Zenginlik ve fakirlik, ameller Allah’ın dergahına sunulduğu zaman belli olur. Nehc’ul-Belağa, 452. hikmet İmam Ali (a.s)

Kur’an’ın Arapça Oluşu

Kur’an’ın Arapça Oluşu

Soru

Kur’an niçin başka dilde değil de Arapça olarak nazil olmuştur?

Kısa Cevap

Dil, insanların birbirleriyle anlaşmaları için en önemli araçtır. Yüce Allah, Rahman Sûresinin başlarında konuşma yeteneğini büyük nimetlerinden saymaktadır. İnsanların hidayeti için gönderilen peygamberler, kavimlerinin dilleriyle konuşuyorlardı. Ahlâk, ahkâm ve akaidi kavimlerinin diliyle onlara açıklıyorlardı. Yüce Allah risaletten önceki cahiliye Araplarının şartlarını göz önüne alarak Resulullah’ı (s.a.a) Arap kavminden seçti. Öyleyse onların diliyle konuşmalı ve anlayabilecekleri bir mucize getirmeliydi. Bu yüzden Peygamber’in (s.a.a) mucizesi olan Kur’an da Arapça nazil oldu. Elbette Arapça dilinin belagat, fesahat, vb. yönlerden zenginliği de göz ardı edilmemelidir.

Ancak burada insanın aklına şöyle bir soru gelmektedir: Allah’ın gönderdiği son Peygamberi (s.a.a) niçin Arap oldu ki kitabı da Arapça indi? Cevap şudur: Arapların, dillerine, adetlerine ve soylarına karşı özel bir bağlılık ve taassupları vardı. Tarih boyunca hiç bir dış güç onların dillerini değiştiremedi. Öte yandan Arapça, az kelimeyle birçok konuyu herhangi bir belirsizlik kalmadan beyan edebilme özelliğine sahip bir dildir. Hicaz bölgesi ve Arapça son peygamberin dinini ve kitabını koruması ve varlığını sürdürmesi için en doğal yoldu. Dolayısıyla Kur’an’ın Arapça nazil olmasının sebeplerinden biri onun ebediyen korunması idi.

Ayrıntılı Cevap

İlahi sünnetlerden birisi insanların hidayeti için resullerin gönderilmesidir. Resuller de insanlarla anlaşabilmek için gönderildikleri bölgenin dilleriyle konuşurlardı. Dil, insanlarla iletişim kurmanın tek yoludur. Peygamberler de insanlarla iletişim halinde olmak zorunda idiler. Peygamberlerin kendi kavimlerinin dilleriyle konuşmaları ilahi sünnetlerden biridir. Yüce Allah buyuruyor ki:

“Onlara iyice anlatabilmesi için kendi kavminin dilinden başka bir dille hiç bir resul göndermedik.”[1]

Bu sünnet, hatta evrensel daveti olan ulu’l-azm peygamberler (a.s) için de geçerlidir. Onlar davetleri evrensel olmasına rağmen gönderildikleri toplumun dilini konuşuyorlardı. Böyle olmasaydı, dinleri kendi kavimleri içinde bile anlaşılmaz ve kabul edilmez olurdu.

Kur’an, dilin ötesinde bir hakikattir. Arapça’ya dönüşmeden önce insan aklının ulaşamayacağı bir merhalede idi. Allah onu asıl yerinden indirmiş, insanın anlayabileceği hadde getirmiş ve insan aklının onun hakikatlerini anlayabilmesi için Arapça haline getirmiştir.[2]

Demek ki Kur’an’ın aslı söz değildir ve belli bir dile de sığmaz. O zaman neden Arapça nazil oldu, diye sorulursa cevabı şudur: Arapça’yı bütün diller arasında fesahat ve belağatın doruğuna çıkaran ve onu muteber bir dil haline getiren özelliklerinin yanı sıra Hz. Resulullah (s.a.a) dili Arapça olan bir kavmin içinde davetini başlatmıştı. Peygamber (s.a.a) de Allah’ın mesajını ulaştırırken inkâr etmemeleri için onların anlayabileceği bir mucizeyle gelmeliydi. Böylece Allah’a iman edecek ve din için çaba harcayacaklardı. Tabi bu, Kur’an’ın bütün hakikatlerinin anlaşılması manasına gelmez. Çünkü onun hakikatleri sınırsızdır. Anlaşılmaktan kasıt dilin ve bazı gerçeklerin genel manada anlaşılmasıdır.

Risaletten önceki cahiliye döneminin Arapları çok kötü şartlar altında yaşıyorlardı. Bu yüzden Allah, Peygamberini (s.a.a) Arap kavminin içinden seçti. Hz. Ali (a.s) İslam’dan önceki cahiliye döneminin durumunu ve Peygamber’in (s.a.a) gelişini şöyle anlatıyor:

“Allah, Peygamberini öyle bir zamanda gönderdi ki, insanlar başı boş ve şaşkın haldeydiler. Fitneler baş göstermiş, heva ve heves onlara galip gelmiş, kendini beğenmişlik ve tekebbür hatalarını çoğaltmış, cahiliyenin cehaleti onları aşağılamış, işlerinde şaşkınlığa düşmüş, cehalet belası her taraflarını sarmıştı. Peygamber (s.a.a) nasihat ediyor, hayırları için bütün gücünü kullanıyor, doğru yola davet ediyor, hikmet ve güzel öğütle halkı Allah’a davet ediyordu.” [3]

Bu şartlar, Peygamber’in (s.a.a) Arap kavminden gönderilmesine neden oldu. Öyleyse Kur’an da başka dilde değil Arapça olmalıydı. Fakat burada önemli olan şey Kur’an’dan faydalanabilmektir. Çünkü o Araplara özgü değildir. Yüce Allah buyuruyor:

“Eğer Kur’an’ı başka bir dille meydana getirseydik, elbette derlerdi ki âyetleri Arapça olarak açıklansaydı da anlasaydık olmaz mıydı? Bu, yabancı bir dille söylenmiş bir söz, söyleyen de Arap ha? De ki: O, inananlara doğru yolu gösterir ve şifadır; inanmayanlarınsa kulaklarında ağırlık var ve Kur’an, onları kör etmede; sanki onlara pek uzak bir yerden nida edilmede.”[4]

Burada şöyle bir soru karşımıza çıkabilir: Son peygamber neden Arap oldu ki, netice de kitabı da Arapça indi? Böyle bir şey neden diğer milletlere nasip olmadı?

Cevaba geçmeden önce bir kaç noktayı belirtmemiz gerekir:

1- Konu son Peygamber (s.a.a) olunca bir gurup Onun (s.a.a) mesajını almalı ve onu iyi bir şekilde korumalıdır (içten koruma etkeni).

2- Diğer taraftan bütün Peygamberlerin tarihinde gördüğümüz gibi dini ve onun koruyucularını yok etmek isteyenler hep vardır (değişimde dış etkenler).

3- Her zaman, özellikle Resulullah’ın (s.a.a) vefatından sonra din hep mucizeyle korunacak diye bir şey yoktur.

Bütün bunlar göz önüne alındığında bakalım nerede ve hangi şartlarda bu noktalar gerçekleşebilir:

1- Araplar, dillerine, âdetlerine ve soylarına karşı özel bir bağlılık ve taassupları olan bir millettir. Onları dillerinden ve kültürlerinden ayırmak mümkün değildir. Hatta çokuluslu propagandalara rağmen asırlardır giydikleri elbiselerini bile değiştirmediler (içten koruma etkeni).

2- Hicaz Arapları kendileri ana dillerinden vazgeçmedikleri gibi tarih boyunca hiçbir dış güç de onları bundan vazgeçiremedi (dış etkenin değişimdeki etkisizliği).

3- Hicaz Araplarının dilindeki zamirlerin çokluğu ve bu zamirlerin tesniye, müfred, cem diye ayrılması, kiplerin müzekker ve müennes olması, çoğulu belirten birçok kelimeler, kinayeler, istiareler vs. özellikleri nedeniyle az kelimeyle çok manalar herhangi anlaşılmaz bir nokta olmadan anlatılabilmektedir. Hicaz bölgesi ve Arapça son Peygamberin dinini ve Onun kitabının korunması ve varlığını sürdürmesi için en doğal yoldu. Dolayısıyla Kur’an’ın Arapça nazil olmasının nedenlerinden biri onun ebedi olarak korunması idi.[5] Kur’an’ın Arapça nazil olması Araplar için bir lütuf ve merhamettir. Kur’an eğer Arapça nazil olmasaydı, büyük bir çoğunluğa sahip Araplar ona iman etmeyeceklerdi. Yüce Allah şöyle buyuruyor:

“Kur’an’ı Arap olmayanlardan, Arapça bilmeyenlerden birisine indirseydik de onlara okusaydı inanmazlardı.”[6]

–—


[1]     İbrahim, 4.

[2]     el-Mizan (Farsça tercümesi), c. 18, s. 122-123.

[3]     Nehcu’l-Belağa, (Deştî’nin tercümesi), 95. Hutbe.

[4]     Fussilet, 44.

[5]     Faslname-i Beyyinat, no. 27, s. 38-41.

[6]     Şuara, 198-199.