<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İnanç &#8211; Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</title>
	<atom:link href="https://www.caferilik.com/soru-cevap-arsivi/inanc-soru-cevap-arsivi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.caferilik.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Tue, 18 Jul 2023 20:19:00 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=5.8.10</generator>
	<item>
		<title>Hz. Hüseyin’in (a.s) Mateminin Önem ve Felsefesi</title>
		<link>https://www.caferilik.com/hz-huseyinin-a-s-mateminin-onem-ve-felsefesi/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/hz-huseyinin-a-s-mateminin-onem-ve-felsefesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 19 May 2023 17:04:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Muharrem Özel]]></category>
		<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<category><![CDATA[Soru Cevap Arşivi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.islamex.com/?p=3779</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru Hz. Hüseyin’in (a.s) mateminin önem ve felsefesi nedir? Kısa Cevap İmam Hüseyin’in (a.s) mateminin önem ve felsefesini anlamak için birkaç noktaya dikkat etmek gerekir: 1. Kur’an değişik âyetlerde yüce insanlar ve din evliyalarının erdem ve ulvî sıfatlarını diri tutmayı vurgulamıştır. 2. Yüce şahsiyetli Şia imamları (a.s) Kerbela hadisesini diri tutmak için matem merasimleri düzenlemeyi, [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/hz-huseyinin-a-s-mateminin-onem-ve-felsefesi/">Hz. Hüseyin’in (a.s) Mateminin Önem ve Felsefesi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>   </p>



<h2></h2>



<h3>Soru</h3>



<p>Hz. Hüseyin’in (a.s) mateminin önem ve felsefesi nedir?</p>



<h3>Kısa Cevap</h3>



<p>İmam Hüseyin’in (a.s) mateminin önem ve felsefesini anlamak için birkaç noktaya dikkat etmek gerekir:</p>



<p>1. Kur’an değişik âyetlerde yüce insanlar ve din evliyalarının erdem ve ulvî sıfatlarını diri tutmayı vurgulamıştır.</p>



<p>2. Yüce şahsiyetli Şia imamları (a.s) Kerbela hadisesini diri tutmak için matem merasimleri düzenlemeyi, ağlamayı ve ağlatmayı, şairlerin mersiye okumasını ve İmam Hüseyin’i (a.s) ziyaret etmeyi teşvik etmiştir.</p>



<p>3. Muharrem ayı, kanın kılıca galip olma ve zalimler ile mücadele ayıdır. İmam Hüseyin’in (a.s) evrensel mesajını ulaştırmada da önemli bir rolü vardır.</p>



<p>4. Matem, tarih boyunca halklar için birliğin nedeni ve başarının sırrı olmuştur. Dünyadaki birçok devrim Kerbela’nın destansı kıyamından ilham almıştır. Bunun bir örneği Hint yarı kıtasının İngiliz sömürgeciliğinin elinden kurtarılmasıdır. Bundan daha önemli bir numune de görkemli İran İslam devrimidir. Son örneği de Siyonist saldırganlar karşısında duran Güney Lübnan’daki Hizbullah’ın direniş hareketidir. Bundan dolayı, İmam Hüseyin (a.s) için matem tutmanın izzet ve onuru korumak ve de dinî ve İslamî kültürün bekasını sağlamak gibi birçok eseri ve bunun önemini gösteren başka etkileri vardır.</p>



<h3>Ayrıntılı Cevap</h3>



<p>İmam Hüseyin’in (a.s) mateminin önem ve felsefesini anlamak için birkaç noktaya dikkat etmek gerekir:</p>



<h5>1. Üstün, Yüce ve Seçilmiş İnsanların, Ulvî Sıfatlarına Dikkat Etmek</h5>



<p>Kur’an-ı Kerim’in değişik âyetlerinde vurgulanan temel konulardan biri de ilahi erlerin ve tarihin yüce ve seçkin şahsiyetlerinin ve de onların ibret verici hayatlarının anı ve hatırasını diri tutmaktır. Meryem Sûresinde Yüce Allah şöyle buyuruyor:</p>



<h5>“Kitap’ta İbrahim’i de an. Gerçekten o, son derece dürüst bir kimse, bir peygamber idi.”<a href="#_ftn1"><strong>[1]</strong></a></h5>



<p>Sonra da onun putlara ve putperestlere karşı şiddetli tutumunu beyan etmektedir. Bir diğer âyette de şöyle buyurmaktadır:</p>



<h5>“Kitap’ta İdris’i de an. Şüphesiz o, doğru sözlü bir kimse, bir nebi idi. Onu yüce bir makama yükselttik.”<a href="#_ftn2"><strong>[2]</strong></a></h5>



<p>Ardından da Allah’ın nimetlerine sahip peygamberlere işaret edilmektedir. Bir başka sûrede de şöyle buyurmaktadır:</p>



<h5>“Ey Muhammed! Kulumuz Eyyûb’u da an. Hani o, Rabbine, “Şeytan bana bir yorgunluk ve azap dokundurdu” diye seslenmişti. Biz de ona, “Ayağını yere vur! İşte yıkanacak ve içecek soğuk bir su” dedik. Biz ona tarafımızdan bir rahmet ve akıl sahiplerine bir öğüt olmak üzere ailesini ve onlarla birlikte bir o kadarını bahşettik.”<a href="#_ftn3"><strong>[3]</strong></a></h5>



<p>Bu âyetlerde ve benzerlerinde büyük şahsiyetlerin şahsî ve ailevî yönleri ve yaşamlarındaki normal işlere işaret edilmediği açıktır. Sadece onların salahiyetleri, ahlâkî erdemleri ve yapıcı programlarından söz edilmiştir. Bu konu, insanlık tarihinin belirgin ve seçkin şahsiyetlerinin anı ve hatırasının diri kalması ve onların beğenilmiş sıfat ve hallerine dikkat edilmesi gerektiğini göstermektedir. Bu yüzden Ehlibeyt İmamlarının (a.s), başta şehitler efendisi Hz. İmam Hüseyin (a.s) olmak üzere Kerbela şehitlerinin anı ve adlarını diri tutmak için değişik yöntemlerden yararlandıklarını görmekteyiz.</p>



<h5>2. Ehlibeyt İmamları ve Hz. Hüseyin’e Yas Merasimleri</h5>



<h3>a) Matem Merasimleri Düzenlemek:</h3>



<p>Ehlibeyt İmamlarının (a.s) Hüseynî (a.s) hareketi diri tutmak için kullandıkları yöntemlerden biri de matem merasimleri düzenlemek ve Kerbela’daki yürek yakan musibetler için ağlatmak ve o hadiseyi uygun zamanlarda hatırlatmak olmuştur. İmam Seccad (a.s) imamet dönemi boyunca sürekli Aşura kıssasının matemini tutmuştur. Bu musibetten dolayı “bekain” çok ağlayanlardan sayılacak ve lakap alacak kadar ağlamıştır.<a href="#_ftn4">[4]</a> Alkame Hazrami şöyle nakletmektedir: İmam Bâkır (a.s) Aşura gününde İmam Hüseyin için (a.s) evinde yas merasimi düzenlerdi ve kendisi atası için ağlardı. O, gizlilik göstermeyip evde olanlara İmam Hüseyin (a.s) için matem tutmalarını ve onun musibetinden dolayı birbirlerine başsağlığı dilemelerini buyururdu.<a href="#_ftn5">[5]</a> İmam Sâdık (a.s), Davud Raki’ye şöyle buyurdu:</p>



<p>“Ben, İmam Hüseyin’i (a.s) hatırlamadan asla soğuk su içmedim.” <a href="#_ftn6">[6]</a> İmam Rıza’dan (a.s) şöyle rivayet edilmiştir: “Muharrem ayı olduğunda hiç kimse babamı (İmam Kazım (a.s)) gülerken görmezdi ve onuncu güne kadar ona üzüntü ve hüzün hâkim olurdu. Aşura gününe gelindiğinde ise o gün onun musibet, hüzün ve ağlama günü olurdu ve şöyle buyururdu: Bugün Hüseyin’in (a.s) şehit olduğu gündür.” <a href="#_ftn7">[7]</a></p>



<p>Temiz imamların (a.s) kendisi şehitlerin efendisinin mateminde ağlamakla kalmaz, halkı da İmam Hüseyin (a.s) için ağlamaya yöneltir ve teşvik ederlerdi. Bir rivayette şöyle nakledilmiştir:</p>



<p>“Kim Hüseyin’e (a.s) ağlarsa veya (hatta) birini onun için ağlatırsa, onun ödülü cennettir. Aynı şekilde hüzün ve ağlama haline bürünen herkesin de ödülü cennettir.” <a href="#_ftn8">[8]</a></p>



<p>Kerbela musibetini şiire döken ve merasimlerde okuyan şairleri de her zaman mersiye okumaya teşvik etmişlerdir. Kumeyt Esedî, Dabal Hazaî, Seyyid Hamirî vb. gibi.</p>



<h3>b) İmam Hüseyin’i (a.s) Ziyaret Etmeyi Teşvik Etmek:</h3>



<p>Büyük şahsiyetleri anmak ve kahramanların kabirlerini ziyaret etmek dünyadaki milletler ve değişik halklar arasında önem verilmiş ve henüz de önem verilen güzel bir adettir. Bütün bunlar arasında şehitlerin efendisi, seyyidi ve özgürlerin önderi İmam Hüseyin (a.s) başka bir güneştir. Adı ve hatırası tam bir güzellikle anılması gereken bir yüceliğe ve büyüklüğe sahiptir. Temiz ve masum önderlerin (a.s), Hüseyin’in (a.s) Kerbela’sını ziyaret etmenin fazileti hakkındaki sözleri o kadar çoktur ki Allah tarafından seçilmiş bu insanların her fırsat ve münasebette halkı şehitlerin efendisinin (a.s) kabrini ziyaret etmeye yönlendirdikleri ve teşvik ettikleri söylenebilir. Bu, sanki onların kendilerini bağlı bildikleri bir programdı. Bu husus, Müslümanların o yüce imama ruhsal ve düşünsel olarak bağlanmasına neden olmakla birlikte zalimler ve zorbalar ile en üstün mücadele türü sayılmaktaydı. Nitekim her zaman böyle olmuştur ve bugün de böyledir. İmam Hüseyin’i (a.s) ziyaret etmek hakkında birçok hadis vardır ve biz birini nakletmekle yetiniyoruz: İmam Sâdık (a.s) şöyle buyurmuştur:</p>



<h6>“Kıyamet günü nur sofralarına oturmak isteyen herkes İmam Hüseyin’in (a.s) ziyaretine gitsin.” <a href="#_ftn9"><strong>[9]</strong></a></h6>



<h6>3. Muharrem Ayının Özelliği ve Kanın Kılıca Galip Olması</h6>



<p>Muharrem ayı çok kıymetli bir kitap misalidir. Gündüz ve geceleri, saat ve anları Allah’ı tanıma, insaniyet, şeref, izzet ve özgürlük dersinin sayfalarıdır. Evet hem nasıl yaşamak gerektiğini ve hem de nasıl ölmek gerektiğini insana öğretmektedir. Bu değerli hazine, Hz. Hüseyin’in (a.s) “Zillet bizden uzaktır” diyerek tüm nesil ve asırlara ve tüm zaman ve mekanlara “Ey Âdem’in evlatları, ey hak talipleri ve adalet isteyenler ayağa kalkın ve şeytani devletler, zorbalar ve zalimler karşısında teslim olmayın” mesajını vermesinden ibarettir…</p>



<p>Ayrıca Hz. Hüseyin (a.s) tek ve yalnız olarak her tarafı silahlar ile donatılmış binlerce cellat karşısında kaldığı ömrünün sonlarında “Bana yardım edecek kimse yok mu?” diyerek yardım istedi. Sanki o her nesil ve her zamandaki tüm şuurlu insanlardan yardım istiyordu. Önceki saat ve dakikalarda yaren ve azizlerini biri diğeri ardınca kaybeden, aşığı olduğu gencin, Ali Ekber’in cenazesini çeke çeke çadıra götüren ve birkaç dakika önce vefakâr kardeşi ve sancaktarı Haşimoğullarının ayı Hz. Abbas’ı (a.s) kan içinde kıvranarak gören ve hiç kimsesi kalmayan ve yaşamaya bir ümidi olmayan ve biraz sonra susuz bir şekilde ceddi Allah Resulü’nün (s.a.a) mülakatına gideceğini bilen İmam Hüseyin (a.s) niçin yardım istemekte ve kimden bunu talep etmektedir? O, ölümden kurtulmak için “Bana yardım eden kimse yok mu?” diye sesini yükseltmedi. O, kurumaya yüz tutmuş tevhit ve bir ilaha tapma ağacını unutmamaları, bu ağacı sulamak gayesiyle kendisi ve yarenlerinin akıttığı kanı korumaları, Aşura hareketinin ebedî kalması ve Kerbela şehitlerinin yiğitliklerinin sürmesi ve İslam’ı sigortalaması için gelecek nesillerden yardım dilemektedir.</p>



<h6>4. Birliğin Nedeni ve Başarının Sırrı Olarak Matem</h6>



<p>Her millet kendi beka ve başarısı için birlik ve bir araya gelmeyi sağlayan bir etkene ihtiyaç duyar. Şüphesiz Peygamber’in (s.a.a) Ehl-i Beytinin takipçileri arasında en küçük bir zahmet ve masrafla milyonları bir eksen etrafında toplayabilen birliğin en önemli etkeni şehitlerin efendisinin ve onun vefakâr yarenlerinin matem merasimidir. İnsanları despotluk ve sömürgecilik pençesinden kurtarabilecek olan bu etkendir. Tarih boyunca Kerbela şehitlerine matem tutma hareketi, küçük ve büyük devrim ve kıyamların altyapısını oluşturmuştur. Yezidîler karşısındaki Tevvabîn kıyamı ve Kerbela canilerinin çoğunu cezalandıran ve Emevî ordusuna büyük bir yenilgi tattıran Muhtar’ın kıyamı bunun örnekleridir.</p>



<p>Genel olarak bazı görüş sahiplerinin söylediği üzere dünyadaki birçok devrim Kerbela destanını yazanların kıyamından esinlenmiştir. Bunun açık bir örneği Hint yarı kıtasının İngiliz sömürgeciliğinden kurtulmasıdır. Bu devrimin önderi Gandi şöyle demektedir: “Ben Hint halkı için yeni bir şey getirmedim ve sadece Kerbela kahramanlarının hayatlarının tarihi hakkında yaptığım araştırma ve incelemelerden elde ettiğim armağanı Hint halkına takdim ettim. Eğer Hint halkını kurtarmak istiyorsak, Hüseyin bin Ali’nin (a.s) kat ettiği yolu kat etmeliyiz.”<a href="#_ftn10">[10]</a> Diğer bir örnek de dünyayı titreten İmam Humeynî’nin (r.a) önderliğindeki azametli İslam devriminin meydana gelmesinde Kerbela ve Aşura’nın büyük rolüdür. Son örneği de ağzına kadar silahlı Siyonist İsrail karşısında Hüseyin’in (a.s) mektebine bağlı Lübnan Hizbullah’ının direnişidir. Onlar Hizbullah’ın güç, iman ve fedakârlığı karşısında sersemleyip şaşkına döndüler ve fiyaskoyla yenilgiye uğradılar. Eba Abdullah Hüseyin (a.s) ve onun gerçek takipçilerinin sevenleri ve onun bakışına muhatap olmamız dileğiyle.</p>



<p></p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p><a href="#_ftnref1"><sup>[1]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Meryem, 41.</p>



<p><a href="#_ftnref2"><sup>[2]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Meryem, 56 ve 57.</p>



<p><a href="#_ftnref3"><sup>[3]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Sad, 41-43.</p>



<p><a href="#_ftnref4"><sup>[4]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Vesailu’ş-Şia, c. 2, s. 922.</p>



<p><a href="#_ftnref5"><sup>[5]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Vesailu’ş-Şia, c. 10, s. 398.</p>



<p><a href="#_ftnref6"><sup>[6]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Saduk, Emalî, s. 142.</p>



<p><a href="#_ftnref7"><sup>[7]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Şeyh Abbas Kummî, Mefatihu’l-Cenan,, A’mal-i Muharrem kısmı.</p>



<p><a href="#_ftnref8"><sup>[8]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Biharu’l-Envar, c. 24, s. 284.</p>



<p><a href="#_ftnref9"><sup>[9]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Kamilu’z-Ziyarat, s. 135.</p>



<p><a href="#_ftnref10"><sup>[10]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Muhammed Muhammedi İştihardi, Nigah-i be Zindegiyi İmam Hüseyin (a.s), s. 109.</p>



<p></p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/hz-huseyinin-a-s-mateminin-onem-ve-felsefesi/">Hz. Hüseyin’in (a.s) Mateminin Önem ve Felsefesi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/hz-huseyinin-a-s-mateminin-onem-ve-felsefesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Matem Tutmanın Felsefesi</title>
		<link>https://www.caferilik.com/matem-tutmanin-felsefesi/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/matem-tutmanin-felsefesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 19 May 2021 21:53:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<category><![CDATA[Soru Cevap Arşivi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.islamex.com/?p=3930</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru Matem ve yas tutmanın felsefesini sormak sizce mantıklı mıdır? Ayrıca Şiaların imamları ve özellikle Hz. Hüseyin için yas tutmasının felsefesi nedir? Cevap Yeni oluşan tahlil ve açıklama eğilimlerini de göz önünde bulundurursak, çağımız insanı her zaman karşılaştığı ve kesin olarak kabul ettiği inançlar hakkında araştırmalar ve incelemelerde bulunmaktadır. Aslına bakılacak olursa, böyle araştırmalar peşine [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/matem-tutmanin-felsefesi/">Matem Tutmanın Felsefesi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>   </p>



<h2></h2>



<h3>Soru</h3>



<p>Matem ve yas tutmanın felsefesini sormak sizce mantıklı mıdır? Ayrıca Şiaların imamları ve özellikle Hz. Hüseyin için yas tutmasının felsefesi nedir?</p>



<h3>Cevap</h3>



<p>Yeni oluşan tahlil ve açıklama eğilimlerini de göz önünde bulundurursak, çağımız insanı her zaman karşılaştığı ve kesin olarak kabul ettiği inançlar hakkında araştırmalar ve incelemelerde bulunmaktadır. Aslına bakılacak olursa, böyle araştırmalar peşine düşerek, gerçekleri aramak insanın en belirgin özelliklerinden biridir. Aynı şey matem ve yas tutmak için de geçerlidir. Doğal olarak, insan bu konuyu incelemek ve araştırmak peşindedir. Matem merasimlerini tam olarak aklın kabul edeceği delillerle inanmadığı sürece yahut en azından bu tür işlerin akla ters düşmediğine kanaat getirmedikçe ona inanıp, yapmak istemez.</p>



<p>Her inancı ve yapılacak olan her işi böyle düşünmek takdir edilir bir şeydir. Ancak bu şekilde insanın, İslami bilgi temelleri ve Şia kültürü güçlenecektir. Yani imanında sağlam kalmak isteyen herkesin, inanç temelini akli delillerle desteklemesi gerekir.</p>



<p>Bu teorik görüşler kişinin imanının güçlenmesini sağlayacaktır. Çünkü iman tanıma ve aklı kullanmayla oluşur. Bu yüzden matem merasimlerinin felsefesini araştırmak çok da mantıklıdır. Yeni neslin imanının daha güçlü olması için yas merasimlerinin kabul edilir akli delillerle anlatılması gerekir.</p>



<h5>Ehlibeyt’e Yas Tutmanın Felsefesi</h5>



<p>Ehlibeyt’in ve masumların şehadet yıl dönümlerinde yas merasimleri düzenlemenin hikmetini şöyle sıralayabiliriz:</p>



<p>1. Sevgi; Kur’ân-ı Kerim, Peygamber’in ailesini ve onun Ehlibeyt’ini sevmeyi bütün Müslümanlara farz kılmıştır.</p>



<h5>“De ki: Ben bu tebliğime karşı sizden akrabalarıma sevgiden başka hiçbir ücret istemiyorum.”<a href="#_ftn1"><strong>[1]</strong></a></h5>



<p>Şüphesiz sevginin şartları vardır. Gerçekten ve gönülden seven kimse, bu şartları en güzel şekilde yerine getiren kimsedir. Sevginin en önemli şartlarından birisi, insanın dostunun üzüntülü anında üzülüp ve sevinçli olduğu zamanlarında sevinmesidir.</p>



<p>Bu yüzden hadislerde Ehlibeyt’in mutlu günlerinde sevinç ve yaslı günlerinde matem toplantılarının düzenlenmesi özellikle emredilmiştir. Hz. Ali (a.s) bir rivayetle şöyle buyurmaktadır:</p>



<p>“Bizim Şialarımız, mutluluğumuza ve üzüntümüze ortaktırlar.”</p>



<p>İmam Sadık da (a.s) şöyle buyurmaktadır:</p>



<p>“Bizim Şialarımız, bizim bir parçamızdır ve kalan toprağımızdan yaratılmıştır; bizi üzüp, sevindiren her şey onları da üzüp, sevindirmektedir.”</p>



<p>Bunun dışında akıl da, şeriatta de, Ehlibeyt’in matem günlerinde insanın üzüntüsünü; ağlaması, üzülmesi, az yemek yiyip ve az içerek, kederli olduğunu belli ettirecek giysiler giyerek göstermesi gerektiğini söylemektedir.</p>



<p>2. İnsan yetiştirmek; Şia kültürüne göre o büyük şahsiyetler için matem tutmak, bilinçli bir şekilde yapılmalıdır. Aslında insan bu şekilde onların faziletlerini, makamlarını ve hedeflerini hatırlamaktadır. Böylelikle hayatının her aşamasında olgu olarak onları seçmektedir.</p>



<p>Yas merasimlerine katılan birisi, duygusal toplantıdan ayrıldığı zaman en büyük hedefi; sevdiğinin sıfatlarını, özelliklerini coşkunlukla içsel bir ideali yakalamaktadır ve onu pratiğe dökmektir.</p>



<p>3. Toplumu düzeltme; Bu merasimler tek tek fertleri erdemli olarak yetiştirdi mi, doğal olarak toplum kendisini yetiştirmiş olacaktır. Şahıslar, Ehlibeyt’in hedeflerini toplumun tüm genelinde oluşturmak isteyeceklerdir. Bu yüzden, matemin hikmetlerinden birinin de, İslam’ın bildirdiği olguları toplumda oluşturmak olduğunu söyleyebiliriz.</p>



<p>4. Şia kültürünü yeni nesile aktarmak; Şüphesiz yeni oluşan nesil, Ehlibeyt (a.s) kültürüyle, çocukluk döneminde katıldıkları merasimlerde tanışmaktadır. Yeni nesillere, masum İmamların teorik, pratik inançlarını aktarmanın en önemli ve etkili yollarından biri, bu toplantılardır. Matem merasimleri muhteva itibariyle en güzel eğitim ve öğretim metodudur. Bu şekilde Ehlibeyt’in yaşantısı ve sözleri aktarılmaktadır.</p>



<h5>İmam Hüseyin’e (a.s) Yas Tutmanın Felsefesi</h5>



<p>Yukarıda zikrettiğimiz insan yetiştirme, toplumu güzelleştirme, Şia kültürünü yeni nesillere aktarma hikmetlerini, İmam Hüseyin’in (a.s) matem törenlerinde daha açık görmekteyiz. Çünkü İmam’ın (a.s) kıyamının mahiyeti, eğitsel, siyasi, kültürel ve toplumsal öğretileri insan ve toplumun yüceliği için belirgindir. Bunlar Şia kültürünün en önemli temel taşlarıdır ve buna da merasimler sayesinde ulaşılmaktadır.</p>



<p>Aşura’nın mesaj ve sözlerine dikkat ettiğimiz zaman insanı ve toplumu geliştirme, Şia kültürünü oluşturma boyutlarını açıkça görmekteyiz. Örneğin; ibadet, fedakârlık, yiğitlik, tevekkül, sabır, iyiliği emredip, kötülükten sakındırmak, Yezidîlerin hâkimiyetiyle İslam’ın yok oluşu, Yezid gibi birisine biatin haramlığı, zilletle yaşamaktansa ölümün yüceliği, imtihan zamanında insanların azlığı, batılın hâkimiyetinde şehadetin önemi, şehadetin insan için bir süs olması, batıl ve zulüm düzenlerine karşı savaş, hak önderin özellikleri, Allah’ın razı olduğuna razı olmak, özgür müminlerin zilleti kabul etmeyişi, ölümün cennet için sadece köprü oluşu, özgürlük, hakkın bekası için yardım isteme… vb. Aşura’nın en önemli mesajları arasındadır.</p>



<p>Dünyaya özgürlük dersi verdi Hüseyin,<br>Düşüncesiyle himmet tohumu ekti Hüseyin,<br>Dinin yoksa hiç olmazsa özgür ol dedi,<br>Bu kelamla sözü bitirdi Hüseyin.<br>İzzetli ölüm, zilletle yaşamdan daha iyi,<br>Bu feryadı gönülden haykırdı Hüseyin.</p>



<p>Yukarıda belirttiğimiz hikmetlerin dışında, daha iyi anlaşılması için şunları da sıralayabiliriz:</p>



<p>1. Zalimlerin karşı durup, mazlumlarının yanında yer almak.</p>



<p>2. Adalet peşinde olup, zalimlerden intikam alma hissini güçlendirmek.</p>



<p>3. Şiaların her zaman hakkın yanında olması için bir konum hazırlamak.</p>



<p></p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p><a href="#_ftnref1"><sup>[1]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Şura, 23, Hud, 29, Mizanu’l-Hikmet, c. 2, s. 236.</p>



<p></p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/matem-tutmanin-felsefesi/">Matem Tutmanın Felsefesi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/matem-tutmanin-felsefesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hz. Hüseyin’in Şehit Olacağını Bildiği Halde Ölüme Gitmesi</title>
		<link>https://www.caferilik.com/hz-huseyinin-sehit-olacagini-bildigi-halde-olume-gitmesi/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/hz-huseyinin-sehit-olacagini-bildigi-halde-olume-gitmesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 19 May 2021 17:03:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Muharrem Özel]]></category>
		<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<category><![CDATA[Soru Cevap Arşivi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.islamex.com/?p=3780</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru İmam Hüseyin (a.s) şehit olacağını biliyor muydu? Eğer biliyorduysa kendi ayaklarıyla ölüme mi gitti? Cevap Şia rivayetlerinden anlaşıldığı üzere masum İmamlarda, Allah tarafından verilen gayb bilgisi bulunmaktadır. Yüce Allah şöyle buyuruyor: “O, gaybı bilendir. Kendi gaybını (görülmez bilgi hazinesini) kimseye açık tutmaz (onu muttali kılmaz).”[1] Bu ayetten anlaşıldığı gibi gaybı bilen yalnızca Allah’tır. Fakat [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/hz-huseyinin-sehit-olacagini-bildigi-halde-olume-gitmesi/">Hz. Hüseyin’in Şehit Olacağını Bildiği Halde Ölüme Gitmesi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>   </p>



<h2></h2>



<h3>Soru</h3>



<p>İmam Hüseyin (a.s) şehit olacağını biliyor muydu? Eğer biliyorduysa kendi ayaklarıyla ölüme mi gitti?</p>



<h3>Cevap</h3>



<p>Şia rivayetlerinden anlaşıldığı üzere masum İmamlarda, Allah tarafından verilen gayb bilgisi bulunmaktadır. Yüce Allah şöyle buyuruyor:</p>



<h5>“O, gaybı bilendir. Kendi gaybını (görülmez bilgi hazinesini) kimseye açık tutmaz (onu muttali kılmaz).”<a href="#_ftn1"><strong>[1]</strong></a></h5>



<p>Bu ayetten anlaşıldığı gibi gaybı bilen yalnızca Allah’tır. Fakat Allah gayb bilgisini, Peygamber’ine veya diğer istediği kimselere verebilir.</p>



<p>Allame Tabatabi bu hususta şunları yazıyor: “İmam Hüseyin (a.s), Şia inancına göre Allah tarafından Peygamber vasıtasıyla belirlenen üçüncü masum ve tam velayete sahip bir imamdır. İmam’ın olan veya olacak olayları bilmesi iki kısımdır.</p>



<p>Birincisi; imam her durumda âlemde oluşan bütün olayları ister beş duyu organımızla algılanabilen, isterse de hissi olaylar olsun hepsini Allah’ın izniyle bilmektedir. Örneğin gökteki varlıklar, geçmişte ve gelecekte olan olaylar.</p>



<p>İkincisi; Peygamber ve İmamların bilgisi diğer insanların bilgisi gibi normal bilgidir. Fiziksel kapasiteleri ve normal bilgileri ölçüsünde ne uygunsa o işi yapmaktadırlar.”</p>



<p>Şunu unutmayalım ki İmam’ın, kesin oluşacak olayları bilmesi cebir anlamında değildir. Zira Allah insanların yapacağı işleri bilmektedir, ama bu insanın özgürlüğüyle çelişmez. Allah insanın iradesini kullanarak özgürce yapacağı işi bilmektedir.</p>



<p>İmam Hüseyin’in (a.s) şehit olacağını, Resulullah (s.a.a) ve Hz. Ali (a.s) çok önceden bildirmişlerdi bu husustaki rivayetler mütevatir olarak birçok tarih ve hadis kitabında nakledilmiştir. İmam’ın şehit edileceği haberini sahabeler, Peygamber’in eşleri ve akrabaları, Peygamber’den direk veya dolaylı olarak duymuşlardı.</p>



<p>Hz. Hüseyin’in (a.s) Medine’den Mekke’ye oradan da Irak’a gideceği haberini alan İslam’ın ileri gelenleri, iyice korkup tedirgin olmaya başladılar. Çünkü herkes Peygamber’den nakledilen hadisler üzere İmam’ın şehit edileceğini biliyordu. Bundan ziyade, zaten Kufelilerin geçmişi, Hz. Ali’ye karşı vefasızlıkları, ayrıca Yezid’in ve ordusunun acımasızlığı herkes tarafından bilinen bir gerçekti. İmam Hüseyin’in (a.s) şehit edilmemesi ve olayların başka bir şekilde cereyan etmesi çok zayıf bir ihtimaldi.</p>



<p>Hazret, sürekli olarak öldürüleceğini söylemekte ve hiçbir zaman Yezid’in azledilip yeni bir hükümetin kurulacağı haberini vermemekteydi. Lakin ister sonunda öldürülmek olsun, isterse de hükümete ulaşmak her halükarda bütün Müslümanların vazifesi İmam Hüseyin’in (a.s) yanında yer almaktı, Yezid’e biat etmeyip zalim hükümete karşı kıyam etmekti. Elbette İmam da halkın topluca kıyam etmeyeceğini iyi biliyordu, dolayısıyla kendisi ve yanındaki az bir grupla sonunda ölüm olsa bile kıyam etmek zorundaydı. Bu yüzden şehit olacağını önceden söylüyordu.</p>



<p>Bazen kendisine Irak’a gitmemesi gerektiğini söyleyenlere şöyle buyuruyordu:</p>



<p>“Ben Resulullah’ı (s.a.a) rüyamda gördüm, beni yapmam gereken bir işle görevlendirdi, onu yapmam çok daha iyi olacaktır.”<a href="#_ftn2">[2]</a></p>



<p>Keşfu-l-Kumme adlı eserde, İmam Zeynelabidin’den (a.s) şöyle nakledilmektedir:</p>



<p>“Yol boyunca nerede dursak, babam hep Hz. Yahya’nın nasıl şehit edildiğinden bahsederdi. Örneğin bir gün şöyle buyurdu: Dünyanın Allah katında değersiz ve kötü olmasının sebeplerinden birisi de Hz. Yahya’nın mübarek başının kesilip, İsrailoğullarından zinakar bir kadına hediye olarak sunulmasıdır.”</p>



<p>Sonuçta, hadislerden ve tarih kaynaklarından anladığımız kadarıyla İmam Hüseyin (a.s), şehit olacağını ve askeri bir başarı kazanmayacağını kesin bilmekteydi. Fakat her şeye rağmen kıyam etmesinin nedeni; Yezid’in hükümetinin batıl olduğunu ilan etmek, Resulullah’ın (s.a.a) getirdiği dini, hurafelerden temizlemek ve İslam’ı Yezid hükümetinin yok edici darbelerinden korumaktır.</p>



<p>İmam Hüseyin’in (a.s) en büyük başarısı; haklılığını Kufelilerin davetine olumlu yanıt vererek göstermesidir. Böylece herkese hücceti tamamlamış oldu. Hareketini de mazlumiyet ile birleştirerek zalimlerin maskesini düşürüp, kıyamını tarih boyunca ebedi kıldı. Eğer bugün Kerbela kıyamı üzerinden asırlar geçmesine rağmen hala canlı, hala özgün ve hala ilahi bir renge sahipse bu şehadet ve esaret sayesindedir.</p>



<p></p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p><a href="#_ftnref1"><sup>[1]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Cin, 26.</p>



<p><a href="#_ftnref2"><sup>[2]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Tarih-i Taberi, c. 4, s. 292.</p>



<p></p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/hz-huseyinin-sehit-olacagini-bildigi-halde-olume-gitmesi/">Hz. Hüseyin’in Şehit Olacağını Bildiği Halde Ölüme Gitmesi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/hz-huseyinin-sehit-olacagini-bildigi-halde-olume-gitmesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yok Olmak</title>
		<link>https://www.caferilik.com/yok-olmak/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/yok-olmak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 19 May 2020 22:22:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<category><![CDATA[Soru Cevap Arşivi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.islamex.com/?p=3985</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru Yok olmak mümkün müdür? Ayrıntılı Cevap Yok olmaktan kastınız nedir? Doğmadan önceki hale dönmek midir kastınız? Örneğin insan bazen der ki: Keşke doğmasaydım. Geçmişe dönmek mümkün değildir. Zira zaman geçip gidiyor ve bu bizim istek ve irademize bağlı değildir; zaman geri de dönmez. Bu mana göz önüne alındığında yok olmak imkânsız bir şeydir. Ancak [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/yok-olmak/">Yok Olmak</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>   </p>



<h2></h2>



<h3>Soru</h3>



<p>Yok olmak mümkün müdür?</p>



<h3>Ayrıntılı Cevap</h3>



<p>Yok olmaktan kastınız nedir? Doğmadan önceki hale dönmek midir kastınız? Örneğin insan bazen der ki: Keşke doğmasaydım.</p>



<p>Geçmişe dönmek mümkün değildir. Zira zaman geçip gidiyor ve bu bizim istek ve irademize bağlı değildir; zaman geri de dönmez. Bu mana göz önüne alındığında yok olmak imkânsız bir şeydir. Ancak yok olmaktan kastınız ölmek ise, bilin ki ölüm yokluk değildir. Ölüm bir halden başka bir hale geçiştir. Bir âlemden başka bir âleme geçmektir. Dolayısıyla ölüm, gerçekte tekâmül ve ilerleme sayılmaktadır. Nitekim Mevlana diyor ki:</p>



<p>Cansızlıktan çıktım bitki oldum<br>Bitki olmaktan çıktım hayvan oldum<br>Hayvanlıktan çıktım insan oldum<br>O zaman neden yok olurum diye ölümden korkayım<br>Bir hamlede insan olmaktan da çıkayım<br>Meleklerden kanat almak için<br>Sonra melek olmaktan da çıkayım<br>Vehmin olmadığı şeye ulaşayım<br>Öyleyse yok olayım erganun gibi yok olayım<a href="#_ftn1">[1]</a><br>“İnna ileyhi raciun” diyeyim.<a href="#_ftn2">[2]</a></p>



<p>Mevlana demek istiyor ki, insan olmak için cisim olmak, bitki olmak ve hayvan olmak gerekir. Bu üç merhalenin her biri, gerçekte bir önceki merhalenin ölümüyle gerçekleşir.<a href="#_ftn3">[3]</a> Ve bununla şöyle bir netice alıyor: Eğer şu anda ölsem yokluğa gitmem. Aksine bir aşama daha yukarı çıkarım ki, o da meleklerin mertebesidir.</p>



<p>Filozoflar da ölümden sonra ki dirilmeyi yokluğa dönüş olarak kabul etmiyor ve diyorlar ki: “Ma’dumun (yok olanın) aynısının dönmesi imkânsızdır.”<a href="#_ftn4">[4]</a></p>



<p>Kıyamet ve meadı ma’dumun iadesi ve yok olan bir şeyin yeniden var olmasıdır diye düşünen kimse yanılıyor. Zira:</p>



<p>1- Ölmekle yok olunmaz; ölüm bir çeşit tekâmüldür. İnsanın gerçek hakikatini teşkil eden ruh, bedenden ayrılmakla yaşamını devam ettiriyor, hatta güç ve kudreti, bedenin idaresinde olduğu zamankinden çok daha fazladır.</p>



<p>2- Mead ve kıyamet, yok oluştan sonra tekrar var olmak demek değildir. Mead dönüş demektir. Bunun da manası yok olduktan sonra tekrar var olmak değil, Allah’a dönüştür. Kısaca belirtmek gerekirse, yok olmanın her hangi bir manası yoktur ve böyle bir şey mümkün de değildir.<a href="#_ftn5">[5]</a></p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p><a href="#_ftnref1"><sup>[1]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Mevlana’nın burada yokluktan kastı şiirinin üst beyitlerinde kendisinin dediği gibi, bir halden başka bir hale geçmektir.</p>



<p><a href="#_ftnref2"><sup>[2]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Mesnevi-i Manevî, 3. Defter, s. 512</p>



<p><a href="#_ftnref3"><sup>[3]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Sadrevî ekolünün görüşüne göre ölüm, giysiden (var oluştan) sonraki giysidir (var oluştur), yokluktan sonraki giysi (var olma) değil.</p>



<p><a href="#_ftnref4"><sup>[4]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Filozofların delilleri hakkında bilgi sahibi olmak için bkz. Allame Tabatabâî, Nihayetu’l-Hikme, s. 22-25.</p>



<p><a href="#_ftnref5"><sup>[5]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Felsefede “Var olan bir şey yok olur mu?” diye bir konu vardır. Eğer hiçbir varlık yok olmuyorsa, bu kanun varlıkların ezeli ve ebedi oldukları anlamına mı geliyor? Bu soruya Lavoisier (Lavazye) ’nin deneysel yolla ve felsefi olarak iki şekilde cevap vermiştir. Daha fazla bilgi için bkz. Allâme Tabatabâî, Usul-u Felsefe ve Reviş-i Realizm, c. 3, s. 111-121, (Üstat Mutahharî’nin dipnot açıklamalarıyla) Allâme Tabatabâî, Nihayetu’l-Hikme, s. 326.</p>



<p></p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/yok-olmak/">Yok Olmak</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/yok-olmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yeryüzünün En Üstün Yaratığı</title>
		<link>https://www.caferilik.com/yeryuzunun-en-ustun-yaratigi/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/yeryuzunun-en-ustun-yaratigi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 19 May 2020 22:22:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<category><![CDATA[Soru Cevap Arşivi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.islamex.com/?p=3984</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru Allah Teâlâ’nın varlık âleminde bizim bilmediğimiz başka varlıkları yarattığı konusu da göz önüne alınırsa acaba insan yeryüzünde mi en üstün yaratıktır, yoksa bütün âlemde mi? Acaba Allah’ın insandan daha üstün bir varlığı yaratması mümkün müdür? Kısa Cevap Bize göre insan, varlık âleminde -ister yerde olsun ister gökte- bütün varlıkların en üstünüdür. Biz bunu insanın [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/yeryuzunun-en-ustun-yaratigi/">Yeryüzünün En Üstün Yaratığı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>   </p>



<h2></h2>



<h3>Soru</h3>



<p>Allah Teâlâ’nın varlık âleminde bizim bilmediğimiz başka varlıkları yarattığı konusu da göz önüne alınırsa acaba insan yeryüzünde mi en üstün yaratıktır, yoksa bütün âlemde mi? Acaba Allah’ın insandan daha üstün bir varlığı yaratması mümkün müdür?</p>



<h3>Kısa Cevap</h3>



<p>Bize göre insan, varlık âleminde -ister yerde olsun ister gökte- bütün varlıkların en üstünüdür. Biz bunu insanın yaratılışı hakkındaki âyet ve hadislerden anlıyoruz. İnsanın üstün olmasının nedeni onun sahip olduğu şu özelliklerdir: 1- İlahi bir ruha sahip olması, 2- Meleklerin secde ettiği varlık olması, 3-Yaratılışın ve varlığın özü olan Hz. Muhammed’in (s.a.a) insan olması.</p>



<p>İnsandan daha üstün bir varlığın yaratılması felsefeye göre zati olarak imkânsız değilse de yukarıda saydığımız özelliklerden dolayı böyle bir şeyin olması uzak bir ihtimaldir.</p>



<h3>Ayrıntılı Cevap</h3>



<p>Cevabın daha iyi anlaşılabilmesi için bir kaç noktaya dikkat çekmek istiyoruz:</p>



<p>1-İnsan âlemdeki bütün varlıklar hakkında tam bir bilgiye sahip değildir ama insan vahiy, Peygamberler (a.s) ve Masum İmamlar’ın (a.s) verdiği bilgilerle çeşitli varlıklar ve insanın konumu ve derecesi hakkında bilgiler elde edebilir. Örnek olarak şu rivayete dikkatinizi çekmek istiyoruz:</p>



<p>Abdullah b. Sinan diyor ki: “İmam Sâdık’a (a.s) ‘Melekler mi üstündür yoksa Âdemoğulları mı?’ diye sorduğumda cevap olarak Hz. Ali’nin (a.s) şu sözünü aktardı: “Allah meleklere şehvetsiz akıl verdi, hayvanlara da akılsız şehvet. İnsana ise aklın yanında şehvet de vermiştir. Eğer insanın aklı, şehvetine galip gelirse meleklerden de üstündür ama şehveti aklına üstün gelirse hayvandan da aşağıdır.” <a href="#_ftn1">[1]</a></p>



<p>2-İnsanın yerde ve gökte olan bütün varlıkların en üstünü olduğuna inanıyoruz. Biz bunu âyet ve hadislerden çıkarmaktayız. Bu üstünlüğün nedeni insanın sahip olduğu özelliklerden dolayıdır. Aşağıda bu özelliklere kısaca işaret ediyoruz:</p>



<p>a) İnsanın önemli özelliklerinden ilki onun ilahi bir ruha sahip olmasıdır. Bu özellik yalnızca insana özgüdür. Kur’an buyuruyor:</p>



<h5>“Onun yaratılışını tamamlayıp kemale getirerek ruhumdan üfürünce&#8230;”<a href="#_ftn2"><strong>[2]</strong></a></h5>



<p>b) Melekler insanın karşısında secde ettiler:</p>



<h5>“Hani meleklere Âdem’e secde edin demiştik… bütün melekler secde etmişlerdi&#8230;”<a href="#_ftn3"><strong>[3]</strong></a></h5>



<p>c) Yeryüzünde Allah’ın halifesi olmak, insanı melekler, cinler gibi diğer varlıklardan ayıran başka bir özelliğidir:</p>



<h5>“Hani rabbin meleklere, ben yeryüzünde mutlaka bir halife yaratacağım demişti&#8230;”<a href="#_ftn4"><strong>[4]</strong></a></h5>



<p>d) İnsanın bir başka özelliği, onun yaratılışın asıl hedefi olmasıdır. Gerçekte başka varlıkların yaratılışı insan ve onun faydalanması içindir:</p>



<h5>“Göklerde ve yeryüzünde ne varsa ram etmiştir size&#8230;”<a href="#_ftn5"><strong>[5]</strong></a></h5>



<p>“Ey Ademoğlu! Varlıkları senin için yarattım, seni de kendim için.” <a href="#_ftn6">[6]</a></p>



<p>Bunun nedeni belki de insanda, âlemin en aşağı mertebesinden yani tabiat âleminden, en üstün mertebe olan rüşd mertebesi yani fena fillah mertebesine çıkma gücünün olmasıdır.</p>



<p>e) Yaratılışın özü olan Hz. Muhammed’in (s.a.a) insan oluşu, insanın melekler, cinler vs. varlıklardan üstün olduğuna en büyük delildir.</p>



<p>Yaptığımız açıklamalardan anlaşıldı ki, insan bütün âlemin en üstün varlığıdır. Allah Teâlâ, Bakara Sûresinde meleklerle konuşmasını anlatırken Âdem’in (a.s) yaratılış nedeni ve sürecine şöyle değinmektedir:</p>



<h5>“Hani rabbin meleklere, ben yeryüzünde mutlaka bir halife yaratacağım demişti&#8230;”<a href="#_ftn7"><strong>[7]</strong></a></h5>



<p>Halife Arapça’da, “kendisinin üstünde kimsenin olmadığı imam”a denir. Dolayısıyla Allah-u Teâlâ, insana bu lakabı vermekle onun yeteneklerini var olan ve var olacak her şeyden üstün etmiştir. Eğer Yüce Allah Âdem’den daha üstün birini yaratmak isterse insanın bu makamdan (halifetullah’tan) azledilmesi gerekir.</p>



<p>Öte yandan insanların içinde, yaratılışın özü ve varlık âleminin doruğu Hz. Muhammed (s.a.a) ve Masum İmamlar (a.s) vardır. Dolayısıyla Allah’ın insandan daha üstün bir varlık yaratacağı uzak bir ihtimaldir.</p>



<p></p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p><a href="#_ftnref1"><sup>[1]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Vesailu’ş-Şia, c. 15, s. 209.</p>



<p><a href="#_ftnref2"><sup>[2]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Hicr, 29.</p>



<p><a href="#_ftnref3"><sup>[3]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bakara, 34.</p>



<p><a href="#_ftnref4"><sup>[4]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bakara, 30.</p>



<p><a href="#_ftnref5"><sup>[5]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Casiye, 13.</p>



<p><a href="#_ftnref6"><sup>[6]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; İlmu’l-Yakin, c. 1, s. 381.</p>



<p><a href="#_ftnref7"><sup>[7]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bakara, 30.</p>



<p></p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/yeryuzunun-en-ustun-yaratigi/">Yeryüzünün En Üstün Yaratığı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/yeryuzunun-en-ustun-yaratigi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yeniden Dirilişin Cismani veya Ruhanî Oluşu</title>
		<link>https://www.caferilik.com/yeniden-dirilisin-cismani-veya-ruhani-olusu/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/yeniden-dirilisin-cismani-veya-ruhani-olusu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 19 May 2020 22:22:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<category><![CDATA[Soru Cevap Arşivi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.islamex.com/?p=3983</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru İnsanların cennetteki durumu nasıl olacaktır? Onlar bu dünyevi cisim ile mi cennete girecekler yoksa sadece ruhlar mı orada bulunabilir? Kısa Cevap Her ne kadar akli deliller ahiret ve bu dünyevi hayat dışındaki başka bir dünyanın gerekliliğine tanıklık etse de ahiretin nitelik ve keyfiyeti, ahiretin sadece ruhani olup olmayacağı veya hem ruhani ve hem cismani [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/yeniden-dirilisin-cismani-veya-ruhani-olusu/">Yeniden Dirilişin Cismani veya Ruhanî Oluşu</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>   </p>



<h2></h2>



<h3>Soru</h3>



<p>İnsanların cennetteki durumu nasıl olacaktır? Onlar bu dünyevi cisim ile mi cennete girecekler yoksa sadece ruhlar mı orada bulunabilir?</p>



<h3>Kısa Cevap</h3>



<p>Her ne kadar akli deliller ahiret ve bu dünyevi hayat dışındaki başka bir dünyanın gerekliliğine tanıklık etse de ahiretin nitelik ve keyfiyeti, ahiretin sadece ruhani olup olmayacağı veya hem ruhani ve hem cismani olup olmayacağı ve de cisimsel dirilişi kabul etme durumunda bu cismin maddî mi yoksa misali mi olacağı akli deliller yoluyla kanıtlanabilecek konular zümresinden değildir.</p>



<p>Bu yüzden bir gurup mütekellim, ahireti sadece cisimsel bilmiş, beden ve mekanizması dışında bir ruhun varlığına inanmamıştır. Başta Meşşa ekolü takipçileri olmak üzere bir gurup filozof da sadece ruhani ahirete inanmıştır. Onlar, öldükten sonra ruhun beden ile ilişkisinin kesildiğini ama mevcut ruhun maddeden yoksun olması nedeniyle fena ve yokluğa maruz kalmayacağını ve beden ile ilişkisinin kesilmesinden sonra baki ve ebedi kalacağını söylemiştir. Ama birçok bilge, arif, kelam ilmi bilgini ve Şeyh Mufid, Şeyh Tusî ve Hacı Nasır gibi Şiî âlimler her ikisine de inanmış ve dirilişte ruhun bedene döneceğini ve neticede insanın dirilişinin cismani olacağını söylemiştir.</p>



<h3>Ayrıntılı Cevap</h3>



<p>Kesin olan şey, her din ve mezhepte Allah’a inanmak gibi ahirete inanmanın da var olduğudur. Dolayısıyla hikmetli bir yaratılışa inanan fertler -hangi din veya mezhepten olursa olsun- bâtınî vicdan ve derunî bilinçleri vesilesi ile bu genel inancı (diriliş) itiraf ederler. Ama onlar bunun niteliği hakkında görüş ayrılığı yaşarlar. Diriliş cisimsel midir yoksa ruhani midir, cisimsel olması durumunda ahiretteki beden insanın bu dünyada taşıdığı doğal beden gibi midir veya misali veya berzah bedeni olarak adlandırılan daha latif bir beden midir? Burada özet olarak bilginlerin görüşlerini dile getirecek ve sonra meşhur görüşü açıklayacağız:<a href="#_ftn1">[1]</a></p>



<p>1. Bir gurup mütekellim dirilişi sadece cisimsel bilmiş, beden ve mekanizması dışında bir ruhun varlığına inanmamıştır.</p>



<p>2. Bir gurup filozof özellikle Meşşa ekolü takipçileri sadece ruhani dirilişe inanmış ve şöyle demişlerdir: Öldükten sonra ruhun beden ile ilişkisi kesilir, ama mevcut ruh maddeden yoksun olduğu için onda fena ve yokluk olmaz ve onun bedenle ilişkisi kesildikten sonra baki ve ebedi olur. Bu görüş, birinci gurup filozofların cisimsel diriliş hakkındaki şüphe ve eleştirilerini yanıtlayamamalarından kaynaklanmış, onlar da çaresiz olarak ruhani dirilişe inanmış ve cisimsel dirilişi inkâr etmiştir.</p>



<p>3. Birçok alim, arif, kelam âlimi ve Şeyh Mufid, Şeyh Tusî ve Hacı Nasır gibi Şiî âlimler, her iki görüşün ortasına inanmaktadır: Dirilişte ruh bedene döner ve neticede insanın dirilişi cisimseldir. Elbette bu cisim ruhsuz değil, ruh taşıyan bir cisimdir. Bu görüşü taşıyanlar iki gruba ayrılmıştır:</p>



<p>a) Onların bazıları kıyamette ruhun doğal ve kimyasal etki ve etkileşim içinde olan tabii ve maddî bir bedene döneceğine inanır.</p>



<p>b) Bir gurup da ruhun latif, maddeden arı, miktar ve şekil sahibi bir misal ve berzah bedenine döneceğine inanır. Bu latif beden bir tür dünya bedenine tekabül eder ve onu gören herkes “bu” dünyada yaşayan filan insandır der. Ama maddî olmadığından ve kimyasal ve fiziksel etki ve etkileşim kabiliyeti taşımadığından onunla arasında fark olur. Bu cisim insanın rüyada gördüğü cisimler gibidir.</p>



<p>Her ne kadar akli deliller, diriliş ve bu dünya dışındaki başka bir dünyanın gerekliliğine tanıklık etse de dirilişin niteliği, sadece ruhani veya cismani olup olmadığı ve cisimsel olması durumunda maddî mi yoksa berzah ve misal cismi mi olup olmadığı konuları akli deliller yoluyla ispat edilebilecek konular değildir. Bu yüzden büyük alim İbn Sina şöyle demektedir: “Bilinmelidir ki, dirilişin bir bölümü şeriat yoluyla nakledilmiş ve şeriat onu kabul etmiştir. Onu ispat etmek için şeriat ve Hz. Peygamber’in (s.a.a) tasdik yolu dışında başka bir yol yoktur ve o bedenin dirilmesi ile ilgilidir. Cisimsel dirilişin niteliği ve onun detaylarını şeriat delili ve vahyin bildirimi ile kabullenmeliyiz; zira belirtilen kıstas insanlığın bu yolla hakikatleri kavraması için en güvenilir ve mükemmel ölçüdür.”<a href="#_ftn2">[2]</a></p>



<p>Bundan dolayı dirilişin niteliği hakkında Kur’ân âyetleri ve hadislere müracaat etmek ve bu zor meselede onlardan yardım almak zorunludur.</p>



<h5>Kur’ân ve Cisimsel Diriliş</h5>



<p>Kur’ân âyetleri açıkça insanların dirilişinin kıyamet gününde sadece ruhani olmadığına, bunun hem ruhani ve hem cismani olduğuna tanıklık etmektedir. Aynı şekilde ruhun bağlı olacağı cisim de dünyevi maddî cisim olacaktır. Birçok ayet buna delalet etmektedir ve burada kısa olması için sadece bir kaçını belirtmekle yetiniyoruz:</p>



<p>Bazı âyetler kemiklerin dirilmesini muhal bilen kimselere yanıt vermektedir:</p>



<h5>“De ki: Onları ilk defa var eden diriltecektir. O, her yaratılmışı hakkıyla bilendir.”<a href="#_ftn3"><strong>[3]</strong></a></h5>



<h5>“İnsan, kendisinin kemiklerini bir araya getiremeyeceğimizi mi sanır? “Evet, bizim onun parmak uçlarını bile düzenlemeye gücümüz yeter.”<a href="#_ftn4"><strong>[4]</strong></a></h5>



<p>Bir gurup ayet kıyamet gününde insanın kabirden kalkacağını ve hesaba çekileceğini bildirmektedir:</p>



<h5>“Fakat bilmez mi ki kabirdekiler, dışarı çıkınca.”<a href="#_ftn5"><strong>[5]</strong></a></h5>



<h5>“Sûra üfürülür. Bir de bakarsın, kabirlerden çıkmış, Rablerine doğru akın akın gitmektedirler.”<a href="#_ftn6"><strong>[6]</strong></a></h5>



<p>Bazen Kur’ân cisimsel dirilişin imkânını, onun dünyada gerçekleşmesi aracılığıyla ispat eder. Uzeyr’in<a href="#_ftn7">[7]</a> şaşırtıcı serüveni ve Hz. İbrahim’in Allah’a cisimsel diriliş hakkındaki sorusu bu kabildendir.<a href="#_ftn8">[8]</a></p>



<p>Kur’ân-ı Kerim’in bazen ilk hayata yöneltmesi ve bazen de Uzeyr veya Ashab-ı Kehf kıssasında olduğu gibi ölülerin dirilmesine dönük örnekler vermesinden, insanın yeni hayatının bu maddî bedenle birlikte olacağı neticesi elde edilir.</p>



<p>İmam Ali’nin Nehcü’l-Belağa’daki sözlerinden de diğer dünyada insanların dirilişinin tabii beden ile olacağını anlamak mümkündür. İmam Ali (a.s) bu hususta şöyle buyurmaktadır:</p>



<p>“Biliniz ki insanın bu nazik derisi ateşte dayanamaz, o halde kendinize merhamet edin…” <a href="#_ftn9">[9]</a></p>



<p>“Diriliş zamanı gelecek, o zaman insanları mezarlıklardan çıkaracaklardır. Bu esnada onların tümü Allah’ın emriyle koşacak ve hızlıca dönüş yerine doğru ilerleyecektir.”<a href="#_ftn10">[10]</a></p>



<p>“Yeryüzü içinde bulundurduğu her şeyi dışarıya atacak, Allah onları eski haldeyken yenileyecek ve dağılmışken toplayacaktır…” <a href="#_ftn11">[11]</a></p>



<p>4. Renkli meyvelerden,<a href="#_ftn12">[12]</a> kuşların etinden<a href="#_ftn13">[13]</a> ve büyük gözlü kadınlarla evlenmekten<a href="#_ftn14">[14]</a> yararlanmak gibi cennette iyi fertlere vaat edilmiş birçok nimet, dirilişin cisimsel olmaması durumunda zor bir şekilde tasavvur edilebilir.</p>



<p>Sonuç: Meşhur mütekellim, filozof ve din âlimleri ayet ve rivayetlerden yararlanarak insanların kıyamet gününde dirilişinin cisimsel olacağına inanır.</p>



<p></p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p><a href="#_ftnref1"><sup>[1]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Molla Sadra, Mebde ve Mead, Ahmed bin Muhammed Hüseyni Erdekanî, Abdullah Nuranî, s. 433-436, Merkez-i Neşr-i Danişgahî, Tahran, şemsi 1362; Subhanî, Cafer, İlahiyat ve Mearifi İslâmî, s. 290-297, İntişarat-ı Şafak, Kum, 2.baskı, şemsi 1379.</p>



<p><a href="#_ftnref2"><sup>[2]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; İbn Sina, İlahiyat-ı Şifa, Hasanzade Amulî, Hasan, Makale-i 9, s. 460, İntişarat-ı Defter-i Tebligat-ı İslâmî, Kum, 1. baskı, şemsi 1376.</p>



<p><a href="#_ftnref3"><sup>[3]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Yasin, 79.</p>



<p><a href="#_ftnref4"><sup>[4]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Kıyamet, 3-4.</p>



<p><a href="#_ftnref5"><sup>[5]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Adiyat, 9.</p>



<p><a href="#_ftnref6"><sup>[6]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Yasin, 51.</p>



<p><a href="#_ftnref7"><sup>[7]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bakara, 259.</p>



<p><a href="#_ftnref8"><sup>[8]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bakara, 260.</p>



<p><a href="#_ftnref9"><sup>[9]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Meadihah, Abdulmecit, Hurşid-i bi-Gurub-i Nehcü’l-Belağa, hadis 182, s. 218, Neşr-i Zerre, 1. baskı, şemsi 1373.</p>



<p><a href="#_ftnref10"><sup>[10]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; a.g.e, hadis 82, s. 80.</p>



<p><a href="#_ftnref11"><sup>[11]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; a.g.e, hadis 108, s. 125.</p>



<p><a href="#_ftnref12"><sup>[12]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Mürselat, 42; Muminun, 19; Saffat, 42; Duhan, 55.</p>



<p><a href="#_ftnref13"><sup>[13]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Vakıa, 21; Tur, 22.</p>



<p><a href="#_ftnref14"><sup>[14]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Rahman, 72; Vakıa, 22.</p>



<p></p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/yeniden-dirilisin-cismani-veya-ruhani-olusu/">Yeniden Dirilişin Cismani veya Ruhanî Oluşu</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/yeniden-dirilisin-cismani-veya-ruhani-olusu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yaşamda Sürekli Zorluklarla Karşılaşmak</title>
		<link>https://www.caferilik.com/yasamda-surekli-zorluklarla-karsilasmak/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/yasamda-surekli-zorluklarla-karsilasmak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 19 May 2020 22:21:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<category><![CDATA[Soru Cevap Arşivi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.islamex.com/?p=3982</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru Bir müddet önce başladığım işte zarar ettim. Aile fertlerim sürekli hastalar. Ailede çalışan sadece benim ve hayat yükünü yalnız başıma omuzlamaktayım. Lütfen benim için bir çözüm yolu önerin. Kısa Cevap İnsanlar sürekli değişik yollarla Allah’ın sınamasına tabi tutulur ve başarılı şahıslar ancak bu sınamalardan yüz akıyla çıkanlardır. Bu esas uyarınca Allah’ın rahmetinden meyus olmayın [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/yasamda-surekli-zorluklarla-karsilasmak/">Yaşamda Sürekli Zorluklarla Karşılaşmak</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>   </p>



<h2></h2>



<h3>Soru</h3>



<p>Bir müddet önce başladığım işte zarar ettim. Aile fertlerim sürekli hastalar. Ailede çalışan sadece benim ve hayat yükünü yalnız başıma omuzlamaktayım. Lütfen benim için bir çözüm yolu önerin.</p>



<h3>Kısa Cevap</h3>



<p>İnsanlar sürekli değişik yollarla Allah’ın sınamasına tabi tutulur ve başarılı şahıslar ancak bu sınamalardan yüz akıyla çıkanlardır. Bu esas uyarınca Allah’ın rahmetinden meyus olmayın ve Allah’a dua etmeyle, O’ndan rızık talebinde bulunmayla ve sorunları gidermeyi istemeyle birlikte mevcut durumunuzun iyileşmesi için çalışın. Her halükârda sabır göstererek ve şükrederek Allah’tan iyi bir ödül alacağınızı bilin.</p>



<h3>Ayrıntılı Cevap</h3>



<p>Ahiret ve uhrevî daimî yaşama inanan her imanlı insan saadet ve mutluğunu yalnız bu dünyada aramaz. Elbette bu dünyada ona sahip olmanın veya onu istemenin bir engeli yoktur. İmam Sâdık (a.s) şöyle buyurmuştur:</p>



<p>“Servet ve evlatlar bu dünya için faydalıdır, ahiret içinse iyi işler değerlidir. Ama Allah her ikisini birden nadiren insana hediye etmektedir.”<a href="#_ftn1">[1]</a></p>



<p>Aynı şekilde şöyle buyurmuştur:</p>



<p>“Dünya mümin için bir zindan gibidir. Zindan yaşamının onun için hoş geçmesi beklenebilir mi?” <a href="#_ftn2">[2]</a></p>



<p>İmam Hasan Mücteba’nın (a.s) buyurduğuna göre ise zahirde zengin ve nimetler içinde olan imanlı fertler, Allah’ın ahiretteki vaatlerini göz önünde bulundurarak ve onu dünyanın sınırlı ve gidici servetiyle mukayese ederek kendilerini zindandaymış gibi hissederler.<a href="#_ftn3">[3]</a> Bu esas uyarınca ilk merhalede ahireti düşünmeli, sonraki merhalede Allah’tan dünya yaşamını da bizim için daha kolay kılmasını istemeliyiz. Bununla birlikte, eğer Allah bir şahsa üstün ekonomik imkânlar vermişse ve onu hastalık, derbederlik ve buna benzer sorunlardan uzak kılmışsa, o halde Allah onu daha çok sevmektedir, diye bir düşünceye kapılmamalıyız. Allah’ın, mümin kulunun iyiliğini herkesten daha iyi bildiğine ve onun için aldığı her kararda bir hayır olduğuna kesin bir şekilde inanmalıyız. İmam Sâdık (a.s) şöyle buyurmaktadır:</p>



<p>“Ben mümin kul hakkında hayrete düşmekteyim. Zira Allah onun için neyi mukadder etmişse, sonunda bu kul için hayırdır. Eğer onu makasla parça parça etmeleri mukadder ise onun için iyidir ve eğer dünyanın doğu ve batısının onun olması mukadder ise yine onun faydasınadır!” <a href="#_ftn4">[4]</a></p>



<p>Bu farklılıkları hatta peygamberler arasında bile müşahede etmekteyiz. Örneğin Hz. Süleyman (a.s) gibi bir peygamber engin bir alana hükmetmekteydi ve cinler, insanlar ve kuşlar kendisinin hizmetindeydi.<a href="#_ftn5">[5]</a> Rüzgârlar onun emrindeydi ve istediği yere kendisini götürmekteydiler.<a href="#_ftn6">[6]</a> Öte taraftan Hz. Eyyûb (a.s) gibi bir peygamber ise birçok zorluk ve sorun içinde yer almaktaydı.<a href="#_ftn7">[7]</a> Bu, Allah’ın Hz. Süleyman’ı (a.s) Hz. Eyyûb’e (a.s) tercih ettiğine bir delil olamaz. Sadece her kulun ayrı bir şekilde sınandığına delil teşkil eder. Bu meseleyi ve Allah nezdinde kullar için bir takım makamlar olduğu ve malları verme veya şahsa bedensel bir zararın gelmesi dışında bu makamlara ulaşmanın mümkün olmadığı<a href="#_ftn8">[8]</a> veyahut yaşamın zorlukları ne kadar çok olursa bunun karşılığında Allah’ın vereceği mükâfatın daha çok olacağı ve Allah’ın bir kulu sevdiği zaman onu büyük zorluklara müptela kıldığını<a href="#_ftn9">[9]</a> bilmekle, zorluklar bizim için daha kolay olacaktır. Ama tüm bu belirtilenler, sadece köşeye kapanıp zorluklara tahammül etmemizi ve Allah’tan dünyevî yaşamımızı iyileştirmesi için yardım talebinde bulunmamamızı gerektirmez. Aksine zorluklara tahammül etmenin bir mükâfatı ve onların bertaraf olması için dua etmenin de ayrı bir mükâfatı bulunmaktadır.</p>



<p>Bu esas uyarınca, İmamlarımızdan (a.s) sorunların bertaraf edilmesi hakkında bir takım tavsiyeler nakledilmiştir. Şimdi bu rivayetleri burada naklediyor ve sizi bekleyen uhrevî mükâfatın yanı sıra, dünyevî sorunlarınızın da azalmasını ümid ediyoruz.</p>



<p>1. Çok az miktarda olsa da sadaka vermek, Allah’ın rahmetine nail olmanıza neden olabilir. İmam Sâdık (a.s) şöyle buyuruyor:</p>



<p>“Hastalar, kendinizi sadaka ile tedavi edin, dualarınız ile kendinizi belalardan uzak kılın ve rızık ve azığınızı sadaka vererek Allah’tan isteyin.” <a href="#_ftn10">[10]</a></p>



<p>Başka bir tabirle sadaka bir çeşit Allah ile ticaret sayılmaktadır. Bu hususta İmam Sâdık (a.s) evlatlarına şu miktarda sadaka verin diye buyurmuş ve evlatları eğer bu miktarda sadaka verirsek bizim için bir şey kalmayacaktır dediklerinde de Allah onun karşılığını bize verecektir, çünkü sadaka rızkın kilididir, diye buyurmuştur.<a href="#_ftn11">[11]</a></p>



<p>2. Yaşamdaki bereketin yollarından birisi de istiğfardır. İmamlarımız (a.s) Kur’an âyetlerine<a href="#_ftn12">[12]</a> dayanarak istiğfarın mal, evlat, dünya ve ahiret hayrının çoğalmasını sağladığını belirtmişlerdir.<a href="#_ftn13">[13]</a></p>



<p>3. Rivayet ve dua kitaplarında Allah’tan rızık dilemek için değişik dualar bulunmaktadır.<a href="#_ftn14">[14]</a> Kendi çabalarınızın yanı sıra bu dualardan da yararlanabilirsiniz. Örneğin aşırı fakirliği bertaraf etmek için tavsiye edilen<a href="#_ftn15">[15]</a> “la havle vela kuvvete illa bilah” zikrini devamlı söylemeye işaret edilebilir.</p>



<p>4. Ümitsiz Olmamak: En büyük günahlardan birisi Allah’ın rahmetinden ümitsiz olmaktır.<a href="#_ftn16">[16]</a> Bu esas uyarınca, her ne kadar Hz. Eyyûb (a.s) gibi yoksulluk, hastalık, mal ve evlatların elden gitmesine duçar olsak ve Hz. Yakub (a.s) gibi yıllarca beklesek de Allah’tan yüz çevirmemeli ve ümitsiz olmamalıyız. Çünkü zorluklardan sonra rahatlıklar pekâlâ gelebilir.<a href="#_ftn17">[17]</a> Elbette fakirlik, hastalık ve diğer yaşam sorunları insan hayatında kesinlikle rahatsız edici etkiler oluşturmaktadır. Bu tabiidir ve ilahi kazaya razı olmayla da çelişmemektedir. Nitekim Hz. Yakub’un (a.s) gözleri aşırı rahatsızlıktan dolayı görmez olmuştu ama o yüce şahsiyet hiçbir zaman Allah’ın rahmetinden ümitsiz olmamıştı.</p>



<p>5. Sürekli Çabalamak: Medine Şiilerinden birisi aşırı bir fakirliğe duçar oldu ve durumu vahimleşti. İmam Sâdık (a.s) bu durumu görünce kendisine şöyle buyurdu:</p>



<p>“Pazara git, kendin için bir yer seç, tezgâhını ser, bir testi su kenarına koy ve kazanç yerinden ayrılma!”</p>



<p>İmam’ın (a.s) bu buyruğunu yerine getirdikten sonra bu şahsın durumu zamanla iyileşmeye başladı.<a href="#_ftn18">[18]</a> İmam’ın (a.s) o şahsa buyurduğu şeylerin ona özgü olduğunu biliyoruz. Tüm fertlerin böyle bir şey yapması gerektiği düşünülmemelidir. Ama İmam’ın (a.s) buyruklarından elde edilen nokta şudur: Allah’tan rızık istemekle beraber, aynı zamanda ciddiyet ve çaba göstermeli, gevşeklik ve tembellikten de kaçınmalıyız.</p>



<p>6. Yaşam harcamalarında dengeye riayet etmek de yaşama bereket katan yollardan biri olabilir. Çünkü geliri az olmasına karşın maalesef gelirleriyle uyuşmayan harcamalar yapan insanlar da gözlemlenmektedir. Oysaki bu harcamalar olmadan da hayata devam edilebilir. Bir rivayette dört grubun duasının kabul edilmeyeceği belirtilmiştir. Bunlardan iki gurup daha önce kendilerine işaret edilen, evinde oturup hiçbir çaba göstermeden Allah’tan rızık isteyen kimseler ve diğer gurup ise malı olan ama onu boş şeylere harcayan ve sonra Allah’tan rızık talebinde bulunan kimselerdir. Yüce Allah bu gruba “Ben yaşamda size dengeli davranmayı emretmedim mi?” diye buyurmaktadır. Bu rivayette mallarını diğerlerine senetsiz olarak borç verenler de bu gurupta yer alan insanlardan sayılmıştır.<a href="#_ftn19">[19]</a></p>



<p>7. Başkalarına ve özellikle de anne ve babaya kendileri hayattayken veya vefat ettikten sonra yapılan iyilik, rızkın çoğalmasına neden olur.<a href="#_ftn20">[20]</a> Rivayetlerde rızkın çoğalmasına neden olan başka birçok husus daha sayılmıştır. Ezan okurken müezzine eşlik etmek<a href="#_ftn21">[21]</a>, tırnak ve bıyık kesmek, başı gül suyu ile yıkamak<a href="#_ftn22">[22]</a>, bakımlı ve güzel kokulu olmak, yaşanan yeri temiz tutmak<a href="#_ftn23">[23]</a>, komşulara iyi davranmak<a href="#_ftn24">[24]</a>, İmam Hüseyin’in (a.s) kabrini ziyaret etmek<a href="#_ftn25">[25]</a> vb.<a href="#_ftn26">[26]</a> hususlara işaret edilebilir.</p>



<p></p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p><a href="#_ftnref1"><sup>[1]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Meclisî, Muhammed Bâkır, Biharu’l-Envar, Müessese-i el-Vefa, Beyrut, h.k. 1404, c. 67, s. 225.</p>



<p><a href="#_ftnref2"><sup>[2]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; a.g.e., c. 65, s. 221, 11. rivayet.</p>



<p><a href="#_ftnref3"><sup>[3]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; a.g.e., c. 43, s. 346.</p>



<p><a href="#_ftnref4"><sup>[4]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Hürr Âmulî, Muhammed b. el-Hasan, Vesailu’ş-Şia, Müessese-i Âlu’l-Beyt, Kum, h.k. 1409, c. 3, s. 250, 3544. rivayet.</p>



<p><a href="#_ftnref5"><sup>[5]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Neml, 17.</p>



<p><a href="#_ftnref6"><sup>[6]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Sebe, 12.</p>



<p><a href="#_ftnref7"><sup>[7]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Enbiya, 83.</p>



<p><a href="#_ftnref8"><sup>[8]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Vesailu’ş-Şia, c. 3, s. 262, 3587. rivayet.</p>



<p><a href="#_ftnref9"><sup>[9]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; a.g.e., c. 3, s. 252, 3553. rivayet.</p>



<p><a href="#_ftnref10"><sup>[10]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; a.g.e., c. 9, s. 375, 12276. rivayet.</p>



<p><a href="#_ftnref11"><sup>[11]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; a.g.e., c. 9, s. 369, 12260. rivayet.</p>



<p><a href="#_ftnref12"><sup>[12]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Nuh, 10-11.</p>



<p><a href="#_ftnref13"><sup>[13]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Biharu’l-Envar, c. 88, s. 336, 20. rivayet, c. 92, s. 293.</p>



<p><a href="#_ftnref14"><sup>[14]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Örnek olarak Biharu’l-Envar, c. 92, s. 293, 11. Bâb.</p>



<p><a href="#_ftnref15"><sup>[15]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Vesailu’ş-Şia, c. 17, s. 218, 9159. rivayet.</p>



<p><a href="#_ftnref16"><sup>[16]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Yusuf, 87.</p>



<p><a href="#_ftnref17"><sup>[17]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; İnşirah, 5-6.</p>



<p><a href="#_ftnref18"><sup>[18]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Vesailu’ş-Şia, c. 17, s. 56, 21966. rivayet.</p>



<p><a href="#_ftnref19"><sup>[19]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; a.g.e., c. 7, s. 124, 8908. rivayet.</p>



<p><a href="#_ftnref20"><sup>[20]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; a.g.e., c. 18, s. 381, 23874. rivayet.</p>



<p><a href="#_ftnref21"><sup>[21]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; a.g.e., c. 1, s. 314, 828. rivayet.</p>



<p><a href="#_ftnref22"><sup>[22]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; a.g.e., c. 2, s. 60, 1480. rivayet.</p>



<p><a href="#_ftnref23"><sup>[23]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; a.g.e., c. 5, s. 7, 5746. rivayet.</p>



<p><a href="#_ftnref24"><sup>[24]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; a.g.e., c. 12, s. 123, 15831. rivayet.</p>



<p><a href="#_ftnref25"><sup>[25]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; a.g.e., c. 14, s. 413, 19483. rivayet.</p>



<p><a href="#_ftnref26"><sup>[26]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; a.g.e., c. 15, s. 347, 20704. rivayet.</p>



<p></p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/yasamda-surekli-zorluklarla-karsilasmak/">Yaşamda Sürekli Zorluklarla Karşılaşmak</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/yasamda-surekli-zorluklarla-karsilasmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Vahhabiler</title>
		<link>https://www.caferilik.com/vahhabiler/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/vahhabiler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 19 May 2020 22:21:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<category><![CDATA[Soru Cevap Arşivi]]></category>
		<category><![CDATA[vahhabilik]]></category>
		<category><![CDATA[vahhabiler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.islamex.com/?p=3991</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru İslamcı radikaller ve özellikle de Vahhabilerin inanç çerçevesini ve Şia’ya yönelttikleri eleştirileri açıklar mısınız? Kısa Cevap Vahhabiler, Muhammed bin Abdulvahhab’ın takipçileridir. O, İbn Teymiyye ve öğrencisi İbn Kayyım Cevzî ekolünün takipçisi olup Arap yarımadasında yeni bir inancın temelini atmıştır. Vahhabilik İslamî fırkalardan sayılıp Arabistan, Pakistan ve Hindistan gibi bazı ülkelerde taraftarları mevcuttur. Onların inancına [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/vahhabiler/">Vahhabiler</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>   </p>



<h2></h2>



<h3>Soru</h3>



<p>İslamcı radikaller ve özellikle de Vahhabilerin inanç çerçevesini ve Şia’ya yönelttikleri eleştirileri açıklar mısınız?</p>



<h3>Kısa Cevap</h3>



<p>Vahhabiler, Muhammed bin Abdulvahhab’ın takipçileridir. O, İbn Teymiyye ve öğrencisi İbn Kayyım Cevzî ekolünün takipçisi olup Arap yarımadasında yeni bir inancın temelini atmıştır. Vahhabilik İslamî fırkalardan sayılıp Arabistan, Pakistan ve Hindistan gibi bazı ülkelerde taraftarları mevcuttur. Onların inancına göre Peygamber (s.a.a) ve İmamlardan (a.s) hacet istemek, Peygamber (s.a.a) ve temiz İmamların kabirlerine ziyarette bulunmak, saygı göstermek ve onları yüceltmek bir tür bidat ve putperestlik sayılır ve haramdır. Onlar namaz dışında Peygamber’e (s.a.a) selam göndermeyi, saygı duymayı ve onu yüceltmeyi caiz bilmezler. Onun dünyevî hayatının sonunu, onun yüceltilmesi ve anılmasının sonu olarak görürler. İmamlar ve büyük şahsiyetlerin kabirlerine her türlü yapı, kubbe ve eşiği bidat addederler. Allah Resulü’nün (s.a.a) tüm beşerî yetersizlik ve zaafları taşıyan bir insan olduğuna, dünyadan göçtüğüne, bizden ve bugünkü dünyadan hiçbir haberinin olmadığına ve kabrini ziyaret etmenin haram olduğuna inanırlar. Vahhabilere göre yukarıdaki hususları terk etmeyen bir insan muvahhit ve Müslüman olamaz. Hatırlatmalıyız ki bu inançlar Şia ve Ehl-i Sünnet’ten birçok âlim tarafından eleştiriye tabi tutulmuş ve reddedilmiştir.</p>



<h3>Ayrıntılı Cevap</h3>



<p>Vahhabiler, Muhammed bin Abdulvahhab bin Necdî’nin (1703-1792) takipçileridir. Bu fırkanın adı onun babasının adı olan Abdulvahhab’tan alınmıştır.<a href="#_ftn1">[1]</a> Vahhabilik İslamî fırkalardan sayılıp Arabistan, Pakistan ve Hindistan gibi bazı ülkelerde taraftarları mevcuttur. Muhammed Cevat Muğniyye “Hazihi Hiye el-Vahhabiyye” kitabında Muhammed bin Abdulvahhab’ın kitaplarına ve diğer Vahhabilerin eserlerine atıfta bulunarak şöyle yazar: Vahhabilere göre belirli hususları (ilerde işaret edilecektir) terk etmeyen bir insan ne muvahhit ve ne de Müslümandır.<a href="#_ftn2">[2]</a></p>



<p>Oysaki tüm Müslümanlar şehadeteyni söyleyen herkesin Müslüman olduğuna, kan ve malının korunacağına inanmaktadır. Vahhabiler ise amelsiz sözün bir değer ve itibarının olmadığını, dolayısıyla şehadeteyni söyleyen ama ölülerden yardım isteyen herkesin kâfir ve müşrik olacağını ve de kan ve malının helal kılınacağını söylemektedir. Vahhabi mezhebi bugün Suudi Arabistan’da resmi mezheptir. Bu mezhep âlimlerinin verdiği fetvalar devlet tarafından icra edilmektedir. Onlar mezhebin fer’î hususlarında Ahmet bin Hanbel’e uymakta ve dört mezhep (Hanefî, Şafiî, Hanbelî ve Malikî) takipçilerinin hiçbirini eleştirmemekte ama Şia ve Zeydiye gibi diğer mezhep takipçilerini tenkide tabi tutmaktadırlar.<a href="#_ftn3">[3]</a></p>



<p>Vahhabiliğin inançlarını belirtmeden önce şirk hakkında kısa bir mukaddimeyle açıklamada bulunmamız lazımdır: Şirk sözlükte ortak karar kılmak ve iki ortağın birleşmesidir.<a href="#_ftn4">[4]</a> Kur’an ıstılahında Haniflik karşısında kullanılır ve şirkten kasıt ise Yüce Allah’a ortak, eş ve benzer koşmaktır. Hanif, dalaletten doğruluk ve dürüstlüğe temayül etmektir. Halis tevhit takipçileri şirkten yüz çevirip bu temel esasa temayül ettiklerinden onlara Hanif denmektedir. Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de Peygamberine şöyle buyurmaktadır:</p>



<h5>“De ki: Şüphesiz Rabbim beni doğru bir yola, dosdoğru bir dine, Hakk’a yönelen İbrahim’in dinine iletti. O, Allah’a ortak koşanlardan değildi.”<a href="#_ftn5"><strong>[5]</strong></a></h5>



<p>Aynı şekilde şöyle buyurmaktadır: “Ve: Bir muvahhid (hanif) olarak yüzünü dine doğru yönelt ve sakın müşriklerden olma.”<a href="#_ftn6">[6]</a> Bundan dolayı Kur’an açısından şirk, Hanif dininin mukabil noktasında yer alır ve şirki tanımak için, eşya zıddı vasıtasıyla tanınır kaidesince Hanif dinini tanımak gerekir. Bir cümleyle şirkin tevhidin zıddı olduğu söylenebilir. Tevhidin kısımları olduğu gibi, şirkin de kısımları vardır. Genel bir sınıflandırmayla inançtaki şirk ve ameldeki şirk olmak üzere şirk iki kısma ayrılır. İnançtaki şirk de üç kısma ayrılır:</p>



<p>1- Ulûhiyetteki Şirk: Bağımsız olarak tüm cemal ve kemal sıfatlarına sahip Allah dışındaki bir varlığa inanmaktır. Böyle bir inanç, küfre sebep olur.<a href="#_ftn7">[7]</a> Bu nedenle Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:</p>



<h5>“Allah, Meryem oğlu Mesih’tir” diyenler kesinlikle kâfir oldular.”<a href="#_ftn8"><strong>[8]</strong></a></h5>



<p>2- Yaratmadaki Şirk: İnsanın evrendeki hususlarda yaratma ve müdahalenin ellerinde olacağı şekilde evren hakkında iki bağımsız özneye inanmasıdır. Nitekim Mecusîler (Zerdüştlüğe inananlar) hayır (Yezdan) ve şer (Ehrimen) diye iki özneye inanırlar.</p>



<p>3- Rububiyetteki Şirk: Evrenin yönetilmesinin her ayrı rabbe bağımsız olarak verildiği anlamında insanın evrende muhtelif rablerin varlığına ve Allah’ın da rablerin rabbi olduğuna inanmasıdır. Nitekim Hz. İbrahim (a.s) dönemindeki müşrikler bu tür bir şirke müptela idiler; bir gurup yıldızları, bir gurup ayı ve diğer bir gurup da güneşi rab bilmekteydi.</p>



<h5>Amel Esnasındaki Şirk</h5>



<p>Amel esnasındaki şirki ibadet ve tapınmadaki şirk olarak adlandırırlar. Bu, insanın bazılarının ulûhiyet veya yaratıcılık veyahut rububiyetine inanmasından dolayı kendilerine tazim ve huşuda bulunması ve saygı göstermesi anlamındadır. Bunlar Kur’an-ı Kerim’den elde edilen şirkin ölçü ve kıstaslarıdır. Ama bir gurup ve bu cümleden olmak üzere Vahhabiler, şirk için kendilerince bir takım ölçü ve kıstaslar yaratmış ve onlarla diğer Müslümanları şirk ile itham etmektedirler. Bizim bakışımızda onların şirk için tayin ettikleri ölçü ve kıstasların hiçbir itibarı yoktur. Zira onların ölçüleri Kur’an âyetleri, Yüce Hz. Resulullah (s.a.a) ve onun halifelerinin (on iki imam) yaşam metodu ile farklılık arz etmektedir. Burada Vahhabiliğin bazı inançlarına işaret ediyoruz:</p>



<p>1- Onlar, Allah dışında bir başkasının gaybî hâkimiyetine inanma hakkında şöyle demektedirler: “Eğer bir kimse Peygamber (s.a.a) veya Allah’ın evliyaları gibi onun dışındakilerden yardım dilerse ve onların kendisinin duasını işittiğine, halinden haberdar olduklarına veya hacetini gidereceklerine inanırsa, bunlar büyük şirk türlerinden sayılır.”<a href="#_ftn9">[9]</a></p>



<p>2- Ölülerden yardım dilemek: Vahhabilere göre ölülerden hacet istemek, yardım dilemek ve onlara (peygamber ve masum imamlar olsa bile) teveccüh etmek şirkin türleridir. Bu, dünyadaki şirkin esas ve temelidir.<a href="#_ftn10">[10]</a></p>



<p>3- Dua ve tevessül bir çeşit ibadettir. Onlar şöyle demekteler: “İbadet Allah’a özgüdür ve dua da bir çeşit ibadettir. Öyleyse Allah’tan başkasından istemek şirktir.”<a href="#_ftn11">[11]</a></p>



<p>4- Kabirleri ziyaret etmek şirktir.</p>



<p>5- Peygamber ve salihlerin eserlerini kutsamak şirktir.</p>



<p>6- Peygamber’in (s.a.a) doğum gününü kutlamak şirktir.</p>



<p>7- Kabirler üzerine kubbe ve eşik inşa etmek şirktir.</p>



<p>Bu uydurulmuş inanç ve ölçüler iki bölüme ayrılabilir:</p>



<p>1- Vahhabiler bu ölçü ve amellerin bir kısmını inançta şirk bilmeleri nedeniyle onlara müşrikçe ameller demektedirler. Onların bu kısım inançlarının reddi hakkında şöyle söylemek mümkündür: Gaybî hâkimiyet, şifa vermek, hacet gidermeye inanmak gibi hususların tümü Yüce Allah’a isnat edilmesi ve diğerlerinin yaptıkları her şeyin Yüce Allah tarafından olup kendilerine verildiği şeklinde olması durumunda şirk olmayacaktır. Zira burada Allah dışında bir kimse için hiçbir bağımsızlık gözetilmemiştir.</p>



<p>Ulûhiyetteki şirk, yaratmadaki şirk ve rubûbiyetteki şirk tanımında söylediğimiz üzere inançtaki şirk türleri, insanın Allah dışındaki bir varlığın bağımsız olarak kemal ve cemal sıfatlarına sahip olduğuna yahut bağımsız olarak yaratabilmesine veyahut bağımsız olarak yönetebilmesine inanması durumunda tahakkuk eder. Ama onun gücü Allah’a bağımlı bir güçse, artık şirkin manası olmayacaktır. Resulullah (s.a.a) ve onun halifelerinden yardım, hacet isteyen veya onların fevkalade gücü olduğuna vb. inanan biz ve diğer Müslümanlar, bu makamın Allah tarafından onlara bahşedildiğine inanıyoruz. Bu kayıtla yine de şirk midir bu?</p>



<p>2- Onların şirk bildiği ikinci kısım hususlar, Peygamber’in (s.a.a) doğum gününü kutlamak, kabirler üzerine kubbe ve eşik yapmak, türbeyi öpmek vb. söz konusu amelleri ibadet sanmalarıdır. Bu inançlara cevap verirken onlara şöyle diyoruz: Sizler ibadetin manasını doğru anlamamışsınız. İbadet, bir takım özelliklere sahiptir ve bu özellikler ile ibadet Allah’a özgüdür. İbadet ulûhiyet, yaratıcılık ve rubûbiyete inanmadan kaynaklanan tazim ve huşudan ibarettir.</p>



<p>Bundan dolayı, bu tanımla eğer tazim ve huşu böyle bir inançtan kaynaklanmıyorsa, hiçbir surette ibadet sayılmaz. Bu nedenle Yüce Allah Yusuf Sûresinde Yusuf’un (a.s) kardeşlerinin onun karşısında secde etmelerini naklederken bunu şirk saymamıştır. Zira onlar hiçbir zaman Yusuf hakkında ulûhiyet, yaratıcılık ve rubûbiyet inancına sahip olmamışlardı. Sevinerek söylemeliyiz ki İslam dini âlimleri ve bilinçli bilginler bütün bu uydurulmuş husus ve ölçülere cevap vermişlerdir. Burada yargıda bulunmayı sizin selim aklınıza bırakıyoruz. Bu öğretiler fıtrat ve Kur’an ile mutabık olabilir mi? Risaletin ücreti addedilen Ehl-i Beyt’i sevmek bu mudur?<a href="#_ftn12">[12]</a> Kur’an, şehitler diridir ve Allah nezdinde rızıklandırılmaktadır diye buyurmuyor mu?<a href="#_ftn13">[13]</a> Peygamber’in (s.a.a) makamı şehitlerden daha mı küçüktür?!&#8230; Bugün bazı fırkalar bu meseleyi (şirk) diğerlerinin görüşlerini hata saymak için bir bahane olarak kullanmakta ve delil getirmede kendilerini zayıf ve eli boş gördükleri her zaman ve konumda diğerlerini şirk ile itham etmektedirler. Bu, İslamî olmayan, ahlak dışı ve sapkınca bir davranıştır. Elbette İslam dini âlimleri onların tüm eleştirilerini yanıtlamışlardır.<a href="#_ftn14">[14]</a> Daha fazla bilgi için kitaplara başvurabilirsiniz.</p>



<p></p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p><a href="#_ftnref1"><sup>[1]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Meşkûr, Muhammed Cevad, Ferheng-i Fırak-ı İslamî.</p>



<p><a href="#_ftnref2"><sup>[2]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; A.g.e.</p>



<p><a href="#_ftnref3"><sup>[3]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; A.g.e.</p>



<p><a href="#_ftnref4"><sup>[4]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Muhammed el-Bahreyn, c. 5, s. 293.</p>



<p><a href="#_ftnref5"><sup>[5]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; “De ki: Şüphesiz Rabbim beni doğru bir yola, dosdoğru bir dine, Hakk’a yönelen İbrahim’in dinine iletti. O, Allah’a ortak koşanlardan değildi.” (Enam/161)</p>



<p><a href="#_ftnref6"><sup>[6]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; “Ve: Bir muvahhid (hanif) olarak yüzünü dine yönelt ve sakın müşriklerden olma.” (Yunus/105)</p>



<p><a href="#_ftnref7"><sup>[7]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Hatırlatmak gerekir ki şirkin tüm türleri bir şekilde küfre sebep olur. Elbette kastımızın kelam ve fıkıh bağlamındaki küfür olduğuna dikkat edilmelidir.</p>



<p><a href="#_ftnref8"><sup>[8]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; “Allah, Meryem oğlu Mesih’tir” diyenler kesinlikle kâfir oldular.” (Maide/17)</p>



<p><a href="#_ftnref9"><sup>[9]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Mecmua-yı Fetava-yı Bin-i Baz, c. 2, s. 552.</p>



<p><a href="#_ftnref10"><sup>[10]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Fethu’l-Mecid, s. 68.</p>



<p><a href="#_ftnref11"><sup>[11]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; er-Red Âla’r-Rafize (Ali Asgar Rızvanî, s. 135-143’ten nakledilmiştir.)</p>



<p><a href="#_ftnref12"><sup>[12]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Şura, 23.</p>



<p><a href="#_ftnref13"><sup>[13]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Âl-i İmran, 169.</p>



<p><a href="#_ftnref14"><sup>[14]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Vahhabilik İnançları sorusunun cevabından iktibas edilmiştir.</p>



<p></p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/vahhabiler/">Vahhabiler</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/vahhabiler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Namazın Fürû-u Din’den Olması</title>
		<link>https://www.caferilik.com/namazin-furu-u-dinden-olmasi/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/namazin-furu-u-dinden-olmasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 19 May 2020 22:20:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<category><![CDATA[Soru Cevap Arşivi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.islamex.com/?p=3990</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru Namaz dinin direği ise neden Fürû-u Din’den sayılmıştır? Kısa Cevap Usul-u din, insanın akıl ve idrakıyla kabul ederek İslam’a girdiği inançlar topluluğuna denir. İslam’a girildikten sonra insanın üzerine bir takım bireysel ve toplumsal vazifeler farz olur ki onlardan biri namazdır. Namaz, ahkâmın içinde çok önemli bir yere sahip olduğundan ona dinin direği denmiştir. Ama [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/namazin-furu-u-dinden-olmasi/">Namazın Fürû-u Din’den Olması</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>   </p>



<h2></h2>



<h3>Soru</h3>



<p>Namaz dinin direği ise neden Fürû-u Din’den sayılmıştır?</p>



<h3>Kısa Cevap</h3>



<p>Usul-u din, insanın akıl ve idrakıyla kabul ederek İslam’a girdiği inançlar topluluğuna denir. İslam’a girildikten sonra insanın üzerine bir takım bireysel ve toplumsal vazifeler farz olur ki onlardan biri namazdır. Namaz, ahkâmın içinde çok önemli bir yere sahip olduğundan ona dinin direği denmiştir. Ama temel inançlardan olmadığı için usul-u dinden sayılmamıştır.</p>



<h3>Ayrıntılı Cevap</h3>



<p>Din, Arapça bir kelime olup, ıstılahta “İnsanın ve kâinatın bir yaratıcısı olduğuna ve bu inanca uygun amellerin olduğuna inanmak” demektir.<a href="#_ftn1">[1]</a> Dinin bu tanımı ve ıstılahî açıklaması dikkate alındığında her dinin iki bölümden meydana geldiği görülecektir:</p>



<p>1-Kök ve temel niteliğindeki inanç ya da inançlar.</p>



<p>2-Bu inanç temellerine uygun ve onlardan kaynaklanan amelî hükümler.<a href="#_ftn2">[2]</a></p>



<p>Birinci bölüme (inanç bölümüne) Usul-u din, ikinci bölüme (amelî hükümler bölümüne) ise fürû-u din denir.<a href="#_ftn3">[3]</a> Usul-u din’e usul (asıllar) denmesinin nedeni fikir ve akideye ait olmasından dolayıdır. Yani temeli ve esası din olan şeydir. İnsanın fürû-u dinin nitelik ve niceliğine ne ölçüde bağlı olduğu onun usul-u dinine ne kadar inancı olduğuna bağlıdır.<a href="#_ftn4">[4]</a></p>



<p>Usul-u dinin özel ve genel olmak üzere iki terimi vardır. Din hükümlerinin karşısında olan şey genel usul-u dindir. Belli bir dinin özelliklerinden (genel usul-u dine ilave olarak) bir ya da bir kaç temel inanca sahip olana da özel usul-u din denir.<a href="#_ftn5">[5]</a></p>



<p>İslam’ın usulü (genel manasıyla) tevhid, nübüvvet ve meaddır. Özel manadaki usul-u din (usul-u mezhep) ise bu üç tanenin yanı sıra adalet ve imameti de kapsamına almaktadır.</p>



<p>Bu açıklamayla usul-u dinin ne manaya geldiği ve neyi kapsadığı anlaşıldı. Yine fürû-u dinden kastın İslam’ın amelî ahkâmı olduğu da anlaşıldı. Usul-u din ilme dayalı olduğu için amele dayalı olan fürû-u dinden daha önce gelmektedir. Yani ilim ve itikat olmadığı sürece amelin manası yoktur. Ancak usul-u dindeki ilim tümüyle bir ilim değildir; yakinle beraber olan ilim, yani ilmu’l-yakindir.</p>



<p>Merhum Feyz-i Kaşanî bu konuda şöyle buyuruyor: “Bu ikisinin (ilim ve amel) en üstünü ilimdir. İlim bir ağaç, ibadet de onun meyvesi gibidir.”<a href="#_ftn6">[6]</a></p>



<p>O, ilim ve amel arasındaki bağlantı hakkında şöyle diyor: “İmanın kaynağı da ilimdir. Çünkü iman bir şeyi tasdik etmek olduğundan mecburen o şey önce kavranmalıdır; bu da ilimdir. İman, ilmin ölçüsü kadardır.”<a href="#_ftn7">[7]</a></p>



<p>Buna göre usul-u din, insanın herşeyden önce bilmesi ve yakin etmesi gereken şeylerdir. Böylece İslam’a girecek ve ardından amelî buyruklar gelecektir.<a href="#_ftn8">[8]</a> Çünkü “ilimi elde etmek ibadetten öncedir.”<a href="#_ftn9">[9]</a> İlmin derecesi de amelden önce olduğundan bunlara asıl denmiştir. İnsan İslam’a girdikten sonra fürû-u din denilen bir takım (namaz, zekât, oruç vb. gibi zâhirî; tevekkül, takva, şükür vb.g ibi bâtınî)<a href="#_ftn10">[10]</a> ibadetlerle karşılaşır. Ancak görüldüğü üzere fürû deyimi ibadet ya da ibadetlerin dinin direği olmasıyla çelişmez. İslam’ı bir eve benzetirsek, bu usulün o eve girmek için bir anahtar konumunda olduğunu göreceğiz. Bu evin, üzerine kurulduğu direkleri vardır. Bu bir ibare, bazı ibadetler için Ehl-i Beyt’ten (a.s) bize gelmiştir. İmam Bâkır (a.s) şöyle buyuruyor:</p>



<p>“İslam beş direk üzerine kurulmuştur: Namaz, zekat, hac, oruç ve velayet.” Zürare’nin sorusu üzerine ise “Velayet bu beşinin en üstünüdür.”<a href="#_ftn11">[11]</a> buyurmuştur.</p>



<p>İmam Sâdık da (a.s) bir rivayette ilim, marifet ve amelin yerlerine işaret ederek şöyle buyuruyor:</p>



<p>“Kulu ilahi kurba ulaştıran en üstün şey marifet, sonra da namazdır.”<a href="#_ftn12">[12]</a></p>



<p>Evet namaz çok önemli olduğu için ona dinin direği denilmiştir.<a href="#_ftn13">[13]</a> İmam Bâkır (a.s) şöyle buyuruyor:</p>



<p>“Eğer insanın namazı (kıyamette) kabul olursa diğer amelleri de kabul olur,<a href="#_ftn14">[14]</a> kabul olmazsa diğer amelleri de kabul olmaz.”<a href="#_ftn15">[15]</a></p>



<p>Ancak bu olağanüstü önem, namazın fürû-u dinden sayılmasına engel olmaz.</p>



<p></p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p><a href="#_ftnref1"><sup>[1]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Misbah Yezdî, Amuzeş-i Akaid, s. 11.</p>



<p><a href="#_ftnref2"><sup>[2]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; a.g.e., s. 12.</p>



<p><a href="#_ftnref3"><sup>[3]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; a.g.e.</p>



<p><a href="#_ftnref4"><sup>[4]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Şeyh Ali Asğar Kaimî, Usul-u İtikadat, s. 5.</p>



<p><a href="#_ftnref5"><sup>[5]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Amuzeş-i Akaid (Özet ve değiştirmeyle.)</p>



<p><a href="#_ftnref6"><sup>[6]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Molla Hüseyin Feyz-i Kaşanî, İlmu’l-Yakin fi Usulu’d-Din, c. 1, s. 4-5.</p>



<p><a href="#_ftnref7"><sup>[7]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; a.g.e., s. 6-8.</p>



<p><a href="#_ftnref8"><sup>[8]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Seyyid Mahmud Mar’aşi Şuşterî, Meslek-i İmamiyye der Usul-u Akaid, s. 11.</p>



<p><a href="#_ftnref9"><sup>[9]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Molla Hüseyin Feyz-i Kaşanî, a.g.e., s. 12.</p>



<p><a href="#_ftnref10"><sup>[10]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; a.g.e.</p>



<p><a href="#_ftnref11"><sup>[11]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Şeyh Abbas Kummî, Sefinetu’l-Bihar, c. 3, s. 109.</p>



<p><a href="#_ftnref12"><sup>[12]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; a.g.e.</p>



<p><a href="#_ftnref13"><sup>[13]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; İmam Bâkır (a.s) buyuruyor: “Namaz dinin direğidir.” (Vesailu’ş-Şia, c. 4, s. 27)</p>



<p><a href="#_ftnref14"><sup>[14]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ancak rivayetlerde işaret edildiği gibi İslam’ın diğer direkleri kabul olunmazlarsa namaz da kabul olunmayacaktır. Örneğin rivayetlerde namazın kabul şartının velayeti kabul etmeye bağlı olduğu belirtilmiştir: “Amellerin kabul şartı velayettir.” (Bkz. Menakıb-ı Harezmî, s. 19 ve 252.)</p>



<p><a href="#_ftnref15"><sup>[15]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Şeyh Abbas Kummî, a.g.e., c. 3, s. 109.</p>



<p></p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/namazin-furu-u-dinden-olmasi/">Namazın Fürû-u Din’den Olması</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/namazin-furu-u-dinden-olmasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Usul-u Din’de Adaletin Yer Alması</title>
		<link>https://www.caferilik.com/usul-u-dinde-adaletin-yer-almasi/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/usul-u-dinde-adaletin-yer-almasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 19 May 2020 22:20:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<category><![CDATA[Soru Cevap Arşivi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.islamex.com/?p=3989</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru Neden Usul-i Din’de Allah’ın adalet sıfatı bir esas olarak kabul edilmekte ve diğer sıfatları Usul-i Din’den sayılmamaktadır? Kısa Cevap Şianın akaid temelleri Tevhid, Adalet, Mead, Nübüvvet ve İmamet’tir. Adalet, ilahi sıfatlardan biri olduğundan diğer sıfatlar gibi Tevhid’in içinde ele alınması gerekir, ancak sahip olduğu önemden dolayı ayrı olarak ele alınmıştır. Adalet sıfatının önemli olmasının [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/usul-u-dinde-adaletin-yer-almasi/">Usul-u Din’de Adaletin Yer Alması</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>   </p>



<h2></h2>



<h3>Soru</h3>



<p>Neden Usul-i Din’de Allah’ın adalet sıfatı bir esas olarak kabul edilmekte ve diğer sıfatları Usul-i Din’den sayılmamaktadır?</p>



<h3>Kısa Cevap</h3>



<p>Şianın akaid temelleri Tevhid, Adalet, Mead, Nübüvvet ve İmamet’tir. Adalet, ilahi sıfatlardan biri olduğundan diğer sıfatlar gibi Tevhid’in içinde ele alınması gerekir, ancak sahip olduğu önemden dolayı ayrı olarak ele alınmıştır.</p>



<p>Adalet sıfatının önemli olmasının nedeni, Adliye (Şiî ve Mutezilî) kelamı ile Eş’arî kelamının birbirlerinden ayrılmasına sebep olduğu içindir. Bu öyle bir sıfattır ki onu kabul veya reddetmek değişik ve çelişik sonuçlar doğurmaktadır. Ancak belirtmek gerekir ki, Eş’arîler Allah’ın adaletini reddetmiyorlar; onlar diyorlar ki Allah’ın yaptığı her şey akıla göre zulüm de olsa adalettir.</p>



<h3>Ayrıntılı Cevap</h3>



<p>Ehl-i Beyt mektebinin akaid temelleri Tevhid, Adalet, Mead, Nübüvvet ve İmamet’tir. Bütün Müslümanlar Tevhid, Adalet ve Mead’ı kabul etmekteler ama adalet ve imamet meselesi Oniki İmam Şiası ile diğer mezhepler arasında (Şia ile adalet meselesinde aynı görüşe sahip olan Mutezile’nin dışında) ihtilafa yol açmıştır.</p>



<p>Adalet, her ne kadar Allah’ın sıfatlarından biri ise de, akait ilmi ıstılahında tevhid lafzı Allah’ın adalet ve diğer sıfatlarını içine almış olsa da önemli meselelerden olduğu için Eşaire ile Adliye’nin (İmamiyye şiası ve ilahi adalete inanan Mutezile’nin) birbirinden ayrılmasına neden olmuştur. Bu ayrılığın doğurduğu birçok sonuç olduğundan ayrıca ele alınmış ve akaidin temellerinden sayılmıştır. Şia ve Mutezile ilahi adalete inandığı için onlara “Adliye” denmiştir.<a href="#_ftn1">[1]</a></p>



<h5>Adaletin Manası</h5>



<p>Adalete inanmak, hüsn ve kubh-i aklî’nin bölümlerindendir.<a href="#_ftn2">[2]</a> Adliye, fiillerin Allah-u Teâlâ’ya tekvinî ve teşriî (yasama) bağlantısının dışında hüsn (güzellik ve iyilik) ve kubhun (kötülük ve çirkinlik) olduğuna, insan aklının bir yere kadar fiillerin hüsn ve kubhunu anlayabildiğine inanmaktadır. Yani Allah, kabih iş yapmaz. Bunun manası Allah’a emir vermek veya O’nu sakındırmak (bunlardan Allah’a sığınırız) demek değildir. Manası şudur: Allah’ın kabih iş yapması imkânsızdır. Mutezile’nin bu konudaki görüşlerinin zaafı vardır ki ayrıca incelenmesi gerekir. “Ancak Şia’nın inancı Ehlibeyt İmamlarından aldığı öğretilere göre böyledir.”<a href="#_ftn3">[3]</a> Bu açıklamaya göre adalet, Allah’ın subutî kemal sıfatlarındandır.<a href="#_ftn4">[4]</a> Yani Yüce Allah zulmetmez, kabih fiil ve akl-ı selime aykırı bir şey yapmaz.<a href="#_ftn5">[5]</a> Adliye, hüsn ve kubh kaidesinden yola çıkarak nimet verene şükretmek, lütuf kaidesi, cebir ve ihtiyar meselesi ve bu meselenin doğurduğu sonuçlar gibi bazı kelamî kaideleri halletmiştir.<a href="#_ftn6">[6]</a></p>



<h5>Eşaire: Tarihi ve Akidesi</h5>



<p>Basralı olan Ebulhasan Eş’arî’nin taraftarlarına Eş’arî denmektedir. O yıllarca Ebu Ali Cubaî’nin (Mutezile şeyhi) öğrencilerinden idi. Ancak daha sonra ondan ayrılmış ve kendisine yeni bir kelam ekolü kurmuştur. Onun Mutezile’den ayrılmasının en büyük nedeni adalet ve Kur’an’ın yaratılması konusundaki ihtilafları oldu. Bu ayrılık h. 300 yılında gerçekleşti.<a href="#_ftn7">[7]</a> Eş’arîlerin metodu, Mutezile metodu olan burhan ve kelamın dışında olup Ehl-i Sünnet’in yolunu teyit ve takviye eden bir metottur.<a href="#_ftn8">[8]</a></p>



<p>Bu kelamî mektebin ilerlemesi ve Ehl-i Sünnet’in diğer mezheplerini etkisi altına almasında siyasi maksatlar gözardı edilemez. Abbasilerin döneminde h. 295’den 320’ye kadar yani Mütevekkil’in zamanından Muktedir’in zamanına kadar Mutezile ve akılcılara baskılar yapıldı. Bu süre (295-320) içinde Ebulhasan Eş’arî, Mutezile ekolünden tevbe etti ve Abbasi halifelerinin, daha sonra da Selçuklu padişahlarının kabul edip sürdürdüğü Ehl-i Hadis ekolüne girdi.<a href="#_ftn9">[9]</a></p>



<h5>Eşaire’nin İnançları</h5>



<p>Ebul Hasan Eş’ari, kelamını dört rükun ve her rüknü on asıl üzerine kurdu ki biz onlardan konumuzla ilgili olanlarına işaret edeceğiz:<a href="#_ftn10">[10]</a></p>



<p>-Allah, kullarının fiillerini yaratandır.</p>



<p>-Allah, insanın gücünün üstünde görev verebilir (yani aklî olarak kabih olan bir fiili yapabilir).</p>



<p>-Allah, günahsız kimselere azap edebilir.</p>



<p>-Şartlara uygun imam bulunmazsa, o andaki sultanın hükümlerine itaat gereklidir.</p>



<p>-Büyük günahı olan kimse tevbe etmeden ölürse, onun hükmü Allah’ın elindedir; isterse onu rahmetiyle bağışlar, isterse Peygamberinin şefaatine nail eder.</p>



<p>Yine diyorlar ki akılda eşyanın hüsn ve kubhuna delalet edecek herhangi birşey yoktur; şeriatın hüsn dediği şey iyidir ve kubh dediği şey kötüdür. Yani Allah, itaatkâr birini cehennem ateşine atabilir ve ebedî olarak onu orada tutabilir veya günahkâr birini cennete götürebilir (ve bu yaptığı da kabih değildir). Aklî hüsn ve kubhu nefyeden, bunun sonucu olarak ilahi adaleti nefyeden bütün bu batıl görüşlerden ve bireysel ve toplumsal yaşamı etkileyen gerekliliklerden dolayı, mezhep âlimleri, bu konuyu tekit etmek için ilahi adaleti akaidin temellerinden biri olarak zikrettiler.</p>



<p>Ancak belirtmek gerekir ki Eşaire, Allah’ın adaletini nefyetmiyor ama onların kelamına göre adalet Allah’ın yaptığı şeydir ve aklın onu anlaması için herhangi bir yol yoktur.</p>



<p></p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p><a href="#_ftnref1"><sup>[1]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ayetullah Misbah Yezdî, Amuzeş-i Akaid, s. 161.</p>



<p><a href="#_ftnref2"><sup>[2]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ayetullah Subhanî, Milel ve Nihel, c. 2, s. 332.</p>



<p><a href="#_ftnref3"><sup>[3]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ayetullah Misbah Yezdî, a.e., s. 162.</p>



<p><a href="#_ftnref4"><sup>[4]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bidayetu’l-Maarif (Farsça tercüme), c. 1, s. 112.</p>



<p><a href="#_ftnref5"><sup>[5]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Şeyh Muhammed Hüseyin Âl-i Kaşifu’l-Gıta, Aslu’ş-Şia ve Usuluha, s. 74.</p>



<p><a href="#_ftnref6"><sup>[6]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; a.g.e., s. 75.</p>



<p><a href="#_ftnref7"><sup>[7]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Muhammed Cevad Meşkur, Ferheng-i Fırak-ı İslami, s. 54.</p>



<p><a href="#_ftnref8"><sup>[8]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; a.g.e., s. 56.</p>



<p><a href="#_ftnref9"><sup>[9]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; a.g.e., s. 56; Ayetullah Subhanî, a.g.e., c. 2, s. 32.</p>



<p><a href="#_ftnref10"><sup>[10]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Muhammed Cevad Meşkur, a.g.e., s. 56-57-58.</p>



<p></p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/usul-u-dinde-adaletin-yer-almasi/">Usul-u Din’de Adaletin Yer Alması</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/usul-u-dinde-adaletin-yer-almasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Usul ve Fürû-u Dinin Kaynağı</title>
		<link>https://www.caferilik.com/usul-ve-furu-u-dinin-kaynagi/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/usul-ve-furu-u-dinin-kaynagi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 19 May 2020 22:19:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<category><![CDATA[Soru Cevap Arşivi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.islamex.com/?p=3988</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru Dinin usul ve fürû’u Ehlibeyt İmamlarının (a.s) hadislerinden mi alınmıştır? Eğer böyle ise lütfen kaynak gösteriniz. Değilse ne zaman ve kim tarafından böyle bir ayırım yapılmıştır? Kısa Cevap Dinin usul ve fürû’unun şu andaki şekli Ehlibeyt İmamlarının (a.s) hadislerinden alınmamıştır. Âlimler, dinî öğretileri bu şekilde bölümlere ayırmışlardır. Bu iki asılın geçmişi hicri birinci yüzyılın [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/usul-ve-furu-u-dinin-kaynagi/">Usul ve Fürû-u Dinin Kaynağı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>   </p>



<h2></h2>



<h3>Soru</h3>



<p>Dinin usul ve fürû’u Ehlibeyt İmamlarının (a.s) hadislerinden mi alınmıştır? Eğer böyle ise lütfen kaynak gösteriniz. Değilse ne zaman ve kim tarafından böyle bir ayırım yapılmıştır?</p>



<h3>Kısa Cevap</h3>



<p>Dinin usul ve fürû’unun şu andaki şekli Ehlibeyt İmamlarının (a.s) hadislerinden alınmamıştır. Âlimler, dinî öğretileri bu şekilde bölümlere ayırmışlardır. Bu iki asılın geçmişi hicri birinci yüzyılın ikinci yarısına dayanmaktadır. Ama bu ismi (usul-u din) kimin verdiği tam olarak belli değildir. Böyle ilmî konular genellikle âlimlerin sözleri ve düşüncelerinin neticesinde şekillenmekte ve din âlimlerinin kapsamlı ilmî hareketlerinin sonucu olarak doğmaktadır. Dolayısıyla belli bir kişinin olduğunu söylemek doğru olmaz.</p>



<h3>Ayrıntılı Cevap</h3>



<p>Bir şeyin aslı, bir binanın üzerine kurulduğu kök ve temel demektir. Buna göre usul-u din, din binasının üzerine kurulduğu temellerdir.<a href="#_ftn1">[1]</a></p>



<p>Usul-u din terimi, akaid ilminde kullanılan özel manasıyla<a href="#_ftn2">[2]</a> bütün dinlerin temellerini oluşturan akideler demektir.</p>



<p>Bütün tevhid dinlerinin temeli genel olarak üç ortak inanca dayanmaktadır:</p>



<p>1. Bir olan Allah’a inanmak.</p>



<p>2. Ahirette herkesin sonsuz yaşamı olduğuna, bu dünyada yaptıklarının karşılığını alacağına (mead) inanmak.</p>



<p>3. Allah tarafından insanları nihaî kemale, dünya ve ahiret saadetine götürecek peygamberlerin gönderildiğine inanmak.<a href="#_ftn3">[3]</a></p>



<p>Ancak bu terimler ve usul sözcüğünün böyle temel inançlarda kullanılması terimlere dayalıdır.<a href="#_ftn4">[4]</a> Bu konuda herhangi bir âyet ve rivayet yoktur. Sadece İslam âlimleri bazı meseleleri önemlerinden dolayı usul-u dinden saymışlardır.</p>



<p>Şia âlimleri, bütün tevhid dinlerinin ortak olduğu bu üç esasın yanına “İmamet” ve “Adalet” esaslarını da eklemişlerdir. Her ne kadar imamet, nübüvvetten sonra gelse de Peygamber’in (s.a.a) vefatından sonra Müslümanların arasında çıkan ihtilaflardan dolayı Şia, bu önemli akidesini ortaya koymak için imameti ve ona olan inancı kendi asıllarının içinde saymıştır. Zira aklî ve naklî deliller ve Peygamberimizin (s.a.a) tavsiyeleri üzerine, nübüvvet imametle devam etmezse din eksik olacak ve insanlar sapacaklardır.<a href="#_ftn5">[5]</a></p>



<p>Öte yandan İslam toplumunda bahsedilen en eski meselelerden biri “Cebir ve İhtiyar” meselesidir.<a href="#_ftn6">[6]</a></p>



<p>Bu konu 1. yüzyılda Müslümanların arasında geniş ve etkili bir şekilde yaygındı. Cebir ve ihtiyar meselesi kendisiyle beraber adalet meselesini de ortaya çıkardı. Zira ihtiyar ile adalet, cebir ile adaletsizlik arasında doğrudan bir ilişki vardır. Yani ihtiyarın, görev, mükâfat ve ceza adilce olursa bir manası olur. İnsan özgür olmazsa, ilahi irade veya doğal sebepler karşısında eli bağlı ve mecbur kalırsa artık görev, mükafat ve ceza manasını kaybeder. Bu mesele İslam dünyasında çok önemli ve etkili insani ve şahsi bir mesele olmasının yanı sıra işin içine siyaset de karıştığı için bu sebepten dolayı ölen ve hapse düşenler olmuştur. Emeviler cinayet işlemek için cebir (kaza-kader) meselesini bir bahane olarak ellerinde tutuyorlardı. Özgürlük taraftarlarını, dini bir akideye muhalefet ettikleri bahanesiyle öldürüyor veya hapse atıyorlardı. O zamanlar şu cümle çok meşhurdu: “Cebir ve teşbih Emevî (Benî Ümeyye’ye aittir), adalet ve tevhid de Alevî’dir (Ali’ye ve Şialarına aittir).”<a href="#_ftn7">[7]</a></p>



<p>Emevîler döneminde, Ma’bed Cuhenî ve Gaylan Dimeşkî irade ve ihtiyar inancına sahip oldukları için Haccac tarafından öldürülmüşlerdi. Abbasîlerin döneminde özellikle Me’mun ve Mu’tasım adaletin taraftarlığını yaptılarsa da Mütevekkil’in başa geçmesiyle işler tersine döndü ve Eşaire’nin görüşü (cebir taraftarları) İslam dünyasına (Şia’nın dışında) hâkim olmaya başladı ve günümüze kadar devam etti. Bu meselenin önem ve etkisinden dolayı Şia, usul-u dinin bir aslı olarak hep göz önüne alınsın diye adaleti, tevhidin ardından usul-u dinden saydı.</p>



<p>Fürû-u dine gelince, bu terim İslam’ın amelî ahkâmına denmektedir. Usul-u dinin rütbesi, yakinle beraber olan ilim bâbından olduğu için, amel babından olan fürû-u dinden önce gelmektedir. Yani ilim ve itikat olmadıkça amelin manası olmaz. Bu nedenle İslam’ın amelî ahkâmına fürû-u din denmektedir. Fürû-u din, usulün üzerine kuruludur. Merhum Feyz-i Kaşanî’nin dediği gibi, usul-u din ağaçtır, füru-u din ise onun meyvesidir. O şöyle buyuruyor: “Bu ikisinin (ilim ve amel) en değerlisi ilimdir. İlim ağaç, ibadet ise onun meyvesi gibidir.”<a href="#_ftn8">[8]</a></p>



<p></p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p><a href="#_ftnref1"><sup>[1]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ahmed er-Rahmani el-Hemedanî, İmam Ali (a.s), s. 586, Neşr-i Münir, Tahran.</p>



<p><a href="#_ftnref2"><sup>[2]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Muhammed Taki Misbah Yezdî, Amuzeş-i Akaid, s. 14, Neşr-i Beyne’l-Milel.</p>



<p><a href="#_ftnref3"><sup>[3]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Muhammed Bâkır Meclisî, Biharu’l-Envar, c. 65, Neşr-i Müessesetu’l-Vefa, Beyrut.</p>



<p><a href="#_ftnref4"><sup>[4]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Amuzeş-i Akaid, s. 14.</p>



<p><a href="#_ftnref5"><sup>[5]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Mütevatir bir hadis olan Sekaleyn Hadisi’nde, Kur’an ve İtret’in Peygamber’den (s.a.a) sonra insanları hidayet edeceği belirtilmiştir.</p>



<p><a href="#_ftnref6"><sup>[6]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Murtaza Mutahharî, Adl-i İlahi, s. 17, Neşr-i Sadra.</p>



<p><a href="#_ftnref7"><sup>[7]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Murtaza Mutahharî, İnsan ve Serneveşt, s. 64, Neşr-i Sadra.</p>



<p><a href="#_ftnref8"><sup>[8]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Molla Muhsin Feyz-i Kaşanî, İlmu’l-Yakin fi Usulu’d-Din, c. 1, s. 4-5, İntişarat-ı Bidar.</p>



<p></p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/usul-ve-furu-u-dinin-kaynagi/">Usul ve Fürû-u Dinin Kaynağı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/usul-ve-furu-u-dinin-kaynagi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Furu-u Din</title>
		<link>https://www.caferilik.com/furu-u-din/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/furu-u-din/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 19 May 2020 22:19:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<category><![CDATA[Soru Cevap Arşivi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.islamex.com/?p=3987</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru Furu-u Din nedir? Cevap İslam dinin kendi inanç sitemi üzerine bina ettiği; uyulması, yapılması yahut sakınılması gerekilen bu fer-i öğretilere “Füru-u Din” denilmektedir. Furu-u din eğer insanın iç dünyası ve ruhi boyutuyla alakalı ise buna ahlak ve eğer insanın dış dünyası, eylemi, pratik yaşantısıyla alakalı ise buna da “Fıkıh yahut Ahkâm” denilir. Fıkıh insanın [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/furu-u-din/">Furu-u Din</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>   </p>



<h2></h2>



<h3>Soru</h3>



<p>Furu-u Din nedir?</p>



<h3>Cevap</h3>



<p>İslam dinin kendi inanç sitemi üzerine bina ettiği; uyulması, yapılması yahut sakınılması gerekilen bu fer-i öğretilere “Füru-u Din” denilmektedir. Furu-u din eğer insanın iç dünyası ve ruhi boyutuyla alakalı ise buna ahlak ve eğer insanın dış dünyası, eylemi, pratik yaşantısıyla alakalı ise buna da “Fıkıh yahut Ahkâm” denilir. Fıkıh insanın daha çok fiziksel boyutu ile alakalıdır. Yüce Allah, insanların dünya ve ahretlerini düzene koymak ve onları saadete yolunda ilerlemelerini sağlamak için; yaşamın her anı için bir hüküm belirlemiştir. Bu hükümleri açıklama vazifesi “Fıkıh ilmi” ne aittir ve bu alanda uzman olan müçtehitler mükelleflerin her türlü sorularına cevap vererek ilahi hükümleri belirlemektedirler. Belirlenen bu fetvaların yer aldığı kitap müçtehidin risale/tam ilmihalleridir.</p>



<p>Yaşamımızın her anı için belirlenen fıkhi hükümler şunlardan ibarettir:</p>



<p>1- Vacip: Yüce Allahın kuldan mutlaka yapmasını istediği ve yapmadığı takdirde cezalandırılacağı iş. Sabah namazı, ramazan orucu gibi.</p>



<p>2- Haram: Kulun mutlaka yapmaması gereken ve yaptığı takdirde cezalandırılacağı iş. Faiz almak ve içki içmek gibi.</p>



<p>3- Müstehap: Yapılması güzel olan, İslami açıdan teşvik edilen ama yapılmadığı takdirde cezası olmayan iş. Gece namazı kılmak, geceleri suyu oturarak içmek gibi.</p>



<p>4- Mekruh: Yapılmaması daha iyi olan ama yapıldığı takdirde de cezası olmayan işlere denir. Örneğin sabah namazından sonra uyumak.</p>



<p>5- Mubah: Yapılıp yapılmaması insanın kendisine bırakılmıştır. Yeme-içme ve uyuma gibi.</p>



<p>Fur-u Din’in sayısı oldukça fazladır; ancak en belirgin olanları şunlardır:</p>



<p>1- Namaz</p>



<p>2- Oruç</p>



<p>3- Zekât</p>



<p>4- Humus</p>



<p>5- Hac</p>



<p>6- Cihat</p>



<p>7- İyiliği Emretmek</p>



<p>8- Kötülükten Sakındırmak</p>



<p>9- Tevelli, yani Allah’ın, Peygamber’in ve Ehlibeyt’in dostlarıyla dost olup onları sevmek.</p>



<p>10- Teberri, yani Allah’ın, Peygamber’in ve Ehlibeyt’in düşmanlarıyla düşman olup, onları sevmemektir.</p>



<p></p>



<p></p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/furu-u-din/">Furu-u Din</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/furu-u-din/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Usul-u Din</title>
		<link>https://www.caferilik.com/usul-u-din/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/usul-u-din/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 19 May 2020 22:18:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<category><![CDATA[Soru Cevap Arşivi]]></category>
		<category><![CDATA[Usul-u Din]]></category>
		<category><![CDATA[temel inançlar]]></category>
		<category><![CDATA[islamın şartları]]></category>
		<category><![CDATA[inanç esansları]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.islamex.com/?p=3986</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru Usul-u din nedir ve kaç tanedir, açıklayınız? Cevap Usul-u din, dinin temel inançlarını kapsar. İnsan aklını kullanarak ve akli delillerden yararlanarak her zaman karşısına çıkan üç sorunun cevabını bu bölümde alır: Beni ve bu âlemi yaratan birisi var mı, eğer varsa o kimdir? Yaratılış amacım ve bu dünyada bulunuş gayem nedir? Ölüm sonrası başka [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/usul-u-din/">Usul-u Din</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>   </p>



<h2></h2>



<h3>Soru</h3>



<p>Usul-u din nedir ve kaç tanedir, açıklayınız?</p>



<h3>Cevap</h3>



<p>Usul-u din, dinin temel inançlarını kapsar. İnsan aklını kullanarak ve akli delillerden yararlanarak her zaman karşısına çıkan üç sorunun cevabını bu bölümde alır:</p>



<p>Beni ve bu âlemi yaratan birisi var mı, eğer varsa o kimdir?</p>



<p>Yaratılış amacım ve bu dünyada bulunuş gayem nedir?</p>



<p>Ölüm sonrası başka bir yaşam var mı ve acaba dünyada yaptıklarımın karşılığını görecek miyim?</p>



<p>Ehlibeyt mektebine göre İslam dinin inanç esasları beştir: Tevhid, Adalet, Nübüvvet, İmamet, Mead.</p>



<h5>1- Tevhid</h5>



<p>Tevhit yaratıcı olarak sadece Allah’ı kabul etmek, onu bir bilmek ve kulluğun sadece ona özgü olduğuna inanmaktır.</p>



<p>Tevhid terimsel anlamda, Allah’ı ve varlığın kaynağını bir bilmek anlamındadır. İslâm da tevhid dini yani; bir, eşsiz ve tek olan Allah’a inanmak, ondan başka tapılmaya lâyık birinin (mabudun) olmadığını kabullenmektir. Eğer İslâm dinini bir cümlede özetlemek istersek, o cümle “La ilahe illallah” olacaktır.</p>



<p>Tevhidin birçok derecesi vardır. Tevhidin karşısında olan şirkin de aynı şekilde dereceleri vardır. Bu dereceler şunlardan ibarettir:</p>



<p>Zatta Tevhid: Varlık âleminin kaynağının yalnızca bir varlık olduğuna inanmaktır. Yani bütün varlıkları vasıtayla veya vasıtasız onun yarattığına, onu ise başka bir varlığın yaratmadığına inanmaktır.</p>



<p>İbadette Tevhid: İbadete layık olarak yalnız yüce Allah’ı bilmek ve ondan başkasına ibadet etmemektir.</p>



<p>Sıfatta Tevhid: Allah’ın zati sıfatlarının (ilim, kudret, hayat) zatının özü olduğuna inanmaktır. Allah’ın zati sıfatları kavram açısından çeşitli ve farklıdır; ama mistak açısından hepsi bir ve Allah’ın zatının kendisi olup ondan ayrı değildir.</p>



<p>Fiilde Tevhid: Âlemdeki varlıkların zatları bağımsız olmayıp, Allah’ın yaratığı ve ona bağımlı olmakla beraber, onların fiilleri de Allah’ın gücü ve kuvvetiyledir. Yani fiilde de, zatlarında oldukları gibi bağımsız değillerdir.</p>



<p>Allah’ı isim ve niteliklerini tanıma, onun ilimsel, bireysel ve toplumsal etkisinin ötesinde insanın saadeti için çok değerli ve etkili bir şeydir. İnsanın tekâmülü Yüce Allah’ı doğru bir şekilde tanımasına bağlıdır. Allah’ı lâyık olduğu şekliyle tanımayan, güzel işler yapmaya özen gösterse de asla insan-i kemalin son derecesine ulaşamayacaktır.</p>



<p>İnsanın Allah’ı doğru bir şekilde tanıması nefsanî kemalin en yüce derecesi olup, insanı hakikate ve Allah’a doğru yüceltir.</p>



<p>Ayrıca Allah’ın sıfatlarını bilmeden onu bilmek imkânsızdır. Kul, Allah’ı sıfatları ile tanıyabilir. Yüce Allah’ın sıfatlarını şu başlıklar altında toplaya biliriz:</p>



<p>Zati Sıfatlar: Zati sıfatlar; Allah’ı, zatının dışında bir şeyi göz önüne almadan nitelendirdiğimiz sıfatlardır. Başka bir deyişle; Allah’ı onlarla nitelemek için, yalnızca Allah’ın kendi zatını mülâhaza etmenin yeterli olup, Allah’ın zatı dışında hiçbir şeyi, nazara almaya bir gerek olmayan sıfatlara Zati Sıfatlar denir. Hayat, kudret ve ilim bu kabil sıfatlardandır. Eğer varlık âleminde Allah’ın kendisinden başka, hiçbir şey var olmaz ve sadece kendisi var olsaydı bile, ona hayat, kudret ve ilim sıfatlarını isnat edip, “Allah Hayy’dır, Kadir’dir ve Âlim’dir” denilebilirdi.</p>



<p>Fiili Sıfatlar: Fiili Sıfatlar, Allah’ın zatının dışında bir şey göz önüne alınmadan Yüce Allah’ın nitelenemediği sıfatlara denir. Öyleyse, Allah’ı fiili sıfatlarla nitelendirmek için, sadece Yüce Allah’ın zatının göz önünde bulundurmak yeterli olmayıp, Zatı’nın dışında bir şeyin de olması ve onun zatla olan irtibatı da göz önünde bulundurulmalıdır.</p>



<p>Meselâ, eğer hiçbir şey yaratılmamış olsaydı, Allah “Yaratıcı” sıfatıyla nitelenmezdi. Kullardan hiçbiri Allah’a karşı günah işlemeseydi, Allah’tan bağışlayan ve cezalandıran diye söz edilmezdi. Zira günahkâr olmadığı takdirde bağışlanacak veya cezalandırılacak bir kimse olmadığından Allah için böyle bir konum söz konusu olmazdı. O halde yüce Allah’ın; Yaratıcı, Kanun Koyan, Bağışlayan, Cezalandıran, Rızk Veren gibi, Allah’ın fiil makamından çıkarılan sıfatlara Fiili Sıfatlar denmektedir.</p>



<p>Subuti Sıfatlar: Yüce Allah’ın zatının kemalini beyan eden, sıfatlardır. Allah’ın subuti sıfatlarında hiçbir eksiklik söz konusu değildir, eksiksiz bir kemale delâlet eden sıfatlardır.</p>



<p>Selbi Sıfatlar: Herhangi bir eksikliği yüce Allah’tan men eden / uzak tutan sıfatlardır. Örneğin; Cisim olmaması, Aciz olmaması, Mekânının olmaması ve Zamanının olmaması gibi.</p>



<p>Subuti sıfatlara Cemalî sıfatlar, Selbi sıfatlara ise Celalî sıfatlar da denir.</p>



<h5>2- Adalet</h5>



<p>Ehlibeyt mektebine özgü inanç esaslarından biri de yüce Allah’ın adilliğine inanmaktır.</p>



<p>Allah adildir asla zulüm etmez, bütün hayırların kaynağı odur, ondan asla şer sadır olmaz ve kullarını da hiçbir zaman kötü bir işe mecbur kılmaz. Onları güzelliklere emretmiş ve çirkinliklerden de sakındırmıştır. Yüce Allah hiç kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemez, herkes gücü yettiğinden hesaba çekilir ve başkasının yaptığından hesaba çekilmez.</p>



<p>O günahkâr kullarını ister merhametiyle affeder ve isterse de adaletiyle cezalandırır, ama cezalandırırken de asla hak ettiğinden fazla cezalandırmaz. Zira zulmü güçsüz ve zayıf kimse yapar, sonsuz güç ve kudret sahibi olan Allahın birine zulüm etmesi düşünülemez.</p>



<p>Aklın hükmüyle adalet beğenilen güzel bir iş olup zulümse çirkin ve kötüdür. Öte taraftan yüce Allah hekim olduğundan, bütün güzeli işleri yapar. Ondan kesinlikle hiçbir çirkin iş sadır olmaz.</p>



<p>Buna göre adalet, Allah’ın hiçbir kimseye zulmetmediğine ve akıl sahiplerinin kötü gördüğü şeyleri işlemediğine inanmaktır.</p>



<p>Adalet, herkese ve her şeye gereken hakkının verilmesi ve fertler arasında, nedensiz ayrım yapılmamasıdır.</p>



<p>Başka bir deyimle adalet, Allah’ın her şeyi gerçek ve uygun hedef ve kemaline ulaşabilecek şekilde yaratması, her varlığı kendine layık mevki ve yerine koyup, hakkı hak sahibi olana vermesidir. Yoksa insanları veya bütün varlıkları bir şekilde ve eşit haklara sahip olarak yaratmaya ve ister çaba harcasın, ister harcamasın, ister ihsan ehli olsun, ister fesat ehli, herkese aynı hakkı tanımaya adalet denmez.</p>



<p>Ehlibeyt İmamları bu hususu çeşitli zaviyelerden ele alıp, her yönüne aydınlık getirmişlerdir. Ehlibeyt İmamları’nın buyruklarına baktığımızda, adl-i ilahiyi şu sıfatlarla tanıyabiliriz:</p>



<p>1- Yüce Allah zalim değildir.</p>



<p>2- Yüce Allah kullarına en hayırlı olanı seçer.</p>



<p>3- Yüce Allah herkese, ancak gücü yettiği kadar yükler.</p>



<p>Tüm bunları akli yönden, Kur’an-ı Kerim ayetlerinden, Hz. Resulullah ve Ehlibeyt imamlarından gelen hadislerden açıkça anlamaktayız.</p>



<p>Yüce Allah şöyle buyuruyor:</p>



<h5>“Şüphesiz Allah, zerre ağırlığında haksızlık etmez ve eğer yapılan iş hayır olursa, onu arttırır ve kendi katından büyük bir mükâfat verir.” <a href="#_ftn1"><strong>[1]</strong></a></h5>



<p>Yine şöyle buyuruyor:</p>



<h5>“Allah, insanlara asla zulmetmez. Yalnız insanlar kendilerine zulmederler.” <a href="#_ftn2"><strong>[2]</strong></a></h5>



<h5>3- Nübüvvet</h5>



<p>İnanç esaslarından biri de, insanların irşat ve hidayeti için ilahi elçilerin gönderildiğine inanmaktır. İslam ümmeti olarak bizler, ilki Hz. Adem sonuncusu Hz. Muhammed Mustafa (s.a.a) olmak üzere, Allah Teâlâ’nın yüz yirmi dört bin peygamber gönderdiğine inanmaktayız. Çünkü insan, tekâmül ve saadete ulaşabilmesi için, özel ilahi hidayete muhtaçtır. Bu hidayet vahiy yoluyla peygambere verilerek, onların aracılığı ile bütün insanlığa ulaştırılmıştır. Bu yüzden bütün işleri hikmet üzere olan yüce Allah, boş ve anlamsız işler yapmadığı gibi, ona lâyık olan şeyler de ondan sadır olur ve insanlığı bu hayati ihtiyaçtan mahrum bırakmaz. Bu insanlığın vahye ve peygambere zarurî olarak ihtiyacı olduğuna dair delilin özetidir.</p>



<p>Peygamberler insanlığın, en büyük ıslah edicileri ve insanlığa, en çok çaba harcayan rehberleridir. Onlar insanlığı tekâmül ve saadetin en doruk noktasına ulaştırabilmek için bir an için bile asla geri durmamışlardır. Hiçbir zorluktan kaçınmamış, bütün bu zorluklara tahammül etmiş, olumsuzlukları canları pahasına göğüslemiş, halkın eziyet ve işkencelerini, bir tatlı şerbet misali içmişlerdir. Bütün bunlara katlanarak insanlık tarihinde en büyük değişim ve atılımları gerçekleştirmişlerdir.</p>



<p>Buna göre peygamberlerin yaşamlarında en büyük hedef, amaç ve idealleri şunlardı:</p>



<p>1-Tevhid ve İbadet: Tüm peygamberlerin asıl hedefi halkı, tevhid inancına, Allah’tan başka bir ilah olmadığına davet etmektir. Peygamberler, yalnızca Allah’a ibadet esasına dayalı bir toplum kurmak için mücadele vermişlerdir.</p>



<p>2- İlim ve Ahlaki Değerler: Peygamberler, insanları cehalet ve her türlü zulümden kurtararak, ahlaki değerler çerçevesinde uygarlık ve ilim ışığına kavuşturan ilahi önderlerdir. Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Ben ahlaki değerleri tamamlamak için, peygamberliğe seçildim.”</p>



<p>3- İnsanları Her Türlü Esaretten Kurtarmak: Peygamberin hedeflerinden biri de, insanları batıl inançlar, hurafe ve yanlış gelenek ve göreneklerin zulmet ve karanlığından kurtararak, Allah’ın gösterdiği nurlu yol ve aydınlığa yönlendirmektir.</p>



<p>4- Tağut ve Müstekbirlere Karşı Mücadele: Peygamberler insanları köleleştirerek, kendi hizmetine alan müstekbirlerle savaşıp, onların zulmü altında inleyen insanları kurtarmak ve onları layık oldukları insani makama ulaştırmak için mücadele etmişlerdir. İşte bu yüzdendir ki, tarih boyunca peygamberlere karşı amansız savaş açanların hep müstekbirler olduğunu görmekteyiz. Peygamberler, her zaman zayıf bırakılmışların safında yer alıp, zalim ve müstekbirlerin karşısında direnmişlerdir.</p>



<p>5- İhtilaf ve Bölünmeleri Ortadan Kaldırmak: Peygamberlerin hedeflerinden biri de, insanlar arasında çıkan yerli yersiz ihtilafları giderip, hak ve hakikat esası üzere kurulu olan, birlik ve beraberliğe sahip bir toplum yaratmaktır.</p>



<p>6- Ruhsal Hastalıkları Tedavi Etmek: Peygamberler insanların ruhsal hastalıklarını tedavi eden en büyük doktorlardır. Onlar günah ve isyan etmek sonucu kararak ölen kalplere hayat vermek için gönderilmişlerdir.</p>



<p>7- Güzel Bir Örnek Olmak: Peygamberler, ahlak ve sireleriyle insanlık için uyulması gereken en güzel örneklerdir. Yüce Allah şöyle buyuruyor:</p>



<h5>“Ey iman edenler! Andolsun ki, sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok anan kimseler için Resulullah en güzel örnektir.” <a href="#_ftn3"><strong>[3]</strong></a></h5>



<p>İşte bu peygamberlerin özelliklerinden biri de masum olmalarıdır. İsmet /masumiyet sözlükte yasak ve korunma manasınadır.</p>



<p>Peygamberlerin masumiyetinden maksat: Bir; Vahyi alma, koruma ve ulaştırma makamında her türlü yanlıştan korunmuş oldukları ve iki; her türlü günah ve pisliğe hatta en küçük hatalara dahi bulaşmaktan korunmuş olduklarıdır.</p>



<p>Kuran-ı Kerim’de yirmi yedi peygamberin ismi geçmiştir. O peygamberler şunlardır: Hz. Adem, Nuh, İdris, Salih, İbrahim, İsmail, İshak, Yusuf, Lut Yakup, Musa, Harun, Şuayb, Zekeriya, Yahya, İsa, Davut, İlyas, Elyasa, Süleyman, Eyyub, Zülkifl, Hud, Uzeyr, Yunus, Lokman ve Hz. Muhammed.</p>



<p>Bu 124. bin peygamberden bazıları Kuran-ı Kerim’de Ulul Azm peygamber olarak tanıtılmış. Hadislerde, Ulul Azm peygamberlerin sayısının beş kişi olduğu ve bunlara, Ulul Azm denmesinin sebebi olarak sahip oldukları üstün azim ve iradeye ilaveten, kendilerinin bizzat şeriat sahibi olup, başka bir peygamberin şeriatına tabi olmamaları olduğu kaydedilmiştir. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Nebilerin ve resullerin efendileri beş kişidir. Onlar resullerden Ulul Azm olanlarıdır. Vahiy değirmeni onların ekseni etrafında dönmektedir. Onlar: Nuh, İbrahim, Musa, İsa ve Muhammed’dir.” <a href="#_ftn4">[4]</a></p>



<p>Tüm bunlar içerisinde en üstün makama sahip olan İslam peygamberi ve son peygamber Hz. Muhammed’dir. O 570 yılında Arabistan’da dünyaya geldi. Babasının adı Abdullah idi. Doğruluk, dürüstlük, eminlikle geçen kırk yıldan sonra, resmen Allah tarafından peygamberlik görevine başlatıldı. Halka Allah tarafından kanunlar tebliğ etti. Peygamber efendimizin Allah tarafından getirmiş olduğu bu dinin adına da İslâm denilmiştir.</p>



<p>Hz. Muhammed (s.a.a) peygamberlik görevine başladıktan sonra 13 yıl Mekke’de halkı İslâm’a davet ederek bu yolda bütün kötülük ve zorluklara tahammül etti. Sonra Medine’ye hicret ederek orayı kendisine İslâm hükümetinin merkezi olarak seçti.</p>



<p>Hicretten sonra Medine’de 10 yıl boyunca insanları İslâm’a davet etti. 10 yıldan sonra Arap yarımadasının hepsi Müslüman oldu. Bu yıllar içerisinde Allah’ın ayetleri, Peygamber’e yeri ve zamanı geldikçe, nazil oluyordu. O bu ayetleri halka okuyup İslâm’ın hükümlerini en güzel şekilde onlara öğretiyordu.</p>



<p>Bu yıllar ve peygamberlik yıllarından önce peygamberin başından geçen olaylar çok hayret verici, ruhlara hitap edici ve öğreticidir. Bu konularda geniş kitaplar yazılmıştır.</p>



<h5>4- İmamet</h5>



<p>Şia, Hz. Peygamber (s.a.a) kendisinden sonra Hz. Ali’yi imam olarak tayin ettiğine, Müslümanların ve toplumun idarecisi olarak atadığına inanmaktadır. İmamet İslâm toplumunu kontrol altına alıp, onların dünyevi, dini, maddi ve manevî her şeylerinde onlara önderlik etmektir, dolayısıyla böyle bir önderlik sadece Allah tarafından atanma yoluyla meşru olup kabul edilebilir. Hatta peygamberin kendisi bile, kendi başına bu konuda görüş belirtme hakkına sahip olmayıp; bunu sadece Allah’ın emri doğrultusunda yapabilir. Bu yüzden imamet peygamberlik gibi ilahi atama yoluyladır. Nasıl ki peygamber sadece Allah tarafından seçilebilirse, imam da sadece, Allah tarafından seçilir.</p>



<p>Bize göre; nasıl ki, peygamberler her türlü günah ve hatadan masum olup ilahi ilimle teyit ediliyorlarsa, imamlar da aynen öyledir. Böyle oldukları için de onları ancak Allah tayin edebilir; çünkü kimin masum olup, nübüvvet veya imamet makamına layık olduğunu ancak Allah bilir. Bu sıfatı kulların teşhis etmesi imkânsızdır.</p>



<p>Şia’ya göre imamet, sadece yüzeysel bir makam olmayıp aksine çok yüce seçkin ve manevî bir makamdır. İmam toplumun sosyal konularından ve idaresinden öteye, her açıdan insanların hidayetini de sağlamak görevini üstlenmiştir. O, halkın düşüncesini ve ruhunu hidayet eder. Peygamberin dinini her türlü tehlike tahrif ve değişime uğratılmaktan korur ve peygamberin gönderilmesindeki hedefleri uygular.</p>



<p>İslâm dini mükemmel bir din olması ve bütün insanlığın sorunlarına her zaman ve mekânda cevap verebilmesinin ve dünyanın sonuna kadar kalıcılığını koruyabilmesinin tek çaresinin toplumun zarurî kanunları hakkında, bu dinin ileriye yönelik görüşlerinin olmasına bağlıdır. Zira toplumun ve dinin bu zarurî kanunları Peygamber’in vefatıyla, ortadan kalkma tehlikesiyle yüz-yüze kalacaktır.</p>



<p>İşte bütün bunların garantisi, Resulullah (s.a.a) için lâyık olan, onun yolunu eksiksiz bir şekilde sürdürüp onun dininin koruyucusu olacak bir imamın olmasıdır. Öyle bir imam ki, İslâm’ın bütün gereklerini ve inceliklerini, en geniş ebatlarıyla anlayabilmeli ve Allah tarafından özel olarak verilmiş bir ilme sahip olmalıdır. Bunun yanında nefsanî ve şeytani duygularının etkisinde kalarak, bilerek veya bilmeyerek; dinde tahrif ve değişiklik yapmaması, hatalara duçar olmaması için masumiyet sıfatına sahip olması gerekir. Aynı şekilde peygamberin, eğitim programlarını üstlenip cahil insanlara, en yüce tekâmül derecesine yetiştirebilecek ve toplumsal şartların müsait olması halinde hükümet işlerinin kontrolcüsü, toplumdaki işlerin idareciliği, İslâm kanunlarının en güzel şekilde icra edicisi hakkı ve adaleti dünyaya yayabilecek güce sahip olmalıdır.</p>



<p>Yüce Allah tarafından atanan ve Peygamberimiz tarafından da bildirilen masum imamların sayısının 12 tanedir. Bu imamlar, birbiri peşine peygamberin yolunun devam ettiricileri ve ümmetin hidayet nurudurlar. Onlar diktatör ve zalim hâkimlerin hazırlamış olduğu, en zor şartlar altında dahi peygamberin dinini koruyup sonunda bu yolda kendi canlarını feda ederek şehit olmuşlardır. O üstün insanlar sırasıyla şunlardır:</p>



<p>1- İmam Ali: Babasının adı Ebu Talib, annesinin adı Esed kızı Fatıma’dır. Bi’setten on yıl önce, Recep ayının 13. günü Kâbe’nin içinde doğmuştur. Peygamber’in vefatından sonra imamete ulaşmıştır, imamet süresi 30 yıldır. Bu sürenin dört yıl dokuz ayında hükümet etmiştir. Hicretin 40. yılı Ramazan ayının 19. günü Kufe Mescidi’nin mihrabında, yaratılmışların en kötüsü İbn-i Mülcem’in kılıç darbesiyle Ramazan’ın 21. gecesi 63 yaşında iken şehadete erişmiştir.</p>



<p>2- İmam Hasan: Peygamber’in Sibt-i Ekber’i, cennet gençlerinin efendisi Hz. Hasan’ın babası Hz. Ali (a.s) ve annesi Hz. Fatıma’dır (s.a). Hicretin 3. yılı Ramazan ayının yarısında Medine-i Münevvere’de doğmuştur. İmam Ali’nin şehadetinden sonra 10 yıl imamet görevinde bulunmuş ve hicretin 50. yılı, Sefer ayının 28’inde 47 yaşındayken Muaviye’nin emriyle kendi hanımı olan Ca’de vasıtasıyla zehirlenerek Medine’de şehit edilmiştir.</p>



<p>3- İmam Hüseyin: Kerbela şehidi, Seyyid’üş- Şüheda, Ebu Abdullah Hüseyn’in babası İmam Ali annesi ise Hz. Fatıma’dır. Hicretin dördüncü yılı Şaban ayının üçüncü günü Medine’de gözlerini dünyaya açtı. 11 yıl imamet yaptıktan sonra hicretin 61. yılı, Muharrem ayının 10. günü 57 yaşında iken Kerbela’da 72 yaranı ile birlikte susuz ve acımasızca Yezid ordusu tarafından şehit edildi.</p>



<p>4- İmam Ali Zeyn’ul-Abidin: İmam Seccad olarak da tanınan dördüncü imamımızın babası Kerbela şehidi Hz. Hüseyin ve annesi Şehribanu hanımdır. Hicretin 38. yılı, Şaban ayının beşinde Medine’de doğdu. İmameti yaklaşık otuz beş yıl sürdü ve hicretin 95. yılı Muharrem ayının 25’inde; Hişam b. Abdulmelik tarafından 56 yaşında Medine’de şehit oldu. İmam Zeyn’el-Abidin (a.s), Emevilerin en şiddetli zulüm ve baskısı döneminde ve en zor şartlarda imamet görevini yerine getirmiş ve maarif, ahlak, siyaset, sosyolojik konuları dua kalıbında en güzel bir şekilde beyan etmiştir.</p>



<p>5- İmam Muhammed Bakır: Babası İmam Seccad, annesi İmam Hasanın kızı Fatıma’dır. Hicretin 57. yılı, Recep ayının evvelinde Cuma günü Medine’de dünyaya geldi. On dokuz yıl imamette bulundu, bu dönemde Ümeyye Oğulları ile Abbas Oğulları savaş halinde olduklarından, İmam Bakır (a.s) en müsait ortama sahip idi ve bu ortamdan en güzel bir şekilde yararlanarak öğrenciler yetiştirmiş, Şia’nın temelini güçlendirmiş ve kültürel bir inkılâp gerçekleştirmiştir. Hicretin 114. yılı, Zilhicce ayının yedisinde, Pazartesi günü 57 yaşında Hişam b. Abdulmelik’in emriyle Medine’de şehadete erişti.</p>



<p>6- İmam Cafer-i Sadık: İmam Sadık’ın babası beşinci imam olan İmam Muhammed Bakır ve annesi Ümmü Ferve’dir. Hicretin 83. yılı, Rebi’ul-Evvel ayının 17’sinde Medine’de dünyaya geldi ve hicretin 148. yılı, Şevval ayının 25’inde, 65 yaşında Mansur Devaniki’nin emriyle zehirlenerek Medine’de şehadete ulaştı. İmamet dönemi, 34 yıl sürdü ve bu dönem Şiiliğin yaygınlaştığı bir dönemdir. İmam Sadık (a.s) Emeviler ile Abbasiler arasındaki savaştan yararlanarak geniş bir şekilde ilim havzaları teşkil etti, dört bin öğrenci yetiştirdi ve ilahî maarifi ihya ile mektebin istikrarını sağlamış oldu.</p>



<p>7- İmam Musa Kazım: Babası İmam Caferi Sadık, annesi Hamide’dir. Hicretin 128. yılı Sefer ayının 7’sinde Pazar günü Mekke ve Medine arasında yer alan “Ebva” köyünde dünyaya geldi. Otuzbeş yıllık imametinin 23 yılı Abbasî halifelerinin beşincisi olan Harun’un hükümeti döneminde geçmiştir ve bizzat Harun Reşid’in emriyle Bağdat’ta tutulduğu zindanda 55 yaşında iken şehit edildi.</p>



<p>8- İmam Ali Rıza: Mübarek türbesi Meşhed’de bulunan İmam Rıza’nın aziz babası İmam Musa b. Cafer’dir, abide ve takvalı annesi ise Tüktem, Necme, Tahire ve Selame isimleriyle meşhurdur Hicretin 148. yılı, Zilkade ayının 11’de Medine’de dünyaya geldi. Yirmi yıl imamet görevinde bulundu, bunun 17 yılını Medine’de ve 3 yılını da horasanda geçirdi. Hicretin 203. yılı, Sefer ayının sonunda, 55 yaşında iken Memun’un eliyle şehadete erişti.</p>



<p>9- İmam Muhammed Taki: İmam Rıza’nın tek oğludur, annesinin ismi Hayzeran’dır. Hicretin 195. yılı, Recep ayının 10’unda doğmuş ve 7 yaşında da imamet makamına ermiştir ve 17 yıl sonra da hicretin 220. yılı, Zilkade ayının sonunda, Mu’tasım’ın komplosu ve kendi hanımı (Memun’un kızı) Ümmü Fazl’ın eliyle 25 yaşında Bağdat’ta şehit edildi.</p>



<p>10- İmam Ali Naki: Babası İmam Muhammed Takî annesi Semane Hatun’dur. Hicretin 212. yılı Zilhicce ayının 15. günü Medine’de doğdu. Hicretin 254. yılı, Recep ayının 3. günü 42 yaşında, Abbasî halifesi Mu’tez’in emri ve Mutemed-i Abbasi’nin eliyle şehadete erişti.</p>



<p>11- İmam Hasan Askeri: Onbirinci imamın aziz babası İmam Ali Naki ve mümine annesi Selil Hatun’dur. Hicretin 232. yılı Rebi’us-Sani’nin 8’inde veya Rebi’ul-Evvel’in 24’ünde Medine’de doğdu. Altı yıl imamette bulunduktan sonra hicretin 260. yılı Rebi’ul-Evvel ayının 8’inde Mu’temed’in hilesiyle 28 yaşında Samerra’da şehadete erişti.</p>



<p>12- İmam Mehdi: Zamanın Hücceti, Mehdi-i Mev’ud, İmam-ı Asr, Sahib’uz-Zeman ve Bakıyyetullah İmam Mehdi; hicretin 255. (M. 867) veya 256. yılı, Şaban ayının 15. günü Samerra’da dünyaya gözünü açtı. Babası İmam Hasan Askeri (a.s) annesi ise Nergis Hanım’dır. İmam Mehdi, doğduğu ilk günlerden beri herkese görünmüyordu ve halk yetmiş yıl civarında o hazretin özel naipleri aracılığıyla onunla bağlantı kuruyordu. Bu yetmiş yıllık döneme Gaybet-i Suğra (Küçük Gaybet) diyorlar ve ondan bu tarafa Gaybet-i Kübra (Büyük Gaybet) başlıyor. Gaybet-i Kübra zamanından zuhur zamanına kadar, kimse artık özel naiplik unvanıyla tayin olmamış ve olmayacak. Halk, dinî işlerde ihtisas sahibi olan fakihlere ve hadis rivayet eden âlimlere müracaat etmekle mükelleftirler.</p>



<h5>5- Mead</h5>



<p>Semavî dinlerin tümü, insanın ölmekle yok olmayıp, sadece bu dünyadan başka bir dünyaya gideceği ve o dünyada iyi ya da kötü amellerinin karşılığını göreceği hakikatini açıkça bildirmişlerdir.</p>



<p>Yüce Allah’ın tüm peygamberleri ve onların tüm izleyicileri şu gerçeği haykırıyorlardı: Bu dünyanın ilginç düzen ve kurgusu abes ve amaçsız değildir, insanoğlu bu dünyadan göçtükten sonra hayatta iken yaptığı bütün işlerin hesabını verecektir. Bu nedenle peygamberlere tâbi olanlar, çaba ve gayretlerini böyle kesin ve kat’î bir gelecek için hazırlıyorlardı ve her zaman şöyle diyorlardı:</p>



<h5>“Rabbimiz! Sen bu -dünyayı- boşuna yaratmadın. Sen münezzehsin. Koru bizi ateşin azabından.”<a href="#_ftn5"><strong>[5]</strong></a></h5>



<p>Dolayısıyla İslâm dininin temel esaslarından birisi de miad (ahiret, cennet, cehennem&#8230;) inancıdır. Bu esasa göre, bu âlemde dünyaya gelmiş bütün insanlar, geçmiştekiler ve gelecekler, bir müddet bu dünyada yaşadıktan sonra, başka bir âlemde tekrar yaşamlarını sürdüreceklerdir. Allah’ın adalet mahkemesi hazır olup cennet veya cehenneme gireceklerdir. Sonuçta bu iki ebedi hayattan birisi onların nasibi olacaktır.</p>



<p>Kuran ayetlerinden ve rivayetlerden, ahiret âlemi hakkında anlaşılan bir diğer konu da; insanın hemen ölümden sonra, büyük kıyamet âlemine götürülmeyeceği, dünya ile ahiret arasında bir dönemi geçireceğidir. Bu dönemin adına “Berzâh âlemi” denir.</p>



<p>Kıyametin durum ve haletini anlayabilmenin tek yolu Kuran’a ve masumların (a.s) sözlerine müracaat etmektir. Kuran’a baktığımız zaman şunu öğreniyoruz: “Kıyametin olması bu dünyanın düzeninde büyük değişikliklerin oluşuyladır. Öyle ki bu âlemin düzeni dağılıp başka bir âlemin düzeni oluşacaktır. Bu sırada insanlık yaşamının evvelinden sonuna kadar gelmiş geçmiş bütün insanlar tekrar dirilecek ve kendi amellerinin karşılığını göreceklerdir.”</p>



<p>Sonrasında ilahi adalet mahkemesi kurulacak bütün kulların amel defteri getirilerek kendilerine verilecektir. Bu defterde bütün herkesin işleri açıkça yazılı olup kimseye “Dünyada ne yaptın?” sorusu sorulmaya gerek kalmayacaktır.</p>



<p>Bu mahkemede melekler, peygamberler, Allah’ın seçkin kulları imamlar şahit olarak hazır olacaklardır. Hatta eller, ayaklar, bedenin derisi bile insana şahit olacaktır. Herkesin hesabı dikkatle ve Allah’ın mizanıyla ölçülür. Adalet üzere onlara hüküm verilir. Herkes kendi amel ve işlerinin karşılığına ulaşır. İyilik sahiplerine onlarca kat karşılık verilir. Hiç kimse başkasının yükünü yüklenmez; ama başkalarını yoldan çıkaranlar bunun cezasının dışında yoldan çıkardığı insanın cezası kadar da ceza çeker. O günde hiç kimseden bir karşılık kabul edilmez. Allah’ın beğendiği ölçülerde ve Allah tarafından şefaat etme izni olan kimsenin dışında hiç kimse başkasına şefaat edemez.</p>



<p>Kulların amelleri incelendikten sonra ilahi hüküm ilan edilir. İtaat ehli ile günahkâr insanlar birbirlerinden ayrılırlar. Müminler anlı açık, güler yüzlü ve sevinçli bir şekilde cennete, kâfir ve münafıklar ise yüzleri siyah ve üzgün bir şekilde zilletle cehennem tarafına götürülürler. Ama herkesin yolu cehennemden geçer. Müminlerin nurları yollarını aydınlatır. Kâfir ve münafıklar ise karanlık ve zulmette yol alırlar. Müminler cennete yaklaştıklarında onun kapıları açılmış rahmet melekleri onları karşılamaya gelirler. Onlara ihtiram ve saygıyla selam verirler. Onlara ebedi huzur ve saadeti müjdelerler. Diğer taraftan kâfir ve münafıklar cehenneme ulaştıklarında cehennem kapıları açılmış azap melekleri sert ve sinirli bir şekilde onlara azaplar ve ebedi cehennem azabının onları beklediğini söylerler.</p>



<p></p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p><a href="#_ftnref1"><sup>[1]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Nisâ: 40.</p>



<p><a href="#_ftnref2"><sup>[2]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Yûnus: 44.</p>



<p><a href="#_ftnref3"><sup>[3]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ahzab: 21</p>



<p><a href="#_ftnref4"><sup>[4]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Usul-u Kafi, c. 1 s. 175</p>



<p><a href="#_ftnref5"><sup>[5]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Âl-i İmrân: 191.</p>



<p></p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/usul-u-din/">Usul-u Din</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/usul-u-din/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ulu’l-emr Âyeti</title>
		<link>https://www.caferilik.com/ulul-emr-ayeti/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/ulul-emr-ayeti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 19 May 2020 22:17:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<category><![CDATA[Soru Cevap Arşivi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.islamex.com/?p=4011</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru “Ey inananlar, Allah’a, peygambere ve sizden olan emir sahiplerine (Ulu’l-emre) itaat edin.” âyeti kimin hakkında nazil oldu? Kısa Cevap Şia müfessirlerinin arasında “Ulu’l-emr”den maksadın, İslam toplumunun maddi ve manevî yaşamının tüm boyutlarındaki önderliğinin, Allah ve Peygamberi (s.a.a) tarafından kendilerine verilen masum imamlar olduğu ve onlardan başka kimsenin buna ortak olmadığı konusunda ihtilaf yoktur. Ancak [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/ulul-emr-ayeti/">Ulu’l-emr Âyeti</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>   </p>



<h2></h2>



<h3>Soru</h3>



<p>“Ey inananlar, Allah’a, peygambere ve sizden olan emir sahiplerine (Ulu’l-emre) itaat edin.” âyeti kimin hakkında nazil oldu?</p>



<h3>Kısa Cevap</h3>



<p>Şia müfessirlerinin arasında “Ulu’l-emr”den maksadın, İslam toplumunun maddi ve manevî yaşamının tüm boyutlarındaki önderliğinin, Allah ve Peygamberi (s.a.a) tarafından kendilerine verilen masum imamlar olduğu ve onlardan başka kimsenin buna ortak olmadığı konusunda ihtilaf yoktur. Ancak Ehlibeyt İmamlarının kendileri birilerini bir göreve atar ve bir makam verirlerse belli şartlarda onlara da itaat gereklidir. Bu itaat onların ulu’l-emr olduklarından dolayı değil, ulu’l-emrin temsilcileri olduklarından dolayıdır.</p>



<p>Şüphesiz “Allah’a, peygambere&#8230; itaat edin.” âyetinde gelen bu itaat, mutlak olup kayıtsız, şartsızdır. Hiçbir şarta bağlı değildir. Bu da göstermektedir ki Resul, Allah’ın hükmüyle muhalif olan bir şeye emretmez ve bir şeyden sakındırmaz. Yoksa Allah’ın kendisine ve resulüne itaatı farz etmesi çelişki olurdu. Resulün bütün emir ve yasaklarının Allah Teâlâ’nın emir ve yasaklarıyla uyumlu olması, Resulün ismetinin dışında bir şeyle düşünülemez ve gerçekleşmezdi. Bu söz ulu’l-emr konusunda da aynen geçerlidir.</p>



<h3>Ayrıntılı Cevap</h3>



<h5>“Ey inananlar, Allah’a, peygambere ve sizden olan emir sahiplerine (Ulu’l-emre) itaat edin. Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız bir şeyde ihtilafa düştünüz mü o hususta Allah’a ve Peygambere müracaat edin; bu hareket hem hayırlıdır, hem de sonu pek güzeldir.”<a href="#_ftn1"><strong>[1]</strong></a></h5>



<p>Tefsir:</p>



<p>Bu âyet ve ondan sonraki birkaç âyet, İslam’ın en önemli meselelerinden birinden yani rehberlik meselesinden bahsetmekte, Müslümanların çeşitli dinî ve toplumsal meselelerinde gerçek mercii belirlemektedir.</p>



<p>Âyette önce iman sahiplerine Allah’a itaat etme emri veriliyor. Mümin bir kişi için bütün itaatler Allah’ın itaatine dönmeli, her türlü rehberlik O’ndan kaynaklanmalı ve O’nun emrine uygun olmalıdır. Zira tekvin âleminin hakim ve maliki O’dur, bu yüzden bütün hakimiyet ve malikiyetler O’nun fermanıyla olmalıdır.</p>



<p>Bir sonraki merhalede Peygambere (s.a.a) itaat emri veriliyor. Öyle bir peygamber ki masumdur ve heva hevesine göre konuşmaz, Allah’ın yeryüzündeki temsilcisidir ve sözü Allah’ın sözüdür. Bu makamı Allah O’na vermiştir. Allah’a itaat O’nun zatının yaratıcılık ve malikiyetinin gereğidir<a href="#_ftn2">[2]</a> ama Peygamber’e (s.a.a) itaat Allah’ın emrinin sonucudur. Başka bir ifadeyle Allah’a itaat, bizzat (asaleten) farzdır, Peygamber’e itaatın farzlığı ise bi’l-gayrdır (Allah emriyledir). Belki de bu yüzden “itaat” kelimesi âyette iki kere tekrar edilmiştir.</p>



<p>Üçüncü merhalede, ulu’l-emr’e itaat emri veriliyor. Bu mesele İslam toplumunun bağrından çıkmış, insanların din ve dünyasının hâfızıdır.</p>



<p>Ulu’l-emr hakkındaki görüşlere geçmeden önce diyoruz ki: Onlar, hangi taifeden olurlarsa olsunlar, vahiyden bir nasipleri yoktur ve işleri, yalnızca kendilerine göre doğru olan görüşleri söylemektir. İnsanların bu görüşlere itaat etmesi Peygamber’in görüşlerine itaat etmek gibi farzdır.<a href="#_ftn3">[3]</a></p>



<h5>Ulu’l-emr Kimlerdir?</h5>



<p>Ulu’l-emrin kimler olduğu konusunda müfessirler arasında değişik görüşler vardır. Aşağıda kısaca bu görüşleri getiriyoruz:</p>



<p>1- Bir kısım Ehl-i Sünnet müfessirine göre nerede ve ne zaman olursa olsun bütün yöneticiler ulu’l-emr’dirler. Bu konuda herhangi bir istisna yapmamışlardır. Bu görüşün neticesi şudur: Müslümanlar ne şekilde olursa olsun her türlü yönetim şekline uymak zorundalar, hatta Moğollar olsa bile.</p>



<p>2- el-Menar, fi Zilali Kur’an vb. gibi tefsirlerin yazarlarına göre, ulu’l-emr’den maksat halkın temsilcileri, yöneticiler, âlimler, halkın tüm işlerine bakan görevli kimselerdir. Ama İslam’ın hükümlerine aykırı olmamak kaydıyla onlara itaat edilir.</p>



<p>3- Bazılarına göre ise ulu’l-emr, maneviyat ve düşünce sahibi yöneticiler, yani âlimler ve bilginlerdir. Onlar adil olmalı, kitap ve sünneti iyi bilmeliler.</p>



<p>4- Bazı Ehl-i Sünnet müfessirlerine göre ise ulu’l-emr yalnızca ilk dört halifedir, onlardan başka kimse ulu’l-emr değildir. Dolayısıyla onlardan sonraki zamanlarda ulu’l-emr yoktur.</p>



<p>5- Bir başka gurup müfessir de Peygamber’in (s.a.a) sahabesini ulu’l-emr olarak kabul etmekteler.</p>



<p>6- Ulu’l-emr için verilen ihtimallerden bir diğeri, onların İslam ordusu kumandanlarının olduğudur.</p>



<p>7- Şia müfessirlerin tümünün, ulu’l-emr’in Masum İmamlar olduğu konusunda görüş birlikleri vardır. Masum İmamlar, Allah ve Peygamberi (s.a.a) tarafından, İslam toplumunun maddî ve manevî yaşamının tüm yönlerine rehberler olarak atanmış, Onlardan başka kimse buna ortak edilmemiştir. Ancak onlar tarafından bir makama getirilen kimselere de belli şartlarda itaat gereklidir. Bu itaat ulu’l-emr olduklarından dolayı değil, ulu’l-emr’in temsilcileri olduklarından dolayıdır.</p>



<p>Şimdi bu görüşleri kısaca inceleyeceğiz:</p>



<p>Birinci tefsir, hiç bir şekilde âyetin içeriği ve İslam öğretilerinin ruhuyla uyuşmamaktadır. Çünkü her türlü yönetim şekline kayıtsız şartsız uymayı, Allah’ın ve Resulünün (s.a.a) itaatinin seviyesinde görmek imkânsızdır.</p>



<p>İkinci ve üçüncü tefsir ise âyetin genelliğiyle uyuşmamaktadır. Zira yöneticelere, âlimlere ve bilginlere uymanın şartları vardır. Örneğin kitap ve sünnete aykırı sözleri olmamalıdır. Dolayısıyla haktan saparlarsa onlara itaat farz olmaz. Oysa âyet, ulu’l-emr’e itaati herhangi bir şarta bağlamamıştır.</p>



<p>Dördüncü tefsirin manası şudur: Günümüzde Müslümanların içinde ulu’l-emr olacak kimse yoktur. Ayrıca böyle bir sınırlamanın herhangi bir delili yoktur ve üçüncü tefsirin sakıncası burada da geçerlidir.</p>



<p>Beşinci ve altıncı tefsirlerin sakıncası da aynıdır. Yani böyle sınırlamanın hiçbir delili yoktur. Herhangi bir sebepten dolayı haktan saparlarsa onlara itaat edilmez. Halbuki âyet, ulu’l-emr’in itaatinin, aynen Peygamber’in (s.a.a) itaati gibi olduğunu söylüyor.</p>



<p>Sonuç olarak yukarıdaki eleştirilere maruz kalmayan tek tefsir yedinci tefsirdir. Yani ulu’l-emr, Masum imamlardır. Zira bu tefsir, âyetten çıkan tartışmasız itaatin farz olmasıyla tamamen uyuşmaktadır. Çünkü imamın ismeti, onu her türlü hata ve yanlışlıktan korumaktadır. Bu yüzden onun emrine itaat, Peygamber’in emrine itaat gibi farz olacaktır. Öyleyse O’nun itaatinin seviyesinde olmalı ve “itaat edin” cümlesi olmadan Resule bağlanmalıdır.</p>



<p>Ehl-i Sünnet’in bazı meşhur âlimlerinin söz konusu âyeti tefsir ederlerken bu hakikati itiraf etmeleri dikkate şayandır. Örneğin Fahr-i Razi şöyle diyor: “Allah birine kesin olarak ve kayıtsız şartsız itaat etmeyi gerekli görmüşse o kimse mutlaka masum olmalıdır. Zira hata yapmaktan masum olmazsa, hata yaptığında Allah ona itaat etmeyi ve onun hatasına uymayı gerekli görmüş demektir ki bu da ilahi hükümde tezat var manasına gelir. Çünkü bir taraftan o amel yasaklanmış diğer taraftan ulu’l-emre itat etmek farz kılınmıştır. Bu, emir ve yasağın aynı anda bir arada olmasına neden olur. Dolayısıyla Yüce Allah kayıtsız şartsız ulu’l-emre itaat etmeyi farz etmişse ve ulu’l-emr masum olmazsa böyle bir emir doğru olmayacaktır.</p>



<p>Yukarıda söylenenlerden âyette söz edilen ulu’l-emr’in mutlaka masum olması gerektiğini anlıyoruz.”</p>



<p>O daha sonra şöyle diyor: “Masum ise, ümmetin tümüdür. Bu da, ümmetin icma ve görüş birliğinin hüccet olduğuna delildir.”<a href="#_ftn4">[4]</a></p>



<p>Görüldüğü üzere Fahr-i Razi âyetin, ulu’l-emr’in masum olması gerektiğine delalet ettiğini kabul ediyor, ancak Ehl-i Beyt’in (a.s) mektebini ve bu mektebin İmamlarını tanımadığı için ulu’l-emr’in belli kişiler olabileceği ihtimalini göz ardı etmiştir. Bu yüzden mecburen ulu’l-emr’i ümmetin tümü (veya Müslümanların genelinin temsilcileri) manasında tefsir etmiştir. Halbuki bu ihtimal yanlıştır. Çünkü ulu’l-emr İslam toplumunun önderi olmalı, İslam devleti ve Müslümanların sorunları onun eliyle halledilmelidir. Öte yandan genelin hatta onların temsilcilerinin ortak görüşleriyle yönetim gerçekleşmez. Zira Müslümanların karşılaştıkları toplumsal, siyasi, kültürel, ahlaki ve ekonomik meselelerde bütün ümmetin veya temsilcilerinin ortak görüşe varmaları genellikle mümkün değildir. Çoğunluğa uymak ise ulu’l-emr’e uymak demek değildir. Dolayısıyla Fahr-i Razi ve onun görüşünü kabul eden çağdaş âlimlerin sözünün gereği, ulu’l-emr’e itaatin tümüyle ortadan kalkması veya çok az ve istisna bir konu haline gelmesidir.</p>



<p>Yukarıda söylenenlerden şu sonuca ulaşıyoruz: Âyet-i kerime yalnızca ümmetin bir kısmını oluşturan masum önderleri ispatlamaktadır.</p>



<h3>Bir Soru ve Cevabı</h3>



<p>Soru: Ulu’l-emr’den maksat Masum İmamlar ise neden âyetin devamında Müslümanların arasındaki anlaşmazlıklar meselesine değinerek şöyle buyrulmaktadır?</p>



<h5>“Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız bir şeyde ihtilafa düştünüz mü o hususta Allah’a ve Peygamber’e müracaat edin; bu hareket, hem hayırlıdır, hem de sonu pek güzeldir.”</h5>



<h3>Cevap</h3>



<p>Çünkü âyet müminlere hitap ederek “Ey İnananlar!..” diye buyurmaktadır. Şüphesiz anlaşmazlıktan maksat bu müminlerin (Ulu’l-emrin dışındakilerin) anlaşmazlıklarıdır.<a href="#_ftn5">[5]</a> Müminlerin ulu’l-emr ile -ona itaat etmek farzken- anlaşmazlığa düşmesi düşünülemez. Dolayısıyla müminlerin kendi aralarındaki anlaşmazlıklar kastedilmek zorundadır. Yine anlaşmazlıkları görüş vermekte de değildir. Çünkü emir ve görüş sahibinin, onların içinde olduğu varsayılmaktadır. Eğer aralarında anlaşmazlık çıkarsa meydana gelen yeni olayların hükmü hakkında olur. Sonraki âyetlerde tağutların hükmüne başvuranlar kınanmaktalar. Allah ve Resulünün hükmüne boyun eğenler bu mananın karinesidir. Bu hüküm, Kur’an ve sünnette belirlenen dinin hükümlerine döndürülmelidir. Bir hükmü Kur’an ve sünnetten anlayan kimse için o ikisi kesin hüccettir. Veliyy-i Emr, “Kitap ve sünnet böyle hükmediyor” dediği zaman onun sözü kesin hüccettir, zira âyet-i kerime veliyy-i emrin itaatini farz olarak varsaymış ve itaatin farz oluşuna herhangi bir kayıt ve şart getirmemiştir. Öyleyse ulu’l-emrin sözü, sonuçta kitap ve sünnete dayanmaktadır.</p>



<p>Bundan ulu’l-emrin -olması gereken her kimse- Allah ve Resulünün koyduğu hüküm dışında hüküm verme ve yine Kitap ve sünnetteki hükümleri neshetme hakları olmadığı açıkça anlaşılmaktadır. Yoksa her dönemin anlaşmazlıklarını o dönemin veliyy-i emrine yönlendirirdi ve artık anlaşmazlıkları Kitap ve sünnete yönlendirmenin veya Allah ve Resulüne başvurun demesinin bir manası kalmazdı. Oysaki “Allah ve Resulü, bir işe hükmetti mi erkek olsun, kadın olsun, hiçbir inananın, o işi istediği gibi yapmakta muhayyer olmasına imkân yoktur ve kim, Allah’a ve Peygamberine isyan ederse gerçekten de apaçık bir sapıklığa düşmüş, sapıtıp gitmiştir.”<a href="#_ftn6">[6]</a> âyet-i kerimesi Allah ve Resulünden başka kimsenin hüküm koymaya hakkı olmadığına ortaya koyuyor.</p>



<p>Âyetin hükmüne göre teşriin (yasama) manası Allah’ın hükmüdür. Resulün hükmü ise ya Allah’ın hükmüdür veya ondan daha geneldir. Ulu’l-emr’in vazifesi ise velayetlerinin nüfuz ettiği yerlerde görüşlerini belirtmektir. Başka bir ifadeyle genel ve umumi konu ve olaylarda Allah ve Resulünün hükmünü keşfetmelidirler.</p>



<p>Kısaca belirtmek gerekirse ulu’l-emrin kanun koyma veya kanunu neshetme yetkileri yoktur. Onların başkalarından farkı Allah ve Resulünün hükmü, yani kitap ve sünnetin onlara havale edilmesidir. Bu yüzden Allah Teâlâ, hükmü döndürme konusundan bahseden söz konusu âyette onların adını getirmemiş, yalnızca “Allah’a ve Peygamber’e müracaat edin” diye buyurmuştur. Buradan anlıyoruz ki, Allah-u Teâlâ’nın bir itaati var, Resul ve ulu’l-emrin de bir itaati var. Bu nedenle “Allah’a, peygambere ve sizden olan emir sahiplerine (Ulu’l-emr’e) itaat edin.”<a href="#_ftn7">[7]</a> diye buyurmuştur.</p>



<h5>Resul (s.a.a) ve Ulu’l-emr’e İtaatin Mutlak Olması<br>ve İsmete Delaleti</h5>



<p>Fahr-i Razi’den aktardığımız gibi “Allah’a, peygambere ve sizden olan emir sahiplerine (Ulu’l-emr’e) itaat edin.” âyetinde gelen bu itaat mutlak bir itaat olup herhangi bir şart ve kayda bağlı değildir. Bu da Resulün, Allah’ın hükmüne muhalif bir şeye emretmediğine ve bir şeyden sakındırmadığına delildir. Yoksa Allah’ın kendisine ve Resulüne itaati farz etmesi Allah tarafından yapılan bir çelişki olurdu. Resulün bütün emir ve yasaklarının, Allah Teâlâ’nın emir ve yasaklarıyla uyumlu olması Resulün ismetinin dışında bir şeyle düşünülemez ve gerçekleşemez. Bu söz ulu’l-emr konusunda da aynen geçerlidir.<a href="#_ftn8">[8]</a></p>



<p></p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p><a href="#_ftnref1"><sup>[1]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Nisa, 59.</p>



<p><a href="#_ftnref2"><sup>[2]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Nâsır Mekarim Şirazi, Tefsir-i Numûne, c. 3, s. 435-440, Daru’l-Kutub-i İsmailiyye yayınları, Tahran, h.ş. 1374.</p>



<p><a href="#_ftnref3"><sup>[3]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Muhammed Hüseyin Tabatabâî, el-Mizan (Farsçası), c. 4, s. 618.</p>



<p><a href="#_ftnref4"><sup>[4]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Fahr-i Razi, Tefsir-i Kebir (Mefatihu’l-Gayb), c. 10, s. 113, Dar-u İhyai’t-Turasi’l-Arabiyya, h.ş. 1357.</p>



<p><a href="#_ftnref5"><sup>[5]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Tabatabâî, a.g.e., c. 4, s. 619, Musevî Hemedanî’nin Farsça çevirisi, Defter-i İntişarat-ı İslami-i Camiay-ı Müderrisin-i Havza-i İlmiyyey-i Kum yayınları, Kum, 5. Baskı, h.ş. 1374.</p>



<p><a href="#_ftnref6"><sup>[6]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ahzap, 36.</p>



<p><a href="#_ftnref7"><sup>[7]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; el-Mizan (Farsçası), c. 4, s. 621.</p>



<p><a href="#_ftnref8"><sup>[8]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; a.g.e., s. 621.</p>



<p></p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/ulul-emr-ayeti/">Ulu’l-emr Âyeti</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/ulul-emr-ayeti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tevrat’ta Geçen Hz. Süleyman’ın Allah’a İtaatsizliği</title>
		<link>https://www.caferilik.com/tevratta-gecen-hz-suleymanin-allaha-itaatsizligi/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/tevratta-gecen-hz-suleymanin-allaha-itaatsizligi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 19 May 2020 22:17:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<category><![CDATA[Soru Cevap Arşivi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.islamex.com/?p=4010</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru Tevrat’ta zikredilen kıssaların ne kadar doğru olduğunu sormak istiyorum. Çünkü bu kitaplarda Hz. Süleyman’ın (a.s) ömrünün sonlarında Allah’a itaatsizlik ettiği belirtilmiştir. Yanı sıra Tevrat’ta Ahamenişler padişahlarına değinilen bölüm ne kadar muteberdir? Kısa Cevap Sorunuzu aşağıdaki kısımlara ayırabiliriz: 1. Tevrat’ın metin ve muhtevası ve özellikle de kıssaları doğru mudur, yoksa tahrif mi edilmiştir? 2. Peygamberler [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/tevratta-gecen-hz-suleymanin-allaha-itaatsizligi/">Tevrat’ta Geçen Hz. Süleyman’ın Allah’a İtaatsizliği</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>   </p>



<h2></h2>



<h3>Soru</h3>



<p>Tevrat’ta zikredilen kıssaların ne kadar doğru olduğunu sormak istiyorum. Çünkü bu kitaplarda Hz. Süleyman’ın (a.s) ömrünün sonlarında Allah’a itaatsizlik ettiği belirtilmiştir. Yanı sıra Tevrat’ta Ahamenişler padişahlarına değinilen bölüm ne kadar muteberdir?</p>



<h3>Kısa Cevap</h3>



<p>Sorunuzu aşağıdaki kısımlara ayırabiliriz:</p>



<p>1. Tevrat’ın metin ve muhtevası ve özellikle de kıssaları doğru mudur, yoksa tahrif mi edilmiştir?</p>



<p>2. Peygamberler ve özellikle de Hz. Süleyman (a.s) Allah’a itaatsizlik etmiş midir?</p>



<p>3. Tevrat’ın Ahamenişler padişahları hakkındaki kıssasının itibarı nedir?</p>



<p>Birinci soru hakkında şunları söylemek gerekir:</p>



<p>Her ne kadar Yahudi dini ilahi bir kökene sahip olup tevhidî ve İbrahimî din sayılsa da, maalesef Hz. Musa (a.s) sonrası ona eklenen hurafeler nedeniyle birçok hususta dinî olmayan bir tarz ve renk almıştır. Bugünkü Tevratların hangi zamanda ve hangi belgeler üzerinden kopyalandığı belli değildir. Hz. Musa (a.s) zamanında Tevrat’tan bir şeyin yazılmış olması ve yazılmış olsa da meydana gelen onca hadiseden sonra geriye bir şey kalması uzak bir ihtimaldir. Zira Mısır’da, Sina’da kırk yıl şaşkınlıkta, Hz. Musa’nın vefatından sonra ve uzun savaşlarda Yahudilerin öğrenme ve yazma fırsatı olmamıştır. Belki Hz. Musa, Firavun’un sarayında kaldığı yıllarda yazma öğrenmiş olabilir. Her halükârda olan her neydiyse, tarihin tanıklığıyla Tevrat kaybolmuştur. İkinci günlerin haberlerinde şöyle yer almaktadır: Kâhin Helka, Musa vasıtasıyla nazil olan Tanrı’nın Tevrat’ını buldu ve onu katip Şafan’a verdi ve kendisi onu padişaha getirdi… Ve kâhin Uzra onun için İran padişahının emriyle bir başka nüsha yazdı…</p>



<p>Kaygılı hadisleler şöyle demektedir: Tevrat (şeriat usulleri), Buhtunnasr’ın emriyle heykelin tahrip edilmesi neticesinde ahit tabutuyla birlikte yağmalanmıştır. O halde Uzra’nın onu hangi nüsha üzerinden yazdığı belli değildir. Kendisine ilham mı olmuştur yoksa diğer kâhinlerin dilinden mi yazmıştır? Birinci sorunun cevabının belli olmasıyla, ikinci sorunun cevabı da aydınlanmış olacaktır. Ama bununla birlikte tam ve detaylı olarak onu inceleyeceğiz. Şimdiki tahrif edilmiş Tevrat, Hz. Süleyman’ı, bu büyük peygamberi şirk ve başka şeylerle itham etmektedir. Tevrat put evi inşa etme, putperestliği yayma, kadınlara ölçüsüz bir şekilde aşk duyması hakkında ve onun çok hafif âşıkane betimlemelerine dair en çirkin isnatlarda bulunmuştur. Bunların hepsini burada nakletmek utandırıcıdır. Ayrıntılı cevapta daha yumuşak görünen bir kısmını aktarmakla yetineceğiz ve sorunuzun üçüncü kısmına da cevap vereceğiz.</p>



<h3>Ayrıntılı Cevap</h3>



<h3>Birinci Sorunun Cevabı:</h3>



<p>Her ne kadar Yahudi dini ilahi bir kökene sahip olup tevhidî ve İbrahimî din sayılsa da, maalesef Hz. Musa (a.s) sonrası ona eklenen hurafeler nedeniyle birçok hususta dinî olmayan bir tarz ve renk almıştır. Şimdiki Tevrat’ın beş kitabında (dört sefer ve Talmut şerhi), daha çok Hz. Musa’nın vefatından sonra gerçekleşen hadise ve olaylar, padişahların tarihi, savaşlar ve önderler yer almaktadır. Bu Tevrat’ta da asıl Tevrat’ın tahrif olduğuna yönelik işaret ve göndermeler bulunmaktadır.<a href="#_ftn1">[1]</a> Şimdiki Tevratların hangi zamanda ve hangi belgeler üzerinden kopyalandığı belli değildir. Bizzat tarihin tanıklığıyla Tevrat bir dönem kaybolmuştur.<a href="#_ftn2">[2]</a> İkinci günlerin haberlerinde şöyle yer almaktadır: Kâhin Helka, Musa vasıtasıyla nazil olan Tanrı’nın Tevrat’ını buldu ve onu kâtip Şafan’a verdi ve kendisi onu padişaha getirdi… Ve kâhin Uzra onun için İran padişahının emriyle bir başka nüsha yazdı…<a href="#_ftn3">[3]</a></p>



<p>Kaygılı hadisleler şöyle demektedir: Tevrat (şeriat usulleri), Buhtunnasr’ın emriyle heykelin tahrip edilmesi neticesinde ahit tabutuyla birlikte yağmalanmıştır. O halde Uzra’nın onu hangi nüsha üzerinden yazdığı belli değildir. Kendisine ilham mı olmuştur yoksa diğer kâhinlerin dilinden mi yazmıştır?<a href="#_ftn4">[4]</a> Belirtilen hususlardan anlaşıldığı üzere, Hz. Musa (a.s) zamanında Tevrat’tan bir şey yazılmamıştır ve eğer yazılmışsa bile meydana gelen onca hadise neticesinde ondan geriye bir şey kalmamıştır. Elbette Hz. Resulullah (s.a.a) zamanında Yahudi ve Hıristiyanların elinde bulunan tüm Tevrat ve İncil’in tahrif olmadığı, bunların bazı konularının (içinde Peygamber’in alametlerinin bulunduğu âyetler gibi) Hz. Musa (a.s) ve Hz. İsa’ya nazil olan gerçek Tevrat ve İncil’de yer aldığı hususuna Kur’an âyetleri de delalet etmektedir.<a href="#_ftn5">[5]</a> Ama onların tümü Allah tarafından nazil olan âyetler değildi, bilakis tahrif ve çarpıtmaya maruz kalmıştı. Aynı şekilde Allah Resulü (s.a.a) zamanında bulunan Tevrat ve İncil’in, mevcut Tevrat ve dört İncil (Markos, Yuhanna, Matta ve Luka) olduğu da kesindir. O halde Kur’an-ı Kerim bu Tevrat ve İncilleri yüzde yüz olarak değil de sadece bazı bölümlerini kabul ve onların tahrife ve oynanmaya maruz kaldığına tanıklık etmektedir.<a href="#_ftn6">[6]</a></p>



<h3>İkinci Sorunun Cevabı:</h3>



<p>Birinci sorunun cevabının belli olmasıyla, ikinci sorunun cevabı da aydınlanmış olacaktır. Ama bununla birlikte tam ve detaylı olarak onu inceleyeceğiz. Eğer mevcut Tevrat’ı incelemeye tabi tutacak olursak, onun birkaç yerinde masum ve büyük peygamberlere iftiralar atıldığını gözlemleyeceğiz. Eğer Tevrat’ın tahrif edildiğine dair hiçbir delil olmasaydı bile, bu tek delil yeterliydi. Şimdi bunun birkaç örneğini numune olarak aktarıyoruz:</p>



<p>1. Bu iftiralardan birisi Hz. Davud’a atılan kabul edilmez bir iftiradır. Tevrat’ta Allah’ın büyük peygamberlerinden ve masum sayılan Hz. Davud (a.s) hakkında gülünç ve kabul edilmez konular yer almaktadır. Bu iftiranın özeti şudur: Hz. Davud (a.s), kendi ordusunda bulunan fertlerden birinin (Urya) eşiyle zina etti ve sonra Urya’yı öldürdü.<a href="#_ftn7">[7]</a></p>



<p>2. Tahrif edilmiş Tevrat şöyle demektedir: Hz. Lut’un kızları babalarını sarhoş etti ve onunla yattılar. Moavlılar ve Ammonlular bu iki kızdan türedi.<a href="#_ftn8">[8]</a></p>



<p>3. Hz. İshak (Hz. İbrahim’in (a.s) oğlu) dünyadan göçünce Peygamberlik Hz. Yakub’a ulaştı. Ama şöyle demektedir: Yakub peygamberlik hakkında hileyle kendini senin kardeşinin yerine atadı.<a href="#_ftn9">[9]</a></p>



<p>4. Tahrif edilmiş mevcut Tevrat’ta yer alan İsrail’in tanrının meleği ile veya bizzat kendisiyle güreş tutması kıssası, semavî bir kitabın makamından uzak olan uydurulmuş ve çocukça bir hikâyedir. Bu, mevcut Tevrat’ın tahrif edildiğinin delillerinden biridir.<a href="#_ftn10">[10]</a></p>



<h5>Mevcut Tevrat’ta Hz. Süleyman’ın Çehresi!</h5>



<p>Kur’an, Hz. Süleyman’ı büyük bir devlete sahip olmakla birlikte asla makam ve mala esir olmayan ilim ehli ve çok takvalı büyük bir peygamber olarak tanıtmaktadır. Hz. Süleyman, Sebe melekesi tarafından kendisini kandırmak için birçok hediye ile gelen şahıslara bana mal ile yardım mı etmek istiyorsunuz, Allah’ın bana verdikleri size verdiklerinden daha üstündür, diye söylemiştir.<a href="#_ftn11">[11]</a> Onun son arzusu Rabbin nimetlerine teşekkür edebilmekti.</p>



<h5>“(Süleyman) Bu sözü üzerine tebessüm edip güldü ve dedi ki: “Rabbim, bana, anne ve babama verdiğin nimete şükretmemi ve hoşnut olacağın salih bir amelde bulunmamı ilham et&#8230;” <a href="#_ftn12"><strong>[12]</strong></a></h5>



<p>O kimsenin bilerek bir karıncaya bile eziyet etmesine izin vermeyen bir önderdi. Bu yüzden Neml vadisinde bir karınca şöyle dedi:</p>



<h5>“Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin, Süleyman ve ordusu farkına varmadan sizi ezmesinler”<a href="#_ftn13"><strong>[13]</strong></a></h5>



<p>Kudret taşımakla birlikte sadece mantık ile söz söylerdi. Hatta Hudhud gibi bir kuşla konuşurken bile hak ve adaleti bırakmazdı. Kur’an’ın Allah’a çok dönen ve çok iyi bir kul olarak kendisinden bahsettiği bir hâkimdi. Allah’ın ilim ve hikmet verdiği, hidayete erdirdiği ve ömründe bir an bile şirk koşmayan bir şahıs idi. Ama tahrif edilmiş Tevrat, Hz. Süleyman’ı, bu büyük peygamberi şirk ve başka şeylerle itham etmektedir. Tevrat put evi inşa etme, putperestliği yayma, kadınlara ölçüsüz bir şekilde aşk duyması hakkında ve onun çok hafif âşıkane betimlemelerine dair en çirkin isnatlarda bulunmuştur. Bunların hepsini burada nakletmek utandırıcıdır ve sadece daha yumuşak görünen bir kısmını aktarmakla yetineceğiz.</p>



<p>Melikler ve padişahların birinci kitabında şöyle okumaktayız: “Süleyman firavunun kızının yanısıra Moavlı, Ammonlu, Edomlu, Saydalı ve Hititli birçok yabancı kadın sevdi. Bu kadınlar RAB’bin İsrail halkına, “Ne siz onların arasına girin, ne de onlar sizin aranıza girsinler; çünkü onlar kesinlikle sizi kendi ilahlarının ardınca yürümek üzere saptıracaklardır” dediği uluslardandı. Buna karşın, Süleyman onlara sevgiyle bağlandı. Süleyman’ın kral kızlarından yedi yüz karısı ve üç yüz cariyesi vardı. Karıları onu yolundan saptırdılar. Süleyman yaşlandıkça, karıları onu başka ilahların ardınca yürümek üzere saptırdılar. Böylece Süleyman bütün yüreğini Tanrısı RAB’be adayan babası Davut gibi yaşamadı. Saydalılar’ın tanrıçası Aştoret’e ve Ammonlular’ın iğrenç ilahı Molek’e taptı. Böylece RAB’bin gözünde kötü olanı yaptı, RAB’bin yolunda yürüyen babası Davut gibi tam anlamıyla RAB’bi izlemedi. Yeruşalim’in doğusundaki tepede Moavlılar’ın iğrenç ilahı Kemoş’a ve Ammonlular’ın iğrenç ilahı Molek’e tapmak için bir yer yaptırdı. İlahlarına buhur yakıp kurban kesen bütün yabancı karıları için de aynı şeyleri yaptı. İsrail’in Tanrısı RAB, kendisine iki kez görünüp, “Başka ilahlara tapma!” demesine karşın, Süleyman RAB’bin yolundan saptı ve O’nun buyruğuna uymadı. Bu yüzden RAB Süleyman’a öfkelenerek, “Seninle yaptığım antlaşmaya ve kurallarıma bilerek uymadığın için krallığı elinden alacağım ve görevlilerinden birine vereceğim” dedi, “Ancak baban Davut’un hatırı için, bunu senin yaşadığın sürede değil, oğlun kral olduktan sonra yapacağım. Ama oğlunun elinden bütün krallığı almayacağım. Kulum Davut’un ve kendi seçtiğim Yeruşalim’in hatırı için oğluna bir oymak bırakacağım.”<a href="#_ftn14">[14]</a></p>



<p>Tevrat’ın bu uyduruk kıssasından anlaşılan şunlardır:</p>



<p>1. Süleyman, putperest kavimlerin kadınlarına çok ilgi duyuyordu, Allah’ın buyruğunun aksine onlardan birçoğuyla evlendi ve tedricen onların dinine eğilim kaydetti! Süleyman’ın kral kızlarından yedi yüz karısı ve üç yüz cariyesi olmasına karşın, onun kadınlara aşırı ilgi duyması, kendisini Allah yolundan dışarı çıkarmıştır! (Allah’a sığınırız.)</p>



<p>2. Süleyman, açıkça puthane yapma emri verdi. Saydalılar’ın tanrıçası Aştoret’e ve Ammonlular’ın iğrenç ilahı Molek’e taptı. Yeruşalim’in doğusundaki tepede Moavlılar’ın iğrenç ilahı Kemoş’a ve Ammonlular’ın iğrenç ilahı Molek’e tapmak için bir yer yaptırdı. Bütün bunlar Süleyman yaşlandığında vuku buldu!</p>



<p>3. Allah bu büyük sapma ve günah nedeniyle ona bir ceza verdi ve o ceza, ülkesini onun elinden almaktı. Ama bizzat onun elinden almayıp evladı “Rahbam”ın elinden alacaktı. Ona istediği kadar saltanat sürmesi için mühlet verecekti. Bu ise Allah’ın muhlis kulu Süleyman’ın babası Davud’un hatırı içindi. Bu muhlis kul, Tevrat’ın açıkça belirtmesine göre (Allah’a sığınırız) bir insanı öldürmüş, evli biriyle zina etmiş ve kendi asker ve hizmetçisinin eşini sahiplenmiştir.!! Süleyman gibi kutsal birine hiç kimse böyle iftiralar atabilir mi?!</p>



<p>Eğer biz Süleyman’ı Kur’an’ın tanıttığı şekilde biliyorsak, durum açıktır. Eğer onu İsrailoğulları padişahlarından biri olarak bilsek bile kendisi hakkında böyle ithamların doğru olması yine de mümkün değildir. Eğer Tevrat’a göre kendisini peygamber bilmesek kesinlikle Tali Talu peygamber olacaktır. Zira ahd-i atik kitaplarının “Süleyman’ın vaazları” veya “Süleyman’ın hikmetleri” ve “Süleyman’ın ezgileri” adlı iki kitabı, bu büyük ilahi şahsın sözleridir. Ahamenişliler hakkında ise belirtmek gerekir ki Kur’an açıkça onların serüvenine değinmemiştir. Ama Yahudilerin Kurûş tarafından Buhtunnasr’ın elinden kurtarılmaları nedeniyle ve kitaplarında vuku bulan tahrif göz önünde bulundurulduğunda bir takım abartmalarda bulunmuş olmaları muhtemeldir. Gerçekten de mevcut Tevrat’a inanan Yahudi ve Hıristiyanların bu sorulara cevabı nedir? Ve bu rezaleti nasıl kabul etmektedirler?!<a href="#_ftn15">[15]</a></p>



<p></p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p><a href="#_ftnref1"><sup>[1]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Kitab-ı Mukaddes, Sefer-i Tesnih, 31. bölüm.</p>



<p><a href="#_ftnref2"><sup>[2]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Kitab-ı Mukaddes, 34. bölüm, 14-17.</p>



<p><a href="#_ftnref3"><sup>[3]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Kitab-ı Mukaddes, Sefer-i Uzra, 7. bölüm.</p>



<p><a href="#_ftnref4"><sup>[4]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Taleganî, Seyyid Mahmut, Pertuyi ez Kur’an, c. 5, s. 13, dipnot, Şirket-i Sehami İntişar, Tahran, 4. baskı, h.ş. 1362.</p>



<p><a href="#_ftnref5"><sup>[5]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; “Kendilerine ellerindekini (Tevrat’ı) tasdik eden bir kitap (Kur’an) gelince onu inkâr ettiler. Oysa, daha önce (bu kitabı getirecek peygamber ile) inkârcılara (Arap müşriklerine) karşı yardım istiyorlardı. (Tevrat’tan) tanıyıp bildikleri (bu peygamber) kendilerine gelince ise onu inkâr ettiler. Allah’ın lâneti inkârcıların üzerine olsun.” (Bakara/89)</p>



<p><a href="#_ftnref6"><sup>[6]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Tabatabâî, Muhammed Hüseyin, el-Mizan fi Tefsiri’l-Kur’an, Musevi Hemedanî, Seyyid Muhammed Bâkır, c. 3, s. 10, Defter-i İntişarat-ı İslamî Camia-i Müderrisin-i Havza-i İlmiye-i Kum, h.ş. 1374.</p>



<p><a href="#_ftnref7"><sup>[7]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Tevrat, İkinci kitap (Şemuil), 11. Bölüm, 2-27, Tefsir-i Âsan’dan alıntı, c. 17, s. 22.</p>



<p><a href="#_ftnref8"><sup>[8]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Sefer-i Peydayeş, 19. bâb.</p>



<p><a href="#_ftnref9"><sup>[9]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Sefer-i Peydayeş, 27. bâb, Beyanü’s-Saadet’ten alıntı, c. 7, s. 430.</p>



<p><a href="#_ftnref10"><sup>[10]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Mekarim Şirazî, Nâsır, Tefsir-i Numûne, c. 1, s. 205, Daru’l-Kutubi’l-İslamiye, Tahran, h.ş. 1374.</p>



<p><a href="#_ftnref11"><sup>[11]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Neml, 36.</p>



<p><a href="#_ftnref12"><sup>[12]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Neml, 19</p>



<p><a href="#_ftnref13"><sup>[13]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Neml Sûresinin 18. âyetinde şöyle yer almaktadır:</p>



<h5>یا أَیُّهَا النَّمْلُ ادْخُلُوا مَساکِنَکُمْ لا یَحْطِمَنَّکُمْ سُلَیْمانُ وَ جُنُودُهُ وَ هُمْ لا یَشْعُرُونَ. قید لایشعرون</h5>



<p><a href="#_ftnref14"><sup>[14]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Tevrat, “Kitab-ı Evvel” “Muluk ve Padişahan” 11. Bölüm, 1-34.</p>



<p><a href="#_ftnref15"><sup>[15]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Mekarim Şirazî, Nâsır, Tefsir-i Numûne, c. 18, s. 48, 49, 50 ve 51.</p>



<p></p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/tevratta-gecen-hz-suleymanin-allaha-itaatsizligi/">Tevrat’ta Geçen Hz. Süleyman’ın Allah’a İtaatsizliği</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/tevratta-gecen-hz-suleymanin-allaha-itaatsizligi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tevessül</title>
		<link>https://www.caferilik.com/tevessul-2/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/tevessul-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 19 May 2020 22:16:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<category><![CDATA[Soru Cevap Arşivi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.islamex.com/?p=4009</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru Tevessül nedir? Kur’an’da, Peygamber’in (s.a.a) sünnetinde, Ehl-i Beyt (a.s), sahabeler ve Müslümanların yaşantılarında tevessülün caiz ve meşru oluşuna dair bir delil var mıdır? Kısa Cevap Yüce Allah dışında bir başkasına tevessül etmek ve ilahi peygamber ve evliyalardan yardım dilemek, Müslümanlar nezdinde normal ve olağan bir davranış sayılmıştır. Bu, Allah’ın fiillerine onların ortak kılındığı anlamında [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/tevessul-2/">Tevessül</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>   </p>



<h2></h2>



<h3>Soru</h3>



<p>Tevessül nedir? Kur’an’da, Peygamber’in (s.a.a) sünnetinde, Ehl-i Beyt (a.s), sahabeler ve Müslümanların yaşantılarında tevessülün caiz ve meşru oluşuna dair bir delil var mıdır?</p>



<h3>Kısa Cevap</h3>



<p>Yüce Allah dışında bir başkasına tevessül etmek ve ilahi peygamber ve evliyalardan yardım dilemek, Müslümanlar nezdinde normal ve olağan bir davranış sayılmıştır. Bu, Allah’ın fiillerine onların ortak kılındığı anlamında değildir. Tersine, Allah’ın insanların hacet ve isteklerini onların varlıklarının bereketiyle kabul etmesi anlamındadır. Gerçekte onlar evliyaların vesilesiyle Allah’a tevessül etmektedirler. İsteklerini yerine getirmesi için Allah’a yalvarmakta ve kendilerinin isteklerini yerine getirmeyi Allah’tan istemeleri için de O’nun evliyalarına yakarmaktadırlar. Bu husus Kur’an-ı Kerim’de müminlerden istenmiştir: “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının, O’na yaklaşmaya vesile arayın.” (Maide/35) Özetle, Allah’ın evliyalarına tevessül etmek akıl ve şeriatın kabul ettiği bir şeydir. Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a), Ehl-i Beyt imamlarının ve ilk başından bugüne dek tüm Müslümanların yaşantıları, ilahi evliyalara tevessül etmenin caiz olduğunu göstermektedir. Resulullah (s.a.a) ve Ehl-i Beyt (a.s) imamları, insanları Kur’an ve Allah’ın evliyalarına tevessül etmeye teşvik etmekteydi.</p>



<h3>Ayrıntılı Cevap</h3>



<h5>Peygamberlere ve Evliyaullaha Tevessül Etmek</h5>



<p>Tüm peygamberlerin üzerinde ittifak ettikleri, İslam dininin gereklerinden ve tevhit rükünlerinden birisi evrenin yönetiminin Allah’ın elinde olduğu ve yaratmak, rızık vermek, diriltmek, öldürmek, gece ve gündüzü yaratmak, karanlık ve aydınlık, yağmur yağdırmak gibi meselelerin sadece Allah tarafından yapıldığıdır.</p>



<p>Kur’an-ı Kerim değişik âyetlerde bu manayı vurgulamış ve tüm şirk çeşitlerini (ulûhiyet, rububiyet, ubudiyet vb.) sert bir şekilde reddetmiştir. Ama Yüce Allah dışında bir başkasına tevessül etmenin ve ilahi peygamber ve evliyalardan yardım dilemenin Müslümanlar nezdinde normal ve olağan sayıldığına dikkat edilmelidir. Bu, Allah’ın fiillerine onların ortak kılındığı anlamına gelmez. Bu, onların ilahi dergâha yakın kimseler oldukları ve Allah yanında özel bir yer ve saygınlık taşıdıkları anlamına gelir. Bu nedenle Allah’ın feyzinin sebep ve vesilesi olmaktadırlar. Konunun aydınlanması için sözlük ve ıstılahta tevessül kavramının incelenmesi gereklidir.</p>



<p>Tevessül sözlükte insanın hedefine ulaşmak için meyil ve istekle kendisine başvurduğu şeye denmektedir.<a href="#_ftn1">[1]</a> Bazıları tevessülün kıyamet günü şefaat etmek olduğunu söylemiştir.<a href="#_ftn2">[2]</a> Müslümanların dinî ıstılahında ise ilahi yakınlık makamına ulaşmak için peygamberler, imamlar ve değerli insanları Allah nezdinde vasıta kılmaktır. Tevessüle inanmak Kur’an-ı Kerim ve nebevî sünnet-i şeriften alınmış bir meseledir. Kur’an-ı Kerim şöyle buyurmaktadır:</p>



<h5>“Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının, O’na yaklaşmaya vesile arayın ve O’nun yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz.”<a href="#_ftn3"><strong>[3]</strong></a></h5>



<p>Tevessül ettiğimiz şey bazen bizi âlemlerin Rabbine yaklaştıran salih ameller ve bazen de Allah nezdinde özel bir yer ve saygınlığı olan izzetli bir insandır. Aynı şekilde bazen diri fertlere ve bazen de bu dünyadan göçmüş bireylere tevessül edilmektedir. Bunun Kur’an ve rivayetlerde belirtilmiş bazı örneklerine işaret ediyoruz:</p>



<p>1. Yusuf’un kardeşlerinin, babaları Yakup’a tevessül etmeleri:</p>



<h5>“Oğulları, Ey babamız! Allah’tan suçlarımızın bağışlanmasını dile. Biz gerçekten suçlu idik” dediler. Yakup, Rabbimden sizin bağışlanmanızı dileyeceğim. Şüphesiz O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir dedi.”<a href="#_ftn4"><strong>[4]</strong></a></h5>



<p>Gördüğünüz gibi Yakup, evlatlarının isteğini reddetmemiş ve onlara neden direkt olarak kendiniz Allah’a yönelmiyor ve bana tevessül ediyorsunuz, diye bir şey söylememiştir. O, onların tevessülünü kabul etmiş ve kendileri için Allah’tan bağışlama talebinde bulunacağına söz vermiştir.</p>



<p>2. Peygamber’e (s.a.a) tevessül etmek:</p>



<h5>“Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah’tan günahlarının bağışlamasını dileseler ve Peygamber de onlara bağışlama dileseydi, elbette Allah’ı tövbeleri çok kabul edici ve çok merhametli bulacaklardı.”<a href="#_ftn5"><strong>[5]</strong></a></h5>



<p>Bu âyet Allah’tan bağışlama dilemek gayesiyle, hatırı için Allah’ın insanın hacetini karşılayacağı onurlu bir vasıta bulmak gerektiğini göstermektedir.</p>



<p>3. Osman bin Hanif şöyle demektedir:</p>



<p>Kör bir adam Peygamber’in (s.a.a) yanına geldi ve şöyle dedi: “Allah’tan bana şifa vermesini isteyin.” Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: “Eğer sabredersen senin için daha iyidir ama istiyorsan Allah’tan sana şifa vermesini isteyeyim.” O adam “Allah’tan bana şifa vermesini isteyin” dedi. Peygamber (s.a.a) ona abdest almasını ve Allah’a şu duayla seslenmesini buyurdu: “Ey Allah’ım senden istiyorum ve rahmet peygamberi Muhammed’in vasıtasıyla sana yöneliyorum. Ey Muhammed hacetimi gidermesi için ben senin vasıtanla Rabbime yöneldim.”<a href="#_ftn6">[6]</a> Bu sahih hadis tevessülün meşru olduğunu vurgulamaktadır; çünkü Allah Resulü (s.a.a) bu şahsı tevessül etmekten men etmemekle kalmayıp peygamberi kendisi ve Allah arasında vasıta kılarak kendisine şifa vermesi için Allah’tan nasıl talepte bulunacağına dair doğru tevessül yöntemini ona öğretmektedir. Bu da ilahi evliyalara tevessül etmek anlamındadır.</p>



<p>4. Enes bin Malik şöyle demektedir:</p>



<p>Bir adam Allah Resulü’nün yanına gelerek şöyle dedi: “Hayvanlarım susuzluktan telef oldu. Allah’tan (yağmur yağması için) talepte bulunun.” Peygamber (s.a.a) dua etti ve bir hafta boyunca yağmur yağdı. Sonra bir adam Peygamber’in (s.a.a) yanına geldi ve “Ey peygamber evler yıkıldı, yollar kesildi ve…” diyiverdi. Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: “Ey Allah’ım (rahmet yağmurunu) dağlara, tepelere, vadilerin içine, nehirlere ve ağaç yeşeren noktalara nazil et.” Ondan sonra Medine şehrinde yağmur kesildi ama etrafta aynı şekilde yağmaya devam ediyordu.<a href="#_ftn7">[7]</a></p>



<p>5. Âdem’in (a.s) sürçmeye maruz kaldığında şöyle dediği nakledilmektedir:</p>



<p>“Ey Allah’ım! Muhammed’in hakkı için beni bağışlamanı senden diliyorum.” (Bunun üzerine) Allah şöyle buyurur: “Ey Âdem, henüz onu yaratmadığım halde Muhammed’i nasıl tanıdın?” Âdem şöyle cevap verir: “Beni yarattığın zaman arşa baktım ve orada “La ilahe illallah Muhammed Resulullah” diye yazıldığını gördüm. Onun senin adına yakın olduğunu görünce kendisinin senin nezdinde en sevimli yaratık olduğunu anladım.” Allah da şöyle buyurur: “Benden Muhammed’in hakkı için istediğinden dolayı seni bağışlıyorum.”<a href="#_ftn8">[8]</a></p>



<p>6. Suyutî’nin İbn Abbas kanalıyla Allah Resulü’nden aktardığı yukarıdaki rivayetin bir başka naklinde İbn Abbas şöyle demektedir:</p>



<p>Âdem’in (a.s) Rabbinden aldığı ve bağışlanmasına neden olan kelimeler hakkında Allah Resulü’ne (s.a.a) sordum ve kendisi şöyle buyurdu: “Âdem, Allah’tan Muhammed, Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin’in hakkı için kendi tövbesini kabul etmesini istedi ve Allah da onun tövbesini kabul etti.” <a href="#_ftn9">[9]</a></p>



<p>7. Ebu Hureyre’nin Allah Resulü’nden naklettiği bir başka hadiste de şöyle belirtilmektedir:</p>



<p>“Ey Âdem! Bunlar (Ehl-i Beyt) benim yakınımdırlar… Bir hacetin olduğu zaman onları vasıta kıl ve onlara tevessül et.” Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: “Biz (Ehl-i Beyt) kurtuluş gemisiyiz. Kim bu gemiye binerse kurtuluşa erer ve kim de yüz çevirirse helak olur. O halde kimin Allah’tan bir istek ve haceti varsa, biz Ehl-i Beyt’i vasıta kılması gerekir.” <a href="#_ftn10">[10]</a></p>



<p>8. İbn Abbas şöyle demektedir: Ömer bin Hattab Peygamber’in (s.a.a) amcası Abbas bin Abdulmuttalib vesilesiyle yağmur istedi ve şöyle dedi:</p>



<p>“Ey Allah’ım! Biz peygamberimizin amcası aracılığıyla senden yağmur istiyor ve onun beyaz saçları vesilesiyle şefaat talep ediyoruz.” Böylece yağmur yağdı ve suya kandılar.<a href="#_ftn11">[11]</a> Bu hadisin bir başka naklinde de şöyle yer almaktadır: Abbas yağmur talebinde bulunduğunda ve yağmur yağdığında Ömer halka yönelip şöyle dedi: “Tanrıya yemin olsun ki Abbas Allah nezdinde bizim vasıtamızdır ve onun Allah yanında bir makamı vardır.”<a href="#_ftn12">[12]</a> Kastalanî şöyle demektedir: Ömer, Abbas aracılığıyla yağmur dileğinde bulunduğu zaman şöyle dedi: “Ey insanlar, Allah Resulü (s.a.a) Abbas’a baba gözüyle bakardı. Onu takip edin ve Allah ile aranızda aracı kılın.”<a href="#_ftn13">[13]</a></p>



<p>Bu davranış, tevessülü mutlak olarak veya Peygamber’den (s.a.a) başkasına tevessül etmeyi haram kılan kimselerin düşüncelerini iptal etmekte ve aracılığın bir örneğinin de Allah’a yakınlaşma sebebi olan muhterem ve makam sahibi fertler olduğunu açıkça belirtmektedir. “Tanrıya yemin olsun ki Abbas Allah nezdinde bizim vasıtamızdır ve onun Allah yanında bir makamı vardır” diye Ömer’in söylediği söz de tevessül ve yakınlaşmanın salahiyetine delalet noktasında yeterli bir açıklığa sahiptir. İbn Hacer Askalanî şöyle yazmaktadır: Peygamber’in (s.a.a) amcası Abbas duasında şöyle söyledi: “Senin peygamberin ile taşıdığım akrabalık bağı nedeniyle halk bana yöneldi.”<a href="#_ftn14">[14]</a> Elbette Abbas’ın makam ve konumuna tevessül edildiği hususunda hiçbir kuşku yoktur. Böylece Müslümanların İslam’ın ilk dönemlerinde hacetlerinin kabul edilmesi için temiz ve salih şahıslara tevessül ettikleri kesin ve katî olarak söylenebilir.</p>



<h5>Müslümanların Yaşamında Tevessül</h5>



<p>Aynı şekilde hadislerden anlaşıldığı kadarıyla Müslümanların bu tarzı tevessül edilenlerin dünyadan göçmelerinden sonra da sürmüştür ve bunun bazı numuneleri şunlardır:</p>



<p>1. Beyhakî şöyle nakletmektedir: Bir adam Peygamber’in (s.a.a) kabri başına geldi ve şöyle dedi: “Ey Muhammed (s.a.a), ümmet için yağmur dile.” Çok geçmeden yağmur yağdı ve halk suya kandı.<a href="#_ftn15">[15]</a></p>



<p>2. Abbasî sultanı Mansur, Malikî mezhebinin imamı Malik bin Enes’e, Peygamber’i (s.a.a) ziyaret şeklini sorduğunda ve kendisine kıbleye dönerek mi dua edeyim yoksa Peygamber-i Ekrem’e mi diye söylediğinde, Malik cevap olarak şöyle dedi: “Neden yüzünü ondan çeviriyorsun? O, diriliş günü senin ve atan Âdem’in (a.s) vesilesidir. Ona dön ve onu şefaatçi kıl. Allah onun şefaatini kabul eder.” Allah şöyle buyuruyor: “Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah’tan günahlarının bağışlanmasını dileseler ve Peygamber de onlara bağışlama dileseydi, elbette Allah’ı tövbeleri çok kabul edici ve çok merhametli bulacaklardı.”<a href="#_ftn16">[16]</a></p>



<p>3. Şafiî mezhebi imamı Muhammed bin İdris Şafii’den tevessüle ve özellikle de Allah Resulü’nün (s.a.a) ailesine tevessül etmeye derin bir şekilde inandığını gösteren bir takım şiirler kalmıştır. O şöyle demektedir: “Peygamber’in (s.a.a) ailesi Allah yanında benim vesilemdir ve onların hatırı için kıyamet günü amel defterimin sağ elime verilmesini ümit ediyorum.”<a href="#_ftn17">[17]</a> Şafii divanının bir başka yerinde de Peygamber’in (s.a.a) Ehl-i Beyt’ini överek şöyle demektedir: “Eğer benim günahım Muhammed’in Ehl-i Beyt’ini sevmekse, bu hiçbir zaman tevbe etmeyeceğim bir günahtır.” Peygamber’in (s.a.a) ailesi kıyamet günü ve de şan ve makamları bakanlar için aşikâr olacağı zaman bana şefaat edeceklerdir.”<a href="#_ftn18">[18]</a> Şafii bu şiiriyle de tam bir açıklık ile Peygamber’in (s.a.a) ailesini kendi şefaatçileri olarak tanıtmaktadır.</p>



<p>4. İslam’ın ilk dönemlerindeki Müslümanlar arasında Allah’ın evliyalarına tevessül etme meselesi çok yaygındı. Onlar geniş bir şekilde şiirlerinde ondan bahsetmekte ve Peygamber’i (s.a.a) kendileri ve Allah arasında bir vesile olarak tanıtmaktaydılar. Sevad b. Karıb’ın Peygamber (s.a.a) hakkında söylediği kaside bunlardan biridir: “Allah dışında bir rab olmadığına şehadet ederim. Sen her gizli ve saklı olana eminsin ve ey en üstün ve uluların evladı, peygamberler arasında senin Allah’a en yakın vesile olduğuna şehadet ederim.”<a href="#_ftn19">[19]</a> Resulullah (s.a.a) bu şiiri duydu ve hiçbir zaman onu söyleyeni böyle sözler söylemekten men etmedi, şirk ve bid’at ile itham etmedi.</p>



<p>5. Hanbelî mezhebinin büyük şahsiyetlerinden “Ebu Ali Helal” tevessüle inananlardan olup şöyle demektedir: “Ne zaman bir rahatsızlık ve sıkıntım olsaydı Hz. Musa bin Cafer’in (a.s) kabrine gider ve ona tevessül ederdim. Allah da sorunlarımı çözerdi ve sıkıntılarım hallolurdu.”<a href="#_ftn20">[20]</a></p>



<h5>Peygamber’in (s.a.a) Ehl-i Beyt’inin (a.s) Perspektifinden Tevessül</h5>



<p>Ehl-i Beyt imamlarının (a.s) bakışında da tevessül beğenilen bir davranıştır. Onlar insanları Kur’an ve Allah’ın evliyalarına tevessül etmeye teşvik ederdi. Örneğin İmam Seccad’ın (a.s) dualarında şöyle yer almaktadır:</p>



<p>“Ey Allah’ım! Ben yüksek Muhammed makamı ve aydın Alevî velayet ve tarikatı vesilesiyle sana yaklaşmayı diliyorum. Beni bunun ve onun şerrinden koruman için o ikisinin vasıtasıyla sana yöneliyorum.”<a href="#_ftn21">[21]</a></p>



<p>Hz. Fatıma Zehra’nın (a.s) şöyle buyurduğu nakledilmektedir:</p>



<p>“Azamet ve nurundan ötürü Allah’a hamdederim. Göklerde ve yerde olan tüm varlıklar Allah’a yakınlaşmak için vesile aramaktadır. Ve biz (Peygamber ailesi), kulları arasında Allah’a yakınlaşma vesilesiyiz.” <a href="#_ftn22">[22]</a></p>



<p>Ayşe, Haricîler hakkında Peygamber’in (s.a.a) şöyle buyurduğunu nakletmektedir: “Haricîler Allah’ın en kötü yaratıklarıdır. Allah’a en yakın vesile olan kulların en üstünü (Ali bin Ebi Talib (a.s)) onları öldürecektir.”<a href="#_ftn23">[23]</a> Aynı şekilde, Merhum Saduk, senet belirterek Allah Resulü’nden şöyle nakletmiştir:</p>



<p>“(Çoğu) İmamlar Hüseyin’in (a.s) neslindendir. Her kim onlara uyarsa Allah’a uymuştur. Her kim de onlardan yüz çevirirse ilahi buyruklardan yüz çevirmiştir. Onlar Allah’ın sağlam kulpları ve kulların O’na yakınlaşma vesilesidirler.” <a href="#_ftn24">[24]</a></p>



<p>Gördüğümüz gibi hem yaşarken ve hem de vefat ettikten sonra peygamberler ve ilahi evliyalara tevessül etmek, önceki peygamberler devrinde, Hz. Resulullah (s.a.a) zamanında, Peygamber’den (s.a.a) sonra, sahabe ve tabiin döneminde ve değişik İslamî çağlarda caiz ve yaygın bir husus olagelmiştir. Değişik İslamî mezheplere müntesip Müslüman halklar, sürekli hacet ve ihtiyaçlarının giderilmesi için ilahi peygamber ve evliyalara tevessül etmişlerdir. Öyleyse tevessül meşru ve İslamî bir meseledir. Eğer biri veya birileri bu beğenilen İslamî geleneği görmezlikten geliyorsa, İslamî doğru yoldan fasıla almış olanlar ve yanlışlarını düzeltip ilahi doğru yola dönmeleri gerekenler kendileri olur.</p>



<p></p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p><a href="#_ftnref1"><sup>[1]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ragıb İsfahanî, Müfredat-ı Ragıb, s. 560; Fahr-i Razi, Tefsir-i Kebir, 4/349, İbni Esir, en-Nihaye fi Garibi’l-Hadis, 5/185.</p>



<p><a href="#_ftnref2"><sup>[2]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; İbni Esir, en-Nihaye fi Garibi’l-Hadis, 5/185.</p>



<p><a href="#_ftnref3"><sup>[3]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Maide, 35.</p>



<p><a href="#_ftnref4"><sup>[4]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Yusuf, 97-98.</p>



<p><a href="#_ftnref5"><sup>[5]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Nisa, 64.</p>



<p><a href="#_ftnref6"><sup>[6]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Tirmizî, el-Camiu’s-Sahih, 5/35783529.</p>



<p><a href="#_ftnref7"><sup>[7]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Muhammed bin İsmail bin Buharî, Sahih-i Buharî, c. 1, s. 344-346, h. 968-967.</p>



<p><a href="#_ftnref8"><sup>[8]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Hakimu’l-Müstedrek Âla’l-Sahiheyn, 3/517, h. 4286; Beyhakî, Delailu’n-Nubuvve, 5/489; Vefau’l-Vefa, 4/1371-1372; Suyutî, Durru’l-Mensur, 1/59.</p>



<p><a href="#_ftnref9"><sup>[9]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Suyutî, Durru’l-Mensur, c. 1, s.60-61, Daru’l-Kitabi’l-Irakiye baskısı, h.k. 1377.</p>



<p><a href="#_ftnref10"><sup>[10]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; İbrahim bin Cuveynî, Feraid Samtin, c. 1, s. 36-37, Beyrut Müessese-i Mahmudî, 1. baskı, h.k. 1398, Harezmî, Menakib, s. 318, h. 320, İntişarat-ı İslamî Kum, h.k. 1441.</p>



<p><a href="#_ftnref11"><sup>[11]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ebu Naim İsfahanî, Delailü’l-Nübüvvet, 2/725, h.k. 511; Sahih-i Buhari, Kitabu’l-Cuma, Babu’l-İstiska.</p>



<p><a href="#_ftnref12"><sup>[12]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; İbni Esir, Esedü’l-Gaye, 3/11.</p>



<p><a href="#_ftnref13"><sup>[13]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; el-Mevahibu’l-Ledeniye, 3/380; Fethu’l-Bari, 2/413.</p>



<p><a href="#_ftnref14"><sup>[14]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Fethu’l-Bari, 2/413, Daru’l-Marifet-i Lübnan.</p>



<p><a href="#_ftnref15"><sup>[15]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Vefau’l-Vefa, 4/1374.</p>



<p><a href="#_ftnref16"><sup>[16]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Vefau’l-Vefa, c. 2, s. 1376.</p>



<p><a href="#_ftnref17"><sup>[17]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Divan-ı Şafii, s. 162, el-Mevasiku’l-Marifet, s. 178.</p>



<h5><a href="#_ftnref18"><sup>[18]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; لئن کان ذنبی حب آل محمد</h5>



<h5>فذلک ذنب لست عنه أتوب</h5>



<h5>هم شفعائی یوم حشری و موقفی</h5>



<h5>إذا ما بدت للناظرین خطوب.</h5>



<h5><a href="#_ftnref19"><sup>[19]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; و أشهد أن لا رب غیره</h5>



<h5>و أنک مأمون علی کل غائب</h5>



<h5>و أنک أدنی المرسلین وسیلة</h5>



<h5>ألی اللّٰه یابن الاکرمین الاطائب.&nbsp; (Zaynî Dahalan, ed-Dureru’l-Sünniyet, s. 29.)</h5>



<p><a href="#_ftnref20"><sup>[20]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Hatib-i Bağdadî, Tarih-i Bağdad, 1/120.</p>



<p><a href="#_ftnref21"><sup>[21]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Sahife-i Seccadiye, 49. dua.</p>



<p><a href="#_ftnref22"><sup>[22]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; İbni Ebi’l-Hadid, Şerh-i Nehcu’l-Belağa, 16/211; Bağdadî, Belağatu’n-Nisa.</p>



<p><a href="#_ftnref23"><sup>[23]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Şerh-i Nehcu’l-Belağa, 2/267; İbnu’l-Meğazili, el-Menakib, s. 100, h. 79, Daru’l-Ezva, Beyrut, h.k. 1412; Heysemî, Mecmau’z-Zevaid, c. 6, s. 359; Daru’l-Fikr, h.k. 1414.</p>



<p><a href="#_ftnref24"><sup>[24]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Saduk, Uyun-i Ahbaru’r-Rıza (a.s), c. 1, s. 63.</p>



<p></p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/tevessul-2/">Tevessül</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/tevessul-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Terörün İslam’da Yasak Oluşu</title>
		<link>https://www.caferilik.com/terorun-islamda-yasak-olusu/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/terorun-islamda-yasak-olusu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 19 May 2020 22:16:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<category><![CDATA[Soru Cevap Arşivi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.islamex.com/?p=4008</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru İslam’ın terör hakkındaki görüşü nedir? Acaba birisini terör etmek ve hâkimin izni olmadan onu öldürmek doğru mudur? Cevap Bu sorunun cevabı şöyledir: İslam dini Müslüman olsun veya olmasın bütün insanlar için yaşam hakkına büyük bir önem vermekte ve saygı duymaktadır. İslam devletinin görevlerinden biri de, Müslümanlarla beraber Müslüman olmayanların ve yabancıların da emniyetini sağlamaktır. [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/terorun-islamda-yasak-olusu/">Terörün İslam’da Yasak Oluşu</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>   </p>



<h2></h2>



<h3>Soru</h3>



<p>İslam’ın terör hakkındaki görüşü nedir? Acaba birisini terör etmek ve hâkimin izni olmadan onu öldürmek doğru mudur?</p>



<h3>Cevap</h3>



<p>Bu sorunun cevabı şöyledir: İslam dini Müslüman olsun veya olmasın bütün insanlar için yaşam hakkına büyük bir önem vermekte ve saygı duymaktadır. İslam devletinin görevlerinden biri de, Müslümanlarla beraber Müslüman olmayanların ve yabancıların da emniyetini sağlamaktır. Hiçbir ideoloji İslam kadar yaşama hakkına önem vermemiştir. Öyle ki İslam’da bir insanı öldürmek tüm insanlığı öldürmek ve bir insanı yaşatmak tüm insanlığı yaşatmak gibidir:</p>



<h5>“Kim, bir cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın (haksız yere) bir cana kıyarsa bütün insanları öldürmüş gibi olur. Her kim bir canı kurtarırsa bütün insanları kurtarmış gibi olur.”<a href="#_ftn1"><strong>[1]</strong></a></h5>



<p>Bu yüzden, Allah tarafından herkese bahşedilen yaşam çok kutsaldır, bir insanı öldürmek sadece Allah’a ve Allah’ın emretmiş olduğu durumlara mahsustur. Bir insanın hangi şartlarda öldürülmesi gerektiği fıkıhta belirtilmiştir. Örneğin eğer biri haksız yere bilerek birisini öldürse katilinde kısasla öldürülmesi gerekir veya dinden çıkan ve masum İmam’a karşı savaş açıp, karşı gelen kimse de aynı şekilde öldürülmeyi hak etmiştir. Bunların dışında kimsenin kimseyi öldürmeye hakkı bulunmamaktadır.</p>



<p>Fakat İslam’ın terör hakkındaki görüşünü açıkça öğrenebilmemiz için, öncelikle terör kavramının Batı’da ve İslam’da ne manaya geldiğini açıklayalım:</p>



<h5>1. Batı Literatüründe Terör</h5>



<p>Batı kültüründe terör kavramı şu manaya gelmektedir: Bir kişi veya grubun siyasi bir hedef yahut güce ulaşmak için, şiddet uygulayarak gerçekleştirdikleri, korkutma ve yıldırma hareketidir.</p>



<p>Batı’da, terör için tam anlaşılır ve açık bir tanım yapılmamıştır. Her devlet kendi çıkarlarıyla uyuşur şekilde tarif etmeye çalışmıştır. Örneğin, acaba hakları ellerinden alınan ve yaşamlarını belirlemelerine izin verilmeyen grupların, sivilleri hedef almadan yapmış oldukları mücadeleye de terör denilebilir mi?</p>



<p>Acaba her şeyleri ellerinden alınan Filistinlilerin, haklarına ulaşmak için yapmış oldukları direniş terör müdür? Yoksa teslim olarak her şeylerini İsraillilere mi bırakmaları gerekir? Acaba aslında İsrail’in yapmış olduğu devlet terörü değil midir?</p>



<h5>2. İslam Literatüründe Terör</h5>



<p>İslam edebiyatında terör kavramı için “fetk” kelimesi kullanılmıştır, yani ansızın, beklenmedik bir şekilde öldürmek.<a href="#_ftn2">[2]</a> İslam fıkhı ve hukuku açısından terörle ilgili şunları söyleyebiliriz:</p>



<p>a) Hangi dinden mezhepten ve nerede olursa olsun günahsız insanları öldürmek haramdır. Rehber Ayetullah Hamenei, 11 Eylül olaylarıyla ilgili olarak yaptığı açıklamada, dünyanın neresinde, hangi dinden, mezhepten ve ideolojiden olursa olsun günahsız insanları öldürmenin yanlışlığına değinerek şöyle buyurmuştur: “Bu terörist hareketlerin nerede olduğu önemli değildir. Terör nerede olursa olsun kötüdür, ister Hiroşima’da olsun isterse de Nagazaki’de, Gana’da, Sabra ve Şatilla’da Bosna Hersek, Irak, New York, Washington ve diğer nerede olursa olsun, terör kötüdür.”</p>



<p>Resulullah da (s.a.a) “İslam ve iman terörü yasaklayıp, önünü almıştır.” diye buyurmaktadır.</p>



<p>b) Bazılarının, işlemiş oldukları suçlardan dolayı öldürülmesine izin verilmiştir. Müslümanlar aleyhine savaşan, İslam’ın Peygamber ve İmamlar gibi büyük şahsiyetlerine hakaret eden ve kutsal değerlerine saldıranlar, İslam devletini yıkıp bu hususta tağutlara yardımcı olanların öldürülmesine belirli şart ve sınırlar çerçevesinde izin verilmiştir.</p>



<p>Hz. Resulullah (s.a.a), Mekke’nin fethinde Mekke’ye giriş esnasında, askerlerine kan dökülmemesi ve kimsenin öldürülmemesi emrini vermişti. Fakat on kişinin de bulunduğu yerde hemen öldürülmesini istemişti.</p>



<p>O on kişi şu kimselerdi: Ekrem b. Ebi Cehil, Hebar b. Esved, Abdullah b. Sa’d, Mukayyes Sabbae Leysi, Huveyre b. Nevfel, Abdullah b. Hatel, Safvan b. Ümeyye, Vahşî b. Harb (Hz. Hamza’nın katili), Abdullah b. Zübeyri, Haris b. Telatile ve içlerinde Ebu Süfya’nın karısı Hind’in de bulunduğu dört kadın ki, bunlar Peygamber (s.a.a) hakkında kötü sözler söyleyen şarkıcılardı. Bunların hepsi büyük suçlar işleyip, İslam aleyhine çalışanlardı ve Peygamber de hepsinin öldürülmesi emretmişti.<a href="#_ftn3">[3]</a> Bu hususta değinilmesi gereken çok önemli meselelerden biri de şudur:</p>



<p>Bu hüküm gizli ve üstü örtülü bir hüküm değildir. Müslümanların önderi, İslam adaletinden kaçanlar için, hükmün uygulanması isteyebilir. Bu insanların yaşam hakkının zayi edilmesi demek değildir. Bu tür suçlara mürtekip olmayanlar için emniyet yine en üst seviyede sağlanacaktır, fakat büyük suçları işleyenlerin de cezalandırılması gerekmektedir.</p>



<p>İmam Humeyni, Salman Rüştü hakkında bu hükmün uygulanmasını açıkça isteyerek şöyle buyurmuştur: “İslam’a, Kur’ân’a ve Peygamber’e (s.a.a) hakaret eden Şeytan Ayetleri kitabının yazarı ve içindekilerden haberdar olarak onu hazırlayıp, bastıranların idamla mahkûm olduklarını dünyadaki bütün gayretli Müslümanlara duyururum. Bir daha kimsenin böylesine İslami değerlere hakaret etmemesi için tüm Müslümanlardan, onu buldukları yerde öldürmelerini istiyorum. Bu yolda ölenler inşaAllah Allah katında şehittirler. Ona ulaşan, ama öldüremeyenlerden isteğim de, diğerlerine bildirerek bir an önce ölmesini sağlamalarıdır. Bu şekilde işlemiş olduğu büyük suçun cezasını çekmelidir.”<a href="#_ftn4">[4]</a></p>



<p>Özetle İslam, masum insanların her ne şekilde olursa olsun öldürülmelerine karşıdır. Bu insanın hangi mezhepten, dinden ve ideolojiden olduğunun farkı yoktur. Haksız yere birini öldürmek cinayettir ve suçlu bir an önce cezasını çekmek zorundadır.</p>



<p></p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p><a href="#_ftnref1"><sup>[1]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Maide, 32.</p>



<p><a href="#_ftnref2"><sup>[2]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Mizanu’l-Hikme, c. 9, s. 4508.</p>



<p><a href="#_ftnref3"><sup>[3]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Daha fazla bilgi için bakınız, Sireyi Nebevi, İbn Hişam, c. 4, s. 51.Mecmeu’l-Beyan fi Tefsiri’l-Kur’ân, Tebersi, c. 9, Nasr suresinin tefsiri. Tarih-i Peygamber-i İslam, Subhani, s. 434.</p>



<p><a href="#_ftnref4"><sup>[4]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Sahife-i Nur, c. 21, s. 86.</p>



<p></p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/terorun-islamda-yasak-olusu/">Terörün İslam’da Yasak Oluşu</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/terorun-islamda-yasak-olusu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tam Salâvat</title>
		<link>https://www.caferilik.com/tam-salavat/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/tam-salavat/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 19 May 2020 22:15:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<category><![CDATA[Soru Cevap Arşivi]]></category>
		<category><![CDATA[salavat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.islamex.com/?p=4007</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru Salâvat getirirken âl-i Muhammed denmediğinde günah işlenmiş olduğu söylenir. Şunu biliyoruz ki Suyutî kendi tefsirinde, Buharî, Müslim, Ebu Davud, Tirmizî, Nesaî ve İbn Mace şöyle naklederler: Resulullah’a “Ey Allah’ın Resulü! Sana selam verme yolunu biliyoruz, nasıl sana salâvat getirelim?” diye sorduklarında Peygamber: “Şöyle deyin” dedi: “Allahumme salli ala Muhammed ve âl-i Muhammed. Kema salleyte [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/tam-salavat/">Tam Salâvat</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>   </p>



<h2></h2>



<h3>Soru</h3>



<p>Salâvat getirirken âl-i Muhammed denmediğinde günah işlenmiş olduğu söylenir. Şunu biliyoruz ki Suyutî kendi tefsirinde, Buharî, Müslim, Ebu Davud, Tirmizî, Nesaî ve İbn Mace şöyle naklederler: Resulullah’a “Ey Allah’ın Resulü! Sana selam verme yolunu biliyoruz, nasıl sana salâvat getirelim?” diye sorduklarında Peygamber: “Şöyle deyin” dedi: “Allahumme salli ala Muhammed ve âl-i Muhammed. Kema salleyte âla İbrahime ve âl-i İbrahim. İnneke Hamidun Mecid. Allahumme Barik âla Muhammedin ve âl-i Muhammed. Kema barekte âla İbrahime ve âl-i İbrahim. İnneke Hamidun Mecid.” Suyutî bu hadisten başka aynı manayı ifade eden 18 hadis nakletmektedir ve bu hadislerin tümü salâvat getirirken âl-i Muhammedin de eklenmesinin gerekli olduğuna işaret etmektedir. İbn Hacer es-Savaık kitabında Peygamber’in, eksik salâvat getirilmesini ve sadece “Allahumme salli âla Muhammed” denilmesini yasakladığını ve salâvat getirirken Allahumme salli âla Muhammedin ve âl-i Muhammed denilmesini emrettiğini nakletmiştir. Bu konuda Şia kaynaklarında gelen hadisler ise daha fazladır.</p>



<p>Ancak benim sorum şu ki Kur’ân âyeti Peygamber’e yalnız başına salâvat getirmeyi emretmiyor mu? Buna rağmen nasıl âl-i Muhammed’in de salâvata eklenmesinin farz olduğunu söyleyebiliriz? Bu dinde bir bidat sayılmaz mı? Âlimler “Eşhedu anne aliyyen veliyullah”ı ezanda müstehap olarak söylemenin sakıncası olmadığını ancak ezanın bir parçası olarak söylemenin dinde bidat sayıldığını ve haram olduğunu açıkça vurgulamışlardır. Buna göre âl-i Muhammed’i söylemenin salâvatın bir parçası olduğunu söylemek neye dayanır? Oysa Kur’ân açıkça şöyle diyor: “Allah ve melekleri Peygamber’e salât eder ey iman edenler siz de ona salât edin.” Oysa Peygamber kelimesi Ehl-i Beyt’i içine almaz. Buna göre âl-i Muhammed nasıl salâvatın bir parçası sayılır?</p>



<p>Lütfen bu soruyu kelam ve felsefe açısından cevaplayın. Âl-i Muhammed’i salâvatta zikretme hakkındaki Şia ve Sünnî kaynaklarında bulunan hadisleri zikretmekle yetinmeyin.</p>



<h3>Kısa Cevap</h3>



<p>Âl-i Muhammed’e salâvat getirmek bidat olmadığı gibi Kur’ân, hadis, akıl ve irfanla da uyumludur. Çünkü:</p>



<p>1- Bidatin manası dinde olmayan bir şeyi dine dâhil etmektir. Biz âl-i Muhammed’e salâvat getirmenin bidat olmadığını söylüyoruz çünkü bu konu Peygamber ve Ehl-i Beyt’ten gelen hadislerde yer almıştır.</p>



<p>2- Allah Kur’ân-ı Kerim’de birçok hükmü genel olarak açıklamıştır, onun bütün özelliklerini açıklamamıştır. Bu hükümlerin ayrıntılarını ve özelliklerini açıklamayı Kur’ân’ın gerçek müfessirleri olan Peygamber’e ve Ehl-i Beyt’e bırakmıştır.</p>



<p>Buna göre Peygamber, âyetin tefsirinde âl-i Muhammed’in salâvatta olmasını emrediyorsa bunun Kur’ân’ın gerçek tefsiri olduğu anlaşılır.</p>



<p>3- Kur’ân, zâhirî anlamından başka derin bâtınî anlamı da içerir. Bu anlamları Peygamber ve Ehl-i Beyt’in bize bildirmeleri gerekir. Nebi kelimesi zâhirî anlamı gereği âl-i Muhammed’i içermese de bâtınî anlamı gereği bunu içerir.</p>



<p>4- Kur’ân-ı Kerim, Peygamber’i ve Ehl-i Beyt’i bir gerçek olarak nazara alır. Bundan başka insanların örfü de aynı fikir ve akidede olan kimselere aynı gözle bakarlar. Dinî kaynaklar Peygamber ve Ehl-i Beyt’in bir nurdan olduklarını vurgular. Bu yüzden irfan ilminde Peygamber ve Ehl-i Beyt bir nur olarak bilinmekte ve hakikat-i muhammediye olarak ifade edilmektedir.</p>



<p>Diğer nokta şu ki Peygamber’e salâvat getirmek hadd-i zatında farz değildir, sadece namazın teşehhüdünde farzdır. Elbette Hz. Muhammed’e salâvat getirmenin farz olduğu yerlerde âl-i Muhammed’e salâvat getirmek de farz olur, müstehap olan yerlerde âl-i Muhammed’i söylemek de müstehap olur.</p>



<h3>Ayrıntılı Cevap</h3>



<p>Cevabın açıklık kazanması için aşağıdaki noktaları dikkate almak gerekir:</p>



<p>1- Bidat, dinde olmayan bir şeyi dine ekleyip dinin bir parçası bilmeye denir. Bu ilke kendi yerinde ispatlanmıştır ki Peygamber ve Ehl-i Beyt’in söz ve tutumları dinin öğelerini belirler. Buna göre âl-i Muhammed Kur’ân’da olmadığına göre bu bir bidattir demeniz yanlıştır. Çünkü bunun hadislerde yer alması onun dinin bir öğesi sayılması için yeterli delil oluşturur ve Kur’ân’da geçmediği için bidat sayılması doğru değildir.</p>



<p>2- Taharet, namaz, oruç, hac, cihat, humus, zekât vb. hükümler Kur’ân’da yer almalarına rağmen bunların ayrıntıları ve şartları Kur’ân’da açıklanmış değildir. Örneğin namazın farz olduğu Kur’ân’da açıklanmış ve bazı cüz ve şartlarına da özet bir şekilde işaret edilmiştir. Ancak bunların ayrıntılarına gelince örneğin namazda okunacak zikirler, kaç rekât olduğu ve nasıl kılınacağı gibi hüküm ve şartlar açıklanmamıştır. Müslümanların yöntemi bu hükümlerin ayrıntılarını Peygamber’den öğrenmekti. Onlar bir hükmün nasıl yerine getirileceğini öğrenmek için Peygamber’in huzuruna varıp o hükümle ilgili bilmedikleri hususları soruyorlardı ve Peygamberde açıklıyordu. Müslümanlar da bu emirler doğrultusunda o farizayı yerine getiriyorlardı.</p>



<p>Salâvat hakkında da aynı yöntem uygulanmıştır. Salâvat âyeti olan “İnnellahe ve melaiketehu yusallune alennebi ya eyyuhellezine amenu sallu aleyhi ve sellimu teslima”<a href="#_ftn1">[1]</a> âyeti inince Müslümanlar Peygamber’in huzuruna varıp Peygamber’e nasıl salâvat getirileceğini sordular. Ehl-i Sünnet ve Şia’nın çeşitli kaynaklarında yer alan bir hadis uyarınca bunun üzerine Peygamber şöyle deyin dedi:</p>



<p>“Allahumme salli ala Muhammed ve âl-i Muhammed…”<a href="#_ftn2">[2]</a></p>



<p>Böylece Müslümanlar salâvatla ilgili kendi görevlerini öğrenmiş oldular.<a href="#_ftn3">[3]</a></p>



<p>Başka bir ifadeyle Allah Teâlâ Peygamber’i Kur’ân’ın açıklayıcı ve müfessiri olarak tanıttığına göre<a href="#_ftn4">[4]</a>, Peygamber de yukarıdaki âyeti, yani “Ya eyyuhellezine amenu sallu aleyhi ve sellimu teslima”yı<a href="#_ftn5">[5]</a> Allahume salli âla Muhammed ve âl-i Muhammed olarak tefsir ettiğine göre âl-i Muhammed’e salâvat getirmenin Kur’ân’dan anlaşılacağını söyleyebiliriz.</p>



<p>3- Kur’ân zâhirî anlamının yanı sıra derin bâtınî anlama da sahiptir. Bu bâtınî anlamı Peygamber ve Ehl-i Beyt bize bildirmelidir.<a href="#_ftn6">[6]</a> Buna göre salâvat getirirken âl-i Muhammed’i de söylemenin gerektiğini emreden hadisler, işte Kur’ân’ın bu batınî anlamına işaret sayılabilir. Yani Nebi kelimesi zahirde âl-i Muhammed’i içermese de bâtınî anlamı gereği âl-i Muhammed’i de içerir.</p>



<p>4- Kur’ân âyetlerinden anlaşıldığı üzere Allah Teâlâ Peygamber ve Ehl-i Beyt’i bir nur saymaktadır. Örneğin Allah Teâlâ Tathir âyetinde şöyle buyurmaktadır.</p>



<h5>“Allah siz Ehl-i Beyt’ten her türlü pisliği gidermek ve sizi tertemiz kılmak istemektedir.”<a href="#_ftn7"><strong>[7]</strong></a></h5>



<p>Bu âyette Allah Peygamber ve ailesini bir gerçek olarak değerlendirmektedir.</p>



<p>Yine Meveddet âyetinde şöyle demektedir:</p>



<h5>“De ki sizden yakınlarımı sevmekten başka hiçbir karşılık istemem.”<a href="#_ftn8"><strong>[8]</strong></a></h5>



<p>Peygamber’in elçiliğinin karşılığı olarak yakınlarını sevmek olduğu bildiriliyorsa bunun anlamı Ehl-i Beyt ile Peygamber’in birbirinden ayrılmazlığıdır. Mübahele âyetinde şöyle buyurmaktadır:</p>



<h5>“Deyin ki gelin kendi çocuklarımızı ve çocuklarınızı kendi kadınlarımızı ve kadınlarınızı ve kendimizi ve kendimizi çağıralım…”<a href="#_ftn9"><strong>[9]</strong></a></h5>



<p>Bu âyette Hz. Ali, Peygamber’in nefsi olarak ifade edilmiştir. Bu âyette Peygamber, duasının kabulü için Ehl-i Beyt’ini de yanında bulundurmakla görevlendirilmiştir.</p>



<p>5- Birçok hadiste Peygamber ve Ehl-i Beyt’in bir nur olduğu belirtilmiştir. Örneğin şu hadise dikkat edin. Peygamber (s.a.a) şöyle buyurmuştur:</p>



<p>“Ben Allah’ın nurundan yaratılmışım. Ehl-i Beyt’im de benim nurumdan yaratılmışlardır.”<a href="#_ftn10">[10]</a></p>



<p>6- Arifler de Peygamber ve Ehl-i Beyt’in nurlarından Hakikat-i Muhammediye ve sadır-ı evvel olarak söz etmektedirler. Onlara göre bunlar değişik tecelli ve belirtileri olan bir gerçeğin ifadeleridirler.</p>



<p>7- Halk ve örfün nazarında bir görüş ve fikri paylaşan kimseler bir gerçek olarak görülür ve bir gözle onlara bakılır.</p>



<p>Sonuç şu ki: Ehl-i Beyt’e salâvat getirmeyi de Peygamber’e salâvat getirmekle birlikte zikretmek bidat olmadığı gibi, hem Kur’ân, hem hadisler, hem de akıl ve örfle uyumludur. Gerçekte Ehl-i Beyt’e salâvat, Peygamber’e salâvatla aynı gerçeği ifade etmektedir.</p>



<p>Son noktada şu ki: Peygamber’e salâvat her yerde ve mutlak şekilde farz değildir. Elbette önemle vurgulanan müstehap amellerdendir. Sadece namazın teşehhüdü gibi özel durumlarda farz olur.<a href="#_ftn11">[11]</a> Elbette Peygamber’e salâvat farz olduğu durumlarda âl-i Muhammed’e de salâvat getirmek farz olur. Müstehap olduğu yerlerde de müstehap olur.</p>



<p></p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p><a href="#_ftnref1"><sup>[1]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ahzab, 56.</p>



<p><a href="#_ftnref2"><sup>[2]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Numûne Tefsiri, c. 17, s. 419.</p>



<p><a href="#_ftnref3"><sup>[3]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bkz. a.g.e, s. 428.</p>



<p><a href="#_ftnref4"><sup>[4]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Haşr, 7.</p>



<p><a href="#_ftnref5"><sup>[5]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ahzab, 56.</p>



<p><a href="#_ftnref6"><sup>[6]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Biharu’l-Envar, c. 89, s. 90-95.</p>



<p><a href="#_ftnref7"><sup>[7]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ahzab, 33.</p>



<p><a href="#_ftnref8"><sup>[8]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Şura, 23.</p>



<p><a href="#_ftnref9"><sup>[9]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Âl-i İmran, 61.</p>



<p><a href="#_ftnref10"><sup>[10]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Biharu’l-Envar, c. 15, s. 20.</p>



<p><a href="#_ftnref11"><sup>[11]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Tahriru’l-Vesile, c. 1, s. 143, 1. Mesele.</p>



<p></p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/tam-salavat/">Tam Salâvat</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/tam-salavat/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şirk</title>
		<link>https://www.caferilik.com/sirk/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/sirk/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 19 May 2020 22:15:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<category><![CDATA[Soru Cevap Arşivi]]></category>
		<category><![CDATA[şirk]]></category>
		<category><![CDATA[şirk koşmak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.islamex.com/?p=4006</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru Şirk nedir? Kısa Cevap Şirk lügatte, pay vermek anlamındadır, Kur’anî kullanımda ise şirkten kasıt Allah Teâlâ’ya ortak ve benzer koşmaktır. Şirk, tevhit ve hanifliğin karşısında yer almaktadır. Hanif, yani istikamet ve itidale yönelmek. Muvahhit insanlar şirkten yüz çevirip tevhit esasına yöneldikleri için onlara hanif denir. Şirk iki kısma ayrılır: Akidede şirk ve amelde (ibadet [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/sirk/">Şirk</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>   </p>



<h2></h2>



<h3>Soru</h3>



<p>Şirk nedir?</p>



<h3>Kısa Cevap</h3>



<p>Şirk lügatte, pay vermek anlamındadır, Kur’anî kullanımda ise şirkten kasıt Allah Teâlâ’ya ortak ve benzer koşmaktır. Şirk, tevhit ve hanifliğin karşısında yer almaktadır. Hanif, yani istikamet ve itidale yönelmek. Muvahhit insanlar şirkten yüz çevirip tevhit esasına yöneldikleri için onlara hanif denir.</p>



<p>Şirk iki kısma ayrılır: Akidede şirk ve amelde (ibadet ve itaatte) şirk.</p>



<p>Akidede şirkin de kısımları vardır:</p>



<p>1- İlahiyatta şirk: Allah’ın dışında, bütün ilahi sıfatlara sahip müstakil başka bir varlığın olduğuna inanmak.</p>



<p>2- Yaratmada şirk: Âlemde müstakil iki ayrı yaratıcının olduğuna inanmak.</p>



<p>3- Rububiyette şirk: Âlemdeki işlerin idaresinde birbirinden ayrı rablerin olduğuna inanmak.</p>



<p>Amelde şirk de iki kısma ayrılmaktadır:</p>



<p>Açık şirk ve gizli şirk.</p>



<p>Bunların hükümleri fıkıh ve kelamda açıklanmıştır.</p>



<p>Kur’an’a göre şirkin bütün kısımları sapıklık ve Allah’a büyük bir zulüm sayılmaktadır.</p>



<p>Günümüzde bazı fırkalar, şirk meselesini bahane edip başkalarını suçlamaktadırlar. Böyleleri kendilerini delil yönünden zayıf gördükleri için zorbacı yöntemlere başvurup kendileri dışında kalan bütün Müslümanları dinden çıkmak ve müşrik olmakla itham etmektedirler.</p>



<h3>Ayrıntılı Cevap</h3>



<p>Şirk lügatte pay vermek ve iki ortağın birbirine karışması demektir.<a href="#_ftn1">[1]</a> Kur’anî kavram olarak ise hanifin karşısında kullanılmaktadır. Şirkten kasıt, Allah’a ortak ve benzer koşmaktır. Hanif, sapkınlıktan çıkıp doğruluğa yönelmek manasına gelmektedir. Halis tevhidin takipçileri, şirkten yüz çevirip tevhid esasına yöneldikleri için onlara hanif denmektedir. Yine bu yüzden hanifin manalarından biri doğru ve müstakimdir.<a href="#_ftn2">[2]</a></p>



<p>Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de Peygamberine şöyle buyuruyor:</p>



<h5>“De ki: Şüphesiz Rabbim beni doğru yola, dosdoğru dine; tevhid inancı üzere olan İbrahim’in dinine iletti ve o, müşriklerden değildi.”<a href="#_ftn3"><strong>[3]</strong></a></h5>



<p>Yine buyurmaktadır ki:</p>



<h5>“Ve (yine bana şöyle emredildi): Yüzünü dosdoğru bir şekilde hak dine çevir. Sakın Allah’a ortak koşanlardan olma.”<a href="#_ftn4"><strong>[4]</strong></a></h5>



<p>Dolayısıyla Kur’an’a göre şirk, tevhit ve hanifin tam karşısındadır. Şirkin ne olduğunu bilmek için tevhit ve hanifin ne olduğunu bilmek gerekir. Çünkü eşya zıddıyla tanınır.</p>



<p>Genel olarak şirk iki kısıma ayrılır: Akidede şirk ve amelde şirk.</p>



<h5>Akidede Şirk:</h5>



<p>1- İlahlıkta şirk: Allah’ın dışında, bütün cemal ve kemal sıfatlara sahip müstakil başka bir varlığın olduğuna inanmak. Böyle bir inanç küfre neden olur.<a href="#_ftn5">[5]</a> Bu yüzden Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de Peygamberine şöyle buyuruyor:</p>



<h5>“Şüphesiz ki: ‘Allah, Meryem oğlu Mesihtir’ diyenler kafir olmuşlardır. De ki: ‘Allah, Meryem oğlu Mesih’i annesini ve yeryüzünde olanların tümünü yok etmek istese, ona karşı kim ne yapabilir?’ Göklerin, yerin ve bu ikisinin arasındakilerin hakimiyeti Allah’a aittir. (O) dilediğini yaratır ve Allah’ın her şeye gücü yeter.”<a href="#_ftn6"><strong>[6]</strong></a></h5>



<p>2- Yaratmada şirk: İnsanın âlemde ayrı ayrı iki yaratıcının olduğuna inanmasıdır. Öyle ki âlemin işlerindeki yaratma ve tasarruf/etki onların elindedir. Nitekim Mecusîler hayır yaratıcısı (Yezdan) ve şer yaratıcısı (Ehrimen) olmak üzere iki yaratıcının olduğuna inanmaktadırlar.</p>



<p>3- Rububiyette şirk: İnsanın âlemde çeşitli rablerin olduğuna inanmasıdır. Yani âlemdeki işler, bu çeşitli rablere ayrı ayrı havale edilmiştir. Hz. İbrahim’in (a.s) zamanındaki müşrikler böyle bir şirke müptela olmuşlardı. İşlerin idaresinde kimisi yıldızların, kimisi Ay’ın kimisi de Güneş’in etkili olduğuna inanırdı.</p>



<h5>Amelde Şirk:</h5>



<p>Amelde şirk, ibadet ve itaatteki şirktir.</p>



<p>Yani insan, ilahlık, yaratıcılık ve rablık makamı olduğuna inandığı kimselere karşı huzu ve huşu yapar onlara ibadet eder.</p>



<p>Şunu da bilmek gerekir ki ne yazık ki bazıları şirki yanlış yorumlayarak din büyüklerine saygı gösteren, onların mezarlarını öpen kimseleri şirkle suçlamaktadırlar.</p>



<p>Onların şirk için belirledikleri ölçülerin hiçbir değeri yoktur. Zira onların koydukları ölçüler, Kur’an’ın âyetleri, İslam Peygamberi’nin (s.a.a) ve halifeleri olan On iki İmam’ın (a.s) tutum ve davranışlarıyla çelişmektedir.</p>



<p>Aşağıda onların sahte ölçülerinden bazılarına işaret ediyoruz:</p>



<p>1- Allah’ın dışında gaybî güce inanmak: Diyorlar ki birisi, Peygamber veya evliyalardan birinden yardım isterse ve onların duaları duyduğuna ve hallerinden haberleri olduğuna veya hacetini yerine getirdiğine inanırsa bu da şirktir.<a href="#_ftn7">[7]</a></p>



<p>2- Ölülerden hacet istemek, onlardan yardım dilemek ve onlara yönelmek şirktir.<a href="#_ftn8">[8]</a></p>



<p>3- Dua ve tevessül bir çeşit ibadettir; buna göre Allah’ın dışında birinden istekte bulunmak şirktir.<a href="#_ftn9">[9]</a></p>



<p>4- Kabirleri ziyaret etmek şirktir.</p>



<p>5- Enbiya ve Salihlerin eşyalarına teberrük etmek şirktir.</p>



<p>6- Peygamberin doğumunu kutlamak şirktir.</p>



<p>7- Kabirlere türbe yapmak şirktir.</p>



<p>Ancak onların bu iddialarının hiçbir delili yoktur. Hatta onların bu sözleri tamamen Kur’an ve sünnete aykırıdır.</p>



<p>Bu sahte ölçüler iki kısma ayrılır:</p>



<p>1- Bu ölçü ve amellere, inançta şirk demelerinin nedeni müşriklerin amellerine benzediği içindir.</p>



<p>Bu şüphelerin cevabı şudur: Allah’tan başkasının gaybî güce sahip olduğuna inanmak, onlara tevessül etmekle şifa verildiğine, hacetlerin yerine getirildiğine inanmak eğer tevessül edilen kimsenin ilah olduğu ve kendi başına bu işleri yaptığına inanmak şeklinde olursa bu şirk sayılır. Ancak Peygamber ve imamlara tevessül eden hiçbir Müslüman böyle bir inancı taşımaz. Sadece onlar Allah katında saygın bir makama sahip olduğu için Allah’ın onlara bir takım feyizler verdiğini ve kendi feyzine aracı kıldığına inanmak şeklinde olursa bunun bir mahzuru yoktur.</p>



<p>2- Onların şirk diye niteledikleri, Hz. Peygamber’in (s.a.a) doğumunu kutlamak, kabirlerin üstüne kubbe ve türbe yapmak, onları öpmek vb. işlere gelince bu da yersiz ve temelsiz bir iddiadır. Çünkü bu işler ibadet değildir.</p>



<p>İbadet, uluhiyyet veya yaratmak ya da rablık makamına inanmaktan kaynaklanan huzu ve huşudur.</p>



<p>Ama eğer huzu ve huşu böyle bir inançtan kaynaklanmazsa, asla ibadet sayılmaz. Bu yüzden Allah-u Teâlâ, Yusuf Sûresinde Hz. Yusuf’un (a.s) kardeşlerinin, onun karşısında secdeye kapanmalarını şirk saymamaktadır. Zira onlar Hz. Yusuf’u (a.s) uluhiyet, yaratıcılık ve rablık makamında görmemişlerdir.</p>



<p>Müslüman âlimler ve bilginler bu gibi sahte ölçülere cevap vermişlerdir.</p>



<p></p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p><a href="#_ftnref1"><sup>[1]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Mecmeu’l-Bahreyn, c. 5, s . 274; el-Ayn, c. 5, s. 293.</p>



<p><a href="#_ftnref2"><sup>[2]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Hanif, Hanefe kipinden olup sapkınlıktan çıkıp doğruluğa yönelmek manasına gelmektedir. Halbuki Hanefe’nin manası tam tersinedir. Yani doğruluktan eğriliğe yönelmek demektir. Halis tevhidin takipçileri şirkten yüz çevirip bu asıl esasa yöneldikleri için onlara hanif denmektedir. Yine bu yüzden Hanif’in manalarından birisi doğru ve müstakim demektir.</p>



<p>Buradan anlaşılıyor ki, müfessirlerin hanif kelimesi için yaptıkları tefsirler, yani Allah’ın evini haccetmek, hakkın yolundan gitmek, Hz. İbrahim’in (a.s) takipçisi olmak, ihlaslı amel gibi manalar yukarıda açıklanan anlamın birer örneğidir. (Tefsir-i Numûne, c. 2, s. 605)</p>



<p><a href="#_ftnref3"><sup>[3]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; En’am, 161.</p>



<p><a href="#_ftnref4"><sup>[4]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Yunus, 105.</p>



<p><a href="#_ftnref5"><sup>[5]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Hatırlatmak gerekir ki şirkin bütün kısımları bir biçimde küfüre neden olur ve bu küfür hem kelamî küfürdür, hem de fıkhî.</p>



<p><a href="#_ftnref6"><sup>[6]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Maide, 17.</p>



<p><a href="#_ftnref7"><sup>[7]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Mecmuay-ı Fetavay-ı Bin Baz, c. 2, s. 552.</p>



<p><a href="#_ftnref8"><sup>[8]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Fethu’l-Mecid, s. 68.</p>



<p><a href="#_ftnref9"><sup>[9]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Asker Rızvanî, el-Reddu Ale’-el-Rafize (Şia Şinasi’den naklen), s. 135-143.</p>



<p></p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/sirk/">Şirk</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/sirk/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şiaların Ahiretteki Durumu</title>
		<link>https://www.caferilik.com/sialarin-ahiretteki-durumu/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/sialarin-ahiretteki-durumu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 19 May 2020 22:14:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<category><![CDATA[Soru Cevap Arşivi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.islamex.com/?p=4005</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru Bir rivayette Hz. Ali’nin (a.s) şöyle buyurduğunu okudum: “Şia Müslümanlar cehenneme gitmeyecektir.” Aynı şekilde bir kitapta cehennemin birinci tabakasının Müslümanlara (Peygamber’in ümmeti) özgü olduğunu okudum! Bunlardan hangisi doğrudur? Kısa Cevap Kıyamette bireylerin muhasebeye çekilmesi, cennet nimetlerinden faydalanması veya cehennem azabına duçar olması, bir kaideye göredir. Yüce Allah bu esas ve kaideyi Kur’an-ı Kerim âyetlerinde [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/sialarin-ahiretteki-durumu/">Şiaların Ahiretteki Durumu</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>   </p>



<h2></h2>



<h3>Soru</h3>



<p>Bir rivayette Hz. Ali’nin (a.s) şöyle buyurduğunu okudum: “Şia Müslümanlar cehenneme gitmeyecektir.” Aynı şekilde bir kitapta cehennemin birinci tabakasının Müslümanlara (Peygamber’in ümmeti) özgü olduğunu okudum! Bunlardan hangisi doğrudur?</p>



<h3>Kısa Cevap</h3>



<p>Kıyamette bireylerin muhasebeye çekilmesi, cennet nimetlerinden faydalanması veya cehennem azabına duçar olması, bir kaideye göredir. Yüce Allah bu esas ve kaideyi Kur’an-ı Kerim âyetlerinde bize bildirmiştir. Yüce Allah bu hususta gurupsal ve ulusal özellikleri kenara koyarak insan amellerini ölçü olarak belirtmektedir. Yani sevap ve cenneti, insanın iman ve salih amelinin semeresi, cehennem azabını da inkârcılık ve kötü amellerinin neticesi saymaktadır.</p>



<h3>Ayrıntılı Cevap</h3>



<p>Tarih boyunca kurtulan fırka hakkında Müslüman guruplar arasında tartışmalar yaşanmıştır. Bu kelam tartışmaları genellikle İslam Peygamberine (s.a.a) isnat edilen bir hadis temelinde yürütülmüş ve ondan fırkalar hadisi diye söz edilmiştir. Din ve mezhep kitapları yazarları bundan esinlenerek Müslüman gurupları sayı açısından bu hadise uyarlamaya çalışmıştır. Bu hadiste bu guruplardan birinin kurtuluş ve cennet ehli olduğuna işaret edilmiştir. Bu yüzden gurupların hepsi, kendilerinin tüm Müslümanlar arasında kurtuluşa daha layık olduklarını ispatlamaya çalışmıştır. Kur’an-ı Kerim de bu hususta yani ahiret âleminde insanların kurtuluşu hakkında bir takım oluşumları ve onların ulusal ve kavimsel üstünlükler hususuna dayanarak kendilerini cennet ehli saymalarıyla birlikte diğer insanların cennete girme liyakati taşımadığına inandıklarını anımsatmaktadır. Aynı şekilde Ehl-i Sünnet ve Şia’dan nakledilen rivayetler arasında sevap, azap, cennet ve cehennem meselesine değinen haberlere rastlamaktayız. Bunların her biri bu hususla ilgili bir takım ölçüleri belirtmiştir. Şimdi bu kısa mukaddimeyi de göz önünde bulundurarak iki temel noktanın aydınlanması gerekmektedir.</p>



<p>1. Yüce Allah bireylerin cennet ve cehenneme girmesi hakkında bir ölçü belirlemiş midir yoksa belirlememiş midir?</p>



<p>Yüce Allah bazı âyetlerde kendilerini diğerlerinden üstün gören ve kendilerinin ulusal ve kavimsel özelliklerinin uhrevî kurtuluşa neden olacağına inanan kesimlere işaret etmektedir. Bu gurup, cehennem azabının sadece birkaç günlüğüne kendilerini kuşatacağı ve sonra cennete girecekleri sanısını taşımaktaydı. Yüce Allah bu tür sanı karşısında şöyle buyurmaktadır:</p>



<h5>“ Siz bunun için Allah’tan söz mü aldınız? Eğer böyle ise, Allah verdiği sözden dönmez. Yoksa siz Allah’a karşı bilemeyeceğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?”<a href="#_ftn1"><strong>[1]</strong></a></h5>



<p>Kerim olan Allah bu uyarıyı yaptıktan sonra insanların cennet ve cehenneme gitmesinin ölçüsünü tümel bir kaide şeklinde bize açıklamaktadır:</p>



<h5>“Evet, kötülük işleyip suçu benliğini kaplamış (ve böylece şirke düşmüş) olan kimseler var ya, işte onlar cehennemliklerdir. Onlar orada ebedî kalacaklardır. İman edip salih ameller işleyenler ise cennetliklerdir. Onlar orada ebedî kalacaklardır.”<a href="#_ftn2"><strong>[2]</strong></a></h5>



<p>Aynı şekilde bazıları da Yahudi ve Hıristiyanların dışında hiç kimsenin cennete girmeyeceğini düşünüyordu. Kur’an-ı Kerim bu saçma iddia karşısında, onların bu sözü ispat edecek hiçbir delili olmadığını ve cennetin kendilerine özgü olduğuna dair güttükleri iddianın sadece rüya ve hayalden ibaret olduğunu kanıtladıktan sonra, cennete girmenin temel ve esas ölçüsünü tümel bir kaide şeklinde beyan etmiştir:</p>



<h5>“Hayır, öyle değil! Kim “ihsan” derecesine yükselerek özünü Allah’a teslim ederse, onun mükâfatı Rabbinin katındadır. Artık onlara korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir.”<a href="#_ftn3"><strong>[3]</strong></a></h5>



<p>Bu âyet, cennete girmenin nedenini, Allah’ın buyruğuna teslim olmak ve ihsan sahibi olmak bilmektedir. Yani cennet iddia ve sloganla kimseye verilmez. Bilakis iman ve salih amele gerek vardır. Bu esasla Kur’an-ı Kerim bireylerin sevap ve azaba müstehak olması hakkında bir takım ölçüler belirlemiştir. Bu ölçüler insanların amelleri olup onların ahiret âleminde ayrıcalıklı olmasına neden olur. Onları saadet veya bedbahtlıkla muttasıf kılar. Elbette bu sınıflandırmada Kur’an’da üçüncü bir guruptan da söz edilmiştir. Âyet-i kerimenin tabiriyle onlar Allah’ın rahmetine ümit beslemekte ve Allah da kendilerini ya bağışlamakta veya azaplandırmakdır.<a href="#_ftn4">[4]</a></p>



<p>2. Rivayetlerde cennetle müjdelenmiş Şiilerden maksat kimlerdir?</p>



<p>Şia rivayetleri arasında da Şiilerin cennete gideceğini aksettiren Peygamber (s.a.a) ve Masum İmamlardan (a.s) aktarılmış hadisler mevcuttur. Bu rivayetlerde cennete gidecek kimselerin Şiiliğine vurguda bulunulmuş olması, söz konusu rivayetleri daha iyi anlamak için her şeyden önce bizi Şia’yı açık ve net olarak tanımlamaya sevk etmektedir. Bunun ardından da bu tür rivayetler hakkında yapılmış yorumlara değinmemiz icap etmektedir.</p>



<h5>Şia’nın Sözlük Manası</h5>



<p>Sözcükbilimciler “Şia” kavramı hakkında hizip, ümmet, yoldaşlar, fırka, takipçiler, yarenler, yardımcılar ve bir husus etrafında toplanmış bir gurup gibi değişik manalar ileri sürmüşlerdir.<a href="#_ftn5">[5]</a></p>



<h5>Şia’nın Istılah Manası</h5>



<p>Şia ıstılahta Peygamber-i Ekrem’in halifeliğini Peygamber ailesinin özel hakkı gören ve İslam öğretilerini öğrenmede Ehli Beyt’in, yani İmamların (a.s) takipçisi olan kimselere denir.<a href="#_ftn6">[6]</a></p>



<p>Şia kavramı tarih boyunca mefhum olarak dönüşümlere uğramış, siyasî taraftar, bazen seven ve bazen de inançsal Şia, yani davranış ve hareketlerde temiz imamları takip etmek olarak gündeme gelmiştir.</p>



<h5>Ehlibeyt İmamlarına Göre Şia</h5>



<p>Ehli Beyt’ten nakledilen rivayetler bütününden anlaşıldığı üzere, onların Şia’dan kastettikleri mana, salt taraftarlık ve sevmek değildir. Bilakis Ehlibeyt İmamlarının (a.s) Şia sıfatını kendi taraftarları için kullanmada vurgulamak istedikleri nokta şudur: Şia olmanın ölçüsü, kendilerine davranış ve hareketlerde itaat etmek ve uymaktır. Bu nedenle imamlar, kendilerini Şii olarak adlandıran ve bu vesileyle amellerini gerekçeli gösteren guruplarla karşılaştıklarında ciddi bir tutum sergilemekteydi. Bu konunun daha aydınlanması için Masum İmamlardan (a.s) birkaç rivayete işaret ediyoruz. Masum İmamlardan bize ulaşıp gerçek Şii’ye işaret eden, yanı sıra Şii sıfatı taşıma nedeniyle Allah’ın azabından uzak olunacağı düşüncesini yeren ve böyle şahısların iddialarını yalan olarak niteleyen bir takım rivayetler mevcuttur. Bir şahıs şöyle söylemektedir: İmam Sâdık’a (a.s) sizin dostlarınız günahlara bulaşmakta ve biz ümit etmekteyiz demekteler, diye söyledim. İmam şöyle buyurdu:</p>



<p>“Yalan söylüyorlar. Onlar bizim dostlarımız değildir. Onlar, arzularının kendilerini sağa ve sola götürdüğü kimselerdir. Her kim bir şeyi ümit ederse, ona ulaşmak için çabalar ve her kim de bir şeyden korkarsa ondan kaçar.”<a href="#_ftn7">[7]</a></p>



<p>Hz. Sâdık (a.s) şöyle buyurdu:</p>



<p>“Dilde söyleyen ama pratikte bizim davranış ve hareketlerimize muhalefet eden kimse bizim Şii’miz değildir. Bizim Şii’miz kalbi ve dili bizimle uyuşan ve davranış ve harekette de bizim takipçimiz olan kimsedir. Bu tür şahıslar bizim Şii’lerimizdir.”<a href="#_ftn8">[8]</a></p>



<p>Şia imamları bazı rivayetlerde gerçek Şiileri nitelemiş ve onların özelliklerini saymışlardır. Bu hususta İmam Bâkır (a.s) ve İmam Sâdık’ın (a.s) sözlerine işaret edilebilir. İmam Bâkır (a.s) şöyle buyurmuştur:</p>



<p>“Ey Cabir kendini Şiiliğe atfedip bununla yetinen bir kimse kendisini bizim dostumuz bilebilir mi?! Allah’a yemin olsun ki bizim Şii’miz sadece Allah’tan sakınan, O’na itaat eden ve tevazu, huşu, Allah’ı çok anmak, oruç, namazla, fakir ve ihtiyaç sahibi komşuları, borçluları ve yetimleri sormakla, dürüstlük, Kur’an okumak, halk hakkında hayırdan başka bir şey konuşmamak ve toplumlarının emini olmakla tanınan kimsedir.”<a href="#_ftn9">[9]</a></p>



<p>Hz. Sâdık (a.s) şöyle buyuruyor:</p>



<p>“Bizim Şiilerimiz takva, çalışma, vefa, emanet, züht ve ibadet ehli olan, gece ve gündüz elli bir rekât namaz kılan, gece namaza duran, gündüz oruç tutan, malının zekâtını veren, hac yapan ve her haram amelden uzak duran kimselerdir.”<a href="#_ftn10">[10]</a></p>



<p>Şiiliğin doğru manasını açıklamamanın getirdiği zararlardan birisi de kayıtsızlıktır. Tarih boyunca Şiilik akımını yanlış yorumlayıp şer’î hususlara uymayı bırakan ve dinin imamı tanımaktan<a href="#_ftn11">[11]</a> ibaret olduğu noktasından hareketle delil getirerek kayıtsızlık girdabına batmayı gerekçelendiren bir takım gurupların davranış ve hareketlerine tanıklık etmekteyiz. Şiiliğe bu tür bir perspektiften bakmak, gerçek Şiiliğe telafi edilmeyen darbelerin inmesine neden olmuştur. İkinci bir nokta da şudur: Daha önce de belirtildiği gibi fertlerin sevap veya azaba müstehak olmasının ölçüsü dine bağlılıktır ve bu açıdan toplum katmanları arasında hiçbir ayrıcalık gözetilmemiştir. Allah’ın kurtuluş ölçüsü kıldığı şey göz önünde bulundurulmaksızın özel bir fert veya akım veyahut gruba müntesip olmak Allah’a yakınlaşmayı ve azaptan kurtulmayı sağlamaz. Yüce Allah şöyle buyuruyor:</p>



<h5>“Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır.” <a href="#_ftn12"><strong>[12]</strong></a></h5>



<p>Hakeza İmam Rıza (a.s), Zeydu’n-Nar adıyla meşhur kardeşine şöyle buyurmaktadır:</p>



<p>“Ey Zeyd! Kufe bakkallarının Fatıma kendini korudu ve Allah onun evlatlarına cehennemi haram kıldı, diye söylemeleri seni mağrur etmiş midir? Allah’a yemin olsun ki bu husus Hasan, Hüseyin (a.s) ve Fatıma’nın rahminden doğan kimseler dışında, başkaları için geçerli değildir. Hz. Musa b. Cafer (a.s) Allah’a itaat etsin, gündüzleri oruç tutsun, geceleri teheccüd, geceyi diri kılmak ve gece namazı ile meşgul olsun ve sen de Allah’a isyan et ve yarın kıyamet gününde Allah’ın huzurunda onunla eşit ol veya Allah’ın nezdinde ondan daha değerli ol, böyle bir şey olabilir mi?!”<a href="#_ftn13">[13]</a></p>



<p>Dinin misyonlarından biri de birey ve toplumu ıslah etmek, onları manevî erginliğe ulaştırmak ve güzel ahlaka büründürmektir. Bu husus da peygamberlerin vasıtasıyla insana ulaşan Allah’ın buyruklarına uymak dışında müyesser olmaz. Bu nedenle bir dinin böyle hedefler taşımakla birlikte bazı fertlere kaçma yolu açması ve bu fertlerin dinsel kanunlara bağlılık göstermeksizin dünyada dine bağlı olan diğer insanlar gibi dindarlığın nimetinden faydalanması ve ahirette onlarla eşit olması ve bazen onlardan daha fazla uhrevî ödüller alması tasavvur edilebilir mi? Gerçekte bunun gayeyi zedelemek olduğu söylenebilir.</p>



<p>Bu yüzden Şia’dan maksat, rivayetlerde belirtildiği gibi, Allah’a itaat etmede masum imamlara uymak ve salih amelde bulunmak ise, Kur’an-ı Kerim’in buyruğu esasınca uhrevî ödülleri almak ve cennete girmek onlara nasip olacaktır. Bu durumun dışında yani salt imamlara ilgi göstermek ve ruhsal bağlılık taşımak veya onları siyasî olarak takip etmek cennete girmeye neden olmaz. Cehennemin birinci tabakasının günahkâr Müslümanlara ait olduğunu bildiren rivayetler hakkında ise şöyle söylemek gerekir: Kur’an-ı Kerim perspektifinden cennet ve cehenneme girmenin ölçüsü, insan amelleridir. Bireylerin kimlik bilgileri önemsenmeyecektir. Zira İslam ve iman arasında fark gözetilmelidir. Yüce Allah bu hususta iman iddiasında bulunan kimselere şöyle buyuruyor:</p>



<h5>“İman ettik demeyin, Müslüman olduk deyin.”<a href="#_ftn14"><strong>[14]</strong></a></h5>



<p>İki şehadeti söylemek insanı İslam’ın savunma alanına alır. Bu husus dünyevî, hukukî ve içtimaî hayat boyutuyla ilgilidir ve insan Müslüman olduktan sonra ondan yararlanır. Ama cennete müstehak olmak bunun üzerinde bir şeydir. Yani belirtildiği gibi cennete girmek için hem Allah’a teslim olmak ve derunî iman, hem de dışarıda salih amel gereklidir. Başka bir ifadeyle pratik dayanak taşımak uhrevî sevap kazanmanın gereğidir. Bu yüzden cennete girmek için Kur’an dışında belirtilen ölçüler ve salt Şiilik veya İslam ile muttasıf olmak, azaba veya cehenneme girmeye engel değildir.</p>



<p>Netice olarak söylemeliyiz ki cennete girmenin ölçüsü insan amelleridir. Ne İslam kimliği ve ne de isimsel Şiilik kurtuluş değildir. Bu esasla ve Kur’an-ı Kerim’in âyetleri ve Ehlibeyt İmamlarının buyruklarına istinaden Allah’ın buyruklarını yerine getirmeyen, haramlardan sakınmayan ve O’nun emirlerine itaat etmeyen Müslüman ve Şiiler bu nimetten mahrum olacak ve cehennem azabına maruz kalacaklardır. Bu azabın ebedi olup olmadığı, sevap ve azap mertebelerinin ne olduğu ve bu konuda şefaat bahsinin ne gibi bir yeri olduğu başka bir fırsatı talep etmektedir. Son hatırlatmamız şudur: Bizim sözlerimizin manası, Şii olmanın insanın cennete girmesinde hiçbir rol taşımadığı ve iyi bir ameli Şii olmayan biri yapsa bile cenneti hak edeceği değildir. Zira biz hem inanç ve hem de amelin gereklilik addettiğine ve onların insanı saadete götüren iki kanat olduğuna inanmaktayız.</p>



<p></p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p><a href="#_ftnref1"><sup>[1]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bakara, 80.</p>



<p><a href="#_ftnref2"><sup>[2]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bakara, 81 ve 82.</p>



<p><a href="#_ftnref3"><sup>[3]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bakara, 112.</p>



<p><a href="#_ftnref4"><sup>[4]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Tevbe, 106.</p>



<p><a href="#_ftnref5"><sup>[5]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; İbni Manzur, Cemaluddin, Lisanu’l-Arab, c. 8, s. 188, Dar-ı Sadr, Beyrut, 1. Baskı, h.k. 1410.</p>



<p><a href="#_ftnref6"><sup>[6]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Tabatabâî, Seyyid Muhammed Hüseyin, Şia der İslam, s. 25-26, Kitabhane-i Bozorg-ı İslamî, Tahran, h.ş. 1354.</p>



<p><a href="#_ftnref7"><sup>[7]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Kuleynî, Muhammed b. Yakub, el-Kâfi, c. 2, s. 68, Daru’l-Kutubi’l-İslamiye, Tahran, 4. baskı, h.ş. 1365.</p>



<p><a href="#_ftnref8"><sup>[8]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Meclisî, Muhammed Bâkır, Biharu’l-Envar, c. 65, s. 164, Müessesetu’l-Vefa, Beyrut, Lübnan, 4. baskı, h.k. 1404.</p>



<p><a href="#_ftnref9"><sup>[9]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Saduk, Muhammed b. Ali, Emali, s. 626, İslamiye, Tahran, 6. baskı, h.ş. 1376.</p>



<p><a href="#_ftnref10"><sup>[10]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Meclisî, Muhammed Bâkır, Biharu’l-Envar, c. 65, s. 167, Müessesetu’l-Vefa, Beyrut, Lübnan, 4. baskı, h.k. 1404.</p>



<p><a href="#_ftnref11"><sup>[11]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Men La Yehduruhu’l-Fakih, c. 4, s. 545, Müessesetu’n-Neşri’l-İslamî, Kum, 3. baskı, h.k. 1413.</p>



<p><a href="#_ftnref12"><sup>[12]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Hucurat, 13.</p>



<p><a href="#_ftnref13"><sup>[13]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Meclisî, Muhammed Bâkır, Biharu’l-Envar, c. 43, s. 230, Müessesetu’l-Vefa, Beyrut, Lübnan, 4. baskı, h.k. 1404.</p>



<p><a href="#_ftnref14"><sup>[14]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Hucurat, 14.</p>



<p></p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/sialarin-ahiretteki-durumu/">Şiaların Ahiretteki Durumu</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/sialarin-ahiretteki-durumu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şia’da Üzüntünün Hâkim Olması</title>
		<link>https://www.caferilik.com/siada-uzuntunun-hakim-olmasi/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/siada-uzuntunun-hakim-olmasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 19 May 2020 22:13:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnanç]]></category>
		<category><![CDATA[Soru Cevap Arşivi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.islamex.com/?p=4004</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru İnsanların bütün hastalılarının ilacı gülmektir. Fakat Şiaların dini törenlerinin hepsinde ağlamak ve üzüntü hâkimdir. Acaba sizlerde gülmeye hiç mi yer yoktur? Cevap Bu soru birçok Müslüman’ın zihninde bulunmaktadır. Konunun genişliği ve inceliği, gerçeği arayanlara en güzel şekilde, İslam’ın doğru görüşünü derinlemesine açıklamayı gerektirmektedir. Bu soruya vereceğimiz cevap dört aşamadan oluşmaktadır: 1. Bu şüphenin çıkış [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/siada-uzuntunun-hakim-olmasi/">Şia’da Üzüntünün Hâkim Olması</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>   </p>



<h2></h2>



<h3>Soru</h3>



<p>İnsanların bütün hastalılarının ilacı gülmektir. Fakat Şiaların dini törenlerinin hepsinde ağlamak ve üzüntü hâkimdir. Acaba sizlerde gülmeye hiç mi yer yoktur?</p>



<h3>Cevap</h3>



<p>Bu soru birçok Müslüman’ın zihninde bulunmaktadır. Konunun genişliği ve inceliği, gerçeği arayanlara en güzel şekilde, İslam’ın doğru görüşünü derinlemesine açıklamayı gerektirmektedir. Bu soruya vereceğimiz cevap dört aşamadan oluşmaktadır:</p>



<p>1. Bu şüphenin çıkış yeri ile ilgilidir. Öncelikle, teoride ve pratikte böyle bir sorunu oluşturan sebep veya sebepleri belirlemek.</p>



<p>2. İslam’da mutlulukla üzüntünün konumu.</p>



<p>3. Mutluluk ve üzüntünün psikolojik konumu, bunun bilimsel ve dinsel kaynaklar yardımıyla açıklanması.</p>



<p>4. Mutluluk ve üzüntünün (ağlamak ve gülmek) doğru bir şekilde yerinin belirlenmesi.</p>



<h5>1. Bu Düşüncenin Kökeni</h5>



<p>Aklınıza böyle bir sorun gelmesinin ve bu şekilde düşünmenizin nedeni, hiç şüphesiz toplumda yapılan dinsel törenlerdeki uygulamalardır. Müslümanlar genelde hep yas merasimleri düzenlemektedirler. Fakat bu İslam’ın her zaman bunu emrettiği anlamına gelmez; sürekli üzüntülü olmak öz İslami öğretilerle kesinlikle uyuşmamaktadır.</p>



<p>Bu tür dini merasimleri düzenleyenler, masumların doğum günlerinde bile ağıtlar yakıp, ağlamak gerektiğini zannediyorlar. Hâlbuki bu tamamen yanlıştır. Bu yanlışlığa düşmelerinin nedeni ise; insanları ağlatmaları gerektiğini düşünmeleridir. Bunu bir sorumluluk olarak algılamaktadırlar. Bunlara göre güzel olan ağlamaktır; insan hüzünlü olup ağladığı zaman Allah’a ulaşmaktadır ve varlık âleminin merkeziyle irtibata geçmektedir. Bu temelsiz ve hiçbir delili olmayan görüşten dolayı da, en ufak bir bahane ile hemen insanları ağlatmaya çalışıyorlar ve bunu çok güzel bir iş telakki ediyorlar. Dini görevlerinin ağlatmak olduğu inancında olan mersiye okuyanlar ve meddahlar, vazifelerini bu şekilde yerine getirdiklerini zannediyorlar.</p>



<p>Bunlar aşırıya gitmişlerdir. Bunların karşında ise diğer bir grup tefrite düşerek ne için olursa olsun ağlamanın kötü olduğu inancındadırlar. Bunlara göre ağlamak insanın psikolojisini bozan ve onu hasta yapan olumsuz bir davranıştır. Bu yüzden de böyle düşünenler her yerde ve her zaman başkalarını güldürmeye çalışmaktadırlar.</p>



<p>Sırf gülmek ve başkalarını güldürmek için akıl almaz onlarca yolu deniyorlar. Her ne kadar yersiz olsa bile maksat gülmek olsun diye ellerinden geleni yapıyorlar.</p>



<p>Birinci grup; mutluluk kaynağı olan her şeyi yaşamlarından çıkarıp atmaktadırlar. Hatta bazen insanı mutlu eder diye renkli elbise bile giymemektedirler. İkinci grup; sınırsız eğlenmeleri, yerli yersiz gülmeleri ve hep eğlence peşinde olmaları nedeniyle hayatın hedefini unutmuşlardır. Öyle ki çoğu zaman günahla gönüllerini hoş tutmaya çalışıyorlar.</p>



<p>Bu iki olumsuz davranış dolayısıyla, dışarıdan bakanlar bunların mensup oldukları ideolojileri sırf ağlama dini veya sırf eğlence dini olarak görmüşlerdir. Bu yüzden de İslam’da her ikisinin olabileceği akıllarına gelmemektedir.</p>



<p>Orta yoldan çıkarak, aşırıya gitme veya geri kalma (hep ağlamak, hep gülmek) düşüncesi günümüzde İslam âlemini kaplamış bulunmaktadır, çoğu Müslüman bu yanlışlığa saplanmış bulunmaktadır. Orta yolu tutmak yerine bazıları hep suratlarını asarak hiç gülmemekte, bazıları da İslam âlemindeki bunca derde rağmen dertlenmeden hep eğlence peşindedirler. Bunlar orta yol olan, her ikisini içine alan ve her birinin yerli yerinde yapılmasını savunan üçüncü bir yolu düşünemiyorlar. Bu iki düşünce tarzı yenilmeye ve kaybetmeye mecburdurlar. Çünkü bunlar İslam’ın görüşü değildir; İslam çok daha farklı emretmektedir.</p>



<h5>2. Mutluluk ve Hüznün İslam’daki Yeri</h5>



<p>İslam açısından sırf ağlamak ve gülmek, üzülmek ve sevinmek tek başına hiçbir önem arz etmez. Bunların hiçbiri başlı başına diğerinden üstün kabul edilmemektedir.</p>



<p>İslam sırf ağlansın yahut sırf gülünsün diye kimseyi yönlendirmemiştir. Bu işte önemli olan, neden ve niçin yapıldığıdır. İslam mukaddime ve getirisine önem vermektedir.</p>



<p>Sevinç ve hüzün, insanın insanlık boyutuna hâkim olan onun ruhuyla alakalı bir durumudur ve bunu ağlayarak ve gülerek göstermektedir. Her insan, insan olması hasebiyle bu iki duyguya sahiptir. İslam’a göre, eğer bu duygular insanın Allah’a kulluğunda kötü etki bırakmıyorsa iyidir, aksi takdirde kabul edilmemektedir.</p>



<p>Ağlamak ve gülmek, eğer insanı ulaşması gereken hedefinden alıkoyuyorsa, insanlara hizmet etmenin önünü alıyorsa ve Allah’a kulluk etmesini engelliyorsa o zaman kötüdür. Aynı şey sevinmek ve gülmek içinde geçerlidir. Gülme ve ağlamaya değer veren yahut yeren iki neden bulunmaktadır; birincisi bu duyguların oluşum nedeni ve ikincisi bu duyguları gösterme tarzı.</p>



<p>Rivayetlerde “sebepsiz gülme” olarak tabir edilen, bilinçsizce gülüş beğenilmemiştir. Bunun aksine bilinçli olan eğlenme beğenilmiştir.</p>



<p>İmam Hasan Askeri (a.s) bir hadiste şöyle buyurmaktadır:</p>



<p>“Sebepsiz yere gülmek cahilliğin belirtisidir.”</p>



<p>Diğer bir hadiste de İmam Kazım şöyle (a.s) buyuruyor:</p>



<p>“Allah sebepsiz yere güleni sevmez.”<a href="#_ftn1">[1]</a></p>



<p>Demek ki her çeşit gülme, kötü veya iyi değildir. Önemli olan niçin yapıldığıdır. Ağlamak da aynı şekildedir, örneğin Allah korkusundan veya Allah sevgisinden dolayı ağlamak İslam’da beğenilen bir davranıştır. İmam Bâkır (a.s) şöyle buyurmaktadır:</p>



<p>“Allah katında gece yarısı sadece onun korkusundan dolayı ağlayan kulun gözyaşından daha kıymetli ve sevimli bir damla yoktur.”</p>



<p>İmam Ali (a.s) buyuruyor:</p>



<p>“Allah korkusundan ağlamak ilahi rahmetin anahtarıdır.”</p>



<p>Diğer bir hadiste şöyle buyurmaktadır:</p>



<p>“Allah korkusundan ağlamak kalbi nurlandırır ve insanın günaha dönmesini engeller.”<a href="#_ftn2">[2]</a></p>



<p>Gülmek insanın ruhuyla uyuşup, akıllıca olursa, ağlamak da insanın bilincini çoğaltıp kemale doğru ilerlemesini sağlarsa güzeldir. Bu iki beğenilen duygu Allah’ın rızasıyla birlikte olduğu için iyidir, ayrıca ruhun ve bedenin sıhhatini de sağlamaktadır.</p>



<h3>İslam’ın Görüşü</h3>



<p>1- İnsanı bunalıma sokacak ağlama iyi değildir. Resulullah’ın (s.a.a) hayatını anlatan kitaplarda, üzgün gördüğü bir ashabını hemen şaka yaparak güldürdüğü nakledilmektedir. Masum İmamlarımız da etrafındakilere nasıl mutlu olunması gerektiğini göstermişlerdir. Şöyle buyurmaktadırlar:</p>



<p>“Mutlu ve rahat yaşayabilmen için, Allah’ın razı olduğuna sende razı ol.”</p>



<p>2- İslam’ın beğenip, onayladığı ağlama, Allah korkusundan dolayı yapılan ağlamadır. Allah için ağlamalar insanın kendisini yetiştirip Allah’a ulaştırmasında en etkili yöntemdir. Tabii ki bu, her zaman her yerde surat asmak anlamına gelmemektedir.</p>



<p>Allah’ın dostlarına olan sevgi ve düşmanlarına olan nefret dolayısıyla ağlamak da bu gruba girmektedir.</p>



<p>3- Gülmek kesinlikle kötü ve beğenilmeyen bir özellik değildir. Aksine İslam gülmek üzerinde çok durmuş ve insanın gülmesine önem vermiştir. Gülmek mutlu olmanın göstergesidir. İnsan şaka yaparak, fıkra anlatarak, mizahta bulunarak mutlu olabilir. Burada önemli olan edep ve İslami kurallarına riayet etmektir. Sadece bazı olumsuz özellikleri bulunan gülme şekilleri yasaklanmıştır (kahkaha atmak gibi).</p>



<p>4- İslam hiçbir zaman ağlamak ve gülmek arasında seçim yapmamıştır ve birini diğerinden üstün tutmamıştır. Her ikisini insanın varlık boyutuyla bağlantılı kabul ederek bunlar için bir takım şartlar ve sınırlar belirlemiştir.</p>



<p>5- Normal zamanlarda -bazı zamanlar hariç- insan yaşamına hâkim olması gereken özellik gülmektir. İnsan birçok değişik yolla günlük yaşamında mutlu olmalıdır; tebessüm etmek, çalışmak, şaka yapmak, spor yapmak, günahtan uzak durmak, seyahate çıkmak, güzel koku sürmek ve açık renkli elbise giymek insanı mutlu edecektir. İslam mektebinde, mümin her zaman güler yüzlüdür, münafığın ise suratı sürekli asıktır.<a href="#_ftn3">[3]</a></p>



<p>Resulullah (ki, en güzel sıfatları kendisinde toplayandır) şöyle buyurmaktadır:</p>



<p>“Şüphesiz ben de sizin gibi bir insanım, şaka ve mizah yapmaktayım.” Bir diğer beyanında buyuruyor: “Ben de şaka yapıyorum, ama şakamda hak ve doğrudan başka bir şey olmaz.”<a href="#_ftn4">[4]</a></p>



<p>6- İslam’ın övdüğü gülme hikmetli ve bilinçli olarak yapılan gülmedir. Gülme yoluyla fikir, irfan, ahlak, fıkı vb. karşılıklı aktarılmaktadır. Peygamberimizin yaşamında bunu çokça görmekteyiz. Bir gün yaşlılara şöyle buyurdu: “Cennete sadece güzel yüzlü gençler girecektir.” yaşlıların tedirgin olduğunu gördükten sonra tebessümle şöyle devam etti: “Sizler önce genç olacaksınız ve ondan sonra cennete gireceksiniz.”</p>



<p>Demek ki, düşüncesizce, günah yoluyla yapılan şakalar (gıybet, töhmet, yalan, küfür etmek, aşağılamak vb.), kahkaha atarak gülmek İslam’ın kabul etmeyip, yasakladığı eğlence şekilleridir. İmamlarımız bu tür eğlencelerin zararlarını rivayetlerde buyurmuşlardır. Rivayetlerden, kahkaha atmanın, çok gülmenin, insanların bir araya gelip sadece gülme ile vakitlerini geçirmelerinin, yalanla karışık eğlencelerin çok kötü olduğu anlaşılmaktadır.</p>



<p>İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: “Kahkaha şeytandandır.”</p>



<p>Resulullah (s.a.a) buyuruyor ki: “Çok gülmek imanı yok eder.”</p>



<p>Yine Allah Resulü (s.a.a) buyuruyor: “Sırf başkalarını güldürmek için yalan söyleyene yazıklar olsun. Yazıklar olsun ona.”<a href="#_ftn5">[5]</a></p>



<p>7- İslam’ın beğenip, onayladığı ağlama; Allah korkusundan, Allah dostlarına olan sevgi ve onların düşmanlarına olan nefret dolayısıyla olandır. Diğer tüm üzülüp, ağlamalar iyi değildir. Ağlamak insanı kemale ulaştırıp, maneviyatını çoğalttığı takdirde değerlidir. Bu yüzden isyan edercesine, çığlıklar atarak, vücudu yaralayarak yapılan ağlamalar kötüdür ve İslam bunu kesinlikle kabul etmemektedir.</p>



<p>İslam’ın gerçek görüşünü öğrenmek ve yanlışlığa düşmemek için o konu hakkındaki rivayetlerin hepsini incelemek gerekir. Sadece bir rivayete bağlı kalarak İslam öğrenilmez ve soruda olduğu gibi insan yanlışa düşer. Mutlu olmayı hayatlarından silen, sevinmeyi yok sayan, ağlamanın güzel olduğunu kabul ederek sürekli üzüntülü olanlar, yalnızca İslam’ın beğenmediği ve yerdiği hadisleri okumuşlardır. Yanlışlığa düşmelerinin nedeni de buradan kaynaklanıyor. Aynı şey üzülmeyi kötü bilip, gereksiz eğlence peşinde olanlar için de geçerlidir.</p>



<p>İnsanın hayatına hâkim olan en önemli özellik eğlenip gülmektir. İnsan en ufak bahanelerle mutlu olmasını bilmelidir. Ağlamak ise hayatın her anına hâkim olmamalıdır; sadece belirli zamanlarda ve belirli sebepler nedeniyle olmalıdır.</p>



<p>Her ne kadar Allah korkusundan ağlamanın güzel olduğunu söyledikse de bundan maksadımız her yerde, toplumun içinde de ağlamak değildir, bu yalnızken yapılmalıdır.</p>



<h6>3. Psikolojik Açıdan Mutluluk</h6>



<p>Soruya tam cevap vererek, doğru bir sonuca varabilmemiz için, konuyu psikolojik açıdan da incelememiz gerekmektedir. Bunun için de meseleyi iki başlık altında açıklamaya çalışacağız:</p>



<h3>Mutluluğun Tanımı</h3>



<p>Belki de psikolojide en az işlenen konulardan biri de mutluluk gerçeğidir. Mutluluk hakkında ortak bir tanım bulunmamaktadır, birçok değişik tanımlar yapılmıştır, örneğin:</p>



<p>Başarıya ulaşma sonucu insanda oluşan olumlu duyguya denir.</p>



<p>Mutluluk, dertsiz olan tüm keyiflere denir.</p>



<p>Aristoteles’e göre, bilimsel olarak değişik konumlardaki insan için mutluluğun tanımını yapamayız, çünkü mutluluğun üç tane olduğuna inanmaktadır.</p>



<p>a) Mutluluğun en aşağısı; lezzet ve keyif almak.</p>



<p>b) Orta dereceli mutluluk; amelde güzel işler yapabilmek.</p>



<p>c) Mutluluğun en üstünü; düşünür ve mütefekkir olarak yaşamaktır.</p>



<p>Sıradan insanlar için mutlu olmak yani günlük yaşamdan keyif alabilmektir. Bunlar için mutluluğa ulaşmak hangi yolla olursa olsun önemli değildir. Değersiz, kötü işler ve hatta insanın kendisini değersiz kılmasıyla da buna ulaşılabilir.</p>



<p>Böyle bir mutluluk anlayışı, insanın yaratılışıyla uyuşmamaktadır. Bazıları mutluluk hapları kullanarak geçici mutluluğa ulaşmaktadırlar. Fakat gün geçtikçe hayattan memnun olmama derecesi düşecektir. Sokrat şöyle diyor: Bir domuz gibi mutlu olmaktansa, üzgün olmayı tercih ederim. Domuz keyif alma acısından yüksek derecededir, fakat hiçbir zaman aklını kullanamaz, yaptığı işleri bir ölçüye göre yapmaz, işte bu yüzdende memnuniyetini gösteremez.</p>



<p>Öyleyse herkesin ortak görüşü olabilecek bir tanım yapmamız gerekmektedir. Buna göre de mutluluğu şöyle tarif edebiliriz: Mutluluk, kendinden memnuniyet ve keyif derecesinin bileşimidir (kendinden memnuniyet + keyif derecesi = mutluluk). Her ne kadar insanların çoğu mutluluğun doruğuna (düşünür olarak yaşamak) ulaşamasa da, aşağı derecelerde kalmamalıdır ve sadece hayvani keyiflerle kendisini kandırmamalıdır.</p>



<h3>Mutluluğa Ulaşmanın Yolları</h3>



<p>Her ne kadar insan yaşamında sürekli acı ve üzüntüler olsa bile, gene de bunu hayatının her anına genelleştirmemelidir. Sorunların sürekli etrafında dolaşmasına izin vermemelidir.</p>



<p>Bu yüzden mutlu olmak için kendisine yol seçmelidir. Biz bu yolu kısaca şöyle tanımlamaktayız: Uzun süreli mutluluk yalnızca ahlak ve din ile mümkündür. Demek ki mutluluğun yolu, sorumsuzca, sınırsızca yaşamak ve toplumun, ahlakın, dinin kurallarına bağlı olmamaktan geçmemektedir.</p>



<p>Bilimsel acıdan insanın mutlu olabilmesi için birçok değişik yöntem bulunmaktadır. Onlardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz:</p>



<p>1- Yersiz endişelere karşı direnmek.</p>



<p>2- Tahammül edebilme ve kabullenme gücünün çoğalması.</p>



<p>3- Yolculuğa çıkmak.</p>



<p>4- Spor yapmak.</p>



<p>5- Gülmek ve insanlara tebessüm etmek.</p>



<p>6- Şaka yapmak.</p>



<p>7- Açık renkli elbise giymek.</p>



<p>8- Bakımlı olmak.</p>



<p>9- Mutlu ve huzurlu insanlarla görüşmek.</p>



<p>10- Yersiz beklentilerde bulunmamak.</p>



<h6>4. Beğenilen Sevinç ve Hüzün</h6>



<p>Buraya kadar yapmış olduğumuz açıklamalardan şöyle bir sonuç çıkarabiliriz:</p>



<p>1- Mutlu olmanın yollarından biri gülmektir. Fakat şunu unutmayalım ki, önemli olan her zaman mutlu olmaktır, her zaman gülmek değildir. Sürekli mutlu olmak, İslam’ın beğenip, istediği bir yaşam tarzıdır. Kalıcı ve gerçek mutluluğa ulaşmak ise yalnızca ahlak ve din kurallarına uymak ile mümkündür.</p>



<p>2- Gülmenin bir tedavi yöntemi olduğunu sadece kısmen kabul edebiliriz. Sürekli gülmek sadece sıradan ve idealsiz insanlar için iyidir. Hedefi büyük olan insanlar boş şeylerle vakitlerini geçirmezler. Bu yüzden büyük filozoflardan olan Sokrat, Platon ve Aristoteles yüce insani mutluluğun sadece, düşünme sonucu oluşan mutluluk olduğunu söylemişlerdir. Mutlu olmak isteyen herkes bu yüce mutluluğun peşinde olmalıdır ve sıradan hayvani mutluluklarla yetinmemelidir.</p>



<p>Rivayetlerde bunun için “zahitçe mutluluk” tabiri kullanılmıştır. Emirelmüminin Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor:</p>



<p>“Zahitler, dünyada gülse bile aslında gönülleri ağlamaktadır. Mutludurlar, ama kalplerinde hüzün çoktur.”<a href="#_ftn6">[6]</a></p>



<p>3- Toplum ve insan yaşamına hâkim olan ve olması gereken duygu mutluluktur. Dinsel toplantılarda bunu göremiyorsak kesinlikle bunun sebebi din değildir. Bu din mensuplarının yapmış olduğu bir hatadır. İslam’ın istemiş olduğu ağlama, Allah korkusundan dolayı olan ağlamadır. Mümin geceleri secdegâhını gözyaşlarıyla ıslatarak, göğün yedinci katına kadar kendisini yükseltmektedir. Her zaman, her yerde, yerli yersiz, olur olmaz ağlamaları İslam onaylamamaktadır.</p>



<p>4- Dini merasimler üç esas üzere kurulmuşlardır:</p>



<p>a) Dini öğretilerin açıklanması, İslam’ın emirlerinin öğrenilmesi ve toplumsal sorumlulukların hatırlatılması.</p>



<p>b) İnsanların birbirleriyle arkadaş, dost ve samimi olmalarını sağlamak.</p>



<p>c) İbadet ve Allah’a kulluk etmek.</p>



<p>Bu üç temel esasın dışında yapılan her şey ektir. Özel bazı zamanlarda bu programlara eklemelerde yapılmaktadır. Örneğin, mersiye okumak, dua ve ziyaretname okumak böyledir.</p>



<p>Şimdi dini merasimlerde mersiye okumayı açıklayalım:</p>



<p>1- Dini toplantılar genelde mersiye okumak için değildir. Mersiye okuyarak ağlayıp, ağlatmak sadece Muharrem ayı ve masumların şehadet yıl dönümleri içindir. İslam’a göre, Ehlibeyt’in üzüntülü olduğu ve onların şehit edildikleri günlerde Müslümanlarında üzülüp ağlaması gerekmektedir. Bunu İmamlarımız şöyle buyurmaktadır:</p>



<p>“Bizim Şialarımız, bizim üzüntümüzle üzülür ve sevincimizle de mutlu olur.”</p>



<p>Bu yüzden sürekli mersiye okumak yahut sürekli eğlenmek orta yoldan çıkmak demektir. Her ikisi de yerli yerinde yapılmalıdır.</p>



<p>2- Her ne kadar matem merasimlerinin esası üzülüp ağlamak olsa bile, bunlar insanda üzüntü yaratmamaktadır. Bu merasimlerin, mersiye okunarak, ağıtlar yakılıp, sinelere vurularak geçtiği doğrudur. Fakat bu üzülmeler çok farklıdır. Bunlar aslında insanda sevinç oluşturmaktadır. İnsanı harekete geçirerek Ehlibeyt’in yolunda ilerlemesini sağlamaktadır.</p>



<p>Her gülme sevinçten dolayı olmadığı gibi her ağlama da üzüntü yaratmaz. Eğer Allah korkusundan ağlamak güzeldir diyorsak, bunun nedeni insanı üzmediği içindir.</p>



<p>3- Matem merasimlerinin düzenlenmesinin sebebi, gönül bağlılığından kaynaklanmaktadır, Şialar Ehlibeyt’in mateminde üzülerek sevgilerini göstermektedirler. Bunun peşi sıra ise insanın gönlünün tarif edilmez bir huzur ve mutlulukla dolmasıdır.</p>



<p>Ehlibeyt dostları kendilerini Ehlibeyt’e borçlu bilmektedir, onların çektiği sıkıntılara ortak olarak bu borcu ödemeye çalışmaktadırlar. İnsanın borcunu ödemesi onu rahatlatır mı yoksa rahatsız mı eder?</p>



<p>4- Merasimlerin sonunda kısa bir meriyse okuyarak ağlamak, borç ödeme olduğu gibi, bir çeşit dini ve ahlaki yaşam tarzıdır. Gerçek mutluluğun kaynağı olan ahlak ve din bizlere Ehlibeyt’in mateminde üzülmemizi emretmektedir.</p>



<p>5- Dua ve ziyaretnameleri okurken, birden mersiye okumaya başlamak gereksiz ve aşırıya gitmektir. Nedeni ise, bu merasimleri düzenleyen ve okuyanların bilgisizliğinden kaynaklanmaktadır.</p>



<p>Sonuç olarak, dini merasimlerin temellerini şöyle sıralayabiliriz:</p>



<p>1- Allah’ın istediği ve Ehlibeyt’in anlattığı gibi kulluk etmek.</p>



<p>2- Dini ve toplumsal sorumlulukların hatırlatılması ve gerçeklerin açıklanması.</p>



<p>3- Dostluk ve samimiyetin oluşması.</p>



<p>4- Ehlibeyt’e karşı, Şialık borcunu ödemeye çalışmak ve böylelikle onların manevi yaşam tarzını hayata geçirmek.</p>



<p></p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p><a href="#_ftnref1"><sup>[1]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Biharu’l-Envar, c. 72, s. 59.</p>



<p><a href="#_ftnref2"><sup>[2]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Mizanu’l-Hikme, c. 1, s. 453.</p>



<p><a href="#_ftnref3"><sup>[3]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Biharu’l-Envar, c. 77, s. 155.</p>



<p><a href="#_ftnref4"><sup>[4]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Biharu’l-Envar, c. 16, s. 295.</p>



<p><a href="#_ftnref5"><sup>[5]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Mizanu’l-Hikme, c. 1, s. 481.</p>



<p><a href="#_ftnref6"><sup>[6]</sup></a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Mizanu’l-Hikme, c. 5, s. 485.</p>



<p></p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/siada-uzuntunun-hakim-olmasi/">Şia’da Üzüntünün Hâkim Olması</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/siada-uzuntunun-hakim-olmasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
