Günah sebebiyle ölenler, eceliyle ölenlerden daha çoktur. Emali’et-Tusi, 701/1498 İmam Cafer-i Sadık (a.s)

Bedâ

128.   

Allah Teâlâ’nın insan hakkında iki türlü takdiri vardır:

1- Hiçbir şekilde değişmeyecek kesin takdiri;

2- Bazı şartlar olmayınca değişen ve yerini başka bir takdire bırakan muallâk takdir.

Yukarıdaki kesin ilkeyi göz önünde bulundurarak, her ne kadar bazı İslâm fırkaları “bedâ” terimini kullanmaktan sakınsalar da, “bedâ” inancının, tüm Müslümanların icmalen kabul ettiği temel inançlardan biri olduğunu söylememiz gerekiyor. Ancak “bedâ” terimini kullanmaktan sakınmanın da bu konuya bir zararı olmaz. Çünkü amaç isim değil, içeriği açıklamaktır.

Bedâ gerçeği iki ilkeye dayanmaktadır:

a) Allah Teâlâ varlık âlemi üzerinde mutlak güç ve sulta sahibidir ve istediğinde bir takdiri değiştirip yerine başka bir şeyi takdir edebilir; her iki takdire de daha önceden ilmi vardır ve O’nun ilminde hiçbir değişiklik olmaz. Çünkü ilk takdir, Allah’ın güç ve kudretini sınırlandırıp onu değiştirme gücünü O’ndan almaz. Allah Teâlâ, “Allah’ın eli bağlıdır.” diyen Yahudilerin inancının tam aksine, kapsamlı güç sahibidir ve Kur’ânı Kerim’in tabiriyle onun eli açıktır: “Allah’ın iki eli de açıktır.”[1]

Başka bir tabirle, Allah Teâlâ’nın yaratıcılığı ve güç uygulaması süreklidir ve “O, her gün yeni bir iştedir.”[2] hükmü gereğince O, yaratıcılık işini bitirmiş değil, yaratıcılığı sürekli devam etmektedir.

İmam Cafer Sadık (a.s), “Yahudiler, Allah’ın eli bağlıdır dediler.” ayetinin tefsirinde şöyle buyuruyor:

Yahudiler, “Allah yaratıcılık işini bitirmiştir; artık artma ve eksilme (rızık, ömür vs.de) söz konusu olmaz.” diyorlardı. Allah Teâlâ onları yalanlayarak şöyle buyuruyordu: “Kendi elleri bağlandı ve söylediklerinden ötürü lanetlendiler. Hayır, Allah’ın iki eli de açıktır; dilediği gibi verir.”

Daha sonra İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle ekliyor:

Allah Teâlâ’nın, “Allah dilediğini yok eder, (dilediğini) bırakır. (Bütün) kitab(lar)ın anası -Levh-i Mahfûz- O’nun yanındadır.”[3] buyurduğunu duymadın mı?

Bundan şu sonucu elde etmekteyiz: İslâm inancına göre Allah Teâlâ’nın kapsamlı gücü, mutlak sultası, sürekli ve ebedî yaratıcılığı vardır ve Allah Teâlâ istediğinde insanın ister ömründe olsun, ister rızkında ve ister diğer konularda, değişiklikler yapıp bir kısmını diğer bir kısmının yerine geçirebilir ve bu iki takdirin her biri de daha önce Levh-i Mahfûz’da kaydedilmiştir.

b) Allah Teâlâ’nın güç ve sulta uygulayıp bir takdiri diğerini yerine geçirmesi kesinlikle bir hikmet ve maslahat gereğidir ve olayın bir bölümü insanın amellerine bağlıdır; insan kendi iradesiyle, iyi veya kötü bir hayatı seçimiyle kaderinin değişimi için ortam hazırlar.

Bir insanın, Allah göstermesin, ebeveyninin ve akrabasının haklarını gözetmediğini farzedin. Doğal olarak bu çirkin amel onun yaşamında etki bırakacaktır. Şimdi eğer hayatının yarısından sonra bu amelinden pişman olur da artık vazifelerini yerine getirmeye önem verirse, bu durumda kaderini değiştirme zeminini hazırlamış olur ve “Allah dilediğini yok eder, (dilediğini) bırakır.” ayetinin kapsamına girer. Bu durum olayın aksi için de geçerlidir. Bu hususta oldukça fazla ayet ve rivayetler vardır; onlardan bazıları şöyledir:

1- “Bir millet kendi durumlarını (refahtan zorluğa doğru) değiştirmedikçe Allah onların durumlarını değiştirmez.”[4]

2- “(O) ülkenin halkı inanıp (kötülüklerden) korunsalardı, elbette üzerlerine gökten ve yerden bolluklar açardık; fakat (ne yazık ki) yalanladılar, biz de onları kazandıklarıyla yakaladık.”[5]

3- Suyûtî kendi tefsirinde şöyle naklediyor: Müminlerin Emiri Ali (a.s), Hz. Resuli Ekrem’den (s.a.a) “Allah dilediğini yok eder.” ayetini sorunca, o hazret şöyle buyurdu: “Ben bu ayetin tefsiriyle seni ve ümmetimi aydınlatıyorum: Allah yolunda sadaka, anne babaya iyilik, iyi işlerde bulunmak; bedbahtlığı saadet ve mutluluğa dönüştürür, ömrün uzamasına neden olur ve kötü ölümleri önler.”[6]

4- İmam Muhammed Bâkır (a.s) şöyle buyurmaktadır: “Sıla-i rahim amelleri temizler ve malları bereketli kılar. Yine belayı defeder, hesabı kolaylaştırır ve -muallâk- eceli erteler.”[7]

Bu iki ilkeyi göz önünde bulundurduğumuzda, bedâ inancının özel tabir ve ıstılahını görmezlikten gelirsek, anlamının, bütün İslâm mezhep ve fırkaları tarafından kabul edilen kesin bir İslâm inancı olduğu açıklık kazanır.

Son olarak, bu inancı hakkında neden “bedâllah” tabirinin kullanıldığını aydınlığa kavuşturmak için iki noktaya değiniyoruz:

a) Bu kelimenin kullanılışında Hz. Resuli Ekrem (s.a.a) izlenilmiştir. Buharî kendi Sahîh‘inde o hazretin, abraş ve uyuz hastalığına tutulan ve yine kör olan üç kişi hakkında, “Onları mübtelâ etmek Allah’a beda/âşikâr oldu” buyurdu. Sonra onların başından geçenleri sonuna kadar anlattı ve Allah’ın, onların ikisinden nimete nankörlük etmelerinden dolayı nasıl sağlığını alıp atalarının hastalığına mübtelâ ettiğini gösterdi.[8]

b) Bu gibi kullanımlar, bir kavme, onların kendi diliyle konuşmak gibidir. Halk arasında, normalde bir kişi karar değiştirdiğinde “Bana bedâ hâsıl oldu” der. Din önderleri de bir kavme, onların kendi diliyle konuşmak ve konuyu muhataplara anlatmak için Allah Teâlâ hakkında bu tabiri kullanmışlardır.

Bu hususta şunu da hatırlatmakta yarar var; defalarca Allah Teâlâ’ya “hile”, “düzen” ve “tuzak kurma” isnat edilmiştir. Oysa kesinlikle Allah Teâlâ’nın kutlu zatı (halk arasında yaygın olan anlamda) bu gibi şeyleri işlemekten münezzehtir. Kur’ânı Kerim’de, Allah Teâlâ’nın kutlu zatına hile, düzen ve tuzak kurma sıfatları şu şekilde isnat edilmiştir:

Onlar bir tuzak kuruyorlar. Ben de (onları yakalamak için) bir tuzak kuruyorum.[9]

“Böyle bir tuzak kurdular, biz de onlar hiç fakında olmadan onlara bir tuzak kurduk.[10]

Münafıklar Allah’ı (güya) aldatmaya çalışırlar. Oysa, O, onları aldatır.[11]

Allah’ı unuttular, O da onları unuttu.[12]

Her hâlükârda, Şia araştırmacılarının, Allah Teâlâ’nın ilminde değişim olmasının imkânsız oluşunu göz önünde bulundurarak, bedâ teriminin kullanımı hususunda, bu kitabımızda değinmeye fırsatımız olmayan büyük araştırmaları vardır; bu konuda ayrıntılı bilgi isteyenler, dipnotta kaydettiğimiz kitaplara müracaat edebilirler.[13]

129.  

“Ric’at” lügatte “dönüş” anlamındadır ve Şia inancında bundan maksat, Hz. Mehdi (a.f) zuhur ettikten sonra ve kıyametten önce İslâm ümmetinden bir grubun dünyaya dönmesidir. Ric’atin varlığı hakkında en açık delil, her şeyden önce Kur’ânı Kerim’dir. Neml Suresi’nin 83. ayetinde, “O gün her ümmet içinden ayetlerimizi yalanlayanlardan bir grubu haşrederiz.” ve 87. ayetinde ise şöyle buyuruyor: “Sûr’a üflendiği gün göklerde ve yerde bulunan kimseler, hep korku içinde kalır. Yalnız Allah’ın diledikleri (korkmazlar). (Korkunun şiddetinden hepsi can verir ve sonra dirilip) hepsi boyun bükerek O’na gelirler.”

Gördüğünüz gibi, bu ayetlerde iki günden bahsedilmiş, ikinci “yevm=gün” birinci “yevm”e atfedilmiştir.

Ayrıca, birinci günde, sadece belli bir grubun dirileceğinden bahsedilmiş, fakat ikinci günde bütün insanların dirileceği vurgulanmıştır. Burada, birinci günün kıyamet günü olmadığı ve bu ikisinin birbirinden farklı oldukları anlaşılmaktadır.

Yine, önce belli bir grubun dirileceğinden bahsediliyor ve böyle bir günün de kıyamet günü olamayacağı açıktır; çünkü kıyamet günü Sûr’a üfürüldükten sonra bütün insanlar dirileceklerdir. Nitekim Kur’ânı Kerim şöyle buyuruyor:

Gökte ve yerde bulunan herkes Rahmân’ın kulu olarak gelecektir… Onların hepsi, kıyamet günü O’na tek başına gelecektir.[14]

Başka bir ayette kıyamet gününü şöyle anlatmaktadır:

Onları haşrederiz, hiçbirini bırakmayız.[15]

Sonuç olarak, Neml Suresi’nin iki ayetini karşılaştırıp onların farklı anlamları taşıdıklarını göz önünde bulundurarak dünyanın iki günü beklediğini; birinde sadece insanlardan bazılarının ve diğerinde ise bütün insanların haşrolacaklarını söylememiz gerekir. Şia rivayetleri, birinci günün Hz. Mehdi’nin (a.f) zuhurundan sonra ve kıyamet gününden önce gerçekleşeceğini vurgulamaktadırlar.

Kıyametten önce sâlihlerden veya zalimlerden bir grubun dünyaya dönmesi şaşırılacak bir durum değildir; çünkü geçmiş ümmetlerde de bir grup öldükten sonra tekrar dirilmiş ve bir süre sonra bir daha ölmüşlerdir.[16]

Bir grubun bu dünyaya dönüşü ne aklın hükmüyle ve ne de Kur’ânı Kerim ayetleri ve hadislerle çelişir; çünkü değindiğimiz gibi Kur’ânı Kerim apaçık bir şekilde geçmiş ümmetlerde böyle bir şeyin gerçekleştiğini vurguluyor ve bunun kendisi de dünyaya dönüşün mümkün oluşu için en iyi delildir. Bazıları, ric’atin tenâsühle/reenkarnasyonla aynı şeyler olduğunu sanmışlardır; bu da tamamen temelsiz bir sanıdır. Çünkü tenasüh, ruhun öldükten sonra tekrar nutfeden yeni bir hayata başlaması veya başka bir bedene taalluk etmesidir. Oysa ric’atte bu iki batıl şeyden hiçbiri söz konusu değildir. Ric’at bu açıdan aynen geçmiş ümmetlerde ölülerin dirilmesi ve kıyametteki fizikî diriliş gibidir ve gerçekte tıpkı, istisnasız tüm insanların dirileceği kıyamet gününün küçük bir örneğidir.

Ric’at konusu ve ayrıntıları Şia’nın tefsir, hadis ve kelam kitaplarında genişçe açıklanmıştır. Şia rivayetleri bu konuda tevatür haddine varmış, otuzun üzerinde muhaddis, ellinin üzerinde kitapta onu nakletmişlerdir.[17]


[1]– Mâide, 64.

[2]– Rahmân, 29.

[3]– Ra’d, 39.

[4]– Ra’d, 11

[5]– A’râf, 96

[6]ed-Dürru’l-Mensûr, c.3, s.66.

[7]Usûl-i Kâfî, c.2, s.470.

[8]Sahîh-i Buhârî, c.4, s.172.

[9]– Târık, 15-16

[10]– Neml, 50

[11]– Nisâ, 142

[12]– Tevbe, 67

[13]Tevhid-i Şeyh Saduk, s.232-236; Tashîhu’l-İ’tikad-i Şeyh Mufîd, s.24; Uddetu’l-Usûl, c.2, s.29; Kitabu’l-Gaybe, s.262-264, Necef basımı.

[14]– Meryem, 93-95

[15]– Kehf, 47.

[16]– İsrailoğulları’ndan bir grubun dirilişi, Bakara, 55-56; İsrailoğul-ları’ndan öldürülen bir kişinin Hz. Musa’nın ineğiyle dirilişi, Bakara, 72-73; insanlardan bir grubun öldükten sonra tekrar dirilişi, Bakara, 243; Uzeyr’in yüz yıl sonra dirilişi, Bakara, 259; Ölülerin Hz. İsa’nın (a.s) mucizesiyle dirilişi, Âl-i İmrân, 49. ayet.

[17]Bihâru’l-Envâr, c.53, s.136.


Bu ürünü sepete eklediniz: