Her yavru İlâhî fıtrat ile doğar. Ta ki anne ve babası onu, Hristiyanlık, Musevilik ve Zerdüştlük ile tanıştırana kadar. Avâli’l-Leâlî, C. 2, s. 35. Hz. Muhammed (s.a.a)

Hadis, İçtihat ve Fıkıh

136.  

İmamiyye Şia’sı, akaid ve ahkâmda, ister Şia’nın hadis kitaplarında olsun ve ister Ehlisünnet’in; güvenilir ve emin kişiler tarafından Hz. Resuli Ekrem’den (s.a.a) nakledilen hadislere uymaktadırlar. İşte bu nedenle Şia’nın fıkıh kitaplarında bazen Ehlisünnet kanalıyla nakledilen rivayetlere de istinad edilmiştir. (Şia’nın dirâyet ilminde, hadisler dört kısma ayrılırken, böyle hadislere “müvessak” denilmektedir.) Dolayısıyla, bazı garazlı kişilerin Şia’ya istinad ettiği şey tamamen asılsızdır.

Şia’nın fıkıh temelini Kitab, sünnet, akıl ve icmâ teşkil etmektedir ve sünnet ise başlarında Hz. Resuli Ekrem (s.a.a) olan masum kişilerin söz, amel ve takrir=onaylarından ibarettir. Dolayısıyla müvessak=güvenilir bir kişi tarafından Resuli Ekrem’den (s.a.a) bir hadis nakledilir de, o hazretin söz, amel ve takririni içerirse, Şia açısından bu hadis muteber bir hadistir. Şia’nın fıkıh kitaplarının içerikleri bunun en açık delilidir ve bu bölümde Şia’yla Ehlisünnet’in hadis kitapları arasında bir fark olmadığını ve eğer bir tartışma varsa, onun da güvenilir kişinin teşhisinde ve ravinin itibar derecesinde olduğunu söylemek gerekir.

137.  

Sahih senetlerle Şia’nın masum din önderlerinden nakledilen hadis ve rivayetler şer’î bakımdan hüccettir; onların içeriğine göre davranılması ve onlara uygun fetva verilmesi gerekir. Ehlibeyt İmamları -halk arasında yaygın olduğu anlamda- müçtehit ve müftî değillerdi ve onların naklettikleri şeyler, aşağıdaki çeşitli kanallarla elde ettikleri gerçeklerdir:

a) Hz. Resulullah’tan (s.a.a) Nakletmeleri

Masum Ehlibeyt İmamları hadisleri (vasıtasız olarak direkt veya değerli babaları kanalıyla) Hz. Resuli Ekrem’den (s.a.a) alıp diğerlerine nakletmektedirler. Her imamın bir önceki imamdan alarak Hz. Resulullah’tan (s.a.a) naklettikleri bu gibi rivayetlerin sayısı, İmâmiyye Şiası’nın hadislerinde oldukça fazladır. Sened bakımından Hz. Resulullah’a (s.a.a) dayanan ve o hazrete ulaşan bu gibi Ehlibeyt hadisleri bir araya toplanacak olursa, İslâm muhaddisleri ve fakihler için çok büyük bir hazine olabilecek büyük bir müsned mecmuası oluşur. Çünkü hadis dünyasında böyle sağlam bir senede sahip olan rivayetlerin benzeri yoktur. Bir nüshasının, Silsilei Zeheb hadisi olarak teberrüken edebiyatsever ve kültür-perver Sâmânîler’in silsile hazinesinde tutulduğu söylenen bu hadislerden biri örnek olarak şöyledir:

Şeyh Saduk, Tevhid adlı kitabında iki kişi kanalıyla Ebâ Selt-i Herevî’den şöyle nakleder: Ali b. Musa Rıza’nın (a.s) beraberinde Nişabur şehrinden geçiyorduk. O sırada Muhammed b. Rafi’, Ahmed b. Harb, Yahya b. Yahya, İshak b. Raheviye gibi Nişabur muhaddislerinden ve ilimseverlerden bir grubu, o hazretin merkebinin yularını tutarak, ‘Tertemiz ve pâk babalarının hakkı için bize babandan duyduğun bir hadis söyle’ dediler. İmam (a.s) bunun üzerine başını tahtırevandan dışarı çıkarıp şöyle buyurdu:

Allah’ın salih kulu babam Musa b. Cafer (a.s) bana, insanların en doğru konuşanı babası Cafer b. Muhammed’in (a.s) ona, ona da peygamberlerin ilmini yaran babası Ebû Cafer Muhammed b. Ali’nin (a.s), ona da ibadet edenlerin efendisi babası Ali b. Hüseyin’in (a.s), ona da cennet gençlerinin efendisi babası Hüseyin b. Ali’nin (a.s), ona da babası Ali b. Ebî Talib’in (a.s) Hz. Resulullah’tan (s.a.a), O’nun da Cebrail’den ve O’nun da Allah Teâlâ’dan şöyle duyduğunu rivayet etmiştir: “Lâ ilâhe illallah kelimesi benim sağlam kalemdir; kim benim sağlam kaleme girerse, azabımdan emanda olur.”

İmam (s.a.a) hareket edince, “(Ama) bunun şartları vardır; ben onun şartlarındanım.”[1] buyurdu.

b) Hz. Ali’nin (a.s) Kitabından Nakletmeleri

Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s), Resuli Ekrem’in (s.a.a) biset dönemi boyunca o hazretin yanında yer almış ve bu nedenle bir kitapta o hazretten birçok hadisler toplamıştır (gerçekte Hz. Resulullah (s.a.a) dikte ettirmiş ve Ali (a.s) da yazmıştır). İmam Ali’nin (a.s) şahadetinden sonra evlatlarına geçen bu kitabın özellikleri, Ehlibeyt İmamları’nın (a.s) hadislerinde beyan edilmiştir. İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyuruyor:

Bu kitabın uzunluğu yetmiş zira (yaklaşık otuz beş metre) olup, Hz. Resulullah’ın (s.a.a) dikte ettirerek ve Ali b. Ebî Talib’in hattıyla yazılmış ve halkın ihtiyaç duyduğu şeyler onda açıklanmıştır.[2]

Bu kitap sürekli Hz. Ali’nin (a.s) evlatlarının arasında elden ele gezmiş, İmam Muhammed Bâkır (a.s) ve İmam Cafer Sadık (a.s) defalarca ondan hadis nakletmiş ve bu kitabı kendi dostlarına göstermişlerdir.

Günümüzde de bu kitabın hadislerinden bir bölümü Şia’nın hadis kaynaklarında ve özellikle Vesâilu’ş–Şia‘da çeşitli bablarda mevcuttur.

c) İlâhî İlhamlar

Ehlibeyt İmamları’nın ilimlerinin “ilham” diye adlandırabileceğimiz başka bir kaynağı vardır. İlham peygamberlere has değildir ve tarih boyunca büyük ilahî kişilerin bir kısmı ondan yararlanmışlardır. Tarih, peygamber olmadıkları hâlde kendilerine gayb âleminden birtakım sırlar ilham olunan kişilerden haber vermekte ve Kur’ânı Kerim onlardan bazılarına işaret etmektedir. Nitekim Hz. Musa’nın (a.s) yol arkadaşı (Hızır) birkaç gün ona eğitim vermiştir; bu konuda şöyle buyuruyor:

Biz ona katımızdan bir rahmet vermiştik ve ona katımızdan bir ilim öğretmiştik.[3]

Ve yine Hz. Süleyman’ın (a.s) memurlarından biri (Âsaf b. Berhiya) hakkında buyuruyor ki:

Yanında Kitap’tan bir ilim bulunan kimse şöyle dedi.[4]

Bu kişiler, ilimlerini normal yolla öğrenmemiş, Kur’ânı Kerim’in tabiriyle “ilmi ledûnnî”ye sahiplerdi:

Ona katımızdan bir ilim (ilm-i ledûnnî) öğretmiştik.

Dolayısıyla peygamber olmamak, bazı yüce insanların Allah’tan ilham almalarına engel olmaz. Şia ve Sünnî kanalıyla nakledilen hadislerde bu kişilere “muhaddes”, yani peygamber olmaksızın, meleklerin kendileriyle konuştuğu kimseler denilmektedir. Buharî kendi Sahîh‘inde Hz. Resulullah’tan (s.a.a) şöyle nakletmektedir:

Sizden önce İsrailoğulları arasında peygamber olmaksızın kendileriyle (meleklerin) konuştuğu kimseler vardı…[5]

Buna göre, ilahî öğretileri ve din hükümlerini açıklamada halkın mercii olan Ehlibeyt imamları (a.s) da, cevabı Hz. Resuli Ekrem’in (s.a.a) ve Hz. Ali’nin (a.s) hadislerinde olmayan bazı soruları ilham alma ve gaybî eğitim kanalıyla cevaplamaktaydılar.[6]

138.  

Resulullah’ın (s.a.a) hadisleri, Kur’ânı Kerim ayetleri gibi özel bir itibara sahiptir ve Resuli Ekrem’in (s.a.a) sünneti, Allah’ın Kitabı gibi Müslümanların itikadî ve fıkhî kaynaklarından sayılmaktadır. Resuli Ekrem’in (s.a.a) vefatından sonra Müslümanlardan bir grup, hâkim sınıfın baskısı nedeniyle nebevî hadisleri yazmaktan sakındılar; ama ne mutlu ki Ehlibeyt İmamları’nın izleyicileri bir an bile hadisleri yazmaktan gaflet etmeyip, o hazretin vefatından sonra hadisleri kaydettiler. Bir önceki ilkede Ehlibeyt İmamları’nın hadislerinin bir bölümünün, Resuli Ekrem’in (s.a.a) kendisinden alındığına değinmiştik.

Tarih boyunca, Ehlibeyt mektebinde eğitim alanlar, ricâl kitaplarında adı geçen büyük hadis mecmuaları yazmışlardır. Özellikle hicretin dördüncü ve beşinci asrında, Ehlibeyt İmamları’nın kendi dönemlerinde, onların öğrencileri tarafından yazılan kitaplardan yararlanarak günümüzde Şia inancı ve ahkâmının kaynağı sayılan çok kapsamlı hadis kitapları yazılmıştır; aşağıda bu kitapların isimlerine ve yazarlarına değineceğiz:

1- Kâfi: Muhammed b. Yakub-i Kuleynî’nin (öl. 329) eseri olan bu kitap sekiz cilttir.

2- Men Lâ Yahzuruhu’l-Fakih: Şeyh Saduk diye meşhur olan Muhammed b. Ali b. Bâbeveyh’in (306-381) eseri olan bu kitap dört cilttir.

3- Tehzîb: Şeyh Tûsî diye meşhur olan Muhammed b. Hasan b. Tûsî’nin (385-460) eseri olan bu kitap on cilttir.

4- İstibsâr: Tehzîb müellifinin eseri olan bu kitap dört cilttir.

Bunlar, Şia’nın dördüncü ve beşinci asra kadar parlak tarihi boyunca yazmış olduğu ikinci hadis mecmuası serisidir ve değindiğimiz gibi Ehlibeyt İmamları’nın kendi dönemlerinde, yani ikinci ve üçüncü asırda, “dört yüz ilke”yle birlikte birinci hadis mecmuası diye bir hadis mecmuası yazılmış ve bunların içeriği, ikinci hadis mecmuasına intikal etmiştir.

Şia sürekli hadis ilmine ilgi duyduğu için, on birinci ve on ikinci asırlarda da diğer hadis mecmuaları düzenlenip yazıldı; bunların arasında en meşhur olanı Bihâru’l-Envâr (Muhammed Bâkır Meclisî’nin eseri), Vesâilu’ş-Şia (Muhammed Hasan Hürr-i Amilî’nin eseri) ve Vâfî‘dir (Muhammed Muhsin Feyz-i Kaşanî’nin eseri).

Açıktır ki, Şia her hadise uymaz ve bu mektepte akaid alanında haber-i vahid veya kesin sünnet ve Kur’ânı Kerim’e aykırı olan hadisler hüccet değildir. Yine, bir rivayetin hadis kitaplarında yer alması, o kitabın yazarının onu kabul ettiğini göstermez; aksine Şia ulemasına göre hadisler, her birinin kendine has hüküm ve itibarları olan sahih, hasen, muvassak ve zayıf olmak üzere çeşitli kısımlara ayrılmaktadır; dirayet ilminde bu alanda ayrıntılı bilgi verilmiştir.

139.  

Bir önceki bölümde (Kitab, sünnet, akıl ve icmâdan ibaret olan) Şia fıkhının kaynaklarına değindik. Bu delillerle, usûl ilminde açıklanan özel şartlarıyla şeriat hükümlerinin istinbatına ictihâd denilmektedir.

İslâm şeriatı, son ilahî şeriat olması nedeniyle ve ondan sonra artık bir şeriatın gelmeyeceği için, insanoğlunun toplumsal ve kişisel alanlardaki tüm ihtiyaçlarını karşılamak zorundadır. Hz. Resuli Ekrem’in (s.a.a) asrının Müslümanları da İslâm’ın bu mükemmellik ve kapsamlılığını göz önünde bulundurarak Hz. Resulullah’ın (s.a.a) sîretini kılavuz edinip yaşamlarının tüm boyutlarında gözlerini Allah ve Resulü’nün emir ve nehiylerine diktiler.

Diğer taraftan olay ve vakaların sadece Resuli Ekrem’in (s.a.a) dönemindekilerle sınırlı olmadığı ve zamanın getirdiği değişimlerin, sürekli, doğal olarak her biri kendisi için özel bir şer’î hükmü gerektiren yeni olaylar yarattığı da ortadadır.

Bu iki konuyu dikkate alarak, tarih boyunca ictihâd kapısının fakihlerin üzerine açık olması zarurî bir konum kazanmaktadır. İslâm’ın, Allah’ın bu geniş ve kapsamlı dininin, yeni meydana gelen olaylar karşısında sessiz kalması ve insanoğlunu tarihin yepyeni ve keskin virajlarında başı boş ve şaşkın bırakmış olduğu düşünülebilir mi?!

Hepimiz biliyoruz ki usûl ilmi uleması, ictihâdı “mutlak ictihâd” ve “özel bir mezhepte ictihâd” olmak üzere iki kısma ayırmaktadırlar. Örneğin, eğer bir kişi Ebû Hanife’nin fıkhî gidişatı çerçevesinde içtihat yapacak olursa, yani bir mesele konusunda onun görüşünü elde etmek isterse, onun bu ameline “mezhepte ictihâd” deniliyor.

Fakat eğer müçtehit fıkıhta belli bir kişinin gidişatına bağlı olmayıp (ister bir gidişatla uyumlu olsun ve ister olmasın) şer’î delillerle Allah’ın hükmünü anlamaya çalışırsa, bu içtihada da “mutlak ictihâd” denir.

Ne yazık ki hicretin 665 yılından itibaren mutlak ictihâd kapısı Ehlisünnet ulemasının üzerine kapanmış[7] ve içtihad belli fıkıh mezheplerinin çerçevesinde sınırlı kalmıştır; ve bu ise Allah’ın hükümlerini serbest bir şekilde istinbat etmenin ve hakikate ulaşmanın el ve ayaklarına vurulmuş bir nevi kayıt ve bağdır.

Şia fakihleri, Kitab, sünnet, akıl ve icmâya dayanarak ictihâd yaparlar ve din hakikat ve öğretilerini anlamak için çabalarının şer’î delilleri izlemekten başka bir kaydı yoktur. İşte bu nedenledir ki bu mektebin uleması bu zinde ve sürekli içtihat sayesinde kapsamlı ve insanoğlunun çeşitli ve sürekli değişken ihtiyaçlarıyla bağdaşan bir fıkıh oluşturmuşlar ve çok büyük bir ilmî hazine hazırlamışlardır. Şia’nın canlı ve üretici fıkhına yardım eden -en önemli- şey, bu mektebin, insanın diriyken hiç taklit etmediği ölü müctehidi taklit etmesini yasaklaması; toplum ve zamanın nabzını elinde bulunduran diri müctehidi taklid etmesini gerekli kılmasıdır.

Şia fıkhı birçok meselede diğer mezheplerin fakihlerinin görüşleriyle uyum içerisindedir; Şeyh Tûsî’nin el-Hilâf kitabı bunun en açık delilidir; çünkü Şia fıkhının, Ehlisünnet’in dört fakihinden veya onlardan önceki diğer fakihlerden birinin görüşüyle uyumlu olmadığı çok az teferruat vardır.

Buna rağmen bu mektebin bazı füruâtta kendine has görüşleri vardır; onlardan bazılarına, aşağıdaki birkaç ilkede değineceğiz. Çünkü bazen bu özel füruâtın meşru bir delili olmadığı veya Kitab ve sünnete aykırı olduğu sanılmaktadır; oysa hiç de böyle değildir.

140.  

Hz. Resuli Ekrem’in (s.a.a) sünneti, o hazretin ashabından bir grup tarafından gelecek nesiller için kaydedilip nakledilmiştir ve o hazretin sözleri, davranış ve takrîri (onayı) gibi hüccettir ve ona uyulması gerekir. Dolayısıyla, eğer bir sahabî Hz. Resulullah’ın (s.a.a) sünnetini naklederse, hüccet olma şartlarına sahip olduğu durumda, herkes onu kabul edip ona uygun hareket eder. Yine bir sahabî, bir Kur’ânî terimi açıklarsa veya Hz. Resul’ün (s.a.a) asrıyla ilgili olayları ya da başka bir şeyi naklederse, onun da sözü yukarıda değindiğimiz şartla kabul edilir.

Ancak eğer bir sahabe ayet veya sünnetten çıkardığı kendi görüş ve istinbatını söyler veya ondan, Hz. Resulullah’ın (s.a.a) sünneti mi, yoksa onun kendi içtihat ve görüşü mü olduğu belli olmayan bir söz nakledilirse, bu durumda o söz hüccet olmaz; çünkü müçtehidin görüşü diğer müçtehitler için hüccet değildir.

İşte bu nedenle sahabenin sözüne uymada, onun görüş ve içtihadıyla Hz. Resulullah’ın (s.a.a) sünnetini nakletmesi arasında fark gözetmek gerekir. İmâmiyye Şiası, sahabenin sözüne, ancak Hz. Resuli Ekrem’in (s.a.a) sünnetini naklederse uyar.

141.  

Her Müslüman’ın, inanması gereken bütün meselelerde kesin bilgi edinmesi gerekir. Bu konuda, kendisi kesin bilgi edinmeden diğerlerine uyması caiz değildir. Usûl ve itikadî meselelerin külliyâtı sınırlı olup akıl bakımından her birinin açık bir delili olduğundan, herkesin akaid ilkeleri hakkında kesin bilgi edinmesi kolaydır; oysa fıkhî ahkâm ve füruâtın dairesi geniş olup onlar hakkında kesin bilgi edinmek için birçok ön bilgilere gerek olduğundan, insanların çoğu onu elde edemezler.

İşte bu nedenle fıtratın ve aklın gereği olarak, şeriat hükümlerinde ulema ve müctehidlere müracaat etmeli, bu vasıtayla dinî mükellefiyetlerini yerine getirmelidirler.

Esasen insan, ilmî bir fail olup işlerini ilme dayandırmaktadır. Eğer kendisi ilim edinirse, ona uyar; aksi durumda diğerlerinin ilminden yardım alır.

Burada, gerekli tüm şartlara sahip olan müctehidi taklid etmenin, bir nevi uzman ve bilirkişiye müracaat etmek olduğuna ve bunun millî, kavmî vb. taassuplardan kaynaklanan temelsiz taklitlerle hiçbir ilgisinin olmadığına dikkat etmek gerekir.


[1]Tevhid-i Şeyh Saduk, 1. bab, 21, 22, 23. hadis.

[2]Bihâru’l-Envâr, c.26, s.18.

[3]– Kehf, 66

[4]– Neml, 40

[5]Sahîh-i Buhârî, c.2, s.149.

[6]– Muhaddes ve onun sınırları hakkında bkz. İrşâdu’s-Sarî fî Şerh-i Sahîh-i Buhârî, c.6, s.99 ve diğer kaynaklar.

[7]– Makrizî, el-Hutat, c.2, s.344.


Bu ürünü sepete eklediniz: