“Riyazetin afeti, adetlerin galip gelmesidir.” Gurer’ul-Hikem, 3933 İmam Ali (a.s)

Ulu’l-emr Âyeti

Ulu’l-emr Âyeti

Soru

“Ey inananlar, Allah’a, peygambere ve sizden olan emir sahiplerine (Ulu’l-emre) itaat edin.” âyeti kimin hakkında nazil oldu?

Kısa Cevap

Şia müfessirlerinin arasında “Ulu’l-emr”den maksadın, İslam toplumunun maddi ve manevî yaşamının tüm boyutlarındaki önderliğinin, Allah ve Peygamberi (s.a.a) tarafından kendilerine verilen masum imamlar olduğu ve onlardan başka kimsenin buna ortak olmadığı konusunda ihtilaf yoktur. Ancak Ehlibeyt İmamlarının kendileri birilerini bir göreve atar ve bir makam verirlerse belli şartlarda onlara da itaat gereklidir. Bu itaat onların ulu’l-emr olduklarından dolayı değil, ulu’l-emrin temsilcileri olduklarından dolayıdır.

Şüphesiz “Allah’a, peygambere… itaat edin.” âyetinde gelen bu itaat, mutlak olup kayıtsız, şartsızdır. Hiçbir şarta bağlı değildir. Bu da göstermektedir ki Resul, Allah’ın hükmüyle muhalif olan bir şeye emretmez ve bir şeyden sakındırmaz. Yoksa Allah’ın kendisine ve resulüne itaatı farz etmesi çelişki olurdu. Resulün bütün emir ve yasaklarının Allah Teâlâ’nın emir ve yasaklarıyla uyumlu olması, Resulün ismetinin dışında bir şeyle düşünülemez ve gerçekleşmezdi. Bu söz ulu’l-emr konusunda da aynen geçerlidir.

Ayrıntılı Cevap

“Ey inananlar, Allah’a, peygambere ve sizden olan emir sahiplerine (Ulu’l-emre) itaat edin. Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız bir şeyde ihtilafa düştünüz mü o hususta Allah’a ve Peygambere müracaat edin; bu hareket hem hayırlıdır, hem de sonu pek güzeldir.”[1]

Tefsir:

Bu âyet ve ondan sonraki birkaç âyet, İslam’ın en önemli meselelerinden birinden yani rehberlik meselesinden bahsetmekte, Müslümanların çeşitli dinî ve toplumsal meselelerinde gerçek mercii belirlemektedir.

Âyette önce iman sahiplerine Allah’a itaat etme emri veriliyor. Mümin bir kişi için bütün itaatler Allah’ın itaatine dönmeli, her türlü rehberlik O’ndan kaynaklanmalı ve O’nun emrine uygun olmalıdır. Zira tekvin âleminin hakim ve maliki O’dur, bu yüzden bütün hakimiyet ve malikiyetler O’nun fermanıyla olmalıdır.

Bir sonraki merhalede Peygambere (s.a.a) itaat emri veriliyor. Öyle bir peygamber ki masumdur ve heva hevesine göre konuşmaz, Allah’ın yeryüzündeki temsilcisidir ve sözü Allah’ın sözüdür. Bu makamı Allah O’na vermiştir. Allah’a itaat O’nun zatının yaratıcılık ve malikiyetinin gereğidir[2] ama Peygamber’e (s.a.a) itaat Allah’ın emrinin sonucudur. Başka bir ifadeyle Allah’a itaat, bizzat (asaleten) farzdır, Peygamber’e itaatın farzlığı ise bi’l-gayrdır (Allah emriyledir). Belki de bu yüzden “itaat” kelimesi âyette iki kere tekrar edilmiştir.

Üçüncü merhalede, ulu’l-emr’e itaat emri veriliyor. Bu mesele İslam toplumunun bağrından çıkmış, insanların din ve dünyasının hâfızıdır.

Ulu’l-emr hakkındaki görüşlere geçmeden önce diyoruz ki: Onlar, hangi taifeden olurlarsa olsunlar, vahiyden bir nasipleri yoktur ve işleri, yalnızca kendilerine göre doğru olan görüşleri söylemektir. İnsanların bu görüşlere itaat etmesi Peygamber’in görüşlerine itaat etmek gibi farzdır.[3]

Ulu’l-emr Kimlerdir?

Ulu’l-emrin kimler olduğu konusunda müfessirler arasında değişik görüşler vardır. Aşağıda kısaca bu görüşleri getiriyoruz:

1- Bir kısım Ehl-i Sünnet müfessirine göre nerede ve ne zaman olursa olsun bütün yöneticiler ulu’l-emr’dirler. Bu konuda herhangi bir istisna yapmamışlardır. Bu görüşün neticesi şudur: Müslümanlar ne şekilde olursa olsun her türlü yönetim şekline uymak zorundalar, hatta Moğollar olsa bile.

2- el-Menar, fi Zilali Kur’an vb. gibi tefsirlerin yazarlarına göre, ulu’l-emr’den maksat halkın temsilcileri, yöneticiler, âlimler, halkın tüm işlerine bakan görevli kimselerdir. Ama İslam’ın hükümlerine aykırı olmamak kaydıyla onlara itaat edilir.

3- Bazılarına göre ise ulu’l-emr, maneviyat ve düşünce sahibi yöneticiler, yani âlimler ve bilginlerdir. Onlar adil olmalı, kitap ve sünneti iyi bilmeliler.

4- Bazı Ehl-i Sünnet müfessirlerine göre ise ulu’l-emr yalnızca ilk dört halifedir, onlardan başka kimse ulu’l-emr değildir. Dolayısıyla onlardan sonraki zamanlarda ulu’l-emr yoktur.

5- Bir başka gurup müfessir de Peygamber’in (s.a.a) sahabesini ulu’l-emr olarak kabul etmekteler.

6- Ulu’l-emr için verilen ihtimallerden bir diğeri, onların İslam ordusu kumandanlarının olduğudur.

7- Şia müfessirlerin tümünün, ulu’l-emr’in Masum İmamlar olduğu konusunda görüş birlikleri vardır. Masum İmamlar, Allah ve Peygamberi (s.a.a) tarafından, İslam toplumunun maddî ve manevî yaşamının tüm yönlerine rehberler olarak atanmış, Onlardan başka kimse buna ortak edilmemiştir. Ancak onlar tarafından bir makama getirilen kimselere de belli şartlarda itaat gereklidir. Bu itaat ulu’l-emr olduklarından dolayı değil, ulu’l-emr’in temsilcileri olduklarından dolayıdır.

Şimdi bu görüşleri kısaca inceleyeceğiz:

Birinci tefsir, hiç bir şekilde âyetin içeriği ve İslam öğretilerinin ruhuyla uyuşmamaktadır. Çünkü her türlü yönetim şekline kayıtsız şartsız uymayı, Allah’ın ve Resulünün (s.a.a) itaatinin seviyesinde görmek imkânsızdır.

İkinci ve üçüncü tefsir ise âyetin genelliğiyle uyuşmamaktadır. Zira yöneticelere, âlimlere ve bilginlere uymanın şartları vardır. Örneğin kitap ve sünnete aykırı sözleri olmamalıdır. Dolayısıyla haktan saparlarsa onlara itaat farz olmaz. Oysa âyet, ulu’l-emr’e itaati herhangi bir şarta bağlamamıştır.

Dördüncü tefsirin manası şudur: Günümüzde Müslümanların içinde ulu’l-emr olacak kimse yoktur. Ayrıca böyle bir sınırlamanın herhangi bir delili yoktur ve üçüncü tefsirin sakıncası burada da geçerlidir.

Beşinci ve altıncı tefsirlerin sakıncası da aynıdır. Yani böyle sınırlamanın hiçbir delili yoktur. Herhangi bir sebepten dolayı haktan saparlarsa onlara itaat edilmez. Halbuki âyet, ulu’l-emr’in itaatinin, aynen Peygamber’in (s.a.a) itaati gibi olduğunu söylüyor.

Sonuç olarak yukarıdaki eleştirilere maruz kalmayan tek tefsir yedinci tefsirdir. Yani ulu’l-emr, Masum imamlardır. Zira bu tefsir, âyetten çıkan tartışmasız itaatin farz olmasıyla tamamen uyuşmaktadır. Çünkü imamın ismeti, onu her türlü hata ve yanlışlıktan korumaktadır. Bu yüzden onun emrine itaat, Peygamber’in emrine itaat gibi farz olacaktır. Öyleyse O’nun itaatinin seviyesinde olmalı ve “itaat edin” cümlesi olmadan Resule bağlanmalıdır.

Ehl-i Sünnet’in bazı meşhur âlimlerinin söz konusu âyeti tefsir ederlerken bu hakikati itiraf etmeleri dikkate şayandır. Örneğin Fahr-i Razi şöyle diyor: “Allah birine kesin olarak ve kayıtsız şartsız itaat etmeyi gerekli görmüşse o kimse mutlaka masum olmalıdır. Zira hata yapmaktan masum olmazsa, hata yaptığında Allah ona itaat etmeyi ve onun hatasına uymayı gerekli görmüş demektir ki bu da ilahi hükümde tezat var manasına gelir. Çünkü bir taraftan o amel yasaklanmış diğer taraftan ulu’l-emre itat etmek farz kılınmıştır. Bu, emir ve yasağın aynı anda bir arada olmasına neden olur. Dolayısıyla Yüce Allah kayıtsız şartsız ulu’l-emre itaat etmeyi farz etmişse ve ulu’l-emr masum olmazsa böyle bir emir doğru olmayacaktır.

Yukarıda söylenenlerden âyette söz edilen ulu’l-emr’in mutlaka masum olması gerektiğini anlıyoruz.”

O daha sonra şöyle diyor: “Masum ise, ümmetin tümüdür. Bu da, ümmetin icma ve görüş birliğinin hüccet olduğuna delildir.”[4]

Görüldüğü üzere Fahr-i Razi âyetin, ulu’l-emr’in masum olması gerektiğine delalet ettiğini kabul ediyor, ancak Ehl-i Beyt’in (a.s) mektebini ve bu mektebin İmamlarını tanımadığı için ulu’l-emr’in belli kişiler olabileceği ihtimalini göz ardı etmiştir. Bu yüzden mecburen ulu’l-emr’i ümmetin tümü (veya Müslümanların genelinin temsilcileri) manasında tefsir etmiştir. Halbuki bu ihtimal yanlıştır. Çünkü ulu’l-emr İslam toplumunun önderi olmalı, İslam devleti ve Müslümanların sorunları onun eliyle halledilmelidir. Öte yandan genelin hatta onların temsilcilerinin ortak görüşleriyle yönetim gerçekleşmez. Zira Müslümanların karşılaştıkları toplumsal, siyasi, kültürel, ahlaki ve ekonomik meselelerde bütün ümmetin veya temsilcilerinin ortak görüşe varmaları genellikle mümkün değildir. Çoğunluğa uymak ise ulu’l-emr’e uymak demek değildir. Dolayısıyla Fahr-i Razi ve onun görüşünü kabul eden çağdaş âlimlerin sözünün gereği, ulu’l-emr’e itaatin tümüyle ortadan kalkması veya çok az ve istisna bir konu haline gelmesidir.

Yukarıda söylenenlerden şu sonuca ulaşıyoruz: Âyet-i kerime yalnızca ümmetin bir kısmını oluşturan masum önderleri ispatlamaktadır.

Bir Soru ve Cevabı

Soru: Ulu’l-emr’den maksat Masum İmamlar ise neden âyetin devamında Müslümanların arasındaki anlaşmazlıklar meselesine değinerek şöyle buyrulmaktadır?

“Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız bir şeyde ihtilafa düştünüz mü o hususta Allah’a ve Peygamber’e müracaat edin; bu hareket, hem hayırlıdır, hem de sonu pek güzeldir.”

Cevap

Çünkü âyet müminlere hitap ederek “Ey İnananlar!..” diye buyurmaktadır. Şüphesiz anlaşmazlıktan maksat bu müminlerin (Ulu’l-emrin dışındakilerin) anlaşmazlıklarıdır.[5] Müminlerin ulu’l-emr ile -ona itaat etmek farzken- anlaşmazlığa düşmesi düşünülemez. Dolayısıyla müminlerin kendi aralarındaki anlaşmazlıklar kastedilmek zorundadır. Yine anlaşmazlıkları görüş vermekte de değildir. Çünkü emir ve görüş sahibinin, onların içinde olduğu varsayılmaktadır. Eğer aralarında anlaşmazlık çıkarsa meydana gelen yeni olayların hükmü hakkında olur. Sonraki âyetlerde tağutların hükmüne başvuranlar kınanmaktalar. Allah ve Resulünün hükmüne boyun eğenler bu mananın karinesidir. Bu hüküm, Kur’an ve sünnette belirlenen dinin hükümlerine döndürülmelidir. Bir hükmü Kur’an ve sünnetten anlayan kimse için o ikisi kesin hüccettir. Veliyy-i Emr, “Kitap ve sünnet böyle hükmediyor” dediği zaman onun sözü kesin hüccettir, zira âyet-i kerime veliyy-i emrin itaatini farz olarak varsaymış ve itaatin farz oluşuna herhangi bir kayıt ve şart getirmemiştir. Öyleyse ulu’l-emrin sözü, sonuçta kitap ve sünnete dayanmaktadır.

Bundan ulu’l-emrin -olması gereken her kimse- Allah ve Resulünün koyduğu hüküm dışında hüküm verme ve yine Kitap ve sünnetteki hükümleri neshetme hakları olmadığı açıkça anlaşılmaktadır. Yoksa her dönemin anlaşmazlıklarını o dönemin veliyy-i emrine yönlendirirdi ve artık anlaşmazlıkları Kitap ve sünnete yönlendirmenin veya Allah ve Resulüne başvurun demesinin bir manası kalmazdı. Oysaki “Allah ve Resulü, bir işe hükmetti mi erkek olsun, kadın olsun, hiçbir inananın, o işi istediği gibi yapmakta muhayyer olmasına imkân yoktur ve kim, Allah’a ve Peygamberine isyan ederse gerçekten de apaçık bir sapıklığa düşmüş, sapıtıp gitmiştir.”[6] âyet-i kerimesi Allah ve Resulünden başka kimsenin hüküm koymaya hakkı olmadığına ortaya koyuyor.

Âyetin hükmüne göre teşriin (yasama) manası Allah’ın hükmüdür. Resulün hükmü ise ya Allah’ın hükmüdür veya ondan daha geneldir. Ulu’l-emr’in vazifesi ise velayetlerinin nüfuz ettiği yerlerde görüşlerini belirtmektir. Başka bir ifadeyle genel ve umumi konu ve olaylarda Allah ve Resulünün hükmünü keşfetmelidirler.

Kısaca belirtmek gerekirse ulu’l-emrin kanun koyma veya kanunu neshetme yetkileri yoktur. Onların başkalarından farkı Allah ve Resulünün hükmü, yani kitap ve sünnetin onlara havale edilmesidir. Bu yüzden Allah Teâlâ, hükmü döndürme konusundan bahseden söz konusu âyette onların adını getirmemiş, yalnızca “Allah’a ve Peygamber’e müracaat edin” diye buyurmuştur. Buradan anlıyoruz ki, Allah-u Teâlâ’nın bir itaati var, Resul ve ulu’l-emrin de bir itaati var. Bu nedenle “Allah’a, peygambere ve sizden olan emir sahiplerine (Ulu’l-emr’e) itaat edin.”[7] diye buyurmuştur.

Resul (s.a.a) ve Ulu’l-emr’e İtaatin Mutlak Olması
ve İsmete Delaleti

Fahr-i Razi’den aktardığımız gibi “Allah’a, peygambere ve sizden olan emir sahiplerine (Ulu’l-emr’e) itaat edin.” âyetinde gelen bu itaat mutlak bir itaat olup herhangi bir şart ve kayda bağlı değildir. Bu da Resulün, Allah’ın hükmüne muhalif bir şeye emretmediğine ve bir şeyden sakındırmadığına delildir. Yoksa Allah’ın kendisine ve Resulüne itaati farz etmesi Allah tarafından yapılan bir çelişki olurdu. Resulün bütün emir ve yasaklarının, Allah Teâlâ’nın emir ve yasaklarıyla uyumlu olması Resulün ismetinin dışında bir şeyle düşünülemez ve gerçekleşemez. Bu söz ulu’l-emr konusunda da aynen geçerlidir.[8]

–—


[1]     Nisa, 59.

[2]     Nâsır Mekarim Şirazi, Tefsir-i Numûne, c. 3, s. 435-440, Daru’l-Kutub-i İsmailiyye yayınları, Tahran, h.ş. 1374.

[3]     Muhammed Hüseyin Tabatabâî, el-Mizan (Farsçası), c. 4, s. 618.

[4]     Fahr-i Razi, Tefsir-i Kebir (Mefatihu’l-Gayb), c. 10, s. 113, Dar-u İhyai’t-Turasi’l-Arabiyya, h.ş. 1357.

[5]     Tabatabâî, a.g.e., c. 4, s. 619, Musevî Hemedanî’nin Farsça çevirisi, Defter-i İntişarat-ı İslami-i Camiay-ı Müderrisin-i Havza-i İlmiyyey-i Kum yayınları, Kum, 5. Baskı, h.ş. 1374.

[6]     Ahzap, 36.

[7]     el-Mizan (Farsçası), c. 4, s. 621.

[8]     a.g.e., s. 621.