Kardeşlerinin gıyabında dua et. Bu iş sana rızkı akıtır. el-Bihar, 103/21/18 İmam Muhammed Bâkır (a.s)

Hicret Gecesi

Hicret Gecesi

Soru

Peygamber (s.a.a) Mekke’den Medine’ye hicret ederken yanında Ebubekir’i götürmüş ve onu kurtarmıştır. Öte taraftan Hz. Ali’yi (a.s) tehlikede bırakmış ve ondan kendi yerine yatmasını istemiştir… Eğer İmam Ali (a.s) Allah tarafından atanmış bir vasi ve halifeyse, böyle bir şahıs ölümle karşı karşıya bırakılır mı? Öldüğü takdirde imamete bir zarar vermeyecek olan Ebubekir’in canının kurtarılması makul müdür?

Kısa Cevap

İlahî peygamberler muhtelif derece ve makamlara sahiptir. Bazıları sadece tebliğ elçisidir. Diğer bazıları ise vahiy alma ve nübüvvet, misyon tebliğ ve teşri, imamet ve devlet diye dört makamın tümüne sahiptir. Bu cümleden olmak üzere büyük Hz. Resulullah (s.a.a) dört makama da sahipti. Ama onun halifeleri (kendisi Allah tarafından gönderilen son peygamber olması ve nübüvvet ve risaleti sonlandırması nedeniyle) sadece imamet ve devletten ibaret olan iki makamı taşırlar ve onlardan dini korumak ve hadleri uygulamak ve ilahî hükümleri icra etmek için istifade ederler. Hz. Ali’nin (a.s) halife olması kararlaştırıldığından bu mesuliyet o yüce şahsın bütün hayatını kapsamaktaydı. Bunlardan biri de Peygamber’in (s.a.a) Mekke’den Medine’ye hicret ederken Ali’yi (a.s) kendi yerine yatırmasıdır. Bundan Peygamber’in (s.a.a) canının korunması ve de risalet ve nübüvvetin muhafaza edilmesi hedefi güdülmekteydi. Bunun yanında bu hareket, Hz. Ali’nin (a.s) cesaretinin bir sembolü ve imamet makamına erişmek için ilahî imtihandan bir geçiş idi. Sahabelerden hiçbirinin amelinin onun ameli karşısında boy ölçüşmesi ve buna eşit olması mümkün değildir.

Ayrıntılı Cevap

Bu soruyu yanıtlamak için iki nokta aydınlatılmalıdır:

1. Peygamber-i Ekrem’den (s.a.a) sonra Hz. Ali’nin (a.s) hilafet ve velayetinin kesin olması.

2. Hz. Ali’nin (a.s) hilafeti ile onun hicret gecesi Peygamber’in (s.a.a) yatağında yatması ve canını tehlikeye atması arasında bir çelişkinin olmaması.

Birinci mesele Ehl-i Sünnet ve Şia rivayetlerinde açık ve belirgindir. Biz burada bu rivayetlerin bir kısmına işaret ediyoruz:

1- Yevmu’d-Dar hadisi[1]: “Yakın akrabalarını uyar” âyetinin tefsiri hakkında Bera b. Azıb’dan şöyle rivayet edilmiştir:

“Yakın akrabalarını uyar” âyeti nazil olduğunda Hz. Ali (a.s) şöyle dedi: “Peygamber beni çağırdı ve şöyle buyurdu: Ey Ali! Yüce Allah en yakın akrabalarımı O’na davet etmem için bana emir buyurdu ve benim bunu yapmaya gücüm bulunmamaktadır. Onları ne kadar davet edersem edeyim yeni bir üzgünlükten başka bir şey görmeyeceğimi biliyorum. Dolayısıyla sustum. Sonra Cebrail geldi ve bu işi yapmazsan Rabbin seni cezalandıracaktır dedi. (Şimdi sen ey Ali!) bizim için üç kilogramlık bir yemek hazırla, bir koyun butu pişir ve bir kadeh de süt hazırla ve sonra Abdulmuttalib evlatlarını kendileriyle konuşmam ve emredildiğim şeyi kendilerine bildirmem için davet et.” Hz. Ali (a.s) şöyle buyurur: “Ben buyurduklarını yaptım ve onları davet ettim. O gün kırk kişi ya da daha fazlaydılar ama kırktan az değildiler. Onlar arasında Peygamberin amcaları da vardı. Onlar bir araya gelir gelmez Peygamber “Hazırladığın yemeği getir” diye buyurdu. Ben yemeği getirdiğimde Peygamber bir parça et parçası sandığım bir şeyi alıp ikiye böldü ve yemek tabağının kenarına bıraktı ve sonra “Allah’ın adıyla başlayınız” diye buyurdu. Herkes doyana kadar yemeyle meşgul oldu. Allah Resulü sözlerine başlamak isterken Ebu Leheb öne atıldı ve şöyle dedi: “Ev sahibi sizi iyi büyüledi.” Bunun üzerine halk kalkıp dağıldı ve Hz. Peygamber’in sözlerini söylemesine bir fırsat kalmadı.

Sonraki gün yine bana “Ey Ali bu adam öne atıldı ve konuşmama izin vermedi, o yemeği yeniden yapmak ve o sütü de yeniden hazırlamak ve halkı toplamak zorundayız.” Dedi. Yemeği getirmemi buyurdu ve kendisi önceki gün yaptığı fiili tekrar yaptı. Herkes yedi, içti ve doydu. Sonra Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurdu: Ey Abdulmuttalib oğulları! Allah’a yemin ederim ki size getirdiğim şeyden daha övünçlü bir şeyi kavmine getiren bir Arap genci tanımıyorum. Ben size dünya ve ahiret hayrını getirdim. Allah sizi buna çağırmam için beni memur kıldı. Şimdi sizden kim bu işte bana yardımcı ve aranızda benim kardeşim, vasim ve halifem olmaya hazırdır?” Ben hepsinden daha küçük olmama rağmen “Ey Allah Resulü ben bu işte senin yardımcın olurum” dedim! O elini boynuma attı ve şöyle buyurdu: “Bu, benden sonra sizin aranızdaki kardeşim, vasim ve halifemdir. Herkes buyruklarını duymalı ve kendisine itaat etmelidir.” Bunun üzerine gülerek ayağa kalktılar ve Ebu Talib’e “Muhammed sana, evladına itaat etmeni ve sözünü dinlemeni buyuruyor” dediler.”[2]

Bu hadisi Ahmet bin Hanbel kendi Müsned’inde değişik senetlerle nakletmiştir.[3]

2. Yakınlık Hadisi: Peygamber (s.a.a) şöyle buyurmuştur:

“Ali’nin (a.s) bana olan yakınlığı, Harun’un (a.s) Musa’ya (a.s) olan yakınlığı gibidir. Şu farkla ki (Hz. Musa’dan (a.s) sonra başka peygamberler de gönderilmiştir) benden sonra hiçbir peygamber gelmeyecektir.” [4]

Bu hadisler, Peygamber-i Ekrem’in risaletinin ilk döneminde Hz. Ali’nin (a.s) hilafet ve velayetinin kesin olduğunu iyice beyan etmektedir.

Ama ikinci mesele, yani Hz. Ali’nin (a.s) hilafeti ile onun canının hicret gecesi tehlikeye atılması ve Peygamber’in (s.a.a) yatağında yatması hususunun çelişmediği hakkında şöyle söylemeliyiz: Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) Mekke’deki on üç yıllık nübüvveti boyunca İslam takat tüketen zorluk ve darlıklar ile yüz yüze idi. Müslümanlar bu baskılardan kurtulmak için bazen (Peygamber’in emriyle) başka bölgelere hicret ediyordu. Bu doğrultuda ve Mekke dışında İslam’ın yayılma imkânının daha elverişli olmasından da hareketle risaletin on üç ve on dördüncü yılında Müslümanların yaklaşık yüzde doksanı Yesrib’e (Peygamber şehri) hicret etti.[5] Mekke’de Allah Resulü’nün (s.a.a) yanında sadece sayılı bir gurup Müslüman kalmıştı ve Mekke müşrikleri bu gidişattan çok kaygılanmaya başlamıştı. Onlar Darunnedve’de (müşriklerin karar alma merkezi) toplanıp Müslümanların Yesrib’i (Mekke’nin hayati şahdamarını kesebilecek yer) üs olarak seçmelerinden dolayı duydukları tehlikeyi dile getirdiler ve Peygamber-i Ekrem’i (s.a.a) öldürmeye ve nübüvvet ve vahyin kökünü kazımaya karar verdiler ve de bu eylemin ön hazırlıklarını da yaptılar. Ama Yüce Allah (Allah, tuzak kuranların en hayırlısıdır)[6] Peygamberi bu tuzaktan haberdar kıldı. Şimdi Peygamber ne yapmalıydı?

Hz. Ali’nin (a.s) Seçilmesi

Şimdi kâfirlerin planından haberdar olan Peygamber’in (s.a.a) hem İslam’ın korunması için bu tuzaktan canını koruması ve hem de Mekke’de yarım kalmış işlerini tam güvendiği bir şahsın aracılığıyla tamamlaması gayesiyle bir çare bulması gerekiyordu. Bu iş için en iyi ve güvenilir birey kimdi? Onun uyarma günü hilafet ve veliahtlık hükmünü herkese defalarca ilan ettiği bir yardımcı, kardeş, hemfikir ve yoldaşı vardı. Bu memuriyeti yerine getirmek için Hz. Ali’den (a.s) daha uygun hiç kimseyi bulmadığı için çaresiz olarak en iyi yaverini bütün o savaşçılar ve çekilmiş kılıçlar arasında yalnız bırakıyor ve de emanetleri teslim etme ve ailesini Mekke’den Medine’ye getirme memuriyetini de kendisine devrediyordu. İnsanın kendi canını, varisini ve nebevî ilimlerin taşıyıcısı olan bir kimseyi ölüm döşeğinde yalnız bırakması ve canını tehlikeye atması makul müdür? Evet, onun birkaç nedenden ötürü böyle bir iş yapması gerekiyordu:

1. Allah’a itaat etmek.

2. Kur’an-ı Kerim’in açık buyruğu esasınca âlemlerin Rabbinin elçisinin hiçbir zaman heves kaynaklı konuşmadığı ve söylediği her şeyin vahiy ve Rab tarafından olduğu bizim için kesindir.[7] Bu örnek de olağanüstü bir önem ve risk taşıması nedeniyle kesinlikle Allah’ın buyruğuyla gerçekleşmiştir.

3. Peygamber’in (s.a.a) canı ve risaletin korunması.

Tüm düşmanların Peygamber’i (s.a.a) öldürmeye kararlı oldukları, onun yatağından ayrılmamasına sürekli dikkat ettikleri ve bazen de (kendisinin evde olduğundan emin olmak için) yatak veya odasından ayrılması durumunda ilk fırsatta kendisini tuzağa düşürmek için pencereye taş attıkları[8] Leyletu’l-Mebit ve Allah Resulü’nün (s.a.a) hicret gecesinde, herkes az bir süre sonra Peygamber’in (s.a.a) öldürüleceğinden emindi. Ondan sonra risalet, vahiy ve nübüvvetten bir eser kalmayacaktı. Dini korumak için o anda ne yapmak gerekmekteydi? Peygamber’in (s.a.a) canı ölüm tehlikesinden kesinlikle korunmalıydı. Dinin kemal merhalesine ulaşmadığı bu zamanda Allah Resulü (s.a.a) öldürülseydi artık Hz. Ali’nin hilafetinin ne faydası olurdu? Öyleyse İmam Ali’nin (a.s) hilafet meselesi dinî buyrukların gelmesine ve o da kâinat efendisi Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) değerli canının korunmasına bağlıydı. Düşmanın dikkatli, kurnazca ve hesaplanmış planı göz önünde bulundurulduğunda en küçük bir hareket Peygamber’in (s.a.a) yatağında olmadığından düşmanı haberdar kılabilirdi. Birkaç saat sonra bu hadise gerçekleşti, düşman tüm gücünü kullandı ve büyük ölçüde Peygamber’in (s.a.a) saklandığı yere de yaklaştı ama neticeye ulaşamadı. Dolayısıyla Hz. Ali’nin (a.s) canını tehlikeye atması ve fedakârlığı olmadan ve de güvenlik meselelerine ve sırları korumaya riayet etmeden o değerli varlığın canının korunması mümkün değildi. Ve bu işi başka hiç kimse yapamazdı.

3. İslam mektebi için o hayati anlarda yapılan bu özveri ve fedakârlık, diğerlerinin gözünde hilafet makamı için İmam Ali’nin erdem ve liyakâtini daha açık kıldı. Yüce Allah tarafından bir âyetin nazil olması ve bu büyük eylemin O’nun tarafından övülmesi Hz. Ali’nin Leyletu’l-Mebit’teki fedakârlığının değeri hakkında yeterlidir. Allah şöyle buyuruyor:

“İnsanlardan öylesi de vardır ki, Allah’ın rızasını kazanmak için kendini feda eder. Allah, kullarına çok şefkatlidir.”[9]

–—


[1]      et-Teraif, c. 1, tercüme: Davud İlhamî, s. 21-22.

[2]      et-Teraif, c. 1, tercüme: Davud İlhamî, s. 66-67.

[3]      el-Müsbed, c. 1, s. 111 ve 159, Mısır baskısı; İbni Batrik, el-Umde, s. 42. Bu hadisi bu detayıyla Ali bin Burhan Halebî Şafi, Sire-i Halebi, c. 1, s. 323’den nakletmiş ve şöyle demiştir: Peygamber Ali’ye “Sen benim kardeşim, yardımcım, varisim ve benden sonra halifemsin” diye buyurmuştur. Aynı şekilde Muttaki Hindî, Kenzu’l-Ummal, c. 6, s. 397’de ve Ebu’l-Feda kendi tarihi, c.1, s . 116’da ve Nisaî, Hasais, s. 6’da; Ebu Cafer İskafî Mutezili, Naksu’l-Osmaniye kitabında İbni Ebi’l-Hadid, c. 3, s. 263’ten naklen ve İbni Sad, Tabakat’ta bu içerikle mezkûr hadisi nakletmişlerdir.

[4]      Allâme Eminî, el-Gadir, Hadis-i Menzilet ve diğer kitaplar.

[5]      Bkz. Resul Caferiyan, Sire-i Resul-u Huda (s.a.a); Sire-i Halebî; Tarih-i İbni Esir;

Cafer Subhani, Tarih-i İslam.

[6]      Âl-i İmran, 54.

[7]      Necm, 3.

[8]      Bkz. Sire-i Halebî.

[9]      Bakara, 207.