Çocuğun çocukluk dönemindeki yaramazlığı büyüklük çağında aklının artmasına sebep olur. Kenz’ul Ummal, 30747 Hz. Muhammed (s.a.a)

İslâm Açısından İnsan

13.  

İnsan cisim ve ruhtan oluşan bir varlıktır. Ölümden sonra cismi dağılır; fakat ruhu hayatına devam eder. İnsanın ölümü onun yok olması anlamına gelmez. Bu nedenle kıyamete kadar berzah âleminde yaşamını sürdürür. Kur’ânı Kerim, insanın yaratılış merhalelerini açıklarken, cismine ruhun üfürülüşü olan son merhalesini şöyle beyan etmektedir:

Sonra onu bambaşka bir yaratık yaptık.[1]

Yine çeşitli ayetlerde insanın berzah hayatına değinmektedir; örneğin şöyle buyurmaktadır:

Önlerinde (veya arkalarında) ta dirilecekleri (kıyamet) gün(ün)e kadar, bir berzah[2] (perde) vardır.[3]

Berzah hayatına tanıklık eden ayetler burada zikredemeyeceğimiz kadar fazladır.

14.  

Her insan tertemiz bir fıtrat ve tevhitle yaratılmıştır; insan eğer bu yaratılışıyla hareket eder ve dış etkenlerce saptırılmazsa, hak yolunu kat eder. Hiç kimse annesinden günahkâr veya kötü birisi olarak dünyaya gelmemiştir. Kötülükler ve çirkinlikler sonradan kazanılmış olup insanın iradesi doğrultusunda dış etkenlerin sonucu meydana gelir. İnsana başkalarından geçen çirkin özellikler de insanın istek ve iradesiyle değişmez değillerdir. Dolayısıyla, günümüz Hıristiyanlığında söz konusu olduğu gibi, günah düşüncesinin insanoğlunun zatî özelliklerinden oluşu temelsiz bir teoridir.

Kur’ânı Kerim bu konuda şöyle buyuruyor:

Sen yüzünü hanif olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir.[4]

Hz. Resûli Ekrem (s.a.a) de şöyle buyuruyor:

Tertemiz (tevhit ve tek olan Allah’a tapan) bir yaratılışla dünyaya gelmeyen hiç kimse yoktur.[5]

15.  

İnsan irade sahibi ve seçim hakkı olan bir varlıktır; yani akıl gücü ışığında fiilin çeşitli yönlerini inceledikten sonra, onu yapmayı veya yapmamayı seçer. Kur’ânı Kerim şöyle buyuruyor:

Biz ona yolu gösterdik: (O) ya şükredici veya nankör olur.[6]

Yine şöyle buyuruyor:

De ki: Hak Rabbinizdendir. Artık dileyen inansın, dileyen inkâr etsin.[7]

16.  

İnsan selim bir fıtrata, iyiyle kötüyü ayırt edecek akıl gücüne, serbestliğe ve seçme iradesine sahip olması hasebiyle eğitilmesi mümkün olan bir varlıktır; her zaman yükselme ve Allah’a dönme yolu insanın önünde açıktır; ancak tövbesinin kabul olmayacağı ölüm anında, artık dönmesi mümkün değildir. İşte bu nedenle, peygamberlerin daveti tüm insanları, hatta Firavun gibi kişileri bile kapsamaktadır. Nitekim şöyle buyuruyor:

De ki: “Arınmağa gönlün var mı? Seni Rabbin(in yoluna) ileteyim de O’ndan korkasın.”[8]

İşte bu nedenle insan hiçbir zaman Allah’ın rahmet ve mağfiretinden ümit kesmemelidir. Nitekim bu konuda şöyle buyrulmaktadır:

Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah bütün günahları bağışlar.[9]

17.  

İnsan akıl nurundan ve irade lütfünden yararlanması hasebiyle sorumlu bir varlıktır: Allah karşısında sorumludur; peygamberler ve ilahî önderler karşısında sorumludur; kendi insanlık cevheri, diğer insanlar ve dünya karşısında sorumludur. Kur’ânı Kerim birçok ayette insanın sorumluluğunu açıkça vurgulamaktadır. Şöyle buyuruyor:

Ahdi yerine getirin, çünkü (insan) ahdinden sorumlu tutulacaktır.[10]

Kulak, göz ve gönül bunların hepsi o(yaptığı)ndan sorumludur.[11]

İnsan, başıboş bırakılacağını mı sanır?[12]

Resûli Ekrem (s.a.a) de bu konuda şöyle buyuruyor:

Haberiniz olsun; hepiniz yöneticilersiniz ve hepiniz elinizin altındaki insanlardan sorumlusunuz.[13]

18.  

İnsanın sahip olduğu manevî mükemmellikler dışında hiç kimsenin bir diğerine üstünlüğü yoktur. Üstünlüğün en açık ölçüsü ise, hayatın bütün boyutlarında takva ve sakınmaktır. Nitekim şöyle buyuruyor:

Ey insanlar, biz sizi bir erkek ve bir kadından yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah yanında en üstün olanınız, en çok takvalı olanınız (korunanız)dır.[14]

Dolayısıyla, insanın ırk, coğrafya ve benzeri özellikleri İslâm açısından üstünlük, övgü ve iftihar kaynağı değildir.

19.  

Fıtrî kökü olup gerçekte insanlık kuralları olan ahlakî değerler, sabit ve ebedî ilkelerdir; zamanın geçmesi ve toplumsal değişimler onların değişmesine neden olmaz. Örneğin, söz ve ahdine sadık kalmanın güzelliği veya iyiliğe iyilikle karşılık vermek ebedî bir şeydir ve insanoğlu olduğu müddetçe de böyle kalacaktır; bu ahlakî kural değişmez. Nitekim ihanet ve ahde vefa etmemenin çirkinliği de böyledir. Dolayısıyla, akıl bakımından, insanoğlunun toplumsal hayatında, insanın tabiat ve yaratılışıyla iç içe ve sabit olan birtakım kurallar vardır.

Evet, ahlâkî kuralların yanında zaman ve mekân şartlarından etkilenerek değişime uğrayan gelenek ve görenekler de vardır ki, bunların sabit ahlâkî kurallarla hiçbir ilişkisi yoktur.

Kur’ânı Kerim bazı aklî ve sabit olan ahlâkî kurallara işaret ederek şöyle buyuruyor:

İyiliğin karşılığı, yalnız iyilik değil midir?[15]

İyilik edenlerin aleyhine bir yol yoktur.[16]

Şüphesiz Allah iyilik edenlerin ecrini zayi etmez.[17]

Allah adaleti, ihsanı, akrabaya vermeyi emreder, fahşâdan, münker(kötülük)den ve azgınlıktan men eder.[18]

20.  

İnsan amellerinden dolayı, ahiret yurdunda mükâfatlandırılacağı veya cezalandırılacağı gibi, aynı şekilde bu dünyada da amellerinin iyi veya kötü sonuçlarından payına düşeni alır. Gerçekte dünyadaki olaylardan bir bölümü insanın fiillerinin yansımasıdır. Vahiy de bu gerçeğin üzerinden per-deyi kaldırmış ve insanoğlunun bilgisi de bir yere kadar bunu elde etmiştir. Kur’ânı Kerim’de bu konuda birçok ayet vardır; buna örnek olarak şu iki ayete değinebiliriz:

(O) ülkelerin halkı inanıp (kötülüklerden) korunsalardı, elbette üzerlerine gökten ve yerden bolluklar açardık; fakat onlar (Allah’ın ayetlerini) yalanladılar, biz de onları kazandıklarıyla yakaladık.[19]

Hz. Nûh (a.s) kendi ümmetine, günahtan temizlenmekle Allah’ın rahmet kapılarının açılması ve Allah’ın nimetlerinin artması arasında bir ilişki olduğunu hatırlatmaktadır:

Rabbinizden mağfiret dileyin, çünkü O çok bağışlayandır dedim. (O’ndan mağfiret dileyin ki) üzerinize gökten bol yağmur göndersin. Ve size çok mallarla, oğullarla yardım etsin. Size bahçeler versin, ırmaklar versin.[20]

21.  

Ümmetlerin ilerlemesi ve gerilemesi bazı dış etkenler dışında, genellikle onların inanç, ahlâk ve davranışlarında kök salan birtakım sebeplerden kaynaklanmaktadır. Bu ilke Allah’ın kaza ve kaderiyle de çelişmemektedir; çünkü bu kuralın kendisi Allah’ın genel takdirinin mazharlarından biridir. Yani Allah’ın genel iradesi, ümmetlerin kendi inanç ve davranışlarıyla kendi kaderlerini çizmeye taalluk etmiştir. Örneğin toplumsal ilişkilerini adalet ve eşitlik ilkesi üzerine kuran bir toplum, huzurlu ve güzel bir hayat sürer; toplumsal ilişkileri bunun aksine olan bir ümmeti ise, kötü bir kader bekler. Bu ilkeyi Kur’ânı Kerim “ilâhî sünnetler” olarak adlandırmaktadır. Nitekim Kur’ânı Kerim şöyle buyuruyor:

Kendilerine uyarıcı gelince bunun, onlara Hak’tan uzaklaşmaktan başka bir katkısı olmadı. Yeryüzünde büyüklük taslama(larını) ve kötü tuzak(ları) kurma(larını artırdı.) Kötü tuzak, ancak sahibine dolanır. Onlar öncekilerin kanunundan başkasını mı bekliyorlar?! Allah’ın kanununda bir değişme bulamazsın; Allah’ın kanununda bir sapma bulamazsın.[21]

Eğer (gerçekten) inanıyorsanız, mutlaka siz üstün geleceksiniz… O günler… Onları (zafer ve yenilgiyi) biz insanlar arasında çevirip duruyoruz…[22]

22.  

İnsanoğlunun parlak bir geleceği vardır. İnsanoğlunun yaşamı genellikle acı ve tatsız olaylarla iç içe olmuştur; fakat bu durum sonuna kadar böyle devam etmeyecektir; beşer tarihi adaletin her yeri kapsayacağı parlak bir geleceğe doğru hareket etmektedir ve Kur’ânı Kerim’in tabiriyle salihler, yeryüzüne hâkim olacaklardır. Nitekim şöyle buyuruyor:

Andolsun Tevrat’tan sonra Zebûr’da da: Yeryüzüne mutlaka iyi kullarım varis olacak (ve yer onların eline geçecek) diye yazmıştık.[23]

Allah sizden, inanıp iyi işler yapanlara vadetti; onlardan öncekileri nasıl hükümran kıldıysa, onları da yeryüzünde hükümran kılacak.[24]

Dolayısıyla, hakla batılın sürekli savaşında, her ne kadar uzun sürse bile nihaî zafer hakkındır. Nitekim şöyle buyuruyor:

Hayır, bir hakkı batılın üstüne atarız da o onun beynini parçalar, derhal (batılın) canı çıkar.[25]

23.  

İnsan, Kur’ânı Kerim açısından özel bir saygınlığa sahiptir; öyle ki meleklerin secdegâhı olmuştur. Nitekim şöyle buyuruyor:

Andolsun biz, Âdemoğullarına çok ikram ettik, onları karada ve denizde taşıdık. Onları güzel rızıklarla besledik ve onları yarattıklarımızın birçoğundan üstün kıldık.[26]

İnsanın yaşamının temelini, saygınlık ve izzet-i nefsini korumak oluşturduğunu dikkate alarak, bu ilahî bağışı zedeleyecek her iş İslâm açısından yasaktır. Daha açık bir tabirle, her türlü kötü sultayı kabul etmek kesinlikle yasaktır. Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor:

Başkalarının kulu olma; Allah seni hür yaratmıştır.[27]

Ve yine şöyle buyurmaktadır:

Allah Teâlâ, kendisini alçaltması dışında müminin işlerini onun kendisine bırakmış (ve onu, onları yapıp yapmamada serbest bırakmış; ama kendisini alçaltmasına müsaade etmemiştir).[28]

Açıktır ki, Allah’ın meşru hükümetleri bu kanunla çelişmemektedir. Sonraki bölümde, buna daha geniş bir şekilde değineceğiz.

24.  

İnsanın yaşamında akıl ve düşünceden yararlanması İslâm açısından özel bir yere sahiptir; çünkü insanın diğer hayvanlardan üstünlüğünün ölçüsü düşünme ve akıl gücüdür. İşte bu nedenle Kur’ânı Kerim’in birçok ayetinde, insanoğlu düşünmeye ve akletmeye davet edilmiş, varlıklar üzerinde düşünmeyi ve akletmeyi akıl sahiplerinin özelliklerinden kabul etmiştir. Nitekim şöyle buyuruyor:

Onlar ayakta, oturarak ve yanları üzerinde yatarken Allah’ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler: Rabbimiz (derler), bunu boş yere yaratmadın.[29]

(Yaratılış üzerinde düşünme ve incelemenin gerekliliğini vurgulayan ayetler burada sayamayacağımız kadar çoktur). Böyle bir bakış açısı nedeniyle, Kur’ânı Kerim insanları, geçmiştekileri araştırıp incelemeden körü körüne taklit etmekten alıkoymuştur.

25.  

İslâm dininde insanın iktisadî, siyasî ve diğer alanlarda kişisel özgürlüklerinin, onun manevî yücelişiyle çelişmemesi ve genel maslahatları zedelememesi şart koşulmuştur. Gerçekte İslâm dininde mükellefiyetin felsefesi, insanı sorumlu kılarak onun zatî değerini koruyup umumî maslahatları temin etmektir.

İslâm dininin putperestlik, ayyaşlık ve benzerlerini yasaklamasının nedeni, insanın değer ve saygınlığını korumaktır ve işte burada, İslâm dininin ceza kanunlarının felsefesi de açıklık kazanmaktadır.

Kur’ânı Kerim, kısas kanununun uygulanmasını insan için hayat veren bir etken saymış ve şöyle buyurmuştur:

Ey akıl sahipleri, kısasta sizin için hayat vardır.[30]

Hz. Resûli Ekrem (s.a.a) şöyle buyuruyor:

İnsan gizlice bir günah işlediği zaman sadece kendisine zarar verir; ama günahı açıkta yaptığı zaman kendisine itiraz edilmediğinde topluma zarar verir.

 İmam Cafer Sadık (a.s) bu hadisi naklettikten sonra şöyle eklemiştir:

Bunun sebebi şudur: Açıkta günah işleyen kişi bu hareketiyle Allah’ın hükümlerinin saygınlığını çiğner ve Allah’ın düşmanları da onu izler.[31]

26.  

İslâm dininde kişisel özgürlüğün örneklerinden biri, dini kabul etmede zorlamanın olmayışıdır; nitekim şöyle buyuruyor:

Dinde zorlama yoktur. Doğruluk, sapıklıktan seçilip belli olmuştur.[32]

Çünkü İslâm’a göre beğenilen din, kalben inanmak ve iman etmektir ve bu da zor ve kaba kuvvetle insanın kalbine yerleşmez; inancın kalbe yerleşmesi için birtakım ön hazırlıklara gerek vardır; bunların ne önemlisi ise hakkın batıldan ayrılmasıdır. Bu tanıma oluştuğu zaman, normal şartlarda insan hakkı seçer.

Evet, “cihad” İslâm dininin önemli farzlarından biridir; ancak cihadın anlamı, başkalarını İslâm dinini kabullenmeye zorlamak değildir; aksine onun anlamı, “doğru yolun belli olması” için ilâhî mesajın insanlara ulaşmasını engelleyen etkenlerin kaldırılmasıdır.

Doğal olarak, saltanat ve servet sevdalıları, maddî ve şeytanî amaçlarla, dinin özgürlük vadeden mesajının insanlara ulaşmasına engel olurlarsa; (insanoğlunu irşat ve hidayet etmekten ibaret olan) peygamberliğin felsefesi, Allah Teâlâ’nın mesajının insanlara ulaşmasını sağlamak amacıyla ortam hazırlanması için mücahitlerin her türlü engeli ortadan kaldırmalarını gerektiriyor.

Buraya kadar söylediklerimizden, İslâm dininin insan ve âlem hakkındaki görüşü anlaşıldı. Bu konuda, yeri geldiğinde açıklayacağımız diğer noktalar da var. Şimdi İslâm dininin inanç ve ahkâm alanındaki görüşlerini inceleyelim.


[1]– Müminûn, 14

[2]– Berzah âlemi, bir anlamda insanın önünde ve başka bir anlamda ise insanın arkasındadır; bu nedenle burada her iki tabiri de kullandık.

[3]– Müminûn, 100

[4]– Rûm, 30

[5]Tevhid-i Saduk, s.331.

[6]– İnsân, 3

[7]– Kehf, 29

[8]– Nâzi’ât, 18-19

[9]– Zümer, 53

[10]– İsrâ, 34

[11]– İsrâ, 36

[12]– Kıyâmet, 36

[13]Müsned-i Ahmed, c.2, s.54; Sahîh-i Buharî, c.2, s.284 (Cum’a kitabı, 11. bab, 2. hadis).

[14]– Hucurât, 13

[15]– Rahmân, 60

[16]– Tevbe, 91

[17]– Yûsuf, 90

[18]– Nahl, 90

[19]– A’râf, 96

[20]– Nûh, 10-12

[21]– Fâtır, 42-43

[22]– Âl-i İmrân, 139-140

[23]– Enbiyâ, 105

[24]– Nûr, 55

[25]– Enbiyâ, 18

[26]– İsrâ, 70

[27]Nehcü’l-Belâğa, 38. mektup.

[28]Vesâilu’ş-Şia, c.11, s.424 (Emr-i bi’l ma’rûf kitabı, 12. bab, 4. hadis).

[29]– Âl-i İmrân, 191

[30]– Bakara, 179

[31]Vesâilu’ş-Şia, c.11, s.407 (Emr-i Bi’l-Ma’rûf kitabı, 4. bab, 1. hadis).

[32]– Bakara, 256


Bu ürünü sepete eklediniz: