İnsanlardan imtihanı en şiddetli olanlar peygamberlerdir, sonra vasileri ve takipçileri, sonra sırasıyla en üstünleridir. el-Kafi, 2/252/1 İmam Cafer-i Sadık (a.s)

Acem Şairi Şehriyar

Acem Şairi Şehriyar

HASAN FERHENGÎ

Asıl adı Süreyya olmasına rağmen Peri derdi, Muhammed Hüseyin ona. Peri isminin daha hoş olduğuna inanıyordu. Süreyya da hoşlanıyordu bundan.

Muhammed Hüseyin fakülte bahçesinde gezinirken karşılaştı Süreyya ile. Süreyya; "İsmim Peri değil." deyip gülümsedi. Bunu öyle bir edayla söyledi ki Peri olmaya razı olduğunu gösteriyordu.

Muhammed Hüseyin, oracıkta bir bankın üzerine oturup Peri'yi de davet etti oturmaya. O da; "Başka bir zaman." deyip birazcık ayakta durdu. Muhammed Hüseyin, hemen kalem kağıda sarılıp hayal dünyasına daldı. Başını kaldırdığında Peri gitmiş, ama adına yazılan bir şaheser şiir çıkmıştı karşısına.

Yürüyerek evine gitti, aynanın karşısına geçip kendisini seyre koyuldu.

– N'oluyor sana Şehriyar? diye sordu aynadaki adama.

– Aşık olmuşum.

– Köyden Tahran'a geldikten beri herkesi kendine aşık ettin, kendin de başkasına mı aşık oldun?

– Neyleyim şair kalbi işte!

– Dikkat et de beni unutmayasın!

– Hayır! Belki ismim değişti, Şehriyar oldu ama, senden asla ayrılamam. Meraklanma.

Bunları kendi kendine konuştuktan sonra aynadan çıkabildi ancak!

Peri, fakülte salonunda oturmuş, düşünceye dalmışken Muhammed Hüseyin'in ayak seslerini duydu. Yerinden fırlayıp:

– Aşık şair, nasılsın? dedi.

– Yanılıyorsun.

– Hayır! Yanılmıyorum, sen aşıksın.

– Belki de!

Muhammed Hüseyin otopsi dersine katılmadı. "Bu derse katıldıktan sonra bir hafta kendimi toparlayamıyorum." diyordu. Bir insan bedeninin parçalanmasına tahammül edemiyordu. Belki yarın, belki başka bir gün kendisinin de böyle olacağı düşüncesi, ürpertiyordu onu.

Bu düşünceler içindeyken Peri çıkageldi. "Yine dalmışsın?!" diyerek, kendisine gelmesini sağladı.

"Hadi gidelim dedi, Muhammed Hüseyin!"

Behcetabad Parkı'na gittiler. "Buraya gelince çok rahatlıyorum. Kalbime güç ve ilham veriyor bu park." diyordu.

– Bu parkın hatıralarla dolmasını istiyorum; acı, tatlı ve boş hatıralarla.

– Neden acı hatıralar? Hatıralar tatlı olmalıdır. dedi Peri.

– Acı hatıralar da insanı geçmişine bağladığı için tatlıdır. Hatıralar top yekûn güzeldir.

Parkta yavaş yavaş yürüyorlardı. Muhammed Hüseyin, Peri için yazdığı şiiri ona okudu.

Peri'nin heyecandan tüm bedeni titriyordu. "Bu sözler benim için mi?! Bana mı?!" diye şaşıyordu.

Muhammed Hüseyin; "Evet, senin için; sadece senin için." deyip ekledi:

– Ben aşkın yüceliğini severim, sonsuz olanını. Aşk sınırlı olursa, biter bir gün. Yüzüne aşık olursam, kısa zaman sonra yaşlılık bu yüzü değiştirir ve aşk biter.

– Anlamıyorum!

– Daha açık söyleyeyim: Cinsiyet üzerine kurulu aşkı sevmem. Cinsellik kokan aşklar habis aşktır. O zaman insan kendisinden ve aşkından nefret eder ve az ömürlü olur.

– Belki haklısın!

– Bizim aşkımız sonsuzluğun aşkı olacak. Sende başka bir şeye, gizemli bir şeye aşığım ben. Belki bu aşktan dolayı bir gün pişman bile olacağım. "Neden sana aşık oldum?" diye kendime sorup gözyaşı dökeceğim. Ancak şimdi bu aşka muhtacım ben. Sen beni eğitiyor ve büyütüyorsun. Sen değil, senin içindeki gizem beni büyütüyor.

Peri, şaşkın ve hiçbir şey anlamadan; "Olabilir!" diyebildi ancak.

 

İki göz yaşıyla bu gazeli yazdım sana

Belki bu vahşi ceylan ram olur bana.

Mutluluk sabahının umudu, gecenin ayrılığı

Sabah ağarıncaya dek ağarttı saçlarımı.

Gençlikten hayır görmeden aşkın kocalttı beni

Git ki kocayasın ey gençliğinden hayır görmemiş!

Visal şevkiyle yetiştirdim, buraya getirdim

Fidan büyüdü, meyve başkalarına nasip oldu.

 

Senin gönlünü çalıp bunca şiir hakkında yazılan biri ne kadar değerli biri olmalı?!

Üstat! Beni bunca sevmene rağmen benim için hiç şiir yazmadın.

Bunca insan, sana aşık ve hayran iken, sen de bir başkasına aşık isen, o insan çok değerli olmalı.

***

Havalar iyice ısınmıştı. Tahran'ın sıcak havası da artık kendisini iyiden iyiye hissettiriyordu.

Peri'lerin kuzeyde, Hazar sahilinde yazlıkları vardı. Oraya gidiyorlardı. Seni de davet etti Peri, ancak kabul etmedin.

Peri'nin babası albaydı. Fakülteden izin alıp Peri'yi de götürdüler. Onlar, seni Peri kadar severdi. Davete rağmen gitmeyi kabul etmedin ama, onlarla kalbin ve ruhun gitti.

Peri'nin olmayışında, ruhun da sende yoktu Üstat!

Aslında Peri de gitmek istemiyordu, ayrılmak istemiyordu ama, senin ısrarlarını kıramadı.

Akşam olunca bütün keder ve acılar üzerine çökmüş, her şeyden kopmuş, Peri'nin ayrılık acısıyla yanıyordun.

Arkadaşların bu hâlini görünce, hocalara gidip sana izin kopardılar ve seni kuzeye yolladılar.

Peri'lerin yazlığına gidişin de bir başkadır.

Güneş batmış, karanlık yeni çökmüştü. Issızlığı dalgaların sesi bozuyordu. Sen yazlığın bahçe kapısında durup balkonda sazıyla son şiirini okuyan Peri'yi dinliyordun. Dalga seslerine ayrılık acısıyla çalınan sazın sesi eklenmiş, aşkın doruğuna taşıyordu Şehriyar'ımızı.

Sazın tellerinden süzülen aşk ahengi, şairimizin kalbini aşk miracına taşımıştı. Dönüş, muhteşem.

Bu yücelikten Peri'ye bir armağan gerekti ve o şairin dilinden dökülecek bir gazeldi:

 

Sazınla can yakan bir seda olsun

Ta ki gözlerinden yaşlar revan olsun.

 

Saz senin elinden kalbimin dertlerini söyler

Şikâyetlerimi elindeki sazın telleri söyler

 

Sazının her telinde binlerce sır saklıdır

Korkarım açılsın perdeler, dökülsün sırlar

 

Şehriyar gözyaşı cevheriyle dilenmeye gelmiş

İşve ve nazından birazcık sadaka ister.

 

Kuzeyde günleriniz güzel hatıralarla dolu, ancak visalin hicrana dönüşeceğini kim bilebilirdi ki?

Peri de yazlıktan dönmüştü. Ancak yüzünde bir durgunluk ve hüzün vardı; kederliydi. Her zamanki gibi hemen Muhammed Hüseyin'i aramadı. Tuhaftı bu hâli. Halbuki Muhammed Hüseyin'i görmeden edemezdi.

Muhammed Hüseyin arayıp buldu onu:

– Çok durgunsun? dedi.

– Sana öyle geliyor! Yanılıyorsun.

– Hayır yanılmıyorum, bir hâller olmuş sana! Behcetabad Parkı'na gidelim biraz konuşuruz açılırsın.

– Gidelim, iyi olur!

Parkta hep yürüyorlar, başları aşağıda üzgün ve isyankâr.

– Anlamıyorum, dedi Muhammed Hüseyin.

– İnanamıyorum, bu vicdansızlıktır.

– General olmuş da bana ne?

– Babam albaydır, o ise general. Babamın üstüdür, itaatsizlik edemez. Ben de istemiyorum, ama ne yapabilirim ki?

Tüm umutlarını umut ağacının altında kaybetmiş, isyan dolu yüreklerle yürüyorlardı.

Artık hüzün dolu gurup vakti gelip çatmıştı. Kızıl renge bürünmüş güneş, batışıyla yerini karanlığa bırakmış, hiç sabah olmayacakmış gibi umut aydınlığı karanlığa bürünmüştü. Yürüyerek parktan çıkmış, Peri'lerin evine doğru ilerliyorlardı.

Dudaklarından ara sıra dökülen sayılı sözcüklerden oluşan kısa cümleler aşkın kutsallığını, umutsuzluğun umudunu, isyanının yüceliğini, vefasızlığın yakıcılığını ve acziyetin çekilmezliğini tüm ayrıntılarıyla yansıtıyordu.

Caddeler ne kadar da ruhsuzdu! Sokaklar ne kadar sıkıcı ve tuhaftı! Hiç böyle olmamıştı.

Ayrılıkla buluşmak için ilerliyorlardı. Peri'lerin evinin kapısına yetiştiler.

– Hadi git, dedi Muhammed Hüseyin.

– Ayrılamam; seni çok seviyorum!

– İnanmıyorum.

– Seni yalnız bırakamam.

– Ruhumu yalnız bıraktıktan sonra, bedenim yalnız kalmış ne olur ki?

Muhammed Hüseyin sırtını dönerek yürümeye başladı. Peri bir müddet dona kaldı. Nedense bir müddet sonra kendine gelip hızlı adımlarla Muhammed Hüseyin'e doğru yürüdü.

Ayak seslerini tanımıştı. Ama geri dönüp bakmadı.

Peri yetişip ellerini tuttu Muhammed Hüseyin'in ve:

– Seni evine kadar götüreyim, dedi.

– Ben giderim, kız değilim ki?

– Bunun kız-erkek olmakla ne ilgisi var?

Artık itiraz etmedi. Öyle yürüyorlardı… Caddeleri ve sokakları geçip Muhammed Hüseyin'in evine ulaştılar. Bu defa Muhammed Hüseyin, Peri'yi evine bırakmak için tekrar geldikleri yolu geri döndüler.

Bu birliktelik asla bitmesin istiyorlardı, ama ayrılmak zorundaydılar.

– Ben de ayrılmak istemem ama babam zor durumda kalacak. Babam için senden ayrılmak zorundayım. Aslında senin için de iyi olur. Çünkü sana da kötülük etsinler istemem.

Denizlerin gelgitleri gibi bu iki aşığın gelgitleri de sabah güneşi çıkıncaya kadar devam etmişti.

Kendilerine gelişleri güneşin doğuşuyla oldu.

Muhammed Hüseyin Peri'yi evlerine bırakıp oradan ayrıldı ama, bu ayrılık ruhun bedenden ayrıldığı gibi yakıcıydı. Yürekler ayrılık acısıyla tutuşuyordu. Artık vuslat umudu kalmamış, ayrılıkla tanışmışlardı.

Hatıralar dolu fakülteyi son sınıfta iken bıraktı Muhammed Hüseyin. Doktor olacaktı ama Peri'siz neye yarar? Peri şiirleri onu mecnuna çevirmişti. Dilden dile dolaşıyordu bu şiirler.

Bu dönemde Şehriyar, zamanın birçok ünlü şair ve edebiyatçısıyla tanıştı. Ünü artık tüm İran'ı sarmıştı.

Dayanamadı ayrılığın acısına. Tahran'ın cadde ve sokaklarını gezip durmaya başladı, belki bir yerde Peri'yle karşılaşabilir diye.

Yine bir gün vuslat umuduyla çıktığı umutsuz yolculuğunda Peri'nin annesiyle karşılaştı. Selâm verdi. Ayaküstü konuştular. Göz yaşları içinde gururunu ayaklar altına alarak; "Son bir kez Peri'yi göreyim! Artık şimdi Bakan da olan General benim sürgün edilmemi istemiş, n'olur son bir kez Peri'nin yüzünü göreyim!" dedi Muhammed Hüseyin.

Annesi kabul etti; "Yarın akşam göndereceğim dedi, ama nereye gelsin?"

"Peri biliyor, hatıralarla dolu günlerimizi geçirdiğimiz Behcetabad Parkı'nda buluşalım." dedi Muhammed Hüseyin.

Ertesi gün akşamın güneşi kendini gizlemeden Behcetabad Parkı'na geldi Muhammed Hüseyin ve beklemeye koyuldu.

Peri'nin annesi nedense evde düşünüp taşındıktan sonra General'in korkusundan Peri'ye diyememişti bunu. Muhammed Hüseyin bekliyordu, bekliyordu.

Her geçen an yılların acısını omuzlarına yüklüyor, umutlarını tüketiyordu. Ancak o, gecenin vuslat saati her anı olabilir düşüncesiyle intizarını sürdürüyordu. Peri'nin geleceği noktaya gözler dikilmiş, kalbindeki umutlar da gecenin tükenişi gibi tükeniyordu.

İşte Üstat, bu tükenişten doğan bir şiirin ebedîleştirdi senin hayatını. Anadilinde yazdığın bu şiirin inceliklerini anlamak için Azerî olmak gerek.

 

Ulduz sayarak gözlemişem her gece yarı

Gec gelmededir yar, yine olmuş gece yarı

Gözler asılı, yok ne garaltı, ne de bir ses

Batmış gulağım, gör ne düşürmekdedi darı

Yatmış hamı, bir Allah uyaktır, daha bir men

Mennen aşağı kimse yok, ondan da yukarı

Gorhum budu yar gelmiye, birden yarıla sübh

Bağrım yarılar, sübhüm açılma seni Tarı!

Tan ulduzu istir çıka, göz yalvarır çıkma

O çıkmasa da, ulduzumun yoktu çıkarı

Gelmez, tanıram bahtımı, indi ağarar sübh

Gaş bele ağardıkça, daha baş da ağarı

Aşkın ki gararında vefa olmuyacakmış

Bilmem ki tebiet niye goymuş bu gararı?

Rişhendle gırcandı seher, söyledi durma

Can korkusu var akşın, uduzdun bu kumarı

Oldum gara gün, ayrılalı ol sarı telden

Bunca gara günlerdir eden rengimi sarı

Gözyaşları her yerden akarsa meni tuşlar

Deryaye bakar, bellidi çayların akarı

Ezbes meni yaprak kimi hicranda saraltıp

Baksan özüne sanki gızılgüldü, gızarı

Mihrab-i şefekte özümü secdede gördüm

Gan içere gemim yok, üzüm olsun sene sarı

Aşkı varıydı Şehriyar'ın, güllü çiçekli

Efsus, garayel esti, hezan oldu baharı

 

Umut baharın hazana dönünce sabah olmuş, güneş doğmuştu. Birkaç gün geçmeden sürgün emrin de çıkmıştı; artık hatıralardan ayrılman gerekiyordu. Sürgün yerini kendin seçtin, Nişabur'a gidiyordun. Bu gidişin, Kemalülmülk gibi ünlü ressamla tanışmana sebep olmuştu; o da sürgün hayatı yaşıyordu.

Ona; "Neden böyledir?" diye sordun.

O da, "İran hep böyleydi." dedi ve ekledi:

"Başka yerde seni bulsalar değer verirler, ama despot ülkelerde şairler, sanatçılar ya hapiste, ya sürgünde ya da fakirlikte ölüp giderler."

Sürgün hayatı daha bir yılını doldurmadan Şehriyar ayrılık acısını iyiden iyiye hissetmeye başladı ve hastalandı. Ölüm döşeğinde can verecekken, bu ünlü şair izin alınarak Tahran'a getirilip hastaneye yatırıldı.

Çok geçmeden Peri gizli bir şekilde Şehriyar'ı ziyaret eder ve bu görüşme Şehriyar'ı iyileştirir, yine bir şiir sunulur aşkın vefasına inananlara. Bu şiir o günden bu güne dek İran halkının büyük bir bölümünün ezberinde ve dilindedir. Şiir Farsça yazılmış olduğu için tercümesinin, orijinal letafet ve zarafetini yansıtamayacağını bilerek bir nebze olsun vefasızlığa sitem beyitlerini aşık kalplere sunmakta fayda görüyorum:

 

Canım feda olsun sana, geldin ama şimdi niye?

Ey vefasız, şimdi ki takatsiz düştüm niye?

……

Bugün, yarın demene belki yetişmez ömrüm

Sana bugün mihmanım ben, yarın niye?

……

Nazlı yar, nazına bir ömür gençlik vermişim

Git gençlere nazlan, yaşlanmış bana niye?

……

Ey Şehriyar, sevgili olmadan çıkmazdın yola

Bu kıyamet yolculuğuna tenha niye?…

 

Hayat devam ediyordu ama solgun ve renksiz. Gençliğin heyecanı kalmamış, hazanın soğuk kışa dönüşündeki donukluk gibiydi sanki.

Artık hayatında Peri yoktu. O, General'in eşi olmuştu, ancak sen onu hiç unutmadın. Ünlü şair Saba; "Evlen!" dedi sana. Sen; "Peri yoksa evlilik de yok!" diyerek ömrünün sonuna kadar evlenmedin.

Üstat! Peri vefasızlık etti ancak, Muhammed Hüseyin'den edebiyat dünyasına Şehriyar gibi bir güneş kazandırdı bunun için, ona tüm edebiyat dünyası minnet borçludur.

Peri, seni ve sende saklı olan irfan cevherini keşfetti, seni büyüttü ve derya etti.

İşte bu derya oluşunda, Ali gibi bir okyanusla buluştun ve mecaz aşktan hakikî aşka yüceldin.

Ayetullah Necefî Mar'aşî, bir gün Hz. Ali'yi rüyasında görür, genç bir şairin elini tutmuş, cennet kapısında; "Önden sen!" diyor "Şehriyar!"

Şehriyar'ı hiç duymamıştı, bu rüyadan sonra Şehriyar'la tanıştı ve lütuf nazarı hep üzerinde oldu.

Aşk yüreğini yakmıştı senin Üstat! Ama bu yakış seni tam ayar altın hâline getirdi ve sen artık şairlikle birlikte ariftin…

Ayrılık günlerinde; "Ben seyyidim ve bu, General'i helâk edecektir." demiştin, nitekim öyle de oldu. O, hayatından hayır görmedi, Peri ise hiç unutamadığı aşkından dolayı hep ızdırap çekti.

Yıllar geçmişti Üstat! Bir gün Peri'den bir mektup aldın ve cevap olarak bir şiir yazdın; bu şiirde tek bahsetmediğin konu Peri konusuydu. Çünkü artık Peri'yle bulduğun aşkın kölesi olmuştun, Peri'nin değil. Mevlana'nın Şems'e olan aşkı gibi. Üstat! Ne yazık ki bugünün aşıklarında o aşktan bir haber kalmamış, bugünün aşklarında söz edilmeyen tek şey Allah'tır. Halbuki senin Peri'ye aşkında Allah aşkı vardı.

Üstat! Senin Allah'a olan aşkın vasfedilemez.

Fenadan bekaya yücelişin, anlatılmaz bir miracın armağanıdır.

Peygamber ve Ali aşkına gelince, belki seni farklı kılan en önemli özelliğindir.

Ali için yazdığın şiir, tüm maşukları kıskandıracak bir şaheserdir.

Üstat! şimdi ismin ve eserlerin bir çok dillere tercüme edilmiş ünün dünyanın bir çok yerine ulaşmış hele Türk dünyası adınla onur duymaktadır.

Her gece senin yokluğuna ağlarım göz yaşı dökerim. Seni andıkça Ali hakkında yazdığın şiiri okuyup teselli buluyorum.

Alinin kuyulara anlattığı dertlerin tercümanısın sanki!

Şiirlerinle göz yaşlarımı silsene üstad!

Artık Şehriyar denince, bu şiir seni anlatıyor.

Sen, maşukunda fena buldun, onunla beka diyarını satın aldın. Sen yoksun ama Ali şiirin var, Hüseyin şiirin var ve diğer eserlerin.

… tarihi fena âleminden beka diyarına yücelişin. Milyonların gönlünde, şairler makberinde ve anayurdun Tebriz'de ebedi istirahatındasın yinede tüm nesillere ve zamanlara  ilham kaynağı oluyorsun Üstat!

 

Ruh'un şad olsun. Ali ve Hüseyin şefaatçin..