“Güzel ahlak güneşin buzu erittiği gibi günahları eritir/tüketir.” el-Kafi, 2/100/7, 9 İmam Sadık (a.s)

Takiyye

124.   

Kur’ânı Kerim’in öğretilerinden biri de, Müslüman bir kişinin inancını belirtmesi sonucu can, mal ve ırzının tehlikeye düşeceği durumlarda, inancını gizleme serbestisine sahip olmasıdır. Şeriat ıstılâhında bu işe “takiyye” denilmektedir. Takiyyenin caizliğinin şer’î kaynağına ilaveten akıl da hassas şartlarda onun gerekliliğine tanıklık etmektedir. Çünkü bir taraftan can, mal ve haysiyeti korumak farzken, diğer taraftan da insanın kendi inancına göre davranması dinî bir vazifedir. Fakat insanın inancını belirtmesi, onun can, mal ve haysiyetini tehlikeye düşürürse ve bu iki vazife birbirleriyle çelişirlerse, doğal olarak akıl, daha önemli olanı diğerinden öne geçirmeye hükmeder. Gerçekte, takiyye güçlü ve merhametsiz kişiler karşısında zayıfların silahıdır ve açıktır ki eğer tehdit söz konusu olmazsa, insan ne inancını gizler ve ne de inancının aksine davranma gereği hisseder.

Kur’ânı Kerim, Ammâr Yâsir (ve kâfirlerin eline esir düşüp, kalplerindeki sağlam imana rağmen görünüşte onların elinden kurtulmak için küfür sözünü söyleyen kimseler) hakkında şöyle buyurmaktadır:

İnandıktan sonra Allah’a nankörlük eden (bu amelinin cezasını görecektir), kalbi imanla yatışmış olduğu hâlde (inkâra) zorlanan değil.[1]

Başka bir ayette ise şöyle buyuruyor:

Müminler, inananları bırakıp, kâfirleri dost edinmesin. Kim böyle yaparsa Allah ile bir dostluğu kalmaz. Ancak, onlardan (gelebilecek bir tehlikeden) korunmanız başka; (şerlerinden korunmak için dost görünebilirsiniz). Allah sizi kendisinin (emirlerine karşı gelmekten) sakındırır. Dönüş Allah’adır.[2]

İslâm müfessirleri, bu iki ayetin açıklamasında, takiyye ilkesini meşru bir ilke görmüşlerdir.[3]

Esasen, tefsir ve İslâm fıkhı hakkında biraz araştırması olan herkes, takiyye ilkesinin İslâmî ilkelerden biri olduğunu bilir ve yukarıda zikri geçen ayetleri ve Firavun oğullarından iman edenlerin, imanlarını gizleyip aksini sergilediklerini[4] görmezden gelip takiyyeyi tamamen reddedemez.

Ayrıca, şunu da hatırlatmamız gerekir ki, her ne kadar takiyye ayetleri, kâfirler karşısında takiyye yapmak hususunda nazil olmuşsa da; hassas ve uygun olmayan şartlarda Müslümanların can, ırz ve mallarını korumaktan ibaret olan takiyye, sadece kâfirler karşısında uygulanan bir durum değildir ve eğer insanın Müslüman biri karşısında inancını belirtmesi veya inancına göre hareket etmesi de can ve malını tehlikeye düşürürse, bu konuda da takiyye, kâfire karşı takiyye hükmünü taşır. Bu, diğerlerinin de tasrih ettiği bir sözdür. Râzî şöyle diyor: “Şâfiî mezhebine göre, eğer Müslümanların kendi aralarındaki durumu, Müslümanların (dâru’l–harb’de) -harbî- kâfirler arasındaki durumu gibi olursa, canlarını korumak için takiyye yapmaları caizdir. Yine takiyye sadece can güvenliğine has değildir; hatta mâlî zarar da takiyye için bir ruhsattır; Müslüman’ın kanı gibi saygın olan ve uğrunda öldürülen kişinin şehid sayıldığı mâlî zararda da takiyye yapılır.[5]

Ebû Hureyre şöyle diyor:

Ben Resuli Ekrem’den (s.a.a) iki türlü talimât ve emirler aldım. Bazılarını halk arasında yaydım, fakat diğer bazısını yaymaktan sakındım; çünkü eğer onları da yayacak olsaydım öldürülürdüm.[6]

Emevî ve Abbâsî halifelerinin yaşam karneleri zulüm ve işkence ile doludur. O dönemde, inançlarını açığa vurmaları nedeniyle sadece Şiîler inzivaya çekilmiyorlardı; Me’mûn döneminde, hatta Ehlisünnet muhaddisleri de “Kur’ânı Kerim’in sonradan yaratılmış olduğu” konusunda genellikle takiyye yolunu tutmuş ve Me’mûn’un, Kur’ân’ın yaratılmış olduğu doğrultusundaki genelgesi yayınlandıktan sonra, biri dışında tümü inançlarının aksine onu onaylamışlardır; bu o-lay tarih kitaplarında ayrıntılı bir şekilde kaydedilmiştir.[7]

125.  

Şia’nın mantığına göre, takiyye, bazı durumlarda farz ve bazı durumlarda ise haramdır ve insan bu durumlarda can ve malının tehlikeye düşeceği bahanesiyle takiyye yapmamalıdır. Bazıları, Şia’nın mutlak suretle takiyyeyi farz bildiğini sanmaktadırlar; oysa bu düşünce tamamen yanlıştır ve Şiîlerin önderlerinin metodu kesinlikle böyle değildi. Çünkü onlar şartları göz önünde bulundurup yarar ve zararları gözden geçirerek her zamanda özel ve uygun bir yol seçiyorlardı; dolayısıyla, bazen takiyye yapmayarak, inançlarını açığa vurmak uğrunda can ve mallarını feda ediyorlardı.

Esasen Şia’nın masum önderleri genellikle kılıçla veya düşmanlar tarafından zehirlenerek şehit edilmişlerdir; oysa eğer zamanın hâkimlerine güler yüz ve tatlı dil gösterselerdi, kesinlikle hâkim güçler en büyük makamları bile onlara bırakırlardı; fakat onlar takiyyenin (örneğin Yezîd karşısında) din ve mektebin yok olmasına neden olacağını çok iyi biliyorlardı.

Günümüzdeki şartlarda da Müslümanların dinî liderleri için iki yol söz konusudur: Bazı şartlarda takiyye yolunu tutmalı ve İslâm’ın esasının tehlikede olduğu bazı şartlarda da başlarını koltuklarına alıp ölüme doğru yürümelidirler.

Son olarak şunu da hatırlatalım ki; takiyye, zorba düşmanlar karşısında takiyye yapmadıklarında hem canları tehlikeye düşen ve hem de öldürülmelerinin bir etkisi olmayan zayıf ve güçsüz kişi veya kişilerin durumuna bağlı kişisel bir konudur; fakat din öğretileri ve hükümlerinin talim ve açıklanmasında takiyyenin bir yeri yoktur. Örneğin, bir alimin takiyye üzerine bir kitap yazıp, sapık ve aykırı inançları Şia inancı diye toplumda yayması gibi! İşte bu nedenledir ki Şia tarihi boyunca, hiçbir zaman takiyye üzerine akaid ve ahkâm alanında bir kitap yazılmamış, Şia uleması en zor şartlarda bile kendi hak inancını izhar etmişlerdir. Elbette onlar arasında bir ilke veya özel bir mesele hakkında görüş farklılığı olabilir; fakat tarih boyunca Şia uleması hatta bir kez olsun, -takiyye bahanesiyle- bu mektebin görüş ve inancına aykırı bir kitap veya makale yazmamış ve tabiri caizse, zahirde başka bir şey ve gizlide ise daha farklı bir şey söylememişlerdir. Böyle yapmış olan birisi varsa İmamiyye Şiası dairesinin dışındadır.

Burada, takiyyeyi anlamaları ve hazmetmeleri zor olanlara, Emevîler ve Abbâsîler, hatta Osmanlılar döneminde Türkiye, Suriye ve Irak’daki Şiîlerin tarihini okuyup bu ekolün mensuplarının, inançlarını koruyarak Ehlibeyt’e uymak için ne kadar büyük bir bedel ödediklerini; nice kurbanlar verdiklerini ve ne acılar çektiklerini; evlerinden barklarından kaçıp dağlara sığındıklarını incelemelerini tavsiye ediyoruz. Şiîler, takiyye yaptıkları hâlde durumları buydu; kim bilir eğer takiyye yapmayacak olsalardı, başlarına neler gelirdi?! Gerçekten, bu durumda dünyada Şia’dan bir eser kalır mıydı acaba?!

Esasen dikkat edilmesi gerekir ki, eğer takiyyede kınanacak bir durum varsa, gerçekte bu kınama ona sebep olanlara yöneliktir. İslâmî adalet ve merhameti icra edeceklerine, Hz. Resuli Ekrem’in (s.a.a) itretinin izleyicilerine en zor ve en öldürücü siyasî ve mezhebî bağnazlıkları tahmil edenlerin kınanması gerekir; çaresizlik yüzünden can, mal ve namuslarını korumak için takiyyeye yönelenlerin değil! Şaşırtıcı olan ise şudur: Bazı kimseler, takiyyeye sebebiyet verenleri, yani zalimleri kınayacaklarına, takiyye yapanları, yani zulme uğrayanları kınayarak nifakla suçlamaktadırlar! Oysa “nifak”la “takiyye” arasında yerden göğe kadar fark vardır. Münafık, küfrünü kalbinde gizleyerek kendini mümin göstermeye çalışır. Oysa Müslüman, takiyye yaparken imanla dolu bir kalbe sahiptir ve sırf zalimin dayanılmaz eziyetinden endişelenerek inancına aykırı davranmaktadır.


[1]– Nahl, 106

[2]– Âl-i İmrân, 28

[3]Tefsir-i Taberî, c.3, s.153; Tefsir-i Razî, c.8, s.113; Tefsir-i Nesefî, Tefsir-i Hazin‘in haşiyesinde, c.1, s.271; Rûhu’l-Meânî, c.3, s.121; Mec-mau’l-Beyan, c.3, s… ve c.1, s.430.

[4]– Mümin, 28

[5]Tefsir-i Razî, c.8, s.13.

[6]Mehâsînu’t-Te’vîl, c.4, s.82.

[7]– Tarih-i Taberî, c.7, s.195-206.


Bu ürünü sepete eklediniz: