Birbirinizle karşılaştığınızda, selam verin ve musafaha edin, ayrıldığınızda ise birbirinize mağfiret dileyerek ayrılın.Mizan’ul- Hikme, c. 5, s. 354. Hz. Muhammed (s.a.a)

Ehlibeyt İmamlarının İsminin Kur’ân’da Olmayışı

Ehlibeyt İmamlarının İsminin Kur’ân’da Olmayışı

Soru

Niçin Ehlibeyt İmamlarının ismi açık bir şekilde Kur’ân’da gelmemiştir?

Kısa Cevap

Ehlibeyt İmamlarının ismi, Kur’ân’da açık bir şekilde gelmemiş olsa dahi Hz. Muhammed’in (s.a.a) hadislerinde özellikle İmam Ali bin Ebi Talib (a.s) zikredilmiştir. Hz. Ali’nin (a.s) halifeliğinin resmi olarak açıklanmasının ve isminin zikredilmesinin en açık örneği Gadir-i Hum hadisidir. Gadir-i Hum hadisi, senet açısından mütevatirdir (kesin bilgi verecek kadar çoktur) ve içerik olarak da Hz. Ali’nin (a.s) halifeliğini açıkça belirtmektedir.

Bunun dışında Kur’ân-ı Kerim’de de Hz. Ali (a.s) hakkında inmiş âyetler vardır ve bu âyetlerin en önemlisi de Maide Sûresinin 55. âyetidir:

“Sizin dostunuz, sahibiniz, ancak Allah’tır ve Peygamberidir ve inananlar, namaz kılanlar ve rükû ederken zekât verenlerdir.”

Şia ve Sünnilere ait tarih ve tefsir kitaplarına göre bu âyet, Hz. Ali’nin (a.s) namazda rükû halindeyken yüzüğünü bir fakire vermesinden sonra inmiştir ve Hz. Ali’den (a.s) başka da bu âyetin tatbik edileceği birisi yoktur. Sonuç olarak Hz. Ali’nin (a.s) ismi Kur’ân’da açıkça gelmese de net bir şekilde o hazrete işaretlerde bulunulmuştur.

İsminin neden açık bir şekilde gelmediğine dair ise en az iki cevap verilebilir:

1. Kur’ân’ın yapısı, konuları ince ayrıntılarına girerek değil, genel olarak, kural ve kaide şeklinde açıklamaktır. Bu yüzden İmam Sâdık’a (a.s) “Neden İmamların ismi Kur’ân’da zikredilmemiştir?” diye sorulduğunda şöyle cevap veriyor:

“Yüce Allah, namazı, zekâtı ve haccı ayrıntılı bir şekilde değil de genel kural ve kaide şeklinde açıklamış ve bunların ayrıntı ve inceliklerini Peygamber (s.a.a) anlatmıştır.”

Aynı şekilde Hz. Ali (a.s) ve Ehl-i Beyt imamlarının isimleri de Kur’ân’da gelmeden Peygamber (s.a.a) tarafından açıkça söylenmiştir.

2. Bu tür konularda, muhalefet ihtimali çoktur. Bu yüzden, maslahat gereği konuların ayrıntıya girilmeden dolaylı olarak açıklanması gerekir. Çünkü İmamların hilafetine muhalefet edilmesi konusu Kur’ân ve dinin aslıyla muhalefet edilmesine sebep olabilirdi. Bu da Müslümanların yararına değildi. Çünkü Hz. Ali’nin (a.s) hilafetiyle muhalefet edenler, eğer bir âyet o hazretin velayetini net olarak açıklasaydı, o âyeti ortadan kaldırmaya veya tahrif etmeye veya değiştirmeye yöneleceklerdi. Böylesi bir durumda ise İslâm’ın son din olması ve Kur’ân’ın da kutsal ve ebedî bir kitap olmasına rağmen değerlerinin zedelenmesi tehlikesi ortaya çıkacaktı. Yüce Allah, Kur’ân’da “Kur’ân’ı biz indirdik ve biz koruyacağız” diye buyuruyorsa, Kur’ân’ı korumanın bir yolu da tabii yollardan onun tahrif edilmesine ve ona karşı çıkılmasına neden olacak düşüncelerin onda açıkça yer almamasıydı.

Bu yüzden İmamların imamlığı, Kur’ân’da açık bir şekilde isimleri zikredilerek söylenmemiş ve Hz. Ali’nin (a.s) velayetine ve onun velayetinin resmi olarak ilan edilmesiyle ilgili olan âyetler ve Ehl-i Beyt’in masum olmasıyla ilgili olan Tathir âyeti, zahirde konuyla hiçbir alakası olmayan âyetlerin arasında zikredilmiştir. Bu sayede Kur’ân’ı tahrif ve değiştirme düşünceleri en aza indirilmiş ve Kur’ân tarih boyunca her türlü saldırılardan korunmuştur.

Ayrıntılı Cevap

Öncelikle şu noktalara dikkat edilmelidir:

1. Ehlibeyt İmamlarının isimleri, özellikle Hz. Ali’nin (a.s) mübarek ismi Hz. Muhammed’in (s.a.a) hadislerinde açık bir şekilde gelmiştir. Birçok yerde Hz. Resulullah (s.a.a), Hz. Ali’nin (a.s) halifeliği ve velayetini açıklamıştır. O yerlerden biri risaletin başlarında, risaletini kendi akraba ve yakınlarına ilan ettiği zamandır. Hz. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur:

“Bana ilk iman getiren, benin vasim, vezirim ve halifem olur.”

Hz. Ali’den (a.s) başka hiç kimse bu çağrıya olumlu cevap vermeyince Peygamber (s.a.a) ona şöyle buyurdu:

“Benden sonra sen benim vasim, vezirim ve halifemsin.”[1]

Diğer biri de “Gadir-i Hum” hadisidir ki Peygamber (s.a.a) şöyle buyuruyor:

“Ben kimin velisiysem, Ali de onun velisidir.”[2]

Aynı şekilde Peygamber’in (s.a.a) Hz. Ali’ye (a.s) buyurduğu “Menzilet” hadisi:

“Senin bana olan konumun Harun’un Musa’ya olan konumu gibidir. Ancak benden sonra peygamber gelmeyecektir.”[3]

Peygamber’in (s.a.a) Hz. Ali’nin (a.s) halifeliğine dair olan hadislerinin çoğunluğu mütevatirdir (yakin derecesindedir) ve bu konuya Şia ve Sünnî kitaplarında işaret edilmiştir.[4] Bir diğer hadiste ise Peygamber (s.a.a), Hz. Ali’den (a.s) başlayarak Hz. Mehdi’ye (a.s) kadar bütün Ehlibeyt İmamlarının isimlerini, Cabir İbn Abdullah Ensarî’ye bildirmiştir.[5]

Sonuç olarak şu noktanın göz önünde bulundurulması gerekir; Ehlibeyt İmamlarının isimleri Kur’ân’da açıkça gelmese dahi, Kur’ân’ın ifadesine göre bütün sözleri vahiy olan[6] Peygamber (s.a.a), onların isimlerini açıkça beyan etmiş ve imam olduklarını vurgulamıştır.

2. Kur’ân-ı Kerim’de, açıkça ismi zikredilmese de Hz. Ali’nin (a.s) velayetine işaret edilmiştir. Şia ve Sünnî müfessirlerin geneli bu âyetin Hz. Ali (a.s) hakkında nazil olduğunu ve ondan başka hiçbir kimse hakkında olmadığını itiraf etmektedirler.[7] Bu ayet Maide Sûresinin 55. âyetidir:

“Sizin veliniz, ancak Allah’tır ve Peygamberidir ve inananlar, namaz kılanlar ve rükû ederken zekât verenlerdir.”

İslâm dininin kuralları içerisinde, rükû halinde zekât verilmesi gerektiğine dair genel bir kuralın olmadığına bakılacak olursa, bu âyetin, özel bir olaya işaret ettiği anlaşılacaktır. Bu olay ise şöyledir: Hz. Ali (a.s) rükû halindeyken bir dilenci gelerek yardım talebinde bulundu. Hz. Ali (a.s) de parmağındaki yüzüğe işaret etti ve o dilenci de gelerek Hz. Ali’nin (a.s) parmağındaki yüzüğü alarak gitti.[8] Bu yüzden âyet şöyle buyurmaktadır: Siz Müslümanların velayet ve yönetimi sadece[9] Allah’a, Peygamber’e (s.a.a) ve Hz. Ali’ye (a.s) aittir ve ondan başka hiç kimsenin sizlere velayeti (yönetme hakkı) yoktur.

Buna göre Ehlibeyt İmamlarının isimlerinin Peygamber (s.a.a) tarafından açıkça söylendiği ve Kur’ân’da da Hz. Ali’nin (a.s) velayetine (halifeliğine) açıkça işaret edildiği anlaşılmıştır. Hak ve doğrunun peşinde olan insaflı bir araştırmacı, az bir araştırma ve inceleme sonucu, Peygamber’in (s.a.a) kendisinden sonra halifelik hususundaki emrinin Hz. Ali (a.s) ve onun masum evlatlarının bu görevi taşımaları gerektiği doğrultusunda olduğunu anlar. Ama imamların isimlerinin niçin Kur’ân’da açıkça gelmediğine dair şu iki hususa işaret edilebilir:

1. Kur’ân’ın yapısı: Dinin ister temel ve ister ikinci derecedeki ilkelerinden birçoğunun ayrıntıları Kur’ân’da ince ayrıntılarına girilerek değil, genel bir kural ve kaide şeklinde açıklanmaktadır.

Bu cevap İmam Cafer Sâdık’tan (a.s) nakledilen bir hadiste geçer.[10] İmam (a.s) sözlerini desteklemek amacıyla üç örnek verir: Birinci örnek namaz hususundadır. Kur’ân-ı Kerim, konuyu genel bir şekilde ortaya koymakta ve namazın nasıl kılınacağı ve kaç rekât olduğu hususunda bir bilgi vermemektedir. Peygamber (s.a.a) namazın nasıl kılınacağını ve her namazın kaç rekât olduğunu Müslümanlara açıklamıştır. İkinci örnek Kur’ân’da sadece genel bir kural olarak zikredilen zekât konusudur. Ama Peygamber (s.a.a), nelere zekât geldiğini ve her birinin nisabının ne kadar olduğunu belirlemiştir. Üçüncü örnek Kur’ân’da farz olduğu bildirilen hac hükmüdür. Yine Peygamber (s.a.a), haccın nasıl yapılacağını ve hükümlerini Müslümanlara açıklamıştır.[11]

Sonuç olarak Kur’ân’ın bütün konuları ince ayrıntılarıyla zikretmesini beklemek yersiz bir beklentidir. Kur’ân-ı Kerim’de öğlen namazının dört rekât olduğunun geçmemesi bahanesiyle iki rekât kılınamadığı gibi, aynı şekilde imamet ve Ehl-i Beyt konusunda da, Ehlibeyt İmamlarının isimlerinin bir bir açıklanmamış olması, Ehl-i Beyt ekolüne uyulmaması için bir delil olamaz. Aynı şekilde Kur’ân-ı Kerim’de hacda yedi defa tavaf edileceğinin gelmeyişi, tavafın terk edilmesini gerektirmez.

2. İhtilaf Sebebi Olmaması: Böylesi muhalefet edilmesi ihtimali çok olan konuların maslahat gereği Kur’ân-ı Kerim’de dolaylı olarak gelmesi gerekir. Çünkü Hz. Ali’nin (a.s) halifeliğiyle olan muhalefet, Kur’ân’la muhalefete sebep olacağından, bu gibi konuların Kur’ân’da açıklanmasının Müslümanlar arasında şiddetli çatışmalara yol açacağı, onların yararına olmayacağı açıktır. Elbette Yüce Allah, Kur’ân’da “Kur’ân’ı biz indirdik ve biz koruyacağız”[12] diye buyuruyorsa, onu tahrif, artırma ve eksiltmeden korumanın bir yolu da Müslüman gözüken münafıkların Kur’ân’ı tahrif etmeye meyilleri olmayacağı şekilde açıklanmasıyladır. Çünkü ancak bu şekilde heva, heves ve ihtilaftan dolayı içlerinde tahrif veya değiştirme isteğinin bazılarında oluşması önlenmiş oluyor ve Kur’ân-ı Kerim’in hürmeti ve değeri korunmuş oluyordu.[13]

Üstat Şehit Mutahharî, açıklamalarında bu cevabı şu şekilde beyan etmişlerdir: “Niçin Kur’ân’da Hz. Ali’nin (a.s) imamet ve halifeliğinin isim getirilerek açıklanmadığı konusuna şöyle cevap verilir: Öncelikle Kur’ân’ın yapısı, konuları genel bir kural şeklinde beyan etmektir. İkinci olarak da Yüce Allah, bilahare heva ve heveslerin bu konuya karışacağını bildiği için bunun Kur’ân’da açık bir şekilde sunulmasını istememiştir. Hatta konu bu şekilde sunulmasına rağmen, bunlar yorum ve içtihat yaparak Peygamber’in (s.a.a) amacı öyle değil böyledir, dediler. Yani bu hususta açık bir âyet dahi gelseydi, onu da yorumlayarak kendilerine göre bir şey çıkartırlardı. Peygamber (s.a.a) kendi sözlerinde açıkça şöyle buyurmuştur:

“Ben kimin velisiysem Ali de onun velisidir.”

Bundan daha açık bir söz olabilir mi? Ama Peygamber’in (s.a.a) bu apaçık sözünü hiçe saymakla, Peygamber’in (s.a.a) vefatının hemen ardından son derece açık olan bir Kur’ân âyetini hiçe saymak arasında çok fark vardır. Bu yüzden ben, “Hilafet ve Velayet” kitabının önsözünde şu cümleyi naklettim: Bir Yahudi, Hz. Ali (a.s) zamanında Müslümanların hepsini, İslâm’ın başlarında gerçekleşen olumsuz olaylarla yenilgiye uğratmak isteyerek Hz. Ali’ye (a.s) şöyle dedi: “Daha Peygamber’i (s.a.a) defnetmemiştiniz ki onun üzerinde ihtilaf ettiniz.” Hz. Ali (a.s) şöyle cevap verdi:

“Biz Peygamber (s.a.a) hakkında ihtilaf etmedik. Biz Peygamber’in (s.a.a) bize verdiği emir üzerinde ihtilaf ettik. Ama siz daha ayaklarınız deniz suyundan kurumadan, tevhit inancınızı bir kenara atıp peygamberinizden sizin için putperestlerin ilahları gibi put yapmasını istediniz.”

Yani bizim aramızda gerçekleşen olaylarla sizin aranızda gerçekleşen olaylar arasında çok farklılık vardır. Biz Peygamber (s.a.a) hakkında ihtilaf etmedik, sadece onun emrinin anlam ve manasının ne olduğunda ihtilaf ettik. Her halükârda yapacakları işin dışarıdaki yorumu (gerçekte bu şekilde olmasa da), onlar Peygamber’in (s.a.a) maksadını böyle zannederek hataya bulaştılar ve sonuçta Peygamber (s.a.a) sözünü bu şekilde yorumladılar denmesiyle, Kur’ân’ın açık âyetini attılar veya Kur’ân’ı tahrif ettiler denmesi arasında çok farklılık vardır.”[14]

Demek ki Ehlibeyt İmamlarının veya en azından Hz. Ali’nin (a.s) isminin açıkça zikredilmemesinin asıl hedefi Kur’ân’ın tahrif, eksiltme ve artırmadan korunması içindir. Dikkat edileceği üzere “Tathir”[15], “Tebliğ”[16] ve “Velayet”[17] âyetleri, Peygamber’in (s.a.a) hanımlarıyla veya diğer hükümlerle birlikte ya da Ehl-i Kitab’ın dost edinilmemesiyle ilgili konuların aralarında gelmiştir. Ama insaflı bir araştırmacı biraz dikkat edecek olursa, bu âyetin yapısının, önceki ve sonraki âyetlerden farklı olduğunu ve özel bir amaç için buraya konulduğunu anlayacaktır.[18]

–—


[1]     İbnu’l-Bertik, el-Umde, s. 121 ve 133; Seyyid Haşim Behranî, Gayetu’l-Meram, s. 320; Allâme Eminî, el-Gadir, c. 2, s. 278.

[2]     Bu hadis, mütevatir (yakin derecesinde) bir hadistir ve Şia ve Sünnî kitaplarında gelmiştir. el-Gadir kitabında, birinci asırdan dördüncü asıra kadar bu nakledenler zikredilmiştir ve bunların başında, Peygamber’in (s.a.a) sahabelerinden 60 kişi vardır. Bu 60 kişinin isimleri, Ehl-i Sünnet kitaplarında bu hadisin ravileri olarak zikredilmiştir. Aynı şekilde Mir Hamit Hüseyin’in Abakat kitabında da mütevatir Gadir-i Hum hadisi zikredilmiştir.

el-Gadir, c. 1, s. 14-114; İbn ’l-Meğazilî, Menakıb, s. 25-26; Mutahharî, Murtaza, İmamet ve Rehberlik, s. 72-73.

[3]     el-Umde, s. 173-175; Ahmed ibn-i Hanbel, Müsned-i Ahmed, c. 3, s. 32; el-Gadir, c. 1, s. 51; c. 3, s. 197-201.

[4]     el-Gadir ve Abakat kitaplarında, Hz. Ali’nin (a.s) imametiyle ilgili olan mütevatir hadisler hususunda çokça çalışmalar yapılmıştır. Ehl-i Sünnet’ten olan Fazıl Kuşçu da bazı mütevatir rivayetlerini reddetmemektedir. Şerh-i Kuşçu Tecridu’l-İtikat Üzerine, Hacı Tûsî.

[5]     Muhammed ibn-i Hasan Hurr Âmulî, İsbatu’l-Hudat, c. 3, s. 123; Süleyman ibn-i İbrahim Kunduzî, Yenabiu’l-Meveddet, s. 494; Gayetu’l-Meram, s. 267, c. 10, Misbah Yezdî’nin nakline göre, İtikat Öğretimi, c. 2, s. 185.

[6]     “O, nefis arzusu ile konuşmaz. O (nun konuşması kendisine) vahyedilenden başkası değildir.” (Necm Sûresi 3 ve 4. âyetler)

[7]     Tefsir kitaplarındaki konuyla ilgili âyetin açıklamasına müracaat edilebilir. Örneğin: Fahruddin-i Razi, et-Tefsiru’l-Kebir, c. 12, s. 25; Tefsir-i Numûne, c. 4, s. 421-430; Celaluddin Suyutî, Durru’l-Mensur, c. 2, s. 393. Aynı şekilde Ehl-i Sünnet’in rivayet kitapları da bu olayı nakletmiştir. Örneğin: Zehairu’l-Ukba, Muhhibu’d-din Taberî, s. 88; Celaluddin Suyutî, Li Bab-ı Negul, s. 90; Alauddin Ali el-Metgî, Kenzu’l-Ummal, c. 6, s. 391 ve diğer birçok tefsir kitapları ki onların bazılarına Tefsir-i Numûne, c. 3, s. 425’te işaret edilmiştir.

[8]     Şehit Mutahharî, İmamet ve Rehberiyet, s. 38.

[9]     “İnnema” kelimesi, Arapça dil bilimcilerine göre sınırlandırmayı ifade etmektedir.

[10]    Kuleynî, Kâfi, Hüccet Kitabı, Bâb-ı Ma Nesse Allahu ve Resuluhu al-Eimmeti Vahiden fe Vahiden, c. 1.

[11]    Rivayetin metni şöyledir: Ebi Basir’den şöyle naklediliyor: İmam Cafer Sâdık’a (a.s) şu âyetin açıklamasını sordum: “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygamber’e de itaat edin ve sizden olan emir sahibine de itaat edin.” (Nisa Sûresi 59. âyet) İmam (a.s) şöyle buyurdu: “Bu ayet, Ali ibn-i Ebi Talib, Hasan ve Hüseyin hakkında nazil olmuştur.” Ben İmam’a (a.s) şöyle dedim: “İnsanlar şöyle diyorlar: Ali’nin ve Ehl-i Beyt’inin isimleri Kur’ân’da neden gelmemiştir?” İmam (a.s) şöyle buyurdu: “Onlara deyin ki: Peygamber’e (s.a.a) namaz nazil oldu ama Peygamber (s.a.a) açıklayana kadar kaç rekât olduğu insanlara bildirilmedi. O’na zekât nazil oldu ama Peygamber (s.a.a) açıklayana kadar onlara kırkta bir olduğu bildirilmedi. O’na hac nazil oldu ama Peygamber (s.a.a) açıklayana kadar yedi defa tavaf edileceği onlara söylenmedi.”

[12]    Bu noktayı, Üstat Hadevî Tahranî, “İçtihadın Kelami Kaynakları” nda ele almıştır ama bu kitap basılmamıştır.

[13]    a.e.

[14]    İmamet ve Rehberlik, s. 109-110, 27. baskı, Sadra yayınları, Tahran, 1381.

[15]    Ahzab Sûresi 33: “Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden, sadece günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.”

[16]    Maide Sûresi 55: “Sizin dostunuz, sahibiniz, ancak Allah’tır ve Peygamberidir ve inananlar, namaz kılanlar ve rükû ederken zekât verenlerdir.” Bu âyet Yahudi ve Hıristiyanların dost edinilmemesiyle ilgili âyetlerden sonra gelmiştir.

[17]    Maide Sûresi 67: “Ey Resul! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini yapmamış olursun.” Bu âyet, murdar ve eti yenmesi haram olan hayvanların hükümleriyle ilgili âyetlerin arasında gelmiştir.

[18]    Bu nokta da aynı şekilde, Üstat Hadevî Tahranî, “İçtihadın Kelami Kaynakları” derslerinden alınmıştır. Teb kitabının ikici cildinde gelecektir.