Herkim işine gücüne (ticaretine) sabretmezse, iflasına sabretmelidir. Gurer’ul Hikem, 8987 İmam Ali (a.s)

Yerkürenin Konumu

Yerkürenin Konumu

Soru

Eban b. Taglib şöyle demektedir: “İmam Sâdık’a (a.s) “Yeryüzü ne üzerine kurulmuştur?” diye sordum. İmam Sâdık (a.s) “Balık üzerine.” diye buyurdu. Ben “Balık ne üzerine kurulmuştur?” diye sordum, İmam “Su üzerine.” diye cevap verdi. Ben suyun neyin üzerine kurulduğunu sorunca, İmam “Sarp bir taşın üzerine.” diye buyurdu. Ben “Sarp taş neyin üzerine kuruludur?” diye sorunca, İmam “Bir ineğin boynuzları üzerine.” diye söyledi. Ben “İnek neyin üzerindedir?” diye sordum ve İmam (a.s) “Nemli toprak üzerinde.” diye cevap verdi. Ben “Nemli toprak neyin üzerindedir?” deyince de İmam “Heyhat burada bilginlerin bilgisi kaybolmuştur.” diye cevap verdi.” Bu hadisin senedi doğru mudur? Nitekim Allâme Meclisî (r.a) bu hadisi sahih bilmiştir. Bu hadisin şerhiyle ilgili olarak büyük Şia âlimlerinin görüşü nedir?

Kısa Cevap

Bahse konu olan hadis senet açısından sahihtir. Bazı âlimler belirtilen hadisi şerh etmiş, hadisin değişik boyutlarına değinmiş ve bu ilmi diyaloğun bilimsel, fiziksel konularla ilgili olup yeryüzünün düzeninin sırlarını ve yeryüzündeki kimyasal maddeleri anlamaya dönük olduğunu belirtmişlerdir. Lâkin genel olarak bu hadis, varlık âlemi hakkındaki hakikatleri açıklamak hakkındadır. Bu nedenle bazı âlimler hadisi açıklamak ve şerh etmekten kaçınmış ve onu ehline bırakmıştır.

Ayrıntılı Cevap

Eban b. Taglib şöyle nakletmektedir:

“İmam Sâdık’a (a.s) “Yeryüzü ne üzerine kurulmuştur?” diye sordum. İmam Sâdık (a.s) “Balık üzerine.” diye buyurdu. Ben “Balık ne üzerine kurulmuştur?” diye sordum, İmam “Su üzerine.” diye cevap verdi. Ben suyun neyin üzerine kurulduğunu sorunca, İmam “Sarp bir taşın üzerine.” diye buyurdu. Ben “Sarp taş neyin üzerine kuruludur?” diye sorunca, İmam “Bir ineğin boynuzları üzerine.” diye söyledi. Ben “İnek neyin üzerindedir?” diye sordum ve İmam (a.s) “Nemli toprak üzerinde.” diye cevap verdi. Ben “Nemli toprak neyin üzerindedir?” deyince de İmam “Heyhat burada bilginlerin bilgisi kaybolmuştur.” diye cevap verdi.”[1]

Hadisin orijinali hakkında birkaç nokta:

1. Bahse konu olan hadis senet açısından sahihtir.[2]

2. Bu hadisin bir benzeri İmam Sadık’tan (a.s) nakledilen ve “ıtır satan Zeynep” hadisi olarak meşhur olan uzun bir rivayettir. Itır satan Zeynep Hz. Peygamber’e (s.a.a) yüce Allah’ın azamet ve celali hakkında sorar ve Hz. Peygamber (s.a.a) de sözlerinin bir bölümünde göklerin ve yerin tabakalarına işaret eder. Bu hadis delalet açısından bahse konu olan hadise çok benzemektedir.[3] Aynı şekilde bazı Ehl-i Sünnet kaynaklarında da bu hadisin bir benzeri az bir farklılıkla Muhammed b. Ka’ab, Sedi ve Cabir b. Abdullah Ensarî’den nakledilmiştir.[4]

3. Bazı müfessirler “göklerdeki, yerdeki bu ikisi arasındaki ve toprağın altındaki her şey, yalnızca O’nundur”[5] âyet-i kerimesinin altında bahse konu olan hadisi ve de ıtır satan Zeynep hadisini zikretmiş ve bir ölçüye dek bu iki hadisten birine istinatta bulunmuşlardır.[6]

Hadisin Şerhi ve İncelenmesi

Bazı âlimler belirtilen hadisi şerh etmiş ve onun değişik boyutlarına değinmişlerdir. Aşağıda bunun bir özetini aktarıyoruz. Bu hadisin anahtar kelimeleri şunlardan ibarettir:

1. Yeryüzü, 2. Balık, 3. Su, 4. Sarp taş, 5. İnek boynuzu, 6. Nemli toprak, 7. Bilginlerin anlamaktan aciz kaldığı şey.

Eban b. Taglib’in İmam Sâdık’a (a.s) sorduğu sorular ve İmam Sadık’ın (a.s) verdiği yanıtlar, birkaç yönden bakılabilecek ilmi ve inançsal bir diyalogdur:

Birinci Yönden: Yapı ve inşa boyutu: Yeryüzünün ve temellerinin yapısı ve inşası her nerede olursa olsun yedi tabaka olarak tanzim edilmiş ve sınıflandırılmıştır.

İkinci Yönden: Burada bayındırlık ve yeryüzünde insanın tarihi yaşam devreleri kastedilmiş olabilir. Başka bir ifadeyle yeryüzünün bayındırlığı, yaratılışın ve insanlık toplumunun ilk gününde hangi esas üzerine kurulduğu ve hangi etkenlere dayandığı hususu işlenmiş olabilir. Böyle bir durumda balık beşerin haysiyetli yaşamının açıklayıcısıdır. Zira yaratılışın başlangıcında toplumların kurulması ve yeryüzünün bayındır edilmesi, nehir ve denizlerin kenarında gerçekleşmiştir ve insanın ilk normal yiyeceği balık avlayarak elde edilmekteydi. O halde balık insan hayatının ilkel dönemleri için bir simge olabilir. Eban b. Taglib’in kastettiği şey, insanın hayatının bu şekilde nasıl başladığı konusu olabilir ve İmam Sâdık da (a.s) ilkel yaşam dönemlerinde insan hayatının balık yiyeceği ile sürdüğünü, deniz ve nehirden avlanma suretiyle bunun elde edildiğini ve bu durumun binlerce yıl sürdüğünü söylemek istemiş olabilir.

Sonra insanın ilkel yaşam dönemi evrimleşme sürecinde çiftçiliğe ve ekim dönemine girmiştir. Bu da sığır ve demir ile gerçekleştirilmiştir. Bundan dolayı yeryüzünün ve insan hayatının bayındır kılınması ekim ve ziraata dayalıdır ve bu da eski dönemden bugüne dek bazı bölgelerde de görüldüğü üzere ineğin boynuz gücüne dayalıdır. Elbette bugün ekim ve ziraat daha çok mekanik araçlar ve traktör ile gerçekleştirilmektedir. Ziraat işini yapan inek, nemli toprak üzerinde bunu yapmaktadır. Bundan kastedilen şey, erkek ineğin boynuzu vesilesi ile gerçekleştirilen ziraat hayatının toprak ve yeterli suya ihtiyaç duymasıdır. İnek ancak nemli toprak üzerinde ziraat işini gerçekleştiren bir vesiledir. Nemli toprak neye dayanmaktadır?

Burada sorunun kastettiği şey yeryüzünün ve insan hayatının sonu olabilir. Aynı şekilde soru yeni sanayi araçları ile ziraat işlerinin yapılması gibi inek ile ziraat işlerinin yapılmasının yerine geçen yeni ziraat işinin nasıl yapıldığına dair de olabilir. İmam Sadık’ın (a.s) bu soruya verdiği yanıt her iki manaya da matuf olabilir. Yani İmam Sâdık (a.s) kıyametle sona eren yeryüzü hayatının son dönemlerini veya dönemin bilimi esasınca sığır ile ziraat işlerinin yürütülmesinin makine ile ziraat işlerinin yürütülmesine dönüşeceğini, insanların henüz buna ulaşmadıklarını ve bunun kendi dönemindeki bilginlerin kavrayış alanının dışında olduğunu belirtmiş olması muhtemeldir. Bu yüzden İmam Sâdık (a.s) sorunun sorulduğu dönemde bundan başka bir yanıt verme imkânına sahip değildi.

Üçüncü Yönden: Soru, bilimsel ve fiziksel açıdan ve de yerin düzeninin sırlarını anlamak ve onun kimyasal maddelerini öğrenmek için sorulmuş olabilir. Başka bir ifadeyle yerküre hangi vesileyle kendi bulunduğu yerde sabit bir feza bölümünde yer almakta ve bulunduğu yerde sağa ve sola hareket etmemektedir? İmam cevap olarak şöyle buyurmaktadır: Balığa dayalıdır; yani yer soğuk ve nemli bir doğaya dayalıdır. Bu mana, soğuma neticesinde yerin içinde meydana gelen ve onu güneş merkezinden ve diğer yıldızlardan belirli bir fasıla ile sabit kılan ve stabile eden itici gücün gizemidir. Bu itici güç, balık sözcüğüyle sembolik olarak beyan edilmiştir. Balık olarak tabir edilen bu itici güç, soğumanın sebebi olan suya dayalıdır. Su da soğumuş ve dağ ve denizdeki çıkıntılar halini almış yerin katılaşmış ve ağır maddelerine dayanmaktadır. Bu anlam, dağları yerkürenin sabitleri bilen Kur’ân-ı Kerim âyetleriyle de uyuşmaktadır.

“Onları sarsmasın diye yere de sabit dağlar yerleştirdik ve (varacakları yere) yol bulabilsinler diye ondan geçitler, yollar meydana getirdik.”[7]

Aynı şekilde şöyle okumaktayız:

“Ondan sonra da yerküreyi döşedi. Kendiniz ve hayvanlarınız için bir faydalanma olmak üzere, yerden suyunu ve otlağını çıkardı ve dağları sağlam bir şekilde yerleştirdi.”[8]

Sarplık da sıvı halinde olan boynuz kıvılcımlarına dayalıdır. Bunun açıklaması şudur: Gerçekte yeryüzündeki bu katı sarplıklar, içte bulunan ve tıpkı inek boynuzu gibi başkaldırıp harekete geçmek isteyen sıvı kıvılcımlar üzerinde bir kapak gibi durmaktadır. Eğer sönmüş yanardağları ve volkan patlamasında onların ağzından nasıl alevler fışkırdığını göz önünde bulundurursak, bu maddelerin katılaştıktan sonra bu boynuzlar üzerinde nasıl kapak işlevi gördüğünü ve onları nasıl kontrol ettiğini kavrarız. Arapçadaki “emles” kavramı da bu manayı teyit etmektedir. Çünkü bu kelime yumuşaklık ve katılık karşıtı bir anlam taşır.[9] Bu durumda katı ve sert tabakanın kuşatmış olduğu yeryüzünün iç sıvı kısmı Arapçada “sur-i emles” olarak adlandırılmıştır. Eğer “sur-i emles” tabirini yumuşak bir müteharrik olarak yorumlarsak, bundan kastedilen yeryüzünün iç sıvısıdır ve kinaye olarak “karn” kelimesi ona eklenmiştir. Yahut “sur-i emles” eril inek şekli ve arka düzgünlüğü anlamında olup kinaye ve teşbih açısından belirtilen manada kullanılmıştır. Yeryüzünün bu iç sıvısı nemli bir toprağa sahiptir. Yani suyu oluşturan maddeler oksijen ve hidrojenden ibarettir.

Yahut İmam Sadık’ın (a.s) kastettiği şey, dinamizm yeti ve gücüne sahip olan ve tabii olarak tüm maddî varlıkların var oluşlarının kaynağı addedilen maddenin asıl atomlarıdır. Maddi bir varlığın meydana gelmesi için zorunlu olarak bir hareketin elementi ve gücü olması gerekir. Bu ilk madde/element ve yeti bugün doğa bilimlerinin en zor konularındandır. En büyük bilginler bile onun hakikatinin resmini çizmede şaşkın ve aciz kalmış ve onun iki şey mi yoksa bir şey mi ve de madde mi yoksa yeti mi olduğunu henüz anlayamamışlardır.

İmam’ın yanıtında bulunan “es-seri” kelimesi “eser” manasında olup günümüz Arap doğa bilimcilerinin literatüründe maddenin batını veya maddenin derin eseridir. Lâkin ilk madde veya yerin içinde bulunan gazdan ibaret olan “seri” hangi şeye bölünüp dönüşmektedir? Bilginlerin bilgisinin ulaşmadığı ve kavramaktan aciz kaldığı yer işte burasıdır. Bundan dolayı, eğer soru ilk yöne (ilk madde) yöneltilirse, İmam Sadık’ın kastı, ilk maddenin içeriğini anlamak olacaktır. Bu maddenin hakikati, bilginlerin kavrayışından çok uzaktır. Eğer soru ikinci cihet (yer içindeki gaz) olarak yorumlanacak olursa, İmam Sadık’ın (a.s) sözü şudur: Beşerin bilgisinin belirli bir dereceye gelip gazın hakikati ve iç cüzlerini tespit edebilmesi ve analize tabi tutabilmesi için Eban b. Taglib’in zamanından asırlar geçmesi gerekmektedir.

Şimdi bu diyalogu yerin tabakaları ve yapı temellerinin sorulmasına matuf birinci bakış çerçevesinde değerlendirmenin makul gözükmediği hatırlatılmalıdır. Ne soru açısından ve ne de yanıt açısından bu İmam Sadık’ın (a.s) alim sahabelerine isnat edilemez. Kendi döneminin meşhur alimlerinden olan Aban b. Takleb gibi bir şahsiyete ise asla isnat edilemez.

Eban b. Taglib’i onaylayan veya kendisine karşı olan İslâm rical otoritelerinin onun hakkında yaptıkları övgüler ve bilgeliğine dair sarf ettikleri sözler göz önünde bulundurulduğunda onun kesin olan böyle bir meseleye dönük bir bilgisi olmadığı ve cahil olduğu söylenemez. Çünkü yer küreseldir, atmosferde ve tüm taraflarda havayla temas içindedir ve bir temel üzerine kurulmamıştır. Bu mesele, Eban b. Taglib’den binlerce yıl önce kesinleşmiştir. En sıradan bilginler dahi bunu biliyordu.

Ayrıca İmam Sâdık (a.s) zamanında İslâm tüm dünyada yayılmış ve Yunan, İran, Mısır ve diğer ülkeler İslâm kültürünün bir parçası haline gelmiş idi. Aban’ın gelişip rüşt ettiği yer Kûfe ortamıydı. Cendi Şapur Üniversitesine yakın olan ve Sasanî Devleti’nin ilmi ve felsefi başkenti olan Medain’in kenarında yer alan Kûfe şehrinde Aban’ın yerin altyapı tabakalarından haberdar olmadığı, İmam Sadık’tan bunu sorduğu ve İmam’ın da ona bu bakış açısıyla cevap verdiği asla söylenemez. İmam Sadık’ın (a.s) bu tür bir soruyu normal karşılaması, yer ve tabakaları hakkında bu bilgileri Eban b. Taglib’e vermesi ise daha düşündürücüdür.

Nitekim böyle bir muhtevayı Eban b. Taglib ve İmam Sâdık arasında gerçekleşmiş bir diyalog olarak herhangi birinin uydurmuş olması da tasavvur edilemez. Zira yerin yapısı hakkında böyle bir düşünce hurafe üretenlerden bile hiçbir yerde duyulmamıştır. Dolayısıyla böyle bir hurafenin İmam Sâdık (a.s) hakkında uydurulması hiç düşünülemez. Çünkü belirttiğimiz gibi yerin küresel oluşu ve Yunan felsefesinin bir esası olarak maddi dünyanın ağırlık merkezi sıfatıyla atmosferde bulunması, bu dönemde bilinmekte ve kesinlik addetmekteydi. Tam bilimsel olmayan ortamlarda bile böyle sözler dile getirilmiyordu. Dolayısıyla İmam Sâdık (a.s) ile Eban b. Taglib gibi bir alim arasındaki hakikatleri keşfetmeye matuf ilmî bir oturumda bunun gerçekleşmesi imkânsızdır. Her haliyle, bu rivayetin senedinin sahih olması nedeniyle onu görmezlikten gelemeyiz.[10] Lâkin genel olarak bahse konu olan hadis varlık âleminin hakikatlerini açıklamaya matuftur. Bu nedenle bazı âlimler hadisi açıklamak ve şerh etmekten kaçınmış ve bu işi ehline bırakmıştır.[11] Bazıları da belirtilen hususlar dışında, bu hadis hakkında başka tefsirler de yapmışlardır.[12]

–—


[1]     Kuleynî, Muhammed b. Yakup, el-Kâfi, c. 15, s. 221, Daru’l-Hadis, Kum, 1. baskı, h.k. 1429.

[2]     Meclisî, Muhammed Bâkır, Mir’atu’l-Ukul fi şerhi Ahbarı A’lir-Resul, Muhakkık ve Musahhıh: ResuliMahallati, Haşim, c. 25, s. 201, Daru’l-Kutubi’l-İslamiye, Tahran, 2. baskı, h.k. 1404; Kuleynî, Muhammed b. Yakup, er-Ravze minel-Kâfi (Gulistan-ı Âl-i Muhammed), Tercüme ve şerh-i Kumreî, Muhammed Bâkır, c. 1, s. 172, Kitapfuruşiyiİslamiyye, Tahran, 1. baskı, h.k. 1382; İbn Karyagdı, Muhammed Hüseyin, el-Bezaeti’l-Mezace (Şerh-i Kitab-ı er-Ravza mine’l-Kafi), Muhakkık ve Musahhıh: Ahmedi Culfaî, Hamid, c. 2, s. 87, Daru’l-Hadis, Kum, 1. baskı, h.k. 1429.

[3]     el-Kâfi, c. 15, s. 367-370; Şeyh Saduk, et-tevhit, s. 275-277, Müessese-i en-Neşri’l-İslami, Kum, 1. baskı, h.k. 1398.

[4]     İbn Kesir Dımeşkî, İsmail b. Amr, Tefsiri’l-Kur’ani’l-Azim, Tahkik: Şemsuddin, Muhammed Hüseyin, c. 5, s. 242, Daru’l-kutubi’l-İlmiye, Menşuratı Muhammed Ali Beyzun, Beyrut, 1. baskı, h.k. 1419; Suyutî, Celaluddin, ed-Durru’l-Mensur fi Tefsiri’l-Me’sur, c. 4, s. 289 ve 290, Kitaphane-i Ayetullah Maraşi Necefi, Kum, h.k. 1404; Âlusî, Seyyid Mahmut, Ruhu’l-Meani fi Tefsiri’l-Kur’ani’l-Azim, Tahkik: Atiyye, Ali Abdulbari, c. 8, s. 477, Daru’l-Kutubi’l-İlmiye, Beyrut, 1. baskı, h.k. 1415.

[5]     Taha, 6.

[6]     Kummî, Ali b. İbrahim, Tefsiri’l-Kummî, Muhakkık ve Musahhıh: Musevi Cezairî, Tayyib, c. 2, s. 58 ve 59, Daru’l-Kitap, Kum, 3. baskı, h.k. 1404; el-Arusi, el-Huveyzi, Abdu Ali b. Cuma, Tefsiri Nuru’s-Sakaleyn, Muhakkık ve Musahhıh: Resuli Mahallati, Haşim, c. 5, s. 364 ve 365, İsmailiyan, Kum, 4. baskı, h.k. 1415; Feyzi Kaşanî, Molla Muhsin, Tefsiri’s-Safi, Tahkik: A’lami, Hüseyin, c. 3, s. 300, İntişaratı es-Sadra, Tahran, 2. baskı, h.k. 1415.

[7]     Enbiya, 31.

[8]     Naziat, 30-32.

[9]     Tureyhî, Fahruddin b. Muhammed, Mecmeu’l-Bahreyn, Muhakkık ve Musahhıh: Hüseyni Eşkuri, Seyyid Ahmet, c. 4, s. 108, vajei “el-Melase”, Kitapfuruşiyi Murtezevî, Tahran, 3. baskı, h.ş. 1375; İbn Manzur, Muhammed b. Mukrim, Lisanu’l-Arap, c. 6, s. 221, vajehayi “el-Meles, el-melaseve’l-muluse” Daru Sadır, Beyrut, 3. baskı, h.k. 1414; Bestanî, Fuad Efram, Mehyar, Rıza, FerhengiEbcediyi Arabî – Farsi, s. 134, kelime “el-Emles” ve s. 860, vajei “Melase”, İntişarat-ı İslami, Tahran, 2. baskı, h.ş. 1375.

[10]    Kuleynî, Muhammed b. Yakup; er-Ravza mine’l-Kâfi (Gulistan-ı Âl-i Muhammed), Tercüme ve şerh-i Kumreî, Muhammed Bâkır, c. 1, s. 167-172, Kitapfuruşiyi İslamiyye, Tahran, 1. baskı, h.k. 1382; Muvelli Salih Mazenderanî, Şerh-i Usul-u el-Kâfi, Ta’likat: Muhakkık Şe’rani, Tashih: Gaffarî, Ali Ekber, c. 11, s. 440 ve 441, Daru’l-Kutubi’l-İslamiye, Tahran, h.k. 1388.

[11]    Feyz-i Kaşanî, Muhammed Muhsin b. Şah Murtaza, el-Vafi, c. 26, s. 472, Kitaphane-i İmam Emiru’l-Muminin Ali (a.s), İsfahan, 1. baskı, h.k. 1406.

[12]    Süleymani Aştiyanî, Mehdi, Dirayetî, Muhammed Hüseyin, Mecmuayı Resail der Şerh-i Ehadis-i ez Kâfi, c. 2, s. 467-472, Daru’l-Hadis, Kum, 1. baskı, h.ş. 1387.