“Her kimin aklı kemale ererse şehvete değer vermez.” Gurer’ul-Hikem, 8226 İmam Ali (a.s)

Hz. Peygamber’in (s.a.a) Tabibe Benzetilmesi

Hz. Peygamber’in (s.a.a) Tabibe Benzetilmesi

Soru

Hz. Ali’nin (a.s) Peygamber (s.a.a) hakkında söylemiş olduğu “O, tıbbıyla tedavi etme arayışı içinde olan bir tabiptir” sözünün anlamı nedir?

Kısa Cevap

İmam Ali (a.s) İslâm Peygamberi’ni (s.a.a) doktorlara ve tabiplere benzetmiştir. Çünkü Peygamber (s.a.a) doktorluğu ve tıbbıyla şiddetli bir şekilde ruhsal hastalıklara müptela olup tedaviye muhtaç olan kimseleri tedavi etmek arayışı içindedir. Allah tarafından Peygamber’in (s.a.a) kendisine yüklenmiş olan risaleti insanların ruhunu tedavi eder şekilde beyan eder ve şöyle buyurur:

“O, tıbbıyla tedavi etme arayışı içinde olan bir tabiptir.”

O, cehalet türünden olan hastalıkların doktorudur, o kötü ahlaka müptela olan kimselerin tabibidir. Kendi tıbbıyla seyir ve arayış içindedir. Yani seyyardır. Bu cümlenin anlamı şudur: O cahilleri, yollarını sapmış olan kimseleri tedavi etmek için ortalara çıkmış, bu iş için kendini mesul hissetmiş ve kendini topluma sunmuştur.

Burada dikkate şayan olan nokta şudur: Hz. Muhammed’in (s.a.a) revaçta bulunan doktorlardan ayrıcalığı, revaçtaki doktorların insanların cisimleriyle ilgileniyor olmaları ama Peygamber’in (s.a.a) insanların bedensel boyutunun yanı sıra ruhsal boyutlarıyla ilgileniyor olmasıdır. Revaçtaki doktorlar insanların bedensel boyutuyla hasta olmuş kimseleri tedavi etmek için kendi dairelerinde söz konusu bu hastaları beklerler. İslâm Peygamberi ise risaleti gereğince kendisi hastalara gider. Başka bir beyanla insanların ruhsal boyutunu tedavi etme göreviyle mükellef kılınmış olan İslâm Peygamberi (s.a.a) kapsayıcı bir nitelikli bir risalete sahiptir. Dolayısıyla bu risalet gereğince onun insanlara gidip onları tedavi etmesi gerekir.

Ayrıntılı Cevap

“Tabibun devvarun” kavramının açıklanması için ilkin Hz. Ali’nin (a.s) Peygamber’in (s.a.a) nitelik ve özelliklerini içeren hutbesinin bir paragrafına değinip daha sonra söz konusu sorunun cevabına geçeceğiz.

“Onlardan birisi tıbbıyla seyir halinde olan bir tabiptir. Merhemlerini hazırlamış, kızartma (dağlama) aletlerini kızartmış, gerek duyulduğunda kalpleri kör, kulakları sağır, dilleri lâl olan kimseleri tedavi etmek için onlardan istifade eder. Taşıdığı ilaçlarıyla gaflete düşmüş ve çaresizliklere (hayret) müptela olan yerleri aramaktadır…”[1]

Yani O (s.a.a) kendi tıbbıyla hareket ve arayış halinde olan bir tabiptir. İlaçlarını ve merhemlerini güzel bir şekilde hazırlamış durumdadır. (Dağlayıp yakmakla yaraları tedavi etmek için gerekli olan) dağlama (kızartma) araçlarını kızartmış ve hazırlamış durumdadır. İhtiyaç duyduğu her yerde; kör kalpleri, sağır kulakları, lâl dilleri dağlayarak çözer. Elinde bulundurduğu bu tür ilaçlarla kendilerini gaflete vermiş olan kimseleri tedavi eder. Hikmet aydınlığından yararlanıp insanın derinliklerini aydınlatan ilimlerin nurundan yararlanmayan kimseleri tedavi eder…[2]

İmam Ali (a.s) İslâm Peygamberi’ni (s.a.a) doktor ve tabiplere benzetmiştir. Çünkü Peygamber (s.a.a) doktorluk ve tıbbıyla şiddetli bir şekilde ruhsal hastalıklara müptela olup tedaviye muhtaç olan kimseleri tedavi etmek arayışı içindedir. Peygamber’in sahip olduğu risaletin insanların ruhunu tedavi ettiğini beyan ediyor ve şöyle buyuruyor:

“Tabibun devvarun bi tıbbihi.”

Yani o cehalet türünden olan hastalıkların doktorudur, o kötü ahlâka müptela olan kimselerin tabibidir. Kendi tıbbıyla seyir ve dolaşma haletindedir. Yani seyyardır. Bu cümlenin anlamı onun cahilleri, yollarını sapmış olan kimseleri tedavi etmek için ortaya çıkmış, bu iş için kendini mesul hissetmiş ve kendini topluma sunmuş olduğudur. Arapça metninde geçen “Merahim” merhemin çoğulu olup ilimlere, güzel sıfatlara ve “mevasim” kelimesi de şer’i tazirler ve şer’i hatlardan (cezalardan) kinayedir. Bunlar öğüt, öğretim ve irşat gibi tavsiyelerden anlamayan kimseler içindir.

Buna binaen O (s.a.a) derin, uzman ve dillere düşen bir doktor gibidir. Böyle doktorlar bütün ilaçlar ve merhemlerin cevap veremediği yerlerde ellerinde bulunan aletleri kullanırlar. İşte bu aletleri, ihtiyaç duyulan yerlerde, yani kör olan kalpleri tedavi ederek onları ilimlerin nuruna ve hak caddesine doğru hidayet etmek için hazır duruma getirir. Bu yolla gözü, basiretle görebilir hale getirir. Kulakları nasihat ve öğüt kabul eder duruma getirir. Arapça metninde bulunan “semem” (sağır) kelimesi mecaz olarak nasihat ve öğüt kulaklarından aşağı inmeyen kimseler için, duyma özürlülüğüne müptela olan kimseler için kullanıldığı gibi kullanılır. Bu da melzumun, ismi lazıma ıtlak etme babındandır. Zira sağırlığın kendisi nasihat ve öğütlerden yararlanmamayı gerektiriyor. Hakeza lâl olan dilleri Allah’ın zikrini ve hikmetli sözleri söyleyebilir dereceye getirmek için tedavi edilir. Arapça dilindeki “bukm” (lâl) kelimesi hakkı dile getirmeyen ve hakkı söylemeyen kimseler için mecazen kullanılmıştır. Konuşmama özürlülüğüne müptela olmuş kimselerden söylemeleri gereken şeylerin beklenmemesi gibi.

Buna binaen ruhsal bir tabibe bedenleri tedavi eden bir doktordan çok daha fazla ihtiyaç duyulmaktadır. Zira bedensel hastalıkları defetmek geçici ve sınırlı olan bir hayat içindir. Ama ruhsal hastalıkları defetmek ebedi ve daimi olan bir hayatı idrak etmek içindir.

Burada dikkate şayan olan nokta şudur: Hz. Muhammed’in (s.a.a) revaçtaki doktorlardan ayrıcalığı, revaçtaki doktorların insanların bedenleriyle, Hz. Muhammed’in (s.a.a) ise insanların bedensel boyutunun yanı sıra ruhsal boyutlarıyla da ilgileniyor olmasıdır. Bir diğer özellik de şudur ki, revaçtaki doktorlar insanların bedensel boyutuyla alakalı hastalığı olan kimseleri tedavi etmek için hastalara gitmiyor, kendi dairelerinde oturup bu hastalıklara müptela olan kişilerin kendilerine müracaat etmelerini bekliyor ama İslâm Peygamberi risaleti gereğince hastaların kendisine müracaat etmesini beklemeden kendisi onlara gidiyor. Başka bir beyanla insanların ruhsal boyutunu tedavi etme risaletine sahip olan İslâm Peygamberi (s.a.a) kapsayıcı[3] bir risalete sahip idi. Dolayısıyla bu risalet gereğince onun insanlara gidip onları tedavi etmesi gerekiyor.

Nehcü’l-Belağa şerhini yapan İbn Ebi’l-Hadid “tabibi devvar” kavramı hakkında şöyle yazar: Peygamber (s.a.a) seyir ve dolaşma halinde olan tabiptir. Zira seyir ve gezme halinde olan tabibin tecrübesi daha fazladır. Seyir halinde ve gezmekte olmaktan maksat kendisinin hastalara gitmesidir. Zira iyi ve salih olan kimseler ruh hastalığına yakalanmış kimselerin peşinde dolaşıp onları tedavi ederler. Şöyle denilmektedir: Toplumun fertlerinden bazıları bir gün Hz. İsa’yı (a.s) zalim ve kötü olan bir kimsenin evinde gördüler şaşırdılar. Ona ey Allah’ın resulü sizin burada ne işiniz var? Bu gibi yerlere gitmeniz çok uzak ve şaşırtıcıdır. O (s.a) onların söylemiş oldukları bu söze karşı şöyle buyurdu:

“Tabip hastaların ziyaretine gider.”[4]

–—


[1]     Nehcü’l-Belağa, 108. Hutbe.

[2]     Bahranî, İbn Meysem, Şerh-i Nehcü’l-Belağa, Mütercimler: Muhammedî Mukaddem, Kurban Ali, Nevayi Yahyazade, Ali Asgar, Meşhed, Bonyad-ı Pejuheşhayi İslami Astan-ı Kudsi Rezevî, c. 3,s. 74-75; İbn Ebi’l-Hadid, Şerh-i Nehcu’l-Belaga, 1. Baskı, Kum, Kitaphane-i Ayetullah Maraşi Necefî, 1337, c. 7, s. 184.

[3]     Doktorluk görevi bağlamında sınır tanımayan doktorlar gibidirler. Kendi ülkelerinde bulunan hastalar ile diğer ülkelerde bulunan hastalar arasında fark gözetmezler.

[4]     İbn Ebi’l-Hadid, Şerh-i Nehcu’l-Belaga, 1. Baskı, Kum, Kitaphane-i Ayetullah Maraşi Necefî, 1337, c. 7, s. 184.