Resulullah (s.a.a) bir meclise girdiğinde meclisin en alt köşesinde otururdu. Mekarim’ul-Ahlak, 1/66/71 İmam Cafer-i Sadık (a.s)

Usul-u Din

Usul-u Din

Soru

Usul-u din nedir ve kaç tanedir, açıklayınız?

Cevap

Usul-u din, dinin temel inançlarını kapsar. İnsan aklını kullanarak ve akli delillerden yararlanarak her zaman karşısına çıkan üç sorunun cevabını bu bölümde alır:

Beni ve bu âlemi yaratan birisi var mı, eğer varsa o kimdir?

Yaratılış amacım ve bu dünyada bulunuş gayem nedir?

Ölüm sonrası başka bir yaşam var mı ve acaba dünyada yaptıklarımın karşılığını görecek miyim?

Ehlibeyt mektebine göre İslam dinin inanç esasları beştir: Tevhid, Adalet, Nübüvvet, İmamet, Mead.

1- Tevhid

Tevhit yaratıcı olarak sadece Allah’ı kabul etmek, onu bir bilmek ve kulluğun sadece ona özgü olduğuna inanmaktır.

Tevhid terimsel anlamda, Allah’ı ve varlığın kaynağını bir bilmek anlamındadır. İslâm da tevhid dini yani; bir, eşsiz ve tek olan Allah’a inanmak, ondan başka tapılmaya lâyık birinin (mabudun) olmadığını kabullenmektir. Eğer İslâm dinini bir cümlede özetlemek istersek, o cümle “La ilahe illallah” olacaktır.

Tevhidin birçok derecesi vardır. Tevhidin karşısında olan şirkin de aynı şekilde dereceleri vardır. Bu dereceler şunlardan ibarettir:

Zatta Tevhid: Varlık âleminin kaynağının yalnızca bir varlık olduğuna inanmaktır. Yani bütün varlıkları vasıtayla veya vasıtasız onun yarattığına, onu ise başka bir varlığın yaratmadığına inanmaktır.

İbadette Tevhid: İbadete layık olarak yalnız yüce Allah’ı bilmek ve ondan başkasına ibadet etmemektir.

Sıfatta Tevhid: Allah’ın zati sıfatlarının (ilim, kudret, hayat) zatının özü olduğuna inanmaktır. Allah’ın zati sıfatları kavram açısından çeşitli ve farklıdır; ama mistak açısından hepsi bir ve Allah’ın zatının kendisi olup ondan ayrı değildir.

Fiilde Tevhid: Âlemdeki varlıkların zatları bağımsız olmayıp, Allah’ın yaratığı ve ona bağımlı olmakla beraber, onların fiilleri de Allah’ın gücü ve kuvvetiyledir. Yani fiilde de, zatlarında oldukları gibi bağımsız değillerdir.

Allah’ı isim ve niteliklerini tanıma, onun ilimsel, bireysel ve toplumsal etkisinin ötesinde insanın saadeti için çok değerli ve etkili bir şeydir. İnsanın tekâmülü Yüce Allah’ı doğru bir şekilde tanımasına bağlıdır. Allah’ı lâyık olduğu şekliyle tanımayan, güzel işler yapmaya özen gösterse de asla insan-i kemalin son derecesine ulaşamayacaktır.

İnsanın Allah’ı doğru bir şekilde tanıması nefsanî kemalin en yüce derecesi olup, insanı hakikate ve Allah’a doğru yüceltir.

Ayrıca Allah’ın sıfatlarını bilmeden onu bilmek imkânsızdır. Kul, Allah’ı sıfatları ile tanıyabilir. Yüce Allah’ın sıfatlarını şu başlıklar altında toplaya biliriz:

Zati Sıfatlar: Zati sıfatlar; Allah’ı, zatının dışında bir şeyi göz önüne almadan nitelendirdiğimiz sıfatlardır. Başka bir deyişle; Allah’ı onlarla nitelemek için, yalnızca Allah’ın kendi zatını mülâhaza etmenin yeterli olup, Allah’ın zatı dışında hiçbir şeyi, nazara almaya bir gerek olmayan sıfatlara Zati Sıfatlar denir. Hayat, kudret ve ilim bu kabil sıfatlardandır. Eğer varlık âleminde Allah’ın kendisinden başka, hiçbir şey var olmaz ve sadece kendisi var olsaydı bile, ona hayat, kudret ve ilim sıfatlarını isnat edip, “Allah Hayy’dır, Kadir’dir ve Âlim’dir” denilebilirdi.

Fiili Sıfatlar: Fiili Sıfatlar, Allah’ın zatının dışında bir şey göz önüne alınmadan Yüce Allah’ın nitelenemediği sıfatlara denir. Öyleyse, Allah’ı fiili sıfatlarla nitelendirmek için, sadece Yüce Allah’ın zatının göz önünde bulundurmak yeterli olmayıp, Zatı’nın dışında bir şeyin de olması ve onun zatla olan irtibatı da göz önünde bulundurulmalıdır.

Meselâ, eğer hiçbir şey yaratılmamış olsaydı, Allah “Yaratıcı” sıfatıyla nitelenmezdi. Kullardan hiçbiri Allah’a karşı günah işlemeseydi, Allah’tan bağışlayan ve cezalandıran diye söz edilmezdi. Zira günahkâr olmadığı takdirde bağışlanacak veya cezalandırılacak bir kimse olmadığından Allah için böyle bir konum söz konusu olmazdı. O halde yüce Allah’ın; Yaratıcı, Kanun Koyan, Bağışlayan, Cezalandıran, Rızk Veren gibi, Allah’ın fiil makamından çıkarılan sıfatlara Fiili Sıfatlar denmektedir.

Subuti Sıfatlar: Yüce Allah’ın zatının kemalini beyan eden, sıfatlardır. Allah’ın subuti sıfatlarında hiçbir eksiklik söz konusu değildir, eksiksiz bir kemale delâlet eden sıfatlardır.

Selbi Sıfatlar: Herhangi bir eksikliği yüce Allah’tan men eden / uzak tutan sıfatlardır. Örneğin; Cisim olmaması, Aciz olmaması, Mekânının olmaması ve Zamanının olmaması gibi.

Subuti sıfatlara Cemalî sıfatlar, Selbi sıfatlara ise Celalî sıfatlar da denir.

2- Adalet

Ehlibeyt mektebine özgü inanç esaslarından biri de yüce Allah’ın adilliğine inanmaktır.

Allah adildir asla zulüm etmez, bütün hayırların kaynağı odur, ondan asla şer sadır olmaz ve kullarını da hiçbir zaman kötü bir işe mecbur kılmaz. Onları güzelliklere emretmiş ve çirkinliklerden de sakındırmıştır. Yüce Allah hiç kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemez, herkes gücü yettiğinden hesaba çekilir ve başkasının yaptığından hesaba çekilmez.

O günahkâr kullarını ister merhametiyle affeder ve isterse de adaletiyle cezalandırır, ama cezalandırırken de asla hak ettiğinden fazla cezalandırmaz. Zira zulmü güçsüz ve zayıf kimse yapar, sonsuz güç ve kudret sahibi olan Allahın birine zulüm etmesi düşünülemez.

Aklın hükmüyle adalet beğenilen güzel bir iş olup zulümse çirkin ve kötüdür. Öte taraftan yüce Allah hekim olduğundan, bütün güzeli işleri yapar. Ondan kesinlikle hiçbir çirkin iş sadır olmaz.

Buna göre adalet, Allah’ın hiçbir kimseye zulmetmediğine ve akıl sahiplerinin kötü gördüğü şeyleri işlemediğine inanmaktır.

Adalet, herkese ve her şeye gereken hakkının verilmesi ve fertler arasında, nedensiz ayrım yapılmamasıdır.

Başka bir deyimle adalet, Allah’ın her şeyi gerçek ve uygun hedef ve kemaline ulaşabilecek şekilde yaratması, her varlığı kendine layık mevki ve yerine koyup, hakkı hak sahibi olana vermesidir. Yoksa insanları veya bütün varlıkları bir şekilde ve eşit haklara sahip olarak yaratmaya ve ister çaba harcasın, ister harcamasın, ister ihsan ehli olsun, ister fesat ehli, herkese aynı hakkı tanımaya adalet denmez.

Ehlibeyt İmamları bu hususu çeşitli zaviyelerden ele alıp, her yönüne aydınlık getirmişlerdir. Ehlibeyt İmamları’nın buyruklarına baktığımızda, adl-i ilahiyi şu sıfatlarla tanıyabiliriz:

1- Yüce Allah zalim değildir.

2- Yüce Allah kullarına en hayırlı olanı seçer.

3- Yüce Allah herkese, ancak gücü yettiği kadar yükler.

Tüm bunları akli yönden, Kur’an-ı Kerim ayetlerinden, Hz. Resulullah ve Ehlibeyt imamlarından gelen hadislerden açıkça anlamaktayız.

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

“Şüphesiz Allah, zerre ağırlığında haksızlık etmez ve eğer yapılan iş hayır olursa, onu arttırır ve kendi katından büyük bir mükâfat verir.” [1]

Yine şöyle buyuruyor:

“Allah, insanlara asla zulmetmez. Yalnız insanlar kendilerine zulmederler.” [2]
3- Nübüvvet

İnanç esaslarından biri de, insanların irşat ve hidayeti için ilahi elçilerin gönderildiğine inanmaktır. İslam ümmeti olarak bizler, ilki Hz. Adem sonuncusu Hz. Muhammed Mustafa (s.a.a) olmak üzere, Allah Teâlâ’nın yüz yirmi dört bin peygamber gönderdiğine inanmaktayız. Çünkü insan, tekâmül ve saadete ulaşabilmesi için, özel ilahi hidayete muhtaçtır. Bu hidayet vahiy yoluyla peygambere verilerek, onların aracılığı ile bütün insanlığa ulaştırılmıştır. Bu yüzden bütün işleri hikmet üzere olan yüce Allah, boş ve anlamsız işler yapmadığı gibi, ona lâyık olan şeyler de ondan sadır olur ve insanlığı bu hayati ihtiyaçtan mahrum bırakmaz. Bu insanlığın vahye ve peygambere zarurî olarak ihtiyacı olduğuna dair delilin özetidir.

Peygamberler insanlığın, en büyük ıslah edicileri ve insanlığa, en çok çaba harcayan rehberleridir. Onlar insanlığı tekâmül ve saadetin en doruk noktasına ulaştırabilmek için bir an için bile asla geri durmamışlardır. Hiçbir zorluktan kaçınmamış, bütün bu zorluklara tahammül etmiş, olumsuzlukları canları pahasına göğüslemiş, halkın eziyet ve işkencelerini, bir tatlı şerbet misali içmişlerdir. Bütün bunlara katlanarak insanlık tarihinde en büyük değişim ve atılımları gerçekleştirmişlerdir.

Buna göre peygamberlerin yaşamlarında en büyük hedef, amaç ve idealleri şunlardı:

1-Tevhid ve İbadet: Tüm peygamberlerin asıl hedefi halkı, tevhid inancına, Allah’tan başka bir ilah olmadığına davet etmektir. Peygamberler, yalnızca Allah’a ibadet esasına dayalı bir toplum kurmak için mücadele vermişlerdir.

2- İlim ve Ahlaki Değerler: Peygamberler, insanları cehalet ve her türlü zulümden kurtararak, ahlaki değerler çerçevesinde uygarlık ve ilim ışığına kavuşturan ilahi önderlerdir. Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Ben ahlaki değerleri tamamlamak için, peygamberliğe seçildim.”

3- İnsanları Her Türlü Esaretten Kurtarmak: Peygamberin hedeflerinden biri de, insanları batıl inançlar, hurafe ve yanlış gelenek ve göreneklerin zulmet ve karanlığından kurtararak, Allah’ın gösterdiği nurlu yol ve aydınlığa yönlendirmektir.

4- Tağut ve Müstekbirlere Karşı Mücadele: Peygamberler insanları köleleştirerek, kendi hizmetine alan müstekbirlerle savaşıp, onların zulmü altında inleyen insanları kurtarmak ve onları layık oldukları insani makama ulaştırmak için mücadele etmişlerdir. İşte bu yüzdendir ki, tarih boyunca peygamberlere karşı amansız savaş açanların hep müstekbirler olduğunu görmekteyiz. Peygamberler, her zaman zayıf bırakılmışların safında yer alıp, zalim ve müstekbirlerin karşısında direnmişlerdir.

5- İhtilaf ve Bölünmeleri Ortadan Kaldırmak: Peygamberlerin hedeflerinden biri de, insanlar arasında çıkan yerli yersiz ihtilafları giderip, hak ve hakikat esası üzere kurulu olan, birlik ve beraberliğe sahip bir toplum yaratmaktır.

6- Ruhsal Hastalıkları Tedavi Etmek: Peygamberler insanların ruhsal hastalıklarını tedavi eden en büyük doktorlardır. Onlar günah ve isyan etmek sonucu kararak ölen kalplere hayat vermek için gönderilmişlerdir.

7- Güzel Bir Örnek Olmak: Peygamberler, ahlak ve sireleriyle insanlık için uyulması gereken en güzel örneklerdir. Yüce Allah şöyle buyuruyor:

“Ey iman edenler! Andolsun ki, sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok anan kimseler için Resulullah en güzel örnektir.” [3]

İşte bu peygamberlerin özelliklerinden biri de masum olmalarıdır. İsmet /masumiyet sözlükte yasak ve korunma manasınadır.

Peygamberlerin masumiyetinden maksat: Bir; Vahyi alma, koruma ve ulaştırma makamında her türlü yanlıştan korunmuş oldukları ve iki; her türlü günah ve pisliğe hatta en küçük hatalara dahi bulaşmaktan korunmuş olduklarıdır.

Kuran-ı Kerim’de yirmi yedi peygamberin ismi geçmiştir. O peygamberler şunlardır: Hz. Adem, Nuh, İdris, Salih, İbrahim, İsmail, İshak, Yusuf, Lut Yakup, Musa, Harun, Şuayb, Zekeriya, Yahya, İsa, Davut, İlyas, Elyasa, Süleyman, Eyyub, Zülkifl, Hud, Uzeyr, Yunus, Lokman ve Hz. Muhammed.

Bu 124. bin peygamberden bazıları Kuran-ı Kerim’de Ulul Azm peygamber olarak tanıtılmış. Hadislerde, Ulul Azm peygamberlerin sayısının beş kişi olduğu ve bunlara, Ulul Azm denmesinin sebebi olarak sahip oldukları üstün azim ve iradeye ilaveten, kendilerinin bizzat şeriat sahibi olup, başka bir peygamberin şeriatına tabi olmamaları olduğu kaydedilmiştir. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Nebilerin ve resullerin efendileri beş kişidir. Onlar resullerden Ulul Azm olanlarıdır. Vahiy değirmeni onların ekseni etrafında dönmektedir. Onlar: Nuh, İbrahim, Musa, İsa ve Muhammed’dir.” [4]

Tüm bunlar içerisinde en üstün makama sahip olan İslam peygamberi ve son peygamber Hz. Muhammed’dir. O 570 yılında Arabistan’da dünyaya geldi. Babasının adı Abdullah idi. Doğruluk, dürüstlük, eminlikle geçen kırk yıldan sonra, resmen Allah tarafından peygamberlik görevine başlatıldı. Halka Allah tarafından kanunlar tebliğ etti. Peygamber efendimizin Allah tarafından getirmiş olduğu bu dinin adına da İslâm denilmiştir.

Hz. Muhammed (s.a.a) peygamberlik görevine başladıktan sonra 13 yıl Mekke’de halkı İslâm’a davet ederek bu yolda bütün kötülük ve zorluklara tahammül etti. Sonra Medine’ye hicret ederek orayı kendisine İslâm hükümetinin merkezi olarak seçti.

Hicretten sonra Medine’de 10 yıl boyunca insanları İslâm’a davet etti. 10 yıldan sonra Arap yarımadasının hepsi Müslüman oldu. Bu yıllar içerisinde Allah’ın ayetleri, Peygamber’e yeri ve zamanı geldikçe, nazil oluyordu. O bu ayetleri halka okuyup İslâm’ın hükümlerini en güzel şekilde onlara öğretiyordu.

Bu yıllar ve peygamberlik yıllarından önce peygamberin başından geçen olaylar çok hayret verici, ruhlara hitap edici ve öğreticidir. Bu konularda geniş kitaplar yazılmıştır.

4- İmamet

Şia, Hz. Peygamber (s.a.a) kendisinden sonra Hz. Ali’yi imam olarak tayin ettiğine, Müslümanların ve toplumun idarecisi olarak atadığına inanmaktadır. İmamet İslâm toplumunu kontrol altına alıp, onların dünyevi, dini, maddi ve manevî her şeylerinde onlara önderlik etmektir, dolayısıyla böyle bir önderlik sadece Allah tarafından atanma yoluyla meşru olup kabul edilebilir. Hatta peygamberin kendisi bile, kendi başına bu konuda görüş belirtme hakkına sahip olmayıp; bunu sadece Allah’ın emri doğrultusunda yapabilir. Bu yüzden imamet peygamberlik gibi ilahi atama yoluyladır. Nasıl ki peygamber sadece Allah tarafından seçilebilirse, imam da sadece, Allah tarafından seçilir.

Bize göre; nasıl ki, peygamberler her türlü günah ve hatadan masum olup ilahi ilimle teyit ediliyorlarsa, imamlar da aynen öyledir. Böyle oldukları için de onları ancak Allah tayin edebilir; çünkü kimin masum olup, nübüvvet veya imamet makamına layık olduğunu ancak Allah bilir. Bu sıfatı kulların teşhis etmesi imkânsızdır.

Şia’ya göre imamet, sadece yüzeysel bir makam olmayıp aksine çok yüce seçkin ve manevî bir makamdır. İmam toplumun sosyal konularından ve idaresinden öteye, her açıdan insanların hidayetini de sağlamak görevini üstlenmiştir. O, halkın düşüncesini ve ruhunu hidayet eder. Peygamberin dinini her türlü tehlike tahrif ve değişime uğratılmaktan korur ve peygamberin gönderilmesindeki hedefleri uygular.

İslâm dini mükemmel bir din olması ve bütün insanlığın sorunlarına her zaman ve mekânda cevap verebilmesinin ve dünyanın sonuna kadar kalıcılığını koruyabilmesinin tek çaresinin toplumun zarurî kanunları hakkında, bu dinin ileriye yönelik görüşlerinin olmasına bağlıdır. Zira toplumun ve dinin bu zarurî kanunları Peygamber’in vefatıyla, ortadan kalkma tehlikesiyle yüz-yüze kalacaktır.

İşte bütün bunların garantisi, Resulullah (s.a.a) için lâyık olan, onun yolunu eksiksiz bir şekilde sürdürüp onun dininin koruyucusu olacak bir imamın olmasıdır. Öyle bir imam ki, İslâm’ın bütün gereklerini ve inceliklerini, en geniş ebatlarıyla anlayabilmeli ve Allah tarafından özel olarak verilmiş bir ilme sahip olmalıdır. Bunun yanında nefsanî ve şeytani duygularının etkisinde kalarak, bilerek veya bilmeyerek; dinde tahrif ve değişiklik yapmaması, hatalara duçar olmaması için masumiyet sıfatına sahip olması gerekir. Aynı şekilde peygamberin, eğitim programlarını üstlenip cahil insanlara, en yüce tekâmül derecesine yetiştirebilecek ve toplumsal şartların müsait olması halinde hükümet işlerinin kontrolcüsü, toplumdaki işlerin idareciliği, İslâm kanunlarının en güzel şekilde icra edicisi hakkı ve adaleti dünyaya yayabilecek güce sahip olmalıdır.

Yüce Allah tarafından atanan ve Peygamberimiz tarafından da bildirilen masum imamların sayısının 12 tanedir. Bu imamlar, birbiri peşine peygamberin yolunun devam ettiricileri ve ümmetin hidayet nurudurlar. Onlar diktatör ve zalim hâkimlerin hazırlamış olduğu, en zor şartlar altında dahi peygamberin dinini koruyup sonunda bu yolda kendi canlarını feda ederek şehit olmuşlardır. O üstün insanlar sırasıyla şunlardır:

1- İmam Ali: Babasının adı Ebu Talib, annesinin adı Esed kızı Fatıma’dır. Bi’setten on yıl önce, Recep ayının 13. günü Kâbe’nin içinde doğmuştur. Peygamber’in vefatından sonra imamete ulaşmıştır, imamet süresi 30 yıldır. Bu sürenin dört yıl dokuz ayında hükümet etmiştir. Hicretin 40. yılı Ramazan ayının 19. günü Kufe Mescidi’nin mihrabında, yaratılmışların en kötüsü İbn-i Mülcem’in kılıç darbesiyle Ramazan’ın 21. gecesi 63 yaşında iken şehadete erişmiştir.

2- İmam Hasan: Peygamber’in Sibt-i Ekber’i, cennet gençlerinin efendisi Hz. Hasan’ın babası Hz. Ali (a.s) ve annesi Hz. Fatıma’dır (s.a). Hicretin 3. yılı Ramazan ayının yarısında Medine-i Münevvere’de doğmuştur. İmam Ali’nin şehadetinden sonra 10 yıl imamet görevinde bulunmuş ve hicretin 50. yılı, Sefer ayının 28’inde 47 yaşındayken Muaviye’nin emriyle kendi hanımı olan Ca’de vasıtasıyla zehirlenerek Medine’de şehit edilmiştir.

3- İmam Hüseyin: Kerbela şehidi, Seyyid’üş- Şüheda, Ebu Abdullah Hüseyn’in babası İmam Ali annesi ise Hz. Fatıma’dır. Hicretin dördüncü yılı Şaban ayının üçüncü günü Medine’de gözlerini dünyaya açtı. 11 yıl imamet yaptıktan sonra hicretin 61. yılı, Muharrem ayının 10. günü 57 yaşında iken Kerbela’da 72 yaranı ile birlikte susuz ve acımasızca Yezid ordusu tarafından şehit edildi.

4- İmam Ali Zeyn’ul-Abidin: İmam Seccad olarak da tanınan dördüncü imamımızın babası Kerbela şehidi Hz. Hüseyin ve annesi Şehribanu hanımdır. Hicretin 38. yılı, Şaban ayının beşinde Medine’de doğdu. İmameti yaklaşık otuz beş yıl sürdü ve hicretin 95. yılı Muharrem ayının 25’inde; Hişam b. Abdulmelik tarafından 56 yaşında Medine’de şehit oldu. İmam Zeyn’el-Abidin (a.s), Emevilerin en şiddetli zulüm ve baskısı döneminde ve en zor şartlarda imamet görevini yerine getirmiş ve maarif, ahlak, siyaset, sosyolojik konuları dua kalıbında en güzel bir şekilde beyan etmiştir.

5- İmam Muhammed Bakır: Babası İmam Seccad, annesi İmam Hasanın kızı Fatıma’dır. Hicretin 57. yılı, Recep ayının evvelinde Cuma günü Medine’de dünyaya geldi. On dokuz yıl imamette bulundu, bu dönemde Ümeyye Oğulları ile Abbas Oğulları savaş halinde olduklarından, İmam Bakır (a.s) en müsait ortama sahip idi ve bu ortamdan en güzel bir şekilde yararlanarak öğrenciler yetiştirmiş, Şia’nın temelini güçlendirmiş ve kültürel bir inkılâp gerçekleştirmiştir. Hicretin 114. yılı, Zilhicce ayının yedisinde, Pazartesi günü 57 yaşında Hişam b. Abdulmelik’in emriyle Medine’de şehadete erişti.

6- İmam Cafer-i Sadık: İmam Sadık’ın babası beşinci imam olan İmam Muhammed Bakır ve annesi Ümmü Ferve’dir. Hicretin 83. yılı, Rebi’ul-Evvel ayının 17’sinde Medine’de dünyaya geldi ve hicretin 148. yılı, Şevval ayının 25’inde, 65 yaşında Mansur Devaniki’nin emriyle zehirlenerek Medine’de şehadete ulaştı. İmamet dönemi, 34 yıl sürdü ve bu dönem Şiiliğin yaygınlaştığı bir dönemdir. İmam Sadık (a.s) Emeviler ile Abbasiler arasındaki savaştan yararlanarak geniş bir şekilde ilim havzaları teşkil etti, dört bin öğrenci yetiştirdi ve ilahî maarifi ihya ile mektebin istikrarını sağlamış oldu.

7- İmam Musa Kazım: Babası İmam Caferi Sadık, annesi Hamide’dir. Hicretin 128. yılı Sefer ayının 7’sinde Pazar günü Mekke ve Medine arasında yer alan “Ebva” köyünde dünyaya geldi. Otuzbeş yıllık imametinin 23 yılı Abbasî halifelerinin beşincisi olan Harun’un hükümeti döneminde geçmiştir ve bizzat Harun Reşid’in emriyle Bağdat’ta tutulduğu zindanda 55 yaşında iken şehit edildi.

8- İmam Ali Rıza: Mübarek türbesi Meşhed’de bulunan İmam Rıza’nın aziz babası İmam Musa b. Cafer’dir, abide ve takvalı annesi ise Tüktem, Necme, Tahire ve Selame isimleriyle meşhurdur Hicretin 148. yılı, Zilkade ayının 11’de Medine’de dünyaya geldi. Yirmi yıl imamet görevinde bulundu, bunun 17 yılını Medine’de ve 3 yılını da horasanda geçirdi. Hicretin 203. yılı, Sefer ayının sonunda, 55 yaşında iken Memun’un eliyle şehadete erişti.

9- İmam Muhammed Taki: İmam Rıza’nın tek oğludur, annesinin ismi Hayzeran’dır. Hicretin 195. yılı, Recep ayının 10’unda doğmuş ve 7 yaşında da imamet makamına ermiştir ve 17 yıl sonra da hicretin 220. yılı, Zilkade ayının sonunda, Mu’tasım’ın komplosu ve kendi hanımı (Memun’un kızı) Ümmü Fazl’ın eliyle 25 yaşında Bağdat’ta şehit edildi.

10- İmam Ali Naki: Babası İmam Muhammed Takî annesi Semane Hatun’dur. Hicretin 212. yılı Zilhicce ayının 15. günü Medine’de doğdu. Hicretin 254. yılı, Recep ayının 3. günü 42 yaşında, Abbasî halifesi Mu’tez’in emri ve Mutemed-i Abbasi’nin eliyle şehadete erişti.

11- İmam Hasan Askeri: Onbirinci imamın aziz babası İmam Ali Naki ve mümine annesi Selil Hatun’dur. Hicretin 232. yılı Rebi’us-Sani’nin 8’inde veya Rebi’ul-Evvel’in 24’ünde Medine’de doğdu. Altı yıl imamette bulunduktan sonra hicretin 260. yılı Rebi’ul-Evvel ayının 8’inde Mu’temed’in hilesiyle 28 yaşında Samerra’da şehadete erişti.

12- İmam Mehdi: Zamanın Hücceti, Mehdi-i Mev’ud, İmam-ı Asr, Sahib’uz-Zeman ve Bakıyyetullah İmam Mehdi; hicretin 255. (M. 867) veya 256. yılı, Şaban ayının 15. günü Samerra’da dünyaya gözünü açtı. Babası İmam Hasan Askeri (a.s) annesi ise Nergis Hanım’dır. İmam Mehdi, doğduğu ilk günlerden beri herkese görünmüyordu ve halk yetmiş yıl civarında o hazretin özel naipleri aracılığıyla onunla bağlantı kuruyordu. Bu yetmiş yıllık döneme Gaybet-i Suğra (Küçük Gaybet) diyorlar ve ondan bu tarafa Gaybet-i Kübra (Büyük Gaybet) başlıyor. Gaybet-i Kübra zamanından zuhur zamanına kadar, kimse artık özel naiplik unvanıyla tayin olmamış ve olmayacak. Halk, dinî işlerde ihtisas sahibi olan fakihlere ve hadis rivayet eden âlimlere müracaat etmekle mükelleftirler.

5- Mead

Semavî dinlerin tümü, insanın ölmekle yok olmayıp, sadece bu dünyadan başka bir dünyaya gideceği ve o dünyada iyi ya da kötü amellerinin karşılığını göreceği hakikatini açıkça bildirmişlerdir.

Yüce Allah’ın tüm peygamberleri ve onların tüm izleyicileri şu gerçeği haykırıyorlardı: Bu dünyanın ilginç düzen ve kurgusu abes ve amaçsız değildir, insanoğlu bu dünyadan göçtükten sonra hayatta iken yaptığı bütün işlerin hesabını verecektir. Bu nedenle peygamberlere tâbi olanlar, çaba ve gayretlerini böyle kesin ve kat’î bir gelecek için hazırlıyorlardı ve her zaman şöyle diyorlardı:

“Rabbimiz! Sen bu -dünyayı- boşuna yaratmadın. Sen münezzehsin. Koru bizi ateşin azabından.”[5]

Dolayısıyla İslâm dininin temel esaslarından birisi de miad (ahiret, cennet, cehennem…) inancıdır. Bu esasa göre, bu âlemde dünyaya gelmiş bütün insanlar, geçmiştekiler ve gelecekler, bir müddet bu dünyada yaşadıktan sonra, başka bir âlemde tekrar yaşamlarını sürdüreceklerdir. Allah’ın adalet mahkemesi hazır olup cennet veya cehenneme gireceklerdir. Sonuçta bu iki ebedi hayattan birisi onların nasibi olacaktır.

Kuran ayetlerinden ve rivayetlerden, ahiret âlemi hakkında anlaşılan bir diğer konu da; insanın hemen ölümden sonra, büyük kıyamet âlemine götürülmeyeceği, dünya ile ahiret arasında bir dönemi geçireceğidir. Bu dönemin adına “Berzâh âlemi” denir.

Kıyametin durum ve haletini anlayabilmenin tek yolu Kuran’a ve masumların (a.s) sözlerine müracaat etmektir. Kuran’a baktığımız zaman şunu öğreniyoruz: “Kıyametin olması bu dünyanın düzeninde büyük değişikliklerin oluşuyladır. Öyle ki bu âlemin düzeni dağılıp başka bir âlemin düzeni oluşacaktır. Bu sırada insanlık yaşamının evvelinden sonuna kadar gelmiş geçmiş bütün insanlar tekrar dirilecek ve kendi amellerinin karşılığını göreceklerdir.”

Sonrasında ilahi adalet mahkemesi kurulacak bütün kulların amel defteri getirilerek kendilerine verilecektir. Bu defterde bütün herkesin işleri açıkça yazılı olup kimseye “Dünyada ne yaptın?” sorusu sorulmaya gerek kalmayacaktır.

Bu mahkemede melekler, peygamberler, Allah’ın seçkin kulları imamlar şahit olarak hazır olacaklardır. Hatta eller, ayaklar, bedenin derisi bile insana şahit olacaktır. Herkesin hesabı dikkatle ve Allah’ın mizanıyla ölçülür. Adalet üzere onlara hüküm verilir. Herkes kendi amel ve işlerinin karşılığına ulaşır. İyilik sahiplerine onlarca kat karşılık verilir. Hiç kimse başkasının yükünü yüklenmez; ama başkalarını yoldan çıkaranlar bunun cezasının dışında yoldan çıkardığı insanın cezası kadar da ceza çeker. O günde hiç kimseden bir karşılık kabul edilmez. Allah’ın beğendiği ölçülerde ve Allah tarafından şefaat etme izni olan kimsenin dışında hiç kimse başkasına şefaat edemez.

Kulların amelleri incelendikten sonra ilahi hüküm ilan edilir. İtaat ehli ile günahkâr insanlar birbirlerinden ayrılırlar. Müminler anlı açık, güler yüzlü ve sevinçli bir şekilde cennete, kâfir ve münafıklar ise yüzleri siyah ve üzgün bir şekilde zilletle cehennem tarafına götürülürler. Ama herkesin yolu cehennemden geçer. Müminlerin nurları yollarını aydınlatır. Kâfir ve münafıklar ise karanlık ve zulmette yol alırlar. Müminler cennete yaklaştıklarında onun kapıları açılmış rahmet melekleri onları karşılamaya gelirler. Onlara ihtiram ve saygıyla selam verirler. Onlara ebedi huzur ve saadeti müjdelerler. Diğer taraftan kâfir ve münafıklar cehenneme ulaştıklarında cehennem kapıları açılmış azap melekleri sert ve sinirli bir şekilde onlara azaplar ve ebedi cehennem azabının onları beklediğini söylerler.

–—


[1]     Nisâ: 40.

[2]     Yûnus: 44.

[3]     Ahzab: 21

[4]     Usul-u Kafi, c. 1 s. 175

[5]     Âl-i İmrân: 191.