Allah’a hamdolsun ki insanlar içinde, bize yönelen, bizi metheden ve bizim için mersiye okuyan kimseleri var kılmıştır. Vesail-uş Şia, c.1, s.469 İmam Cafer-i Sadık (a.s)

Bidat

123.   

“Bidat”, lügatte, failinin bir nevi kemalini gösteren, geçmişi olmayan yeni bir iştir; nitekim Allah Teâlâ’nın sıfatlarından biri “Bedî”dir: “(O,) göklerin ve yerin yaratıcısıdır.”[1] “Bidat”in ıstılâhî anlamı ise insanın, dinde olmayan bir şeyi dine nisbet etmesidir; bidatin en kısa tanımı, “dinde olmayan bir şeyi dine sokmak”tır.

Dinde bidat yaratmak büyük günahlardan olup haram olduğunda hiçbir şüphe yoktur. Hz. Resulullah (s.a.a), “Her yeni şey bidattir, her bidat dalâlettir ve her dalâlet de ateştedir.”[2] buyurmuştur. Bidat konusunda dikkat edilmesi gereken önemli nokta, bidatin diğer şeylerle ayırt edilmesi için bidat kavramının, kapsamlı ve bu kavramın içine girmeyen diğer şeyleri engelleyecek bir şekilde tanımının yapılmasıdır. Bidat kavramını iyi bir şekilde anlayabilmek için iki noktaya dikkat edilmesi gerekir:

1- Bidat, dinde bir şeyi artırarak veya eksilterek onda bir nevi tasarruf etmektir. Dolayısıyla, dinle bir ilgisi olmayan, aksine, normal ve örfî bir şey olarak yapılan bir yenilik (her ne kadar meşru oluşu dinimiz bakımından haram ve yasak olmamasına bağlıysa da) bidat değildir. Örneğin, insanoğlu ev, giyim ve diğer geçim vesileleri bakımından sürekli yeniliklere başvurmaktadır; özellikle asrımızda, normal yaşamın vesile ve metotlarından birçoğu değişmiş, mesela yeni sporlar ve eğlenceler çıkmıştır. Açıktır ki bunların tümü bir çeşit bidat (yenilik)tir; fakat bunların dinde bidatle bir ilişkisi yoktur. Sadece, dediğimiz gibi, onların helâl oluşları ve onlardan yararlanmak İslâm dininin hüküm ve ölçülerine aykırı olmamasına bağlıdır. Örneğin, Batı’nın ahlâksız kültürlerinden olan meclis ve toplantılarda kadınlarla erkeklerin hicapsız bir vaziyette birbirlerine karışması haram olmasına rağmen bidat değildir; çünkü bu gibi toplantılara katılanlar bu ameli, İslâm’ın tasvip ettiği meşru bir amel olarak yapmamaktadırlar; aksine çoğu zaman dinî hükümlere aykırı bir iş olduğu inancıyla gaflet ederek ve düşünmeden yapmaktadırlar. Dolayısıyla bazen kendilerine gelerek, ciddi bir şekilde bir daha o toplantılara katılmamaya karar vermektedirler.

Daha açık bir deyişle, eğer bir topluluk, bir veya birkaç gün bir araya toplanıp eğlenmek ister, ama bunu şeriatin iznine mal etmezlerse; böyle bir iş, (helâl ve haram oluşu diğer açılardan incelenmesi gerekse de) bidat değildir.

Buradan sanat, spor, sanayi ve diğer alanlardaki birçok yeniliklerin, kastettiğimiz anlamda bidat mefhumunun dışında olduğu; onlar hakkında söz konusu olan şeyin, kendine has ölçüsü olan diğer açılardan helâl ve haram oluşları olduğu anlaşılmaktadır.

2- Dinde bidatin aslı, dinde meşruiyetini onaylayacak bir kanun ve kural olmayan bir şeyi, dinin yapılmasını emrettiği şer’î bir şey olarak yapmaktır; ancak insanın dinî bir amel olarak yaptığı bir şeyin meşruiyeti için şer’î bir delil (özel, umumî ve küllî) olursa, o iş bidat değildir. İşte bu nedenle büyük Şia âlimi Allâme Meclisî diyor ki:

Dinde bidat, Hz. Resulullah’tan (s.a.a) sonra dinin bir parçası olarak çıkarılan, hakkında özel bir delil olmayan ve genel kuralların kapsamına da girmeyen şeylerdir.[3]

Meşhur Ehlisünnet âlimi İbn Hacer-i Askalanî de şöyle diyor:

Bidat, dinde aslı olmadığı hâlde çıkarılan bir şeydir; ancak şeriatin delâlet ettiği dinde aslı olan bir şey bidat değildir.[4]

Evet, bu açıklama, bazı kişilerin eline ayağına dolaşan birçok asılsız şüpheleri de çözmektedir. Örneğin dünya Müslümanlarının büyük bir bölümü Hz. Resulullah’ın (s.a.a) velâdet gününü kutlamakta ve şenlikler düzenlemektedirler; fakat bir grup bunu bidat saymaktadır! Oysa dediğimiz gibi, bu amel kesinlikle bidat ölçülerini taşımamaktadır. Çünkü bu saygı ve sevgi belirtilerinin dinimizde farz olmadığını kabul etsek bile, Hz. Resuli Ekrem (s.a.a) ve O’nun sevgili Ehlibeyt’ine (a.s) saygı ve sevgi göstermek, İslâm dininin kesin ilkelerinden biridir; bu gibi dinî toplantılar ve şenlikler de o genel kuralın bir cilvesidir. Nitekim Resulullah (s.a.a) bir hadiste, “Sizden hiçbiriniz, beni malından, çocuklarından ve bütün insanlardan daha aziz bilmezse, mümin olamaz.”[5] buyurmaktadır.

Açıktır ki, Hz. Resulullah (s.a.a) ve Ehlibeyt’inin velâdet günlerinde sevinçli olup bu amaçla şenlikler düzenleyen kimseler, bu günlerde şenlikler düzenlemenin nassla belirtildiğini ve günümüzdeki şekliyle şenlikler düzenlemenin farz olduğunu kastetmemektedirler; aksine, onlar Resulullah (s.a.a) ve Ehlibeyt’ine (üzerlerine selâm olsun) sevgi beslemenin, çeşitli tabirlerle Kitab ve sünnette vurgulanan genel bir ilke olduğu inancındadırlar.

Kur’ânı Kerim, “De ki: Ben buna (risaletimi ulaştırmaya) karşılık sizden, yakınları(mı) sevmekten başka bir ücret istemiyorum.”[6] buyurmaktadır. Bu ilke, Müslümanların kişisel ve toplumsal hayatlarının çeşitli boyutlarında tezahür bulabilir. Velâdet günlerinde şenlikler düzenlemenin, o günlerde Allah’ın rahmet ve bereketinin inişini hatırlayıp Allah’a şükretme yönü vardır ve bu konu (rahmet indiği günde şenlik düzenlemek), önceki dinlerde de vardı.

Nitekim Kur’ânı Kerim, apaçık bir şekilde, Hz. İsa’nın (a.s) kendisine ve bütün arkadaşlarına, gökten bir sofra indirilmesini ve böylece gökten sofranın inişini kendisinin ve arkadaşlarının -nesilden nesle- bayram olarak kutlamak istediğini bildirmektedir:

Allah’ım, Rabbimiz, bizim üzerimize gökten bir sofra indir ki bizim için, önce ve sonra gelenlerimiz için (o gün) bir bayram olsun ve (o olay), senden bir mucize olsun…[7]

Dediğimiz gibi, bidat, şeriatte (özel veya genel olarak) doğru bir kaynağı olmayan tasarruflardır ve şuna da dikkat edilmesi gerekir ki, Ehlibeyt İmamları’nın rivayetleri, “Sekaleyn” hadisi gereğince şeriatin kaynaklarından ve dinî hükümlerin delillerinden sayılmaktadır. Dolayısıyla masum Ehlibeyt İmamları bir şeyin caiz veya haram olduğunu söylediklerinde, onların buyruklarına itaat etmek dine uymak olup, dinde bidat çıkarma dairesinin kapsamına girmez.

Son olarak şunu da hatırlatalım ki, izinsiz olarak tasarruf anlamında bidat çıkarmak, tarih boyunca sürekli çirkin ve haram kabul edilmiş olup, Kur’ânı Kerim onu, “Allah mı size böyle izin verdi?!”[8] şeklinde anmaktadır. Bu durumda, bidati (bu anlamda) çirkin, güzel, haram ve caiz olarak kısımlara ayırmak da doğru değildir.

Evet, “bidat”in genel lügat anlamı, dine nisbet etmeden yaşam gereçlerinde yenilik yapmanın çeşitli şekilleri olup dinde yer alan beş hükümden (farz, haram, mekruh, müstehab ve mubah) birinin kapsamına girebilir.


[1]– Bakara, 117

[2]Bihâru’l-Envâr, c.2, s.263; Müsned-i Ahmed, c.4, s.126-127.

[3]Bihâru’l-Envâr, c.74, s.202.

[4]Fetu’l-Barî, c.5, s.156, c.17, s.9.

[5]Câmiu’l-Usûl, c.1, s.238; yüz otuz birinci ilkede, Hz. Resulullah (s.a.a) ve Ehlibeyt’ine (a.s) sevgi besleme hakkında genişçe bahsedeceğiz.

[6]– Şûrâ, 23

[7]– Mâide, 114

[8]– Yûnus, 59


Bu ürünü sepete eklediniz: