Tarihte Şia’nın Kazanımları

Tarihte Şia’nın Kazanımları

Soru

Mescidu’l-Aksa Ömer’in zamanında azat edildi ve daha sonra Sünnî mezhepli olan Selahattin Eyyübî gibi bir rehber döneminde azat edildi. (Bunlar Sünnilerin İslâm’a kazandırdıkları kazanımlardır.) Şia’nın tarih boyunca İslâm’a ne gibi kazanımları olmuştur? Acaba bir karış toprak fethedebilmişler mi? Acaba İslâm ve Müslümanların düşmanlarından herhangi bir düşmanı geri çevirebilmişler mi?

Ayrıntılı Cevap

Soru sahibi iki kişiyi; birisi seleften olan Ömer İbn Hattab’ı, diğeri haleften olan Selahattin Eyyübî’yi tanıtmıştır. Cevabımızın bu soruyla uyumlu olması için bizde Şia’nın hem selef döneminde, hem de halef döneminde yapmış oldukları cihatları hatırlatmaya çalışacağız.

Selef döneminde Şiaların yapmış oldukları cihatla alakalı olarak, peygamber döneminde Hz. Ali’nin yapmış olduğu cihadı hatırlatıyoruz. Peygamber döneminde gerçekleştirilen cihatların en ağır yükü Hz. Ali’nin (a.s.) omuzlarındaydı. “Yiğit ancak ve ancak Ali’dir, kılıç ancak ve ancak Zülfikâr’dır” şeklindeki söz Ali’nin hakkında söylenmiştir. Hendek Savaşı’nda Peygamber’in (s.a.a) söylemiş olduğu “Bütün İslâm veya bütün iman, bütün şirkin karşısında yer aldı” [1] sözü yine Ali bin Ebu Talip içindir. Peygamber (s.a.a) yukarıdaki sözü söylediği aynı günde (Hendek Savaşı’nın gerçekleştiği günde), Ebu Talib’in oğlu Hz. Ali (a.s.), Arapların o meşhur cesuru olan Abduvedd’i öldürmek ve İslam’ı savunmak için göstermiş olduğu cesaret ve ihlâs nedeniyle Ali hakkında şöyle buyuruyor:

“Ali’nin Amr b. Abduvedd ile yaptığı savaş ve dövüş insin ve cinin yapmış oldukları ibadetten veya ümmetimin kıyamet gününe kadar yapacağı ibadetten daha hayırlıdır.”[2]

Görüldüğü üzere Ali b. Ebu Talib’in (a.s.) İslam’ı savunmak noktasında gerçekleştirdiği tek bir eylem, kıyamet gününe kadar Peygamber’in (s.a.a) ümmetinin yapacağı tüm amellerinden daha faziletlidir. Halife ve halifelerin takipçilerinin gerçekleştirdikleri fetihler de kendi yerinde değerlidir.

Hayber Savaşı’nda Peygamber (s.a.a) onun hakkında şöyle buyuruyor:

“Kerrarun gayru ferrar-un. (Yani ardı ardına düşmana hamle edendir, savaş meydanını terk edip kaçan bir kimse değildir.)”

Peygamber (s.a.a) bu sözü, ondan önce savaş için çıkıp savaş meydanını bırakıp kaçan iki kişiye karşı söylüyor.

Hz. Ali (a.s) müşriklerle savaşmanın yanı sıra üç gurupla; ahitlerini bozanlar, zalimler ve itaatsizlik ederek bozgunculuk yapanlara karşı da savaştı.[3] Gerçekleştirilen bu savaşlar Şiaların imamlarına aittir. Şiaların kendilerine ait olan savaşlar hakkında ise şunu söylemek yeterlidir: Fetih türünden olan savaşlara Hz. Ali’nin (a.s.) Şiaları kâmil bir şekilde katılmışlardı. Kende, Hemdan ve diğer birçok kabilelerden oluşan Yemenlilerin hepsi Hz. Ali’nin (a.s.) Şiası idiler. Bunlardan bir kısmı İslâmî fetihlere katılmak için Yemen’den hicret edip Irak’a yerleştiler. Şam’ı, Diyarbakır’ı ve Anadolu (küçük Asya) bölgelerini fetih eden fatih, yani Peygamber’e (s.a.a) ev sahipliği yapan Ebu Eyyûb el-Ensarî, Ali’nin halis Şia’sı idi. Onun kabri hâlihazırda İstanbul’da toplumun ziyaretgâhı durumundadır. Ruhsal ve düşünsel olarak Hz. Ali’nin oğlu olan Muhammed b. Ebu Bekir Hz. Ali tarafından İslâm’ın yayılması için Mısır’a gönderildi ve bu hedef doğrultusunda şahadete nail oldu. Ondan sonra Malik Eşter aynı görevi devam ettirmek için Mısır’a gönderildi. Ne yazık ki yolun yarısında Muaviye tarafından yapılan hileyle zehirlendi ve hâlihazırda onun kabri de bir ziyaretgâhtır.

Halifeler döneminde Şia ile Sünniler arasında var olan fasıla, günümüzde olduğu denli fazla değildi. O dönemde var olan farklı görüşlere rağmen herkes fetihler doğuran savaşlara katılıyordu.

Anlatılanların hepsi selef ile alakalı idi. Ama halef ile alakalı olarak şunu bilmek yeterlidir ki Müslümanların en önemli ve en büyük vazifesinden sayılan, sınırları koruma görevidir. Bu görev, genellikle Şia devletleri vesilesiyle yerine getiriliyordu.

Hamdanîler Devleti Şam’da, Fatımîler devleti Afrika’nın kuzeyinde ve Aleviyan (Aleviler) devleti de Taberistan, Deylem ve Geylan’da İslâm’ın muhafızlarıydılar. Şia devletleri Hindistan’da putperestliğe karşı ve İslâm devletini kurmak için yaptıkları mücadele kendi başına geniş bir serüvendir. Hindistan’da “Ekber abad” bölgesi Şia devletlerinin merkezi idi. Şiilerin savaş içerikli cihadından haberdar olmak isteyen kimseler Dr. Semure Muhtar el-Leysi’nin “Cihadu’ş-Şia” adında yazdığı ve Daru’l-Ceyl’in bastığı kitaba müracaat edebilirler.

Safevîlerin İran’ın güneyinde Portekiz’le ve İran’ın güney ve kuzeyinde Rusya ve İngiltere’yle yaptığı savaşlar, Şia’nın kâfirlerle yapmış olduğu cihat, cihadın yaldızlı sayfalarındandır. Portekizler, Bender Abbas eyaletini işgal edip ismini değiştirip Bender-i Gomberun yaptıkları dönemde Safevî Padişahı Şah Abbas, Şiilerin iman gücüyle geri alıp tekrar ismini Bender-i Abbas koydu. Nadir Şah’ın putperest olan Hintlilere karşı yaptığı cihat, İslami cihat tarihinin putperestlerle cihadının en büyük sayfalarıdır.

Bu asırda (14.) İngilizler Irak’ı işgal ettiklerinde Şia mercii, yani Ayetullah Muhammed Taki Şirazî yirminci kıyam (sevretu’l-işrin) adıyla bilinen ayaklanmayı gerçekleştirerek İslamî bir ülke olan Irak’ı, 1920 senesinde sülük sıfatlı İngilizlerden temizledi ve bu ülkeyi tekrar bağımsızlığına kavuşturabildi.

Bu son senelerde en büyük darbeyi Lübnan Şiaları İsrail’e vurdular. Lübnan’ın İslami direnişi, Lübnan’ın başkentine kadar giden işgalci İsrail’i birkaç defa zelil düşürerek geri teptirdi ve onlara öyle bir gözdağı verdiler ki şimdiye kadar hiçbir Arap ülkesinden bunu görmemiştir. İran Şiileri de İran’da gerçekleştirdikleri İslâm inkılâbıyla sömürgeci Batı ülkelerini bu ülkeden kovdular. Günümüzde İran ve İran milleti orta doğuda; belki bütün dünyada Batı sömürgecilere karşı savaş bayrağını elinde tutmuş ve şimdiye kadar birçok ülke bu bağlamda İran’ı örnek almıştır. Lübnan, Filistin, Irak ve… Sudan milletleri bu milletlerden bir kaçıdır.

Biz burada Şiaların ordusal cihadını, detaya girmeden çok kısa bir şekilde hatırlattık. Fakat gerçek şudur ki, bu soruları bir araya getiren kişi tek askerî savaşın söz konusu olduğunu sanmış ve bilimsel ve kültürel savaşlardan gaflet etmiştir. Kalem ile yapılan cihat olmamış olsaydı kesinlikle fedakâr ve canlarından geçmiş olan askerler savaş meydanlarında bu fedakârlıkları göstermezlerdi. Ehl-i Beyt imamları Peygamber’den (s.a.a) şöyle nakletmişlerdir:

“Perdeleri yırtıp Allah’a ulaşan üç şey vardır: 1- Âlimlerin kalemi, 2- Mücahitlerin ayak sesleri, 3- Eğirmeci kadınların eğirme sesi.” [4]

Hakeza şöyle buyurmuştur:

“En büyük cihat, zalim sultanın karşısında söylenen hak sözdür.” [5]

Şiilerin masum imamları eğer zalimlerin zulmüyle veya zalimlerin kılıcıyla şahadet şerbetini içmiş ve vefat etmişlerse zalim sultanlara karşı hak sözü söylediklerinden dolayıdır. Oysa kaale alınmayacak kadar az kişiler hariç diğer guruplar Emevî ve Abbasîlerin halifeleriyle uzlaşmış ve onlarla bir şekilde anlaşmışlardı. İnsan cihat meydanının askerlerin güzergâhı olduğunu sanıyor. Oysa tarih bunun tersine şahitlik ediyor. Şiilerin âlimleri ve düşünürleri, yaptıkları kültürel savaşları ve öz Muhammedî İslam’ı yaymak için yapmış oldukları cihat nedeniyle şehit edildiler. Bu şahadetler kılıçla, zehirle bazen de âlimlerin bedenleri yakılarak gerçekleştiriliyordu.[6]

Şia ve Sünnî âlimleri bunu itiraf etmektedirler ki; yaklaşık bütün İslami ilimlerin Şiilerin imamları ve takipçileri tarafından temeli atılmış ve ikinci asırdan beşinci asra kadar gerçekleşen İslâm’ın büyük medeniyeti, Şia imamları ve öğrencilerinin bu bağlamda sarf etmiş oldukları çabaların neticesi ve semeresidir.

Arapça gramerinin (nahiv ilmi) Ehl-i Beyt İmamları (a.s.) tarafından meydana geldiğini, her iki ekolün âlimleri ittifakla kabul etmişlerdir. Müslüman toplumlar Kur’ân’ı, Peygamber’in sünnetini ve diğer Arapça kitapları bu ilmin gölgesinde doğru bir şekilde mana edebilsinler diye Hz. Ali bu ilmi meydana getirdi. Hz. Ali bu ilimle ilgili füruatların da onun güdümünde tedvin edilmesi için bu ilmi kendi öğrencisi olan Ebu’l-Esved-i Düeylî’ye devretti. Ebu’l-Esved-i Düeylî de nahiv ilminin füruatlarını yazdı ve ondan sonra nahiv ilminden yararlanarak ilk defa Kur’ân-ı Kerim’in kelimeleri üzerine alametler (irab) konuldu. Yani Kur’ân-ı Kerim irablandırıldı. Bir asırdan sonra Hz. Ali b. Ebu Talib’in, Halil b. Ahmet Farahidî adındaki bir başka öğrencisi (ki bazı İslami ilimleri meydana getirmiş) Kur’ân-ı Kerim’in irabını tamamladı. Şimdi elimizde bulunan Kur’ân-ı Kerim o dönemde bu haline sokulmuş Kur’ân-ı Kerim’dir.

Buna binaen İslâm’ın ilk döneminden günümüze kadar yapılan bu çalışmadan dolayı, Kur’ân’ı doğru okuyabilen tüm Müslüman toplumlar, Şii’siyle Sünnî’siyle hepsi Hz. Ali (a.s.) ve öğrencileri tarafından yapılan bu çalışma ve zahmetler vesilesiyledir ki hepsi yapılan bu zahmetlerin semeresidir. Her halükârda Şialar yapmış oldukları kültürel cihat neticesinde, Kur’ân’la denk olan Ehl-i Beyt öğretilerinde tecelli bulan öz Muhammedî İslam düşüncesini dünyaya tanıttıkları için iftihar ediyor.[7]

Bunun yanı sıra fertlerin değeri, hâkim oldukları coğrafyanın genişliği oranında olursa, ilk iki halifenin Peygamber’den (s.a.a) de daha üstün olmaları gerekir. Zira Peygamber (s.a.a) döneminde İslâm’ın sahip olduğu güç, zikredilen iki halife dönemine oranla çok daha azdı. Eğer gerçekten hâkim olunan coğrafyanın genişliği, değer ölçüsü olarak kabul görülürse, Harun Reşid döneminde İslâm güneşi her zamankinden daha fazla parlamıştı. Dolayısıyla Harun Reşit herkesten, hatta Peygamber (s.a.a) ve halifelerden de daha üstün olmalıdır.

Kıldan daha ince olan nokta şudur: İslâm alanının genişlemesi bu iki kişiye borçlu değil, bilakis İslâm’ın can verici öğretilerine borçludur. Nitekim kalpler onu kabul ediyordu ve toplumlar kendi zalim olan hükümetlerinden artık yorulmuşlardı.

Lailaheillallah adalet ve eşitlik sesiyle birlikte insanlar arasında öyle bir cazibeye sahipti ki toplumların dikkatini İslâm’a yöneltiyordu. Elbette bunun yanı sıra İslâm’ın getirmiş olduğu cihat ve şahadet kültürünün İslâm’ın yayılmasındaki etkisi de göz ardı edilmelidir.

İmam Ali’nin dönemindeki ikilik ve ihtilaflar daha önceki halifelerin özellikle üçüncü halifenin yapmış oldukları hükümet yönteminin neticesiydi. Adaletçi ve insan sever olma anlayışı bu dönemlerde servet edinme ve kabilecilik taassubuna dönüşmüştü. İmam Ali, dünyevîleşmeyi ve servet toplama anlayışını silip insanları tekrar Peygamber’in (s.a.a) dönemine götürmek istedi. Ne yazık ki dünyevîleşmiş kimseler böyle bir hükümete muhalefet ettiler. Daha önce toplamış oldukları servetlerle Ali ile savaşmak için bir ordu hazırlamışlardı. İmam Ali (a.s.) de Peygamber’in ve Kur’ân’daki âyetlerin açık emirleriyle onlarla savaştı.[8]

Buna binaen Ali’nin dönemindeki ihtilaflar Ali’nin kurmuş olduğu hükümetin sonuçları değildi, bilakis daha önceki hükümetlerin yapmış oldukları yanlış eğitimin sonucuydu ki, bu eğitim insanları adalete dayalı hükümeti kabullenebilir duruma getirememişti.[9]

–—


[1]     “Keşfu’l-Gumme”, c. 1, 205; “Yenabiu’l-Mevedde”, s. 94-95; “Alamu’l-Veda”, s 149; “Şerhu’l-Nehcu’l-Balaga”, ibn. Ebu’l-Hadid, c. 13, s. 261, 285, c. 19, s. 61; “Macmeu’l-Beyan”, Tabrisi, c. 8, s. 343.

[2]     Mustedreku’l-Hakem, c. 3, s. 32; Menakıb-i Harezmî, s. 59; Şerhu’l-Mevakıf, c. 8, s. 371; Fevaidu’l-Mestin, c. 1, s. 256; Tarih-i Bağdad, c. 13, s. 19; Şevahidu’t-Tenzil, c. 2, s. 14; Tefsir-i Kebir, Fahr-i Râzi, c. 32, s. 31;Taftazanî, Şerhu’l-Mekasıd, c. 5, s. 298;Mecmeu’l-Beyan, c. 8, s. 343.

[3]     Cemel Savaşı’nı çıkaranlar, tarihte ahdine vefasızlık yapanlar, Sıffîn Savaşı’nı çıkaranlar, tarihte zalimler, hakem olayından sonra Hz. Ali’den (a.s) ayrılıp kendisine karşı savaşanlar da tarihte Haricîler olarak bilinmektedirler.

[4]     eş-Şehabu fi’l-Hükm-i ve’l-Adab, s. 22, Taberî’den alıntı: Muhammed, Pasuh-i Cevanan-i Şii, s. 134.

[5]     Avali el-Lali, c. 1, s. 432, h. no: 131.

[6]     Eminî, Şuhedau’l-Fazile, Taberî’den alıntı: Muhammed, Pasuh-i Cevanan-i Şii, s. 135.

[7]     Taberî, Muhammed, Pasuh-i Cevan-i Şii, s. 131-135.

[8]     Sahih İbn Habban, c. 15, s. 285, h. no: 6937; Mustedrek-i Hakem”, c. 3. s. 122; “Müsned-i Ahmet”, c. 17, s. 360, h. no 11258; taberiden alıntı: Muhammed, “pasuh-i cevan-i şii”, s. 106-107.

[9]     Muhammed, “pasuh-i cevan-i şii”, s. 105-107.