları anlatırken izlediği hedef ve kullandığı yöntem, amaçladığı hedefe ulaştıracak etkili ve önemli noktalara değinmek esasına dayalıdır. Dolayısıyla olayı baştan sona eksiksiz ele alıp ayrıntılarıyla işlemiyor.[1]

Örneğin Hz. Yunus’un (a.s) kıssası hem Enbiya Sûresinin 87. âyetinde hem de Sâffât Sûresinin 139 ve 148. âyetlerinde zikredilmiştir. Bu bir noksanlık veya zayıflık değildir, bilakis dikkati, hikmeti ve gayeyi gösterir niteliktedir. Kitabında bir şiir mecmuasından yararlanan ve konuyla alakalı beyitleri zikreden seçkin bir ilim adamı gibi. Bu açıklamayı dikkate alarak sorunun cevabına geçelim.

Sâika, “racfe”, “tağiye”, “sayha” ve “yevmu’z-zille” gibi ıstılahlar zahiren farklıdırlar ama âyet ve tefsirlerde azap bağlamında zikredilen kavramların anlamlarına biraz dikkat edilir ve üzerinde düşünülürse aralarında hiçbir çelişkinin olmadığı anlaşılır. Örneğin Âraf Sûresinin 78. âyetinde Semûd kavmi hakkında “racfe”[2] (sarsıntı/sallantı) ibaresi kullanılmıştır ama Fussilet Sûresinin 13 ve 17, Zariyat Sûresinin 44. âyetinde “sâika” (yok edici azap, bulutlara çarpma neticesinde alevlenen ve her neye çarparsa alevlendiren ateşten bir parça, korkunç ve ölümcül bir ses, yıldırım)[3] denilmiştir. Diğer taraftan Hakka Sûresinin 5. âyetinde onların azabı, “tağiye” (sâika[4] veya tabii haddini açan bir şey) diye anlatılmıştır. Hûd Sûresinin 67. âyetinde de azap “sayha” (gürültü)[5] diye geçmektedir.

Medyen halkı için de Hûd Sûresinin 94. âyetinde sayha azabı ve Âraf Sûresinin 91. âyetinde “racfe” denmiştir. Şuâra Sûresinin 189. âyetinde “azab-ı yevme’z-zille” (sâika barındıran buluttan gölge) denmiştir.

“Azab-ı yevme’z-zille” için tefsirlerde şöyle bir açıklama yapılmıştır: Yedi gün boyunca bölgelerini çok şiddetli, yakıcı bir sıcaklık kapladı ve bu süre boyunca hiç rüzgâr esmedi. Sonra aniden gökte bir bulut göründü ve rüzgâr esmeye başladı. Bu bulutu görünce evlerinden hemen dışarı çıkıp o bulutun olduğu yere doğru giderken o buluttan ölümcül korkunç sesli bir sâika (yıldırım) düştü. Ardından da üzerlerine büyük bir ateş yağdı. Nihayetinde yeri sarstı ve hepsini helâk etti.[6]

“Tağiye“ daha önce de söylendiği hem “sâika”nın kendisi için, hem de haddini aşan varlık için kullanılmaktadır. Bu durumda “sâika” ile aynı olmasının yanı sıra sarsıntı tanımına da uymaktadır. “sayha” da daha önce değinildiği gibi gürültü anlamındadır. Sâikada gürültüden de bahsedilmişti. Sarsıntı (zelzele) ve tağiye kelimelerinin her birisi doğal ve şiddetli azabın reel örnekleridir.[7]

Anlatılanlara ve kullanılan ıstılahların anlamlarına dikkat edilirse her birisinin farklı yerlerde “Semûd” kavmine ve “Medyen” halkına inen azabı anlatmak için kullanıldığı görülür. Kullanılan ıstılahların aralarında hiçbir şekilde çelişki bulunmadığı gibi, bilakis birbirlerinin anlamlarını içerdikleri anlaşılmaktadır.

Çeşitli tabirlerin kullanılmasının sebebi ise Kur’an’ın edebî, fesahat ve belağat özelliklerinin gereğidir. Ayrıca bu tür bir anlatım insanları daha fazla etkilemektedir.

Verilen şahitlik örneği ile ilgili şunu söyleyebiliriz: Eğer bir şahit, yaptığı şahitliğin bir merhalesinde söylediği şeyin, başka bir merhalede zıddını söylerse veya başka bir şahit, onun söylediklerinin aksini söylerse yaptığı şahitliğin bir geçerliliği kalmaz. Ancak her merhalede olayın bir kısmını açıklar ve bu açıklamalar arasında bir çelişki olmazsa anlattıklarının tümü yan yana koyularak onlardan yararlanabilinir. Bunun yanı sıra bu iki konunun birbiriyle mukayese edilmesi “kıyas-ı maalfârık”tır. Yani aralarında benzerlik olmadığı ve birbirinden farklı olduğu için kıyaslanamayacak iki şeydir. Mahkemede şahitliğin kabulü için gerekli olan şartların, insanı eğitmek ve kemâle erdirmek için gelen Kur’an-ı Kerim gibi bir kitapla hiç irtibatı yoktur.

–—


[1]     Tabatabâî, Muhammed Hüseyin, el-Mizan fi Tefsiri’l-Kur’an, tercüme: Seyyid Muhammed Bâkır Musevî Hemedanî, 5. baskı, Kum, Defter-i İntişarat-ı İslami-i Camiayı Müderrisin-i Havza-ı Kum, h.ş. 1374, c. 13, s. 403.

[2]     İbni Manzur, Lisanu’l -Arap, 1. baskı, Beyrut, İhyai’t-Turasili Arabî, h.ş. 1408, c. 5, s. 153.

[3]     İbni Manzur, Muhammed b. Mukrem, Lisanu’l-Arap, 3. baskı, Beyrut, Naşır Daru’s-Sadr, h.k. 1414, c. 7, s. 348.

[4]     Lisanu’l-Arap, c 8, s. 170.

[5]     Lisanu’l-Arap, c. 7, s. 440.

[6]     Mekarim-i Şirazî, Nâsır, Tefsir-i Numûne, 13. baskı, Tahran, Daru’l-Kutubi’l-İslamiye, h.ş. 1374, c. 15, s. 339-240.

[7]     Tefsir-i Numûne, c. 20, s. 343-344.