Yakin ile birlikte olan uyku şek ile birlikte olan namazdan daha iyidir. Gurer’ul-Hikem, 9958 İmam Ali (a.s)

Türkçe Kur’an Meallerine Genel Bir Bakış

Türkçe Kur’an Meallerine Genel Bir Bakış

 

Türkiye’de Tercüme Hareketinin Tarihçesi

Türk dilindeki en eski Kur’an tercümesi, Oğuz Türkçe[1] ile Hacı Devletşah Şirazi’nin oğlu Muhammed tarafından Osmanlıların ilk dönemlerinde (Hicri 743) yapılmıştır.[2] Bundan sonra da Osmanlılar döneminde tedrici olarak birçok tercümeler yapılmıştır ki, bazı araştırmacılara göre bunların sayısı altmıştan fazladır.[3]

Osmanlıların merkezi olan İstanbul’da Arapça dil eğitimi çok yaygın olduğundan, bu tercümeler daha çok hilafet merkezinden uzak bölgelerde gerçekleşmiştir. Bu tercümelerdeki asıl maksat, halk kitlesini Kur’an-ı Kerim’i anlamıyla beraber daha fazla aşina kılmaktı.

Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılıp hilafetin kaldırılmasından sonra, birtakım nedenlerden dolayı Kur’an tercümesinde kaydadeğer bir artış görülmektedir. 1923 yılından günümüze kadar yapılan Kur’an tercümelerinin sayısı yaklaşık olarak Osmanlı döneminde yapılan tercüme sayısına eşittir. Bu artışın nedenlerini şöyle sırlamak mümkün:

1- İhtiyaç

Osmanlı dönemindeki medrese ve mekteplerde eğitim gören herkese başlangıçtan itibaren Kur’an okumak öğretiliyordu. Sadece bununla yetinilmiyor; sarf, nahiv, lügat ve tefsir dersleri de veriliyordu. Bundan dolayı eğitim görmüş kişiler, az çok Kur’an’ın anlamını biliyorlar ve tercümeye pek ihtiyaç duymuyorlardı. Ama Cumhuriyet’in ilanından ve Arap alfabesi yerine Latin alfabesi konulunca, yeni nesil kendi kültür mirasından koptu. Böylece Kur’an’ı anlama hususunda halkın duyduğu ihtiyacı karşılamak için bir takım yazarlar, Kur’an’ın tercümesini Latin alfabesiyle Türkçe’ye kazandırdılar. Ve netice itibarıyla onlarca Kur’an-ı Kerim meali hazırlanarak topluma sunuldu.

2- Yasakların Kaldırılışı

Bazı Osmanlı padişahları döneminde Kur’an tercümesine kanuni sınırlamalar getirilmişti. Bu kısıtlamalar Osmanlıların son dönemlerinde kaldırıldı. Bundan dolayı da meallerin sayısında büyük ölçüde artış görüldü.

3- Milliyetçi Akımların Gelişimi

Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılıp yerine Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra, bu yeni devletin hedefine uygun olarak Türk toplumunun kültürel yapısında köklü değişikliklere gidildi. Osmanlı Devleti, hilafet nizamı olduğu iddiasında bulunduğundan tabii olarak dinî unsurları ön plana çıkarmaktaydı. Bundan dolayı da Arapça dinî ve ilmî bir dil olarak o zamanki Türk toplumunda özel bir yere sahipti. Ama yeni Türk Devleti, dinin siyasetten ayrılması temeline dayalı olduğundan bu devletin kurucularının, birtakım millî unsurları dinî kültür karşısında ön plana çıkarmaları gayet tabii birşey idi. Bazı araştırmacıların iddiasına göre, Cumhuriyet taraftarlarının Kur’an tercümelerinin artırılması yönündeki teşviklerinin nedeni, dinî bir dil hüviyeti kazanmış Arapça’nın ortadan kaldırılarak yerine Türkçe’nin oturtulmasıydı. Hatta onlar bu hedeflerine ulaşmak için ibadetleri ve ezanı Türkçeleştirmeye teşebbüs etmişlerdi.

Bazı araştırmacılar, Türkiye’de birtakım millî gayeler uğruna gerçekleştirilen bu tercüme hareketini, Avrupa’da Hıristiyanlıkta reform hedefiyle ortaya çıkan Martin Luther hareketine benzetiyorlar. Martin Luther Kitab-ı Mukaddes’i Latince’den diğer dillere çevirme hareketini başlatmakla iki temel hedef güdüyordu:

1- Dini kilisenin tekelinden çıkarma. Kitab-ı Mukaddes önceden sadece Latince yazılır ve Latince’yi de sadece kilise papazları bilirdi. Halkın geneli bu dili bilmezlerdi. Dolayısıyla da dinî ilimleri öğrenme ve İncil’i tanımanın tek yolu kiliseye başvurmaktı. Kitab-ı Mukaddes’in tercümesindeki kasıt, halkın kilise papazlarına ihtiyaç duymadan doğrudan İncil’e müracaat etmesini sağlamaktı. Bu hareketi başlatanlardan birisi hedefini şöyle açıklıyor: “Ben Kitab-ı Mukaddes’i tercüme ettiğimde çiftçiler onu kilise papazlarından daha iyi anlayacaklar.”

2- Din yerine milliyetçiliği ön plana çıkarma. Onlar, bu çalışmalarıyla dinî bir hüviyet taşıyan dilin değil de, millî dillerin ön plana çıkarılmasını amaçlıyorlardı. Bundan dolayı da ibadetlerin Latince yerine millî dillerle yapılması önerisinde bulundular. Özet olarak onların Kitab-ı Mukaddes’i tercümeden maksatları, Hıristiyanlığı ve Hıristiyan din adamlarını toplum sahnesinden uzaklaştırarak, Hıristiyanlığın saf dışı bırakılmasıyla doğan boşluğu da milliyetçilik ve millî değerlerle doldurmak istiyorlardı.

Türkiye’de olduğu gibi Cumhuriyetten sonra yapılan değişimlerin Avrupa’daki reform hareketleriyle kıyaslanması, bu iki hareketin benzer hedefler taşıdıklarını, ortak tavırlar sergilediklerini göstermektedir. Gerçekte cumhuriyetçiler, Kur’an tercümelerinin Kur’an’ın yerini almasını sağlamak için halkın bu konuda ulemaya olan ihtiyacını ortadan kaldırmak ve aynı zamanda millî dilin ön plana çıkarılmasını istiyorlardı.

Kur’an Meallerinin Gerçek Konumu

Kur’an tercümesi hareketinin kendi mahiyeti itibariyle Arapça’yı kenara bırakmak ve ulemayı saf dışı etme rolü oynadığını söylemek mümkün değildir. Siyasî ve kültürel hedefler, tercümelere müspet bir rol verebileceği gibi menfi bir rol de verebilir. Kur’an tercümesinden maksat, onu okuyanların tefsir ilimi gibi Kur’an’ın çeşitli boyutlarını anlamada önemli unsurlara ihtiyaç duyulmayacağı gibi bir düşünce uyandırmak ise, bu tercüme menfi bir rol oynar ve din karşıtı bir özelliğe bürünür. Ama Kur’an tercümesinin gerçek konumu belirlenir ve onu okumakla tefsir ve benzeri ilimlerden müstağni hale gelinemeyeceği güzel bir şekilde ortaya konulursa, bu durumda tercüme, Kur’an ilimleriyle tanışmak için bir başlangıç sayılır ve müspet bir rol üstlenmiş olur.

Şu anki Türkiye toplumunda tercümenin menfi rolünün eski şiddetiyle devam ettiğini söylemek mümkün değildir[4]. Çünkü mütercim ve okuyucuların geneli, Kur’an’daki yüce mânaların sadece Kur’an tercümesi yoluyla anlaşılamayacağı gerçeğini kavramış ve tercümeye ilave olarak Arap dilinin öğrenilmesi ve bu alanda ulemanın yapmış olduğu tefsir çalışmalarına da başvurulmasının gerekliliğinin farkına varmışlardır. Şu anki mevcut şartlarda yapılan tercümeler, toplumun Kur’an’a olan yönelişine bir cevap mahiyetindedir.

Çünkü şu anda da Arapça’yı öğrenme imkan ve fırsatı çok az olduğundan, halkın geneli Kur’an’ ile  tanışmak için Kur’an meallerine ve tercüme edilmiş Kur’an tefsirlerine başvurmak zorundadır.

Mevcut Tercümelerin Değerlendirilmesinin Zorunluluğu

Günümüzde dikkatli bir Kur’an tercümesine ihtiyaç duyulduğu konusunda şüphe eden çok olur. Bundan dolayı Kur’an tercümesinde gözle görülür bir artış söz konusudur. Elbette meallerin Kur’anî düşüncenin yerleşmesindeki müspet rolü de bu artışı etkilemektedir. Ama bu artışa rağmen hâlâ dikkatli Kur’an tercümelerinin yapıldığı söylenemez. Ne yazık ki, yeni tercümeler genelde eski tercümelerdeki kuvvet ve zaaf noktaları göz önünde bulundurulmadan yapılmıştır. Bundan dolayı mevcut tercümelerin ciddi bir eleştiriye tabi tutulması bu alanda vazgeçilmez bir zarurettir. Böyle bir çalışma, mütercimlere kendi çalışmalarındaki eksikliklerini görebilme ve zaaf noktalarını giderebilme imkânı sağlamaktadır. Diğer bir yerde bu çalışma, bu işe yeni girişmek isteyenlere de yol gösterici olacak ve bir öncekilerin düştükleri hatalara düşmelerini önleyecektir.

Kur’an meallerinin eleştiriye tabi tutulmasını gerekli kılan diğer bir neden de günümüzde bu meallerin üstlenmiş olduğu misyondur. Günümüzde mealler, yüce Kur’anî  mefhum ve mesajlarını milletlere aktarılmasına vesilesidirler. Eğer bu mealler doğru olmazlarsa, Kur’an’daki yüce ilimler insanlara olması gerektiği gibi yansımayacak ve bu da fikrî sapmalara neden olacaktır.

Dolayısıyla dinî ve ilmî sorumluluk, bundan böyle yapılacak olan tercümelerin daha dikkatli ve doğru olabilmesi için, mevcut tercümelerin ciddi bir eleştiriye tabi tutulmasını gerektirmektedir.

Bu alandaki çalışmaya bir başlangıç olması için 40 Kur’an mealinin isim ve bazı özelliklerini aşağıdaki cetvelde bir araya toplayarak bu meallerin bazı yönlerden kısa bir değerlendirmesini yapmaya çalıştık:

 


 

 


[4] – Türkiye’deki mealciler grubu sadece Kur’an tercümesiyle Kur’an’ın anlaşılabileceği inancına yönelerek meale menfi bir boyut yüklemişlerdir. Onların en önemli görüşlerinden birisi Peygamber (s.a.a)’in sünnetinin dini tanımadaki kaynaklardan birisi olamayacağıdır. Onların bir kısmı daha aşırıya giderek Peygamber’e ait olan kesin sünnetleri de reddetme yoluna gitmiş, hatta namaz gibi dinin temel vecibeleri hakkında dahi yanlış yorumlarda bulunmuşlardır. Bu grup ile Ürdün’deki Hizb-i Tahrir’in taraftarları arasında birçok benzerlikler vardır.