<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Caferiilikte İnanç Esasları &#8211; Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</title>
	<atom:link href="https://www.caferilik.com/genel/caferiilikte-inanc-esaslari/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.caferilik.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Sun, 21 Jun 2020 15:03:39 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=5.8.10</generator>
	<item>
		<title>Bazı Fıkhî İhtilaf Konuları</title>
		<link>https://www.caferilik.com/bazi-fikhi-ihtilaf-konulari/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/bazi-fikhi-ihtilaf-konulari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Jun 2020 15:03:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hadis, İçtihat ve Fıkıh]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.islamex.com/?p=4695</guid>

					<description><![CDATA[<p>İslâm dini &#8220;inanç&#8221; ve &#8220;şeriat&#8221;ten (veya &#8220;varlık âlemini tanıma&#8221; ve &#8220;yapılması ve yapılmaması gerekenler&#8221;den) oluşur; buna usûl-i din ve fürû-i din de denir. Önceki konularda, birtakım ilkeler altında Şia inançlarını delilleriyle tanıdık. Yine Resulullah (s.a.a) ve Ehlibeyt&#8217;inin hadisleri konusunda Şia&#8217;nın görüşünü açıkladık. Şimdi kısaca Şia&#8217;nın fıkhî metoduna değinip bu mektebin, hakkında özel bir görüşe sahip [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/bazi-fikhi-ihtilaf-konulari/">Bazı Fıkhî İhtilaf Konuları</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>İslâm dini &#8220;inanç&#8221; ve &#8220;şeriat&#8221;ten (veya &#8220;varlık âlemini tanıma&#8221; ve &#8220;yapılması ve yapılmaması gerekenler&#8221;den) oluşur; buna usûl-i din ve fürû-i din de denir. Önceki konularda, birtakım ilkeler altında Şia inançlarını delilleriyle tanıdık. Yine Resulullah (s.a.a) ve Ehlibeyt&#8217;inin hadisleri konusunda Şia&#8217;nın görüşünü açıkladık. Şimdi kısaca Şia&#8217;nın fıkhî metoduna değinip bu mektebin, hakkında özel bir görüşe sahip olduğu bazı fıkhî meselelere de işaret etmemiz gerekiyor.</p>



<p><a>142. &nbsp;</a></p>



<p>Abdestin, namazın ön hazırlıklarından biri olduğunu hepimiz biliyoruz. Mâide Suresi&#8217;nde şöyle yer almaktadır:</p>



<p>Ey inananlar! Namaza dur(mak iste)diğiniz zaman yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın; başınızı meshedin ve topuklara kadar ayaklarınızı da.<a href="#_ftn1"><strong>[1]</strong></a></p>



<p>Bu ayetin birinci cümlesinde, <strong>&#8220;yüzlerinizi ve dirseğe kadar ellerinizi yıkayın&#8221;</strong> &#8220;yed=el&#8221; kelimesinin çoğulu olan &#8220;eydi=eller&#8221; kelimesi kullanılmıştır. Arapça&#8217;da &#8220;yed&#8221; kelimesinin çeşitli anlamlara geldiği; bazen sadece parmaklar için söylendiği, bazen parmaklardan bileğe kadar, bazen parmaklardan dirseğe kadar ve nihayet bazen de parmaklardan omuza kadar el ve kolun tamamı için söylendiği ve ayrıca abdest alırken yıkanması farz olan miktar da dirsekle parmak uçlarının arasına kadarki bölüm olduğu için, Kur’ânı Kerim <strong>&#8220;ile&#8217;l-merafik&#8221;</strong> tabirini kullanarak eli yıkama şeklini (örneğin yukarıdan aşağıya mı yoksa aşağıdan yukarıya mı) değil, yıkanması gereken miktarı beyan etmiştir. Yıkama şekli, normalde temizlik yaparken yukarıdan aşağı yıkayan halkın örf ve adetlerine bağlıdır. Örneğin, eğer doktor hastanın ayağının dize kadar yıkanmasını söylerse, onun ayağını yukarıdan aşağıya doğru yıkarlar, aşağıdan yukarıya doğru değil.</p>



<p>İşte bu nedenle İmamiyye Şiası, abdest alırken yüz ve ellerin yukarıdan aşağıya doğru yıkanması gerektiğine ve aksinin doğru olmadığına inanıyor.</p>



<p>Diğer bir konu da abdestte ayağı meshetmektir. Şia fıkhı ayakların yıkanmamasını, aksine sadece meshedilmesi gerektiğini vurguluyor. Bunun delili ise kısaca şudur: Mâide Suresi&#8217;nin altıncı ayetinin zahiri, namaz kılan kişinin abdest alırken iki vazifesi olduğunu bildiriyor: Biri yıkamak (yüz ve eller) ve diğeri ise meshetmek (baş ve ayaklar). Aşağıdaki iki cümleyi karşılaştırdığımızda da bu konuyu apaçık bir şekilde anlayabiliriz:</p>



<p><strong>1- &#8220;Fağsilû vucûhekum ve eydiyekum ile&#8217;l-merâfik&#8221;;</strong></p>



<p>(Yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın);</p>



<p><strong>2- &#8220;Vemsehû bi ruûsikum ve erculekum ile&#8217;l-ka&#8217;beyn&#8221;</strong></p>



<p>(Başınızı meshedin ve topuklara kadar ayaklarınızı da.)</p>



<p>Bu iki cümleyi, daha önce zihninde belli bir fıkhî gidişât olmayan dili Arapça olan bir kişinin önüne koyacak olursak; şüphesiz, bu ayete göre, yüz ve eller konusunda vazifemizin yıkamak, baş ve ayaklar konusunda ise meshetmek olduğunu söyler.</p>



<p>Arap edebiyatına göre <strong>&#8220;ercul&#8221;</strong> kelimesi <strong>&#8220;ruus&#8221;</strong> kelimesine atfedilmelidir ve bundan da ayakların meshedilmesi sonucu çıkar ve onu daha önce geçen <strong>&#8220;eydi&#8221;</strong> kelimesine atfederek ayakları yıkamak sonucu çıkarılamaz. Aksi durumda atfedilenle <strong>(erculekum)</strong> kendisine atfedilen <strong>(eydiyekum)</strong> arasında muterize cümlesi <strong>(femsehû biruûsikum)</strong> yer alır; bu ise Arap edebiyatı bakımından doğru olmayıp maksadın yanlış anlaşılmasına neden olur. Ayrıca, bu bölümde (ayağı meshetme) kelimeyi esreli okumakla üstünlü okumak arasında da bir fark yoktur ve her iki kırâata göre <strong>&#8220;erculekum&#8221;</strong> kelimesi <strong>&#8220;ruûsekum&#8221;</strong> kelimesine atıftır; bu aradaki tek fark, onun zahirine atfedildiğinde esreli ve onun yerine atfedildiğinde ise üstünlü okunmasıdır.</p>



<p>Ehlibeyt imamların (a.s)dan mütevatir olarak nakledilen rivayetler abdestin, iki yıkama ve iki meshetme olmak üzere iki kısımdan oluştuğunu bildirmektedirler. İmam Muhammed Bâkır (a.s) bir hadiste, Hz. Resulullah&#8217;ın (s.a.a) abdestini anlatırken, o hazretin ayağını meshettiğini buyurmaktadır.</p>



<p>Şunu da hatırlatmamız gerekir ki, namazda ayağını mesheden sadece Ehlibeyt İmamları değildi; sahabe ve tâbiînden bir kısmı da bu görüşe sahiplerdi. Fakat daha sonraları genişçe açıklaması fıkıh kitaplarında geçen bazı nedenlerden dolayı, meshetme sünneti yıkamaya dönüştürüldü.</p>



<p><a>143. &nbsp;</a></p>



<p>Şia, namazda, yere veya yerden biten (yiyecek ve giyecek türünden olmaması şartıyla) bir şeyin üzerine secde edilmesi gerektiğine ve insanın kendi iradesiyle bu ikisinin dışında bir şeyin üzerine secde etmesinin doğru olmadığına inanıyor. Hz. Resulullah&#8217;tan (s.a.a) rivayet edilen ve Ehlisünnet&#8217;in de naklettiği bir hadiste bu konuya şöyle açıklık getirilmiştir:</p>



<p>Yeryüzü benim için secde yeri ve temiz (ve temizleyici) kılınmıştır.<a href="#_ftn2">[2]</a></p>



<p>Hadisin Arapça&#8217;sında geçen ve teyemmüme işaret eden &#8220;tahur&#8221; kelimesi, &#8220;arz=yer&#8221;den maksadın taş, toprak ve benzerlerinden olan tabiî yer olduğunu gösteriyor.</p>



<p>İmam Cafer Sadık (a.s) da şöyle buyurmaktadır:</p>



<p>Secde, ancak yiyecek ve giyecek olmaması şartıyla yer ve yerden biten bir şeyin üzerine caizdir.<a href="#_ftn3">[3]</a></p>



<p>Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a) döneminde, Müslümanlar çakıl taşlarıyla döşenen mescidin zeminine secde ediyorlardı. Onlar hava sıcak olunca kızgın taşların üzerine secde etmeleri zor olduğundan, namazda üzerine secde etmek amacıyla çakıl taşlarının soğuması için ellerinde tutuyorlardı. Câbir b. Abdillah-i Ensarî şöyle diyor:</p>



<p>Ben sabah namazını Hz. Resuli Ekrem&#8217;le (s.a.a) birlikte kılıyordum; namazda üzerine secde etmek için elime bir miktar çakıl alıyor, soğuması için onu elden ele gezdiriyordum.<a href="#_ftn4">[4]</a></p>



<p>Resulullah (s.a.a), alnının toprak olmasından çekinen ashabından birine, <em>&#8220;Yüzünü toprağa bırak.&#8221;</em> buyurdu.<a href="#_ftn5">[5]</a> Yine bazı kişiler sarıklarının bir köşesine secde ettiklerinde, Resulullah (s.a.a) onu onların başının altından çekerdi.<a href="#_ftn6">[6]</a></p>



<p>Bu hadislerin tümü, Resulullah&#8217;ın (s.a.a) döneminde Müslümanların, taş ve toprağın üzerine secde ettiklerini ve onların kilim, elbise ve sarıklarının bir köşesine secde etmediklerini göstermektedir. Fakat vahiy gelerek hasır üzerine de secde edilebileceğini bildirdi; Resulullah&#8217;ın (s.a.a) hasır üzerine secde ettiğini bildiren çok sayıda rivayet de vardır elimizde.<a href="#_ftn7">[7]</a></p>



<p>Elbette mazeret durumunda ashaptan bazıları, bazen elbiselerinin üzerine secde ediyorlardı; nitekim Enes b. Mâlik şöyle diyor:</p>



<p>Biz Resulullah&#8217;la (s.a.v) birlikte namaz kılıyorduk; aramızdan birisi alnını yere bırakmaktan mazur olsaydı, sarığının bir köşesine veya elbisesine secde ederdi.<a href="#_ftn8">[8]</a></p>



<p>Bu yüzden, İmamiyye Şiası sürekli bu ilkeye bağlı olup sadece yere ve yine hasır ve benzeri yerden bitip yiyecek ve giyecek olmayan şeylerin üzerine secde etmektedir; eğer mümkün oldukça toprağa, taşa veya hasıra ve benzeri şeylerin üzerine secde etmek hususunda ısrar ediyorsa, bu delillere dayanıyor.</p>



<p>Ayrıca Müslüman ülkelerde mescitlerin bütün mezheplerin izleyicilerinin kendi vazifelerini yerine getirebilecekleri bir şekilde olması daha iyidir.</p>



<p>Son olarak şu nükteyi de açıklamam gerekiyor ki, taş ve torağa değil, taş ve toprağın üzerine secde edilmektedir. Bazen kişiler yanılarak Şia&#8217;nın taşa secde ettiklerini sanıyorlar! Oysa tüm Müslümanlar gibi Şiîler de sadece Allah&#8217;a secde etmekte ve O&#8217;nun huzurunda huzu&#8217; ve huşûlarını belirtmek için alınlarını toprağa dayayıp kalplerinden, &#8220;Toprak nerede, âlemlerin Rabbi nerede?!&#8221; diyorlar.</p>



<p><a>144. &nbsp;</a></p>



<p>Her Müslüman&#8217;ın bir gün boyunca, şer&#8217;î vakitleri Kur&#8217;ânı Kerim&#8217;de ve Resulullah&#8217;ın (s.a.a) sünnetinde belirtilen şekilde beş defa namaz kılması gerekir: Öğleden güneş batıncaya kadar öğle ve ikindi namazının, akşamın başından gece yarısına kadar akşam ve yatsı namazının ve şafak söktüğü andan güneş doğuncaya kadar da sabah namazının vaktidir.</p>



<p>Şia, öğleden güneş batıncaya kadarki vaktin öğle ve ikindi namazının ortak vakti olduğuna, bu vaktin başından dört rekâtlık bir namaz kılınacak kadar sürenin öğle namazının özel vakti ve sonundan da dört rekâtlık bir namaz kılınacak kadar sürenin de ikindi namazının özel vakti olduğuna inanıyor.</p>



<p>Dolayısıyla, eğer insan namazları fazilet vaktinde kılmak istemezse, bu süre içinde, her iki namazı özel vakitleri dışında ne zaman isterse kılabilir; ancak bu ikisini birbirinden ayırıp her birini ileride açıklayacağımız fazilet vaktinde kılmak daha iyidir.<a href="#_ftn9">[9]</a></p>



<p>İmam Muhammed Bâkır (a.s) şöyle buyuruyor:</p>



<p>&#8220;Güneş başın tepesinden batıya doğru kayınca öğle ve ikindi namazının vakti girer ve güneş batınca da akşamla yatsı namazını vakti girer.<a href="#_ftn10">[10]</a></p>



<p>İmam Cafer Sadık (a.s) da şöyle buyurmuştur:</p>



<p>Güneş başın tepesinden batıya doğru kayınca öğle ve ikindi namazının vakti girer; ancak öğle namazı ikindi namazından öncedir; sonra sen güneş batıncaya kadar o ikisini istediğin zaman kılmakta serbestsin.<a href="#_ftn11">[11]</a></p>



<p>İmam Muhammed Bâkır (a.s), Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a) hiçbir mazereti ve nedeni olmaksızın öğle ve ikindi namazını birleştirerek kıldığını rivayet eder.<a href="#_ftn12">[12]</a></p>



<p>Esasen bazı durumlarda iki namazın birleştirilebileceği konusunda bütün İslâm fakihleri ittifak içerisindedirler. Arafat ve Müzdelife&#8217;de bütün fakihler öğleyle ikindi namazının veya akşamla yatsı namazının birleştirilmesini caiz bilmektedirler. Nitekim Ehlisünnet ulemasından büyük bir grup, seferde iki namazı birleştirmeyi caiz bilmektedirler. Şia&#8217;yla diğerlerinin farkı, daha ileri giderek, yukarıdaki delillere dayanarak (namazların fazilet vakitlerinde kılınmasının daha faziletli olduğunu kabul etmemize rağmen) iki namazın birleştirilmesini mutlak surette caiz bilmesidir; bunun felsefesi ise, hadislerde açıklandığı gibi, namazın Müslümanlara kolaylaştırılmasıdır. Hz. Resuli Ekrem (s.a.a) bizzat birçok yerde, bir mazareti olmaksızın (seferde olması ve hasta olması gibi), ümmete kolaylık olması için, isteyen namazları birleştirsin ve isteyen de her birini ayrı ayrı (fazilet vaktinde) kılsın diye iki namazı birleştiriyordu.</p>



<p>Müslim kendi <em>Sahîh</em>&#8216;inde şöyle naklediyor:</p>



<p>Resulullah (s.a.a) korku durumu olmadığı ve seferde de olmadığı hâlde, öğleyle ikindiyi ve akşamla yatsıyı birleştirerek kıldı.<a href="#_ftn13">[13]</a></p>



<p>Bazı rivayetlerde bu işin felsefesine değinilmiştir; nitekim bir rivayette şöyle geçmektedir:</p>



<p>Resulullah (s.a.a) öğleyle ikindiyi ve akşamla yatsıyı birleştirerek kıldı. Kendisine neden böyle yaptığı sorulunca, <em>&#8220;Ümmetim zorluk ve sıkıntıya düşmesin diye böyle yaptım.&#8221;</em> buyurdu.<a href="#_ftn14">[14]</a></p>



<p>Sihah ve müsnedlerde, Resulullah&#8217;ın (s.a.a) iki namazı birleştirerek kıldığını bildiren rivayetlerin sayısı yirmi birin üzerindedir; bunlardan bir kısmı sefer halinde ve bir kısmı da yolculuk, hastalık ve havanın yağmurlu olması dışındadır. Bu rivayetlerin bazısında, Müslümanlara kolaylık olmasından ibaret olan namazın birleştirilmesinin felsefesine değinilmiştir.</p>



<p>Şia fakihleri de bu kolaylıktan yararlanarak iki namazın birleştirilmesini mutlak suretle caiz bilmişlerdir. Birleştirme şekli ise, bütün Müslümanların Arafat ve Müzdelife&#8217;de ve seferde birleştirdikleri gibidir.</p>



<p>Bazen namazları birleştirmekten maksadın; örneğin öğle namazını (fazilet) vaktinin sonunda (yere dikilen bir çubuğun gölgesi kendisi kadar olunca) ve ikindi namazını da ikindinin ilk vaktinde kılınması olduğunu; böylece birinin son vaktinde ve diğerinin ise ilk vaktinde kılınarak, her iki namazın gerçekte kendi vaktinde kılınması olduğunu sanmışlardır.</p>



<p>Bu sanı rivayetlerin zahiriyle çelişmektedir. Çünkü dediğimiz gibi, namazların birleştirilme şekli bütün Müslümanların Arafat ve Müzdelife&#8217;de yaptığı gibidir; Müslümanlar Arafat&#8217;ta her iki namazı öğlenin vaktinde ve Müzdelife&#8217;de ise her iki namazı yatsının vaktinde kılarlar. Dolayısıyla, Hz. Resulullah&#8217;ın (s.a.a) buyurduğu birleştirme bu şekilde olmalıdır; namazlardan birini son vaktinde ve diğerini ise ilk vaktinde kılmak şeklinde değil.</p>



<p>Ayrıca, bazı rivayetlerde iki namazın birleştirilmesinin felsefesi, ümmete kolaylık olması, diğer bazılarında sıkıntı ve zorluğun giderilmesi olarak bildirilmiştir; bu ise ancak kişinin namazları birleştirmede daha geniş bir ruhsata sahip olmasıyla, yani öğleyle ikindi ve akşamla yatsı namazlarını zorluk ve sıkıntı olmaması için (geniş bir vakit çerçevesinde) istediği zamanda kılma imkânına sahip olmasıyla gerçekleşir. Ayrıca, namazları birleştirmeyi böyle açıklayacak olursak, Resuli Ekrem (s.a.a) yeni bir şey getirmiş olmaz; çünkü bu şekilde birleştirme, Hz. Resulullah&#8217;ın (s.a.a) bu amelinden önce de caizdi zaten ve her Müslüman öğle namazını son vaktinde ve ikindi namazını da onun ilk vaktinde kılabilme imkânına sahipti.</p>



<p>Şia fakihleri iki namazın birleştirilmesi ve delilleri hakkında geniş yazılar yazmışlardır; isteyenler bu yazılara müracaat edebilirler.</p>



<p><a>145. &nbsp;</a></p>



<p>Şia fıkhı Kitab ve sünnetin kılavuzluklarıyla iki türlü evliliğin doğruluğuna inanmaktadırlar: Biri açıklamaya gerek olmayan &#8220;daimî evlilik&#8221;, diğeri ise aşağıda açıklayacağımız &#8220;geçici evlilik&#8221; veya &#8220;mut&#8217;a nikâhı&#8221;.</p>



<p>Evlenmeleri için hiçbir engel (soydan veya sütkardeşler olma gibi) olmayan bir kadın ve erkek, mehri belirledikten sonra belli bir süre için evlenip, belirlenen süre bitince de talak akdi okumadan birbirinden ayrılırlar. Onlardan bir çocuk dünyaya gelecek olursa, o ikisinin şer&#8217;î çocukları olup ikisinden de miras alır. Kadın da süre bittikten sonra şer&#8217;an belirlenen miktarda iddet gözetmelidir ve eğer hamile olursa, bebeğini dünyaya getirinceye kadar beklemeli ve başka biriyle evlenmekten sakınmalıdır.</p>



<p>Geçici evlilik tıpkı daimî evlilik gibidir ve daimî evliliğin tüm hükümleri geçici evlilikte de geçerlidir; bu ikisi arasındaki en önemli fark, iki maddede özetlenmektedir:</p>



<p>1- Geçici evlilikte sürenin belirtilmesi;</p>



<p>2- Geçici evlilikte nafaka ödemenin farz olmayışı.</p>



<p>Bu ikisi dışında diğer farklar, çok cüz&#8217;î noktalardadır.</p>



<p>İslâm, son ve kapsamlı bir din olduğu için cinsel sorunları halletmek amacıyla buna ruhsat vermiştir. Yurt dışında okuyan veya çalışan ve daimî evliliğe de gücü yetmeyen bir genci düşünün. Ne yapsın bu genç? Açıktır ki böyle bir gencin şu üç yoldan başka bir seçeneği yoktur:</p>



<p>1- Sakınıp kendisini cinsel faydalardan mahrum etmesi;</p>



<p>2- Kötü ve hasta kadınlarla gayr-i meşru bir ilişkiye girmesi;</p>



<p>3- Temiz ve namuslu bir kadınla, belli şartlar altında geçici olarak evlenerek masrafa girmeden sorununu gidermesi.</p>



<p>Açıktır ki yukarıdaki örnekte, bu gencin başvurabileceği dördüncü bir yol yoktur (elbette bu, geçici evliliğin bu şartlara has olduğu anlamına gelmez; fakat bu ve benzeri durumlar bu hükmün yasama felsefesi olabilirler).</p>



<p>Ayrıca dikkat edilmesi gerekir ki, diğer mezheplerin fakihleri de gerçekte geçici evlilik olan bir daimî evlilik çeşidine izin vermekteler; şöyle ki: Eğer kadın ve erkek daimî olarak evlenir de, her ikisi veya onlardan biri, bir süre sonra talakla birbirlerinden ayrılacaklarını bilirse, böyle bir evlilik caizdir. Bu evliliğin geçici evlilikle hiçbir farkı yoktur, sadece isimleri farklıdır.</p>



<p>Allah&#8217;ın Kitabı ve Hz. Resulullah&#8217;ın (s.a.a) sünneti geçici evliliğin (mut&#8217;a nikâhının) meşru olduğunu vurgulamaktadır. Kur’ânı Kerim şöyle buyuruyor:</p>



<p>O hâlde onlarla (kadınlarla) mut&#8217;a yaparsanız, ona karşılık kesilen ücretlerini bir hak olarak verin.<a href="#_ftn15"><strong>[15]</strong></a></p>



<p>Müfessirlerin hemen hemen hepsi, bu ayetin geçici evlilik hakkında nazil olduğunu kabul etmişlerdir. Esasen, İslâm&#8217;da böyle bir şer&#8217;î hükmün vazedildiği konusunda hiçbir şüpheye yer yoktur; eğer şüphe varsa, o da bu hükmün neshedilip edilmediği (kaldırılıp kaldırılmadığı) konusundadır. Her iki mektebin rivayetleri bu hükmün neshedilmediğini; sadece bazı nedenlerle ikinci halifenin döneminde uygulanmasının engellendiğini bildirmektedir. Zaten ikinci halifenin sözü de, mut&#8217;anın caiz olup Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a) döneminde uygulandığını bildirmekte ve bu yasaklamanın kendisinin kişisel görüşünden başka bir kaynağı olmadığını anlatmaktadır; ikinci halife şöyle demiştir:</p>



<p>Ey insanlar! Resulullah&#8217;ın döneminde üç şey vardı ki sizleri onlardan sakındırıyorum ve onları yasaklıyorum; kim onları yaparsa onu cezalandırırım. O üç şey şunlardan ibarettir: Kadınlarla mut&#8217;a yapmak, haccı temettu ve -namazda- &#8220;hayye ala hayri&#8217;l-amel&#8221; demek.</p>



<p>Şaşırılacak olan şu ki, ikinci halifenin birinci ve üçüncü konudaki yasağının günümüze kadar devam ettiği hâlde, ikinci konu olan haccı temettu, ikinci halifenin yasaklamasına rağmen- bütün Müslümanlar tarafından yapılmaktadır! (Hacc-ı temettudan maksat, hacının umreyle hac amelleri arasında ihramdan çıkması ve ihramla kendisine haram olan şeylerin helal olmasıdır.)</p>



<p>Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a) mut&#8217;ayı yasaklamadığının apaçık delili şudur: Buharî, İmran b. Hasin&#8217;den şöyle naklediyor:</p>



<p>Mut&#8217;a ayeti nazil oldu ve biz de Resulullah (s.a.v) ile birlikte bu ayete uyduk. Hiçbir zaman bunu yasaklayan bir ayet nazil olmadı ve Resulullah (s.a.v) da vefat edinceye dek bundan sakındırmadı. Sonra bir kişi kendi reyiyle onun hakkında konuştu (maksat, mut&#8217;a nikâhının ikinci halife tarafından yasaklanmasıdır).<a href="#_ftn16">[16]</a></p>



<p><a>146. &nbsp;</a></p>



<p>İmâmiyye fıkhında eli bağlı namaz kılmak bidat ve haramdır. Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur:</p>



<p>Namaz kılan kimse Allah&#8217;ın huzurunda dururken, kâfir olan Mecûsîler gibi ellerini bağlamasın.<a href="#_ftn17">[17]</a></p>



<p>Resulullah&#8217;ın (s.a.a) büyük sahabelerinden Ebû Humeyd Saidî, aralarında Ebû Hüreyre-i Dusî, Sehl-i Saidî, Ebû Esid-i Saidî, Ebû Kutâde, Hâris b. Rabiî ve Muhammed b. Muslime&#8217;nin de bulunduğu bir grup sahabeye, Resulullah&#8217;ın (s.a.a) nasıl namaz kıldığını anlattı ve onun küçüklü büyüklü müstehap amellerini açıkladı; fakat böyle bir amelden (namazda elleri bağlamaktan) bahsetmedi.<a href="#_ftn18">[18]</a> Açıktır ki eğer Resuli Ekrem (s.a.a) hatta bazı vakitler bile böyle yapmış olsaydı, o buna değinir veya orada olanlar onu uyarırlardı. Hadis kitaplarımızda, Saidî&#8217;nin rivayetinin bir benzeri de Hammâd b. İsa kanalıyla İmam Cafer Sadık&#8217;tan (a.s) nakledilmiştir.<a href="#_ftn19">[19]</a></p>



<p>Sehl b. Sa&#8217;d&#8217;ın rivayetinden, eli bağlı namaz kılmanın Hz. Resulullah&#8217;tan (s.a.a) sonra meydana geldiği anlaşılmaktadır; çünkü diyor ki:</p>



<p>Halka -böyle yapmalarını- emrediyorlardı. Eğer bu amel Resulullah&#8217;ın (s.a.a) emri olsaydı, onu bizzat kendisine isnat ederdi.<a href="#_ftn20">[20]</a></p>



<p><a>147. &nbsp;</a></p>



<p>&#8220;Teravih&#8221; namazı Hz. Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a) yerine getirdiği müekked müstehablardandır. Şia fıkhında şöyle geçer: Ramazan ayının gecelerinde bin rekât namaz kılmak müstehaptır. Fakat bu namazların cemaatle kılınması bidattir; dolayısıyla bu namazların ferdî olarak camide ve daha çok evlerde kılınması gerekir. Çünkü Zeyd b. Sâbit Hz. Resulullah&#8217;tan (s.a.a) şöyle rivayet etmektedir:</p>



<p>Kişinin farz namazlar dışında -diğer namazları- evde namaz kılması, camide namaz kılmasından daha üstündür; fakat farz namazları camide kılması müstehaptır.<a href="#_ftn21">[21]</a></p>



<p>İmam Muhammed Bâkır (a.s) şöyle buyurmaktadır:<em></em></p>



<p>Müstehab namazlar cemaatle kılınmaz ve dinde her türlü bidat sapmaya neden olur ve onun da sonucu cehennem ateşidir.<a href="#_ftn22">[22]</a></p>



<p>İmam Rıza (a.s) da Müslüman bir kişinin itikad ve amelleri hakkında yazmış olduğu kendi risalesinde, müstehab namazın cemaatle kılınamayacağını ve bu işin bidat olduğunu vurgulamıştır.<a href="#_ftn23">[23]</a></p>



<p>Teravih namazının Ehlisünnet&#8217;te yaygın olduğu şekilde cemaatle kılınışının tarihini incelediğimizde, bu ameli, kişisel reye göre yapılan içtihadın meşru kıldığını ve bu bidati, bidat-i hasene (güzel bidat) diye adlandırdığını görmekteyiz. İsteyenler bu konuda dipnotta kaydettiğimiz kaynaklara müracaat edebilirler.<a href="#_ftn24">[24]</a></p>



<p><a>148. &nbsp;</a></p>



<p>Bütün İslâm fakihleri savaş ganimetlerinin, Kur’ânı Kerim&#8217;de belirtilen belli başlı birtakım yerlerde harcanması gereken beşte biri dışında, diğer kısmının mücâhidler arasında bölüştürülmesi gerektiğine inanmaktadırlar; nitekim bu konuda şöyle buyuruluyor:</p>



<p>Bilin ki aldığınız ganimetlerin beşte biri, Allah&#8217;a, Elçisine ve -onun- akrabalarına, yetimlere, yoksullara ve -yolda kalmış- yolculara aittir.<a href="#_ftn25"><strong>[25]</strong></a></p>



<p>Şia fakihleriyle diğer fakihler arasındaki farkı şudur: Diğer fakihler &#8220;humusu&#8221; sadece savaş ganimetleriyle sınırlandırmakta, bunun dışında &#8220;humusun&#8221; farz oluşunu kabul etmemekte ve buna delil olarak ayetin savaş ganimetleri hakkında nazil olduğunu göstermektedirler.</p>



<p>Fakat bu görüş iki açıdan doğru değildir:</p>



<p>a) Arapça&#8217;da insanın elde ettiği, kazandığı her şeye ganimet denir ve bu, savaş ganimetine has bir şey değildir; nitekim İbn Munzûr bu konuda şöyle diyor: &#8220;Ganimet, bir şeyi zorluğa girmeden elde etmektir.&#8221;<a href="#_ftn26">[26]</a></p>



<p>Ayrıca, Kur’ânı Kerim&#8217;de de bu, cennet nimetleri olarak kullanılmıştır:</p>



<p>Allah&#8217;ın yanında çok ganimetler var.<a href="#_ftn27"><strong>[27]</strong></a></p>



<p>Esasen &#8220;ganimet&#8221;, &#8220;garâmet&#8221; kelimesinin karşısında yer almıştır. İnsan bir şeyden yararlanmadan bir meblağ ödemeye mahkûm edilirse buna &#8220;garâmet&#8221; denir; bir yarar sağladığında ise ona &#8220;ganimet&#8221; denir. Dolayısıyla, ayetin savaş ganimetlerine has kılınması için herhangi bir neden yoktur ve ayetin Bedir Savaşı hakkında nazil olmuş olması, onun savaş ganimetlerine has olduğunu göstermez; gelirlerin humsunu= beşte birini verme kanunu, genel bir kanundur ve ayetin Bedir Savaşı ganimetleri hakkında nazil olmuş olması, bu genel kanunu savaş ganimetlerine tahsis etmez.</p>



<p>b) Bazı rivayetlerde, Hz. Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a), her gelirin beşte birini (humsunu) vermeyi farz kıldığı geçer. Abdulkays kabilesinden bir grup, Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a) huzuruna gelerek, &#8220;Müşrikler sizinle aramızda engel teşkil etmektedir ve biz sadece -emniyetin hâkim olduğu- haram aylarda sizin huzurunuza gelebiliriz; uyarak cennete gireceğimiz ve diğerlerini de davet edeceğimiz öğütlerde bulun&#8221; demeleri üzerine, Hz. Resulullah (s.a.a), <em>&#8220;Size imanlı olmayı öğütlüyorum.&#8221;</em> buyurdu ve sonra imanı şöyle açıkladı:</p>



<p>Allah&#8217;tan başka ilah olmadığına tanıklık edip namaz kılmak, zekât vermek ve kazançlarınızın beşte birini (humsunu) ödemenizdir.<a href="#_ftn28">[28]</a></p>



<p>Kesinlikle bu hadiste ganimetten maksat, savaş dışında elde edilen kazançlardır; çünkü &#8220;Biz peygambere ulaşamayacağımız bir noktadayız&#8221; diyor; yani &#8220;müşriklerin korkusundan Medîne&#8217;ye gelemiyoruz.&#8221; demek istemektedir. Müşriklerin kuşatmasında olan bu gibi insanlar müşriklerle savaşma gücüne sahip değillerdi ki savaş ganimetlerinin humsunu versinler. Ayrıca, Ehlibeyt İmamlar&#8217;ından nakledilen rivayetler, her türlü kazançtan humus ödenmesi gerektiğini vurgulamış ve bu konuda kapalı bir nokta bırakmamıştır.<a href="#_ftn29">[29]</a></p>



<p>Bunlar, Şia&#8217;nın, haklarında farklı görüşe sahip olduğu birtakım fıkhî ayrıntılardır. Elbette Şia&#8217;nın diğerleriyle teferruatta ihtilâfı, değindiğimiz bu konularla sınırlı değildir. Örneğin humus, vasiyet, miras bablarında<a href="#_ftn30">[30]</a> da görüş farklılıkları vardır; fakat ahkâmın külliyatında, Şia&#8217;nın diğer İslâm mezhepleriyle aynı görüşe sahip olması dışında, uygulamalı olarak fıkıh tedrîsi ve özellikle Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a) Ehlibeyt&#8217;inin delile dayalı görüşlerini dikkate almak, Şiîlerle Sünnîlerin arasındaki mesafeyi bir o kadar azaltabilir.</p>



<p><a>149. &nbsp;</a></p>



<p>İslâm medeniyeti, İslâm ümmetinin yorulmak bilmez çabalarına borçludur. Çeşitli milletlere sahip olan İslâm ümmeti, iman ve inanç sayesinde İslâm&#8217;da ve O&#8217;na hizmet yolunda erimiş, tüm çabalarını İslâm&#8217;ın yüce hedefleri doğrultusunda harcamış ve sonuçta günümüz toplumunun kendisine borçlu olduğu parlak medeniyetin temelini atmıştır.</p>



<p>Bu arada Şia, İslâm medeniyetinin yüce yapısında etkili bir rol ifa etmiştir; her yerde Şia bilginlerinin isimlerinin parladığını görmek için İslâm medeniyeti ve İslâm bilimleriyle ilgili kitapların sayfalarını karıştırmamız yeterlidir.</p>



<p>Edebiyat ve edebiyat bilimlerinin temelini Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) atmış; onun yolunu, öğrencisi Ebu&#8217;l-Esved Duelî sürdürmüş ve ondan sonra da çoğunlukla Irak&#8217;da yaşayan Mazenî (ö:248), İbn Sikkît (öl. 244), Ebû İshak-i Nahvî -İmam Musa Kâzım&#8217;ın (a.s) ashabından-, <em>el-Ayn</em> kitabının yazarı Halil b. Ahmed-i Ferahidî (ö:170), <em>el-Cemhara&#8217;</em>nın yazarı İbn Dureyd (ö:321), <em>el-Muhît</em> kitabının yazarı Sâhib b. Abbâd (ö:386) gibi Şia&#8217;nın ileri gelenleri ve her biri kendi asrında lügat, nahiv ve sarf veya şiir ve aruz mercii olan yüzlerce diğer Şiî edebiyatçısı yer almıştır.</p>



<p>Tefsir ilminde, Hz. Resulullah&#8217;tan (s.a.a) sonra ilk müfessir Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) ve Ehlibeyt imamları (a.s) ve onlardan sonra Abdullah b. Abbâs (öl. 68) ve onların diğer öğrencileriydi. Bunlar, on dört asır boyunca, Kur’ânı Kerim&#8217;e yüzlerce tefsir yazmışlardır. Tarih boyunca Şia&#8217;nın tefsir yazımı seyrini, Şeyh Tûsî&#8217;nin <em>et-Tibyân</em> adlı eserinin önsözünde daha önce kaydetmiştik.</p>



<p>Hadis ilminde, Şia diğer İslâm fırkalarının önüne geçmiş, halifelerin döneminde hadis yazımı yasakken, Hz. Resulullah&#8217;ın (s.a.a) sünnetini yazarak ve birbirlerine anlatarak ezberlemişlerdir. Bu konuda örnek olarak İmam Ali&#8217;nin (a.s) ashabından Abdullah b. Ebî Rafi&#8217;, Rabiat b. Semi&#8217; ve Ali b. Ebî Rafi&#8217;i ve daha sonra İmam Seccad (a.s), İmam Muhammed Bâkır (a.s) ve İmam Cafer Sadık&#8217;ın (a.s) parlak öğrencilerini gösterebiliriz.</p>



<p>İmam Cafer Sadık (a.s) döneminde hadis ilmi o kadar ilerledi ki Hasan b. Ali elVeşşa, &#8220;Ben Kûfe mescidinde tümü, &#8216;Cafer b. Muhammed (İmam Cafer Sadık) (a.s) bana şöyle rivayet etti&#8217; diyen dokuz yüz kişi gördüm.&#8221; diyor.<a href="#_ftn31">[31]</a></p>



<p>Fıkıh alanında Ehlibeyt önderleri mektebinde Eban b. Tağ-lib (öl. 141), Zurâre b. A&#8217;yen (öl. 150), Muhammed b. Müslim (öl. 150), otuz kitabın yazarı Safvân b. Yahya Becelî (öl. 210) gibi seçkin müçtehitler ve kendilerinden geriye çok değerli eserler bırakan Seyyid Murtaza, Şeyh Tûsî, İbn İdrîs, Muhakkık Hillî, Allâme Hıllî gibi yüzlerce güçlü fakih sunmuştur.</p>



<p>Şia sadece bu bilimlerde çaba harcayıp hizmet sunmakla kalmamış, tarih, megazi, ricâl, dirâyet (hadis), şiir ve edebiyat gibi diğer bilimlerde de İslâm dünyasına, tümüne bu özet kitabımızda değinemeyeceğimiz büyük hizmetler sunmuştur.</p>



<p>Naklî ilimlerde bu hizmetlerde bulunan Şia mektebi, kelam ve felsefe gibi aklî ilimlerde de tüm mezheplere öncülük yapmıştır. Çünkü Şia mektebi diğer mezheplerden daha çok akla önem vermiş, Müminlerin Emiri Hz. Ali&#8217;nin (a.s) ve onun masum evlatlarının buyruklarından ilham alarak İslâm akaidini açıklamada haddinden fazla çaba harcamış, İslâm dünyasına büyük mütekellimler ve değerli filozoflar sunmuştur. Şia kelâmı, Kitab ve sünnetin yanında akıl ve mantıktan da en güzel bir şekilde yararlanan İslâm&#8217;ın en verimli kelâm mekteplerindendir.</p>



<p>İlim ve medeniyetin temellerinden biri, tabiat âlemi ve ona hâkim olan kanunları tanımaktır; İmam Cafer Sadık&#8217;ın (a.s) döneminde, o hazretin meşhur öğrencisi Câbir b. Hayyân, doğa bilimlerinde öyle bir yere ulaştı ki, günümüzde onu kimya biliminin babası diye adlandırmaktadırlar.</p>



<p>Coğrafya biliminde, Yakubî diye meşhur olan Ahmed b. Yakub (öl. 290) geniş İslâm topraklarını gezerek <em>elBuldân</em>, isminde bir kitap yazan ilk coğrafyacıdır.</p>



<p>Şia âlimleri, her alandaki bu çalışmalarını hicretin birinci yılından günümüze kadar devam ettirmiş ve bu yolda sürekli ilim ve bilgiyle insanoğluna hizmet sunan çok sayıda ilmiye havzaları, medreseler ve üniversiteler kurmuşlardır. Bu söylediklerimiz İslâm ilim ve medeniyetinden Şia&#8217;nın rolüne kısa bir bakıştır; daha geniş bilgi için bu konuda yazılmış olan kitaplara müracaat edebilirsiniz.<a href="#_ftn32">[32]</a></p>



<p><a>150. &nbsp;</a></p>



<p>İmamiyye Şiası, füruâtta ihtilâfı, İslâmî kardeşlik ve sömürge karşısında Müslümanların birliği için engel görmüyor ve yine sakin bir ortamda ilmî müzâkere ve münazaralarla -yer yer Müslümanların siyasî vahdet ve birliklerine engel görünen- birçok fıkhî ve fikrî ihtilaflara son verilebileceğine inanıyor. Esasen fikir ve düşünce farklılığı insanoğlunun ayrılmaz bir parçası olup, ilmî tartışma ve müzakere kapısını ulemanın üzerine kapatmak, ilim ve bilginin, düşünce ve tefekkürün ölümüne neden olur. İşte bu nedenle ileri gelenlerimiz bütün asırlarda ilmî ve itikadî müzakereler düzenleyerek gerçekleri ortaya çıkarmaya çalışmış ve pratikte de İslâm&#8217;ın yeminli düşmanlarına karşı Müslümanların her türlü vahdet ve birliğini savunmuşlardır.</p>



<p>Şia&#8217;nın bütün düşünürlerinin ve ıslâh yanlılarının sloganı şudur:</p>



<p>İslâm iki temel üzerine kurulmuştur:</p>



<p>1- Bir ve tek olan Allah&#8217;a tapmak</p>



<p>2- Vahdet ve birlik.</p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p><a href="#_ftnref1">[1]</a>&#8211; Mâide, 6</p>



<p><a href="#_ftnref2">[2]</a>&#8211; <em>Sahîh-i Buhârî</em>, c.1, s.91, Kitabu&#8217;t-teyemmüm, 2. hadis.</p>



<p><a href="#_ftnref3">[3]</a>&#8211; <em>Vesâilu&#8217;ş-Şia</em>, c.3, &#8220;mâ yescudu aleyh&#8221; bablarından 1. bab, 1. hadis, s.591.</p>



<p><a href="#_ftnref4">[4]</a>&#8211; <em>Müsned-i Ahmed</em>, c.3, s.327; Câbir&#8217;in hadisi; <em>Sünen-i Beyhakî</em>, c.1, s.439.</p>



<p><a href="#_ftnref5">[5]</a>&#8211; <em>Kenzu&#8217;l-Ummâl</em>, c.7, s.465; 1981. hadis.</p>



<p><a href="#_ftnref6">[6]</a>&#8211; <em>Sünen-i Beyhakî</em>, c.2, s.105.</p>



<p><a href="#_ftnref7">[7]</a>&#8211; <em>Müsned-i Ahmed</em>, c.6, s.179, 309, 331, 377 ve c.2, s.192-198.</p>



<p><a href="#_ftnref8">[8]</a>&#8211; <em>Sahîh-i Buhârî</em>, c.1, s.101; <em>Sahîh-i Müslim</em>, c.1, s.109.</p>



<p><a href="#_ftnref9">[9]</a>&#8211; Öğle namazının fazilet vakti, öğlenin ilk vaktinden yere dikilen bir çubuğun gölgesi kendisi kadar oluncaya dektir. İkindi namazının fazilet vakti ise, yer dikilen bir çubuğun gölgesinin kendisinin iki katı kadar oluncadır.</p>



<p><a href="#_ftnref10">[10]</a>&#8211; Vesail-uş Şia, c.3, mevakit babı, 4. bab, 1. rivayet.</p>



<p><a href="#_ftnref11">[11]</a>&#8211; Vesail-uş Şia, c.3, mevakit babı, 4. bab, 4 ve 6. rivayet.</p>



<p><a href="#_ftnref12">[12]</a>&#8211; age.</p>



<p><a href="#_ftnref13">[13]</a>&#8211; <em>Sahîh-i Müslim</em>, c.2, s.151; &#8220;el-Cem&#8217; Beyne&#8217;s-Salâteyni fi&#8217;l-Hazer&#8221; babı.</p>



<p><a href="#_ftnref14">[14]</a>&#8211; Mâlik&#8217;in <em>Muvatta</em>&#8216;ına Zerkanî&#8217;nin şerhi, c.1, s.294, &#8220;el-Cem&#8217; Bey-ne&#8217;s-Salâteyni fi&#8217;l-Ha-zer ve&#8217;s-Sefer&#8221; babı.</p>



<p><a href="#_ftnref15">[15]</a>&#8211; Nisâ, 24.</p>



<p><a href="#_ftnref16">[16]</a>&#8211;<em>Sahîh-i Buhârî</em>, c.6, s.27; tefsir bölümü, Bakara Suresi, 196. ayetin tefsirinde.</p>



<p><a href="#_ftnref17">[17]</a>&#8211; <em>Vesâilu&#8217;ş-Şia</em>, c.4, namaz bablarından 15. bab, 7. hadis.</p>



<p><a href="#_ftnref18">[18]</a>&#8211; <em>Sünen-i Beyhakî</em>, c.2, s.72, 73, 101, 102; <em>Sünen-i Ebû Dâvûd</em>, c.1, s.194, &#8220;iftitâhu&#8217;s-salât&#8221; babı, 730. ve 736. hadis; <em>Sünen-i Tirmizî</em>, c.2, s.98, &#8220;sıfatu&#8217;s-salât&#8221; babı.</p>



<p><a href="#_ftnref19">[19]</a>&#8211; <em>Vesailu&#8217;ş-Şia</em>, c.4, &#8220;ef&#8217;alu&#8217;s-salât&#8221; bablarından 1. bab, 81. hadis.</p>



<p><a href="#_ftnref20">[20]</a>&#8211; <em>Fethu&#8217;l-Barî</em>, c.2, s.224 ve <em>Sünen-i Beyhakî</em>, c.2, s.28.</p>



<p><a href="#_ftnref21">[21]</a>&#8211; <em>Hilâf-u Şeyh Tûsî</em>, salât kitabı, 268. mesele.</p>



<p><a href="#_ftnref22">[22]</a>&#8211; <em>Hİsal-u Şeyh Saduk</em>, c.2, s.152.</p>



<p><a href="#_ftnref23">[23]</a>&#8211; <em>Uyûn-u Ahbâri&#8217;r-Rıza</em> -Şeyh Saduk-, c.2, s.124.</p>



<p><a href="#_ftnref24">[24]</a>&#8211; İrşâd-İslâm Sarî -Kastalanî-, c .3, s.226; <em>Umdetu&#8217;l-Kârî</em> -Aynî-, 110/126; <em>el-İ&#8217;tİsam</em> -Şâtibî-, c.2, s.291.</p>



<p><a href="#_ftnref25">[25]</a>&#8211; Enfâl, 41</p>



<p><a href="#_ftnref26">[26]</a>&#8211; <em>Lİsanu&#8217;l-Arab</em>, &#8220;ğenem&#8221; kelimesi; İbn Esîr, <em>Nihâye</em>&#8216;de ve Firuz-âbâdî, <em>Kamûsu&#8217;l-Lügat</em>&#8216;ta buna yakın bir anlamda açıklamıştır ganimeti.</p>



<p><a href="#_ftnref27">[27]</a>&#8211; Nisâ, 94</p>



<p><a href="#_ftnref28">[28]</a>&#8211; <em>Sahîh-i Buhârî</em>, c.4, s.250.</p>



<p><a href="#_ftnref29">[29]</a>&#8211; <em>Vesâilu&#8217;ş-Şia</em>, c.6, humus kitabı, 1. bab.</p>



<p><a href="#_ftnref30">[30]</a>&#8211; Şia&#8217;ya göre, mirasçıya vasiyette bulunmak geçerlidir; fakat Ehlisünnet bunu geçerli saymamaktadır. Şia fıkhında miras hükümlerinde &#8220;avl&#8221; (bir tabakada yer alan mirasçıların payından fazla gelen terekenin, sonraki tabakaya verilmesi) ve &#8220;tasib&#8221; (bir tabakada yer alan mirasçıların payından az gelen terekenin, mirasçıların payına oranla onlardan azaltılması) bâtıldır ve bu iki konuda sorun, ayrıntıları fıkıh kitaplarında geçen başka bir yolla halledilir.</p>



<p><a href="#_ftnref31">[31]</a>&#8211; <em>Necaşî</em>, sayı.79.</p>



<p><a href="#_ftnref32">[32]</a>&#8211; <em>Fihrist-i İbn Nedîm</em>, <em>Ricâl-i Neccaşî</em>, <em>Fihrist-i Şeyh Tûsî</em>, <em>Te&#8217;si-su&#8217;ş-Şia</em>, <em>ez-Zeriatu ila Tesânifi&#8217;ş-Şia</em>, <em>A&#8217;yânu&#8217;ş-Şia</em>, <em>Buhus-un fi&#8217;l-Mileli ve&#8217;n-Nihal</em> kitabının altıncı cildi ve diğer kitaplar.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/bazi-fikhi-ihtilaf-konulari/">Bazı Fıkhî İhtilaf Konuları</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/bazi-fikhi-ihtilaf-konulari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hadis, İçtihat ve Fıkıh</title>
		<link>https://www.caferilik.com/hadis-ictihat-ve-fikih/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/hadis-ictihat-ve-fikih/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Jun 2020 14:59:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hadis, İçtihat ve Fıkıh]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.islamex.com/?p=4693</guid>

					<description><![CDATA[<p>136. &#160; İmamiyye Şia&#8217;sı, akaid ve ahkâmda, ister Şia&#8217;nın hadis kitaplarında olsun ve ister Ehlisünnet&#8217;in; güvenilir ve emin kişiler tarafından Hz. Resuli Ekrem&#8217;den (s.a.a) nakledilen hadislere uymaktadırlar. İşte bu nedenle Şia&#8217;nın fıkıh kitaplarında bazen Ehlisünnet kanalıyla nakledilen rivayetlere de istinad edilmiştir. (Şia&#8217;nın dirâyet ilminde, hadisler dört kısma ayrılırken, böyle hadislere &#8220;müvessak&#8221; denilmektedir.) Dolayısıyla, bazı garazlı [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/hadis-ictihat-ve-fikih/">Hadis, İçtihat ve Fıkıh</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><a>136. &nbsp;</a></p>



<p>İmamiyye Şia&#8217;sı, akaid ve ahkâmda, ister Şia&#8217;nın hadis kitaplarında olsun ve ister Ehlisünnet&#8217;in; güvenilir ve emin kişiler tarafından Hz. Resuli Ekrem&#8217;den (s.a.a) nakledilen hadislere uymaktadırlar. İşte bu nedenle Şia&#8217;nın fıkıh kitaplarında bazen Ehlisünnet kanalıyla nakledilen rivayetlere de istinad edilmiştir. (Şia&#8217;nın dirâyet ilminde, hadisler dört kısma ayrılırken, böyle hadislere &#8220;müvessak&#8221; denilmektedir.) Dolayısıyla, bazı garazlı kişilerin Şia&#8217;ya istinad ettiği şey tamamen asılsızdır.</p>



<p>Şia&#8217;nın fıkıh temelini Kitab, sünnet, akıl ve icmâ teşkil etmektedir ve sünnet ise başlarında Hz. Resuli Ekrem (s.a.a) olan masum kişilerin söz, amel ve takrir=onaylarından ibarettir. Dolayısıyla müvessak=güvenilir bir kişi tarafından Resuli Ekrem&#8217;den (s.a.a) bir hadis nakledilir de, o hazretin söz, amel ve takririni içerirse, Şia açısından bu hadis muteber bir hadistir. Şia&#8217;nın fıkıh kitaplarının içerikleri bunun en açık delilidir ve bu bölümde Şia&#8217;yla Ehlisünnet&#8217;in hadis kitapları arasında bir fark olmadığını ve eğer bir tartışma varsa, onun da güvenilir kişinin teşhisinde ve ravinin itibar derecesinde olduğunu söylemek gerekir.</p>



<p><a>137. &nbsp;</a></p>



<p>Sahih senetlerle Şia&#8217;nın masum din önderlerinden nakledilen hadis ve rivayetler şer&#8217;î bakımdan hüccettir; onların içeriğine göre davranılması ve onlara uygun fetva verilmesi gerekir. Ehlibeyt İmamları -halk arasında yaygın olduğu anlamda- müçtehit ve müftî değillerdi ve onların naklettikleri şeyler, aşağıdaki çeşitli kanallarla elde ettikleri gerçeklerdir:</p>



<h2><a>a) Hz. Resulullah&#8217;tan (s.a.a) Nakletmeleri</a></h2>



<p>Masum Ehlibeyt İmamları hadisleri (vasıtasız olarak direkt veya değerli babaları kanalıyla) Hz. Resuli Ekrem&#8217;den (s.a.a) alıp diğerlerine nakletmektedirler. Her imamın bir önceki imamdan alarak Hz. Resulullah&#8217;tan (s.a.a) naklettikleri bu gibi rivayetlerin sayısı, İmâmiyye Şiası&#8217;nın hadislerinde oldukça fazladır. Sened bakımından Hz. Resulullah&#8217;a (s.a.a) dayanan ve o hazrete ulaşan bu gibi Ehlibeyt hadisleri bir araya toplanacak olursa, İslâm muhaddisleri ve fakihler için çok büyük bir hazine olabilecek büyük bir müsned mecmuası oluşur. Çünkü hadis dünyasında böyle sağlam bir senede sahip olan rivayetlerin benzeri yoktur. Bir nüshasının, Silsilei Zeheb hadisi olarak teberrüken edebiyatsever ve kültür-perver Sâmânîler&#8217;in silsile hazinesinde tutulduğu söylenen bu hadislerden biri örnek olarak şöyledir:</p>



<p>Şeyh Saduk, <em>Tevhid</em> adlı kitabında iki kişi kanalıyla Ebâ Selt-i Herevî&#8217;den şöyle nakleder: Ali b. Musa Rıza&#8217;nın (a.s) beraberinde Nişabur şehrinden geçiyorduk. O sırada Muhammed b. Rafi&#8217;, Ahmed b. Harb, Yahya b. Yahya, İshak b. Raheviye gibi Nişabur muhaddislerinden ve ilimseverlerden bir grubu, o hazretin merkebinin yularını tutarak, &#8216;Tertemiz ve pâk babalarının hakkı için bize babandan duyduğun bir hadis söyle&#8217; dediler. İmam (a.s) bunun üzerine başını tahtırevandan dışarı çıkarıp şöyle buyurdu:</p>



<p>Allah&#8217;ın salih kulu babam Musa b. Cafer (a.s) bana, insanların en doğru konuşanı babası Cafer b. Muhammed&#8217;in (a.s) ona, ona da peygamberlerin ilmini yaran babası Ebû Cafer Muhammed b. Ali&#8217;nin (a.s), ona da ibadet edenlerin efendisi babası Ali b. Hüseyin&#8217;in (a.s), ona da cennet gençlerinin efendisi babası Hüseyin b. Ali&#8217;nin (a.s), ona da babası Ali b. Ebî Talib&#8217;in (a.s) Hz. Resulullah&#8217;tan (s.a.a), O&#8217;nun da Cebrail&#8217;den ve O&#8217;nun da Allah Teâlâ&#8217;dan şöyle duyduğunu rivayet etmiştir: &#8220;Lâ ilâhe illallah kelimesi benim sağlam kalemdir; kim benim sağlam kaleme girerse, azabımdan emanda olur.&#8221;</p>



<p>İmam (s.a.a) hareket edince, <em>&#8220;(Ama) bunun şartları vardır; ben onun şartlarındanım.&#8221;</em><a href="#_ftn1"><em><strong>[1]</strong></em></a> buyurdu.</p>



<h2><a>b) Hz. Ali&#8217;nin (a.s) Kitabından Nakletmeleri</a></h2>



<p>Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s), Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a) biset dönemi boyunca o hazretin yanında yer almış ve bu nedenle bir kitapta o hazretten birçok hadisler toplamıştır (gerçekte Hz. Resulullah (s.a.a) dikte ettirmiş ve Ali (a.s) da yazmıştır). İmam Ali&#8217;nin (a.s) şahadetinden sonra evlatlarına geçen bu kitabın özellikleri, Ehlibeyt İmamları&#8217;nın (a.s) hadislerinde beyan edilmiştir. İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyuruyor:</p>



<p>Bu kitabın uzunluğu yetmiş zira (yaklaşık otuz beş metre) olup, Hz. Resulullah&#8217;ın (s.a.a) dikte ettirerek ve Ali b. Ebî Talib&#8217;in hattıyla yazılmış ve halkın ihtiyaç duyduğu şeyler onda açıklanmıştır.<a href="#_ftn2">[2]</a></p>



<p>Bu kitap sürekli Hz. Ali&#8217;nin (a.s) evlatlarının arasında elden ele gezmiş, İmam Muhammed Bâkır (a.s) ve İmam Cafer Sadık (a.s) defalarca ondan hadis nakletmiş ve bu kitabı kendi dostlarına göstermişlerdir.</p>



<p>Günümüzde de bu kitabın hadislerinden bir bölümü Şia&#8217;nın hadis kaynaklarında ve özellikle <em>Vesâilu&#8217;ş–Şia</em>&#8216;da çeşitli bablarda mevcuttur.</p>



<h2><a>c) İlâhî İlhamlar</a></h2>



<p>Ehlibeyt İmamları&#8217;nın ilimlerinin &#8220;ilham&#8221; diye adlandırabileceğimiz başka bir kaynağı vardır. İlham peygamberlere has değildir ve tarih boyunca büyük ilahî kişilerin bir kısmı ondan yararlanmışlardır. Tarih, peygamber olmadıkları hâlde kendilerine gayb âleminden birtakım sırlar ilham olunan kişilerden haber vermekte ve Kur’ânı Kerim onlardan bazılarına işaret etmektedir. Nitekim Hz. Musa&#8217;nın (a.s) yol arkadaşı (Hızır) birkaç gün ona eğitim vermiştir; bu konuda şöyle buyuruyor:</p>



<p>Biz ona katımızdan bir rahmet vermiştik ve ona katımızdan bir ilim öğretmiştik.<a href="#_ftn3"><strong>[3]</strong></a></p>



<p>Ve yine Hz. Süleyman&#8217;ın (a.s) memurlarından biri (Âsaf b. Berhiya) hakkında buyuruyor ki:</p>



<p>Yanında Kitap&#8217;tan bir ilim bulunan kimse şöyle dedi.<a href="#_ftn4"><strong>[4]</strong></a></p>



<p>Bu kişiler, ilimlerini normal yolla öğrenmemiş, Kur’ânı Kerim&#8217;in tabiriyle &#8220;ilmi ledûnnî&#8221;ye sahiplerdi:</p>



<p>Ona katımızdan bir ilim (ilm-i ledûnnî) öğretmiştik.</p>



<p>Dolayısıyla peygamber olmamak, bazı yüce insanların Allah&#8217;tan ilham almalarına engel olmaz. Şia ve Sünnî kanalıyla nakledilen hadislerde bu kişilere &#8220;muhaddes&#8221;, yani peygamber olmaksızın, meleklerin kendileriyle konuştuğu kimseler denilmektedir. Buharî kendi <em>Sahîh</em>&#8216;inde Hz. Resulullah&#8217;tan (s.a.a) şöyle nakletmektedir:</p>



<p>Sizden önce İsrailoğulları arasında peygamber olmaksızın kendileriyle (meleklerin) konuştuğu kimseler vardı…<a href="#_ftn5">[5]</a></p>



<p>Buna göre, ilahî öğretileri ve din hükümlerini açıklamada halkın mercii olan Ehlibeyt imamları (a.s) da, cevabı Hz. Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a) ve Hz. Ali&#8217;nin (a.s) hadislerinde olmayan bazı soruları ilham alma ve gaybî eğitim kanalıyla cevaplamaktaydılar.<a href="#_ftn6">[6]</a></p>



<p><a>138. &nbsp;</a></p>



<p>Resulullah&#8217;ın (s.a.a) hadisleri, Kur’ânı Kerim ayetleri gibi özel bir itibara sahiptir ve Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a) sünneti, Allah&#8217;ın Kitabı gibi Müslümanların itikadî ve fıkhî kaynaklarından sayılmaktadır. Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a) vefatından sonra Müslümanlardan bir grup, hâkim sınıfın baskısı nedeniyle nebevî hadisleri yazmaktan sakındılar; ama ne mutlu ki Ehlibeyt İmamları&#8217;nın izleyicileri bir an bile hadisleri yazmaktan gaflet etmeyip, o hazretin vefatından sonra hadisleri kaydettiler. Bir önceki ilkede Ehlibeyt İmamları&#8217;nın hadislerinin bir bölümünün, Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a) kendisinden alındığına değinmiştik.</p>



<p>Tarih boyunca, Ehlibeyt mektebinde eğitim alanlar, ricâl kitaplarında adı geçen büyük hadis mecmuaları yazmışlardır. Özellikle hicretin dördüncü ve beşinci asrında, Ehlibeyt İmamları&#8217;nın kendi dönemlerinde, onların öğrencileri tarafından yazılan kitaplardan yararlanarak günümüzde Şia inancı ve ahkâmının kaynağı sayılan çok kapsamlı hadis kitapları yazılmıştır; aşağıda bu kitapların isimlerine ve yazarlarına değineceğiz:</p>



<p>1- <em>Kâfi</em>: Muhammed b. Yakub-i Kuleynî&#8217;nin (öl. 329) eseri olan bu kitap sekiz cilttir.</p>



<p>2- <em>Men Lâ Yahzuruhu&#8217;l-Fakih</em>: Şeyh Saduk diye meşhur olan Muhammed b. Ali b. Bâbeveyh&#8217;in (306-381) eseri olan bu kitap dört cilttir.</p>



<p>3- Tehzîb: Şeyh Tûsî diye meşhur olan Muhammed b. Hasan b. Tûsî&#8217;nin (385-460) eseri olan bu kitap on cilttir.</p>



<p>4- <em>İstibsâr</em>: <em>Tehzîb</em> müellifinin eseri olan bu kitap dört cilttir.</p>



<p>Bunlar, Şia&#8217;nın dördüncü ve beşinci asra kadar parlak tarihi boyunca yazmış olduğu ikinci hadis mecmuası serisidir ve değindiğimiz gibi Ehlibeyt İmamları&#8217;nın kendi dönemlerinde, yani ikinci ve üçüncü asırda, &#8220;dört yüz ilke&#8221;yle birlikte birinci hadis mecmuası diye bir hadis mecmuası yazılmış ve bunların içeriği, ikinci hadis mecmuasına intikal etmiştir.</p>



<p>Şia sürekli hadis ilmine ilgi duyduğu için, on birinci ve on ikinci asırlarda da diğer hadis mecmuaları düzenlenip yazıldı; bunların arasında en meşhur olanı <em>Bihâru&#8217;l-Envâr</em> (Muhammed Bâkır Meclisî&#8217;nin eseri), <em>Vesâilu&#8217;ş-Şia</em> (Muhammed Hasan Hürr-i Amilî&#8217;nin eseri) ve <em>Vâfî</em>&#8216;dir (Muhammed Muhsin Feyz-i Kaşanî&#8217;nin eseri).</p>



<p>Açıktır ki, Şia her hadise uymaz ve bu mektepte akaid alanında haber-i vahid veya kesin sünnet ve Kur’ânı Kerim&#8217;e aykırı olan hadisler hüccet değildir. Yine, bir rivayetin hadis kitaplarında yer alması, o kitabın yazarının onu kabul ettiğini göstermez; aksine Şia ulemasına göre hadisler, her birinin kendine has hüküm ve itibarları olan sahih, hasen, muvassak ve zayıf olmak üzere çeşitli kısımlara ayrılmaktadır; dirayet ilminde bu alanda ayrıntılı bilgi verilmiştir.</p>



<p><a>139. &nbsp;</a></p>



<p>Bir önceki bölümde (Kitab, sünnet, akıl ve icmâdan ibaret olan) Şia fıkhının kaynaklarına değindik. Bu delillerle, usûl ilminde açıklanan özel şartlarıyla şeriat hükümlerinin istinbatına ictihâd denilmektedir.</p>



<p>İslâm şeriatı, son ilahî şeriat olması nedeniyle ve ondan sonra artık bir şeriatın gelmeyeceği için, insanoğlunun toplumsal ve kişisel alanlardaki tüm ihtiyaçlarını karşılamak zorundadır. Hz. Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a) asrının Müslümanları da İslâm&#8217;ın bu mükemmellik ve kapsamlılığını göz önünde bulundurarak Hz. Resulullah&#8217;ın (s.a.a) sîretini kılavuz edinip yaşamlarının tüm boyutlarında gözlerini Allah ve Resulü&#8217;nün emir ve nehiylerine diktiler.</p>



<p>Diğer taraftan olay ve vakaların sadece Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a) dönemindekilerle sınırlı olmadığı ve zamanın getirdiği değişimlerin, sürekli, doğal olarak her biri kendisi için özel bir şer&#8217;î hükmü gerektiren yeni olaylar yarattığı da ortadadır.</p>



<p>Bu iki konuyu dikkate alarak, tarih boyunca ictihâd kapısının fakihlerin üzerine açık olması zarurî bir konum kazanmaktadır. İslâm&#8217;ın, Allah&#8217;ın bu geniş ve kapsamlı dininin, yeni meydana gelen olaylar karşısında sessiz kalması ve insanoğlunu tarihin yepyeni ve keskin virajlarında başı boş ve şaşkın bırakmış olduğu düşünülebilir mi?!</p>



<p>Hepimiz biliyoruz ki usûl ilmi uleması, ictihâdı &#8220;mutlak ictihâd&#8221; ve &#8220;özel bir mezhepte ictihâd&#8221; olmak üzere iki kısma ayırmaktadırlar. Örneğin, eğer bir kişi Ebû Hanife&#8217;nin fıkhî gidişatı çerçevesinde içtihat yapacak olursa, yani bir mesele konusunda onun görüşünü elde etmek isterse, onun bu ameline &#8220;mezhepte ictihâd&#8221; deniliyor.</p>



<p>Fakat eğer müçtehit fıkıhta belli bir kişinin gidişatına bağlı olmayıp (ister bir gidişatla uyumlu olsun ve ister olmasın) şer&#8217;î delillerle Allah&#8217;ın hükmünü anlamaya çalışırsa, bu içtihada da &#8220;mutlak ictihâd&#8221; denir.</p>



<p>Ne yazık ki hicretin 665 yılından itibaren mutlak ictihâd kapısı Ehlisünnet ulemasının üzerine kapanmış<a href="#_ftn7">[7]</a> ve içtihad belli fıkıh mezheplerinin çerçevesinde sınırlı kalmıştır; ve bu ise Allah&#8217;ın hükümlerini serbest bir şekilde istinbat etmenin ve hakikate ulaşmanın el ve ayaklarına vurulmuş bir nevi kayıt ve bağdır.</p>



<p>Şia fakihleri, Kitab, sünnet, akıl ve icmâya dayanarak ictihâd yaparlar ve din hakikat ve öğretilerini anlamak için çabalarının şer&#8217;î delilleri izlemekten başka bir kaydı yoktur. İşte bu nedenledir ki bu mektebin uleması bu zinde ve sürekli içtihat sayesinde kapsamlı ve insanoğlunun çeşitli ve sürekli değişken ihtiyaçlarıyla bağdaşan bir fıkıh oluşturmuşlar ve çok büyük bir ilmî hazine hazırlamışlardır. Şia&#8217;nın canlı ve üretici fıkhına yardım eden -en önemli- şey, bu mektebin, insanın diriyken hiç taklit etmediği ölü müctehidi taklit etmesini yasaklaması; toplum ve zamanın nabzını elinde bulunduran diri müctehidi taklid etmesini gerekli kılmasıdır.</p>



<p>Şia fıkhı birçok meselede diğer mezheplerin fakihlerinin görüşleriyle uyum içerisindedir; Şeyh Tûsî&#8217;nin <em>el-Hilâf</em> kitabı bunun en açık delilidir; çünkü Şia fıkhının, Ehlisünnet&#8217;in dört fakihinden veya onlardan önceki diğer fakihlerden birinin görüşüyle uyumlu olmadığı çok az teferruat vardır.</p>



<p>Buna rağmen bu mektebin bazı füruâtta kendine has görüşleri vardır; onlardan bazılarına, aşağıdaki birkaç ilkede değineceğiz. Çünkü bazen bu özel füruâtın meşru bir delili olmadığı veya Kitab ve sünnete aykırı olduğu sanılmaktadır; oysa hiç de böyle değildir.</p>



<p><a>140. &nbsp;</a></p>



<p>Hz. Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a) sünneti, o hazretin ashabından bir grup tarafından gelecek nesiller için kaydedilip nakledilmiştir ve o hazretin sözleri, davranış ve takrîri (onayı) gibi hüccettir ve ona uyulması gerekir. Dolayısıyla, eğer bir sahabî Hz. Resulullah&#8217;ın (s.a.a) sünnetini naklederse, hüccet olma şartlarına sahip olduğu durumda, herkes onu kabul edip ona uygun hareket eder. Yine bir sahabî, bir Kur&#8217;ânî terimi açıklarsa veya Hz. Resul&#8217;ün (s.a.a) asrıyla ilgili olayları ya da başka bir şeyi naklederse, onun da sözü yukarıda değindiğimiz şartla kabul edilir.</p>



<p>Ancak eğer bir sahabe ayet veya sünnetten çıkardığı kendi görüş ve istinbatını söyler veya ondan, Hz. Resulullah&#8217;ın (s.a.a) sünneti mi, yoksa onun kendi içtihat ve görüşü mü olduğu belli olmayan bir söz nakledilirse, bu durumda o söz hüccet olmaz; çünkü müçtehidin görüşü diğer müçtehitler için hüccet değildir.</p>



<p>İşte bu nedenle sahabenin sözüne uymada, onun görüş ve içtihadıyla Hz. Resulullah&#8217;ın (s.a.a) sünnetini nakletmesi arasında fark gözetmek gerekir. İmâmiyye Şiası, sahabenin sözüne, ancak Hz. Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a) sünnetini naklederse uyar.</p>



<p><a>141. &nbsp;</a></p>



<p>Her Müslüman&#8217;ın, inanması gereken bütün meselelerde kesin bilgi edinmesi gerekir. Bu konuda, kendisi kesin bilgi edinmeden diğerlerine uyması caiz değildir. Usûl ve itikadî meselelerin külliyâtı sınırlı olup akıl bakımından her birinin açık bir delili olduğundan, herkesin akaid ilkeleri hakkında kesin bilgi edinmesi kolaydır; oysa fıkhî ahkâm ve füruâtın dairesi geniş olup onlar hakkında kesin bilgi edinmek için birçok ön bilgilere gerek olduğundan, insanların çoğu onu elde edemezler.</p>



<p>İşte bu nedenle fıtratın ve aklın gereği olarak, şeriat hükümlerinde ulema ve müctehidlere müracaat etmeli, bu vasıtayla dinî mükellefiyetlerini yerine getirmelidirler.</p>



<p>Esasen insan, ilmî bir fail olup işlerini ilme dayandırmaktadır. Eğer kendisi ilim edinirse, ona uyar; aksi durumda diğerlerinin ilminden yardım alır.</p>



<p>Burada, gerekli tüm şartlara sahip olan müctehidi taklid etmenin, bir nevi uzman ve bilirkişiye müracaat etmek olduğuna ve bunun millî, kavmî vb. taassuplardan kaynaklanan temelsiz taklitlerle hiçbir ilgisinin olmadığına dikkat etmek gerekir.</p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p><a href="#_ftnref1">[1]</a>&#8211; <em>Tevhid-i Şeyh Saduk</em>, 1. bab, 21, 22, 23. hadis.</p>



<p><a href="#_ftnref2">[2]</a>&#8211; <em>Bihâru&#8217;l-Envâr,</em> c.26, s.18.</p>



<p><a href="#_ftnref3">[3]</a>&#8211; Kehf, 66</p>



<p><a href="#_ftnref4">[4]</a>&#8211; Neml, 40</p>



<p><a href="#_ftnref5">[5]</a>&#8211; <em>Sahîh-i Buhârî</em>, c.2, s.149.</p>



<p><a href="#_ftnref6">[6]</a>&#8211; Muhaddes ve onun sınırları hakkında bkz. <em>İrşâdu&#8217;s-Sarî fî Şerh-i Sahîh-i Buhârî</em>, c.6, s.99 ve diğer kaynaklar.</p>



<p><a href="#_ftnref7">[7]</a>&#8211; Makrizî, <em>el-Hutat</em>, c.2, s.344.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/hadis-ictihat-ve-fikih/">Hadis, İçtihat ve Fıkıh</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/hadis-ictihat-ve-fikih/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sahabenin Adaleti</title>
		<link>https://www.caferilik.com/sahabenin-adaleti/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/sahabenin-adaleti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Jun 2020 14:57:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İman, Küfür, Bidat, Takiyye, Tevessül, Beda…]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.islamex.com/?p=4691</guid>

					<description><![CDATA[<p>130. &#160;&#160; Hz. Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a) döneminde o hazrete iman eden ve O&#8217;nun huzurunda marifet edinen sahabesi, biz Şiîlerin yanında özel bir saygınlığa sahiptirler; ister Bedir, Uhud, Ahzab ve Huneyn savaşlarında şehadet şerbetini içenler ve ister Hz. Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a) vefatından sonra yaşayanlar olsun, onların tümü Hz. Resulullah&#8217;a (s.a.a) iman etmiş olmaları ve o hazretin [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/sahabenin-adaleti/">Sahabenin Adaleti</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>130. &nbsp;&nbsp;</p>



<p>Hz. Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a) döneminde o hazrete iman eden ve O&#8217;nun huzurunda marifet edinen sahabesi, biz Şiîlerin yanında özel bir saygınlığa sahiptirler; ister Bedir, Uhud, Ahzab ve Huneyn savaşlarında şehadet şerbetini içenler ve ister Hz. Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a) vefatından sonra yaşayanlar olsun, onların tümü Hz. Resulullah&#8217;a (s.a.a) iman etmiş olmaları ve o hazretin yanında yer almaları bakımından saygındırlar ve dünyada Hz. Resulullah&#8217;ın (s.a.a) sahabesi hakkında (o hazretin sahabesi olması bakımından) kötü sözler söyleyen ve onlardan sevgisini esirgeyen hiç kimse yoktur. Eğer Müslümanlardan bir grup böyle bir isnatta bulunurlarsa, tamamen yersiz ve temelsiz bir isnattır.</p>



<p>Fakat bu arada, her türlü taassup veya sevgi ve düşmanlığa yer vermeden incelenmesi gereken başka bir konu daha var: Acaba ashabın tümü âdil, takvalı ve her türlü günahtan arınmış mıydı? Yoksa bu bakımdan sahabe de, tümünün adil ve günahtan arınmış olması mümkün olmayan &#8220;tâbiîn&#8221;in hükmünde midir?</p>



<p>Açıktır ki, Hz. Peygamber&#8217;i (s.a.a) görmek ve onun beraberinde olmak her ne kadar kendisiyle övünülmesi gereken bir durumsa da, bu konu hiç kimseye günahtan korunmuşluk kazandırmaz; dolayısıyla sahabenin tümüne aynı gözle bakılıp hepsinin adil, takvalı ve günahtan arınmış olduğu kabul edilemez. Çünkü onlar Kur’ânı Kerim&#8217;in tanıklığıyla, &#8220;sahabe olmak&#8221; iftiharına sahip olmakla birlikte -Allah ve Resulü karşısında iman ve nifak, itaat ve isyan bakımından- çeşitli kısımlara ayrılmışlardır; bu taksimi göz önünde bulundurarak hepsine bir gözle bakıp tümünü adil ve takvalı bilemeyiz.</p>



<p>Şüphesiz Kur’ânı Kerim, Hz. Resulullah&#8217;ın (s.a.a) ashabını çeşitli zamanlarda övmüştür.<a href="#_ftn1">[1]</a> Örneğin Hudeybiyye Anlaşması&#8217;nda Hz. Resuli Ekrem&#8217;e (s.a.a) biat edenlerden hoşnutluğunu bildirerek şöyle buyuruyor:</p>



<p>Allah şu müminlerden razı olmuştur ki onlar, ağacın altında sana biat ediyorlardı.<a href="#_ftn2"><strong>[2]</strong></a></p>



<p>Fakat bu övgü, biat ederken Allah&#8217;ın onlardan razı olduğunu beyan etmektedir; ama hayatlarının sonuna kadar onların saadet ve kurtuluş üzere olduklarını garanti etmemektedir. Dolayısıyla, onlardan biri veya birkaçı daha sonra yanlış bir yola sapacak olursa, kesinlikle Allah Teâlâ&#8217;nın önceki rızası onların sürekli saadete ermiş ve takvalı olduklarına tanıklık etmez; çünkü Allah&#8217;ın rızasını kazanan bu grubun makam ve mevkisi, Hz. Resulullah&#8217;ın (s.a.a) makam ve mevkisinden daha yüksek değildir. Kur’ânı Kerim Hz. Resulullah (s.a.a) hakkında şöyle buyuruyor:</p>



<p>Andolsun, eğer (Allah&#8217;a) ortak koşarsan amelin boşa çıkar ve ziyana uğrayanlardan olursun!<a href="#_ftn3"><strong>[3]</strong></a></p>



<p>Bu gibi ayetler, bu kişilerin o durumda elde ettikleri kemali açıklamaktadır; elbette eğer ömürlerinin sonuna kadar o kemali koruyacak olurlarsa, saadete erişirler.</p>



<p>Dolayısıyla, eğer Kur’ânı Kerim, sünnet ve tarihî delillerle bir kişi veya bir grubun saptığı kesin bir şekilde ispatlanacak olursa, bu gibi övgülere dayanarak bu delilleri reddedemeyiz.</p>



<p>Örnek olarak, Kur’ânı Kerim bazı sahabileri &#8220;fâsık&#8221; diye anmaktadır:</p>



<p>Size fâsık bir adam bir haber getirirse…<a href="#_ftn4"><strong>[4]</strong></a></p>



<p>Başka bir ayette de onun hakkında şöyle buyuruyor:</p>



<p>Hiç inanan kimse, fâsık gibi olur mu? Elbette bunlar bir olmazlar.<a href="#_ftn5"><strong>[5]</strong></a></p>



<p>Bu sahabi, kesin tarihî belgelere göre, Velid b. Ukbe&#8217;dir. Hz. Resulullah&#8217;ın (s.a.a) bu sahabisi, sahabi olma ve hicret etme faziletlerini kazandığı hâlde itibarını koruyamamıştır ve Benî Mustalik hakkında yalan uydurması nedeniyle Allah Teâlâ onu &#8220;fâsık&#8221; olarak tanıtmıştır.<a href="#_ftn6">[6]</a></p>



<p>Bu ve benzeri ayetleri<a href="#_ftn7">[7]</a> ve yine hadis kitaplarında bazı sahabîlerin kınandığını<a href="#_ftn8">[8]</a> göz önünde bulundurduğumuzda ve yine onlardan bazılarının hayatını incelediğimizde, sayıları yüz binin üzerinde olan sahabenin tümünün adil olduğunu kabul edemeyiz.</p>



<p>Burada söylemek istediğimiz şey, sahabeye sebbetmek değil, &#8220;sahabenin tümünün adaleti&#8221; konusudur. Ne yazık ki bazıları bu ikisi arasında fark gözetmeyerek birinci konuya karşı olanları, bu ikincisiyle suçlamışlardır.</p>



<p>Son olarak bir kez daha, İmâmiyye Şiası&#8217;nın, Hz. Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a) sahabesine saygı duymanın o hazretin bazı sahabilerinin davranışlarını yargılamak için bir engel görmediğini ve sırf Hz. Peygamber&#8217;in beraberinde olmanın, tek başına kişinin hayatının sonuna kadar günahtan masun olmasına neden olamayacağına inandığını önemle belirtmek istiyoruz. Bu konuda Şia&#8217;nın eleştirisinin kaynağını, Kur’ânı Kerim ayetleri, sahih hadisler, kesin tarih ve akıl teşkil etmektedir.</p>



<p><a>131. &nbsp;</a></p>



<p>Hz. Resuli Ekrem&#8217;e (s.a.a)ve Ehlibeyt&#8217;ini sevmek, Kur&#8217;ân-ı Kerim ve sünnetin vurguladığı İslâm&#8217;ın temel ilkelerinden biridir. Kur’ânı Kerim bu hususta şöyle buyuruyor:</p>



<p>De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, düşmesinden korktuğunuz ticaret(iniz), hoşlandığınız meskenler, size Allah&#8217;tan, elçisinden ve O&#8217;nun yolunda cihat etmekten daha sevimliyse, o hâlde Allah emrini getirinceye kadar gözetleyin. Allah, yoldan çıkmış topluluğu (doğru) yola iletmez.<a href="#_ftn9"><strong>[9]</strong></a></p>



<p>Başka bir ayette ise şöyle buyuruyor:</p>



<p>O&#8217;na inanan, destekleyerek O&#8217;na saygı gösteren, O&#8217;na yardım eden ve O&#8217;nunla beraber indirilen nûra uyanlar, işte felâha erenler onlardır.<a href="#_ftn10"><strong>[10]</strong></a></p>



<p>Allah Teâlâ bu ayette saadete erenler için dört özellik sıralamaktadır:</p>



<p>1- Peygambere iman etmek: <strong>&#8220;O&#8217;na inanan&#8221;</strong>.</p>



<p>2- Ona saygı göstermek: <strong>&#8220;O&#8217;na saygı gösteren&#8221;</strong>.</p>



<p>3- Ona yardım etmek: <strong>&#8220;O&#8217;na yardım eden&#8221;</strong>.</p>



<p>4- İnen nûra (Kur&#8217;ân&#8217;a) uymak: <strong>&#8220;O&#8217;nunla beraber indirilen nûra uyanlar&#8221;</strong>.</p>



<p>Peygamber&#8217;e yardım etmenin üçüncü özellikte geçtiğini göz önünde bulundurursak, kesinlikle ikinci özellikte geçen <strong>&#8220;azzeruhu&#8221;</strong> kelimesinden maksat Hz. Resulullah&#8217;a (s.a.a) saygı göstermek ve onun karşısında tazimde bulunmaktır ve kesinlikle Hz. Resuli Ekrem&#8217;e (s.a.a) saygı göstermek, sadece O&#8217;nun hayatı dönemine has değildir. Nitekim ayette geçen O&#8217;na imanın da böyle bir sınırı yoktur.</p>



<p>Hz. Resulullah&#8217;ın (s.a.a) Ehlibeyt&#8217;ini sevmek konusunda, Kur’ânı Kerim onu risaletin mükâfatı (elbette gerçek mükâfat değil, bir mükâfat şeklinde) olarak anıp şöyle buyuruyor: <strong></strong></p>



<p>De ki: Buna (risaletime) karşılık sizden yakınlarımı sevmekten başka bir mükâfat istemiyorum.<a href="#_ftn11"><strong>[11]</strong></a></p>



<p>Hz. Resuli Ekrem&#8217;e (s.a.a) saygı ve sevgi sadece Kur’ânı Kerim&#8217;de değil, hadislerde de önemle vurgulanmıştır; örnek olarak bunlardan ikisi şöyledir:</p>



<p>1- Hz. Resuli Ekrem (s.a.a) şöyle buyurmuştur:</p>



<p>Bir kimse beni kendisinden ve bütün insanlardan çok sevmedikçe (gerçek) iman etmiş sayılmaz.<a href="#_ftn12">[12]</a></p>



<p>2- Başka bir hadiste şöyle buyurmuştur:</p>



<p>Kim şu üç şeye sahip olursa gerçek imanı tatmış olur: Gözünde Allah ve Resulü&#8217;nden daha sevimli bir şey olmazsa; gözünde ateşte yanmak, dinden çıkmaktan daha sevimli olursa; Allah için sever ve Allah için düşman olursa.<a href="#_ftn13">[13]</a></p>



<p>Resulullah&#8217;ın Ehlibeyt&#8217;ini sevmek de, hadislerde önemle vurgulanan konulardandır; onlardan bazıları şöyledir:</p>



<p>1- Hz. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmaktadır:</p>



<p>Her kimin gözünde ben kendisinden daha sevimli olmazsam, Ehlibeyt&#8217;im ehlibeytinden saha sevimli olmazsa ve ailem de ailesinden daha sevimli olmazsa -gerçekten- iman etmiş olmaz.<a href="#_ftn14">[14]</a></p>



<p>Kim onları severse Allah&#8217;ı sevmiş olur ve kim de onlara düşmanlık ederse Allah&#8217;a düşmanlık yapmış olur.<a href="#_ftn15">[15]</a></p>



<p>Buraya kadar bu ilkenin -Hz. Resulullah (s.a.a) ve Ehlibeyt&#8217;ini sevmenin- delillerini gördük; şimdi şöyle bir soruyla karşılaşmaktayız:</p>



<p>1- Resulullah (s.a.a) ve Ehlibeyt&#8217;ini sevmenin ümmete ne yararı var?</p>



<p>2- Resulullah (s.a.a) ve Ehlibeyt&#8217;ini sevmenin yolu nedir?</p>



<p>İlk soru hakkında hatırlatmak gerekir ki fazilet ve kemal sahibi bir kişiyi sevmek, bizzat kemale doğru çıkmak için bir merdivendir; insan birini cân-ı gönülden ve samimi olarak severse, kendisini ona benzetmeye, onun sevdiği şeyleri yapmaya ve onu rahatsız eden şeylerden kaçınmaya çalışır.</p>



<p>İnsanın böyle bir ruha sahip olması değişim kaynağı olup, sürekli itaat yolunu izlemesine ve günahtan sakınmasına neden olur. Dilde sevgisini belirtip amelde sevgililerine karşı gelenler gerçek sevgiye sahip değillerdir. Nitekim İmam Cafer Sadık&#8217;a (a.s) isnat edilen iki beyitte bu noktaya işaret edilmiştir; (bu beyitlerin tercümesi şöyledir):</p>



<p>Seviyorum diyorsun, oysa isyan ediyorsun Allah&#8217;a,</p>



<p>Hayret vericidir bu iş, andolsun öz canıma</p>



<p>Sevgin gerçekse eğer, itaat edersin O&#8217;na</p>



<p>Çünkü seven bir er, itaat eder cânanına.<a href="#_ftn16">[16]</a></p>



<p>Hz. Resulullah (s.a.a) ve Ehlibeyt&#8217;ine sevgi beslemenin bazı semereleri anlaşıldıktan sonra, şimdi sevgiyi nasıl ortaya koymak gerekir, ona bakalım: Kesinlikle maksat, amele hiçbir yansıması olmayan kalbî bir sevgi değildir; aksine maksat, insanın söz ve davranışlarında uygun bir yansıması olan sevgidir.</p>



<p>Şüphesiz Resulullah (s.a.a) ve Ehlibeyt&#8217;ini sevmenin yansımalarından biri, yukarıda değindiğimiz gibi amelde onları izlemektir. Ancak asıl bahis konusu bu derunî haletin diğer yansımalarındadır ve o da özetle şudur: Halkın gözünde sevgi belirtisi ve kişilere değer verilme vesilesi sayılan her türlü söz ve davranış, bu kuralın içine girer; ancak saygının haram vesilelerle değil, meşru şeylerle olması şarttır.</p>



<p>Dolayısıyla, Hz. Resulullah (s.a.a) ve Ehlibeyt&#8217;ini her zaman -özellikle doğum veya vefat yıldönümlerinde- anmak, onlara sevgi göstermenin, makam ve mevkilerini yüceltmenin yollarından biridir. Hz. Resulullah (s.a.a) ve Ehlibeyt&#8217;inin doğum günlerinde etrafı süslemek, ışıklandırma yapmak, bayrak asmak ve onların faziletlerini anlatmak için toplantılar düzenlemek, onları sevmenin belirtisi ve kişinin onlara karşı beslediği muhabbetin nişanesini açığa vurması sayılır. İşte bu nedenle Hz. Resulullah&#8217;ı (s.a.a) doğum gününde anmak Müslümanlar arasında sürekli bir sünnet (gelenek) hâlindedir.</p>



<p>Diyarbekrî, <em>Târîhu&#8217;l-Hamîs</em> adlı kitabında şöyle yazıyor:</p>



<p>Müslümanlar sürekli Hz. Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a) doğum gününü bir bayram olarak kutluyor, ihsanda bulunarak insanları yediriyor, sadaka veriyorlar; sevinç ve mutluluklarını belirterek o hazretin nasıl dünyaya geldiğini anlatıyorlar ve bazen birtakım kerametlerle karşılaşıyorlar.</p>



<p>Bunun bir benzerini de, İbn Hacer-i Askalânî adında bir âlim kendi kitabında kaydetmiştir.<a href="#_ftn17">[17]</a></p>



<p><a>132. &nbsp;</a></p>



<p>Yukarıda söylediklerimizde, din önderleri için matem merasimleri düzenlemenin felsefesi de anlaşılmış oldu; çünkü onların musibetlerini ve yaşadıkları sorunları anlatmak için her türlü toplantı düzenlemek bir nevi sevgi ve muhabbetin belirtisidir. Eğer Hz. Ya&#8217;kûb (a.s), gönlünün meyvesi Hz. Yûsuf&#8217;un (a.s) hicranından dolayı uzun yıllar boyu ağlayıp gözyaşı dökmüşse,<a href="#_ftn18">[18]</a> bu onun evlâdına karşı kalbî sevgisinden kaynaklanıyordu. Hz. Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a) Ehlibeyt&#8217;ini sevenler de, onlara karşı besledikleri sevgilerinden dolayı, o hazretlerin vefat yıldönümlerinde ağlayıp gözyaşı döküyorlarsa, gerçekte Hz. Yakub&#8217;u (a.s) izlemektedirler.</p>



<p>Esasen insanın değer verdiklerini kaybetmesi nedeniyle yas meclisleri düzenlemesi, Hz. Resulullah&#8217;ın (s.a.a) temelini Uhud Savaşı&#8217;nda attığı bir iştir; ensâr kadınlarının Uhud şehitleri için ağladıklarını öğrenince, değerli amcası Hamza&#8217;yı hatırlayarak şöyle buyurdu: <em>&#8220;Ama Hamza&#8217;ya ağlayan kimse yok.&#8221;<a href="#_ftn19"><strong>[19]</strong></a></em> Müslümanlar Hz. Resulullah&#8217;ın (s.a.a), amcası Hamza için yas merasimi düzenlenmesini istediğini hissedince, kadınlarına, bir meclis düzenleyerek Resulullah&#8217;ın (s.a.a) amcasına matem tutmalarını söylediler. Bunun üzerine -şehitler efendisi Hamza için- matem merasimi düzenlediler. Peygamber efendimiz (s.a.a) bu duyarlılıklarından dolayı onlara teşekkür ederek haklarında dua edip, <em>&#8220;Allah ensara merhamet etsin.&#8221; </em>buyurdu. Daha sonra ensarın ileri gelenlerine, kadınlarına evlerine dönmelerini söylemelerini buyurdu.<a href="#_ftn20">[20]</a></p>



<p>Allah yolu şehidleri için matem tutmanın, bunun dışında başka bir felsefesi daha var; o da onları anmanın, onların mektebinin korunmasına neden oluşudur. Öyle bir mektep ki, onun temelini din yolunda fedakârlık, zillete ve alçaklığa boyun eğmemek oluşturmaktadır. Onların mantığında, &#8220;Kanlı ölüm zilletle yaşamaktan daha iyidir.&#8221; Ve her Hüseynî Âşûrâ&#8217;da bu mantık ihya olmakta ve milletler onun kıyamından ders almaktadır.</p>



<p><a>133. &nbsp;</a></p>



<p>Dünyadaki akıl sahipleri atalarının eserlerini korumaya çalışır; &#8220;tarihî eser&#8221; diye beklenmedik olaylar karşısında muhafaza eder ve masraflara girişerek millî eserler veya atalarının övünç kaynakları diye onları korurlar. Çünkü tarihî eserler geçmişle günümüzü birbirine bağlayan bir halka olup, ilerleme ve yükseliş seyrinde milletlerin hareketlerini açıkça gözler önünde canlandırmaktadır. Eğer tarihî eser peygamberler ve Allah&#8217;ın velileriyle ilgili olursa, bu özelliği dışında halkın onlara karşı iman ve itikatlarını korumada da önemli bir etkisi vardır ve bu tarihî eserlerin bir süre sonra yok olması, onların izleyicilerinde şek ve şüphe ruhu oluşturur ve asıl konuyu tartışmaya açar.</p>



<p>Örneğin Batılılar her açıdan batılı olup; Batı adap ve ananelerine sahiptirler; fakat din konusunda ellerini Doğu&#8217;ya uzatıp Hıristiyanlık dinini kabul etmişlerdir; uzun bir süre onlara bu din hâkimdi. Fakat durumlar değişip batılı gençlerde merak hissi güçlenince, yavaş yavaş Hz. İsa&#8217;nın (a.s) varlığından şüpheye düştüler ve Hz. İsa&#8217;dan (a.s) hissedilebilir bir eser olmadığından, onu tarihî bir efsane saydılar.</p>



<p>Oysa bu konuda Müslümanların alnı açık, başları diktir; tarih boyu Hz. Resuli Ekrem (s.a.a) ve evlatlarından kalan eserleri olaylar karşısında korumuşlar ve ilâhî bir kişinin, yaklaşık on dört asrı aşkın bir zaman önce peygamberlikle gönderilip çok ileri ve medenî bir programla toplumu ıslâh etmeye çalıştığını; dünya insanlarının bugün kendisinden yararlanmakta oldukları derin bir değişim yaptığını iddia etmektedirler. Ve böyle ıslâh edici bir kişinin varlığında ve inkılâbında hiçbir şüphe yoktur. Çünkü onun doğum yeri, dua ve ibadet ettiği yer, peygamberliğe seçildiği nokta, konuşma yaptığı yerler, savunma yaptığı bölgeler, o günün dünyasının ileri gelen kişilerine yazmış olduğu mektuplar ve onun yüzlerce diğer eserleri, tümü el sürülmemiş ve belirgin bir şekilde korunmuş; insanlar tarafından görülür ve hissedilir bir şekilde kalmıştır.</p>



<p>Buradan toplumsal düşünce bakımından tarihî eserleri korumanın önemi açıklık kazanmakta; Kur’ânı Kerim nalsarı ve Müslümanların sîreti de bunu onaylamaktadır; Kur’ânı Kerim&#8217;in bazı ayetlerinde, içinde sabahakşam Allah&#8217;ın tespih edildiği evlerin yükseltilmesine izin verildiği belirtilmiş ve şöyle buyurulmuştur:</p>



<p>(Bu kandil) birtakım evlerdedir ki, Allah (o evlerin) yücelmesine ve içlerinde isminin anılmasına izin vermiştir. Orada sabah akşam O&#8217;nu (öyle kimseler) tesbih eder ki; kendilerini ne ticaretin, ne de alışverişin Allah&#8217;ı anmaktan, namaz kılmaktan, zekât vermekten alıkoymadığı insanlardır. (Onlar), yüreklerin ve gözlerin (dehşetten) ters döneceği günden korkarlar.<a href="#_ftn21"><strong>[21]</strong></a></p>



<p>Kesinlikle ayette geçen <strong>&#8220;buyût=evler&#8221;</strong>den maksat, camiler değildir; çünkü Kur’ânı Kerim&#8217;de evler, camiler karşısında yer almıştır. &#8220;Mescidu&#8217;lHaram&#8221;ın &#8220;Beytullahi&#8217;l-Haram&#8221;-dan farklı oluşu, bunun en açık delilidir. Rivayetlere göre <strong>&#8220;evler&#8221;</strong>den maksat, peygamberlerin evleri, özellikle Hz. Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a) ve O&#8217;nun tertemiz Ehlibeyt&#8217;inin (a.s) evleridir. Suyûtî, Ebû Bekr&#8217;den şöyle nakleder: Hz. Resulullah&#8217;a (s.a.a) bu ayet nazil olunca, hepimiz mesciddeydik. Adamın biri kalkarak, &#8220;O evler kimlerindir?&#8221; diye sordu. O hazret, &#8220;Onlar peygamberlerin evleridir&#8221; buyurdu. Bunun üzerine ben kalkarak, &#8220;Acaba Ali ve Zehrâ&#8217;nın evleri de bu evlerden midir?&#8221; diye sordum. Hz. Resuli Ekrem (s.a.a) soruma, <em>&#8220;Evet; onların en üstünüdür.&#8221;</em> cevabını verdi.<a href="#_ftn22">[22]</a></p>



<p>Şimdi, yukarıdaki ayette geçen &#8220;buyût=evler&#8221; kelimesinden maksadın ne olduğu anlaşıldıktan sonra, &#8220;evlerin yükseltilmesi&#8221;nden neyin kastedildiğine bakalım. Bu konuda iki ihtimal vardır:</p>



<p>1- Yükseltme: Evleri yapmak ve yükseltmek. Nitekim başka bir ayette de yükseltme bu anlamda kullanılmıştır:</p>



<p>İbrahim, İsmail&#8217;le beraber Ev&#8217;in temellerini yükseltirken…<a href="#_ftn23"><strong>[23]</strong></a></p>



<p>2- Yükseltme: Saygı gösterme ve koruma.</p>



<p>Birinci anlama göre, peygamberlerin evleri daha önce yapılmış olduğu için, burada maksat evler değil, onları yıkılmaktan ve tahrip olmaktan korumaktır. Ama ikinci anlama göre maksat, tahrip olmaktan korumak dışında, onları saygınlıklarıyla çelişen her türlü çirkinlikten de korumaktır.</p>



<p>Dolayısıyla, Müslümanların, Hz. Resulullah&#8217;a (s.a.a) isnat edilen evleri korumaları, onlara saygı duymaları ve onları Allah&#8217;a yaklaşmak için bir vesile olarak kabul etmeleri gerekir.</p>



<p>Ashâb-ı Kehf&#8217;le ilgili ayetten, Ashâb-ı Kehf&#8217;in saklandığı yer keşfedildikten sonra, onlara karşı nasıl saygı gösterilmesi konusunda iki grubun ihtilâfa düştükleri anlaşılmaktadır.</p>



<p>Bir grup, onlara saygı göstermek için mezarlarının üzerine anıt yapılmalı diyor, diğer bir grup ise mezarlarının üzerine bir mescid yapılması gerektiğini vurguluyordu. Kur&#8217;-ân-ı Kerim her iki görüşü de kabul ediyormuşçasına nakletmektedir; eğer bu iki görüş İslâm inancına aykırı olsaydı, daha farklı bir şekilde nakleder veya onu eleştirirdi. Nitekim şöyle buyuruyor:</p>



<p>(Ashâb-ı Kehf&#8217;in defnedildiği yeri bulanlar) o sırada kendi aralarında onların durumlarını (onlara nasıl saygı gösterilmesini) tartışıyorlardı: &#8220;Onların üstüne bir bina yapın!&#8221; dediler. Rableri onları daha iyi bilir. Onların işine galip gelenler (putperestlere galip gelen Hıristiyanlar), &#8220;Mutlaka onların üstüne bir mescid yapacağız.&#8221; dediler.<a href="#_ftn24"><strong>[24]</strong></a></p>



<p>Bu iki ayet (Hz. Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a) asrından günümüze kadar bu tarihî eserleri korumaya çalışan, Hz. Resulullah (s.a.a) ve Ehlibeyt&#8217;inin (a.s) evlerini muhâfaza eden Müslümanların sürüp gelen sîretini dikkate alarak), bu ilkenin İslâmî bir inanç olduğunun en açık delilidir; dolayısıyla, peygamberlerin mezarlarını, Hz. Resuli Ekrem (s.a.a) ve tertemiz Ehlibeyt&#8217;inin (a.s) binalarını onarmak ve onların mezarlarının üzerine veya yanına mescid yapmak, bu İslâmî inanca dayanmaktadır.</p>



<p><a>134. &nbsp;</a></p>



<p>Müminlerin, özellikle akrabaların ve yakınların mezarlarını ziyaret etmek, yapıcı etkisi olan İslâmî inançlardan biridir; çünkü insanların hayat lambalarının söndüğü ıssız mezarlık vadisini görmek, insanın kalbini ve ruhunu sarsmakta, ibret alan kişilere ders vermektedir.</p>



<p>O sahneyi görenler içlerinden, &#8220;Sonu yığınlarca toprağın altına gömülmek olan bu geçici hayat, yakışmaz işlere girişmeye değmez&#8221; der ve nihayet hayat programlarını yeniden gözden geçirmeleri sonucu ruhlarında bir değişim meydana gelir. Hz. Resuli Ekrem (s.a.a) bir hadiste bu noktaya değinerek şöyle buyuruyor:</p>



<p>Mezarları ziyaret edin; çünkü mezarları ziyaret etmek insanlara ahiret yurdunu hatırlatır.<a href="#_ftn25">[25]</a></p>



<p>Ayrıca din önderlerini ziyaret etmek, bir nevi dinî ve manevî makamları yaymakta ve halkın din önderlerinin türbelerine yönelişi, bu yönelişlerin kaynağının onların maneviyatı olduğu düşüncesini güçlendirmektedir; yoksa toprak altında yaşarken güç ve kudret sahibi, ama maneviyâttan yoksun kişiler de yattıkları hâlde, kimse onlara itina etmiyor.</p>



<p>Hz. Resuli Ekrem (s.a.a), hayatının son günlerinde Bâki Mezarlığı&#8217;na gidip mezarlıktaki ölüler hakkında bağışlanma talebinde bulunarak şöyle buyurdu:</p>



<p>Allah Teâlâ, Bâki Mezarlığı&#8217;na gelerek onlar için bağışlanma dilememi emretti&#8221; ve daha sonra, &#8220;Onları ziyarete gelince şöyle söyleyin: Selam olsun bu vadideki (kabir evindeki) müminlere ve Müslümanlara! Allah bizden önce gelip geçenlere ve bizden sonra geleceklere rahmet etsin; biz de Allah&#8217;ın izniyle size kavuşacağız.<a href="#_ftn26">[26]</a></p>



<p>Hadis kitaplarında, Allah velilerinin ve din önderlerinin mezarlarını ziyaret etmek müekket bir müstehab olarak geçmiştir. Ehlibeyt İmamları, sürekli Hz. Resulullah&#8217;ın (s.a.a) ve kendilerinden önceki diğer imamların ziyaretlerine gider ve izleyicilerine de böyle yapmalarını tavsiye ederlerdi.</p>



<p><a>135. &nbsp;</a></p>



<p>&#8220;Guluvv&#8221;, lügatte haddini aşmak anlamındadır. Kur’ânı Kerim, kitap ehline hitaben şöyle buyurmaktadır:</p>



<p>Ey kitab ehli [maksat Hıristiyanlardır] dininizde taşkınlık etmeyin ve Allah hakkında gerçek olmayan şeyleri söylemeyin!<a href="#_ftn27"><strong>[27]</strong></a></p>



<p>Onları, Hz. İsa (a.s) hakkında hadlerini aşıp onu Allah veya Allah&#8217;ın oğlu bilmelerinden dolayı aşırılıktan sakındırmaktadır.</p>



<p>Hz. Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a) vefatından sonra bir grup, o hazret ve masum din önderleri hakkında haddi aşmış, onlar için Allah&#8217;a ait olan birtakım makam ve mevkilere inanmışlardır. İşte bu haddi aşmaları nedeniyle de onlara &#8220;gâlî = aşırılık yapan&#8221; veya &#8220;gulât = aşırılık yapanlar&#8221; denilmiştir.</p>



<p>Şeyh Mufîd şöyle diyor:</p>



<p>Gulât, Müslüman görünen, fakat Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) ve onun evlatlarından olan din önderlerinin ilâhlığına inanan ve onları gerçek olmayan sıfatlarla tanıtanlardır.<a href="#_ftn28">[28]</a></p>



<p>Allâme Meclisî ise şöyle diyor:</p>



<p>Peygamber ve din önderleri hakkında &#8216;guluvv&#8217;, onları Allah olarak adlandırmak veya ibadet ve tapınmada onları Allah&#8217;ın şerik ve ortağı bilmek ya da onların yaratıp ve rızık verdiğine inanmak veya Allah&#8217;ın onlara hulûl ettiğini kabul etmek veya onların Allah&#8217;tan ilham almaksızın gaybı bildiklerini söylemek veya imamları peygamber sanmak ya da onları tanımanın üzerimizden mükellefiyeti düşürdüğüne ve artık Allah&#8217;a ibadet etmeye gerek olmadığına inanmaktır.<a href="#_ftn29">[29]</a></p>



<p>Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) ve onun tertemiz evlatları, sürekli guluvv ehlinden uzak durmuş ve onlara lanet etmişlerdir. Burada bu hususta bir hadis nakletmekle yetiniyoruz: İmam Cafer Sadık (a.s), izleyicilerine şöyle buyurmuştur:</p>



<p>Gençlerinizi guluvv=aşırıcılık yapanlardan sakındırın; sakın onların -dinî- inançlarını bozmasınlar; gerçekten guluvvcular insanların en kötüleridirler; onlar Allah&#8217;ın azamet ve yüceliğini düşürüp kullar için ilâhlık iddiası ederler.<a href="#_ftn30">[30]</a></p>



<p>İşte bu nedenle, onların Müslüman olduklarını söylemelerinin bir değeri olmamakta ve İslâm dininin ileri gelenleri onları kâfir saymaktadırlar.</p>



<p>Şunu da hatırlatmamız gerekir ki, guluvv ve aşırıcılıktan kaçınmakla birlikte, peygamberler ve Allah&#8217;ın velileri hakkında inanç ve düşüncelerin tümünün guluvv olduğunu da sanmamak, her yerde olduğu gibi ihtiyatı kaybetmemek ve inançları doğru bir şekilde ölçmek gerekir.</p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p><a href="#_ftnref1">[1]</a>&#8211; Tevbe, 100; Fetih, 18 ve 29; Haşr, 8 ve 9.</p>



<p><a href="#_ftnref2">[2]</a>&#8211; Fetih, 18</p>



<p><a href="#_ftnref3">[3]</a>&#8211; Zümer, 65</p>



<p><a href="#_ftnref4">[4]</a>&#8211; Hucurât, 6</p>



<p><a href="#_ftnref5">[5]</a>&#8211; Secde, 18</p>



<p><a href="#_ftnref6">[6]</a>&#8211; Bkz. Yukarıdaki iki ayetin tefsiri.</p>



<p><a href="#_ftnref7">[7]</a>&#8211; Âl-i İmrân, 153-154; Ahzâb, 12; Tevbe, 45-47.</p>



<p><a href="#_ftnref8">[8]</a>&#8211; <em>Câmiu&#8217;l-Usûl</em>, c.11, Kitabu&#8217;l-Havz, 7972. hadis.</p>



<p><a href="#_ftnref9">[9]</a>&#8211; Tevbe, 24</p>



<p><a href="#_ftnref10">[10]</a>&#8211; A&#8217;râf, 157</p>



<p><a href="#_ftnref11">[11]</a>&#8211; Şûrâ, 23</p>



<p><a href="#_ftnref12">[12]</a>&#8211; <em>Kenzu&#8217;l-Ummâl</em>, c.1, 70. hadis; <em>Câmiu&#8217;l-Usûl</em>, c.1, s.238.</p>



<p><a href="#_ftnref13">[13]</a>&#8211; <em>Kenzu&#8217;l-Ummâl</em>, c.1, 72. hadis; <em>Câmiu&#8217;l-Usûl</em>, c .1, s.238.</p>



<p><a href="#_ftnref14">[14]</a>&#8211; <em>Menâkıbu&#8217;l-İmam Emiri&#8217;l-Müminîn</em> -Hafız Muhammed b. Süleyman-ı Kufi&#8217;nin eseri- c.2, s.619 ve 700; <em>Bihâru&#8217;l-Envâr</em>, c.17, s.13; <em>İlelu&#8217;ş-Şerâyi&#8217;</em>, 117. bab, 3. hadis.</p>



<p><a href="#_ftnref15">[15]</a>&#8211; age.</p>



<p><a href="#_ftnref16">[16]</a>&#8211; <em>Sefînetu&#8217;l-Bihâr</em>, c.2, s.199.</p>



<p><a href="#_ftnref17">[17]</a>&#8211; <em>el-Mevâhibu&#8217;l-Ledunniyye</em>, c.21 s.27; <em>Târîhu&#8217;l-Hamîs</em>, c.1, s.223.</p>



<p><a href="#_ftnref18">[18]</a>&#8211; Yûsuf, 184.</p>



<p><a href="#_ftnref19">[19]</a>&#8211; <em>Sîre-i İbn Hişâm</em>, c.1, s .99.</p>



<p><a href="#_ftnref20">[20]</a>&#8211; A.k. ve Makrizî, <em>İmtâu&#8217;l-Esma&#8217;</em>, c.11, s.164.</p>



<p><a href="#_ftnref21">[21]</a>&#8211; Nûr, 36-37.</p>



<p><a href="#_ftnref22">[22]</a>&#8211; <em>ed-Dürrü&#8217;l-Mensûr</em>, c.5, s.203.</p>



<p><a href="#_ftnref23">[23]</a>&#8211; Bakara, 127.</p>



<p><a href="#_ftnref24">[24]</a>&#8211; Kehf, 21</p>



<p><a href="#_ftnref25">[25]</a>&#8211; <em>Sünen-i İbn Mâce</em>, c.1, &#8220;Mâ câe fi ziyareti&#8217;l-kubur&#8221; bâbı, s.113.</p>



<p><a href="#_ftnref26">[26]</a>&#8211; <em>Sahîh-i Buhârî</em>, c.3, &#8220;mâ yukal-u inde duhul-il kubur&#8221; babı, s.64.</p>



<p><a href="#_ftnref27">[27]</a>&#8211; Nisâ, 171</p>



<p><a href="#_ftnref28">[28]</a>&#8211; <em>Tashîhu&#8217;l-İ&#8217;tikad</em>, s.109.</p>



<p><a href="#_ftnref29">[29]</a>&#8211; <em>Bihâru&#8217;l-Envâr</em>, c.25, s.364.</p>



<p><a href="#_ftnref30">[30]</a>&#8211; age. s.265.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/sahabenin-adaleti/">Sahabenin Adaleti</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/sahabenin-adaleti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bedâ</title>
		<link>https://www.caferilik.com/beda/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/beda/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Jun 2020 14:56:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İman, Küfür, Bidat, Takiyye, Tevessül, Beda…]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.islamex.com/?p=4689</guid>

					<description><![CDATA[<p>128. &#160;&#160; Allah Teâlâ&#8217;nın insan hakkında iki türlü takdiri vardır: 1- Hiçbir şekilde değişmeyecek kesin takdiri; 2- Bazı şartlar olmayınca değişen ve yerini başka bir takdire bırakan muallâk takdir. Yukarıdaki kesin ilkeyi göz önünde bulundurarak, her ne kadar bazı İslâm fırkaları &#8220;bedâ&#8221; terimini kullanmaktan sakınsalar da, &#8220;bedâ&#8221; inancının, tüm Müslümanların icmalen kabul ettiği temel inançlardan [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/beda/">Bedâ</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>128. &nbsp;&nbsp;</p>



<p>Allah Teâlâ&#8217;nın insan hakkında iki türlü takdiri vardır:</p>



<p>1- Hiçbir şekilde değişmeyecek kesin takdiri;</p>



<p>2- Bazı şartlar olmayınca değişen ve yerini başka bir takdire bırakan muallâk takdir.</p>



<p>Yukarıdaki kesin ilkeyi göz önünde bulundurarak, her ne kadar bazı İslâm fırkaları &#8220;bedâ&#8221; terimini kullanmaktan sakınsalar da, &#8220;bedâ&#8221; inancının, tüm Müslümanların icmalen kabul ettiği temel inançlardan biri olduğunu söylememiz gerekiyor. Ancak &#8220;bedâ&#8221; terimini kullanmaktan sakınmanın da bu konuya bir zararı olmaz. Çünkü amaç isim değil, içeriği açıklamaktır.</p>



<p>Bedâ gerçeği iki ilkeye dayanmaktadır:</p>



<p>a) Allah Teâlâ varlık âlemi üzerinde mutlak güç ve sulta sahibidir ve istediğinde bir takdiri değiştirip yerine başka bir şeyi takdir edebilir; her iki takdire de daha önceden ilmi vardır ve O&#8217;nun ilminde hiçbir değişiklik olmaz. Çünkü ilk takdir, Allah&#8217;ın güç ve kudretini sınırlandırıp onu değiştirme gücünü O&#8217;ndan almaz. Allah Teâlâ, <strong>&#8220;Allah&#8217;ın eli bağlıdır.&#8221; </strong>diyen Yahudilerin inancının tam aksine, kapsamlı güç sahibidir ve Kur’ânı Kerim&#8217;in tabiriyle onun eli açıktır: <strong>&#8220;Allah&#8217;ın iki eli de açıktır.&#8221;<a href="#_ftn1"><strong>[1]</strong></a></strong></p>



<p>Başka bir tabirle, Allah Teâlâ&#8217;nın yaratıcılığı ve güç uygulaması süreklidir ve <strong>&#8220;O, her gün yeni bir iştedir.&#8221;<a href="#_ftn2"><strong>[2]</strong></a></strong> hükmü gereğince O, yaratıcılık işini bitirmiş değil, yaratıcılığı sürekli devam etmektedir.</p>



<p>İmam Cafer Sadık (a.s), <strong>&#8220;Yahudiler, Allah&#8217;ın eli bağlıdır dediler.&#8221; </strong>ayetinin tefsirinde şöyle buyuruyor:</p>



<p>Yahudiler, &#8220;Allah yaratıcılık işini bitirmiştir; artık artma ve eksilme (rızık, ömür vs.de) söz konusu olmaz.&#8221; diyorlardı. Allah Teâlâ onları yalanlayarak şöyle buyuruyordu: <strong>&#8220;Kendi elleri bağlandı ve söylediklerinden ötürü lanetlendiler. Hayır, Allah&#8217;ın iki eli de açıktır; dilediği gibi verir.&#8221;</strong></p>



<p>Daha sonra İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle ekliyor:</p>



<p>Allah Teâlâ&#8217;nın, <strong>&#8220;Allah dilediğini yok eder, (dilediğini) bırakır. (Bütün) kitab(lar)ın anası -Levh-i Mahfûz- O&#8217;nun yanındadır.&#8221;</strong><a href="#_ftn3"><strong>[3]</strong></a> buyurduğunu duymadın mı?</p>



<p>Bundan şu sonucu elde etmekteyiz: İslâm inancına göre Allah Teâlâ&#8217;nın kapsamlı gücü, mutlak sultası, sürekli ve ebedî yaratıcılığı vardır ve Allah Teâlâ istediğinde insanın ister ömründe olsun, ister rızkında ve ister diğer konularda, değişiklikler yapıp bir kısmını diğer bir kısmının yerine geçirebilir ve bu iki takdirin her biri de daha önce Levh-i Mahfûz&#8217;da kaydedilmiştir.</p>



<p>b) Allah Teâlâ&#8217;nın güç ve sulta uygulayıp bir takdiri diğerini yerine geçirmesi kesinlikle bir hikmet ve maslahat gereğidir ve olayın bir bölümü insanın amellerine bağlıdır; insan kendi iradesiyle, iyi veya kötü bir hayatı seçimiyle kaderinin değişimi için ortam hazırlar.</p>



<p>Bir insanın, Allah göstermesin, ebeveyninin ve akrabasının haklarını gözetmediğini farzedin. Doğal olarak bu çirkin amel onun yaşamında etki bırakacaktır. Şimdi eğer hayatının yarısından sonra bu amelinden pişman olur da artık vazifelerini yerine getirmeye önem verirse, bu durumda kaderini değiştirme zeminini hazırlamış olur ve <strong>&#8220;Allah dilediğini yok eder, (dilediğini) bırakır.&#8221; </strong>ayetinin kapsamına girer. Bu durum olayın aksi için de geçerlidir. Bu hususta oldukça fazla ayet ve rivayetler vardır; onlardan bazıları şöyledir:</p>



<p>1- <strong>&#8220;Bir millet kendi durumlarını </strong>(refahtan zorluğa doğru)<strong> değiştirmedikçe Allah onların durumlarını değiştirmez.&#8221;<a href="#_ftn4"><strong>[4]</strong></a></strong></p>



<p>2-<strong> &#8220;(O) ülkenin halkı inanıp (kötülüklerden) korunsalardı, elbette üzerlerine gökten ve yerden bolluklar açardık; fakat (ne yazık ki) yalanladılar, biz de onları kazandıklarıyla yakaladık.&#8221;<a href="#_ftn5"><strong>[5]</strong></a></strong></p>



<p>3- Suyûtî kendi tefsirinde şöyle naklediyor: Müminlerin Emiri Ali (a.s), Hz. Resuli Ekrem&#8217;den (s.a.a) <strong>&#8220;Allah dilediğini yok eder.&#8221;</strong> ayetini sorunca, o hazret şöyle buyurdu: &#8220;Ben bu ayetin tefsiriyle seni ve ümmetimi aydınlatıyorum: Allah yolunda sadaka, anne babaya iyilik, iyi işlerde bulunmak; bedbahtlığı saadet ve mutluluğa dönüştürür, ömrün uzamasına neden olur ve kötü ölümleri önler.&#8221;<a href="#_ftn6">[6]</a></p>



<p>4- İmam Muhammed Bâkır (a.s) şöyle buyurmaktadır: <em>&#8220;Sıla-i rahim amelleri temizler ve malları bereketli kılar. Yine belayı defeder, hesabı kolaylaştırır ve -muallâk- eceli erteler.&#8221;<a href="#_ftn7"><strong>[7]</strong></a></em></p>



<p>Bu iki ilkeyi göz önünde bulundurduğumuzda, bedâ inancının özel tabir ve ıstılahını görmezlikten gelirsek, anlamının, bütün İslâm mezhep ve fırkaları tarafından kabul edilen kesin bir İslâm inancı olduğu açıklık kazanır.</p>



<p>Son olarak, bu inancı hakkında neden &#8220;bedâllah&#8221; tabirinin kullanıldığını aydınlığa kavuşturmak için iki noktaya değiniyoruz:</p>



<p>a) Bu kelimenin kullanılışında Hz. Resuli Ekrem (s.a.a) izlenilmiştir. Buharî kendi <em>Sahîh</em>&#8216;inde o hazretin, abraş ve uyuz hastalığına tutulan ve yine kör olan üç kişi hakkında, &#8220;Onları mübtelâ etmek Allah&#8217;a beda/âşikâr oldu&#8221; buyurdu. Sonra onların başından geçenleri sonuna kadar anlattı ve Allah&#8217;ın, onların ikisinden nimete nankörlük etmelerinden dolayı nasıl sağlığını alıp atalarının hastalığına mübtelâ ettiğini gösterdi.<a href="#_ftn8">[8]</a></p>



<p>b) Bu gibi kullanımlar, bir kavme, onların kendi diliyle konuşmak gibidir. Halk arasında, normalde bir kişi karar değiştirdiğinde &#8220;Bana bedâ hâsıl oldu&#8221; der. Din önderleri de bir kavme, onların kendi diliyle konuşmak ve konuyu muhataplara anlatmak için Allah Teâlâ hakkında bu tabiri kullanmışlardır.</p>



<p>Bu hususta şunu da hatırlatmakta yarar var; defalarca Allah Teâlâ&#8217;ya &#8220;hile&#8221;, &#8220;düzen&#8221; ve &#8220;tuzak kurma&#8221; isnat edilmiştir. Oysa kesinlikle Allah Teâlâ&#8217;nın kutlu zatı (halk arasında yaygın olan anlamda) bu gibi şeyleri işlemekten münezzehtir. Kur’ânı Kerim&#8217;de, Allah Teâlâ&#8217;nın kutlu zatına hile, düzen ve tuzak kurma sıfatları şu şekilde isnat edilmiştir:</p>



<p>Onlar bir tuzak kuruyorlar. Ben de (onları yakalamak için) bir tuzak kuruyorum.<a href="#_ftn9">[9]</a></p>



<p>&#8220;Böyle bir tuzak kurdular, biz de onlar hiç fakında olmadan onlara bir tuzak kurduk.<a href="#_ftn10">[10]</a></p>



<p>Münafıklar Allah&#8217;ı (güya) aldatmaya çalışırlar. Oysa, O, onları aldatır.<a href="#_ftn11">[11]</a></p>



<p>Allah&#8217;ı unuttular, O da onları unuttu.<a href="#_ftn12">[12]</a></p>



<p>Her hâlükârda, Şia araştırmacılarının, Allah Teâlâ&#8217;nın ilminde değişim olmasının imkânsız oluşunu göz önünde bulundurarak, bedâ teriminin kullanımı hususunda, bu kitabımızda değinmeye fırsatımız olmayan büyük araştırmaları vardır; bu konuda ayrıntılı bilgi isteyenler, dipnotta kaydettiğimiz kitaplara müracaat edebilirler.<a href="#_ftn13">[13]</a></p>



<p><a>129. &nbsp;</a></p>



<p>&#8220;Ric&#8217;at&#8221; lügatte &#8220;dönüş&#8221; anlamındadır ve Şia inancında bundan maksat, Hz. Mehdi (a.f) zuhur ettikten sonra ve kıyametten önce İslâm ümmetinden bir grubun dünyaya dönmesidir. Ric&#8217;atin varlığı hakkında en açık delil, her şeyden önce Kur’ânı Kerim&#8217;dir. Neml Suresi&#8217;nin 83. ayetinde, <strong>&#8220;O gün her ümmet içinden ayetlerimizi yalanlayanlardan bir grubu haşrederiz.&#8221;</strong> ve 87. ayetinde ise şöyle buyuruyor: <strong>&#8220;Sûr&#8217;a üflendiği gün göklerde ve yerde bulunan kimseler, hep korku içinde kalır. Yalnız Allah&#8217;ın diledikleri (korkmazlar). (Korkunun şiddetinden hepsi can verir ve sonra dirilip) hepsi boyun bükerek O&#8217;na gelirler.&#8221;</strong></p>



<p>Gördüğünüz gibi, bu ayetlerde iki günden bahsedilmiş, ikinci &#8220;yevm=gün&#8221; birinci &#8220;yevm&#8221;e atfedilmiştir.</p>



<p>Ayrıca, birinci günde, sadece belli bir grubun dirileceğinden bahsedilmiş, fakat ikinci günde bütün insanların dirileceği vurgulanmıştır. Burada, birinci günün kıyamet günü olmadığı ve bu ikisinin birbirinden farklı oldukları anlaşılmaktadır.</p>



<p>Yine, önce belli bir grubun dirileceğinden bahsediliyor ve böyle bir günün de kıyamet günü olamayacağı açıktır; çünkü kıyamet günü Sûr&#8217;a üfürüldükten sonra bütün insanlar dirileceklerdir. Nitekim Kur’ânı Kerim şöyle buyuruyor:</p>



<p>Gökte ve yerde bulunan herkes Rahmân&#8217;ın kulu olarak gelecektir&#8230; Onların hepsi, kıyamet günü O&#8217;na tek başına gelecektir.<a href="#_ftn14"><strong>[14]</strong></a></p>



<p>Başka bir ayette kıyamet gününü şöyle anlatmaktadır:</p>



<p>Onları haşrederiz, hiçbirini bırakmayız.<a href="#_ftn15"><strong>[15]</strong></a></p>



<p>Sonuç olarak, Neml Suresi&#8217;nin iki ayetini karşılaştırıp onların farklı anlamları taşıdıklarını göz önünde bulundurarak dünyanın iki günü beklediğini; birinde sadece insanlardan bazılarının ve diğerinde ise bütün insanların haşrolacaklarını söylememiz gerekir. Şia rivayetleri, birinci günün Hz. Mehdi&#8217;nin (a.f) zuhurundan sonra ve kıyamet gününden önce gerçekleşeceğini vurgulamaktadırlar.</p>



<p>Kıyametten önce sâlihlerden veya zalimlerden bir grubun dünyaya dönmesi şaşırılacak bir durum değildir; çünkü geçmiş ümmetlerde de bir grup öldükten sonra tekrar dirilmiş ve bir süre sonra bir daha ölmüşlerdir.<a href="#_ftn16">[16]</a></p>



<p>Bir grubun bu dünyaya dönüşü ne aklın hükmüyle ve ne de Kur’ânı Kerim ayetleri ve hadislerle çelişir; çünkü değindiğimiz gibi Kur’ânı Kerim apaçık bir şekilde geçmiş ümmetlerde böyle bir şeyin gerçekleştiğini vurguluyor ve bunun kendisi de dünyaya dönüşün mümkün oluşu için en iyi delildir. Bazıları, ric&#8217;atin tenâsühle/reenkarnasyonla aynı şeyler olduğunu sanmışlardır; bu da tamamen temelsiz bir sanıdır. Çünkü tenasüh, ruhun öldükten sonra tekrar nutfeden yeni bir hayata başlaması veya başka bir bedene taalluk etmesidir. Oysa ric&#8217;atte bu iki batıl şeyden hiçbiri söz konusu değildir. Ric&#8217;at bu açıdan aynen geçmiş ümmetlerde ölülerin dirilmesi ve kıyametteki fizikî diriliş gibidir ve gerçekte tıpkı, istisnasız tüm insanların dirileceği kıyamet gününün küçük bir örneğidir.</p>



<p>Ric&#8217;at konusu ve ayrıntıları Şia&#8217;nın tefsir, hadis ve kelam kitaplarında genişçe açıklanmıştır. Şia rivayetleri bu konuda tevatür haddine varmış, otuzun üzerinde muhaddis, ellinin üzerinde kitapta onu nakletmişlerdir.<a href="#_ftn17">[17]</a></p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p><a href="#_ftnref1">[1]</a>&#8211; Mâide, 64.</p>



<p><a href="#_ftnref2">[2]</a>&#8211; Rahmân, 29.</p>



<p><a href="#_ftnref3">[3]</a>&#8211; Ra&#8217;d, 39.</p>



<p><a href="#_ftnref4">[4]</a>&#8211; Ra&#8217;d, 11</p>



<p><a href="#_ftnref5">[5]</a>&#8211; A&#8217;râf, 96</p>



<p><a href="#_ftnref6">[6]</a>&#8211; <em>ed-Dürru&#8217;l-Mensûr</em>, c.3, s.66.</p>



<p><a href="#_ftnref7">[7]</a>&#8211; <em>Usûl-i Kâfî</em>, c.2, s.470.</p>



<p><a href="#_ftnref8">[8]</a>&#8211; <em>Sahîh-i Buhârî</em>, c.4, s.172.</p>



<p><a href="#_ftnref9">[9]</a>&#8211; Târık, 15-16</p>



<p><a href="#_ftnref10">[10]</a>&#8211; Neml, 50</p>



<p><a href="#_ftnref11">[11]</a>&#8211; Nisâ, 142</p>



<p><a href="#_ftnref12">[12]</a>&#8211; Tevbe, 67</p>



<p><a href="#_ftnref13">[13]</a>&#8211; <em>Tevhid-i Şeyh Saduk</em>, s.232-236; <em>Tashîhu&#8217;l-İ&#8217;tikad-i Şeyh Mufîd</em>, s.24; <em>Uddetu&#8217;l-Usûl</em>, c.2, s.29; <em>Kitabu&#8217;l-Gaybe</em>, s.262-264, Necef basımı.</p>



<p><a href="#_ftnref14">[14]</a>&#8211; Meryem, 93-95</p>



<p><a href="#_ftnref15">[15]</a>&#8211; Kehf, 47.</p>



<p><a href="#_ftnref16">[16]</a>&#8211; İsrailoğulları&#8217;ndan bir grubun dirilişi, Bakara, 55-56; İsrailoğul-ları&#8217;ndan öldürülen bir kişinin Hz. Musa&#8217;nın ineğiyle dirilişi, Bakara, 72-73; insanlardan bir grubun öldükten sonra tekrar dirilişi, Bakara, 243; Uzeyr&#8217;in yüz yıl sonra dirilişi, Bakara, 259; Ölülerin Hz. İsa&#8217;nın (a.s) mucizesiyle dirilişi, Âl-i İmrân, 49. ayet.</p>



<p><a href="#_ftnref17">[17]</a>&#8211; <em>Bihâru&#8217;l-Envâr</em>, c.53, s.136.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/beda/">Bedâ</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/beda/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tevessül</title>
		<link>https://www.caferilik.com/tevessul-3/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/tevessul-3/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Jun 2020 14:55:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İman, Küfür, Bidat, Takiyye, Tevessül, Beda…]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.islamex.com/?p=4687</guid>

					<description><![CDATA[<p>126. &#160; İnsanoğlunun hayatı, her birinin kendine has etkileri olan tabiî araç ve gereçlerden yararlanmak üzerine kurulmuştur. Hepimiz susayınca su içer ve acıkınca yemek yeriz. Çünkü etkilemede bağımsız olduklarını kabul etmediğimiz takdirde tabiî gereçler vasıtasıyla ihtiyaçları gidermek tevhidin özüdür. Kur’ânı Kerim, Zulkarneyn&#8217;in sed yapmak için halktan yardım istediğini vurgulamaktadır: Siz bana (insan) güc(üy)le yardım edin [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/tevessul-3/">Tevessül</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><a>126. &nbsp;</a></p>



<p>İnsanoğlunun hayatı, her birinin kendine has etkileri olan tabiî araç ve gereçlerden yararlanmak üzerine kurulmuştur. Hepimiz susayınca su içer ve acıkınca yemek yeriz. Çünkü etkilemede bağımsız olduklarını kabul etmediğimiz takdirde tabiî gereçler vasıtasıyla ihtiyaçları gidermek tevhidin özüdür. Kur’ânı Kerim, Zulkarneyn&#8217;in sed yapmak için halktan yardım istediğini vurgulamaktadır:</p>



<p>Siz bana (insan) güc(üy)le yardım edin de sizinle onlar (Ye&#8217;cûc ve Me&#8217;cûc) arasında sağlam bir engel yapayım.<a href="#_ftn1"><strong>[1]</strong></a></p>



<p>Şirki, &#8220;Allah&#8217;tan başkasına tevessül etmek&#8221; anlamında tefsir edenlerin görüşleri, mevcut araç ve vasıtaların kendiliklerinden bir asalet ve istiklâlleri olduğuna inanmamız durumunda doğrudur; oysa biz onları, Allah&#8217;ın izin ve iradesiyle bizi hedefe götürecek vesileler bildiğimiz durumda tevhit çizgisinden çıkmış olmayız ve esasen insanoğlunun hayatı ilk günden beri bu esas, yani mevcut araç ve gereçlerden yararlanma üzerine kurulmuş, bilim ve sanayi de bu doğrultuda ilerlemiş ve ilerlemektedir.</p>



<p>Zahiren tabiî vasıtalara tevessül etmek konusunda şüphe yoktur; asıl bahis konusu, insanoğlunun vahiy dışında tanıması mümkün olmayan gayri tabiî vasıtalardır. Kitab ve sünnette vesile olarak tanıtılan bir şeye tevessül etmek, tabiî şeylere tevessül etmek hükmündedir. Dolayısıyla, biz gayri tabiî vesilelere, ancak iki şeyi göz önünde bulundurarak dinî amaçla sarılabiliriz:</p>



<p>1- Kitab ve sünnet kanalıyla onun dünyevî veya uhrevî amaçlara ulaşmak için bir vasıta olduğu ispatlanınca;</p>



<p>2- Bu araç ve vasıtaların kendiliklerinden hiçbir asalet ve istiklâle sahip olduklarına inanmayıp onların Allah&#8217;ın izni ve iradesiyle etkilediklerini kabul edince.</p>



<p>Kur’ânı Kerim, bizleri manevî şeylerden yararlanmaya davet ederek şöyle buyuruyor:</p>



<p>Ey inananlar, Allah&#8217;tan korkun, O&#8217;na (yaklaşmağa) yol arayın ve O&#8217;nun yolunda cihat edin ki, kurtuluşa eresiniz.<a href="#_ftn2"><strong>[2]</strong></a></p>



<p>Dikkat edilmesi gerekir ki, vesile yaklaşma anlamında değil; aksine, Allah&#8217;a yaklaşma nedenidir ve bunlardan biri de ayette geçen Allah yolunda cihattır; aynı zamanda diğer şeyler de Allah&#8217;a yaklaşma vesilesi olabilirler.<a href="#_ftn3">[3]</a></p>



<p><a>127. &nbsp;</a></p>



<p>Bir önceki ilkede, tabiî ve gayri tabiî sebeplere tevessül etmenin (etkileme hususunda bunlara müstakil bir görünüm verilmemesi şartıyla) tevhidin bizzat kendisi olduğu ispatlandı. Şüphesiz farz ve müstehab ameller ve yine Allah için namaz, oruç, zekât, cihad vs. amelleri yapmak, bunların tümü insanı Allah Teâlâ&#8217;ya yaklaşmaktan ibaret olan hedefe ulaştıracak manevî vesilelerdir. İnsan bu amellerin sayesinde, kulluğun hakikatini bularak Allah&#8217;a yaklaşır. Fakat şuna da dikkat edilmesi gerekir ki, gayri tabiî vesileler, ibadetlerle sınırlı değildir; aksine Kitab ve sünnette, kendilerine tevessül edilmesi, duanın kabul olmasına neden olduğu belirtilen birtakım vesileler tanıtılmıştır; onlardan bazıları şöyledir:</p>



<p>1- Allah Teâlâ&#8217;nın Kitab ve sünnette geçen en güzel isim ve sıfatlarına tevessül etmek. Nitekim şöyle buyuruyor:</p>



<p>En güzel isimler Allah&#8217;ındır…<a href="#_ftn4">[4]</a></p>



<p>Esma-i hüsna (en güzel isimler) Allah&#8217;a hastır; o hâlde onları vasıta kılarak Allah&#8217;a yakarın. Dualarda, Allah&#8217;ın isim ve sıfatlarına tevessül edilmesi emredilmiştir.</p>



<p>2- Allah&#8217;ın sâlih kullarının duasına tevessül etmek. Bunun en üstünü, kendisi hakkında Allah Teâlâ&#8217;ya dua etmeleri için Hz. Resuli Ekrem (s.a.a) ve Allah&#8217;ın has kullarına tevessül etmektir.</p>



<p>Kur’ânı Kerim, kendilerine zulmeden kimselere (günahkârlara) Hz. Resulullah&#8217;ın (s.a.a) huzuruna giderek, orada hem kendilerinin mağfiret dilemelerini ve hem de Peygamber&#8217;in (s.a.a) onlar için Allah&#8217;tan bağışlanma dilemesini emretmektedir. Bu durumda Allah&#8217;ı tövbeyi kabul eden ve şefkatli bulacaklarını müjdeliyor. Nitekim şöyle buyurmaktadır:</p>



<p>Eğer onlar, kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler; Allah&#8217;tan, günahlarını bağışlamasını isteseler ve Elçi de onların bağışlanmasını dileseydi, elbette Allah&#8217;ı affedici, merhametli bulurlardı.<a href="#_ftn5"><strong>[5]</strong></a></p>



<p>Başka bir ayette, &#8220;Neden Allah&#8217;tan kendilerine bağışlanma dilemesi için Hz. Resulullah&#8217;a (s.a.a) gitmeleri söylendiği zaman itaat etmiyorlar&#8221; diye münafıkları kınamaktadır. Nitekim şöyle buyuruyor:</p>



<p>Onlara, &#8220;Gelin, Allah&#8217;ı Resulü sizin için mağfiret dilesin.&#8221; dendiği zaman başlarını çevirirler ve onların, büyüklük taslayarak yüz çevirdiklerini görürsün.<a href="#_ftn6"><strong>[6]</strong></a></p>



<p>Bazı ayetlerden, geçmiş ümmetlerde de böyle bir gidişatın olduğu anlaşılıyor. Örneğin, Kur’ânı Kerim açık bir şekilde, Yakuboğulları&#8217;nın babalarından, günahları hakkında Allah&#8217;tan kendileri için bağışlanma dilemesini istediklerini ve Yakub&#8217;un (a.s) da onların bu isteğini kabul edip mağfiret dileyeceği vaadini verdiğini bildirmektedir:</p>



<p>(Oğulları,) &#8220;Ey babamız, bizim günahlarımızın bağışlanmasını dile. Gerçekten biz günah işledik.&#8221; dediler. (Babaları,) &#8220;Sizin için Rabbime istiğfar edeceğim.&#8221; dedi. &#8220;Şüphesiz O, bağışlayandır, esirgeyendir.&#8221;<a href="#_ftn7"><strong>[7]</strong></a></p>



<p>Burada şöyle bir eleştiriyle karşılaşabiliriz: Allah&#8217;ın salih kullarının duasına tevessül etmek, ancak kendisine tevessül edilen kişinin hayatta olması durumunda tevhidin özü (veya en azından etkili) sayılır; fakat peygamberler ve Allah&#8217;ın velilerinin hayatta olmadığı günümüzde onlara tevessül etmek nasıl etkili ve tevhidin özü olabilir?</p>



<p>Bu sorunun cevabında iki noktayı hatırlatmamız gerekiyor:</p>



<p>a) Hatta peygamber ve Allah&#8217;ın velilerine tevessül edebilmek için onların hayatta olmaları gerektiğini kabul edecek olsa bile, bu durumda Allah&#8217;ın peygamberlerine ve velilerine ölümlerinden sonra tevessül etmek şirk değil, sadece faydasız bir iş olacaktır; bu noktadan genellikle gaflet edilmekte, ölüm ve yaşamın tevhid ve şirkin sınırı olduğu sanılmaktadır! Oysa böyle bir şartın (insanların tevessül ettikleri peygamber ve velilerin hayatta olmalarının gerekliliği) kabul edilmesi durumunda, peygamber ve velinin hayatta olması, amelin tevhit ve şirke yönelik oluşunun değil, tevessülün faydalı ve faydasız oluşunun ölçüsüdür.</p>



<p>b) Tevessülün etkili ve yararlı olmasının iki şartı var:</p>



<p>1- Kendisine tevessül edilen kişinin ilim, şuur, güç ve kudret sahibi olması;</p>



<p>2- Tevessül edenlerle onun arasında ilişki ve bağlantı olması: Dünya âleminden göçen peygamberler ve Allah&#8217;ın velilerine yapılan tevessülde apaçık aklî ve naklî delillerle bu şartların her ikisi de (idrak ve şuur, onlarla aramızda ilişkinin olması) vardır.</p>



<p>Berzah hayatının varlığı, delillerine 105 ve 106. ilkede değindiğimiz ve de Kur’ânı Kerim ayetleri ve hadislerle onaylanan kesin konulardan biridir. Kur’ânı Kerim, apaçık bir şekilde Allah yolunda şehit olanların hayat ve yaşam hakkına sahip olduklarını vurgulamaktadır; o hâlde birçokları şehit de olan peygamberler ve Allah&#8217;ın has velileri kesinlikle daha üstün ve daha yüce bir hayata sahiptirler.</p>



<p>Allah&#8217;ın velileriyle aramızda ilişki olduğuna dair birçok deliller vardır; onlardan bazıları şöyledir:</p>



<p>1- Bütün Müslümanlar namazlarının sonunda Hz. Resul-i Ekrem&#8217;e (s.a.a) hitaben, &#8220;es-Selâmu aleyke eyyühe&#8217;n-nebiyyü ve rahmetullahi ve berekâtuh = selam olsun sana ey Peygamber; Allah&#8217;ın rahmet ve bereketleri senin üzerine olsun&#8221; demekteler; acaba Müslümanlar bu hareketleriyle &#8220;boş&#8221; ve &#8220;yararsız&#8221; bir şey mi yapıyorlar ve Hz. Resulullah (s.a.a) gerçekten onları duymuyor ve selamlarını almıyor mu?!</p>



<p>2- Bedir Savaşı&#8217;nda, Hz. Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a) emriyle müşriklerin cesetlerini bir kuyuya döktüler. Sonra o hazret onlarla konuşmaya başladı. Ashaptan birinin, &#8220;ölülerle mi konuşuyorsun?&#8221; diye sorması üzerine, <em>&#8220;Siz onlardan daha iyi duymuyorsunuz&#8221; </em>buyurdu.<a href="#_ftn8">[8]</a></p>



<p>3- Hz. Resuli Ekrem (s.a.a) sürekli Baki Mezarlığı&#8217;na giderek oradaki ölülerin ruhlarına hitaben şöyle buyururdu: <em>&#8220;Selâm olsun bu diyardaki mümin erkek ve kadınlara!&#8221;</em> Bir rivayete göre de, <em>&#8220;Selâm olsun size ey müminlerin yurdu!&#8221;</em> buyuruyordu.<a href="#_ftn9">[9]</a></p>



<p>4- Buhârî&#8217;nin <em>Sahih</em> kitabında şöyle yer almaktadır:</p>



<p>Resuli Ekrem (s.a.a) vefat ettiği gün, Ebû Bekir, Âişe&#8217;nin evine gitti. Sonra Resulullah&#8217;ın (s.a.v) cenazesine yaklaşıp yüzündeki bez parçasını kaldırarak o hazreti öpüp şöyle dedi: &#8220;Babam sana feda olsun ey Allah&#8217;ın Resulü! Allah senin için iki ölüm yazmamıştır; sana yazılmış olan ölüm gerçekleşti.&#8221;<a href="#_ftn10">[10]</a></p>



<p>Eğer Peygamber efendimiz, berzah hayatında değildiyse ve onunla aramızda hiçbir şekilde bağlantı yoksa, o hâlde Ebû Bekir, nasıl &#8220;Ey Allah&#8217;ın Resulü!&#8221; diye o hazrete hitap etmiştir?!</p>



<p>5- Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s), Hz. Resuli Ekrem&#8217;e (s.a.a) gusül verince o hazrete hitaben şöyle dedi:</p>



<p>Babam anam feda olsun sana; ya Resulallah! Senden başkasının vefatıyla kesilmeyecek olan şey, peygamberlik, din haberleri, gökten gelen hükümler, senin vefatınla kesildigitti… Babam, anam fedâ olsun sana, Rabbinin katında bizi an; şefaat kanadını üzerimize ger.<a href="#_ftn11">[11]</a></p>



<p>Son olarak, peygamberler ve Allah&#8217;ın velilerine tevessül etmenin, akaid kitaplarında detaylı bir şekilde açıklanan çeşitli şekilleri olduğunu hatırlatmakta da yarar vardır.</p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p><a href="#_ftnref1">[1]</a>&#8211; Kehf, 95</p>



<p><a href="#_ftnref2">[2]</a>&#8211; Mâide, 35</p>



<p><a href="#_ftnref3">[3]</a>&#8211; Râgıb, <em>Müfredât</em>&#8216;ta, tevessül maddesinin altında şöyle diyor: Vesile bir şeye rağbetle sarılmaktır ve Allah&#8217;a vesile ve yol bulmanın gerçeği ise, ilim, ibadet ve şer&#8217;î değerlere uyarak O&#8217;nun yolunda hareket etmektir.</p>



<p><a href="#_ftnref4">[4]</a>&#8211; A&#8217;râf, 180</p>



<p><a href="#_ftnref5">[5]</a>&#8211; Nisâ, 64</p>



<p><a href="#_ftnref6">[6]</a>&#8211; Munâfikûn, 5</p>



<p><a href="#_ftnref7">[7]</a>&#8211; Yûsuf, 97-98</p>



<p><a href="#_ftnref8">[8]</a>&#8211; <em>Sahîh-i Buhârî</em>, c.5, &#8220;Kutile Ebû Cehl&#8221; babı; <em>Sîre-i İbn Hişâm</em>, c.2, s.292 ve diğer kaynaklar.</p>



<p><a href="#_ftnref9">[9]</a>&#8211; <em>Sahîh-i Buhârî</em>, c.2, &#8220;Mâ Yukalu İnde Duhûli&#8217;l-Kabr&#8221; babı.</p>



<p><a href="#_ftnref10">[10]</a>&#8211; <em>Sahîh-i Buhârî</em>, c.2, Kitabu&#8217;l-Cenaiz, s.17.</p>



<p><a href="#_ftnref11">[11]</a>&#8211; <em>Nehcü&#8217;l-Belâğa</em>, 235. hutbeden.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/tevessul-3/">Tevessül</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/tevessul-3/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Takiyye</title>
		<link>https://www.caferilik.com/takiyye/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/takiyye/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Jun 2020 14:54:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İman, Küfür, Bidat, Takiyye, Tevessül, Beda…]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.islamex.com/?p=4685</guid>

					<description><![CDATA[<p>124. &#160;&#160; Kur’ânı Kerim&#8217;in öğretilerinden biri de, Müslüman bir kişinin inancını belirtmesi sonucu can, mal ve ırzının tehlikeye düşeceği durumlarda, inancını gizleme serbestisine sahip olmasıdır. Şeriat ıstılâhında bu işe &#8220;takiyye&#8221; denilmektedir. Takiyyenin caizliğinin şer&#8217;î kaynağına ilaveten akıl da hassas şartlarda onun gerekliliğine tanıklık etmektedir. Çünkü bir taraftan can, mal ve haysiyeti korumak farzken, diğer taraftan [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/takiyye/">Takiyye</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>124. &nbsp;&nbsp;</p>



<p>Kur’ânı Kerim&#8217;in öğretilerinden biri de, Müslüman bir kişinin inancını belirtmesi sonucu can, mal ve ırzının tehlikeye düşeceği durumlarda, inancını gizleme serbestisine sahip olmasıdır. Şeriat ıstılâhında bu işe &#8220;takiyye&#8221; denilmektedir. Takiyyenin caizliğinin şer&#8217;î kaynağına ilaveten akıl da hassas şartlarda onun gerekliliğine tanıklık etmektedir. Çünkü bir taraftan can, mal ve haysiyeti korumak farzken, diğer taraftan da insanın kendi inancına göre davranması dinî bir vazifedir. Fakat insanın inancını belirtmesi, onun can, mal ve haysiyetini tehlikeye düşürürse ve bu iki vazife birbirleriyle çelişirlerse, doğal olarak akıl, daha önemli olanı diğerinden öne geçirmeye hükmeder. Gerçekte, takiyye güçlü ve merhametsiz kişiler karşısında zayıfların silahıdır ve açıktır ki eğer tehdit söz konusu olmazsa, insan ne inancını gizler ve ne de inancının aksine davranma gereği hisseder.</p>



<p>Kur’ânı Kerim, Ammâr Yâsir (ve kâfirlerin eline esir düşüp, kalplerindeki sağlam imana rağmen görünüşte onların elinden kurtulmak için küfür sözünü söyleyen kimseler) hakkında şöyle buyurmaktadır:</p>



<p><strong>İnandıktan sonra Allah&#8217;a nankörlük eden (bu amelinin cezasını görecektir), kalbi imanla yatışmış olduğu hâlde (inkâra) zorlanan değil.<a href="#_ftn1"><strong>[1]</strong></a></strong></p>



<p>Başka bir ayette ise şöyle buyuruyor:<strong></strong></p>



<p>Müminler, inananları bırakıp, kâfirleri dost edinmesin. Kim böyle yaparsa Allah ile bir dostluğu kalmaz. Ancak, onlardan (gelebilecek bir tehlikeden) korunmanız başka; (şerlerinden korunmak için dost görünebilirsiniz). Allah sizi kendisinin (emirlerine karşı gelmekten) sakındırır. Dönüş Allah&#8217;adır.<a href="#_ftn2"><strong>[2]</strong></a></p>



<p>İslâm müfessirleri, bu iki ayetin açıklamasında, takiyye ilkesini meşru bir ilke görmüşlerdir.<a href="#_ftn3">[3]</a></p>



<p>Esasen, tefsir ve İslâm fıkhı hakkında biraz araştırması olan herkes, takiyye ilkesinin İslâmî ilkelerden biri olduğunu bilir ve yukarıda zikri geçen ayetleri ve Firavun oğullarından iman edenlerin, imanlarını gizleyip aksini sergilediklerini<a href="#_ftn4">[4]</a> görmezden gelip takiyyeyi tamamen reddedemez.</p>



<p>Ayrıca, şunu da hatırlatmamız gerekir ki, her ne kadar takiyye ayetleri, kâfirler karşısında takiyye yapmak hususunda nazil olmuşsa da; hassas ve uygun olmayan şartlarda Müslümanların can, ırz ve mallarını korumaktan ibaret olan takiyye, sadece kâfirler karşısında uygulanan bir durum değildir ve eğer insanın Müslüman biri karşısında inancını belirtmesi veya inancına göre hareket etmesi de can ve malını tehlikeye düşürürse, bu konuda da takiyye, kâfire karşı takiyye hükmünü taşır. Bu, diğerlerinin de tasrih ettiği bir sözdür. Râzî şöyle diyor: &#8220;Şâfiî mezhebine göre, eğer Müslümanların kendi aralarındaki durumu, Müslümanların (dâru&#8217;l–harb&#8217;de) -harbî- kâfirler arasındaki durumu gibi olursa, canlarını korumak için takiyye yapmaları caizdir. Yine takiyye sadece can güvenliğine has değildir; hatta mâlî zarar da takiyye için bir ruhsattır; Müslüman&#8217;ın kanı gibi saygın olan ve uğrunda öldürülen kişinin şehid sayıldığı mâlî zararda da takiyye yapılır.<a href="#_ftn5">[5]</a></p>



<p>Ebû Hureyre şöyle diyor:</p>



<p>Ben Resuli Ekrem&#8217;den (s.a.a) iki türlü talimât ve emirler aldım. Bazılarını halk arasında yaydım, fakat diğer bazısını yaymaktan sakındım; çünkü eğer onları da yayacak olsaydım öldürülürdüm.<a href="#_ftn6">[6]</a></p>



<p>Emevî ve Abbâsî halifelerinin yaşam karneleri zulüm ve işkence ile doludur. O dönemde, inançlarını açığa vurmaları nedeniyle sadece Şiîler inzivaya çekilmiyorlardı; Me&#8217;mûn döneminde, hatta Ehlisünnet muhaddisleri de &#8220;Kur’ânı Kerim&#8217;in sonradan yaratılmış olduğu&#8221; konusunda genellikle takiyye yolunu tutmuş ve Me&#8217;mûn&#8217;un, Kur&#8217;ân&#8217;ın yaratılmış olduğu doğrultusundaki genelgesi yayınlandıktan sonra, biri dışında tümü inançlarının aksine onu onaylamışlardır; bu o-lay tarih kitaplarında ayrıntılı bir şekilde kaydedilmiştir.<a href="#_ftn7">[7]</a></p>



<p><a>125. &nbsp;</a></p>



<p>Şia&#8217;nın mantığına göre, takiyye, bazı durumlarda farz ve bazı durumlarda ise haramdır ve insan bu durumlarda can ve malının tehlikeye düşeceği bahanesiyle takiyye yapmamalıdır. Bazıları, Şia&#8217;nın mutlak suretle takiyyeyi farz bildiğini sanmaktadırlar; oysa bu düşünce tamamen yanlıştır ve Şiîlerin önderlerinin metodu kesinlikle böyle değildi. Çünkü onlar şartları göz önünde bulundurup yarar ve zararları gözden geçirerek her zamanda özel ve uygun bir yol seçiyorlardı; dolayısıyla, bazen takiyye yapmayarak, inançlarını açığa vurmak uğrunda can ve mallarını feda ediyorlardı.</p>



<p>Esasen Şia&#8217;nın masum önderleri genellikle kılıçla veya düşmanlar tarafından zehirlenerek şehit edilmişlerdir; oysa eğer zamanın hâkimlerine güler yüz ve tatlı dil gösterselerdi, kesinlikle hâkim güçler en büyük makamları bile onlara bırakırlardı; fakat onlar takiyyenin (örneğin Yezîd karşısında) din ve mektebin yok olmasına neden olacağını çok iyi biliyorlardı.</p>



<p>Günümüzdeki şartlarda da Müslümanların dinî liderleri için iki yol söz konusudur: Bazı şartlarda takiyye yolunu tutmalı ve İslâm&#8217;ın esasının tehlikede olduğu bazı şartlarda da başlarını koltuklarına alıp ölüme doğru yürümelidirler.</p>



<p>Son olarak şunu da hatırlatalım ki; takiyye, zorba düşmanlar karşısında takiyye yapmadıklarında hem canları tehlikeye düşen ve hem de öldürülmelerinin bir etkisi olmayan zayıf ve güçsüz kişi veya kişilerin durumuna bağlı kişisel bir konudur; fakat din öğretileri ve hükümlerinin talim ve açıklanmasında takiyyenin bir yeri yoktur. Örneğin, bir alimin takiyye üzerine bir kitap yazıp, sapık ve aykırı inançları Şia inancı diye toplumda yayması gibi! İşte bu nedenledir ki Şia tarihi boyunca, hiçbir zaman takiyye üzerine akaid ve ahkâm alanında bir kitap yazılmamış, Şia uleması en zor şartlarda bile kendi hak inancını izhar etmişlerdir. Elbette onlar arasında bir ilke veya özel bir mesele hakkında görüş farklılığı olabilir; fakat tarih boyunca Şia uleması hatta bir kez olsun, -takiyye bahanesiyle- bu mektebin görüş ve inancına aykırı bir kitap veya makale yazmamış ve tabiri caizse, zahirde başka bir şey ve gizlide ise daha farklı bir şey söylememişlerdir. Böyle yapmış olan birisi varsa İmamiyye Şiası dairesinin dışındadır.</p>



<p>Burada, takiyyeyi anlamaları ve hazmetmeleri zor olanlara, Emevîler ve Abbâsîler, hatta Osmanlılar döneminde Türkiye, Suriye ve Irak&#8217;daki Şiîlerin tarihini okuyup bu ekolün mensuplarının, inançlarını koruyarak Ehlibeyt&#8217;e uymak için ne kadar büyük bir bedel ödediklerini; nice kurbanlar verdiklerini ve ne acılar çektiklerini; evlerinden barklarından kaçıp dağlara sığındıklarını incelemelerini tavsiye ediyoruz. Şiîler, takiyye yaptıkları hâlde durumları buydu; kim bilir eğer takiyye yapmayacak olsalardı, başlarına neler gelirdi?! Gerçekten, bu durumda dünyada Şia&#8217;dan bir eser kalır mıydı acaba?!</p>



<p>Esasen dikkat edilmesi gerekir ki, eğer takiyyede kınanacak bir durum varsa, gerçekte bu kınama ona sebep olanlara yöneliktir. İslâmî adalet ve merhameti icra edeceklerine, Hz. Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a) itretinin izleyicilerine en zor ve en öldürücü siyasî ve mezhebî bağnazlıkları tahmil edenlerin kınanması gerekir; çaresizlik yüzünden can, mal ve namuslarını korumak için takiyyeye yönelenlerin değil! Şaşırtıcı olan ise şudur: Bazı kimseler, takiyyeye sebebiyet verenleri, yani zalimleri kınayacaklarına, takiyye yapanları, yani zulme uğrayanları kınayarak nifakla suçlamaktadırlar! Oysa &#8220;nifak&#8221;la &#8220;takiyye&#8221; arasında yerden göğe kadar fark vardır. Münafık, küfrünü kalbinde gizleyerek kendini mümin göstermeye çalışır. Oysa Müslüman, takiyye yaparken imanla dolu bir kalbe sahiptir ve sırf zalimin dayanılmaz eziyetinden endişelenerek inancına aykırı davranmaktadır.</p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p><a href="#_ftnref1">[1]</a>&#8211; Nahl, 106</p>



<p><a href="#_ftnref2">[2]</a>&#8211; Âl-i İmrân, 28</p>



<p><a href="#_ftnref3">[3]</a>&#8211; <em>Tefsir-i Taberî</em>, c.3, s.153; <em>Tefsir-i Razî</em>, c.8, s.113; <em>Tefsir-i Nesefî</em>, <em>Tefsir-i Hazin</em>&#8216;in haşiyesinde, c.1, s.271; <em>Rûhu&#8217;l-Meânî</em>, c.3, s.121; <em>Mec-mau&#8217;l-Beyan</em>, c.3, s… ve c.1, s.430.</p>



<p><a href="#_ftnref4">[4]</a>&#8211; Mümin, 28</p>



<p><a href="#_ftnref5">[5]</a>&#8211; <em>Tefsir-i Razî</em>, c.8, s.13.</p>



<p><a href="#_ftnref6">[6]</a>&#8211; <em>Mehâsînu&#8217;t-Te&#8217;vîl</em>, c.4, s.82.</p>



<p><a href="#_ftnref7">[7]</a>&#8211; Tarih-i Taberî, c.7, s.195-206.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/takiyye/">Takiyye</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/takiyye/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bidat</title>
		<link>https://www.caferilik.com/bidat/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/bidat/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Jun 2020 14:53:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İman, Küfür, Bidat, Takiyye, Tevessül, Beda…]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.islamex.com/?p=4683</guid>

					<description><![CDATA[<p>123. &#160;&#160; &#8220;Bidat&#8221;, lügatte, failinin bir nevi kemalini gösteren, geçmişi olmayan yeni bir iştir; nitekim Allah Teâlâ&#8217;nın sıfatlarından biri &#8220;Bedî&#8221;dir: &#8220;(O,) göklerin ve yerin yaratıcısıdır.&#8221;[1] &#8220;Bidat&#8221;in ıstılâhî anlamı ise insanın, dinde olmayan bir şeyi dine nisbet etmesidir; bidatin en kısa tanımı, &#8220;dinde olmayan bir şeyi dine sokmak&#8221;tır. Dinde bidat yaratmak büyük günahlardan olup haram olduğunda [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/bidat/">Bidat</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>123. &nbsp;&nbsp;</p>



<p>&#8220;Bidat&#8221;, lügatte, failinin bir nevi kemalini gösteren, geçmişi olmayan yeni bir iştir; nitekim Allah Teâlâ&#8217;nın sıfatlarından biri &#8220;Bedî&#8221;dir: <strong>&#8220;(O,) göklerin ve yerin yaratıcısıdır.&#8221;<a href="#_ftn1"><strong>[1]</strong></a></strong> &#8220;Bidat&#8221;in ıstılâhî anlamı ise insanın, dinde olmayan bir şeyi dine nisbet etmesidir; bidatin en kısa tanımı, &#8220;dinde olmayan bir şeyi dine sokmak&#8221;tır.</p>



<p>Dinde bidat yaratmak büyük günahlardan olup haram olduğunda hiçbir şüphe yoktur. Hz. Resulullah (s.a.a), <em>&#8220;Her yeni şey bidattir, her bidat dalâlettir ve her dalâlet de ateştedir.&#8221;<a href="#_ftn2"><strong>[2]</strong></a></em> buyurmuştur. Bidat konusunda dikkat edilmesi gereken önemli nokta, bidatin diğer şeylerle ayırt edilmesi için bidat kavramının, kapsamlı ve bu kavramın içine girmeyen diğer şeyleri engelleyecek bir şekilde tanımının yapılmasıdır. Bidat kavramını iyi bir şekilde anlayabilmek için iki noktaya dikkat edilmesi gerekir:</p>



<p>1- Bidat, dinde bir şeyi artırarak veya eksilterek onda bir nevi tasarruf etmektir. Dolayısıyla, dinle bir ilgisi olmayan, aksine, normal ve örfî bir şey olarak yapılan bir yenilik (her ne kadar meşru oluşu dinimiz bakımından haram ve yasak olmamasına bağlıysa da) bidat değildir. Örneğin, insanoğlu ev, giyim ve diğer geçim vesileleri bakımından sürekli yeniliklere başvurmaktadır; özellikle asrımızda, normal yaşamın vesile ve metotlarından birçoğu değişmiş, mesela yeni sporlar ve eğlenceler çıkmıştır. Açıktır ki bunların tümü bir çeşit bidat (yenilik)tir; fakat bunların dinde bidatle bir ilişkisi yoktur. Sadece, dediğimiz gibi, onların helâl oluşları ve onlardan yararlanmak İslâm dininin hüküm ve ölçülerine aykırı olmamasına bağlıdır. Örneğin, Batı&#8217;nın ahlâksız kültürlerinden olan meclis ve toplantılarda kadınlarla erkeklerin hicapsız bir vaziyette birbirlerine karışması haram olmasına rağmen bidat değildir; çünkü bu gibi toplantılara katılanlar bu ameli, İslâm&#8217;ın tasvip ettiği meşru bir amel olarak yapmamaktadırlar; aksine çoğu zaman dinî hükümlere aykırı bir iş olduğu inancıyla gaflet ederek ve düşünmeden yapmaktadırlar. Dolayısıyla bazen kendilerine gelerek, ciddi bir şekilde bir daha o toplantılara katılmamaya karar vermektedirler.</p>



<p>Daha açık bir deyişle, eğer bir topluluk, bir veya birkaç gün bir araya toplanıp eğlenmek ister, ama bunu şeriatin iznine mal etmezlerse; böyle bir iş, (helâl ve haram oluşu diğer açılardan incelenmesi gerekse de) bidat değildir.</p>



<p>Buradan sanat, spor, sanayi ve diğer alanlardaki birçok yeniliklerin, kastettiğimiz anlamda bidat mefhumunun dışında olduğu; onlar hakkında söz konusu olan şeyin, kendine has ölçüsü olan diğer açılardan helâl ve haram oluşları olduğu anlaşılmaktadır.</p>



<p>2- Dinde bidatin aslı, dinde meşruiyetini onaylayacak bir kanun ve kural olmayan bir şeyi, dinin yapılmasını emrettiği şer&#8217;î bir şey olarak yapmaktır; ancak insanın dinî bir amel olarak yaptığı bir şeyin meşruiyeti için şer&#8217;î bir delil (özel, umumî ve küllî) olursa, o iş bidat değildir. İşte bu nedenle büyük Şia âlimi Allâme Meclisî diyor ki:</p>



<p>Dinde bidat, Hz. Resulullah&#8217;tan (s.a.a) sonra dinin bir parçası olarak çıkarılan, hakkında özel bir delil olmayan ve genel kuralların kapsamına da girmeyen şeylerdir.<a href="#_ftn3">[3]</a></p>



<p>Meşhur Ehlisünnet âlimi İbn Hacer-i Askalanî de şöyle diyor:</p>



<p>Bidat, dinde aslı olmadığı hâlde çıkarılan bir şeydir; ancak şeriatin delâlet ettiği dinde aslı olan bir şey bidat değildir.<a href="#_ftn4">[4]</a></p>



<p>Evet, bu açıklama, bazı kişilerin eline ayağına dolaşan birçok asılsız şüpheleri de çözmektedir. Örneğin dünya Müslümanlarının büyük bir bölümü Hz. Resulullah&#8217;ın (s.a.a) velâdet gününü kutlamakta ve şenlikler düzenlemektedirler; fakat bir grup bunu bidat saymaktadır! Oysa dediğimiz gibi, bu amel kesinlikle bidat ölçülerini taşımamaktadır. Çünkü bu saygı ve sevgi belirtilerinin dinimizde farz olmadığını kabul etsek bile, Hz. Resuli Ekrem (s.a.a) ve O&#8217;nun sevgili Ehlibeyt&#8217;ine (a.s) saygı ve sevgi göstermek, İslâm dininin kesin ilkelerinden biridir; bu gibi dinî toplantılar ve şenlikler de o genel kuralın bir cilvesidir. Nitekim Resulullah (s.a.a) bir hadiste, <em>&#8220;Sizden hiçbiriniz, beni malından, çocuklarından ve bütün insanlardan daha aziz bilmezse, mümin olamaz.&#8221;<a href="#_ftn5"><strong>[5]</strong></a></em> buyurmaktadır.</p>



<p>Açıktır ki, Hz. Resulullah (s.a.a) ve Ehlibeyt&#8217;inin velâdet günlerinde sevinçli olup bu amaçla şenlikler düzenleyen kimseler, bu günlerde şenlikler düzenlemenin nassla belirtildiğini ve günümüzdeki şekliyle şenlikler düzenlemenin farz olduğunu kastetmemektedirler; aksine, onlar Resulullah (s.a.a) ve Ehlibeyt&#8217;ine (üzerlerine selâm olsun) sevgi beslemenin, çeşitli tabirlerle Kitab ve sünnette vurgulanan genel bir ilke olduğu inancındadırlar.</p>



<p>Kur’ânı Kerim, <strong>&#8220;De ki: Ben buna (risaletimi ulaştırmaya) karşılık sizden, yakınları(mı) sevmekten başka bir ücret istemiyorum.&#8221;<a href="#_ftn6"><strong>[6]</strong></a></strong> buyurmaktadır. Bu ilke, Müslümanların kişisel ve toplumsal hayatlarının çeşitli boyutlarında tezahür bulabilir. Velâdet günlerinde şenlikler düzenlemenin, o günlerde Allah&#8217;ın rahmet ve bereketinin inişini hatırlayıp Allah&#8217;a şükretme yönü vardır ve bu konu (rahmet indiği günde şenlik düzenlemek), önceki dinlerde de vardı.</p>



<p>Nitekim Kur’ânı Kerim, apaçık bir şekilde, Hz. İsa&#8217;nın (a.s) kendisine ve bütün arkadaşlarına, gökten bir sofra indirilmesini ve böylece gökten sofranın inişini kendisinin ve arkadaşlarının -nesilden nesle- bayram olarak kutlamak istediğini bildirmektedir:</p>



<p>Allah&#8217;ım, Rabbimiz, bizim üzerimize gökten bir sofra indir ki bizim için, önce ve sonra gelenlerimiz için (o gün) bir bayram olsun ve (o olay), senden bir mucize olsun&#8230;<a href="#_ftn7"><strong>[7]</strong></a></p>



<p>Dediğimiz gibi, bidat, şeriatte (özel veya genel olarak) doğru bir kaynağı olmayan tasarruflardır ve şuna da dikkat edilmesi gerekir ki, Ehlibeyt İmamları&#8217;nın rivayetleri, &#8220;Sekaleyn&#8221; hadisi gereğince şeriatin kaynaklarından ve dinî hükümlerin delillerinden sayılmaktadır. Dolayısıyla masum Ehlibeyt İmamları bir şeyin caiz veya haram olduğunu söylediklerinde, onların buyruklarına itaat etmek dine uymak olup, dinde bidat çıkarma dairesinin kapsamına girmez.</p>



<p>Son olarak şunu da hatırlatalım ki, izinsiz olarak tasarruf anlamında bidat çıkarmak, tarih boyunca sürekli çirkin ve haram kabul edilmiş olup, Kur’ânı Kerim onu, <strong>&#8220;Allah mı size böyle izin verdi?!&#8221;<a href="#_ftn8"><strong>[8]</strong></a></strong> şeklinde anmaktadır. Bu durumda, bidati (bu anlamda) çirkin, güzel, haram ve caiz olarak kısımlara ayırmak da doğru değildir.</p>



<p>Evet, &#8220;bidat&#8221;in genel lügat anlamı, dine nisbet etmeden yaşam gereçlerinde yenilik yapmanın çeşitli şekilleri olup dinde yer alan beş hükümden (farz, haram, mekruh, müstehab ve mubah) birinin kapsamına girebilir.</p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p><a href="#_ftnref1">[1]</a>&#8211; Bakara, 117</p>



<p><a href="#_ftnref2">[2]</a>&#8211; <em>Bihâru&#8217;l-Envâr</em>, c.2, s.263; <em>Müsned-i Ahmed</em>, c.4, s.126-127.</p>



<p><a href="#_ftnref3">[3]</a>&#8211; <em>Bihâru&#8217;l-Envâr</em>, c.74, s.202.</p>



<p><a href="#_ftnref4">[4]</a>&#8211; <em>Fetu&#8217;l-Barî</em>, c.5, s.156, c.17, s.9.</p>



<p><a href="#_ftnref5">[5]</a>&#8211; <em>Câmiu&#8217;l-Usûl</em>, c.1, s.238; yüz otuz birinci ilkede, Hz. Resulullah (s.a.a) ve Ehlibeyt&#8217;ine (a.s) sevgi besleme hakkında genişçe bahsedeceğiz.</p>



<p><a href="#_ftnref6">[6]</a>&#8211; Şûrâ, 23</p>



<p><a href="#_ftnref7">[7]</a>&#8211; Mâide, 114</p>



<p><a href="#_ftnref8">[8]</a>&#8211; Yûnus, 59</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/bidat/">Bidat</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/bidat/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İman, Küfür, Bidat, Takiyye,  Tevessül, Beda…</title>
		<link>https://www.caferilik.com/iman-kufur-bidat-takiyye-tevessul-beda/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/iman-kufur-bidat-takiyye-tevessul-beda/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Jun 2020 14:52:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İman, Küfür, Bidat, Takiyye, Tevessül, Beda…]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.islamex.com/?p=4681</guid>

					<description><![CDATA[<p>120. &#160; İmanla küfrün sınırı önemli kelamî konulardandır. &#8220;İman&#8221;, lügatte, tasdîk etmek ve &#8220;küfür&#8221; ise örtmek anlamındadır; dolayısıyla, -buğdayı yere gömen- çiftçiye de &#8220;kâfir&#8221; denilmektedir. Fakat akaid ve kelâm ilimlerinde &#8220;iman&#8221;dan maksat, Allah Teâlâ&#8217;nın birliğine, kıyamet gününe ve Hz. Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a) peygamberliğine inanmak anlamındadır. Elbette Hz. Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a) peygamberliğine iman, geçmiş peygamberlerin, semavî [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/iman-kufur-bidat-takiyye-tevessul-beda/">İman, Küfür, Bidat, Takiyye,  Tevessül, Beda…</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><a>120. &nbsp;</a></p>



<p>İmanla küfrün sınırı önemli kelamî konulardandır. &#8220;İman&#8221;, lügatte, tasdîk etmek ve &#8220;küfür&#8221; ise örtmek anlamındadır; dolayısıyla, -buğdayı yere gömen- çiftçiye de &#8220;kâfir&#8221; denilmektedir. Fakat akaid ve kelâm ilimlerinde &#8220;iman&#8221;dan maksat, Allah Teâlâ&#8217;nın birliğine, kıyamet gününe ve Hz. Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a) peygamberliğine inanmak anlamındadır. Elbette Hz. Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a) peygamberliğine iman, geçmiş peygamberlerin, semavî kitapların ve o hazretin beşer için getirmiş olduğu öğretilere ve Allah&#8217;ın hükümlerine yakînen iman etmeyi de kapsar.</p>



<p>İmanın gerçek merkezi insanın kalbidir; nitekim Kur’ânı Kerim, <strong>&#8220;Onların kalbine iman yazılmıştır.&#8221;<a href="#_ftn1"><strong>[1]</strong></a></strong> buyurmaktadır. Yine, İslâm&#8217;ın gücü karşısında teslim oldukları hâlde, kalpleri iman nurundan boş olan göçebe Araplara, <strong>&#8220;Henüz iman kalplerinize girmedi.&#8221;<a href="#_ftn2"><strong>[2]</strong></a></strong> buyurur. Fakat bir kişinin iman ettiğine hükmetmek, dil vasıtasıyla veya diğer yollarla onu açığa vurması veya en azından inancını inkâr etmemesine bağlıdır. Çükü aksi durumda onun iman ettiğine hükmedilmez; Kur’ânı Kerim şöyle buyurmaktadır:</p>



<p>Sırf haksızlık ve böbürlenme yüzünden onları (Allah&#8217;ın ayetlerini) inkâr ettiler.<a href="#_ftn3"><strong>[3]</strong></a></p>



<p>Bu açıklamayla küfrün sınırı da açıklık kazanmış oluyor. Eğer bir insan Allah Teâlâ&#8217;nın birliğini veya kıyamet gününü ya da Hz. Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a) peygamberliğini inkâr ederse, kesinlikle kâfir olduğuna hükmedilir; nitekim, açık bir şekilde peygamberliği inkâr etmeyi gerektiren, Hz. Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a) getirdiği dinin zaruriyâtından birini inkâr etmek, insanı küfre mahkûm eder.</p>



<p>Hz. Resuli Ekrem (s.a.a), Ali&#8217;yi (a.s) Hayber kalesini fethetmeye gönderdiği zaman, ona bir bayrak verip, bu bayrağın sahibinin Hayber&#8217;i fethederek döneceğini hatırlattı. Bu arada Ali (a.s), Hz. Resulullah&#8217;a (s.a.a) dönerek, &#8220;Onlarla savaşmanın sınırı nedir?&#8221; diye sorunca, Hz. Resuli Ekrem (s.a.a) buyurdu ki:</p>



<p>Lâ ilâhe illallah, Muhammedü&#8217;r-Resulullah diye şehadet getirinceye kadar onlarla savaş; böyle yaptıkları zaman, hak yere öldürülen ve malları alınanlar dışında, kanlarını ve mallarını senden korumuş olurlar.<a href="#_ftn4">[4]</a></p>



<p>Yine birisi, İmam Cafer Sadık&#8217;a (a.s), &#8220;Kulun Allah&#8217;a iman etmesine neden olan en küçük şey nedir?&#8221; diye sorunca, İmam (a.s) şöyle buyurdu:</p>



<p>Allah&#8217;tan başka ilâh olmadığına, Muhammed&#8217;in O&#8217;nun kulu ve elçisi olduğuna şahadet getirmesi, Hakk&#8217;a uymayı kabul etmesi ve zamanının imamını tanımasıdır; böyle yapacak olursa iman getirmiş olur.<a href="#_ftn5">[5]</a></p>



<p><a>121. &nbsp;</a></p>



<p>İman gerçekte kalbî inanç olmasına rağmen insanın kurtuluşa ermesi için böyle bir imanın yeterli olduğunu sanmamak gerekir; bunun için insan onun fiilî etki ve gereklerine de bağlı kalmalıdır. Dolayısıyla, birçok ayet ve hadislerde, gerçek mümin, imanın gereklerine bağlı kalıp Allah&#8217;ın farzlarını yerine getiren kişi olarak tanınmıştır. Kur’ânı Kerim Asr Suresi&#8217;nde, bütün insanları zarar içerisinde sayarak onların arasından sadece şunları müstesna etmiştir:</p>



<p>Ancak inanıp, iyi işler yapanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka.</p>



<p>İmam Muhammed Bâkır (a.s), İmam Ali&#8217;den (a.s), adamın biri o hazrete, &#8220;Allah&#8217;ın birliğine ve Peygamber&#8217;in risaletine şahadet eden herkes mümin midir?&#8221; diye sorması üzerine, <em>&#8220;Allah&#8217;ın farzları nerede?&#8221;</em> şeklinde cevap verdiğini nakleder.</p>



<p>Yine Emiru&#8217;l-Müminin Ali (a.s) şöyle buyurmuştur:</p>



<p>Eğer iman sadece sözden (şehadet getirmekten) ibaret olsaydı, artık oruç, namaz, helâl ve haram yaşanmazdı.<a href="#_ftn6">[6]</a></p>



<p>Buraya kadar söylediklerimizden şu sonucu alıyoruz:</p>



<p>İmanın çeşitli mertebeleri ve her mertebenin de kendine has etkisi vardır. Kalben inandıktan sonra dille ikrar etmek veya en azından inkâr etmemek, imanın, peşinden birtakım dinî ve dünyevî gerekleri getiren en asgarî mertebesidir; oysa imanın, insanın dünya ve ahirette kurtuluşa ermesine neden olan diğer bir mertebesi de, onun amelî ve fiilî gereklerini yerine getirmektir.</p>



<p>Burada değinilmesi gereken diğer bir nokta da, bazı rivayetlerde dinî vecibeleri yerine getirmenin de imanın erkânından sayılmış olmasıdır. İmam Rıza (a.s), babalarından ve onlar da Hz. Resulullah&#8217;tan (s.a.a), o hazretin şöyle buyurduğunu nakletmektedir:</p>



<p>İman kalple tanımak, dille ikrar etmek ve uzuvlarla da amel etmekten ibarettir.<a href="#_ftn7">[7]</a></p>



<p>Bazı rivayetlerde, kelime-i şehadetle birlikte namaz kılmak, zekât vermek, hac farizasını yerine getirmek ve ramazan ayında oruç tutmak da kaydedilmiştir.<a href="#_ftn8">[8]</a></p>



<p>Böyle rivayetler, ya Müslümanlarla Müslüman olmayanların bu amellerle birbirlerinden tanınabileceklerine işaret eder ya da kelime-i şehadeti söylemenin; en önemlileri namaz, zekât, hac ve oruç olan diğer dinî vecibelerin yerine getirilmesi durumunda insanı kurtuluşa erdirebileceğine işaret eder.</p>



<p>Bu iki ilkeyi göz önünde bulundurarak hiçbir Müslüman fırkası, bazı dinî ayrıntılarda kendisiyle farklı olduğu gerekçesiyle diğer bir fırkayı tekfîr etmemelidir. Çünkü küfrün ölçüsü, kişinin usûl-i dinden birini inkâr etmesi veya usûl-i dinden birini inkâr etmeyi gerektiren başka bir şeyi inkâr etmesidir.</p>



<p>Bu ise, ancak şeriat bakımından o şeyin hükmü, onu inkâr etmekle usul-i dine ikrar etmenin bir arada toplanmayacak kadar açık olması durumunda düşünülebilir.</p>



<p>İşte bu nedenle Müslümanların tüm merhalelerde İslâmî kardeşliklerini koruyup usûl-i dinden olmayan konularda farklı görüşlere sahip olmayı; birbirleriyle kavga edip, birbirlerini fısk ve küfürle suçlama kaynağı yapmamaları gerekir. Fikrî ve akidevî ihtilaflarda da, birbirleri hakkında bilimsel müzakerelerle yetinmeli, mantıksız taassuplar yürütmekten, iftira ve tahrif etmekten sakınmalıdırlar.</p>



<p><a>122. &nbsp;</a></p>



<p>Dünya Müslümanları usûl-i dinde<a href="#_ftn9">[9]</a> görüş birliği içerisindedirler. Bir grup, bazı esas veya ayrıntılarda farklı bir görüşe sahip olması nedeniyle diğerlerini tekfîr etmemelidirler; çünkü ihtilaf konularından birçoğu, Müslümanlar arasında daha sonra çıkan şeylerdir ve her grubun o konuda kendisine göre bir delili vardır. Dolayısıyla, bu konularda ihtilâfa düşmek, Müslümanların birbirini tekfîr etme veya fıskla suçlama vesilesi olup İslâmî vahdet ve birliği bozamaz; ihtilafları halletmenin en iyi yolu, boş ve mantıksız taassuplardan uzak olarak bilimsel müzakereler yapmaktır.</p>



<p>Kur’ânı Kerim şöyle buyuruyor:</p>



<p>Ey inananlar, Allah yolunda savaşa çıktığınız zaman iyi anlayın, dinleyin, size selam verene (ve kendisini sizinle aynı dinden bilene), dünya hayatının geçici menfaatini gözeterek, &#8220;Sen mümin değildin!&#8221; demeyin.<a href="#_ftn10"><strong>[10]</strong></a></p>



<p>Hz. Resuli Ekrem (s.a.a), İslâm&#8217;ın temellerini beyan ederek bir Müslüman&#8217;ın, başka bir Müslüman&#8217;ı günah işlemesinden dolayı tekfîr etmeye veya onu müşrik saymaya hakkı olmadığını vurgulamaktadır.<a href="#_ftn11">[11]</a></p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p><a href="#_ftnref1">[1]</a>&#8211; Mücâdele, 22</p>



<p><a href="#_ftnref2">[2]</a>&#8211; Hucurât, 14</p>



<p><a href="#_ftnref3">[3]</a>&#8211; Neml, 14</p>



<p><a href="#_ftnref4">[4]</a>&#8211; <em>Sahîh-i Buhârî</em>, iman kitabı, s.10; <em>Sahîh-i Müslim</em>, c.7, Fezâil-i Ali babı, s.17.</p>



<p><a href="#_ftnref5">[5]</a>&#8211; <em>Bihâru&#8217;l-Envâr</em>, c.66, s.16, iman ve küfür kitabı, Şeyh Saduk&#8217;un <em>Meâniu&#8217;l-Ahbâr</em> kitabından naklen. Bu rivayetin senedi sahihtir.</p>



<p><a href="#_ftnref6">[6]</a>&#8211; Usûl-i Kâfî, c.2, s.33, 2. hadis.</p>



<p><a href="#_ftnref7">[7]</a>&#8211; <em>Uyûn-u Ahbâr-i Rızâ</em>, c.1, s.226.</p>



<p><a href="#_ftnref8">[8]</a>&#8211; <em>Sahîh-i Buhârî</em>, c.1, s.16, Kitabu&#8217;l-İman: <em>&#8220;Allah&#8217;tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed&#8217;in O&#8217;nun kulu ve elçisi olduğuna inanıp namaz kılmak, zekât vermek, hac yapmak ve ramazan ayı orucunu tutmak.&#8221;</em></p>



<p><a href="#_ftnref9">[9]</a>&#8211; Allah&#8217;ın birliğine, Hz. Resulullah&#8217;ın (s.a.a) risaletine ve kıyamet gününe iman gibi, iman ve küfrün, onları kabul veya reddetmeye bağlı olduğu şeyler.</p>



<p><a href="#_ftnref10">[10]</a>&#8211; Nisâ, 94</p>



<p><a href="#_ftnref11">[11]</a>&#8211; <em>&#8220;Bir günahtan dolayı onları tekfîr etmeyin ve onlara karşı, müşriktir de demeyin.&#8221;Kenzu&#8217;l-Ummâl</em>, c.1, s.30.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/iman-kufur-bidat-takiyye-tevessul-beda/">İman, Küfür, Bidat, Takiyye,  Tevessül, Beda…</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/iman-kufur-bidat-takiyye-tevessul-beda/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ölümden Sonraki Hayat</title>
		<link>https://www.caferilik.com/olumden-sonraki-hayat/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/olumden-sonraki-hayat/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Jun 2020 12:21:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mead]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.islamex.com/?p=4679</guid>

					<description><![CDATA[<p>103. &#160; İlahî dinlerin tümü, ahiret yurduna inanmanın gerekliliğinde görüş birliği içerisindedirler. Bütün peygamberler, tevhide davet ederken mead ve ölümden sonraki hayattan bahsetmiş ve ahiret yurduna imanı, programlarının temeli kılmışlardır. Bu esas üzerine, kıyamete inanmak İslâm&#8217;a imanın temel rükünlerindendir. Mead konusu, her ne kadar Tevrat ve İncil&#8217;de -İncil&#8217;de daha açık bir şekilde- söz konusu edilmişse [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/olumden-sonraki-hayat/">Ölümden Sonraki Hayat</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><a>103. &nbsp;</a></p>



<p>İlahî dinlerin tümü, ahiret yurduna inanmanın gerekliliğinde görüş birliği içerisindedirler. Bütün peygamberler, tevhide davet ederken mead ve ölümden sonraki hayattan bahsetmiş ve ahiret yurduna imanı, programlarının temeli kılmışlardır. Bu esas üzerine, kıyamete inanmak İslâm&#8217;a imanın temel rükünlerindendir. Mead konusu, her ne kadar Tevrat ve İncil&#8217;de -İncil&#8217;de daha açık bir şekilde- söz konusu edilmişse de, Kur’ânı Kerim bu konunun üzerinde diğer semavî kitaplardan daha fazla durmuş ve ayetlerinin büyük bir bölümünü ona ayırmıştır. Kur’ânı Kerim&#8217;de kıyamet çeşitli isimlerle anılmıştır; örneğin yevmu&#8217;l-kıyâme = kıyamet günü, yevmu&#8217;l-âhire = ahiret günü, yevmu&#8217;l-hesab = hesap günü, yevmu&#8217;l-be&#8217;s = diriliş günü vs… Buna bu kadar önem verilmesinin nedeni, kıyamete inanmayan birinin iman ve dindarlığının hiçbir yararı olmayacağını vurgulamak içindir.</p>



<p><a>104. &nbsp;</a></p>



<p>İslâm filozofları ve mütekellimler, Kur’ânı Kerim&#8217;den ilham alarak mead ve ölümden sonraki hayatın gerekliliği konusunda çeşitli deliller getirmişlerdir. İşte bu nedenle Kur&#8217;ânı Kerim&#8217;in bazı delillerine değinmemiz uygun olacaktır:</p>



<p>a) Allah Teâlâ mutlak haktır; onun fiili de mutlak hak olup her türlü batıl ve boş işten münezzehtir. Amaçlı ve ebedî bir hayat olmaksızın, beşerin yaratılışı abes ve boş bir şeydir. Nitekim Kur’ânı Kerim, <strong>&#8220;Bizim sizi boş yere, bir oyun ve eğlence olarak yarattığımızı ve sizin bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sandınız?!&#8221;<a href="#_ftn1"><strong>[1]</strong></a></strong> buyurmaktadır.</p>



<p>b) İlahî adalet, mükâfat ve ceza konusunda iyi kişilerle kötülere eşit davranılmamasını gerektirmektedir. Buna rağmen dünya hayatında, mükâfatlandırma ve cezalandırma konusunda adaletin tam anlamıyla gerçekleşmesinin imkânsız olduğunu görmekteyiz. Çünkü her iki grubun kaderi birbirine düğümlenmiştir ve bunların birbirinden ayrılması imkânsızdır. Diğer bir taraftan, bazı iyi ve kötü işlerin, bu dünyanın kapasitesine sığmayacak kadar büyük mükâfat ve cezaları vardır; örneğin, biri ömür boyu Allah yolunda cihat ve mücadele ettikten sora can veriyor ve diğeri çok sayıda hakperest mazlum kişileri öldürüyor. Dolayısıyla, ilâhî adaletin sonsuz imkânlar alanında gerçekleşmesi için başka bir âleme gerek vardır; nitekim Kur’ânı Kerim şöyle buyuruyor:</p>



<p>Yoksa biz, inanıp iyi işler yapanları, yeryüzünde bozgunculuk yapanlar gibi mi tutacağız? Yoksa korunanları yoldan çıkanlar gibi mi tutacağız?!<a href="#_ftn2"><strong>[2]</strong></a></p>



<p>Hepinizin dönüşü, O&#8217;nadır. Bu, Allah&#8217;ın gerçek olarak verdiği sözdür. O, yaratmağa başlar, sonra (öldürür ve) inanıp iyi işler yapanlara adaletle karşılık vermek için (yeniden yaratır). İnkâr edenlere gelince, küfürlerinden dolayı onlara kaynar sudan bir içki ve acı bir azab vardır.<a href="#_ftn3"><strong>[3]</strong></a></p>



<p>c) Beşerin bu dünyada yaratılışı değersiz bir zerreden başlar ve tedricen cismî kemal derecelerini kat eder. Sonra öyle bir noktaya varır ki bedenine ruh üfürülür ve Kur’ânı Kerim, bu seçkin varlığın yaratılışının mükemmelliğini göz önünde bulundurarak âlemin yaratıcısını &#8220;yaratanların en güzeli&#8221; olarak adlandırır; sonra ölümün gelip çatmasıyla dünya evinden önceki merhalenin kemali olan ahiret yurduna göçer. Kur’ânı Kerim&#8217;de buna şöyle işaret edilmektedir: <strong></strong></p>



<p>Sonra onu bambaşka bir yaratık yaptık. Yaratanların en güzeli Allah, ne yücedir. Sonra siz, bunun ardından öleceksiniz. Sonra siz kıyamet günü muhakkak dirileceksiniz.<a href="#_ftn4"><strong>[4]</strong></a></p>



<p>Ayetin akışı, beşerin değersiz bir zerreden yaratılışıyla tekrar dirilişi arasında bağlantı olduğunu gösteriyor.</p>



<p><a>105. &nbsp;</a></p>



<p>Kur’ânı Kerim&#8217;in nazil olduğu asırda, kıyameti inkâr edenler birtakım eleştirilerde bulunuyorlardı; Kur’ânı Kerim çeşitli yerlerde bu eleştirileri reddederek kıyametin varlığının delillerini ortaya koymuştur. Burada bunlardan bazılarına değiniyoruz:</p>



<p>a) Bazen Allah&#8217;ın mutlak gücüne dayanarak şöyle buyurmaktadır:</p>



<p>Dönüşünüz Allah&#8217;adır. O, her şeyi yapacak güçtedir.<a href="#_ftn5"><strong>[5]</strong></a></p>



<p>b) Bazen, insanları ilk kez yaratmaya gücü yeten kimsenin, onları yeniden yaratmaya da aciz olmayacağına değinmektedir. Örneğin, kıyameti inkâr edenleri, <strong>&#8220;Kim bizi (dünya hayatına) geri döndürecek,</strong> <strong>diyecekler.&#8221;</strong> diye eleştirmekte ve sonra şöyle cevap vermektedir: <strong>&#8220;De ki: Sizi ilk defa yaratan (döndürür).&#8221;<a href="#_ftn6"><strong>[6]</strong></a></strong></p>



<p>c) Bazı yerlerde, insanın dirilişini, yerin kış uykusuna daldıktan sonra ilkbaharda dirilişine benzeterek şöyle buyuruyor: Yere su indirdiğimiz zaman, titreşir, kabarır ve güzel bitkiler bitirir. Sürekli tekrarlanan bu doğal gerçeğe işaret ettikten sonra kıyameti söz konusu ederek şöyle buyuruyor:</p>



<p>O, ölüleri diriltir.<a href="#_ftn7"><strong>[7]</strong></a></p>



<p>d) &#8220;İnsan ölüp bedeni çürüyerek toprağa karıştıktan sonra, dağılan azaları tekrar nasıl tanınacak da önceki beden gibi bir beden oluşturacak&#8221; eleştirisine karşı Kur’ânı Kerim, Allah Teâlâ&#8217;nın kapsamlı ilmine dayanarak buyuruyor ki:</p>



<p>Elbette yaratır. O, çok bilen yaratıcıdır.<a href="#_ftn8"><strong>[8]</strong></a></p>



<p>Başka bir yerde de kapsamlı ilimden şöyle bahseder:</p>



<p>Biz yerin, Onlar(ın cesetlerin)den ne eksilttiğini bilmişizdir. Yanımızda (her şeyi) zapteden bir kitap vardır.<a href="#_ftn9"><strong>[9]</strong></a></p>



<p>e) Bazen insanın, ölümden sonra çürüyerek toprağa dönüşecek olan, sadece cismî ve maddî uzuvlar mecmuası olduğu sanılmaktadır. Öyleyse bu durumda, bu kişiyle, kıyamet günü dirilecek olan kişinin aynı insan olduğu nasıl söylenebilir? Başka bir tabirle, bu iki bedenin birliğinin koruyucusu nedir?</p>



<p>Kur’ânı Kerim kâfirlerin, <strong>&#8220;Biz yerde (toprağa karışıp) kaybolduktan sonra, yeni bir yaratılış içinde mi olacağız?&#8221;<a href="#_ftn10"><strong>[10]</strong></a></strong> dediklerini naklederek, onlara cevap olarak buyuruyor ki:</p>



<p>De ki: Üzerinize vekil edilen ölüm meleği, canınızı alır, sonra Rabbinize döndürülürsünüz.<a href="#_ftn11"><strong>[11]</strong></a></p>



<p>Bu ayetteki &#8220;teveffa&#8221; kelimesi &#8220;almak&#8221; anlamındadır. Bu tabirden, ölünce, yerde kalan ve toprağa defnedilen şey (beden) dışında, ölüm meleğinin aldığı başka bir şeyin (ruh) daha olduğu anlaşılmaktadır.</p>



<p>Bu durumda, Kur’ânı Kerim&#8217;in cevabının anlamı şudur: Bu iki bedenin kişilik ve birliğini koruyacak olan şey (uzuvların birliği dışında), &#8220;dönüş&#8221;ün &#8220;başlangıç&#8221;ın aynısı olmasına neden olan, ölüm meleği tarafından alınan ruhtur.</p>



<p>Bu ve benzeri ayetlerden, kıyamet gününde haşredilen insanın, dünyadaki insanın bizzat kendisi olduğu; mükâfat ve cezanın, bunları hak eden kişiye ulaşacağı anlaşılmaktadır. Başka bir ayette de Kur’ânı Kerim bu birliği vurgulayarak şöyle buyurmaktadır:</p>



<p>De ki: &#8220;Onları ilk defa yaratan diriltecek. O, her yaratmayı bilir.&#8221;<a href="#_ftn12"><strong>[12]</strong></a></p>



<p><a>106. &nbsp;</a></p>



<p>Kur’ânı Kerim ayetleri ve hadisler, insanların meadının hem cismanî, hem de ruhanî olduğunu göstermektedir. Cismanî meaddan maksat; bedenin ahiret yurdunda haşredilip tekrar ona nefsin verilmesi, beden ve duyu organları olmaksızın gerçekleşmeleri mümkün olmayan kısmî ve hissedilir mükâfat ve cezalar, lezzet ve acıların gerçekleşmesidir.</p>



<p>Ruhanî meaddan maksat ise; hissedilir mükâfat ve cezaların, kısmî ve cismanî lezzet ve acıların dışında, iyi ve kötü kişiler için ruhun hissedip algılamakta beden ve duyu organlarına ihtiyacı olmadığı birtakım ruhî mükâfat ve cezaların da verilmesidir. (Allah&#8217;ın rızası gibi) Kur’ânı Kerim hissî mükâfatları sıraladıktan sonra şöyle buyuruyor:</p>



<p>Allah&#8217;ın (onlardan) razı olması ise hepsinden büyüktür. İşte büyük başarı budur.<a href="#_ftn13"><strong>[13]</strong></a></p>



<p>Veya aynen öldürücü hasret ve üzüntü gibi; nitekim şöyle buyuruyor:</p>



<p>Onları hasret gününe karşı uyar ki, o zaman kendileri (her şeyden) habersiz bir hâlde inanmamakta ısrar ederlerken iş bitmiş olur.<a href="#_ftn14"><strong>[14]</strong></a></p>



<p><a>107. &nbsp;</a></p>



<p>Ölüm, hayatın son bulması demek olmayıp, bir evden başka bir eve göçtür; bu ev kıyamet ve bekâ yurdundan ibaret olan ebedî mekândır. Ayrıca dünya ile kıyamet arasında, &#8220;berzah&#8221; denilen başka bir yurt daha vardır ki, insan ölümden sonra bir süre orada kalır. Berzah hayatının gerçeği bizim için açık olmayıp, onun hakkındaki bilgimiz, Kur’ânı Kerim ve rivayetlerin bize bildirdiği kadardır. Bu konuda Kur’ânı Kerim&#8217;in bazı kılavuzlukları şöyledir:</p>



<p>a) Bir müşrikin ölümü gelip çatınca, &#8220;Allah&#8217;ım!&#8221; der, &#8220;Yapmadığım vazifeleri yerine getirmem için beni geri çevir.&#8221; Bunun üzerine ona şöyle hitap edilir: &#8220;Asla! Bu ancak onun söylediği (olmayacak) bir laftır.&#8221; Daha sonra buyuruyor ki:</p>



<p>Önlerinde ta dirilecekleri (kıyamet) gün(ün)e kadar, bir perde var.<a href="#_ftn15"><strong>[15]</strong></a></p>



<p>Yukarıdaki ayet, insanların ölümden sonra da bir gerçekleri olduğunu; fakat bir engelin onların dünyaya dönmesine mani olduğunu anlatmak istiyor.</p>



<p>b) Şehitler hakkında buyuruyor ki:</p>



<p>Allah yolunda öldürülenlere, &#8220;ölüler&#8221; demeyin; hayır, onlar diridirler; ama siz farkında olmazsınız.<a href="#_ftn16"><strong>[16]</strong></a></p>



<p>Başka bir ayette, Allah yolunda şehit olanlar için bazı hayat belirtileri sıralanmakta ve şöyle buyrulmaktadır:</p>



<p>Allah&#8217;ın, keremiyle kendilerine verdiklerinden sevinirler ve arkalarından henüz (şehit olup) kendilerine yetişemeyenlere de korku olmadığını ve onların da üzüntüye uğramayacaklarını müjdelerler.<a href="#_ftn17"><strong>[17]</strong></a></p>



<p>(Maksat, ahiret azabından dolayı korkunun ve dünya amelleri nedeniyle üzüntünün olmayışıdır.)</p>



<p>c) Günahkârlar, özellikle Firavunoğulları hakkında, kıyamet gelip çatmadan önce her sabah ve akşamleyin onların ateşe sunulduklarını ve kıyamet gününde de en şiddetli azaba tutulacaklarını haber vermektedir; nitekim şöyle buyuruyor:</p>



<p>Ateş! Sabah akşam ona sunulurlar (dünya durdukça azap böyle devam eder). Kıyamet koptuğu gün de, &#8220;Firavun ailesini azabın en çetinine sokun!&#8221; (denilir).<a href="#_ftn18"><strong>[18]</strong></a></p>



<p><a>108. &nbsp;</a></p>



<p>İnsanın berzah hayatının ilk merhalesi bedenden ruhun alınmasıyla başlar. İnsan toprağa verilince, birçok hadisler gereğince, Allah&#8217;ın melekleri, tevhid, nübüvvet ve birtakım itikadî konuları ve din hükümlerini ona sorarlar. Açıktır ki mümin kişinin bu sorulara cevabı, kâfirin verdiği cevaptan farklı olacak ve sonuçta kabir ve berzah müminler için rahmet mazharı, kâfirler ve münafıklar için ise Allah&#8217;ın azab sahnesi olacaktır.</p>



<p>Kabir evinde meleklerin insanı sorguya çekeceği, orada müminlerin ilâhî rahmetin kapsamına gireceği ve kâfirlerin ise azaba uğrayacağı, dinimizin kesin ilkelerindendir ve mezar, gerçekte kıyamete kadar devam edecek olan berzah hayatının başlangıcıdır.</p>



<p>İmamiye uleması, akaid kitaplarında tüm bu söylediklerimizi açıkça vurgulamışlardır. Şeyh Saduk, <em>İ&#8217;tikadât</em> adlı kitabında diyor ki:</p>



<p>Kabirde sorgusual hakkında inancımız, onun hak oluşudur ve kim bu sorulara doğru cevap verirse, Allah&#8217;ın rahmetinin kapsamına girer ve kim de doğru cevap vermezse ilahî azaba uğrar.<a href="#_ftn19">[19]</a></p>



<p>Şeyh Mufîd, <em>Tashîhu&#8217;l–İ&#8217;tikad</em> adlı kitabında şöyle yazıyor:</p>



<p>Resuli Ekrem&#8217;den (s.a.a) nakledilen sahih rivayetlerden, kabirdekilerden dinleri hakkında sorulacağı anlaşılmaktadır ve bazı rivayetler, insanı sorguya çekmekle görevli olan iki meleğin isimlerinin Nakir ve Nekir olduklarını bildirmektedir.</p>



<p>Daha sonra şöyle ekliyor:</p>



<p>İnsanın kabirde sorguya çekilmesi, ölülerin kabirde dirileceklerini ve sonra hayatlarının kıyamet gününe kadar devam edeceğini göstermektedir.<a href="#_ftn20">[20]</a></p>



<p>Hâce Nâsıruddîn Tûsî de, <em>Tecrîdu&#8217;l–İ&#8217;tikad</em> adlı kitabında şöyle kaydeder:</p>



<p>Kabir azabı vuku bulacaktır; çünkü aklen bunun gerçekleşmesi mümkündür; bu konuda nakledilen mütevatir rivayetler de vardır.<a href="#_ftn21">[21]</a></p>



<p>Diğer İslâm mezheplerinin akaid kitaplarına müracaat edildiğinde, bu inancın herkesin ittifak konusu olduğu anlaşılacaktır; kabir azabını inkâr eden tek kişinin Zırar b. Amr olduğu söylenmektedir.<a href="#_ftn22">[22]</a></p>



<p><a>109. &nbsp;</a></p>



<p>Yukarıda geçen açıklamalarımızdan, mead ve kıyamet gerçeğinin; ruhun bedenden ayrıldıktan sonra, dünyada yaptığı amellerinin ahiret yurdunda mükâfat ve cezasını görmek için -Allah&#8217;ın iradesiyle- tekrar aynı bedene dönüşü olduğu anlaşılmış oldu.</p>



<p>Hindu inancının izleyicileri gibi bazıları, semavî dinlerde söz konusu edilen kıyamet anlayışını reddettikleri hâlde, insanların amellerinin karşılığında mükâfatlandırılacaklarını ve cezaya çarptırılacaklarını kabul ederek bunun &#8220;tenasüh&#8221; yoluyla gerçekleşeceğini söyler ve şöyle derler:</p>



<p>Ruh cenine taalluk edip geliştikten sonra tekrar bu dünyaya döner ve çocukluk, gençlik ve yaşlılık dönemini kat eder; ancak önceki hayatında iyi olan kişiler tatlı bir hayat yaşar, geçmişteki hayatlarında kötü olanlar ise tatsız bir yaşam geçirirler.</p>



<p>Tarih boyunca sürekli izleyicileri olan tenasüh inancı, Hinduların temel inançlarından biri sayılmaktadır.</p>



<p>Dikkat edilmesi gerekir ki, nefislerin tümü sürekli olarak tenasüh yolunu kat ederse, artık kıyamete bir gerek kalmaz. Oysa aklî ve naklî deliller, kıyamet inancının zaruriyattan olduğunu vurgulamaktadır ve gerçekte tenasühe inananlar, kıyameti doğru bir şekilde yorumlayamadıkları için onun yerini tenasühle doldurmak istemişlerdir. İslâm açısından, tenasüh inancı küfürdür. Akaid kitaplarımızda bu inancın batıl olduğu ve İslâm itikadıyla bağdaşmadığı ayrıntılı bir şekilde açıklanmıştır; burada, akaid kitaplarımızda bu konuda kaydedilenlere kısaca değinelim:</p>



<p>1- İnsan nefsi ölüm anında bir kemal merhalesine ulaşmıştır. Bu esas üzerine, onun tekrar cenine taalluk etmesi, nefisle beden arasında uyumluluk olmasının gerekliliği hasebiyle, nefsin kemal merhalesinden noksanlığa ve fiiliyetten kuvvete dönmesini gerektirmektedir. Bu ise, varlık âlemine hâkim olan -varlıkların kuvveden fiile doğru kemalî seyri doğrultusundaki- sünnetle çelişmektedir.<a href="#_ftn23">[23]</a></p>



<p>2- Nefsin bedenden ayrıldıktan sonra başka bir bedene taalluk ettiğini kabul edecek olursak, bu konu, bir bedende birden fazla nefsin olmasını ve çifte kişiliği gerektirir. Bu ise, bir kişiliğe sahip olan insanın kendisi konusundaki vicdanî idrakiyle çelişmektedir.<a href="#_ftn24">[24]</a></p>



<p>3- Tenasüh inancı, yaratılış sistemine hâkim olan sünnetle çelişmekle birlikte, zalimler ve çıkarcı kişiler, onu bahane ederek kendilerinin fiilî izzet ve refahlarını, geçmişteki temiz ve iyi hayatlarının; mazlum ve mahrumların bedbahtlığını ise, önceki hayatlarındaki çirkin işlerinin sonucu sayacaklardır! Ve böylece kendilerinin sultaları altındaki toplumda çirkin işlerine, zulüm ve haksızlıklarına kılıf uyduracaklardır.</p>



<p><a>110. &nbsp;</a></p>



<p>Tenasüh konusunun sonunda, iki soruyu cevaplamamız gerekiyor:</p>



<p><strong>Soru 1:</strong> Kur&#8217;ân, geçmiş ümmetlerde meshler -çirkin dönüşümler- olduğunu ve böylece bazı insanların domuz ve maymuna dönüştüğünü vurgulamaktadır:</p>



<p>Onlardan maymun ve domuzlar yapmıştır.<a href="#_ftn25"><strong>[25]</strong></a></p>



<p>Eğer tenasüh batılsa, mesh (insanların hayvanlara dönüşümü) nasıl gerçekleşmiştir?</p>



<p><strong>Cevap:</strong> Meshle, bahsettiğimiz tenasüh birbirinden tamamen farklı şeylerdir. Çünkü tenasühte, ruh, kendi bedeninden ayrıldıktan sonra, &#8220;cenin&#8221;e veya başka birinin bedenine taalluk ediyor; fakat meshde, ruh bedenden ayrılmıyor; zulmeden günahkâr insanın kendisini maymun ve domuz şeklinde görerek ondan ıstırap çekmesi için, sadece bedenin şekil ve biçimi değişiyor.</p>



<p>Başka bir tabirle, günahkâr insanın nefsi; insanî makamdan hayvanî makama düşmüyor. Çünkü eğer böyle olacak olsaydı, meshedilen insanlar, kendilerinin çarptırıldığı ceza ve ıstırabı anlayamazlardı; oysa Kur’ânı Kerim meshi, günahkârlar için cezalandırma olarak tanıtmaktadır.<a href="#_ftn26">[26]</a></p>



<p>Taftazanî bu konuda diyor ki:</p>



<p>Tenasühün gerçeği, ruhun, insanların nefisleri bedenden ayrıldıktan sonra, bu dünyada, diğer bedenlerde tedbir ve tasarruf etmek için onlara taalluk etmesidir; meshte olduğu gibi bedenin şekil değiştirmesi değildir.<a href="#_ftn27">[27]</a></p>



<p>Allâme Tabatabâî de şöyle diyor:</p>



<p>Meshedilen insanlar, beşer ruhlarını koruyarak şeklen mesholan kişilerdir; onların insanî nefsi de mesholup maymun nefsine dönüşmez.<a href="#_ftn28">[28]</a></p>



<p><strong>Soru 2:</strong> Bazıları, ric&#8217;at inancının tenasüh inancından kaynaklandığını sanmışlardır.<a href="#_ftn29">[29]</a> Acaba ric&#8217;at inancı tenasühü gerektirmiyor mu?</p>



<p><strong>Cevap:</strong> Yeri geldiğinde açıklayacağımız gibi, ric&#8217;at, İmamiye ulemasının çoğunun inancına göre, iman ve küfür ehlinden bir grubun ahir zamanda tekrar bu dünyaya dönmesidir; onların dünyaya dönüşü ise, Hz. İsa&#8217;nın (a.s) yaptığı gibi ölülerin diriltilmesi<a href="#_ftn30">[30]</a> ve yüz sene sonra Uzeyr&#8217;in dirilişi<a href="#_ftn31">[31]</a> gibidir. Dolayısıyla, ric&#8217;at inancının tenasühle hiçbir ilişkisi yoktur; ricat konusunu işlerken bu konuda daha fazla bilgi vereceğiz.</p>



<p><a>111. &nbsp;</a></p>



<p>Ulemanın sözlerinde, Kur’ânı Kerim&#8217;i izleyerek &#8220;eşratu&#8217;s-saat&#8221; diye bir meselenin söz konusu edildiğini görmekteyiz. Bundan maksat kıyamet gününün alâmet ve nişaneleridir.</p>



<p>Kıyamet gününün nişaneleri iki kısma ayrılır:</p>



<p>a) Kıyamet günü gelmeden ve varlık âleminin düzeni bozulmadan önce gerçekleşecek olan ve vuku bulduklarında insanların daha yeryüzünde yaşayacakları olaylardır. &#8220;Eşratu&#8217;s-saat&#8221; kelimesi genellikle bu gibi olaylara söylenir.</p>



<p>b) Varlık düzeninin bozulmasına neden olan olaylar: bu olaylar çoğunlukla Tekvîr, İnfitar, İnşikak ve Zelzele surelerinde zikredilmiştir.</p>



<p>Birinci kısım nişaneler özetle şunlardan ibarettir:</p>



<p>1- Son Peygamber&#8217;in (s.a.a) gönderilişi (Muhammed, 18)</p>



<p>2- Ye&#8217;cûc ve Me&#8217;cûc sedlerinin yıkılması (Kehf, 98-99)</p>



<p>3- Gökyüzünü siyah bir dumanın kapsaması (Duhân, 10-16)</p>



<p>4- Hz. İsa&#8217;nın (a.s) inişi (Zuhruf, 57-61)</p>



<p>5- Yerden bir Dabbe (canlı)nin çıkışı (Neml, 82).</p>



<p>Bu nişanelerin ayrıntıları için tefsir ve hadis kitaplarına müracaat edebilirsiniz.</p>



<p>İkinci kısmın nişaneleri hakkında da Kur’ânı Kerim ayrıntılı bir şekilde durumların değişiminden; güneş, ay, denizler, dağlar, yer ve göğün dağılacağından bahsediyor. Kısacası, varlık âleminin düzeninin bozulacağını ve Allah Teâlâ&#8217;nın mükemmel gücünün cilvesi olan başka bir düzenin geleceğini vurguluyor; nitekim buyuruyor ki:</p>



<p>O gün yer başka yerle, gökler de (başka göklerle) değiştirilir. Bütün insanlar tek ve kahredici Allah&#8217;ın huzurunda durur.<a href="#_ftn32"><strong>[32]</strong></a></p>



<p><a>112. &nbsp;</a></p>



<p>Kur’ânı Kerim &#8220;Sûr&#8217;a üfürülüş&#8221; diye bir olaydan bahsetmektedir; bu olay iki merhalede gerçekleşecektir:</p>



<p>a) (Allah&#8217;ın dilediği kimse dışında) yer ve göklerdeki bütün varlıkların ölümüne sebep olan Sûr&#8217;a üfürülüş;</p>



<p>b) Ölülerin dirilip Allah Teâlâ&#8217;nın huzurunda yer almalarına sebep olan Sûr&#8217;a üfürülüş.<a href="#_ftn33">[33]</a></p>



<p>Sûr&#8217;a üflendi, göklerde ve yerde olanlar (korkudan) düşüp bayıldı(lar). Ancak Allah&#8217;ın dilediği kaldı. Sonra ona bir daha üflendi, birden onlar (ölüm uykusundan) kalktılar, (kaderlerine) bakıyorlar.<a href="#_ftn34"><strong>[34]</strong></a></p>



<p>Kur’ânı Kerim, insanların kıyamet gününde haşredilmesi hakkında şöyle buyuruyor:</p>



<p>Gözleri düşkün düşkün (zillet ve dehşet içinde) kabirlerden çıkarlar; tıpkı yayılan çekirgeler gibidirler.<a href="#_ftn35"><strong>[35]</strong></a></p>



<p><a>113. &nbsp;</a></p>



<p>Ölülerin dirilip kıyamet sahnesine getirilmesinden sonra, cennet ve cehenneme girmeden önce, bazı olaylar vuku bulacaktır; Kur’ânı Kerim bu olayları şöyle bildirmiştir:</p>



<p>1- Kişiler, özel bir şekilde amellerinden hesaba çekilecek; örneğin amel defterleri kendi ellerine verilecektir.<a href="#_ftn36">[36]</a></p>



<p>2- Herkesin amel defterinde, küçüklü büyüklü tüm işleri yansıdığı gibi, insanın vücudunun içinden ve dışından şahitler de onun dünyada yaptığı amellere şahitlik edecektir.</p>



<p>Dış şahitler şunlardır: Allah Teâlâ (Âl-i İmrân, 98), her ümmetin peygamberleri (Nahl, 89), Hz. Resuli Ekrem (Nisâ, 41), İslâm ümmetinin seçkinleri (Bakara, 143), Allah&#8217;ın melekleri (Kâf, 18), yeryüzü (Zilzâl, 4-5).</p>



<p>3- İnsanların amellerini hesaplamak için, yukarıda söylediklerimizin dışında, adalet mizanları kurulacak ve herkes hak ettiği şeye tamamen ulaşacaktır. Nitekim şöyle buyurmaktadır:</p>



<p>Kıyamet günü için adalet terazileri kurarız. Hiç kimseye bir haksızlık edilmez. (İnsanın yaptığı iş), bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa onu getiririz. Hesab günü olarak biz yeteriz.<a href="#_ftn37"><strong>[37]</strong></a></p>



<p>4- Rivayetlerden anlaşılıyor ki, kıyamet gününde herkesin geçmesi gereken umumî bir geçit vardır. Bu geçide rivayetlerde &#8220;Sırat&#8221; denmektedir; müfessirler Meryem Suresi&#8217;nin 71-72. ayetlerinin de bunu vurguladığını bildirmişlerdir.<a href="#_ftn38">[38]</a></p>



<p>5- Cennetliklerle cehennemlikler arasında, Kur’ânı Kerim&#8217;in &#8220;hicab&#8221; diye tabir ettiği bir örtü ve engel vardır. Yine kıyamet gününde yüce kişiler, cennetliklerle cehennemlikleri, her birini yüzlerinden tanıyacakları yüksek bir yerde yer alacaklardır:</p>



<p>İki taraf arasında bir perde ve A&#8217;râf üzerinde de hepsini (hem cennettekileri, hem de cehennemdekileri, yüzlerindeki) işaretleriyle tanıyan erkekler vardır.<a href="#_ftn39"><strong>[39]</strong></a></p>



<p>Bu yüce kişiler, bizim rivayetlerimiz gereğince peygamberler ve onların yüce vasileridir.</p>



<p>6- Hesaba çekme işi sona erip kişilerin kaderi belli olunca, Allah Teâlâ &#8220;Livâ-i Muhammed&#8221; denilen sancağı Hz. Resuli Ekrem&#8217;e (s.a.a) verecek ve o hazret de cennetliklerin önünde cennete doğru hareket edecektir.<a href="#_ftn40">[40]</a></p>



<p>7- Çeşitli rivayetlerde, mahşer sahrasında &#8220;Kevser Havuzu&#8221; diye meşhur olan büyük bir havuzun olduğu bildirilmiştir; Hz. Resuli Ekrem (s.a.a) herkesten önce bu havuzun kenarına gelecek; ümmetin kurtuluşa erenleri Hz. Resulullah (s.a.a) ve Ehlibeyt&#8217;i (a.s) vasıtasıyla o havuzdan su içeceklerdir.</p>



<p><a>114. &nbsp;</a></p>



<p>İslâm inançlarından biri de, kıyamet gününde şefaat edicilerin Allah&#8217;ın izniyle şefaat etmesidir. Şefaat, din ve Allah Teâlâ&#8217;yla tamamen bağlarını kesmeyen ve bazı günahlara bulaşmış oldukları hâlde, şefaat edicilerin şefaatinin bereketiyle tekrar Allah&#8217;ın rahmetinin kapsamına girmeye kabiliyeti olan kimseler hakkında gerçekleşecektir. Şefaat inancı Kur&#8217;ân ve sünnetten alınmıştır; örnek olarak bunlardan bazılarına değiniyoruz:</p>



<h2><a>a) Kur’ânı Kerim&#8217;de Şefaat</a></h2>



<p>Kur’ânı Kerim ayetleri, kıyamet gününde &#8220;şefaat&#8221; olgusunun varlığını kabul ederek şefaatin Allah Teâlâ&#8217;nın izin ve rızasına bağlı olduğunu vurgular:</p>



<p>(Allah&#8217;ın) razı olduğundan başkasına şefaat edemezler.<a href="#_ftn41"><strong>[41]</strong></a></p>



<p>Başka bir ayette ise buyuruyor ki:</p>



<p>O&#8217;nun izni olmadan hiç kimse şefaat edemez.<a href="#_ftn42"><strong>[42]</strong></a></p>



<p>Dolayısıyla, şefaat inancı (tabii ki Allah&#8217;ın izniyle) Kur&#8217;ânı Kerim açısından kesin bir şeydir.</p>



<p>Şimdi kimlerin şefaat edeceklerine bakalım:</p>



<p>Bazı ayetlerden meleklerin de şefaatçilerden oldukları anlaşılmaktadır:</p>



<p>Göklerde nice melekler var ki onların şefaati hiçbir işe yaramaz. Meğer Allah&#8217;ın (kurtuluşa ermesini) dilediği ve razı olduğu kimseye izin verildikten sonra olsun (Ancak o zaman şefaatin faydası olur).<a href="#_ftn43"><strong>[43]</strong></a></p>



<p>Müfessirler, <strong>&#8220;Belki böylece Rabbin seni, övülmüş bir makama ulaştırır.&#8221;<a href="#_ftn44"><strong>[44]</strong></a></strong> ayetinin tefsirinde, övülmüş makamdan maksadın, Hz. Resulullah (s.a.a) için şefaat makamı olduğunu söylemişlerdir.<a href="#_ftn45">[45]</a></p>



<h2><a>b) Hadislerde Şefaat</a></h2>



<p>Kur’ânı Kerim dışında hadis kitaplarında da şefaat hakkında Hz. Resuli Ekrem&#8217;den (s.a.a) birçok hadisler rivayet edilmiştir; onlardan bazıları şöyledir:</p>



<p>1- Hz. Resuli Ekrem (s.a.a) şöyle buyuruyor:</p>



<p>Şefaatim ancak ümmetimden büyük günahlar işleyenlere ulaşacaktır.<a href="#_ftn46">[46]</a></p>



<p>Zahiren, şefaatin büyük günahlar işleyenlere has kılınmasının nedeni, Allah Teâlâ&#8217;nın Kur’ânı Kerim&#8217;de açıkça, &#8220;İnsanlar büyük günahlardan sakınacak olurlarsa, onları affedeceğim.&#8221;<a href="#_ftn47">[47]</a> diye vaat etmesinden dolayı, artık şefaat ve benzerlerine gerek kalmayışıdır.</p>



<p>2- Yine buyuruyor ki:</p>



<p>-Allah Teâlâ tarafından- bana beş şey verildi -ve bu cümleden- bana şefaat verildi de ben onu ümmetim için saklıyorum. Benim şefaatim Allah&#8217;a şirk koşmayanlar hakkında olacaktır.<a href="#_ftn48">[48]</a></p>



<p>Mahşerde Hz. Resuli Ekrem (s.a.a) dışında (Ehlibeyt İmamları, ulema ve şehitler gibi) kimlerin şefaat edecekleri ve yine kimlere şefaat edileceği hakkında bilgi edinmek isteyenler akaid, kelâm ve hadis kitaplarına bakabilirler.</p>



<p>Ayrıca dikkat edilmesi gerekir ki, şefaat inancı -ve yine tövbenin kabul oluşu- kişilerin günahlarını sürdürmelerine neden olmamalı; aksine bir ümit kaynağı olmalı ve insanlar affedilmek ümidiyle doğru yola dönmeli ve artık iş işten geçtiğini sanarak hiçbir zaman doğru yola dönmeyi düşünmeyen ümitsizliğe katılanlar gibi olmamalılar.</p>



<p>Yukarıdaki açıklamalarımızdan yine şu anlaşılıyor ki, şefaatin açık etkisi, bazı günahların bağışlanmasıdır; dolayısıyla bazı İslâm fırkalarının (örneğin Mutezile&#8217;nin) dediği gibi, onun etkisi, sadece haklarında şefaat edilenlerin makamlarının yükselmesiyle sınırlı değildir.<a href="#_ftn49">[49]</a></p>



<p><a>115. &nbsp;</a></p>



<p>Dediğimiz gibi, &#8220;ahirette Allah&#8217;ın izni dairesinde şefaat ilkesi&#8221;ne inanç kesin İslâm akaidindendir ve hiç kimsenin onu zedelemeye hakkı yoktur. Şimdi bakalım, acaba bu dünyada da, Hz. Resuli Ekrem (s.a.a) gibi şefaatçilerden şefaat istenilebilir mi; başka bir tabirle, acaba insanın, &#8220;Ya Resulallah! Allah Teâlâ&#8217;nın huzurunda benim hakkımda şefaatçi ol (Ey Allah&#8217;ın nezdinde saygın olan! Allah&#8217;ın nezdinde bana şefaatçi ol)&#8221; demesi doğru mudur?</p>



<p>Bu konunun meşruiyetinde, sekizinci asra kadar bütün Müslümanlar tarafından ittifak edilmekteydi ve sadece sekizinci asrın ikinci yarısından bu yana bazı kişiler buna muhalefet ederek bunu caiz görmediler; oysa Kur’ânı Kerim ayetleri, muteber nebevî hadisler ve Müslümanların süregelen sireti bunun caiz olduğuna tanıklık etmektedir. Çünkü şefaatçilerin şefaati, gerçekte, onların kişiler hakkında dualarıdır ve mümin bir kişiden bile dua talebinde bulunmak kesinlikle caiz ve iyi bir iştir.</p>



<p>İbn Abbâs&#8217;ın Hz. Resuli Ekrem&#8217;den (s.a.a) naklettiği hadisten, müminin şefaatinin, onun diğerleri hakkındaki duası olduğu apaçık bir şekilde anlaşılıyor: &#8220;Bir Müslüman ölür de kırk muvahhit mümin ona cenaze namazı kılarsa, Allah Teâlâ, onun hakkında onların şefaatini kabul eder.&#8221;<a href="#_ftn50">[50]</a> Çünkü cenaze namazı kılarken kırk müminin şefaati, onun hakkında duadan başka bir şey değildir.</p>



<p>Tarih sayfalarına baktığımızda, Hz. Resulullah&#8217;ın (s.a.a) sahabesinin, o hazretin hayatında, O&#8217;ndan şefaat istediklerini görmekteyiz. Tirmizî, Enes b. Mâlik&#8217;ten şöyle nakleder:</p>



<p>Resulullah&#8217;tan (s.a.v) kıyamet gününde benim hakkımda şefaat etmesini istedim. O hazret, <em>&#8220;Böyle yapacağım.&#8221;</em> buyurdu. Bunun üzerine, &#8220;Seni nerede bulayım?&#8221; diye sordum. Hazret, <em>&#8220;Sırat köprüsünün kenarında.&#8221;</em> cevabını verdi.<a href="#_ftn51">[51]</a></p>



<p>Şefaat dilemenin gerçekte, şefaatçi olacak kişiden dua talebinde bulunmaktan başka bir şey olmadığını dikkate alarak, bunun örneklerinin peygamberlerin döneminde vuku bulmuş olduğunu Kur’ânı Kerim&#8217;den anlamak mümkündür:</p>



<p>1- Yakuboğulları, zulümleri ortaya çıktıktan sona babalarından, Allah Teâlâ&#8217;dan kendileri hakkında bağışlanma talebinde bulunmasını istediler. Hz. Yakub da onların isteğini kabul ederek belirlenen zamanda vaadini yerine getirdi.<a href="#_ftn52">[52]</a></p>



<p>2- Kur’ânı Kerim buyuruyor ki: Kendi haklarında zulmeden Müslümanlar, Hz. Resulullah&#8217;ın (s.a.a) yanına gelerek ondan, kendileri için Allah&#8217;tan bağışlanma dilemesini istedikten sonra, kendileri bağışlanma diler ve Peygamber de onlar hakkında Allah&#8217;tan bağışlanma isterse, Allah Teâlâ tövbelerini kabul eder ve onları rahmetinin kapsamına alır.<a href="#_ftn53">[53]</a></p>



<p>3- Yine münafıklar hakkında şöyle buyuruyor: Onlara, &#8220;Gelin de Peygamber&#8217;den sizin hakkınızda bağışlanma dilemesini isteyin&#8221; denildiğinde, itaat etmez ve başkaldırırlar.<a href="#_ftn54">[54]</a> Açıktır ki, mahiyeti bakımından şefaat talebiyle aynı şey olan Hz. Resulullah&#8217;tanm (s.a.a) bağışlanma dilemekten yüz çevirmek, nifak ve istikbarın nişanesi; doğal olarak bağışlanma dilemek de iman ve Allah&#8217;ın huzurunda teslimiyetin nişanesidir.</p>



<p>Maksadımız, şefaat talebinde bulunmanın caiz ve meşru oluşunu ispatlamak olduğu için, bu ayetlerde, şefaat edecek kişinin diri olmayışı amacımıza bir zarar vermez; hatta eğer bu ayetin ölüler hakkında değil, sadece diriler hakkında nazil olduğu farz edilse bile, yine maksadımıza bir zarar vermez. Çünkü eğer dirilerden şefaat talebinde bulunmak şirk değilse, doğal olarak ölüden şefaat talebinde bulunmak da şirk değildir. Çünkü şefaatçinin yaşaması veya ölmüş olması, tevhid ve şirkin ölçüsü değildir; kutsal ruhlardan şefaat talebinde bulunurken gerekli olan tek şey, onların duymasıdır; biz tevessül konusunda, bu ilişkinin varlığını ve yararlı olduğunu ispatlayacağız.</p>



<p>Burada, müminlerin ve muvahhidlerin peygamberlerden ve Allah&#8217;ın velilerinden şefaat talebinde bulunmalarıyla, putperestlerin kendi putlarından şefaat ummaları arasında temel bir fark vardır. Çünkü muvahhidler, iki temel konudan kesin emin olarak şefaat talebinde bulunurlar:</p>



<p>1- Şefaat makamı, Allah&#8217;a has ve O&#8217;nun iradesinde olan bir makamdır; nitekim şöyle buyuruyor:</p>



<p>De ki: &#8220;Bütün şefaat Allah&#8217;ındır.&#8221;<a href="#_ftn55"><strong>[55]</strong></a></p>



<p>O&#8217;nun izni olmadan, O&#8217;nun yanında kim şefaat eder?!<a href="#_ftn56"><strong>[56]</strong></a></p>



<p>2- Muvahhitlerin kendilerinden sığınma istedikleri şefaatçiler, Allah&#8217;a yakın olmalarından dolayı duaları kabul olan O&#8217;nun hâlis kullarıdır.</p>



<p>Bu iki şarta dikkat edildiğinde, şefaat konusunda muvahhitlerle biset asrının müşrikleri arasındaki temel fark anlaşılacaktır:</p>



<p><strong>Birincisi:</strong> Müşrikler, onların şefaatinin geçerli olması için hiçbir şart ve kaydı kabul etmiyorlardı; sanki Allah Teâlâ kendi hakkını kör ve sağır putlara bırakmıştı! Oysa muvahhitler, Kur’ânı Kerim&#8217;in kılavuzluğuyla, şefaat makamını sürekli Allah&#8217;a has bilmekte ve şefaatçilerin şefaatinin kabul olmasını Allah&#8217;ın izin ve rızasına bağlı kabul etmektedirler.</p>



<p><strong>İkincisi:</strong> Hz. Resulullah (s.a.a) döneminin müşrikleri kendi elleriyle yapmış oldukları mabutları kendi rab ve ilahları sanarak, beyinsizliklerinden dolayı, bu cansız varlıkların, varlık âleminin yaratılış ve yönetiminde bir payı olduğunu sanmaktaydılar! Oysa muvahhitler, peygamberler ve imamları Allah&#8217;ın seçkin kulları sayarak sürekli &#8220;… O&#8217;nun kulu ve elçisi&#8221; ve &#8220;…Allah&#8217;ın salih kulları&#8221; sözünü dillerinden düşürmezler; gerçekten de bu ikisi arasında pek büyük fark vardır!</p>



<p>Dolayısıyla, müşriklerin putlardan şefaat dilemelerini reddeden ayetlere dayanarak, İslâm dininde şefaat olduğunu reddetmek, tamamen temelsiz bir mugalâta ve yersiz bir kıyaslamadır.</p>



<p><a>116. &nbsp;</a></p>



<p>İslâm -hatta bütün semavî dinlerin- öğretilerinden biri de, tövbe kapısının günahkâr kulların yüzüne açık olmasıdır. Günahkâr insan, yapmış olduğu çirkin bir işten gerçekten pişman olduğu zaman, ruhunu Allah&#8217;a yöneliş ve O&#8217;nun huzurunda tazarru sarar ve samimi bir kalple artık o çirkin amele yaklaşmamaya karar verir. Allah Teâlâ da, kelam ve tefsir kitaplarında açıklanan şartlarla onun tövbesini kabul eder. Kur’ânı Kerim şöyle buyurmaktadır:</p>



<p>Ey müminler, topluca Allah&#8217;a tövbe edin ki kurtuluşa eresiniz.<a href="#_ftn57"><strong>[57]</strong></a></p>



<p>Tövbe ve şefaat inancının eğitimdeki etkilerinden haberi olmayanlar, bu ikisinin kapısının günahkârların yüzüne açık oluşunun, bir nevi onları günaha teşvik olduğunu sanırlar. Oysa onlar insanlardan birçoklarının, herkesin bir şekilde bazı günahlara bulaştığından ve hayatı boyunca günaha yaklaşmayan çok az kişinin bulunduğundan gafildirler: &#8220;Söyle, bu dünyada günah işlemeyen kim var?&#8221; Dolayısıyla, eğer tövbe (ve şefaat) kapısı insanların üzerine açık olmazsa, geri kalan ömürlerinde günahlardan uzaklaşarak tertemiz bir yol kat etmek isteyenler, kendi kendilerine, &#8220;Nasıl olsa işlediğimiz günahlardan dolayı cezalandırılıp cehenneme gideceğiz; öyleyse neden ömrümüzün bu geri kalan kısmında nefsimizin isteklerini tatmin ederek, meşru olmayan lezzetler içinde daha fazla yüzmeyelim?!&#8221; diyecekler. Böylece, tövbe kapısının kapalı olması nedeniyle, Allah&#8217;ın rahmetinden ümit kesmek, ağzını açan bir ejderha gibi insanları yutuverecektir.</p>



<p>İslâm dininde, tövbenin kabul olmasının, din önderleri ve İslâmî bilimler araştırmacıları tarafından hakkında ayrıntılı bir şekilde bahsedilen birtakım şartları olduğunu göz önünde bulundurduğumuz zaman, tövbe ilkesinin olumlu etkileri daha fazla açıklık kazanmaktadır.</p>



<p>Kur’ânı Kerim, tövbe hakkında apaçık ve net bir şekilde şöyle buyuruyor:</p>



<p>Rabbiniz rahmeti kendi üzerine farz kıldı. Sizden kim, bilmeyerek bir kötülük yapar da sonra ardından tövbe eder, uslanırsa; muhakkak ki O, bağışlayan, esirgeyendir.<a href="#_ftn58"><strong>[58]</strong></a></p>



<p><a>117. &nbsp;</a></p>



<p>Akıl ve rivayetler, kıyamet gününde her insanın, yapmış olduğu iyi amellerin mükâfatını göreceğine şahitlik etmektedir. Kur’ânı Kerim şöyle buyuruyor:</p>



<p>Kim bir zerre ağırlığınca hayır yapmışsa onu görür.<a href="#_ftn59">[59]</a></p>



<p>Yine şöyle buyuruyor:<strong></strong></p>



<p>Ve çalışması da yakında görülecektir. Sonra ona tastamam karşılığı verilecektir.<a href="#_ftn60"><strong>[60]</strong></a></p>



<p>Yukarıdaki ayetlerden anlaşılıyor ki, insanın çirkin amelleri, onun iyi amellerini yok etmez. Buna rağmen bilinmesi gerekir ki, bazı özel günahları (küfür ve şirk gibi) işleyenler veya mürtet olanların amelleri boşa çıkarılacak, sonuçta iyi amelleri zayi olacak ve ahirette ebedî azaba tutulacaktır; nitekim Kur’ânı Kerim şöyle buyuruyor:</p>



<p>Sizden kim dininden döner ve kâfir olarak ölürse, işte onların bütün yaptıkları dünyada da, ahirette de boşa çıkmıştır ve onlar, ateş halkıdır, orada sürekli kalacaklar.<a href="#_ftn61"><strong>[61]</strong></a></p>



<p>Bu söylediklerimizi göz önünde bulundurarak, iman eden her insan ahiret yurdunda iyi ve kötü işlerinin karşılığını görecektir; ancak Kitap ve sünnette insanın iyi amellerinin boşa çıkarılması olarak addedilen mürtet olması ve benzeri günahları işlemesi durumunda iyi amellerinin karşılığını göremez.</p>



<p>Son olarak şu noktayı da hatırlatalım: Her ne kadar Allah Teâlâ iyi işler hakkında müminlere mükâfat vereceğini vaat edip diğer taraftan kötü işler için de onları cezalandıracağını bildirmişse de, aklın hükmü bakımından bu ikisi -mükâfat ve ceza- birbirinden tamamen farklı şeylerdir. Çünkü mükâfat vaadine uymak aklî bir ilkedir ve ona aykırı davranmak çirkindir. Fakat cezalandırma vaadi böyle değildir; çünkü cezalandırmak, cezalandıranın hakkıdır ve o da kendi hakkından geçebilir.</p>



<p>İşte bu nedenle bazı iyi işlerin, kötü işlerin çirkinliklerini örtmesi gayet doğaldır ve buna &#8220;tekfîr=kefâret vermek&#8221; denir.<a href="#_ftn62">[62]</a> Kur’ânı Kerim&#8217;de bazı iyi ameller kötü amellerin kefareti sayılmıştır; bunlardan biri, kişinin büyük günahlardan sakınmasıdır. Nitekim şöyle buyurmaktadır:</p>



<p>Eğer size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız, sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi güzel bir yere sokarız.<a href="#_ftn63"><strong>[63]</strong></a></p>



<p>Tövbe<a href="#_ftn64">[64]</a> ve gizlice verilen sadaka<a href="#_ftn65">[65]</a> gibi amellerin böyle bir etkisi vardır.</p>



<p><a>118. &nbsp;</a></p>



<p>Cehennem azabında ebedî kalmak kâfirlere hastır; -canları &#8220;tevhid&#8221; nuruyla aydınlanan- günahkâr müminler için ise bağışlanıp ateşten çıkma yolu kapanmış değildir; nitekim Kur’ânı Kerim şöyle buyurmaktadır:</p>



<p>Gerçekten Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz, bundan başkasını dilediğine bağışlar. Allah&#8217;a ortak koşan da gerçekten büyük bir günah işlemiştir.<a href="#_ftn66">[66]</a></p>



<p>Açık bir şekilde, Allah&#8217;a ortak koşmak dışında bütün günahların bağışlanabileceğini bildiren yukarıdaki ayet, şüphesiz tövbe etmeksizin ölen insanların kötü amellerine işarettir. Çünkü tövbe edildiğinde, bütün günahlar -hatta şirk bile- bağışlanır; ayetin müşrikle diğerleri arasında fark gözettiğini göz önünde bulundurarak, onun, tövbe etmeksizin ölen kişilerin bağışlanmasına işaret ettiğini söylemek gerekir. Açıktır ki, eğer böyle bir insan müşrik olursa bağışlanmaz; fakat eğer müşrik olmazsa, onun bağışlanma ümidi vardır; ancak kesin olarak değil, <strong>&#8220;dilediğine&#8221;</strong> kaydıyla; yani Allah&#8217;ın bağışlanmasını irade etmesi durumunda&#8230;</p>



<p>Yüce Allah&#8217;ın geniş rahmetini açıklamakta olan yukarıdaki ayetteki <strong>&#8220;dilediğine&#8221;</strong> kaydı, günahkârları &#8220;korku&#8221;yla &#8220;ümit&#8221; arasında tutmuş olup, onları tehlikeyi önlemeye -yani ölümden önce tövbe etmeye- teşvik etmektedir. Dolayısıyla, mezkûr vaat, insanı &#8220;umutsuzluk&#8221; ve &#8220;tecerrî&#8221; uçurumlarından uzaklaştırarak eğitimin doğru yoluna doğru ileri götürmektedir.</p>



<p>İmam Musa Kâzım (a.s) şöyle buyuruyor: &#8220;Allah, küfür ve şirk ehli dışında kimseyi cehennem ateşinde ebedî olarak tutmayacaktır.&#8221; Ve sonunda iyi amellerinin mükâfatından yararlanacaktır. Nitekim, <strong>&#8220;Kim bir zerre ağırlığınca hayır yapmışsa onu görür.&#8221;<a href="#_ftn67"><strong>[67]</strong></a></strong> buyurmaktadır.</p>



<p><a>119. &nbsp;</a></p>



<p>Biz, cennet ve cehennemin şimdi de varolduklarına inanmaktayız. Şeyh Mufîd buyuruyor ki: &#8220;Cennet ve cehennem, şimdi vardır; rivayetler onların varlığına delâlet etmekte ve ulema da bu konuda ittifak içerisindedir.&#8221;<a href="#_ftn68">[68]</a> Kur’ânı Kerim ayetleri de bir şekilde cennet ve cehennemin günümüzde fiilen var olduğunu göstermektedirler; nitekim şöyle buyuruyor:</p>



<p>Andolsun, (Peygamber) onu (vahiy meleğini) bir inişinde daha görmüştü; Sidretu&#8217;l-Munteha&#8217;nın (Uzak Ağaç) yanında. Ki Cennet-i Me&#8217;va onun yanındadır.<a href="#_ftn69"><strong>[69]</strong></a></p>



<p>Başka bir yerde, müminlere müjde vermek ve kâfirleri uyarmak amacıyla, cennetin sakınanlar için ve cehennemin ise kâfirler için hazırlandığı bildirilmektedir; nitekim cennet hakkında, <strong>&#8220;sakınanlar için hazırlanmış&#8221;<a href="#_ftn70"><strong>[70]</strong></a></strong> buyurmakta ve cehennem hakkında da, <strong>&#8220;Kâfirler için hazırlanmış ateşten sakının.&#8221;<a href="#_ftn71"><strong>[71]</strong></a></strong> buyurmaktadır.</p>



<p>Buna rağmen, cennet ve cehennemin nerede olduklarını tam olarak bilmiyoruz; sadece bazı ayetlerden cennetin yüksek bir yerde olduğu anlaşılmaktadır:</p>



<p>Gökte rızkınız da var, uyarıldığınız (azap) da var.<a href="#_ftn72"><strong>[72]</strong></a></p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p><a href="#_ftnref1">[1]</a>&#8211; Müminûn, 115</p>



<p><a href="#_ftnref2">[2]</a>&#8211; Sâd, 28</p>



<p><a href="#_ftnref3">[3]</a>&#8211; Yûnus, 4</p>



<p><a href="#_ftnref4">[4]</a>&#8211; Müminûn, 14-16</p>



<p><a href="#_ftnref5">[5]</a>&#8211; Hûd, 4</p>



<p><a href="#_ftnref6">[6]</a>&#8211; İsrâ, 51</p>



<p><a href="#_ftnref7">[7]</a>&#8211; Hac, 5-6. Bu anlamda bkz. Kâf, 9-11.</p>



<p><a href="#_ftnref8">[8]</a>&#8211; Yâsîn, 81</p>



<p><a href="#_ftnref9">[9]</a>&#8211; Kâf, 4</p>



<p><a href="#_ftnref10">[10]</a>&#8211; Secde, 10</p>



<p><a href="#_ftnref11">[11]</a>&#8211; Secde, 11</p>



<p><a href="#_ftnref12">[12]</a>&#8211; Yâsîn, 79</p>



<p><a href="#_ftnref13">[13]</a>&#8211; Tevbe, 72</p>



<p><a href="#_ftnref14">[14]</a>&#8211; Meryem, 39</p>



<p><a href="#_ftnref15">[15]</a>&#8211; Mü&#8217;minûn, 100</p>



<p><a href="#_ftnref16">[16]</a>&#8211; Bakara, 154</p>



<p><a href="#_ftnref17">[17]</a>&#8211; Âl-i İmrân, 170</p>



<p><a href="#_ftnref18">[18]</a>&#8211; Mü&#8217;min, 46</p>



<p><a href="#_ftnref19">[19]</a>&#8211; el-İ&#8217;tikadât, Şeyh Saduk, 17. bab, s.37.</p>



<p><a href="#_ftnref20">[20]</a>&#8211; Tashihu&#8217;l-İtikadat, Şeyh Mufid, s.45-46.</p>



<p><a href="#_ftnref21">[21]</a>&#8211; Keşfu&#8217;l-Murad, 6. maksad, 14. mesele.</p>



<p><a href="#_ftnref22">[22]</a>&#8211; Bkz. Ahmed b. Hanbel&#8217;in &#8220;es-Sünne&#8221; adlı kitabı; Ebu&#8217;l-Hasan Aş&#8217;erî&#8217;nin &#8220;el-İbane&#8221; adlı eseri ve kadı Abdulcabbar&#8217;ın &#8220;Şerh-i Usul-i Hamse&#8221; adlı eserleri.</p>



<p><a href="#_ftnref23">[23]</a>&#8211; İnsan ruhunun kıyamette mükemmel bedene taalluk edeceğine, dolayısıyla nefsin cenine taalluk edeceği bu faraziye ile çok farklı olduğuna dikkat edilmesi gerekir.</p>



<p><a href="#_ftnref24">[24]</a>&#8211; <em>Keşfu&#8217;l-Murâd</em>, Allâme Hillî, 2. maksat, 4. fasıl, 8. mesele; <em>Esfâr</em>, Sadru&#8217;l-Mutellihîn, 9 / 10.</p>



<p><a href="#_ftnref25">[25]</a>&#8211; Mâide, 60. Yine A&#8217;râf, 166. ayete de müracaat edilebilir.</p>



<p><a href="#_ftnref26">[26]</a>&#8211; <strong>&#8220;Ve bu cezayı, önündekilere ve ardından geleceklere bir ibret, (Allah&#8217;ın azabından) korunanlara da bir öğüt yaptık.&#8221;</strong> (Bakara, 66)</p>



<p><a href="#_ftnref27">[27]</a>&#8211; <em>Şerh-u Maksad</em>, Taftazanî, c.3, s.337.</p>



<p><a href="#_ftnref28">[28]</a>&#8211; <em>el-Mîzân</em>, Tabatabâî, c.1, s.209.</p>



<p><a href="#_ftnref29">[29]</a>&#8211; <em>Fecru&#8217;l-İslâm</em>, Ahmed Emin-i Mısrî, s.377.</p>



<p><a href="#_ftnref30">[30]</a>&#8211; Âl-i İmrân, 49.</p>



<p><a href="#_ftnref31">[31]</a>&#8211; Bakara, 259.</p>



<p><a href="#_ftnref32">[32]</a>&#8211; İbrâhîm, 48</p>



<p><a href="#_ftnref33">[33]</a>&#8211; Dolayısıyla, <strong>&#8220;Sadece bir tek n</strong><strong>â</strong><strong>ra olur, hemen onların hepsi huzurumuza getirilirler.&#8221;</strong> (Yâsîn, 53) ayeti, <strong>&#8220;Sûr&#8217;a üflendi. İşte onlar kabirlerinden (kalkıp) Rablerine koşuyorlar.&#8221;</strong> ayetindeki (Yâsîn, 51) Sûr&#8217;a üfürülüşü açıklamaktadır. Bu ayet, Sûr&#8217;a ikinci defa üfürülüşün bir nâra ve feryat olduğunu ve ondan sonra herkesin ansızın Allah&#8217;ın huzurunda hazır olacağını açıklıyor.</p>



<p><a href="#_ftnref34">[34]</a>&#8211; Zümer, 68</p>



<p><a href="#_ftnref35">[35]</a>&#8211; Kamer, 7</p>



<p><a href="#_ftnref36">[36]</a>&#8211; İsrâ, 13-14</p>



<p><a href="#_ftnref37">[37]</a>&#8211; Enbiyâ, 47</p>



<p><a href="#_ftnref38">[38]</a>&#8211; <strong>&#8220;İçinizden oraya gitmeyecek hiç kimse yoktur. (Oraya girmeleri), Rabbinin üzerine aldığı kesin borçtur. Sonra (günahtan) korunanları kurtarırız ve zalimleri öyle diz üste çökmüş olarak bırakırız.&#8221;</strong></p>



<p><a href="#_ftnref39">[39]</a>&#8211; A&#8217;râf, 46</p>



<p><a href="#_ftnref40">[40]</a>&#8211; <em>Bihâru&#8217;l-Envâr</em>, c.8, 18. bab, 1&#8217;den 12&#8217;ye kadarki hadisler; <em>Müs-ned-i Ahmed</em>, c.1, s.281, 295 ve c.3, s.144.</p>



<p><a href="#_ftnref41">[41]</a>&#8211; Enbiyâ, 28</p>



<p><a href="#_ftnref42">[42]</a>&#8211; Yûnus, 3</p>



<p><a href="#_ftnref43">[43]</a>&#8211; Necm, 26</p>



<p><a href="#_ftnref44">[44]</a>&#8211; İsrâ, 79</p>



<p><a href="#_ftnref45">[45]</a>&#8211; <em>el-Mîzân</em>, c.13, s.191-192; <em>Mecmau&#8217;l-Beyan</em>, c.10, s.549.</p>



<p><a href="#_ftnref46">[46]</a>&#8211; Şeyh Saduk, <em>Men La Yehzuruhu&#8217;l-Fakih</em>, c.3, s.376.</p>



<p><a href="#_ftnref47">[47]</a>&#8211; Nisâ, 31</p>



<p><a href="#_ftnref48">[48]</a>&#8211; <em>Hısâl-u Şeyh Saduk</em>, Beş bab, <em>Sahîh-i Buhârî</em>&#8216;nin hadisi, c.1, s.42; <em>Müsned-i Ahmed</em>, c.1, s.301.</p>



<p><a href="#_ftnref49">[49]</a>&#8211; <em>Evâilu&#8217;l-Makalât</em>, Şeyh Mufîd, s.54 ve diğer kelam kitapları.</p>



<p><a href="#_ftnref50">[50]</a>&#8211; <em>Sahîh-i Müslim</em>, c.3, s.54.</p>



<p><a href="#_ftnref51">[51]</a>&#8211; Sünen-i Tirmizî, c.4, s.42, mâ câe fi şe&#8217;n-is Sırat babı.</p>



<p><a href="#_ftnref52">[52]</a>&#8211; Yûsuf, 97: <strong>&#8220;(Oğulları:) Ey babamız, bizim günahlarımızın bağışlanmasını dile. Gerçekten biz günah işledik, dediler. (Yakub) sizin için Rabbime istiğfar edeceğim, dedi.&#8221;</strong></p>



<p><a href="#_ftnref53">[53]</a>&#8211; Nisâ, 64: <strong>&#8220;Eğer onlar, kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler. Allah&#8217;tan, günahlarını bağışlamasını isteseler ve elçi de onların bağışlanmasını dileseydi, elbette Allah&#8217;ı affedici, merhametli bulurlardı.&#8221;</strong></p>



<p><a href="#_ftnref54">[54]</a>&#8211; Münâfikûn, 5:<strong> &#8220;Onlara: Gelin, Allah&#8217;ın Resulü sizin için mağfiret dilesin, dendiği zaman başlarını çevirirler ve onların, büyüklük taslayarak yüz çevirdiklerini görürsün.&#8221;</strong></p>



<p><a href="#_ftnref55">[55]</a>&#8211; Zümer, 44</p>



<p><a href="#_ftnref56">[56]</a>&#8211; Bakara, 255</p>



<p><a href="#_ftnref57">[57]</a>&#8211; Nûr, 31</p>



<p><a href="#_ftnref58">[58]</a>&#8211; En&#8217;âm, 54</p>



<p><a href="#_ftnref59">[59]</a>&#8211; Zilzâl, 7</p>



<p><a href="#_ftnref60">[60]</a>&#8211; Necm, 40-41</p>



<p><a href="#_ftnref61">[61]</a>&#8211; Bakara, 217</p>



<p><a href="#_ftnref62">[62]</a>&#8211; <em>Keşfu&#8217;l-Murâd</em>, s.413, 6. maksad, 7. mesele.</p>



<p><a href="#_ftnref63">[63]</a>&#8211; Nisâ, 31</p>



<p><a href="#_ftnref64">[64]</a>&#8211; Tahrîm, 8.</p>



<p><a href="#_ftnref65">[65]</a>&#8211; Bakara, 271.</p>



<p><a href="#_ftnref66">[66]</a>&#8211; Nisâ, 48</p>



<p><a href="#_ftnref67">[67]</a>&#8211; Zilzâl, 7</p>



<p><a href="#_ftnref68">[68]</a>&#8211; <em>Biharu&#8217;l-Envâr</em>, c.8, 28. bab, 1. hadis.</p>



<p><a href="#_ftnref69">[69]</a>&#8211; Necm, 13-15</p>



<p><a href="#_ftnref70">[70]</a>&#8211; Âl-i İmrân, 133</p>



<p><a href="#_ftnref71">[71]</a>&#8211; Âl-i İmran, 131</p>



<p><a href="#_ftnref72">[72]</a>&#8211; Zariyât, 22</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/olumden-sonraki-hayat/">Ölümden Sonraki Hayat</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/olumden-sonraki-hayat/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>On İkinci İmam</title>
		<link>https://www.caferilik.com/on-ikinci-imam/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/on-ikinci-imam/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Jun 2020 12:18:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İmamet ve Hilâfet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.islamex.com/?p=4677</guid>

					<description><![CDATA[<p>Zuhur ve Gaybet On İki İmam&#8217;ın her biri hakkında bahsetmek kitabımızın kapasitesinin dışındadır; ancak burada değinmemiz gereken tek şey, şimdi gaybet perdesinde olan ve bir gün Allah&#8217;ın izniyle zuhur ederek evrende genel adaleti hâkim kılacak olan Hz. Mehdi&#8217;nin (a.s) varlığına inanmaktır. Aşağıda bu konuyla ilgili birkaç ilkeye değineceğiz. 95. &#160; Beşer tarihinin geleceğinde, evrensel adalet [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/on-ikinci-imam/">On İkinci İmam</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<h3><a>Zuhur ve Gaybet</a></h3>



<p>On İki İmam&#8217;ın her biri hakkında bahsetmek kitabımızın kapasitesinin dışındadır; ancak burada değinmemiz gereken tek şey, şimdi gaybet perdesinde olan ve bir gün Allah&#8217;ın izniyle zuhur ederek evrende genel adaleti hâkim kılacak olan Hz. Mehdi&#8217;nin (a.s) varlığına inanmaktır. Aşağıda bu konuyla ilgili birkaç ilkeye değineceğiz.</p>



<p><a>95. &nbsp;</a></p>



<p>Beşer tarihinin geleceğinde, evrensel adalet hükümetini kurmak için Hz. Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a) Ehlibeyt&#8217;inden (a.s) bir kişinin zuhur edeceği; Müslümanların cumhurunun ittifak ettiği İslâm inancının kesin inançlarından biridir. Bu konuda nakledilen hadisler tevatür haddine ulaşmaktadır. Araştırmacıların yaptığı hesaba göre, bu konuda 657 rivayet nakledilmiştir; biz bunların arasından sadece Ahmed b. Hanbel&#8217;in <em>Müsned</em>&#8216;inde nakledilen hadisle yetiniyoruz:</p>



<p>Hz. Resulullah (s.a.a) buyuruyor ki:</p>



<p>Dünyanın ömründen ancak bir gün kalsa bile, Allah, yeryüzünü zulüm ve haksızlıkla dolduğu gibi adalet ve eşitlikle dolduracak olan evlatlarımdan bir kişi zuhur edinceye kadar o günü uzatacaktır.<a href="#_ftn1">[1]</a></p>



<p>Dolayısıyla, ahir zamanda Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a) evlatlarından olan bir kişinin kıyam ve zuhur edeceği, Şiası ve Sünnîsiyle tüm Müslümanların ittifak ettiği bir konudur.</p>



<p><a>96. &nbsp;</a></p>



<p>Her iki fırkanın naklettiği rivayetler de, bu evrensel ıslah edicinin özellikleri şöyle açıklanmıştır:</p>



<p>1- Resulullah&#8217;ın (s.a.a) Ehlibeyt&#8217;indendir. 389 rivayet.</p>



<p>2- Emiru&#8217;l-Müminîn Ali&#8217;nin (a.s) evlatlarındandır. 214 ri-vayet.</p>



<p>3- Fâtıma-ı Zehra&#8217;nın (s.a) evlatlarındandır. 192 rivayet.</p>



<p>4- İmam Hüseyin&#8217;in (a.s) evlatlarından dokuzuncusudur. 148 rivayet.</p>



<p>5- İmam Zeynulabidin&#8217;in (a.s) evlatlarındandır. 185 rivayet.</p>



<p>6- İmam Hasan Askerî&#8217;nin (a.s) evlatlarındandır. 146 rivayet.</p>



<p>7- Ehlibeyt İmamları&#8217;nın (a.s) on ikincisidir. 136 rivayet.</p>



<p>8- Onun doğumunu bildiren rivayetler. 214 rivayet.</p>



<p>9- Uzun ömre sahip olacaktır. 318 rivayet.</p>



<p>10- Uzun bir zaman gaybet edecektir. 91 rivayet.</p>



<p>11- Zuhur edince İslâm dini dünyayı kapsayacaktır. 27 rivayet.</p>



<p>12- Yeryüzünü adalet ve eşitlikle dolduracaktır. 132 rivayet.</p>



<p>Dolayısıyla, bu rivayetlere göre, beşer tarihinin geleceğinde böyle bir evrensel ıslah edicinin varlığı kesin ve şüphe edilmez bir konudur; bu alanda ihtilaf konusu olan şey şudur: Acaba bu ıslah edici anadan dünyaya gelmiş midir ve şu an yaşıyor mu, yoksa gelecekte mi dünyaya gelecektir?</p>



<p>Şia ve Ehlisünnet araştırmacılarından bir grup birinci görüşü benimseyip, o hazretin 255 hicrî kamerî yılında dünyaya geldiğine ve günümüzde yaşadığına inanmaktadır. Fakat Ehlisünnet&#8217;ten bir grup, onun gelecekte dünyaya geleceğini söylüyorlar.</p>



<p>Ehlibeyt&#8217;i izleyen Şiîler, o hazretin hicrî kamerî 255. yılında dünyaya geldiğine ve şu anda yaşadığına inandığı için, kitabımızın kapasitesince, o hazretin gaybeti ve ömrünün uzunluğu hakkında birkaç noktaya değinmemiz gerekiyor.</p>



<p><a>97. &nbsp;</a></p>



<p>Kur’ânı Kerim açısından, Allah&#8217;ın velileri iki kısımdır: İnsanların tanıdıkları zahirî veli ve insanların arasında olup, onların durumundan haberdar olduğu hâlde insanların kendisini tanımadıkları ve onların gözlerinden gaib olan veli.</p>



<p>Kehf Suresi&#8217;nde, her iki veli de bir arada zikredilmiştir: Bunlardan biri Musa b. İmran ve diğeri ise Hızır ismiyle tanınan, onun denizdeki ve karadaki yol arkadaşı. Allah&#8217;ın bu velisini hatta Hz. Musa bile tanımıyordu; sadece Allah&#8217;ın kılavuzluğuyla tanımış ve ilminden yararlanmıştır.</p>



<p>Nitekim Kur’ânı Kerim şöyle buyuruyor:</p>



<p>(Deniz sahilinde) kullarımızdan bir kul buldular ki, biz ona katımızdan bir rahmet vermiştik ve ona katımızdan bir ilim öğretmiştik. Musa ona, &#8220;Sana öğretilenden, bana bir bilgi öğretmen için sana tabi olabilir miyim?&#8221; dedi.<a href="#_ftn2"><strong>[2]</strong></a></p>



<p>Kur’ânı Kerim daha sonra Allah&#8217;ın bu velisinin faydalı ve yararlı işlerinin bir kısmını açıklamaktadır; bu kıssada, insanların kendisini tanımadıkları hâlde onun eser ve bereketlerinden yararlandıklarını görmekteyiz.<a href="#_ftn3">[3]</a></p>



<p>Hz. Veli-i Asr da (a.f) Hz. Musa&#8217;nın yol arkadaşı gibi, tanınmadığı hâlde ümmeti için yararlı işlerde bulunan bir velidir. Bu durumda, imamın gaybet etmesi, onun toplumdan ayrılması ve uzaklaşması anlamında değildir. Aksine o Masum Ehlibeyt&#8217;in rivayetlerinde de geçtiği üzere- gözler kendisini görmediği hâlde yeryüzündekilere ışık ve sıcaklık veren bulut arkasındaki güneş gibidir.<a href="#_ftn4">[4]</a></p>



<p>Ayrıca tarih boyunca, o hazretin huzuruna varmaya layık olan çok sayıdaki temiz ve takvalı kişiler, huzuruna çıkarak ondan yararlanmış olup günümüzde de yararlanmaktadırlar ve bu kanalla diğerleri de onun varlığının bereketlerinden istifade etmektedirler.</p>



<p><a>98. &nbsp;</a></p>



<p>Geçmişte ve günümüzde beşer arasında normal olan durum, önder ve rehberin işlerin bir bölümünü doğrudan doğruya kendisinin ve diğer bir bölümünü de onun temsilcilerinin yapmasıdır. Evet, zamanın imamı Hz. Mehdi&#8217;nin (a.f) gaybete çekilmesinin çeşitli nedenleri vardır ve insanlar doğrudan doğruya o hazrete ulaşmaktan mahrumdur; fakat o hazretin adil ve takvalı fakihlerden ibaret olan temsilcilerinden yararlanma şansı, izleyicilerine uzak değildir.</p>



<p>Büyük fakihler ve yüce makamlara sahip olan müçtehitler, din ve hükümetle ilgili konularda o hazretin temsilcileridirler ve gaybet döneminde İslâm toplumunun yönetimi onlara bırakılmıştır. Elbette o hazretin varlığının tüm nimetlerinden yararlanmaktan mahrum olmanın nedeni, gaybette bulunmasını gerektiren özel şartlardır.</p>



<p><a>99. &nbsp;</a></p>



<p>Zamanın imamı Hz. Mehdi&#8217;nin -Allah zuhurunu yakınlaştırsın- gaybete çekilmesinin nedeni, belki de künhüne varmamız mümkün olmayan Allah Teâlâ&#8217;nın sırlarından biridir. Geçmiş ümmetlerde de ilahî önderlerin, insanlar arasından geçici olarak gaybete çekildiklerini görmekteyiz. Musa b. İmran (a.s) kırk gün ümmetinin gözünden gaybete çekilerek mikatta yer almış (A&#8217;râf, 142); Hz. İsa (a.s) Allah&#8217;ın iradesiyle ümmetin gözlerinden gizli kalmış ve böylece düşmanları onu öldürememişler (Nisî, 158); Hz. Yunus (a.s) bir müddet kavminden gaybete çekilmiştir (Sâffât, 140).</p>



<p>Esasen, bir konu mütevatiren nakledilerek ispatlanırsa, tam anlamıyla nedenini anlayamadığı zaman insan ona şek ve şüphe gözüyle bakmamalı veya onu reddetmemelidir; çünkü aksi durumda, İslâm dininin kesin konularından ve zaruriyatından olan Allah&#8217;ın hükümlerinin büyük bir bölümünden şüphe edilir. Veli-i Asr Hz. Mehdi -Allah mübarek zuhurunu yakınlaştırsın- gaybeti de bu kuraldan müstesna değildir ve bunun gerçek neden ve sırlarını bilmemek, insanın ondan şek ve şüphe etmesine neden olamaz. Fakat buna rağmen o hazretin gaybetinin sırrının, beşerin düşüncesi oranında anlaşılabileceğini söyleyebiliriz ki o da şudur:</p>



<p>Allah Teâlâ&#8217;nın bu son masum hüccetinin, büyük bir ülküyü (evrensel adaleti yaymak ve dünyanın dört bir yanında tevhid bayrağını dalgalandırmak) gerçekleştirmesi irade edilmiştir ve dünyanın, o adil ve özgür imamı karşılamaya gitmesi için bu ülkünün zamanının gelmesine, beşerin akıl ve bilgisinin ilerlemesine ve insanoğlunun ruhî bakımdan hazır olmasına ihtiyacı vardır. Doğal olarak, o hazret gerekli hazırlıklar olmadan zuhur edecek olursa, Allah&#8217;ın diğer hüccetlerinin kaderine (şehadet) uğrayacak ve o büyük ilâhî ülkü gerçekleşmeden dünyadan göçecektir. Bu konuya rivayetlerde de işaret edilmiştir. İmam Muhammed Bâkır (a.s) şöyle buyuruyor: <em>&#8220;Kâim </em>-Allah zuhurunu yakınlaştırsın-<em> zuhur etmeden önce gaybete çekilecektir.&#8221;</em> Ravi bunun nedenini sorunca İmam (a.s), <em>&#8220;İnsanların öldürülmesini önlemek için.&#8221;</em> buyurdu.<a href="#_ftn5">[5]</a></p>



<p>Ayrıca bazı rivayetlerde, insanların imtihan edilmesi ve sınamadan geçmesi söz konusu edilmiştir. Şöyle ki, insanların gaybet döneminde imtihandan geçerek iman ve itikat konusunda ne kadar dirençli ve sağlam oldukları sınanacaktır.<a href="#_ftn6">[6]</a></p>



<p><a>100. &nbsp;</a></p>



<p>Kelâmî deliller, toplumda masum imamın oluşunu; Allah Teâlâ&#8217;nın, insanların hidayetine neden olan büyük lütuflarından biri olduğunu göstermektedir. Açıktır ki, insanlar Allah&#8217;ın bu lütfüne mazhar olurlarsa, onun varlığının tüm eser ve bereketlerinden yararlanacak ve aksi durumda o hazretten tam anlamıyla yararlanma nimetinden mahrum olacaklardır; bu mahrumiyetin nedeni de Allah Teâlâ ve imam değil, onların kendileridir.<a href="#_ftn7">[7]</a></p>



<p><a>101. &nbsp;</a></p>



<p>Hazret-i Veli-i Asr -Allah mübarek zuhurunu yaklaştırsın- hicrî kamerî 255 yılında dünyaya gözlerini açmıştır ve buna göre şimdi (hicrî kamerî 1418 yılında) o hazretin mübarek ömründen on bir asırdan fazla bir zaman geçiyor. Allah Teâlâ&#8217;nın eşsiz gücünü göz önünde bulundurarak, onun nasıl böyle bir ömre sahip olduğunu kabullenmek zor bir şey değildir ve gerçekte, o hazretin böyle uzun bir ömre sahip olmasını çok zor görenler, Allah&#8217;ın eşsiz gücünden gaflet etmişlerdir.</p>



<p>Allah&#8217;ı şanına yaraşır biçimde tanıyamadılar.<a href="#_ftn8"><strong>[8]</strong></a></p>



<p>Ayrıca, geçmiş ümmetlerde uzun ömre sahip olan çok sayıda insanlar vardı; nitekim Kur’ânı Kerim Hz. Nuh&#8217;un peygamberlik dönemini dokuz yüz elli sene olarak belirtmiştir.<a href="#_ftn9">[9]</a> Günümüzde, insanoğlu, uzun ömürlü olmanın sırlarını bulmaya çalışmaktadır; bilginlere göre, insan uzun ömürlü olma kabiliyetine sahiptir; fakat birtakım faktörler insanın uzun süre yaşamasını engellemektedir. Sahi, Kur’ânı Kerim&#8217;in apaçık vurguladığı gibi, Hz. Yunus&#8217;u kıyamete kadar balığın karnında diri olarak tutma gücüne sahip olan Allah Teâlâ,<a href="#_ftn10">[10]</a> kendi bereket ve lütufları sayesinde yeryüzündeki hüccetine uzun bir ömür veremez mi?! Bunun cevabının olumlu olduğu apaçık bellidir.</p>



<p>Ebedî bir âlemi olan Allah</p>



<p>Bir hücceti diri tutabilir elbet.</p>



<p><a>102. &nbsp;</a></p>



<p>İmam Mehdi&#8217;nin -Allah mübarek zuhurunu yakınlaştırsın- ne zaman zuhur edeceğini hiç kimse bilmiyor ve bu konu, kıyametin ne zaman kopacağı gibi sadece Allah Teâlâ&#8217;nın bildiği sırlardandır. Dolayısıyla, o hazretin ne zaman zuhur edeceğini bildiğini iddia edenler veya o hazretin zuhuru için belli bir zaman tayin edenlerin iddiasını kabul etmemek gerekir (vakit belirtenler yalan söylüyorlar). İmam Mehdi&#8217;nin -Allah mübarek zuhurunu yakınlaştırsın- zuhuru konusunda birtakım nişaneler belirtilmiştir; bunlar da kendi aralarında &#8220;kesin belirtiler&#8221; ve &#8220;kesin olmayan belirtiler&#8221; olmak üzere iki kısma ayrılmaktadır; konuyla ilgili ayrıntılar akaid ve hadis kitaplarında geçmiştir</p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p><a href="#_ftnref1">[1]</a>&#8211; <em>Müsned-i Ahmed b. Hanbel</em>, c.1, s.99 ve c.3, s.17 ve 70.</p>



<p><a href="#_ftnref2">[2]</a>&#8211; Kehf, 65-66</p>



<p><a href="#_ftnref3">[3]</a>&#8211; Kehf, 71-72.</p>



<p><a href="#_ftnref4">[4]</a>&#8211; <em>Kemalu&#8217;d-Din</em>, Şeyh Saduk, 45. bab, 4. hadis, s.485.</p>



<p><a href="#_ftnref5">[5]</a>&#8211; <em>Kemalu&#8217;d-Dîn</em>, Şeyh Saduk, 14. bab, 8, 9 ve 10. hadis.</p>



<p><a href="#_ftnref6">[6]</a>&#8211; Meclisî, <em>Bihâru&#8217;l-Envâr</em>, c.52, s.102-113-114, et-Temhîs ve&#8217;n-Nehyu ani&#8217;t-Tevkit babı.</p>



<p><a href="#_ftnref7">[7]</a>&#8211; Muhakkık Tûsî, <em>Tecrîdu&#8217;l–İ&#8217;tîkad</em> kitabında (imamet konusunda), aşağıdaki ibareyle bu delile işaret etmektedir: &#8220;Onun varlığı lütuftur, tasarrufu da başka bir lütuftur; yokluğu ise bizdendir.&#8221; s.362.</p>



<p><a href="#_ftnref8">[8]</a>&#8211; En&#8217;âm, 91</p>



<p><a href="#_ftnref9">[9]</a>&#8211; Ankebût, 14</p>



<p><a href="#_ftnref10">[10]</a>&#8211; Saffât, 143-144</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/on-ikinci-imam/">On İkinci İmam</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/on-ikinci-imam/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>On İki İmam</title>
		<link>https://www.caferilik.com/on-iki-imam/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/on-iki-imam/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Jun 2020 12:17:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İmamet ve Hilâfet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.islamex.com/?p=4675</guid>

					<description><![CDATA[<p>İmamları iki yolla tanımamız mümkündür: a) Hz. Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a), Allah&#8217;ın emriyle belli bir kişinin imam olduğunu açıklamasıyla; b) Önceki imamın, sonraki imamın imametini açıklamasıyla. Şia&#8217;nın on iki imamının imameti her iki yolla ispatlanmıştır. Hem Hz. Resulullah (s.a.a) rivayetlere göre, onların imametini açıklamıştır ve hem de her imam, kendisinden sonraki imamı tanıtmıştır. Bu konuda, kısaca [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/on-iki-imam/">On İki İmam</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>İmamları iki yolla tanımamız mümkündür:</p>



<p>a) Hz. Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a), Allah&#8217;ın emriyle belli bir kişinin imam olduğunu açıklamasıyla;</p>



<p>b) Önceki imamın, sonraki imamın imametini açıklamasıyla.</p>



<p>Şia&#8217;nın on iki imamının imameti her iki yolla ispatlanmıştır. Hem Hz. Resulullah (s.a.a) rivayetlere göre, onların imametini açıklamıştır ve hem de her imam, kendisinden sonraki imamı tanıtmıştır.</p>



<p>Bu konuda, kısaca bir açıklamayla beraber bir hadise değiniyoruz:<a href="#_ftn1">[1]</a></p>



<p>Hz. Resuli Ekrem (s.a.a), sadece Ali&#8217;yi (a.s) atamakla yetinmeyip, O&#8217;ndan sonra da on iki imamın geleceğini; din ve İslâm&#8217;ın izzetinin onların vasıtasıyla gerçekleşeceğini vurgulamıştır. Nitekim şöyle buyurmuştur:</p>



<p>On iki halife olduğu müddetçe bu din aziz kalacaktır.</p>



<p>Veya:</p>



<p>On iki halife olduğu müddetçe İslâm aziz kalacaktır.</p>



<p>Şunu da hatırlatmamız gerekir ki, on iki imamın varlığına delâlet eden rivayetler Ehlisünnet&#8217;in de en muteber Sahihlerinde geçmiştir.<a href="#_ftn2">[2]</a></p>



<p>İslâm&#8217;ın izzetinin varlıklarına bağlı sayıldığı bu on iki imam, kesinlikle on iki Ehlibeyt imamından başkaları değildir. Çünkü ne Abbâsî halifeleri dinin izzet kaynağıydılar, ne de Emevî halifeleri. Üstelik 12 sayısı da onlara uygulanamaz.</p>



<p>Ehlibeyt&#8217;in 12 İmamı şunlardır:</p>



<p>1- Müminlerin Emiri Ali b. Ebî Tâlib (a.s) (d: Bi&#8217;setten on yıl önce, ö: Hicretin 40. yılı); Necefu&#8217;l-Eşref&#8217;te defnedilmiştir.</p>



<p>2- İmam Hasan b. Ali (a.s); lakabı Mucteba&#8217;dır (3-50 hicrî kamerî); Medîne&#8217;de, Cennetu&#8217;l-Bâki Mezarlığı&#8217;nda defnedilmiştir.</p>



<p>3- İmam Hüseyin b. Ali Seyyidu&#8217;ş-Şuheda (a.s) (1-4 hicrî kamerî); Kerbela&#8217;da defnedilmiştir.</p>



<p>4- İmam Ali b. Hüseyin (a.s); lakabı Zeynülâbidîn&#8217;dir (38 -94 hicrî kamerî); Medîne&#8217;de, Cennetu&#8217;l-Bâki Mezarlığı&#8217;nda defnedilmiştir.</p>



<p>5- İmam Muhammed b. Ali (a.s); lakabı Bâkır&#8217;dır (57-114 hicrî kamerî); Medîne&#8217;de, Cennetu&#8217;l-Bâki Mezarlığı&#8217;nda defnedilmiştir.</p>



<p>6- İmam Cafer b. Muhammed (a.s); (83-148 hicrî kamerî); Medîne&#8217;de, Cennetu&#8217;l-Bâki Mezarlığı&#8217;nda defnedilmiştir.</p>



<p>7- İmam Musa b. Cafer (a.s); lakabı Kâzım&#8217;dır (128-183 hicrî kamerî); Kâzımeyn&#8217;de defnedilmiştir.</p>



<p>8- İmam Ali b. Musa (a.s); lakabı Rıza&#8217;dır (148-203 hicrî kamerî); Horasan&#8217;da defnedilmiştir.</p>



<p>9- İmam Muhammed b. Ali (a.s); Cevad lakabıyla meşhurdur (195-220 hicrî kamerî); Kâzımeyn&#8217;de defnedilmiştir.</p>



<p>10- İmam Ali b. Muhammed (a.s); Hâdi lakabıyla meşhurdur (212-254 hicrî kamerî); Samarra&#8217;da defnedilmiştir.</p>



<p>11- Hasan b. Ali (a.s); Askerî lakabıyla meşhurdur (232-260 hicrî kamerî); Samarra&#8217;da defnedilmiştir.</p>



<p>12- Muhammed b. Hasan (a.f); Hüccet ve Mehdi lakaplarıyla meşhurdur. İmam Mehdi, Şiîlerin on ikinci imamı olup şu anda hayatta ve gaibdir, bir gün Allah&#8217;ın emriyle zuhur edecek ve Kur’ânı Kerim&#8217;in (Nûr, 54; Tevbe, 33; Fetih, 28 ve Saf, 9) ve mütevatir hadislerin sarih vaadi gereğince, dünyanın dört bir yanında İslâm dinini hâkim kılacaktır.<a href="#_ftn3">[3]</a></p>



<p>Şia İmamları&#8217;nın hayatı, tarih kitaplarında genişçe açıklanmıştır ve On İkinci İmam günümüzde hayatta olduğu için, Allah&#8217;ın izniyle imamet makamını üstlenmiştir; ilerideki ilkelerde o hazret hakkında bazı noktalara değineceğiz.</p>



<p><a>94. &nbsp;</a></p>



<p>Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a) Ehlibeyt&#8217;ini sevmek, Kur’ânı Kerim ve o hazretin sünnetinin vurguladığı konulardandır; nitekim şöyle buyuruyor:</p>



<p>De ki: Ben buna (risaletime) karşılık sizden, yakınlarımı sevmenizden başka bir ücret istemiyorum.<a href="#_ftn4"><strong>[4]</strong></a></p>



<p>Ayette geçen &#8220;kurbâ&#8221; kelimesinden maksat da, Hz. Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a) yakınlarıdır; çünkü ayette bu talepte bulunan o hazretin kendisidir. (Dolayısıyla Hz. Peygamber&#8217;in yakınlarını sevmek kastedilmiştir, herkesin kendi yakınını değil. -Çev.-)</p>



<p>Hz. Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a) yakınlarını sevmek başlı başına büyük bir kemal olduğu gibi, insanın onlarla aynı renkte olmasına, faziletleri alıp çirkinliklerden uzaklaşmakta onlara uymasına da neden olur.</p>



<p>Hz. Resuli Ekrem&#8217;den (s.a.a) rivayet edilen mütevatir hadislerde, o hazretin Ehlibeyt&#8217;ini (a.s) sevmenin imanın belirtisi ve onlara düşmanlık etmenin ise küfür ve nifakın nişanesi olduğu; onları sevenin Allah ve Resulü&#8217;nü sevmiş sayılacağı, onlara düşmanlık edenin ise Allah ve Resulü&#8217;ne düşmanlık etmiş olacağı belirtilmiştir. Esasen, Hz. Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a) Ehlibeyt&#8217;ini (a.s) sevmek, kendisinden şek ve şüphe etmenin caiz olmadığı; &#8220;Nasıbîler&#8221; diye bilinen ve bu nedenle İslâm&#8217;ı inkâr edenlerden sayılan az bir grup dışında, tüm Müslümanların ittifak ettiği İslâm dininin zaruriyatındandır.</p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p><a href="#_ftnref1">[1]</a>&#8211; Diğer rivayetler için <em>Usûl-ü Kâfî</em>, <em>Kifâyetu&#8217;l-Eser</em>, <em>İsbâtu&#8217;l-Hudat</em> ve <em>Muntehabu&#8217;l-Eser</em> gibi hadis kitaplarına müracaat edebilirsiniz.</p>



<p><a href="#_ftnref2">[2]</a>&#8211; <em>Sahîh-i Buhârî</em>, c.9, s.81; İstihlaf babı, <em>Sahih-i Müslim</em>, c.6, s.3, Kitabu&#8217;l-Emare; <em>Müsned-i Ahmed</em>, c.5, s.86 ve 108; <em>Müstedrek-i Hâkim</em>, c.3, s.18.</p>



<p><a href="#_ftnref3">[3]</a>&#8211; Bazı Ehlibeyt İmamları&#8217;nın doğum ve şehadet tarihinde görüş ihtilafı vardır; biz bunlardan birini seçtik. Yine bildiğiniz gibi bu imamların tümü şehadetle dünyadan göçmüştür; bu konuda tarih kitaplarında genişçe bilgi verilmiştir.</p>



<p><a href="#_ftnref4">[4]</a>&#8211; Şûrâ, 27</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/on-iki-imam/">On İki İmam</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/on-iki-imam/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İmam&#8217;ın Masum Oluşu</title>
		<link>https://www.caferilik.com/imamin-masum-olusu/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/imamin-masum-olusu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Jun 2020 12:16:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İmamet ve Hilâfet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.islamex.com/?p=4673</guid>

					<description><![CDATA[<p>92. &#160; Bir önceki ilkede, imamın sadece ülkenin yönetimi ve onun sınırlarını korumakla uğraşacak normal bir önder olmadığını; onun, bunun dışında daha önce değindiğimiz diğer vazifeleri de olduğunu söyledik. Kur&#8217;ân&#8217;ın tefsiri, hükümlerin açıklanması, halkın itikadî sorularını cevaplamak, halkın inancında ve dinde her türlü tahrifin vuku bulmasını önlemek gibi bu önemli vazifeleri yerine getirmek geniş ve [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/imamin-masum-olusu/">İmam&#8217;ın Masum Oluşu</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><a>92. &nbsp;</a></p>



<p>Bir önceki ilkede, imamın sadece ülkenin yönetimi ve onun sınırlarını korumakla uğraşacak normal bir önder olmadığını; onun, bunun dışında daha önce değindiğimiz diğer vazifeleri de olduğunu söyledik. Kur&#8217;ân&#8217;ın tefsiri, hükümlerin açıklanması, halkın itikadî sorularını cevaplamak, halkın inancında ve dinde her türlü tahrifin vuku bulmasını önlemek gibi bu önemli vazifeleri yerine getirmek geniş ve hata kabul etmeyen bir bilgiye sahip olmaya bağlıdır. Oysa bu gibi şeyleri normal kişiler üstlenecek olurlarsa, hata ve yanılgıdan masun olmayacaklardır.</p>



<p>Elbette masumiyet peygamberlik demek değildir; bir insan peygamber olmadığı hâlde hata ve yanılgıdan masum olabilir. Bunun en açık örneği, daha önce peygamberlerin masum oluşu konusunda masumiyetinin delillerine değindiğimiz Hz. Meryem&#8217;dir.<a href="#_ftn1">[1]</a></p>



<p>İmamın masum olmasının gerekliliğine, mezkûr aklî tahlil dışında diğer bazı deliller de delâlet etmektedir; onlardan bazıları şöyledir:</p>



<p>1- Allah Teâlâ&#8217;nın kesin iradesi Ehlibeyt&#8217;in her türlü çirkinlikten uzak olmasına taalluk etmiştir; nitekim Kur&#8217;ân şöyle buyuruyor:</p>



<p>Ey Ehlibeyt, Allah sizden çirkinliği uzak tutmayı ve sizi tertemiz kılmayı diliyor.<a href="#_ftn2"><strong>[2]</strong></a></p>



<p>Bu ayet Ehlibeyt&#8217;in masumiyetine şöyle delâlet etmektedir: Allah Teâlâ&#8217;nın özel iradesinin, Ehlibeyt&#8217;in her türlü çirkinlikten uzak olmasına taalluk etmesi, onların günah işlemekten masum olmasını gerektiriyor. Çünkü ayette geçen &#8220;rics&#8221; teriminden maksat, her türlü fikrî, ruhî ve amelî çirkinliktir ve günah bunun en açık örneğidir; bu irade ümmetin hepsine değil, özel kişilere taalluk ettiğinden, doğal olarak herkese taalluk eden tathir iradesiyle farklıdır. Müslümanların tümünü kapsayan tathir iradesi, teşriî=yasama iradesi<a href="#_ftn3">[3]</a> olup kişilerin itaatsizlik etmesi sonucu gerçekleşmeyebilir de; oysa bu irade, günahtan temiz olma iradesinden ayrılmayacak olan tekvinî iradedir.</p>



<p>Şuna da değinmemiz gerekiyor ki, Allah Teâlâ&#8217;nın, Ehlibeyt&#8217;in masum olması doğrultusundaki tekvinî iradesi, onların kendilerinden iradelerinin olmamasına neden olmaz; nitekim peygamberlerin masum oluşu da böyledir (bu konu akaid kitaplarında detaylı bir şekilde geçmiştir).</p>



<p>2- <em>&#8220;Ben sizin aranızda iki paha biçilmez emanet bırakıyorum: Allah&#8217;ın kitabı ve soyum olan itretim…&#8221;</em> buyrulan Sekaleyn hadisi gereğince, Ehlibeyt İmamları Kur’ânı Kerim&#8217;le aynı sırada yer almıştır. Yani Kur’ânı Kerim her türlü hata ve yanlışlıktan masun olduğu gibi, Ehlibeyt İmamları da her türlü fikrî ve amelî hatadan masundur.</p>



<p>Bu konu, Sekaleyn hadisinin son bölümünden apaçık anlaşılmaktadır:</p>



<p>a) &#8220;Bu ikisine sımsıkı sarılırsanız asla sapmazsınız.&#8221;</p>



<p>b) &#8220;Bu ikisi (Kevser) havuz(un)un başında bana gelinceye kadar birbirinden asla ayrılmazlar.&#8221;</p>



<p>Çünkü, kendisine sarılmak hidayet kaynağı olan, insanı dalâletten alıkoyan ve hiçbir zaman da Kur&#8217;ân&#8217;dan (masum) ayrılmayan bir şey, kesinlikle her türlü hata ve günahtan masun olacaktır.</p>



<p>3- Hz. Resulullah (s.a.a) Ehlibeyt&#8217;ini, içine binenlerin tufan dalgalarından kurtulduğu ve binmeyenlerin ise boğulduğu Hz. Nuh&#8217;un gemisine benzetmiştir. Nitekim şöyle buyuruyor:</p>



<p>Ümmetim arasında Ehlibeyt&#8217;imin misali Nuh&#8217;un gemisi gibidir; kim ona bindiyse kurtuldu ve kim de ondan ayrıldıysa boğuldu.<a href="#_ftn4">[4]</a></p>



<p>Kısa bir şekilde açıkladığımız bu delillere dikkat ettiğimizde, Ehlibeyt&#8217;in masumiyetinin apaçık ve delillerle ispatlanmış bir konu olduğu anlaşılır; kaldı ki masumiyetin naklî delilleri, bizim burada zikrettiklerimizle sınırlı değildir.</p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p><a href="#_ftnref1">[1]</a>&#8211; Bkz. <em>İlahiyat</em> -yazarın eseri-, c.2, s.146-198.</p>



<p><a href="#_ftnref2">[2]</a>&#8211; Ahzâb, 33</p>



<p><a href="#_ftnref3">[3]</a>&#8211; Mâide, 6: <strong>&#8220;Fakat sizi temizlemek istiyor.&#8221;</strong> Abdest ayetinin alt kısmında geçer.</p>



<p><a href="#_ftnref4">[4]</a>&#8211; <em>Müstedrek-i Hakim</em>, c.2, s.151; <em>Hasâisu&#8217;l-Kübrâ</em>, c.Suyûtî, c.2, s. 266.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/imamin-masum-olusu/">İmam&#8217;ın Masum Oluşu</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/imamin-masum-olusu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İmamet ve Hilâfet</title>
		<link>https://www.caferilik.com/imamet-ve-hilafet/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/imamet-ve-hilafet/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Jun 2020 12:14:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İmamet ve Hilâfet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.islamex.com/?p=4671</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hz. Resuli Ekrem (s.a.a) İslâm dinini tebliğ edip bir Medine-i fazıla kurma noktasında 23 yıl zahmet çekip çaba harcadıktan sonra, hicretin on birinci yılının başlarında dünyadan göçtü. O hazretin vefatıyla, her ne kadar vahiy ve nübüvvet son bulup, artık hiçbir peygamber ve yeni bir din gelmeyecektiyse de, Hz. Resulullah&#8217;ın (s.a.a) yüklendiği vazifeler (vahyi iblağ sorumluluğu [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/imamet-ve-hilafet/">İmamet ve Hilâfet</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Hz. Resuli Ekrem (s.a.a) İslâm dinini tebliğ edip bir Medine-i fazıla kurma noktasında 23 yıl zahmet çekip çaba harcadıktan sonra, hicretin on birinci yılının başlarında dünyadan göçtü. O hazretin vefatıyla, her ne kadar vahiy ve nübüvvet son bulup, artık hiçbir peygamber ve yeni bir din gelmeyecektiyse de, Hz. Resulullah&#8217;ın (s.a.a) yüklendiği vazifeler (vahyi iblağ sorumluluğu dışında) kesinlikle son bulmamıştı. Sonuçta, Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a) vefatından sonra, bilgili ve takvalı bir kişinin, o hazretin halifesi ve Müslümanların imam ve önderi olarak her zaman bu vazifeleri yapmayı üstlenmesi gerekiyordu. Her ne kadar Resulullah&#8217;ın (s.a.a) halifesinin bazı sıfatları ve onun nasıl tayin edileceği konusunda Şia&#8217;yla Ehlisünnet arasında görüş farklılığı varsa da, bu konu bütün Müslümanlar tarafından kabul edilmektedir. Aşağıda önce &#8220;Şia&#8221; kelimesinin anlamı ve onun ne zaman ortaya çıktığına değinecek ve peşinden de imametle ilgili diğer konuları inceleyeceğiz.</p>



<p><a>83. &nbsp;</a></p>



<p>&#8220;Şia&#8221;nın sözlük anlamı izleyicidir; terim olarak ise Hz. Resulullah&#8217;ın (s.a.a) vefatından sonra İslâm toplumunun rehberliğini, Hz. Ali&#8217;nin (a.s) ve O&#8217;nun masum evlatlarının hakkı bilenlerdir.</p>



<p>Tarihî belgelerin de gösterdiği üzere, Hz. Resuli Ekrem (s.a.a) hayatı boyunca çeşitli yerlerde defalarca Hz. Ali&#8217;nin (a.s) fazilet ve menkıbelerinden ve yine kendisinden sonra onun rehberlik ve önderliğinden bahsetmiştir. Sahih rivayetler gereğince, bu tavsiye, Hz. Resulullah&#8217;ın (s.a.a) hayatı döneminde bir grubun Ali&#8217;nin (a.s) etrafında toplanmalarına ve Ali Şiası diye tanınmalarına neden oldu. Bu grup, Hz. Resulullah&#8217;ın (s.a.a) vefatından sonra, önceki inançlarında kalarak kişisel ve grupsal çıkarlarını, Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a), Hz. Ali&#8217;nin (a.s) önderliği konusundaki nassına tercih etmediler. İşte böylece bu grup Resulullah&#8217;ın (s.a.a) döneminde ve o hazretin vefatından sonra &#8220;Şia&#8221; diye tanındı. Milel ve Nihel yazarları da bu konuya açık bir şekilde değinmişlerdir.</p>



<p>Nevbahtî (öl. 310 hk.) bu konuda şöyle yazıyor:</p>



<p>Şia, Hz. Resulullah&#8217;ın (s.a.a) döneminde ve ondan sonra Ali&#8217;yi (a.s) imam ve halife olarak kabul edenlere ve diğerlerinden ayrılarak onun safında yer alanlara denir.<a href="#_ftn1">[1]</a></p>



<p>Ebu&#8217;l-Hasan Eş&#8217;arî diyor ki:</p>



<p>Bu gruba &#8216;Şia&#8217; denilmesinin nedeni, Ali&#8217;yi izlemeleri ve onu diğer sahabelerden öne geçirmeleridir.<a href="#_ftn2">[2]</a></p>



<p>Şehristanî ise şöyle yazıyor:</p>



<p>Şia, özellikle Ali&#8217;yi (a.s) izleyen, nass ve vasiyet kanalıyla onun imamet ve hilâfetine inananlardır.</p>



<p>Dolayısıyla Şia&#8217;nın, İslâm dışında bir tarihi ve İslâm&#8217;ın başlangıç tarihinden başka bir başlangıcı yoktur ve gerçekte, İslâm ve Şiîlik bir madalyonun iki tarafı veya aynı zamanda dünyaya gelen iki çehrenin iki yüzüdür. Seksen altıncı ilkede, Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a), insanları açıkça İslâm&#8217;a davet ettiği ilk günlerde, Haşimoğulları&#8217;nı toplayarak Ali&#8217;nin (a.s), vasîsi ve halîfesi olduğunu onlara bildirdiği; ondan sonra da çeşitli dönemlerde, özellikle Gadîr-i Hum&#8217;da onun hilâfetini resmen ilan etmiş olduğu belgeleriyle anlatılmaktadır.</p>



<p>Evet, &#8220;Şiîlik&#8221; ne Sakife&#8217;de toplananların uzlaşmalarının, ne Osman&#8217;ın öldürüldüğü dönemin olaylarının ve ne de diğer efsanelerin ürünüdür. Aksine sürekli ilâhî kılavuzluklarıyla, Şiîlik fidanını ilk kez sahabenin kalbine eken ve zamanla onu besleyen, Selman ve Ebû Zer gibi bazı sahabeleri Şiî diye adlandıran Hz. Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a) bizzat kendisidir. Müfessirler, <strong>&#8220;İnanan ve iyi işler yapanlar da halkın en hayırlılarıdır.&#8221;<a href="#_ftn3"><strong>[3]</strong></a> </strong>ayetinin tefsirinde, Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a), <em>&#8220;Bu ayetten maksat, Ali ve Şiîleridir.&#8221;</em> buyurduğunu nakletmişlerdir.<a href="#_ftn4">[4]</a></p>



<p>Tarih kitaplarında, Hz. Resuli Ekrem&#8217;den (s.a.a) hemen sonra, halifesinin, Hz. Ali (a.s) olması gerektiğine inanan sahabe ve tâbiînin ismi kaydedilmiştir. Yukarıda söylediğimiz anlamda Şiîlik, dünya Müslümanlarının büyük bir bölümünü oluşturan bütün Şiîler hakkında kullanılan ortak bir sözcüktür. Şiîlerin tarih boyunca diğer İslâm mezhepleriyle omuz omuza, İslâm dininin yayılmasında önemli bir payı olmuştur. Çeşitli bilimlerin temelini atmış, önemli devletler kurmuş, bilim, edebiyat ve siyaset alanında ümmete çok seçkin kişiler sunmuştur ve bugün de dünyanın birçok noktasında varlığını sürdürmektedir.</p>



<p><a>84. &nbsp;</a></p>



<p>İlerideki ilkelerde ispatlayacağımız üzere, imamet konusu ilahî ve semavî bir konudur ve Hz. Resulullah&#8217;ın (s.a.a) halifesi, bizzat o hazrete gelen ilahî vahiy kanalıyla tayin edilmelidir. Ancak bu konunun naklî ve şer&#8217;î delillerine değinmeden önce, bu hususta hiçbir şer&#8217;î nassın olmadığını kabul edip, o zamanın şartlarını göz önünde bulundurarak aklın neler gerektirdiğine bakalım.</p>



<p>Eğer bir ıslâh edici, uzun yıllar boyu nice zahmetlerle bir planı uygular da insanlık için yeni bir metot sergilerse, akıl, bu plan ve yeni metodunun hayatını sürdürmesi ve hatta ilerlemesi ve yayılması için, doğal olarak bir çare düşünmesi gerektiğine apaçık bir şekilde hükmetmektedir. Nitekim bir insanın nice zahmetlerle bir bina yaptıktan sonra, onu gelecek tehlikelerden korumak için hiçbir önlem almaması, ona bakmak ve korumak için kimseyi tayin etmemesi düşünülemez.</p>



<p>Hz. Resuli Ekrem (s.a.a), getirdiği şeriatıyla insanlığın hayatında derin bir değişimin zeminini hazırlayan ve tamamen yeni bir medeniyetin temelini atan, insanlık tarihinin en büyük şahsiyetidir. İnsanlığa ebedî bir din sunan ve kendi asrında insanlığa önderlik yapan o hazret bu dini, gelecekte karşılaşması muhtemel tehlike ve afetlerden korumak ve yine ebedî ümmeti hidayet etmek ve yönetmek için kesinlikle bir çare düşünmüş ve kendisinden sonra yönetimin niteliğini açıklamıştır. Çünkü o hazretin ebedî bir şeriat getirmesine rağmen, kendisinden sonra onun ayakta kalmasını sağlayacak olan rehberlik konusunda bir plan sunmuş olmaması hiçbir şekilde düşünülemez. İnsanoğlunun saadeti için en küçük meseleyi açıklamayı ihmal etmeyen bir peygamberin, insanlığın kaderini belirleyecek en önemli konuların başında gelen İslâm toplumunun önderliği ve onun niteliği konusunda hiçbir şey söylememiş ve hiçbir kılavuzlukta bulunmamış ve gerçekte İslâm toplumunu başı boş bırakmış olması nasıl düşünülebilir?! Dolayısıyla, Hz. Resulullah&#8217;ın (s.a.a) kendisinden sonra hilâfet konusunda hiçbir şey söylemeden dünyadan göçtüğü iddiası kabul edilemez.</p>



<p><a>85. &nbsp;</a></p>



<p>Sadr-ı İslâm tarihine müracaat ederek, Hz. Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a) vefatı döneminde bölge ve dünyanın içinde bulunduğu şartları göz önünde bulundurduğumuzda, imamet makamının nassla atanmasının gerekliliği anlaşılacaktır.</p>



<p>Çünkü o hazret dünyadan göçtüğünde, İslâm dinini bir tehlike üçgeni tehdit etmekteydi: Bu tehlike üçgeninin bir ucunu Rum (Bizans) İmparatorluğu, ikinci ucunu İran Sasani İmparatorluğu ve üçüncü ucunu ise içteki münafıklar oluşturmaktaydı. Birinci tehlike konusunda şunu söyleyelim ki, Hz. Resulullah (s.a.a) hayatının son anlarına kadar bu tehlikeyi unutmamış, işte bu nedenle o son günleri ve hatta son saatlerinde Rumlarla savaşmak için Üsâme b. Zeyd&#8217;in komutasında büyük bir ordu seferber etmiş ve ondan ayrılanları lanetlemiştir. İkinci tehlike ise, Hz. Resulullah&#8217;ın (s.a.a) mektubunu yırtarak Yemen valisine o hazreti tutuklamasını veya başını bedeninden ayırıp kendisine göndermesini emreden kötü düşünceli düşmandı. Ve nihayet üçüncü tehlike de, sürekli Medîne&#8217;de veya Medîne dışında Hz. Resuli Ekrem&#8217;i (s.a.a) rahatsız eden ve çeşitli komplolarla o hazretin kalbini incitenlerdi. Kur’ânı Kerim&#8217;in çeşitli surelerinde münafıkların indirdikleri darbelerden bahsedilmiş ve hatta Kur’ânı Kerim&#8217;in bir suresi onların adına nazil olarak onların kötü düşünce ve amelleri ortaya serilmiştir.</p>



<p>Şimdi şöyle bir soruyla karşılaşıyoruz: Acaba düşmanların her taraftan pusuda yattığı böyle bir tehlike üçgeni karşısında, Hz. Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a), İslâm ümmeti ve İslâm dinini rehbersiz, lidersiz ve başı boş bırakmış olması düşünülebilir mi?!</p>



<p>Şüphesiz Resulullah (s.a.a), Arap halkının kabile hayatı yaşadığını ve kabile fertleri arasında, kabile reislerine karşı duyulan taassubun onların canlarıyla yoğrulduğunu; dolayısıyla, lider tayinini böyle bir halka bırakmanın gruplaşmalara ve kabile kavgalarına neden olacağını ve düşmanın da bu ihtilaftan kendi lehine yararlanacağını biliyordu. İşte bu gerçeği göz önünde bulunduran Şeyh Ebû Ali Sînâ diyor ki:</p>



<p>Halifeyi Peygamber&#8217;in nassıyla tayin etmek gerçeğe daha yakındır; çünkü o hazretin kendisinden sonra halifeyi tayin etmesiyle, her türlü kavga ve ihtilafın kökü kurutulmuş olur.<a href="#_ftn5">[5]</a></p>



<p><a>86. &nbsp;</a></p>



<p>Şimdi, hikmet ve Hz. Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a) ilahî bilincinin, kendisinden sonra İslâm ümmetinin imamet ve rehberliği konusunda gerekli girişimlerde bulunmasını gerektirdiği anlaşıldıktan sonra, o hazretin bu konuda hangi girişimlerde bulunduğuna bakalım.</p>



<p>Bu hususta iki görüş vardır; şimdi bu görüşleri ele alıp inceleyelim:</p>



<p>1- Hz. Resulullah (s.a.a), Allah Teâlâ&#8217;nın emriyle, İslâm ümmetinin rehberlik ve imamet makamına lâyık olan kişiyi seçerek onu kendisinin halifesi olarak halka tanıttı.</p>



<p>2- Hz. Resuli Ekrem (s.a.a), önder seçimini halka bıraktı ve vefatından sonra kendilerine bir önder seçmelerini dileyerek bunu halka açıkladı.</p>



<p>Kitab, sünnet, Hz. Resulullah&#8217;ın (s.a.a) sîreti ve İslâm tarihi bu iki görüşten hangisi onaylıyor acaba?</p>



<p>Hz. Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a) hayatına dikkat edildiğinde, -getirdiği dini yakın akrabalarına ve sonra da bütün insanlara ilan etmekle görevlendirildiği ilk günden itibaren ölüm a-nına kadar- o hazretin kendisinden sonraki halifenin özelliklerine defalarca işaret ettiğini ve önderlik konusunda &#8220;halkın seçimi&#8221;ni değil, &#8220;atama&#8221; metodunu seçtiği kesinlik kazanmaktadır. Bu konu aşağıdaki delillerle ispatlanmaktadır:</p>



<h2><a>1- Ev Günü Hadisi</a></h2>



<p>Bi&#8217;setten üç yıl geçtikten sonra, Allah Teâlâ, <strong>&#8220;Yakın akrabalarını uyar.&#8221;</strong> (Şuarâ, 214) ayetini indirerek, Hz. Resuli Ekrem&#8217;e (s.a.a) davetini açığa çıkarmasını emrediyor. Hz. Resulullah (s.a.a) Haşimoğulları&#8217;nın ileri gelenlerini toplayarak şöyle buyuruyor:</p>



<p>Ben sizin için dünya ve ahiret hayrını getirdim. Allah Teâlâ bana, sizi O&#8217;na davet etmemi emretti. Sizden hanginiz, bu dini yaymakta bana yardım ederek aranızda benim kardeşim, vasim ve halifem olmayı ister?</p>



<p>O hazret bu buyruğunu üç defa tekrarladı ve her defasında sadece Ali (a.s) buna hazır olduğunu ilan etti.</p>



<p>Bunun üzerine Hz. Resuli Ekrem (s.a.a) onlara hitaben şöyle buyurdu:</p>



<p>Bilin ki bu, sizin aranızda benim kardeşim, vasim ve halifemdir.<a href="#_ftn6">[6]</a></p>



<h2><a>2- Menzilet Hadisi</a></h2>



<p>Hz. Resuli Ekrem (s.a.a) çeşitli yerlerde, Müminlerin Emiri Hz. Ali&#8217;nin (a.s) o hazret indindeki makam ve mevkiini, Harun&#8217;un Musa&#8217;nın indindeki makam ve mevkii gibi bilmiş; Harun&#8217;un makamlarından sadece birinin (peygamberliğin) Ali&#8217;de (a.s) olmayacağını bildirerek neredeyse tevatür haddine ulaşan Menzilet hadisinde şöyle buyurmuştur:</p>



<p>Ya Ali! Harun, Musa&#8217;ya ne menziledeyse, sen de bana o menziledesin; ancak benden sonra peygamber yoktur.<a href="#_ftn7">[7]</a></p>



<p>Kur’ânı Kerim&#8217;in nassıyla, Hz. Harun, Hz. Musa&#8217;nın (a.s) döneminde peygamberlik<a href="#_ftn8">[8]</a>, hilâfet<a href="#_ftn9">[9]</a> ve vezirlik<a href="#_ftn10">[10]</a> makamına sahipti ve Menzilet hadisi de, Harun&#8217;un peygamberlik makamı dışında tüm makamlarını Ali (a.s) için ispatlamaktadır. Doğal olarak eğer, peygamberlik dışında o makamların tümü Hz. Ali (a.s) için ispatlamak istenmeseydi, bu durumda peygamberlik makamını müstesna etmeye gerek kalmazdı.</p>



<h2><a>3- Sefîne Hadisi</a></h2>



<p>Hz. Resuli Ekrem (s.a.a), kendi Ehlibeyt&#8217;ini (a.s) Nûh&#8217;un gemisine benzetiyor; bu gemiye binenler kurtulmuş, binmeyenler ise tufana tutularak boğulmuştu; nitekim şöyle buyuruyor:</p>



<p>Bilin ki aranızda Ehlibeyt&#8217;imin misali, Nûh&#8217;un gemisi gibidir; kim ona bindiyse kurtuldu ve kim de ondan ayrıldıysa boğuldu.<a href="#_ftn11">[11]</a></p>



<p>Biliyoruz ki, Nûh&#8217;un gemisi, insanların tufandan kurtulmaları için tek sığınaklarıydı. Dolayısıyla, sefîne hadisine göre, Hz. Resulullah&#8217;ın (s.a.a) Ehlibeyt&#8217;i de, insanların sapmalarına neden olabilecek tatsız olaylardan kurtulabilmeleri için ümmetin yegâne sığınağıdır.</p>



<h2><a>4- Ümmetin Güvencesi Hadisi</a></h2>



<p>Resulullah (s.a.a), Ehlibeyt&#8217;ini, ümmetinin ihtilaflar karşısında yegâne güvencesi olarak tanıtıp şöyle buyurmuştur:</p>



<p>Yıldızlar yerdekilerin -denizde- boğulmamalarını sağlayan yegâne güvencesidir; Ehlibeyt&#8217;im de üm-metimin ihtilaflar karşısındaki yegâne güvencesidir; dolayısıyla eğer Arap kabilelerinden biri onlara muhalefet edecek olursa ihtilafa düşerek şeytanın hizbi olur.<a href="#_ftn12">[12]</a></p>



<p>Yıldızlar yerdekilerin denizde boğulmamalarının tek garantisidir; çünkü denizciler, <strong>&#8220;Onlar yıldız(lar)la yol bulurlar.&#8221;<a href="#_ftn13"><strong>[13]</strong></a></strong> ayeti gereğince, dalgaların arasından onlar vasıtasıyla yollarını bularak sahile ulaşırlar. Ehlibeyt&#8217;im de ümmetimin ihtilaflar karşısında güvende kalmasına neden olur; dolayısıyla kim onlara muhalefet edecek olursa, ihtilafa düşerek şeytanın safında yer almış olur.&#8221;</p>



<h2><a>5- Sekaleyn Hadisi</a></h2>



<p>Sekaleyn hadisi, Şia ve Sünnî ulemasının kendi kitaplarında naklettikleri mütevatir hadislerdendir. Hz. Resuli Ekrem (s.a.a) bu hadiste İslâm ümmetine hitap ederek, iki paha biçilmez şeyi aramızda emanet bıraktığını söylüyor. Sonra bu ikisine birlikte ve tek parça olarak sarılmayı ümmetin hidayet sebebi; bu ikisinden birinden ayrılmayı ise dalâlet nedeni olarak tanıtıp şöyle buyuruyor:</p>



<p>Aranızda iki paha biçilmez emanet bırakıyorum: Biri Allah&#8217;ın kitabı, diğeri itretim (yani soyumdan olan) Ehlibeyt&#8217;imdir. Bu ikisine sımsıkı sarılacak olursanız hiçbir zaman sapmazsınız; bu ikisi -Kevser- havuzunun başında bana ulaşıncaya kadar birbirinden ayrılmazlar.<a href="#_ftn14">[14]</a></p>



<p>Bu hadis, Ehlibeyt&#8217;in Kur’ânı Kerim&#8217;le omuz omuza ilmî merciliğini açık bir şekilde ispatlamakta ve Müslümanlara, dinî konularda Allah&#8217;ın kitabıyla birlikte Ehlibeyt&#8217;in kılavuzluklarına sarılmayı gerekli kılmaktadır. Fakat bazı kimselerin Ehlibeyt&#8217;in kapısı dışında tüm kapıları çalmaları, gerçekten gerçekten üzücü bir durumdur! Şia ve Sünnîlerin, naklinde ittifak ettikleri Sekaleyn hadisi, tüm dünya Müslümanlarını tek bir ümmet haline getirebilir; çünkü eğer Hz. Resu-lullah&#8217;tan (s.a.a) sonra ümmetin halifesi ve siyasî yöneticisinin tayini konusunda iki fırka arasında ihtilaf varsa ve ümmet bu meseledeki tarihî algılama nedeniyle iki gruba ayrılıyorsa, bu durumda tefrikanın hiçbir bilimsel dayanağı yoktur. Her iki fırkanın da, ittifak ettikleri Sekaleyn hadisi gereğince birlik içinde ve tek bir güç olmaları gerekir.</p>



<p>Esasen halifelerin hilâfeti döneminde de, pratikte ümmetin ilmî mercii Ali (a.s) idi ve dinî konulardaki ihtilaflar Ali (a.s) vasıtasıyla hallediliyordu. Gerçekte, Hz. Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a) Ehlibeyt&#8217;i bu mercilik sahnesinden kenara bırakıldığı günden itibaren fırkacılık başladı ve birbiri ardından çeşitli kelam fırkaları ortaya çıktı.</p>



<p><a>87. &nbsp;</a></p>



<p>Hadislerde Hz. Resuli Ekrem (s.a.a) bazen genel ve bazen de kişisel olarak, halifesini açık bir şekilde tanıtmıştır; bu hadislerin her biri bilinçli ve hakikati arayan kişiler için hücceti tamamlamaktadır. Fakat buna rağmen Hz. Resulullah (s.a.a), mesajını uzaktan-yakından gelen herkese duyurarak, bu konuda her türlü şek ve şüpheyi tamamen ortadan kaldırmak için, Veda Haccı dönüşünde Gadîr-i Hum denilen yerde durmuş; etrafındakilere, Allah Teâlâ tarafından kendilerine bir mesajı açıklamak üzere görevlendirildiğini bildirmiştir. Bu mesaj, çok büyük bir vazifeyi yerine getirmeyi içeriyordu ve bunu yapmadığı takdirde Resuli Ekrem (s.a.a) peygamberliğini yerine getirmiş sayılmıyordu:</p>



<p>Ey Elçi, Rabbinden sana indirileni duyur; eğer bunu yapmazsan, O&#8217;nun elçiliğini duyurmamış olursun. Allah seni insanlar(ın şerrin)dan korur.<a href="#_ftn15"><strong>[15]</strong></a></p>



<p>Bunun üzerine Hz. Resulullah (s.a.a) için bir minber hazırladılar. O hazret minbere çıkarak şöyle buyurdu: <em>&#8220;Yakında Hakk&#8217;ın davetine icabet edeceğim; benim hakkımda sizler ne diyorsunuz?&#8221;</em> Cemaat, &#8220;Allah&#8217;ın dinini bize tebliğ ettiğine, hayrımızı dilediğine ve bu konuda çok çaba harcadığına tanıklık ediyoruz; Allah sana hayırlı mükâfatlar versin.&#8221; dediler. Sonra, <em>&#8220;Allah&#8217;ın birliğine, kıyametin hak olduğuna tanıklık ediyor musunuz?&#8221;</em> buyurdu. Oradakiler olumlu cevap verince şöyle buyurdu:</p>



<p>Ben sizden önce (Kevser) havuz(un)a gideceğim; bakalım benim iki paha biçilmez halifeme karşı nasıl davranacaksınız?</p>



<p>Bir sahabe, &#8220;Sizin iki halifeniz nelerdir?&#8221; diye sorunca hazret şöyle buyurdu:</p>



<p>Biri Allah&#8217;ın kitabı, diğeri ise soyum olan itretimdir; Latîf ve Habîr olan Allah bana, bu ikisinin kıyamet günü havuzun başında bana ulaşıncaya kadar birbirinden ayrılmayacağını bildirmiştir. O ikisinden öne geçmeyin, yoksa helak olursunuz; onlardan geride de kalmayın, aksi durumda yine helak olursunuz.</p>



<p>Sonra Ali&#8217;nin (a.s) elinden tutarak kaldırdı; orada olan herkes o ikisini görüyordu; hazret şöyle buyurdu: <em>&#8220;Ey insanlar! Müminlere kendi canlarından daha evlâ (irade sahibi) olan kimdir?&#8221;</em></p>



<p>Cemaat, &#8220;Allah ve Peygamberi daha iyi bilir&#8221; dediler.</p>



<p>Resuli Ekrem (s.a.a), <em>&#8220;Mevlâm Allah&#8217;tır benim, ben ise müminlerin mevlâsıyım ve ben onlara kendi canlarından daha evlâyım.&#8221;</em> buyurduktan sonra üç kez şöyle ekledi:</p>



<p>Ben kimin mevlâsıysam, Ali de onun mevlâsıdır; Allah&#8217;ım! Onu seveni sev, ona düşman olana düşman ol, ona şefkatli olana şefkatli ol, ona gazap edene gazap et, ona yardım edene yardımcı ol, onu alçaltanı alçalt, o döndükçe hakkı da onun ekseninde döndür; haberiniz olsun ha! Burada bulunanlar, bulunmayanlara bildirsin bunu.</p>



<p><a>88. &nbsp;</a></p>



<p>Gadir hadisi, mütevatir hadislerdendir ve bu hadisin ravileri olan sahabe, tâbiîn ve İslâm muhaddisleri onu her asırda mütevatir olarak rivayet etmişlerdir. Sahabeden 110, tâbiînden 89, İslâm uleması ve muhaddislerinden 3.500 kişi Gadir hadisini nakletmiştir; böyle bir tevatüre sahip olan bu hadisin varlık ve itibarında hiçbir şüpheye yer yoktur. Yine ulemadan bir grup, Gadir hadisi hakkında müstakil kitaplar yazmışlardır; bunların arasında, bu hadisin senetlerini de bir araya toplayan en temel belge, Allâme Abdulhüseyin&#8217;in (1320-1390 hicrî kamerî) eseri olan <em>el-Gadîr</em> kitabıdır.</p>



<p>Şimdi, Hz. Resulullah (s.a.a) ve Ali&#8217;nin (a.s) &#8220;mevlâ&#8221; oluşundan maksadın ne olduğunu inceleyelim.</p>



<p>Karineler, bu tabirden, rehberlik ve önderliğin kastedildiğini açıkça ortaya koymaktadır:</p>



<p>a) Gadîr-i Hum olayında, Hz. Resuli Ekrem (s.a.a) hac kafilesini susuz ve bitki yeşermeyen kurak bir çölde ve günün çok sıcak bir zamanında durdurdu. Hava o kadar sıcaktı ki, orada olanlar abalarının yarısını başlarının üzerine örtmüşler, diğer yarısını da altlarına sermişlerdi. Böyle bir konumda, doğal olarak Hz. Resulullah (s.a.a), ümmetin hidayetinde kader belirleyici çok önemli bir konuyu açıklayacak demekti; evet, Müslümanların kaderini belirlemede, vahdetin kaynağı ve dinin koruyucusu olan halife tayininden daha önemli bir şey olabilir miydi?</p>



<p>b) Hz. Resuli Ekrem (s.a.a), Hz. Ali&#8217;nin (a.s) velâyet ve hilâfetini söz konusu etmeden önce, usûlü&#8217;d-dîni teşkil eden tevhid, nübüvvet ve mead konusundan bahsedip halktan onlar hakkında ikrar aldı ve sonra ilahî mesajı tebliğ etti. Hz. Resulullah&#8217;ın (s.a.a), insanlardan usûlü&#8217;d-dîn konusunda ikrar almasının hemen peşinden ilahî mesajı tebliğ edişinden, bu mesajın önemini ve o hazretin bu büyük kongreden hedefinin, belli bir kişiyle dost olmak, onu sevmek gibi sıradan bir şey olamayacağını anlamak mümkündür.</p>



<p>c) Hz. Resuli Ekrem (s.a.a) hutbesinin başında, yakında dünyadan göçeceğini bildirmiştir ve bu da o hazretin kendisinden sonra ümmetin durumundan endişelendiğini göstermektedir. O hâlde dininin, gelecekteki olaylar fırtınasında bir tehlikeyle karşılaşmaması için bir çare araması daha uygun olurdu.</p>



<p>d) İmam Ali (a.s) hakkındaki ilahî mesajı açıklamadan önce, kendisinin evlâ -üstün- ve mevlâ -efendi- oluşundan bahsederek, &#8220;Allah benim mevlâmdır ve ben de müminlerin mevlâsıyım; müminlere, onların kendi canlarından daha evlâyım&#8221; buyurdu. Resulullah&#8217;ın (s.a.a) bu buyruğu, Hz. Ali&#8217;nin (a.s) mevlâlığının, Resulullah&#8217;ın (s.a.a) mevlâlık ve evlâlığı türünden olduğunu ve o hazretin, Allah&#8217;ın emriyle bu mev-lâlığı İmam Ali (a.s) için de ispatladığını göstermektedir.</p>



<p>e) Hz. Resuli Ekrem (s.a.a) ilahî mesajı açıkladıktan sonra, orada bulunanların, bulunmayanlara duyurmalarını istedi.</p>



<p><a>89. &nbsp;</a></p>



<p>İslâm tarihi, Hz. Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a) düşmanlarının, o hazretin ilahî davetini söndürmek için, O&#8217;nu sihirbazlıkla suçlamaktan yatağında öldürme teşebbüsüne varıncaya kadar her çeşit yola başvurduklarını; fakat her defasında, Allah Teâlâ&#8217;nın o hazrete lütufta bulunarak onu müşriklerin uğursuz planlarından koruduğunu göstermektedir. Onların son ümidi (özellikle o hazretin erkek çocuğunun kalmadığını göz önünde bulundurarak), Hz. Resulullah&#8217;ın (s.a.a) ölümüyle bu davetin sönmesiydi:</p>



<p>Yoksa onlar (senin hakkında): &#8220;Bir şairdir, zamanın felâketlerine çarpmasını (ölmesini) gözetliyoruz.&#8221; mu diyorlar?<a href="#_ftn16"><strong>[16]</strong></a></p>



<p>Müşrikler ve münafıkların çoğu bu düşünceye sahipti. Fakat Hz. Resuli Ekrem (s.a.a), hayatı boyunca İslâm&#8217;a karşı halis imanı ve direncini ortaya koyan birini kendi yerine tayin ederek, düşmanların ümidini suya düşürdü ve böylece dinin bekasını sağlayarak temelini güçlendirdi; böyle bir rehberin tayiniyle de İslâm nimeti kemale erdi.</p>



<p>İşte böylece, Ali&#8217;nin (a.s), Hz. Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a) halifesi olarak tayin edilmesinin ardından Gadîr-i Hum günü &#8220;İkmâl&#8221; ayeti<a href="#_ftn17">[17]</a> nazil oldu:</p>



<p>Bugün artık inkâr edenler, sizin dininiz(i yok etmek)den umudu kesmişlerdi. Onlardan korkmayın, benden korkun! Bugün sizin için dininizi olgunlaştırdım, size nimetimi tamamladım ve size din olarak (Peygamberin halifesinin tayiniyle kemale ermiş) İslâm&#8217;ı beğendim.<a href="#_ftn18"><strong>[18]</strong></a></p>



<p>Hz. Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a) halefi konusunun ilahî bir mesele olduğunu ve halkın bunda bir rolü olmadığını ispatlayan yukarıdaki mütevatir rivayetler dışında, tarihî gerçekler de, o hazretin, Mekke&#8217;de bulunduğu ve daha Medîne&#8217;de hükümet kurmadığı günlerde bile, hilâfet konusunu ilahî bir mesele olarak kabul ettiğini göstermektedir.</p>



<p>Örneğin, Benî Amr kabilesinin reisi, hac mevsiminde Resulullah&#8217;ın (s.a.a) huzuruna çıkarak, &#8220;Bizim sana yardım etmemiz sonucu muhaliflerine karşı zafere ulaştın; acaba önderlik konusunda bizim de bir payımız var mı?&#8221; diye sorunca, o hazret buyurdu ki:</p>



<p>Bu iş Allah&#8217;a düşer; Allah kimi isterse bu işe seçer.<a href="#_ftn19">[19]</a></p>



<p>Açıktır ki, eğer hilâfet konusu halkın seçimine bırakılmış olsaydı, o hazretin, &#8220;Bu iş ümmete düşer!&#8221; veya &#8220;halletme ve anlaşma (hall ve akd) şûrâsına düşer!&#8221; demesi gerekirdi. Resuli Ekrem (s.a.a) bu konudaki buyruğu, Allah Teâlâ&#8217;nın risalet konusundaki şu buyruğunun aynıdır:</p>



<p><strong>Allah, elçiliğini nereye koyacağını (elçilik görevini kime vereceğini) daha iyi bilir.<a href="#_ftn20"><strong>[20]</strong></a></strong></p>



<p><a>90. &nbsp;</a></p>



<p>Hilâfet makamının nasla belirtilmesi gerektiği ve ümmetin, peygambere halife tayin etme konusunda bir rolü olmadığı konusu sahabenin zihninde de vardı. Ancak onlar birinci halifenin seçilmesi hariç, Allah ve Resulü&#8217;nün nassı yerine bir önceki halifenin nass ve atamasını dikkate alıyorlardı; nitekim tarih kitaplarının ittifak ettiği gibi, ikinci halife birinci halife vasıtasıyla tayin edildi.</p>



<p>İkinci halifenin Ebû Bekir tarafından tayininin kesin bir şekilde gerçekleşmediği; bunun sadece bir öneri olduğu sanısı tarihî naslara aykırıdır. Çünkü daha birinci halife hayattayken, Hz. Resulullah&#8217;ın (s.a.a) sahabesi tarafından bu tayine itiraz edildi ve itiraz edenlerden biri de Zübeyr&#8217;di. Açıktır ki, eğer olay sadece bir öneriydiyse, sahabenin itirazı tamamen yersiz olurdu. Ebû Bekir tarafından Ömer&#8217;in tayini dışında, üçüncü halife de Ömer&#8217;in tayin ettiği altı kişilik bir şûrâ kanalıyla hilâfete geçirildi ve bu da, diğerlerini kamuoyuna müracaat etmekten engelleyen bir nevi tayindi.</p>



<p>Esasen kamuoyuna müracaat ve halifenin ümmet tarafından seçilmesi düşüncesi sahabenin aklından bile geçmiyordu ve daha sonraları bu hususta iddia edilen şeyler, diğerlerinin değindikleri izahlardır; aksine sahabe, halifenin, bir önceki halife tarafından seçilmesi gerektiğine inanıyorlardı. Örneğin, ikinci halife yaralandığı zaman, Hz. Resulullah&#8217;ın (s.a.a) eşlerinden Âişe, halifenin oğlu Abdullah b. Ömer&#8217;le ona mesaj göndererek dedi ki: &#8220;Benim selamımı babana ilet ve Peygamber&#8217;in ümmetini çobansız bırakma de!&#8221;<a href="#_ftn21">[21]</a> Abdullah b. Ömer de, babası ölüm yatağına düşünce ondan, kendisinden sonraki halifeyi tayin etmesini isteyerek dedi ki:</p>



<p>İnsanlar senin hakkında konuşmaktalar; onlar, kendi yerine birini seçmeyeceğini sanıyorlar. Eğer senin develerinin ve koyunlarının çobanı, gıyabında yerine birini bırakmadan onları çölde kendi başlarına bıraksa, sen onu kınamaz mısın?! İnsanların halini gözetmek, develerin ve koyunların durumunu gözetmekten daha mühimdir.<a href="#_ftn22">[22]</a></p>



<p><a>91. &nbsp;</a></p>



<p>İmâmet konusunun başında, Müslümanlar açısından imam ve Hz. Resulullah&#8217;ın (s.a.a) halifesinin, o hazretin (şeriat getirme dışında) vazifelerini üstlenecek kişi olduğuna değindik. Şimdi imamet makamı ve onun öneminin daha açık bir şekilde anlaşılması için bu vazifelerin en önemlilerine değinelim:</p>



<p>a) Kur’ânı Kerim&#8217;in kavramlarını açıklamak ve problemleri halletmek Hz. Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a) vazifelerindendi. Kur’ânı Kerim buyuruyor ki:</p>



<p>Sana bu Zikr&#8217;i (Kur&#8217;ân&#8217;ı) indirdik ki, kendilerine indirileni insanlara açıklayasın.<a href="#_ftn23"><strong>[23]</strong></a></p>



<p>b) Şer&#8217;î hükümlerin beyanı o hazretin vazifelerindendi; onların bir bölümünü Kur’ânı Kerim&#8217;in ayetlerini okuyarak ve bir kısmını da sünnet yoluyla beyan ediyordu. Hz. Resulullah (s.a.a), İslâm dininin hükümlerini tedrîcen ve vuku bulan olayları göz önünde bulundurarak açıklıyor, işin tabiatı bu vazifenin devam etmesini gerektiriyordu; oysa hükümlerin açıklaması hususunda Hz. Resuli Ekrem&#8217;den (s.a.a) bize ulaşan hadislerin sayısı beş yüz hadisi geçmemektedir.<a href="#_ftn24">[24]</a> Bu kadar az sayıda fıkhî hadisin ümmete yeterli olmayacağı açıktır.</p>



<p>c) Hz. Resuli Ekrem (s.a.a) hakkın merkezi olup, kılavuzluğuyla ümmetin inancının her türlü sapmaya uğramasını engellediği için, o hazretin varlığı nedeniyle mübarek hayatları döneminde fırkacılık meydana gelmedi veya meydana gelme fırsatı bulmadı.</p>



<p>d) Dinî ve itikadî soruları cevaplandırmak da Hz. Resulullah&#8217;ın (s.a.a) diğer bir vazifesiydi.</p>



<p>e) Söz ve davranışlarıyla toplum fertlerini terbiye ederdi.</p>



<p>f) İslâm toplumunda adalet, eşitlik ve emniyeti oluşturmak da o hazretin vazifesiydi.</p>



<p>g) Düşmanlar karşısında İslâm ülkesinin sınırlarını ve mal varlığını korumak da Hz. Resulullah&#8217;ın (s.a.a) sorumluluklarından sayılmaktaydı. Nitekim son iki vazifeyi, halk tarafından seçilen önder de yapabilir; fakat diğer vazifeleri yapmak için (Kur’ânı Kerim&#8217;in zor kavramlarını ve dinî hükümleri açıklamak…), Allah Teâlâ&#8217;nın özel lütfuna şamil olan, bilgi ve amelde Hz. Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a) kopyası olan bilinçli ve güçlü bir öndere ihtiyaç vardır. Yani değindiğimiz bu önemli vazifeleri yerine getirip İslâm dininin inişli çıkışlı tarihi boyunca Hz. Resulullah&#8217;ın (s.a.a) boşluğunu doldurabilecek, Peygamber&#8217;in ilmini taşıyan ve her türlü hatadan masun olan birisi gereklidir. Ancak Peygamber&#8217;in ilminin hamili olan böyle bir kişi, peygamber olamayacak ve bir şeriatin de temelini atmayacaktır ve kesinlikle imamet makamıyla peygamberlik makamı bir değildir.</p>



<p>Açıktır ki böyle birinin tayini, ümmetin ilim ve bilgi seviyesinin üzerindeydi ve bunun ancak Hz. Resulullah (s.a.a) tarafından ve Allah Teâlâ&#8217;nın emriyle gerçekleşmesi gerekirdi. Yine açıktır ki, yukarıda değindiğimiz hedeflerin gerçekleşmesi de insanların, Hz. Resulullah (s.a.a) tarafından tayin edilen imam ve öndere itaat etmelerine bağlıdır; bu hedeflerin gerçekleşmesi için Allah Teâlâ&#8217;nın tayini ve Hz. Resulullah&#8217;ın (s.a.a) ilanı yeterli değildir (kendisine itaat edilmeyen bir kimsenin görüşü olmaz).</p>



<p>Nitekim Kur’ânı Kerim ve Hz. Resuli Ekrem (s.a.a) hakkında da durum böyleydi ve böyledir de. Hz. Resulullah&#8217;ın (s.a.a) vefatından sonra vuku bulan olumsuz olaylar ve Müslümanlardan bir grubunun fırkacılık yapması, Hz. Resulullah&#8217;ın (s.a.a) -neûzübillah- kendi hekimane vazifesini yerine getirmemesinden ve kendisinden sonra ümmetin yönetimi için temel bir plan hazırlamadığından veya planının eksik oluşundan değil; ümmetten bir grubun kendi kişisel görüşlerini o hazretin planından öne geçirmeleri ve kendi maslahatçı görüşlerini Allah ve Resulü&#8217;nün nassına tercih edişleridir. Bu da, tarihte vuku bulan ilk olay değildir; İslâm tarihinde bunun benzerleri oldukça fazladır.<a href="#_ftn25">[25]</a></p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p><a href="#_ftnref1">[1]</a>&#8211; <em>Fıraku&#8217;ş-Şia</em>, s.17.</p>



<p><a href="#_ftnref2">[2]</a>&#8211; <em>Makalâtu&#8217;l-İslâmiyye</em>, c.1, s.65.</p>



<p><a href="#_ftnref3">[3]</a>&#8211; Beyyine, 7</p>



<p><a href="#_ftnref4">[4]</a>&#8211; <em>ed-Dürrü&#8217;l-Mensûr</em>, c.8, s.589; Câbir b. Abdullah, İbn Said-i Hudrî, İbn Abbâs ve Ali&#8217;den (a.s) naklen.</p>



<p><a href="#_ftnref5">[5]</a>&#8211; <em>eş-Şifâ, </em>İlahiyat, onuncu makale, beşinci bölüm, s.564.</p>



<p><a href="#_ftnref6">[6]</a>&#8211; <em>Müsned-i Ahmed</em>, c.1, s.159; <em>Târîh-i Taberî</em>, c.2, s.406; <em>Tefsir-i Ta-berî</em> (Câmiu&#8217;l-Beyan), c.19, s.74-75; Şuarâ Suresi&#8217;nin tefsiri, 214. ayet.</p>



<p><a href="#_ftnref7">[7]</a>&#8211; <em>Sahîh-i Buhârî</em>, c.6, s.3, 1314 yılı basımı, Tebuk Gazvesi bölümünde; <em>Sahîh-i Müslim</em>, c.7, s.120, Fezâil-u Ali (a.s) bölümünde; <em>Sünen-i İbn Mâce</em>, c.1, s.55, Fezâil-u Ashâbi&#8217;n-Nebî bölümü; <em>Müsned-i Ah-med</em>, c.1, s.173, 175, 177, 179, 182, 185, 230; <em>Sîre-i Nebeviyye</em>, İbn Hişâm, c.4, s.163, Tebuk Gazvesi.</p>



<p><a href="#_ftnref8">[8]</a>&#8211; <strong>&#8220;Ona, rahmetimizden dolayı kardeşi Harun&#8217;u da peygamber olarak armağan ettik.&#8221;</strong> (Meryem, 53)</p>



<p><a href="#_ftnref9">[9]</a>&#8211;<strong> &#8220;Musa, kardeşi Harun&#8217;a dedi ki: Kavmim içinde benim yerime geç…&#8221; </strong>(A&#8217;râf, 142)</p>



<p><a href="#_ftnref10">[10]</a>&#8211; <strong>&#8220;Bana ailemden bir vezir ver.&#8221;</strong> (Tâhâ, 29)</p>



<p><a href="#_ftnref11">[11]</a>&#8211; <em>Müstedrek-i Hakîm</em>, c.3, s.351; <em>Sevâiku&#8217;l-Muhrika</em>, s.91; <em>Mîzâ-nu&#8217;l-İ&#8217;tidal</em>, c.1, s.224; <em>Târihu&#8217;l-Hulefâ</em>, s.573; <em>Hasâisu&#8217;l-Kubra</em>, c.2, s.266; <em>Yenâbiu&#8217;l-Mevedde</em>, s.28; <em>Fethu&#8217;l-Kadir</em>, s.113 ve diğer kitaplar.</p>



<p><a href="#_ftnref12">[12]</a>&#8211; <em>Müstedrek-i Hakîm</em>, c.3, s.149.</p>



<p><a href="#_ftnref13">[13]</a>&#8211; Nahl, 16</p>



<p><a href="#_ftnref14">[14]</a>&#8211; <em>Sahîh-i Müslim</em>, c.7, s.122; <em>Sünen-i Tirmizî</em>, c.2, s.397; <em>Sünen-i Darimî</em>, c.2, s.432; <em>Müsned-i Ahmed</em>, c.3, s.14, 17, 26, 59; c.4, s.366 ve 371; c.5, s.182 ve 189; <em>Hasâisu&#8217;l-Aleviyye</em>, Nesaî, s.20; <em>Müstedrek-i Hakim</em>, c.3, s.109, 148 ve 533 ve diğer kitaplar. Bu konuda, Daru&#8217;t-Takrîb Beyne Mezâhibi&#8217;l-İslâmiyye yayınlarından <em>Risale-i Hadis-i Sekaleyn</em>&#8216;e (Kahire-Muhayre basımı) müracaat edebilirsiniz.</p>



<p><a href="#_ftnref15">[15]</a>&#8211; Mâide, 67. Muhaddisler ve müfessirler bu ayetin Veda Haccı&#8217;nın bitiminde, Gadîr-i Hum gününde indiğine işaret ederler. Bkz. <em>ed-Dürrü&#8217;l-Mensûr</em>, c.2, s.298; <em>Fethu&#8217;l-Kadîr-i Şevkanî</em>, c.2, s.57; <em>Keşfu&#8217;l-Gumme-i Erbilî</em>, s.94; <em>Yenâbiu&#8217;l-Mevedde-i Kunduzî</em>, s.120; <em>el-Menâr</em>, c .6, s.463 ve diğer kaynaklar.</p>



<p><a href="#_ftnref16">[16]</a>&#8211; Tûr, 30</p>



<p><a href="#_ftnref17">[17]</a>&#8211; Mâide, 3. Ebû Saîd-i Hudrî, Zeyd b. Erkam, Câbir b. Abdullah-i Ensarî, Ebû Hüreyre ve Mücahid-i Mekkî gibi sahabe ve tâbiînden bir grup, bu ayetin Gadîr-i Hum&#8217;la ilgili olduğunu vurgulamışlardır. Yukarıdaki kişilerin bu olayla ilgili rivayetleriyle tanışmak için bkz. Ebû Cafer Taberî, <em>el-Velâyet</em> kitabında, İbn Kesîr 2. ciltte Hafız İbn-i Mür-duveyh-i İsfahanî&#8217;den naklen, Hafız Ebû Nuaym el-İsfahânî&#8217;nin tefsiri <em>Mâ nezele mine&#8217;l-Kur&#8217;âni fî Alî</em> adlı kitabında; Hatib Bağdâdî tarihinin 8. cildinde, Hafız Ebû Saîd Sicistanî, Hafız Ebu&#8217;l-Kasım Haskanî&#8217;nin <em>el-Velâyet</em> adlı kitabında, Suyûtî&#8217;nin <em>Dürrü&#8217;l-Mensûr</em>&#8216;unda, c.2, s.295&#8217;de İbn Asâkir-i Şâfiî&#8217;den naklen, Hatib Harezmî <em>Menakıb</em> kitabında; bunların tabirleri <em>el-Gadîr</em> kitabında, c.1, s.23&#8217;de nakledilmiştir.</p>



<p><a href="#_ftnref18">[18]</a>&#8211; Fahr-i Razî tefsirinde diyor ki: Bu ayet indikten sonra, Hz. Resul-i Ekrem (s.a.a) 81-82 gün yaşadı ve ondan sonra kavga ve hiçbir şekilde nesh ve değişiklik olmadı. Dolayısıyla, bu ayet Veda Haccı&#8217;nda, zilhicce ayının on sekizinde Gadîr-i Hum&#8217;da nazil olmuştur. Hz. Resul-i Ekrem (s.a.a), Ehlisünnet&#8217;in görüşüne göre rebîulevvelin 12&#8217;sinde vefat ettiğine göre, eğer ayet bu üç ay içinde nesh edilmemişse, 82 güne tatbik eder (Fahr-i Razî tefsiri, c.3, s.369).</p>



<p><a href="#_ftnref19">[19]</a>&#8211; <em>Sîre-i İbn Hişâm</em>, c.2, s.422.</p>



<p><a href="#_ftnref20">[20]</a>&#8211; En&#8217;âm, 124</p>



<p><a href="#_ftnref21">[21]</a>&#8211; <em>el-İmâmet-u ve&#8217;s-Siyâse</em>, c.1, s.32.</p>



<p><a href="#_ftnref22">[22]</a>&#8211; <em>Hilyetu&#8217;l-Evliyâ</em>, c.1, s.44.</p>



<p><a href="#_ftnref23">[23]</a>&#8211; Nahl, 44</p>



<p><a href="#_ftnref24">[24]</a>&#8211; <em>Vahy-i Muhammedî</em>, s.212, altıncı baskı.</p>



<p><a href="#_ftnref25">[25]</a>&#8211; Bkz. <em>en-Nass-u ve&#8217;l-İctihad</em> kitabı, Allâme Seyyid Abdulhüseyin Şerefuddin-i Amulî.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/imamet-ve-hilafet/">İmamet ve Hilâfet</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/imamet-ve-hilafet/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Resûlullah&#8217;ın Peygamberliğinin Özellikleri</title>
		<link>https://www.caferilik.com/resulullahin-peygamberliginin-ozellikleri/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/resulullahin-peygamberliginin-ozellikleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Jun 2020 12:12:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Nübüvvet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.islamex.com/?p=4669</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hz. Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a) davetinin birtakım özellikleri vardır; bunların en önemlileri dört tanedir. Biz üç ilkede bunlara değineceğiz: 77. &#160; Hz. Resulullah&#8217;ın (s.a.a) dini ve daveti evrenseldir; belli bir kavim veya bölgeye has değildir; nitekim Kur&#8217;ân şöyle buyuruyor: Biz seni ancak bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik.[1] Yine buyuruyor ki: (Ey Muhammed), biz seni [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/resulullahin-peygamberliginin-ozellikleri/">Resûlullah&#8217;ın Peygamberliğinin Özellikleri</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Hz. Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a) davetinin birtakım özellikleri vardır; bunların en önemlileri dört tanedir. Biz üç ilkede bunlara değineceğiz:</p>



<p><a>77. &nbsp;</a></p>



<p>Hz. Resulullah&#8217;ın (s.a.a) dini ve daveti evrenseldir; belli bir kavim veya bölgeye has değildir; nitekim Kur&#8217;ân şöyle buyuruyor:</p>



<p>Biz seni ancak bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik.<a href="#_ftn1"><strong>[1]</strong></a></p>



<p>Yine buyuruyor ki:</p>



<p>(Ey Muhammed), biz seni ancak âlemlere rahmet için gönderdik.<a href="#_ftn2"><strong>[2]</strong></a></p>



<p>İşte bu nedenle o hazretin davetlerinde &#8220;insanlar&#8221; kelimesini kullanarak, <strong>&#8220;Ey insanlar! Elçi size, Rabbinizden gerçeği getirdi. Kendi yararınıza olarak (ona) inanın.&#8221;<a href="#_ftn3"><strong>[3]</strong></a></strong> buyurmaktadır.</p>



<p>O hazret davetine başladığı zaman, doğal olarak ilk önce, kendisinden önce bir uyarıcı gelmeyen kavmini uyardı:</p>



<p>Hayır, o, senden önce kendilerine hiçbir uyarıcı gelmemiş olan bir kavmi, doğru yola gelsinler diye uyarman için Rabbinden (sana indirilen) gerçektir.<a href="#_ftn4"><strong>[4]</strong></a></p>



<p>Fakat bu, o hazretin risalet alanının belli bir grubu aydınlatmayla sınırlı olduğu anlamına gelmez. Nitekim bazen Kur’ânı Kerim belli bir grubu davet ederken, aynı zamanda hemen peşinden onu, davetinin ulaşabileceği kimseler için de hüccet sayarak şöyle buyuruyor:</p>



<p>Bu Kur&#8217;ân bana vahyolundu ki, O&#8217;nunla sizin ve (O&#8217;nun) ulaştığı herkesi uyarayım.<a href="#_ftn5"><strong>[5]</strong></a></p>



<p>Peygamberler, davetleri ister evrensel olsun ister bölgesel, getirdikleri dine öncelikle kendi kavimlerini davet etmelidirler; nitekim Kur’ânı Kerim şöyle buyuruyor:</p>



<p>Biz, her elçiyi kendi kavminin diliyle gönderdik ki onlara (emredildikleri şeyleri) açıklasın.<a href="#_ftn6"><strong>[6]</strong></a></p>



<p>Fakat dediğimiz gibi, bir peygamberin kendi kavminin diliyle gönderilmesi, kesinlikle davetinin o kavimle sınırlı olduğu anlamına gelmez.</p>



<p><a>78. &nbsp;</a>&nbsp;</p>



<p>Hz. Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a) peygamberliği son peygamberliktir; nitekim onun dini de son din ve kitabı da semavî kitapların sonuncusudur. Yani O&#8217;ndan sonra başka bir peygamber gelmeyecek ve onun dini kıyamete kadar ebedî kalacaktır. Hz. Resulullah&#8217;ın (s.a.a) son peygamber oluşundan şu iki konu anlaşılmaktadır:</p>



<p>1- İslâm dini, kendinden önceki dinleri feshetmiş ve onun gelişiyle geçmiş dinler resmiyetlerini kaybetmişlerdir.</p>



<p>2- Gelecekte başka semavî bir din gelmeyecektir ve yeni bir semavî din iddiası artık kabul edilmeyecektir.</p>



<p>Hatemiyet konusu, hiç kimseye şüphe bırakmayacak bir şekilde, Kur’ânı Kerim ve hadislerde apaçık söz konusu edilmiştir. Bu konudaki belgelerden bazılarına işaret ediyoruz:</p>



<p>Muhammed, sizin erkeklerinizden birinin babası değil, fakat Allah&#8217;ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi bilendir.<a href="#_ftn7"><strong>[7]</strong></a></p>



<p>&#8220;Hatem&#8221; yüzük anlamındadır. İslâm dininin geldiği dönemde, yüzüklerin kaşı mühür olarak kullanılıyordu; mektubun bittiğini bildirmek için onunla mektupları mühürlerlerdi. Bu noktayı göz önünde bulundurursak, yukarıdaki ayetin anlamı şudur: İslâm peygamberinin gelişiyle, peygamberlik belgesine bitiş mührü vurularak peygamberlik dosyası kapandı.</p>



<p>Ayrıca &#8220;risalet&#8221;, vahiy kanalıyla elde edilen mesajları ulaştırmak ve iblağ etmek anlamında olduğundan, doğal olarak nübüvvetsiz ilahî risalet de olmayacaktır ve sonuçta peygamberliğin bitişi risaletin de bitişidir.<a href="#_ftn8">[8]</a></p>



<p>Bu konuda çeşitli hadisler arasından, &#8220;Menzilet&#8221; hadisine değinmemiz yeterli olacaktır: Hz. Resuli Ekrem (s.a.a), Tebuk Savaşı&#8217;nda Ali&#8217;yi (a.s) Medine&#8217;de kendi yerine bırakınca O&#8217;na şöyle buyurdu:</p>



<p>Ya Ali! Sen bana, Harun&#8217;un Musa&#8217;ya olduğu menzilede olmak istemez misin? Ancak benden sonra peygamber yoktur.<a href="#_ftn9">[9]</a></p>



<p>Mütevatir &#8220;Menzilet&#8221; hadisi dışında, hatemiyetle ilgili hadisler de icmâlî tevâtür şeklinde nakledilmiştir.<a href="#_ftn10">[10]</a></p>



<p><a>79. &nbsp;</a></p>



<p>İslâm dininin ebediyetinin sırrı iki şeyde saklıdır:</p>



<p>a) İslâm dini, insanoğlunun ilâhî hidayetlerle tabiî ve fıtrî ihtiyacını temin etmek için daha mükemmel ve iyisi düşünülmeyecek en mükemmel programı sunmuştur.</p>



<p>b) Ameli hükümler alanında da insanoğlunun her türlü ihtiyaçlarını temin edebilecek bir takım kapsamlı ve sabit ilkeler sunmuştur. Bunun en açık tanığı, İslâm (ve özellikle Şia) ulemasının on dört asır boyunca İslâm toplumlarının amelî ahkâm alanında tüm ihtiyaçlarını karşılayabilmiş ve bu güne kadar İslâm fıkhının cevap vermekten aciz kaldığı bir durumla karşılaşılmamış olmasıdır. Bu hedefin gerçekleşmesinde faydalı ve etkili olan şeyler şunlardır:</p>



<p><strong>1- Aklın Hüccet Oluşu:</strong> Aklın hakemlik yetkisi olduğu durumlarda itibarı ve hüccet oluşundaki yeterliliği, hayat boyunca insanoğlunun vazifelerini ispatlamanın yollarından biridir.</p>



<p><strong>2- Önemli Bir Konuyla Çeliştiğinde Daha Önemli Olanı Gözetmek:</strong> İslâm hükümlerine göre, eşyalarda birtakım gerçek ölçülerin, zatî (veya arizî) maslahat ve mefsedelerden kaynaklandığını; bunların bazılarını akıl elde edebilirken, diğer bazılarını da şeriatın beyan ettiğini bilmekteyiz. Bu ölçülerin tanındığı durumlarda, doğal olarak fakih, bunların birbirleriyle çelişmeleri halinde, daha önemli olanı daha az önemli olana tercih ederek sorunu halledebilir.</p>



<p><strong>3- İçtihad Kapısının Açık Oluşu:</strong> İçtihat kapısının İslâm ümmetine açık oluşu -ki bu konu Şia&#8217;nın imtiyaz ve iftiharlarındadır- İslâm dininin hatemiyetini garanti eden etkenlerdendir; çünkü diri ve sürekli içtihat sayesinde, sürekli yeni mesele ve olayların hükmü İslâm dininin genel kurallarından çıkarılıp istinbat edilmektedir.</p>



<p><strong>4- Sanevî Hükümler:</strong> İslâm dininde, ilk etapta uyulması gereken ahkâm-ı evveliye dışında, birçok sorunları halledebilecek birtakım sanevî hükümler vardır. Örneğin, bir hükmü bir konuya tatbik etmek sıkıntı ve zorluğa neden olur veya kişilerin zarar ve ziyan görmesini gerektirirse, sıkıntı veya zararı nefyeden genel kurallar (fıkıhta açıklanan şartlarla) çıkmazları halletme ve sıkıntıları gidermede şeriata yardımcı olurlar. Kur’ânı Kerim şöyle buyuruyor:</p>



<p>O (Allah) dinde size bir güçlük yüklemedi.<a href="#_ftn11"><strong>[11]</strong></a></p>



<p>Hz. Resuli Ekrem (s.a.a) de şöyle buyurmaktadır:</p>



<p>(Dinde) zarar vermek ve zarar görmek yoktur.</p>



<p>İşte bu iki kurala ve benzerlerine sahip olan bir mektebin izleyicileri, hiçbir zaman yaşamlarında çıkmazla karşılaşmazlar.</p>



<p>Hatemiyet konusuyla ilgili kelam kitaplarında geniş şekilde bahsedilmiştir; dileyenler bu kitaplara müracaat edebilirler.</p>



<p><a>80. &nbsp;</a></p>



<p>İslâm dininin özelliklerinden biri, mefhum ve hükümlerinin kolay bir şekilde anlaşılır ve mutedil oluşudur; bu özelliği, İslâm dininin dünyanın çeşitli kavim ve milletleri arasında nüfuz edip yayılmasında en önemli etkenlerden biri sayabiliriz. İslâm, Allah&#8217;a tapma konusunda, her türlü belirsizlik ve karışıklıktan uzak olan halis ve apaçık bir tevhidi söz konusu etmektedir. Kur’ânı Kerim&#8217;de geçen İhlâs Suresi tek başına bu iddiamızı doğrulayabilir; nitekim bu kutsal kitap, insanın konumu konusunda da takva ilkesine dayanmaktadır ki bizzat bu da tüm yüce ahlâkî özellikleri kapsamaktadır.</p>



<p>Amelî hükümler alanında da İslâm dini her türlü zorluk ve sıkıntıyı reddetmekte ve Hz. Resuli Ekrem (s.a.a) kendisini kolay ve rahat dinin getiricisi olarak tanıtmaktadır:</p>



<p>Ben kolay bir dinle geldim.</p>



<p>İnsaflı ve garezsiz araştırmacılar, hatta Müslüman olmayan bilginler bile, İslâm dininin hızla yayılmasında en önemli etkenin, bu dinin hükümlerinin açık ve kapsamlı oluşu bilmişlerdir.</p>



<p>Örneğin, meşhur Fransız bilgin, Doktor Gustave Le Bon diyor ki:</p>



<p>İslâm&#8217;ın ilerlemesinin sırrı, onun kolay oluşunda saklıdır. İslâm, diğer dinlerde örnekleri oldukça fazla olan, sağlıklı aklın kabullenmekten sakındığı konulardan uzaktır. Ne kadar düşünürseniz düşünün, İslâm&#8217;ın temel ilkelerinden daha kolayını bulamazsınız. İslâm diyor ki: Allah birdir; tüm insanlar Allah karşısında eşittirler; insan birkaç dinî vecibeyi yerine getirmekle cennet ve saadete ulaşır ve onlardan yüz çevirmekle de cehenneme düşer. İslâm hükümlerinin bu açıklık ve kolaylığı, bu dinin dünyada yayılmasında büyük yardımı dokunmuştur. Bundan daha önemlisi, İslâm&#8217;ın kalplere işlediği o sağlam imandır; hiçbir şüphenin gideremediği muazzam bir imandır bu.</p>



<p>İslâm, bilimsel keşifler için her dinden daha münasip ve daha yumuşak olduğu gibi, insanları affetmeye teşvik etmede de nefisleri temizlemeyi ve ahlakî değerleri üstlenebilecek en büyük dindir.<a href="#_ftn12">[12]</a></p>



<p><a>81. &nbsp;</a></p>



<p>Önceki peygamberlerin sunduğu semavî kitaplar, maalesef onlardan sonra, tedricen bencil kişilerin garezli eylemleri sonucu tahrif edilmiştir. Bu konuyu, Kur’ânı Kerim dışında tarihî şahitler de teyit etmektedir. Nitekim bu kitapların kendileri incelenip içeriklerine dikkat edildiğinde de bu konu açık bir şekilde anlaşılmaktadır; çünkü bu kitaplarda, kesinlikle ilahî vahiy tarafından onaylanmayacak birtakım konular yer almıştır. Günümüz İncil&#8217;inin, daha fazla Hz. İsa&#8217;nın hayatını ele almasını bırakın, Hz. İsa&#8217;nın nasıl haça gerildiği bile İncil&#8217;de açıklanmıştır. Fakat önceki semavî kitapların apaçık bir şekilde tahrife uğramasına rağmen, Kur&#8217;ân her türlü eksiltme ve artırmadan masun kalmıştır. Hz. Resuli Ekrem (s.a.a), kendinden geriye Kur’ânı Kerim&#8217;in yüz on dört kâmil suresini hatıra bırakarak dünyaya sunmuş ve vahiy kâtipleri -özellikle ilk günden beri onu yazan Hz. Ali (a.s)- onu kaleme almışlardır. Kur’ânı Kerim&#8217;in nüzulünden 15 asır geçmesine rağmen, ayet ve surelerinden ne bir harf eksilmiş, ne de bir harf eklenmiştir. Şimdi Kur’ânı Kerim&#8217;in tahrif olmadığıyla ilgili bazı delillere değinelim:</p>



<p>1- Kur’ânı Kerim nasıl tahrif olabilir? Oysa Allah Teâlâ onun korunacağını garanti ederek buyuruyor ki:</p>



<p>O zikri (Kur&#8217;ân&#8217;ı) biz indirdik biz ve onun koruyucusu da elbete biziz!<a href="#_ftn13"><strong>[13]</strong></a><a href="#_ftn14"><strong>[14]</strong></a></p>



<p>2- Allah Teâlâ, Kur’ânı Kerim&#8217;e bâtılın bulaşmasını reddederek buyuruyor ki:</p>



<p>Ne önünden, ne de arkasından onu boşa çıkaracak bir söz gelmez. (O) hüküm ve hikmet sahibi çok övülen (Allah)tan indirilmiştir.<a href="#_ftn15"><strong>[15]</strong></a></p>



<p>Allah Teâlâ&#8217;nın, Kur’ânı Kerim&#8217;e bulaşamayacağını belirttiği bâtıl, Kur&#8217;ân&#8217;ın gevşek düşürülmesine neden olan her türlü bâtıldır. Kur’ânı Kerim&#8217;in kelime ve ayetlerinin artırılması veya eksiltilmesi onun gevşek düşürülmesine neden olduğundan, kesinlikle bu kutsal kitapta artırma veya eksiltme olmamıştır.</p>



<p>3- Tarih, Müslümanların Kur&#8217;ân&#8217;ı öğrenmeye ve ezberlemeye özel bir ilgi duyduklarını göstermektedir. Hz. Resuli Ekrem (s.a.a) döneminde Araplar arasında, bir kez duymakla uzun bir hutbeyi ezberleyen güçlü hafızlar vardı. O hâlde, bu kadar kârii, hafızı olan ve ilgi duyulan bir kitabın tahrif olduğu nasıl söylenebilir?!</p>



<p>4- Şüphesiz Müminlerin Emiri Ali&#8217;nin (a.s) bazı konularda halifelerle görüş farklılığı vardı ve muhalefetini de farklı yerlerde mantıklı bir şekilde ortaya koyuyordu. Örnek olarak o hazretin, Şıkşıkiyye hutbesini ve meşhur şiirlerini gösterebiliriz. Buna rağmen o hazretin hayatı boyunca, Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;in tahrif oluşundan bir kelime bile bahsetmediğini görüyoruz; (Allah korusun) eğer böyle bir şey olsaydı, o hazret kesinlikle bu konuda sessiz kalmazdı. Aksine o hazret, sürekli insanları Kur&#8217;ân hakkında düşünmeye davet ederek şöyle buyuruyordu:</p>



<p>Kur&#8217;ân&#8217;ı izleyen bir kimse yoksul değildir ve Kur&#8217;ân&#8217;a uymayan kimse de zengin değildir; o hâlde Kur&#8217;ân tohumunu ekenlerden ve ona uyanlardan olun.<a href="#_ftn16">[16]</a></p>



<p>Değindiğimiz bu ve benzeri delilleri dikkate alan İmâmiyye Şiası&#8217;nın büyük uleması, Ehlibeyt imamlarını (a.s) izleyerek, eskiden beri Kur’ânı Kerim&#8217;in tahriften korunduğunu vurgulamışlardır. Örnek olarak aşağıdaki kişilere işaret edebiliriz:</p>



<p>1- Fazl b. Şazan (öl. 260 hk. Ehlibeyt imamları (a.s) döneminde yaşamıştır) <em>el-İzâh</em> adlı eserinde, s. 217&#8217;de.</p>



<p>2- Şeyh Saduk (öl. 381 hk.) <em>el-İtikadât</em> kitabında, s. 93&#8217;te.</p>



<p>3- Şeyh Mufîd (öl. 413 hk.) <em>Mecmûâtu&#8217;l-Mesâil</em>&#8216;de basılmış olan <em>Ecvibetu&#8217;l-Mesâili&#8217;s-Serviyye</em> kitabında, s. 266&#8217;da.</p>



<p>4- Seyyid Murtaza (öl. 436 hk.) <em>Ecvibetü&#8217;l-Mesâili&#8217;t-Trab-lisiyyât</em> kitabında; Şeyh Tabersî, onun bu konudaki sözünü <em>Mecmau&#8217;l-Beyân</em> tefsirinin önsözünde kaydetmiştir.</p>



<p>5- Şeyhu&#8217;t-Tâife diye meşhur olan Şeyh Tûsî (öl. 460 hk.) <em>et-Tibyân</em> kitabında, c. 1, s. 3.</p>



<p>6- Şeyh Tabersî (öl. 548 hk.) <em>Mecmau&#8217;l-Beyân</em> adlı tefsirinin önsözünde, Kur&#8217;ân&#8217;ın tarif olmadığını, tasrih ve tekit etmiştir.</p>



<p>7- Seyyid b. Tâvûs (öl. 664 hk.) <em>Sa&#8217;du&#8217;s-Suûd</em> adlı kitabında, s.144&#8217;de diyor ki: &#8220;İmâmiyye Şiası&#8217;nın görüşü, Kur&#8217;ân&#8217;ın tahrif olmadığıdır.&#8221;</p>



<p>8- Allâme Hıllî (öl. 726) <em>Ecvibetu&#8217;l-Mesâili&#8217;l-Mehnâviyye</em> kitabında, s.121&#8217;de diyor ki:</p>



<p>Gerçek şu ki, Kur’ânı Kerim&#8217;de hiçbir çeşit artırma ve eksiltme olmamıştır ve ben Kur&#8217;ân&#8217;ın tahrif edildiği sözünden Allah&#8217;a sığınırım; çükü bu konu Hz. Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a) mütevatir mucizesinde şüphe etmeye neden olur.</p>



<p>Burada, Kur’ânı Kerim&#8217;in tahrif edildiğini reddeden Şia ulemasının isimlerine değinmeye son vererek bu görüşün çeşitli asırlarda sürekli İmamiye Şiasının büyük ulemasının inancı olduğunu bir kez daha vurguluyoruz. Nitekim asrımızda da Şia&#8217;nın tüm taklit mercileri bu görüşü savunmaktadırlar.</p>



<p><a>82. &nbsp;</a></p>



<p>Hadis ve tefsir kitaplarında, bazılarının Kur&#8217;ân&#8217;ın tahrif edilmesinin delili olarak kabul ettikleri bir takım rivayetler nakledilmiştir; ancak dikkat edilmesi gerekir ki:</p>



<p><strong>Birincisi;</strong> bu rivayetlerin çoğu gerekli itibara ve güvene sahip olmayan kişiler veya kitaplardan nakledilmiştir; rical ulemasının, rivayetlerini zayıf saydıkları ve inancını fasit bildikleri Ahmed b. Muhammed Seyyarî&#8217;nin (öl. 352) Kıraat kitabı<a href="#_ftn17">[17]</a> veya rical ulemasının, hakkında, &#8220;hayatının sonunda guluv yolunu tutmuştur&#8221; dedikleri Ali b. Ahmed-i Kufî&#8217;nin kitabı gibi.<a href="#_ftn18">[18]</a></p>



<p><strong>İkincisi;</strong> Kur’ânı Kerim&#8217;in tahrif edildiğine delil olarak gösterilen bu rivayetlerin bir bölümünün tefsir yönü vardır. Başka bir ibaretle, ayetin külli mefhumu onun bir örneğiyle tatbik edilmiş ve bir grup da bu tatbik ve tefsirin Kur’ânı Kerim&#8217;in bir bölümü olduğunu ve Kur&#8217;ân&#8217;dan silindiğini sanmışlardır. Örneğin, Fâtiha Suresi&#8217;nde &#8220;sırate&#8217;l-mustakim&#8221; ayeti, rivayetlerde &#8220;Hz. Resulullah ve Ehlibeyt&#8217;inin yolu&#8221; olarak tefsir edilmiştir ve açıktır ki böyle bir tefsir, külliyi onun en üstün ferdine tatbik etmektir.<a href="#_ftn19">[19]</a></p>



<p>İmam Humeyni (r.a), Kur’ânı Kerim&#8217;in tahrif oluşuna hemledilen rivayetleri üç gruba ayırmıştır:</p>



<p>a) Zayıf rivayetler; bu rivayetlerle istidlal edilemez;</p>



<p>b) Uydurma rivayetler; uydurma olduklarının belirtileri apaçık belli olan rivayetlerdir.</p>



<p>c) Sahih rivayetler; bu rivayetlerin anlamına dikkat edildiğinde Kur&#8217;ân ayetlerinin tahrif olmasından maksadın onların sözcüklerinin değil, anlamlarının tahrif olduğu anlaşılmaktadır.<a href="#_ftn20">[20]</a></p>



<p><strong>Üçüncüsü;</strong> bir mektebin izleyicilerinin gerçek inançlarını öğrenmek isteyenler, yazarın daha fazla konuları bir araya toplamak amacıyla yazdığı ve araştırmasını diğerlerine bıraktığı hadis kitaplarına değil, onların itikadî ve ilmî kitaplarına müracaat etmelidirler. Yine bir mektebin izleyicilerinden az bir grubun görüşlerine müracaat etmek, o mektebin kesin itikadını tanımak için yeterli değildir ve esasen bir mektebin ulemasının büyük çoğunluğu karşısında bir veya iki kişinin görüşüne istinat etmek, o mektep hakkında hüküm vermek için doğru bir ölçü değildir.</p>



<p>Tahrif konusunun sonunda, birkaç noktayı hatırlatmayı gerekli görüyoruz:</p>



<p>1- İslâm mezheplerinin birbirlerini Kur&#8217;ân&#8217;ın tahrif edilmesiyle suçlaması, özellikle asrımızda, ancak İslâm düşmanlarının lehinedir.</p>



<p>2- Eğer Şia ulemasından bazıları Kur’ânı Kerim&#8217;in tahrif edildiği konusunda bir kitap yazmışlarsa, Şia&#8217;nın büyük çoğunluğunun görüşü olarak değil, onların kişisel görüşleri olarak kabul edilmelidir. Dolayısıyla mezkûr kitabın yayınlanmasından sonra, Şia uleması tarafından ona birçok reddiyeler yazıldığını görmekteyiz. Nitekim hicrî kamerî 1345 yılında Mısır ulemasından biri, Kur&#8217;ân&#8217;ın tahrif edildiğini ispatlamak için, Ehlisünnet kitaplarında geçen rivayetlere istinaden Kur&#8217;ân ayetlerinin tilavetinin nesh edildiği veya unutturulduğu hakkında &#8220;Furkan&#8221; isminde bir kitap yazdı. Kitap el-Ezher uleması tarafından reddedilerek müsadere edildi.</p>



<p>3- Tüm dünya Müslümanlarının semavî kitabı, ilki &#8220;Fâtiha&#8221; ve sonu ise &#8220;Nâs&#8221;la biten 114 sureden oluşan Kur’ânı Kerim&#8217;dir. Bu kitapta Allah Teâlâ&#8217;nın buyruklarına &#8220;Kur&#8217;ân&#8221; denilmiş ve &#8220;Mecîd&#8221;, &#8220;Kerim&#8221; ve &#8220;Hakîm&#8221;<a href="#_ftn21">[21]</a> sıfatlarıyla tanıtılmıştır. Müslümanlar bazen ona &#8220;Mushaf&#8221; da derler; &#8220;Mushaf&#8221; Arapça&#8217;da bir araya toplanan yazılmış sayfalara denir. Hz. Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a) vefatından sonra Kur’ânı Kerim&#8217;in surelerinin tümü bir araya toplanınca sahabeden bazıları tarafından, ona &#8220;Mushaf&#8221; denilmesi önerildiği rivayet edilmiştir.<a href="#_ftn22">[22]</a> Dolayısıyla mushaf, ister Kur&#8217;ân olsun ister olmasın, yazılmış ve bir kitap hâlinde toplanmış sayfalar mecmuasına denir. Kur’ânı Kerim ise amel defterini &#8220;Suhuf&#8221; olarak adlandırarak buyuruyor ki:</p>



<p>(Amel) defter(i) açılıp yayıldığı zaman.<a href="#_ftn23"><strong>[23]</strong></a></p>



<p>Nitekim diğer semavî kitapları da &#8220;Suhuf&#8221; olarak adlandırarak şöyle buyurmuştur:</p>



<p><strong>İbrahim ve Musa&#8217;nın suhufu (sahifeleri).<a href="#_ftn24"><strong>[24]</strong></a></strong></p>



<p>Suhuf sözcüğü her ne kadar Hz. Resulullah&#8217;ın (s.a.a) vefatından sonra Kur’ânı Kerim&#8217;in isimlerinden biri sayılsa da, bu ayetler sahife veya suhuf sözcüğünün daha geniş bir anlamı olduğunu göstermektedir.</p>



<p>İşte bu nedenle Hz. Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a) aziz kızı Hz. Fâtıma-ı Zehrâ&#8217;dan (s.a) geriye kalan yazılara da &#8220;Mushaf&#8221; denilmesi şaşırtıcı değildir. Bu mushafın gerçeğini İmam Cafer Sadık (a.s) açıklayarak şöyle buyuruyor:</p>



<p>Resulullah&#8217;ın (s.a.a) vefatından sonra Fâtıma (s.a) yetmiş beş gün yaşadı ve onu büyük bir üzüntü kapladı; Cebrail (Allah&#8217;ın emriyle) inerek Resulullah ve O&#8217;nun mevkisinden bahsedip Fâtıma&#8217;ya teselli verdi ve O&#8217;na, gelecekte vuku bulacak olayları anlattı. Müminlerin Emiri Ali (a.s) Cebrail&#8217;in söylediklerini (Fâtıma&#8217;nın -s.a- imlasıyla) yazdı; Fâtıma Mushafı işte budur.<a href="#_ftn25">[25]</a></p>



<p>Ebû Cafer, İmam Cafer Sadık&#8217;ın (a.s) şöyle buyurduğunu nakleder:</p>



<p>Fâtıma Mushafı&#8217;nda Kur&#8217;ân&#8217;dan bir şey yoktur; bu kitap babasının ölümünden sonra ona telkin edilen bir şeydir.<a href="#_ftn26">[26]</a></p>



<p>Bu rivayette, onun Kur&#8217;ân olduğunu sanmayın buyuruyor. Elinizdeki kitabın, fıkıh ve hadis bölümünde, İslâm ümmetinde, peygamber ve elçi olmadıkları hâlde meleklerle konuşan büyük evliyalar olduğuna; onlara &#8220;muhaddes&#8221; denildiğine ve Resulullah&#8217;ın (s.a.a) değerli şeceresinin de &#8220;muhaddes&#8221; olarak adlandırıldığına değineceğiz.</p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p><a href="#_ftnref1">[1]</a>&#8211; Sebe&#8217;, 28</p>



<p><a href="#_ftnref2">[2]</a>&#8211; Enbiyâ, 107</p>



<p><a href="#_ftnref3">[3]</a>&#8211; Nisâ, 170</p>



<p><a href="#_ftnref4">[4]</a>&#8211; Secde, 3</p>



<p><a href="#_ftnref5">[5]</a>&#8211; En&#8217;âm, 19</p>



<p><a href="#_ftnref6">[6]</a>&#8211; İbrâhîm, 4</p>



<p><a href="#_ftnref7">[7]</a>&#8211; Ahzâb, 40</p>



<p><a href="#_ftnref8">[8]</a>&#8211; Hatemiyete tanıklık eden ayetler, yukarıdaki ayetle sınırlı değildir; bu konuda, Kur’ânı Kerim&#8217;de Hz. Resul-i Ekrem&#8217;in (s.a.a) son peygamber olduğuna tanıklık eden altı nass daha vardır. Bkz. <em>Mefâhimu&#8217;l-Kur&#8217;ân</em>, c.3, s.130-139.</p>



<p><a href="#_ftnref9">[9]</a>&#8211; <em>Sahîh-i Buhârî</em>, c.3, s.58; <em>Sahîh-i Müslim</em>, c.2, s.323; <em>Emalî-i Sa-duk</em>, s.28 ve 47 ve 81; <em>Bihâru&#8217;l-Envâr</em>, c.37, s.254-289, 53. bab; <em>Sahîh-i Buhârî</em>, c.3, s.54, Gazvetu&#8217;t-Tebuk babı; <em>Sahîh-i Müslim</em>, c.4/1871, 1375 basımı; <em>Sünen-i Tirmizî</em>, c.2, s.301; <em>Sîre-i İbn Hişâm</em>, c.4, s.162; <em>Müsned-i Ahmed</em>, c.1, s.174.</p>



<p><a href="#_ftnref10">[10]</a>&#8211; Bu konuda bkz. <em>Mefâhimu&#8217;l-Kur&#8217;ân</em>, c.3, s.141-167.</p>



<p><a href="#_ftnref11">[11]</a>&#8211; Hac, 78</p>



<p><a href="#_ftnref12">[12]</a>&#8211; <em>La Civilisation des Arabes</em>, (Temeddün-i İslâm ve Arab, Fransız Doktor Gustave Le Bon, s.141-143.)</p>



<p><a href="#_ftnref13">[13]</a>&#8211; Hicr, 9.</p>



<p><a href="#_ftnref14">[14]</a>&#8211; Hac, 78</p>



<p><a href="#_ftnref15">[15]</a>&#8211; Fussilet, 42</p>



<p><a href="#_ftnref16">[16]</a>&#8211; <em>Nehcü&#8217;l-Belâğa</em>, 171. hutbe.</p>



<p><a href="#_ftnref17">[17]</a>&#8211; Rical-i Necaşî, 1 / 211, sıra no: 192.</p>



<p><a href="#_ftnref18">[18]</a>&#8211; Rical-i Necaşî, 1 / 96, sıra no: 689.</p>



<p><a href="#_ftnref19">[19]</a>&#8211; Mecma-ul Beyan, (Tabersî) c.1, s.28.</p>



<p><a href="#_ftnref20">[20]</a>&#8211; Tehzib-ul Usul, c.2, s.96.</p>



<p><a href="#_ftnref21">[21]</a>&#8211; <strong>&#8220;Kâf, Kur’ânı Mecîd&#8217;e andolsun.&#8221;</strong> (Kâf, 1); <strong>&#8220;O, elbette Kur’ânı Kerim&#8217;dir, saklı bir kitaptır.&#8221;</strong> (Vâkıa, 77); <strong>&#8220;Yâsîn, Kur’ânı Hakîm&#8217;e an-dolsun.&#8221;</strong> (Yâsîn, 1)</p>



<p><a href="#_ftnref22">[22]</a>&#8211; <em>el-İtkan</em>, c.11, s.85.</p>



<p><a href="#_ftnref23">[23]</a>&#8211; Tekvîr, 10</p>



<p><a href="#_ftnref24">[24]</a>&#8211; A&#8217;lâ, 19</p>



<p><a href="#_ftnref25">[25]</a>&#8211; <em>Usûl-ü Kâfi</em>, c.1, s.241.</p>



<p><a href="#_ftnref26">[26]</a>&#8211; <em>Besâiru&#8217;d-Derecât</em>, s.195.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/resulullahin-peygamberliginin-ozellikleri/">Resûlullah&#8217;ın Peygamberliğinin Özellikleri</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/resulullahin-peygamberliginin-ozellikleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kur’ânı Kerim ve Resulullah&#8217;ın (s.a.a) Peygamberliğinin Delilleri</title>
		<link>https://www.caferilik.com/kurani-kerim-ve-resulullahin-s-a-a-peygamberliginin-delilleri/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/kurani-kerim-ve-resulullahin-s-a-a-peygamberliginin-delilleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Jun 2020 12:10:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Nübüvvet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.islamex.com/?p=4667</guid>

					<description><![CDATA[<p>74. &#160; Belirti ve nişaneleri bir araya toplamak -daha önce de dediğimiz gibi- peygamberlerin iddialarını doğrulayabilecek şeylerdendir. Burada kısaca, İslâm peygamberinin davasının doğruluğuna delâlet eden belirtilere değinmek istiyoruz. Bu belirtiler şunlardan ibarettir: a) Hz. Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a) Geçmişi: Kureyş halkı, Hz. Resulullah&#8217;ı (s.a.a), peygamberliğe seçilmeden önce onu &#8220;Muhammedü&#8217;l-Emîn&#8221; diye çağırıyor ve değerli eşyalarını ona emanet [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/kurani-kerim-ve-resulullahin-s-a-a-peygamberliginin-delilleri/">Kur’ânı Kerim ve Resulullah&#8217;ın (s.a.a) Peygamberliğinin Delilleri</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><a>74. &nbsp;</a></p>



<p>Belirti ve nişaneleri bir araya toplamak -daha önce de dediğimiz gibi- peygamberlerin iddialarını doğrulayabilecek şeylerdendir. Burada kısaca, İslâm peygamberinin davasının doğruluğuna delâlet eden belirtilere değinmek istiyoruz. Bu belirtiler şunlardan ibarettir:</p>



<p><strong>a) Hz. Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a) Geçmişi:</strong> Kureyş halkı, Hz. Resulullah&#8217;ı (s.a.a), peygamberliğe seçilmeden önce onu &#8220;Muhammedü&#8217;l-Emîn&#8221; diye çağırıyor ve değerli eşyalarını ona emanet ediyorlardı. Kâbe&#8217;nin binasını yenilerlerken, Haceru&#8217;l-Esved&#8217;i yerine yerleştirme konusunda dört kabile arasında ihtilaf çıktı; sonunda bu işi emin ve tertemiz bir kişi olan Kureyş&#8217;in azizinin, yani Hz. Muhammed&#8217;in (s.a.a) yapmasına karar verdiler.<a href="#_ftn1">[1]</a></p>



<p><strong>b) Ortamın Çirkinliklerinden Uzak Oluşu:</strong> Hz. Resuli Ekrem (s.a.a) putperestlik, kumar, kızları diri diri gömme, murdar ve kan yeme, zulüm ve haksızlığın hâkim olduğu bir ortamda yetişmişti. Buna rağmen o kesinlikle bu akidevî ve ahlâkî çirkinliklere bulaşmayan yüce bir kişiydi.</p>



<p><strong>c) Davetinin İçeriği:</strong> Hz. Resulullah&#8217;ın (s.a.a) davetinin içeriğine baktığımızda, o hazretin halkı; bulunduğu ortamda yaygın olan şeyin tam aksine davet ettiğini görmekteyiz. Onlar putperesttiler, O ise tevhide davet etti; onlar kıyameti inkâr ediyorlardı, O ise kıyamete imanı İslâm&#8217;ın şartı saydı; onlar kızları diri diri gömüyor ve kız çocuğuna hiç değer vermiyorlardı, o ise kadını insanî değerlere kavuşturdu. Onlar faiz yiyor ve servet biriktiriyorlardı, o ise faiz yemekten ve servet biriktirmekten insanları alıkoydu; o dönemde yaygın bir şekilde kumar oynanıyor ve şarap içiliyordu, o ise bunları şeytanî şeyler sayarak bunlardan sakınmayı farz bildi…</p>



<p><strong>d) Davet Vesileleri:</strong> Hz. Resuli Ekrem (s.a.a), davetini yaymak için tamamen insanî ve ahlâkî yöntemlerden yararlanıyordu. O hazret hiçbir zaman düşmanın suyunu kesmek, suyu zehirlemek ve ağaçları kesmek gibi vesilelerden yararlanmadı. Aksine kadınlara, çocuklara ve yaşlılara zarar vermemeyi, ağaçları kesmemeyi ve düşmana hücceti tamamlamadan savaşa başlamamayı tavsiye ediyordu. &#8220;Amaç, aracı meşru kılar&#8221; şeklindeki Makyavelist mantıktan nefret ederdi. Örneğin, Hayber savaşında, Yahudilerden birinin düşmanı dize getirmek için suyu zehirleme önerisini kabul etmedi. Onun hayatı, düşmana karşı saygın davranışlarla doludur.</p>



<p><strong>e) Davetini Kabul Edenlerin Kişilik ve Özellikleri:</strong> Hz. Resulullah&#8217;a (s.a.a) iman edenlerin ruhiyât, düşünce ve davranışlarına bakılacak olursa, Onun sözlerinin doğruluğu anlaşılır. Açıktır ki, bir insanın daveti, toplumun seçkin kişileri üzerinde etkili olursa, bu onun doğru ve hak üzere olduğunu gösterir. Fakat eğer etrafını dünyaperest kişiler sararsa, bu da onun davasının zayıflığını ortaya koyar. Hz. Resulullah&#8217;a (s.a.a) gerçek iman edenler arasında, tarihin; ahlâkî özelliklerine, takva, zâhitlik, cihad, fedakârlık, temizlik ve dürüstlüklerine tanıklık ettiği Emiru&#8217;l-müminîn Ali (a.s), Cafer b. Ebî Talib, Selman, Ebû Zer, Bilal, Mus&#8217;ab, Mikdad ve Ammâr&#8217;ı görmekteyiz.</p>



<p><strong>f) Ortamda Olumlu Bir Etki Bırakmak ve Büyük ve Yüce bir Medeniyetin Temelini Atmak:</strong> Hz. Resuli Ekrem (s.a.a) yirmi üç yıl boyunca, Arap Yarımadası&#8217;nın durumunu tamamen değiştirdi. O hazret, yağmacı insanlardan emin kişiler, putperest kişilerden kültürlü ve dirençli müminler yetiştirerek sadece kendi ortamında yüce bir medeniyet yaratmakla kalmayıp eşsiz İslâm medeniyetini diğer bölgelere de yaydı. Sadr-ı İslâm Müslümanlarından Cafer b. Ebî Tâlib (a.s), bu noktanın üzerinde durarak Habeş kralının sorusunu şöyle cevapladı:</p>



<p>Ey kral! Allah Teâlâ bize, bizi putperestlik ve kumar oynamaktan alıkoyup namaz kılmayı, zekât vermeyi, adaletli olmayı, iyilik yapmayı ve akrabalara yardım etmeyi emreden, bizi fahşâ ve kötülükten men eden bir peygamber gönderdi.<a href="#_ftn2">[2]</a></p>



<p>Bu ve benzeri belirtiler, Peygamber efendimizin (a.s) buyruğunun doğruluğunu ve amacının hakkaniyetini göstermektedir. Şüphesiz bu özelliklere sahip olan bir kişinin peygamberliği ve gayb âlemiyle bağlantıda olduğu iddiası doğrudur; nitekim diğer belirtiler de bu konuyu tamamen teyit etmektedir.</p>



<p><a>75. &nbsp;</a></p>



<p><strong>Önceki Peygamberin Onaylaması:</strong> Peygamberlik iddiasını ispatlamanın yollarından birisi de, önceki peygamberin onaylamasıdır. Çünkü önceki peygamberin peygamberliğinin kesin delillerle ispatlandığını kabul etmemiz durumunda, onun buyruğu kendisinden sonraki peygamberin de peygamberliğini ispatlayan kesin bir delil sayılabilir. Kur’ânı Kerim&#8217;in bazı ayetlerinde, kitap ehlinin, Resulullah&#8217;ı (s.a.a) kendi çocukları gibi tanıdıkları, yani O&#8217;nun peygamberliğinin belirtilerinin kendi kitaplarında açıklandığı geçer. Hz. Resuli Ekrem (s.a.a) bu iddiada bulununca, kimse O&#8217;nu inkâr etmedi; nitekim Kur&#8217;ân şöyle buyuruyor: <strong></strong></p>



<p>Kendilerine kitap verdiklerimiz (Yahudiler ve Hıristiyanlar), onu, kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar; ama yine de onlardan bir grup, bile bile gerçeği gizlerler.<a href="#_ftn3">[3]</a></p>



<p>Hz. Resulullah (s.a.a), Hz. İsa&#8217;nın (a.s) kendisini müjdeleyerek &#8220;Ben size, benden sonra ismi Ahmed olan bir peygamberin gelişini müjdeliyorum.&#8221; dediğini hatırlattı:</p>



<p>Benden sonra gelecek, Ahmed adında bir elçiyi müjdeleyici olarak (geldim.<a href="#_ftn4"><strong>[4]</strong></a></p>



<p>Ehlikitap, her ne kadar gerçeği söylemekten çekindiyseler de bu iddiayı yalanlamadılar. Ayrıca, İncil&#8217;in asırlar boyu tahrife uğramasına rağmen, Yuhanna İncili&#8217;nde (14, 15 ve 16. bölümlerde) Hz. İsa&#8217;nın &#8220;Faraklit = Övülmüş = Muhammed&#8221; isminde bir kişinin geleceğini müjdelediğini hatırlatmakta da yarar var; araştırmacılar bu kitaba müracaat edebilirler.</p>



<p><a>76. &nbsp;</a></p>



<p>Daha önce de değindiğimiz gibi, Hz. Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a) mucizeleri sadece Kur’ânı Kerim&#8217;le sınırlı değildi; o hazret bazen çeşitli münasebetlerle halkı ikna etmek için mucizeler gösteriyordu. Şunu hemen hatırlatalım: Esasen aklî bir muhasebe, Hz. Resulullah&#8217;ın (s.a.a) hayatında Kur’ânı Kerim&#8217;den başka mucizelerin de varlığını ispatlamaktadır: Hz. Resulullah (s.a.a), Hz. Musa&#8217;nın (a.s) dokuz mucizesi<a href="#_ftn5">[5]</a> ve Hz. İsa&#8217;nın ise beş mucizesi olduğunu bildiriyor.<a href="#_ftn6">[6]</a> Bu durumda, kendisinin önceki peygamberlerden üstün ve onların sonuncusu olduğunu bildiren Hz. Resulullah&#8217;ın (s.a.a), kendisinden önceki peygamberlerin bu kadar çeşitli mucizelere sahip olduğunu bildirdiği hâlde, kendisinin sadece bir mucizeye sahip olduğu söylenebilir mi?! Halkın, önceki peygamberler o kadar mucizeler gösterdikleri hâlde Hz. Resuli Ekrem&#8217;den (s.a.a) çeşitli mucizeler göstermesini istemedikleri ve O&#8217;nun sadece bir mucize göstermesiyle yetindikleri kabul edilebilir mi?!</p>



<p>Ayrıca Kur’ânı Kerim, Hz. Resulullah (s.a.a) için çeşitli mucizeler saymıştır; bu mucizeler şöyledir:</p>



<p><strong>a) Ayın İkiye Bölünmesi:</strong> Müşrikler, iman etmek için Hz. Resulullah&#8217;ın (s.a.a) işaretiyle ayın ikiye bölünmesini şart koştuklarında, o hazret yüce Allah&#8217;ın izniyle bu mucizeyi gösterdi:</p>



<p>(Kıyamet) saat(i) yaklaştı, ay yarıldı. Bir mucize görseler, hemen yüz çevirirler ve süregelen bir büyüdür derler.<a href="#_ftn7"><strong>[7]</strong></a></p>



<p>Ayetin son bölümü, maksadın, kıyamet gününde ayın yarılması olmadığını; aksine, bu olayın Hz. Resulullah&#8217;ın (s.a.a) dönemine ait olduğunu apaçık ortaya koymaktadır.</p>



<p><strong>b) Mi&#8217;râc:</strong> Hz. Resuli Ekrem (s.a.a) bir gecede Mekke&#8217;deki Mescidu&#8217;l-Haram&#8217;dan Filistin&#8217;deki Mescidu&#8217;l-Aksâ&#8217;ya ve oradan da ulvî âleme gitti; o kadar kısa bir zaman içerisinde böyle büyük bir hareket, Hz. Resulullah&#8217;ın (s.a.a) Kur’ânı Kerim&#8217;de nakledilen mucizelerinden biridir. Allah&#8217;ın gücü ise, tabiî etkenlerin, elçisinin ulvî âleme yükselmesine engel olmasından yücedir.<a href="#_ftn8">[8]</a></p>



<p><strong>c) Kitap Ehliyle Mübahele:</strong> Hz. Resulullah (s.a.a), hak üzere olduğunu ispatlamak için bir grup kitap ehlini mübahele yapmaya davet ederek, &#8220;Gelin kendimiz, çocuklarımız ve kadınlarımızla mübahele edelim; Allah&#8217;ın lanetini yalancıların üzerine dileyelim&#8221; dedi. Şüphesiz mübahele iki taraftan birinin yok olmasına neden olur; fakat hazret mübahele yapmaya hazır olduğunu bildirdi. Kitap ehli Hz. Resulullah&#8217;ın (s.a.a) bu kararlılık ve direncini ve mübahele meydanına en azizlerini getirdiğini görünce gerileyerek, Hz. Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a) şartlarını kabul ettiler.<a href="#_ftn9">[9]</a></p>



<p>Gaybdan haber verme konusunda da, daha önce Hz. İsa&#8217;nın (a.s) gaybdan haber verdiğini söyledik.<a href="#_ftn10">[10]</a> Hz. Resulullah (s.a.a) de vahiy yoluyla gaybdan haber veriyordu; Rumların İranlılara zaferi<a href="#_ftn11">[11]</a> ve Mekke&#8217;nin fethi<a href="#_ftn12">[12]</a> bu cümledendir.</p>



<p>Bunlar Kur’ânı Kerim&#8217;de zikredilen mucizelerdir. Bunların dışında tarihçiler ve muhaddisler, Resulullah (s.a.a) hakkında, tümü mütevatir olan mucizeler rivayet etmişlerdir.</p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p><a href="#_ftnref1">[1]</a>&#8211; <em>Sîret-i İbn Hişâm</em>, c.1, s.209.</p>



<p><a href="#_ftnref2">[2]</a>&#8211; <em>Sîret-i İbn Hişâm</em>, c.1, s.359 ve 360.</p>



<p><a href="#_ftnref3">[3]</a>&#8211; Bakara, 146</p>



<p><a href="#_ftnref4">[4]</a>&#8211; Saf, 6</p>



<p><a href="#_ftnref5">[5]</a>&#8211; İsrâ, 101.</p>



<p><a href="#_ftnref6">[6]</a>&#8211; Âl-i İmrân, 49.</p>



<p><a href="#_ftnref7">[7]</a>&#8211; Kamer, 1-3</p>



<p><a href="#_ftnref8">[8]</a>&#8211; İsrâ, 1.</p>



<p><a href="#_ftnref9">[9]</a>&#8211; Âl-i İmrân, 61.</p>



<p><a href="#_ftnref10">[10]</a>&#8211; Âl-i İmrân, 49.</p>



<p><a href="#_ftnref11">[11]</a>&#8211; Rûm, 2.</p>



<p><a href="#_ftnref12">[12]</a>&#8211; Fetih, 27.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/kurani-kerim-ve-resulullahin-s-a-a-peygamberliginin-delilleri/">Kur’ânı Kerim ve Resulullah&#8217;ın (s.a.a) Peygamberliğinin Delilleri</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/kurani-kerim-ve-resulullahin-s-a-a-peygamberliginin-delilleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kur’ânı Kerim veya Ebedî Mucize</title>
		<link>https://www.caferilik.com/kurani-kerim-veya-ebedi-mucize/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/kurani-kerim-veya-ebedi-mucize/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Jun 2020 12:09:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Nübüvvet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.islamex.com/?p=4665</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kesin ve tartışmasız tarih, Hz. Peygamber&#8217;in (s.a.a), davetini çeşitli mucizelerle söz konusu ettiğine tanıklık etmektedir. Fakat Hz. Resulullah (s.a.a), bu mucizeler arasından, özellikle birinin üzerinde -ki gerçekte bu, O hazretin ebedî mucizesidir- durmuştur: O da Kur’ânı Kerim&#8217;dir. Hz. Resulullah (s.a.a) bu semavî kitapla peygamberliğini ilan ederek insanlara meydan okumuş, getirebilirlerse O&#8217;nun bir benzerini ve mislini [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/kurani-kerim-veya-ebedi-mucize/">Kur’ânı Kerim veya Ebedî Mucize</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Kesin ve tartışmasız tarih, Hz. Peygamber&#8217;in (s.a.a), davetini çeşitli mucizelerle söz konusu ettiğine tanıklık etmektedir. Fakat Hz. Resulullah (s.a.a), bu mucizeler arasından, özellikle birinin üzerinde -ki gerçekte bu, O hazretin ebedî mucizesidir- durmuştur: O da Kur’ânı Kerim&#8217;dir.</p>



<p>Hz. Resulullah (s.a.a) bu semavî kitapla peygamberliğini ilan ederek insanlara meydan okumuş, getirebilirlerse O&#8217;nun bir benzerini ve mislini getirmeye davet etmiştir. Kur’ânı Kerim açık bir şekilde meydan okumasına rağmen, hiç kimse biset asrında onun mislini getirememiştir. Bugün de, asırlar geçmesine rağmen Kur’ânı Kerim hâlâ meydan okuyarak şöyle buyuruyor:</p>



<p>Andolsun eğer insan(lar) ve cin(ler) şu Kur&#8217;ân&#8217;ın bir benzerini getirmek üzere toplansalar, yine O&#8217;nun benzerini getiremezler. Birbirlerine arka ol(up yardım et)seler de (bunu yapamazlar).<a href="#_ftn1"><strong>[1]</strong></a></p>



<p>Kur’ânı Kerim burada inanmayanlara meydan okuyarak diyor ki: Ey peygamber, de ki eğer getirebilirlerse Kur&#8217;ân gibi bir kitap getirsinler. Başka bir yerde bundan azıyla da yetinerek, &#8220;De ki, eğer getirebilirlerse Kur&#8217;ân sureleri gibi on sure, hatta bir tek sure getirsinler.&#8221; buyurmaktadır.</p>



<p>De ki: Öyleyse siz de onun benzeri on uydurulmuş sure getirin.<a href="#_ftn2"><strong>[2]</strong></a></p>



<p>Onun gibi bir sure getirin.<a href="#_ftn3"><strong>[3]</strong></a></p>



<p>Biliyoruz ki, İslâm düşmanları, bu dinin ortaya çıkmasının üzerinden geçen 15 asır boyunca, İslâm&#8217;a darbe indirmek için ellerinden gelen hiçbir şeyi esirgemediler ve hatta Hz. Peygamberi sihirbazlık ve delilikle suçlamaktan da geri kalmadılar; ancak hiçbir zaman Kur’ânı Kerim&#8217;in meydan okumasına karşılık veremediler. Nitekim günümüzde de her tür-lü fikir, düşünce ve araç-gereçlere sahip olmalarına rağmen, Kur&#8217;ân&#8217;ın bu kesin ve açık meydan okumasına karşılık verecek güce sahip değillerdir ve bu da Kur’ânı Kerim&#8217;in insan sözü olmadığını göstermektedir.</p>



<p><a>71. &nbsp;</a></p>



<p>Peygamber efendimizin (a.s), tarih ve hadis kitaplarında genişçe açıklanan çeşitli mucizeleri vardır. Fakat buna rağmen o hazretin bütün dönemlerde parlayan mucizesi Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;dir. Hz. Resulullah&#8217;ın (s.a.a) diğer peygamberlerin aksine böyle bir mucizeye sahip olmasının nedeni, onun dininin son ve ebedî din oluşudur. Ebedî dinin, bütün asırlarda tüm nesillere kesin bir delil olması için, insanların tarih boyunca kimseye müracaat etmeden doğrudan kendisine müracaat edebilecekleri ebedî bir mucizeye ihtiyaçları vardır.</p>



<p>Kur’ânı Kerim çeşitli açılardan mucizedir; burada bunların tümünden bahsetmemiz mümkün olmadığından bazılarına özetle değiniyoruz:</p>



<p>Kur’ânı Kerim&#8217;in indiği gün, Arap dünyasının, fesahat ve belâğat bilginlerinin dikkatini çeken ilk şey; tümüne fesahat ve belâğat denilen Kur’ânı Kerim&#8217;in kelimelerinin güzelliği, terkiblerinin yeniliği ve üstün anlamlara sahip olmasıydı. Bu özelliği, o günün (ve günümüzün) Arab&#8217;ı çok iyi bir şekilde görmekteydi. İşte bu nedenle Resuli Ekrem (s.a.a) sürekli Kur’ânı Kerim ayetleriyle meydan okuyarak, fesahat ve belâğat meydanının kahramanlarını Kur&#8217;ân karşısında saygıyla eğilmek zorunda bırakıyor; Kur&#8217;ân&#8217;ın yüceliği karşısında onların hayrette kalmasına ve onun beşer üstü bir şey olduğunu itiraf etmesine neden oluyordu.</p>



<p>Kureyş şairi ve fesahat hocası Velid b. Muğîre, Hz. Resulullah&#8217;tan (s.a.a) birkaç ayet dinledikten sonra O&#8217;nun hakkında şunları dile getirdi:</p>



<p>Vallahi, şimdi Muhammed&#8217;den öyle bir söz dinledik ki, ne insanların ve ne de cinlerin sözüne benzer. Bu sözlerin özel bir tatlılığı ve güzelliği var. Onun sözlerinin dalları meyve dolu, kökleri bereketlidir; öyle yüce bir sözdür ki ondan üstün ve seçkin bir söz yoktur; yani kesinlikle onunla rekabet edilemez.<a href="#_ftn4">[4]</a></p>



<p>Kur’ânı Kerim&#8217;in zahirî güzelliği ve manevî yüceliği karşısında saygıyla ta&#8217;zîm eden tek kişi Velid b. Muğîre değildir; Utbe b. Rabîa ve Tufeyl b. Amr gibi Arab&#8217;ın diğer fasihleri de Kur’ânı Kerim&#8217;in edebî açıdan mucize olduğunu itiraf edip O&#8217;nun karşısında acizliklerini dile getirmişlerdir. Elbette câhiliye dönemi Arabı, kültürel seviyesinin düşük olması nedeniyle Kur’ânı Kerim&#8217;in bu mucizevî yönü dışında bir şey anlamıyordu. Fakat İslâm dini, tıpkı bir güneş gibi, dünyanın dörtte birine ışık saçtığı dönemde, dünya düşünürleri gururlanarak ve titizlikle bu kitabın yüce ayetleri üzerinde akıl yormuşlar; onun edebî yönleri dışında, her biri tek başına kutsal âlemle bağlantılı olduğunu gösteren diğer boyutlarından da yararlanarak her asırda, onun sonsuz gerçeklerinden yepyeni noktalar öğrenmişlerdir. Bu durum bugün de hâlâ devam etmektedir…</p>



<p><a>72. &nbsp;</a></p>



<p>Bir önceki ilkede, Kur’ânı Kerim&#8217;in edebî açıdan mucize olduğunu özetle açıkladık. Şimdi kısaca Kur’ânı Kerim&#8217;in diğer mucizevî boyutlarına değinelim. Kur’ânı Kerim&#8217;in edebî açıdan mucize oluşunu, sadece Arapça&#8217;da uzman olan kimseler anlasa da, onun diğer mucizevî boyutlarını Arap olmayanlar da anlayabilirler.</p>



<p>a) Kur’ânı Kerim&#8217;i getiren, okuma-yazması olmayan ümmî bir kişidir; ne okula gitmiş, ne öğretmen görmüş ve ne de bir tek kitap okumuştur. Nitekim buyuruyor ki:</p>



<p>(Ey Muhammed) sen bundan önce herhangi bir kitab okumuyordun, elinle de onu yazmıyorsun. Öyle olsaydı o zaman inkârcılar, (senin risaletinin hakkaniyetinden) kuşkulanırlardı.<a href="#_ftn5"><strong>[5]</strong></a></p>



<p>Hz. Resuli Ekrem (s.a.a) bu ayeti, kendisini yakından tanıyan halka okudu. Eğer o hazret okur-yazar olsaydı, tabii ki onun bu iddiasını yalanlarlardı ve eğer bazılarının onu, <strong>&#8220;(Kur&#8217;ân&#8217;ı) ona bir insan öğretiyor.&#8221;</strong><a href="#_ftn6">[6]</a> diye suçladıklarını görüyorsak, bu da diğer iftiralar gibi tamamen temelsizdir; nitekim Kur’ânı Kerim bu iftirayı reddederek şöyle buyuruyor:</p>



<p>Biz onların &#8220;(Kur&#8217;ân&#8217;ı) ona bir insan öğretiyor.&#8221; dediklerini biliyoruz. Hak&#8217;tan saparak kendisine yöneldikleri adamın dili a&#8217;cemi (yabancı, açık değildir), bu ise apaçık Arapça bir dildir.<a href="#_ftn7"><strong>[7]</strong></a></p>



<p>b) Kur’ânı Kerim yirmi üç yıl içinde çeşitli şartlar altında (savaşta, barışta, seferde, vatanda ve…) Hz. Resulullah (s.a.a) tarafından tilavet edilmiştir. Böyle bir konuşma, sahibinin sözlerinde bir nevi ikilik ve hatta birkaç yönlülük olmasını gerektirmektedir. Kitaplarını aynı şartlarda ve yazılarının birbiriyle uyumlu olmasını gözeterek yazan yazarların, çoğu zaman yazılarında ihtilaf ve uyumsuzluk gözetlenmektedir. O hâlde bir sözü tedricen, çeşitli durum ve şartlarda söyleyen kimselerin sözlerinde ihtilaf ve uyumsuzluğun olmaması mümkün müdür?!</p>



<p>Kur’ânı Kerim&#8217;in ilahiyat, tarih, teşri ve yasama, ahlâk ve tabiat gibi çeşitli konulardan bahsetmiş olması ve bu mecmuada içerik ve metot bakımından tepeden tırnağa en mükemmel insicam ve uyumluluğa sahip olması, gerçekten dikkat çekicidir. Kur’ânı Kerim&#8217;in bizzat kendisi bu mucizevî yönüne değinerek şöyle buyuruyor:</p>



<p>Kur&#8217;ân&#8217;ı düşünmüyorlar mı? Eğer (o) Allah&#8217;tan başkası tarafından (indirilmiş) olsaydı, onda birbirini tutmaz çok şeyler bulurlardı.<a href="#_ftn8"><strong>[8]</strong></a></p>



<p>c) Kur’ânı Kerim, insanın sabit fıtratını dikkate alarak o esas üzerine yasama yapmıştır. Bu temel bakış sonucu, insanın ruhu ve hayatının bütün açılarına dikkat ederek hiçbir zaman eskimeyecek ve yok olmayacak temel ilkelere değinmiştir.</p>



<p>İslâm&#8217;ın genel kanunlarının özelliklerinden biri de, çeşitli şartlar altında ve farklı ortamlarda icra edilebilir oluşudur ve Müslümanlar dünyanın büyük bir bölümünü ele geçirdiklerinde, bu kanunlar sayesinde, asırlar boyu nice toplumları güç ve kudretle idare etmişlerdir. İmam Muhammed Bâkır (a.s) şöyle buyurmaktadır:</p>



<p>Allah Teâlâ halkın ihtiyaç duyduğu her şeyi kitabında indirmiş ve onu elçisine açıklamıştır; her şey için bir sınır belirtmiş ve her sınır için de bir delil tayin etmiştir.<a href="#_ftn9">[9]</a></p>



<p><a>73. &nbsp;</a></p>



<p>d) Kur’ânı Kerim çeşitli ayetlerde çeşitli münasebetlerle, varlık âleminin, o günün insanının bilmediği sırlarını beyan etmiştir; hiçbir şeyden haberi olmayan bir toplumda yaşayan, okur-yazar olmayan bir kişinin bu sırları keşfetmesi ise vahiy kanalı dışında imkânsızdır. Yerçekimi kanununun keşedilmesi, günümüz biliminin iftiharlarındandır ve günümüzde varlık dünyasının ayakta durması bu esas üzerine yorumlanmaktadır. Kur’ânı Kerim çok kısa bir cümlede bu kanunu açıklayarak şöyle buyuruyor:</p>



<p>Allah odur ki gökleri, görebileceğiniz bir direk olmadan yükseltti.<a href="#_ftn10"><strong>[10]</strong></a></p>



<p>Genel çift kanununun keşfedilmesi de, günümüz biliminin elde ettiği şeylerden biridir. Oysa Kur’ânı Kerim bu alanda en küçük bir bilgi olmadığı bir dönemde şöyle buyurmuştur:</p>



<p>Her şeyden iki çift (erkek, dişi) yarattık ki düşünüp öğüt alasınız.<a href="#_ftn11"><strong>[11]</strong></a></p>



<p>Buna tefsir ve kelam kitaplarında veya <em>Dairetu&#8217;l–Maarif&#8217;</em>te nakledilen diğer örnekleri de gösterebiliriz.</p>



<p>e) Kur’ânı Kerim bazı olaylar vuku bulmadan önce, onlardan kesin bir şekilde haber vermiş ve verdiği haberler tüm ayrıntılarıyla vuku bulmuştur. Bunun örnekleri oldukça fazladır; bunlardan biri şöyledir: Allah&#8217;a tapan Hıristiyan Rumlar, ateşperest Sasanîlere yenik düşünce, Arap müşrikler bu olayı hayıra yorarak &#8220;Biz de Arap Yarımadası&#8217;nın Allah&#8217;a tapanlarına (Müslümanlara) galip geleceğiz&#8221; demişlerdi. Kur’ânı Kerim o dönemde kesin bir şekilde şöyle buyurmuştur:</p>



<p>Rum(lar) yenildi. (Arapların bulunduğu bölgeye) en yakın bir yerde. Onlar (bu) yenilgilerinden sonra yeneceklerdir; birkaç (3-9) yıl içinde. (Onların) bu (yenilgileri)nden önce de, sonra da emir Allah&#8217;ındır. O gün müminler sevinir(ler).<a href="#_ftn12"><strong>[12]</strong></a></p>



<p>Çok geçmeden bu öngörü gerçekleşti ve Allah&#8217;a tapan her iki grup da (Rum Hıristiyanları ve Arabistan Müslümanları) aynı zamanda düşmanlarına (Sasanî İran ve müşrik Kureyş&#8217;e) galip geldiler. İşte bu nedenle, her iki zafer de aynı zamanda gerçekleştiği için, ayetin sonunda müminlerin sevinç ve mutluluğundan bahsedilerek buyruluyor ki:</p>



<p><strong>O gün müminler sevinir(ler).</strong></p>



<p>f) Kur’ânı Kerim çeşitli surelerde farklı tabirlerle peygamberlerle geçmiş ümmetlerin yaşam öyküsünü açıklamıştır. Bu konu Tevrat ve İncil&#8217;de de geçmiştir. Fakat bunları karşılaştırdığımızda Kur’ânı Kerim&#8217;in tümünün ilahî vahiy olduğunu, oysa Tevrat ve İncil&#8217;in tahriften korunmadığını görmekteyiz. Kur’ânı Kerim&#8217;in anlattığı peygamberlerin yaşam öykülerinde, akıl ve fıtrata aykırı ve peygamberlerin yüce makamına uygun olmayan en küçük bir şey yoktur; oysa Tevrat ve İncil&#8217;in kıssalarında uyumsuzluklar oldukça fazladır. Bu konuda sadece Hz. Âdem&#8217;in kıssasında, Kur’ânı Kerim&#8217;le Tevrat ve İncil&#8217;i karşılaştırmamız yeterlidir.</p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p><a href="#_ftnref1">[1]</a>&#8211; İsrâ, 88</p>



<p><a href="#_ftnref2">[2]</a>&#8211; Hûd, 13</p>



<p><a href="#_ftnref3">[3]</a>&#8211; Bakara, 23</p>



<p><a href="#_ftnref4">[4]</a>&#8211; <em>Mecmau&#8217;l-Beyan</em>, c.5, s.387.</p>



<p><a href="#_ftnref5">[5]</a>&#8211; Ankebût, 48</p>



<p><a href="#_ftnref6">[6]</a>&#8211; Nahl, 103.</p>



<p><a href="#_ftnref7">[7]</a>&#8211; Ak.</p>



<p><a href="#_ftnref8">[8]</a>&#8211; Nisâ, 82</p>



<p><a href="#_ftnref9">[9]</a>&#8211; <em>Usûl-ü Kâfî</em>, c.1, s.59.</p>



<p><a href="#_ftnref10">[10]</a>&#8211; Ra&#8217;d, 2</p>



<p><a href="#_ftnref11">[11]</a>&#8211; Zariyât, 49</p>



<p><a href="#_ftnref12">[12]</a>&#8211; Rûm, 2-4</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/kurani-kerim-veya-ebedi-mucize/">Kur’ânı Kerim veya Ebedî Mucize</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/kurani-kerim-veya-ebedi-mucize/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Peygamberlerin Masum Oluşu</title>
		<link>https://www.caferilik.com/peygamberlerin-masum-olusu/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/peygamberlerin-masum-olusu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Jun 2020 11:38:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Nübüvvet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.islamex.com/?p=4663</guid>

					<description><![CDATA[<p>62. İlke Masumiyet korunmak anlamında olup peygamberler hakkında şu mertebeleri vardır: a) Vahyi alma, koruma ve tebliğ etme konusunda masumiyet; b) Günah ve kusurdan masumiyet; c) Kişisel ve toplumsal konularda hata ve yanlışlıktan masumiyet. Birinci merhalede peygamberlerin masum oldukları ittifak konusudur; çünkü bu merhalede her türlü hata ve yanlışlık, halkın güvenini sarsar ve artık peygamberin [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/peygamberlerin-masum-olusu/">Peygamberlerin Masum Oluşu</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><a>62. İlke</a></p>



<p>Masumiyet korunmak anlamında olup peygamberler hakkında şu mertebeleri vardır:</p>



<p>a) Vahyi alma, koruma ve tebliğ etme konusunda masumiyet;</p>



<p>b) Günah ve kusurdan masumiyet;</p>



<p>c) Kişisel ve toplumsal konularda hata ve yanlışlıktan masumiyet.</p>



<p>Birinci merhalede peygamberlerin masum oldukları ittifak konusudur; çünkü bu merhalede her türlü hata ve yanlışlık, halkın güvenini sarsar ve artık peygamberin getirdiği mesajlara itimat ve güven kalmaz ve sonuçta peygamberliğin hedefi çelişkiye düşer.</p>



<p>Ayrıca, Kur’ânı Kerim, ilahî vahyin doğru bir şekilde beşere tebliğ edilmesi için Allah Teâlâ&#8217;nın peygamberi tamamen gözettiğini hatırlatmaktadır; nitekim şöyle buyuruyor:<strong></strong></p>



<p>Gaybı bilen O&#8217;dur. Gizli bilgisini kimseye göstermez. Ancak razı olduğu elçiye gösterir Çünkü O, elçisinin önüne ve arkasına gözetleyiciler (koruyucular) koyar. (Böyle yapar) ki oların, Rablerinin kendilerine verdiği emirleri duyurduklarını bilsin (=duyurmaları gerçekleşsin). Ve (Allah), onların yanında bulunan her şeyi (bilgisiyle) kuşatmıştır; her şeyi bir bir saymıştır.<a href="#_ftn1"><strong>[1]</strong></a></p>



<p>Bu ayette vahyin korunması için iki türlü koruyucu belirtilmiştir:</p>



<p>1- Peygamberi her taraftan kuşatan melekler;</p>



<p>2- Peygamberi ve melekleri kuşatan Allah Teâlâ.</p>



<p>Böyle bir korumanın nedeni ise, nübüvvet ve peygamberliğin amacının gerçekleşmesi, yani Allah Teâlâ&#8217;nın vahyinin beşere ulaşmasıdır.</p>



<p><a>63. &nbsp;</a></p>



<p>İlâhî peygamberler, şeriat hükümlerini yerine getirmede her türlü günah ve sürçmeden korunmuşlardır ve esasen peygamberlerin gönderilişinin hedefi, onların böyle bir korunmaya sahip olmaları durumunda gerçekleşir. Çünkü onlar tebliğ ettikleri ilâhî hükümlere bizzat tam anlamıyla bağlı kalmazlarsa, onların sözlerinin doğruluğuna güven kaybolur ve sonuçta peygamberliğin hedefi gerçekleşmez.</p>



<p>Muhakkık Tûsî, kısa bir ibaresinde bu delile şöyle değinmektedir:</p>



<p>Peygamberlerin sözlerine güvenilmesi ve böylece nübüvvetin amacının gerçekleşmesi için peygamberlerin masum olması gerekiyor.<a href="#_ftn2">[2]</a></p>



<p>Peygamberlerin günahtan masum oluşu, Kur’ânı Kerim&#8217;in çeşitli ayetlerinde vurgulanmıştır:</p>



<p>a) Kur’ânı Kerim, peygamberleri hidayet olmuş ve Allah Teâlâ tarafından seçilmiş kişiler olarak tanıtmaktadır:</p>



<p>Onları seçtik ve onları doğru yola ilettik.<a href="#_ftn3"><strong>[3]</strong></a></p>



<p>b) Allah Teâlâ&#8217;nın hidayet ettiği kişiyi hiç kimsenin saptıramayacağını hatırlatmaktadır:</p>



<p>Allah kime doğru yolu gösterirse; artık onu şaşırtan olmaz.<a href="#_ftn4"><strong>[4]</strong></a></p>



<p>c) Günah ve masiyeti dalâlet olarak tanıtmaktadır:</p>



<p>O, sizden birçok kuşağı saptırmıştı.<a href="#_ftn5"><strong>[5]</strong></a></p>



<p>Bu ayetlerden, peygamberlerin her türlü dalâlet ve günahtan arınmış oldukları anlaşılmaktadır.</p>



<p>Ayrıca, daha önce peygamberlerin masum olmasının gerekliliği için getirdiğimiz aklî delil, onların peygamberlikle görevlendirilmeden önce de masum olmalarının gerekliliğine delâlet etmektedir. Çünkü ömrünün bir bölümünü günah ve sapıklıkla geçirdikten sonra hidayet bayrağını eline alan bir insana, halk pek güven duymaz; fakat hayatının başından beri her türlü çirkinlikten arınmış olan bir kimse çok kolay bir şekilde insanların güvenini kazanabilir. Ayrıca peygamberliği inkâr eden garazlı kişiler de, çok kolay bir şekilde onun karanlık geçmişinden yararlanıp kişiliğini kötüleyerek mesajını lekeleyebilirler. Böyle bir ortamda, ancak tertemiz ve dürüst bir hayat sonucu &#8220;Muhammedü&#8217;l-Emin&#8221; lakabını alan kimse parlak kişiliğiyle tıpkı bir güneş gibi, düşmanın kötü tebligat perdesini bir kenara itip insanı hayrete düşüren sebat ve direnişiyle, tedricen cahiliyetin karanlık muhitini aydınlatabilir.</p>



<p>Ayrıca açıktır ki hayatının başından beri günahtan uzak ve masum olan bir kimse, sadece peygamberliğe seçildikten sonra böyle bir makama sahip olan kimseden daha üstün ve hidayet rolü daha fazladır; Allah Teâlâ&#8217;nın hikmetinin gereği ise, en güzeli ve en mükemmel olanı seçmektir.</p>



<p><a>64. &nbsp;</a></p>



<p>Peygamberler, günahtan masum olmaları dışında, aşağıdaki konularda da hatadan masumdurlar:</p>



<p>a) Kavga ve tartışma konularında hakemlikte: Peygamberler Allah Teâlâ tarafından yargı ölçüleri gereğince insanlar arasında hakemlik etmek ve hüküm vermekle görevlendirilmişlerdi; yani davacıdan tanık istendiğinde, davacı tanık getiremeyecek olursa karşı taraftan yemin etmesini isterlerdi; onlar hiçbir zaman bu ölçüye aykırı davranmamışlardır. Ancak tanığın kasıtlı olarak veya yanlışlıkla gerçeğe aykırı tanıklık yapması veya aleyhine dava açılan kişi yalan yere veya yanlışlıkla yemin etmesi sonucu peygamber gerçeğe aykırı bir hüküm verirse, böyle bir hüküm peygamberlerin masumiyetine bir zarar dokundurmaz. Çünkü ilâhî ölçüler gereğince hükmetmekle görevlendirilmiştir. Hükmü gerçeğe aykırı olduğunda ise, o hükmünün yanlış olduğunun farkındadır; fakat toplumsal maslahatlar nedeniyle ona uygun davranmakla görevli değildir.</p>



<p>b) Din hükümlerinin mevzularını, örneğin filan sıvının şarap olup olmadığını teşhis etmede.</p>



<p>c) Toplumsal meseleler ve işlerin maslahat ve mefsedelerinin teşhisinde.</p>



<p>d) Normal hayat meselelerinde.</p>



<p>Son üç konuda peygamberlerin masum oluşunun delili şudur: Çoğu insanlar bu gibi şeylerde hata yapmakla din hükümlerinde hata yapmayı bağlantılı görmektedir. Sonuçta, bu gibi konularda hata yapmak, peygamberin kişiliğine karşı halkın güvenini sarsarak peygamberlik görevinin sarsılmasına neden oluyor. Ancak ilk iki konuda masumiyetin gerekliliği, son konudakinden daha açık bir şekilde ifade edilmiştir.</p>



<p><a>65. &nbsp;</a></p>



<p>Masumiyet ve ismet mertebelerinden biri de, peygamberlerde insanların onlardan uzak durmasına neden olacak bir şeyin olmamasıdır. Hepimiz biliyoruz ki bazı cismî hastalıklar veya bireyin alçaklık ve horluğunun belirtisi olan bazı ruhî hastalıklar, insanların nefret etmesine ve kişiden uzaklaşmasına neden olurlar. Doğal olarak peygamberlerin bu gibi cismî ve ruhî kusurlardan münezzeh olmaları gerekiyor; çünkü halkın peygamberden kaçması ve ondan uzak durması, ilahî risaletin kendisi vasıtasıyla insanlara ulaştırılmasından ibaret olan peygamberin gönderiliş felsefesiyle çelişmektedir.</p>



<p>Burada aklın hükmünün, bir gerçeğin keşfi anlamında olduğunu ve yine Allah Teâlâ&#8217;nın hikmeti gereği peygamberliğe böyle kusurlardan uzak olan kimselerin seçilmesinin zarûretini hatırlatmamızda da yarar var.<a href="#_ftn6">[6]</a></p>



<p><a>66. &nbsp;</a></p>



<p>Peygamberlerin masum olmasının gerekliliği konusunda Kur’ânı Kerim&#8217;in sarih hakemliğini ve aklın kesin hükmünü açıkladık; fakat bu alanda bazı rivayetler -ilk bakışta- onların günah işlediklerini göstermektedir. (Hz. Âdem (a.s) hakkındaki ayetler gibi.) Bu durumlarda ne söyleyebiliriz?</p>



<p>Şunu hemen hatırlatalım ki, kesinlikle Kur’ânı Kerim&#8217;de hiçbir çelişkinin olmadığı hükmüyle, ayetlerdeki belirtilere dikkat ederek onların gerçek maksadının ne olduğunu anlamak gerekir ve bu gibi durumlarda ayetlerden birinci derecede anlaşılan şey, kesinlikle aceleci bir hükmün ölçüsü olamaz. Büyük Şia kelamcıları ve müfessirler, bu ayetleri tefsir etmiş ve hatta bazıları bu konuda müstakil kitaplar yazmışlardır. Bu ayetlerin her birini ayrı ayrı ele alıp incelemek kitabımızın kapasitesinin dışında olduğu için, bu konuda daha geniş bilgi edinmek isteyenler bu kitaplara müracaat edebilirler.<a href="#_ftn7">[7]</a></p>



<p><a>67. &nbsp;</a></p>



<p>Masumiyetin neden ve kaynağını iki noktada özetleyebiliriz:</p>



<p>a) Peygamberler (ve Allah&#8217;ın has kulları) Allah Teâlâ&#8217;yı tanıma açısından, O&#8217;nun hoşnutluk ve rızasını hiçbir şeyle değişmeyecekleri çok yüce bir mevkie sahiptirler. Başka bir deyişle, peygamberlerin, yüce Allah&#8217;ın azamet, cemal ve celâlini idrak etmeleri, Allah&#8217;tan başkasına teveccüh etmelerini ve Allah rızasından başka şeyi düşünmelerini engeller. Bu marifet derecesi Hz. Ali&#8217;nin (a.s) buyruğunda şöyle ifade edilmektedir:</p>



<p>Gördüğüm her şeyden önce, her şeyden sonra ve her şeyle birlikte Allah Teâlâ&#8217;yı gördüm.</p>



<p>İmam Cafer Sadık (a.s) da şöyle buyuruyor:</p>



<p>Ancak ben, O&#8217;na sevdiğim için ibadet etmekteyim ve bu ise yüce kişilerin ibadetidir.<a href="#_ftn8">[8]</a></p>



<p>b) Peygamberlerin, Allah&#8217;a itaatin parlak sonucunu ve günahın çirkinliğini tam anlamıyla bilmeleri, onların Allah&#8217;a itaatsizlik etmekten korunmalarına neden olur. Kapsamlı ve her yönlü masumiyet, Allah&#8217;ın velilerinden özel bir gruba hastır; fakat buna rağmen bazı takvalı müminler de, amellerinin büyük bir bölümünde günah işlemekten masumdurlar; örneğin takvalı bir kişi ne pahasına olursa olsun, hiçbir zaman intihar etmeye kalkışmaz veya suçsuz bir kişiyi öldürmez.<a href="#_ftn9">[9]</a></p>



<p>Dahası, normal insanlar bile bazı şeylere karşı masumdurlar. Örneğin, aklı başında hiç kimse ne pahasına olursa olsun, çıplak elektrik kablosuna elini sürmez. Açıktır ki, bu gibi durumlarda masumiyet, kişinin amelinin kötü sonucunu kesin olarak bilmesinden kaynaklanmaktadır; o hâlde insan günahın çok tehlikeli sonuçları hakkında da böyle bir ilme sahip olursa, bu ilim kişinin günahtan uzak durmasına ve masum olmasına neden olur.</p>



<p><a>68. &nbsp;</a></p>



<p>Masumiyetin kaynağını göz önünde bulundurarak, masumiyetin, masumun özgürlük ve iradesiyle çelişmediğini; aksine masumun, tam anlamıyla Allah&#8217;ı tanıması, itaat ve günahın sonuçlarını bilmesi nedeniyle, her ne kadar hiçbir zaman günaha yaklaşmasa da, günah işleme güç ve iradesine sahip olduğunu hatırlatmamız gerekiyor. Tıpkı çocuğunu öldürme gücüne sahip olmasına rağmen, asla bunu yapmayan şefkatli bir baba gibi. Daha açık bir örneği, Allah Teâlâ&#8217;dan çirkin bir işin baş göstermemesidir.</p>



<p>Mutlak kudret sahibi olan Allah Teâlâ, kendisine itaat eden kişileri de cehenneme sokup günahkâr kişileri cennete götürebilir; fakat onun adalet ve hikmeti böyle bir iş yapmasına engel olur.</p>



<p>Evet, günahı terk etmek, Allah&#8217;a ibadet ve itaat etmek, masum bir kişi için büyük bir iftihardır; çünkü onlar günah işlemeye güçleri yettiği hâlde günah işlemezler.</p>



<p><a>69. &nbsp;</a></p>



<p>Biz, bütün peygamberlerin masum olduklarına inanmakla birlikte, masumiyetin peygamberliği gerektirmediğine inanıyoruz. Çünkü bir kişi masum olmasına rağmen peygamber olmayabilir. Kur’ânı Kerim Hz. Meryem hakkında, <strong>&#8220;Ey Meryem, Allah seni seçti, temizledi ve seni dünyaların kadınlarına üstün kıldı.&#8221;<a href="#_ftn10"><strong>[10]</strong></a></strong> buyuruyor. Kur’ânı Kerim&#8217;in Hz. Meryem (a.s) hakkında &#8220;seçti&#8221; tabirini kullanmış olmasından, onun masum olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü peygamberler hakkında da &#8220;seçmek&#8221; terimi kullanılmıştır:</p>



<p>Allah Âdem&#8217;i, Nuh&#8217;u, İbrahim ailesini ve İmran ailesini seçip âlemlere üstün kıldı.<a href="#_ftn11"><strong>[11]</strong></a></p>



<p>Ayrıca, yukarıdaki ayette Hz. Meryem&#8217;in tertemiz kılınmasından bahsedilmiştir; bundan da maksat, Yahudilerin, onun çocuğunu gayri meşru yollarla dünyaya getirdiği şeklindeki iftira ve suçlamalardan değil, onun her türlü çirkinlikten arı olmasıdır. Çünkü Hz. Meryem&#8217;in bu günahtan temize çıkarılması, Hz. İsa&#8217;nın (a.s) doğumunun ilk günlerinde konuşmasıyla ispatlanmıştı<a href="#_ftn12">[12]</a> ve artık tekrar bunu vurgulamaya gerek yoktu.</p>



<p>Ayrıca, Hz. Meryem&#8217;in (s.a) tertemiz olduğunu bildiren ayet, ayetlerin akışından anlaşıldığı kadarıyla, Hz. Meryem&#8217;in ibadet mihrabında olduğu ve Hz. İsa&#8217;ya (a.s) hamile olmadığı dönemle ilgilidir; dolayısıyla o dönemde hiçbir suçlama söz konusu olmadığından, tathir, yani suçlanmanın reddi ve nihayet beraat olayı da söz konusu olamaz.<br></p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p><a href="#_ftnref1">[1]</a>&#8211; Cin, 26-28</p>



<p><a href="#_ftnref2">[2]</a>&#8211; <em>Keşfu&#8217;l-Murad</em>, s.349; nübuvvet konusu.</p>



<p><a href="#_ftnref3">[3]</a>&#8211; En&#8217;âm, 87</p>



<p><a href="#_ftnref4">[4]</a>&#8211; Zümer, 37</p>



<p><a href="#_ftnref5">[5]</a>&#8211; Yâsîn, 62</p>



<p><a href="#_ftnref6">[6]</a>&#8211; Bu konuda aklın hakemliği kesindir. Dolayısıyla, Hz. Eyyub (a.s) hakkında nakledilen ve onun insanları nefret ettiren bir hastalığa yakalandığını bildiren bazı rivayetler, aklın kesin hükmüyle çeliştiği giib, Ehlibeyt İmamları&#8217;ndan nakledilen rivayetlerle de çelişmektedir. İmam Cafer Sadık (a.s) değerli babalarından şöyle nakletmektedir: &#8220;Hz. Eyyub&#8217;dan (a.s), hastalığı boyunca kötü koku çıkmadı veya çirkin bir görünüm sergilenmedi; hiçbir zaman bedeninden irin, kan veya insanların nefret etmesine neden olacak bir şey çıkmadı. Allah&#8217;ın, kendi peygamberleri ve velileri hakkında sünneti böyledir. Halkın Eyyub&#8217;tan (a.s) uzaklaşmasının nedeni malî bakımdan fakir ve zayıf bir görünüme sahip olması, fakat onların Eyyub&#8217;un Allah Teâlâ&#8217;nın indindeki makam ve mevkisinden haberdar olmayışıdır.&#8221; <em>Hisal</em>, c.1, yedi bablar, 107. hadis, s.400. Doğal olarak bunun aksine delalet eden rivayetler temelsiz olup kabul edilemezler.</p>



<p><a href="#_ftnref7">[7]</a>&#8211; <em>Tenzih-i Enbiya</em>, Seyyid Murtaza; <em>İsmet-i Enbiya</em>, Fahruddin Razî; <em>Mefâhimu&#8217;l-Kur&#8217;ân</em>, Cafer Subhanî, c.5, Peygamberlerin Masumiyeti bölümü.</p>



<p><a href="#_ftnref8">[8]</a>&#8211; <em>Bihâru&#8217;l–Envâr</em>, c.70, s.22.</p>



<p><a href="#_ftnref9">[9]</a>&#8211; Hz. Ali (a.s) bu grup hakkında şöyle buyuruyor: &#8220;Sanki cenneti görmekteler, orada nimetler elde etmekteler; sanki cehennemi görmekteler, orada azâba uğramaktalar.&#8221; <em>Nehcü&#8217;l-Belâğa</em>, Hammam hutbesi 193.</p>



<p><a href="#_ftnref10">[10]</a>&#8211; Âl-i İmrân, 42</p>



<p><a href="#_ftnref11">[11]</a>&#8211; Âl-i İmran, 32</p>



<p><a href="#_ftnref12">[12]</a>&#8211; Tâhâ, 29.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/peygamberlerin-masum-olusu/">Peygamberlerin Masum Oluşu</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/peygamberlerin-masum-olusu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Vahiy ve Nübüvvet</title>
		<link>https://www.caferilik.com/vahiy-ve-nubuvvet/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/vahiy-ve-nubuvvet/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Jun 2020 11:34:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Nübüvvet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.islamex.com/?p=4661</guid>

					<description><![CDATA[<p>60. &#160; Bir önceki ilkede, gerçek peygamberle sahte peygamberlik iddiasında bulunanları tanımanın yollarını açıkladık. Şimdi &#8220;vahiy&#8221; diye adlandırılan peygamberlerin gayb âlemiyle bağlantı kurdukları yolu inceleyelim. Peygamberlerle gayb âleminin en önemli irtibat yollarından olan &#8220;vahiy&#8221;, beşer aklının veya içgüdüsünün ürünü değildir; aksine Allah Teâlâ&#8217;nın, mesajlarını beşere ulaştırmaları için peygamberlere verdiği özel bir bildiridir. Kur’ânı Kerim vahyi [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/vahiy-ve-nubuvvet/">Vahiy ve Nübüvvet</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><a>60. &nbsp;</a></p>



<p>Bir önceki ilkede, gerçek peygamberle sahte peygamberlik iddiasında bulunanları tanımanın yollarını açıkladık. Şimdi &#8220;vahiy&#8221; diye adlandırılan peygamberlerin gayb âlemiyle bağlantı kurdukları yolu inceleyelim.</p>



<p>Peygamberlerle gayb âleminin en önemli irtibat yollarından olan &#8220;vahiy&#8221;, beşer aklının veya içgüdüsünün ürünü değildir; aksine Allah Teâlâ&#8217;nın, mesajlarını beşere ulaştırmaları için peygamberlere verdiği özel bir bildiridir. Kur’ânı Kerim vahyi şöyle tavsif etmektedir:</p>



<p>Onu, Senin kalbine Rûhu&#8217;l-Emîn (vahiy meleği) indirdi.<a href="#_ftn1"><strong>[1]</strong></a></p>



<p>Bu ayet, Peygamber&#8217;in ilâhî mesajlardan haberdar oluşunun, zahirî hislerin ve benzerlerinin kullanılmasının sonucu olmadığını; onu Ruhu&#8217;l-Emin&#8217;in peygamberin kalbine indirdiğini göstermektedir.<a href="#_ftn2">[2]</a></p>



<p>Dolayısıyla; vahyin kompleks gerçeğini normal ölçülerle açıklayamayız. Gerçekte, vahyin inişi, hakikatini bilmesek bile iman edilmesi gereken gaybî sırlardan biridir. Nitekim şöyle buyuruyor:</p>



<p>Onlar gaybe inanırlar.<a href="#_ftn3"><strong>[3]</strong></a></p>



<p><a>61. &nbsp;</a></p>



<p>Her şeyi maddî ölçülerle ve hissî şeylerle ölçmek ve gaybî gerçekleri hissî kalıplarda sınırlandırmak isteyenler, ilâhî vahyi, tümü bizim açımızdan batıl olan çeşitli şekillerde yorumlamışlardır. Aşağıda bu gibi yorumları naklederek eleştirmeye çalışacağız:</p>



<p>a) Bazı yazarlar peygamberleri, insanların dâhileri bilmiş, vahyi onların düşünce ve batınî hislerinin ürünü sanmışlardır. Bunlara göre Ruhu&#8217;l-Emin, gerçekte bu dâhilerin tertemiz ruh ve nefsi, semavî kitap ise onların yüce düşünceleridir.</p>



<p>Vahyi bu şekilde yorumlamak, sadece hissî metotlara güvenen yeni tecrübî bilimler karşısında, onların kendilerini kaybettiklerini göstermektedir. Bu görüşün en önemli sorunu, Allah&#8217;ın peygamberlerinin buyruklarıyla çelişmesidir; çünkü onlar sürekli beşer için getirdikleri şeylerin ilahî vahiyden başka bir şey olmadığını vurgulamışlardır. Dolayısıyla, yukarıdaki yorum, peygamberlerin yalancı olmalarını gerektirmektedir. Bu ise onların, tarihin tanıklık ettiği yüce, sadık ve dürüst makamlarıyla bağdaşmamaktadır.</p>



<p>Başka bir tabirle, ıslah ediciler iki kısımdırlar: Programlarını Allah Teâlâ&#8217;ya istinat eden ıslah ediciler ve programlarını kendi düşüncelerinin ürünü tanıtan ıslahçılar. Her iki grup da çoğunlukla hayırsever ve samimidirler. Dolayısıyla, her iki ıslahçı grubu bir sayamayız.</p>



<p>b) Diğer bir grup, bir önceki görüşte beyan ettiğimiz görüşün amaçladığı hedefle, vahyi, peygamberlerin ruhî hâletlerinin tecellisinin sonucu bilmektedirler. Bunların iddia ettiğine göre peygamberler, Allah Teâlâ&#8217;ya karşı güçlü imanları nedeniyle yaptıkları ibadetler sonucu, artık varlıklarında birtakım yüce hakikatleri keşfederek, bunların kendilerine gayb âleminden telkin edildiğini sanacakları bir makama ulaşırlar. Oysa, bu algıların onların nefsinden başka bir kaynağı yoktur. Bu görüşün taraftarları şöyle diyorlar: Biz peygamberlerin doğru konuştuklarından şüphe etmeyiz ve onların gerçekten birtakım şeffaf gerçekleri gördüklerine inanıyoruz; fakat asıl mesele bu yüce gerçeklerin kaynağındadır. Peygamberler bu hakikatlerin kendilerine gayb âlemi adındaki diğer bir âlemden telkin edildiğini sanırlar; oysa bunun kaynağı onların kendi nefsidir.<a href="#_ftn4">[4]</a></p>



<p>Bu görüş, yeni bir söz değildir; aksine câhiliye döneminin, vahiy hakkındaki görüşlerinden biridir; fakat yeni bir görünüme bürünmüştür. Bu görüş özetle, vahyi; peygamberlerin hayallerinin ve onların kendilerine yönelmelerinin ürünü bilmekte; onların, aşırı bir şekilde Allah hakkında düşünce, ibadet ve beşerî ıslah etmeyi tasarlamaları sonucu, karşılarında ansızın birtakım hakikatler bularak bu hakikatlerin kendilerine gayb âleminden telkin edildiğini sandıklarını savunurlar; bu ise, bir açıdan cahiliye Arab&#8217;ının vahiy hakkındaki düşüncesinin ta kendisidir. Onlar diyorlardı ki:</p>



<p>(Muhammed&#8217;in söyledikleri) karmakarışık rüyalardır.<a href="#_ftn5"><strong>[5]</strong></a></p>



<p>Kur’ânı Kerim diğer ayetlerde bu görüşü sert bir şekilde reddederek buyuruyor ki: Peygamber, vahiy meleğini gördüğü konusundaki iddiasında sadıktır; ne O&#8217;nun kalbi yanılmıştır ve ne de gözü:</p>



<p>Gönül gördüğünde yanılmadı (yalan söylemedi, gerçeği gördü).</p>



<p>Ve yine şöyle buyuruyor:<strong></strong></p>



<p>(Muhammed&#8217;in) gözü şaşmadı ve sınırı aşmadı.<a href="#_ftn6"><strong>[6]</strong></a></p>



<p>Yani gerçekten hem zahirî ve hem de batınî gözle vahiy meleğini gördü.</p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p><a href="#_ftnref1">[1]</a>&#8211; Şuarâ, 193-194</p>



<p><a href="#_ftnref2">[2]</a>&#8211; Elbette ilahî vahyin peygamberlere inişi, vahiy meleğinin inmesiyle sınırlı değildir; Şurâ Suresi&#8217;nin 51. ayetinde beyan edilen ve 38. ilkede açıkladığımız diğer yollar da vardır.</p>



<p><a href="#_ftnref3">[3]</a>&#8211; Bakara, 3</p>



<p><a href="#_ftnref4">[4]</a>&#8211; Seyyid Muhammed Reşid Rıza, <em>Vahy-i Muhammedî</em>, s.66.</p>



<p><a href="#_ftnref5">[5]</a>&#8211; Enbiyâ, 5</p>



<p><a href="#_ftnref6">[6]</a>&#8211; Necm, 11 ve 17</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/vahiy-ve-nubuvvet/">Vahiy ve Nübüvvet</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/vahiy-ve-nubuvvet/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Peygamberleri Tanımanın Yolları</title>
		<link>https://www.caferilik.com/peygamberleri-tanimanin-yollari/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/peygamberleri-tanimanin-yollari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Jun 2020 11:33:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Nübüvvet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.islamex.com/?p=4659</guid>

					<description><![CDATA[<p>56. &#160; İnsanoğlunun fıtratı, delil olmaksızın hiçbir iddiayı kabul etmemeyi gerektirmektedir. Dolayısıyla, delilsiz bir iddiayı kabul eden kimse insanî fıtratının aksine davranmış olur. Peygamberlik iddiası beşer için en büyük iddiadır ve doğal olarak böyle büyük bir iddiayı ispatlamak için sağlam ve kesin delilin sunulması gerekir. Bu delil aşağıdaki şu üç şeyden biri olabilir: a) Peygamberliği [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/peygamberleri-tanimanin-yollari/">Peygamberleri Tanımanın Yolları</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><a>56. &nbsp;</a></p>



<p>İnsanoğlunun fıtratı, delil olmaksızın hiçbir iddiayı kabul etmemeyi gerektirmektedir. Dolayısıyla, delilsiz bir iddiayı kabul eden kimse insanî fıtratının aksine davranmış olur. Peygamberlik iddiası beşer için en büyük iddiadır ve doğal olarak böyle büyük bir iddiayı ispatlamak için sağlam ve kesin delilin sunulması gerekir. Bu delil aşağıdaki şu üç şeyden biri olabilir:</p>



<p>a) Peygamberliği kesin delillerle ispatlanan önceki peygamberin, sonraki peygamberin peygamberliğini bildirmesiyle. Nitekim Hz. İsa (a.s) son peygamberin peygamberliğini bildirmiş ve onun geleceğini müjdelemiştir.<a href="#_ftn1">[1]</a></p>



<p>b) Çeşitli tanık ve belirtilerin, onun iddiasının doğruluğuna tanıklık etmesiyle.</p>



<p>Bu delilleri onun yaşam tarzı, davetinin içeriği, yanında yer alan kişiler ve yine onun davet metodundan anlamak mümkündür.</p>



<p>Günümüzde dünya mahkemeleri de hakla batılı ve suçluyla suçsuzu tanımak için bu yolu izlemekteler. Sadrı İslâm&#8217;da da bu metottan yararlanarak Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a) doğru söylediğini anlıyorlardı.<a href="#_ftn2">[2]</a></p>



<p>c) Mucize göstermekle. Yani peygamberlik iddiasıyla birlikte, iddiasıyla uyum arz eden olağanüstü bir iş yaparak diğerlerini, benzerini yapmaya davet etmekle.</p>



<p>İlk iki yol genel olmadığı hâlde üçüncü yol geneldir ve peygamberlik tarihi boyunca insanoğlu, peygamberleri tanımak için bu yoldan yararlanmış ve peygamberler de iddialarını ispatlamak için bundan istifade etmişlerdir.</p>



<p><a>57. &nbsp;</a></p>



<p>Mucize ve peygamberlik iddiasının doğruluğu arasında mantıklı bir ilişki vardır. Çünkü mucize gösteren kişi iddiasında doğru olursa, mesele kesinlikle ispatlanır ve eğer iddiasında, kullarını hidayet etmek isteyen hikmet sahibi Allah&#8217;a karşı yalan söylüyorsa, ona böyle bir gücü vermesi doğru olmaz. Çünkü insanlar böyle olağanüstü bir gücü görünce ona iman edip sözlerine uyarlar.</p>



<p>Sonuçta, eğer o kişi iddiasında yalancı ise, onları saptırır ve bu ise Allah&#8217;ın adalet ve hikmetiyle çelişmektedir. Bu mesele, daha önce bahsettiğimiz aklî iyilik ve kötülük kuralının dallarından biridir.</p>



<p><a>58. &nbsp;</a></p>



<p>Peygamberlik iddiasıyla yapılan olağanüstü işe &#8220;mucize&#8221; denir; ancak bu olağanüstü işi, peygamberlik iddiasında bulunmayan salih bir kul yaparsa, buna da &#8220;kerâmet&#8221; denir. (Peygamberler dışında) yüce Allah&#8217;ın salih kullarının da olağanüstü işler yapabileceklerine Kur’ânı Kerim birkaç örnekte değinir:</p>



<p>Hz. Meryem&#8217;e gökten sofra inişi ve Hz. Süleyman&#8217;ın (a.s) seçkin dostlarından biri (Asaf b. Berhiya) aracılığıyla, Sebe&#8217; kraliçesinin tahtının bir anda Yemen&#8217;den Filistin&#8217;e getirilmesidir. Hz. Meryem hakkında şöyle buyuruyor:</p>



<p>Zekeriyya, onun yanına, mabede her girdiğinde yanında bir rızık bulurdu. &#8220;Ey Meryem! Bu sana nereden?&#8221; derdi. (Meryem) &#8220;Bu, Allah katından.&#8221; derdi.<a href="#_ftn3">[3]</a></p>



<p>Belkıs&#8217;ın tahtı hakkında ise şöyle buyuruyor:</p>



<p>Yanında Kitab&#8217;dan bir ilim bulunan kimse de, Sen gözünü açıp yummadan ben onu sana getirebilirim.<a href="#_ftn4"><strong>[4]</strong></a></p>



<p><a>59. &nbsp;</a></p>



<p>Mucizeyle diğer olağanüstü şeyler arasındaki farklar özetle şunlardır:</p>



<p><strong>a) Eğitim Görmemiş Olmak:</strong> Mucize gösteren kimse, hiçbir eğitim görmeden olağanüstü bir iş yapar; oysa diğer olağanüstü işleri yapmak, birtakım eğitim ve alıştırmaların ürünüdür.</p>



<p>Musa b. İmrân (a.s), gençlik döneminden sonra Mısır&#8217;a doğru hareket etti. Yolda peygamberliğe seçildi ve kendisine <strong>&#8220;Ey Musa! Asanı at.&#8221;</strong> diye hitap edildi. Asasını atınca ansızın bir ejderha oldu; öyle ki Musa&#8217;nın kendisi de korktu. Yine Hz. Musa&#8217;ya (a.s), <strong>&#8220;Elini koltuğunun altından dışarı çıkar.&#8221;</strong> diye hitap edildi; elini çıkarınca, ondan gözleri alıcı bir nur parlayıverdi.<a href="#_ftn5">[5]</a></p>



<p>Fakat Hz. Süleyman&#8217;ın (a.s) dönemindeki sihirbazlar hakkında şöyle buyuruyor:</p>



<p>Şeytanlar insanlara büyü öğretiyorlardı&#8230; Bunlar, o ikisinden, erkekle karısının arasını açacak şeyler öğreniyorlardı&#8230;<a href="#_ftn6"><strong>[6]</strong></a></p>



<p><strong>b) Mücadele Edilmez Olmak:</strong> Mucize, Allah Teâlâ&#8217;nın sonsuz gücünden kaynaklandığı için onunla mücadele edilmez; oysa cadı, büyü ve riyazet çekenlerin yapmış olduğu işler, beşerin sınırlı gücünden kaynaklandığı için onlarla mücadele edilebilir ve bir benzeri getirilebilir.</p>



<p><strong>c) Sınırsız Oluş:</strong> Peygamberlerin mucizeleri bir veya iki şeyle sınırlı değildi; aksine aralarında ortak nokta bulunmayacak kadar çeşitlidir. Örneğin asayı atınca onun ejderhaya dönüşmesiyle, elini koltuk altından çıkarmakla parlak bir nura dönüşmesi arasında mukayese edilmeyecek kadar büyük bir fark vardır. Yine bu ikisiyle, asayı taşa vurması sonucu ondan su akması arasında da büyük bir fark vardır.<a href="#_ftn7">[7]</a> Yine bu üçüyle, asayı denize vurmak neticesinde denizin yarılması arasında da apayrı bir fark vardır.<a href="#_ftn8">[8]</a></p>



<p>Hz. İsa&#8217;nın (a.s) da, çamurdan kuş yapıp ona üfürdükten sonra Allah&#8217;ın izniyle canlandığını görmekteyiz. Yine elini körlerin ve abraş hastalığına yakalananların yüzüne sürünce onlara şifa veriyor, ölüleri diriltiyor ve evlerde biriktirdikleri şeyleri bildiriyordu.<a href="#_ftn9">[9]</a></p>



<p><strong>d)</strong> Esasen, mucize veya keramet gösterenler hiç şüphesiz büyücüler ve olağanüstü şeyler yapan diğerleriyle hem hedef bakımından ve hem de ruhiyât açısından farklıdırlar. Birinci grup yüce hedefleri takip etmekteler; oysa ikinci grup dünyevî hedefler peşindeler ve doğal olarak bunların ruhiyâtı da farklıdır.</p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p><a href="#_ftnref1">[1]</a>&#8211; Saf, 6.</p>



<p><a href="#_ftnref2">[2]</a>&#8211; Bu kısa yolu Rum padişahı izlemiştir, <em>Târîh-i Taberî</em>, c.3, s.240; hicrî hicrîHicrî Altıncı Yıl Olayları.</p>



<p><a href="#_ftnref3">[3]</a>&#8211; Âl-i İmrân, 37</p>



<p><a href="#_ftnref4">[4]</a>&#8211; Neml, 40</p>



<p><a href="#_ftnref5">[5]</a>&#8211; Kasas, 31-32.</p>



<p><a href="#_ftnref6">[6]</a>&#8211; Neml, 40</p>



<p><a href="#_ftnref7">[7]</a>&#8211; Bakara, 60.</p>



<p><a href="#_ftnref8">[8]</a>&#8211; Şuarâ, 63.</p>



<p><a href="#_ftnref9">[9]</a>&#8211; Âli İmrân, 42.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/peygamberleri-tanimanin-yollari/">Peygamberleri Tanımanın Yolları</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/peygamberleri-tanimanin-yollari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kur&#8217;ân ve Peygamberliğin Gerekliliği</title>
		<link>https://www.caferilik.com/kuran-ve-peygamberligin-gerekliligi/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/kuran-ve-peygamberligin-gerekliligi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Jun 2020 11:20:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Nübüvvet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.islamex.com/?p=4657</guid>

					<description><![CDATA[<p>55. &#160; Bir önceki ilkede aklın hükmüyle peygamberlerin gönderilmesinin gerekli olduğunu öğrendik. Şimdi peygamberliğin hedeflerini göz önünde bulundurarak, Kur’ânı Kerim ve rivayetler açısından gerekliliğini inceleyelim. Ama Kur&#8217;ânı Kerim&#8217;in bu meseleye bakışının da aklî bir tahlil olduğunu unutmamak gerekir. Kur’ânı Kerim, peygamberlerin gönderilmesinden izlenen hedefin şunlar olduğunu bildirmektedir: 1- Tevhid temellerini sağlamlaştırmak ve bu konuda her [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/kuran-ve-peygamberligin-gerekliligi/">Kur&#8217;ân ve Peygamberliğin Gerekliliği</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><a>55. &nbsp;</a></p>



<p>Bir önceki ilkede aklın hükmüyle peygamberlerin gönderilmesinin gerekli olduğunu öğrendik. Şimdi peygamberliğin hedeflerini göz önünde bulundurarak, Kur’ânı Kerim ve rivayetler açısından gerekliliğini inceleyelim. Ama Kur&#8217;ânı Kerim&#8217;in bu meseleye bakışının da aklî bir tahlil olduğunu unutmamak gerekir.</p>



<p>Kur’ânı Kerim, peygamberlerin gönderilmesinden izlenen hedefin şunlar olduğunu bildirmektedir:</p>



<p>1- Tevhid temellerini sağlamlaştırmak ve bu konuda her türlü sapıklıkla mücadele etmek. Nitekim şöyle buyuruyor:</p>



<p>&#8220;Andolsun biz her millet içinde: &#8216;Allah&#8217;a kulluk edin, tâğût(a tapmak)dan kaçının&#8217; diye bir elçi gönderdik.<a href="#_ftn1"><strong>[1]</strong></a></p>



<p>İşte bu amaçla Allah&#8217;ın peygamberleri sürekli müşriklerle çatışmış ve bu yolda büyük sıkıntılara göğüs germişlerdir.</p>



<p>Emirü&#8217;l-Müminin Ali (a.s), peygamberlerin gönderilişinin hedefi hakkında şöyle buyuruyor:</p>



<p>Peygamberleri gönderdi ki kulları tevhid ve Allah&#8217;ın sıfatları hakkında bilmediklerini öğrensinler; inkâr ettikten sonra O&#8217;nun ilahlığını bilsinler ve inat ettikten sonra tek ve yegâne olarak tanısınlar.<a href="#_ftn2">[2]</a></p>



<p>2- İnsanları ilâhî bilgi ve mesajlarla ve yine apaçık tezkiye yoluyla tanıştırmak. Nitekim şöyle buyuruyor:</p>



<p>O&#8217;dur ki ümmetler içinde, kendilerinden olan ve onlara Allah&#8217;ın ayetlerini okuyan, onları yücelten, onlara Kitab ve hikmeti öğreten bir elçi gönderi.<a href="#_ftn3"><strong>[3]</strong></a></p>



<p>3- Beşer toplumunda adaleti canlı tutmak. Nitekim şöyle buyuruyor:<strong></strong></p>



<p>Andolsun biz elçilerimizi açık delillerle gönderdik ve onlarla beraber Kitab&#8217;ı ve (adalet) ölçü(sün)ü indirdik ki insanlar adaleti yerine getirsinler.<a href="#_ftn4"><strong>[4]</strong></a></p>



<p>Kesinlikle adaleti yerine getirmek, insanın adaleti çeşitli boyut ve zeminlerde tanımasına ve ilâhî hükümet kanalıyla onu gerçekleştirmesine bağlıdır.</p>



<p>4-<strong> </strong>İhtilaf konularında hakemlik. Nitekim şöyle buyuruyor:</p>



<p>İnsanlar bir tek ümmet idi. (Nihayet aralarında anlaşmazlık çıktı) Allah peygamberleri, müjdeciler ve uyarıcılar olarak gönderdi; onlarla beraber, anlaşmazlığa düştükleri konularda insanlar arasında hükmetmek üzere, içinde gerçekleri taşıyan kitabı indirdi.<a href="#_ftn5"><strong>[5]</strong></a></p>



<p>Açıktır ki insanların anlaşmazlık ve ihtilafı sadece inanç ve akaid konusu ile ilgili değildi; hayatın çeşitli boyutlarını kapsamaktaydı.</p>



<p>5- Kullara hücceti tamamlamak. Nitekim şöyle buyuruyor:</p>



<p>(Bunları) müjdeleyici ve uyarıcı elçiler olarak) gönderdik) ki, elçileri geldikten sonra insanların Allah&#8217;a karşı bahaneleri kalmasın. Allah üstündür, hüküm ve hikmet sahibidir.<a href="#_ftn6"><strong>[6]</strong></a></p>



<p>Kesinlikle Allah Teâlâ&#8217;nın insanı yaratma hususunda, yaratılış için bir hedefi vardır; bu hedef, beşerin tüm yaşam boyutlarında mükemmel bir program hazırlama vasıtasıyla gerçekleşir; bu program, Allah tarafından insanoğluna hüccet tamamlayacak ve sonra, &#8220;Ben doğru-dürüst yaşam yolunu bilmiyordum&#8221; diye, bahane uyduramayacağı bir şekilde ulaştırılmalıdır.</p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p><a href="#_ftnref1">[1]</a>&#8211; Nahl, 36</p>



<p><a href="#_ftnref2">[2]</a>&#8211; <em>Nehcü&#8217;l-Belâğa</em>, 143. hutbe.</p>



<p><a href="#_ftnref3">[3]</a>&#8211; Cum&#8217;a, 2</p>



<p><a href="#_ftnref4">[4]</a>&#8211; Hadîd, 25</p>



<p><a href="#_ftnref5">[5]</a>&#8211; Bakara, 213</p>



<p><a href="#_ftnref6">[6]</a>&#8211; Nisâ, 165</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/kuran-ve-peygamberligin-gerekliligi/">Kur&#8217;ân ve Peygamberliğin Gerekliliği</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/kuran-ve-peygamberligin-gerekliligi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Peygamberliğin Gerekliliğinin Delilleri</title>
		<link>https://www.caferilik.com/peygamberligin-gerekliliginin-delilleri/</link>
					<comments>https://www.caferilik.com/peygamberligin-gerekliliginin-delilleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Jun 2020 11:17:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Nübüvvet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.islamex.com/?p=4655</guid>

					<description><![CDATA[<p>54. &#160; Hikmet sahibi Allah Teâlâ insanları hidayete ulaştırmak için yüce kişiler göndermiş ve onlar vasıtasıyla mesajını insanlara ulaştırmıştır. Bunlar, Allah Teâlâ tarafından kullara hidayet feyzinin akış vasıtası olan peygamberler ve elçilerdirler. Bu feyiz, beşerin ondan yararlanma liyakatini kazandığı ilk günden itibaren Allah Teâlâ tarafından nazil olmuş ve Hz. Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a) dönemine kadar da [&#8230;]</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/peygamberligin-gerekliliginin-delilleri/">Peygamberliğin Gerekliliğinin Delilleri</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><a>54. &nbsp;</a></p>



<p>Hikmet sahibi Allah Teâlâ insanları hidayete ulaştırmak için yüce kişiler göndermiş ve onlar vasıtasıyla mesajını insanlara ulaştırmıştır. Bunlar, Allah Teâlâ tarafından kullara hidayet feyzinin akış vasıtası olan peygamberler ve elçilerdirler. Bu feyiz, beşerin ondan yararlanma liyakatini kazandığı ilk günden itibaren Allah Teâlâ tarafından nazil olmuş ve Hz. Resuli Ekrem&#8217;in (s.a.a) dönemine kadar da devam etmiştir. Bilinmesi gerekir ki, her peygamberin dini, kendi zamanı ve kendi ümmetine göre en mükemmel dindi ve eğer bu ilâhî feyiz sürekli olmasaydı, beşer kemale eremezdi.</p>



<p>İnsanın yaratılışı &#8220;hekim&#8221; olan Allah Teâlâ&#8217;nın eylemi olduğu için, doğal olarak O&#8217;nun yaratışının bir hedef ve amacı vardır; insanın varlığında hayvanların sahip olduğu içgüdüler dışında akıl da bulunduğu için, onun yaratılış hedefinin ve amacının da makul olması gerekiyor.</p>



<p>Diğer taraftan, insanın aklı her ne kadar onun tekâmül yolunu kat etmesinde etkili ve gerekliyse, yine de yeterli değildir. Eğer insanın hidayetinde akılla yetinilecek olursa o, kemal yolunu asla tam olarak tanıyamayacaktır. Örnek olarak, başlangıç ve kıyametin farkına varmak beşerin en önemli fikrî meselelerindendir. Beşer nereden geldiğini, niçin geldiğini ve nereye gitmekte olduğunu anlamak istiyor. Fakat akıl tek başına bu meseleleri tam anlamıyla açıklayamıyor. Bunun en açık tanığı, günümüz insanının bilimde o kadar ilerlemesine rağmen, hâlâ insanlardan büyük bir kesimin müşrik olmasıdır.</p>



<p>İnsanoğlunun akıl ve ilminin yetersizliği sadece başlangıç ve kıyamet konusunda değildir; beşer birçok hayatî meselelerde de sağlam bir yol seçememiştir. Beşerin iktisadî, ahlâkî, ailevî konularda ve diğer meselelerde farklı ve çelişkili görüşleri, onun bu meseleleri doğru bir şekilde kavrayamadığını göstermektedir ve işte bu nedenle birbirine ters düşen ekollerin meydana geldiklerini görmekteyiz.</p>



<p>Bu noktaya dikkat ettiğimizde, akıl, ilâhî hikmet gereğince beşere yaşamın doğru yolunu öğretmeleri için ilâhî eğiticiler ve önderler gönderilmesi gerektiğine, dosdoğru bir şekilde hükmetmektedir.</p>



<p>Aklın hidayetlerinin ilahî hidayetlerin yerini alabileceğini sananların, şu iki noktaya dikkat etmeleri gerekir:</p>



<p>1- Beşerin akıl ve bilgisi tam anlamıyla insanı, varlık âleminin sırlarını, onun varlık âlemindeki seyrinin geçmiş ve geleceğini tanımada eksik ve yanlıştır; oysa beşeri yaratan, her yaratıcının kendi yarattığı şeyi tanıdığı hükmüyle, insanı, onun varlığının boyutlarını ve sırlarını tam olarak tanımaktadır. Kur’ânı Kerim bu delile değinerek şöyle buyuruyor:</p>



<p>Yaratan (yarattığı şeyi) bilmez mi? O latiftir (bilgisi her şeyin içine geçen, her şeyi) haber alandır.<a href="#_ftn1"><strong>[1]</strong></a></p>



<p>2- İnsan kendini sevme içgüdüsü gereğince, bilinçli veya bilinçsiz olarak, sürekli kişisel menfaatlerinin peşindedir ve programlarında kişisel ve grupsal menfaatlerini tam olarak görmezlikten gelememektedir. Doğal olarak beşerin programları tamamen kapsamlı değildir; fakat peygamberlerin programı Allah Teâlâ tarafından olduğu için, böyle bir eksiklikten münezzehtir.</p>



<p>Bu iki noktaya nazaran, beşerin her zaman ilâhî hidayetlere ve peygamberlerin programlarına muhtaç olduğunu söyleyebiliriz.</p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p><a href="#_ftnref1">[1]</a>&#8211; Mülk, 14</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com/peygamberligin-gerekliliginin-delilleri/">Peygamberliğin Gerekliliğinin Delilleri</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.caferilik.com">Caferilik.com | Türkiye Caferileri Sitesi</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.caferilik.com/peygamberligin-gerekliliginin-delilleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
